Papa 18 yılın ardından Paris’te

Papa 14. Leo: “Fransa silahsızlandıran bir barış için çalışsın”

Fransa’ya 18 yıl sonra ilk resmi papalık ziyaretini gerçekleştiren Papa 14. Leo, Élysée Sarayı’ndaki konuşmasında barış ve yapay zekânın yanı sıra ülkenin yeni ötanazi yasasına da gönderme yaptı. Paris’teki açık hava ayinine 800 bin kişi katıldı.

Foto: Maurizio Brambatti/EPA/POOL

Papa 14. Leo, dört günlük Fransa ziyaretine 25 Eylül Cuma sabahı Paris’te başladı. Papa’yı Orly Havalimanı’nda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron karşıladı. Papa 14. Leo, Fransa’daki ilk konuşmasını Élysée Sarayı’nda siyaset, diplomasi ve sivil toplumdan yaklaşık 500 davetlinin önünde yaptı. Katolik Kilisesi’nin Fransa toplumuna katkılarına değinen Papa, Fransa’nın yüzyıllardır Avrupa ve dünya için kültürel, sanatsal ve manevi bir işaret olduğunu hatırlattı:

“Aynı zamanda sadık Katolikler olan birçok parlak Fransız bilgin, bilimlerin ve sanatların, edebiyatın ve felsefenin, dünyanın yaşama sahip olması için güzellik, iyilik ve gerçeğin peşinde koştuklarında insanlığın iyiliğine nasıl katkıda bulunabileceğini açıkça gösteriyor.”

Fransa’nın ulusal sloganına da işaret eden Papa, özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin “İncil mesajında tükenmez bir ilham ve tatmin kaynağı da bulan evrensel etik zorunluluklara” atıfta bulunduğunu söyledi. Papa, dünyada “çizme sesleri” yükselirken Fransa’nın özellikle Avrupa içinde barışın ve çok taraflılığın yorulmaz bir savunucusu olarak kalması gerektiğini vurguladı ve ülkeyi “silahsızlandıran bir barış” için çalışmaya çağırdı.

Konuşmanın Fransa basınında en çok yankı uyandıran bölümü ise biyoetik oldu. Papa, genetik manipülasyonu, taşıyıcı anneliği, organ ticaretini ve “programlanmış ölüm sunulmasını” bilim ve teknolojiyi kâr amaçlı girişimlere dönüştürme riski taşıyan sapmalar olarak nitelendirdi. Bu sözler, Fransa Parlamentosu’nun iki ay önce kabul ettiği ve Kilise’nin karşı çıktığı “ölmeye yardım” yasasına açık bir gönderme olarak yorumlandı.

Emmanuel Macron, Papa 14. Leo ve Brigitte Macron, Foto: Tom Nicholson/Getty Images

Papa ayrıca “doğru laikliğin” dini kamusal alandan dışlamak anlamına gelmediğini söyledi ve Katolik okulların Fransa eğitim sisteminde yeri olduğunu savundu. Macron ise kendi konuşmasında laikliğin dinin inkârı olmadığını, ancak herkesin inanma ya da inanmama özgürlüğünün yasalara uyma şartına bağlı olduğunu hatırlattı.

“Makine cenneti”

Yapay zekâya ilişkin görüşlerini Magnifica Humanitas başlıklı metninde ele aldığını hatırlatan Papa, insan onuruna ve temel hak ve özgürlüklere saygının toplumsal değişime ve teknolojik ilerlemeye ayak uydurması gerektiğini söyledi:

“Günlük hayatımızı istila eden ve şartlandıran bir ‘makine cenneti’nin ortasında insanlığımızı kaybetmekten kaçınmak istiyorsak etik ayırt etme ve ahlaki iyiliği kabul etme kapasitesi konusunda acil bir eğitime ihtiyaç var. Bilim ve teknoloji daha derin bir bilgelik tarafından yönlendirilmediğinde görünüşe göre insanların isteklerini ve acılarını ele alan acil çözümler sunabilirler, ancak onları arzuladıkları daha büyük iyilikten ciddi şekilde uzaklaştırabilirler.”

Papa, “Barış Prensi’nin doğduğu topraklarda” süren çatışmalara da değinerek, “İnsan onurunu rahatsız eden ve adalet için Tanrı’ya feryat eden acıların karşısında kayıtsız kalamayız” dedi. Nükleer silahsızlanma çağrısında bulunan Papa, barışın “bir güç dengesi değil,” her gün “diyalog ve adalet yoluyla” inşa edilen bir şey olduğunu vurguladı.

Papa aynı gün UNESCO Genel Merkezi’nde de yapay zekâ, eğitim ve küresel barış üzerine bir konuşma yaptı. Bu, 1980’de Papa II. Jean-Paul’ün yaptığı konuşmadan bu yana bir papanın UNESCO’ya yaptığı ilk ziyaret oldu.

Notre-Dame ve Concorde’da yüz binler

Papa 14. Leo, 2019’daki yangının ardından Aralık 2024’te yeniden açılan Notre-Dame Katedrali’ni ziyaret eden ilk papa oldu. Katedrale giden güzergâhta yaklaşık 300 bin kişi toplandı. Katedrali yeniden inşa eden Fransalı mimar ve sanatçıların ustalığını takdir eden Papa, bunu “etkileyici bir teknik başarı” olarak nitelendirdi ve Notre-Dame’ın yeniden inşasının, onarılamaz biçimde yok olduğu düşünülen bir şeyin karşılıklı işbirliğiyle yeniden doğabileceğini gösterdiğini söyledi.

Papa 14. Leo Stade de France’ta, Foto: Kamil Zihnioğlu/Le Monde

Papa, aynı akşam Stade de France’ta 80 bin gençle buluştu. Cumartesi günü bir göçmen yardım merkezini ziyaret eden Papa, öğleden sonra Concorde Meydanı’nda 800 bin kişinin katıldığı açık hava ayinini yönetti. Fransızca verdiği vaazda gençleri “bugünün Kilisesi” olarak selamladı.

İstismar mağdurlarıyla görüşme

Papa’nın 27 Eylül’de Lourdes’da Kilise içinde cinsel istismara uğramış yedi kişiyi özel olarak kabul etmesi planlanıyor. Ancak görüşmeye davet edilmeyen bazı mağdur grupları, formatın fazla dar olduğunu ve istismarın sistemik boyutunun kabul edilmediğini söylüyor. 2021’de yayımlanan bağımsız bir rapor, Fransa’da 1950’den bu yana Kilise’de yaklaşık 330 bin kişinin cinsel istismara uğradığını belirtmişti.

Paris’ten Lourdes’a geçen Papa 14. Leo, ziyaretini 28 Eylül Pazartesi günü Metz’de Avrupa üzerine yapacağı konuşmayla tamamlayacak.

Kaynak: Vatican News, France 24, franceinfo, Euronews, Sud Radio, C News

Liderler BM Genel Kurulu'nda

Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu’nda kim ne söyledi?

BM 81. Genel Kurulu’nun gündemini İran savaşı ve Filistin belirledi. LGBTİ+ karşıtı politikalarıyla bilinen Erdoğan, BM’de gündeme getirdiği bu konuda “küresel cinsiyetsizleştirme politikalarının” aile kurumunu hedef aldığını söyledi. Netanyahu neredeyse boş bir salona hitap etti. Mladić’in cenazesi ise Balkan liderlerini karşı karşıya getirdi.

Netenyahu kürsüye çıktığında heyetler salonu terk ediyor, Foto: Alexi J. Rosenfeld/ Getty Images

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun 81. dönem genel görüşmeleri, 22 Eylül’de Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) New York kentindeki BM Genel Merkezi’nde başladı. Salı günü başlayan görüşmeler Pazar günü verilecek aranın ardından 28 Eylül Pazartesi günü noktalanacak. Bu yılki oturuma Bangladeşli diplomat Khalilur Rahman başkanlık ediyor.

Bu yılki tartışmaların Orta Doğu ve Ukrayna’daki savaşlara ve yapay zekâ gibi başlıklara yoğunlaşması bekleniyordu. Ayrıca görev süresi 31 Aralık’ta dolacak olan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in halefinin kim olacağı da merak konusu.

Görüşmeleri açan Guterres, savaş ve barış, eşitsizlik, iklim değişikliği ve yapay zekâ konularını dünyanın önündeki dört büyük sınav olarak nitelendirdi ve bunların dünyayı ya yeni bir döneme ya da daha derin bir bölünmeye yönlendireceğini söyledi. Dünyadaki fay hatlarının giderek genişlediğini ve çatlakların büyüdüğünü aktaran Guterres, süper güçlerin sanıldığı kadar büyük güce sahip olmadığını ve askeri gücün barışı sağlamak için tek başına yeterli olmayacağını belirtti.

Trump’a cevap Pezeşkiyan’dan

Geleneksel olarak ilk konuşmayı Brezilya’yı temsilen Luiz Inácio Lula da Silva’nın yapmasının ardından ev sahibi olarak ikinci sırada konuşan ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin Venezuela ve İran gibi ülkelerde başvurduğu askeri gücü savundu ve uluslararası toplumun bununla baş etmekte yetersiz kaldığını iddia etti.

Trump konuşmasında, yapay zekânın insanlığı tehlikeye atabileceğiyle ilgili tartışmaları önemsemezken ABD’nin yapay zekâyı küresel bir düzenlemeyle denetleme fikrine karşı olduğunu belirtti.

İran’ın yanıtı ise Çarşamba günü geldi. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Genel Kurul’a hitap ederken ABD-İsrail saldırılarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını gösterdi. Pezeşkiyan ayrıca, küresel istikrarsızlığın sorumluları olarak ABD ve İsrail’i işaret etti ve iki ülkeyi sivillere saldırı düzenlemekle suçladı. İran’ın kendisini savunmak için kimseden izin almayacağını belirten Pezeşkiyan, nükleer silah istemediklerini, ancak barışçıl nükleer enerjinin sınırlanmasını kabul etmeyeceklerini açıkladı.

Pezeşkiyan, ABD-İsrail saldırısında hayatını kaybeden çocukların fotoğrafını tutuyor, Foto: İran Cumhurbaşkanlığı

Pezeşkiyan’ın konuşması esnasında ABD delegasyonundan katılan tek yetkili salonunu terk etti, İsrail delegasyonu ise konuşmayı boykot etti ve salonda yer almadı.

Lula vetoyu eleştirdi, Macron Gazze’ye dikkat çekti

İlk konuşmayı yapan Brezilya Devlet Başkanı Lula, BM’nin tarihindeki en kritik dönemlerden birini yaşadığını söyledi. Güvenlik Konseyi’ndeki tıkanıklığın, veto yetkisinin ve artan jeopolitik gerilimlerin BM’nin güvenilirliğini zayıflattığını belirten Lula, Ekim ayında yapılacak olan seçimler öncesinde Brezilya’yı etkileme girişimlerini de eleştirdi.

Lula ayrıca, Ukrayna’daki savaşı sona erdirmek için Çin ile beraber başlatılan barış girişimlerine desteğini yineledi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise gelecek yıl görevinden ayrılmadan önceki son BM Genel Kurul konuşmasını yaptı. Trump’ın Gazze’de barışı sağladığı iddiasını reddeden Macron, Gazze’de tek bir insani koridorun bile açılmadığını söyledi. Macron ayrıca, yaşananların herkesi utandırması gerektiğini belirtirken Hamas’ın faaliyet göstermediği Batı Şeria’da da her gün ihlaller yaşandığına dikkat çekti.

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed Şaraa, BM Genel Kurulu’nun yanı sıra katıldığı ABD’li düşünce kuruluşu The Atlantic Council’in etkinliğinde İsrail ile bir güvenlik paktının son aşamalarına geldiklerini açıkladı. “İsrail Suriye’ye karşı saldırı başlattı” diye konuşan Şaraa, Trump’ın İsrail’in işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki hakimiyetini tanıma kararı üzerine Trump’a “Neden New Jersey’i İsraillilere vermiyorsunuz? Golan Tepelerini onlara verme üzerinde hakkınız yok ama New Jersey sizin,” dediğini aktardı.

İsrail, Altı Gün Savaşı sırasında Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni işgal etti. 25 Mart 2019’da ABD, İsrail’in egemenliğini resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Golan Tepeleri hukuken hâlâ işgal altındaki Suriye toprağı sayılıyor.


Zelensky: “Putin bir numaralı hasta”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelensky konuşmasında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, savaşın yayıldığı “sıfır numaralı hasta” olarak nitelendirdi. Zelensky ayrıca, Rusya Ordusu’nun bu yılın ilk sekiz ayında 248 binden fazla askerini ölü ya da ağır yaralı olarak kaybettiğini iddia etti. Zelensky, New York’ta Trump ile enerji ateşkesini ve savaşın nasıl sona erdirileceğinin görüşüldüğünü de açıkladı.

Putin ise yıllardır BM Genel Kurulu’na katılmıyor. Rusya’yı temsilen Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 26 Eylül Cumartesi günü Genel Kurul’a hitap edecek.

Erdoğan: “Kadın ve erkekten oluşan aile korunmalı”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasına Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın vize engeli nedeniyle bu yıl da Genel Kurul’a fiziki olarak katılamamasını eleştirerek başladı. Gazze’de 74 bin kişinin hayatını kaybettiğini belirterek sözlerine devam eden Erdoğan, ateşkes sonrasında bile bin 500’den fazla kişinin hayatını kaybettiğini aktardı.

Erdoğan kürsüde, Foto: AKP

Erdoğan, Gazze’yi “çağımızın en insanlık dışı, en utanç verici temerküz kampı” olarak adlandırdı. Erdoğan’ın Gazze’yle ilgili sözleri esnasında İsrail delegasyonu salonu terk etti. 190’dan fazla ülkenin iradesinin “beş ülkenin keyfine” bağlı olduğu yapının adil olmadığını belirten Erdoğan, Güvenlik Konseyi’nin “dünya beşten büyüktür” ilkesi çerçevesinde yeniden yapılandırılması gerektiğini sözlerine ekledi.

Kıbrıs konusunda ise Erdoğan, daha önce de yaptığı çağrıları yineledi ve uluslararası toplumu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanımaya çağırdı. Erdoğan, Batı’da yayılan İslam düşmanlığını ve bazı ülkelerdeki okul başörtüsü yasaklarını da eleştirdi.

