Claude Fable 5 ve Mythos 5’e erişim kapandı

Claude’un geliştiricisi Anthropic, ABD Ticaret Bakanlığı’ndan gelen talep sonrasında yeni duyurduğu yapay zeka modelleri Fable 5 ve Mythos 5’e erişimi tüm kullanıcılar için kapattı.

Foto: Technopat

Yapay zeka şirketi Anthropic, yeni duyurulan yapay zeka modelleri Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5’i Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hükümetinin ihracat kısıtlaması adımının ardından tüm kullanıcılara kapattı. ABD yönetiminin asıl amacının yabancı uyruklu kişilerin bu teknolojilere erişimini engellemek olarak belirtilmesine karşın Anthropic yönetimi, yasal süreçlerde herhangi bir risk almamak adına modelleri herkes için geçici olarak devre dışı bıraktı.

Süreci hızlandıran gelişme, ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in Anthropic CEO’su Dario Amodei’ye gönderdiği uyarı mektubu oldu. Mektupta Ticaret Bakanlığı, Fable 5 ve Mythos 5 modellerinin ABD sınırları dışına çıkarılması, yeniden ihraç edilmesi veya ülke içindeki yabancı uyruklu kişilere devredilmesi işlemlerini lisans şartına bağladı.

Reuters‘ın haberine göre, eş zamanlı olarak Amazon Web Services’ten de tüm bölgelerdeki Anthropic kullanıcılarının model erişimlerini iptal etmesi istenirken şirketin eski nesil diğer modelleri ise bu yasaktan etkilenmedi.

“Jailbreak” iddiası

Yine Reuters‘ın aktardığına göre hükümetin bu ani kararının arkasında siber güvenlik endişeleri yatıyor. Başka bir şirketin, Mythos modelinin güvenlik duvarlarını “jailbreak” yöntemiyle aşmayı başardığını iddia etmesi, Washington’da bu teknolojinin bilgisayar korsanlarına yardım edebileceği korkusuna sebep oldu.

Donald Trump yönetimi, daha en başından beri bu modellerin piyasaya sürülmesini durdurmaya çalışmış ancak başarısız olmuştu. Hatta Trump, yakın bir zaman önce yapay zeka şirketlerinin en güçlü modellerini halka açmadan önce devlet tarafından siber güvenlik testleri yapılmasını talep eden bir başkanlık kararnamesi de imzalamıştı. Yetkililer, “ABD ulusal güvenlik altyapısı bu yeni teknolojilere karşı gerekli savunma güçlendirmelerini tamamlayana kadar” modellerin kullanım dışı kalacağını belirtti.

Bu kararla birlikte Anthropic’in bu modelleri gelecekte yabancı uyruklu kullanıcılara sunabilmesi için artık özel ihracat lisansları alması gerekiyor.

Anthropic: “Endüstri durma noktasına gelir”

Anthropic ise yaptığı açıklamada kararın aşırı olduğunu belirtiyor. Şirket, spesifik ve dar kapsamlı bir potansiyel “jailbreak” bulgusunun, yüz milyonlarca insanın kullandığı bir modeli tamamen piyasadan çekmek için yeterli bir gerekçe olamayacağını savunurken şirket yönetimi, “Eğer hükümetin bu güvenlik standardı yapay zeka endüstrisinin geneline uygulanırsa tüm şirketlerin ileri seviye modelleri piyasaya sürmesi fiilen durma noktasına gelir” uyarısında bulundu.

Anthropic ve Claude Hakkında

Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5, yapay zeka sektöründe faaliyet gösteren Anthropic şirketi tarafından Haziran 2026’da duyurulan gelişmiş yeni nesil yapay zeka modelleridir. Geniş kitlelere sunulmak üzere tasarlanan Fable 5, kullanılabilirlik ve koruma dengesiyle ön plana çıkarken daha dar bir kullanıcı kitlesini hedefleyen Mythos 5 ise yalnızca Project Glasswing adlı özel siber güvenlik ve araştırma programı ortaklarına açılmak üzere geliştirilmişti.

Bunların yanı sıra Claude, Şubat 2026’da ABD’nin İran üzerine gerçekleştirdiği saldırılar sırasında ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından istihbarat değerlendirmesi, hedef tespiti ve savaş senaryolarının simülasyonu için kullanmıştı. Anthropic, daha önce Pentagon ile çalışan veri analizi şirketi Palantir ile ortaklık kurmuştu. İran Savaşı’nın ilk günlerinde ABD’nin Minab’da bir ilkokula düzenlediği ve 120’den fazla çocuğun hayatını kaybettiği saldırı hakkında Anthropic CEO’su Amodei, saldırıda Claude’un veya herhangi bir yapay zekanın tam olarak nasıl bir rol oynadığını bilmediklerini belirtmişti. Amodei ayrıca, sistemin tasarım prensibi gereği nihai kararı her zaman bir insanın verdiğini vurgulamıştı.

Edin Džeko’dan Bosnalı çocuklara mektup

Bosna Hersek’in Dünya Kupası’nda yer almasında büyük katkı sağlayan Edin Džeko, bu akşam 22.00’de oynanacak Kanada-Bosna Hersek müsabakası öncesi ülkesindeki çocuklar için bir mektup kaleme aldı.

Foto: IMAGO/EPA

Ülkesini 2026 FIFA Dünya Kupası’nda temsil edecek Boşnak futbolcu Edin Džeko‘nun, turnuva öncesinde Bosna Hersek’te yaşayan çocuklar için kaleme aldığı ve The Player’s Tribune‘de yayımlanan bu mektubu Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Edin Džeko kimdir?

Bosna-Hersek futbolunun yetiştirdiği en büyük efsanelerden biri olan ve santrfor mevkiinde görev yapan Edin Džeko, kariyeri boyunca Wolfsburg, Manchester City, Roma, Inter ve Fenerbahçe gibi Avrupa’nın önemli kulüplerinde forma giymiştir. Džeko, Avrupa’nın beş büyük liginin üçünde (Bundesliga, Premier Lig ve Serie A) 50 gol barajını aşan tarihteki nadir oyunculardan biridir. Ayrıca Džeko, ülkesinin en popüler ve önde gelen figürlerinden biridir.

Sevgili Bosna Hersek’li çocuklar,

Sizlere tek bir mesajım var:

Hiçbir şey imkânsız değildir.

Hiçbir şey.

Bosnalı olduğumuz için şanslıyız. Bunu sadece hayallerini yaşama fırsatı bulmuş bir insan olarak değil, savaştan sağ kurtulmuş ve çok kolaylıkla bambaşka bir kadere sahip olabilecek bir çocuk olarak söylüyorum.

Sarajevo Kuşatması hakkında konuşmayı pek sevmem ama o günlerin gerçekten nasıl olduğunu anlamanız çok önemli. Kuşatma başladığında henüz altı yaşındaydım. Sirenlerin ilk defa çaldığı, annemin beni kucaklayıp ayakkabılığın arkasına saklandığımız o ânı hatırlıyorum. O, birinci gündü. Bu durum tam dört yıl boyunca sürdü. Neler olup bittiğini tam olarak anlayamıyorduk ama istisnasız her gün dehşet içindeydik. Evimiz yaşamaya devam edemeyeceğimiz kadar tehlikeli bir hâl aldığında, büyükanne ve büyükbabamın evine taşındık. Sanırım yaklaşık 40 metrekarelik bir yerdi. Kuzenler, teyzeler, amcalar derken toplam 15 kişiydik ve hepimiz yerde uyuyorduk.

Monopoly oynardık. Bu oyunu bilir misiniz? Dışarı çıkmak tehlikeliydi çünkü keskin nişancılar şehri kuşatmıştı. Bu yüzden kuzenlerimle balkona yakın bir yerde zemine oturur ve saatlerce oynardık. Siren seslerini ve bombaları duyardık. Bazen yer sarsılır ve Monopoly piyonları dört bir yana saçılırdı.

Ama ne zaman oynasak, oyuna dalıp giderdik. Birkaç dakikalığına da olsa savaşı unuturduk.

Etrafımızdaki dünyanın başımıza yıkıldığını unuturduk.

Sadece bir anlığına da olsa, yalnızca birer çocuk olabilirdik.

Dışarıda futbol oynamayı gerçekten çok istiyorduk. Her gün masum insanların ambulanslara taşındığına şahit oluyorduk. Ama bir çocuğu dört yıl boyunca eve nasıl hapsedebilirsiniz ki? Hapsedemezsiniz. Anne babalarımız da bunun farkındaydı. Ara sıra, ortalık sakin göründüğünde annem dış kapıyı açar, ben de mahalledeki diğer çocuklarla oynamak için dışarı çıkardım.

O kapıyı açtığında yüzündeki o ifadeyi asla unutmayacağım. Dudaklarında hafif bir tebessüm olurdu çünkü beni oyun oynarken göreceği için çok mutlu olurdu. Ama sonra gözlerine bakardım ve bir daha asla geri dönemeyeceğimden ne kadar büyük bir endişe duyduğunu görürdüm.

Foto: Džeko Ailesi

Hepimizin zaman zaman dışarı çıkması gerekiyordu. Sürekli suyumuz tükeniyordu, bu yüzden kovaları kapıp su doldurmak için sokakların birinde sıraya girmemiz gerekiyordu. Asansörler çalışmıyordu. Elektrik yoktu. Bu yüzden yürüyorduk. Üçüncü kat… Dördüncü kat… Çıkılacak altı kat daha… Sarajevo’nun en formda çocuğu ben olmalıydım.

Yemek bulmak da ayrı bir mücadeleydi. Anne babalarımız bunun için hayatlarını tehlikeye atıyordu. Ancak bazen gökyüzünden, sanki sihirli bir dokunuşla, yiyecek dolu kutular düşerdi. Biz onlara beslenme çantalarımız derdik. Nereden geldiklerini bilmezdik, umurumuzda da değildi. Bunlar askeri kumanyalardı. Bize göre tatları inanılmazdı. Her gün aynı şeyleri yediğinizde, fıstık ezmesi gökyüzünden gelen bir lütuf gibi hissettiriyordu.

Sonuçta hayatta kaldık. Geriye dönüp baktığımda, ne kadar güçlü olduğumuza hayret ediyorum. Biz sadece küçük çocuklardık. Ancak savaşın hiçbir anlamı yoktu. Onca masum insan öldürüldü, peki ne için?

Para için. Güç için. Ego için.

Hiç uğruna.

Bugün haberlerde savaş gördüğümde midem bulanıyor. Bunu hiçbir yerde görmek istemiyorum. Nedendir bilinmez, yetişkinler asla ders almıyor.

Foto: Kevin Weaver/Hulton Archive/Getty Images

Kuşatma sona erdiğinde neredeyse 10 yaşındaydım.

Futbolcu olmak gibi bir planım yoktu. Bu, o kadar imkânsız görünüyordu ki hayalini bile kuramıyordum. Anlayacağınız, her şey yerle bir olmuştu. Bugün orada gördüğünüz çim sahalar tamamen yanıp kül olmuştu. Futbol oynamaya sadece sevdiğim için devam ettim. İlk birkaç ay antrenman yapmam için babam beni bir okulun spor salonuna götürürdü. Sonunda zemini temizlediler ve bu kavrulmuş toprak sahalara beyaz çizgiler çizmeye başladılar.

O zamanlar babamın işi pasta ve ekmek dağıtmaktı ama ilk kulübüme imza attığımda, beni antrenmana götürmek için işine ara verirdi. Yolda bana, nereli olduklarına veya ne iş yaptıklarına bakmaksızın insanlara karşı nazik olmamı ve herkese eşit davranmamı söylerdi. Bunu asla unutmadım. Babam alt liglerde futbol oynamıştı ve o benim kahramanımdı. Arabadan her indiğimde elime bir muz tutuşturur ve “İyi şanslar oğlum” derdi.

Hafta sonları birlikte televizyonda futbol izlerdik. (Bu, annemle her gün izlediğimiz Meksika pembe dizilerine verdiğim nadir molalardandı.) O zamanlar Serie A en iyi ligdi. AC Milan’ın forveti Shevchenko’yu duydunuz mu? “Sheva“ya bayılırdım. İtalya’yı çok severdim. Bana dünyanın öbür ucundaki masalsı bir diyar gibi gelirdi. Orada futbol oynamayı hayal bile edemezdim. Fazlasıyla gerçek dışı geliyordu. Tek umudum kulübüm Željezničar‘ın A takımında oynamaktı. Hatta antrenörlerimden biri, sarışın olduğum ve çok gol attığım için bana Sheva demeye başlamıştı. Ben de içimden, “Eh, neden olmasın” diyordum.

Sonra bir gün, 19 yaşındayken başka bir antrenör çıkageldi ve beni Çek Cumhuriyeti’ne götürmek istediğini söyledi. Bosna’dan ayrılmak istemiyordum ama bana, hayallerimi gerçekleştirme şansımın orada daha yüksek olacağını söyledi. Dürüst olmak gerekirse hayalimin ne olduğunu bile bilmiyordum. Sadece daha iyi olmak istiyordum. Kendime inancım tamdı. Bedenimin en güçlü kısmı zihnimdi. Teplice’ye gittiğimde kendi kendime, “Edin, bu adamlardan daha fazla çalışmalısın, yoksa seni geri gönderirler” dedim.

Beni 25 bin avroya transfer etmişlerdi.

Yaklaşık iki yıl sonra Wolfsburg’a imza attım. Milan’la oynadığımız maçta formamı Sheva ile değiştirdim.

Ardından Manchester City beni 37 milyona transfer etti.

Sonra Roma’ya gittim.

Savaşın içinde büyüdüm. Ve birdenbire bir peri masalını yaşarken buldum kendimi.

Hiçbir şey asla imkânsız değildir.

Bosna’yı Dünya Kupası’na götürmek bile.

2014’ü hatırlıyor musunuz? Çoğunuz muhtemelen henüz doğmamıştınız. Ancak ilk Dünya Kupamıza katılmaya hak kazandığımızda, bu hayatımızın en güzel günüydü.

Belirleyici olan eleme maçını Litvanya’daki o eski stadyumda oynadığımızı ve hakem bitiş düdüğünü çaldığında bir grup Bosnalının sahaya girmek için duvarlardan atlamaya başladığını hatırlıyorum. Ancak duvarlar neredeyse iki metre yüksekliğindeydi ve beton zemine atlamak zorundaydılar. Arkamı dönüp hepsinin bize doğru koştuğunu gördüğümü ve “Aman Tanrım, bu adamlar çıldırmış” diye düşündüğümü anımsıyorum.

Sonra diğerlerinden biraz daha yavaş koşan bir adam gördüm. Gözlerinde yaşlarla, aksayarak bana doğru geliyordu.

O, babamdı.

Baba, ne oldu?” diye sordum.

Atlarken ayağımı incittim. Ama merak etme. Şu an hiçbir acı hissetmiyorum!” dedi.

Sadece sarıldık ve ağladık.

Ne yazık ki Brezilya’da şans yanımızda değildi. Siz bunu hatırlamazsınız ama Nijerya’ya karşı nizami olan ve geçerli sayılması gereken bir gol atmıştım. O günlerde VAR yoktu, bu yüzden gruptan çıkamadık. Ama en azından küçük ülkemiz, Maracanã’da oynama fırsatı buldu. En azından dünyaya kim olduğumuzu gösterdik.

Ve şimdi geri döndük.

Foto: Elvis Barukcic/AFP via Getty Image

Komik olan ne biliyor musunuz? Mart ayında 40 yaşına girdim ve hâlâ kutlama yapmadım. Ben bir Müslümanım ve o sıralar Ramazan ayıydı. Sonrasında da Galler ve İtalya’ya karşı halletmemiz gereken bazı işlerimiz vardı. Ben de, “Tamam, benim partim bu olacak” diye düşündüm.

Galler karşısında 1-0 gerideyken skorborda baktığım o anı hatırlıyorum.

85:00…

Panik…

Zamanımız tükeniyordu.

Derken bir korner kazandık, ufak tefek bir adam beni tutuyordu ve içimden “Oh, harika!” dedim. Topu ağlara yolladım ve tam kutlama yaparken, kariyerim boyunca dört kez penaltı atışlarına kaldığımı hatırladım. Hepsini kaybetmiştim.

Neyse ki gençlerimiz nasıl penaltı atılacağını biliyor. Biz tecrübeliler gibi her şeyi gereğinden fazla düşünmüyorlar.

