Taliban’ın kadın düşmanı uygulamalarının beş yılı: 2021-2026

Taliban polislerinin Herat’ta kadınları darp ederek gözaltına almasının ardından Afganistan’daki kadın haklarının durumu tekrar gündeme geldi. 2021’den beri Afganistan’ın yönetiminde olan Taliban’ın en son uygulaması ise kadınların yanında “mahremi” (erkek vasisi) olmadan markete yalnız çıkmasını yasaklamak oldu.

Fotoğraf: Pexel

8 Haziran’da Afganistan’ın Herat kentinde Taliban Ahlak Polisi’nin en az 30 kadını darp ederek gözaltına almasıyla başlayan protestolar Afganistan’daki kadın haklarının durumunu gösterdi. Taliban polisinin protestoculara ateş açması sonucu bölgede en az 20 kişinin yaralandığı ve yaralananlar arasından biri çocuk iki kişinin hayatını kaybettiği duyurulmuştu. Yerel kaynakların aktardığına göre bazı yaralılar, Taliban’ın hastaneleri kontrol etmesi ve yaralıları tespit ederek yakınlarını gözaltına alması nedeniyle tıbbi yardım dahi alamadı.

Protestoların ardından sosyal medyada Afganistan’daki kadına şiddet videoları tekrar gündem oldu. Afganistanlı gazeteci ve hak savunucusu Nilofar Moradi, bir kadını kırbaç yoluyla darp eden bir erkeğin olduğu videoyu paylaşarak “Burası 2026 yılında Afganistan, Taliban tarafından herkesin gözü önünde kırbaçlanan iki kadın. Afgan kadınlar, en temel insan haklarından ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmış durumda. Bu adaletsizlik sürerken geriye tek bir soru kalıyor: Dünya sağır ve kör mü oldu? Uluslararası toplum, Afganistan’daki milyonlarca kadının yaşadığı acıları neden görmüyor ya da buna karşı neden harekete geçmiyor?” dedi.

Kadın düşmanı en az 100 kararname

Afganistan’da sürdürdüğü totaliter ve kadın düşmanı politikalarla bilinen Taliban, 2001’de devrilmesinin ardından 2021’de tekrar Afganistan hükümetinin başına geçmişti. Afganistan’da Taliban’ın 20 yıl aradan sonra tekrar yönetime geçmesiyle kadına yönelik uygulamalar çok daha derin bir cinsiyet ayrımcılığı (gender apartheid) boyutuna ulaştı. Stop Gender Apartheid platformunun verilerine göre Taliban yönetimi altında geçen bu 5 yılda, kadınların varlığını doğrudan hedef alan 100’den fazla kararname çıktığı kaydedildi.

Taliban’ın 2021’de iktidarı ele geçirmesinin ardından ilk olarak ülkedeki Kadın Bakanlığı feshedildi ve “İyiliğe Emretme ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı” kuruldu. Bu bakanlıkların getirdiği kurallar, kadınları Taliban Ahlak Polisi tarafından kamusal alanda seslerinin duyulmamasından vücutlarını tamamen örtmelerine kadar katı denetlemelere tabi tutuyor. Kısıtlamaya karşı tavır alanları ise “şeriata muhalefet” suçlamasıyla hapis, darp veya ölüm cezasına mahkum ediyor.

Taliban iktidarıyla birlikte önce kadınların eğitim ve çalışma hakları tamamen kısıtlandı. Ardından kamusal alanda kadının varlığına yönelik de kısıtlamalar geldi. 31 Temmuz 2024’te Taliban lideri Hibetullah Ahundzade tarafından onaylanan “Erdem ve Refahı Teşvik Kanunu” ile tüm bu yasaklar tek bir hukuki çerçeveye oturtuldu. Kadınlar artık tek başlarına pazara gidemiyor, doktora gidemiyor, hukuki yardım alamıyor ve kamusal alanda şarkı bile söyleyemiyor.

Ev içi ilişkilere, evlilik yaşına, fiziksel cezaya kadar genişleyen düzenlemelerin olduğu bu ülkede kadına dair fiziksel cezalar ise yönetmelikte “kırbaçlama” (tazir ve hudud), “taşlama” (recm) veya “dayak” cezası olarak geçiyor.

Taliban yönetiminde kadına yönelik kısıtlamalar: 2021–2026 kronolojisi

Ağustos 2021’de iktidara gelen Taliban, bugüne kadar kadın ve kızları hedef alan onlarca kararname çıkardı. Çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı.

2021

Ağustos 2021

Karma eğitime yasak getirildi, erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi yasaklandı. Ortaöğretim düzeyinde kız öğrencilerin okula dönüşü fiilen engellendi.

Eylül 2021

Kadın İşleri Bakanlığı lağvedildi, yerine Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Bakanlığı kuruldu. Meslek sahibi kadınlara “bir sonraki duyuruya kadar” evde kalmaları emredildi.

Aralık 2021

Kadınların mahremsiz (erkek vasi) 72 km’den uzun mesafeye seyahat etmesi yasaklandı. Toplu taşıma araçları bu direktifi uygulamakla yükümlü kılındı.

2022

Mart 2022

Kadınların mahremsiz yurt dışına çıkışı yasaklandı. Okul açılışı ilan edildikten yalnızca birkaç saat sonra kız okulları yeniden kapatıldı, 7. sınıf ve üzeri kız öğrencilerin okullarına kesin yasak getirildi.

Mayıs 2022

Kadınların dışarıda göz hariç tüm vücutlarını örten burka giymesi zorunlu hale getirildi. Mahremsiz toplu taşıma kullanımı yasaklandı, ehliyetin kadınlara verilmesi durduruldu.

Temmuz 2022

Kadın çalışanlara maaş alabilmek için erkek akrabalarını işe göndermeleri teklif edildi. Uçuş görevlisi kadınlar işten çıkarıldı.

Ağustos 2022

Kadınlara yönelik ahlak polisi teşkilatı kuruldu. Üniversitelerde sınıf ayrımı kesinleşti, kadın öğrencilerin okul içinde yüzlerini kapatmaları emredildi.

Kasım 2022

Kadınların halka açık spor salonları, hamamlar, parklar ve eğlence parklarına girişi yasaklandı.

Aralık 2022

Kadınların üniversiteye girişi tamamen yasaklandı. Uluslararası ve yerel STK’larda kadın çalışanlar işten çıkarıldı, aksi takdirde kuruluşların lisanslarının iptal edileceği açıklandı. Bunun üzerine Save The Children, the Norwegian Refugee Council ve CARE gibi bazı uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmaları durduruldu.

2023

Mart 2023

Cumhuriyet dönemi mahkemelerince verilen binlerce boşanma kararı geçersiz sayıldı.

Nisan 2023

BM ajanslarında çalışan Afgan kadınlara yasak getirildi. Herat’ta kadınların ve ailelerin bahçeli ya da açık alanlı restoranlara girişi yasaklandı.

Temmuz 2023

Güzellik salonları kapatıldı, ülke genelinde binlerce kadın bu kararla işini yitirdi.

Ekim 2023

Kandahar’da kabul edilebilir tek örtünme biçiminin burka olduğu okullara yazılı olarak bildirildi.

2024

Mart 2024

Taliban lideri Akhundzada, kadınların alenen recmedilmesinin yeniden uygulamaya konulacağını açıkladı.

Ağustos 2024

“Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Kanunu” yürürlüğe girdi (35 madde). Mevcut tüm kısıtlamalar resmileştirildi, kadınların sesi “mahrem olmayan” erkeklerin yanında alenen duyulamaz hale getirildi. Kadın ve erkeklerin birbirine bakması yasaklandı. Bakanlığa yargı denetimi olmaksızın gözaltı ve cezalandırma yetkisi tanındı.

Aralık 2024

Kadınların hemşirelik ve ebelik okumalarına yasak getirildi. Üniversitelerdeki kadın idari personelin işine son verilmesi için üniversitelere yazılı talimat gönderildi.

2025

Ocak 2025

Uluslararası Ceza Mahkemesi, Taliban lideri Akhundzada ve Baş Yargıç Haqqani hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Kasım 2025

Afgan kadınların BM ajanslarında çalışması tamamen yasaklandı. İran sınırında kadın doktor ve ebelerin hasta kabul etmesi, personelin başörtüsü gerekçesiyle durduruldu.

2026

Ocak 2026

Yeni Ceza Usul Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Kocaların eşlerini, kırık kemik ya da açık yara oluşturmamak koşuluyla, dövmesini meşrulaştıran maddeler içeriyor. Söz konusu yönetmelik üç bölüm, on başlık ve 119 maddeden oluşuyor. Yönetmelik özellikle “golam” (köle) kavramını kullanarak kadınlara, çocuklara yönelik şiddeti yasallaştırıyor.

Mayıs 2026

Adalet bakanlığının 18 No’lu Kararnamesi ile ergenliğe girmiş bir kızın nikaha sessiz kalması evlilik onayı sayılabilir hale getirildi. Yeni ceza kanunu, kadınların kocasının izni olmadan akrabaları ziyaret etmesini suç saydı.

Haziran 2026 (son günler)

Laghman ve Nangarhar illerinde esnafa, mahremsiz alışveriş yapmaya gelen kadınlara satış yapmamaları, aksi takdirde dükkanlarının kapatılacağı ve kendilerinin tutuklanacağı bildirildi.

Not: BM Kadın Birimi verilerine göre Ağustos 2021’den bu yana çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı. Kronoloji, BM Kadın Birimi, Human Rights Watch, Wikipedia ve Hasht-e Subh (8am.media) kaynaklarından derlendi.

Uluslararası boyutta Afganistan’da insan hakları

Dünya genelinde ülkelerin özgürlük, demokrasi ve insan hakları durumlarını inceleyen Freedom House’un 2026 verilerine göre Afganistan, 100 üzerinden 8 puan alarak özgür bir ülke olmadığını tescillemiş oldu. Freedom House, bu verilerde Taliban’ın bütün politik ve sivil hakları askıya aldığını ve kadınların ve etnik azınlıkların ciddi özgürlük kısıtlamalarıyla karşı karşıya kaldığının altını çiziyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insanlık dışı muamele riski bulunan ülkelere geri göndermeyi yasaklasa da Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa Birliği ülkesi, bu sözleşmeyi aşarak Afganistan’a sınır dışı işlemlerini sürdürüyor. Özellikle Pakistan ve İran gibi sınır ülkelerinden sınır dışı edilen Afganistan vatandaşlarının sayısı milyonlarca.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) Nisan 2026 raporuna göre eğitimli kadın personeller kamu hizmetlerinden çekilirken 1 milyon kız çocuğunun eğitimi ise engelleniyor. Birleşmiş Milletler (BM) Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA) Sorumlusu Georgette Gagnon, 8 Haziran 2026’daki bir toplantıda Afganistan’da yaklaşık 22 milyon kişinin (nüfusun neredeyse yarısı) insani yardıma muhtaç olduğunu ve ülkedeki insan hakları krizinin derinleştiğini vurgulamıştı.

Öte yandan BM tarafından 18-19 Şubat 2024’te Katar’ın başkenti Doha’da organize edilen Afganistan konulu toplantıya Taliban, davet edilmiş olmasına rağmen kendilerinin Afganistan’ın tek temsilcisi olarak tanınması, yurt dışında bulunan Afganistanlı muhalif siyasi grupların ve sivil toplum temsilcilerinin toplantıya davet edilmemesi gibi şartların yerine getirilmemesini gerekçe göstererek heyet göndermemişti. Afganistan’la diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sürdüren Rusya ise Taliban’ın pozisyonunu destekleyen bir tutum sergileyerek toplantıya katılmamıştı.

BM Özel Raportörleri, Uluslararası Af Örgütü, UNICEF ve UNAMA Afganistan’daki insan hakları ve kadın haklarına dair düzenli raporlar yayınlasa da Taliban’ın BM’yi “talep ettiği şartlar gerçekleşmeden” muhatap almayı reddetmesi veya 2022 yılında Taliban’ın İnsan Hakları Komisyonu’nu feshetmesi gibi uygulamalar, uluslararası baskıyı genellikle işlevsiz kılıyor. Bu noktada Afgan diasporası, çeşitli eylemsellikler üzerinden Afganistan’daki hak ihlallerini birçok ülkenin gündemine koyabiliyor.

Taliban yönetiminde kadın karşıtı politikaların baş sorumluları

Ağustos 2021’den bu yana 80’i aşkın kararname yayımlayan Taliban yönetiminin mimarları. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), aralarından ikisi hakkında insanlığa karşı suç gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Molla Hasan Ahund

Yüce Lider — En Üst Otorite

Molla Hibetullah Ahundzade

Taliban’ın hem dini hem siyasi lideri ve tüm kararne­melerin nihai imzacısıdır. Kandahar’da inzivada yaşayan Ahundzade, uluslararası baskılara kapalı, son derece tutucu bir çizgi izlemektedir. Kadınların üniversiteye girişinin yasaklanmasından recm cezasının yeniden getirilmesine kadar tüm kararlar onun onayıyla yürürlüğe girer. Kabine görüşleri bu süreçte belirleyici değildir.

UCM Tutuklama Kararı — Temmuz 2025
Molla Hasan Ahund

Başbakan

Molla Hasan Ahund

Geçici hükümetin başı ve hareketin kurucu figürlerinden biridir. 1990’lardaki ilk Taliban iktidarında kadın eğitimine yasak ve cinsiyet ayrımı uygulamalarının mimarlarından sayılmaktadır. Kadınsız kabineyi yönetmiş, Kadın İşleri Bakanlığı’nın lağvedilmesi ilk kararları arasında yer almıştır.

Molla Abdul Gani Birader

Başbakan Yardımcısı

Molla Abdul Gani Birader

Taliban’ın kurucularından ve ABD ile Doha Anlaşması’nı müzakere eden kişidir. Ayrıca Taliban’ın siyasi işlerinden sorumlu en üst düzey yöneticisi konumunda.

Molla Muhammed Yakup

Savunma Bakanı

Molla Muhammed Yakup

Taliban’ın kurucusu Molla Muhammed Ömer’in oğludur. Güvenlik güçlerinin komutanı sıfatıyla kadın karşıtı kararne­melerin yerelde uygulanmasından doğrudan sorumludur. Harekette güçlü bir hanedanlık meşruiyeti taşımaktadır.

Siraceddin Hakkani

İçişleri Bakanı

Siraceddin Hakkani

Hakkani Ağı’nın lideri ve Taliban yönetiminin güç odaklarından biridir. Ahlak polisi ve iç güvenlik güçlerinin başında bulunarak kadınlara yönelik yasakların uygulanmasından sorumludur. ABD’nin en çok aranan listesindedir.

Mevlevi Emirhan Muttaki

Dışişleri Bakanı

Mevlevi Emirhan Muttaki

Taliban’ın uluslararası görüşmelerindeki görünür tek yüzüdür. Kadın yasaklarına yönelik uluslararası eleştirileri savuşturması ve politikaları “İslami yönetim” çerçevesinde sunması basına yansımıştır.

Mevlevi Abdul Hakim Hakkani

Baş Yargıç — Adalet Bakanı

Mevlevi Abdul Hakim Hakkani

Taliban yargı sisteminin başı olarak kadın karşıtı politikaların hukuki çerçevesini inşa etmiştir. Ocak 2026’da yürürlüğe giren ve eşe fiziksel cezayı meşrulaştıran Ceza Usul Yönetmeliği’nin mimarı olarak değerlendirilmektedir.

UCM Tutuklama Kararı — Temmuz 2025
Not: Kaynaklar: UCM, Human Rights Watch, Anadolu Ajansı, Wikipedia.

Afganistan vatandaşları ve hak savunucuları, Herat ve Kabil başta olmak üzere birçok kentte “Eğitim, İş, Özgürlük” sloganları atarak Taliban polislerinin kız çocuklarını ve kadınları darp etmesini ve “kıyafet kurallarına uymama” gerekçesiyle tutuklamasına tepki gösteriyor. Afganistan’da Afgan Kadınlarının Kendiliğinden Hareketi, Mor Cumartesiler Hareketi, Afgan Kadınları için Adalet ve Özgürlük Hareketi gibi kadın hareketleri, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü başta olmak üzere birçok kez Taliban yönetimine karşı protesto eylemleri gerçekleştiriyor ve erkekler tarafından ağır baskı ve işkenceye maruz kalan kadınların sesi oluyor. Bu kadın hareketlerinin bir kısmı Afganistan’da “yeraltı örgütlenmesi” yaparken bir kısmı ise uluslararası kamuoyuna Afgan kadınlarının sesini duyurmak amacıyla hareket ediyor.

“Yeni bir Arnavutluk” arayışı: Tiran sokakları 24 gündür ayakta

Erisa Kryeziu

Tiran’da çevre eylemi olarak başlayıp hükümet karşıtı kitlesel bir harekete dönüşen protestolarda, katılımcılar Başbakan Edi Rama’nın istifasını ve köklü kurumsal reformlar yapılmasını talep ediyor.

Fotoğraf: Citizens kanalı

Arnavutluk hükümetine karşı vatandaşların öncülük ettiği protestolar, 24. gününe girerek ülkede son yıllarda sürdürülen en uzun soluklu sivil hareketliliklerden biri haline geldi. Her akşam Tiran merkezinde toplanan protestocular, Başbakan Edi Rama hükümetine olan memnuniyetsizliklerini dile getirerek kendi görüşlerine göre vatandaşlara karşı daha sorumlu ve daha demokratik bir sistemi güvence altına alacak siyasi ve kurumsal değişiklikler talep ediyorlar.

Korunan Pishe Poro-Narta bölgesinde turistik tesislerin inşasına karşı bir protesto olarak başlayan süreç, artık hükümete ve Arnavutluk’un son 35 yılda tüm büyük siyasi partiler tarafından yönetilme biçimine karşı daha geniş bir harekete dönüştü. Protestocular “Yeni bir Arnavutluk” çağrısında bulunuyor ve iktidarda yer alıp Arnavut halkına zarar verdiğine inandıkları kararlar almış tüm siyasetçiler hakkında soruşturma açılmasını talep ediyor.

