Hakan Tosun cinayetinde karar duruşması: 2 sanığa müebbet

13 Ekim 2025’te Esenyurt’ta öldürülen gazeteci ve ekoloji aktivisti Hakan Tosun’un cinayet davasında karar duruşması görüldü. Tutuklu iki sanık Abdurrahman Murat ve Adnan Şahin için mahkeme, kasten öldürme suçu kapsamında müebbet hapis cezası verdi.

Hakan Tosun’un ablası Öznur Tosun duruşma bittikten sonra adliyeden çıkarken, Fotoğraflar: Gökçe Bayrak

Bugün (7 Ekim) Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 10 Ekim 2025’te İstanbul Esenyurt’ta darp edilerek öldürülen gazeteci ve ekoloji aktivisti Hakan Tosun cinayetine ilişkin davanın 4. duruşması görüldü.

Bugünkü karar duruşmasında tutuklu bulunan 2 sanık hakkında TCK 81. madde “kasten adam öldürme” suçundan müebbet hapis cezası verildi. Duruşma sonrası basın açıklamasında avukatlar ve davanın takibini sağlayan hak savunucuları ailenin sürecin başından itibaren suç duyurusunda bulunduğu 3. kişinin de yargılanmasına yönelik talepler yinelendi.

Duruşmaya çoğu gazeteci alınmadı

Duruşmaya katılmak üzere Hakan Tosun’un ailesi ve arkadaşları, ekoloji aktivistleri, yaşam hakkı savunucuları, gazeteciler, siyasetçiler ve birçok kişi Bakırköy Adliyesi önünde buluştu. Ayrıca, Artvin’de öldürülen yaşam hakkı savunucusu Reşit Kibar’ın kardeşi Şükrü Kibar da duruşmaya katıldı.

Duruşma öncesi adliye önünde ve içinde çok sayıda polis drone ve güvenlik kalkanları ile birlikte önlemler almak üzere konumlandı. Duruşmaya Hakan Tosun’un ailesi dışında gazeteciler dahil kimsenin alınmayacağı duyuruldu. Salona alınmayan kalabalık duruşma öncesi Bakırköy Adliyesi önünde “Hakan Tosun için adalet” isimli Instagram hesabından canlı yayın ile yayınlanan açık kürsü düzenledi.

Söz alan gazeteci Pınar Gayıp “Biz buradan Hakan Tosun’un ailesi ve dostları olarak Başta Yusuf Özakdağ olmak üzere tüm sorumluların yargılanması için mücadelemize devam edeceğiz. Bugün katledilen bir gazetecinin duruşması görülecek, bugün karar çıkması beklemiyor ancak duruşmaya biz gazeteciler, meslektaşları alınmayacak,” dedi.

10.40’ta başlayan duruşmaya Hakan Tosun’un ailesi, avukatlar siyasetçiler ve yalnızca 4 gazeteci alındı. Diğer basın emekçileri SEGBİS sistemi üzerinden ek salonda duruşmayı takip etti. Duruşmada ilk sözü Hakan Tosun’un annesi Fatma Tosun aldı “3. kişi neden sokakta bomboş gezebiliyor, arkasında kim var?” diye sordu, davadaki 3. kişinin yargılanması talebini tekrardan belirtti. Aile “adalet tam olarak tecelli etsin diye burdayım,” dedi. Hakan Tosun ailesinin avukatı Cemal Gürsel, “TCK madde 81 gereğince kasıtlı öldürmeden herhangi bir indirimden yararlanmadan yargılanmasını talep etmekteyiz,” dedi.

“Göz göre göre yalan söylüyorlar”

Hakan Tosun ailesinin avukatı Hakan Bozyurt, cinayetin nasıl gerçekleştiğine ilişkin durumun öneminin altını çizerek daha önce mahkemeye sunulan görüntüleri defalarca izlediğini, bilirkişi raporlarıyla birlikte Hakan Tosun tarafından herhangi bir temas olmadığını ancak sanık tarafından Hakan Tosun’un kafasına defalarca şiddetli biçimde darbe aldığı, saçının çekildiğinin görüntülerde mevcut olduğunu söyledi.

Sanıklar Adnan Şahin ve Abdurrahman Murat’ın arabayla olay yerinden ayrılması, Yusuf Özak’ın da gelip Hakan Tosun’u motorundan izlemesinin de kayıtlarda mevcut olduğunu belirten Bozyurt aksinin iddia edilmesine ise “göz göre göre yalan söylüyorlar,” dedi. Tanık ifadelerinin çeliştiğini kanıtlayan görüntülere başta ulaşılamamış olunmasını emniyetin yetersizliğinde bulan Bozyurt, “eğer kamera görüntüleri olsaydı biz gerçeği daha net görecektik, neden emniyet işlerini yapmıyor?” dedi.

Salonda cinayetin nasıl işlendiği anlatılırken aile gözyaşlarına boğuldu, Hakan’a “işkence ettiler” dedi.

Avukat Bozyurt sanıkların adli sicilleri, suç kayıtları göz önünde bulundurularak iyi hal indirimi almamasını, toplumda artan suç üzerine caydırıcılık amacıyla en ağır suçu talep ettiğini belirtti.

Sanık avukatı Tosun’u suçladı, salonda gerilim yükseldi

Sonra söz alan sanık Abdurrahman Murat suçluluğunu “böyle bir olayın olmasını kesinlikle istemezdim çok üzgünüm beni defalarca tahrik etti ağza alınmayacak şeyler söyledi,” diyerek belirtti. Hakan Tosun’un ölümüne sebep olan kafatasına aldığı darbenin başka bir şeyden olduğunu tahmin ettiğini söyleyen sanık Murat beraatini talep etti.

Sonrasında söz alan sanık Adnan Şahin “ben daha önce tanımadığım isimler sebebiyle buradayım tartışma başlaması sebebiyle yaptığım tek şey Abdurrahman’ı uzaklaştırmaktı. Abdurrahman’ı götürdüpüm yer evinin önü. Daha sonra birlikte hareket etmedim. Abdurrahman ikinci defa olay yerine motoruyla gidiyor benim ordaki tek suçum ambulansı aramamak. Sızıp bayıldığını düşündüğüm için bir darp görmedim,” dedi.

Avukatların tanık ifadelerinin yanlış olduğuna katıldığını belirten Şahin “tanıklar yalan söylüyor, Abdurrahman’ı kurtarmak için suçu benim üzerime yığmaya çalışıyorlar,” dedi.

Sanık Adnan Şahin’in avukatı Mustafa Berkay Yılmaz, Hakan Tosun’un metrobüsten “tecavüz” suçlamasıyla atıldığını belirtince salonda tansiyon yükseldi. Ailenin ve avukatların tepkisi üzerine “Avukatlığını bil ona göre konuş” sesi yükseldi. Yılmaz bu sefer olayın taciz olduğunu söyleyerek iddiasını değiştirdi. Yılmaz, sanığın beraatini talep etti.

duruşmaya ara verildikten sonra 12.00’de başlayan karar duruşmasında TCK madde 37/1 “Faillik” ve TCK madde 81/1 “Kasten Öldürme” suçundan tutuklu sanıklar Abdurrahman Murat ve Adnan Şahin’e müebbet hapis cezası verildi.

“Mücadele bitmedi”

Karar sonrası aile adliyeden çıkarken Hakan Tosun’un ablası Öznur Tosun “Abimi geri getirmeyecek ama bu sefer adalet yerini buldu, sıra olayda parmağı geçen herkesin adalet önünde hesap vermesi. O güne kadar da mücadelemiz devam edecek,” dedi.

Duruşma sonrasında düzenlenen basın açıklamasında ise 3. kişinin yargılanmasına yönelik talepler öne çıktı. Hakan Tosun ailesinin avukatları somut delilleri sunmalarına rağmen 3. kişiye dair herhangi bir işlem yapılmadığını, iki kişiye karar çıkmış olmasına rağmen mücadelenin devam edeceğini söyledi. Açıklama sırasında “Aklama, sorgula, adaleti sağla”, “Hakan burada kamerası kayıtta” sloganları atıldı.

Ekoloji savunucusu Reşit Kibar’ın kardeşi Şükrü Kibar da basın açıklamasında söz aldı, herkes için adaletin yerini bulmasını istediğini belirterek “Biz en azından bugün bir ışık olduğunu gördük. Bu ışık 3. şahıs da yargılanana dek aydınlatacak. Biz korkusuzca birbirimizin yanındayız,” dedi.

İstanbul Barosu Başkan Vekili Av. Rukiye Leyla Süren ise şunları söyledi:

“Hakan Tosun tam da hukukun, çevrenin, insanın, hayvanın yani bu ülkenin hukukunun yerine gelmesi için mücadele eden, hepimizin tanıdığı bir yol arkadaşımızdı. Bu sefer biz ‘Hakan Tosun için adalet’ demek zorunda kaldık.”

“Hakan’dan çok şey öğrendim”

Hakan Tosun’un mücadele arkadaşı Oruç Karacık da Hakan Tosun’u Niha+’a anlattı:

“Hakan’ı ilk Kazdağları eyleminde tanıdım sonra zaten her olayda Hakan olduğu için bayağı yakın olduk. Belediyenin ayarladığı otobüslerle, benim arabamla gittiğimiz çok fazla eylem oldu. Hakan’ın en büyük özelliği kamerasını gerçekten kayıtta tutup kimseyi yönlendirmeyen kimseyi de yargılamayan birisi olması. Herkesin söylediğini belgesel olarak hazırlayıp aynen sunan birisiydi. Kendi görüşünü çok yakın olduğumuzda ancak konuştuğunu gördüm. Yani kimseyi yönlendirmeyen bir insandı. Ben Hakan’dan çok şey öğrendim.”

Duruşmayla ilgili fikirlerini belirten Karacık “Organize bir katliam olduğunu anladık. İşin içinde polis güvenlik güçlerinin de olduğunu hissediyorum. Metrobüste bile çekimler yapılmış, orada bile takip edilmiş olduğunu görüyorum. İki kişiye müebbet verilmesi güzel bir şey, mücadelenin devamını getirmek lazım,” dedi.

Hakan Tosun cinayeti

Gazeteci ve belgeselci Hakan Tosun, 10 Ekim 2025’te İstanbul Esenyurt’ta sokak ortasında öldürüldü. Öldürüldüğü andan olan görüntüler, basına ve sosyal medyaya yansıdı. Soruşturma sırasında delil karartma iddiasıyla gözaltına alınan üç kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Tutuklu sanıklar Abdurrahman Murat ve Adnan Şahin “kasten öldürme” suçundan yargılandı.

6 Mayıs 2026’daki ilk duruşma, Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İlk duruşmada iki sanık için tutukluluğun devamına karar verildi.

İkinci duruşma, 8 Temmuz 2026’da aynı mahkemede görüldü. Bu duruşmada da tutuklu iki sanığın tutukluluk halinin devamına karar verildi. Salonda kamera görüntüleri izletildi. Aile avukatı görüntülerde Abdurrahman Murat Tosun’un yanına geldiği sırada Tosun’un hareket ettiğinin göründüğünü söyledi. Murat savunmasında “Namaz kılıyorum” dedi. Duruşma 22 Eylül’e ertelendi.

22 Eylül 2026’daki 3. duruşmada savcılık, iki tutuklu sanığın müşterek fail olarak “kasten öldürme” suçundan cezalandırılmasını ve tutukluluğun devamını istedi. Karar beklenen bu duruşmada sanıklar duruşmaya SEGBİS ile katıldı. Sanık avukatları ise duruşmaya gelmedi. Duruşma bu sebeple 7 Ekim’e ertelendi.

İstanbul’da “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Ambargo” yürüyüşü

Bugün (4 Ekim) Atatürk Kültür Merkezi’nde toplanan yüzlerce kişi ve çok sayıda kurum, “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Ambargo” şiarıyla Dolmabahçe Sarayı’na yürüdü. Yürüyüşe katılanlar, “Filistin’le ortak mücadele” vurgusu yaptı.

Fotoğraflar: Gökçe Bayrak

İstanbul’da 7 Ekim 2023’ün üçüncü yıldönümü öncesinde, bugün (4 Ekim) İstanbul’da “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Ambargo” şiarıyla Atatürk Kültür Merkezi önünde toplanan yüzlerce kişi, Dolmabahçe Sarayı’na Filistin bayrakları ve sloganlarla yürüdü. Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla düzenlenen yürüyüşe katılan sosyalist örgütler, sendikalar, meslek odaları, öğrenci dayanışmaları, feministler ve LGBTİ+’lar, kefiye ve Filistin bayraklarıyla İsrail’e ambargo uygulanması çağrısı yaptı.

Kortejler “Nehirden Denize Özgür Filistin” sloganı eşliğinde zafer işaretleri yaptı. Yürüyüş boyunca “Filistin’de direnen kadınlara bin selam”, “Filistin’de düşene, dövüşene bin selam” ve “Siyonist İsrail, işbirlikçi AKP” sloganları atıldı.

Yürüyüşe gelen kalabalık, İsrail ile tüm ticari ilişkilerin kesilmesini, NATO’nun ve İsrail üslerinin kapatılmasını istedi.

Alman Başkonsolosluğu önünde slogan

Yürüyüş güzergahında bulunan Alman Başkonsolosluğu önünden geçen bazı kortejler “Siyonist İsrail, işbirlikçi Almanya” sloganı atarak Almanya’nın İsrail ile olan işbirliğine dikkat çekti.


“Feministler olarak Filistin halkıyla dayanışmaya devam edeceğiz”

Yürüyüşe katılan Aralık Feminist Kolektif’ten Avukat Gülyeter Aktepe, hem siyonist işgale hem patriyarkaya karşı Filistinli kadınlar ile dünyadaki tüm kadınların dayanıştığını belirterek “Tüm dünyada sokaktayız. Filistinli kadınların maruz kaldıklarının farkındayız. Gazze’de yemeğin, suyun, en basit hijyen malzemelerinin bile transferinin mümkün olmadığı soykırım koşulları yaşanıyor. Savaşa karşı özellikle kadınların bedeni üzerinden yürütülen bu işgal politikalarına karşı tüm dünyada sokakta olmaya devam edeceğiz. Feministler olarak soykırıma karşı mücadelemizde Filistin halkıyla dayanışmaya devam edeceğiz,” dedi.