Bunun ardından Erdoğan, “küresel cinsiyetsizleştirme politikalarının” aile kurumuyla birlikte çocukları da hedef alan bir kuşatmaya dönüştüğünü öne sürdü. Bu kuşatmanın ancak “kadın ve erkekten oluşan aile korunarak kırılabileceğini” söyledi ve “Türkiye, lobilerin saldırılarına rağmen aile ve çocukların korunmasında inisiyatif almaya devam edecektir” dedi.

Erdoğan iktidarı, 2026-2035 dönemini, artan boşanma oranları, yükselen evlilik yaşı ve LGBTİ+’ları gerekçe göstererek “aile kurumunu korumak” adına “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak ilan etti. 13 Eylül 2026’da Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yürüttüğü ve başsavcılıkların koordinasyonunda LGBTİ+ derneklerini, hak örgütlerini, aktivistleri ve medya hesaplarını hedef alan adli soruşturma ve baskınları kapsayan bir operasyon dalgası başlattı. “Ailem Güvende” adı verilen bu operasyonlar sonucu 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem yapıldı, çok sayıda kişi gözaltına alındı ve tutuklandı.


Erdoğan ayrıca, konuşmasıyla aynı gün Trump’ın ev sahipliğinde Orta Doğu ülkelerinin liderleriyle birlikte düzenlenen bölgesel toplantıya da katıldı. Toplantıya Erdoğan ve Trump’ın yanı sıra Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed Şaraa, Ürdün Kralı II. Abdullah, Katar Emiri Şeyh Temim, Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed ile Irak ve Körfez ülkelerinin temsilcileri de katıldı.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, bölge liderlerinin Orta Doğu’da gerilimi azaltmanın yollarının bulunması gerektiği konusunda uzlaşma sağladığını açıkladı.

Irak: Peşmerge ve silahlar

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ülkedeki ABD askerlerinin 30 Eylül’de çekilmesine günler kala Genel Kurul’a katıldı. Aynı tarih, Zeydi hükümetinin silahlı gruplara silahlarını devlete teslim etmeleri için verdiği son gün olarak belirlenmişti. Ancak bu takvim New York’ta değişti. Zeydi’nin New York Times’a verdiği röportaja göre silahlı gruplar 30 Eylül’den itibaren 90 gün boyunca saldırılarını durduracak, ardından silahlarını teslim etmeye başlayacak ve süreç 30 Haziran 2027’de tamamlanacak.

Zeydi, 25 Eylül’de Genel Kurul’a hitap etti. Hükümetinin önceliklerinden birinin savaş ve barış kararını yalnızca devletin vermesini sağlamak olduğunu söyledi ve silahların anayasal kurumların elinde kalması gerektiğini vurguladı. Koalisyonun görevinin sona ermesinin, stratejik ortaklarla ilişkilerde askeri işbirliğinden ekonomik ve kalkınma işbirliğine geçilen yeni bir dönemi başlatacağını belirtti. Zeydi, Irak’taki Büyük Fav Limanı’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak Kalkınma Yolu Projesi’ni de ticaret, yatırım ve enerji için stratejik bir koridor olarak tanımladı.

Zeydi, ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’la 23 Eylül’de bir görüşme de yaptı. Resmi kanallardan duyurulan ortak açıklamaya göre taraflar, güvenlik alanında işbirliğini derinleştirme konusunda uzlaştı. Taraflar Sincar’da “devlet otoritesinin bütünüyle tesis edilmesi” ve “yasaklı yabancı silahlı unsurların varlığına son verilmesi” konusunda anlaştı. Irak’ın bu alandaki ilerlemesine bağlı olarak Türkiye kuvvetleri, kararlaştırılan mekanizma ve takvim doğrultusunda Başika üssünü Irak Federal Hükümeti’ne kademeli olarak devredecek.

Erdoğan-Zeydi görüşmesi, Foto: İletişim Başkanlığı

Genel Kurul’un başladığı hafta Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) de önemli bir gelişme yaşandı. IKBY, 21 Eylül’de Peşmerge güçlerinin Peşmerge İşleri Bakanlığı komutası altında birleştirildiğini açıkladı. Birleşme, ABD’nin öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonun Irak’tan çekilmesi için öngörülen süre olan 30 Eylül’den kısa süre önce gerçekleşti.

Ayrıca Jerusalem Post’un haberine göre İran, IKYB’de Şubat’tan bu yana binden fazla insansız hava aracı (İHA) ve füze saldırısı düzenledi. Tahran, İranlı Kürt muhalif grupları ve ABD’nin diplomatik tesislerini hedef alıyor. Pezeşkiyan’ın Genel Kurul konuşmasının ertesi günü, 24 Eylül’de de Erbil’e bağlı Soran yakınlarındaki bir köy İran’ın İHA saldırısına uğradı.

Netanyahu konuşurken salon boşaldı

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ise Genel Kurul konuşmasını 24 Eylül’de gerçekleştirdi. Netanyahu kürsüye yürürken salonda yer yer alkışlar, yuhalamalar ve toplu çıkışlar göze çarptı. Çok sayıda delege salonu terk etti ve koltukların çoğu boş kaldı. Genel Kurul Başkanı Rahman salonu defalarca düzene davet etmek zorunda kaldı. Filistin’in BM Misyonu, üye ülkelere gönderdiği mesajla onları Netanyahu konuşmaya başladığında toplu halde salondan çıkmaya çağırmıştı.

Netanyahu, bu manzara karşısında kürsüye çıktığındaysa “Başlamadan önce küçük bir duyuru: Eğer hala salonu terk etmemiş başka ahlaki korkaklar varsa lütfen salonu şimdi terk etsinler,” dedi.

İran’a saldırı kararının verdiği en kolay kararlardan biri olduğunu söyleyen Netanyahu, salonu terk eden ülkelerin liderlerinin bile İran’ın nükleer programını hedef aldıkları için İsrail’e özel olarak teşekkür ettiğini öne sürdü. Gazze’deki soykırım suçlamalarını da reddetti.

Netanyahu, Erdoğan’ı “tiran” olarak nitelendirdi ve Türkiye’yi antisemit yalanların en büyük yayıcılarından biri olmakla suçladı. Erdoğan’ı Hamas liderlerini ağırlamak, gazetecileri ve muhalefet liderlerini hapsetmek ve Kuzey Kıbrıs’ı işgal etmekle itham etti.

Mamdani dikkat çekti

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, BM Genel Kurulu sürerken dikkatleri üzerine çekti. Trump, Genel Kurul’a hitap etmeden bir gün önce, 21 Eylül’de Mamdani’yi resmi konutunda ziyaret etti. Bu, iki isim arasındaki üçüncü yüz yüze görüşme oldu. Trump, görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında Mamdani’nin iyi bir belediye başkanı olmasını istediğini ve bunun için büyük bir potansiyele sahip olduğunu söyledi. Mamdani ise Trump’a Beyaz Saray’ın bazı medya kuruluşlarına getirdiği erişim yasağına karşı olduğunu ilettiğini açıkladı.

Brezilya Devlet Başkanı Lula da aynı gün Mamdani’yi Brezilya’nın BM Büyükelçisi’nin konutunda ağırladı ve iki isim gazetecilerin önünde futbol formalarını değiştirdi. Mamdani’ye yönelik ilginin öbür yüzünde ise Netanyahu vardı. Mamdani, seçim kampanyasında Netanyahu’nun New York’a gelmesi halinde savaş suçları gerekçesiyle tutuklatılacağını vaat etmiş, ancak daha sonra buna yasal yetkisinin olmadığı sonucuna vardığını açıklamıştı.

Mamdani, Netanyahu’nun gelişinden bir gün önce resmi konutunda Gazzeli ailelerle zeytin ağacı diktiği bir video paylaştı. Netanyahu ise Genel Kurul’daki konuşmasında Mamdani’ye doğrudan seslenerek kendisini susturmaya çalıştığını söyledi ve onu antisemitizmle suçladı. Mamdani de Netanyahu’nun konuşmasını, Filistinlilere yönelik soykırımını aklamaya yönelik asılsız yalanlar olarak nitelendirdi. Netanyahu hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar iddiasıyla çıkardığı tutuklama kararının hâlâ geçerli olduğunu hatırlattı.

Abbas’a yine vize engeli

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Trump yönetiminin Filistinli yetkililere uyguladığı vize yasağı nedeniyle Genel Kurul’a üst üste ikinci yıl önceden kaydedilmiş bir video mesajla hitap etti. Abbas, uluslararası toplum Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını destekleme sözünü yerine getirmezse Filistinlilerin yeni bir Nekbe ile karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu.

Mahmud Abbas Genel Kurul’a hitap ediyor, Foto: Michael M. Santiago/Getty Images

Abbas’ın vize alamaması, ABD ile savaş halindeki İran’ın Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın ABD Gizli Servisi korumasında New York’a girmesine izin verilmesiyle birlikte ayrıca dikkat çeken detaylardan oldu. Abbas, ABD yönetimine yaptırım ve kısıtlamaları kaldırma çağrısında bulunarak Washington’ı uluslararası hukuk ve diplomasi yolunu seçen tarafı cezalandırmakla eleştirdi.

Batı Şeria’daki tablo da hafta boyunca pek çok konuşmada gündeme geldi. BM verilerine göre işgalcilerin saldırısında yaralanan Filistinli sayısı 2020’de üç günde bir iken 2026’da günde üçü aştı. Guterres, yasa dışı yerleşimlerin barışın önünü kapattığını ve etnik temizlik tehlikesini gündeme getirdiğini söyledi.

Miçotakis: “Kıbrıs, BM’nin güven testi”

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Kıbrıs sorununu Doğu Akdeniz’de hâlâ kapanmamış bir yara olarak tanımladı ve Türkiye’nin adayı 52 yıldır işgal altında tuttuğunu söyledi. Kıbrıs’ı BM’nin kendi kararlarını uygulama becerisi ve güvenilirliği açısından bir turnusol testi olarak nitelendirdi. Miçotakis, buna karşın son üç yılda Türkiye ile ilişkileri iyileştirmek ve iletişim kanallarını açık tutmak için sürekli çaba gösterdiklerini belirterek iki ülkenin coğrafyayı değiştiremeyeceğini ve yan yana yaşamak zorunda olduğunu söyledi.

Balkanlar’da Mladić gerilimi

Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı Denis Bećirović, Genel Kurul kürsüsünde de Sırbistan’ı hedef aldı. Bećirović, Ratko Mladić’in bir kahraman değil, yargı kararıyla sabit bir savaş suçlusu olduğunu belirterek bu suçlunun kurumsal düzeyde yüceltilmesini “medeniyet karşıtı bir eylem” olarak nitelendirdi. Bunun Sırbistan’ın devlet yönetimini Avrupa tarihinin en kötü cellatlarından biriyle aynı safa koyduğunu ve saldırganlığa yol açan ideolojiden vazgeçilmediğini kanıtladığını söyledi. Bu konuşma ise ülkede tartışma konusu oldu. Devlet Başkanlığı Konseyi’nin Sırp üyesi Željka Cvijanović, Bećirović’in devletin tutumunu değil kişisel görüşlerini dile getirdiğini iddia etti.

Mladić tartışması nedir?

Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırılan ve cezasını çekerken ölen Ratko Mladić’i ölmeden önce serbest bırakmayan BM savaş suçları mahkemesini “medeniyet dışı” ve “savunulamaz” bir tutum sergilemekle suçlamıştı. Mladić için 7 Eylül’de Belgrad’da askeri törenle düzenlenen cenazeye Sırbistan’dan ve Bosna Hersek’teki Republika Srpska’dan bakanlar ve üst düzey yetkililer katılmıştı. AB yetkilileri, aday ülke Sırbistan’ı Mladić’i yüceltmenin AB değerleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle eleştirmişti.

Guterres, 21 Eylül’de Bećirović ile New York’ta görüşmüş ve Mladić’in yüceltilmesini kınamıştı. Guterres, savaş suçlularının yüceltilmesinin bölgedeki uzlaşma çabalarını tehlikeye attığını vurgulamış, Bećirović de Guterres’i Sarajevo’ya ve Srebrenica Anma Merkezi’ne davet etmişti.

Komşu ülkelerde, özellikle Hırvatistan’da, Nazizmin yeniden toplumsal değerler arasına yükseltildiğini öne süren Vučić, Nazilerin elinde büyük acılar çeken Sırp halkının bunu kabul edemeyeceğini söyledi. Hırvatistan’ı hem Nazi geçmişiyle gurur duymakla hem de bugün hâlâ Nazi slogan ve sembolleri kullanmakla suçladı. Vučić ayrıca, Genel Kurul’daki konuşmasında Kosova meselesini öne çıkardı. Sırbistan’ın ülkenin toprak bütünlüğünü, BM Şartı’nı ve BM Güvenlik Konseyi’nin 1244 sayılı kararını savunacağını yineleyen Vučić, Sırbistan’ın Brüksel Anlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini yerine getirdiğini, ancak Kosova Arnavut tarafının yükümlülüğü olan Sırp Belediyeler Birliği’nin hâlâ kurulmadığını söyledi.

Batılı ülkeleri, Ukrayna söz konusu olduğunda toprak bütünlüğünü temel ilke kabul ederken Sırbistan’a geçmişi bırakıp geleceğe bakmasını öğütlemekle eleştiren Vučić ayrıca, New York’ta Trump’ı Sırbistan’a davet ettiğini ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile görüştüğünü açıkladı.

Hırvatistan Başbakanı Andrej Plenković, Genel Kurul’da Mladić’e cenazesinde verilen askeri ve devlet onurlarının kurbanlara ve uluslararası mahkeme kararlarına hakaret olduğunu söyledi. Plenković ayrıca, Vučić’in sözlerini Hırvatistan’a yönelik asılsız bir karalama kampanyası olarak nitelendirdi ve bu tutumun Sırbistan’ı Avrupa değerlerinden ve AB üyeliğinden bir adım daha uzaklaştırdığını söyledi. Sırbistan Cumhurbaşkanı’nın danışmanı Miloš Vučević aynı gün Plenković’e yanıt verdi ve “Nazi dönemi Ustasa sembollerini benimseyen Zagreb’in Belgrad’a ders vermesini” ikiyüzlülük olarak nitelendirdi.