Üç haftayı aşkın süren günlük gösterilerin ardından, protestoları organize eden grup “meşru ve müzakere edilemez” olarak nitelendirdikleri beş temel talebi açıkladı. İlk talep, Başbakan Edi Rama ve hükümetinin derhal istifa etmesi oldu. Organizatörler, hükümetin yönetme meşruiyetini kaybettiğini ve geçici bir teknokrat hükümetin kurulması yoluyla siyasi bir çözüme ihtiyaç duyulduğunu savunuyor.

İkinci talep ise ülkeyi en az bir yıl süreyle yönetecek, özgür seçimler ile kurumsal reformların koşullarını hazırlayacak, sınırlı bir yetkiye sahip ve partiler üstü bir teknik hükümetin kurulması. Protestocular ayrıca, halk referandumu yoluyla onaylanması gerektiğini savundukları anayasa değişiklikleri ve seçim reformu çağrısında da bulunuyorlar.

Talepler listesi, siyasi partilerin finansmanına ilişkin kanunda değişiklik yapılmasını da içeriyor, organizatörler mevcut sistemin şeffaflıktan uzak olduğunu ve yasa dışı çıkarların siyasete yön vermesine izin verdiğini öne sürüyor. Bir diğer talep ise herhangi bir başbakan için en fazla iki dönemlik bir anayasal sınır getirilmesini öngörüyor.

Bu taleplerin yanı sıra organizatörler, korunan alanları, kültürel miras alanlarını etkileyen yasal değişiklikler ve tartışmalı kalkınma projelerini kolaylaştıran bir mekanizma olarak gördükleri stratejik yatırım teşvik sistemi de dahil olmak üzere çeşitli hükümet politikalarına karşı muhalefetlerini yinelediler.

Fotoğraf: Citizens kanalı

Protestolar büyük ölçüde barışçıl geçse de organizatörler ile Başbakan Rama arasındaki gerilim son günlerde tırmandı. Aktivistler, başbakanı “karalayıcı ve küçümseyici” olarak nitelendirdikleri açıklamalar ve sosyal medya paylaşımları aracılığıyla protesto katılımcılarını kamuoyu önünde hedef almak ve itibarsızlaştırmaya çalışmakla suçluyor. Hükümet ise protestoları hafife alarak organizatörlerin niyetlerini sorguluyor.

Organizatörler ve katılımcılar, talepleri karşılanana kadar gösterilerin her akşam devam edeceğini söylüyorlar.

Protestolar oldukça kutuplaşmış bir siyasi ortamda gerçekleşiyor ve Arnavutluk hükümetinin son aylarda karşılaştığı en kararlı sivil meydan okumayı temsil ediyor. Hareketin somut siyasi veya kurumsal değişikliklere yol açıp açmayacağı belirsizliğini koruyor, ancak şimdiden Arnavutluk’ta kamusal memnuniyetsizliğin ve daha fazla hesap verilebilirlik taleplerinin önemli bir ifadesi haline gelmiş durumda.

Sosyalist başkan ve milyarder Trump: Mamdani’nin 7 ayı

Akademisyen Özlem Göner, Mamdani’nin yükselişini “Demokratların gelişen sınıfsal öfkenin gazını alma operasyonu” olarak nitelendirirken, Hakan Yılmaz ise zaferin asıl mimarı olan ‘Gazze tepkisi’nin, Mamdani’nin mevcut sermaye ilişkileri ve tartışmalı kadro tercihleriyle gölgelendiğine dikkat çekiyor.

Zohran Mamdani, Foto: Adam Gray/Bloomberg

Donald Trump’ın 5 Kasım 2024 tarihinde gerçekleşen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) federal seçimlerini kazanıp ikinci kez Başkan olmasıyla birlikte ülke aşırı-sağcı ya da kimilerine göre faşist bir Başkan tarafından yönetilmeye başladı. Trump göreve gelir gelmez Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) polislerini ülkedeki mülteci ve göçmenlerin üzerine saldı. Adeta göçmen avı başlattı. Bunlarla yetinmeyen Trump kamu harcamalarında kısıntıya gidip milyonlarca insanın sağlık hakkına erişimini daha da zorlaştırdı. Başkanlık seçiminden bir yıl sonra ise, kendisini Demokratik Sosyalist olarak tanıtan Zohran Kwame Mamdani New York belediye başkanlığı seçimlerini kazandı. Mamdani’nin kazanması, Trump yönetimindeki ABD’de beklenmedik bir gelişme olarak yorumlandı. Dünyanın geri kalanı için şaşırtıcı olan bu başarının nedenleri konusunda farklı görüşler var.

Kendisini Demokratik Sosyalist olarak tanıtan Mamdani seçim kampanyasında işçilere, yoksullara, göçmenlere birçok vaatte bulundu. Kapitalizmin kalbinde bu beklenmedik başarı nasıl mümkün oldu? Mamdani vaatlerini gerçekleştiriyor mu? Tüm bunları New York Şehir Üniversitesi Sosyoloji bölümünden akademisyen Özlem Göner ve Hakan Yılmaz’la konuştuk.

Asıl neden ekonomi mi Filistin meselesi mi?

New York Şehir Üniversitesi (CUNY) Sosyoloji bölümünden Özlem Göner, Mamdani’nin başarısını anlamak için aslında Trump’ın nasıl kazandığına bakmak gerektiğini belirtiyor. Göner’e göre Trump Amerikan halkının büyük bir ekonomik sorunla boğuştuğunu fark etti ve kampanyasında bu yönler ön plana çıktı:

“Joe Biden’ın, yani liberal kesimin bu gerçeği hiç görmemesi, bunu hiç sorunsallaştırmaması, işin ekonomik boyutuna hiç girmemesi, federal seçimleri kaybetmesinde büyük rol oynadı. Yani tabii ki Trump bu ekonomik zorluk argümanı üzerinden siyaset yaparken bunu faşizan bir şekilde yaptı. Ekonomik zorluklarla boğuşan halka ‘Göçmenler sizin işlerinizi çaldı, bu nedenle zorluktasınız.’ dedi. Diğer ülkeleri düşmanlaştırarak ‘Bizim üzerimizden haksız kazanç sağlıyorlar.’ dedi. Amerikan halkının ekonomik zorluk içerisinde olduğunu, geçim şartlarının zorlaşmış olduğunu, insanların güvencesiz birkaç işte birden çalışarak kendilerini ancak geçindirebildiklerini bir şekilde fark etti. Sonuç olarak ekonomik zorluk gerçeğini ve Amerikan halkının yaşam standardının son birkaç on yıldır giderek gerilediğini Trump bile kabul etmişti.

Özlem Güner

Göner, Mamdani’nin başarısının temel nedeninin tıpkı Trump gibi ekonomik soruna dair söylemler geliştirmiş olduğunu belirtiyor:

“Mamdani de bunu kampanyasının en büyük söylemi haline getirdi. Yani ekonomik zorluğu, insanların geçim sıkıntısını, özellikle New York’taki yoksullaşma, birçok insanın barınma sorunu yaşaması, ev sahiplerinin aşırı gelir elde etmesi, kiraların artışı, toplu taşımanın pahalı olmasını gören bir yerden söylemler geliştirdi.”

Mamdani’nin kendisini sosyalist olarak tanımlamasını hatırlatan Özlem Göner, bu söylemi kampanya süresince kullandığını söylüyor:

“Mamdani kendine sosyalist diyor çünkü Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) içerisinden çıkıyor. Ancak söylemlerin biraz popüler sosyalist söylemler olduğunu görmek lazım. Yani popüler, sosyal demokratik hatta bazı yerlerde işte mesela Erdoğan hükümeti gibi popülist rejimlerin bile zaman zaman kullandığı ve halka hitap eden bazı söylemleri gibi. Mesela ücretsiz ulaşım söylemi. Sosyalizmle popülizmi, popülist ekonomik çıkışları biraz ayırmak gerekiyor.”

Göner, Mamdani’nin popülist vaatlerle de olsa halkın gündelik sorunlarına dokunabildiğini belirtiyor:

“Mamdani’nin vaatleri popülist vaatler. Ancak gerçekten halkın gündelik yaşamında önemli yer tutan, insanları zorlayan sorunlara değiniyor. Mamdani halkın sorunlarına dokunmayı başardı. Her ne kadar halkla konuşurken ya da basına yansıtırken bu talepleri küçültmeye çalışsa da, Mamdani çok fazla mülkiyet ilişkilerine, kapitalizmin kendisine dokunmasa da yine de o gelenekten geldiğini ifade ediyor. Mesela bu anlamda konuşmalarında göçmenlere ve işçilere seslenebildi. Bunu popülerleştirebildi.”

Hakan Yılmaz

Mamdani’nin New York seçimlerindeki beklenmedik başarısının temel nedenine dair CUNY Sosyoloji bölümünde doktora öğrencisi ve öğretim görevlisi olan Hakan Yılmaz ise farklı düşünüyor. Yılmaz, Demokrat Parti’nin federal seçimleri kaybetmesinin asıl nedeninin Gazze soykırımı sırasında Joe Biden’ın İsrail’e hiç tepki göstermemesi hatta desteklemesi olduğunu ifade ediyor. Biden yönetimi aynı zamanda soykırıma karşı gelişen protestoları da bastırma politikası izlemişti. Bu konuda Biden yönetiminin tam karşıtı bir politika izleyen Mamdani’nin New York’ta çok güçlü olan İsrail karşıtı dinamiğe dayandığını ifade eden Yılmaz, başarısında vaatlerinin de etkili olduğunu ekliyor. Yılmaz bunlara ek olarak Mamdini’nin seçimlerdeki rakibi Andrew Cuamo’ya da dikkat çekiyor:

“Cuamo, Kovid salgını döneminde New York valisiydi. New York o dönem Kovid salgını nedeniyle çok sayıda insanın hayatını kaybettiği yerlerden birisi. Aynı zamanda Cuamo, adı cinsel taciz skandalına karışmış birisi. Bu durum Mamdani’nin oyunu arttıran faktörlerden.”

Filistin’e destek eylemleri, New York, 2024, Foto: Ümit Tanışır

Mamdani vaatlerini gerçekleştiriyor mu?

Mamdani seçim kampanyası sırasında göçmenleri sahiplenmiş, ücretsiz ulaşımdan, kreş hakkına ve ucuz gıdaya erişime kadar birçok vaatte bulunmuştu. Ayrıca vaatleri arasında zenginlerin vergilerini arttırmak da var. Bu vaatlerin ne kadar gerçekleştirildiği konusunda akademisyen Göner şunları ifade etti:

“Dikkat çekici bir vaadi vergi arttırma konusuydu. Yani en zengin %1’lik kesimin vergisini arttırmak. Başka bir konu kreş konusu. New York’ta insanlar çocuklarını kreşe göndermekte çok zorlanıyorlar. Daha önceki belediye yönetimleri başlangıçta dört yaşa kadar ücretsiz kreş, sonrasında üç yaşa kadar ücretsiz kreş hizmeti veriyorlardı. Şimdi Mamdani iki yaşta da ücretsiz kreş hizmeti getiriyor. Başka bir konu otobüslerin ücretsiz olması. Şu anda ücretsiz olmadı ama mesela otobüs şoförleri için bir rahatlama sağladı. Bir diğer konu ise kiracı hakkı. New York’ta yaşayanların büyük bir kısmı işçi sınıfı ve alt orta sınıf insanlar. Bu kesimin en büyük derdi kira. Mesela gençler artık bu yüzden aileleriyle birlikte yaşamak zorunda kalıyorlar. Yani kira zorluğunun, günden güne artan kiraların, ev sahiplerinin mesela ev tamirat giderleri konusunda hiç adım atmadığı bir ortam var. New York’ta evlerin yaşam kalitesi çok kötü. Mamdani bunu gördü ve bu konuda somut adımlar atmaya başladı. Belediye bünyesinde kiracıyı koruma birimi kurdu. Artık kiracı haklarının arttığı, davaları kiracıların kazandığı bir döneme girmiş olduk.”

ABD Siyasi Ekosistemi

DSA: Demokrat Parti İçindeki Sol

1940’lardan bu yana var olan Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA), 1960’lardan itibaren Demokrat Parti içerisinde bir eğilime dönüştü. Amaçları, partiyi bir “işçi partisi” çizgisine çekmek. Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi isimlerin yükselişi, Zohran Mamdani gibi genç aktörlerin de daha görünür olmasını sağladı.

2024 Federal Seçim Sonuçları

Kasım 2024 seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump, oyların yüzde 49,8’ini alarak Kamala Harris’i geride bıraktı. Bu sonuçla Trump, ABD’nin 47. Başkanı olarak ikinci kez seçildi.

Donald Trump: %49,8
47. ABD Başkanı

Seçim Sistemi: Seçiciler Kurulu

ABD sisteminde Başkan, 538 delegeli Seçiciler Kurulu ile seçilir; kazanmak için en az 270 delege şarttır. Başkan, Kongre ile birlikte çalışmak zorundadır, ancak belirli alanlarda tek başına yasal düzenleme yetkisine sahiptir.

Mamdani kiracıları korumaya yönelik belli adımlar atsa da henüz ucuz konut inşası gibi bir gündem yok. Barınma sorunu konusunda atılan adımlar henüz çok sınırlı. Yılmaz bu konuda Mamdani’nin kısıtlı koşullara sahip olduğunu belirtiyor:

“Vaatlerine yönelik başlangıç adımları atıyor evet. Ancak Amerikan sisteminde bu konuda çok ciddi sınırlamalar var. Belediyenin bütçesini sadece belediye yerelden belirlemiyor. Eyalet belirliyor. Mamdani seçildikten sonra eyalet meclisinde zenginlerden alınan vergileri yükseltmek için bir kampanya yürüttü. Ama çok başarılı olmadı. Oysa kampanyası milyarderlere vergi koyma vaadiyle başlamıştı. Tek çıkan vergi ikinci lüks evlere getirilen bir ekstra mülk vergisi. Yani Gelir Vergisi değil de sadece ekstra mülkü olanlara bir vergi çıktı. Buna kısmi başarı denilebilir. Ücretsiz otobüs vaadi vardı. Bu şuana kadar gerçekleşmedi. Bir diğer konu gıdaya erişim meselesi. Ucuz gıdaya erişim için marketler açılacak. Kısmi olarak gerçekten yaptığı şeyler var ama ne kadar bu kadrolarda başarabilir bu şu an belirsiz. Belediye bünyesindeki eski kadrolar bu siyasi görüşlere ve uygulamalara tam katılıyor mu katılmıyor mu bilmiyoruz. Bir de ayrıca eyalet yönetiminin getirdiği kısıtlar var. Eyalet de onun vergi toplama kapasitesini çok ciddi kısıtladığı için yapabileceği şeyler de daha kısıtlı. Ama göründüğü üzere bir çaba var. Elbette Mamdani henüz görev süresinin başında, bunu da unutmamak lazım.”

Mamdani vaatlerine yönelik belli adımlar atmaya çalışsa da, Göner’in yorumuyla, yapmaya çalıştığı şey “sorunu tamamen çözmek değil de kısmen yumuşatmak, yoksullara ve çalışanlara biraz nefes aldırmak.”

Mamdani’nin kampanyası, Foto: Adam Gray/Bloomberg

Mamdani’nin yoksullara seslenen vaatlerini kısmi düzeyde gerçekleştirmesi, zenginlere gelir vergisi konusunda amacını gerçekleştirememesinde liberal hukuki çerçeve içinde kalması belirleyici. Bu durum ise Mamdani’nin Demokrat Parti’yle ilişkisinin niteliğini gündeme getiriyor. Demokrat Parti’nin New York adayı olarak önü neden açıldı? Göner’e göre bunun sebebi toplumsal bir patlamadan çekinilmesi:

“Bunun nedenlerinden bir tanesi mesela partiyi kurtarmak. Halkta sisteme karşı büyüyen bir öfke var. İşçide gelişen bilinç var. Occupy Wall Street hareketinden beri gelişmekte olan bir toplumsal hareket dalgası var. Liberaller (Demokrat Parti) bunu uzun süre reddetti. Trump bunu böyle çok popülist bir şekilde ve Amerikan milliyetçiliğiyle birleştirip kullandı. Demokrat Parti aslında sistemin en büyük taşıyıcısı, koruyucusu. Mamdani’yi desteklemelerindeki amaç gelişen toplumsal öfkeyi patlamaya yol açmadan içermek ve konsolide etmek. Gerçekten New York eyaletinde toplumsal bir patlamadan sakınıyorlar. Mamdani bu yüzden hem alternatif ve olumlu gibi duruyor. İşçi haklarını tanıyan ya da sosyalizm kelimesini kullanabilen ama bir şekilde de içini boşaltarak bir olası toplumsal patlamanın da önünü almayı amaçlayan bir siyaset.”

Occupy Wall Street eylemleri, Foto: Vanity Fair

ABD’de dipten gelen sol dalga mı var?

ABD’de son yıllarda önemli toplumsal eylemlilikler gerçekleşti. İsrail’in Filistin’e yönelik başlattığı soykırıma karşı gelişen protestolar, Trump iktidara geldiğinde gelişen Krallara Hayır mitingleri, göçmen düşmanlığına karşı gelişen protestolar ilk elden sayılabilecek olanlar. Ancak Mamdani’nin Demokrat Parti tarafından New York adayı olarak kabullenilmek zorunda kalınması ve ülkede sağ bir iktidar varken seçimleri beklenmedik bir şekilde kazanmış olması daha yaygın bir toplumsal hareketliliğe işaret ediyor olabilir. Göner bu konuda şunları belirtiyor:

“Amerika’da tabandan gelen, dipten gelen bir dalgadan söz edilebilir. Tabandan gelen bir son dalga var. Yani gerçekten hani Occupy Wall St eylemlerinden son iki buçuk yıl içinde Filistin soykırımına karşı halkta biraz daha genişleyen bir tepkiselliğe kadar bir hareketlilik var. Tepkisellik artmaya, giderek birleşmeye başladı. Böyle bir son yükseliş var ama bunun içeriği ne olacak? Demokratlar daha sosyalist değil de, aslında daha çok sosyal demokrasi çerçevesinde ödünler vererek bu dalganın önünü alma düşüncesinde. Ama aslına bakarsanız Amerika sosyal demokrasiden bile oldukça uzak.”

