Latin Amerika’da soldan sağa: Golan kararının ardından yeni tablo

Kolombiya’daki sağcı de la Espriella hükümeti, İsrail’in 1967’den bu yana işgal ettiği Golan Tepeleri üzerindeki hakimiyetini tanıyan ikinci ülke oldu. Kolombiya’nın eski cumhurbaşkanı Gustavo Petro, göreve veda ederken yeni hükümetin İsrail ile ilişkileri normalleştirme vaadini “ulusal onura hakaret” olarak nitelendirmişti. Bu durum, Latin Amerika genelinde 2023’ten bu yana iktidarlarda soldan sağa geçişlerin olduğu dönemi gündeme getirdi.

Kolombiya Dışişleri Bakanlığı’nın ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformunda pazartesi (10 Ağustos) günü yapılan bir açıklamada, Kolombiya hükümetinin, İsrail’in Golan Tepeleri’ndeki “egemenliğini ve dış tehditlere karşı kendini koruma hakkını” tanıdığı belirtildi. Açıklamanın devamında ise bunun “İsrail’in ulusal savunması ile vatandaşlarını koruma kapasitesinin temel bir unsuru” olduğu vurgulandı.

Bu şekilde Kolombiya hükümeti, İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki hakimiyetini tanıyan ikinci ülke oldu.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, Kolombiya’nın bu adımı atmasından memnun olduklarını belirterek, Kolombiya Devlet Başkanı Abelardo de la Espriella’ya teşekkür etti.

Golan Bölge Konseyi Başkanı Ori Kallner, bu tanıma nedeniyle Kolombiya’yı tebrik etti. Kallner, bu tanıma işlemini “ahlaki, diplomatik ve stratejik açıdan doğru ve adil” olarak nitelendirdi.

Sağcı de la Espriella hükümeti

Kolombiya’da 24 Haziran’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunu, ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkça desteklediği sağcı aday Abelardo de la Espriella, iktidardaki Tarihsel Pakt İttifakı’nın adayı ve solcu Iván Cepeda’yı yaklaşık 250 bin oy farkla (yüzde 49,65’e karşı yüzde 48,70) geride bırakarak kazandı. Suçla mücadele, kamu harcamalarının kısılması ve petrol-doğalgaz sektörünün büyütülmesi vaatleriyle kampanya yürüten de la Espriella, 7 Ağustos’ta görevi devralarak Gustavo Petro’nun dört yıllık iktidarına son verdi. Petro, göreve veda ederken yeni hükümetin İsrail ile ilişkileri normalleştirme vaadini “ulusal onura hakaret” olarak nitelendirmişti.

Venezuela’da Hugo Chavez’in seçimle iktidara geldiği 1998 yılından itibaren bu sol hükümetlerin iktidara geldiği “Pembe Dalga” (Marea Rosa) adlı bir süreç yaşanmıştı. Fakat bu sol hareketler için gelecek, bugün eskisi kadar parlak görünmüyor. Tüm dünyada olduğu gibi Latin Amerika’da da aşırı-sağ her ülkeyi farklı şekilde etkiliyor.

Kolombiya’daki iktidar değişimi, Latin Amerika genelinde 2023’ten bu yana yaşanan sol iktidarlardan sağ iktidarlara geçiş sürecinden bağımsız değil. Özellikle 2025’ten bu yana bölgede yapılan başkanlık seçimlerinin çoğunu sağ veya aşırı sağcı adaylar kazandı.

Donald Trump’ın 7 Mart 2026’da Florida’da topladığı “Amerikalar Kalkanı” zirvesi bu “sağ eğilimin” bir göstergesi. Trump; Arjantin, Şili, El Salvador, Bolivya, Kosta Rika, Ekvador, Honduras, Panama, Paraguay, Dominik Cumhuriyeti ve Trinidad ve Tobago devlet başkanlarını bir araya getirdi. Trump’ın desteğini alan bu iktidarlar, kitlesel tutuklamalar, güvenlik politikaları (polis, ordu, sınır güvenliği) ve hapishane sistemini büyütüyor.

Zaman Çizelgesi

Latin Amerika’da soldan sağa: 2023–2026 arası iktidar değişimleri

Arjantin’den Kolombiya’ya, kıtadaki başkanlık seçimlerinin büyük bölümünü sağ ve liberal-muhafazakâr adaylar kazandı. İşte kronolojik tablo.

Sağcı / muhafazakâr
Liberal / piyasa yanlısı sağ
19 Kasım 2023 — 2. tur
Arjantin Javier Milei Liberter / Liberal

Oyların yüzde 55,8’ini alarak seçildi, 10 Aralık’ta göreve başladı. Ekonomist Milei, kendini “anarko-kapitalist” olarak tanımlıyor, devleti küçültme hedefiyle radikal kemer sıkma politikaları uyguluyor, kamu harcamalarını kesip on binlerce kamu çalışanını işten çıkardı. Milei, İsrail’e açık siyasi destek veriyor, onu Arjantin dış politikasının daha geniş kapsamlı bir yeniden hizalanmasının parçası olarak stratejik bir müttefik şeklinde konumlandırıyor. Ayrıca göreve gelir gelmez Toplumsal Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığını kapattı ve şiddeti önleme programlarının bütçesini kesti.

Kasım 2023
Ekvador Daniel Noboa Sağcı

Erken seçimde sol koalisyon adayı Luisa González’i geride bıraktı. 2025’te de “iç silahlı çatışma” ilanı ve suça karşı sert politikalarla yeniden seçildi. Trump yönetimiyle yakın ilişkileri olan Noboa, suçlulara daha sert cezalar verilmesi, milletvekili sayısının 151’den 73’e düşürülmesi ve sınır güvenliğini artırması gibi politikalara sahip olsa da halk bu politikaların çoğunu referandumlarda onaylamıyor.

15 Ağustos 2023 — göreve başlama
Paraguay Santiago Peña Liberal / Muhafazakâr

Uzun süredir iktidardaki muhafazakâr Colorado Parti’den, piyasa ekonomisi ve istikrar vurgusuyla seçildi, bölgedeki en köklü sağ-liberal geleneklerden birini sürdürüyor.

4 Şubat 2024
El Salvador Nayib Bukele Popülist / Otoriter-liberal

Anayasa tartışmalarına rağmen ikinci döneme yüzde 80’in üzerinde oyla seçildi. Bukele’nin çete şiddetine karşı ilan ettiği olağanüstü hal rejimi, Latin Amerika sağının başlıca referanslarından biri haline geldi. Kitlesel tutuklamalar, dev hapishaneler ve yargı süreçlerinin askıya alınmasıyla kurulan bu model, suç oranlarındaki düşüş iddiasıyla pazarlanıyor. Ayrıca kripto para ve serbest piyasa politikalarıyla da bliniyor.

Mayıs 2024
Panama José Raúl Mulino Sağcı

Göç ve güvenlik odaklı kampanyasıyla seçildi. ABD ile sıkı güvenlik ittifakları olan hükümet, Kolombiya sınırında yer alan ve düzensiz göçmenlerin yoğun olarak kullandığı tehlikeli Darién Geçidi ormanlık rotası, asker konuşlandırılarak ve dikenli teller çekilerek kapattı. Emeklilik reformları ve ekonomik kemer sıkma politikaları nedeniyle batı eyaletlerinde patlak veren ölümcül protestolara karşı hükümet yer yer olağanüstü hal (OHAL) ilan etmiş ve sol görüşlü sendika liderlerine yönelik soruşturma süreçleri başlattı.

Mayıs 2024
Dominik Cumhuriyeti Luis Abinader Liberal / Merkez sağ

İlk turda yeniden seçilerek ekonomik istikrar ve piyasa dostu çizgisini sürdürdü.

19 Ekim 2025 — 2. tur
Bolivya Rodrigo Paz Merkez sağ

Sosyalizme Doğru Hareket’in (MAS) neredeyse yirmi yıllık iktidarına son verdi. MAS parlamentoda yalnızca iki sandalyeyle kaldı. Bolivya’nın yeni Başkanı sözü Donald Trump’a getirerek “Dünyanın en önemli hükümetlerinden biriyle yakın bir ilişki kurmayı, 8 Kasım’dan başlayarak çözümlerin bir parçası olmayı ve Bolivya’nın hidrokarbon sıkıntısı çekmemesini sağlamayı” umduğunu söyledi.

30 Kasım 2025
Honduras Nasry Asfura Sağcı

Yüzde 40,3 oyla merkezci rakibi Salvador Nasralla’yı az farkla geçti; sol adayın oyu yüzde 20’nin altında kaldı. Ülkenin rotasını yeniden sağ siyasete, mali kemer sıkma politikalarına ve ABD odaklı dış politikaya çevirdi.

14 Aralık 2025 — 2. tur
Şili José Antonio Kast Sağcı

Komünist Parti adayı Jeannette Jara’ya karşı yüzde 58,2 oyla açık farkla kazandı, diğer başkanlar gibi suç ve göçe karşı sert vaatlerle kampanya yürüttü. Aile köklerinde Nazi Almanyası bağları olduğu iddia edilen Kast, 1972 yılında solcu Devlet Başkanı Salvador Allende’ye karşı yapılan CIA destekli kanlı darbeyle birlikte iktidara gelen General Augusto Pinochet’e olan sempatisini gizleme ihtiyacı duymuyor.

1 Şubat 2026
Kosta Rika Laura Fernández Sağcı

Egemen Halk Partisi adayı olarak seçimi ilk turda kazandı. Bukele tarzında, ülkede yüksek güvenlikli bir mega hapishane inşa etmeyi planlıyor. İktidara geldikten sonra Küba’daki büyükelçiliğini kapattı ve Kübalı diplomatları sınır dışı etti.

21 Haziran 2026 — 2. tur
Kolombiya Abelardo de la Espriella Aşırı sağcı

Trump’ın “tam ve koşulsuz” desteğini alan Espriella, solcu aday Iván Cepeda’yı yüzde 0,3 farkla (yaklaşık 246 bin oy) geçerek Petro döneminin sonunu getirdi. 7 Ağustos’ta göreve başladı, ABD ve İsrail ile ilişkileri güçlendirme ve mega hapishaneler inşa etme sözü verdi. De la Espriella seçim kampanyasını gerilla grupları ve uyuşturucu suçlarıyla sert mücadele söylemi üzerine kurmuştu.

7 Haziran 2026 — 2. tur
Peru Keiko Fujimori Sağcı

Dördüncü adaylığında, solcu Roberto Sánchez’i yaklaşık 50 bin oyla geçerek kazandı. Babası Alberto Fujimori’nin 2000’de görevden ayrılmasının ardından “Fujimorizm”in 26 yıl sonra iktidara dönüşü oldu, 28 Temmuz’da göreve başladı. Fujimori, kampanya boyunca suçla mücadelede sert politikalar izleyeceğini ve bu konuda babasının yöntemlerinden ilham alacağını vurguladı. Alberto Fujimori, görev yaptığı dönemde Maoist örgütlere karşı oluşu ve hiperenflasyonu kontrol altına alması nedeniyle destek toplarken, daha sonra yolsuzluk ve insanlığa karşı suçlardan hüküm giymişti.

Kaynak: Ulusal seçim kurulları, UPI, GIS Reports, Bloomberg, KAS, AA, bianet, Euronews ve ilgili ülkelerin resmi açıklamaları derlenerek hazırlanmıştır.

Ne olmuştu?

İsrail, 1981’de Golan Tepeleri’ni tek taraflı olarak ilhak ettiğini açıklamıştı, ancak ABD hariç uluslararası toplum bu kararı bugüne kadar tanımamıştı. ABD Başkanı Donald Trump, 45. ABD Başkanı olduktan sonra 25 Mart 2019’da Suriye toprağı Golan Tepeleri üzerindeki “İsrail egemenliğini tanıdıklarını” açıklamıştı.

Temmuz ayında Kolombiya, diplomatik ilişkilerin tam olarak yeniden kurulmasını, büyükelçilerin derhal atanmasını ve Kolombiya büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasını kararlaştırmıştı. Kolombiya ayrıca, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davadan da çekildi. Bu davada Güney Afrika, İsrail’i Gazze’deki İsrail-Hamas savaşı sırasında soykırım işlemekle suçlamıştı.

Kolombiya son yüzyıldaki en büyük depremini yaşadı: En az 132 ölü

Kolombiya 10 Ağustos sabahı, 1979’dan sonraki en büyük depremini yaşadı. En az 132 kişi hayatını kaybetti, 1500’den fazla konut zarar gördü. 7 Ağustos’ta göreve başlamış olan sağcı de la Espriella hükümeti kamuoyu tarafından eleştirildi.

Fotoğraf: Colombia Reports

10 Ağustos sabah 07.34 saatinde Kolombiya’da merkez üssü San José del Palmar (Chocó) kasabası olarak açıklanan 7.4 büyüklüğünde bir deprem gerçekleşti. Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS), depremin derinliğini yaklaşık 107 kilometre olarak ölçerken Kolombiya Jeolojik Araştırma Kurumu (SGC) derinliği 96 kilometre olarak ölçtü. SGC’ye göre depremden sonra en az 33 artçı sarsıntı da meydana geldi. Deprem, SGC’ye göre 21. yüzyılda Kolombiya’da kaydedilmiş en büyük sismik olay oldu.