Aşırı sağcı aktivist, sığınmacıları taşıyan botu kesti: 6 kişi tutuklandı

Danny Tommo olarak da bilinen Daniel Thomas, Manş Denizi’nde Fransa’dan İngiltere’ye seyreden şişme botu bıçakla kesti.

Fotoğraf: Danny Tommo

Aşırı sağcı grup “Patriot Platform’un” kurucusu Daniel Thomas, salı öğleden sonra boyunca Channel’daki küçük bir teknede bekledi. Fransa’dan Birleşik Krallık’a sığınmacı taşıyan iki botu takip etti ve kendini canlı yayına aldı. Olayı Danny Tommo adlı Youtube hesabında canlı yayınlarken göçmenlere karşı “Burası İngiltere, burası artık Fransa değil” diye bağırdı.

Daniel Thomas kimdir?

Danny Tommo olarak da bilinen İngiliz aşırı sağcı aktivist, göçmen karşıtı eylemler düzenlediği ve kitle bağışlarıyla destek istediği aşırı sağcı platform Patriot’un kurucusu. 2016’da bıçakla bir adamı kaçırmaya teşebbüs etmekten iki yıl hapis cezası aldı. 10 yıldır İngiltere’de sağ aktivistlik yapıyor.

King’s Royal Hussars’ta tank sürücülüğü görevinde bulunduğu dönemde eğitim sırasında diz kapağı çıktığı için ordudan ayrılan Thomas, aynı zamanda Tommy Robinson’ın eski koruması. Thomas, Patriot Platformu üzerinden 5 Eylül 2026 günü Dover’da yaklaşık 500 siyah giyimli erkekten oluşan göçmen karşıtı bir eylem düzenledi. Eylemciler, Portsmouth’a yeni gelen göçmenlerin işlem merkezine götürülmelerini engellemeyi amaçlayarak yolları kapattı. Eylemler boyunca kimse polis tarafından gözaltına alınmadı. Haziran 2026’da kurulan Patriot, halihazırda var olan yerel göçmen karşıtı “vatansever” grupları bir araya getirdi. Kendisini Hristiyan olarak tanımlayan aşırı sağ ağ, hedeflerini “İngiliz kadınlarını ve çocuklarını göçmenlerin yarattığı iddia edilen bir tehdide karşı korumak” olarak tanımlıyor.

Hope Not Hate’e göre Thomas’ın özellikle seçtiği bazı üyelerin kadına yönelik şiddet sabıkaları var. Diğer eleştiriler ise Hristiyan söyleminin ahlaki meşruiyet kazanmak için kullanıldığı yönünde.

Ne olmuştu?

Sağcı grup, sığınmacıların planlanan karaya çıkışını bozmak amacıyla salı akşamı erken saatlerde Hampshire’daki Gosport’ta toplandı. Ancak onları taşıyan Sınır Gücü gemileri çarşamba günü erken saatlerde Dover’a indi. Thomas, Channel’daki küçük bir teknede saatlerce bekledi ve sığınmacı taşıyan iki tekneyi canlı yayına aldı. 100.000 izleyiciye canlı yayınlanan görüntülerde Thomas, şişme botun içine birkaç kez bıçak saplayıp yan tarafını kesti. Bir kurtarma görevlisinin bulunduğunu fark eden Thomas, “Tekneden in. Tekneden inmek için zamanın var.” diye bağırdı ve kurtarma görevlisi daha büyük tekneye geri tırmanmadan önce Thomas ve meslektaşları oradan uzaklaştı. Yayında kurtarma görevlisine ne olduğunu göstermedi.

Hampshire ve Wight Adası Polisi, olayla ilgili soruşturma yürüttüğünü belirtti. Salı gecesi altı kişi gözaltındaydı. Polis, tutuklanan 6 kişiye yönelik suçlamaların bir acil durum çalışanına saldırı ve ağırlaştırılmış izinsiz giriş olduğunu söyledi.

RNLI’ye (Birleşik Krallık, İrlanda ve Manş Adaları çevresindeki denizlerde cankurtaranlık yapan bir hayır kurumu) göre, kurtarılan sığınmacılar 36 saattir sudaydı ve bunun, küçük tekne yolcularının Manş Denizi’ni geçerken geçirdiği en uzun süre olduğu düşünülüyor. Fransız Sahil Güvenliği, küçük bir teknede yaklaşık 60 göçmenin “güvencesiz koşullarda” denizde 33 saatten fazla zaman geçirdiğini ve “Birleşik Krallık’a ulaşmak için tüm riskleri almaya kararlı oldukları için” yardımı reddettiklerini söyledi.

Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

Berlin’de seçim sonuçlandı: Sol Partili Elif Eralp kazandı

Die Linke (Sol Parti) adayı Elif Eralp, Berlin Eyalet Seçimleri’nde yüzde 25,7 oy oranıyla bir ilke imza attı. Bu sonuçla birlikte parti tarihinde ilk defa göçmen bir aday başbakanlık koltuğuna oturma olasılığını elde etti. Aşırı sağ parti AfD’nin yükselişinin konuşulduğu seçimlerde kamuoyunda “aşırı sol” olarak bilinen Sol Parti’nin tarihi zaferi coşkuyla karşılandı.

Fotoğraf: Wikimedia

20 Eylül günü yapılan Berlin eyalet seçimlerinde sandıklar kapatıldı, Berlin Eyalet Seçim Kurulu’nun 21 Eylül 03.33’te açıkladığı geçici resmî sonuçlar belli oldu. Die Linke’li (Sol Parti) Elif Eralp 2023’teki seçim sonucunu 13,5 puan, yani iki katından fazla arttırarak Sol Parti’nin oy oranını yüzde 12,2’den yüzde 25,7’ye çıkardı ve Berlin’de birinci geldi.

İktidar partisi CDU, (Almanya Hristiyan Demokrat Birliği) ise bir önceki seçimde yüzde 28,2 oranıyla birinci gelmişken 9,4 puan kaybına uğrayarak yüzde 18,8 oranıyla Berlin yerel seçimlerinde ikinci konuma düştü. AfD ise üçüncülüğe yerleşse de bir önceki Berlin seçimindeki oylarını 7,2 puan artırdı.

BERLİN EYALET SEÇİMİ

Seçim sonuçları

Partilerin aldığı oy oranları ve Berlin Eyalet Meclisi’ndeki sandalye dağılımı.

Die Linke (Sol Parti) %25,7
Oy oranı 47 sandalye
CDU (Hristiyan Demokrat Birlik) %18,8
Oy oranı 35 sandalye
AfD (Almanya için Alternatif) %16,3
Oy oranı 29 sandalye
Grüne (Yeşiller) %14,3
Oy oranı 26 sandalye
SPD (Sosyal Demokrat Parti) %12,1
Oy oranı 22 sandalye
BSW %4,7
Oy oranı Sandalye kazanamadı
FDP (Hür Demokrat Parti) %2,5
Oy oranı Sandalye kazanamadı
Diğer %5,7
Oy oranı Sandalye kazanamadı
159 Listelenen partiler için belirtilen toplam sandalye
%100,1 Verilen oy oranlarının toplamı (yuvarlama farkları nedeniyle)

Türkiyeli siyasetçi Elif Eralp’in Berlin için yürüttüğü kampanyada konut krizini kamulaştırma ile çözme, toplu taşımada iyileştirmeler ve şehrin çöp sorununu gidermek gibi sosyal adalet politikaları öne çıkıyor.

Elif Eralp kimdir?

Ailesinin 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Almanya’ya siyasi sığınmacı olarak yerleşmesinin ardından 1981 yılında Münih’te dünyaya geldi. Türkiye’de aktif sendikacı ve sosyalist olan bir aileden gelmesinin ve mülteci bir ailenin çocuğu olarak büyümenin etkilerini küçük yaştan itibaren adalet eşitlik ve devlet şiddetiyle çok erken yaşta tanışmasına sebep olduğunu anlatan Eralp, hep siyasetle iç içe olduğunu söylüyor.

Henüz 12 yaşında ise ailesinin de deneyimlediğine şahitlik ettiği haksızlıkları fark etmesiyle insan hakları avukatı olmaya karar verdi ve 2001-2007 yıllarında Hamburg Üniversitesi’nde hukuk eğitimini tamamladı. 2010 yılında Berlin’e taşınmasının ardından Die Linke (Sol Parti)’ye üye oldu. 2021’de ise Berlin Temsilciler Meclisi’ne seçildi. 2023 seçimlerinde de konumunu korudu. 2024 yılından itibaren meclis grup başkan yardımcılığını, 2025’ten itibaren ise parti eyalet başkan yardımcılığını yürütüyor. 2026 Berlin eyalet seçimlerinde ise baş aday olarak gösterildi.

Evli ve iki çocuk annesi Eralp, birçok Berlinli gibi kirada oturduğunu söylüyor. Berlin’deki kampanyasının en ilgi gören yanı Berlin halkının muzdarip olduğu konut krizi üzerine yürüttüğü büyük konut şirketlerinin kamulaştırılması oldu. Sosyal adalet politikaları yürütmesi, göçmen bir aileden gelmesi, şehirde kapı kapı dolaşarak seçmenin sorunlarını dinlemesiyle New York’un Demokrat Belediye Başkanı Zohran Mamdani’ye sıkça benzetilen Elif Eralp, Berlin seçimlerinden önceki anketlerde de yüksek oranlara sahip olmasıyla seçimin seyri öngörülmeye başlanmıştı. “New York’ta sosyalist bir aday kazanıyorsa Berlin’de neden kazanmasın?” diye konuşan Eralp, bu seçimde hedeflediği zafere ulaştı. Nüfusun yüzde 40’ından fazlasının göçmen geçmişi bulunduğu kent Berlin’de bu çeşitliliğin siyasi ve toplumsal hayata daha fazla katılımını önemsediğini belirtiyor.

“Berlin’deki Sol Parti siyaseti daha güçlü”

Die Linke Milletvekili Özlem Alev Demirel, AfD’nin Saksonya-Anhalt eyaletinde birinciliği konuşulurken, Berlin için düzenlenen seçim öncesi anketlerde Elif Eralp’in birinci sırada olmasını, şehrin yapısı ve Sol Parti’nin Berlin’de yürüttüğü siyasetin bir başarısı olarak değerlendirdi.

Demirel, Berlin’deki anket sonuçlarından oldukça farklı sonuçlanan Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçimle ilgili bölgesel değerlendirmelerde bulundu:

“Bir taraftan Berlin’deki Sol Parti’nin siyaseti de daha güçlü bir biçimde yer alıyor. Belki Saksonya-Anhalt eyaletinde Sol Parti’nin yetersizlikleri de kendini daha fazla gösterdi. Bir yandan ise Berlin daha farklı bir kent. Daha farklı bir siyasetin yapabileceği kent. Saksonya Anhalt’ta çok fazla büyük şehir bulunmuyor, genellikle köy kesimlerinden oluşan bir eyalet. İstihdamın da Berlin’e göre oldukça düşük olmasıyla oradaki halkın ihtiyaçları daha farklı şekilleniyor. Örneğin insanlar çalışmak için Saksonya-Anhalt’a gitmiyor, tam tersi Saksonya-Anhalt’tan giden insan sayısı çok fazla. Orada benzer bir altyapı yok, istihdam yok, gerçekten o halkın boğuştukları sorunlara, oradaki daha fazla insanın taleplerine ve isteklerine ses verebilecek bir olguya ihtiyaç var. Orada daha fazla güçlülük ve örgütlülük gerekiyor.

Sol Parti’nin Berlin’de evleri geri kamulaştırma siyaseti, çöp kaosuyla boğuşan siyaseti daha fazla karşılık aldı çünkü Berlin iyi siyaset yapan, büyük ve karışık bir kent. Yani küçük köylerden oluşmuyor, onun farklılığı da kendisini yaratıyor ama yine de Sol Parti’nin görevi bu küçük kentlerde, küçük illerde de git gide kazanmak, insanların, halkın gerçekten güvenini kazanmak olmalı. Sol Parti’nin var olan egemen siyasete karşı daha fazla sistem alternatifini göstermesi gerekiyor. Bunu da Berlin’de şu an için biraz daha iyi başardığımızı düşünüyorum.”

Seçim sonucu coşkuyla kutlandı

Seçim sonucu zafer konuşması yapan Eralp, “Bugünden itibaren Berlin’i birlikte değiştireceğiz ve daha iyi bir yer haline getireceğiz” dedi. Partisindeki 19.000 üyeye ve Berlin seçmenine teşekkürlerini sunan Eralp bu seçimle bir tarih yazıldığını, seçmenlerin Sol Parti’ye yeni bir hükümet kurma yetkisi verdiğini belirtti.

Berlin halkının sosyo-ekonomik sorunları üzerine yoğunlaşan bir kampanya yürüten Eralp, “Sosyal bir politikayı savunuyorum, herkesi beraberinde getiren bir politika. Şimdi öncelik Berlin’i uygun fiyatlı hale getirmek,” diye sözlerine devam etti. Pazar gecesi tarihi seçim sonucu coşkuyla kutlandı. Kutlamalar Tarkan şarkıları ve halaylarla devam etti. Eralp de “Jin, Jiyan, Azadî” sloganlarıyla kutlamalara eşlik etti.

Seçim sonuçları: Sol Parti 47 sandalye aldı

Sol Parti, 47 sandalye alarak birinci oldu. Bazı partilerim sandalye alamamasının nedeni ise şu: Bir partinin Berlin Eyalet Meclisine girebilmesi için eyalet genelindeki oyların en az %5’ini alması gerekiyor.

Berlin bir şehir-eyalet olduğundan Berlin’deki bu seçimde seçmenler Eyalet Meclisi’ni seçiyor. Almanya Eyalet Başbakanı’nın belirlenmesi, yapılan seçim sonuçlarına göre Eyalet Meclisi’ndeki milletvekilleri sayısı netleştikten sonra oluşan yeni meclis ise Eyalet Başbakanı’nı seçiyor. Çoğunlukla bir parti tek başına yüzde 50’yi geçemediğinden partiler arası koalisyon görüşmeleri başlar ve Berlin eyalet meclisinde ise 80 milletvekiline, yani salt çoğunluğa ulaşan koalisyon hükümeti kurulur. Şu anda da Sol Parti’nin hükümet kurabilmesi için hem Yeşiller hem de SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) ile koalisyon kurması gerekiyor.