Wall Street’i İşgal Et (Occupy Wall Street)

17 Eylül 2011’de New York’ta, ABD’nin finansal kalbi Wall Street’te, Kanadalı aktivist grup Adbusters tarafından başlatılan halk eylemleri ve toplumsal hareket. Eylemler barışçıldır ve eylemcilerin çoğunluğunu eğitimli gençler oluşturmaktadır. Amacı sosyal eşitsizliği ve şirketlerin ABD yönetimi üzerindeki nüfuzunu protesto etmektir. Eylemler Arap Baharı’ndan etkilenerek başlamıştır. Protestocuların sloganı “Biz %99’uz”dur. Eylemler tüm ABD’ye yayıldı.

Eylemin büyüklüğüne rağmen, eylem büyük medya kuruluşlarında fazla yer almamaktadır ve zaman zaman bu kuruluşlar tarafından kötü gösterilmek için eylemcilere Nazi, Komünist, seks bağımlısı gibi sözler sarf edilmektedir.

Alternatif Banka

Eylül 2011’de Wall Street’i İşgal Et hareketinin ilk günlerinde bir araya gelen kişiler, Occupy/İşgal Hareketi için Alternatif Banka oluşumu (Occupy Money Cooperative) adıyla bir proje geliştirmişti. Bu oluşumun temel amacı maliyeti düşük, şeffaf ve kaliteli finansal hizmetlerin herkese sunulmasını sağlamaktır. Oluşumun ilk hedefi Occupy Card (İşgal Hareketi Kartı) üretmektir.

Kaynak: Wikipedia

Yeni bir sol dalga ihtimali konusunda ve Mamdani’nin sol bir figür olarak ortaya çıkışında Yılmaz ise daha farklı bir yorum yapıyor:

“Amerika’da sol çok gerçekten o kadar zayıf ki yükselmesi o kadar zor bir şey değil. Yani hafif bir sol hareketlilik bile yükseliş algısı yaratabiliyor. Mesela Demokratik Sosyalistlerin şu an 100 bin civarı üyesi var. Demokrat partiye kayıtlı 60 milyon insan var. Yani orantısız bir durum var. Tabii o 60 milyon Demokrat Parti’ye kayıtlı insan hiçbir şey yapmıyor çoğunlukla. Ama 100 bin üyesi daha aktif. Buradan bakınca, evet kesinlikle bir sol dalga var. Bu sol dalganın kaynakları George Floyd eylemlerinin etkisi, ayrıca Kovid salgını sonrası işçi hareketinin biraz daha hareketlenmesi ve en son Gazze soykırımına karşı eylemler olarak görülebilir. Bu üç protesto dalgasının kesişmesiyle gerçekten ciddi bir taban oluştu. Bir de New York’ta görece yüksek olan sendikalılık oranını da hesaba katmak lazım bunu değerlendirirken. %25 sendikalılık oranı var New York’ta. Yani özetle bu dinamiklere dayanan bir Mamdani koalisyonu ortaya çıktı. Bu koalisyon gerçekten yükselişte olan bir koalisyon ama içinde farklı fraksiyonlar var.”

George Floyd eylemleri, New, York, 2020, Foto: NBC New York

Trump Mamdani’yi neden övüyor?

Mamdani Belediye başkanlığını kazandıktan sonra 21 Kasım 2025’te Trump’ı Beyaz Saray’da ziyaret etti. Trump aşırı-sağcı, göçmen düşmanı ve sol düşünceye karşı bir siyasetçi. Mamdani ise sosyalist, müslüman kimliklere sahip, Uganda doğumlu ve zenginleri vergilendirmek isteyen bir Belediye başkanı. Ancak, Trump ilginç bir şekilde söz konusu görüşmede ve sonrasında Mamdani’yi bolca övdü. Göner’e göre bu tuhaflığın sebebi Mamdani’nin karizmatik bir lider olması ve arkasındaki halk desteği:

“Trump karizmatik liderleri seviyor ve liderlik pozisyonunu yürütebilecek insanlara biraz değişik bir saygı duyuyor. Bunu otoriter faşizan figürlerde de yapıyor ama böyle Mamdani gibi arkasında halk desteği olduğunu hissettiği figürlere de yapıyor. İkincisi, mesela New York’ta Public Housing (Kamu Evleri) denilen büyük bir inşaat projesi var. Bu ne anlama geliyor? İnşaat sektörünün görece kar sağlayabileceği, nemalanabileceği bir alan açmak mesela. İşte orada Trump’la Mamdani’nin bir görüşmesi olmuştu. Yani bu projeden hem kapitalistler kar edecek hem de işçi sınıfı ve evsizler faydalanacak belki. Trump’ın övgüsünün arkasında bu tip durumlar var. Ama esas sebep Mamdani’nin arkasında bir halk desteği görmesi.”

George Floyd Cinayeti ve Sonrasındaki Gelişmeler: Adaletten Zihniyet Değişimine

25 Mayıs 2020’den Günümüze

25 Mayıs 2020 tarihinde ABD’nin Minneapolis kentinde polis memuru Derek Chauvin’in, gözaltı işlemi sırasında 9 dakikadan fazla bir süre diziyle boynuna basması sonucu siyah Amerikalı George Floyd nefessiz kalarak hayatını kaybetti. Floyd’un “Nefes alamıyorum” sözleri, dünya çapında ırkçılığa ve polis şiddetine karşı emsalsiz bir kitlesel öfkenin fitilini ateşleyerek Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) protestolarını küresel bir harekete dönüştürdü.

Mahkeme ve Hukuki Süreç

Aylar süren davalar neticesinde adalet sistemi eşine az rastlanır kararlara imza attı. Nisan 2021’de ana fail Derek Chauvin; ikinci ve üçüncü derece cinayet suçlarından mahkûm edilerek 22,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Olaya göz yuman ve yardım eden diğer üç polis memuru da değişen sürelerde hapis cezaları aldı. Ayrıca Minneapolis şehri, Floyd’un ailesine 27 milyon dolarlık tazminat ödemeyi kabul etti.

Toplumsal ve Sistemsel Etkiler

Bu cinayet sadece hukuki bir sonuç doğurmakla kalmadı, dünyada köklü bir zihniyet değişimini tetikledi:

  • Polis Reformu Tartışmaları: “Polisin Bütçesini Kes” (Defund the Police) sloganı etrafında polis teşkilatlarına ayrılan bütçelerin sosyal hizmetlere kaydırılmasına yönelik büyük tartışmalar başladı. Boyun sıkma (chokehold) taktiği yasaklandı.
  • Sembollerin Yıkılması: Sömürgecilik, köle ticareti ve Konfederasyon dönemini temsil eden tarihi şahsiyetlerin heykelleri göstericiler tarafından yıkıldı veya depolara kaldırıldı.
  • Kurumsal Farkındalık: Küresel markalar, medya kuruluşları, üniversiteler ve spor ligleri içlerindeki ırkçı önyargıları kabul edip çeşitlilik ve kapsayıcılık (Diversity and Inclusion) politikalarını yenilemek zorunda kaldı.
  • Yapısal Eşitsizliklere İtiraz: Protestolar sadece tekil bir polis şiddetine değil; yüzyıllara dayanan yapısal eşitsizliklere ve siyahilerin adalet sisteminde maruz kaldığı orantısız güç kullanımına karşı birikmiş büyük bir toplumsal reaksiyondu.

Yılmaz karizmatik bir lider olmasının ötesinde Trump’ın Mamdani’ye övgülerinin asıl nedeninin New York’taki inşaat projeleri meselesi olması ihtimaline vurgu yapıyor:

“Mamdani özel inşaat şirketlerine karşı çok daha hafif bir tonda siyaset yapıyor. 2020’de çekilmiş bir videosu var mesela. Avusturya’daki sosyalist partinin kamu kaynaklarıyla nasıl kamu için ev inşaa ettiğinden bahsediyor. Ama Mamdani şuan belediye başkanı ve kamu için ev yapmak gibi konulara hiç girmiyor. Özel inşaat şirketleri buradaki kira sorununun asıl sebebi. Bu şirketler gayrimenkullerin büyük bir kısmını kontrol ediyor ve emlak piyasasında fiyatların orantısız yükselmesine neden oluyor. Mamdani’nin buna karşı bir çözüm ürettiği yok aslında. Trump’ın asıl işi emlak ve New York’ta bolca yatırımı var. New York’la ilişkisi bu zaten. Asıl meselesi burada inşaat yapmak veya yatırım getirmek. Mamdani de buna karşı çıkmadığı için Trump’ın ona karşı agresif bir şey söylemesinin bir anlamı yok. Buna gerek duymuyor. Çünkü Mamdani asıl konuya dokunmuyor.”

Mamdani-Trump görüşmesi, Foto: Beyaz Saray

Yılmaz, övgülerin arkasındaki bu nedenlere ek olarak önemli bir konunun daha altını çiziyor: “Eski yönetim döneminden kalan kadroların hala görevde olması.”

Yılmaz’ın aktarımına göre Mamdani bir önceki belediye yönetimi döneminde göreve başlayan polis şefi Jessica Tisch’i görevde tutuyor. Yılmaz’a göre bu sebepler de Trump’ın Mamdani’ye karşı pozitif bir tutum almasında etkili. Ancak Mamdani’nin bir yandan sol söylemlerle halka seslenirken diğer taraftan bu tip ilişkiler içinde olması destekçilerinden tepkiler yükselmesine neden oluyor.

Vali Hochul ile işbirliği

Mamdani’nin ABD’nin en büyük şehri New York’ta sol siyasi söylemlerle yerel seçimi kazanmış olması sadece ABD’de değil dünya genelinde birçok ülkede muhalif kesimlerde heyecan yarattı. Ancak işin ABD dışındaki ülkelerde pek görünmeyen boyutu Mamdani’nin eleştirdiği siyasi kesim ya da figürlerle ilişkileri ve bu konuda aldığı tepkiler.

Mamdani ve Katy Hochul, Foto: Office of Governor Kathy Hochul

Eski polis şefini hala görevde tutmasına ek olarak Mamdani’nin New York Eyalet valisi Katy Hochul ile işbirliği en çok tepki çeken konulardan. Yılmaz bu konuda şunları belirtiyor:

“New York Eyalet valisi Kathy Hochul ile Mamdani arasındaki işbirliği eleştiri konusu. Bu durum destekçilerini çok memnun etmiyor. Çünkü New York valisi mesela zenginlere getirilecek vergi artışlarına engel oldu. Bunun haricinde burada Ocak ayında bir hemşire grevi oldu. Grev varken oraya dışarıdan hemşire getirilmesine izin verdi. Bunların hepsi Mamdani seçildikten sonra oldu. Mamdani mesela bu greve desteğe gitti. Ama ertesi gün New York valisine seçim kampanyasında desteğini açıkladı. Yani bir taraftan işçileri desteklerken diğer taraftan o işçilerin yerine dışarıdan işçi getiren valinin seçim kampanyasını destekledi. Burada tabi direkt Mamdani’yi suçlayamayız. Çünkü biraz eli bağlı o valiye karşı. Ancak eski yönetime karşı aldığı yumuşak tavırlar şu anda herhalde en çok eleştiri alma sebebi.”

Vali Hochul ile işbirliği sıradan bir konu değil. Çünkü Hochul yukarıda belirtilenlere ek olarak siyonist bir siyasetçi. Akademisyen Göner’in aktardığına göre 2024’te gerçekleşen Filistin eylemleri sırasında uygulanan baskı politikalarında, eylemcilere yönelik polis şiddetinde ve Filistin’i destekleyen akademisyenlerin işten atılmasında bire bir rol oynayan kişi. Göner buna ek olarak Mamdani’nin tepki çektiği başka dikkat çekici bir uygulamayı şöyle paylaşıyor:

“New York’ta şöyle bir olay oldu: Bu bahsedeceğim düzenleme Mamdani döneminde gerçekleşti. New York’ta sinagoglarda büyük miktarda Filistin toprağı satılıyor. Siyonistler sinagoglar üzerinden Filistin toprağı satın alıp daha sonra yerleşimci olarak oraya gidiyorlar. Dolayısıyla bu sinagogların önü protestocular için bir eylem alanı. Ancak Mamdani döneminde buralarda eylem yapılması engellendi. Polis eylemcilerin o binalara yaklaşmasına engel oluyor. Ve bunun gerekçesi de tam da aşırı sağın kullandığı şekilde anti-semitizmi engellemek olarak gösteriliyor. Yani aslında kendi polisine destek olarak Filistin toprağının sinagoglarda satılmasını protesto edenleri engellemiş oldu.”

Göner Mamdani’nin bu tip uygulamalarının İsrail lobisine karşı bir geri adım niteli taşıdığını belirtiyor.

Çin Mahallesi, New York ev işçilerinin 24 saatlik çalışmaya karşı eylemi, Foto: Amir Khafagy/Documented

Göner Mamdani’nin işçi eylemlerini destekleme konusunda tutarsızlıkları olduğunu belirtiyor: “

“New York’taki Çin mahallesinde büyük bir işçi eylemi oldu . Burada bazı evlerde Çinli göçmen kadınlar ev işlerinde 24 saat çalıştırılıyorlardı. Göçmen kadınlar bu çalışma şartlarına karşı açlık grevi başlattılar.

Mamdani işçi eylemlerini destekliyor ama kendisine destek için çok çağrı yapılmasına rağmen o eyleme destek vermedi. Yani aslında sistemin gerçekten içini gösteren, işçi sınıfın gerçek mücadelesi diyebileceğimiz alanlara çok da fazla girmemeye, dokunmamaya çalıştı.”

Belfast’taki olaylar göçmen karşıtı şiddet endişelerini artırıyor

Belfast’taki bıçaklı saldırı, sosyal medyadaki dezenformasyonun da etkisiyle şiddetli göçmen karşıtı saldırıların fitilini ateşleyerek ırkçılık, kamu güvenliği ve Kuzey İrlanda’nın kırılgan sosyal yapısına dair ciddi endişelere yol açtı.

Foto: Kevin Scott (@Kscott_94)

Belfast’ta geçtiğimiz hafta yaşanan bıçaklı saldırının ardından başlayan olaylar, göçmenlere yönelik şiddeti, sosyal medyadaki dezenformasyon ve yetkililerin gerilimi kontrol altına alıp alamayacağı konularında ciddi soru işaretleri yarattı.

Olaylar, 8 Haziran’da Kuzey Belfast’ta Stephen Ogilvie’nin, Sudan uyruklu Hadi Alodid tarafından bıçaklı bir saldırıda ağır yaralanmasıyla başladı. Ardından 30 yaşındaki Alodid, cinayete teşebbüs, kamuya açık alanda bıçak taşıma ve ölüm tehdidinde bulunma suçlamalarıyla tutuklandı. Şüphelinin henüz hüküm giymediği davada, polis saldırının ardındaki nedeni resmi olarak açıklamadı.

Bıçaklı saldırı ve şiddetin tırmanması

Ancak olay, kısa sürede sadece bir adli vaka olmaktan çıktı. Saldırıya dair çeşitli videolar ve doğrulanmamış iddialar internette hızla yayıldı. Şüphelinin uyruğu ve göçmenlik statüsü tartışmaların odağına yerleşirken, kısa süre içinde Belfast’ın çeşitli bölgelerinde göçmen karşıtı gösteriler başladı. Bu gösterilerin birçoğu şiddet olaylarına dönüştü.

Olaylara müdahale eden polis memurlarına tuğla, şişe ve havai fişeklerle saldırıldı. Araçlar ateşe verilirken, birçok ev ve iş yeri de hasar gördü. Özellikle göçmenlere ve etnik azınlıklara ait olduğu bilinen bazı mülkler açıkça hedef alındı. Kuzey İrlanda Polis Teşkilatı (PSNI) olayları bastırmak için çevik kuvvet ekiplerinden destek aldı; tazyikli su ve plastik mermi kullandı.

Şiddet olaylarının artması, Kuzey İrlanda’da yaşayan azınlık gruplarının korku içinde yaşadığına dair uyarılara neden oldu. Güvenlik endişesi taşıyan bazı aileler evlerini terk etmek zorunda kaldı. Polis ise halka sükunet çağrısında bulunarak, gerilimi tırmandıracak içeriklerin paylaşılmasından kaçınılmasını istedi.

Ogilvie’nin ailesi, polis aracılığıyla yaptığı açıklamada saldırının kendilerini derinden sarstığını ancak bu olayın toplumu bölmesini veya göçmenlere yönelik bir düşmanlığa dönüşmesini istemediklerini vurguladı. Aile, göçmenlerin ülkeye sunduğu katkıların altını çizerek, tek bir kişinin eyleminin tüm bir topluluğa mal edilmemesi gerektiğini belirtti.

Aile tarafından dün yapılan son açıklamada ise Stephen Ogilvie’nin komadan çıktığını ve tedavisinin sürdüğü bildirildi. Ancak durumunun ciddiyetini koruduğu da belirtildi. Ailesi, Ogilvie’nin sol gözünü kaybettiğini, sağ gözünde de görme kaybı riski bulunduğunu aktardı.

Sosyal medya dezenformasyonu

Belfast ve Londra’daki siyasi liderler şiddet olaylarına sert tepki gösterdi. Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, yaşanan kargaşanın kabul edilemez olduğunu ve sorumluların yasalar önünde hesap vereceğini söyledi. Kuzey İrlanda Bakanı Hilary Benn ise olayları “ırkçı eşkıyalık” olarak tanımlayarak, insanların sırf ırkları ve kökenleri yüzünden hedef alındığına dikkat çekti.