Zenica’da İtalya’ya karşı oynadığımızda Donnarumma’dan çok korkmuştum. Biliyorsunuz, kendisi oldukça iri biri. Dürüst olmak gerekirse seri penaltı atışlarında ona gol atabilir miydim emin değilim ama uzatmaların son dakikasında sağ omzumu incittim ve oyundan çıkmak zorunda kaldım. İlk penaltımızı aslında izleyemedim çünkü sağlık görevlimiz hâlâ kolumu göğsüme bantlamakla meşguldü. Yedek kulübesinde oturuyordum ve tüm antrenörler görüş açımı kapatıyordu. Top ağlarla buluştuğunda tribünlerin kükreyişini duydum ve şöyle düşündüm:

Biliyor musunuz? Belki de böylesi uğur getiriyordur. İzlemeyeceğim. İzleyemem. Sadece taraftarı dinleyeyim. Sadece kendi insanımı dinleyeyim.

Sonra İtalya penaltı kaçırdı. Çıkan ses o kadar yüksekti ki…

Bir tane daha kaçırdıklarında ses adeta çıldırtıcıydı. Sadece dua ediyor, durmadan dua ediyordum. Tek görebildiğim antrenörlerimizin sırtıydı.

Sonra Esmir (Bajraktarević) kader penaltısını kullanmak için topun başına geçtiğinde, teknik direktörümüz arkasını döndü ve “Ben de izleyemeyeceğim” dedi.

Yanıma geldi ve bana sımsıkı sarıldı. Kafalarımızı birbirine yasladık, gözlerimizi kapattık ve sadece dinledik…

Ve sonra o güne dek duyduğumuz en tuhaf sesi duyduk:

Esmir’in topa vuruş sesini duyduk.

Tribünlerden bir, “Ahhhhhhh…” sesi yükseldi.

Gigi (Donnarumma) parmaklarının ucuyla topa dokunmuştu.

Tribünlerden bu kez “Ohhhhhh…” sesi koptu.

Stadyum bir anlığına sessizliğe büründü. Hayatımdaki en uzun milisaniyeydi.

Ve sonra… bir patlama.

Çığlıklar, meşaleler, duman ve havai fişekler. Havalara sıçrayan insanlar. Tüm yedek kulübemiz sahaya fırladı. Teknik direktörüme daha da sıkı sarıldım, gökyüzüne baktım ve ardından hayatımın en büyük çığlığını attım.

AAAAAAAAAAAAAAHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHH!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Tam 20 saniye boyunca bu şekilde bağırdım.

Küçük ülkemiz yeniden Dünya Kupası’na gidiyordu.

Foto: Image Photo Agency/Getty Images

Buraya ulaşmak hiçbir zaman kolay olmadı. 40 yaşındayken, ertesi sabah sırtınız ağrıdan bağırırken ve yeniden ağrı kesicilere uzanmak zorunda kaldığınızda da hâlâ kolay değil. Ama bedenim her pes etmek istediğinde; kaçırdığım tüm o partileri, ailemden uzakta geçirdiğim onca ayı, arkadaşlarım bir plajda kokteyllerini yudumlarken benim turnuvalara adadığım tüm o yaz tatillerini hatırlıyorum. Zihinsel olarak çok zorlayıcı. Eleştiriler hâlâ canımı yakıyor. Ama sahaya adım attığımda, midemde uçuşan kelebekler ve gözlerimdeki o parıltıyla kendimi hâlâ bir çocuk gibi, tıpkı sizlerden biri gibi hissediyorum.

Ve her defasında aynı sonuca varıyorum.

Buna değer.

Yaşanan her şeye.

Kötü anlar yaşanmadan, iyi anlar asla gelmez.

İtalya’yı yendiğimizde, Serie A’da birlikte oynadığım bazı arkadaşlarımı görmek için yanlarına gittim. Ardından tribündeki ailemi bulmaya gittim. Eşimi öptüm. Anne babama sarıldım. Onlar olmasaydı, bunların hiçbiri gerçekleşmezdi.

O gece, sırf Zenica’da olmak bile inanılmazdı. Bosna’dan ne kadar uzak kalırsam, o kadar çok sevmeye devam ediyorum. Tam 20 yıl oldu. Bunun dokuzu İtalya’da geçti. Çocuklarım Roma’da doğdu. Orası hâlâ benim ikinci evim. Ama Sarajevo’da anne babamı her ziyaret ettiğimde, annem yemek yaparken ve hepimiz bir aradayken hissettiğim mutluluğun tarifi yok. Bu formayı giydiğimde kalbim bir başka atıyor.

Ben kendi insanım için oynuyorum. Sarajevo sokaklarındaki çocuklar için oynuyorum. Birileri hâlâ bizi birbirimizden koparmaya çalışsa da ülkemizi böylesine güzel kılan tüm o farklı kültürler ve inançlar için oynuyorum.

Asla başaramayacaklar.

Benim sayemde değil. Yetişkinler sayesinde de değil. Biz asla ders almayız. Bu, siz çocukların sayesinde… Sizler hiç değişmiyorsunuz.

O yüzden bana son bir iyilik yapın, anlaştık mı?

İster Sarajevo’da, ister Roma’da, ister St. Louis’de yaşayın… İster Müslüman, ister Yahudi, ister Katolik veya Ortodoks olun…

Nereden geldiğinizi asla unutmayın.

Siz Bosnalısınız. Dünya, ayaklarınızın altında.

Hepinizi çok seviyorum.

En içten sevgilerimle,

– Edin

Hatimoğulları: Temmuz ayında bir yasa çıkmasını herkes bekliyor

Tülay Hatimoğulları, Eylül ayı içerisinde kongre yapacaklarını belirterek Meclis’e gelmesi beklenen yasa ile ilgili olarak “Cumhurbaşkanı yasanın Meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz” dedi.

Foto: Evrim Kepenek/bianet

Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında bir süredir gerçekleşen görüşmelerin ardından kendisini fesh eden PKK’nin silah bırakma sürecini yönetecek ve PKK’lilerin geri dönüş süreci ile ilgili atılacak adımları belirleyecek yasal düzenlemelerin Meclis tatile girmeden, Temmuz ayı içerisinde gündeme gelmesi bekleniyor.

İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve iki gün sürecek olan “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” Konferansı’na katılan Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, PKK’nin silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının Türkiye siyaseti için büyük bir değişim doğuracağını kaydetti. Hatimoğulları, söz konusu yasal düzenlemeye ve DEM Parti’nin önümüzdeki dönem gerçekleşmesi beklenen kongresine dair Niha+’ya konuştu.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları

“Sayın Öcalan bir yol haritası ortaya koydu”

Herkes tarafından uzun bir süredir temmuz ayında bir “çerçeve” yasanın çıkmasının beklendiğini belirten Hatimoğulları, DEM Parti heyeti İmralı’ya gittiğinde Abdullah Öcalan’ın konuya ilişkin bir yol haritası ortaya koyduğunu fakat devlet tarafından bu durumu hızlandırmaya dair atılan bir adım daha olmadığını ifade etti.

Hatimoğulları’na göre, en acil adım çerçeve yasaların acilen çıkması ve iktidar çevresi tarafından yasanın çıkacağına ilişkin paylaşılan bilgilerin doğru olması:

“Bu konuda iktidarın uzunca bir zamandır yasayla ilgili bir sürünceme hali, bir oyalama hali zaten dikkatlerden kaçmıyor. En son Cumhurbaşkanı yasanın meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz. Bu sözlere rağmen yine bir oyalama halinin ortaya çıkması barış sürecinin olacağına dair inancı kaybettiriyor adım atılmadığı için.”

“Yasa ‘gelecek mi gelmeyecek mi’ sorusuna sıkıştı”

Hatimoğulları, sürece ilişkin söylenenlerin devlet tarafının içindeki bir çelişki olarak dışarı yansıdığını vurguladı ve “İktidar, devlet ya da İmralı’daki görüşmeler tarafından bu yasanın çıkacağına dair bazı olumlu mesajlar verilirken bir yandan hükümet adına konuşan bazı isimlere baktığımızda gündemlerinde öyle bir şeyin olmadığını ifade ediyorlar ve bu eş zamanlı oluyor” dedi.

Bunun çelişkili mi yoksa danışıklı mı olduğunu pratiklere göre anlayacaklarını söyleyen Hatimoğulları, meclisin normal şartlarda 15 Temmuz’da kapandığını hatırlattı.

Hatimoğulları, beklenen yasal düzenlemenin “gelecek mi gelmeyecek mi” tartışmasına sıkıştığını dile getirerek içeriğin de en az zamanlama kadar önemli olduğunu belirtti.

“Yasanın ‘kök yasa’ şeklinde çıkması bekleniyor”

Hatimoğulları’na göre yasa, silahsızlanma sürecinin inşasına katkı sunacak ve silah bırakan kişilerin Türkiye’de demokratik siyasete katılımını ve demokratik entegrasyonunu sağlayacak nitelikte olmalı. Bir “kök yasa” şeklinde çıkması beklenen düzenlemenin ihtiyaca göre daha sonra çoklu yasalarla genişletilebileceğini belirten Hatimoğulları, ancak şu aşamada kategori ayrımı yapmaksızın bütün silahlı kesimleri kapsayacak bir yasanın beklendiğini vurguladı:

“Bu yasal düzenlemede silahı bırakan insanların Türkiye’de demokratik siyasete katılım ve demokratik entegrasyon sürecinin bir parçası olması bekleniyor. Bu yasa bütün bunları anlatabilmeli ve bütün bunlara yol açmalı. Bütün demokrasi güçleri ve toplum bunu bekliyor. Ve yasanın hukuki sonuç doğuracak bir mahiyette çıkması. Bu yasa çıktıktan sonra cezaevlerindeki siyasi mahkûmların yurt dışında Avrupa’daki diasporadaki siyasetçilerin dağda silah bırakarak demokratik siyasete yapılmak isteyen bütün kesimleri kapsayacak bir yasa olmalı ve somut sonuç doğurmalı.”

Kongre Ortadoğu’daki dönüşümleri göğüslemeli”

DEM Parti’nin “yeniden yapılanma” süreci kapsamında planladığı kongrenin yaklaşık olarak bu yılki eylül ayının 3. haftası gerçekleştireceğini söyleyen Hatimoğulları, kongrenin eylül ayının üçüncü haftasında gerçekleştirileceğini açıkladı. Dünyada ve Ortadoğu’da yaşanan değişim ve dönüşümleri göğüsleyebilecek bir kongre hedeflediklerini belirtti.

Hatimoğulları, PKK’nin Türkiye’de silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının, Türkiye siyaseti açısından 50 yıl sonra büyük bir değişim ve dönüşüm yaratacağını söyleyerek “Bu değişim ve dönüşümün içinde yani Türkiye’de yaşanan gelişmelere bakmalıyız” dedi.

Kongrede barış, yoksulluk ve kadına şiddet konuşulacak

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemli bir gelişme olduğunu vurgulayan Hatimoğulları, bu gelişmeyi daha güçlü karşılayabilecek bir toplumsal ayağın örgütlenmesi için hem bu konuyu hem de birçok toplumsal sorunu kongrede konuşacaklarını söyledi:

“Kongrede barışı toplumsallaştırmak, farklı kesimlerce sahiplenilmesini sağlamak için ne yapabileceğimizi konuşacağız. İkinci olarak Türkiye’de 50 milyonun üzerinde insan açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalıyor. Biz Türkiye’de yaşanan işsizlik, yoksulluk, açlık, barınama, asgari ücretin hiçleştiği bir yerde bu sorunları görmezden gelerek siyaset yapmadık, yapmayacağız. Dolayısıyla bu kongremizde Türkiye’deki işçi sınıfı, işsizler, yoksullar, güvencesiz çalışanlar, ev emekçisi kadınlar… Bütün bu kesimlerin sorunlarını nasıl önleyebiliriz, parti olarak bu çalışmalara daha güçlü bir şekilde nasıl girebiliriz? Bunları konuşup tartışacağız.”

Devlet ve çeteler eliyle kadına yönelik şiddetin ve katliamların Türkiye’de arttığına dikkat çeken Hatimoğulları, özellikle Dersim’de yaşanan ve Gülistan Doku örneğiyle gündeme gelen kadın katliamlarının da altını çizdi. Kadın meclisinin güçlendirilmesi ve Türk kadın hareketi ile feministlerle daha güçlü bir ittifak kurulması konularının da kongre gündeminde yer alacağını söyledi:

“Bütün bunlara karşı biz kadınlar olarak daha güçlü, kadın meclisimizi nasıl daha güçlü bir hale getirmek ve birlikten parti olarak bunları konuşacağız. Hem Türk kadın hareketiyle hem Türkiye’deki feministlerle kadın hareketiyle nasıl daha güçlü bir ittifakı geliştirebileceğimizi konuşacağız.”

Gençlik ve ekoloji de temel başlıklardan biri

Hatimoğulları, kongrenin en temel konularından birinin gençliğin geleceksizliği ve umutsuzluğu olduğunu ifade ederek yaşanan beyin göçlerine dikkat çekti:

“Eskiden emek göçü oluyordu ya da siyasi gerekçelerle insanlar göç ediyordu. Şimdi Türkiye’de mutsuz ve özgür olmadığı için gençler rotasını Avrupa’ya kuruyor. Bu bakımdan Türkiye’de gençlerin doğdukları kentlerde, doğdukları ülkede yaşayıp barınabilecekleri projeleri geliştirmek zorundayız.”

Son olarak ekolojik yıkıma karşı mücadeleye değinen Hatimoğulları, Türkiye’deki ekoloji hareketinin kent kent örgütlenmelerle önemli adımlar attığını ancak bu direnişlerin yeterli olmadığını söyledi ve DEM Parti olarak ekoloji hareketinin güçlenmesine nasıl katkı sunabileceklerini kongrede tartışacaklarının altını çizdi.

LGBTİ+ gazeteciler: “Sahada ilk müdahale bize geliyor”

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik ve freelance gazeteci İbrahim Türk, LGBTİ+ gazetecilerin sahada ve birçok alanda mesleklerini gerçekleştirirken neler yaşadığını anlattı: “Fobiye maruz kalsam da haber yapmaktan vazgeçmeyeceğim.”

Fotoğraf: pexel.com

Onur ayı, LGBTİ+’ların, kimlikleriyle beraber maruz bırakıldıkları şiddeti ve ayrımcılığı görünür kıldığı bir ay. Onur ayı başta olmak üzere her zaman birçok toplumsal olayı ve LGBTİ+’ların başından geçenleri görünür kılanlardan birisi de LGBTİ+ gazetecilerin ta kendisi.

Türkiye’deki gazeteciler ekonomik güvencesizlikten polis şiddetine, sansürden işsizliğe kadar çok sayıda sorunla karşı karşıyayken LGBTİ+ gazeteciler için bu sorunlara bir de cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık da ekleniyor. Geçen sene Şubat ayında, Türkiye’nin en büyük ve en eski LGBTİ+ haber platformu Kaos GL’nin Genel Yayın Yönetmeni ve LGBTİ+ hakları savunucusu Yıldız Tar’ın tutuklanması da bu durumun somut örneklerinden biri olmuştu. Sahada ise haber takibindeyken polislerin hedefi haline gelen, kimi zaman iş başvurularında “görünmeyen” LGBTİ+ gazeteciler, aynı zamanda güvenlik sebebiyle kimliklerini gizlemek zorunda kalıyor.

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik ve freelance gazeteci İbrahim Türk, Niha+’ya sahada karşılaştıkları ayrımcılıklardan ve meslek örgütlerinden beklentilerinden bahsetti.

Çelik: “LGBTİ+ gazeteciler ‘katmerli ayrımcılık’ yaşıyor”

Bütün gazetecilerin hali hazırda ekonomik ve mesleki sorunlarla karşı karşıya olduğunu belirten gazeteci Yusuf Çelik, lubunya gazetecilerin ise sahada “katmerli ayrımcılık” yaşadığını ifade etti. Polislerden, yaşça büyük erkek meslektaşlardan ve haber kaynaklarından ayrımcı tutumlarla karşılaştıklarını söyleyen Çelik, görünmez hissettirildikleri birçok an yaşadıklarını anlattı.

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik

Polis şiddetinin tüm gazeteciler için ortak bir sorun olduğunu belirten Çelik, LGBTİ+ gazeteciler açısından bunun daha ağır sonuçlar doğurabildiğini söyledi. Çelik, “Olası bir şiddet gelecekse ve olası bir müdahale olacaksa da bu müdahale ilk yine bize, LGBTİ+ ve kadın gazetecilere geliyor” diye konuştu.