Güncel olarak potansiyel koalisyonlarla ilgili bir bilgi bulunmasa da SPD’nin adayı Steffen Krach, Berlin Yahudi cemiyetinin seçimden önce düzenlediği bir etkinlikte “eğer antisemitik olaylar yaşanırsa iş biter” demiş, Yeşillerin başbakan adayı Werner Graf, antisemitlerin dahil olduğu veya onların desteğine bağımlı olan bir hükümete katılmayacağını söylemişti.

Öte yandan Eralp, seçimden aylar önce partisinin Niedersachsen teşkilatında kabul edilen ve İsrail’e yönelik sert ifadeler içeren karara tepki koydu. Eralp, kararı “yanlış” bulduğunu belirterek 7 Ekim Hamas saldırısının ve Yahudi halkının güvenlik içinde yaşama hakkının metinde yeterince dikkate alınmadığını söyledi. Berliner Zeitung’a yaptığı açıklamalarda ise “İsrail’in var olma hakkı ve Yahudi halkının kendi kaderini tayin etme hakkının” kendisi için pazarlık konusu olmadığını ifade etti.

Yapay zekada ‘Tekelleşme’ uyarısı: “Hitler’in atom bombasına sahip olması kadar tehlikeli”

DeepSeek mühendisi Liu Shengyu, yapay zeka alanındaki tekelleşmeye dikkat çekerek, yaklaşmakta olan durumu Hitler’in atom bombasına sahip olması kadar tehlikeli bir durum olarak nitelendirdi. OpenAI ise korkuları anladıklarını ama kendilerine güvenilmesi gerektiğini iddia etti.

DeepSeek’te yapay zeka geliştiricisi olarak çalışan Liu Shengyu, WeChat hesabında Çince olarak yayınlanan “Yeteneğimi Düne Gömmekten Başka Seçeneğim Yok” başlıklı blog yazısında yapay zeka ile ilgili uyarılarda bulundu. Shengyu, yapay zekanın bir yıl içinde belgeleri aramasına ve hataları tespit etmesine yardımcı olabilecek bir araçtan, GPU kodunu okuyabilen ve yazılım operatörlerini optimize edebilen bir araç haline geldiğini yazdı.

Gelişmiş yapay zeka sistemlerinin birkaç şirket tarafından kontrol edilmesinin yaratacağı risklere dikkat çeken Shengyu, “Bu nedenle, en ileri düzey yapay zeka teknolojilerinin herkes tarafından açık ve uygun maliyetli bir şekilde erişilebilir olması gerektiğine hala inanıyorum. Bunu Anthropic veya OpenAI’ın yapacağına güvenmiyorum. Özellikle de en gelişmiş yapay zekaya ya da AGI’ye Anthropic’in hakim olmasını kesinlikle istemiyorum. Abartılı bir benzetmeyle ifade etmek gerekirse, bunun yaratacağı tehlikenin boyutu Hitler’in Müttefikler’den önce atom bombası teknolojisine sahip olması kadar ciddi olurdu”.

Geçen hafta Anthropic ve OpenAI’da araştırmacı olarak çalışan Jacob Coxon, yapay zeka güvenliğine ilişkin endişeleri nedeniyle Anthropic’ten ayrıldığını duyurmuştu. Coxon, X’te yaptığı paylaşımda yapay zeka şirketlerinin “kendi kendini geliştiren süperzekaya doğru hızla ilerlediğini” söylemişti.

Oğlunu öldürmek için yapay zekaya sordu

Brezilya’da 36 yaşındaki bir kişi nafaka ödediği oğlunu öldürmek için OpenAI adlı yapay zekadan yardım istemesi üzerine 19 Haziran’da tutuklandı ancak aradan geçen 53 gününün ardından serbest bırakıldı.

BBC’de yer alan habere göre şüphelinin nafaka ödemesi dışında oğluyla neredeyse hiç teması yoktu. Soruşturmacılar nedenin ödemeden kaynaklı bir öfkeden dolayı olabileceğine inanıyor.

Zanlının risin dahil zehirli maddeler üzerinde araştırma yaptığını ve soruları yeniden formüle ederek ChatGPT’nin güvenlik önlemlerini aşmaya çalıştığını söylüyor.Oğluna zarar vermek istediği suçlamasını reddeden adam, 54 gün tutulduktan sonra soruşturmadaki gecikmeler nedeniyle 13 Ağustos’ta serbest bırakıldı. Henüz bir suçlama yöneltilmedi fakat soruşturma devam ediyor.

AB yapay zeka yöneticileri ile konuşacak

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, yapay zekanın yol açabileceği risklere karşı alınacak önlemleri görüşmek üzere yapay zeka modellerini geliştiren başlıca laboratuvarları toplantıya davet edeceğini bildirdi.

Von der Leyen, Strazburg’da düzenlenen Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurul oturumundaki yıllık “Birliğin Durumu” konuşmasında yapay zekaya ilişkin açıklamalarda bulundu. Von der Leyen, yapay zekanın doğru biçimde geliştirilmesi halinde insanlığa büyük yararlar sağlayabileceğini ancak bu güçlü teknolojinin önemli riskleri de barındırdığını belirtti.

Yapay zekanın taşıdığı riskler ele alınmadan teknolojinin potansiyelinden tam olarak yararlanılamayacağını vurgulayan von der Leyen, “En gelişmiş yapay zeka modellerinin kapasitesi arttıkça söz konusu riskler de daha belirgin hale geliyor. Geliştirilmekte olan modeller, daha önce mümkün olabileceğini hiç düşünmediğimiz düzeylerde bilgisayar korsanlığı yapılmasına imkan sağlayacak.” diye konuştu.

Kendi kendini geliştirebilen yapay zeka modellerinden kaynaklanan tehlikelerin giderek daha görünür olduğunu anlatan von der Leyen, yapay zeka ajanlarının kendileri için belirlenen ortamların dışına çıkması veya sistemlere zararlı kod yerleştirmesi gibi olayların karşılaşılabilecek risklere ilişkin ilk işaretler olduğunu kaydetti.

Von der Leyen, ileri düzey yapay zeka sistemlerini geliştiren şirketlerin yöneticilerinin de kendi kendini sürekli geliştirebilen modellerin ilerleme hızının kontrol altına alınması gerektiği uyarısında bulunduğuna işaret etti.​​​​​​​

Von der Leyen, tarafların yapay zeka modellerinin değerlendirilmesi ve doğrulanması, erken uyarı sistemleri ve yapay zeka güvenliği gibi alanlarda ortak çalışma yürüteceğini belirterek, “En ileri yapay zeka modellerini geliştiren başlıca laboratuvarları, sektörün bu modellerin gelişim hızını kontrollü biçimde yönetmeye yönelik devam eden çalışmalarını nasıl destekleyebileceğimizi görüşmek üzere davet edeceğim.” ifadesini kullandı.Yapay zekanın sağlık alanında doktorların yerini almaması, onlara destek sağlaması gerektiğini vurgulayan von der Leyen, “Yapay zekanın doktorlarımızı güçlendirmesi gerekiyor, onların yerini alması değil.” diye konuştu.

OpenAI: Korkmakta haklısınız ama bize güvenin!

OpenAI CEO’u Sam Altman, San Francisco’da düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada dünyanın yapay zekadan kormakta haklı olduğunu belirterek, “Dünya doğru şeyi yapacağımıza güvenmeli. Çünkü yapılması gereken doğru şey bu ve biz de taşıdığımız bu sorumluluğun büyüklüğünü hissediyoruz” dedi.

Washington’da düzenlenen bir konferansta konuşan Senatör Bernie ise Sanders, yapay zeka konusunda insanların karar vermesi gerektiğini belirterek, “Yapay zekaya bir avuç oligark karar vermemeli, bir oligarkın söylediği hiçbir şeye asla güvenemeyiz çünkü… samimi değiller ve yalan söylüyorlar” dedi.

Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler’den “ayrılık mutabakatı”

Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler’in imzaladığı mutabakatta, hiçbir Westminster hükümetinin halkların kendi geleceğini belirleme hakkını engelleme yetkisi olmadığı vurgulandı.

(Soldan sağa) Michelle O’Neill, Mary Lou McDonald, Rhun ap Iorwerth ve John Swinney, Foto: X/Michelle O’Neill

Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler‘in başbakanları, 14 Eylül’de Galler’in Cardiff kentinde bir araya gelerek Birleşik Krallık‘ın dağılmasına zemin hazırlayabilecek bir mutabakat paktı imzaladı. Üç liderin imzaladığı belgede, Westminster hükümetlerinin halkların kendi geleceğini belirleme hakkını engelleme yetkisinin bulunmadığı vurgulanarak “bu adalar ve dünyanın geri kalanı için, Westminster’ın süresinin dolmakta olduğuna dair bundan daha net bir işaret olamaz” ifadesi kullanıldı.

Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın üçü de artık Birleşik Krallık’tan ayrılmak [ya da İrlanda ile birleşmek] isteyen partilerin liderleri tarafından yönetiliyor. Toplantıya İskoçya Ulusal Partisi (SNP) lideri John Swinney, Plaid Cymru lideri Rhun ap Iorwerth ve Sinn Féin Başkan Yardımcısı Michelle O’Neill‘ın yanı sıra, Sinn Féin’in İrlanda’daki lideri Mary Lou McDonald da katıldı. Dört isim, resmi hükümet sıfatıyla değil, kendi partilerinin temsilcileri olarak bir araya geldi. Bunun sebebi ise O’Neill’ın Kuzey İrlanda’da Demokratik Birlik Partisi (DUP) ile eşit yetkilere sahip bir güç paylaşımı hükümetinde yer alması olarak değerlendirildi.

Hedef Avrupa Birliği

İmzalanan metinde tarafların anayasal konumlarının birbirinden farklı olduğu, her ülkenin kendi geleceğini kendi yöntemi ve kendi zamanlamasıyla belirleyeceği kabul edilirken üç ülkenin geleceğinin de geleceklerini Avrupa Birliği ile birlikte şekillendireceği vurgulandı.

Swinney ve O’Neill, ülkeleri için doğrudan bağımsızlık/birleşme referandumu çağrısı yaparken ap Iorwerth, Galler için belirli bir zaman çizelgesi ve yol haritasından bahsetmedi.

Swinney, günü “Birleşik Krallık’ın anayasal yolculuğunda çok önemli bir an” olarak nitelendirdi. Kendi kaderini tayin ilkesinin “devredilemez bir hak” olduğunu söyleyen Swinney, Andy Burnham’ı Birleşik Krallık’ın “son başbakanı” olarak tanımladı. McDonald ise toplantıyı “tarihi” olarak nitelendirip referandum hakkının hiçbir başbakan tarafından masadan kaldırılmasına izin verilmeyeceğini belirtti ve İrlanda’da birleşme referandumunun 2030’a kadar yapılmasını beklediğini söyledi. O’Neill, üç ülkenin “birbirinden oldukça farklı” olduğunu ama ortak paydalarının Westminster’ın halklarına hiçbir zaman iyi hizmet etmediği görüşü olduğunu da sözlerine ekledi.

Ap Iorwerth ise daha temkinli söylemlerde bulundu. Plaid Cymru, 2030’daki bir sonraki Senedd (Galler Parlementosu) seçimine kadar bağımsızlık referandumunu gündeme almayacağını daha öncesinde açıklamıştı. ap Iorwerth de zamanlamanın “Galler halkı ikna olduğunda” belirleneceğini, kendi görevinin ise halkı ikna etmek olduğunu söyledi. Galler hükümeti, bağımsızlığa zemin hazırlamak amacıyla bir ulusal komisyon kurmayı planlıyor ve bu arada polis teşkilatı gibi alanlarda ek yetki devri talep ediyor. Başbakan Burnham ise böylesi bir yetki devrine açık olduğunu daha önce ifade etmişti.

“Birleşik İrlanda uzak bir özlem değil”

Sinn Féin’li bir yetkili, The Irish Times‘a verdiği görüşlerinde Cardiff zirvesinin amacını, “partilerin insanların hayatında fark yaratmak için nasıl birlikte çalışabileceğini ve her ulusun kendi geleceğini halkının iradesine dayalı demokratik yollarla şekillendirme hakkını konuşmak” olarak tanımladı. Aynı yetkili, “İrlanda’nın anayasal geleceği bu adanın halkına ait. Hayırlı Cuma Anlaşması bu kararı vermek için demokratik bir yol sunuyor ve artık bu seçime ciddi biçimde hazırlanma zamanı geldi,” dedi. Kaynak, “İrlanda birliğinin uzak bir özlem olmadığını, yeni İrlanda’yı inşa etme çalışmasının şimdi başlaması gerektiğini” de sözlerine ekledi.

Trump’ın açıklaması ve Londra’nın tepkisi

Zirveden 2 gün önce, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, İrlanda Açık golf turnuvasına ev sahipliği yapan tesisi ziyareti sırasında birleşik bir İrlanda görmeyi “çok isteyeceğini” söyleyerek bu tartışmalı konuya doğrudan müdahil olmuştu.

Burnham hükümeti ise imzalanan mutabakata mesafeli yaklaştı. Burnham’ın sözcüsü Tom Wells, Birleşik Krallık’ın “bölünme yerine ortak değerler ve sorun çözme etrafında bir araya geldiğinde en iyi haline ulaştığını” belirterek hükümetin önceliğinin anayasal tartışmalar değil geçim maliyetini düşürmek olduğunu vurguladı. Hükümet’in resmi açıklamasında, “Burnham’ın birliğe güçlü şekilde inandığı ve dört ülke için de değişim sunmaya kararlı olduğu” belirtildi.