Kuzey İrlanda Başbakanı Michelle O’Neill ailelerin korkutulmaya çalışılmasını ve evlerin kundaklanmasını kınarken, Başbakan Yardımcısı Emma Little-Pengelly, iddia edilen tek bir suçun masum insanlara yönelik saldırılara asla gerekçe olamayacağını belirtti. Adalet Bakanı Naomi Long da halkın korku ve öfkesini göçmen karşıtı eylemlere dönüştüren kışkırtıcıları eleştirdi.

Sosyal medyanın krizi derinleştirdiğini vurgulayan Long’un açıklamaları dikkat çekiciydi. The Guardian’a göre, internet üzerinden saldırıları körükleyen pek çok kişi bölge halkından dahi değildi, hatta Long’un tabiriyle “Belfast’ın haritadaki yerini bile bulamayacak” kişilerdi.

Olayların ardından sosyal medyanın rolü en çok tartışılan konulardan biri haline geldi. Emniyet yetkilileri ve siyasiler, yayılan videoların, iddiaların ve kışkırtıcı mesajların olayların büyümesine neden olduğu konusunda hem fikir. Ayrıca şiddet olayları başlamadan önce göçmenlere ait olan adreslere yönelik tehditlerin yeterince ciddiye alınmadığına dair eleştiriler de gündemde.

Foto: Kevin scott

The Guardian’ın haberine göre, The Accountability Project Northern Ireland adlı gönüllü bir grup, Kasım 2025 ile Haziran 2026 arasında polise çok sayıda uyarıda bulundu. Grup, internetteki göçmen karşıtı hareketlilik ve aşırılık yanlısı sitelerde paylaşılan adresler konusunda polis teşkilatını uyardı. Grubun sözcüsü, saldırılar sırasında sızdırılan bir “fişleme” listesinin, daha önce polise sundukları listeyle eşleştiğini öne sürdü.

PSNI yetkilileri geçtiğimiz hafta meydana gelen bıçaklı saldırının ardından başlayan olaylar hakkında soruşturmanın sürdüğünü belirtiyor. Bir yandan olaylara karışanlar tespit edilip dijital ayak izleri takip edilirken, diğer yandan da risk altındaki bölgeler ve kişiler için güvenlik önlemleri artırılıyor.

Kuzey İrlanda’nın tarihsel bağlamı

Belfast’ta yaşanan şiddet olayları, son dönemde Birleşik Krallık genelinde artış gösteren göçmen karşıtı şiddet dalgasının yeni bir tezahürü olarak yorumlanıyor. 2024 yılında Southport’ta üç kız çocuğunun öldürülmesinin ardından da benzer bir tablo yaşanmıştı. Saldırgana dair internette yayılan yanlış bilgiler, camilerin, sığınmacı barınaklarının ve polis ekiplerinin hedef alınmasına yol açmış, söz konusu olaylar bir parlamento raporuna “2011’den bu yana görülen en kötü kamu düzeni bozukluğu” olarak yansımıştı.

Kuzey İrlanda, benzer bir göçmen karşıtı şiddete 2025 yılında da tanık oldu. Ballymena’da iki gencin cinsel saldırıyla suçlanmasının ardından başlayan olaylar, kısa sürede göçmenlere yönelik toplu bir nefret saldırısına evrilmişti. Evler ve araçlar ateşe verilmiş, polis olayı “nefret suçu odaklı kargaşa” olarak kayıtlara geçirmişti. Reuters’ın daha sonra aktardığına göre, söz konusu gençlere yöneltilen suçlamalar daha sonra düşürülmüştü.B da tamamen kanıtsız bir iddianın göçmen topluluklarına karşı nasıl bir silaha dönüştürüldüğünü gözler önüne sermişti.

Belfast’daki olaylar, işlenen ciddi suçların veya iddiaların, özellikle sosyal medya üzerinden manipüle edilerek nasıl hızla göçmen karşıtı olaylara evrildiğini gösteren bu daha geniş şablona birebir uyuyor.

Üstelik bu olaylar, Kuzey İrlanda’nın kendine has siyasi ve toplumsal yapısı nedeniyle daha çok tehlike barındırıyor. Uzun bir süre devam eden mezhepsel bölünme ve siyasi çatışma geçmişine sahip olan Belfast’ta sokak şiddetinin alevlenmesi her zaman daha büyük krizlerin habercisi olma riski taşıyor. The Guardian, saldırılarda Loyalist paramiliter grupların yer aldığına dair şüpheleri gündeme taşısa da şu an için bu tür grupların olayları organize ettiğine dair kesin bir kanıt bulunmuyor.

Bugün gelinen noktada hem siyasiler hem de güvenlik güçleri için mesele sadece asayişi sağlamaktan ibaret değil. Dijital dünyadaki manipülasyonlara ve dezenformasyona karşı nasıl daha etkin önlem alınacağı ve kriz anlarında azınlık topluluklarının nasıl korunacağı soruları çözüm bekliyor.

Bıçaklı saldırıya dair ceza davası mahkeme salonlarında sürecek. Ancak o saldırının ardından sokaklarda yaşanan şiddet olayları, Belfast’ı şimdiden ırkçılık, sosyal medyanın yıkıcı gücü, emniyet zafiyetleri ve tek bir bireyin eyleminden bütün bir topluluğu sorumlu tutmanın yaratacağı tehlikelerle yüzleşmek zorunda bıraktı.

İsviçre “on milyon sınırlandırmasına hayır” dedi

İsviçre’de pazar günü gerçekleştirilen referandumda seçmenler, ülke nüfusunu on milyonla sınırlandırmayı öngören İsviçre Halk Partisi’nin mülteci karşıtı girişimini yüzde 54,8 oranında reddetti. Aynı gün, seçmenlerin yüzde 53’ü askerlik hizmetini reddetmeyi zorlaştıran yasal reformu ise destekledi.

Fotoğraf: Swissinfo.ch

İsviçre 14 Haziran Pazar günü, sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin (SVP), girişimi ile ülke nüfusunun 10 milyon kişiyle sınırlandırmasını hedefleyen referanduma gitti. Araştırma enstitüsü gfs.bern‘in açıkladığı sonuçlara göre seçmenler, “On milyona hayır” göç girişimini yüzde 45,2’ye karşı yüzde 54,8 çoğunluğuyla reddetti.

Swissinfo.ch, katılım oranının yüzde 58 olduğunu ve bu oranın önceki oylamalara kıyasla daha yüksek olduğunu kaydetti. Nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan göçmenlerin ise ulusal seçimlerde oy hakkı yok.

İsviçre’nin Neuchâtel kantonunda seçmenlerin yüzde 67,3’ü “hayır” derken bu oran Cenevre’de yüzde 65,4, Vaud’da ise yüzde 64,5 oldu. Reddin en güçlü çıktığı yer ise yüzde 73,5 oranla Almanca konuşan Basel-Şehir kantonu oldu. Sonuçlara göre İsviçre’nin kuzeydoğusundaki kırsal kanton Appenzell İç Roden, yüzde 65,9 oranında “evet” dedi. SVP’nin taleplerinin referandumda kabul edilmesi için girişimin hem ulusal düzeyde yüzde 50’den fazla oy alması hem de kantonların yarısından fazlasının onayını alması gerekiyordu.

SVP başkanı Marcel Dettling, İsviçre kamu radyosu SRF’e yaptığı açıklamada, kırsal kesimin açıkça “evet” dediğini fakat şehirlerin dengeyi değiştirdiğini söyledi.

Seçmenler AB ile ilişkileri korudu

SVP’nin referandumu destekleme amacı, 2050’den önce nüfusun 9,5 milyon eşiğini aşması durumunda hükümet olarak duruma müdahale ederek daha az mülteci kabul etmek ve mültecilerin aile birleşimini sınırlandırmak. Nüfusun 2050’den önce 10 milyonu aşması durumunda ise iki yıl içinde Avrupa Birliği (AB) ile kişilerin serbest dolaşımına ilişkin anlaşmayı feshetmesi talep edilmişti.

"Kişilerin Serbest Dolaşımı" anlaşması, AB vatandaşlarının vize veya oturum izni zorunluluğu olmadan üye ülkelerde seyahat etmesi, çalışması ve ikamet etmesini sağlayan anlaşmadır. Serbest Dolaşım (Free Movement), sınır kontrolünün ötesinde başka bir ülkede yasal olarak yaşama, çalışma, okuma ve eşit haklardan yararlanma güvencesidir. 

SVP, aşırı kalabalık trenleri, tıkanan yolları ve dar konut piyasasının tümünü “kontrolsüz” göçe bağlıyordu. İsviçre’nin nüfusu şu an 9,1 milyon, 2002’de ülkenin AB ile serbest dolaşım anlaşmasının yürürlüğe girmesinden bu yana yüzde 23 artış kaydedildi. Oylamadan “evet” sonucu çıksaydı İsviçre, AB’den gelen göçü kesmek ve sığınma taleplerini kısıtlamak gibi bazı tedbirler alacaktı. Hükümet, bunun bedelinin AB ile serbest dolaşımın sona erdirilmesi olabileceği yönünde uyarıda bulunmuştu. Çünkü AB ile serbest dolaşım anlaşması, İsviçre’nin AB’ye entegrasyonunun temel taşı olarak duruyor.

Pazar günü Adalet Bakanı Beat Jans ise “Halkın bu kararı istikrar, açıklık ve güvenilirlik mesajı taşıyor” dedi.

Referandumda hayır oyu kullanma çağrısı yapan Sosyal Demokrat Parti eş başkanı Cédric Wermuth da SRF’e yaptığı açıklamada, İsviçre halkının çoğunluğunun SVP’nin “günah keçisi siyasetinden” bıktığını ifade etti. Wermuth, nüfus tavanının reddini, İsviçre’nin en büyük ticaret ortağı ve serbest dolaşım sayesinde nitelikli iş gücünün başlıca kaynağı olan AB ile ilişkileri koruma isteğine de bağladı.

Oylamanın ülke dışında da yakından izlendiğinin göstergesi olarak Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen şu mesajı paylaştı:

“İsviçre halkı konuştu. AB ile İsviçre arasında derin bağlar ve güçlü bir ortaklık var. İşbirliğimizi modernize etmek ve derinleştirmek için birlikte çalışmaya devam edeceğiz.”

Merkez Parti başkanı Matthias Bregy ise oylamanın, komşu ülkelerin gerisinde kalan nüfus artışının nasıl yönetileceğine ilişkin bir tartışmayı açtığını söyledi. Bregy, büyümenin gerçek bir sorun olduğunu vurgularken SVP’nin nüfus tavanı kapsamındaki çözüm önerilerinin ise hatalı olduğunu belirtti.

İsviçre’de askerlik hizmetini reddetmek zorlaştı

Pazar günü İsviçre seçmenleri, aynı zamanda sivil hizmete ilişkin kuralların sıkılaştırılmasını da onayladı. Seçmenlerin yüzde 53’ü, askerlik hizmetini reddetmeyi zorlaştıran yasal reformu destekledi. Referandumla itiraz edilen Federal Sivil Hizmet Kanunu’ndaki değişiklikler, askeri hizmet yerine sivil hizmeti tercih etmek isteyenlerin sayısını azaltmayı öngörüyor.

Teklif, batı İsviçre’deki Vaud, Cenevre, Neuchâtel ve Jura kantonları dışında, 26 kantonun büyük çoğunluğu tarafından reddedildi.

Yeni kurallar, en az 150 hizmet günü, kısıtlanmış esneklik ve zorunlu tazeleme kursları gibi daha katı koşullar getiriyor. Amaç, özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından jeopolitik gerginliklerin tırmandığı bu dönemde sivil hizmete her yıl başvurup kabul edilen kişi sayısını yaklaşık 7.200’den 4.000’e indirmek ve ordu kapasitesini güçlendirmek.

gfs.bern’den Golder, “Daha küçük, daha muhafazakar kantonlarda sonuç çok net” diyerek bu tabloyu, seçmenlerin “zor dönemlerde” orduyu güçlendirme iradesinin bir yansıması olarak değerlendirdi.

SVP milletvekili Nicolas Kolly, “Çok fazla belirsizliğin yaşandığı özel bir dönemdeyiz. Bu güvenliği sağlamak için çabalarımızı yeniden odaklamamız gerekiyor. Askerlik zorunludur, bunlar ülke için gerekli yükümlülükler” dedi.

Ordu çağ dışı bir insan imajını temsil ediyor”

Pazar günkü oylama, başta sol eğilimli Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Protestan Parti’nin öncülük ettiği “Sivil Hizmeti Kurtarın” girişimiyle tetiklenmişti. Muhalifler, reformun sağlık, eğitim ve tarım gibi sektörlerdeki personel açığını derinleştireceğini ve orduya yapacağı katkının da oldukça sınırlı kalacağını savunmuştu.

Genç Yeşiller, yakın seçim sonucunu geniş tabanlı halk desteğinin kanıtı olarak gösterirken kampanyacılar, ek kısıtlamalara direnilebileceğinin sinyalini verdi.

Genç Yeşiller, oylama sonucuna ilişkin sosyal medya hesaplarından paylaştığı açıklamada şunları söyledi:

“Bugün 14 Haziran, feminist grev günü. Sivil hizmet yasasına “evet” oyu, feminist ve dayanışmacı İsviçre’ye karşı bir saldırı niteliği taşıyor.

Tüm sivil hizmet edimlerinin yüzde 83’ü sosyal, eğitim ve sağlık sektörlerinde gerçekleştiriliyor. Sivil hizmet görevlileri çoğunlukla, ağırlıklı olarak Finta topluluğundan bireylerin çalıştığı bakım alanlarında görev yapıyor. Sivil hizmeti değersizleştirerek destekçileri, bakım emeğini değersizleştiren köklü bir geleneği sürdürüyor.

Asıl sorun, ordunun çağ dışı bir insan imajını temsil etmesidir: Maço yapılar ve bireylerin neredeyse sınırsız güç kullanabildiği katı hiyerarşiler bunun başlıca göstergeleri. Ordu bünyesinde çeşitli ayrımcılık biçimleri ve cinsiyete dayalı şiddet yaygın biçimde var olmaya devam ediyor; bunlarla başa çıkmak için kurumsal düzeyde yeterli adım atılmıyor.

Sivil hizmet koşullarının sertleştirilmesi, ordunun bu iç sorunlarını hiçbir şekilde çözmüyor. İsviçre ordusu, sivil hizmet gibi işlevsel ve toplumsal açıdan değerli bir sisteme saldırmadan önce kendi iç sorunlarıyla ciddi biçimde yüzleşmeli!”

Swissinfo.ch’ye göre, Yeşiller üyesi ve İsviçre Sivil Hizmet Federasyonu başkanı Clarence Chollet ise sağ kesimin daha kapsamlı bir hedef güttüğü konusunda uyardı:

“Bu hedef, vicdan testinin yeniden getirilmesini ve sivil hizmetin sivil koruma ile birleştirilmesini de kapsıyor. Bizi asıl kaygılandıran bu adımlar.”

Bu konunun ise seçim kampanyası sürecinde “On milyona hayır” girişiminin gölgesinde kalarak sınırlı ilgi gördüğü kaydedildi.

Kaynak: Swissinfo.ch

Edin Džeko’dan Bosnalı çocuklara mektup

Bosna Hersek’in Dünya Kupası’nda yer almasında büyük katkı sağlayan Edin Džeko, bu akşam 22.00’de oynanacak Kanada-Bosna Hersek müsabakası öncesi ülkesindeki çocuklar için bir mektup kaleme aldı.

Foto: IMAGO/EPA

Ülkesini 2026 FIFA Dünya Kupası’nda temsil edecek Boşnak futbolcu Edin Džeko‘nun, turnuva öncesinde Bosna Hersek’te yaşayan çocuklar için kaleme aldığı ve The Player’s Tribune‘de yayımlanan bu mektubu Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Edin Džeko kimdir?

Bosna-Hersek futbolunun yetiştirdiği en büyük efsanelerden biri olan ve santrfor mevkiinde görev yapan Edin Džeko, kariyeri boyunca Wolfsburg, Manchester City, Roma, Inter ve Fenerbahçe gibi Avrupa’nın önemli kulüplerinde forma giymiştir. Džeko, Avrupa’nın beş büyük liginin üçünde (Bundesliga, Premier Lig ve Serie A) 50 gol barajını aşan tarihteki nadir oyunculardan biridir. Ayrıca Džeko, ülkesinin en popüler ve önde gelen figürlerinden biridir.

Sevgili Bosna Hersek’li çocuklar,

Sizlere tek bir mesajım var:

Hiçbir şey imkânsız değildir.

Hiçbir şey.

Bosnalı olduğumuz için şanslıyız. Bunu sadece hayallerini yaşama fırsatı bulmuş bir insan olarak değil, savaştan sağ kurtulmuş ve çok kolaylıkla bambaşka bir kadere sahip olabilecek bir çocuk olarak söylüyorum.

Sarajevo Kuşatması hakkında konuşmayı pek sevmem ama o günlerin gerçekten nasıl olduğunu anlamanız çok önemli. Kuşatma başladığında henüz altı yaşındaydım. Sirenlerin ilk defa çaldığı, annemin beni kucaklayıp ayakkabılığın arkasına saklandığımız o ânı hatırlıyorum. O, birinci gündü. Bu durum tam dört yıl boyunca sürdü. Neler olup bittiğini tam olarak anlayamıyorduk ama istisnasız her gün dehşet içindeydik. Evimiz yaşamaya devam edemeyeceğimiz kadar tehlikeli bir hâl aldığında, büyükanne ve büyükbabamın evine taşındık. Sanırım yaklaşık 40 metrekarelik bir yerdi. Kuzenler, teyzeler, amcalar derken toplam 15 kişiydik ve hepimiz yerde uyuyorduk.

Monopoly oynardık. Bu oyunu bilir misiniz? Dışarı çıkmak tehlikeliydi çünkü keskin nişancılar şehri kuşatmıştı. Bu yüzden kuzenlerimle balkona yakın bir yerde zemine oturur ve saatlerce oynardık. Siren seslerini ve bombaları duyardık. Bazen yer sarsılır ve Monopoly piyonları dört bir yana saçılırdı.