Ortak Komuta Merkezi (PMU) raporları ve Hükümet tarafından sunulan resmi bilançoya göre deprem sonucunda 132 kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 570 kişi yaralı olarak rapor edildi. Kayıp insan sayısı için birkaç açıklama yapılsa da henüz kesin bir veri bulunmazken enkaz altındaki arama kurtarma çalışmaları sürüyor.

106 metrelik katedral yıkıldı

Resmi raporlara göre, en çok etkilenen bölgeler Cauca vadisi, Caldas ve Chocó oldu.

Yerel ve bölgesel medya, depremden etkilenen Cali’deki Cauca Vadisi, Kahve üçgeni bölgesi ve Chocó gibi birçok şehirden onlarca yıkılmış bina raporladı. Kolombiya’nın en yüksek bazilikası Manziales’te bulunan “Catedral Basílica Metropolitana Nuestra Señora del Rosario de Manizales” isimli tarihi Manizales Katedrali de depremden etkilendi. 106 metre yükseklikteki bu tarihi yapının ana kulelerinden biri ve bazı sütun parçaları kısmen çöktü, ana yapıda hasarlar oluştu. Katedralin yıkılma anının videoları sosyal medyada paylaşıldı.

Manizales Katedrali, yangınlar ve depremlerle defalarca yıkılmasına rağmen, Fransız tasarımı, İtalyan işçiliği ve Kolombiya halkının dayanışmasıyla sürekli restore edilip 1849'dan günümüze gelebilen bir tarihi eserdir.

“En az 1500 konut zarar gördü”

Kolombiya Cumhurbaşkanı Abelardo de la Espriella,10 Ağustos’ta depremin bilançosunu açıkladığı canlı yayında, depremde 1500’den fazla konutun zarar gördüğünü, 37 konut tamamen yok olurken 61 binanın çöktüğünü, 18 sağlık merkezi, 52 okul, 18 yol ve 17 topluluk merkezinin zarara uğradığını söyledi. Bunların yanı sıra altyapılarında hasar gören kapalı ve ticari uçuşlar için faaliyette olan Pereira, Manizales, Quibidó, Armenia, Cartag ve Buenaventura isimli altı havalimanının sarsıntıdan etkilendiğini de açıkladı.

Başkan, sosyal medya platformlarında açıklamaları yaptığı söz konusu canlı yayın esnasında “gülümseyerek sorumsuz ve ciddiyetsiz bir tavır sergilediği”ne yönelik eleştiri topladı.

Henüz haziran ayında 7.2 şiddetinde bir deprem deneyimleyen Venezuela, Dışişleri Bakanı Féllx Plasencia’nın X üzerindeki paylaşımı ile insani yardım ve kurtarma ekibi yardımları sunduğunu belirterek “Venezuela halkıyla en derin dayanışma ve kardeşlik duyguları”nı iletti.

El Salvador Cumhurbaşkanı Nayib Bukele, Kolombiya ile iletişimde olduğunu ve “Kurtarma ekiplerimiz, tıbbi personelimiz, paramediklerimiz, malzemelerimiz ile herhangi bir acil yardım sağlamaya hazırız” mesajını iletti.

Şili, Meksika, Brezilya, ABD ve İsrail: İhtiyaç duyulana kadar temel destek verebileceklerini söyledi.

Trump’ın desteklediği, göreve yeni gelmiş olan sağcı Kolombiya Cumhurbaşkanı Abelardo de la Espriella depremden 3 gün önce, 7 Ağustos 2026 tarihinde göreve başlamıştı. Omar Bula Escobar, Esperilla tarafından atanan 17 diğer bakanla birlikte 8 Ağustos’ta Dışişleri bakanı olarak göreve başlamıştı. Dışişleri Bakanlığının henüz depremin 3. saatinde yayınladığı “Kolombiya, İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıyor” başlıklı açıklaması da Kolombiya halkının bir kısmı tarafından İsrail’in sunmuş olduğu yardım teklifiyle birlikte eleştirildi.

*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

İsrail’in İspanya’ya verebileceği hiçbir ders yok

“Bir İsrailli, İspanya’ya çöp ülke olduğunu söylüyor. Dünyanın bir numaralı paryası olan, başbakanı aranan bir adam olan, insanlığa karşı suçlarla itham edilen ve sözde demokratik rejimi içten içe çökeyazan bir devletin generali; Avrupa’nın en görkemli ülkelerinden birine, muazzam bir mirasa ve hiç de fena olmayan bir bugüne sahip bir ülkeye ahlak dersi veriyor.”

Foto: Antonio Sempere / Europa Press

İsrailli gazeteci ve yazar Gideon Levy’nin kaleme aldığı ve Haaretz’de yayımlanan bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Amir Avivi, İsrail’in Kaptan B.H. Liddell Hart’ıdır. Yani 20. yüzyılın önde gelen İngiltereli askeri tarihçisi ve kuramcısının bir benzeri. Avivi, Habit’honistim’in (İsrail Savunma ve Güvenlik Forumu) kurucusu, muharebe istihkâm sınıfından bir yedek tuğgeneral ve pek de akıcı konuşamayan bir televizyon yorumcusu. Tıpkı silah arkadaşlarının çoğu gibi, onun da ünü her yeni savaşla birlikte haber stüdyolarında yükseliyor. Ne var ki Avivi’nin menzili, İsrail ordusunun topçu mermilerinin menzilini fazlasıyla aşıyor. Onun çapında bir stratejist, elbette kendini sadece Gazze ve Lübnan’daki gelişmelerle sınırlamayacaktır. Küresel bir bakış açısına sahip Avivi’nin cahil dünyaya, özellikle de karanlığa gömülmüş Avrupa’ya öğretecek çok şeyi var.

Avivi, Faslı göçmenlerin İspanya topraklarına geçişini gösteren videoları izledi ve o çöküş halindeki ülkeye iletmek istediği mesajları var. İspanyalılar, uzman Avivi’nin öğüdüne kulak verin: Diplomat Pinchas Avivi’nin oğlu olarak Latin Amerika’da geçirdiği yıllardan kalma İspanyolcasıyla konuşuyor ki Madrid’deki o avamlar bile anlayabilsin. Ardından İbranice olarak Avivi, İspanya’ya bir “çöp ülke” olduğunu açıklıyor.

Anladınız mı? Bir İsrailli, İspanya’ya çöp ülke olduğunu söylüyor. Dünyanın bir numaralı paryası olan, başbakanı aranan bir adam olan, insanlığa karşı suçlarla itham edilen ve sözde demokratik rejimi içten içe çökeyazan bir devletin generali; Avrupa’nın en görkemli ülkelerinden birine, muazzam bir mirasa ve hiç de fena olmayan bir bugüne sahip bir ülkeye ahlak dersi veriyor. Avivi’nin evindeki aynalar çoktan paramparça olmuş. Uzun zamandır kendini onlarda göremiyor. Ortada zerre kadar öz farkındalık yok. O duygu çoktan yitip gitti, tıpkı ufacık da olsa bir utanç duygusu gibi.

Avivi, Facebook sayfasında şöyle yazmıştı: “Amigos, İspanya’nın sonunun başlangıcına tanık oluyoruz. İspanya çürümekte olan bir ülke… bir üçüncü dünya ülkesi… Avrupa ele geçiriliyor. Her yönden, resmen ele geçiriliyor. Woke, ilerlemeci bir hükümetin bulunduğu her yerde ülke düpedüz bir çöp ülkeye dönüşüyor. Sınırlar ihlal ediliyor, kontrolsüz göç, yoksulluk, çökertilen bir ekonomi… İşte kıtanın içler acısı geleceği bu ve bu, orada yaşayan Yahudiler için de son derece kötü bir haber. Bu nedenle şu anda onların ayağa kalkıp İsrail’e gelmeleri düpedüz en doğrusu.”

Caesarea’nın lüks kasabalarında yaşayan birinden geleceğe dair vizyoner bir konuşma. Avivi, bunca İsraillinin duygularına tercüman olmasaydı buna gülünüp geçilebilirdi. Fakat Avivi, var olan en İsrailli jargonla konuşuyordu. Generaller de böyle konuşur, askerlik sonrası çıktıkları o kibirli, aşırı milliyetçi yurt dışı gezilerindeki terhis olmuş askerler de. Kardeşim, en iyisi biziz. Bütün dünyaya laf sokup ona ahlak dersi veriyoruz. Bu, tek bir patolojik nöbet halinde ve tek bir video klibe sığdırılmış, megaloman bir taşralılığın öz farkındalık yoksunluğudur.

Bu video klipte her şey var. Avivi, İspanya’yı elbette Gazze’deki soykırıma karşı kampanyaya öncülük etmeye cüret ettiği için aşağılıyor. Karizmatik başbakanı, İsrail bağlamında uluslararası hukuktan ve ahlaktan söz eden bir ülke, Avivi’yle ve hepimizle karşı karşıya gelmeyi göze almış demektir. Bakın siz İspanyalılar, size ve o çöp ülkenize göstereceğiz. İsraillilerin Dünya Kupası finalinde İspanya’ya karşı Arjantin’i desteklemesiyle alınan milli intikamın ardından, işte size bir kıyamet silahı: Avivi. Bu arada, Müslüman göçmenler üzerinden korku salmak ve ilerici düşünceye karşı ağız dolusu laf etmek için de fırsat doğuyor.

Madrid’de Prado Müzesi varmış, ne olmuş? Bizde de Latrun’daki Zırhlı Birlikler Anıtı var. Sizde Antoni Gaudí var, bizde Tel Aviv’in Atarim Meydanı. Sizde Real Madrid var, bizde Beitar Kudüs. Federico García Lorca’nız ve Pablo Picasso’nuz varmış, ne olmuş?

Burada ayrıca, Avrupa’daki Yahudileri oradan derhal göç etmeye çağırma fırsatı da var. Bırakın o batmakta olan kıtayı ve geleceği toz pembe bir yere gelin. Güvenli, vaatlerle dolu bir ülkeye, barışı ve refahı gözeten sağlam bir demokrasiye. Geleceğiniz burada Yahudi kardeşlerimiz. Sınır tanımayan, bir sonraki savaşın bu hafta mı yoksa gelecek hafta mı patlak vereceğini bilemeyen, milyonlarca Yahudi olmayan tebaasına eziyet eden, yanı başında dünyanın en kötü ve en acımasız rejimlerinden birini barındıran ve bir başka İsrailli generalin dediği gibi, savaş suçlarını hobi edinen bir ülkede. Sevgili Yahudiler, çocukları yok eden bir ülkeye gelin. Burası sizin için çok daha iyi olacak. Avivi’nin söylediklerine kulak verin.

Burnham’ın önündeki seçim: Palestine Action’ın yasağını kaldırmak ya da lanetini taşımak

“Alkışlamak artık terörizm mi? Doğrusu, bu beni şaşırtmazdı.”

Foto: Jess Hurd

Steven Methven tarafından yazılan ve Novara Media‘da yayımlanan bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Defend Our Juries üyesi birkaç yüz gösterici iki gün önce Westminster sulh ceza mahkemesi önünde toplandı. Bu kişilerin çoğuna o gün duruşmaları olacağı söylenmişti. Perşembe günü mahkemeye çıkmak üzere çağırılan bu bin 500’den fazla kişi hakkındaki suçlamaysa üzerinde yedi kelime yazan kağıt parçaları taşımaktı: “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı (Filistin Eylemi) destekliyorum.”

Çevirmen notu: Palestine Action ve Defend Our Juries

2020’de kurulan Palestine Action, İsrail’in silah sanayisini hedef alan İngiltere merkezli bir doğrudan eylem grubudur. Grubun amacı, “İsrail’in soykırımcı ve apartheid rejimine küresel katkı verilmesini” sona erdirmektir. Grup, ağırlıklı olarak silah şirketlerini hedef almaktadır. Grubun aktivistlerinin RAF Brize Norton üssündeki savaş uçaklarına zarar vermesinin ardından dönemin İçişleri Bakanı Yvette Cooper tarafından 5 Temmuz 2025’te 2000 tarihli Terörizm Yasası kapsamında grubun faaliyetleri yasaklandı. Böylece grubu kamuoyu önünde desteklemek Terörizm Yasası uyarınca suç hâline geldi. Bu, İngiltere tarihinde bir doğrudan eylem grubunun ilk kez terör örgütü olarak damgalanması oldu. 13 Şubat 2026’da Yüksek Mahkeme yasağın iki gerekçeyle hukuka aykırı olduğuna hükmetti, ancak hükümet kararı temyize taşıdı ve yasak yürürlükte kalmaya devam etti.

Defend Our Juries, 2020’de kurulan İngiltere merkezli bir aktivist gruptur. Grup başlangıçta, bireylerin vicdanlarına göre hareket etme hakkı bağlamında İngiltere’deki hukuki sürecin zayıflatıldığı düşünülen noktaları öne çıkarmak için kuruldu. Palestine Action’ın yasaklanmasının ardından grup, odağını bu yasağa karşı bir kampanyaya kaydırdı. Bu kampanya, aktivistlerin kamusal alanlarda “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı destekliyorum” yazan dövizleri taşıyarak oturmaları etrafında şekillenen sivil itaatsizlik eylemlerinden oluşmaktaydı. “Lift The Ban” (Yasağı Kaldır) adı verilen bu kampanya kapsamında, döviz taşıdıkları için 3 bin 500’den fazla kişi gözaltına alındı. Grup, esasen İngiltere’de protesto hakkını ve hukuki süreci savunduğunu belirtmektedir.