Galler’de iç tepkiler

Mutabakat, Galler iç siyasetinde de tartışma yarattı. İşçi Partisi’nin (Labour Party) Galler’deki lideri Ken Skates, Plaid Cymru’nun seçimden bu yana halka somut bir şey sunmadığını, iktidarını Britanya’yı parçalamak ve Galler’i zayıflatmak için kullanmak istediğini savundu. Galler Muhafazakar Parti Senedd lideri Darren Millar, başbakanın bağımsızlık yerine Galler’deki sağlık sistemi krizine ve düşen eğitim standartlarına odaklanması gerektiğini söyledi. Reform UK’in Galler lideri Dan Thomas da benzer bir eleştiri yönelterek başbakanın sağlık sistemindeki bekleme listelerini ya da eğitim sistemini düzeltemediğini, buna rağmen birliği dağıtma arzusunu dile getirecek vakit bulduğunu ifade etti.

İskoçya-Galler anlaşması ve Barnett Formülü

Zirvenin ardından Swinney ve ap Iorwerth, hukuki bağlayıcılığı olmayan ayrı bir İskoçya-Galler anlaşması da imzaladı. Anlaşmaya göre, iki hükümetin çocuk yoksulluğuyla mücadele ve Avrupa Birliği ile ilişkilerden azami fayda sağlamak da dahil birçok alanda iş birliği yapacağı öngörülüyor. Ayrıca iki ülke, Birleşik Krallık’ın finansman düzenlemeleri ve anayasal gelecek üzerindeki yetkiler konusunda kendileri için “daha fazla adalet” talebini birlikte savunacaklarını belirtiyor.

Bu bağlamda Barnett Formülü (Galler’in finansmanını belirleyen sistem), yeniden tartışma konusu oldu. Galler hükümeti uzun süredir bu formülün Galler’i dezavantajlı konuma soktuğunu savunurken, İskoçya’nın bu formülden nispeten kârlı çıktığı öne sürülüyor. İkinci bir basın toplantısında Swinney, formülün reforme edilmesine açık destek vermekten kaçınarak Birleşik Krallık’ın farklı bölgelerinde mali düzenlemelerin değiştiğini, her ülkenin kendi çıkarlarını ve bakış açısını ortaya koyması gerektiğini söyledi. Ap Iorwerth ise İskoçya’nın halihazırda sahip olduğu bazı esnekliklerin asgari düzeyde Galler’e de devredilmesinin kendileri için önemli olduğunu belirtti. Burnham, başbakan olmadan önce bu formülün reformu için çaba göstermişti, ancak Galler’e yaptığı son ziyarette reform ihtimalini geri planda tuttuğu değerlendirmeleri yapılmıştı.

Kaynak: The Guardian, Associated Press, BBC, The Irish Times

Sosyolog Neşe Özgen değerlendirdi

“Sınır artık vize bürolarının kapısında başlıyor”

Sınır ve göç üzerine çalışan Sosyolog Prof. H. Neşe Özgen, Avrupa Birliği’nin göç ve iltica rejiminin son on yıllık dönüşümünü değerlendirdi: “Gelişmiş ülkeler böylece kendilerine yararlı olabilecek olan işgücünü, sanki köle pazarından seçer gibi buralardan seçip alabilecekler.”

Fotoğraf: Anadolu Ajansı


İsviçre’nin Zürih kantonundaki geri gönderme merkezinde kalan Dilan ve Nihat Özgün ile 5 çocuğu Türkiye’ye sınır dışı edilmesi girişimi üzerine dayanışma grupları harekete geçti. 3 Ağustos 2026’da Almanya’nın Hessen eyaletinde üç küçük çocuğu Jugendamt tarafından koruma altına alınan Şırnaklı Kürt çift, çocuklarından ayrı bırakılarak Türkiye’ye sınır dışı edildi. Bu örnekler, Avrupa ülkelerindeki göçmenlere dönük uygulamaları gündeme getirdi.

Avrupa Birliği’ne (AB) üye olan ülkelerde gittikçe artan göçmen karşıtı yasalar ve uygulamalar, AB Göç ve İltica Paktı’nın 12 Haziran 2026’da tüm üye ülkelerde fiilen yürürlüğe girmesiyle tekrar basına yansıdı. Bir direktif ve dokuz tüzükten oluşan düzenleme, sınır yönetimi, iltica prosedürleri, AB üyesi devletler arası sorumluluk paylaşımı ve göçmenler için geri dönüş politikalarında önemli değişiklikler yapmayı planlıyor.

Pakta göre sınırda tarama süreci hızlanıyor. Başvurular çok daha kısa sürelerde incelenecek ve kişiler kapalı veya yarı kapalı gözaltı merkezlerinde tutulabilecek. İltica şansı “düşük” görülen veya “sahte belge” kullanan kişilerin başvuruları sınırda kurulan özel tesislerde 12 hafta içinde hızlıca karara bağlanacak.

Pakt, göçmenleri Avrupa ülkelerine gelmesini fiilen zorlaştıracak veya engelleyecek düzenlemeleri sebebiyle birçok insan hakları örgütü tarafından tepki almıştı. Sosyolog Neşe Özgen, bu paktın göçmenler için sınırda çeşitli zorluklara sebep olacağını belirtti.

Pakt’ın yaptığı şey, iltica sisteminin işleyişini biçimde değiştirmek. Eski sistemde temel sorunlardan biri, “Dublin” adı verilen mekanizmaydı. Bu sisteme göre bir iltica başvurusunu inceleme sorumluluğu çoğu zaman kişinin AB’ye ilk girdiği ülkeye, yani İtalya, Yunanistan, İspanya, Malta ve Kıbrıs gibi dış sınır ülkelerine düşüyordu. Artık göç alanında ilk giriş ülkesi olan devletlerin “yükünü hafifletmek” için üye ülkelere ya mülteci kabul etme ya da kabul etmedikleri mülteci başına maddi/operasyonel destek sağlama zorunluluğu getirildi. Fakat göçmenler için bu yeni yasa ve birlikte getireceği fiili uygulamalar burada bitmiyor.

AB’ye “düzensiz” yollarla gelen göçmenler, sınırlarda 7 güne kadar sürebilecek detaylı kimlik, sağlık ve güvenlik taramalarından geçirilecek, ayrıca kabul edilme oranı düşük ülkelerden gelenlerin başvuruları sınırlarda hızlıca değerlendirilecek ve reddedilenler geri gönderilme süreçleri hızlandırılıp doğruca sınır dışı edilecek.

“Her yıl binlerce insan göç yollarında öldü”

H. Neşe Özgen, Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Avrupa Birliği’nin göç politikalarındaki güvenlikçi dönüşümü yorumlayan Neşe Özgen, güvenlikçi politikaların başlangıcı olarak 2016’yı işaret etti. Paris saldırılarının ardından o yıl bir araya gelen AB liderlerinin “başka yerlerde bomba patlayabilir, ama bizde olmayacak” mutabakatına vardığını hatırlatan Özgen, dönemin Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun imzaladığı anlaşmayla Türkiye’nin fiilen “göçmen deposuna” dönüştüğünü söyledi:

“Böylece Türkiye gerçek anlamda girmenin de çıkmanın da zor olduğu bir kapalı kutu haline geldi. Bu arada, kendi vatandaşlarından tehlikeli bulduklarını, mesela demokratları, muhalifler, Kürt politikacıları vb. gitmeleri için adeta sınırı gevşetti. 2015-2019 arası Türkiye’den vatandaş çıkışının en politik olduğu dönem.

Bu dönemde Afrika ve Ortadoğu, Iran, vb göç ise Yunanistan ‘da ve Balkan ülkelerinde durduruldu. Hem Ege Denizi Hem Balkan hattı bir anda en kanlı ve en öfkeli sınırlar haline geldi. Her yıl binlerce insan göç yollarında öldü, ölmeye de devam ediyor.”

“Sınır artık siyasi sınırlardan çok önce başlıyor”

Özgen’e göre bugün AB’nin dış sınırı, coğrafi bir çizgi olmaktan çıkmış durumda:

“AB bölgesinin Türkiye sınırı vize bürolarının kapılarında başlıyor. Ve banka kapılarında. Bugünlerde bankalar, vize ve geçişler için ülke pasaportlarından daha güvenilir garantörler. Yüklü banka hesabınız varsa, pek de zorlanmadan sınırı aşabiliyorsunuz.”

2016 sonrasında Ege Denizi ve Balkan hattının “en kanlı ve en öfkeli sınırlar” haline geldiğini belirten Özgen, aynı dönemde AB’nin dış sınır ajansı Frontex’in bütçe ve yetkilerinin de büyük ölçüde artırıldığına dikkat çekti. Bu süreçte devlet, millet ve sınır gibi kavramların “güvenlik odaklı” bir dille yeniden çerçevelendiğini, mülteci düşmanlığının yükseltildiğini ve kabul politikalarının neredeyse her iki yılda bir değiştirildiğini söyledi.

“Pandemi döneminde göçmen de vatandaş da silikleşti”

Özgen’e göre, 2019-2021 arası pandemi dönemi ayrı bir kırılma noktası. Bu dönemde günlük hayatı düzenleyen kısıtlamaların “sağlık güvenliği” adı altında topluma kabul ettirildiğini savundu:

“2019-2021 arası, yani Corona dönemi, demokrasi güçlerinin ve emek güçlerinin zayıflatıldığı, günlük hayatı düzenleyen regülasyonların bu kez de ‘sağlık güvenliği, yaşam güvenliği’ adıyla topluma onaylatıldığı dönemdir. Artan fiyatlar, azalan işler, bütçelerin sağlık güvenliği adıyla giderek öjenik hayat mottosuna sıkıştırılması, bir yandan ülkelerin vatandaşlarını ve öte yandan da göçmenleri silikleştirdi, görünmezleştirdi, önemsizleştirdi.”

Özgen, 2022’ye gelindiğinde sınır ve göç politikalarının denetimi, yerel STK’lar ve insan hakları örgütlerinden alınıp neredeyse tamamen Frontex gibi askeri yapılarla çalışan hükümetlere devredildiğini söyleyerek “Yine bu dönemde, yerel milisler, şiddet grupları, ırkçı oluşumlar vebenzeri grupların ‘ülke sınırları’nı korumak adıyla göçmenlere saldırısı da normalleştirildi. Bir yandan da hem EU hükümetleri hem de geçiş yolu ülkeleri, kendi vatandaşlarını göçmen karşıtı politikalarla teçhizatlandırdılar, şiddet yükseltildi ve ‘güvenlik’ politikalarının bu kez de ‘şiddet’ yoluyla pratikleştirilmesi normalleştirildi” diye konuştu.

Yeni sistemin en somut sonucu, iltica başvurucusunun AB sınırına geldiği anda karşılaşacağı işlemlerde görülecek. Sınırı geçenler artık yeni sistemde bir ön elemeden geçirilecek. Bu eleme sırasında kişinin kim olduğu, güvenlik riski taşıyıp taşımadığı, sağlık durumu ve özel bir kırılganlığı olup olmadığı kontrol edilecek.

Bu noktada hukuki açıdan “giriş yapmamış sayılma” durumu da söz konusu. Yani, kişi fiziksel olarak bir AB ülkesinin sınırında, transit bölgesinde ya da belirlenen bir merkezinde bulunsa da hukuken ülkeye girmiş sayılmayacak. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), bu durumun iltica hakkı, etkili başvuru hakkı ve hukuka aykırı geri itmeler bakımından ciddi riskler doğurduğunu anlatan bir açıklama yayımladı. Açıklamada HRW, sınır prosedürünün iltica başvurusunun incelenmesi sırasında on iki haftaya kadar gözaltı ve sınır dışı edilmeyi beklerken ek on iki hafta daha gözaltını içerebileceğini kaydetti.

Yeni sistemde “güvenli menşe ülke” kavramı da dikkat çekici. Güvenli menşe ülke, genel olarak istikrarlı, devlet baskısı veya zulüm tehlikesi bulunmayan ülke olarak tanımlanıyor. Böyle bir ülkeden gelen kişinin normal şartlarda uluslararası korumaya ihtiyaç duymadığı varsayılıyor. AB’nin oluşturduğu “güvenli menşe ülkeler” listesinde Bangladeş, Kolombiya, Mısır, Hindistan, Kosova, Fas ve Tunus yer alıyor. Bu durum AB’nin iltica başvurularını kendi ülkesinde değerlendirmek yerine başka ülkelere yönlendirmesinin yolunu açabilir. HRW, bunun iltica sorumluluğunu dışarıya aktarma anlamına gelebileceğini açıkladı.

Diğer bir tehlike ise şu: Bu ülkelerden gelen kişilerin korunmaya ihtiyacı olmadığı varsayılabilir ve başvuru sahipleri aksini kanıtlamadıkça sınır prosedürleriyle hızlıca reddedilip sınır dışı edilebilir.

“Gelişmiş ülkeler iş gücünü köle pazarından seçer gibi alabilecekler”

Asıl eleştiri noktası olan kısımlardan biri ise “güvenli üçüncü ülke” kavramı. Bu kavram, AB üyesi bir ülkenin güvenli kabul ettiği bir üçüncü ülke ile iltica başvurularının AB dışında incelenmesini öngören anlaşma ya da düzenleme yapması anlamına geliyor.

“Güvenli üçüncü ülke”, kişinin kendi ülkesi değil, geçtiği, bağlantısının bulunduğu ya da AB ile anlaşması olan başka bir ülke anlamına geliyor. Örneğin bir kişi ülkesinden ayrılıp başka bir ülkeden geçerek AB’ye geldiyse, AB ülkesi “Bu kişi korumayı o ülkede talep edebilirdi” diyerek başvuruyu esastan incelemeyebilecek.

Özgen, yeni GEAS (Ortak Avrupa İltica Sistemi) düzenlemesiyle AB’nin seçtiği altı ülkede – Türkiye, Mısır, Uganda, Ruanda ve Tunus gibi ülkelerde – göçmenlerin “depolanmaya” başladığını iddia etti. Özgen’e göre bu ülkelere aktarılan sınırlı bütçelerle onbinlerce kişi, demokratik kayıtları tartışmalı bu ülkelerdeki kamplarda üç yıla varan sürelerde tutuluyor, hukuki başvuru, kanıt sunma ve mahkeme süreçlerinin tamamı artık AB toprağı dışında, “güvenli üçüncü ülke” olarak tanımlanan bu kamplarda yürütülüyor:

“Geçmişte az da olsa sağlanan hiç bir insanı destek artık AB ülkelerinde verilmeyecek, göçmenler, hukuki başvuru, ispat, mahkeme, gibi tüm süreçlerini güvenli üçüncü ülke olarak adlandırılan bu ülkelerde tamamlayacaklar. Aile, kadın, çocuk destekleri, hukuki yardımlar, refakatiz çocuklar, sağlık ve eğitim gibi tüm insanı desteklerin de bu ülkelere verilen bütçeyle oralarda hallolması bekleniyor. Başvurular da bu üçüncü ülkelerin kamplarından yapılacak. Gelişmiş ülkeler böylece kendilerine yararlı olabilecek olan işgücünü, sanki köle pazarından seçer gibi buralardan seçip alabilecekler.”