Ama ne zaman oynasak, oyuna dalıp giderdik. Birkaç dakikalığına da olsa savaşı unuturduk.

Etrafımızdaki dünyanın başımıza yıkıldığını unuturduk.

Sadece bir anlığına da olsa, yalnızca birer çocuk olabilirdik.

Dışarıda futbol oynamayı gerçekten çok istiyorduk. Her gün masum insanların ambulanslara taşındığına şahit oluyorduk. Ama bir çocuğu dört yıl boyunca eve nasıl hapsedebilirsiniz ki? Hapsedemezsiniz. Anne babalarımız da bunun farkındaydı. Ara sıra, ortalık sakin göründüğünde annem dış kapıyı açar, ben de mahalledeki diğer çocuklarla oynamak için dışarı çıkardım.

O kapıyı açtığında yüzündeki o ifadeyi asla unutmayacağım. Dudaklarında hafif bir tebessüm olurdu çünkü beni oyun oynarken göreceği için çok mutlu olurdu. Ama sonra gözlerine bakardım ve bir daha asla geri dönemeyeceğimden ne kadar büyük bir endişe duyduğunu görürdüm.

Foto: Džeko Ailesi

Hepimizin zaman zaman dışarı çıkması gerekiyordu. Sürekli suyumuz tükeniyordu, bu yüzden kovaları kapıp su doldurmak için sokakların birinde sıraya girmemiz gerekiyordu. Asansörler çalışmıyordu. Elektrik yoktu. Bu yüzden yürüyorduk. Üçüncü kat… Dördüncü kat… Çıkılacak altı kat daha… Sarajevo’nun en formda çocuğu ben olmalıydım.

Yemek bulmak da ayrı bir mücadeleydi. Anne babalarımız bunun için hayatlarını tehlikeye atıyordu. Ancak bazen gökyüzünden, sanki sihirli bir dokunuşla, yiyecek dolu kutular düşerdi. Biz onlara beslenme çantalarımız derdik. Nereden geldiklerini bilmezdik, umurumuzda da değildi. Bunlar askeri kumanyalardı. Bize göre tatları inanılmazdı. Her gün aynı şeyleri yediğinizde, fıstık ezmesi gökyüzünden gelen bir lütuf gibi hissettiriyordu.

Sonuçta hayatta kaldık. Geriye dönüp baktığımda, ne kadar güçlü olduğumuza hayret ediyorum. Biz sadece küçük çocuklardık. Ancak savaşın hiçbir anlamı yoktu. Onca masum insan öldürüldü, peki ne için?

Para için. Güç için. Ego için.

Hiç uğruna.

Bugün haberlerde savaş gördüğümde midem bulanıyor. Bunu hiçbir yerde görmek istemiyorum. Nedendir bilinmez, yetişkinler asla ders almıyor.

Foto: Kevin Weaver/Hulton Archive/Getty Images

Kuşatma sona erdiğinde neredeyse 10 yaşındaydım.

Futbolcu olmak gibi bir planım yoktu. Bu, o kadar imkânsız görünüyordu ki hayalini bile kuramıyordum. Anlayacağınız, her şey yerle bir olmuştu. Bugün orada gördüğünüz çim sahalar tamamen yanıp kül olmuştu. Futbol oynamaya sadece sevdiğim için devam ettim. İlk birkaç ay antrenman yapmam için babam beni bir okulun spor salonuna götürürdü. Sonunda zemini temizlediler ve bu kavrulmuş toprak sahalara beyaz çizgiler çizmeye başladılar.

O zamanlar babamın işi pasta ve ekmek dağıtmaktı ama ilk kulübüme imza attığımda, beni antrenmana götürmek için işine ara verirdi. Yolda bana, nereli olduklarına veya ne iş yaptıklarına bakmaksızın insanlara karşı nazik olmamı ve herkese eşit davranmamı söylerdi. Bunu asla unutmadım. Babam alt liglerde futbol oynamıştı ve o benim kahramanımdı. Arabadan her indiğimde elime bir muz tutuşturur ve “İyi şanslar oğlum” derdi.

Hafta sonları birlikte televizyonda futbol izlerdik. (Bu, annemle her gün izlediğimiz Meksika pembe dizilerine verdiğim nadir molalardandı.) O zamanlar Serie A en iyi ligdi. AC Milan’ın forveti Shevchenko’yu duydunuz mu? “Sheva“ya bayılırdım. İtalya’yı çok severdim. Bana dünyanın öbür ucundaki masalsı bir diyar gibi gelirdi. Orada futbol oynamayı hayal bile edemezdim. Fazlasıyla gerçek dışı geliyordu. Tek umudum kulübüm Željezničar‘ın A takımında oynamaktı. Hatta antrenörlerimden biri, sarışın olduğum ve çok gol attığım için bana Sheva demeye başlamıştı. Ben de içimden, “Eh, neden olmasın” diyordum.

Sonra bir gün, 19 yaşındayken başka bir antrenör çıkageldi ve beni Çek Cumhuriyeti’ne götürmek istediğini söyledi. Bosna’dan ayrılmak istemiyordum ama bana, hayallerimi gerçekleştirme şansımın orada daha yüksek olacağını söyledi. Dürüst olmak gerekirse hayalimin ne olduğunu bile bilmiyordum. Sadece daha iyi olmak istiyordum. Kendime inancım tamdı. Bedenimin en güçlü kısmı zihnimdi. Teplice’ye gittiğimde kendi kendime, “Edin, bu adamlardan daha fazla çalışmalısın, yoksa seni geri gönderirler” dedim.

Beni 25 bin avroya transfer etmişlerdi.

Yaklaşık iki yıl sonra Wolfsburg’a imza attım. Milan’la oynadığımız maçta formamı Sheva ile değiştirdim.

Ardından Manchester City beni 37 milyona transfer etti.

Sonra Roma’ya gittim.

Savaşın içinde büyüdüm. Ve birdenbire bir peri masalını yaşarken buldum kendimi.

Hiçbir şey asla imkânsız değildir.

Bosna’yı Dünya Kupası’na götürmek bile.

2014’ü hatırlıyor musunuz? Çoğunuz muhtemelen henüz doğmamıştınız. Ancak ilk Dünya Kupamıza katılmaya hak kazandığımızda, bu hayatımızın en güzel günüydü.

Belirleyici olan eleme maçını Litvanya’daki o eski stadyumda oynadığımızı ve hakem bitiş düdüğünü çaldığında bir grup Bosnalının sahaya girmek için duvarlardan atlamaya başladığını hatırlıyorum. Ancak duvarlar neredeyse iki metre yüksekliğindeydi ve beton zemine atlamak zorundaydılar. Arkamı dönüp hepsinin bize doğru koştuğunu gördüğümü ve “Aman Tanrım, bu adamlar çıldırmış” diye düşündüğümü anımsıyorum.

Sonra diğerlerinden biraz daha yavaş koşan bir adam gördüm. Gözlerinde yaşlarla, aksayarak bana doğru geliyordu.

O, babamdı.

Baba, ne oldu?” diye sordum.

Atlarken ayağımı incittim. Ama merak etme. Şu an hiçbir acı hissetmiyorum!” dedi.

Sadece sarıldık ve ağladık.

Ne yazık ki Brezilya’da şans yanımızda değildi. Siz bunu hatırlamazsınız ama Nijerya’ya karşı nizami olan ve geçerli sayılması gereken bir gol atmıştım. O günlerde VAR yoktu, bu yüzden gruptan çıkamadık. Ama en azından küçük ülkemiz, Maracanã’da oynama fırsatı buldu. En azından dünyaya kim olduğumuzu gösterdik.

Ve şimdi geri döndük.

Foto: Elvis Barukcic/AFP via Getty Image

Komik olan ne biliyor musunuz? Mart ayında 40 yaşına girdim ve hâlâ kutlama yapmadım. Ben bir Müslümanım ve o sıralar Ramazan ayıydı. Sonrasında da Galler ve İtalya’ya karşı halletmemiz gereken bazı işlerimiz vardı. Ben de, “Tamam, benim partim bu olacak” diye düşündüm.

Galler karşısında 1-0 gerideyken skorborda baktığım o anı hatırlıyorum.

85:00…

Panik…

Zamanımız tükeniyordu.

Derken bir korner kazandık, ufak tefek bir adam beni tutuyordu ve içimden “Oh, harika!” dedim. Topu ağlara yolladım ve tam kutlama yaparken, kariyerim boyunca dört kez penaltı atışlarına kaldığımı hatırladım. Hepsini kaybetmiştim.

Neyse ki gençlerimiz nasıl penaltı atılacağını biliyor. Biz tecrübeliler gibi her şeyi gereğinden fazla düşünmüyorlar.

Zenica’da İtalya’ya karşı oynadığımızda Donnarumma’dan çok korkmuştum. Biliyorsunuz, kendisi oldukça iri biri. Dürüst olmak gerekirse seri penaltı atışlarında ona gol atabilir miydim emin değilim ama uzatmaların son dakikasında sağ omzumu incittim ve oyundan çıkmak zorunda kaldım. İlk penaltımızı aslında izleyemedim çünkü sağlık görevlimiz hâlâ kolumu göğsüme bantlamakla meşguldü. Yedek kulübesinde oturuyordum ve tüm antrenörler görüş açımı kapatıyordu. Top ağlarla buluştuğunda tribünlerin kükreyişini duydum ve şöyle düşündüm:

Biliyor musunuz? Belki de böylesi uğur getiriyordur. İzlemeyeceğim. İzleyemem. Sadece taraftarı dinleyeyim. Sadece kendi insanımı dinleyeyim.

Sonra İtalya penaltı kaçırdı. Çıkan ses o kadar yüksekti ki…

Bir tane daha kaçırdıklarında ses adeta çıldırtıcıydı. Sadece dua ediyor, durmadan dua ediyordum. Tek görebildiğim antrenörlerimizin sırtıydı.

Sonra Esmir (Bajraktarević) kader penaltısını kullanmak için topun başına geçtiğinde, teknik direktörümüz arkasını döndü ve “Ben de izleyemeyeceğim” dedi.

Yanıma geldi ve bana sımsıkı sarıldı. Kafalarımızı birbirine yasladık, gözlerimizi kapattık ve sadece dinledik…

Ve sonra o güne dek duyduğumuz en tuhaf sesi duyduk:

Esmir’in topa vuruş sesini duyduk.

Tribünlerden bir, “Ahhhhhhh…” sesi yükseldi.

Gigi (Donnarumma) parmaklarının ucuyla topa dokunmuştu.

Tribünlerden bu kez “Ohhhhhh…” sesi koptu.

Stadyum bir anlığına sessizliğe büründü. Hayatımdaki en uzun milisaniyeydi.

Ve sonra… bir patlama.

Çığlıklar, meşaleler, duman ve havai fişekler. Havalara sıçrayan insanlar. Tüm yedek kulübemiz sahaya fırladı. Teknik direktörüme daha da sıkı sarıldım, gökyüzüne baktım ve ardından hayatımın en büyük çığlığını attım.

AAAAAAAAAAAAAAHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHH!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Tam 20 saniye boyunca bu şekilde bağırdım.

Küçük ülkemiz yeniden Dünya Kupası’na gidiyordu.

Foto: Image Photo Agency/Getty Images

Buraya ulaşmak hiçbir zaman kolay olmadı. 40 yaşındayken, ertesi sabah sırtınız ağrıdan bağırırken ve yeniden ağrı kesicilere uzanmak zorunda kaldığınızda da hâlâ kolay değil. Ama bedenim her pes etmek istediğinde; kaçırdığım tüm o partileri, ailemden uzakta geçirdiğim onca ayı, arkadaşlarım bir plajda kokteyllerini yudumlarken benim turnuvalara adadığım tüm o yaz tatillerini hatırlıyorum. Zihinsel olarak çok zorlayıcı. Eleştiriler hâlâ canımı yakıyor. Ama sahaya adım attığımda, midemde uçuşan kelebekler ve gözlerimdeki o parıltıyla kendimi hâlâ bir çocuk gibi, tıpkı sizlerden biri gibi hissediyorum.

Ve her defasında aynı sonuca varıyorum.

Buna değer.

Yaşanan her şeye.

Kötü anlar yaşanmadan, iyi anlar asla gelmez.

İtalya’yı yendiğimizde, Serie A’da birlikte oynadığım bazı arkadaşlarımı görmek için yanlarına gittim. Ardından tribündeki ailemi bulmaya gittim. Eşimi öptüm. Anne babama sarıldım. Onlar olmasaydı, bunların hiçbiri gerçekleşmezdi.

O gece, sırf Zenica’da olmak bile inanılmazdı. Bosna’dan ne kadar uzak kalırsam, o kadar çok sevmeye devam ediyorum. Tam 20 yıl oldu. Bunun dokuzu İtalya’da geçti. Çocuklarım Roma’da doğdu. Orası hâlâ benim ikinci evim. Ama Sarajevo’da anne babamı her ziyaret ettiğimde, annem yemek yaparken ve hepimiz bir aradayken hissettiğim mutluluğun tarifi yok. Bu formayı giydiğimde kalbim bir başka atıyor.

Ben kendi insanım için oynuyorum. Sarajevo sokaklarındaki çocuklar için oynuyorum. Birileri hâlâ bizi birbirimizden koparmaya çalışsa da ülkemizi böylesine güzel kılan tüm o farklı kültürler ve inançlar için oynuyorum.

Asla başaramayacaklar.

Benim sayemde değil. Yetişkinler sayesinde de değil. Biz asla ders almayız. Bu, siz çocukların sayesinde… Sizler hiç değişmiyorsunuz.

O yüzden bana son bir iyilik yapın, anlaştık mı?

İster Sarajevo’da, ister Roma’da, ister St. Louis’de yaşayın… İster Müslüman, ister Yahudi, ister Katolik veya Ortodoks olun…

Nereden geldiğinizi asla unutmayın.

Siz Bosnalısınız. Dünya, ayaklarınızın altında.

Hepinizi çok seviyorum.

En içten sevgilerimle,

– Edin

İsviçre referanduma gidiyor: Göçmenler için yeni tehlike

İsviçre’de, ülke nüfusunun 10 milyonu aşmaması için İsviçre Halk Partisi’nin girişimi ile yapılacak referandum onaylanırsa en çok göçmenler etkilenecek. Mojust Vakfı Yönetim Kurulu üyesi Rüştü Demirkaya, referandumun demokratik bir uygulama olarak görünmesine rağmen çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini beraberinde getirdiğine dikkat çekiyor.

Foto: 20min/Stefan Lanz

İsviçre 14 Haziran Pazar günü, sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin (SVP), girişimi ile ülke nüfusunun 10 milyon kişiyle sınırlandırmasını hedefleyen referanduma gidiyor. “10 milyonluk İsviçre istemiyoruz!” adı ile yapılacak olan referanduma öncülük eden göç ve AB’ne yakınlaşmaya karşıtlığıyla biliniyor. SVP yapılacak referanduma daha fazla destek almak için, konut sıkıntısı, yüksek kiralar, artan suç oranlarının göç nedeniyle yaşandığını iddia ediyor. Referandumun girişimcileri bu nedenle, İsviçre’ye göçü sınırlamayı ve nüfusun 2050 yılına kadar 10 milyonu geçmemesini sağlamayı amaçlıyor. Resmi istatistikler, İsviçre nüfusunun 2055 yılında yaklaşık 10,5 milyon kişi olacağını öngörüyor.

SVP referandum talebinde 2050’den önce nüfusun 9,5 milyon eşiğini aşması durumunda hükümet duruma müdahale ederek daha az mülteci kabul etmesini ve mültecilerin aile birleşimini sınırlandırmasını istiyor. Buna rağmen nüfusun 2050’den önce 10 milyonu aşması durumunda ise iki yıl içinde AB ile kişilerin serbest dolaşımına ilişkin anlaşmayı feshetmesi talep ediliyor.

Freedom House 2021 İsviçre Raporu: Kapsamlı Ülke Profili
İsviçre, ademi merkeziyetçi yapısı ve doğrudan demokrasi pratikleriyle dünyanın en özgür ülkelerinden biri olmaya devam ediyor. Ancak rapor, sağ popülizmin yükselişi, göçmen/mülteci hakları ve azınlıklara yönelik bazı kısıtlamalar konularında eleştirel şerhler düşüyor.
Siyasi Haklar
39 / 40
Sivil Özgürlükler
57 / 60
Küresel Özgürlük Skoru
96 / 100
A. Siyasi Haklar (Political Rights)
  • 1. Seçim Süreci (12/12): İsviçre’de hem kanton düzeyinde hem de ulusal düzeyde serbest ve adil seçimler istikrarlı bir şekilde uygulanmaktadır. Federal Konsey’in \”sihirli formül\” (işbirliği ve güç paylaşımı) yapısı, büyük siyasi partilerin yürütme organında adil temsilini güvence altına alır.
  • 2. Siyasi Çoğulculuk ve Katılım (15/16): Doğrudan demokrasi araçları (referandumlar ve halk inisiyatifleri) vatandaşlara güçlü bir yasa yapma gücü verir. Ancak, İsviçre Halk Partisi (SVP) gibi sağ popülist partilerin bu mekanizmayı göçmen karşıtı politikaları anayasal düzleme taşımak için araçsallaştırması dikkat çekicidir. Nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan göçmenlerin ulusal seçimlerde oy hakkı yoktur.
  • 3. Hükümetin İşleyişi (12/12): Yolsuzlukla mücadele yasaları güçlüdür ve şeffaflık yüksek standartlardadır. Karar alma mekanizmaları hesap verebilirlik ilkesiyle çalışır.
B. Sivil Özgürlükler (Civil Liberties)
  • 1. İfade ve İnanç Özgürlüğü (15/16): Medya özgürlüğü geniş çapta korunmaktadır. Dini özgürlükler anayasal güvence altındadır ancak İslamofobik söylemler zaman zaman siyasette karşılık bulmaktadır (Geçmişteki minare yasağı ve kamusal alanda yüz örtme/burka yasağı tartışmaları bu bağlamda not edilmiştir).
  • 2. Örgütlenme Özgürlüğü (12/12): Sendikal haklar, sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri ve barışçıl toplanma/protesto hakkı hükümet müdahalesi olmaksızın özgürce kullanılabilmektedir.
  • 3. Hukukun Üstünlüğü (15/16): Yargı bağımsızdır ve adil yargılanma hakkı güvence altındadır. Ancak insan hakları örgütleri, sığınmacıların uzun süreli gözaltında tutulması koşulları ve mültecilere yönelik idari süreçlerin şeffaflığı konusunda zaman zaman endişelerini dile getirmektedir.
  • 4. Bireysel Haklar ve Eşitlik (15/16): Kişisel özerklik ve seyahat özgürlüğü tamdır. Cinsiyetler arası ücret eşitsizliği (kadınların erkeklerden daha az kazanması) çözülmeyi bekleyen bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir.
Raporun Kritik Vurgusu: İsviçre her ne kadar “Özgür” statüsünde yer alsa da, doğrudan demokrasinin çoğunlukçu bir araca dönüşerek azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarını daraltma riski (özellikle sağ siyasetin kışkırttığı referandumlar üzerinden) sistemin en kırılgan noktasını oluşturmaktadır.
* Kaynak: freedomhouse.org / Freedom in the World 2021: Switzerland Report

Hayır oyu verin” çağrısı

İsviçre’de mevcut hükümet dahil birçok parti referandumda hayır oyu kullanma çağrısı yaptı. İsviçre Yeşiller Partisi referandum girişimini “yabancı düşmanlığı” olarak tanımlarken, Sosyal Demokratlar ise “kaos inisiyatifi” tanımını kullanıyor. Merkez partiler ise SVP’nin önerilerinin “yüzeysel çözümler” olduğunu ifade ediyor.SVP’nin taleplerinin referandumda kabul edilmesi için girişimin hem ulusal düzeyde yüzde 50’den fazla oy alması hem de kantonların yarısından fazlasının onayını alması gerekiyor.