ESP: “Enternasyonal mücadeleyi büyüteceğiz”

ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi) PM üyesi Hıdır Ali Kılıç, kendisin de Kürt ve Alevi bir kimliğe sahip olduğunu belirterek ezilen halkların ortak deneyimlerine dikkat çekti:

“Orada bir halk eziliyor. Savaşta çocukların, kadınların, eğitim sisteminin etkilendiği, hastanelere hiçbir şekilde ulaşılamadığı, bunların ötesinde bir açlığın olduğunu görüyorsun. Bunları daha öncesinde Kobanê’de, Rojava’da, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ya da başkaca ülkelerde biz bunları gördük. Bugün en önemli olan şey enternasyonel mücadelenin büyütülmesidir.”

İsrail’in Filistin’e uyguladığı ambargoya değinen Kılıç, Filistin’deki insanların açlıktan ölmesinin bile bütün dünyada ses getirmesi gereken bir şey olduğunu belirtti.

“Bu zulüm için devletler bir araya geliyor”

Yürüyüşe katılan İsra Mavi, dünyanın her yerinde ezilen insanlara destek olmak için bir arada olmanın önemini anlatarak “Adalet oyunları adı altında bu zulüm için devletler bir araya geliyor, dostuklar ilan ediyorlar ve kardeşlerimiz yalnız kalıyor. Biz halk olarak farkında olmadığımız bir güce sahibiz,” dedi.

KESK: “Filistin’in yanındayız”

KESK İstanbul Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Şahin Tanrıverdi ise Filistin halkının en az 70 yıldır maruz kaldığı işgal sonrasında uğradığı soykırımın 3. yılında “Emperyalizmin Ortadoğu’daki karakolu olma görevini üstlenen İsrail’in Filistin topraklarını kadın, çocuk, işçi, emekçi demeden işgal etmesi ve katliamlar oluşturması sebebiyle soykırıma karşı Filistin halkının yanında olduğumuzu söylemek için buradayız,” dedi.

“Trump’ın sözde barış kurulundan çıkılsın”

Yürüyüşün ardından Dolmabahçe Sarayı önünde toplanan kalabalık, basın açıklaması düzenledi. Filistin Eylem Komitesi adına okunan açıklamada, Gazze’deki soykırıma vurgu yapıldı. Kürecik ile İncirlik üslerine ve limanlardan İsrail ile yapılan ticarete değinen komite, Türkiye’deki hükümetin İsrail’e yönelik “dişe dokunur hiçbir adım atılmadığına” dikkat çekti.

Komite, onlarca kişinin NATO Zirvesi sırasında tutuklanmasını da bir “utanç” olarak değerlendirdi.

Gazze ablukasının dayanılmaz boyutlara ulaştığı, Batı Şeria’daki ilhak politikalarının hızlandığı ve bölge rejimlerinin İsrail ile normalleşme adımları attığı bir dönemde operasyonun gerçekleştiğini aktaran komite, “El Aksa Tufanı, yok edilmeye çalışılan bir halkın kaçınılmaz tepkisiydi. Bu plana ciddi bir darbe indirdi. Yaşasın Filistin direnişi, yaşasın İntifada ruhu, yaşasın El Aksa Tufanı!” diye konuştu.

Bugün Filistin’in yanında olmak demenin İsrail’e bir “tam ambargo uygulamak” olduğunu belirten komite, açıklamasına şöyle devam etti:

“Bugün Filistin’in yanında olmak demek Filistin direnişinin silahsızlandırma planlarına karşı çıkmak, ateşkesi ihlal eden İsrail’e baskı yapmak yerine Filistin’e silahsızlanması için baskı yapmaktan vazgeçmek, Trump’ın kurduğu sözde barış kurulundan çıkmak demektir.”

Rakamlarla Gazze

Gazze Sağlık Bakanlığı verileri

7 Ekim 2023’ten bu yana

74.228

Toplam can kaybı

175.188

Toplam yaralı

1.445

10 Ekim 2025 ateşkesinden bu yana hayatını kaybeden

5.072

Ateşkesten bu yana yaralanan

2.027

Tahliye beklerken yaşamını yitiren hasta

Sağlık sisteminde durum

Yaklaşık 21 bin hasta tıbbi tahliye bekliyor. 1 Şubat 2026’dan bu yana tahliye edilen hasta sayısı 2.877.

Kaynak: Gazze Sağlık Bakanlığı.

Ne olmuştu?

7 Ekim 2023’te Hamas öncülüğünde Gazze’den İsrail’in güneyine “Aksa Tufanı” adı verilen bir askeri harekat düzenledi. İsrail, bu olayın ardından Gazze’ye geniş çaplı bir saldırı düzenledi. Uluslararası insan hakları örgütleri, harekatı soykırım ve savaş suçu olarak niteliyor.

İsrail, 7 Ekim 2023’ten beri Gazze Şeridi’nde sivilleri öldürüyor, aç bırakıyor, sivil altyapıyı yok ediyor, sağlık merkezlerini yok ediyor, sağlık çalışanlarını ve yardım gönüllülerini öldürüyor, sivilleri zorla yerinden ediyor, kadın ve çocuklara cinsel saldırıda bulunuyor, dini, kültürel alanları ve eğitim bölgelerini yok ediyor.

Filistin’e gıda ve hijyen malzemesi götürmek isteyen dayanışma gruplarının filoları, İsrail ve İsrail ile işbirliği yapan devletler tarafından engellenmeye devam ediyor.

Reşit Kibar davası: Fikret Merttürk’ün tutuklanması yönündeki talep tekrar reddedildi

Artvin Cankurtaran’da silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Reşit Kibar davasının 6. duruşması bugün Artvin Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Sanık Fikret Merttürk’ün avukatlarından Özlem Feyzioğlu Toksöz, Reşit Kibar’ın ailesine ve aile avukatlarına hakaret ederek salonda tartışmaya yol açtı. Mahkeme, duruşmayı 22 Ocak 2027 tarihine erteledi.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Artvin’in Borçka ile Hopa ilçeleri arasındaki Cankurtaran bölgesinde ağaç kesimine karşı mücadele verirken katledilen Reşit Kibar’ın davasının 6. duruşması bugün (2 Ekim) Artvin Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Farklı şehirlerden birçok siyasi kurum, gazeteci, yaşam hakkı savunucusu, çevre ve doğa derneği temsilcileri duruşmayı takip etmek için Artvin Adliyesi’ne geldi. Artvin Adliyesi’nde hazır bulunan yaşam hakkı savunucuları, tüm sorumluların yargılanmasını talep etti.

Gökhan Koyuncu: “Muhammed Ustabaş silahla dolaşıyordu”

Saat 09.40’ta başlayan duruşmada ilk olarak sanık Gökhan Koyuncu mahkeme heyetine konuştu. Koyuncu, olay günü makinelerin alandan çıkmasını istedikleri için bölgeye gittiklerini, ardından tartışma çıktığını söyledi. Savunmasında Muhammet Ustabaş’ın da sık sık silahla dolaştığını da ekledi.

Tanık olarak dinlenen Eşref Merttürk, Fikret Merttürk’ün uzaktan yeğeni olduğunu belirtti. Olay yerinde bulunmadığını söyleyen Merttürk, Fikret Merttürk’le yaptığı telefon görüşmesinin şantiye işiyle ilgili olduğunu ifade etti. Şirkette çalışmadığını savunan Merttürk, kendisinin Borçka Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı olduğunu ve projeden haberdar olduğunu aktardı.

Merttürk şunları söyledi:

“Yunus Merttürk’ün projesi ihaleyi aldı. İhaleyi alamayanlar projeye savaş başlattı. Bizim projemizin maden projesiyle bir ilgisi yok. Bizim projemiz mesire alanı projesiydi.”

Dursun Ali Koyuncu’yu da suçlayan Merttürk, Koyuncu’nun aldığı projenin ihalesinin yüzde 51’ini istediğini öne sürdü.

Koyuncu ise bu iddiaya karşı çıkarak projeye karşı çıkmak için Borçka’da çeşitli toplantılar yaptıklarını anlattı ve Eşref Merttürk’ün bölgede aynı zamanda bir HES projesi bulunduğunu, bu projeye de karşı çıktıklarını söyledi. Koyuncu, kendisine yöneltilen rüşvet iddialarını reddederek bu iftiralar nedeniyle suç duyurusunda bulunduğunu belirtti.

Gençlik İnşaat’ın sahibi olan Eşref Merttürk, Yapısoy şirketiyle ilişkisinin bağımsız olduğunu, Borçka’da daha önce bir otel projesinin hafriyatını yapacağını söyledi. Avukat Mürsel Ünder’in aktardığına göre Yunus Merttürk ise daha önce mesire alanında Gençlik İnşaat’la çeşitli iş ortaklıkları olduğunu belirtmişti. Eşref Merttürk, bağımsız çalıştığına dair çelişkili ifadeler verdi ve “Makineler için bedel talep etmedik, sözleşmemiz var” dedi.

Tutuklu sanık Muhammed Ustabaş’la hiçbir ticari ilişkisi olmadığını söyleyen Merttürk, proje ihale edildikten sonra Yunus Merttürk’le de bir ilişkisinin kalmadığını beyan etti. Fikret Merttürk’le yaptığı 7 saniyelik görüşmede ne konuştuklarına dair ise “Konuşamadık” dedi. Muhammed Ustabaş’ın alanda olduğunu ise olay sonrasında öğrendiğini iddia etti.

“Bizim istediğimiz şey ilçenin projelerini desteklemek” diyen Eşref Merttürk, “Kaybeden Borçka oldu” dedi.

“Bizim kaybımız ne olacak?”

Avukat Mürsel Ünder, sanık ve tanık olarak yargılanan Fikret, Yunus ve Eşref Merttürk’ün bizzat duruşma salonunda dinlenmesi gerektiğini belirtti. Eşref Merttürk için Borçka’ya zorla getirilmesinin talep edildiğini, “Buraya gelmek yerine Arhavi’ye gitmiş olmasının bir kaçış olduğunu düşünüyoruz” dedi.

Reşit kibarın eşi Rukiye Kibar, “ben iki senedir verimli bi anne değilim. Borçka’nın kaybı oldu diyor ya, bizim kaybımız ne olacak?” diyerek yaşadığı duyguları dile getirdi.

“Biz adalet görmüyoruz”

Kibar’ın kardeşi Hülya Koyuncu, Ustabaş’ın ateş ettiği görüntülerin şans eseri yakalandığını, bu delil olmasaydı Ustabaş’ın da yakalanmayacağını söyledi.

Koyuncu şöyle devam etti: “Yunus dışarıda parasını kazanmaya devam edecek. ‘Arkanızda adalet mülkün temelidir’ diyorsunuz ya, biz adalet görmüyoruz şu an.”

Muhammed Ustabaş’ın ateş ettiği videoyu şans eseri yakalandığını, eğer o delil olmasaydı Ustabaşın yakalanmayacağını düşündüğünü söyleyen Koyuncu, “Yunus dışarıda parasını kazanmaya devam edecek. Arkanızda adalet mülkün temelidir diyorsunuz ya, biz adalet görmüyoruz şu an” diye konuştu.

Avukatlar yetkililere karşı delil sundu

Avukatlardan savunmalarında video ve yazılı delil de sundu.

Avukatlar, tahkikatın genişletilerek olayda sorumluluğu bulunan kamu görevlilerinin ve şirket yetkililerinin haklarında suç duyurusunda bulunulması ve bir dava açılması halinde bu davaların mahkeme dosyasında birleştirilmesine yönelik taleplerde bulundu. Avukat Esma Nur Çağlak, Avukat Haktan Özkan beyanlarında şirket yetkililerinin olaydaki sorumluluğuna dair dosyadaki delillere işaret etti.

Yine kamu görevlilerinin sorumluluğuna dair Avukat Esma Nur Çağlak detaylı bir anlatımda bulundu. Çağlak, sunduğu videolu ve yazılı delillerle birlikte olaydaki orman genel müdürlüğünün, jandarma personellerinin, Borçka kaymakamlığının ve bir kısım mülki amirlerin, mülki makamların sorumluluğuna işaret etti. Akabinde test edilecek bu kişiler hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep etti.

Avukatların savunmalarının ardından mahkeme heyeti duruşmaya bir saat ara verdi.

Aranın ardından saat 13.30’da duruşmanın ikinci oturumu devam etti. Avukatlar, tanıklar Yunus Merttürk ile Eşref Merttürk hakkında suç duyurusunda bulunulmasını, gerekli HTS, baz ve ticari kayıtların araştırılmasını ve sanık olarak dosyaya dahil edilmesini talep etti.

Sanık avukatından aileye hakaret

Sanık Fikret Merttürk’ün avukatlarından Özlem Feyzioğlu Toksöz, Reşit Kibar’ın ailesi ve aile avukatlarına hakaret ederek salonda tartışmaya yol açtı. Toksöz, o bölgenin “Fikret Merttürk’ün iş alanı” olduğunu savunarak Merttürk’ün “tahrik edildiğini” ve ağaç kesimine karşı makineleri durdurmak isteyen köylülerin “hakkı olmadığını” iddia etti. Tutuklu sanık Muhammed Ustabaş’ın avukatları, Ustabaş’ın tahliyesini talep etti.

Heyet, sanık Fikret Merttürk’ün “önceki bütün duruşmalarda bulunmuş olması” ile “sabit ikametgahının olması” gerekçe gösterilerek adli kontrol şartıyla tutuksuz yargılanmasının devamına karar verdi. Ayrıca, kamu görevlilerinin görevlerini ihlal ettiğine yönelik suç duyurusunda bulunulması talebinin, “yeni delil girilmemesi” sebebiyle reddine karar verildi. Heyet, Eşref ve Yunus Merttürk yönünden suç duyurusu yapılması yönündeki talebi de reddetti.

Muhammed Ustabaş’ın ise tutukluluk halinin devamına karar verildi.

Karar ardından Adliye önünde basın açıklaması yapıldı. Basın açıklamasında Avukat Haktan Özkan, Halkevleri, Sol Parti MYK üyesi Sercan Dede ve Reşit Kibar’ın kardeşi Şükrü Kibar tepki gösterdi. Şükrü Kibar, “Daha fazla kalabalıkla 22 Ocak’ta karşılarına dikileceğiz” dedi.

Ne olmuştu?