“Yararlı-zararlı göçmen” ayrımı

AB Göç ve İltica Paktı ile Geri Gönderme Tüzüğü’nün resmi gerekçesinin “düzensiz göçü engellemek” olarak sunulduğunu, ancak pratikte iltica hakkının daraldığını ve gözaltı merkezlerinin yaygınlaştığını söyleyen Özgen, dönüm noktası olarak Ocak 2022’yi gösteriyor: eski EASO’nun yerini alan Avrupa Birliği İltica Ajansı’nın (EUAA) faaliyete geçmesi ve Ukrayna savaşıyla devreye giren Geçici Koruma Yönergesi.

Özgen’in aktardığına göre bu dönemde yerleşen “yararlı ve zararlı göçmen” ayrımı, geri gönderme uygulamalarının da temelini oluşturdu:

“Ülkeler ‘yararlı ve zararlı göçmen’ mottosunu Ukrayna savaşının göçüyle birlikte iyice benimsettiler ve ‘zararlı’ bulunan göçmenlerin ilk kayıt ülkelerine iadesi bu zamanlarda başlatıldı. Türkiye, alabildiğine göçmen karşıtı bir ülke olarak ün yapmış olmasına rağmen ‘güvenli geri gönderme ülkesi’ statüsünde yer aldı. Ama örneğin Yunanistan, Ege ve Balkan geçişlerinde ana geçiş ve ilk kayıt ülkesi olmasına rağmen hiçbir zaman güvenli ülke statüsüne sokulmadı ve böylece bir AB ülkesine varmayı başarmış ama ilk kayıtları Yunanistan veya Türkiye’de yapılmış olan göçmen, sadece Türkiye’ye geri yollanmaya başladı. Avrupa sınırları bu dönemde artık içine girseniz dahi içine dahil olamayacağınız, ancak uzak ve sabır çatlatıcı kamplarda 3 yıla varan sürelerde, içeriye kabulü beklediğiniz kamp sınırlarıydı.”

Özgen bu noktada Türkiye’nin, akademik çevrelerden de destek alarak “dünyada en fazla göçmen barındıran ülke” imajını inşa ettiğini, bunun da savaş bölgelerinden gelen bazı silahlı grup mensuplarının ülke içinde meşrulaşmasına zemin hazırladığını iddia etti.

Avrupa’da yükselen sağ ve göçmen karşıtlığı

Avrupa siyasetindeki güç dengelerindeki değişim, AB kurumlarına da yansıdı. Merkez sağ Avrupa Halk Partisi (EPP), ilk kez 27 Avrupa Komisyonu üyesinin 14’ünü bünyesinde topladı.

Ancak sağın yükselişi bununla sınırlı kalmadı. Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) anketlerde ülkenin en güçlü partisi konumuna yükselirken, Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin favorisi olarak öne çıkıyor. İtalya’da ise muhafazakar Başbakan Giorgia Meloni, eski general Roberto Vannacci’nin liderliğindeki yeni bir partinin rekabetiyle karşı karşıya.
Avrupa da bu eğilimin dışında değil. Özellikle ABD yönetiminin sağcı siyasetçilere verdiği destek, bu siyasi hareketlerin güç kazanmasına katkı sağlıyor.

Göçmen karşıtlığı, AfD gibi aşırı sağcı partilerin güvenlikçi politikalarından biri.

Belgesiz Göçmenlerle Uluslararası İşbirliği Platformu’nda savunuculuk görevlisi olarak görev yapan Chiara Catelli, Euronews’e yaptığı değerlendirmede, “Son yıllarda hem geleneksel muhafazakar siyasetçiler hem de sol eğilimli siyasetçiler daha güvenlikçi bir söyleme doğru kademeli olarak yöneldi,” demişti.

“Liberaller giderek sağcılaşırken, sağcılar da aşırılaşıyor”

Özgen’e göre bu durum, AB ülkelerindeki ucuz işgücünün meşrulaştırılmasıyla bağlantılı:

“Aslında artık para konuşuyor her yerde, ve çok para: Güvenlik ve şiddet kıskacında tüm ülkeler. Artan savaş gelirleri, EU hükümetlerinin iştahını kabartıyor, en ucuz işgücünü en ucuza ve en kötü koşullarda çalıştırmak da meşrulaştırılıyor. Ev sahibi ülkelerdeki vatandaşlar da bunu sessizlikle karşılamayı öğrendi maalesef. Kendi refah dengelerinin bozulmasına ve kendi ülkelerinde olası şiddet olaylarına tahammülleri de yok. Sadece devletler değil, halklar da sağcılaştı. Kendisinden olmayan ve aksine söz sahibi olmak isteyen, politik olarak güçlenmiş, etnik ya da ekonomik olarak örgütlenmiş örgütlenmeye teşebbüs edebilmiş göçmen ve işçi kadar düşman hiçbir unsur yok artık. En büyük düşman onlar.

Öte yandan zımni bütçeler, karı artıracak yeni teknoloji, yeni enerji sistemleri vb. girdilerden müthiş para akışları dünyayı sallıyor. Devasa paralar, sanki paralar, vb. kapitalistlerin aç iştahını körüklüyor. Liberaller giderek sağcılaşırken, sağcılar da aşırılaşıyor”

Özgen, bu mekanizmanın yalnızca göçmen işçiyi değil yerli işçiyi de “insan dışı koşullarda” çalışmaya zorlayan bir “yeni kölelik sistemi” ürettiğini savunuyor.

İtalya ve Danimarka, AB kurumları liderlerine hitaben kaleme alınan ve 22 AB hükümeti tarafından imzalanan bir açık mektupta, “çok sayıda düzensiz göçmenin yasallaştırılması gibi çekim unsuru işlevi görebilecek tüm politikaların ele alınması” çağrısı yaptı.

Mektubu imzalamayan tek ülkeler, halihazırda AB Konseyi dönem başkanlığını yürüten İrlanda, İspanya’nın tarihi müttefiki Portekiz, sağcı göç politikalarını eleştiren Fransa ve Lüksemburg oldu.

Ceuta’dan önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez son Avrupa Konseyi toplantısında, özellikle ülkeye yasadışı yollardan girmiş yaklaşık yarım milyon göçmeni yasallaştırma planı nedeniyle, AB’li mevkidaşlarının eleştirileriyle karşı karşıya kalmıştı.

Ceuta’da ne olmuştu?

30 Temmuz 2026’da, Fas’ın kuzeyinden (Fnideq/Kastilyahan bölgesinden) 48 saatten kısa sürede yaklaşık 72-80 bin kişi Ceuta’ya (İspanya’nın Fas kıyısındaki özerk şehri) geçti. En az 141 kişi öldü.

Ceuta’ya yönelik düzensiz girişlerin ardından yaşanan göçmen ölümleri ve ardından gelen siyasi tepkiler, Avrupa’daki güvenlikçi söylemlerin arttığını gösteren nitelikteydi.

Madrid, başta Meloni hükümeti olmak üzere AB ülkeleri tarafından eleştirildi. Almanya, Danimarka, İsveç ve Finlandiya da AB’nin dış sınırları üzerindeki kontrolün hızla yeniden tesis edilmesini istemiş ve Schengen içinde kontrollerin geri getirilmesini gündeme taşımıştı.

Ceuta’daki bu olay, Sánchez hükümetinin Ocak 2026’da başlattığı toplu düzenli hale getirme (regularisation) programının, muhalefet ve 22 AB üye devleti liderince “çekim faktörü” olarak işaret edildi. Madrid, AB komisyonunun eleştirilerine rağmen 500 refakatsiz göçmen kızı ana karaya nakletmeye çalıştı. Ağustos sonunda yerleşik halk arasında protestolar büyüdü, göçmen çadır kampları ateşe verildi, Kızılhaç yardımı engellendi, ordu araçlarına taş atıldı.

Ceuta’da yaşananlardan önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez son Avrupa Konseyi toplantısında, ülkeye yasadışı yollardan girmiş yaklaşık yarım milyon göçmeni yasallaştırma planı nedeniyle, AB’li başkanların eleştirilerine maruz kalmıştı.

GÖÇ POLİTİKALARI

27 AB ülkesinde göçmen karşıtı yasa ve uygulamalar

Göç ve İltica Paktı’nın Haziran 2026’da yürürlüğe girmesiyle birlikte, birçok AB üyesi ülke kendi ulusal mevzuatını da sertleştirdi. Sınır kapatmalardan oturum izni kısıtlamalarına, gönüllü dönüş teşviklerinden AB dışı “geri gönderme merkezlerine” uzanan bir tablo.

Öne çıkan uygulamalar
🇸🇪 İsveç
~37.000 $ (350.000 SEK) Gönüllü olarak ülkeyi terk etmeyi kabul eden göçmene kişi başı ödenen “dönüş desteği”
  • Kalıcı oturum izni kaldırıldı: İzinler artık 3 yılda bir yenileniyor.
  • Zorunlu vatandaşlık sınavı: Dil ve toplum bilgisi sınavı şartı getirildi.
  • “Gönüllü dönüş” teşviki: Maddi destekle ülkeyi terke yönlendirme.
🇩🇪 Almanya
5 yıl Vatandaşlık için yeniden zorunlu kılınan ikamet süresi — 3 yıllık “hızlandırılmış vatandaşlık” kaldırıldı
  • Sınır kontrolleri genişletildi: 2015’te başlayan geçici kontroller sürdürülüyor.
  • Koruma statüsü baskısı: ~800 bin Suriyeli, vatandaşlık/yerleşim izni almadıkça sınır dışı riskiyle karşı karşıya.
  • Babalık tanıma denetimi: Oturum izni amaçlı babalık beyanları Yabancılar Dairesi onayına bağlandı.
🇩🇰 Danimarka
AB dışına gönderme Başvuru sahiplerini sonuçlanana kadar AB dışı ülkelere gönderen yasa kabul edildi
  • Süresiz oturum izni geri alınabiliyor: Ağır suça karışanlar için.
  • Sınır dışı işbirliği artırıldı: Suriye ve Afganistan yönetimleriyle.
  • AİHS’in gözden geçirilmesi talebi: İngiltere ile birlikte.
🇮🇹 İtalya
653,5 milyon € Arnavutluk’taki göçmen “geri gönderme merkezleri” için ayrılan bütçe
  • Arnavutluk modeli: Şingin/Gjader geri gönderme merkezleri, mahkeme kararlarına rağmen sürdürülüyor.
  • “Deniz ablukası” yasası: Düzensiz göçü denizden engelleme.
  • Peçe-burka yasağı teklifi: Meloni’nin partisinden.
🇫🇷 Fransa
12 → 4 Sınır dışı kararlarına karşı olası itiraz yolu sayısı bu şekilde azaltıldı
  • A2 Fransızca şartı: Çok yıllık ikamet kartı için dil düzeyi zorunluluğu.
  • Sosyal yardımlarda kısıtlama: Bazı sağlık/sosyal destekler daraltıldı.
  • Aranan listesi: Sınır dışı kararı olanlar için gündemde.
🇳🇱 Hollanda
%25 İşverenin göçmen işçinin maaşından konut kirası için kesebildiği azami oran (2028’de kaldırılıyor)
  • “Acil Mülteciler Yasası” reddedildi: Senato, aşırı sert bulunan bir tasarıyı geri çevirdi (Nisan 2026).
  • Düzensiz göçü suç sayma girişimi: Meclisten geçemedi, tartışma sürüyor.
  • PVV baskısı: Aşırı sağ parti, iltica paketinin daha da sertleştirilmesini istiyor.
🇦🇹 Avusturya
6 ay + 6 ay… Macaristan ve Slovenya ile iç sınır kontrolleri, “göç baskısı” gerekçesiyle defalarca uzatıldı
  • Kalıcı Schengen istisnası: Serbest dolaşım fiilen askıda tutuluyor.
  • Bulgaristan-Romanya Schengen’ine itiraz: Uzun süre geciktirdi.
  • AB dışı geri dönüş merkezleri: Almanya, Danimarka, Yunanistan, Hollanda ile ortak girişimde.
🇬🇷 Yunanistan
3 ay Girit ve Gavdos’a deniz yoluyla ulaşan sığınmacılar için iltica hakkının askıya alındığı süre (2025)
  • Kayıt yapılmadan sınır dışı: BMMYK, Avrupa Konseyi ve insan hakları örgütlerinden sert eleştiri aldı.
  • Savaş bölgelerine geri gönderme: Yemen, Sudan gibi ülkelere yönlendirme iddiaları.
  • Ana geçiş ülkesi statüsü: Ege/Balkan hattında ilk kayıt yükünü taşımaya devam ediyor.
🇵🇱 Polonya
2 ay Belarus sınırından gelenler için 2025’te getirilen iltica başvuru yasağı
  • 2021’den beri sınırda geri itme: Litvanya ve Letonya ile birlikte yasallaştırdı.
  • AB zorunlu kotalarına direniş: Vişegrad Grubu içinde en sert karşı çıkan ülkelerden.
  • Çekya ve İsviçre sınırında kontrol: Kaçakçılık gerekçesiyle sürdürülüyor.
🇭🇺 Macaristan
AB’nin en sert modeli Orbán hükümeti, sınır çitleri ve “ulusal egemenlik” söylemiyle göç karşıtı politikanın kurumsal örneği sayılıyor
  • Transit bölge / sınır çiti uygulamaları: Sırbistan sınırında yıllardır sürüyor.
  • AB kotalarını reddetme: Zorunlu dayanışma mekanizmasına en sert direnen ülke.
  • Avusturya-Slovenya ile ortak sınır kontrolü: Düzenli olarak uzatılıyor.
🇱🇹🇱🇻🇪🇪 Baltık ülkeleri
37 gün Litvanya’da geri itme öncesi kimlik/sağlık/güvenlik taramasının uzayabildiği azami süre
  • Litvanya: Geri itmeyi 2023’te yasallaştırdı, AB Paktı’na rağmen sürdürüyor; 2021’den bu yana 25 binden fazla geçiş engellendi.
  • Letonya, Estonya, Litvanya: 2021’de Belarus sınırından girenler için iltica yasağı çıkardı.
  • Ortak gerekçe: Belarus’un göçü “araçsallaştırdığı” iddiası.
🇫🇮 Finlandiya
31 Aralık 2028 Rusya ile kara sınırının tüm geçiş noktalarının kapalı tutulacağı tarih
  • 200 km tel örgü: Rusya sınırının kritik kesimine örülüyor.
  • “Hibrit saldırı” gerekçesi: Moskova’nın göçü sınıra yönlendirdiği iddiasıyla sınır kapatıldı.
  • Sınır güvenliği yasası: Araçsallaştırılmış göçe karşı sığınma başvurusu almadan geri çevirmeye izin veriyor.
🇪🇸 İspanya
111+ ölü 30 Temmuz 2026’da Ceuta’ya ~72-80 bin kişinin 48 saatten kısa sürede geçtiği krizde
  • Sert söylem, tartışmalı yönetim: Sánchez geçişleri “saldırı” olarak tanımladı; halkın yalnızca %14’ü yönetimi olumlu buluyor.
  • Ceuta/Melilla’dan ana karaya geçiş yasağı: AB Komisyonu tarafından teyit edildi.
  • Vox baskısı: Aşırı sağ, sınırın kalıcı askerileştirilmesini talep ediyor.
Ortak hat — “geri dönüş merkezleri” koalisyonu: Almanya, Danimarka, Avusturya, Yunanistan ve Hollanda, yasal kalış hakkı bulunmayan göçmenleri AB dışındaki üçüncü ülkelere göndermek için ortak bir yol haritasında anlaştı (Eylül 2026). Ceuta krizinin ardından ise İtalya ve Danimarka öncülüğünde Belçika, Almanya, Hollanda, Finlandiya, Çekya, Polonya, Litvanya, Slovenya, Slovakya, Hırvatistan, Bulgaristan, Romanya, Letonya, Estonya, Macaristan, İsveç, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın da imzaladığı ortak bir mektupla, iç Schengen sınır kontrollerinin güçlendirilmeye hazır tutulması istendi — yani neredeyse tüm AB üyeleri bu hatta bir şekilde yer aldı.
Diğer AB üyesi ülkeler
🇧🇪 Belçika