“Göç, anayasal olarak sınırlandırılacak”

Referandume ilişkin Niha’ya konuşan Mesopotamia Observatory of Justice (Mojust) yönetim kurulu üyesi ve Cenevre Üniversitesi doktora öğrencisi Rüştü Demirkaya, referandumun ilk başta teknik bir öneri gibi sunulduğunu belirterek, “Ancak bu girişimin asıl anlamı, İsviçre’de göçü anayasal düzeyde sınırlandırmak ve nüfus meselesini güvenlikçi bir siyasal çerçeveye taşımaktır” dedi. Referandumun sadece demografik bir sınır meselisi olmadığını belirten Demirkaya, “Girişimin kabul edilmesi halinde İsviçre’nin Avrupa Birliği ile kurduğu serbest dolaşım ilişkisi, Schengen ve Dublin işbirliği, işgücü piyasası ve mülteci politikası da doğrudan tartışmaya açılabilir. Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi İsviçre ekonomisinin sağlık, bakım, inşaat, hizmet, araştırma ve eğitim gibi birçok alanı göçmen emeğine dayanıyor. Konut krizinin, kira artışlarının veya kamu hizmetlerindeki baskının kaynağını göçmenlerde aramak politik olarak kolay fakat pratikte etkisi çok farklı boyutlarda görülebilecek bir yoldur” diye konuştu.

İsviçre’de 60 Yıllık Göç Referandumları

1968’den 2026’ya: 20 Halk Oylamasında Tekrar Eden Argümanlar ve Değişen Siyaset

Kaynak: Swissinfo.ch

“Doğrudan demokrasi, tabandaki direnişleri görünür kılıyor. Bu sayede İsviçre, göç eleştirisinin öncüsü haline geldi.” — Siyasi coğrafyacı Michael Hermann

20 Halk Oylaması
60+ Yıl
4 Kabul Edilen
16 Reddedilen
Filtrele:
1960’lar — 1970’ler İşçi göçü ve “yabancılaşma” tartışması
1968 Schwarzenbach Geri Çekildi
1968
Yabancıların Aşırı Artışını Durdurma Girişimi
Zürih Demokratları, yabancı nüfusun yerleşik nüfusun onda birini aşmaması ve her yıl %5 azaltılması talebini dile getirdi.
Geri çekildi (Federal Konsey önlem aldı) Zürih Demokratları
1970 Schwarzenbach Reddedildi
1970
«Yabancıların Aşırı Artışına Karşı» Schwarzenbach Girişimi
Yabancı oranını %10’la sınırlandırmayı, yaklaşık 350.000 kişinin ülkeyi terk etmesini öngörüyordu.
%54 Hayır Ulusal Eylem
1974 Reddedildi
1974
«Yabancılaşma ve Aşırı Nüfusa Karşı» Girişim
Yabancı sayısının 500.000’e indirilmesini ve toplam nüfusun %12’sini aşmamasını talep ediyordu.
%66 Hayır Ulusal Eylem
1977 Reddedildi
1977
Dördüncü Yabancıların Aşırı Artışı Girişimi
Schwarzenbach’ın ılımlılaştırılmış önerisi: Yabancı oranının 10 yılda %12,5’e indirilmesi (yaklaşık 300.000 kişi).
%70,5 Hayır Schwarzenbach
1980’ler Sağ–sol kutuplaşması ve çevreci söylem
1981 Mitenand Reddedildi
1981
Mitenand Girişimi — «Yeni bir yabancı politikası için»
Sol ve dini çevrelerin yabancıların hukuki korumasını güçlendirmek amacıyla başlattığı karşı inisiyatif.
%80 Hayır Sol / Dini çevreler
1984 Reddedildi
1984
«Vatanın Satılmasına Karşı» İnisiyatif
Yabancıların İsviçre’de arazi satın almasını engellemeyi hedefleyen girişim. SVP’nin ilerleyen dönemdeki kampanya estetiğinin habercisi.
%51 Hayır Ulusal Eylem
1988 Reddedildi
1988
«Göçün Sınırlandırılması» Girişimi
Çevresel gerekçeleri öne sürerek göçü ülkeden ayrılanların sayısıyla sınırlandırmayı talep etti.
%67 Hayır Ulusal Eylem
1990’lar — 2000’ler İltica tartışması ve AB serbest dolaşımı
1996 Reddedildi
1996
«Yasadışı Göç Karşıtı» İnisiyatif
SVP; yasadışı giriş yapan sığınmacıların başvurularının işleme alınmamasını talep etti. Parlamento uluslararası hukuka aykırı buldu.
%54 Hayır SVP / İsviçre Demokratları
2000 Reddedildi
2000
«Göçün Düzenlenmesi» Girişimi
AB Serbest Dolaşım Anlaşması öncesinde yabancı nüfusun %18 ile sınırlandırılmasını talep etti.
%64 Hayır SVP
2002 Reddedildi
2002
«İltica Hakkının Kötüye Kullanımına Karşı» Girişimi
Balkan savaşlarından kaçan mültecilere yönelik şüpheci tavrı hedef alarak güvenli üçüncü ülkelerden gelenlerin başvurularını reddetmeyi amaçladı.
%50,1 Hayır SVP
2008 — 2016 Vatandaşlık, İslam ve kitlesel göç dönemine
2008 Reddedildi
2008
«Demokratik Vatandaşlık» Girişimi
Vatandaşlık kararlarında son sözün Federal Mahkeme değil, belediye meclislerine ait olmasını talep etti.
%66 Hayır SVP
2009 minare Kabul Edildi
2009
«Minarelerin İnşasına Karşı» İnisiyatif
11 Eylül sonrası İslamofobik kaygıların tırmandığı ortamda minareli cami inşasını anayasal düzeyde yasakladı.
%57,5 Evet Egerkinger Komitesi
2010 Kabul Edildi
2010
«Suçlu Yabancıların Sınır Dışı Edilmesi» Girişimi
Ağır suç işleyen yabancıların zorunlu sınır dışı edilmesini öngördü. Muhalefet kampanyayı ırkçı bularak eleştirdi.
%52 Evet SVP
2014 kitlesel göç Kabul Edildi
2014
«Kitlesel Göç Karşıtı» Girişim
AB ile serbest dolaşımı hedef alan bu inisiyatif, İsviçre’nin göçü yeniden kotalarla düzenlemesini talep etti.
%50,3 Evet SVP
2014 ecopop Reddedildi
2014
«Aşırı Nüfus Artışına Son» Girişimi
Ecopop derneği, göçü yıllık nüfus artışının en fazla %0,2’siyle sınırlamayı ekolojik gerekçelerle savundu.
%74 Hayır Ecopop
2016 uygulama Reddedildi
2016
Sınır Dışı Uygulamasının Hayata Geçirilmesi Girişimi
2010 inisiyatifini uygulatmak için somut suç listesiyle baskı artırma girişimi. Uluslararası hukuk sorunları gerekçesiyle reddedildi.
%59 Hayır SVP
2020’ler 10 milyon nüfus eşiği ve kapsamlı kısıtlama talepleri
2020 Reddedildi
2020
«Ilımlı Göç İçin» Girişim
AB ile serbest dolaşımın sona erdirilmesini talep etti. “10 milyonluk İsviçre”, kentsel yayılma ve suç oranı argümanları öne çıktı.
%62 Hayır SVP
2021 yüz örtme Kabul Edildi
2021
«Yüzünü Örtme Yasağına Evet» Girişimi
Minare yasağının mirasçısı: Egerkinger Komitesi’nin örtünme yasağı girişimi, analizlerde İsviçre kültür değerlerinin korunması motivasyonuyla kabul edildi.
%51 Evet Egerkinger Komitesi
2026 14 Haziran 2026
2026 — GÜNCEL
«10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır» Girişimi
SVP’nin en kapsamlı inisiyatifi: hem sığınma alanını hem AB serbest dolaşımını birlikte kısıtlamayı hedefliyor. 14 Haziran’da oylanacak.
Oylama bekleniyor SVP
SONUÇ
Kaynak: Swissinfo.ch · Veriler SWI swissinfo.ch arşivine dayanmaktadır.

Sağcı parti ülke gündemini belirliyor

İnsiyatifi savunan SVP/UDC’in, uzun süredir İsviçre siyasetinde göçmenleri, mültecileri ve yabancıları toplumsal krizlerin temel nedeni olarak gösterdiğine dikkat çeken Demirkaya şöyle devam etti: “Aşırı sağ popülist bir çizgi izliyor. Partinin sürekli benzer referandumlar gündeme taşıması tesadüf değildir. SVP, doğrudan demokrasi mekanizmasını kullanarak göç, iltica, İslam, suç, ulusal egemenlik ve Avrupa karşıtlığı gibi başlıkları sürekli kamuoyunun merkezinde tutuyor. Böylece diğer partileri de çoğu zaman kendi sosyal ve ekonomik programlarını tartışmak yerine, SVP’nin kurduğu güvenlikçi ve göç karşıtı çerçeveye cevap vermeye zorluyor. Bu anlamda referandumlar yalnızca karar alma araçları değil, aynı zamanda siyasal dili sağa çeken mobilizasyon mekanizmaları haline geliyor.”

“Azınlığın hakları engellenmemeli”

Avrupa’da sağın yükselişine de dikkat çeken Demirkaya, “Fransa’da, Almanya’da, Avusturya’da, İtalya’da ve Hollanda’da olduğu gibi İsviçre’de de göç, ulusal kimlik ve güvenlik meseleleri aynı siyasal hatta birbirine bağlanıyor. İsviçre’nin farkı, bu tartışmaların doğrudan demokrasi yoluyla sık sık halk oylamasına taşınmasıdır. Bu durum demokratik katılım açısından önemli bir gelenek olsa da, aynı zamanda çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini de beraberinde getiriyor” diye belirtti.

İsviçre’nin insan hakları, tarafsızlık ve insani diplomasi geleneği açısından bu referandumun ciddi bir uyarı niteliğinde olduğunu belirten Demirkaya, İsviçre’nin Cenevre sözleşmeleriyle, mülteci hukuku geleneğiyle ve insani kurumlarla kurduğu tarihsel ilişkinin İsviçre’nin siyasal kimliğinin parçası olarak görüldüğünü söyledi.

Sol ne yapmalı?

Sağ partilerin bu tür girişimlerin toplumsal karşılık bulmasını yalnızca ırkçılıkla açıklamanın eksik kalacağını belirten Demirkaya, “İsviçre’de gerçekten ciddi bir konut krizi, kira artışı, sağlık sisteminde baskı ve sınıfsal eşitsizlik var. Aşırı sağın başarısı, bu gerçek sorunlara yanlış ama basit görünen cevaplar üretmesinden geliyor. Bu nedenle sol, sosyalist ve demokratik güçlerin görevi yalnızca göç karşıtlığını teşhir etmekle sınırlı kalamaz. Konut hakkı, kamu hizmetleri, ücretler, çalışma koşulları ve sosyal adalet ekseninde daha güçlü bir siyasal program üretmek zorundalar. Aksi halde aşırı sağ, gerçek krizleri sahte düşmanlar yaratarak kendi lehine örgütlemeye devam eder” dedi. Demirkaya şöyle devam etti: “Son anketler hayır eğiliminin güçlendiğini gösterse de, göç meselesinin İsviçre siyasetindeki mobilizasyon gücü nedeniyle inisiyatifin geçme ihtimali tamamen dışlanamaz. Ancak kabul edilse de edilmese de bu referandum, İsviçre toplumunun geleceğine dair önemli bir eşiği gösteriyor. Asıl soru şudur: İsviçre geleceğini hak temelli, çoğulcu ve sosyal adaletçi bir toplum olarak mı kuracak, yoksa krizlerini göçmenleri ve mültecileri dışlayarak yönetmeye çalışan kapalı ve güvenlikçi bir ülkeye mi dönüşecek?”

22 Ekim 2023 İsviçre Federal Meclis Seçim Sonuçları
Siyasi PartiOy Oranı (%)Milletvekili Sayısı (Değişim)
SVP (İsviçre Halk Partisi)%28,662
SP (İsviçre Sosyal Demokrat Partisi)%18,041 (+2)
Merkez Parti%14,629
FDP (Hür Demokrat Parti)%14,428
Yeşiller Partisi23 (-5)
Yeşil Liberaller10 (-6)
Cenevre Yurttaş Hareketi2
Evanjelik Halk Partisi2
Federal Demokratik Birlik2
Tiçino Birliği1
* Federal Meclis toplam 200 sandalyeden oluşmaktadır.

Yararlanılan kaynaklar: AFP / ET,JD, Freedom House, AA. İnfografiler, kaynaklardan elde edilen verilerle yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

Paşinyan’ın ikinci zaferi: Güney Kafkasya’da değişen dengeler

Ermenistan’da sandıktan ikinci kez zaferle çıkan Nikol Paşinyan, dış politikada bir süredir izlenen “stratejik çeşitlendirme” rotasını seçmenden aldığı güçlü destekle tahkim etti. Bu kritik eşiğin ardından Erivan’ın önündeki en büyük sınav, Batı ile entegrasyon vizyonunu derinleştirirken, Moskova’ya olan mecburi bağımlılığı yönetebilmek olacak.

Nikol Paşinyan, Foto: Bloomberg

Ermenistan’da 7 Haziran 2026 tarihinde gerçekleştirilen parlamento seçimleri, Başbakan Nikol Paşinyan liderliğindeki Sivil Sözleşme Partisi’nin yeniden iktidara gelmesiyle sonuçlandı. Yaklaşık %56 oy alan Paşinyan, seçmenlerden bir kez daha güçlü bir destek alırken, seçimlere katılım oranı da yaklaşık %59 olarak gerçekleşti. Bu sonuç yalnızca Ermenistan iç siyaseti açısından değil, Güney Kafkasya’nın geleceği bakımından da önemli bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Seçimlerin ardından asıl tartışma, Erivan yönetiminin Rusya ile tarihsel bağlarını nasıl yöneteceği ve Batı ile geliştirdiği ilişkileri hangi ölçüde derinleştirebileceği üzerinde yoğunlaşıyor.

Paşinyan’ın yeniden iktidara gelişi, son yıllarda şekillenen dış politika yöneliminin devam edeceğine işaret ediyor. Ancak bu yönelim, Ermenistan’ın Rusya’dan tamamen kopacağı anlamına gelmiyor. Aksine ülkenin önündeki temel mesele, Moskova ile güvenlik ve ekonomik ilişkilerini bütünüyle sona erdirmeden Avrupa Birliği ve Batılı aktörlerle ilişkilerini geliştirebileceği yeni bir denge siyaseti kurabilmesi olacaktır.

Güven krizinden “stratejik çeşitlendirmeye”

Bu değişimin arka planı, son yıllarda yaşanan güvenlik krizlerinde aranmalıdır. 2018 Kadife Devrimi sonrasında iktidara gelen Paşinyan, ilk yıllarında Rusya ile doğrudan bir kopuş politikası izlemedi. Ancak 2020 İkinci Karabağ Savaşı ve özellikle 2023 yılında Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ üzerinde tam kontrol sağlaması sırasında Moskova’nın beklenen askeri ve siyasi desteği vermemesi, Erivan’da Rusya’nın güvenilir bir müttefik olup olmadığı yönündeki tartışmaları derinleştirdi. Rusya öncülüğündeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (CSTO) Ermenistan’ın beklentilerini karşılayamaması da bu sorgulamayı daha görünür hale getirdi.

Bu süreç Ermenistan’ın dış politikada “stratejik çeşitlendirme” arayışını hızlandırdı. Son iki yılda Avrupa Birliği, Fransa ve ABD ile geliştirilen diplomatik, ekonomik ve savunma alanındaki ilişkiler bu arayışın en somut göstergeleri oldu. Avrupa Birliği’nin mali destek programları, kamu yönetimi reformları, dijital dönüşüm projeleri ve hukukun üstünlüğüne yönelik teknik destek mekanizmaları Erivan’ın Batı ile kurduğu ilişkileri kurumsallaştırmaya başladı. Fransa’nın savunma alanındaki desteği ve Washington’un diplomatik girişimleri de bu süreci tamamlayan unsurlar arasında yer alıyor.