31 Mayıs 2026’daki Taksim’de düzenlenen gezi anmasına ilişkin bir örnek paylaşan Çelik bir polis memurunun doğrudan kendisini hedef aldığını hatırlattı. Çelik, “Orada birçok gazeteci varken polis tutup benim kolumu çekip beni uzaklaştırmaya çalıştı. Meslektaşlarımız müdahale ederek ‘Neden bir gazeteciye dokunuyorsunuz?’ diye tepki gösterdi” dedi.

Dersim’de 25 Temmuz 2025 tarihinde gözaltına alındığı süreçte de lubunya kimliği üzerinden baskıyla karşılaştığını söyleyen Çelik, polislerin kendisine haber yapmaktan vazgeçmesini ima eden konuşmalar yaptığını aktardı. Çelik, “Bana, ‘Bulunduğun yerde durmasan mı? Bu tür haberler yapmasan mı?’ gibi aslında bir dizi ajanlaştırma dayatması söz konusu oldu” ifadelerini kullandı.

1 Mayıs 2026’da yaşadığı gözaltı deneyimine de değinen Çelik, şunları söyledi:

“Ortada herhangi bir durum söz konusu değilken eylemler dağılmışken ‘Kaydını kapat, alıyoruz seni’ denilerek gözaltına alındım. Ben bunları sadece gazeteciliğimle açıklayamıyorum. Çünkü diğer meslektaşlarımın maruz kalmadığı birçok şeye maruz kalıyorum ve bence bu benim lubunya kimliğimle de çok içkin. Bunun yanı sıra sahada iş yapamadığımız için, gözaltına alındığımız için o gün bir kazanç elde edemeden eve dönüyoruz günün sonunda ve bu bizi ekonomik anlamda da zorluyor. Buna benzer bir dizi ihlallere ve zorluklara maruz kalıyoruz aslında.”

“Söylenmeyen ‘ama’lar var”

Yusuf Çelik kimliği nedeniyle iş bulmakta da zorluk yaşadığını belirterek yaklaşık 6-7 aydır işsiz olduğunu söyledi:

“İş aradığım dönem bazı kurumlarla veya gazetecilerle konuşmama rağmen süreçlerin ‘söylenmeyen ama’lar’ sebebiyle sonuçsuz kaldı. Gazeteciliğimi seviyorlar, sahada yaptığım işi biliyorlar ve takdir ediyorlar. Ama çalışmam gerekiyor, iş arama sürecinde herkes bir adım geri atıyor. Orada söylenmeyen ‘amalar’ var. ‘Ama sen lubunya gazetecisin’, ‘ama sen aktivistsin’, ‘ama sen gazetecilikle lubunyalığı ayıramıyorsun’… Bunlar çoğu zaman dile getirilmese de o ‘ama’ları hissediyorum. Normal şartlarda sahada olan, haber takibi yapan, yaptıkları haberleri gönüllü bir şekilde kurumlarla paylaşan birisinin bu kadar süre işsiz kalmasının başka bir açıklaması olamaz…”

“Fobiye maruz kalsam da haberden vazgeçmeyeceğim”

Çelik, LGBTİ+ haberlerinde doğrudan sansürle karşılaşmasa da birçok kez haber takibinden uzak tutulduğunu anlattı. Şehir dışındaki görevler ve işçi grevleri gibi haberlerde görevlendirilmediğini belirten Çelik, bunun gerekçesinin çoğu zaman “başına bir şey gelebileceği” yönündeki kaygılar olduğunu söyledi:

“Sen gidersen fobiye maruz kalırsın, zorlanırsın deniliyor. Ama bunu söyleyen kişi aslında bana o anda fobi uygulamış oluyor. Her ne kadar aktivist bir kişilikte toplamış olsam da onları sahaya çıktığım zaman gazeteci Yusuf olarak çıkıyorum. LGBTİ+ sonradan geliyor. İlk defa sahaya çıkmıyoruz. Son defa da çıkışımız olmayacak bu. Kitleden de bir fobiye maruz kalabilirim. Bu çok anlaşılır çünkü kadın gazeteciler de bunu yaşıyor. Haber yapmaktan vazgeçmiyor. Ben de vazgeçmeyeceğim.”

Bu duruma ek olarak kadın ve LGBTİ+ gazetecilere ekonomi haberleri gibi haberler yaptırmadıklarını hatırlatan Çelik, günün sonunda bu öznelere “aptal muamelesi” yapıldığını ve bu sebeple bağımsız gazeteciliğe devam ettiğini belirtti.

Çelik’e göre, ayrımcılık evden çıktığı andan itibaren başlıyor:

“Giyimimden yürüyüşüme, konuşmama kadar her şeye bir cinsiyet atfediliyor. Bazen LGBTİ+, bazen top, bazen ibne gazeteci oluyorum onların gözünde. Bazı polisler bana ‘Bu ibne gazeteci değil mi?’ şeklinde hedef alıyor ya da sosyal medyada da düzenli olarak linç kampanyalarıyla karşı karşıya kaldığını söyledi. Özellikle son dönemde çeşitli haberlerin ardından HIV üzerinden hedef gösteriliyorum. Hem sahada hem evde hem sosyal medyada mücadele etmek durumunda kalıyoruz”

“Örgütlenebileceğimiz güçlü yapılar yok”

LGBTİ+ gazetecilerin dayanışma ağları konusunda ciddi eksiklikler bulunduğunu söyleyen Çelik, Ankara’da yapılan bazı toplantılarda bu sorunların tartışıldığını ancak bunun kalıcı bir örgütlenmeye dönüşmediğini belirtti.

Meslek örgütleri ve sendikaların çalışmalarını da değerlendiren Çelik’e göre özellikle bağımsız ve freelance çalışan gazeteciler sendikal haklara erişimde ciddi sorunlar yaşıyor:

“Şu an işsizim ve sigorta kaydım olmadığı için doğrudan gidip bir sendikaya üye olamıyorum. Örgütlenemiyorum. Bağımsız gazeteciler ve freelance çalışanlar sendikal haklarına erişemedikleri gibi sendikaların kapısından da giremiyorlar. İlk önce sahadaki LGBT gazetecileri güçlendirelim. Sahadaki gazetecileri güçlendirelim.”

Sendikaların LGBTİ+ gazetecilere yönelik atölyeler ve onları koruyan ekipman desteği sunabileceğini söyleyen Çelik, “Artık LGBTİ+’lar bir gerçek. Dünden daha görünürler, yarın daha da görünür olacaklar. Bu noktada kurumların ve sendikaların da kendilerini dönüştürmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

“Hikayelerimizi kendileri anlatmalıyız”

Gazeteciliğe yeni başlayan LGBTİ+ gençlere de seslenen Çelik, mümkün olduğunca sahada bulunmalarını ve haber üretmeye devam etmelerini önerdi.

“Bir LGBTİ+ haberi varsa onu önce lubunya gazeteci yapsın. Çünkü o sorunu en iyi o bilir” diyen Çelik, genç gazetecilerin maruz kalacakları ayrımcılığın onları meslekten uzaklaştırmaması gerektiğini söyledi.

Çelik, sözlerini şöyle tamamladı:

“Benim gazeteciliğim de sorgulandı, hala da sorgulanıyor. Bununla mücadele edeceksin. Daha çok iş yapacaksın. Daha çok iş yaptıkça seni yok sayanlar geri adım atmak zorunda kalacak. Biz LGBTİ+ gazeteciler mücadelemizi her alanda sürdürdüğümüz gibi mesleğimizde de sürdürmek zorundayız. Fobi bitmez belki ama mücadele de bitmez.”

Türk: “Bazı haberlerde kimliğimi gizlemek zorunda kalıyorum

Ankara’da yaşayan freelance gazeteci İbrahim Türk ise , gazetecilik kariyerine 2021 yılında foto muhabiri olarak başladığını, bugün ise farklı ulusal ve uluslararası medya kuruluşları için çalıştığını söyledi.

Freelance gazeteci İbrahim Türk

Gazetecilik ile cinsel kimliğin sürekli yan yana anılmasına mesafeli yaklaştığını belirten Türk, “Ben gazeteciyim ve lubunyayım. Gazetecilik bir iş, lubunyalık ise bir kimlik. Bu ikisinin sürekli birlikte anılması bana biraz garip geliyor” dedi.

Sahada karşılaştığı en büyük sorunlardan birinin bazı haber takiplerinde lubunya kimliğini gizlemek zorunda kalması olduğunu aktaran İbrahim, bazı haberlerde kendisini koruyabilmek için kimliğini gizlemek zorunda kaldığını söyledi. Özellikle İslamcı ve radikal sağ grupların etkinliklerinde tedirginlik yaşadığını ifade eden İbrahim, haber takibi sırasında güvenlik amacıyla farklı yöntemlere başvurduğunu anlattı.

“İnsanlarla iletişim kurarken çalıştığın kuruma Anadolu Ajansı demek zorunda kalıyorsun ki seni dövmesin. Çünkü dayak yiyen arkadaşlarımız oldu. Gökkuşağı renklerinde hiçbir şey giymemen gerekiyor. İnsanlara mümkün olduğunca nötr yaklaşmaya çalışıyorsun ki önyargısız cevaplar alabilesin”

Bunun her zaman olumsuz sonuçlar doğurmadığını da vurgulayan İbrahim, sol ve demokrat çevrelerde ise lubunya kimliğinin iletişimi kolaylaştırabildiğini söyleyerek “Sol çevrelerde bazen bütün kapılar açılabiliyor. İnsanlar daha rahat iletişim kuruyor, daha hızlı güven ilişkisi oluşabiliyor” dedi.

“Tüm şartları sağlıyordum ama işe alınmadım”

Meslek hayatında doğrudan “Bu habere gitme” ya da “Bu işi yapma” şeklinde bir engelle karşılaşmasa da bazı iş başvurularında ve çalıştığı kurumlarda kimliğinin sorun yaratabileceğini düşündüğünü söyledi. Şu an çalıştığı kurumlarda ise böyle bir sorun yaşamadığını ifade etti.

İşsiz kaldığı dönemde bazı medya kuruluşlarına başvurduğunu ancak geri dönüş alamadığını söyleyen İbrahim, “Tüm şartları sağlıyordum ama kabul edilmedim” diye konuştu.

“Polis şiddetine maruz kaldım”

Sahada fiziksel şiddetle de karşılaştığını anlatan İbrahim, şiddet deneyimlerinden birini 11. Yargı Paketi protestolarında yaşadığını söyledi.

Protestolar esnasında ne yaşadığını anlatan Türk, “Polisler tarafından boğazlandım. Bir Trans gacı kurtardı beni, o müdahale etmese daha kötü sonuçlar doğabilirdi” dedi.

Polislerin çoğu zaman kendisini tanıdığını söyleyen İbrahim, buna rağmen şiddete maruz kaldığını ifade ederek “Kimliğimi bilmeme ihtimalleri yoktu. Buna rağmen saldırdılar” dedi.

“Önce birbirimizi korumayı öğrenmeliyiz”

Meslek örgütlerinin ve sendikaların LGBTİ+ gazetecilere yönelik çalışmalarını yetersiz bulduğunu söyleyen İbrahim, bazı sendikal girişimlerden haberdar olduğunu belirterek yine de sahada çalışan gazetecilerle yeterince temas kurulmadığını savundu.

Türk, LGBTİ+ gazetecilerin karşılaştığı sorunların çözümü için öncelikle dayanışma ağlarının güçlendirilmesi için önce gazetecilerin birbirine sahip çıkması gerektiğini açıkladı:

“Daha fazla kuir gazeteciye destek olmalıyız, daha fazla kuir olmalı. Birbirimizi desteklemiyoruz. Yapmamız gereken aslında ilk önce kendimizi kollamak. Önce birbirimizi korumayı öğrenmemiz gerekiyor. Biz birbirimizi kollasak aslında hiçbir örgüte ihtiyacımız olmayacak. Veya bu sayede örgütlere ne yapmaları gerektiğini söyleyebileceğiz ama şu an hem örgütler hem de gazeteciler kendileri daha fazla nasıl fon alabilir, daha fazla nasıl yükselebilir derdinde, bu yüzden de kimsenin umurunda değil.”

“Gazetecilik gazeteciliktir”

Türk, gazetecilik mesleğinin giderek fazla sayıda sıfatla tanımlandığını düşündüğünü söyledi:

“Gazetecilik gazeteciliktir. Muhalif gazetecilik, lubunya gazeteciliği gibi tanımlamalar bana çok doğru gelmiyor. Elbette kimliğimiz dünyaya bakışımızı etkiliyor. Ama yaptığım bütün haberleri sadece bunun üzerinden açıklayamayız. Ben önce gazeteciyim. Evet, bir noktada kimliğim yazışıma etkisi oluyor veya baktığım haberlere etkisi oluyor. Ama her yaptığım haberde değil.”

AKP, 2025 yılını Aile Yılı ilan ettikten sonra TBMM’ye sunulması beklenen 10. ve 11. Yargı Paketi taslağındaki LGBTİ+’ları doğrudan hedef alan düzenlemeler 2025 yılında gündeme gelmişti. Birçok medya kuruluşu ve meslek örgütü, 2025 yılında LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç saymayı öngören 11. Yargı Paketi’ne ilişkin açıklama yapmıştı. Açıklama ise şu şekilde:

LGBTİ+ haberciliği suç değildir, gazetecilik suç değildir: Tasarıyı geri çekin!

Aşağıda imzaları bulunan basın ve ifade özgürlüğü kuruluşları olarak, 11.Yargı Paketi’nde yer aldığı iddia edilen LGBTİ+ karşıtı düzenlemenin paketten çıkartılmasını talep ediyoruz. Türkiye’de özellikle LGBTİ+’ların ifade ve basın özgürlüklerini ortadan kaldıracak olan bu düzenleme, ifade ve basın özgürlüklerinin özünü ortadan kaldıracak, LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç haline getirecektir.

11. Yargı Paketi taslağı, geçtiğimiz hafta basınla paylaşıldı ve önümüzdeki günlerde Meclis’e sunulması bekleniyor. Düzenlemede ‘Hayasızca hareketler’ başlığı altında, Türk tipi bir eşcinsel propaganda yasağı düzenlemesi öngörülüyor. Düzenleme, doğuştan gelen cinsiyete ve genel ahlaka aykırı her türlü davranış ve tutumun yanı sıra bunları övmeyi, özendirmeyi ve teşvik etmeyi de üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırıyor. Bu düzenleme, taslakta yer alan haliyle, Rusya’da 2013 yılında kabul edilen ‘Eşcinsel propaganda yasağı’ yasasından çok daha ağır ve muğlak ifadeler içererek, Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğüne yönelik ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Yasalaşması halinde, LGBTİ+’ların haber alma ve haber verme haklarını ortadan kaldıracak olan bu düzenleme, LGBTİ+’lara yönelik hak ihlallerini, trans cinayetlerini, cinsel sağlıkla ilgili yayınları, Onur Yürüyüşlerini ve daha birçok LGBTİ+’ları ilgilendiren haber yapmayı ‘teşvik etmek’ gerekçesiyle suç unsuru haline getirecek.

2025 yılının Aile Yılı ilan edilmesiyle, Türkiye’de LGBTİ+ haberciliğine yönelik birçok hak ihlali meydana geldi. Şubat ayında, Türkiye’nin en büyük ve en eski LGBTİ+ haber platformu KAOS GL’nin Genel Yayın Yönetmeni ve LGBTİ+ hakları savunucusu Yıldız Tar tutuklandı.

Haziran ayında, Kaos GL’nin internet haber sitesi ve sosyal medya hesapları ise ‘suç işlemeye alenen teşvik’ iddiasıyla erişime engellendi. Yine Haziran ayında, İstanbul Beşiktaş’ta LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü takip eden basın mensupları gözaltına alındı, haklarında dava açıldı.

T24 muhabiri Can Öztürk, LGBTİ+ çocuklara ‘dönüşüm terapisi’ adı altında terapi yaptığını iddia eden bir akademisyen hakkındaki cinsel taciz iddialarını haber yaptığı için şikayet üzerine soruşturmaya uğradı, ifade verdi. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ise Netflix gibi platformlarda yayınlanan LGBTİ+ içerikler hakkında platformlara ceza verdi.

Bütün bu hak ihlallerinin ardından 11. Yargı Paketi’nde yer alacağı iddia edilen düzenleme, hak ihlallerini farklı bir boyuta taşıyacak, zaten zor olan LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç haline getirecektir. Öte yandan ‘doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı’ veya ‘genel ahlaka aykırı’ gibi muğlak ifadeler, basına ve sivil topluma yönelik keyfi müdahaleleri arttıracaktır.