Artvin’in Borçka ve Hopa ilçeleri sınırında yer alan Cankurtaran Geçidi’nin önemli bir bölümü “Konaklamalı Mesire Alanı Projesi” kapsamında Yunus Merttürk’ün sahibi olduğu Yapısoy Beton adlı firmaya ihale edildi. Köylüler, Merttürk ailesinin yönetiminde olduğu diğer bir grup şirketi olan Efor Madencilik’in “Mesire Alanı” adı altında maden açma faaliyeti göstereceğini ve belirtilen 170 dönümlük alandan daha geniş bir alana yayılacağını düşünerek projeye tepki gösterdi.

3 Eylül 2024’te Merttürk ailesine bağlı şirketlerin ağaç kesimini engellemeye çalışan üç yaşam hakkı savunucusuna, şirketle bağlantılı olduğu öne sürülen Muhammet Ustabaş isimli şahıs tarafından silahlı saldırı düzenlendi.

Silahın ruhsatı Fikret Merttürk’te

Köylülerin ağaç kesimine karşı iş makinelerine engel olmaya çalışması sonucunda şirketle bağlantılı olduğu iddia edilen Muhammet Ustabaş, köylülere silahla saldırdı. Ustabaş’ın kullandığı silah ruhsatının Yapısoy Beton şirketinin sahibi Yunus Merttürk’ün akrabası olan Fikret Merttürk’e ait olduğu ortaya çıktı.

Kamu yönetimlerinin ihmalinin ve şirketle kurulan ilişkilerin açığa çıkması üzerine olay, kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Kibar’ın öldürülmesinden iki gün sonra ise Borçka Savcılığı talebiyle dosyada kısıtlılık kararı alındı.

Saldırıda Reşit Kibar, Ersan Koyuncu ve Gökhan Koyuncu yaralandı. Ağır yaralanan Reşit Kibar, tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. Saldırının ardından Muhammet Ustabaş ise tutuklandı.

İlk duruşmada salonun küçük olması tartışma yarattı

18 Nisan 2025’te görülen ilk duruşmada duruşma salonun küçük olması sebebiyle mahkeme, ikinci duruşmayı 30 Mayıs’a ertelemişti.

30 Mayıs’ta Artvin Adliyesi’nde başlayan ikinci duruşma oldukça gergin geçti. Zaman zaman tansiyonun yükseldiği duruşmada Reşit Kibar’ın kız kardeşi ve yeğeni gözaltına alındı. Mahkeme, Muhammet Ustabaş’ın tutukluluğunun devamına, Fikret Merttürk’ün ise tutuksuz yargılanmasına devam edilmesine hükmetti.

Keşif günü köy ablukaya alındı

28 Ağustos 2025 tarihinde mahkemeye rapor sunmak üzere yapılacak keşif öncesinde mahkeme heyetinin değişmesi, kamuoyunda tepkiye yol açtı. Avukatların belirttiği üzere, o gün bütün köy ablukaya alındı, köyün girişinde avukatların üstü aranmak istendi, avukatların araçlarıyla keşif alanına gitmeleri engellendi ve dava müştekisi Ersan Koyuncu’nun keşfe katılma hakkı ihlal edildi.

26 Eylül 2025’te görülen üçüncü duruşmada, Reşit Kibar’ın öldürüldüğü gün jandarma karakol komutanlığı görevini vekâleten sürdüren jandarma personeli ile diğer tanıklar dinlendi. Karakol komutanı, sanık Fikret Merttürk’ün çalışmanın yapılacağı alanda öncesinden bir güvenlik önlemi bulunmadığını söyledi. Avukatların sanık Fikret Merttürk’ün tutuklanması yönündeki talebi bu duruşmada da reddedildi.

30 Ocak 2026’daki dördüncü duruşmada Halkevleri, Çifteköprü Köy Kooperatifi ve İstanbul Barosu’nun katılma talepleri “suçtan doğrudan zarar görmedikleri” değerlendirmesiyle reddedilmişti.

Sanık Muhammet Ustabaş’ın, kasten öldürme ve kasten öldürmeye teşebbüs suçlarından, katalog suç vasfı ve kaçma şüphesi gerekçesiyle tutukluluk halinin devamına karar verildi. Fikret Merttürk’e ilişkin tutuklama talebi ise yeniden reddedildi. Merttürk’ün mevcut olan yurt dışı çıkış yasağına ek olarak, haftada bir gün imza atma şeklinde adli kontrol tedbiri getirildi.

Kamu personeline suç duyurusu talebi reddedildi

Sanık Muhammet Ustabaş’ın hesap hareketlerinin incelenmesi talebi reddedildi. Bunun yanında dönemin kaymakamı, jandarma personeli ve orman işletme personeli hakkında mahkemece doğrudan suç duyurusunda bulunulması talebi “mevcut dava konusuyla doğrudan ilgili olmadığı” değerlendirmesiyle reddedildi.

Cankurtaran köylülerinin sanık olarak yargılandığı Borçka Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki 2025/419 Esas sayılı dosya ile bu dosyanın birleştirilmesine muvafakat verildi.

13 Mayıs 2026’daki duruşmada mahkeme Yunus Merttürk’ü tanık olarak dinledi ve köylülerin savunmalarını aldı. Bu dosyada maden şirketi görevlilerine yönelik “basit yaralama” ve “mala zarar verme” gerekçeleriyle yargılanan köylülerden Gökhan Koyuncu, mazeret bildirerek duruşmaya katılmadı. Ersan Koyuncu, Murat Koyuncu ve Dursun Ali Koyuncu savunmalarını bu duruşmada verdi. Fikret Merttürk hakkındaki tutuklama talebi mahkeme tarafından bir kez daha reddedildi.

Mahkeme, görüntüler için ek bilirkişi raporu istedi, Eşref Merttürk’ü de tanık olarak dinleme kararı aldı ve altıncı duruşmayı 2 Ekim 2026’ya bıraktı.

Sokakta yaşayan hayvanların % 99,2’si toplandı

“Eski yasa uygulanmadı, faturası hayvanlara kesildi”

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, TGRT Haber yayınında sokakta yaşayan köpeklerin %99,2’sinin toplandığını duyurdu ve “1 buçuk ay sonra bu iş Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkacak,” diyerek tarih verdi. Yaşatacağız Platformu’ndan Sevcan Çamlıdağ, “Nefret siyasetine yaslanan söylemler üzerine şiddet haberlerine uyanmamız an meselesi oldu,” dedi.

Foto: bianet

Resmi adıyla 7527 Sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun [hayvan hakkı savunucularının kullandığı tabirle “Katliam Yasası”], 30 Temmuz 2024’te kabul edildi. Yasanın kabulüne giden süreç ile sonrasında, sokakta yaşayan köpekler hedef gösterilerek ve köpeklerden tehlike unsuru olarak bahsedilerek kamuoyunda zemin oluşturulmaya çalışıldı. Yasanın kabulünden önce 5199 sayılı kanunun 6. maddesinde “kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat” prensibi mevcutken 7527 sayılı kanun değişikliğiyle sokakta yaşayan hayvanların belediyeler tarafından toplatılarak “rehabilitasyon ve doğal yaşam alanlarında” barındırılması modeline geçildi.

Yeni model, hayvanların toplatılırken uğradıkları işkence ve kötü muameleler ve daha sonrasında yerleştirildikleri barınaklardaki yaşam koşullarının yetersizliği üzerinden hayvan hakkı savunucuları ve kamuoyu tarafından eleştirildi. Bu süreçte toplatılan ve barınaklara yerleştirilen hayvanların sayıları açıklanmadı, barınaklara barınak gönüllülerinin girmesi ve toplatılan hayvanların takibi engellendi. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, TGRT‘nin Gündem Özel programında güncel verileri açıkladı.

Yaşatacağız Platformu’ndan Sevcan Çamlıdağ, yasa ile ilgili değerlendirmelerini Niha+‘a anlattı.

“Nefret siyaseti toplumda hayvana yönelik şiddet oluşturuyor”

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) oylarıyla 2024’te meclisten geçen yasayı hayvana yönelik şiddeti tetikleyen bir unsur olarak tanımlayan Çamlıdağ, konunun sürekli hayvanların birer nefret objesi olarak yansıtılmasıyla gündeme getirilmesinin de hayvanlara yönelik şiddetin artmasına neden olduğunu söyledi.

Sevcan Çamlıdağ

30 Ağustos 2024’te medyaya yansıyan Ankara’nın Polatlı ilçesinde gerçekleşen bir olayla ilgili “Bunun en çarpıcı örneklerinden birini, katliam yasası tartışmaları sürerken Ankara’da dirgenle yavru köpekleri öldüren kişinin ‘Devlet yasa çıkardı, hayvanları öldürmek için’ sözlerinde görmüştük,” şeklinde anlatan Çamlıdağ, yasanın kabulü ile insanların hayvanlara şiddet uygulamayı kendilerinde hak görmeye başladığını belirtti:

“AKP’nin nefret siyaseti ile hayvanların varlığı insan sağlığı bakımından bir tehdit gibi gösterilerek sokakta yaşayan hayvanlar her gün hedef gösteriliyor. Hayvanları nefret nesnesi olarak gösteren siyaset, toplumda hayvana yönelik şiddet olarak karşılık buluyor. Cumhurbaşkanının, milletvekillerinin, bakanların, valilerin nefret siyasetine yaslanan söylemleri üzerine şiddet haberlerine uyanmamız an meselesi oldu.”

Çamlıdağ, yasanın kabul edilmesinin ardındaki etmenleri, hedeflenenleri ve nasıl geliştiğini şu şekilde değerlendirdi:

“Katliam yasası olarak anılan bu yasa değişikliği ile toplumu kutuplaştırmak ve hayvanları birer nefret objesine dönüştürmek hedeflendi. Hayvanlar ve çocuklar şeklinde bir ikilik yaratılmaya çalışıldı. Hedeflenenler bir miktar gerçekleşti ne yazık ki. Bu hedefler bir avuç azınlıkta karşılık bulmuş olabilir fakat biz katliam yasasının halk nezdinde meşruiyet kazanamadığını biliyoruz. AKP’ye oy veren birçok insan dahi sokakta kedi köpek beslemeye devam ediyor. Tüm hayvanları da toplasalar bu gerçeği değiştiremeyecekler. Halk sokakta yaşayan hayvanları, birlikte yaşadıkları özneler olarak benimsemiş durumda. Onların zarar görmesini kabul etmiyor.”

“Kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat yöntemi uygulanmadı, faturası hayvanlara kesildi”

2024’te yeni yasanın kabulünden önce 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun sokakta yaşayan hayvanlar için öngördüğü “kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat” yöntemi için İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, bu uygulamanın çözüm getirmediğini belirtti. Çamlıdağ ise uygulamanın çözüm getirmemesinin sebebinin de kanunun uygulanmaması olduğunu söyledi:

“Bu kanun AKP’nin bizzat kendisi tarafından çıkarıldığı hâlde AKP’li belediyeler kanunun öngördüğü kısırlaştırma yöntemini uygulamadıkları için sokakta yaşayan hayvan popülasyonu azalmadı.”

Veteriner hekimlerin de belirttiği hayvan popülasyonunu kontrol altına almanın en etkili ve bilimsel yöntemi olan etkin kısırtlaştırma için Çamlıdağ, “Oysaki etkin kısırlaştırma yapılmış olsaydı, hayvanların üreme hızı kontrol altına alınabilmiş olsaydı, sokakta yaşayan hayvan sayısı kat kat daha az olacaktı,” dedi. Çiftçi’nin sözlerini, “belediyelerin sorumsuzluğunu göz ardı eden bir açıklama olarak değerlendirdiğini” söyleyen Çamlıdağ, “Kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat yöntemi gayet bilimsel ve etkili bir yöntem iken gereği gibi uygulanmadı. Bunun faturası da kısırlaştırma yapmayan belediyelere değil, sokakta yaşayan hayvanlara kesildi,” dedi.

“Sokakta yaşayan hayvanların %99,2’si toplandı”

İçişleri Bakanı Çiftçi, son açıklamasında ülke genelinde sokakta yaşayan hayvanların %99.2’sinin toplatıldığını, toplam 51 ilde, 30 büyükşehirden ise 27’sinde toplama işlemlerinin tamamlandığını, büyükşehirlerden İstanbul, Antalya ve Diyarbakır’da toplama işlemlerinin devam ettiğini duyurdu ve “1.5 ay sonra bu iş Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkacak,” dedi.

Yasadan sonra sokak hayvanlarının durumu

15 Mart 2025 – 14 Eylül 2026
GENEL DURUM
%99,22‘si TOPLANDI

81 il genelinde sahipsiz sokak köpeklerinin yüzde 99,22’si toplandı.

51 İlde
Toplama işlemlerinde sona gelindi
30 Büyükşehirden 27’sinde
Toplama işlemlerinde sona gelindi

Toplama İşlemi Devam Eden Büyükşehirler

İlToplanma Oranı
İstanbul93,64%
Antalya96,74%
Diyarbakır74,39%

Tamamlanan İller (Son tamamlanan il İzmir)

  • Erzurum
  • Mardin
  • Manisa
  • Mersin
  • Şanlıurfa
  • Kayseri
  • Sakarya
  • Denizli
  • Konya
  • Balıkesir
  • Gaziantep
  • Kahramanmaraş
  • Ankara
  • Van
  • Malatya
  • Trabzon
  • Tekirdağ
  • Eskişehir
  • Muğla
  • Adana
  • Hatay
  • Samsun
  • Kocaeli
  • Ordu
  • Aydın
  • Bursa
Kaynak: İçişleri Bakanlığı 2026

Çamlıdağ, açıklama üzerine değerlendirmelerini şu şekilde aktardı:

“Öncelikle bu açıklamayı kınıyoruz. Marifetmiş gibi sokakta yaşayan hayvanların %99.2’sinin toplandığını söylemek, hayvanların yaşadığı acı, işkence ve zulüm karşısında utanılası bir şeydir. Süreç boyunca toplanan ve barınak denen hayvan hapishanelerine, tecrit alanlarına tıkılan hayvanların takibi yapılamadı. Barınak gönüllüleri barınaklara sokulmadı. Gönüllülerin takibini yaptığı hayvanlar ‘doğal yollarla öldü’ denilerek insanlara yalan söylendi. Barınaklar hayvanlar için kesinlikle bir yaşam alanı değil, barınaklar gerçek anlamda birer toplama kampı. Orada güneş ışığı yok, yeterli oksijen yok, temiz su yok, mama yok. Hayvanlar tıkış tıkış bir vaziyette açlığa, susuzluğa, bulaşıcı hastalıklara maruz bırakılıyor. Resmen ölümü bekliyorlar barınaklarda. Şanslı olanlar hayatta kalıyor bir şekilde fakat çoğu hayvan ölüyor. İşkence görüyor. Acı çekiyor. Fiziksel olarak hiçbir şey yapamasa bile hayvanların psikolojisi altüst oluyor. Kaldığınız küçücük odada aç ve susuz bırakıldığınızı, sizinle beraber o odada kalan diğerlerinin huzursuzluğuna, idrar ve dışkısına maruz kaldığınızı düşünün. Buradan bir hayvanın ‘sağlıklı’ çıkması mümkün değil.”