Bu, birçok açıdan zaten anlamsız bir şey. Bir mahkeme, binden fazla kişinin geleceğine tek bir iş gününde karar verebileceğine hükmediyorsa, adalet nedir? Ve bir kağıdın üzerindeki kelimeler bir insanı ceza adalet sisteminin içine çekmenin sebebi oluyorsa, gerçeklik nedir? Ve bir tabelayı elinde tuttun diye altı ya da sekiz kişilik bir polis ekibi tarafından sürüklenip götürülebilecek kadar ciddi, ama aynı zamanda bin 500’den fazla sözde “terör” suçlusunun Londra’ya bir günlük gezide bulunmasına imkân verecek kadar anlamsız olan “terörizm” nedir?

Tüm olayın saçmalığına tuz biber ekercesine, saçları ağarmış birçok “terörist,” adeta Kafka’nın kaleminden çıkmış mahkeme dilekçeleri aldı. Bu dilekçeler, “Mahkemede hazır bulunmanız gerekmektedir,” şeklinde ibareler içermekteydi. Bunların iki satır aşağısında ise acınası bir biçimde “Lütfen gelmeyin” yazmaktaydı.

Mahkemelerin, hele ki terör suçu gibi ağır bir suç için gelinmemesi yönünde yalvaran dilekçeler göndermesi ender görülen bir şey. Metropolitan polisi de İngiltere tarihinin muhtemelen en büyük sözde terör suçluları mahkemesini, üstelik önemli bir mahkeme salonunun önünde, aynı ciddiyetle karşıladı.

Helikopterler mi? Özel harekât timleri mi? Emekli papazların elindeki tabelaları pazarlıkla almaya hazırlanmış seçkin müzakereci ekipler mi?

Hayır.

Polis, bir açıklama yaparak Defend Our Juries hakkında, “Mahkemenin önünde kurulacak bir sahnede insanların ayakta durarak desteklerini sözlü olarak ifade etmeleri çağrısında bulunduklarını” belirterek uyarıda bulundu.

Guantanamo Körfezi’nin tozunu alın çocuklar.

Sonraki birkaç saat boyunca polisin toplam 152 kişiyi gözaltına aldığını gördüm. Kendi ifadelerine göre bunların çoğu Terörizm Yasası’nın 12. Maddesi’ni ihlal etmekten tutuklandı. Bu, yasaklanmış bir örgütü desteklemeye başkalarını davet etmeyi ya da teşvik etmeyi suç sayan bir yasa maddesi. Tutuklananların bazıları, ara sıra şarkı söyleyerek kendilerini Palestine Action üyesi ilan ederek bunu yaptı ve kendilerini tutuklayan memurları da yanlarına katılmaya davet etti.

Ancak gözaltına alınanların bazıları bana sadece orada bulundukları için gözaltına alınmış gibi göründü. Bir kadın, 14 yıla kadar hapis cezası öngören 12. Madde’nin tam olarak hangi alt fıkrası uyarınca tutuklandığını polisin kendisine söylemesini yüksek sesle ve öfkeli şekilde talep ediyordu. Polislerse bunu söyleyemediler ya da söylemek istemediler. Bir başkası ise bana, tek yaptığının başka biri tutuklanırken alkışlamak olduğunu söylemişti.

Alkışlamak artık terörizm mi? Doğrusu, bu beni şaşırtmazdı.

Herkesin bildiği gibi (ve bu o kadar utanç verici ki) şimdiye dek 3 bin 500’den fazla kişi, döviz taşıdığı için tutuklandı. Bu, yasanın 13. Maddesi kapsamında bir suç ve azami altı ay hapis cezası öngörüyor. Yani bir sulh ceza mahkemesi tarafından oldukça hızlı şekilde ele alınabiliyor.

Defend Our Juries eylemcilerinin işlediği iddia edilen yeni ve daha ağır 12. Madde suçları ise yüksek ceza mahkemelerinde görülebiliyor. Bu da zaten zorlanan bir sisteme çok sayıda saçma davanın akın etmesi anlamına gelmektedir. Sıradan İngilterelilerin; NHS (Ulusal Sağlık Sistemi) hemşirelerinin, yaşlı papazların ve sosyal hizmet görevlilerinin terörizmin gerçek yüzü olduğu konusunda hükümetle hemfikir olacağını hayal etmek güç. Bunları şimdi saçma buluyorsanız, gelecek beraat kararları sonucunda gelecek milyonlarca sterlinlik faturayı görene kadar durun.

Hepsi de kelimeler uğruna.

Andy Burnham tüm bunlara bakıp şöyle düşünmeli: Neden bir önceki “aptalın” hatalarının bedelini ben ödeyeyim? Dünkü tutuklamalar, Washington Post’a kadar taşındı ve katıksız zırvalık konusundaki büyüyen küresel ünümüze katkıda bulundu. Kral Charles’ın eski danışmanı Jonathon Porritt’in tutuklanma videosunun yayınlanmasının ardından Daily Mail’den Andrew Neil bile açık şekilde utanmıştı. Ayrıca, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli The National gazetesi, 11 Eylül’den bu yana tüm terörle bağlantılı tutuklamaların neredeyse yarısının son 12 ayda gerçekleştiğini bildirdi.

Perşembe günkü tutuklamaların ardından, Yüksek Mahkeme’nin Palestine Action’ın eş kurucularından Huda Ammori’nin, grubun yasaklanmasına karşı açtığı davayı bu sonbaharda göreceği duyuruldu. Bu, onun İngiltere topraklarındaki son yasal şansı ve dolayısıyla Burnham’ın da, mesele Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ulaşmadan önce kendini Cooper lanetinden* kurtarmak için son şansı. Britanya’nın (umarız kısa sürecek) distopik çılgınlığa savruluşu hâlâ devam ediyor. Tek soru şu: Tüm bunlar Starmer’a mı kalacak, yoksa Burnham’a mı?

* Palestine Action’ı terör örgütü ilan eden dönemin İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper’dan gelen bir tamlama.

Anket: Netanyahu ABD’de tutuklanmalı

ABD’de yapılan araştırmaya göre, ABD halķının yüzde 47’si Netanyahu’nun Gazze’de savaş suçu işlediğini düşünüyor. Yüzde 49 ‘uise Netanyahu’nun ABD’ye gelmesi halinde tutuklanması gerektiğini söylüyor.

ABD’de halķın siyaset ve toplumsal eğilimlerini ölçen The Economist ve YouGov Poll, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkındaki tutuklama kararını araştırdı.

25-27 Temmuz’da 18 yaş üstü bin 559 kişiyle yapılan araştırmada, “Netanyahu, ABD’de tutuklanmalı mı?” sorusu yöneltildi.

Katılımcıların yüzde 49’u Netanyahu’nun ABD’de tutuklanmasına “evet” yanıtını verirken, yüzde 27’si bu soruya “hayır” dedi. Kararsızların oranı ise yüzde 23 oldu.

Görüşmecilerin yüzde 47’si “Netanyahu’nun Gazze’de savaş suçlusu olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna ise “evet” cevabını verdi. Yüzde 24’ü “hayır”, yüzde 29’u ise “kararsız” olduklarını ifade etti.

Katılımcıların yüzde 43’ü Filistin’de soykırım yapıldığını düşündüğünü belirtirken, yüzde 24’ü soykırım olmadığını savundu, yüzde 32’si ise yanıt verirken “çekimser” kaldı.

Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), 21 Kasım 2024’te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, eski İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant ve Hamas lideri Muhammed Deyf hakkında tutuklama emri çıkardığını duyurmuştu. ICC’den yapılan yazılı açıklamada, duruşma öncesi dairenin, hakkında yakalama emri çıkartılan üç ismin savaş suçları ve insanlık karşıtı suçlar konusunda “cezai sorumluluk” taşıdığına dair “makul gerekçeler” olduğu yönünde karar verdiği belirtilmişti.

Kiev ile Tahran arasındaki gerilim yükseliyor

Hazar Denizi’nde Ukrayna tarafından düzenlenen insansız hava aracı saldırıları Tahran-Kiev hattında gerilimi yükseltti. Bir mürettebat üyesinin hayatını kaybettiği saldırıya ilişkin İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, bu saldırının “Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık bir ihlali” olduğunu vurguladı.

İran makamları, cumartesi (25 Temmuz) günü Ukrayna tarafından kendilerine ait ticari bir gemi olan deniz araçlarından birine saldırı düzenlendiğini, olayda bir denizcinin hayatını kaybettiğini ve yaralılar olduğunu duyurdu. Saldırının ardından Ukrayna Maslahatgüzarı’nı Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak resmi protesto notası veren Tahran yönetimi, vatandaşlarının can ve mal güvenliğine kasteden bu eylemin yanıtsız kalmayacağını ilan etti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisine düzenlediği saldırının ardından açıklama yaptı.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde bir Iran ticari gemisini hedef almasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Erakçi, konuyu Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kallas ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile yaptığı telefon görüşmelerinde de ele aldığını belirtti.

“‘Asalak’ yönetimin saldırısı cevapsız kalmayacak”

Erakçi, saldırıya ilişkin açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Zelenski, bir iran ticaret gemisine saldırarak bir denizciyi öldürdü. Bu, İsrail’in Avrupa’yı kendi savaşına çekmek amacıyla yaptırdığı, Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık bir ihlalidir. AB Yüksek Temsilcisi Kallas ve Dışişleri Bakanı Lavrov ile yaptığım görüşmelerde, Kiev’deki ‘asalak’ yönetimin yaptığı bu eylemin cevapsız kalmayacağını açıkça ifade ettim.”

Ne olmuştu?

Ukrayna, cumartesi günü yaptığı açıklamada, uzun menzilli saldırıları kapsamında Hazar Denizi’nde İran ile Rusya arasında askeri yük taşımak için kullanıldığını öne sürdüğü gemileri hedef aldığını duyurdu. Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU), Hazar Denizi’nde dün Rusya’ya ait bir petrol platformuna ve “İran ve Rusya arasında askeri kargo taşımacılığında kullanılan gemilere” insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırı düzenlendiğini bildirdi.

SBU’dan paylaşılan yazılı açıklamada, Ukrayna’nın dün Hazar Denizi’ndeki bir petrol platformuna ve bazı gemilere düzenlediği saldırıların ayrıntıları paylaşıldı. Saldırıların, SBU tarafından İHA’larla yapıldığı belirtilen açıklamada, Hazar Denizi’nde Rusya’ya ait “Filanovski” petrol platformunun hedef alındığı ifade edildi.

İran, hedef alınan gemilerden birinin İran’a ait ticari bir gemi olduğunu, saldırıda bir mürettebat üyesinin hayatını kaybettiğini, birkaç kişinin de yaralandığını açıkladı.

Zelenski: “Rusya ile İran’ın saldırıları bağlantılı”

Saldırıdan önce Ukrayna devlet başkanı Volodimir Zelenski, X hesabından yaptığı açıklamada “Temmuz ayının başından bu yana, Körfez ülkeleri ve bu ülkelerde bulunan ABD askeri tesisleri üzerinde Rusya’nın aktif uydu gözetimi yaptığını tespit ettik. Bu görüntüler daha sonra İran’da ortaya çıkıyor. Aynı zamanda, Rusya’nın bu bölgelere ait uydu görüntüleri ile İran’ın saldırıları arasında – hem saldırılardan önce, hem hazırlık aşamasında, hem de sonrasında meydana gelen hasarı değerlendirmek amacıyla – açık bir bağlantı bulunmaktadır” ifadelerini kullandı.

Güneyindeki deniz yollarında yaptırımlarla kısıtlanan İran için Hazar Denizi, Rusya ile askeri sevkiyat yürütmenin yanı sıra gıda ithalatı ve ticaret açısından da hayati bir koridor durumunda. Günümüzde Tahran yönetiminin ithalatının %30’dan fazlası Hazar limanları üzerinden sağlanıyor.

Kolombiya sağa mı savruluyor?

Abelardo, Kongre’de düzen partilerinden oluşan güçlü bir koalisyona sahip olacak olsa da, asıl sorun şudur: Kapitalistlerin talep ettiği kesintileri hayata geçirirken Uribe gibi gerilla kamplarını bombalamayı öngören bir programı uygulamaya yönelik her türlü girişim, toplumsal kargaşayı ve işçi sınıfının harekete geçmesini körükleyecektir.

Fotoğraf: The Defence of Marxism

Kendini Troçkist gelenek içinde tanımlayan uluslararası siyasi örgüt Devrimci Komünist Enternasyonal’in teorik-politik yayın organı olan The Defence of Marxism dergisinde yayımlanan yazıyı sizler için çevirdik. Gabriel Galeano ve Enrique Rodriguez Pamanes’in kaleme aldığı bu yazı, Kolombiya’da 21 Haziran 2026’da yapılan başkanlık seçimlerini kazanan sağcı avukat Abelardo de la Espriella hükümetiyle ilgili görüşlerini anlatıyor.

On yıllardır Kolombiya’yı “terörize eden” paramiliter gruplarla yakın ilişkileri olan aşırı sağcı ve muhafazakar Abelardo de la Espriella, Arjantin’deki Javier Milei ve El Salvador’daki Nayib Bukele’ninkine benzer, sert ve kemer sıkma odaklı bir programı hayata geçireceği vaadiyle Kolombiya’da iktidara geldi.