Teklif yalnızca LGBTİ+’ları değil, onları ilgilendiren konuları, onlara yönelik hak ihlallerini haber yapan basın mensuplarını da ceza tehdidi altına sokacak, haber yapılmasını kriminalize edecektir.

Bu gerekçelerle, biz aşağıda imzaları bulunan basın ve ifade özgürlüğü kurumları olarak, 11. Yargı Paketi’nde yer alacağı iddia edilen bu düzenlemenin derhal tekliften çıkartılmasını talep ediyoruz.

İMZACILAR

  1. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA)
  2. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği
  3. Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi (ECPMF)
  4. Punto24 Bağımsız Gazetecilik Derneği (P24)
  5. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD)
  6. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI)
  7. Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ)
  8. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ)
  9. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)
  10. Balkanlar, Kafkasya ve Transavrupa Gözlemevi (OBCT)
  11. Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ)
  12. Yabancı Medya Derneği
  13. Uluslararası PEN
  14. PEN Norveç
  15. Medya ve Göç Derneği (MGD)
  16. Balkan Araştırmacı Gazetecilik Ağı (BIRN)
  17. DİSK Basın-İş

Arnavutluk halkı Trump ailesinin projesine karşı ayakta

Arnavutluk halkının Zvernec’teki bir sahilin turizm projesi kapsamında satılması ardından başlayan yolsuzluk karşıtı eylemleri iki haftadır devam ediyor. Eylemlerin nedenlerini, nasıl örgütlendiğini ve halkın taleplerini anlatan yurttaşlar çevre aktivistlerinin başlattığı bölgesel eylemlerin “yeni bir Arnavutluk” talebiyle devam eden ulusal bir harekete dönüştüğünü söyledi.

Fotoğraf: Erisa Kryeziu

Arnavutluk halkının başkent Tiran’daki Avlonya (Vlora) şehrindeki Zvernec bölgesinde planlanan turizm projesine karşı eylemleri 30 Mayıs’tan bu yana devam ediyor. Protestocular, projenin iptali ve Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın istifasını gerçekleşene kadar protestoların süreceğini belirtmişti.

Zvernec’teki bir sahilin, ABD Başkanı Donald Trump’ın kızı Ivanka Trump ile damadı Jared Kushner’e ait olduğu iddia edilen turizm projesi kapsamında satılması, protestoların başlangıç noktası olurken yaklaşık iki haftadır devam eden protestolarda “Arnavutluk satılık değildir” sloganı öne çıkıyor. Binlerce vatandaşın katıldığı bu eylemlerin nedenlerini, yolsuzluk iddialarını ve Arnavutluk halkının taleplerini eylemciler ve uzmanlar ile konuştuk.

Trump’ın damadı olan Jared Kushner, aynı zamanda Amerikalı iş insanı ve ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanı. Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, 4 milyar euroluk olduğu bilinen bir turizm projesi kapsamında Adriyatik kıyısındaki Sazan Adası’nın bir bölümünü oteller, villalar, apartmanlar, marina ve diğer lüks tesislerin yer aldığı lüks bir tatil merkezine dönüştürmeyi öngörüyor.

Kushner, İran, Ukrayna ve Rusya’yı kapsayan bir dizi diplomatik girişimde ABD temsilcisi olarak da yer almıştı. Ayrıca Trump, Şubat 2026’da Kushner’ı resmen Barış Özel Temsilcisi olarak atamıştı.

“Eylemlerin sebebi, son olay ile sınırlı değil”

Protestolara katılmak için birden fazla neden olduğunu belirten Anila Hoxha, son olayın ayaklanmayı tetikleyen sürecin yalnızca doruk noktası olduğunu söyledi. Protestoların sadece turizm projesine karşı bir tepki olmadığını vurgulayan Hoxha, Arnavutluk halkının, yozlaşmış mevcut hükümete karşı pek çok şikâyeti bir süredir dile getirdiğini savundu.

Hoxha, protestoların ne Amerika ne de İsrail gibi başka devletlerin politikalarıyla ilgisi olmadığını belirterek sorunlarının kendi hükümetleri ve yolsuzlukla ilgili olduğunun altını çizdi.

“Bu sorun sadece Arnavutluk’un sorunu değil”

Meselenin yatırımcıların uyrukları ile ilgisi olmadığını belirten Hoxha, projenin yapılacağı yerin doğal zenginlikler açısından oldukça önemli bir bölgeye yapıldığını ve bu nedenle de sorunun herkesi ilgilendirdiğini söyledi:

“Asıl mesele yatırımcıların uyrukları değil, doğal zenginlikler açısından büyük öneme sahip bir bölgeye yapılan yatırımın kendisi. Bu sorun yalnızca Arnavutluk’un sorunu da olmamalı çünkü bu bir doğa sorunu.”

“Hükümetten istifa dışında beklentimiz yok”

Turizm projesinin özel ve elitist bir ada olarak sunulma biçiminin, halk arasında soru işaretleri uyandırdığını söyleyen Hoxha, bahse konu olan toprakların hiçbir şekilde kimsenin mülkiyeti altında kalmasını istemediklerini belirtti:

“Bu topraklar tarih boyunca Arnavutluk halkına aitti. Bundan sonra da öyle olmalı. Artık mevcut hükümetten bir beklentimiz yok ama talebimiz net. İstifa ve hukukun üstünlüğüne dayalı, her zaman doğru olanın yanında durarak Arnavutluk için çalışacak yeni bir hükümetin kurulması.

Yolsuzluk yıllardır hüküm sürdüğü için, bunu çok kısa sürede ortadan kaldırmak zor olabilir; ancak bu soruna çözüm yolları olduğuna inanıyoruz ve önlemler alarak, çeşitli faaliyetler yürüterek ve farkındalığı artırarak bununla mücadele edilebileceğine inanıyoruz.”

Fotoğraf: Erisa Kryeziu

“Devletin kayıtsızlığı büyük tepki yarattı”

Protestoların, çevre aktivistlerinin sahadaki iş makinelerini fark etmesiyle Mayıs ayında başladığını ve ardından bölgenin, buldozerler ve dikenli teller ile çevrildiğini belirten gazeteci Erisa Kryeziu ise bölgeyi korumakla görevlendirilen özel güvenlik şirketinin agresif bir tepki vererek bir eylemciyi dövüp yerde sürüklemesi sonucunda durumun tırmandığını söyledi.

Olayın polislerin önünde meydana gelmesi ve polislerin ise özel güvenliğe müdahale etmemesinin geniş çaplı tepkiye yol açtığını belirten Kryeziu, sosyal medyada hızla yayılan bu olay videolarının birçok vatandaşta devlete ve onun kolluk güçlerine dair güvensizlik hissi
yarattığını savundu.

Protestoların 12. günde başkent Tiran’ın ana bulvarına kadar taşındığını belirten Kryeziu, eylemlerin bölgenin zengin biyoçeşitliliğini simgeleyen flamingolara atıf ile “Flamingo İsyanı” olarak bilinmeye başladığını söyledi.

“Arnavutluk satılık değil” ve “Projeyi iptal edin” ana sloganlardı diyen Kryeziu, hareketin artık ekolojik kaygıların ötesine geçerek yönetim, şeffaflık, karar alma süreçlerine katılım ve siyasi iktidar ile sermaye grupları arasındaki ilişkiye dair daha geniş bir hayal kırıklığı ifadesi haline geldiğini belirtti.

“Anti-emperyalist bir hareket olarak tanımlayamayız”

Bazı aktivistlerin ve yorumcuların projeleri yabancı yatırımcılar ve daha geniş jeopolitik çıkarlarla ilişkilendirdiğini anlatan Kryeziu, hareketin temel taleplerinin, kamu yararı ve Arnavutluk’ta çevrenin korunmasıyla ilgili olduğunu, bu nedenle de Amerikan veya İsrail dış
politikasına karşı bir hareket olarak tanımlanamayacağını söyledi:

“Arnavutluk’ta yaşanan durum, turizm geliştirme adına önemli kararların alınmasıdır. Ancak bu kararlar şeffaflıktan uzaktır ve iktidara yakın küçük bir yatırımcı grubuna fayda sağlarken sıradan vatandaşlara çok az ya da hiç yarar sağlamadığı izlenimini vermektedir. Aynı zamanda bu projelerin çoğu doğa, biyolojik çeşitlilik ve Arnavutluk’un koruma altındaki alanları pahasına gerçekleştirilmektedir. Bu durum çevrenin korunması, kamu yararı ve demokratik karar alma süreçleri konusunda ciddi endişeler yaratmaktadır.”

“Meydanlar kadın ve gençlerle dolu”

Protestoların bazı muhalif siyasetçiler ve örgütler tarafından desteklense de bağımsız olduğunu belirten gazeteci Kryeziu, tek ortak düşüncenin Arnavutluk’un geleceği olduğunu söyledi.

Eylemlerin sosyal medya sayfaları ve grupları aracılığıyla örgütlendiğini belirten gazeteci, meydanların özellikle gençler ve kadınlar ile dolu olduğunu ve eylemlerin içeriğinin de kalabalık gruplarda kararlaştırıldığını belirtti.

“Protestolar sistem karşıtı harekete dönüştü”

Protestoların ilk günlerinde birçok medya kuruluşunun Zvernec’te yaşanan protestoları ve sahadaki çatışmaları haberleştirmediğini belirten gazeteci, olayın uluslararası gündeme taşınması ile yayın yapılmaya başlandığını belirtti.

Bu durumun Arnavutluk’taki anaakım medya ile siyasi iktidar arasındaki yakın ilişkiyi de gösterdiğini söyleyen Kryeziu, medyanın gözden kaçırdığı diğer bir noktanın ise protestocuların çeşitliliği olduğunu savundu:

“Meydanlarda toplumun her kesiminden insanlar bulunuyor. Bu insanlar Rama hükümetinden, onun propagandasından ve yıllardır toplumu temsil edemeyen geleneksel muhalefetten yorulmuş durumda. Bu nedenle protestolar artık yalnızca belirli bir çevre projesine karşı bir tepki değil, ‘Yeni Bir Arnavutluk’ talebiyle ortaya çıkan daha geniş kapsamlı bir sistem karşıtı harekete dönüşmüştür.”

Demirtaş, Yüksekdağ, Kavala: Avrupa Konseyi’nden ‘tahliye’ ısrarı

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Haziran 2026 toplantısında alınan kararlarda, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tutukluluklarında makul şüpheyi destekleyecek kanıt bulunmadığı vurgulanarak “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğü” ifade edildi.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AK-BK), gerçekleştirdiği toplantıda Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılma çağrısını yineledi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmasını denetlemek üzere 9-11 Haziran 2026 tarihleri arasında Strazburg’da 1563’üncü toplantısını gerçekleştirdi. Toplantının Türkiye açısından en kritik gündem maddelerini, uzun süredir tutuklu bulunan Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dosyaları oluşturdu. Komite, söz konusu isimlerin derhal serbest bırakılması yönündeki AİHM kararlarının uygulanmadığını belirterek, Türkiye’deki iç hukuk mekanizmalarına net süreler tanıdı.

Haziran 2026 toplantısında alınan kararlarda, yakın zamanda kesinleşen Selahattin Demirtaş (No. 4) kararının Komite’nin mevcut pozisyonunu bütünüyle doğruladığına dikkat çekildi. Karar metninde, iç hukuk mahkemelerinin dayandığı delil temelinin Demirtaş ve Yüksekdağ’ın ne tutukluluğunu ne de mahkûmiyetini haklı çıkarmaya yeterli olmadığı belirtilerek, olayların “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğünü” gösterdiği ifade edildi. Bakanlar Komitesi, Bölge Adliye Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) bu şikayetleri hiçbir gecikmeye yer vermeden ele almasının “açık ve ivedi bir gereklilik” olduğunu kaydetti.

AİHM’nin Selahattin Demirtaş (No.4) Kararı

Tarih ve Kesinleşme Durumu
Karar, 8 Temmuz 2025 tarihinde açıklanmış; Türk hükümetinin Büyük Daire’ye yaptığı itiraz talebi reddedilerek nihai olarak kesinleşmiştir.
Kapsadığı İsimler
Söz konusu karar yalnızca Selahattin Demirtaş’ı değil, dönemin diğer HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ‘ı da bütünüyle kapsamaktadır.
Kritik Hukuki Tespitler
  • Her iki ismin de 2016 yılında milletvekili iken “makul şüpheyi destekleyecek kanıt bulunmaksızın” tutuklandığı vurgulanmıştır.
  • İç hukuk mahkemelerinin dayandığı delil temelinin, ne tutukluluğu ne de mahkûmiyeti haklı çıkarmaya yeterli olmadığı belirtilmiştir.
  • Tutuklamaların yargısal bir gereklilikten ziyade başka bir amaç güttüğü ve süreçte “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğü” hükme bağlanmıştır.
Sürecin Mevcut Tıkanıklığı
Kararın kesinleşmesinin ardından 3 Ekim 2025’te Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan tahliye başvurusuna iç hukukta henüz bir yanıt verilmemiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ise karara atıf yaparak kendi pozisyonlarının bütünüyle doğrulandığını ilan etmiş ve derhal tahliye çağrısını yinelemiştir.

2017 yılından bu yana tutuklu bulunan Osman Kavala dosyasında ise Komite, kararların uygulanmamasına yönelik “derin üzüntü” bildirdi. Yayımlanan metinde, Anayasa Mahkemesi’nin en geç 31 Ağustos 2026 tarihine kadar, meseleyi iç hukuk sistemi içinde hızlı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygun şekilde çözüme kavuşturacak bir karar vermesinin “zorunlu bir gereklilik” olduğu vurgulandı. Komite, kararların uygulanmaması halinde Eylül 2026’da gerçekleşecek 1569’uncu toplantıda ek adımları ve olası yaptırımları masaya yatıracağını duyurdu.

Temmuz 2025’ten bugüne tıkanan süreç

Bakanlar Komitesi’nin Haziran 2026 kararlarına uzanan süreç, AİHM’nin 8 Temmuz 2025 tarihinde açıkladığı Selahattin Demirtaş (No.4) kararının, Türk hükümetinin Büyük Daire talebinin reddedilmesiyle kesinleşmesiyle ivme kazandı. Bu kesinleşmenin ardından karar, “nitelikli inceleme” statüsünde Bakanlar Komitesi gündemine dahil edildi.

Demirtaş’ın avukatları, AİHM kararının ardından 11 Temmuz 2025’te Türk mahkemelerine başvurdu ancak ret yanıtı aldı. 3 Ekim 2025 tarihinde Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan yeni tahliye talebine ise mahkeme tarafından herhangi bir yanıt verilmedi.

İhlal prosedürü ve Anayasa’nın 90. Maddesi

Sürecin hukuki dayanağını, Türkiye’nin taraf olduğu AİHS’nin 46. maddesi ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi oluşturuyor. 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesine eklenen fıkra ile, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmaların kanunlarla çelişmesi durumunda uluslararası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı kurala bağlanmıştı.

Bu yasal zorunluluğa rağmen AİHM kararlarının uygulanmaması, Türkiye hakkında Avrupa Konseyi nezdinde “ihlal prosedürü” işletilmesine neden oldu. Osman Kavala kararının icra edilmemesi üzerine başlatılan prosedür sonucunda, AİHM Büyük Dairesi 11 Temmuz 2022 tarihinde Türkiye’nin Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğine resmen hükmetmişti. Avrupa Konseyi verilerine göre Türkiye, AİHM tarafından hükmedilen genel davaların yüzde 90’ında kararları uygularken, içtihat oluşturan ve yasal düzenleme gerektiren “emsal (öncü)” davalarda uyum oranı yüzde 68’de kalıyor.

İç hukukta uyuşmazlıklar

Uluslararası yargı mercilerinden gelen kararların yanı sıra, iç hukukta da yüksek yargı organları ile ilk derece mahkemeleri arasında yetki uyuşmazlıkları yaşanıyor. Geçtiğimiz süreçte Can Atalay ve Tayfun Kahraman dosyalarında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen “hak ihlali” ve “yeniden yargılama” kararları, Yargıtay ve İstanbul’daki Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından “yetki gaspı” gerekçesiyle uygulanmadı.

Aynı zamanda AYM’nin kendi içinde verdiği kararlardaki farklılıklar da hukuk çevrelerince takip ediliyor. Mahkeme, Gezi davasında tutuklanan Yiğit Aksakoğlu ve Altanlar davasında Mehmet Altan için hak ihlali kararları verirken, benzer suçlamalarla yargılanan Osman Kavala ve Ahmet Altan’ın başvurularını reddetmişti.