Bakan Çiftçi, İçişleri ve Tarım Bakanlığı müfettişlerinin 81 ildeki barınak ve “doğal yaşam alanlarını” ortak denetlediğini, standartlara uymayan belediyelerin uyarılacağını da belirtti. Çamlıdağ, söz konusu denetlemelerin nasıl seyrettiğini, usulsüzlük uygulayan belediyelerin yaptırımlarla karşılaşıp karşılaşmadığıyla ilgili şöyle konuştu:

“Öncelikle doğal yaşam alanı denilen yerlerin de barınakların da hayvanlar için katliam ve tecrit anlamına geldiğini vurgulayarak başlamak gerekiyor. Bu alanlar hiçbir şekilde denetlenmediği gibi hayvan hakkı savunucuların ve hayvanseverlerin denetimine de açık tutulmuyor. Kapalı kapılar ardında neler olup bittiği toplumdan gizleniyor. Biz bugüne kadar yaptırım uygulanan bir belediye duymadık. Duyacağımızı da sanmıyoruz. Hayvanların yaşamı önemsenmiyor. Vahit Kirişçi tarafından barınak kapasiteleri açıklanmıştı. O verilere ve toplandığı söylenen hayvan sayısına bakarsak barınak gerçeği şudur: Hayvanlar toplanıp barınaklara tıkılıyor. Belli bir süre sonra ‘imha’ edilip barınakta yer açılıyor. Sonra sokaktan yeni hayvanlar toplanıp aynı döngü tekrar uygulanıyor.”

Çamlıdağ, yasanın uygulanmaya başlamasından itibaren hayvan hakkı savunucularının karşılaştıkları zorluklar ve engellemelerle ilgili, “Hayvan hakkı savunucuları, katliam yasasının getirdiği şedit ortamda ve nefret ikliminde birçok saldırıya uğradılar, bakım verdikleri pek çok hayvandan koparıldılar, bazı hayvan besleyen gönüllüler öldürüldü. Bu sonuçların tek müsebbibi katliam yasasını çıkaran ve onun propagandasını yapan politikacılar ile yasayı uygulayan kamu görevlileridir,” dedi.

“Yasayı birlikte durdurabiliriz”

Yasanın karşısında mücadeleyi sürdürdüklerini belirten Çamlıdağ, hayvan hakkı savunucuları ve hayvan severlere seslendi:

“Sokakta yaşayan hayvanlar, 2 yıldır bir savaş ortamında yaşam mücadelesi veriyor. Biz bu katliam yasasını ancak birlikte hareket edersek durdurabiliriz. Evet halk nezdinde meşru bir yasa değil bu ancak bunu örgütlü biçimde göstermediğimiz her gün bu yasa uygulanmaya ve yürürlükte kalmaya devam edecek. Biz bu yasayı durdurabiliriz. Yeni ve hayvanları yaşatan bir yasa talebimizi hep beraber yükseltebilir ve Meclis’teki onurlu vekillerin aracılığı ile gündeme getirebiliriz. Tüm hayvan hakkı savunucuları ve hayvan severler, başlattığımız imza kampanyasına imza vererek destek olabilir.”

İmza kampanyasını incelemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Berlin’de seçim sonuçlandı: Sol Partili Elif Eralp kazandı

Die Linke (Sol Parti) adayı Elif Eralp, Berlin Eyalet Seçimleri’nde yüzde 25,7 oy oranıyla bir ilke imza attı. Bu sonuçla birlikte parti tarihinde ilk defa göçmen bir aday başbakanlık koltuğuna oturma olasılığını elde etti. Aşırı sağ parti AfD’nin yükselişinin konuşulduğu seçimlerde kamuoyunda “aşırı sol” olarak bilinen Sol Parti’nin tarihi zaferi coşkuyla karşılandı.

Fotoğraf: Wikimedia

20 Eylül günü yapılan Berlin eyalet seçimlerinde sandıklar kapatıldı, Berlin Eyalet Seçim Kurulu’nun 21 Eylül 03.33’te açıkladığı geçici resmî sonuçlar belli oldu. Die Linke’li (Sol Parti) Elif Eralp 2023’teki seçim sonucunu 13,5 puan, yani iki katından fazla arttırarak Sol Parti’nin oy oranını yüzde 12,2’den yüzde 25,7’ye çıkardı ve Berlin’de birinci geldi.

İktidar partisi CDU, (Almanya Hristiyan Demokrat Birliği) ise bir önceki seçimde yüzde 28,2 oranıyla birinci gelmişken 9,4 puan kaybına uğrayarak yüzde 18,8 oranıyla Berlin yerel seçimlerinde ikinci konuma düştü. AfD ise üçüncülüğe yerleşse de bir önceki Berlin seçimindeki oylarını 7,2 puan artırdı.

BERLİN EYALET SEÇİMİ

Seçim sonuçları

Partilerin aldığı oy oranları ve Berlin Eyalet Meclisi’ndeki sandalye dağılımı.

Die Linke (Sol Parti) %25,7
Oy oranı 47 sandalye
CDU (Hristiyan Demokrat Birlik) %18,8
Oy oranı 35 sandalye
AfD (Almanya için Alternatif) %16,3
Oy oranı 29 sandalye
Grüne (Yeşiller) %14,3
Oy oranı 26 sandalye
SPD (Sosyal Demokrat Parti) %12,1
Oy oranı 22 sandalye
BSW %4,7
Oy oranı Sandalye kazanamadı
FDP (Hür Demokrat Parti) %2,5
Oy oranı Sandalye kazanamadı
Diğer %5,7
Oy oranı Sandalye kazanamadı
159 Listelenen partiler için belirtilen toplam sandalye
%100,1 Verilen oy oranlarının toplamı (yuvarlama farkları nedeniyle)

Türkiyeli siyasetçi Elif Eralp’in Berlin için yürüttüğü kampanyada konut krizini kamulaştırma ile çözme, toplu taşımada iyileştirmeler ve şehrin çöp sorununu gidermek gibi sosyal adalet politikaları öne çıkıyor.

Elif Eralp kimdir?

Ailesinin 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Almanya’ya siyasi sığınmacı olarak yerleşmesinin ardından 1981 yılında Münih’te dünyaya geldi. Türkiye’de aktif sendikacı ve sosyalist olan bir aileden gelmesinin ve mülteci bir ailenin çocuğu olarak büyümenin etkilerini küçük yaştan itibaren adalet eşitlik ve devlet şiddetiyle çok erken yaşta tanışmasına sebep olduğunu anlatan Eralp, hep siyasetle iç içe olduğunu söylüyor.

Henüz 12 yaşında ise ailesinin de deneyimlediğine şahitlik ettiği haksızlıkları fark etmesiyle insan hakları avukatı olmaya karar verdi ve 2001-2007 yıllarında Hamburg Üniversitesi’nde hukuk eğitimini tamamladı. 2010 yılında Berlin’e taşınmasının ardından Die Linke (Sol Parti)’ye üye oldu. 2021’de ise Berlin Temsilciler Meclisi’ne seçildi. 2023 seçimlerinde de konumunu korudu. 2024 yılından itibaren meclis grup başkan yardımcılığını, 2025’ten itibaren ise parti eyalet başkan yardımcılığını yürütüyor. 2026 Berlin eyalet seçimlerinde ise baş aday olarak gösterildi.

Evli ve iki çocuk annesi Eralp, birçok Berlinli gibi kirada oturduğunu söylüyor. Berlin’deki kampanyasının en ilgi gören yanı Berlin halkının muzdarip olduğu konut krizi üzerine yürüttüğü büyük konut şirketlerinin kamulaştırılması oldu. Sosyal adalet politikaları yürütmesi, göçmen bir aileden gelmesi, şehirde kapı kapı dolaşarak seçmenin sorunlarını dinlemesiyle New York’un Demokrat Belediye Başkanı Zohran Mamdani’ye sıkça benzetilen Elif Eralp, Berlin seçimlerinden önceki anketlerde de yüksek oranlara sahip olmasıyla seçimin seyri öngörülmeye başlanmıştı. “New York’ta sosyalist bir aday kazanıyorsa Berlin’de neden kazanmasın?” diye konuşan Eralp, bu seçimde hedeflediği zafere ulaştı. Nüfusun yüzde 40’ından fazlasının göçmen geçmişi bulunduğu kent Berlin’de bu çeşitliliğin siyasi ve toplumsal hayata daha fazla katılımını önemsediğini belirtiyor.

“Berlin’deki Sol Parti siyaseti daha güçlü”

Die Linke Milletvekili Özlem Alev Demirel, AfD’nin Saksonya-Anhalt eyaletinde birinciliği konuşulurken, Berlin için düzenlenen seçim öncesi anketlerde Elif Eralp’in birinci sırada olmasını, şehrin yapısı ve Sol Parti’nin Berlin’de yürüttüğü siyasetin bir başarısı olarak değerlendirdi.

Demirel, Berlin’deki anket sonuçlarından oldukça farklı sonuçlanan Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçimle ilgili bölgesel değerlendirmelerde bulundu:

“Bir taraftan Berlin’deki Sol Parti’nin siyaseti de daha güçlü bir biçimde yer alıyor. Belki Saksonya-Anhalt eyaletinde Sol Parti’nin yetersizlikleri de kendini daha fazla gösterdi. Bir yandan ise Berlin daha farklı bir kent. Daha farklı bir siyasetin yapabileceği kent. Saksonya Anhalt’ta çok fazla büyük şehir bulunmuyor, genellikle köy kesimlerinden oluşan bir eyalet. İstihdamın da Berlin’e göre oldukça düşük olmasıyla oradaki halkın ihtiyaçları daha farklı şekilleniyor. Örneğin insanlar çalışmak için Saksonya-Anhalt’a gitmiyor, tam tersi Saksonya-Anhalt’tan giden insan sayısı çok fazla. Orada benzer bir altyapı yok, istihdam yok, gerçekten o halkın boğuştukları sorunlara, oradaki daha fazla insanın taleplerine ve isteklerine ses verebilecek bir olguya ihtiyaç var. Orada daha fazla güçlülük ve örgütlülük gerekiyor.

Sol Parti’nin Berlin’de evleri geri kamulaştırma siyaseti, çöp kaosuyla boğuşan siyaseti daha fazla karşılık aldı çünkü Berlin iyi siyaset yapan, büyük ve karışık bir kent. Yani küçük köylerden oluşmuyor, onun farklılığı da kendisini yaratıyor ama yine de Sol Parti’nin görevi bu küçük kentlerde, küçük illerde de git gide kazanmak, insanların, halkın gerçekten güvenini kazanmak olmalı. Sol Parti’nin var olan egemen siyasete karşı daha fazla sistem alternatifini göstermesi gerekiyor. Bunu da Berlin’de şu an için biraz daha iyi başardığımızı düşünüyorum.”

Seçim sonucu coşkuyla kutlandı

Seçim sonucu zafer konuşması yapan Eralp, “Bugünden itibaren Berlin’i birlikte değiştireceğiz ve daha iyi bir yer haline getireceğiz” dedi. Partisindeki 19.000 üyeye ve Berlin seçmenine teşekkürlerini sunan Eralp bu seçimle bir tarih yazıldığını, seçmenlerin Sol Parti’ye yeni bir hükümet kurma yetkisi verdiğini belirtti.

Berlin halkının sosyo-ekonomik sorunları üzerine yoğunlaşan bir kampanya yürüten Eralp, “Sosyal bir politikayı savunuyorum, herkesi beraberinde getiren bir politika. Şimdi öncelik Berlin’i uygun fiyatlı hale getirmek,” diye sözlerine devam etti. Pazar gecesi tarihi seçim sonucu coşkuyla kutlandı. Kutlamalar Tarkan şarkıları ve halaylarla devam etti. Eralp de “Jin, Jiyan, Azadî” sloganlarıyla kutlamalara eşlik etti.

Seçim sonuçları: Sol Parti 47 sandalye aldı

Sol Parti, 47 sandalye alarak birinci oldu. Bazı partilerim sandalye alamamasının nedeni ise şu: Bir partinin Berlin Eyalet Meclisine girebilmesi için eyalet genelindeki oyların en az %5’ini alması gerekiyor.

Berlin bir şehir-eyalet olduğundan Berlin’deki bu seçimde seçmenler Eyalet Meclisi’ni seçiyor. Almanya Eyalet Başbakanı’nın belirlenmesi, yapılan seçim sonuçlarına göre Eyalet Meclisi’ndeki milletvekilleri sayısı netleştikten sonra oluşan yeni meclis ise Eyalet Başbakanı’nı seçiyor. Çoğunlukla bir parti tek başına yüzde 50’yi geçemediğinden partiler arası koalisyon görüşmeleri başlar ve Berlin eyalet meclisinde ise 80 milletvekiline, yani salt çoğunluğa ulaşan koalisyon hükümeti kurulur. Şu anda da Sol Parti’nin hükümet kurabilmesi için hem Yeşiller hem de SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) ile koalisyon kurması gerekiyor.

Güncel olarak potansiyel koalisyonlarla ilgili bir bilgi bulunmasa da SPD’nin adayı Steffen Krach, Berlin Yahudi cemiyetinin seçimden önce düzenlediği bir etkinlikte “eğer antisemitik olaylar yaşanırsa iş biter” demiş, Yeşillerin başbakan adayı Werner Graf, antisemitlerin dahil olduğu veya onların desteğine bağımlı olan bir hükümete katılmayacağını söylemişti.