Donald Trump, Marco Rubio ve Latin Amerika’daki gerici cumhurbaşkanlarından kendisine tebrik mesajları yağdı. Benjamin Netanyahu da bir zamanlar Netanyahu’nun “Avrupa’da milyonlarca Yahudi’yi katledenlerin yanında” durduğunu söyleyen Gustavo Petro’nun görevden ayrılmasından memnuniyet duydu.

Üç ay önce Espriella, partisi parlamentoda sadece dört sandalye kazanmış ve anketlerde yüzde 25’lik bir oy oranına sahipken Kolombiya egemen sınıfının radarında geçerli bir aday olarak yer almıyordu. Uyuşturucu kaçakçılığıyla uzun süredir bağlantıları olan gerici bir iş adamı nasıl cumhurbaşkanı olmayı başardı?

Abelardo’ya kimler oy verdi?

Bir avukat olarak Abelardo de la Espriella’nın savunduğu müvekkiller ve dostlarının listesi, Kolombiya egemen sınıfının ürettiği her türden hainin bir kataloğu gibidir. Bunlar arasında David Murcia Guzmán (Kolombiya tarihinin en büyük Ponzi dolandırıcılığının beyni), Dieb Maloof (paramiliter gruplarla bağlantılı bir senatör) ve Alex Saab (Venezüella hükümetiyle bağlantılı bir iş adamı ve eskiden Venezuela’daki en büyük süpermarket zincirlerinden biri olan Abastos Bicentenario’nun özelleştirilmesinden fayda sağlayan kişi) yer alıyor.

Abelardo, yalnızca Kolombiya kapitalizminin üretebileceği özel bir tür karikatürik hayduttur. İşte mesele de budur. Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı eserinde dediği gibi, “Fransa’daki sınıf mücadelesi, grotesk bir sıradanlığın kahraman rolünü oynamasını mümkün kılan koşullar ve ilişkiler yarattı.”

Peki, onun kaderi bir ‘kahraman rolü’ oynamak mı? Bu grotesk sıradanlık, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu kahraman olabilir mi?

Abelardismo, her şeyden önce siyasi kurumlara duyulan güvensizlik ortamında oluştu ve yaygınlaştı. 2026 Edelman anketine göre, halkın yalnızca yüzde 36’sı hükümetin kendi çıkarlarını gözeteceğine güveniyor, yüzde 32’si ise gelecek neslin daha iyi bir geleceğe sahip olmayacağına inanıyor.

Geleneksel sağ kanat yıllardır tamamen itibarını yitirmiş durumda. En gözde adayı geçen yıl sokakta infaz edildi. Abelardo’nun gücü, herkese her şey olmaya çalışan içi boş bir kabuk olmasından kaynaklanıyor. Politikaları hem kapitalist sınıfa hem de yoksullara yönelik boş sözlerden ibaret.

Espriella’nın Kolombiya burjuvazisinin üst kademeleriyle de bağlantıları bulunmaktadır. Ailesi, Espriella’nın küçük yaşlarından itibaren eski Kolombiya Cumhurbaşkanı Álvaro Uribe Vélez ile yakın ilişkiler içindeydi. Ancak bu “eski muhafazakarlar” ile olan bağları, kendisini Kolombiya siyasetinin bir “dışarıdan gelen” figürü olarak sunmasına engel olmadı. O, ülkeyi her zaman yönetenlere karşı verdiği mücadelede “devletin memelerinden beslenmeyi hiç deneyimlememiş” olanları temsil ettiğini iddia etti.

Espriella, üç eski cumhurbaşkanının (Uribe, Santos ve Petro) gerillalar ve paramiliter gruplarla olduğu iddia edilen bağlantıları sayesinde kendilerini zenginleştirdiklerini öne sürdü. Bu söylem, reformist hükümetin kasabalardaki silahlı grupları ortadan kaldıramadığı ve küçük işletmeleri destekleme konusundaki yerine getirilmemiş vaatlerinden memnun olmayan, ülkenin orta sınıfının bir kesiminde ve suç çeteleri tarafından kuşatılmış kasabaların yarısında yankı buldu.

Bu durum seçim haritasında da ülkedeki önemli kent merkezleri sağa oy verirken kırsal bölgelerin ise sola oy verdiği şeklinde yansımıştır. Bu dinamik, 1964’ten beri Kolombiya devletine karşı savaş yürüten 7.000 kişilik bir gerilla örgütü olan FARC ile yapılan barış anlaşmasına ilişkin 2016 referandumundan bu yana sürüyor. Ancak bu sonuç, reformistlerin Pacto’nun tarihsel olarak iyi sonuçlar aldığı bölgelerde destek kaybettiğini ortaya koymuştur.

Bu durum özellikle başkent Bogotá’da geçerlidir. 2022’de Petro, Chapinero ve Usaquén (ülkenin en zengin iki bölgesi) hariç tüm bölgeleri kazandı. Cepeda yalnızca güney ilçelerini kazanabildi, Abelardo ise Engativá ve Kennedy gibi işçi sınıfı ilçelerinden oy toplayarak önceki sağcı aday (Rodolfo Hernandez) karşısında neredeyse on puanlık bir farkla daha iyi bir sonuç elde etmeyi başardı.

Burjuva medya, son dört yılı reformistleri güvenlik krizinin suç ortağı olarak karalamakla geçirirken, oligarşi ise Petro hükümetinin ortaya koyduğu her reformu engellemek için tüm milletvekillerini ve yargıçlarını seferber etti. Bu durum, Abelardismo’nun yeşermesine zemin hazırladı.

Fotoğraf: X / @AbelardoPTE

Baskı, savaş ve kemer sıkma programı

Abelardo de la Espriella’nın ana hedefleri, suç çeteleri ve ELN ile FARC gibi gerilla gruplarıdır. Bu saldırı, ikinci bir Kolombiya Planı (Kolombiya ordusunu finanse etmek amacıyla Clinton ve Bush dönemlerinde başlatılan ABD girişimi) ile finanse edilecektir. Sloganı “solun ortadan kaldırılması” çağrısı yapmaktadır ve Gustavo Petro’nun hapse atılmasını talep etmiştir.

Bu program, işçi hareketi saflarında korku uyandırmıştır. Bu durum, 1980’lerde sol bir parti kurma yönündeki ilk yasal girişimin yaklaşık 9.000 aktivistin öldürülmesiyle sonuçlandığı bir ülkede özellikle anlaşılabilir bir durumdur. Onun seçilmesi, toplumun en alt tabakalarını sosyal medyada solcu aktivistleri takip etmeye ve çevrimiçi tehditlerle onlara baskı uygulamaya teşvik etmiştir.

Açıkça söylenmelidir ki: Sağ kanadın zaferi işçi sınıfı için bir gerilemedir, ancak bunun nedeni işçi sınıfının zayıflığı değil, reformistlerin programının zayıflığıdır.

Peki Abelardo, programını uygulayabilecek mi?

Uyuşturucu çetelerine ve gerillalara karşı savaş açmaya kalkışırsa, başarısızlığa mahkumdur. 60 yılı aşkın süren silahlı mücadele, ordunun gerillaları ya da paramiliter güçleri ortadan kaldıramayacağını kanıtlamıştır, çünkü bu iki olguyu doğuran koşullara çözüm getirmemektedir.

Her ikisi de, toprağın yüzde 80’inin kırsal nüfusun yüzde 10’unun elinde olduğu devasa toprak tekelinin ürünleridir. Bu düzen, geleneksel ürünlerin yetiştirilmesinin kârlı olmaması nedeniyle, küçük toprak sahiplerine sahip çiftçileri ve köylüleri kokain tarlalarında çalışmaya zorlamaktadır. On yıllardır süren çatışmalara yol açan sorunları sadece 90 günde çözmeyi amaçlayan Abelardo’nun planı, başarısızlığa mahkumdur.

Ayrıca, elinde zamanla patlayacak bir mali bomba kalacak. Kolombiya Ulusal Finans Kurumları Birliği (gerici bir düşünce kuruluşu), 2026 yılı için öngörülen bütçe açığının GSYİH’nin yüzde 6,5’i olacağı ve bütçeyi dengelemek için 2027 yılına kadar 63 milyar dolarlık kesinti yapılması gerekeceği konusunda uyarıda bulunuyor. Bu, işçi sınıfına yönelik doğrudan bir saldırı olmadan imkânsızdır.

Bu sorunlarla zayıf bir hükümetle başa çıkmak zorunda kalacak. Karşılaşacağı en büyük engel, hükümetinin nüfusun yalnızca yüzde 31’i tarafından seçilmiş olması ve muhalefet partisinin oyların yüzde 30’unu almış olmasıdır. Abelardo’nun partisi, Mart ayındaki seçimlerde dört senatörden fazlasını bile kazanmayı başaramadı.

Bu, sendika liderlerinin devlet güçleri tarafından suikasta uğradığı Uribe günlerine bir dönüş değildir. Bu, çözmesi beklenen sorunları ele alamayan bir programa sahip, istikrarsız bir hükümettir.

Abelardo, zafer kazandığı gün, Petro ve Cepeda’nın tutuklanması çağrıları gibi muhalefete yönelik demagojisinin çoğunu çoktan terk etti. Başkan yardımcısı José Manuel Restrepo, “muazzam boyutlarda bir mali kriz” uyarısında bulunarak karşı reformlar çağrısında bulundu, ancak daha sonra işçilerin maaşlarına dokunmayacaklarını söyledi.

Abelardo, Kongre’de düzen partilerinden oluşan güçlü bir koalisyona sahip olacak olsa da, asıl sorun şudur: Kapitalistlerin talep ettiği kesintileri hayata geçirirken, Uribe gibi gerilla kamplarını bombalamayı öngören bir programı uygulamaya yönelik her türlü girişim, toplumsal kargaşayı ve işçi sınıfının harekete geçmesini körükleyecektir.

Iván Duque bu programla seçilmişti ve bu program 2019’da ulusal bir abluka hareketini tetiklemiş, bu da hükümetini neredeyse deviren 2021 ulusal grevinin temelini oluşturmuştu. Abelardo’nun tereddütleri, tam da yeni bir işçi sınıfı mücadelesi dalgasını tetikleme korkusunu yansıtıyor.

Reformistlerin yenilgisini ne açıklıyor?

Pacto Histórico, parlamento seçimlerinin modern tarihinde en yüksek oy oranını elde ederek Mart ayındaki parlamento seçimlerini kazandı. Petro, bu yılın başında yüzde 51’lik bir destek oranına sahipti ve reformları yüzde 75 oranında destek görüyordu.

Petro’nun halefi Iván Cepeda, kampanya başlangıcında seçmenler arasında yüzde 40’lık bir destek oranına sahipken, Abelardo’nun oranı yüzde 30, Paloma Valencia’nın (yerleşik düzenin tercih ettiği aday) oranı ise yüzde 20 idi.

Bu koşullar altında asıl soru, Abelardo’nun neden kazandığı değil, solun neden kaybettiğidir.

Sorun, Pacto Histórico’nun eski performansının karışık olmasıdır. Geçen yılki protestolar, işgücü ve emeklilik reformlarının Kongre’den geçmesini sağlamayı başarsa da, hükümetin tüm silahlı gruplarla aynı anda müzakere etme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ve kararnameyle yürürlüğe konulan sağlık reformu, parazitik bir rol oynayan aracı şirketler sorununu çözemedi.

İlk turda zafer kazanma olasılığını öne sürmesine rağmen, Pacto Histórico, ilk tur sonuçlarında Abelardo de la Espriella’nın iki puan farkla birinci sırada yer almasıyla sarsıldı. Sağ kanadın oylarının iki aday arasında bölüneceğine güvenmişlerdi ve bu nedenle, zaferi garantilemiş sayarak çok az kampanya yürüttüler. Bunun yerine, sağ kanat Abelardo de la Espriella’nın arkasında birleşti.

Bu gerçekle karşı karşıya kalan Pacto Histórico liderliği, reformlarını geçirme çabalarını sabote eden burjuva devletinin kendileri de kurbanı olmalarına rağmen, kitlesel sistem karşıtı duyarlılıkla bağlantı kurmayı başaramadı. Bunun yerine Pacto, kendilerini süreklilik ve kurumsallığın adayları olarak sunmayı tercih etti ve böylece yenilgilerini fiilen hazırladı.

Örneğin Pacto Histórico, Trump’ın Abelardo’ya verdiği desteği ona karşı bir silah olarak kullanmakta tamamen başarısız oldu. Petro, Trump’ı barbar ve katil olarak nitelendirip Cumhuriyetçileri “demokrasimizi yok etmek isteyen bir pedofil klanı” olarak kınadığında her zaman en popüler olmuştu. Ne yazık ki Mart ayında Petro, Trump’a boyun eğdi ve imzalı bir MAGA (Make America Great Again / Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) şapkası ile kitabını kabul etti!

İkinci turda Iván Cepeda, Anayasa Meclisi olasılığını dışladı ve bunun yerine, iş dünyası liderleri ile işçilerin reformları gerçekleştirmek için aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakacakları bir “büyük ulusal uzlaşma” önerisini ortaya attı. Yani işçiler, son dört yıldır tüm kaynaklarını reformlara karşı mücadeleye adamış olan iş dünyası liderleriyle bir anlaşmaya varacaklardı!

Bütün bunlara rağmen kitleler, Pacto Histórico’yu neredeyse kurtarmıştı. İlk tur sonuçları Abelardo’yu favori konuma getirir getirmez, gençler tarafından düzenlenen devasa bir miting gerçekleşti ve bu miting ikinci turun gidişatını belirledi. Kitlesel gösteriler, kapı kapı dolaşarak yapılan kampanya çalışmaları ve broşür dağıtımı sayesinde ikinci turda üç milyonluk muazzam bir oy artışı sağlandı. Ne yazık ki Mart ayında Petro, Trump’a boyun eğdi ve imzalı bir MAGA şapkası ile kitabı kabul etti.