Uluslararası denetim organları ve Türkiye’deki yargı mekanizmaları arasındaki bu krizin seyri, Anayasa Mahkemesi’nin 31 Ağustos 2026’ya kadar atacağı adımlar ve Bakanlar Komitesi’nin Eylül 2026 toplantısında alacağı kararlarla netleşecek.

AİHM Kararları ve Yargı Krizi Kronolojisi

Demirtaş ve Kavala dosyalarında ulusal ve uluslararası yargı organlarının aldığı kritik kararlar.

4 Kasım 2016
HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gözaltına alınarak tutuklandı.
1 Kasım 2017
İş insanı Osman Kavala tutuklanarak cezaevine gönderildi.
20 Kasım 2018
AİHM: Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi olduğuna karar verdi ve derhal serbest bırakılmasını talep etti. Karar yerel mahkemelerce uygulanmadı.
10 Aralık 2019
AİHM: Osman Kavala’nın tutuklanması için makul şüphe bulunmadığına ve yargılamanın siyasi amaç taşıdığına kanaat getirerek derhal serbest bırakılmasına hükmetti.
22 Aralık 2020
AİHM Büyük Dairesi: Demirtaş davasında (No.2) ihlal kararı vererek serbest bırakılması gerektiğine kesin olarak hükmetti.
11 Temmuz 2022
AİHM Büyük Dairesi (İhlal Prosedürü): Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin başvurusu üzerine, Türkiye’nin Kavala dosyasında AİHS’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğine resmen karar verdi.
8 Temmuz 2025
AİHM: Selahattin Demirtaş (No.4) kararını açıkladı. Türk hükümetinin Büyük Daire talebi reddedilerek ihlal ve serbest bırakılma kararı kesinleşti. Karar, AK BK gündemine alındı.
3 Ekim 2025
Demirtaş’ın avukatları, AİHM kararları doğrultusunda Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yeni bir tahliye başvurusunda bulundu. Mahkemeden yanıt alınamadı.
9-11 Haziran 2026
Bakanlar Komitesi 1563. Toplantısı: Selahattin Demirtaş (No.4) kararının pozisyonlarını doğruladığını belirterek Demirtaş, Yüksekdağ ve Kavala’nın derhal serbest bırakılması çağrısını yineledi. Anayasa Mahkemesi’ne Kavala dosyası için 31 Ağustos 2026’ya kadar süre verildi.
Eylül 2026 (Planlanan)
Bakanlar Komitesi 1569. Toplantısı: Kararların uygulanmaması halinde Türkiye’ye yönelik atılacak ek adımlar ve yaptırımların görüşüleceği olağanüstü gündemli toplantı.

Kaynak: DW Türkçe, expressioninterrupted, bianet, medyascope, MA, (İnfografiler kaynaklardan elde edilen bilgilerden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.)

Dünya Kupası bu akşam başlıyor

Erkekler Dünya Kupası turnuvası öncesi güç dengeleri yeniden şekillenirken, Arjantin’den Fransa’ya, Brezilya’dan ev sahibi ABD’ye uzanan geniş favori havuzu dikkat çekiyor. Ancak genişleyen format ve artan rekabet, bu Dünya Kupası’nda “kesin favori” tanımını her zamankinden daha belirsiz hale getiriyor.

Foto: Jim Watson/AFP via Getty Images

2026 FIFA Erkekler Dünya Kupası bu akşam Meksika’nın başkenti Mexico City’de bulunan Estadio Azteca’da oynanacak Meksika-Güney Afrika karşılaşmasıyla başlayacak. Karşılaşma yerel saatle 20.00’de başlayacak.

Açılış mücadelesi, aynı zamanda 2026 Erkekler Dünya Kupası’nın 48 takımlı yeni formatındaki ilk resmi maç olarak kayda geçecek.

Organizasyon boyunca maçlar ABD, Kanada ve Meksika’da oynanacak. Turnuvanın üç ülkeye yayılması nedeniyle grup maçları farklı saat dilimlerinde ve geniş bir coğrafyada oynanacak. ABD, Kanada ve Meksika’daki şehirlerde toplam 16 farklı stadyum turnuva süresince kullanılacak.

Dünya Kupası: Favoriler ve Beklentiler

Turnuva öncesi futbol kamuoyunda öne çıkan takımlar ve güç dengeleri.

Favori Ekipler
Arjantin, Fransa, Brezilya, İngiltere
Kadro istikrarı, derin oyuncu havuzu ve turnuva tecrübesiyle kupanın doğal adayları.
Almanya & İspanya
Potansiyel Şampiyonlar
Dalgalı performansa rağmen “turnuva takımı” kimliğiyle her an zirveye çıkabilecek ekipler.
ABD & Meksika
Ev Sahibi Avantajı
ABD kadro derinliği ile öne çıkarken, Meksika grup aşamasında sürpriz potansiyeli taşıyor.
Afrika & Asya
Genişleyen Görünürlük
Yeni formatla daha fazla eleme şansı bulsalar da, çeyrek final sonrası Avrupa/Güney Amerika ağırlığı bekleniyor.

Final karşılaşması 19 Temmuz’da New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda oynanacak.

FIFA Başkanı Gianni Infantino turnuvayı “insanlık tarihinin en büyük spor organizasyonu” olarak tanımlıyor. Gerçekten de ölçek bakımından 2026 Erkekler Dünya Kupası, yalnızca futbol tarihinin değil, küresel spor tarihinin de en büyük etkinliklerinden biri olmaya hazırlanıyor. Ancak organizasyon büyüdükçe, beraberinde taşıdığı siyasi, ekonomik ve toplumsal tartışmalar da genişliyor.

Son yıllarda Dünya Kupaları yalnızca sahadaki rekabetle değil, ev sahibi ülkelerin politikaları, insan hakları sicilleri, güvenlik uygulamaları ve ekonomik tercihleri üzerinden de değerlendiriliyor. 2026 turnuvası ise bu eğilimin en görünür örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Vize engelleri, göç politikaları, güvenlik uygulamaları, yüksek bilet fiyatları, çevresel maliyetler ve ABD’nin dış politikası, futbolun önüne geçen başlıklardan bazıları.

Birçok gözlemciye göre 2026 Erkekler Dünya Kupası, modern futbol tarihinin en siyasallaşmış turnuvalarından biri olmaya aday. Bunun nedeni yalnızca ev sahibi ülkelerin aldığı kararlar değil. Aynı zamanda turnuvanın düzenlendiği dönemin küresel siyasi atmosferi. Göç tartışmalarının yoğunlaştığı, uluslararası gerilimlerin arttığı ve büyük spor organizasyonlarının ekonomik etkilerinin daha fazla sorgulandığı bir dönemde Dünya Kupası, kaçınılmaz olarak futbolun sınırlarını aşan bir anlam kazanıyor.

Turnuva öncesindeki en görünür tartışmalardan biri katılımcıların ülkeye giriş süreçleri oldu.

Dünya Kupası gibi küresel organizasyonlarda ev sahibi ülkelerin temel sorumluluklarından biri, turnuvaya katılma hakkı kazanan sporcuların, görevlilerin ve akredite personelin ülkeye girişini mümkün kılmak olarak kabul ediliyor. Ancak 2026 turnuvası öncesinde yaşanan bazı olaylar, bu ilkenin pratikte nasıl uygulanacağına ilişkin soru işaretleri yarattı.

Somalili hakeme vize verilmedi

FIFA tarafından görevlendirilen Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan’ın ABD’ye girişine izin verilmemesi, uluslararası spor kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. İran heyetinden bazı görevlilerin vize alamadığı yönündeki açıklamalar da benzer tartışmaları beraberinde getirdi.

BBC’nin analizine göre turnuvaya katılan 48 ülkenin 11’i, ABD’nin seyahat kısıtlamaları, yüksek vize reddi oranları veya ek güvenlik prosedürlerinden etkileniyor.

Bu tablo, sorunun münferit örneklerin ötesine geçtiğine işaret ediyor. Bazı ülkelerden gelen katılımcılar için süreçlerin daha uzun sürmesi, ek güvenlik incelemeleri veya belirsizlikler yaşanması, Dünya Kupası’nın evrensel erişim ilkesiyle ne ölçüde uyumlu olduğu sorusunu gündeme taşıdı.

Bu durum, FIFA’nın uzun yıllardır savunduğu temel ilkelerden biriyle ilgili yeni sorular doğurdu. FIFA Başkanı Gianni Infantino 2017 yılında, Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanan takımların, taraftarların ve görevlilerin ev sahibi ülkeye girişinin garanti altına alınması gerektiğini söylemişti.

Ancak bugün yaşananlar, bu ilkenin ne ölçüde uygulanabildiği yönünde tartışmaları beraberinde getiriyor. Eleştirmenlere göre mesele yalnızca birkaç kişinin vize alamaması değil. Spor organizasyonlarının ulusal güvenlik politikaları karşısındaki hareket alanının ne kadar geniş olduğu.

Tartışmalar yalnızca vize süreçleriyle sınırlı değil

ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonlarının ardından iki ülke arasındaki gerilim de turnuvanın siyasi arka planını şekillendiriyor. Dünya Kupası tarihinde ilk kez ev sahibi ülkelerden biri, turnuvaya katılan bir ülkeyle doğrudan çatışma yaşayan bir aktör konumunda bulunuyor.

Bu durum, spor ile uluslararası siyasetin birbirinden tamamen ayrılmasının ne kadar zor olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. FIFA uzun yıllardır futbolun siyasi çekişmelerden bağımsız tutulması gerektiğini savunsa da, küresel ölçekte düzenlenen organizasyonlar çoğu zaman devletler arasındaki ilişkilerden doğrudan etkileniyor.

İnsan hakları örgütleri ise başka başlıklara dikkat çekiyor. Uluslararası Af Örgütü, ABD’deki göçmenlik uygulamaları ve ICE operasyonlarının taraftarlar üzerinde caydırıcı etki yaratabileceği uyarısında bulundu. Örgüt ayrıca protesto hakkı, ifade özgürlüğü ve güvenlik uygulamalarına ilişkin endişelerini de kamuoyuyla paylaştı.

İnsan hakları savunucularına göre mesele yalnızca stadyum güvenliği değil. Taraftarların seyahat özgürlüğü, kamusal alanlarda toplanma hakkı ve protesto faaliyetlerine yönelik yaklaşım da büyük spor organizasyonlarının değerlendirilmesinde giderek daha önemli kriterler haline geliyor.

Öte yandan turnuva, maliyet tartışmalarıyla da gündemde. FIFA’nın uyguladığı dinamik fiyatlandırma sistemi nedeniyle bazı maçların bilet fiyatları önceki Dünya Kupalarına kıyasla katlanarak arttı. Taraftar grupları, organizasyonun giderek daha az erişilebilir hale geldiğini savunuyor.

Maliyeti çok artan bir turnuva

Özellikle ulaşım ve konaklama giderlerinin de eklenmesiyle birlikte, birçok taraftar için Dünya Kupası deneyiminin maliyeti geçmiş turnuvalara göre önemli ölçüde yükselmiş durumda. Bu durum, futbolun en büyük organizasyonunun giderek daha fazla ekonomik imkânı olan kesimlere hitap ettiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

FIFA Başkanı Gianni Infantino, ABD Başkanı Donald Trump ile yakın ilişkisi yüzünden eleştiriliyor Foto: APA / Sam Hodde

Çevresel etkiler de eleştirilerin odağında. Araştırmalar, 48 takımlı yeni format ve kıtaya yayılan maç takvimi nedeniyle bu Dünya Kupası’nın şimdiye kadarki en yüksek karbon ayak izlerinden birine sahip olabileceğini ortaya koyuyor.

Takım, taraftar ve organizasyon trafiğinin üç ülkeye yayılması. Artan uçuş sayıları ve genişleyen maç programı nedeniyle çevre örgütleri sürdürülebilirlik hedeflerinin ne ölçüde karşılanabileceğini sorguluyor. FIFA ise altyapı yatırımları ve karbon dengeleme programlarıyla bu etkinin azaltılabileceğini savunuyor.

Bütün bu tartışmalar, futbolun en büyük organizasyonunun nasıl bir geleceğe doğru ilerlediğine ilişkin daha geniş bir soruyu da gündeme getiriyor: Dünya Kupası hâlâ öncelikle bir spor organizasyonu mu, yoksa giderek daha fazla siyasi, ekonomik ve jeopolitik güç mücadelelerinin sahnesine mi dönüşüyor?

Belki de 2026 Dünya Kupası’nı farklı kılan unsur tam olarak bu. Turnuva bir yandan milyarlarca insanı ekran başına çekecek küresel bir spor şöleni olmayı sürdürürken, diğer yandan çağımızın en önemli tartışmalarının da kesişim noktasında yer alıyor. Göç, güvenlik, erişim, ekonomi ve uluslararası siyaset gibi başlıklar, futbolun etrafında yeni bir tartışma alanı oluşturuyor.

Bu sorunun yanıtı önümüzdeki haftalarda sahadaki sonuçlar kadar, saha dışındaki gelişmeler tarafından da şekillenecek.

🏆 2026 Dünya Kupası: Tam Kapsamlı Maç Takvimi

104 maç, 48 takım, 12 grup. ABD, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde gerçekleşecek dev turnuvanın tüm eşleşmeleri.

⚽ A Grubu 🇲🇽 Meksika, 🇿🇦 Güney Afrika, 🇰🇷 Güney Kore, 🇨🇿 Çekya
📅 11 Haz 2026Açılış
Meksika
VS
G. Afrika
📍 Mexico City
📅 11 Haz 2026
G. Kore
VS
Çekya
📍 Guadalajara
⚽ B Grubu 🇨🇦 Kanada, 🇧🇦 Bosna Hersek, 🇶🇦 Katar, 🇨🇭 İsviçre
📅 12 Haz 2026
Kanada
VS
Bosna H.
📍 Toronto
📅 13 Haz 2026
Katar
VS
İsviçre
📍 San Francisco
⚽ C Grubu 🇧🇷 Brezilya, 🇲🇦 Fas, 🇭🇹 Haiti, 🏴󠁧󠁢󠁳󠁣󠁴󠁿 İskoçya
📅 13 Haz 2026
Haiti
VS
İskoçya
📍 Boston
📅 13 Haz 2026
Brezilya
VS
Fas
📍 New York / NJ
⚽ D Grubu (Türkiye) 🇺🇸 ABD, 🇵🇾 Paraguay, 🇦🇺 Avustralya, 🇹🇷 Türkiye
📅 12 Haz 2026
ABD
VS
Paraguay
📍 Los Angeles
📅 13 Haz 2026
Avustralya
VS
Türkiye
📍 Vancouver
📅 19 Haz 2026
Türkiye
VS
Paraguay
📍 San Francisco
📅 25 Haz 2026
Türkiye
VS
ABD
📍 Los Angeles
⚽ E Grubu 🇩🇪 Almanya, 🇨🇮 Fildişi Sahili, 🇪🇨 Ekvador, 🇨🇼 Curaçao
📅 14 Haz 2026
F. Sahili
VS
Ekvador
📍 Philadelphia
📅 14 Haz 2026
Almanya
VS
Curaçao
📍 Houston
⚽ F Grubu 🇳🇱 Hollanda, 🇯🇵 Japonya, 🇸🇪 İsveç, 🇹🇳 Tunus
📅 14 Haz 2026
Hollanda
VS
Japonya
📍 Dallas
📅 14 Haz 2026
İsveç
VS
Tunus
📍 Monterrey
⚽ G Grubu 🇧🇪 Belçika, 🇪🇬 Mısır, 🇮🇷 İran, 🇳🇿 Yeni Zelanda
📅 15 Haz 2026
İran
VS
Y. Zelanda
📍 Los Angeles
📅 15 Haz 2026
Belçika
VS
Mısır
📍 Seattle
⚽ H Grubu 🇪🇸 İspanya, 🇺🇾 Uruguay, 🇸🇦 S. Arabistan, 🇨🇻 Yeşil Burun
📅 15 Haz 2026
S. Arabistan
VS
Uruguay
📍 Miami
📅 15 Haz 2026
İspanya
VS
Yeşil Burun
📍 Atlanta
⚽ I Grubu 🇫🇷 Fransa, 🇸🇳 Senegal, 🇮🇶 Irak, 🇳🇴 Norveç
📅 16 Haz 2026
Fransa
VS
Senegal
📍 New York / NJ
📅 16 Haz 2026
Irak
VS
Norveç
📍 Boston
⚽ J Grubu 🇦🇷 Arjantin, 🇩🇿 Cezayir, 🇦🇹 Avusturya, 🇯🇴 Ürdün
📅 16 Haz 2026
Arjantin
VS
Cezayir
📍 Kansas City
📅 16 Haz 2026
Avusturya
VS
Ürdün
📍 San Francisco
⚽ K Grubu 🇵🇹 Portekiz, 🇨🇴 Kolombiya, 🇺🇿 Özbekistan, 🇨🇩 Kongo DC
📅 17 Haz 2026
Portekiz
VS
Kongo DC
📍 Houston
📅 17 Haz 2026
Özbekistan
VS
Kolombiya
📍 Mexico City
⚽ L Grubu 🏴󠁧󠁢󠁥󠁮󠁧󠁿 İngiltere, 🇭🇷 Hırvatistan, 🇬🇭 Gana, 🇵🇦 Panama
📅 17 Haz 2026
Gana
VS
Panama
📍 Toronto
📅 17 Haz 2026
İngiltere
VS
Hırvatistan
📍 Dallas
🏆 Final Yolu (Eleme Turları) Son 32, Çeyrek Final, Yarı Final ve Büyük Final
📅 4-7 Temmuz 2026 Son 16 Turu
Grup liderleri ve ikincilerinin yanı sıra, en iyi 8 grup üçüncüsü çapraz eşleşme ile karşı karşıya geliyor.
📅 19 Temmuz 2026 BÜYÜK FİNAL
🏆 Yarı Final 1 Galibi
VS
🏆 Yarı Final 2 Galibi
📍 New York New Jersey Stadium

İsviçre referanduma gidiyor: Göçmenler için yeni tehlike

İsviçre’de, ülke nüfusunun 10 milyonu aşmaması için İsviçre Halk Partisi’nin girişimi ile yapılacak referandum onaylanırsa en çok göçmenler etkilenecek. Mojust Vakfı Yönetim Kurulu üyesi Rüştü Demirkaya, referandumun demokratik bir uygulama olarak görünmesine rağmen çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini beraberinde getirdiğine dikkat çekiyor.