Öte yandan Eralp, seçimden aylar önce partisinin Niedersachsen teşkilatında kabul edilen ve İsrail’e yönelik sert ifadeler içeren karara tepki koydu. Eralp, kararı “yanlış” bulduğunu belirterek 7 Ekim Hamas saldırısının ve Yahudi halkının güvenlik içinde yaşama hakkının metinde yeterince dikkate alınmadığını söyledi. Berliner Zeitung’a yaptığı açıklamalarda ise “İsrail’in var olma hakkı ve Yahudi halkının kendi kaderini tayin etme hakkının” kendisi için pazarlık konusu olmadığını ifade etti.

AfD’nin yükselişi: “Halk alternatif olmadığı için AfD’yi alternatif görüyor”

6 Eylül Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçiminde %43.8 oy oranı elde eden aşırı sağ parti AfD’nin yükselişini değerlendiren DİDF Genel Başkanı Alev Bahadır ekonomik krizlerle birlikte dünyada “sağcı, gerici ve ırkçı partilerin” oy oranlarını arttırdığını, sağcı partilerin daha saldırgan bir politika sürdürmeye başladığını belirtti. Die Linke Milletvekili Özlem Alev Demirel ise AfD’nin Almanya halkının içerisinde bulunduğu duruma duyduğu öfkeyi başarılı bir şekilde kullandığını anlattı.

Hamburg’da parlamento seçimlerinin olduğu gün “AfD’yi durdur” pankartıyla gerçekleşen bir gösteri/ Fotoğraf: Bodo Marks, dpa

Almanya için Alternatif (AfD) partisi, 1 Eylül 2024 Thüringen eyalet parlamentosunda %32.8 oy oranıyla birinci parti olmuştu. Bu seçimle 1945’ten itibaren İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da ilk kez aşırı sağ bir parti eyalet seçimlerinde birinci sırada yer almış oldu. Bundan tam iki yıl sonra, 6 Eylül 2026 tarihinde yapılan Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde ise söz konusu parti %43.8 oy oranıyla birinci geldi.

AfD’nin bu yükselişi ve anketlerde Almanya genelinde kazandığı ivme, hem Almanya’da hem Avrupa’da hem de uluslararası arenada tartışmaların gelişmesine neden oldu.

Son yıllarda dünya genelinde yükselen sağcı anlayışın Almanya’daki yansıması olarak ele alan yaklaşımların yanı sıra Almanya’nın kendi özgün yapısıyla da ilişkilendiren değerlendirmeler mevcut.

DİDF (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu) Genel Başkanı Alev Bahadır ve Die Linke (Sol Parti) milletvekili ve Avrupa Parlamentosu üyesi Özlem Alev Demirel, AfD’nin yükselişini ve nedenlerini, Almanya içinde yaşanan tartışmaları, önümüzdeki dönem yaşanması muhtemel gelişmeleri ve sonuçları Niha+’a değerlendirdi.

AfD milliyetçi bir parti olarak hızla büyüdü

Avro karşıtı bir kuruluştan, Federal Anayasayı Koruma Dairesi’nin (BfV) “kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum” olarak sınıflandırdığı partiye

Seçimden seçime AfD’nin oy oranı (%)

Almanya’da Avrupa Parlamentosu (AP) ve eyalet meclisi seçimleri
AlmanyaAP seçimi2014
BavyeraEyalet seçimi2023
HessenEyalet seçimi2023
ThüringenEyalet seçimi2024
Saksonya-AnhaltEyalet seçimi2026
Avrupa Parlamentosu (AP) seçimi Eyalet meclisi seçimi Bir eyalet seçiminde bugüne kadarki en yüksek oran
7Avrupa Parlamentosu milletvekili (2014)
~1100sayfalık BfV raporu (Mayıs 2025)
35kentte “AfD kapatılsın” protestosu (Eylül 2026)

Çizgi nasıl kaydı?

Liberal-muhafazakâr başlangıçtan, ulusal muhafazakâr ve sağ-popülist kanadın güçlendiği bir yapıya giden yol

2013: Kuruluş gündemi

Piyasa ekonomisiAvrupa entegrasyonuAvro karşıtlığı
Kurucular arasında CDU’dan ayrılan Alexander Gauland da vardı.

2015 sonrası öne çıkan gündemler

Göç karşıtlığıMülteci karşıtlığıUlusal muhafazakâr kanatSağ-popülist kanat
Ekonomik liberalizm çizgisindeki Bernd Lucke parti liderliğinden tasfiye edildi.

Zaman çizelgesi

6 Şubat 2013

Kuruluş

AfD; piyasa ekonomisi, Avrupa entegrasyonu ve Avro karşıtlığı etrafında politika yapan bir parti olarak kuruldu.
2014

İlk seçim başarısı

Mayıs’taki Avrupa Parlamentosu seçiminde 7 milletvekili çıkardı. Saksonya, Thüringen ve Brandenburg gibi doğu eyaletlerinde de önemli sonuçlar aldı. Bu dönemde parti liberal-muhafazakâr başlangıç çizgisinden uzaklaştı; ulusal muhafazakârlar ve sağ-popülist kanat güçlendi.
%7.1 oy7 AP milletvekili
2015

Lucke gitti, göç öne çıktı

Ekonomik liberalizm çizgisindeki Bernd Lucke parti liderliğinden çıkarıldı. Almanya’ya yönelik mülteci hareketliliğinin büyümesiyle parti, göç ve mülteci karşıtlığı üzerinden tanınmaya başladı.
Ocak 2017

Höcke ve Holokost Anıtı tartışması

Björn Höcke, Berlin’deki Holokost Anıtı’nı Almanya’nın geçmişiyle hesaplaşmanın sorunlu bir sembolü olarak nitelendirdi ve sözleri büyük tartışma yarattı.
2021

BfV “şüpheli vaka” dedi

Almanya Federal Anayasayı Koruma Dairesi (BfV), partiyi “şüpheli vaka” olarak izlemeye başladı. Kararın istihbarat sistemi açısından hukuki ağırlığı, kamuoyunda AfD’nin yasaklanması tartışmalarını gündeme getirdi.
2023

Yeniden yükseliş

Enflasyon, Ukrayna savaşı, göç ve sığınma tartışmaları ile Scholz hükümetine duyulan genel memnuniyetsizlik ortamında AfD yeniden yükselişe geçti.
Bavyera %14.6Hessen %18.4
25 Kasım 2023

Potsdam toplantısı ve “Remigration”

Araştırmacı gazetecilik kuruluşu Correctiv, gizli kamera ve belgelerle AfD’li yöneticilerin, neonazilerin ve iş insanlarının bir otelde milyonlarca göçmeni sınır dışı etme planlarını tartıştığını ortaya koydu. Aşırı sağcı aktivist Martin Sellner, “asimile olmayan” göçmenlerin geri gönderilmesine yönelik planını anlattı. AfD, konuşulanların parti politikası olmadığını ve “Remigration” kavramının farklı şekillerde kullanılabildiğini söyleyerek savunma yaptı. Almanya’nın birçok kentinde AfD karşıtı kitlesel protestolar düzenlendi.
Eylül 2024

Thüringen’de birinci parti

Üç Doğu Almanya eyaletindeki seçimlerde AfD, Thüringen’de birinci oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez bir eyalet parlamentosunda aşırı sağ, %30’un üzerinde oyla birinci parti çıktı.
Thüringen %32.8
Mayıs 2025

“Kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum”

BfV, yaklaşık 1100 sayfalık raporunda partinin göçmen düşmanlığını, Müslümanlara yönelik dışlayıcı söylemlerini ve bazı parti temsilcilerinin anayasal düzene aykırı açıklamalarını gerekçe göstererek AfD’yi “kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum” olarak sınıflandırdı.
6 Eylül 2026

Saksonya-Anhalt’ta rekor

AfD, Saksonya-Anhalt eyalet seçiminde oyların %43.8’ini alarak birinci oldu ve bir eyalet seçiminde bugüne kadarki en yüksek oy oranına ulaştı.
Saksonya-Anhalt %43.8
Seçimin ardından

35 kentte “AfD kapatılsın” protestosu

Sonucun dünya gündemine oturmasının ardından Almanya’nın 35 ayrı kentinde “AfD’nin kapatılması” talebiyle kitlesel protestolar yapıldı.

DİDF Genel Başkanı Alev Bahadır, 2013’te kurulduğunda Avrupa Birliği (AB) karşıtlığı ile öne çıkan AfD’nin zamanla sağcı ve milliyetçi bir parti olarak hızla büyüdüğünü söyledi. Başlarda partinin akademisyenlere ulaşmaya çalıştığını belirten Bahadır, zamanla işçi, işsiz ve emekli kesimleri de hedeflemeye başladığını ancak herhangi bir sağcı, ırkçı parti gibi sosyal anlamda parti programında halk kesimlerine yönelik hiçbir fayda bulunmadığını anlattı.

Alev Bahadır

Bahadır, AfD’nin belli sermaye gruplarının da desteğini aldığını kaydederek Almanya’da yaşanan ekonomik sorunlara vurgu yaptı:

“Son aylarda çok agresif bir şekilde hem sağlık hem iş yasalarında kısıtlamalar yaşıyoruz. İnsanlar da alım güçlerinin azalmasıyla ekonomik zorlukları hissediyorlar. Bu durumda dünyada şu an farklı ülkelerde de olduğu gibi sağcı partiler bu durumdan faydalanabiliyor.”

Almanya’da Hristiyan Demokratik Birlik (CDU) yönetiminde bir sosyal demokrasi olmasına rağmen büyük sosyal saldırıların yaşandığını anlatan Demirel ise, “Emekliliğe karşı, işçi haklarına karşı, aynı zamanda işçilerin perspektifsizliği söz konusu. İş yerleri kapatılıyor,” dedi.

“Hükümetin politikaları AfD’nin ekmeğine yağ sürdü”

AfD’nin Trump’tan, Putin çerçevesinden uluslararası düzeyde sağ ağın da destek verdiği bir parti olmasına değinen Demirel, Almanya’nın özellikle son yıllardaki siyasi gelişmelerinin AfD için nasıl alan açtığını anlattı:

“Özellikle Doğu Almanya’nın tarihini gözlemde bulundurmak gerekiyor. Zaten 90’lı yıllardan bu yana belirli sert dönem geçişleri yaşayan bir halktan bahsediyoruz. Tekrar kaybetme siyaseti var. Diğer taraftan güya adım ona AfD’yi yarımlayacağım diyerek siyaset yapan Merz hükümeti geçtiğimiz senelerde her fırsatta göçmenleri söz konusu yaptı. ‘Şehir görüntüsünde sorun var’ diyerek göçmen görünen insanları aşağılayıcı siyaset yaptı, retorik kullandı, bir taraftan her şeye rağmen AfD’ye karşıyız dedi. Bunların hepsi tabii ki AfD’nin ekmeğine yağ sürdü.

“Ukrayna Savaşı’ndan bu yana değişiklik var”

“Almanya’nın siyasetinde özellikle Ukrayna Savaşı’ndan bu yana müthiş derecede bir değişiklik var. Ukrayna Savaşı’na karşı çıkan, Almanya’nın, NATO’nun, Avrupa Birliği’nin siyasetini eleştiren herkese bir damga vuruldu. ‘Putincisin, faşistsin, nazisin’ gibi. Bunların hepsinin AfD’in yükselişine bir etken olduğunu düşünüyorum. Ama özellikle son dönemde yaşanan bu halka karşı aşırı saldırıları AfD kendi çapında en iyi biçimde değerlendirebildi. Oysaki AfD’nin aslında sosyal alanda işçilerin, yoksulların yanında siyaset yaptığı herhangi bir yönü yok. Emeklilik konusu Almanya için önemli bir konu iken AfD burada hiçbir sosyal bir siyaset yapacak bir parti değil. AfD’nin vaatleri şu anda göçmenlere karşı saldırıyla birlikte toplumu bölüp şu anki egemen siyaseti daha ileri götürecek bir siyaset. AfD’nin vereceği vaat, iyi bir vaat değil. Yani milliyetçi ama sosyal bir siyaset de izlemiyor. Tam tersine zenginlerin yanında bir siyaseti var ama yine de bu öfkeyi bir biçimde kendi çapında değerlendirebildi.”

“Eyaletlere göre farklı söylemleri var”

“Alternative für Deutschland” yani Almanya için Alternatif isimli parti, seçim kampanyasında da yer yer farklı düzeylerde sağcı politikalar üreterek mevcut koşullara bir alternatif sunduğunu iddia ediyor. Bahadır’a göre, partinin eyaletlere göre farklı söylemleri bulunuyor:

“Bazı eyaletlerde açık ırkçı politika yaparken, bazılarında ‘biz aslında ırkçı politika yapmıyoruz, açığız, Almanya’yı önceliyoruz’ gibi açıklamalar yapıyor. Hatta göçmenler arasında bile politika yapmaya çalışıyorlar. Ancak Saksonya-Anhalt’ta açık ırkçı politika yapıyorlar. Yani 250 sayfalık seçim programını açtığımızda direkt göçmenlerin gelmemesi ile birlikte sığınmacıların haklarının alınmasından başlıyor. Alman ailelerin çocuk doğurması gibi alışılmış sağcı politikaları yapıyor. Baktığımızda konut sorununda, iş yasaları sorununda pek bir şey demiyorlar. Hangi halk kesimleri tarafından seçildiklerini de bilmelerine rağmen sermaye politikası yapıyorlar ama onu çok açık ifade etmiyorlar. Daha çok ‘Şu anki sorunlarınızı görüyoruz ancak diğer partiler veya hükümet sizi önemsemiyor, sorunlarınızı da çözmeye çalışmıyor, o yüzden biz çözeceğiz. Aslında göçmenler olmasa her şey daha kolay olur.’ çizgisinde bir politika sürdürüyorlar ve insanlar inanıyorlar. Çünkü bir esas bir alternatif olmadığı için bunu alternatif olarak görüyorlar gerçekten. Yani hükümet politikasına karşı tepkiler çoğalınca onlar da güç topluyorlar ve Almanya’daki sol parti bu öfkeyi ve insanları yeterince kazanamıyor.”