Sol, bu 13 milyon seçmeni ilk turdan önce harekete geçirmiş olsaydı ezici bir çoğunlukla kazanırdı. De la Espriella’nın seçim kampanyası ekibinden bir üye, gazeteci Daniel Coronell’e, seçim iki gün daha sürseydi yenilgiye uğrayacaklarını itiraf etti.

Yeni dönem

Abelardo de la Espriella’nın seçilmesinin belirleyici özelliği, hükümetini reddeden milyonlarca kişinin harekete geçmesidir. Bunların büyük çoğunluğu, işçi sınıfının 2021’deki toplumsal ayaklanmalardan bu yana uğruna yürüyüşler düzenlediği reform programını hayata geçirmek amacıyla oy kullandı: toprak reformu, sağlık hizmetleri, eğitim, konut ve emeklilik.

Ancak Pacto Histórico’nun bu önerileri nasıl hayata geçireceğine dair somut bir planı bulunmamaktadır. Stratejisi, reformları şimdiye kadar her reform girişimini engelleyen oligarşi ile uzlaştırabilecek bir halk cephesi oluşturmak olmuştur.

Bununla birlikte, elde ettiği muazzam oy sayısı ve parlamento içindeki etkisi nedeniyle Pacto Histórico, işçi sınıfı hareketinin ilgi odağı olacaktır. Bu 13 milyon seçmen, Abelardo de la Espriella hükümetine karşı mücadelede kendilerine yol göstermesi için Pacto’nun liderliğine güveniyor.

Bu dönemde devrimci komünistlerin görevi, bu mücadele ruhuyla bağlantı kurmak ve Abelardo de la Espriella’nın önceki dönemde işçi sınıfının elde ettiği az sayıdaki kazanımlara karşı başlatacağı saldırıları ancak militan işçi sınıfı taktikleri ile püskürtebileceğini açıklamak olacaktır.

Pacto Histórico’nun parlamento yoluna odaklanma stratejisi, reformların kabul edilmesini kolaylaştırmadı. Petro, kitleleri sokağa çıkıp reformları savunmaya çağırsa da, oligarşinin senatörlerine baskı yapmak amacıyla müzakerelerin kilit noktalarında her zaman yürüyüşlerle yetindi. Bu durum, reformistlerin kurumsal ablukayı kırmanın gerçek bir yolunun olmadığını gören hareketin dış katmanlarını sonunda yordu.

Hem Abelardo’nun gerici hükümeti sorunu hem de reformların kabul edilmesi konusu aynı şekilde ele alınabilir: parlamento arenası dışında kitlesel seferberlikler ve grevlerden oluşan bir program yoluyla.

Bu program, de la Espriella hükümetini dize getirecek ve Kolombiya oligarşisine baskı uygulayacaktır. İşte 2021’deki “estallido social”dan çıkarılan dersler budur.

En önemlisi, Kolombiya işçi sınıfı birdenbire sağcı, emperyalizm yanlısı ya da işçi düşmanı hale gelmemiştir. Bu aksiliklere rağmen, sınıf güçleri dengesi hâlâ Pacto Histórico ve işçi sınıfı lehinedir. Abelardo’nun halkın desteğine sahip olmadığı ve göreve başlamadan önce bile karşılaştığı muazzam muhalefet baskısı nedeniyle dikkatli hareket etmesi gerekmektedir.

Taliban’ın kadın düşmanı uygulamalarının beş yılı: 2021-2026

Taliban polislerinin Herat’ta kadınları darp ederek gözaltına almasının ardından Afganistan’daki kadın haklarının durumu tekrar gündeme geldi. 2021’den beri Afganistan’ın yönetiminde olan Taliban’ın en son uygulaması ise kadınların yanında “mahremi” (erkek vasisi) olmadan markete yalnız çıkmasını yasaklamak oldu.

Fotoğraf: Pexel

8 Haziran’da Afganistan’ın Herat kentinde Taliban Ahlak Polisi’nin en az 30 kadını darp ederek gözaltına almasıyla başlayan protestolar Afganistan’daki kadın haklarının durumunu gösterdi. Taliban polisinin protestoculara ateş açması sonucu bölgede en az 20 kişinin yaralandığı ve yaralananlar arasından biri çocuk iki kişinin hayatını kaybettiği duyurulmuştu. Yerel kaynakların aktardığına göre bazı yaralılar, Taliban’ın hastaneleri kontrol etmesi ve yaralıları tespit ederek yakınlarını gözaltına alması nedeniyle tıbbi yardım dahi alamadı.

Protestoların ardından sosyal medyada Afganistan’daki kadına şiddet videoları tekrar gündem oldu. Afganistanlı gazeteci ve hak savunucusu Nilofar Moradi, bir kadını kırbaç yoluyla darp eden bir erkeğin olduğu videoyu paylaşarak “Burası 2026 yılında Afganistan, Taliban tarafından herkesin gözü önünde kırbaçlanan iki kadın. Afgan kadınlar, en temel insan haklarından ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmış durumda. Bu adaletsizlik sürerken geriye tek bir soru kalıyor: Dünya sağır ve kör mü oldu? Uluslararası toplum, Afganistan’daki milyonlarca kadının yaşadığı acıları neden görmüyor ya da buna karşı neden harekete geçmiyor?” dedi.

Kadın düşmanı en az 100 kararname

Afganistan’da sürdürdüğü totaliter ve kadın düşmanı politikalarla bilinen Taliban, 2001’de devrilmesinin ardından 2021’de tekrar Afganistan hükümetinin başına geçmişti. Afganistan’da Taliban’ın 20 yıl aradan sonra tekrar yönetime geçmesiyle kadına yönelik uygulamalar çok daha derin bir cinsiyet ayrımcılığı (gender apartheid) boyutuna ulaştı. Stop Gender Apartheid platformunun verilerine göre Taliban yönetimi altında geçen bu 5 yılda, kadınların varlığını doğrudan hedef alan 100’den fazla kararname çıktığı kaydedildi.

Taliban’ın 2021’de iktidarı ele geçirmesinin ardından ilk olarak ülkedeki Kadın Bakanlığı feshedildi ve “İyiliğe Emretme ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı” kuruldu. Bu bakanlıkların getirdiği kurallar, kadınları Taliban Ahlak Polisi tarafından kamusal alanda seslerinin duyulmamasından vücutlarını tamamen örtmelerine kadar katı denetlemelere tabi tutuyor. Kısıtlamaya karşı tavır alanları ise “şeriata muhalefet” suçlamasıyla hapis, darp veya ölüm cezasına mahkum ediyor.

Taliban iktidarıyla birlikte önce kadınların eğitim ve çalışma hakları tamamen kısıtlandı. Ardından kamusal alanda kadının varlığına yönelik de kısıtlamalar geldi. 31 Temmuz 2024’te Taliban lideri Hibetullah Ahundzade tarafından onaylanan “Erdem ve Refahı Teşvik Kanunu” ile tüm bu yasaklar tek bir hukuki çerçeveye oturtuldu. Kadınlar artık tek başlarına pazara gidemiyor, doktora gidemiyor, hukuki yardım alamıyor ve kamusal alanda şarkı bile söyleyemiyor.

Ev içi ilişkilere, evlilik yaşına, fiziksel cezaya kadar genişleyen düzenlemelerin olduğu bu ülkede kadına dair fiziksel cezalar ise yönetmelikte “kırbaçlama” (tazir ve hudud), “taşlama” (recm) veya “dayak” cezası olarak geçiyor.

Taliban yönetiminde kadına yönelik kısıtlamalar: 2021–2026 kronolojisi

Ağustos 2021’de iktidara gelen Taliban, bugüne kadar kadın ve kızları hedef alan onlarca kararname çıkardı. Çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı.

2021

Ağustos 2021

Karma eğitime yasak getirildi, erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi yasaklandı. Ortaöğretim düzeyinde kız öğrencilerin okula dönüşü fiilen engellendi.

Eylül 2021

Kadın İşleri Bakanlığı lağvedildi, yerine Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Bakanlığı kuruldu. Meslek sahibi kadınlara “bir sonraki duyuruya kadar” evde kalmaları emredildi.

Aralık 2021

Kadınların mahremsiz (erkek vasi) 72 km’den uzun mesafeye seyahat etmesi yasaklandı. Toplu taşıma araçları bu direktifi uygulamakla yükümlü kılındı.

2022

Mart 2022

Kadınların mahremsiz yurt dışına çıkışı yasaklandı. Okul açılışı ilan edildikten yalnızca birkaç saat sonra kız okulları yeniden kapatıldı, 7. sınıf ve üzeri kız öğrencilerin okullarına kesin yasak getirildi.

Mayıs 2022

Kadınların dışarıda göz hariç tüm vücutlarını örten burka giymesi zorunlu hale getirildi. Mahremsiz toplu taşıma kullanımı yasaklandı, ehliyetin kadınlara verilmesi durduruldu.

Temmuz 2022

Kadın çalışanlara maaş alabilmek için erkek akrabalarını işe göndermeleri teklif edildi. Uçuş görevlisi kadınlar işten çıkarıldı.

Ağustos 2022

Kadınlara yönelik ahlak polisi teşkilatı kuruldu. Üniversitelerde sınıf ayrımı kesinleşti, kadın öğrencilerin okul içinde yüzlerini kapatmaları emredildi.

Kasım 2022

Kadınların halka açık spor salonları, hamamlar, parklar ve eğlence parklarına girişi yasaklandı.

Aralık 2022

Kadınların üniversiteye girişi tamamen yasaklandı. Uluslararası ve yerel STK’larda kadın çalışanlar işten çıkarıldı, aksi takdirde kuruluşların lisanslarının iptal edileceği açıklandı. Bunun üzerine Save The Children, the Norwegian Refugee Council ve CARE gibi bazı uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmaları durduruldu.

2023

Mart 2023

Cumhuriyet dönemi mahkemelerince verilen binlerce boşanma kararı geçersiz sayıldı.

Nisan 2023

BM ajanslarında çalışan Afgan kadınlara yasak getirildi. Herat’ta kadınların ve ailelerin bahçeli ya da açık alanlı restoranlara girişi yasaklandı.

Temmuz 2023

Güzellik salonları kapatıldı, ülke genelinde binlerce kadın bu kararla işini yitirdi.

Ekim 2023

Kandahar’da kabul edilebilir tek örtünme biçiminin burka olduğu okullara yazılı olarak bildirildi.

2024

Mart 2024

Taliban lideri Akhundzada, kadınların alenen recmedilmesinin yeniden uygulamaya konulacağını açıkladı.

Ağustos 2024

“Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Kanunu” yürürlüğe girdi (35 madde). Mevcut tüm kısıtlamalar resmileştirildi, kadınların sesi “mahrem olmayan” erkeklerin yanında alenen duyulamaz hale getirildi. Kadın ve erkeklerin birbirine bakması yasaklandı. Bakanlığa yargı denetimi olmaksızın gözaltı ve cezalandırma yetkisi tanındı.

Aralık 2024

Kadınların hemşirelik ve ebelik okumalarına yasak getirildi. Üniversitelerdeki kadın idari personelin işine son verilmesi için üniversitelere yazılı talimat gönderildi.

2025

Ocak 2025

Uluslararası Ceza Mahkemesi, Taliban lideri Akhundzada ve Baş Yargıç Haqqani hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Kasım 2025

Afgan kadınların BM ajanslarında çalışması tamamen yasaklandı. İran sınırında kadın doktor ve ebelerin hasta kabul etmesi, personelin başörtüsü gerekçesiyle durduruldu.

2026

Ocak 2026

Yeni Ceza Usul Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Kocaların eşlerini, kırık kemik ya da açık yara oluşturmamak koşuluyla, dövmesini meşrulaştıran maddeler içeriyor. Söz konusu yönetmelik üç bölüm, on başlık ve 119 maddeden oluşuyor. Yönetmelik özellikle “golam” (köle) kavramını kullanarak kadınlara, çocuklara yönelik şiddeti yasallaştırıyor.

Mayıs 2026

Adalet bakanlığının 18 No’lu Kararnamesi ile ergenliğe girmiş bir kızın nikaha sessiz kalması evlilik onayı sayılabilir hale getirildi. Yeni ceza kanunu, kadınların kocasının izni olmadan akrabaları ziyaret etmesini suç saydı.

Haziran 2026 (son günler)

Laghman ve Nangarhar illerinde esnafa, mahremsiz alışveriş yapmaya gelen kadınlara satış yapmamaları, aksi takdirde dükkanlarının kapatılacağı ve kendilerinin tutuklanacağı bildirildi.

Not: BM Kadın Birimi verilerine göre Ağustos 2021’den bu yana çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı. Kronoloji, BM Kadın Birimi, Human Rights Watch, Wikipedia ve Hasht-e Subh (8am.media) kaynaklarından derlendi.