Foto: 20min/Stefan Lanz

İsviçre 14 Haziran Pazar günü, sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin (SVP), girişimi ile ülke nüfusunun 10 milyon kişiyle sınırlandırmasını hedefleyen referanduma gidiyor. “10 milyonluk İsviçre istemiyoruz!” adı ile yapılacak olan referanduma öncülük eden göç ve AB’ne yakınlaşmaya karşıtlığıyla biliniyor. SVP yapılacak referanduma daha fazla destek almak için, konut sıkıntısı, yüksek kiralar, artan suç oranlarının göç nedeniyle yaşandığını iddia ediyor. Referandumun girişimcileri bu nedenle, İsviçre’ye göçü sınırlamayı ve nüfusun 2050 yılına kadar 10 milyonu geçmemesini sağlamayı amaçlıyor. Resmi istatistikler, İsviçre nüfusunun 2055 yılında yaklaşık 10,5 milyon kişi olacağını öngörüyor.

SVP referandum talebinde 2050’den önce nüfusun 9,5 milyon eşiğini aşması durumunda hükümet duruma müdahale ederek daha az mülteci kabul etmesini ve mültecilerin aile birleşimini sınırlandırmasını istiyor. Buna rağmen nüfusun 2050’den önce 10 milyonu aşması durumunda ise iki yıl içinde AB ile kişilerin serbest dolaşımına ilişkin anlaşmayı feshetmesi talep ediliyor.

Freedom House 2021 İsviçre Raporu: Kapsamlı Ülke Profili
İsviçre, ademi merkeziyetçi yapısı ve doğrudan demokrasi pratikleriyle dünyanın en özgür ülkelerinden biri olmaya devam ediyor. Ancak rapor, sağ popülizmin yükselişi, göçmen/mülteci hakları ve azınlıklara yönelik bazı kısıtlamalar konularında eleştirel şerhler düşüyor.
Siyasi Haklar
39 / 40
Sivil Özgürlükler
57 / 60
Küresel Özgürlük Skoru
96 / 100
A. Siyasi Haklar (Political Rights)
  • 1. Seçim Süreci (12/12): İsviçre’de hem kanton düzeyinde hem de ulusal düzeyde serbest ve adil seçimler istikrarlı bir şekilde uygulanmaktadır. Federal Konsey’in \”sihirli formül\” (işbirliği ve güç paylaşımı) yapısı, büyük siyasi partilerin yürütme organında adil temsilini güvence altına alır.
  • 2. Siyasi Çoğulculuk ve Katılım (15/16): Doğrudan demokrasi araçları (referandumlar ve halk inisiyatifleri) vatandaşlara güçlü bir yasa yapma gücü verir. Ancak, İsviçre Halk Partisi (SVP) gibi sağ popülist partilerin bu mekanizmayı göçmen karşıtı politikaları anayasal düzleme taşımak için araçsallaştırması dikkat çekicidir. Nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan göçmenlerin ulusal seçimlerde oy hakkı yoktur.
  • 3. Hükümetin İşleyişi (12/12): Yolsuzlukla mücadele yasaları güçlüdür ve şeffaflık yüksek standartlardadır. Karar alma mekanizmaları hesap verebilirlik ilkesiyle çalışır.
B. Sivil Özgürlükler (Civil Liberties)
  • 1. İfade ve İnanç Özgürlüğü (15/16): Medya özgürlüğü geniş çapta korunmaktadır. Dini özgürlükler anayasal güvence altındadır ancak İslamofobik söylemler zaman zaman siyasette karşılık bulmaktadır (Geçmişteki minare yasağı ve kamusal alanda yüz örtme/burka yasağı tartışmaları bu bağlamda not edilmiştir).
  • 2. Örgütlenme Özgürlüğü (12/12): Sendikal haklar, sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri ve barışçıl toplanma/protesto hakkı hükümet müdahalesi olmaksızın özgürce kullanılabilmektedir.
  • 3. Hukukun Üstünlüğü (15/16): Yargı bağımsızdır ve adil yargılanma hakkı güvence altındadır. Ancak insan hakları örgütleri, sığınmacıların uzun süreli gözaltında tutulması koşulları ve mültecilere yönelik idari süreçlerin şeffaflığı konusunda zaman zaman endişelerini dile getirmektedir.
  • 4. Bireysel Haklar ve Eşitlik (15/16): Kişisel özerklik ve seyahat özgürlüğü tamdır. Cinsiyetler arası ücret eşitsizliği (kadınların erkeklerden daha az kazanması) çözülmeyi bekleyen bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir.
Raporun Kritik Vurgusu: İsviçre her ne kadar “Özgür” statüsünde yer alsa da, doğrudan demokrasinin çoğunlukçu bir araca dönüşerek azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarını daraltma riski (özellikle sağ siyasetin kışkırttığı referandumlar üzerinden) sistemin en kırılgan noktasını oluşturmaktadır.
* Kaynak: freedomhouse.org / Freedom in the World 2021: Switzerland Report

Hayır oyu verin” çağrısı

İsviçre’de mevcut hükümet dahil birçok parti referandumda hayır oyu kullanma çağrısı yaptı. İsviçre Yeşiller Partisi referandum girişimini “yabancı düşmanlığı” olarak tanımlarken, Sosyal Demokratlar ise “kaos inisiyatifi” tanımını kullanıyor. Merkez partiler ise SVP’nin önerilerinin “yüzeysel çözümler” olduğunu ifade ediyor.SVP’nin taleplerinin referandumda kabul edilmesi için girişimin hem ulusal düzeyde yüzde 50’den fazla oy alması hem de kantonların yarısından fazlasının onayını alması gerekiyor.

“Göç, anayasal olarak sınırlandırılacak”

Referandume ilişkin Niha’ya konuşan Mesopotamia Observatory of Justice (Mojust) yönetim kurulu üyesi ve Cenevre Üniversitesi doktora öğrencisi Rüştü Demirkaya, referandumun ilk başta teknik bir öneri gibi sunulduğunu belirterek, “Ancak bu girişimin asıl anlamı, İsviçre’de göçü anayasal düzeyde sınırlandırmak ve nüfus meselesini güvenlikçi bir siyasal çerçeveye taşımaktır” dedi. Referandumun sadece demografik bir sınır meselisi olmadığını belirten Demirkaya, “Girişimin kabul edilmesi halinde İsviçre’nin Avrupa Birliği ile kurduğu serbest dolaşım ilişkisi, Schengen ve Dublin işbirliği, işgücü piyasası ve mülteci politikası da doğrudan tartışmaya açılabilir. Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi İsviçre ekonomisinin sağlık, bakım, inşaat, hizmet, araştırma ve eğitim gibi birçok alanı göçmen emeğine dayanıyor. Konut krizinin, kira artışlarının veya kamu hizmetlerindeki baskının kaynağını göçmenlerde aramak politik olarak kolay fakat pratikte etkisi çok farklı boyutlarda görülebilecek bir yoldur” diye konuştu.

İsviçre’de 60 Yıllık Göç Referandumları

1968’den 2026’ya: 20 Halk Oylamasında Tekrar Eden Argümanlar ve Değişen Siyaset

Kaynak: Swissinfo.ch

“Doğrudan demokrasi, tabandaki direnişleri görünür kılıyor. Bu sayede İsviçre, göç eleştirisinin öncüsü haline geldi.” — Siyasi coğrafyacı Michael Hermann

20 Halk Oylaması
60+ Yıl
4 Kabul Edilen
16 Reddedilen
Filtrele:
1960’lar — 1970’ler İşçi göçü ve “yabancılaşma” tartışması
1968 Schwarzenbach Geri Çekildi
1968
Yabancıların Aşırı Artışını Durdurma Girişimi
Zürih Demokratları, yabancı nüfusun yerleşik nüfusun onda birini aşmaması ve her yıl %5 azaltılması talebini dile getirdi.
Geri çekildi (Federal Konsey önlem aldı) Zürih Demokratları
1970 Schwarzenbach Reddedildi
1970
«Yabancıların Aşırı Artışına Karşı» Schwarzenbach Girişimi
Yabancı oranını %10’la sınırlandırmayı, yaklaşık 350.000 kişinin ülkeyi terk etmesini öngörüyordu.
%54 Hayır Ulusal Eylem
1974 Reddedildi
1974
«Yabancılaşma ve Aşırı Nüfusa Karşı» Girişim
Yabancı sayısının 500.000’e indirilmesini ve toplam nüfusun %12’sini aşmamasını talep ediyordu.
%66 Hayır Ulusal Eylem
1977 Reddedildi
1977
Dördüncü Yabancıların Aşırı Artışı Girişimi
Schwarzenbach’ın ılımlılaştırılmış önerisi: Yabancı oranının 10 yılda %12,5’e indirilmesi (yaklaşık 300.000 kişi).
%70,5 Hayır Schwarzenbach
1980’ler Sağ–sol kutuplaşması ve çevreci söylem
1981 Mitenand Reddedildi
1981
Mitenand Girişimi — «Yeni bir yabancı politikası için»
Sol ve dini çevrelerin yabancıların hukuki korumasını güçlendirmek amacıyla başlattığı karşı inisiyatif.
%80 Hayır Sol / Dini çevreler
1984 Reddedildi
1984
«Vatanın Satılmasına Karşı» İnisiyatif
Yabancıların İsviçre’de arazi satın almasını engellemeyi hedefleyen girişim. SVP’nin ilerleyen dönemdeki kampanya estetiğinin habercisi.
%51 Hayır Ulusal Eylem
1988 Reddedildi
1988
«Göçün Sınırlandırılması» Girişimi
Çevresel gerekçeleri öne sürerek göçü ülkeden ayrılanların sayısıyla sınırlandırmayı talep etti.
%67 Hayır Ulusal Eylem
1990’lar — 2000’ler İltica tartışması ve AB serbest dolaşımı
1996 Reddedildi
1996
«Yasadışı Göç Karşıtı» İnisiyatif
SVP; yasadışı giriş yapan sığınmacıların başvurularının işleme alınmamasını talep etti. Parlamento uluslararası hukuka aykırı buldu.
%54 Hayır SVP / İsviçre Demokratları
2000 Reddedildi
2000
«Göçün Düzenlenmesi» Girişimi
AB Serbest Dolaşım Anlaşması öncesinde yabancı nüfusun %18 ile sınırlandırılmasını talep etti.
%64 Hayır SVP
2002 Reddedildi
2002
«İltica Hakkının Kötüye Kullanımına Karşı» Girişimi
Balkan savaşlarından kaçan mültecilere yönelik şüpheci tavrı hedef alarak güvenli üçüncü ülkelerden gelenlerin başvurularını reddetmeyi amaçladı.
%50,1 Hayır SVP
2008 — 2016 Vatandaşlık, İslam ve kitlesel göç dönemine
2008 Reddedildi
2008
«Demokratik Vatandaşlık» Girişimi
Vatandaşlık kararlarında son sözün Federal Mahkeme değil, belediye meclislerine ait olmasını talep etti.
%66 Hayır SVP
2009 minare Kabul Edildi
2009
«Minarelerin İnşasına Karşı» İnisiyatif
11 Eylül sonrası İslamofobik kaygıların tırmandığı ortamda minareli cami inşasını anayasal düzeyde yasakladı.
%57,5 Evet Egerkinger Komitesi
2010 Kabul Edildi
2010
«Suçlu Yabancıların Sınır Dışı Edilmesi» Girişimi
Ağır suç işleyen yabancıların zorunlu sınır dışı edilmesini öngördü. Muhalefet kampanyayı ırkçı bularak eleştirdi.
%52 Evet SVP
2014 kitlesel göç Kabul Edildi
2014
«Kitlesel Göç Karşıtı» Girişim
AB ile serbest dolaşımı hedef alan bu inisiyatif, İsviçre’nin göçü yeniden kotalarla düzenlemesini talep etti.
%50,3 Evet SVP
2014 ecopop Reddedildi
2014
«Aşırı Nüfus Artışına Son» Girişimi
Ecopop derneği, göçü yıllık nüfus artışının en fazla %0,2’siyle sınırlamayı ekolojik gerekçelerle savundu.
%74 Hayır Ecopop
2016 uygulama Reddedildi
2016
Sınır Dışı Uygulamasının Hayata Geçirilmesi Girişimi
2010 inisiyatifini uygulatmak için somut suç listesiyle baskı artırma girişimi. Uluslararası hukuk sorunları gerekçesiyle reddedildi.
%59 Hayır SVP
2020’ler 10 milyon nüfus eşiği ve kapsamlı kısıtlama talepleri
2020 Reddedildi
2020
«Ilımlı Göç İçin» Girişim
AB ile serbest dolaşımın sona erdirilmesini talep etti. “10 milyonluk İsviçre”, kentsel yayılma ve suç oranı argümanları öne çıktı.
%62 Hayır SVP
2021 yüz örtme Kabul Edildi
2021
«Yüzünü Örtme Yasağına Evet» Girişimi
Minare yasağının mirasçısı: Egerkinger Komitesi’nin örtünme yasağı girişimi, analizlerde İsviçre kültür değerlerinin korunması motivasyonuyla kabul edildi.
%51 Evet Egerkinger Komitesi
2026 14 Haziran 2026
2026 — GÜNCEL
«10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır» Girişimi
SVP’nin en kapsamlı inisiyatifi: hem sığınma alanını hem AB serbest dolaşımını birlikte kısıtlamayı hedefliyor. 14 Haziran’da oylanacak.
Oylama bekleniyor SVP
SONUÇ
Kaynak: Swissinfo.ch · Veriler SWI swissinfo.ch arşivine dayanmaktadır.

Sağcı parti ülke gündemini belirliyor

İnsiyatifi savunan SVP/UDC’in, uzun süredir İsviçre siyasetinde göçmenleri, mültecileri ve yabancıları toplumsal krizlerin temel nedeni olarak gösterdiğine dikkat çeken Demirkaya şöyle devam etti: “Aşırı sağ popülist bir çizgi izliyor. Partinin sürekli benzer referandumlar gündeme taşıması tesadüf değildir. SVP, doğrudan demokrasi mekanizmasını kullanarak göç, iltica, İslam, suç, ulusal egemenlik ve Avrupa karşıtlığı gibi başlıkları sürekli kamuoyunun merkezinde tutuyor. Böylece diğer partileri de çoğu zaman kendi sosyal ve ekonomik programlarını tartışmak yerine, SVP’nin kurduğu güvenlikçi ve göç karşıtı çerçeveye cevap vermeye zorluyor. Bu anlamda referandumlar yalnızca karar alma araçları değil, aynı zamanda siyasal dili sağa çeken mobilizasyon mekanizmaları haline geliyor.”