Demirel ise Almanya halkının neden AfD’yi alternatif olarak gördüğünü şu sözlerle değerlendirdi:

“Dünya genelinde de biliyorsunuz aşırı sağın güçlenmesi söz konusu. Yalnızca Almanya’ya tek başına bakamayız, liberal burjuva demokrasisinin bize en iyi sistem olarak dayatıldığı bir dönemde halklar bunlara artık perspektif vermeyeceğini, tıkandığını görüyor. AfD ise buna karşı bir sistem alternatifiymiş gibi kendini gösteriyor ancak bu sisteme hiçbir biçimde damga vurabileceği bir siyaseti yok, varsa da yalnızca daha kötü bir noktadan halkları daha sorunlu bir noktaya götürecek bir damga vurur. İnsanlar artık bir arayış içinde. Yani artık perspektifsizlik kendini daha çok gösteriyor.”

“AfD göçmen oyu da topluyor”

AfD’nin “Remigration” yani tersine göç siyaseti üzerine bir temizleme çalışması yapacağını söyleyen Demirel, partinin aynı zamanda da göçmenlerle bir sorununun olmadığını belirttiğini söylüyor. Demirel’e göre tüm göçmenlere karşı aşırı saldırılarda bulunan parti zaman zaman da kendi imajı için “sorun olan yalnızca çalışmayan, suç işleyen, burada kalma hakkı olmayan insanlar” gibi söylemler de üretebiliyor. Demirel, partinin sorun olarak gördüğü göçmeni kriminalize ettiği bir kısma indirgediğini belirtirken “Hatta AfD bu noktada birçok göçmenden de oy alabiliyor” dedi.

Fotoğraf: Laurie Dieffembacq / EP, Avrupa Birliği 2025

AfD’nin siyasal çizgisi üzerine ise Demirel, “AfD’nin içinde bir yandan gerçekten Nazi kesimlerinden örgütlü Nazi siyaseti arkasında giden bir kesim var. Diğer taraftan sağ muhafazakar neoliberal kesimleri de içinde barındırıyor. Örneğin Alice Weidel dediğimiz siyasetçi, en büyük şirketlerden biri olan Goldman Sachs’ten geliyor, halkın isteğini kabul edebilecek veya onun çizgisinde siyaset yapabilecek bir siyasetçi olmadığı aslında ortada ama daha farklı bir imaj verebiliyor kendisine,” yorumunu yaptı.

Ukrayna savaşı üzerine gelişen tartışmalarda farklı görüşlerin birbirleriyle tartışmalarının liberal demokrat bir ülke olan Almanya’da çok daha farklı, daraltılmış tartışmalara dönüştüğünü belirten Demirel, AfD’nin medyadaki bu fırsatı da kullanabildiğini belirtti:

“Almanya liberal demokrasisi bir daralma yaşadı. Farklı görüşlerin birbiriyle tartıştığı değil; birbirine damga vurarak hemen aşağılandığı bir siyasi ortamda AfD kendine demokrasiyi, düşünce özgürlüğünü savunabiliyormuş gibi bir imaj verdi.”

“Türkiyeli göçmenler arasında da AfD propaganda yapıyor”

AfD’nin göçmenlere yönelik sürdürdüğü propagandanın uzun yıllardır Almanya’da yaşayan kesimler üzerinde de yeni gelen göçmenlere yönelik bir nefreti körüklemesi konusunda Bahardır “Biz Türkiyeli göçmenleri, Türkiyeli işçileri de bu mücadelenin içine katmaya çalışıyoruz. Çünkü son senelerde AfD gibi partiler Türkiyeli göçmenlere yönelik de propaganda yapmaya başladılar. ‘Şu anki gelen göçmenler sizin gibi değiller, siz oturmuş göçmenlersiniz, yeni gelenler sizin işinizi elinizden alıyor’ propagandasını Türkiyeli göçmenlere karşı da yapıyorlar. Bu açıdan Türkiyelileri de bu mücadelenin içine katmaya çalışıyoruz,” dedi.

“Militarizm büyürse otoriter olan siyaset de büyür”

AfD’nin şu anki gelişimi ve gelecekte yaratabileceği sorunlar üzerine Demirel, “Almanya’da militarizm şu an kendini müthiş bir derecede genişletiyor. Liberal kesim de oldukça militarist bir siyasetin peşinde koşuyor. Ne zaman ki militarizm büyürse otoriter olan siyaset de büyür, otoriter seçimler de büyür, milliyetçilik de büyür. Aslında AfD’nin sonucu biraz uç noktadan baktığımızda bunun bir göstergesi. AfD eyalet düzeyinde hükümette olursa siyasi olarak eyalet anayasasında büyük değişiklikler yapabilecek. Almanya anayasası eyalet düzeyinde olduğundan siyasete bağlı bir savcılık söz konusu olacak. Burada önemli kozları ele alıp daha farklı bir sertlik getireceğini düşünüyorum. Yani sokakta saldırıların daha fazla artacağını, aşırı nazilerin gerçekten daha fazla agresifleşeceği bir siyaset ile karşı karşıya kalacağız. Bu tehlikeli bir siyaset. Zaten sol görüşlü insanlara, işte LGBTQ’ya saldırılar çoğalıyor, bunu yaşıyoruz. Göçmenlere yönelik saldırılar çoğalacak ve bu konuda savcılık tarafından belki gereken duyarlılığın verilemeyebileceği bir tehlike ile karşı karşıyız. Öğretmenlerin eğitim alanındaki verebilecekleri derslerde başka bir tehlike söz konusu, örneğin demokrasi dersleri düşürülecek. Önümüzdeki dönemde eğer AfD hükümete girebilirse, başbakanlığa gelebilirse böyle sorunlarla karşı karşıya kalacağımıza inanıyorum,” dedi.

“Mücadelede bölünmememiz gerekiyor”

Savaş politikalarına yönelik mücadelenin önemini anlatan Bahadır ise “Almanya’nın askeri bütçesi her sene fazlaca yükseliyor ve bu sene gerçekten rekorları kırdı. Tabii ki o bütçe için ayrılan parayı da başka yerlerden kesiyorlar. Örneğin otomobil fabrikalarından Volkswagen’ın 50 bin işçiyi işten çıkaracağını ilan etmesi. Bu sırada belli bir eyalette silah üretimine geçiyoruz. Yani savaş hazırlıklarına, sosyal kısıtlamalara karşı birlikte mücadele ettiğimizde ırkçılığı ancak o şekilde aşabiliriz” şeklinde açıkladı.

Demirel ise “Dünyanın gidişatı kötü, zengin ile fakirlik arasında uçurum gün geçtikçe büyüyor. İşçi, emekçilerin haklarına müthiş saldırılar var, azınlıklara müthiş saldırılar var. Irkçılık büyümekte, militarizm büyüyor. Savaş hazırlıkları gerçekten dünyanın büyük kentlerinde, büyük ülkelerinde kendini daha net bir biçimde gösteriyor. Bizim vereceğimiz mücadele bunların hepsine karşı bir mücadele olması gerekiyor. Bunu başarılı olarak yapmak istiyorsak bölünmememiz gerekiyor. Yani sen kara kaşlısın, ben mavi gözlüyüm, sen sarışınsın, ben kadınım, sen erkeksin, sen LGBT’sin diye bölünmeden gerçekten mücadeleyi büyütmek gerekiyor ve olayı işin temelinde görmek gerekiyor. Milliyetçilik bize bu dönemde gerçekten bir alternatif sunmayacaktır. Tam tersine savaş çığırtkanlığını büyütecektir. Zaten Almanya faşizmi göstergesi budur, İkinci Dünya Savaşıdır. Ondan dolayı bu mücadeleyi büyütmek, umudu kaybetmemek gerekiyor. Tam tersine daha fazla kenetlenip daha fazla mücadele vermek gerekiyor,” şeklinde değerlendirdi.

Barışın İzleri: “Kentle ilişki kuran farklı deneyimleri yan yana getirmeyi istiyoruz”

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi “Meydan” programı kapsamında “Barışın İzleri” adlı yeni bir proje duyuruldu. Proje, Diyarbakır’daki hafıza mekânlarını “duyu coğrafyasıyla” ele alan bir çalışma hedefliyor. Proje yürütücüsü Bervan Tan projede kentle ilişki kuran farklı deneyimleri yan yana getirmek için bir alan açmayı hedeflediğini, proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik ise amaçlarının acının içinden bir barış hikayesi çıkararak yaşananları romantikleştirmek değil, tüm kırılmalara rağmen ortak yaşama yeniden nasıl tutunulduğunu görmek olduğunu söyledi.

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin “Meydan: Toplanma Özgürlüğünü ve Kamusal Alanı Geri Kazanmak” projesi kapsamında desteklenen “Barışın İzleri” adında yeni bir proje duyuruldu.

Bir kentin değişimi ve dönüşümü çoğunlukla fiziksel bir değişim veya bir “iyileştirme” çalışmasının sonucunda kazandığı yeni formlar olarak düşünülse de Barışın İzleri projesi bu anlamları eksik buluyor. Toplumsal bir olaydan sonra kazanılan yeni bir bakış, mekân fiziksel formunu aynen korurken bile bıraktığı hislerle toplumsal hafızada farklı bir form kazanmış oluyor. Barışın İzleri projesi Diyarbakır’ın sayısız katmanında kazılı bu hafızayı karşılıklı paylaşarak belki daha önce hissedilmemişi, gözden kaçmış olanı deneyimlemeyi hedefliyor.

Proje yürütücüsü Bervan Tan ve proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik, Barışın İzleri projesinin Diyarbakır’ın yaslara, acılarla, zorunlu göçler ve kayıplara tanıklık etmiş hafıza mekânlarında barışın izinin nasıl sürülebileceğini, bu projede neleri amaçladıklarını ve yöntemlerini Niha+’a anlattı.

“Kent hafızası, bizimle birlikte yaşayan bir alan”

Proje yürütücüsü Bervan Tan’a göre, kent hafızası orada yaşayan insanların o kentle kurduğu ilişkide saklı:

“Aynı yer, farklı insanlar için bambaşka şeyler ifade edebilir. Birinin kendini ait hissettiği bir mekân, başka biri için bir kaybın ya da zor bir hatıranın karşılığı olabilir. Bazen de yıllardır içinde yaşadığımız bir yerin taşıdığı hikâyeyi hiç bilmiyor olabiliriz.”

Bervan Tan

Tan, kültürel ve tarihî mirasın dilde, anlatılarda, gündelik alışkanlıklarda, isimlerde ve kuşaktan kuşağa aktarılan hatıralarda da yaşamaya devam ettiğini söyledi. Bir şeyin artık o mekanda olmamasının bile hafızanın bir parçası haline geldiğini belirten Tan, “Kent hafızası, bugün de bizimle birlikte yaşayan, değişen ve farklı insanların deneyimleri ile çoğalan bir alan,” diye açıkladı.

“Fiziksel bir iz ortadan kalkıyor ama hafızadaki izi sürüyor”

Diyarbakır’ın çok katmanlı bir kent yapısına sahip olduğunu ancak tümünün aynı şekilde korunamamış olduğunu belirten Tan, yüzyıllardır varlığını sürdüren ve hala kentin kimliğinin çok önemli bir parçası olan yapıların yanında farklı dönemlerde yıkılmış, değiştirilmiş ya da dönüşmüş mekanları anlattı:

“Diyarbakır Surları bunun çok görünür örneklerinden biri. Cumhuriyetin ilk yıllarında surların bir bölümünün yıkıldığını biliyoruz. Daha sonraki yıllarda da farklı koruma, restorasyon ve düzenleme süreçleri yaşandı. Surların ve Hevsel Bahçeleri’nin bugün Dünya Mirası Listesi’nde olması elbette çok kıymetli ama bir yapının korunmasını yalnızca fiziksel olarak ayakta kalması üzerinden değerlendirmek yeterli değil. O yapının çevresiyle, kentle ve orada yaşayanlarla kurduğu ilişkinin nasıl devam ettiği de önemli. Dağkapı da bu anlamda üzerinde durulması gereken örneklerden biri. Farklı dönemlerde yapılan müdahalelerle meydanın görünümü ve kullanımı değişiyor. Burada ister istemez şu soru ortaya çıkıyor: Bir mekân yeniden düzenlenirken onun geçmişinden hangi izler korunuyor, hangileri görünür hâle geliyor, hangileri ortadan kalkıyor? Fiziksel olarak bir şeyi yeniden yapmakla o yerin hafızasını korumak her zaman aynı şey olmayabiliyor. İstasyon Meydanı da kentin hafızasında önemli ve ağır bir yere sahip. 5 Haziran 2015’te burada gerçekleşen bombalı saldırı, meydanın taşıdığı anlamlara kayıp ve yasla ilişkili başka bir hafıza katmanı ekledi. Meydanlar gündelik hayatın, buluşmaların ve karşılaşmaların yaşandığı yerler. Ancak böyle yıkıcı bir olayın ardından insanların o mekânla kurduğu ilişki değişebiliyor; oradan geçmek, orada bulunmak ya da o meydanı hatırlamak farklı anlamlar kazanabiliyor. Böylece meydan yaşananların hatırlandığı ve toplumsal hafızanın taşındığı bir mekân olarak da varlığını sürdürüyor.”

Bir kentin dönüşümünü yalnızca fiziksel değişimleri üzerinden okumanın yetersiz olduğunu düşünen Tan, mekânlarda yaşanan toplumsal olayların kent hafızasını ve insanların oradan geçerken ne hatırladığını ya da neleri konuşmakta zorlandığını değiştirerek insanların o yerlerle kurduğu ilişkiyi dönüştürdüğünü söyledi. Tan bu ikiliği “Bazen fiziksel bir iz ortadan kalkıyor ama hafızadaki izi sürüyor. Bazen de mekân olduğu yerde duruyor fakat artık taşıdığı anlam başka bir şeye dönüşüyor,” diye açıkladı.

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

“Bir yeri duyularla düşünmek”

Tan, yürümenin çevreyle kurulan ilişkiyi değiştiren bir deneyim olduğunu, daha önce defalarca geçilmiş bir yerde fark edilmeyen bir ayrıntı, bir ses ya da bir mekânın bıraktığı hissin yürüyüş sırasında başka türlü fark edildiğini anlattı. Projede hedeflenenler için ise Diyarbakır’ın hafıza mekânlarında bir araya gelmek, birlikte yürümek, dinlemek ve kentin geçmişiyle bugünü arasında kalan izlere dikkat etmek olduğunu anlattı.