Uluslararası boyutta Afganistan’da insan hakları

Dünya genelinde ülkelerin özgürlük, demokrasi ve insan hakları durumlarını inceleyen Freedom House’un 2026 verilerine göre Afganistan, 100 üzerinden 8 puan alarak özgür bir ülke olmadığını tescillemiş oldu. Freedom House, bu verilerde Taliban’ın bütün politik ve sivil hakları askıya aldığını ve kadınların ve etnik azınlıkların ciddi özgürlük kısıtlamalarıyla karşı karşıya kaldığının altını çiziyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insanlık dışı muamele riski bulunan ülkelere geri göndermeyi yasaklasa da Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa Birliği ülkesi, bu sözleşmeyi aşarak Afganistan’a sınır dışı işlemlerini sürdürüyor. Özellikle Pakistan ve İran gibi sınır ülkelerinden sınır dışı edilen Afganistan vatandaşlarının sayısı milyonlarca.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) Nisan 2026 raporuna göre eğitimli kadın personeller kamu hizmetlerinden çekilirken 1 milyon kız çocuğunun eğitimi ise engelleniyor. Birleşmiş Milletler (BM) Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA) Sorumlusu Georgette Gagnon, 8 Haziran 2026’daki bir toplantıda Afganistan’da yaklaşık 22 milyon kişinin (nüfusun neredeyse yarısı) insani yardıma muhtaç olduğunu ve ülkedeki insan hakları krizinin derinleştiğini vurgulamıştı.

Öte yandan BM tarafından 18-19 Şubat 2024’te Katar’ın başkenti Doha’da organize edilen Afganistan konulu toplantıya Taliban, davet edilmiş olmasına rağmen kendilerinin Afganistan’ın tek temsilcisi olarak tanınması, yurt dışında bulunan Afganistanlı muhalif siyasi grupların ve sivil toplum temsilcilerinin toplantıya davet edilmemesi gibi şartların yerine getirilmemesini gerekçe göstererek heyet göndermemişti. Afganistan’la diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sürdüren Rusya ise Taliban’ın pozisyonunu destekleyen bir tutum sergileyerek toplantıya katılmamıştı.

BM Özel Raportörleri, Uluslararası Af Örgütü, UNICEF ve UNAMA Afganistan’daki insan hakları ve kadın haklarına dair düzenli raporlar yayınlasa da Taliban’ın BM’yi “talep ettiği şartlar gerçekleşmeden” muhatap almayı reddetmesi veya 2022 yılında Taliban’ın İnsan Hakları Komisyonu’nu feshetmesi gibi uygulamalar, uluslararası baskıyı genellikle işlevsiz kılıyor. Bu noktada Afgan diasporası, çeşitli eylemsellikler üzerinden Afganistan’daki hak ihlallerini birçok ülkenin gündemine koyabiliyor.

Taliban yönetiminde kadın karşıtı politikaların baş sorumluları

Ağustos 2021’den bu yana 80’i aşkın kararname yayımlayan Taliban yönetiminin mimarları. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), aralarından ikisi hakkında insanlığa karşı suç gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Molla Hasan Ahund

Yüce Lider — En Üst Otorite

Molla Hibetullah Ahundzade

Taliban’ın hem dini hem siyasi lideri ve tüm kararne­melerin nihai imzacısıdır. Kandahar’da inzivada yaşayan Ahundzade, uluslararası baskılara kapalı, son derece tutucu bir çizgi izlemektedir. Kadınların üniversiteye girişinin yasaklanmasından recm cezasının yeniden getirilmesine kadar tüm kararlar onun onayıyla yürürlüğe girer. Kabine görüşleri bu süreçte belirleyici değildir.

UCM Tutuklama Kararı — Temmuz 2025
Molla Hasan Ahund

Başbakan

Molla Hasan Ahund

Geçici hükümetin başı ve hareketin kurucu figürlerinden biridir. 1990’lardaki ilk Taliban iktidarında kadın eğitimine yasak ve cinsiyet ayrımı uygulamalarının mimarlarından sayılmaktadır. Kadınsız kabineyi yönetmiş, Kadın İşleri Bakanlığı’nın lağvedilmesi ilk kararları arasında yer almıştır.

Molla Abdul Gani Birader

Başbakan Yardımcısı

Molla Abdul Gani Birader

Taliban’ın kurucularından ve ABD ile Doha Anlaşması’nı müzakere eden kişidir. Ayrıca Taliban’ın siyasi işlerinden sorumlu en üst düzey yöneticisi konumunda.

Molla Muhammed Yakup

Savunma Bakanı

Molla Muhammed Yakup

Taliban’ın kurucusu Molla Muhammed Ömer’in oğludur. Güvenlik güçlerinin komutanı sıfatıyla kadın karşıtı kararne­melerin yerelde uygulanmasından doğrudan sorumludur. Harekette güçlü bir hanedanlık meşruiyeti taşımaktadır.

Siraceddin Hakkani

İçişleri Bakanı

Siraceddin Hakkani

Hakkani Ağı’nın lideri ve Taliban yönetiminin güç odaklarından biridir. Ahlak polisi ve iç güvenlik güçlerinin başında bulunarak kadınlara yönelik yasakların uygulanmasından sorumludur. ABD’nin en çok aranan listesindedir.

Mevlevi Emirhan Muttaki

Dışişleri Bakanı

Mevlevi Emirhan Muttaki

Taliban’ın uluslararası görüşmelerindeki görünür tek yüzüdür. Kadın yasaklarına yönelik uluslararası eleştirileri savuşturması ve politikaları “İslami yönetim” çerçevesinde sunması basına yansımıştır.

Mevlevi Abdul Hakim Hakkani

Baş Yargıç — Adalet Bakanı

Mevlevi Abdul Hakim Hakkani

Taliban yargı sisteminin başı olarak kadın karşıtı politikaların hukuki çerçevesini inşa etmiştir. Ocak 2026’da yürürlüğe giren ve eşe fiziksel cezayı meşrulaştıran Ceza Usul Yönetmeliği’nin mimarı olarak değerlendirilmektedir.

UCM Tutuklama Kararı — Temmuz 2025
Not: Kaynaklar: UCM, Human Rights Watch, Anadolu Ajansı, Wikipedia.

Afganistan vatandaşları ve hak savunucuları, Herat ve Kabil başta olmak üzere birçok kentte “Eğitim, İş, Özgürlük” sloganları atarak Taliban polislerinin kız çocuklarını ve kadınları darp etmesini ve “kıyafet kurallarına uymama” gerekçesiyle tutuklamasına tepki gösteriyor. Afganistan’da Afgan Kadınlarının Kendiliğinden Hareketi, Mor Cumartesiler Hareketi, Afgan Kadınları için Adalet ve Özgürlük Hareketi gibi kadın hareketleri, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü başta olmak üzere birçok kez Taliban yönetimine karşı protesto eylemleri gerçekleştiriyor ve erkekler tarafından ağır baskı ve işkenceye maruz kalan kadınların sesi oluyor. Bu kadın hareketlerinin bir kısmı Afganistan’da “yeraltı örgütlenmesi” yaparken bir kısmı ise uluslararası kamuoyuna Afgan kadınlarının sesini duyurmak amacıyla hareket ediyor.

“Yeni bir Arnavutluk” arayışı: Tiran sokakları 24 gündür ayakta

Erisa Kryeziu

Tiran’da çevre eylemi olarak başlayıp hükümet karşıtı kitlesel bir harekete dönüşen protestolarda, katılımcılar Başbakan Edi Rama’nın istifasını ve köklü kurumsal reformlar yapılmasını talep ediyor.

Fotoğraf: Citizens kanalı

Arnavutluk hükümetine karşı vatandaşların öncülük ettiği protestolar, 24. gününe girerek ülkede son yıllarda sürdürülen en uzun soluklu sivil hareketliliklerden biri haline geldi. Her akşam Tiran merkezinde toplanan protestocular, Başbakan Edi Rama hükümetine olan memnuniyetsizliklerini dile getirerek kendi görüşlerine göre vatandaşlara karşı daha sorumlu ve daha demokratik bir sistemi güvence altına alacak siyasi ve kurumsal değişiklikler talep ediyorlar.

Korunan Pishe Poro-Narta bölgesinde turistik tesislerin inşasına karşı bir protesto olarak başlayan süreç, artık hükümete ve Arnavutluk’un son 35 yılda tüm büyük siyasi partiler tarafından yönetilme biçimine karşı daha geniş bir harekete dönüştü. Protestocular “Yeni bir Arnavutluk” çağrısında bulunuyor ve iktidarda yer alıp Arnavut halkına zarar verdiğine inandıkları kararlar almış tüm siyasetçiler hakkında soruşturma açılmasını talep ediyor.

Üç haftayı aşkın süren günlük gösterilerin ardından, protestoları organize eden grup “meşru ve müzakere edilemez” olarak nitelendirdikleri beş temel talebi açıkladı. İlk talep, Başbakan Edi Rama ve hükümetinin derhal istifa etmesi oldu. Organizatörler, hükümetin yönetme meşruiyetini kaybettiğini ve geçici bir teknokrat hükümetin kurulması yoluyla siyasi bir çözüme ihtiyaç duyulduğunu savunuyor.

İkinci talep ise ülkeyi en az bir yıl süreyle yönetecek, özgür seçimler ile kurumsal reformların koşullarını hazırlayacak, sınırlı bir yetkiye sahip ve partiler üstü bir teknik hükümetin kurulması. Protestocular ayrıca, halk referandumu yoluyla onaylanması gerektiğini savundukları anayasa değişiklikleri ve seçim reformu çağrısında da bulunuyorlar.

Talepler listesi, siyasi partilerin finansmanına ilişkin kanunda değişiklik yapılmasını da içeriyor, organizatörler mevcut sistemin şeffaflıktan uzak olduğunu ve yasa dışı çıkarların siyasete yön vermesine izin verdiğini öne sürüyor. Bir diğer talep ise herhangi bir başbakan için en fazla iki dönemlik bir anayasal sınır getirilmesini öngörüyor.

Bu taleplerin yanı sıra organizatörler, korunan alanları, kültürel miras alanlarını etkileyen yasal değişiklikler ve tartışmalı kalkınma projelerini kolaylaştıran bir mekanizma olarak gördükleri stratejik yatırım teşvik sistemi de dahil olmak üzere çeşitli hükümet politikalarına karşı muhalefetlerini yinelediler.

Fotoğraf: Citizens kanalı

Protestolar büyük ölçüde barışçıl geçse de organizatörler ile Başbakan Rama arasındaki gerilim son günlerde tırmandı. Aktivistler, başbakanı “karalayıcı ve küçümseyici” olarak nitelendirdikleri açıklamalar ve sosyal medya paylaşımları aracılığıyla protesto katılımcılarını kamuoyu önünde hedef almak ve itibarsızlaştırmaya çalışmakla suçluyor. Hükümet ise protestoları hafife alarak organizatörlerin niyetlerini sorguluyor.

Organizatörler ve katılımcılar, talepleri karşılanana kadar gösterilerin her akşam devam edeceğini söylüyorlar.

Protestolar oldukça kutuplaşmış bir siyasi ortamda gerçekleşiyor ve Arnavutluk hükümetinin son aylarda karşılaştığı en kararlı sivil meydan okumayı temsil ediyor. Hareketin somut siyasi veya kurumsal değişikliklere yol açıp açmayacağı belirsizliğini koruyor, ancak şimdiden Arnavutluk’ta kamusal memnuniyetsizliğin ve daha fazla hesap verilebilirlik taleplerinin önemli bir ifadesi haline gelmiş durumda.

Sosyalist başkan ve milyarder Trump: Mamdani’nin 7 ayı

Akademisyen Özlem Göner, Mamdani’nin yükselişini “Demokratların gelişen sınıfsal öfkenin gazını alma operasyonu” olarak nitelendirirken, Hakan Yılmaz ise zaferin asıl mimarı olan ‘Gazze tepkisi’nin, Mamdani’nin mevcut sermaye ilişkileri ve tartışmalı kadro tercihleriyle gölgelendiğine dikkat çekiyor.

Zohran Mamdani, Foto: Adam Gray/Bloomberg

Donald Trump’ın 5 Kasım 2024 tarihinde gerçekleşen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) federal seçimlerini kazanıp ikinci kez Başkan olmasıyla birlikte ülke aşırı-sağcı ya da kimilerine göre faşist bir Başkan tarafından yönetilmeye başladı. Trump göreve gelir gelmez Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) polislerini ülkedeki mülteci ve göçmenlerin üzerine saldı. Adeta göçmen avı başlattı. Bunlarla yetinmeyen Trump kamu harcamalarında kısıntıya gidip milyonlarca insanın sağlık hakkına erişimini daha da zorlaştırdı. Başkanlık seçiminden bir yıl sonra ise, kendisini Demokratik Sosyalist olarak tanıtan Zohran Kwame Mamdani New York belediye başkanlığı seçimlerini kazandı. Mamdani’nin kazanması, Trump yönetimindeki ABD’de beklenmedik bir gelişme olarak yorumlandı. Dünyanın geri kalanı için şaşırtıcı olan bu başarının nedenleri konusunda farklı görüşler var.

Kendisini Demokratik Sosyalist olarak tanıtan Mamdani seçim kampanyasında işçilere, yoksullara, göçmenlere birçok vaatte bulundu. Kapitalizmin kalbinde bu beklenmedik başarı nasıl mümkün oldu? Mamdani vaatlerini gerçekleştiriyor mu? Tüm bunları New York Şehir Üniversitesi Sosyoloji bölümünden akademisyen Özlem Göner ve Hakan Yılmaz’la konuştuk.

Asıl neden ekonomi mi Filistin meselesi mi?