“Azınlığın hakları engellenmemeli”

Avrupa’da sağın yükselişine de dikkat çeken Demirkaya, “Fransa’da, Almanya’da, Avusturya’da, İtalya’da ve Hollanda’da olduğu gibi İsviçre’de de göç, ulusal kimlik ve güvenlik meseleleri aynı siyasal hatta birbirine bağlanıyor. İsviçre’nin farkı, bu tartışmaların doğrudan demokrasi yoluyla sık sık halk oylamasına taşınmasıdır. Bu durum demokratik katılım açısından önemli bir gelenek olsa da, aynı zamanda çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini de beraberinde getiriyor” diye belirtti.

İsviçre’nin insan hakları, tarafsızlık ve insani diplomasi geleneği açısından bu referandumun ciddi bir uyarı niteliğinde olduğunu belirten Demirkaya, İsviçre’nin Cenevre sözleşmeleriyle, mülteci hukuku geleneğiyle ve insani kurumlarla kurduğu tarihsel ilişkinin İsviçre’nin siyasal kimliğinin parçası olarak görüldüğünü söyledi.

Sol ne yapmalı?

Sağ partilerin bu tür girişimlerin toplumsal karşılık bulmasını yalnızca ırkçılıkla açıklamanın eksik kalacağını belirten Demirkaya, “İsviçre’de gerçekten ciddi bir konut krizi, kira artışı, sağlık sisteminde baskı ve sınıfsal eşitsizlik var. Aşırı sağın başarısı, bu gerçek sorunlara yanlış ama basit görünen cevaplar üretmesinden geliyor. Bu nedenle sol, sosyalist ve demokratik güçlerin görevi yalnızca göç karşıtlığını teşhir etmekle sınırlı kalamaz. Konut hakkı, kamu hizmetleri, ücretler, çalışma koşulları ve sosyal adalet ekseninde daha güçlü bir siyasal program üretmek zorundalar. Aksi halde aşırı sağ, gerçek krizleri sahte düşmanlar yaratarak kendi lehine örgütlemeye devam eder” dedi. Demirkaya şöyle devam etti: “Son anketler hayır eğiliminin güçlendiğini gösterse de, göç meselesinin İsviçre siyasetindeki mobilizasyon gücü nedeniyle inisiyatifin geçme ihtimali tamamen dışlanamaz. Ancak kabul edilse de edilmese de bu referandum, İsviçre toplumunun geleceğine dair önemli bir eşiği gösteriyor. Asıl soru şudur: İsviçre geleceğini hak temelli, çoğulcu ve sosyal adaletçi bir toplum olarak mı kuracak, yoksa krizlerini göçmenleri ve mültecileri dışlayarak yönetmeye çalışan kapalı ve güvenlikçi bir ülkeye mi dönüşecek?”

22 Ekim 2023 İsviçre Federal Meclis Seçim Sonuçları
Siyasi PartiOy Oranı (%)Milletvekili Sayısı (Değişim)
SVP (İsviçre Halk Partisi)%28,662
SP (İsviçre Sosyal Demokrat Partisi)%18,041 (+2)
Merkez Parti%14,629
FDP (Hür Demokrat Parti)%14,428
Yeşiller Partisi23 (-5)
Yeşil Liberaller10 (-6)
Cenevre Yurttaş Hareketi2
Evanjelik Halk Partisi2
Federal Demokratik Birlik2
Tiçino Birliği1
* Federal Meclis toplam 200 sandalyeden oluşmaktadır.

Yararlanılan kaynaklar: AFP / ET,JD, Freedom House, AA. İnfografiler, kaynaklardan elde edilen verilerle yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

CHP: Birinci parti, kırılgan muhalefet

Türkiye’nin ana muhalefet partisi olan CHP, tarihinin en yüksek yerel seçim başarısını elde ettiği dönemde kurultay krizleri, yargı kararları ve siyasi operasyonlarla sarsıldı. Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel dönemlerini karşılaştıran bu dosya, CHP’nin yükselişiyle eş zamanlı yaşadığı kırılmayı, demokrasiye katkı, siyasi etik ve muhalefet sorumluluğu ekseninde inceliyor.

Özgür Özel’in CHP Genel Başkanı seçildiği 2023 yılında düzenlenen CHP Genel Kurultayı, Foto: CHP

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 2024 yerel seçimlerinde, uzun yıllar sonra Türkiye’nin birinci partisi olmanın anahtarına sahip oldu. Büyükşehirlerde elde edilen başarı ve artan oy oranları, partiyi yeniden iktidar alternatifi olarak tartışmaların merkezine taşıdı. Ancak bu yükseliş, kurultay tartışmaları, liderlik mücadeleleri, yargı müdahaleleri ve belediyelere yönelik operasyonlarla aynı döneme denk geldi. Bu bölüm, CHP’nin son yıllardaki bu kritik kırılma anını; Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel dönemlerini seçim sonuçları, temsil gücü ve siyasal gelişmeler üzerinden karşılaştırırken, iki dönemin demokrasiye katkısını, siyasi etik anlayışını ve muhalefet olmanın gerektirdiği sorumlulukları da tartışmaya açıyor.

2024–2026 bilançosu

31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişleri ve Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturmaların ulaştığı hacim, muhalefet yerel yönetimleri üzerindeki idari kıskacı sayısal olarak da doğrulamaktadır. Dönem itibarıyla adli ve idari takibata uğrayan CHP’li yerel yönetim kadrolarının dökümü şu şekildedir:

2024–2026 Yargı Kıskacı Bilançosu: CHP’li Belediyeler
Soruşturma İzni 371 İçişleri Bakanlığı verilerine göre adli makamlara sevk edilen dosya sayısı.
Tutuklu / Tutuklu Yargılanan 22 Yargı sürecinde tutuklama veya infaz kararı çıkan toplam Belediye Başkanı.
Removed / Kayyum 13 Kayyum atanan veya meclis içi vekalet değişimine zorlanan belediyeler.
Tutuklu ve Tutuksuz Yargılanan Kadro Dağılımı
  • Belediye Başkan Yardımcısı “Kent Uzlaşısı” ve “Mali Usulsüzlük” soruşturmaları.
    14 Kişi
  • Belediye Meclis Üyesi Örgüt üyeliği/yardım, ihale ve rüşvet şüpheleri.
    42 Üye
  • Bürokrat / Yönetim Üyesi Adli kontrol şartı veya tutuklulukla yargılamalar.
    35 Yönetici
Kaynak: İçişleri Bakanlığı resmi verileri ve Nihaplus adli sicil tarama sonuçları (2024-2026).

İçişleri Bakanlığı, soruşturma izinlerinin %44’ünün AKP’li belediyelere (%44’e tekabül eden 677 belediye) yönelik olduğunu belirterek sürecin “siyasi olmadığını” savunsa da, muhalefet blokundaki tutuklamaların doğrudan “şafak operasyonları, görevden el çektirmeler ve yerel meclis iradesinin baypas edilmesi” (kayyum) şeklinde tezahür etmesi, idari vesayetin siyasi bir enstrüman olarak kullanıldığı eleştirilerini güçlendirmektedir.

Kılıçdaroğlu vs Özgür Özel Dönemi

14–28 Mayıs 2023 seçimlerinde hem genel başkanlığı hem cumhurbaşkanlığı adaylığını kaybeden Kılıçdaroğlu, 4–5 Kasım 2023’te toplanan 38. Olağan Kurultay’da Özgür Özel’e karşı yarıştı ve yenildi. Özel, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun da desteğiyle yüzde 54,7 oranında oy aldı; Kılıçdaroğlu 13 yıllık genel başkanlığını geride bıraktı.

Kılıçdaroğlu ve Özel’in demokratikleşmeye dair tüm söylemleri ile birlikte nasıl birer muhalefet yürüttükleri sürekli karşılaştırılır oldu.

CHP’de İki Dönem: Kurumsal ve Siyasi Karşılaştırma
K. Kılıçdaroğlu Dönemi (2010-2023)
Özgür Özel Dönemi (2023-2026)
YSK Verileri (Genel Seçim Oyları)
2023 Genel Seçimleri: %25.33 CHP 169 milletvekili çıkardı (Kontejanlar dahil).
2024 Yerel Seçimleri: %37.76 CHP 47 yıl sonra ilk kez birinci parti konumuna ulaştı.
Parlamenter Koltuk Sayısı Dinamiği
Seçim başlangıcında 169 koltuk. DEVA, Gelecek, Saadet ve DP’ye verilen 39 kontenjan sonrası net 130 vekil.
Mayıs 2026 itibarıyla: İstifalar ve transferler sonrası meclisteki koltuk sayısı 128’e gerilemiştir.
Belediye Gücü (YSK Verisi)
2019 Yerel Seçimleri: İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya dahil 11 Büyükşehir ve kritik metropoller.
2024 Yerel Seçimleri: 14 Büyükşehir, 21 il merkezi ve toplamda 420 belediye ile zirve yapıldı.
Siyasi Etik ve Sorumluluk Sınavı
2016 Dokunulmazlık Kararı: HDP’li vekillerin tutuklanmasının önünü açan “Anayasaya aykırı ama evet” denilmesi.
İktidarla “normalleşme” adı altında yürütülen müzakerelerin, yargı kuşatmasına engel olamaması.
Yargısal/Hukuki Müdahaleler
Genel Başkan’ın Ankara’da “Adalet Yürüyüşü” başlattığı ve parlamenter reaksiyonun yoğun olduğu dönem.
2026 İstinaf Kararı: İmamoğlu’na siyasi yasak ve Esenyurt/İstanbul yönetiminin “mutlak butlan” ile devralınma süreci.

Kırılma noktası: Kasım 2023 Kurultayı ve sonrası

  • Kasım 2023: İktidar değişimi

Kılıçdaroğlu, 13 yıllık genel başkanlık hayatı 4–5 Kasım 2023’te toplanan 38. Olağan Kurultay’daki yenilgi ile geride bıraktı. Bu kurultayın sonuçları Türkiye siyasi tarihine CHP’deki bir başkanlık değişiminden çok daha fazlası olarak geçecekti.

Kurultayın hemen ardından kulislerde iki isim arasındaki gerilime dair söylentiler başladı. Özel’in genel başkanlığını pekiştirmeye, İmamoğlu’nun ise İstanbul dışında etki alanını genişletmeye çalıştığı yorumları parti içi kaynaklar tarafından aktarıldı.

  • Ekim 2023: İlk parti içi kayyım dalgası

8 Ekim 2023’te yapılan İstanbul İl Kongresi’nde İmamoğlu’nun desteklediği Özgür Çelik, il başkanlığına seçildi. Kılıçdaroğlu’na yakın eski isim Canpolat ise kaybetti. Buradan da parti içi bir kıvılcım çaktı. Aslında CHP’de belediyelerine atanan kayyımların dışında bir “parti içi kayyım mekanizması” burada başladı.

İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, il kongresi hakkında açılan iptal davasında Özgür Çelik ve yönetimini tedbiren görevden aldı; aralarında Kılıçdaroğlu’na yakın Gürsel Tekin’in de bulunduğu 5 kişilik kayyım heyeti atandı. CHP Genel Başkanı Özel bunu’yargı darbesi’olarak nitelendirdi; mahkeme kararını tanımayacaklarını açıkladı.

Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararını memnuniyetle karşılaması, İstanbul İl Başkanlığı kayyım heyeti üyelerini ofisinde ağırlaması ve görevi devralmayı kabul etmesi, siyaset bilimciler tarafından “muhalefetin iktidar eliyle tanzim edilmesi operasyonuna ortak olmak” şeklinde yorumlandı. Sandıkta ve delege iradesiyle kaybedilen genel başkanlık koltuğunun, iktidarın kontrolündeki yargı kararıyla geri alınması, CHP içindeki koltuk sevdasının demokratik meşruiyetin önüne geçtiğini gösteren en acı mikro tarih vesikası oldu.

  • Kurultay iptali ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun dönüşü

CHP içindeki absürt ve sarsıcı kırılma, Mayıs 2026’da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği kararla yaşandı.

Süreç Kasım 2023 kurultayına sıçradı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 38. Olağan Kurultay için ‘mutlak butlan’ kararı verdi. Mahkeme, bu kararla Kılıçdaroğlu’nu hukuken genel başkan olarak atadı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise kurultay günü para karşılığı oy kullandırıldığı iddiasıyla soruşturma başlatmıştı.

  • “Mutlak Butlan” kararı ve Özgür Özel’in görevden alınması

Delegelerin iradesinin sakatlandığı iddiasıyla açılan dava sonucunda mahkeme, Özgür Özel’in genel başkan seçildiği 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultay’ı ile sonraki olağanüstü kurultayları “mutlak butlan” (hukuken hiç yapılmamış sayılma) gerekçesiyle oy birliğiyle iptal etti. Kararla birlikte Özgür Özel ve mevcut parti yönetimi tedbiren görevden uzaklaştırıldı.

  • Kılıçdaroğlu’nun “Kayyım Genel Başkan” olarak atanması

Mahkeme, hukuki durumun 4 Kasım 2023 kurultayından önceki ana döndürülmesine hükmederek, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve eski parti organlarının görevlerine aynen devam etmelerine karar verdi. Hukuk dairesi, iki hafta içinde Yargıtay’a temyiz yolu açık olmak üzere partiyi eski yönetime teslim etti.

Siyasi etik ve meşruiyet krizi

Kemal Kılıçdaroğlu, partisine kayyım atayan iradenin “iç kayyımı” olmayı kabul ederek siyasi etik çıtasını en alt seviyeye indirdi.

Kararın ardından yaşananlar siyasi tarih sayfalarına geçecek türdendi: Kılıçdaroğlu’nun avukatları CHP Genel Merkezi’nin boşaltılması için Ankara Valiliği’ne başvurdu; Genel Merkez önüne çevik kuvvet sevk edildi; Özel’i destekleyen bazı milletvekilleri demir parmaklıkları tırmanarak binaya girmeye çalıştı.

Türkiye’nin ana muhalefet partisinin genel merkezi önünde yaşanan bu manzara, ülkenin demokratik krizinin simgesi hâline geldi.

Muhalefet olmanın sorumluluğu

Muhalefet Paradoksu

Robert Dahl, polyarchy teorisinde etkili muhalefetin iki önkoşulunu şöyle tanımlar: iktidarın kuralları bozmasını teşhir etme kapasitesi ve alternatif bir yönetim vizyonu sunma yetkinliği. CHP bu iki kriter üzerinden değerlendirildiğinde, tablo karmaşıktır.

Seçim verileri açısından CHP, 2002’den bu yana tutarlı biçimde ikinci sırayı korumuş; 2024’te yerel seçimlerde birinci konuma yükselmiştir. Bu, seçimsel varlığı kanıtlar. Öte yandan parlamentodaki oy oranı uzun yıllar yüzde 20–26 bandında takılmış; muhalefet işlevi —iktidar politikalarına karşı somut alternatif üretmek, denetim mekanizmalarını etkin kullanmak— tartışmalı kalmıştır.

2016 paradoksundan 2025 krizine

Kılıçdaroğlu’nun 2016’da dokunulmazlıklara ‘evet’ demesi, 2024–2025’te belediye başkanlarının tutuklanmasının meşruiyet kılıfı olarak kullanılmaktadır. Bu, tarihsel sorumluluk kavramının somut bir örneğidir: Bir muhalefetin demokratik kurumları zayıflatan süreçlere destek vermesi, ileride kendi aleyhine dönebilecek emsal yaratır.

Siyasi etik ve kurumsal süreklilik

Demokratik siyasi etik, parti çıkarının sistem kurallarının önüne geçemeyeceğini gerektirir. 2023 kurultayı kararının yargı yoluyla iptal edilmesi ve ardından Genel Merkez önündeki kuşatma sahnesi, hem iktidar tarafına hem muhalefet tarafına bakıldığında aynı soruyu sormayı zorunlu kılıyor: Siyasi partiler hangi meşruiyet zemininde iddialarını taşıyor?

Mahkemelerin parti içi seçimlere müdahalesinin ve Ankara Valiliği aracılığıyla bir siyasi partinin genel merkezinin kuşatılmasının demokratik normlarla bağdaşmadığı açık. Aynı zamanda CHP içindeki iç çatışmanın bu ölçeğe taşınmasının ve mahkeme kapılarında çözüm aranmasının da sorgulanması gerekiyor.

Ana muhalefet olmanın ‘dayanılmaz hafifliği’, tam da bu noktada anlam kazanıyor: En büyük muhalefet partisi, hem dışarıdan gelen baskıyla hem de kendi iç tartışmalarıyla eş zamanlı boğuşurken muhalefet işlevini nasıl yerine getirecek?