Projenin “duyu coğrafyası” yaklaşımını anlatan Tan, “Bir yeri sesleriyle, ritmiyle, kokusuyla ve bedende bıraktığı hisle birlikte düşünmek. Biz katılımcılara kent hakkında tamamlanmış bir hikâye anlatıp onları belirli noktalara götürmek istemiyoruz. Elbette mekânların tarihini ve yaşananları önemsiyoruz ama katılımcıların kentle ve bulunduğumuz mekânlarla nasıl bir ilişki kurduğu da sürecin önemli bir parçası. O yer hakkında ne bildikleri, ne hatırladıkları, kendi deneyimlerinin o mekânla nerede kesiştiği ya da ilk kez neyi fark ettikleri de birlikte düşünmenin bir parçası hâline gelebiliyor. Herkes kendi deneyimi, hafızası ve algısıyla yürüyüşün bir parçası olabilir. Aynı mekâna birlikte bakmak, herkesin aynı şeyi görmesi ya da aynı şekilde hatırlaması anlamına gelmez” diye konuştu.

Proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik ise projenin yöntemlerinden bahsetti:

“Bir yerde kendi dilinde konuşabilmek, sesini çıkarabilmek, başkalarıyla yan yana durabilmek nasıl bir his bırakıyor? Bir şiir, stran, roman ya da kişisel bir hatıra bizi bir mekâna nasıl bağlıyor? Bunların hepsini hafızanın parçası olarak görüyoruz. Bir kentin hikâyesini kim anlatıyor ve kimlerin hikâyeleri duyuluyor? Dolayısıyla yürüyüşlerde bizim anlatımızı katılımcılara aktarmaktan çok, farklı hafızaların ve deneyimlerin yan yana gelebileceği bir alan açmaya çalışıyoruz. Yürüyüşlerden sonra da atölyelerde bir araya geleceğiz. Katılımcılar yürüyüşten kendilerinde kalan şeyi ister bir metinle, ister sesle, çizimle, şiirle, dizeyle, fotoğrafla ya da başka bir biçimde ifade edebilecek. Sonucun biçimini önceden belirlemememiz de projenin önemli bir parçası. Çünkü hem hafızanın hem de barışın tek bir anlatıya sığmadığını düşünüyoruz.”

Sevcan Tiftik

“Kentin hafızası yalnızca şiddetten oluşmuyor”

Tiftik, barışın çoğu zaman çatışmanın sona erdiği bir an ya da gelecekte ulaşacağımız bir durum olarak konuşulduğunu ancak barışın gündelik hayatın içinde, insanlarla ve mekânlarla kurduğumuz ilişkilerde de izleri olabileceğini söyledi. Bu projenin “Barış nerede?” sorusunun tek bir cevabını aramadığını, barışın nerelerde belirebildiğini, nelerelerde kesintiye uğradığını, nerelerde yeniden mümkün hale geldiğini aradığını belirtti.

Tiftik, kentin acılarla dolu geçmişine rağmen barışı aramak üzerine “Diyarbakır gibi çatışmanın, devlet şiddetinin, kayıpların, zorunlu göçün ve yasın kent hafızasında çok güçlü izler bıraktığı bir yerde bunu konuşurken elbette bu geçmişi paranteze alamayız. Ama kentin hafızası yalnızca yaşanan şiddetten de oluşmuyor. İnsanların o şiddetin ardından yeniden bir araya gelme, dayanışma, yas tutma, hatırlama, gündelik hayatı sürdürme ve kamusal alanı yeniden paylaşma deneyimleri de bu hafızanın içinde. Meydanlar bu açıdan bizim için özellikle önemli. Meydan dediğimiz yer yalnızca büyük toplumsal olayların gerçekleştiği bir zemin değil. Aynı zamanda buluştuğumuz, birbirimizi gördüğümüz, sözümüzü söylediğimiz, itiraz ettiğimiz, kutladığımız, yas tuttuğumuz ve yan yana durduğumuz yer. Dolayısıyla aynı meydanda hem şiddetin hem direnişin, hem kaybın hem dayanışmanın izleri bulunabiliyor. ‘Barışın izleri’ derken biraz da bu çelişkili hafızanın peşine düşüyoruz. Acının içinden kendiliğinden bir barış hikâyesi çıkarmaya ya da yaşananları romantikleştirmeye çalışmıyoruz. Tam tersine, bütün bu kırılmalara rağmen insanların birbirlerine, kente ve ortak yaşama yeniden nasıl tutunduğunu merak ediyoruz” diye konuştu.

Tan ise Diyarbakır’ın çok katmanlı hafızası ve kentle ilişki kuran herkesin deneyiminin birbirinden farklı olması üzerine “Bizim yapmak istediğimiz bu farklılıkları tek bir anlatıda birleştirmekten çok, yan yana gelebilecekleri bir alan açmak. Kayıp ve yas da bu hafızanın önemli parçaları. Bunları geçmişte kalmış ya da geride bırakılması gereken deneyimler olarak değil, bugün de insanlarla, mekânlarla ve kentle kurulan ilişkide karşılığını bulan hafıza katmanları olarak düşünmek önemli” dedi.

“Aynı kentte birlikte olmanın başka biçimlerini nasıl düşünebiliriz?”

Tan, sözlerini sonlandırırken barışın insana bazen çok büyük bir kelime gibi geldiğini, oysa gündelik ilişkilerde ve hafızalarda da yer bulabildiğini anlattı:

“Birbirimizi gerçekten dinlediğimizde, farklı deneyimlerin yan yana durmasına izin verdiğimizde, bir mekânın geçmişiyle yüzleşmekten kaçınmadığımızda nasıl bir karşılaşma mümkün olabilir? Barış, birbirinin hafızasını geçersiz kılmadan dinleyebilmekte, aynı yere dair farklı hikâyelerin var olabileceğini kabul etmekte ya da hemen bir sonuca varmaya çalışmadan bir süre aynı sorunun etrafında birlikte durabilmekte.

Yürüyüş sırasında bazen bir ses, bir sokaktaki iz, bir yapının gölgesi, bir anlatı ya da daha önce önemsemeden yanından geçtiğimiz küçük bir ayrıntı bizi başka bir hatırlamaya, karşılaşmaya ya da düşünceye götürebilir. Geçmişi unutmadan, yaşananların ağırlığını azaltmadan ve farklı hafızaları tek bir anlatıda toplamadan, aynı kentte birlikte olmanın başka biçimlerini nasıl düşünebiliriz? Barışın İzleri biraz da bu sorunun etrafında birlikte yürümek, dinlemek ve bakmak için açılmış bir alan.”

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

Dijital şiddetin odağında kadın ve LGBTİ+’lar

Dijital şiddet: “Aile içindeki zihniyet dijital ortama taşındı”

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’ne (UN Women) göre her iki kadından biri yaşamı boyunca bir tür dijital şiddete maruz kalıyor. Feminist yazar Berrin Sönmez dijital şiddetin temel motivasyonunu “Tüm hedef kadınların söz kurmasını engellemek. Kadınların kamusal görünümlerini, kamusal yetkilerini engellemek,” olarak açıkladı. KADAV gönüllüsü Özgül Kaptan ise dijital şiddetle mücadele alanındaki yetersizlikler için “Doğrudan teması da içeren farklı örgütlenme ve mücadele biçimlerine ihtiyaç var,” dedi.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Dijital şiddet, kadın ve LGBTİ+’lara yönelik halihazırda mevcut olan baskı ve şiddetin sanal ortama taşınması olarak tanımlanıyor. Kadın hakları savunucuları, dijital şiddet için şiddetin en elverişli yöntemlerden biri olmasına rağmen takipçisi olmanın ve bu alanda adalet aramanın da bir o kadar zor olduğunu vurguluyor. Sosyal medyada en sık hedef haline gelen kesimler, gazeteciler, siyasetçiler ve hak savunucuları gibi kamusal görünürlüğü yüksek kadın ve LGBTİ+’lar oluyor.

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA)’nın 3 Aralık 2025 tarihinde yayınladığı “Dijital Şiddet – Teknoloji Destekli Cinsiyete Dayalı Şiddet Rehberi”ne göre, her iki kadından biri yaşamı boyunca bir tür dijital şiddete maruz kalıyor ve kadınların çevrimiçi tacizle karşılaşma olasılığı erkeklere göre 27 kat daha fazla. Türkiye’de her beş genç internet kullanıcısından biri dijital şiddete maruz kaldığını bildiriyor.

Yakın zamanda kamuoyuna yansıyan örnekler

“Israrlı takip dijital ortama taşındı”

Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği’nin (TBİD)’nin KONDA Araştırma Şirketi’yle birlikte Kasım 2021’de yayımladığı “Türkiye’de Dijital Şiddet Araştırması” sonuçlarına göre kadınların %51’i dijital ortamlarda yazılı, sesli veya görüntülü taciz mesajları alıyor, %46’sı ise ısrarlı takibe uğruyor. BM Kadın Birimi Dijital Şiddet Rehberi’nde ise en yaygın dijital şiddet türleri, çevrimiçi taciz, görsel odaklı cinsel taciz, çevrimiçi ısrarlı takip ve cinsiyetçi nefret söylemi olarak listeleniyor.

Yine aynı rehberde dijital şiddeti diğer şiddet biçimlerinden ayıran özellikler olarak şu maddeler yer alııyor:

  • Anonim olabilir,
  • Uzaktan uygulanabilir (fiziksel temas olmadan dünyanın her yerinden işlenebilir),
  • Failler için kolay erişilebilir (failler için maliyeti ve zorluğu düşüktür),
  • Yayılma hızı yüksektir (internet üzerinden kolayca yayılır, şiddete maruz kalanları yeniden travmatize eder),
  • Cezasızlık riski barındırır, Otomasyona açıktır (sınırlı zaman ve çabayla otomatikleştirilebilir),
  • Kolektif olarak organize edilebilir,
  • Şiddetin normalleşmesine katkı sağlar (şiddetin dijital alanda daha az ciddi algılanmasına katkıda bulunur),
  • Sürekli olabilir (görüntüler ve dijital materyaller süresiz olarak varlığını sürdürebilir)

Feminist yazar Berrin Sönmez ve Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV) gönüllüsü Özgül Kaptan, kadın ve LGBTİ+’ların maruz bırakıldığı dijital şiddete ilişkin değerlendirmede bulundu.

Sönmez, teknolojinin gelişmesi ile birlikte birçok şiddet türünün dijital ortama taşındığını söyledi:

“Teknolojinin gelişmesi ile birlikte ‘stalking’ denilen ısrarlı takip diye Türkçede kullandığımız şey bu sefer dijital ortama taşındı. Sosyal medya hesapları açık olduğu için o açık hesaplardan bu tür takipler yapılıyor ve bu takipler zaman içerisinde bıktırıcı tehditkar ya da sosyal medyada kullanılan fotoğrafları yeniden kullanarak bir tehdit unsuru haline getirerek kadınları, LGBTİ+’ları büyük bir endişeye sevk edecek boyuta ulaşabiliyor.”

Berrin Sönmez, Fotoğraf: T24

AI destekli istismar

Nisan 2026’da yayımlanan 119 ülkeden 641 kadınla yapılan “Kırılma Noktası: Yapay Zeka Çağında Dijital Şiddet Etkileri, Tezahürleri ve Çözümleri” adlı BM Kadın Birimi’nin raporunda 4 kadından birinin yapay zeka (AI) destekli istismara uğradığı belirtildi. Raporda kadın katılımcıların yüzde 12’sinin rızaları olmadan kişisel fotoğraflarının paylaşılmasına, yüzde 6’sının fotoğraf ve videolarının “deepfake” yoluyla veya yapay zekayla oynanmasına maruz kaldığına ve yüzde 27’sinin rızası olmadan cinsel içerikli mesajlara maruz bırakıldığı belirtildi. Rapordaki AI ve görsel tabanlı online şiddete maruz kalan kadınların mesleğe göre dağılımında ise en fazla yazarlar ve diğer kamu iletişimcilerinin mesaj yoluyla taciz vakalarına maruz kaldığı görülüyor.

8 Nisan 2026’da yayınlanan AI Forensics’in Telegram’ın toplumsal cinsiyete dayalı şiddete nasıl bir altyapı sağladığını ele alan araştırması, İtalya ve İspanya’daki telegram gruplarını inceledi. Araştırma yaklaşık 6 haftalık bir süreçte 16 grup ve kanalı inceleyerek 3 milyona yakın mesaja ulaşıyor. İtalya ve İspanya’daki grupların birbirinden bağımsız olmadığını, genellikle kadınların ve çocukların mahrem görüntülerinin veya “nudifing bots” denen botlar aracılığıyla yapay olarak çıplak hale dönüştürülmüş fotoğraf ve videolarının abonelikler şeklinde satıldığı bir ticaret ağına ulaşıyor. Araştırmanın sonunda ise söz konusu ülkelerin ve AB’nin bu konuda daha güçlü adımlar atması gerektiğini, telegram platformunun belli denetimlere tabi tutulması gerektiği öneriliyor.

“Genç kadınlar dijital şiddete daha çok uğruyor”

Kaptan’a göre, dijital şiddete uğrayan kesimlerde iki grup önce çıkıyor:

“İlki, kamusal görünürlüğü, söz söyleme gücü ve karar alma mekanizmalarındaki konumu arttıkça kadınların cinsiyet temelli dijital şiddete maruz bırakılma riski de yükseliyor. Yani, kadın siyasetçiler ve seçilmiş kadınlar, kadın gazeteciler, kadın insan hakları savunucuları, feminist aktivistler ve kadın hakları savunucuları daha yüksek risk grubunu oluşturuyor. Yaş grubu olarak ise daha çok genç kadınlar ve kız çocukları öne çıkan gruplar.”

Özgül Kaptan, Fotoğraf: İndependent Türkçe

Sönmez ise dijital şiddetin, siyaset alanındaki kadınlar ve feminist örgütlerdeki kadınların hepsinin başına geldiğini belirtti. Sönmez, özellikle yakın zamanlarda suça sürüklenen çocuklar konusunda çıkarılan yasanın çocuk haklarına aykırı olduğunu söyleyen kadınların ve LGBTİ+’ların da dijital şiddete maruz kaldığını hatırlattı.