New York Şehir Üniversitesi (CUNY) Sosyoloji bölümünden Özlem Göner, Mamdani’nin başarısını anlamak için aslında Trump’ın nasıl kazandığına bakmak gerektiğini belirtiyor. Göner’e göre Trump Amerikan halkının büyük bir ekonomik sorunla boğuştuğunu fark etti ve kampanyasında bu yönler ön plana çıktı:

“Joe Biden’ın, yani liberal kesimin bu gerçeği hiç görmemesi, bunu hiç sorunsallaştırmaması, işin ekonomik boyutuna hiç girmemesi, federal seçimleri kaybetmesinde büyük rol oynadı. Yani tabii ki Trump bu ekonomik zorluk argümanı üzerinden siyaset yaparken bunu faşizan bir şekilde yaptı. Ekonomik zorluklarla boğuşan halka ‘Göçmenler sizin işlerinizi çaldı, bu nedenle zorluktasınız.’ dedi. Diğer ülkeleri düşmanlaştırarak ‘Bizim üzerimizden haksız kazanç sağlıyorlar.’ dedi. Amerikan halkının ekonomik zorluk içerisinde olduğunu, geçim şartlarının zorlaşmış olduğunu, insanların güvencesiz birkaç işte birden çalışarak kendilerini ancak geçindirebildiklerini bir şekilde fark etti. Sonuç olarak ekonomik zorluk gerçeğini ve Amerikan halkının yaşam standardının son birkaç on yıldır giderek gerilediğini Trump bile kabul etmişti.

Özlem Güner

Göner, Mamdani’nin başarısının temel nedeninin tıpkı Trump gibi ekonomik soruna dair söylemler geliştirmiş olduğunu belirtiyor:

“Mamdani de bunu kampanyasının en büyük söylemi haline getirdi. Yani ekonomik zorluğu, insanların geçim sıkıntısını, özellikle New York’taki yoksullaşma, birçok insanın barınma sorunu yaşaması, ev sahiplerinin aşırı gelir elde etmesi, kiraların artışı, toplu taşımanın pahalı olmasını gören bir yerden söylemler geliştirdi.”

Mamdani’nin kendisini sosyalist olarak tanımlamasını hatırlatan Özlem Göner, bu söylemi kampanya süresince kullandığını söylüyor:

“Mamdani kendine sosyalist diyor çünkü Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) içerisinden çıkıyor. Ancak söylemlerin biraz popüler sosyalist söylemler olduğunu görmek lazım. Yani popüler, sosyal demokratik hatta bazı yerlerde işte mesela Erdoğan hükümeti gibi popülist rejimlerin bile zaman zaman kullandığı ve halka hitap eden bazı söylemleri gibi. Mesela ücretsiz ulaşım söylemi. Sosyalizmle popülizmi, popülist ekonomik çıkışları biraz ayırmak gerekiyor.”

Göner, Mamdani’nin popülist vaatlerle de olsa halkın gündelik sorunlarına dokunabildiğini belirtiyor:

“Mamdani’nin vaatleri popülist vaatler. Ancak gerçekten halkın gündelik yaşamında önemli yer tutan, insanları zorlayan sorunlara değiniyor. Mamdani halkın sorunlarına dokunmayı başardı. Her ne kadar halkla konuşurken ya da basına yansıtırken bu talepleri küçültmeye çalışsa da, Mamdani çok fazla mülkiyet ilişkilerine, kapitalizmin kendisine dokunmasa da yine de o gelenekten geldiğini ifade ediyor. Mesela bu anlamda konuşmalarında göçmenlere ve işçilere seslenebildi. Bunu popülerleştirebildi.”

Hakan Yılmaz

Mamdani’nin New York seçimlerindeki beklenmedik başarısının temel nedenine dair CUNY Sosyoloji bölümünde doktora öğrencisi ve öğretim görevlisi olan Hakan Yılmaz ise farklı düşünüyor. Yılmaz, Demokrat Parti’nin federal seçimleri kaybetmesinin asıl nedeninin Gazze soykırımı sırasında Joe Biden’ın İsrail’e hiç tepki göstermemesi hatta desteklemesi olduğunu ifade ediyor. Biden yönetimi aynı zamanda soykırıma karşı gelişen protestoları da bastırma politikası izlemişti. Bu konuda Biden yönetiminin tam karşıtı bir politika izleyen Mamdani’nin New York’ta çok güçlü olan İsrail karşıtı dinamiğe dayandığını ifade eden Yılmaz, başarısında vaatlerinin de etkili olduğunu ekliyor. Yılmaz bunlara ek olarak Mamdini’nin seçimlerdeki rakibi Andrew Cuamo’ya da dikkat çekiyor:

“Cuamo, Kovid salgını döneminde New York valisiydi. New York o dönem Kovid salgını nedeniyle çok sayıda insanın hayatını kaybettiği yerlerden birisi. Aynı zamanda Cuamo, adı cinsel taciz skandalına karışmış birisi. Bu durum Mamdani’nin oyunu arttıran faktörlerden.”

Filistin’e destek eylemleri, New York, 2024, Foto: Ümit Tanışır

Mamdani vaatlerini gerçekleştiriyor mu?

Mamdani seçim kampanyası sırasında göçmenleri sahiplenmiş, ücretsiz ulaşımdan, kreş hakkına ve ucuz gıdaya erişime kadar birçok vaatte bulunmuştu. Ayrıca vaatleri arasında zenginlerin vergilerini arttırmak da var. Bu vaatlerin ne kadar gerçekleştirildiği konusunda akademisyen Göner şunları ifade etti:

“Dikkat çekici bir vaadi vergi arttırma konusuydu. Yani en zengin %1’lik kesimin vergisini arttırmak. Başka bir konu kreş konusu. New York’ta insanlar çocuklarını kreşe göndermekte çok zorlanıyorlar. Daha önceki belediye yönetimleri başlangıçta dört yaşa kadar ücretsiz kreş, sonrasında üç yaşa kadar ücretsiz kreş hizmeti veriyorlardı. Şimdi Mamdani iki yaşta da ücretsiz kreş hizmeti getiriyor. Başka bir konu otobüslerin ücretsiz olması. Şu anda ücretsiz olmadı ama mesela otobüs şoförleri için bir rahatlama sağladı. Bir diğer konu ise kiracı hakkı. New York’ta yaşayanların büyük bir kısmı işçi sınıfı ve alt orta sınıf insanlar. Bu kesimin en büyük derdi kira. Mesela gençler artık bu yüzden aileleriyle birlikte yaşamak zorunda kalıyorlar. Yani kira zorluğunun, günden güne artan kiraların, ev sahiplerinin mesela ev tamirat giderleri konusunda hiç adım atmadığı bir ortam var. New York’ta evlerin yaşam kalitesi çok kötü. Mamdani bunu gördü ve bu konuda somut adımlar atmaya başladı. Belediye bünyesinde kiracıyı koruma birimi kurdu. Artık kiracı haklarının arttığı, davaları kiracıların kazandığı bir döneme girmiş olduk.”

ABD Siyasi Ekosistemi

DSA: Demokrat Parti İçindeki Sol

1940’lardan bu yana var olan Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA), 1960’lardan itibaren Demokrat Parti içerisinde bir eğilime dönüştü. Amaçları, partiyi bir “işçi partisi” çizgisine çekmek. Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi isimlerin yükselişi, Zohran Mamdani gibi genç aktörlerin de daha görünür olmasını sağladı.

2024 Federal Seçim Sonuçları

Kasım 2024 seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump, oyların yüzde 49,8’ini alarak Kamala Harris’i geride bıraktı. Bu sonuçla Trump, ABD’nin 47. Başkanı olarak ikinci kez seçildi.

Donald Trump: %49,8
47. ABD Başkanı

Seçim Sistemi: Seçiciler Kurulu

ABD sisteminde Başkan, 538 delegeli Seçiciler Kurulu ile seçilir; kazanmak için en az 270 delege şarttır. Başkan, Kongre ile birlikte çalışmak zorundadır, ancak belirli alanlarda tek başına yasal düzenleme yetkisine sahiptir.

Mamdani kiracıları korumaya yönelik belli adımlar atsa da henüz ucuz konut inşası gibi bir gündem yok. Barınma sorunu konusunda atılan adımlar henüz çok sınırlı. Yılmaz bu konuda Mamdani’nin kısıtlı koşullara sahip olduğunu belirtiyor:

“Vaatlerine yönelik başlangıç adımları atıyor evet. Ancak Amerikan sisteminde bu konuda çok ciddi sınırlamalar var. Belediyenin bütçesini sadece belediye yerelden belirlemiyor. Eyalet belirliyor. Mamdani seçildikten sonra eyalet meclisinde zenginlerden alınan vergileri yükseltmek için bir kampanya yürüttü. Ama çok başarılı olmadı. Oysa kampanyası milyarderlere vergi koyma vaadiyle başlamıştı. Tek çıkan vergi ikinci lüks evlere getirilen bir ekstra mülk vergisi. Yani Gelir Vergisi değil de sadece ekstra mülkü olanlara bir vergi çıktı. Buna kısmi başarı denilebilir. Ücretsiz otobüs vaadi vardı. Bu şuana kadar gerçekleşmedi. Bir diğer konu gıdaya erişim meselesi. Ucuz gıdaya erişim için marketler açılacak. Kısmi olarak gerçekten yaptığı şeyler var ama ne kadar bu kadrolarda başarabilir bu şu an belirsiz. Belediye bünyesindeki eski kadrolar bu siyasi görüşlere ve uygulamalara tam katılıyor mu katılmıyor mu bilmiyoruz. Bir de ayrıca eyalet yönetiminin getirdiği kısıtlar var. Eyalet de onun vergi toplama kapasitesini çok ciddi kısıtladığı için yapabileceği şeyler de daha kısıtlı. Ama göründüğü üzere bir çaba var. Elbette Mamdani henüz görev süresinin başında, bunu da unutmamak lazım.”

Mamdani vaatlerine yönelik belli adımlar atmaya çalışsa da, Göner’in yorumuyla, yapmaya çalıştığı şey “sorunu tamamen çözmek değil de kısmen yumuşatmak, yoksullara ve çalışanlara biraz nefes aldırmak.”

Mamdani’nin kampanyası, Foto: Adam Gray/Bloomberg

Mamdani’nin yoksullara seslenen vaatlerini kısmi düzeyde gerçekleştirmesi, zenginlere gelir vergisi konusunda amacını gerçekleştirememesinde liberal hukuki çerçeve içinde kalması belirleyici. Bu durum ise Mamdani’nin Demokrat Parti’yle ilişkisinin niteliğini gündeme getiriyor. Demokrat Parti’nin New York adayı olarak önü neden açıldı? Göner’e göre bunun sebebi toplumsal bir patlamadan çekinilmesi:

“Bunun nedenlerinden bir tanesi mesela partiyi kurtarmak. Halkta sisteme karşı büyüyen bir öfke var. İşçide gelişen bilinç var. Occupy Wall Street hareketinden beri gelişmekte olan bir toplumsal hareket dalgası var. Liberaller (Demokrat Parti) bunu uzun süre reddetti. Trump bunu böyle çok popülist bir şekilde ve Amerikan milliyetçiliğiyle birleştirip kullandı. Demokrat Parti aslında sistemin en büyük taşıyıcısı, koruyucusu. Mamdani’yi desteklemelerindeki amaç gelişen toplumsal öfkeyi patlamaya yol açmadan içermek ve konsolide etmek. Gerçekten New York eyaletinde toplumsal bir patlamadan sakınıyorlar. Mamdani bu yüzden hem alternatif ve olumlu gibi duruyor. İşçi haklarını tanıyan ya da sosyalizm kelimesini kullanabilen ama bir şekilde de içini boşaltarak bir olası toplumsal patlamanın da önünü almayı amaçlayan bir siyaset.”

Occupy Wall Street eylemleri, Foto: Vanity Fair

ABD’de dipten gelen sol dalga mı var?

ABD’de son yıllarda önemli toplumsal eylemlilikler gerçekleşti. İsrail’in Filistin’e yönelik başlattığı soykırıma karşı gelişen protestolar, Trump iktidara geldiğinde gelişen Krallara Hayır mitingleri, göçmen düşmanlığına karşı gelişen protestolar ilk elden sayılabilecek olanlar. Ancak Mamdani’nin Demokrat Parti tarafından New York adayı olarak kabullenilmek zorunda kalınması ve ülkede sağ bir iktidar varken seçimleri beklenmedik bir şekilde kazanmış olması daha yaygın bir toplumsal hareketliliğe işaret ediyor olabilir. Göner bu konuda şunları belirtiyor:

“Amerika’da tabandan gelen, dipten gelen bir dalgadan söz edilebilir. Tabandan gelen bir son dalga var. Yani gerçekten hani Occupy Wall St eylemlerinden son iki buçuk yıl içinde Filistin soykırımına karşı halkta biraz daha genişleyen bir tepkiselliğe kadar bir hareketlilik var. Tepkisellik artmaya, giderek birleşmeye başladı. Böyle bir son yükseliş var ama bunun içeriği ne olacak? Demokratlar daha sosyalist değil de, aslında daha çok sosyal demokrasi çerçevesinde ödünler vererek bu dalganın önünü alma düşüncesinde. Ama aslına bakarsanız Amerika sosyal demokrasiden bile oldukça uzak.”