Son söz: Tarihin açık ucu

CHP, kuruluşundan bu yana Türkiye siyasetinin en uzun soluklu aktörü olarak kalmayı sürdürüyor. Tek parti döneminin devlet kimliğinden 1950’deki yenilgiye, oradan Ecevit’in sol çizgisine ve nihayetinde onlarca yıllık muhalefet dönemine uzanan yol, her siyasi nesille farklı bir anlam kazanıyor.

2023 kurultayının ardından başlayan süreç, Kılıçdaroğlu’nun kayyım olarak atanması iddiası, kongreler hakkındaki iptal davaları, belediye başkanlarının tutuklanması ve Genel Merkez önündeki manzara, tek bir siyasi partinin iç krizini aşıyor. Türkiye’nin demokratik dengesinin nerede durduğunu gösteren bir ayna işlevi görüyor.

Muhalefet literatürü, güçlü bir muhalefetin demokratik sistemin zorunlu unsuru olduğunu ısrarla vurgular. Bu vurgunun somutlaşması için üç koşul gerekiyor: muhalefet partisinin kendi içinde demokratik olması, yargı ve yürütmenin parti içi süreçleri araçsallaştırmaması ve seçmenin bu süreçteki sorumluluğunu bilmesi.

Türkiye’nin en eski partisi, kendi tarihinin en büyük paradoksu içinde seyrediyor: Seçim sandığında en güçlü olduğu dönemde siyasi ve hukuki olarak en kırılgan noktasına gelmiş görünüyor. Bu çelişkinin nasıl çözüleceği, yalnızca CHP’nin değil, Türk demokrasisinin geleceğini de belirleyecek.

Yapısal konforun ve ideolojik esnekliğin eleştirisi
Mikro Tarih Notu
Büyük anlatılar siyasi elitlerin retoriğidir. Oysa mikro tarih, 2016’daki tek bir meclis el kaldırma anına veya 2026’daki bir mahkeme kalemi tutanağına bakar. Bu dosyanın asıl eleştirisi; aktörlerin isimlerinden ziyade, “ana muhalefet” kurumsal kimliğinin Türkiye’de yapısal bir sigorta işlevi görmesidir.
“Sorumluluk” Kavramının Araçsallaştırılması
Siyasette muhalefet topluma karşı sorumludur. Ancak veriler, CHP elitlerinin sorumluluk kavramını “parti içi iktidarı koruma sorumluluğuna” indirgediğini gösteriyor. Kılıçdaroğlu dönemindeki dokunulmazlık kararı anlık bir tepkiyi absorbe etmek için rasyonel görünse de, demokratik siyaset alanını yok etmiştir. Bu, siyasi etiğin günübirlik taktiklere feda edilmesidir.
2024 Yanılsaması ve Stratejik Acziyet
Özgür Özel yönetiminin elde ettiği %37.76’lık başarı, ardından gelen kayyım ve tutuklama dalgasıyla bir “stratejik acziyete” dönüşmüştür. Bir parti kazandığı belediyeleri koruyacak direnç mekanizmalarını kuramıyorsa, o oy oranları sadece kağıt üzerinde birer YSK verisidir. CHP, iktidarın yargı hamlelerini adeta birer “doğal afet” gibi izlemiştir.
İdeolojik Boşluk ve Sağ Siyasete Sığınma
Seçmeni “iktidarı değiştirmek” için konsolide eden ana muhalefet, kendi listelerinden meclise taşıdığı isimlerin iktidarın meclis çoğunluğunu pekiştirmesine (AKP sandalye sayısının 275’e yükselmesi) neden olmuştur. Bu durum, “Kime oy verirsem vereyim sistem aynı yere çıkıyor” algısını besleyerek demokratik inançsızlığı körüklemiştir.
EK 2: Muhalif Olmanın Gerçek Sorumlulukları ve “Büyük Kaçış”
Siyaset felsefesinde muhalif olmak; iktidarın alan kapattığı her yerde topluma bir nefes borusu açma, demokratik ahlakı koruma ve siyasi bir barikat kurma sorumluluğudur. Ana muhalefet, bu sorumluluğu kendi kurumsal ikbali uğruna sistematik olarak terk etmiştir.
Korkaklığın “Strateji” Olarak Sunulması: Muhalif olmanın ilk sorumluluğu cesarettir. 2016’daki dokunulmazlık oylamasında CHP, “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” derken iktidarın “terör” parantezinden kaçmaya çalışıyordu. Kendi vekillerini korumayı reddetmek bir strateji değil, siyasi ahlakın korkaklığa feda edilmesidir.
Seçmenin İradesini “Koruyamama” Acziyeti: Esenyurt’tan İstanbul’a uzanan kayyım dalgası karşısında genel merkez, “hukuki süreci takip ediyoruz” konforuna sığındı. Seçmene “oy verin” deyip, iradesi gasp edilirken meydanları dolduramayan bir yapı, ahlaki olarak muhalif olma vasfını yitirir.
Siyasi Ticaret ve Temsiliyet İhaneti: Seçmenin muhalif kalması için verdiği oyu, iktidarın meclis çoğunluğunu 275’e çıkarmak için harcayanlar temel ilkeyi çiğnemiştir. Muhalif olmak, iktidara vekil taşıyan bir lojistik firmasına dönüşmek demek değildir.
Koltuk Siyasetinin Demokratik Meşruiyeti Yutması: Mayıs 2026’da kurultay iptal edilip, partinin başına “kayyım” gibi dönmenin önü açıldığında, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu karardan memnuniyet duyması muhalif olma sorumluluğunun tasfiye edildiği andır. Sandıkta kaybedilen koltuğu iktidar mahkemeleriyle geri almaya çalışmak, operasyona gönüllü yazılmaktır.
Sonuç Özeti: Dayanılmaz Hafiflik
“Ana muhalefet olmanın dayanılmaz hafifliği”, her şeyi eleştirip hiçbir şeyin sorumluluğunu almama konforudur. CHP; ülkeyi yönetmenin getirdiği ağır riskleri almadan, hazine bütçelerini ve koltukları korumuş; ancak toplumu ve sandığı savunma sorumluluğundan her seferinde kaçmıştır. Sonuç, sorumluluktan kaçan bir muhalefetin, iktidarın ömrünü uzatan en büyük güvenceye dönüşmesidir.
  1. Bölüm: CHP’nin kısa muhalefet tarihi

Taksim’de gazetecilerden açıklama: “Tutuklu ETHA gazetecilerine özgürlük”

Basın emekçileri, 3 Şubat’tan bu yana tutuklu bulunan ve hedef gösterilen ETHA gazetecileri ve tüm tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması için Taksim Tünel Meydanı’nda açıklama yaptı: “Özgür basın susmadı, susmayacak!”

Fotoğraf: Abdullah Tepeli



Basın örgütleri, gazeteciler, sivil toplum örgütü ve siyasi parti temsilcileri, tutuklu ve hedef gösterilen gazetecilerle dayanışmak amacıyla sahadaki basın emekçilerinin çağrısıyla İstanbul’un Beyoğlu İlçesi’nde bulunan Taksim Tünel Meydanı’nda bir araya geldi. Açıklamada, Etkin Haber Ajansı (ETHA) çalışanları Pınar Gayıp, Elif Bayburt, Nadiye Gürbüz ve Müslüm Koyun’un serbest bırakılması talep edildi. Basın açıklamasına DİSK Basın İş, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği yöneticileri; Emek Partisi Milletvekili İskender Bayhan, Dem Parti Milletvekili Özgül Saki , Divriği Kültür Derneği Genel Başkanı Cihan Erdoğan ve Hakan Tosun’un ablası Özgür Tosun’un da katıldığı açıklamada “Tutsak gazetecilere özgürlük” pankartı açıldı.

Açıklama sırasında “Özgür basın susturulamaz,” “Pınar’a, Elif’e, Müslüm’e, Nadiye’ye özgürlük,” “ETHA susmadı, susmayacak,” “Gözaltılar tutuklamalar baskılar bizi yıldıramaz” sloganları da atıldı.

Açıklama gazetecilerin ve siyasi parti temsilcilerinin konuşmalarıyla başladı. İlk olarak tutsak ETHA basın emekçilerinin cezaevinden gönderdikleri mektup okundu. Mektupta şu ifadeler yer aldı:

Sevgili dostlar, meslektaşlar

Şubat ayından bu yana haberlerimiz bahane edilerek tutsağız. Gerçeği haberleştirme ısrarımızı suç göstererek bizi yargılamaya çalışanlara inat içeride ve dışarıda gazeteciliği savunmaya devam ediyoruz.

4 aydır iddianamemiz hala ortada yokken bir tiyatrodan ibaret olan tutukluluk incelemesinde savunma yapmamız engelleniyor. Mahkeme yalnızca hakkımızda önceden verilen tutukluluk devam kararını okuyor.

Gazetecilere yönelik saldırılar günden güne artarken ne halkın haber alma hakkından ne de gerçeği haberleştirme ısrarımızdan bir milim geri adım atmayacağız. Kalemimizi emanet alıp haberlerimizi sürdüren tüm özgür basın emekçilerini selamlıyoruz.

Özgür basın susturulamaz

Dayanışma ve sevgiyle

ETHA Emekçileri

Mektubun okunmasından sonra konuşan ETHA muhabiri Yeşim Tükel, arkadaşlarının Kürtlerin, kadınların, gençlerin, işçilerin, cumartesi annelerinin ve Alevilerin sesi olduklarını için tutuklandıklarını söyledi.

“Sesimizi bütün tutsak gazeteciler için birleştirelim”

Tükel, gazetecilerin üzerindeki baskı, tutuklama, katletme terörünün bu topraklarla özgü olmadığını belirterek, “Suriye’de, cihatçı, soykırımcı HTŞ çetelerinin suçlarını teşhir ettiği için 18 Ocak’tan beri Eva Maria Michelmann ve Ahmet Polad arkadaşımız işkence ve tecrit altında tutsaklar. Sesimizi Elif, Nadiye, Müslüm, Pınar, Ahmet, Eva şahsında bütün tutsak gazeteciler için birleştirelim” dedi.

Ardından katledilen gazeteci ve doğa savunusu Hakan Tosun’un ablası Öznur Tosun söz aldı. Tosun, “Katletmek hapsetmek özgür basını hiçbir zaman susturamadı, susturamayacak. Bu yıllardır böyle devam etti böyle devam edecek. Gazeteciler bizim sağduyumuz, gözümüz, kulağımız. Bugün onlara sahip çıkmazsak biz yarın kör, sağır, dilsiz kalacağız” gazetecilerle dayanışmayı sürdüreceklerini ifade etti.

DFG adına söz alan gazeteci Hayri Tunç ise Gazeteciliğin bu topraklarda her zaman zor altında olduğunu, geçtiğimiz günlerde gözaltına alınan Mezoptamya Ajansı (MA) muhabiri Sema Bingöl’e yönelik saldırıları ve gazetecilik faaliyetlerinden dolayı ceza alan Erdoğan Alayumat’ın durumuna dikkat çekerek Özgür Basın’ın sesinin susmayacağını aktardı.


“Pınar ve Nadiye bizim için alanlardaydı”

Disk Basın-İş adına konuşsn gazeteci Zana Kaya, “Biz tutuklandığımızda Pınar ve Nadiye bu alanlarda tutsak gazeteciler için eylem yapıyordu. Şimdi biz onlar için alandayız” diyerek tutsak gazetecilerle dayanışma içinde olduklarını ve serbest bırakılana kadar mücadele edeceklerini belirtti.

TGS adına söz alan gazeteci Evrim Kepenek ise tutsak gazetecilerle dayanışma içinde olduklarını belirterek ETHA gazetecilerinin ve tüm tutsak gazetecilerin bir an önce serbest bırakılmalarını talep etti.

Sonrasında söz alan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Özgül Saki, ülkede basın özgürlüğünün mumla arandığını söyleyerek, “Hemen hemen her gün tutuklanan gazetecilerin haberleriyle uyanıyoruz. Arkadaşlarımız gazetecilik faaliyeti yaptıkları için, işçi sınıfının, kadınların, gençlerin, savaş suçlarının haberlerini yaptıkları için tutuklular. Ama bu topraklarda Özgür basın geleneği yılmadı, kalemler yazmaktan vazgeçmeyecek, hep birlikte bu memlekette özgür basın geleneğini hep birlikte devam ettireceğiz” dedi.

Son olarak konuşan Emek Partisi (EMEP) İstanbul Milletvekili İskender Bayhan, gazetecilerin emekçilerden yana oldukları için tutsak edildiklerini belirterek derhal serbest bırakılmalarını talep etti.

Fotoğraf: Abdullah Tepeli

“Görülmesi istenmeyeni görünür kıldılar”

Ardından ortak basın açıklaması okundu. Basın metninin Türkçesini gazeteci Eylem Nazlıer okurken Kürtçesini ise gazeteci Helin Özgün okudu.

128 gündür tutuklu bulunan ETHA emekçilerinin serbest bırakılması için bir araya geldiklerini belirten Eylem Nazlıer, “Arkadaşlarımız 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne yönelik yapılan operasyonlarda gözaltına alındılar, ardından tutuklandılar. Yaklaşık 5 ay geçmesine rağmen arkadaşlarımıza dair iddianame hazırlanmadı. Aralarında sadece arkadaşımız Müslüm’ün mahkeme tarihi bir kaç gün önce belli oldu. Biz biliyoruz ki arkadaşlarımız gazetecilik yaptıkları için tutuklandı. Çünkü onlar kadın mücadelesinin sesini duyurdu, ekoloji savunucularının emeğini görünür kıldı. Katliamları, yoksulluğu, direnişi ve halkın yaşadığı gerçekleri haberleştirdi. Cumartesi Anneleri’ni, Barış Anneleri’ni, direnen işçileri, adalet talebiyle meydanları dolduran gençleri, kadın ve LGBTİ+’ları kamuoyuna taşıdılar. Görülmesi istenmeyeni görünür kıldılar” dedi.

“Gazeteciliği suç gibi gösteren yayınları kabul etmiyoruz”

Açıklamada geçtiğimiz günlerde Ankara’da düzenlenen Ethem Sarısülük anmasında gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı (MA) muhabiri Sema Bingöl’ün serbest bırakılmasının ardından, iktidar yanlısı medya tarafından hedef gösterilmesine de dikkat çekti:

“Gazeteciler yalnızca tutuklanmıyor iktidar yanlısı medya organlarınca hedef gösteriliyor. Son olarak, 1 Haziran’da Ankara’da düzenlenen Ethem Sarısülük anmasını takip ettiği sırada gözaltına alınan ve daha sonra serbest bırakılan MA muhabiri Sema Bingöl’e yönelik linç kampanyasıdır. Gazetecilik faaliyetini suç gibi gösteren, nefret ve düşmanlığı körükleyen bu yayınları yakından tanıyor ve kabul etmiyoruz. Ayrıca Nujinha’ya yönelik saldırıları kınıyoruz. Yayın faaliyetlerinin hedef alınması ve tehdit mesajlarıyla gazetecilerin susturulmak istenmesi kabul etmiyoruz. Kadınların sesi olan Nujinha ile dayanışma içindeyiz. Diyalog ve çözüm arayışında buluştuğu bu dönemde, başta Sema Bingöl olmak üzere Kürt gazetecileri hedef alan yayınlar kabul edilemez. Yetkilileri derhal harekete geçmeye, basın özgürlüğünü koruma sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyoruz.”


“Meslektaşlarımız için mücadelemiz sürecek”

Açıklamanın sonunda ise şu ifadeler kullanıldı:

“Meslek örgütlerinin hazırladığı raporlara göre birçok gazeteci karakola imza verme, yurtdışı yasağı, ev hapsi gibi sistematik hale getirilen cezalandırma politikaları ile karşı karşıya. Gazeteciliğin soruşturma, gözaltı ve tutuklama süreçleriyle baskı altına alınmasını kabul etmiyoruz. Bir kez daha ilan ediyoruz. Gazetecileri susturamazsınız! ETHA, Atılım gazetesi gözaltı, tutuklama, tüm baskı ve engellemelere rağmen susmadı susmayacak. Bugün bir kez daha buradan ilan ediyoruz: Meslektaşlarımız için mücadelemiz sürecek. ETHA emekçileri Pınar, Nadiye, Elif ve Müslüm özgürlüklerine kavuşana kadar her yerde seslerini yükseltmeye devam edeceğiz, arkadaşlarımız serbest bırakılsın!”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.