Bununla birlikte Ermenistan’ın Avrupa Birliği’ne kısa vadede tam üyelik yoluna girmesi gerçekçi görünmüyor. Coğrafi konumu, ekonomik yapısı ve güvenlik bağımlılıkları dikkate alındığında önümüzdeki dönemde daha olası senaryo, Avrupa Birliği ile mevcut ortaklık mekanizmalarının derinleştirilmesi, ekonomik entegrasyonun artırılması ve demokratik reformların sürdürülmesi olacaktır. Başka bir ifadeyle Erivan’ın yöneldiği model tam üyelikten ziyade, Avrupa ile daha yoğun ekonomik ve kurumsal entegrasyon olarak şekillenmektedir.

Kremlin’in Bölgesel Nüfuzu ve Ekonomik Kozlar

Bu gelişmeler doğal olarak Rusya tarafından yakından takip edilmektedir. Moskova, Ermenistan’ı yalnızca eski bir Sovyet cumhuriyeti olarak değil, Güney Kafkasya’daki nüfuzunun temel dayanaklarından biri olarak görüyor. Bu nedenle Paşinyan’ın yeniden güçlü bir siyasi destekle iktidarını sürdürmesi Kremlin açısından bölgedeki etkinliğin daha da aşınabileceği yönünde değerlendiriliyor. Son dönemde bazı Ermeni tarım ürünlerine yönelik ithalat kısıtlamaları, enerji fiyatları üzerinden yürütülen tartışmalar ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeliğine ilişkin yapılan açıklamalar, Rusya’nın ekonomik araçlarını gerektiğinde kullanabileceğini gösteriyor. Batılı araştırma kuruluşlarının seçim sürecinde Rusya kaynaklı dezenformasyon faaliyetlerine ilişkin değerlendirmeleri de Moskova’nın Ermenistan üzerindeki siyasi etkisini koruma çabasının sürdüğüne işaret ediyor.

Paşinyan yönetiminin dış politikadaki ikinci önemli başlığı ise Azerbaycan ile yürütülen barış müzakereleri olmaya devam ediyor. Sınırların belirlenmesi, ulaşım hatlarının açılması ve diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik görüşmeler yalnızca iki ülke açısından değil, bölgesel istikrar bakımından da belirleyici önem taşıyor. Kalıcı bir barış anlaşmasının sağlanması halinde Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme sürecinin de ivme kazanması bekleniyor. Böyle bir gelişme Güney Kafkasya’nda ekonomik iş birliği ve bölgesel ulaşım projeleri açısından yeni fırsatlar doğurabilir.

Ancak seçim zaferi Paşinyan açısından tüm sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Önündeki en önemli sınavlardan biri iç siyasi dengeleri yönetebilmek olacaktır. Özellikle Karabağ’ın kaybedilmesinin ardından oluşan toplumsal travma ve milliyetçi muhalefetin eleştirileri tamamen ortadan kalkmış değildir. Muhalefet, Batı ile yakınlaşmanın ülkenin güvenliğini zayıflattığını savunurken, Paşinyan yönetimi ise uzun vadeli istikrarın ancak bölgesel normalleşme ve ekonomik kalkınma ile sağlanabileceğini ileri sürmektedir. Seçim zaferi hükümete güçlü bir meşruiyet sağlasa da dış politika tercihleri üzerindeki iç siyasi tartışmaların devam etmesi beklenmektedir.

Önümüzdeki dönemde Rusya’nın askeri baskıdan ziyade ekonomik ve siyasi araçları öne çıkarması daha olası görünmektedir. Ermenistan’ın enerji arzı büyük ölçüde Rus şirketlerinin kontrolünde bulunurken, dış ticaretinin önemli bir bölümü de hâlen Rusya ile yürütülmektedir. Bu nedenle Moskova’nın enerji fiyatları, ticaret kotaları, ulaştırma bağlantıları ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeliği üzerinden Erivan’a baskı kurma kapasitesi devam etmektedir. Bunun yanında Rusya’nın medya ve bilgi alanındaki etkisini kullanarak kamuoyu üzerinde nüfuz oluşturmaya çalışması da ihtimal dahilindedir. Dolayısıyla Kremlin’in Ermenistan üzerindeki etkisi, askeri ittifaklardan çok ekonomik ve siyasi bağımlılık mekanizmaları üzerinden şekillenmeye devam edecektir.

Diğer taraftan Avrupa Birliği’nin Ermenistan’a yönelik desteğinin de belirli sınırları bulunmaktadır. Brüksel demokratik reformlar, ekonomik kalkınma ve kurumsal dönüşüm alanlarında önemli katkılar sunabilse de Rusya’nın uzun yıllardır sağladığı güvenlik şemsiyesinin yerini kısa vadede doldurabilecek kapasiteye sahip değildir. Avrupa Birliği’nin Ermenistan politikası daha çok ekonomik entegrasyon, yatırım, altyapı projeleri ve kamu kurumlarının güçlendirilmesi ekseninde ilerlemektedir. Bu durum Erivan’ın Batı ile yakınlaşmasını mümkün kılarken, Rusya ile doğrudan bir kopuşu da sınırlandırmaktadır.

Dolayısıyla, 2026 seçimlerinin asıl önemli sonucu, Ermenistan’ın dış politika tercihlerini tek kutuplu bir güvenlik anlayışından çıkararak çok yönlü bir diplomasiye dayandırma iradesini sürdürmesidir. Önümüzdeki dönemde Güney Kafkasya’nın geleceği, Ermenistan’ın hangi blokta yer alacağından ziyade; Batı ile ilişkileri geliştirirken Rusya ile zorunlu bağlarını koruyan o hassas dengeyi ne ölçüde sürdürebileceğine bağlı olacaktır. 7 Haziran seçimleri yalnızca Ermenistan’ın yeni hükümetini belirlememiş; bölgedeki jeopolitik rekabetin sınırlarını da yeniden şekillendirmiştir.

Ermenistan Seçimleri: Güncel Katılım Verileri ve Siyasi Dağılım
Bölgelere Göre Seçime Katılım Oranları
Kayıtlı Seçmen Sayısı: 2.485.232
Sünik %66,67
Vayots Dzor %65,63
Tavuş %63,40
Aragatsotn %61,70
Kotayk %61,66
Ararat %59,87
Lori %58,59
Erivan %58,46
Armavir %55,80
Şirak %55,46
Geğarkunik %54,60
Seçime Katılan Partiler ve İttifaklar
Parti / İttifakOy OranıSandalye
Sivil Sözleşme%49,8164
Güçlü Ermenistan Yeni%23,2929
Ermenistan İttifakı%9,9412
Müreffeh Ermenistan%3,990
Demokrasi, Hukuk ve Disiplin Partisi Yeni
Birlik Kanatları Yeni
Cumhuriyet Partisi
Meritokratik Parti Yeni
Herkese Karşı Yeni
Demokratik Konsolidasyon Partisi Yeni
Aydınlık Ermenistan
Ulusal Demokratik İttifak
Hristiyan Demokrat Parti Yeni
Ermeni Ulusal Kongresi
Yeni Güç Yeni
Reformist Parti Yeni
Koçari Ulusal Diriliş ve Ulusal Uyanış Partisi Yeni
Cumhuriyet İçin Partisi Yeni
* Toplam 1000 geçersiz/boş oy tespit edilmiştir. Tabloda oy oranı belirtilmeyen diğer partiler baraj altı kalmış olup kesin oranları Merkezi Seçim Komisyonu (MSK) onayı sonrasında netleşecektir.

Ermenistan’da seçim: 2,5 milyon seçmen sandık başında

2017’den bu yana ilk kez zamanında yapılan Ermenistan parlamento seçimleri, ülkenin Rusya ile arasındaki dinamikleri belirleyen bir etken olarak öne çıkıyor.

Fotoğraf tasarım: Niha+

Bugün (7 Haziran) Ermenistan’da yaklaşık 2,5 milyon kayıtlı seçmen, 5 yıl boyunca görev yapacak 101 sandalyeli parlamentoyu belirlemek için yarışan 18 parti ve ittifak arasında seçim yapmak için sandığa gidiyor.

Seçimlere katılan 16’sı parti ve 2’si ittifak olmak üzere 18 siyasi güç kaydolduğu kaydedilirken Ermenistan seçimleri için ülke genelinde 2 bin 5 sandık kurulduğu belirtiliyor. Sandıklar yerel saatle 08.00’de açıldı ve 20.00’de kapanacak.

Çarpıcı olan bir nokta ise bugünkü Ermenistan seçimleri 2017’den bu yana ilk kez zamanında yapılması. Anayasal çoğunluğu hangi partinin elde edeceği ise henüz bir soru işareti.

Rusya mı Avrupa Birliği mi?

Seçim kampanyası boyunca temel gerilimin, Paşinyan yönetiminin Rusya ile mesafesi ve Azerbaycan ile varılmaya çalışılan barış çerçevesi olduğu görünüyor. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ve partisi Sivil Sözleşme Partisi’nin, Ermenistan’ın Rusya bağımlılığını azaltma ve Avrupa Birliği (AB) ile yakın ilişkiler kurma hedefi güttüğü biliniyor.

Rusya’nın tarım ihracatını kısıtlama ve büyükelçisini geri çağırma gibi hamleleri, seçimi fiilen bir jeopolitik referanduma dönüştürüyor. Agos’a göre Paşinyan, muhalefetin seçimlerde kazanmasının Azerbaycan ile ilişkileri bozup yeni bir savaşa neden olabileceğini vurguluyor. Yani eğer muhalefet kazanırsa, Erivan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile yürüttüğü normalleşme ve barış süreci değişebilir veya Avrupa Birliği ile yakınlaşma çabaları son bulabilir.

29 Mayıs’ta ise Astana’da buluşan Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyeleri Ermenistan’dan Avrupa Birliği (AB) mi yoksa AEB mi tercihine dair “en kısa sürede” bir referandum istemişti. Paşinyan ise bu öneriyi reddederek 1 Haziran’da “Ermenistan hükümetinin AB ve AEB arasında bir seçim yapmak kaçınılmaz hale gelene kadar” AEB içinde çalışmaya devam edeceğini belirtmişti.

29 Nisan’da Rusya Dışişleri Bakanlığı, “Rusya Federasyonu’nun Ermenistan Cumhuriyeti’ndeki Büyükelçisi Kopyrkin, Ermenistan liderliğinin Avrupa Birliği’yle yakınlaşmaya dönük adımlarıyla bağlantılı olarak, istişarelerde bulunmak üzere Moskova’ya geri çağrılmıştır” dedi. Putin ise her iki blokta aynı anda üyeliğin “imkansız” olduğunu söylemişti.

Rusya ayrıca 30 Mayıs’tan beri Ermenistan’dan domates, salatalık, biber, yeşillik ve çilek ithalatına geçici kısıtlama getireceğini bildirilmişti. Rusya, Ermenistan için hayati önem taşıyan ucuz gaz ve petrol tedarikini kesmekle de tehdit ediyor.

Armenpress’teki habere göre, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa Birliği’nin Rusya’nın Ermeni ürünlerine yönelik uyguladığı kısıtlamalar nedeniyle Ermenistan’a yönelik 50 milyon euro’yu aşan bir destek paketi hazırladığını açıklamıştı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ermenistan’ın AB’ye girmesi durumunda Rus pazarına gönderilen ürünlerde AEB standartlarının geçerli olmayacağını belirtmişti.

Anketlere göre Paşinyan’ın partisi önde

Anketler Başbakan Nikol Paşinyan’ın Sivil Sözleşme Partisi’nin büyük farkla önde olduğuna işaret ediyor.

Farklı anket kuruluşlarına göre veriler arasında fark var. 22 Mayıs tarihli Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü’nün (IRI) anketinde Sivil Sözleşme yüzde 32, Güçlü Ermenistan yüzde 6 olarak ölçülmüştü. Gallup International Association (MPG) 2–3 Haziran verisinde de benzer olarak Sivil Sözleşme yüzde 32,4’e ulaştı. Anketlerin büyük çoğunluğu, parlamento barajını yalnızca Sivil Sözleşme ve Güçlü Ermenistan’ın aşacağını gösteriyor.

Öte yandan JAMNews’teki seçim haberi, seçmenlerin yüzde 40’ının “hiçbir politikacıya güvenmediğini”, yüzde 23’ünün ise sandık gününde kararsız olduğunu ortaya koyarken beklenen seçmen katılımını ve iktidar partisinin taban genişliğini soru işaretine dönüştürüyor. Paşinyan’ın kazanma ihtimali konuşulsa da seçimin sonuçları büyük oranda sandık gününde kararsız olan seçmenlere bağlı gibi gözüküyor.

Gallup International / MPG · 2–3 Haziran 2026 · Aram Navasardyan tarafından 5 Haziran’da açıklandı
Sivil Sözleşme
32,4%
Güçlü Ermenistan
16,4%
Ermenistan İttifakı
15,2%
Müreffeh Ermenistan
8,8%
Birliğin Kanatları
6,2%
Diğerleri
<3,5%
Kaynak: Gallup International Association Ermenistan temsilcisi MPG, 2–3 Haziran 2026, n=1104. Gallup Ermenistan ofisi başkanı Aram Navasardyan tarafından 5 Haziran’da kamuoyuyla paylaşıldı.
Sivil Sözleşme / Civil Contract
Nikol Paşinyan
2018 Kadife Devrimi’nden bu yana iktidar partisi. 2021 erken seçimlerinde yüzde 54 ile güçlü çoğunluk elde etmişti. Paşinyan bu seçimde “Dördüncü Cumhuriyet” ve yeni anayasa vaadi üzerine kurulu bir yenileme sözü veriyor. Dış politikada AB ve ABD ile derinleşen iş birliği, Azerbaycan ve Türkiye ile normalleşme gündemin merkezinde.
İktidar
Güçlü Ermenistan / Strong Armenia
Samvel Karapetyan (ev hapsinde)
Ermenistan kamu bütçesinin yarısına denk 4,1 milyar dolarlık servetiyle Rusya-Ermenistan kökenli iş insanı Karapetyan, Haziran 2025’te siyasete girdi. Kilise-hükümet çatışmasında Kilise’yi savundu, ardından tutuklandı. Kampanyayı yeğeni yürütüyor. Seçmen rüşveti iddiaları gündeme geldi. Anayasal olarak başbakan olamaz (Rusya ve Kıbrıs vatandaşlığı).
Rusya Yanlısı
Ermenistan İttifakı / Armenia Alliance
Robert Koçaryan
Eski Cumhurbaşkanı Koçaryan liderliğindeki ittifak bu kez Taşnaksutyun ve yeni kurulan İleri Partisi ile genişledi. Koçaryan, Paşinyan’ı Rusya ile bağları koparmakla suçluyor; Rusya, ABD, Çin ve Fransa güvenceli bir “garantili barış” modelini savunuyor. 1 Mart 2008 olaylarındaki rolü nedeniyle yargılanmış, beraatla sonuçlanmıştı.
Rusya Yanlısı
Müreffeh Ermenistan / Prosperous Armenia
Gagik Tsarukyan
2004’ten bu yana süregelen parti, bu sefer Ana Ermenistan İttifakı ve Demokratik Alternatif ile ortak liste oluşturdu. Seçim öncesinde çift darbe yedi: ittifak ortağı Tevanyan’ın Rusya destekli casusluk iddiasıyla suçlanması ve Tsarukyan’ın geçmişteki tecavüz suçlamasının yeniden gündeme gelmesi.
Muhalefet
Ermenistan Liyakat Partisi / Meritocratic Party
Gurgen Simonyan
2025’te kurulmuş olmasına karşın ankette yüzde 2 ile dördüncü sıraya girdi. Ermenistan’ın Rusya liderliğindeki tüm bloklardan (AEB, KGAÖ, BDT) çekilmesini ve Batı ile tam entegrasyonu savunuyor. Simonyan, 2019–2020 yıllarında Kamu Konseyi’nde görev yapmıştı.
Yeni · Batı Yanlısı
Birliğin Kanatları / Wings of Unity
Arman Tatoyan
Eski Ombudsman Tatoyan, 2020 savaşından bu yana Azerbaycan’ın verdiği zararları raporlayan saha incelemeleriyle tanınıyor. Ancak Dossier Center, partinin kampanyasının Kremlin’le bağlantılı olduğunu ve yasadışı finansman aldığını açıkladı.
Şüpheli Kremlin Bağı
2018
Paşinyan, Kadife Devrim’in ardından iktidara geliyor. Sarkisyan döneminin otoriter elitine karşı yürütülen kitlesel protesto hareketi kazanıyor.
Ekim 2020
44 günlük İkinci Karabağ Savaşı’nda Ermenistan ağır bir askeri yenilgi alıyor. Kitlesel protestolar ve istifa talepleri gündeme geliyor.
Haziran 2021
Erken seçimde Sivil Sözleşme yüzde 54 oyla iktidarını koruyor. Muhalefet öngörülen büyüklükte bir oy desteği toparlayamıyor.
Eylül 2023
Azerbaycan’ın yeni harekâtıyla Dağlık Karabağ düşüyor; etnik Ermeni nüfus zorunlu göçe tabi kalıyor. Ermenistan’da derin travma ve sorgulamalar başlıyor.
Mayıs 2025
Ermenistan parlamentosu AB üyeliği için süreci başlatan yasayı kabul etti. Paşinyan, seçim kampanyasında iki yıl içinde Avrupa’ya vizesiz seyahati sağlama vaadinde bulundu.
Ağustos 2025
Ermenistan-Azerbaycan barış çerçevesi Beyaz Saray’da imzalandı.
Mayıs 2026
Erivan, tarihindeki ilk AB-Ermenistan zirvesine ev sahipliği yapıyor; tüm AB liderleri Erivan’da buluşuyor. ABD Dışişleri Bakanı Rubio 26 Mayıs’ta Erivan’ı ziyaret ediyor. Moskova buna karşılık tarım ihracatını kısıtlıyor, büyükelçisini geri çağırıyor.
7 Haziran 2026
2017’den bu yana zamanında yapılan ilk genel seçim. Sandıklar 08.00’de açıldı, 20.00’de kapanacak.