Ceuta sonrası sınır kontrolü mektubuna imza attı; iltica başvurularında AB ortalamasının üzerinde bir yük taşıyor, barınma kapasitesi krizi sürüyor.

🇨🇿 Çekya

Vişegrad Grubu üyesi olarak AB’nin zorunlu yeniden yerleştirme/dayanışma mekanizmasına tarihsel olarak karşı çıkıyor; Polonya ve İsviçre sınırında kontrol uygulamaları oldu.

🇸🇰 Slovakya

Vişegrad Grubu üyesi, “göçmen ülkesi olmak istemiyoruz” çizgisinde; Macaristan sınırında geçici kontroller uyguladı.

🇭🇷 Hırvatistan

Batı Balkan rotasının önemli geçiş ülkelerinden; sınırda geri itme uygulamalarıyla ilgili uzun süredir insan hakları örgütlerinin eleştirisini alıyor.

🇧🇬 Bulgaristan

Türkiye sınırındaki fiziki bariyer ve devriye uygulamalarını sürdürüyor; AB dış sınır bütçesinden pay alan ülkelerden.

🇷🇴 Romanya

Sınır güvenliği kapasitesini AB fonlarıyla güçlendiriyor; Schengen’e tam entegrasyon sürecinde göç kontrolü öne çıkan bir şart olarak öne sürülüyor.

🇸🇮 Slovenya

Avusturya ve Macaristan ile birlikte kaçak göçle mücadele gerekçesiyle iç sınır kontrollerini defalarca uzattı.

🇨🇾 Güney Kıbrıs

Nüfusuna oranla AB’nin en yüksek sığınma başvurusu yüklerinden birini taşıyor; Suriyeli başvurularının bir bölümünü “güvenli bölge” gerekçesiyle askıya aldı.

🇲🇹 Malta

Nüfusuna oranla en fazla sığınmacı kabul eden ülkelerden; AB’nin zorunlu dayanışma mekanizmasında esneklik/muafiyet talep ediyor.

🇮🇪 İrlanda

AB’nin ortak iltica alanına sınırlı katılımı var (opt-out); son dönemde sığınmacı barınma krizi nedeniyle iç tartışma ve göçmen karşıtı protestolar arttı.

🇵🇹 Portekiz

Göreli olarak daha ılımlı politikalarıyla biliniyor; ancak göçmen karşıtı Chega partisinin yükselişiyle iç siyasette tartışma büyüyor.

🇱🇺 Lüksemburg

Görece küçük ölçekli göç yükü; AB ortak politikalarını genel olarak destekleyen bir çizgide.

Büyük ve/veya son dönemde öne çıkan ülkeler ayrıntılı işlendi; kalan 12 ülke için bilgiler daha genel ve özetlenmiş düzeydedir — bu tablo, her ülkenin göç mevzuatının tam bir dökümü değil, genel eğilimi gösteren bir derlemedir.

Sanchez’in kendisi de sınırda düzeni sağlamak için güvenlik öncelikli bir dil benimsedi. Sol hükümetlerin bile göç konusunda sağcılarla benzer bir söylemi kullanmaya başlaması, AB’nin siyasi ağırlık merkezinin sağa kaydığını gösteriyor.


“İspanyol hükümeti, Ceuta halkının güvenliğini sağlamak için devletin tüm kaldıraçlarını, tüm kaynaklarını kullanacak” diyen Sanchez, kitlesel akını “İspanya’nın toprak bütünlüğünün ihlali” olarak nitelendirdi. Bu güvenlik odaklı söylemler, İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nden olan Sanchez’in çelişkili durumunu da ortaya koyarak sağ-sol ayrımı göçmen meselesinde anlamını yitirdiğinin bir örneği haline geldi.

Geri dönüş merkezleri gündemde

AB’nin göç politikasındaki sağa dönüş, haziranda Avrupa hükümetleri ve parlamenterler tarafından onaylanan yeni yasalarla pekişti. Bu paket daha sıkı gözetim önlemleri, serbest dolaşımın kısıtlanması ve üçüncü ülkelerde “geri dönüş merkezleri” kurulmasına imkân tanıyor.


Geri dönüş merkezleri, İtalya’nın Arnavutluk’ta başlattığı tartışmalı bir girişim. Bu merkezler, iltica başvuruları ile geri gönderme kararlarının AB sınırları dışında işlenmesi için tesisler kurulmasını öngörüyor. Hollanda ve Danimarka da bu yaklaşımın en hararetli savunucuları arasında.

Geri dönüş merkezlerine, Sánchez ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron karşı çıktı.

“Gözyaşı Kapısı” petrole kapanıyor: Husiler’den Babülmendep’e abluka

Afrika ile Arap Yarımadası’nı birbirinden ayıran ve petrol ticaretinde Hürmüz Boğazı’na alternatif olan Babülmendep Boğazı, Eylül 2026 itibarıyla fiilen Husilerin kontrolüne geçti.

Temmuz 2026’da Babülmendep Boğazı’nda Suudi Arabistan’a yönelik ilan edilen deniz ablukası Eylül 2026 itibarıyla Yemen’de de facto (fiili) yönetimi elinde tutan Husilerin(Ensarullah Hareketi) sahil şeridinde başlattığı kara harekatıyla somut bir askeri denetime dönüştü.

10 Eylül 2026 tarihinde boğaza stratejik mesafede bulunan liman kenti Muha’nın Zübab ilçesinin ve Perim Adası ile Haniş Adaları’nın denetim altına alınmasıyla ilerleyen süreç, boğazın kontrolünü mümkün kılan tepelere sıçrayarak ve yayılarak sürüyor. Yemen hükümeti Muha’nın düşüşünü Reuters’a doğruladı.

Husi ilerleyişinde başka kritik bir halka ise 11 Eylül’de Babülmendep’in girişindeki küçük volkanik ada Mayun’un ele geçirilmesi oldu. Boğazı ikiye bölen bu adayı kontrol eden güç, geçen her gemiye karşı stratejik bir üstünlük kazanıyor.

Babülmendep, “Gözyaşı Kapısı” anlamına geliyor. Tehlikeli seyir koşulları nedeniyle bu isimle anılıyor. Boğaz, Arap Yarımadası’ndaki Yemen ile Afrika kıyısındaki Cibuti ve Eritre arasında bulunuyor.

Al Jazeera’ya konuşan Avusturyalı siyasetçi Wolfgang Pusztai, Muha’nın alınması durumunda Husilerin Yemen’in Kızıldeniz’e erişimini tamamen keseceğini ve dolayısıyla Babülmendep’i daha kolay kontrol edeceğini ifade etti. Boğazın 20 kilometrelik enini vurgulayan Pusztai, boğaz etrafındaki taktiksel mevzileri ele geçirmenin Kızıldeniz seyrüseferini füzeye gerek kalmadan kitleyecek stratejik bir ilerleme olarak değerlendirdi. Husilerin avantajlı konumunun ise başta Suudi Arabistan olmak üzere uluslararası ticareti baltalayacağını ekledi.

Bölgede askeri gerilim tırmanırken, liman şehri Muha’da geçimini denizden sağlayan ve zaten yıllardır savaşla yaşayan insanlar ateş hattında kaldı. Yaklaşık 1400 Yemenlinin Cibuti’ye kaçtığı bildirildi.

Hürmüz’den sonra sıra Babülmendep’te

Yemen ve Cibuti arasında bir rota sunan ve Orta Doğu’dan gelen petrolün büyük bir kısmını taşıyan boğazın önemi, ABD ile İran arasındaki savaştan dolayı Hürmüz Boğazı’nın kullanılamamasıyla artmıştı. Bu rotanın da devre dışı kalmasıyla gemilerin Ümit Burnu’na yönelmesi ve dolayısıyla maliyetlerin daha da artması bekleniyor. Brent petrol 100 doları gördü.

Bölgedeki uzmanlar, durumu Husilerin deniz ticaretinde tekelleşme çabası olarak okuyor. Husiler yalnızca gemilere saldırmıyor, aynı zamanda boğazdan hangi gemilerin geçeceğine, kimlerin saldırıya uğrayacağına veya imtiyaz göreceğine karar veriyor. Bu da boğazı askeri bir cephe olmaktan çıkarıp siyasi bir kaldıraç haline getiriyor.

Savaş kıyıya vardı

Yemen’deki kriz, 10 yılı aşkındır sürüyor. 2014 senesinde halk öfkesini arkasına alan Ensarullah hareketi, başkent Sana’yı kontrol altına aldı ve ardından güneye ilerledi. Çatışmalar ardından Nisan 2022’de Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanan ateşkes, tarafların siyasi anlaşma sağlamadığı için ne savaş ne barış ortamı oluşturulabildi.

2023’te Gazze’ye yapılan saldırılarda Filistin halkıyla dayanışma gerekçesiyle Kızıldeniz ve Babülmendep’ten geçen İsrail, ABD ve İngiltere bağlantılı ticari gemileri füze ve İHA’larla hedef almaya başladı.

Çatışmaların fitilini ateşleyen son gelişme, Suudi Arabistan’ın Sana’daki havalimanına yönelik hava saldırısı oldu. Husiler, Babülmendep ablukasını doğrudan bir misilleme eylemi olarak duyurmuştu: “Kuşatmaya kuşatma, tırmandırmaya tırmandırma” diyerek 20 Temmuz’da Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukasını ilan etti.

Bugün ise, Husi kaynakları Suudi güçler Muha şehrinden çekilince şehir yaşamının normale döndüğünü iddia ediyor. AFP’nin haberine göre ise çocuklarıyla kaçan insanlar şehirde tek bir ev bulamadığı, sığınak bile kalmadığını söylüyor.

Türkiye ve Pakistan beklemede

Bu süreçte 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’nın durumu merak konusu. Anlaşmaya göre üç ülkeden birine yönelik saldırı, diğer üye ülkelere yapılmış sayılacak. Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik ambargosuna karşı Türkiye ve Pakistan henüz harekete geçeceğini net olarak duyurmadı.

İslamabad, İran’dan Husiler üzerindeki etkisini kullanmasını ve saldırıların durdurulmasını sağlamasını istedi. İran ise Husileri kontrol etmediğini belirtti. Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, yaptığı açıklamada Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların devam etmesi halinde üç ülkeyi kapsayan güvenlik anlaşmasının devreye girebileceğini söyledi.

Anlaşmanın Türkiye cephesinde ise Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Suudi Arabistan’dan mevkidaşı Faysal bin Ferhan Al Suud ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi.

Pakt, Riyad tarafından yürürlülüğe sokulmadığı için henüz Türkiye ve Pakistan harekete geçmedi.

Husiler kimdir?

7 Ekim’den bu yana devam eden Filistin-İsrail çatışmaları tırmanırken, ‘bölgesel savaş’ riski de her geçen gün artıyor. 31 Ekim’de ‘Filistin direnişine destek için’ İsrail’i balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef alan Yemen’deki Husiler hakkında bilinenleri derledik.

Yemen’de faaliyet gösteren Ensarullah Hareketi ya da Husiler, ismini kurucusu olan Hüseyin Bedreddin el-Husi’den almıştır. Husiler, ülke nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturduğu tahmin edilen Şiiliğin Zeydilik koluna mensuptur.

Zeydiler, Yemen’in Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetine girdiği 1538’den 1918’e kadar çeşitli aralıklarla Osmanlılar ile mücadele etti. Osmanlı’nın 1918’de Yemen’den çekilmesinin ardından Zeydiler, 1970’e kadar bölgede hâkimiyetini sürdürdü.