Wall Street’i İşgal Et (Occupy Wall Street)

17 Eylül 2011’de New York’ta, ABD’nin finansal kalbi Wall Street’te, Kanadalı aktivist grup Adbusters tarafından başlatılan halk eylemleri ve toplumsal hareket. Eylemler barışçıldır ve eylemcilerin çoğunluğunu eğitimli gençler oluşturmaktadır. Amacı sosyal eşitsizliği ve şirketlerin ABD yönetimi üzerindeki nüfuzunu protesto etmektir. Eylemler Arap Baharı’ndan etkilenerek başlamıştır. Protestocuların sloganı “Biz %99’uz”dur. Eylemler tüm ABD’ye yayıldı.

Eylemin büyüklüğüne rağmen, eylem büyük medya kuruluşlarında fazla yer almamaktadır ve zaman zaman bu kuruluşlar tarafından kötü gösterilmek için eylemcilere Nazi, Komünist, seks bağımlısı gibi sözler sarf edilmektedir.

Alternatif Banka

Eylül 2011’de Wall Street’i İşgal Et hareketinin ilk günlerinde bir araya gelen kişiler, Occupy/İşgal Hareketi için Alternatif Banka oluşumu (Occupy Money Cooperative) adıyla bir proje geliştirmişti. Bu oluşumun temel amacı maliyeti düşük, şeffaf ve kaliteli finansal hizmetlerin herkese sunulmasını sağlamaktır. Oluşumun ilk hedefi Occupy Card (İşgal Hareketi Kartı) üretmektir.

Kaynak: Wikipedia

Yeni bir sol dalga ihtimali konusunda ve Mamdani’nin sol bir figür olarak ortaya çıkışında Yılmaz ise daha farklı bir yorum yapıyor:

“Amerika’da sol çok gerçekten o kadar zayıf ki yükselmesi o kadar zor bir şey değil. Yani hafif bir sol hareketlilik bile yükseliş algısı yaratabiliyor. Mesela Demokratik Sosyalistlerin şu an 100 bin civarı üyesi var. Demokrat partiye kayıtlı 60 milyon insan var. Yani orantısız bir durum var. Tabii o 60 milyon Demokrat Parti’ye kayıtlı insan hiçbir şey yapmıyor çoğunlukla. Ama 100 bin üyesi daha aktif. Buradan bakınca, evet kesinlikle bir sol dalga var. Bu sol dalganın kaynakları George Floyd eylemlerinin etkisi, ayrıca Kovid salgını sonrası işçi hareketinin biraz daha hareketlenmesi ve en son Gazze soykırımına karşı eylemler olarak görülebilir. Bu üç protesto dalgasının kesişmesiyle gerçekten ciddi bir taban oluştu. Bir de New York’ta görece yüksek olan sendikalılık oranını da hesaba katmak lazım bunu değerlendirirken. %25 sendikalılık oranı var New York’ta. Yani özetle bu dinamiklere dayanan bir Mamdani koalisyonu ortaya çıktı. Bu koalisyon gerçekten yükselişte olan bir koalisyon ama içinde farklı fraksiyonlar var.”

George Floyd eylemleri, New, York, 2020, Foto: NBC New York

Trump Mamdani’yi neden övüyor?

Mamdani Belediye başkanlığını kazandıktan sonra 21 Kasım 2025’te Trump’ı Beyaz Saray’da ziyaret etti. Trump aşırı-sağcı, göçmen düşmanı ve sol düşünceye karşı bir siyasetçi. Mamdani ise sosyalist, müslüman kimliklere sahip, Uganda doğumlu ve zenginleri vergilendirmek isteyen bir Belediye başkanı. Ancak, Trump ilginç bir şekilde söz konusu görüşmede ve sonrasında Mamdani’yi bolca övdü. Göner’e göre bu tuhaflığın sebebi Mamdani’nin karizmatik bir lider olması ve arkasındaki halk desteği:

“Trump karizmatik liderleri seviyor ve liderlik pozisyonunu yürütebilecek insanlara biraz değişik bir saygı duyuyor. Bunu otoriter faşizan figürlerde de yapıyor ama böyle Mamdani gibi arkasında halk desteği olduğunu hissettiği figürlere de yapıyor. İkincisi, mesela New York’ta Public Housing (Kamu Evleri) denilen büyük bir inşaat projesi var. Bu ne anlama geliyor? İnşaat sektörünün görece kar sağlayabileceği, nemalanabileceği bir alan açmak mesela. İşte orada Trump’la Mamdani’nin bir görüşmesi olmuştu. Yani bu projeden hem kapitalistler kar edecek hem de işçi sınıfı ve evsizler faydalanacak belki. Trump’ın övgüsünün arkasında bu tip durumlar var. Ama esas sebep Mamdani’nin arkasında bir halk desteği görmesi.”

George Floyd Cinayeti ve Sonrasındaki Gelişmeler: Adaletten Zihniyet Değişimine

25 Mayıs 2020’den Günümüze

25 Mayıs 2020 tarihinde ABD’nin Minneapolis kentinde polis memuru Derek Chauvin’in, gözaltı işlemi sırasında 9 dakikadan fazla bir süre diziyle boynuna basması sonucu siyah Amerikalı George Floyd nefessiz kalarak hayatını kaybetti. Floyd’un “Nefes alamıyorum” sözleri, dünya çapında ırkçılığa ve polis şiddetine karşı emsalsiz bir kitlesel öfkenin fitilini ateşleyerek Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) protestolarını küresel bir harekete dönüştürdü.

Mahkeme ve Hukuki Süreç

Aylar süren davalar neticesinde adalet sistemi eşine az rastlanır kararlara imza attı. Nisan 2021’de ana fail Derek Chauvin; ikinci ve üçüncü derece cinayet suçlarından mahkûm edilerek 22,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Olaya göz yuman ve yardım eden diğer üç polis memuru da değişen sürelerde hapis cezaları aldı. Ayrıca Minneapolis şehri, Floyd’un ailesine 27 milyon dolarlık tazminat ödemeyi kabul etti.

Toplumsal ve Sistemsel Etkiler

Bu cinayet sadece hukuki bir sonuç doğurmakla kalmadı, dünyada köklü bir zihniyet değişimini tetikledi:

  • Polis Reformu Tartışmaları: “Polisin Bütçesini Kes” (Defund the Police) sloganı etrafında polis teşkilatlarına ayrılan bütçelerin sosyal hizmetlere kaydırılmasına yönelik büyük tartışmalar başladı. Boyun sıkma (chokehold) taktiği yasaklandı.
  • Sembollerin Yıkılması: Sömürgecilik, köle ticareti ve Konfederasyon dönemini temsil eden tarihi şahsiyetlerin heykelleri göstericiler tarafından yıkıldı veya depolara kaldırıldı.
  • Kurumsal Farkındalık: Küresel markalar, medya kuruluşları, üniversiteler ve spor ligleri içlerindeki ırkçı önyargıları kabul edip çeşitlilik ve kapsayıcılık (Diversity and Inclusion) politikalarını yenilemek zorunda kaldı.
  • Yapısal Eşitsizliklere İtiraz: Protestolar sadece tekil bir polis şiddetine değil; yüzyıllara dayanan yapısal eşitsizliklere ve siyahilerin adalet sisteminde maruz kaldığı orantısız güç kullanımına karşı birikmiş büyük bir toplumsal reaksiyondu.

Yılmaz karizmatik bir lider olmasının ötesinde Trump’ın Mamdani’ye övgülerinin asıl nedeninin New York’taki inşaat projeleri meselesi olması ihtimaline vurgu yapıyor:

“Mamdani özel inşaat şirketlerine karşı çok daha hafif bir tonda siyaset yapıyor. 2020’de çekilmiş bir videosu var mesela. Avusturya’daki sosyalist partinin kamu kaynaklarıyla nasıl kamu için ev inşaa ettiğinden bahsediyor. Ama Mamdani şuan belediye başkanı ve kamu için ev yapmak gibi konulara hiç girmiyor. Özel inşaat şirketleri buradaki kira sorununun asıl sebebi. Bu şirketler gayrimenkullerin büyük bir kısmını kontrol ediyor ve emlak piyasasında fiyatların orantısız yükselmesine neden oluyor. Mamdani’nin buna karşı bir çözüm ürettiği yok aslında. Trump’ın asıl işi emlak ve New York’ta bolca yatırımı var. New York’la ilişkisi bu zaten. Asıl meselesi burada inşaat yapmak veya yatırım getirmek. Mamdani de buna karşı çıkmadığı için Trump’ın ona karşı agresif bir şey söylemesinin bir anlamı yok. Buna gerek duymuyor. Çünkü Mamdani asıl konuya dokunmuyor.”

Mamdani-Trump görüşmesi, Foto: Beyaz Saray

Yılmaz, övgülerin arkasındaki bu nedenlere ek olarak önemli bir konunun daha altını çiziyor: “Eski yönetim döneminden kalan kadroların hala görevde olması.”

Yılmaz’ın aktarımına göre Mamdani bir önceki belediye yönetimi döneminde göreve başlayan polis şefi Jessica Tisch’i görevde tutuyor. Yılmaz’a göre bu sebepler de Trump’ın Mamdani’ye karşı pozitif bir tutum almasında etkili. Ancak Mamdani’nin bir yandan sol söylemlerle halka seslenirken diğer taraftan bu tip ilişkiler içinde olması destekçilerinden tepkiler yükselmesine neden oluyor.

Vali Hochul ile işbirliği

Mamdani’nin ABD’nin en büyük şehri New York’ta sol siyasi söylemlerle yerel seçimi kazanmış olması sadece ABD’de değil dünya genelinde birçok ülkede muhalif kesimlerde heyecan yarattı. Ancak işin ABD dışındaki ülkelerde pek görünmeyen boyutu Mamdani’nin eleştirdiği siyasi kesim ya da figürlerle ilişkileri ve bu konuda aldığı tepkiler.

Mamdani ve Katy Hochul, Foto: Office of Governor Kathy Hochul

Eski polis şefini hala görevde tutmasına ek olarak Mamdani’nin New York Eyalet valisi Katy Hochul ile işbirliği en çok tepki çeken konulardan. Yılmaz bu konuda şunları belirtiyor:

“New York Eyalet valisi Kathy Hochul ile Mamdani arasındaki işbirliği eleştiri konusu. Bu durum destekçilerini çok memnun etmiyor. Çünkü New York valisi mesela zenginlere getirilecek vergi artışlarına engel oldu. Bunun haricinde burada Ocak ayında bir hemşire grevi oldu. Grev varken oraya dışarıdan hemşire getirilmesine izin verdi. Bunların hepsi Mamdani seçildikten sonra oldu. Mamdani mesela bu greve desteğe gitti. Ama ertesi gün New York valisine seçim kampanyasında desteğini açıkladı. Yani bir taraftan işçileri desteklerken diğer taraftan o işçilerin yerine dışarıdan işçi getiren valinin seçim kampanyasını destekledi. Burada tabi direkt Mamdani’yi suçlayamayız. Çünkü biraz eli bağlı o valiye karşı. Ancak eski yönetime karşı aldığı yumuşak tavırlar şu anda herhalde en çok eleştiri alma sebebi.”

Vali Hochul ile işbirliği sıradan bir konu değil. Çünkü Hochul yukarıda belirtilenlere ek olarak siyonist bir siyasetçi. Akademisyen Göner’in aktardığına göre 2024’te gerçekleşen Filistin eylemleri sırasında uygulanan baskı politikalarında, eylemcilere yönelik polis şiddetinde ve Filistin’i destekleyen akademisyenlerin işten atılmasında bire bir rol oynayan kişi. Göner buna ek olarak Mamdani’nin tepki çektiği başka dikkat çekici bir uygulamayı şöyle paylaşıyor:

“New York’ta şöyle bir olay oldu: Bu bahsedeceğim düzenleme Mamdani döneminde gerçekleşti. New York’ta sinagoglarda büyük miktarda Filistin toprağı satılıyor. Siyonistler sinagoglar üzerinden Filistin toprağı satın alıp daha sonra yerleşimci olarak oraya gidiyorlar. Dolayısıyla bu sinagogların önü protestocular için bir eylem alanı. Ancak Mamdani döneminde buralarda eylem yapılması engellendi. Polis eylemcilerin o binalara yaklaşmasına engel oluyor. Ve bunun gerekçesi de tam da aşırı sağın kullandığı şekilde anti-semitizmi engellemek olarak gösteriliyor. Yani aslında kendi polisine destek olarak Filistin toprağının sinagoglarda satılmasını protesto edenleri engellemiş oldu.”

Göner Mamdani’nin bu tip uygulamalarının İsrail lobisine karşı bir geri adım niteli taşıdığını belirtiyor.

Çin Mahallesi, New York ev işçilerinin 24 saatlik çalışmaya karşı eylemi, Foto: Amir Khafagy/Documented

Göner Mamdani’nin işçi eylemlerini destekleme konusunda tutarsızlıkları olduğunu belirtiyor: “

“New York’taki Çin mahallesinde büyük bir işçi eylemi oldu . Burada bazı evlerde Çinli göçmen kadınlar ev işlerinde 24 saat çalıştırılıyorlardı. Göçmen kadınlar bu çalışma şartlarına karşı açlık grevi başlattılar.

Mamdani işçi eylemlerini destekliyor ama kendisine destek için çok çağrı yapılmasına rağmen o eyleme destek vermedi. Yani aslında sistemin gerçekten içini gösteren, işçi sınıfın gerçek mücadelesi diyebileceğimiz alanlara çok da fazla girmemeye, dokunmamaya çalıştı.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.