*İnfografi için yapay zeka araçları kullanılmıştır.

Kaynak: Agos, JAMNews, Armenpress

Sohinda Katliamı: Bir yol, bir baskın ve on bir ölü

Yerel anlatımlara göre, on bir erkek elleri, ayakları ve gözleri bağlandıktan sonra vurularak öldürüldü. Kimlikleri tespit edilen erkeklerin çoğu çiftçi, tarım işçisi ya da çevre köyler arasında seyahat eden kişilerdi.”

İran, Pakistan ve Afganistan’ın kesişimindeki Belucistan bölgesi. Fotoğraf: Balochwarna News

Fareed Baloch tarafından kaleme alınan ve The Balochistan Post‘ta yayımlanan “Sohinda Katliamı” raporunu Nihaplus okurları için Türkçeye çevirdik.

Sohinda bir şehir merkezi değil, buradan geçenlerin çoğu bu topraklara yabancı değil. Burası, Zehri’nin kırsal bir bölgesi, kuru tepeler, dağınık evler, tarlalar ve meyve bahçeleri arasından geçen bir yol, iş, su ve aile yaşamı konusunda birbirlerine bağımlı olan küçük yerleşim yerlerini birbirine bağlıyor.

Erkekler, her sabah rutin olarak bu yollarda arazilerini kontrol etmek, tarlalarını sulamak, meyve bahçelerine bakmak ya da yakın köylerdeki akrabalarını ziyaret etmek için seyahat ederler. Mesafeler yakındır, burada yapılan yolculuklar tanıdıktır ve yolculuk sebepleri nadiren dikkat çekicidir.

16 Nisan 2026’da, Zehri bölgesinden birkaç erkek Sohinda’dan geçiyordu. Günün sonunda on bir kişi hayatını kaybetmişti. Bir kişi ise ağır yaralı olarak hayatta kalmıştı.

Sohinda’da neler oldu?

O sabah erkekler birlikte yola çıkmamıştı. Yolculukları, aynı kırsal bölgedeki farklı yollardan başlamıştı: Sohinda, Rasa, Zawah ve Lehr çevresindeki tarlalardan, meyve bahçelerinden, aile evlerinden ve küçük yerleşim yerlerinden.

Aileler ve yerel kaynaklar, askeri operasyon sırasında farklı noktalarda durdurulduklarını ve Noorgama’dan yaklaşık beş kilometre uzaklıktaki Sohinda Dinlenme Evi’ne götürüldüklerini söyledi.

Bu anlatımlara göre, erkekler orada elleri, ayakları ve gözleri bağlandıktan sonra vurularak öldürüldü.

Sohinda katliamı sonrasında çekilen bir video. Video: Balochistan Post

Balochistan Post, katliamdan yaralı kurtulan Abdul Salam da dahil olmak üzere, olaydan etkilenen dokuz kişi hakkında ayrıntılı bilgi toplamayı başardı. Kimlikleri tespit edilen erkeklerin çoğu çiftçi, tarım işçisi ya da çevre köyler arasında seyahat eden kişilerdi.

Kalat’ın Kohing bölgesinde yaşayan ve son zamanlarda Zehri’nin Garrari köyünde ikamet eden Mohammad Sharif, o gün tarlalardan dönüyordu. Zehri Ghulam Bhat yakınlarında çiftçi olarak çalışan Sharif, ekinleri sulamaya gitmişti. Ailesini tanıyan yerel bir kaynağa göre, Sharif dönüş yolunda Sohinda’da durduruldu.

Kaynak, “Her gün olduğu gibi tarlalara gitmişti,” diyerek onu rutin işinden dönerken yakalanan bir çiftçi olarak anlattı.

Diğer dördü ise aile ziyareti için seyahat etmişti. Mohammad Ramzan, Habib, Saeed Ahmed ve Imam Bakhsh, Zawah’taki meyve bahçelerinde çalışıyordu ve akrabaları Mohammad Jan Jattak’ın oğlu Mohammad Qasim’i ziyaret etmek için Lehr’e gitmişti.

Başka bir anlatıma göre, Khari Zehri sakini Muheem Khan’ın oğlu Munir Hayat, Wadera Khuda Bakhsh’ın oğlu Wadera Mohammad Hayat ile birlikte Zehri’den ayrılmıştı. Yerel kaynaklar, ikilinin Mohammad Hayat’ın arazisini incelemek ve aile üyeleriyle buluşmak üzere yola çıktıklarını, ancak Rasa’da durdurulduklarını ve daha sonra öldürüldüklerini belirtti.

Haji Miraji’nin oğlu Manzoor Ahmed, Zehri’nin Aarchaeni bölgesinde tarımla uğraşıyordu ve tarım işleri için bir sondaj makinesi kullanıyordu. O da cinayetlerin ardından toplanan ifadelerde kimliği tespit edilen kişiler arasındaydı.

The Balochistan Post tarafından belgelenen olay sonrası görüntü ve videolarda, cesetleri çıkarıldıktan sonra birkaç kurbanın görüntüsü yer alıyordu, bazılarının elleri, ayakları, gözleri bağlı görünüyordu.

Önceki gün

Cinayetler, Belucistan Kurtuluş Ordusu’nun (BLA) Sohinda bölgesinde Pakistan güçleriyle çıkan çatışmalarda iki savaşçısının öldürüldüğünü açıklamasından bir gün sonra meydana geldi.

BLA yaptığı açıklamada, savaşçılarının 15 Nisan’da ilerleyen piyade personelini uzaktan kumandalı bir patlayıcı cihazla hedef aldığını, daha sonra da bölgeye doğru ilerleyen bir konvoya pusu kurduğunu belirtti.

Grup, iki saldırıda 10 Pakistanlı askerin öldürüldüğünü iddia etti. Kendi tarafında ölenlerin isimlerini Tanveer Mengal ve Sadullah olarak açıkladı.

Ertesi gün BLA, Pakistan güçleri ve bölgede “Ölüm Timleri” olarak bilinen devlet destekli silahlı grupların sivilleri gözaltına aldığını ve bunlardan 11’ini vurarak öldürdüğünü iddia etti.

Belucistan’daki silahlı grupları izleyen bir analist, Sohinda’da ölenlerin kimlikleri konusunda çelişen iddiaları değerlendirirken BLA’nın kendi kayıp raporlama uygulamasının önemli olduğunu söyledi.

Analist, “BLA savaşçılarını kaybettiğinde, isimlerini, takma adlarını ve operasyonel rollerini açıklar” dedi.

Sohinda katliamının arka planı

Sohinda’daki cinayetler, Zehri’de aylar süren gerginliğin ardından meydana geldi. Bölge sakinleri, Pakistan güçlerine yönelik silahlı saldırıların ardından defalarca sivil bölgelere uzanan askeri operasyonlar düzenlendiğini, bunun sonucunda evlerin hasar gördüğünü, tarlaların tahrip olduğunu ve günlük yaşamın kısıtlandığını belirtiyor.

Bu döngü, 11 Ağustos 2025’te, Beluç silahlı gruplarının ittifakı olan Baloch Raaji Aajoi Sangar (BRAS) militanlarının Pakistan güçleriyle çatışmaların ardından Zehri’nin bazı bölgelerini ele geçirmesiyle yoğunlaştı. BRAS, militanlarının 13 askeri araçtan oluşan bir konvoya pusu kurduğunu, 37 askeri öldürdüğünü ve askeri teçhizata el koyduğunu açıkladı.

Ölen Pakistanlı askerlerin, tahrip olmuş araçların ve yere serilmiş üniformaların görüntüleri daha sonra sosyal medyada yayıldı.

Bölge sakinleri, bunun ardından gelen askeri müdahalenin militanların bulunduğu mevzilerin ötesine uzandığını belirtti. Evler vuruldu, ekinler, su kaynakları ve güneş enerjisi sistemleri hasar gördü ya da tahrip edildi, aileler keyfi gözaltılar ve zorla kaybedilme vakaları bildirdi.

Eylül ayında, Pandarani kabilesinden üç kişi, evlerine düzenlenen hava saldırısında öldürüldü. İki gün sonra, Tarasani yakınlarında düzenlenen bir insansız hava aracı saldırısı, taziye ziyaretinden dönen insanları vurdu; Bibi Amna, Lal Bibi ve Muhammed Hassan öldürüldü. 4 yaşındaki bir çocuk ve 65 yaşındaki bir adam da dahil olmak üzere beş kişi yaralandı.

BRAS’ın ilk saldırısı sona erdikten sonra bile, ittifakın gruplarından biri olan BLA, Zehri’nin bazı bölgelerindeki kontrolünü sürdürdüğünü ve Pakistan güçlerinin ilerleme girişimlerini defalarca engellediğini açıkladı. 26 Eylül’de BLA, savaşçılarının Anjeera’da 10 askeri araçtan oluşan bir konvoya pusu kurduğunu, dört araca doğrudan isabet ettirerek ikisini imha ettiğini ve 15’ten fazla Pakistanlı askerin öldürüldüğünü iddia etti.

Sakinlerin ifadesine göre, ertesi gün Pakistan kara birlikleri, silahlı helikopterler, savaş tankları ve çok sayıda askerle Zehri’ye girdi. 1 Ekim’de Noorgama’da düzenlenen bir insansız hava aracı saldırısında pamuk tarlalarının yakınında oturan 4 sivil öldü.

Sakinlerin ifadesine göre, 4 ve 5 Ekim’e gelindiğinde operasyon sokağa çıkma yasağına dönüştü. Zehri’nin tek sivil hastanesi ele geçirilip askeri kampa dönüştürüldü, hareket özgürlüğü ise süresiz olarak kısıtlandı.

Sokağa çıkma yasağı altında yaşam

Sakinlerin ifadesine göre, takip eden aylarda sokağa çıkma yasağı Zehri’de günlük yaşamın bir parçası haline geldi.

Anjeera, Nichari, Pandran, Noorgama ve Kambi dahil olmak üzere bölgenin büyük bir kısmı askeri kısıtlamalar altında kaldı. Sakinlerin ifadesine göre, köyler arası hareket kısıtlandı, pazarlar baskı altında çalıştı ve aileler gıda, su, yakıt ve ilaç temin etmekte zorlandı.

Bölge sakinlerinin ifadesine göre bölgedeki tek sivil hastane de ele geçirilip askeri kampa dönüştürüldü, bu da yaralı ve hastaların tedavi seçeneklerini oldukça kısıtladı.

Bu kısıtlamalar Zehri’yi dış dünyadan da kopardı. Birçok bölgede internet ve mobil hizmetler kesintiye uğradı. Bu durum, tutuklamaların, kayıpların ve kaybolan kişilerin tam boyutunu doğrulamayı zorlaştırdı.

The Balochistan Post, Sohinda’daki cinayetleri böyle bir ortamda belgeledi. Bölge sakinleri ve yerel kaynaklar, Zehri’deki askeri operasyonların, baskınların ve iletişim kısıtlamalarının boyutuna bakıldığında, başka tanıklıkların da henüz ortaya çıkmamış olabileceğini belirtti.

The Balochistan Post’un edindiği bilgilere göre, haftalarca süren gözetim, baskınlar ve korku ortamının ardından birçok aile bölgeden ayrılıp Khuzdar, Hub Chowki ve diğer kasabalara göç etti.

Zehri’deki durum, Uluslararası Af Örgütü ve Pakistan İnsan Hakları Komisyonu da dahil olmak üzere insan hakları örgütleri tarafından da gündeme getirildi. Bu örgütler, temel hizmetlerin yeniden sağlanması, tutukluların serbest bırakılması ve ihlal iddialarının soruşturulması çağrısında bulundu.

Uluslararası Af Örgütü’nün açıklaması

Uluslararası Af Örgütü, 23 Ekim’de yaptığı açıklamada önde gelen Beluç aktivistler de dahil olmak üzere 32 kişiyi 1997 tarihli Terörle Mücadele Yasası’nın (ATA) 11-EE maddesi uyarınca Pakistan’ın terörist izleme listesine ekleyen Beluçistan hükümetini sert bir şekilde eleştirdi ve bu adımı “insan haklarına ve adil yargılama ilkesine bir hakaret” olarak nitelendirdi.

“Bu karar, Belucistan eyaletinin bazı bölgelerinden yasadışı cinayetlere dair endişe verici haberlerin geldiği bir dönemde alınmıştır. Özellikle endişe verici olan ise, Khuzdar ilçesinin Zehri kasabasında uygulanan sıkı sokağa çıkma yasağıdır, burada 25 Eylül’den bu yana bölgeye giriş ve çıkışlar tamamen yasaklanmış olup, ifade özgürlüğü hakkı tamamen hiçe sayılarak son birkaç aydır internet erişimi kesilmiştir.

Hükümete, tüm aktivistleri hem bu listeden hem de özgürlüklerine haksız kısıtlamalar getiren Çıkış Kontrol Listesi ve Pasaport Kontrol Listesi gibi diğer keyfi tanımlamalardan çıkarması için çağrıda bulunuyoruz. Yetkililer, hukuki süreci takip etmeli ve bu kişilerin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde bu tanımlamaya itiraz edebilmelerini sağlamalı ve terörle mücadele yasalarını uluslararası insan hakları hukukuna uygun hale getirmek için daha kapsamlı adımlar atmalıdır. Ayrıca, Pakistanlı yetkililer, askeri operasyonlar sırasında Zehri’de meydana gelen can kayıpları hakkında acil, tarafsız ve şeffaf bir soruşturma yürütmeli, internet kesintisini derhal kaldırmalı ve tüm güvenlik güçleri uluslararası hukuka uymalıdır.”

Pakistan İnsan Hakları Komisyonu’nun açıklaması

HRCP, isyancılara karşı askeri operasyonların sürdüğü bildirilen Belucistan’ın Huzdar ilçesine bağlı Zehri’de yaşanan ayrım gözetmeyen şiddet olaylarına ilişkin haberler karşısında derin endişesini dile getiriyor. Bir düğün konvoyunun saldırıya uğradığı iddia edilen olayda, küçük çocuklar da dahil olmak üzere birçok kişi hayatını kaybetti. Yerel kaynaklar ayrıca, insanların hareket özgürlüğünün ciddi şekilde kısıtlandığını ve birçok kasabanın fiilen girilemez bölge ilan edildiğini belirtiyor.

Federal ve eyalet hükümetlerini, sivil can kaybına yol açan bu tür olaylarla ilgili acil, şeffaf ve bağımsız bir soruşturma başlatmaya çağırıyoruz. Gazeteciler ve tarafsız gözlemcilerin de olay yerindeki gerçekleri doğrulamak üzere etkilenen bölgeleri ziyaret etmelerine izin verilmelidir.

Pakistanlı yetkililer, sivillerin öldürülmesi, tıbbi bakımın reddedildiği iddiaları veya Zehri’deki sivil hastanenin askeri kampa dönüştürüldüğü haberleri ile ilgili ayrıntılı bir açıklama yapmadı.

Sohinda hâlâ aynı kurak tepeler, tarlalar, meyve bahçeleri ve yerleşim yerleri arasında uzanıyor. Ancak ölenlerin aileleri için bu yol artık sadece kırsal yaşamın rutinini taşımıyor.

Bu yol, sıradan nedenlerle evlerinden ayrılan ve geri dönmeyen erkeklerin anılarını taşıyor.

Beluçlar kimdir?

Beluçlar, Pakistan, İran ve Afganistan’ın kesiştiği Belucistan bölgesinde yaşayan, İranî dillerden Beluçça’yı konuşan ve ağırlıklı olarak Sünni Müslüman olan bir halktır.

Pakistan’da Beluçların yoğunluklu yaşadığı Belucistan eyaletinin Pakistan topraklarının yüzde 44’ünü oluşturduğu biliniyor. Gazete Duvar’ın paylaştığı 2009 tahminlerine göre bu eyalette Beluçlar yaklaşık 7 milyonluk bir nüfusa sahip. İran’da ise en doğuda Ostān-e Sīstān-o Balūchestān (sistan ve Belucistan eyaleti) adıyla bilinen bir eyalet var. İran’daki en büyük bu eyaletin resmî nüfusu 2,4 milyon. Nüfusu Sünni Müslüman Beluçlar ve Şii Müslüman Sistaniler oluşturuyor. 2009 yılı tahminlerine göre Afganistan’da ise 568 bine yakın Beluç yaşıyor.

The Balochistan Post’un 16 Şubat 2023 tarihli bir haberine göre, Beluç halkı önemli bir göç süreci yaşamış ve bu süreç sonucunda dünyanın çeşitli ülkelerine ve bölgelerine yerleşmiştir. Dağınık olmalarına rağmen, toplam Beluç nüfusu yaklaşık 56.656.027 kişi olarak saptanmıştır.

Fotoğraf: Wikipedia

Beluçlar, belli büyük kabile/aşiret liderlerinin kontrolünde şekillenen feodal bir toplumsal yapıya sahiptir. Üç ülkeye ayrılmış devletsiz bir halk olan Beluçlar, yaşadıkları ülkelerdeki merkezi yönetimlerle kültürel ve siyasi haklar konusunda olumsuzluklar yaşamakta, başta Pakistan olmak üzere bulundukları devletler tarafından asimilasyon ve öldürme politikalarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Beluçlar, birçok siyasi parti ve örgüt aracılığıyla maruz kaldıkları öldürme ve asimilasyon politikalarına karşı taleplerini dile getirmektedir. Örneğin, yazıda adı geçen Belucistan Kurtuluş Ordusu (BLA), Pakistan ve İran’ın dağlık Belucistan bölgesinde faaliyet gösteren bir gerilla ordusudur. Temel amacı, bölgeyi Pakistan egemenliğinden çıkararak bağımsız bir Beluç devleti kurmaktır. Baloch Raaji Aajoi Sangar (BRAS) ise Belucistan bölgesinde faaliyet gösteren militan örgütlerin oluşturduğu bir şemsiye ittifaktır.

Kaynak: Gazete Duvar, The Balochistan Post

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.