1962-1970 yılları arasında ise kraliyet yanlısı Zeydiler, Mısır ordusu destekli Abdullah es-Sellal liderliğindeki cumhuriyetçilerle savaştı. Savaş, cumhuriyetçiler tarafından kazanılsa da Mısır lideri Cemal Abdünnâsır ordusunun binlerce asker kaybetmesinden hareketle, Kuzey Yemen’deki isyancılara yönelik müdahalesini “Mısır’ın Vietnam’ı” olarak nitelendirdi.

Zeydilerin önde gelen kabilelerinden Husiler ise 1979’daki İran İslam Devrimi’nden etkilenen bir gruptu. Çoğunlukla Amran ve Saada bölgelerinde bulunan Husi kabilesinin önderleri Bedreddin el-Husi ve oğlu Hüseyin el-Husi bir süre İran’da yaşadı.

1990’ların başında Hüseyin el-Husi liderliğinde kurulan Ensarullah Hareketi, 1990-2012 yılları arasında Yemen Cumhurbaşkanlığı yapan Ali Abdullah Salih’e karşı aktif bir mücadele yürüttü.

2004 yılında Hüseyin el-Husi’nin Yemen ordusu tarafından öldürülmesinin ardından başlayan Husi isyanı çeşitli aralıklarla 2011’e kadar sürmüş, bu tarihte Arap Baharı’nın da etkisiyle geniş katılımlı bir halk isyanına dönüşmüş ve 21 Şubat 2012’de Ali Abdullah Salih’in başkanlığı bırakmasıyla sonuçlandı.

Husiler ve Suudiler

Salih’in yerine yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi’nin gelmesi ülkedeki ateşi söndürmezken, 2014 Husilerin öncülüğündeki protesto dalgasına güvenlik güçlerinin müdahalesi üzerine çatışmalar başladı. Süreç, Husilerin 21 Eylül 2014’te başkent Sana’yı ele geçirip yönetimi devralmasıyla sonuçlandı.

Yemen’in kuzey komşusu Suudi Arabistan, İran tarafından desteklendiği gerekçesiyle Husilere karşı Mart 2015’te operasyonlara başladı. Bu süreçte Husiler, kısa süreliğine ele geçirdikleri ülkenin güneyindeki ‘başkenti’ olan Aden’den çıkarıldı. Yine de Husiler bu süreçte birçok kez Suudilere ait sınır karakollarına operasyon düzenledi, petrol tesislerini füzeler ve insan hava araçlarıyla hedef aldı.

Kim nereye hakim?

Husiler, başkent Sana ve çevre vilayetleri Zemar, İbb, Reyme, Mahvit ve Amran’ın yanı sıra Sada, Hacce ve Hudeyde vilayetlerinin merkezi ile Beyda ve Cevf’in bir bölümünü elinde bulunduruyor.

Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçleri ve Yemen Başkanlık Konseyi, ülkenin güneybatısında Taiz vilayetine bağlı stratejik Babu’l Mendeb ilçesinden Umman sınırına kadar uzanan Arap Denizi kıyısındaki sahil kentlerinin tümünde kontrolü elinde bulunduruyor.

Geçici başkent Aden başta olmak üzere güneydeki Taiz, Ebyen, Lahic, Hadramevt, Mahra vilayetlerini denetiminde tutan bu güçler, ayrıca ülkenin petrol zengini Marib kentinin yanı sıra Cevf’in bir kısmı ile Dali ve Şebve illerini kontrol ediyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Aden yönetimine paralel olarak farklı isimler altında eğitip desteklediği Güney Geçiş Konseyi’ne bağlı güçler, ülkenin batı kesiminde Taiz’in sahil ilçelerinden başlayıp güneydeki Aden, Ebyen, Şebve ve Hadramevt’in kıyı bölgelerinde aktif olarak öne çıkıyor.

Yemen’deki çatışmalarda taraflardan biri de El-Kaide. Arap Yarımadası’nın en güçlü yapılanmalarından birine sahip örgüt, ağırlıklı olarak çöl bölgeleri ve bazı sahil kentlerinde etkinliğini sürdürüyor.

6 aylık ateşkes ve insani durum

Birleşmiş Milletler himayesinde taraflar, 2 Nisan 2022’de ateşkese vardı. Altı ay süren ateşkes, 2 Ekim 2022’de sona erdi. O günden bu yana çatışmalar düşük yoğunlukta da olsa devam ediyor.

Yıllardır süren çatışmalarda yaklaşık 377 bin kişi yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler’in 19 Nisan 2023 tarihli raporuna göre, Yemen nüfusunun üçte ikisinden fazlası (21,6 milyon kişi) insani yardıma ihtiyaç duyarken, 2 milyonu çocuk (nüfusun yüzde 14’ü) olmak üzere 4,5 milyon kişi ülke içinde yerinden edildi.

Savaş, ülkedeki ekonomik krizin büyümesine ve kıtlığın tetiklenmesine yol açtı.

BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) 12 Aralık 2022 tarihli raporuna göre, yaklaşık 2,2 milyon Yemenli çocuk yetersiz beslenme ve aşı yokluğu nedeniyle kolera ve kızamık gibi hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesi yaşıyor ve bunların yarım milyondan fazlası 0-5 yaş grubunda.

Kaynakça:

ABD-İran gerilimi

Petrol tankerleri vuruldu, İran tahliye uyarısı yaptı

ABD, gece saatlerinde düzenlediği saldırıda İran’ın petrol tankerlerini hedef aldı. Devrim Muhafızları Ordusu ise misilleme olarak Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerleri vuracağını duyurdu ve personelin tahliyesi için uyarıda bulundu.

Foto: Anka Haber Ajansı

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Basra Körfezi’nin kuzeyinde yer alan petrol ihraç terminalinin bulunduğu Hark Adası ile Hürmüzgan Eyaleti’ne bağlı Cask kenti yakınlarında İran’a ait petrol tankerlerini hedef aldı. İran basınında yer alan haberlere göre, Hark Adası ile Cask kenti yakınlarında patlama sesleri duyuldu. Hark Adası’nda patlama seslerinin adada yer alan limanlara yakın bir bölgeden geldiği belirtilirken, Cask kentinde duyulan seslerin denizden geldiği ifade edildi.

İran’ın yarı resmi Tesnim Haber Ajansı‘nda yer alan haberde, ABD‘nin Hark Adası’na 6,4 kilometre (4 mil) mesafede bulunan küçük bir petrol tankerini füzeyle hedef aldığı ve tanker personelinin tahliye edildiği belirtildi. Haberde, saldırı sonucu herhangi bir can kaybının yaşanmadığı bilgisi yer aldı.​​​​​​​

İran devlet televizyonu ise , Hürmüz Boğazı’na yakın Cask kenti kıyılarında iki petrol tankerinin ABD tarafından hedef alındığını duyurdu. Saldırıya uğrayan iki tankerin personelinin küçük botların yardımıyla kıyıya taşındığı belirtildi. Saldırılar sonucu herhangi bir can kaybının yaşanıp yaşanmadığı konusunda ise bilgi verilmedi.

“Daha geniş bir saldırı olacak”

Öte yandan Amerika merkezli Fox News kanalına konuşan ve adı açıklanmayan üst düzey ABD’li bir yetkili, ABD ordusunun Hark Adası ile Cask kentinde bazı yerleri hedef aldığını doğruladı. Açıklamada, “Hedefler arasında İranlı petrol tankerleri de bulunuyor. Bu, İran’ı ekonomik olarak sıkıştırmaya yönelik daha geniş çaplı bir girişimin parçasıdır. Bu strateji, İran’a ait ham petrol tankerlerini batırmayı ve hizmet dışı bırakmayı da içeriyor,” ifadelerini kullandı.

İran: Bahreyn ve Kuveyt’teki tankerleri vuracağız

İran Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, ABD’nin İran’a ait birkaç petrol tankerine yönelik saldırı düzenlemesinin ardından, Bahreyn ve Kuveyt’teki limanlara yakın petrol tankerlerine tahliye uyarısı yaparak söz konusu tankerleri hedef alacağını duyurdu. Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerlere tahliye uyarısında bulundu.

“Acil” koduyla yapılan tahliye uyarısında, ABD saldırılarına ortaklık yapmakla suçlanan Kuveyt ve Bahreyn’deki limanlara yakın olan petrol tankerlerinin personelinin tahliye olması istenirken, söz konusu tankerlerin limanda veya demirde bulunmasına bakılmaksızın​​​​​​​ hedef alınacağı belirtildi.

İran’a ait 36 havayolu şirketine yaptırım

ABD Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi’nin (OFAC), İran’a yönelik “Ekonomik Dışlama Operasyonu” kapsamında ülkenin havacılık sektörüne yönelik yeni yaptırımlar uyguladığı bildirildi.

Açıklamada, İran’ın silah, personel ve yasa dışı kargo taşımacılığında kullandığı havacılık sektörünü destekledikleri gerekçesiyle 36 şirketin yaptırım kapsamına alındığı belirtildi. Söz konusu yaptırımların, İran’ın ABD menşeli hava araçları ve hassas teknolojiler temin etmek amacıyla kullandığı paravan şirketleri de hedef aldığı kaydedildi.

Bu kapsamda İranlı 27 hava yolu şirketi ile farklı ülkelerde faaliyet gösteren 9 uluslararası havacılık şirketi yaptırım listesine dahil edildi.

Yaptırım listesine alınan 27 İranlı hava yolu şirketi arasında Air Shiraz, Asa Jet Airline, ATA Airlines, Atlas Aviation Group, Ava Airlines, Chabahar Airlines, Erwan Airline, Fly Kish Airlines, Fly Persia Airlines, Iran Air Tour, Iran Aseman Airlines, JSky Airlines, Karun Airlines, Kish Airlines, LAD Airways, Mehr Airways, Nasim Air, Pars Air, Qeshm Air, Raimon Airways, Saha Airlines, Sepehran Airlines, Soroush Air, Taban Airlines, Toos Airlines, Varesh Airlines ve Zagros Airlines yer aldı.

Yaptırım kapsamına alınan diğer 9 uluslararası havacılık şirketi arasında ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli Aerobravo Airplane Management and Operation LLC ve ECT Aviation Support LLC, İngiltere merkezli ECT Aviation Support Ltd, Malezya merkezli iCargo Sdn Bhd, Türkiye merkezli MES Kargo Taşımacılık Turizm ve Dış Ticaret Ltd. Şti., S Sistem Lojistik Hizmetleri A.Ş. ve Sky Phoenix Hava Yolları Taşımacılığı Ticaret Ltd. Şti. ile Kazakistan merkezli Tour Invest LLC bulunuyor.

Merkel’den AfD’ye karşı etkin mücadele çağrısı

Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel, Saksonya-Anhalt eyaletinde Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) elde ettiği seçim başarısının Almanya açısından “gerçek bir dönüm noktası” olduğunu söyledi.

Foto: dpa

Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel, katıldığı bir etkinlikte, AfD‘nin seçim başarısını değerlendirdi. Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) üyesi olan Merkel, seçim sonucunun kendisini derinden sarstığını belirterek demokratik partilere vatandaşlarla doğrudan temas kurma ve özellikle sosyal medyada AfD’nin etkisine karşı daha etkin mücadele çağrısında bulundu.

Merkel, Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçim sonucunun kendisi açısından şok edici olduğunu vurgulayarak, “Almanya Federal Cumhuriyeti tarihinde yaşadığımız bir dönüm noktası, gerçek bir dönüm noktası. Biraz daha duygusal bir şey söyleyecek olursam, bir CDU üyesi olarak kalbim kan ağlıyor, bunu gerçekten söylemeliyim” ifadelerini kullandı.

Merkel, AfD’nin özellikle sosyal medyada ulaştığı geniş kitleye işaret ederek, geleneksel siyasi iletişim yöntemlerinin artık yeterli olmadığını söyledi.

AfD’nin TikTok gibi platformlarda güçlü bir varlık gösterdiğini belirten Merkel, demokratik partilerin “TikTok’a girmiyoruz” diyerek bu gelişmeyi görmezden gelemeyeceğini ifade etti.

AFD’ye karşı kesin bir reçete yok

Merkel, “Bununla yüzleşmeli ve insanları bulundukları yerde yakalamalıyız,” dedi.

Geleneksel kamu yayıncılığı üzerinden seçmenlerin tamamına yeniden ulaşmanın da mümkün olmadığını belirten Merkel, kendisinin büyük önem verdiğini söylediği kamu televizyonunun AfD tarafından ortadan kaldırılmak istendiğine işaret etti.

AfD’nin yükselişine karşı ne yapılması gerektiği konusunda ise Merkel kesin bir reçeteye sahip olmadığını dile getirdi.

Merkel, siyasi partilerin artık bütün seçmenlere aynı sloganla seslenmesinin yeterli olmadığını belirterek, geçmişte CDU’nun genel merkezinden hazırlanan bir sloganın tüm ülkeye aynı şekilde aktarılabildiğini, ancak günümüzde insanların kendi bilgi dünyalarını oluşturduğunu söyledi.

Eski Başbakan, bu nedenle siyasi adayların seçmenlerin karşısına daha hazırlıklı çıkması gerektiğini sözlerine ekledi.

Ne olmuştu

Aşırı sağcı AfD, Doğu Almanya’da bulunan Saksonya-Anhalt eyaletinde 6 Eylül’de düzenlenen eyalet meclisi seçimlerini yüzde 43,8 oy alarak kazandı ancak tek başına hükümeti kurması için gerekli çoğunluğu elde edemedi.

CDU, 2021’e göre 19,9 puan kaybederek yüzde 17,2 oyla ikinci parti oldu. Bir önceki seçime göre oyunu 0,9 puan artıran Sosyal Demokrat Parti ise yüzde 9,3 ile üçüncü sırada yer aldı. Sosyal Adalet ve Ekonomik Anlayış Partisi de (BSW) yüzde 5,3 oy alarak meclise girmeye hak kazandı.

Almanya medyasında yer alan haberlere göre BSW dışındaki tüm partiler, aşırı sağcı AfD ile hükümet kurmayı reddediyor. Buna göre eyalette BSW’nin, AfD’yi dışarıdan desteklediği bir hükümet kurulabileceği yorumları yapılıyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.