Sönmez, dijital şiddet meselesinde tek bir kişiyi hedef alan saldırıların kadınların hayatını “muazzam derecede” zorlaştırdığını aktardı:

“Bir dijital taciz durumu var. Ama diğer taraftan da politik olarak pek çok partinin trolleri var ve o troller derhal harekete geçebiliyorlar. Bu politik ortamda kadın politikasını aşağılamak, değersizleştirmek, kadınları aynı şekilde susturmak için hareket ediyorlar. Buna karşı yapılacak şeyler basit aslında.

Ya tartışmaya devam edeceksin ya da insan haklarını aşağılayan boyutlara ulaştığında şikayet edeceksin. Ama şikayetlerimize kim ne cevap verecek? Onu da biliyoruz. Kimse vermeyecek.”

Dijital şiddet sonrası depresyon

BM Kadın Birimi’nin “Kırılma Noktası: Yapay Zeka Çağında Dijital Şiddet Etkileri, Tezahürleri ve Çözümleri” raporuna göre dijital şiddet, birçok kadın için kalıcı zararlar bırakıyor. Ankete katılımcı kadınların neredeyse çeyreğinin tamamı dijital şiddet deneyimleriyle bağlantılı anksiyete ve/veya depresyon tedavisi gördüklerini ya da tanı aldıklarını bildirdi. Katılımcıların %13’ü ise travma sonrası stres bozukluğu tanısı aldı. Ruh sağlığına ilişkin bu veriler mesleki yönelimler bazında değerlendirildiğinde ise kendisini yazar veya kamu iletişimcisi olarak tanımlayan grubun öne çıktığı görülüyor. Dijital şiddete maruz kalmaları ile bağlantılı olarak bu meslek grubu katılımcılarının %39’u anksiyete ve/veya depresyon tanısı almışken %22’si travma sonrası stres bozukluğu tanısı almıştır.

Yapay zeka ve görsel temelli dijital şiddet: Meslek gruplarına göre tablo

Gazeteciler ve medya çalışanları
İnsan hakları savunucuları ve aktivistler
Yazarlar ve diğer kamusal iletişimciler
Yapay zeka ve görsel temelli çevrimiçi şiddet biçimleri

“Aşağıdakilerden hangilerine çevrimiçi ortamda kişisel olarak maruz kaldınız?” sorusuna verilen yanıtların yüzdesi

Kişisel görüntülerin (cinsel veya mahrem içerikli olanlar dahil) rıza dışı paylaşımı
Gazeteciler
9.1%
İHS/Aktivist
15.3%
Yazar/İletişimci
14.5%
Derin sahteler (deepfake) veya manipüle edilmiş görsel/video içerikler
Gazeteciler
4.5%
İHS/Aktivist
8.4%
Yazar/İletişimci
9.7%
Direkt/özel mesaj yoluyla istenmeyen cinsel yaklaşım (istenmeyen mahrem görsel, siber çiçeklenme (cyberflashing), cinsel imalar vb.)
Gazeteciler
23.8%
İHS/Aktivist
32.9%
Yazar/İletişimci
40.3%
Çevrimiçi şiddetin ruh sağlığı üzerindeki etkileri

“Çevrimiçi şiddetle bağlantılı olarak aşağıdaki kişisel etkilerden hangilerini yaşadınız?” sorusuna verilen yanıtların yüzdesi

Anksiyete ve/veya depresyon tanısı almış/tedavi görmüş olma
Gazeteciler
24.7%
İHS/Aktivist
26%
Yazar/İletişimci
38.7%
TSSB (travma sonrası stres bozukluğu) tanısı almış/tedavi görmüş olma
Gazeteciler
12.8%
İHS/Aktivist
14.9%
Yazar/İletişimci
21.9%
Yukarıdaki veriler BM Kadın Birimi’nin “Kırılma Noktası: Yapay Zeka Çağında Dijital Şiddet Etkileri, Tezahürleri ve Çözümleri” raporuna göre derlenmiştir.

Dijital şiddet otosansüre sebep oluyor

Ruh sağlığı etkilerinin yanı sıra raporda katılımcıların belirttiği diğer sonuçlar dijital şiddetin etkisinin ciddiyetini ve etkisini gözler önüne seriyor. Katılımcıların %41’lik büyük bir bölümü dijital şiddetin sosyal medyada otosansür uygulamalarına sebep olduğunu belirtti. Katılımcıların %19’u ise iş yerlerinde otosansür uygulamalarına sebep olduğunu söyledi.

Yazar ve diğer kamu iletişimcisi katılımcı grubunun %50’si dijital şiddet sebebiyle sosyal medyada otosansür uyguladıklarını belirtirken gazeteciler ve medya işçileri için de veriler pek farklı değil. Aynı zamanda rapora göre 2020 yılında yapılan ankete kıyasla kadın gazeteci ve medya işçilerinin otosansür uygulama oranında %50 oranında bir artış mevcut.

“’Mağdur suçlayıcılık’ binlerce yıllık bir gelenek”

Dijital şiddetin kadınlar ve LGBTİ+’lar üzerindeki etkisine ilişkin görüş bildiren Sönmez, “Kadını suçlamak, ‘mağdur suçlayıcılık’ dediğimiz kavram binlerce yıllık bir gelenek maalesef. Çok fazla toplumlarda da gördüğümüz bir şey. Yakın zamanlara kadar da devam eden kültüre yerleşmiş bir unsur” dedi.

“Kuyruk sallamasa yapmazlardı” veya “akıllı kadın dayak yemez” gibi halk arasındaki sözlerin kullanıldığını hatırlatan Sönmez, “Ama şu anda bu yaklaşımın geri getirilmesi, tekrar toplumun kültürüne egemen olması için çalışıyorlar. Eskiden aile içinde, mahalle ortamında iken şu anda dijital ortamda yaşanıyor bu zihniyet. Başka kelimelerle, başka isimlerle değersizleştirmek yönünde. Tüm hedef kadınların söz kurmasını engellemek. Kadınların kamusal görünümlerini, kamusal yetkilerini engellemek” diye konuştu.

Sönmez, inançlı kadınların da benzer durumlarla karşı karşıya kaldığını anlattı:

“Dindar kadınların da fikir üretmesi, politika yapması, görüş belirtmesi, kamusal alanda çalışması, yetkin olması, karar verici mekanizmalara gelmesini kadınlar için suç gibi gören, gösteren zihniyet güçleniyor günümüzde. Özellikle tarikat cemaatler çok kolay organize edebiliyorlar bu tür saldırıları. En çok oradan doğru geliyor bu saldırılar ve iktidar da buna göz yumuyor. Belki besliyor, destekliyor. Kolluk gücünün ve yargının da burada kadınların yanında değil, onların yanında.”

Şiddetin bildirilme oranları

UN Women 2026 Nisan raporuna göre katılımcı kadınların çeyreği yaşadıkları dijital şiddeti polise bildirirken %15’i ise istismarcılarına karşı yasal aksiyonlar aldığını bildirdi.

Bu verilere göre, içerisinde avukatların da olduğu kadın hakları savunucularının yüzde 30’u yaşadığı olayı polise bildiriyorken %19’u ise yasal aksiyon alıyor.

Raporun devamında ise yasal yollara başvuran halihazırda az sayıda kadının da yalnızca %10’u istismarcılarına suçlamaların yöneltildiğini belirtiyor. Rapor, bu düşük suç duyurusu oranlarının sebeplerini polis teşkilatlarının teknolojiyi kullanmalarındaki yetersizlikler, büyük teknoloji şirketleri ile işbirliği eksikliği gibi sebepleri sıralıyor. Bunlara ek olarak raporda dijital şiddete karşı polise şikayette bulunan kadınların %24’ünün ise “mağdur suçlayıcı”lık deneyimlediği belirtiliyor. Yani şikayette bulunan katılımcı kadınların %24’ü polis memurları tarafından “istismarcıyı tetikleyecek ne yaptın veya ne söyledin?” gibi sorunlarla ve suçlamalarla karşı karşıya kalıyor.

“İktidarın kafasında kadını korumak yok”

Dijital şiddet vakalarına yönelik işleyen sürece yönelik gözlemlerini anlatan Sönmez, şunları söyledi:

”Twitter’da iki kelime iktidar aleyhinde yazan anında bulunuyor ve gözaltına alınıyor. Bu sürecin dijital şiddetin engellenmesi için kullanılacak bir yöntem olarak öne çıkması lazım. Kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik dijital şiddeti önlemek için iktidarın elinde bütün güçler, iletişim başkanlığıdır, emniyetin takip sistemleri vesaire bunların hepsi ellerinde araç olarak var. Ama kafalarında kadını korumak yok. Aksi takdirde dijital şiddetle mücadele çok kolay bu imkanlarla.

Kadınları, çocukları, LGBTİ+’ları koruyacak 6284’ün bir amir hükmü getirdiği yorumuyla o işlemler yapılabilir. Bu da bir şiddettir çünkü. Siyasette de yapıyorlar bunu. Bir politikacı kadın, bir komedyen bir şey söylediğinde herkes ayaklanıyor, bir başörtülü kadın bir barda oturmuşsa anında herkes onu hedef gösteriyor. Ama asıl olan kadınların, çocukların ve LGBTİ+’ların korunması. Maalesef bunun yapılmadığını biliyoruz.

Tam tersine bu şiddetin teşvik edildiği yönünde, en azından göz yumulduğu yönünde, yargılanacak cezasız bırakıldığı yönünde, cezasızlıkla teşvik edildiği yönünde toplumda herkes neredeyse hemfikir gibi. En azından feminist çevrelerde bu hemfikirlik var.”

“Farklı mücadele biçimleri gerekli”

Kaptan ise dijital şiddete karşı etkili bir sistemin kurulmadığını belirterek “Son yıllarda cinsiyet temelli suçlarda adalete erişimde çok çok geriye düşüldü genel olarak ama dijital şiddet alanında sorun çok daha büyük. Sonuç almak çok daha zor. Genel anlamda bilişim suçlarını araştırmak ve sonuçlandırmak konusunda teknik eksiklikler yok aslında. Ama konu kadınların adalete erişimi olunca her alanda olduğu gibi bu alanda da her şey yavaşlıyor ne yazık ki” dedi.

Türkiye kadın hareketinin kadına karşı şiddetle mücadele alanında uzun yıllara dayanan bir mücadele verdiğini hatırlatan Kaptan, “Ancak dijital şiddetle ilgili özel bir strateji ve mekanizma ortaya koyduğunu henüz söyleyemeyiz. Dijital şiddetle mücadele alanında şöyle bir sıkıntı var; dijital alanda genel olarak yoğun bir ‘fake mi acaba’ şüphesi oluşuyor. Bu sebeple doğrudan teması da içeren farklı örgütlenme ve mücadele biçimlerine ihtiyaç var.”

“Katliam Yasası”nın 2. Yılı: “Barınaklardaki hayvanların akıbeti bilinmiyor”

2 sene önce yürürlüğe giren 7527 sayılı kanunun ardından, hayvan hakkı savunucuları Eray Özgüner ve Özlem Günaydın yasayla beraber hayvan katliamlarının önünün açıldığını ifade etti. Ankara Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Tuğba Gürsoy ise belediyelerdeki hayvan hakkı ihlaline dikkat çekerek bu konuda örnek gösterilecek bir belediye olmadığını söyledi.

2 Ağustos 2024’te yürürlüğe giren ve hayvan hakkı savunucuları tarafından “Katliam Yasası” olarak adlandırılan 7527 sayılı kanun, yürürlüğe girmesinin ikinci yılını doldurdu. Veteriner Hekimler Odası’nın, hayvan hakları savunucularının ve yaşam hakkına duyarlı tüm vatandaşların iki senelik bu dönemde basın açıklamaları ve eylemlerle karşısında durduğu bu yasa, hayvanlara yönelik şiddeti ve katliamı ikinci senesinde de meşrulaştırmaya devam etti.

Medya nasıl kullanıldı?

Yasanın yürürlüğe girme sürecinde hem sosyal medyada hem ana akım medyada yayınlanmaya başlayan sokakta yaşayan hayvanların hedef gösterildiği şiddet içerikli paylaşımlar ve haberler üzerinden yeni yasa, tartışmalara konu oldu. Çoğu medyada sokakta yaşayan hayvanlar, “başıboş” veya “sahipsiz” adıyla anılırken, kimi medya organlarında sokakta yaşayan köpeklerin saldırısı sonucu çocukların öldüğü, çoğu kez kanıt olmadan yansıtıldı. Örneğin Mart 2025’te, Ankara’da 6 yaşındaki bir çocuğun ölümü ilk anda köpek saldırısına bağlanmış, ancak ardından istismar ve cinayet sonucu öldürüldüğü ortaya çıkmıştı. Hayvan hakkı savunucuları, bu haberlerin bir kısmının yalanlandığını, birçoğunun da bilinçli bir şekilde medyaya sunulduğunu hatırlattı. Zaman zaman milletvekilleri aracılığıyla meclise de taşınmış olan hayvanlara yönelik dezenformasyon, bu haberlerin kamuoyunda yasanın benimsenmesi üzerine etkisi oldu.

2025’in ilk 6 ayını ve sonrasında 2025 yılını kapsayan Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin (HAKİM) medyaya yansıyan vakaları derlediği Medya İhlâl Raporu’na göre, sokakta yaşayan hayvanlara uygulanan işkence ve acı muamele ilk 6 ayda en az 1252 olarak saptanırken, yıl sonunda bu sayı 3980’e çıktı. 2025’in ikinci yarısında %117 oranında artmış olan “işkence ve acı verici muamele” verilerinin yanında sokakta yaşayan hayvanların belediyeler tarafından toplandığı vakaların haberleştirilmediğini duyurmuştu. Burak Özgüner Hayvan Hakları Çalışma Merkezi’nden (BURHAK) Eray Özgüner’e göre ise medyaya yönelik bu manipülasyonların hayvan hakları alanında haber yapan gazeteciler tarafından haberlerin gerçekliğinin kanıtlanamamış olması da büyük bir eksiklik.

İzleme Kaydı 2025

Medya İhlâl Raporu

Yıl içinde medyaya yansıyan hayvan hakkı ihlallerinin kayıt altına alınan türleri ve asgari sayıları.

01

Yaşam Hakkı

Birey + 2.530 kovan arı + 154.380 deniz canlısı

En az 3.939.077
02

İşkence ve Acı Verici Muamele

En az 3.980
03

Kaza

En az 820
04

Araçla Ezme

En az 21
05

Zehirleme

Birey + 76 kovan arı

En az 426
06

Ateşli Silahla Vurma

En az 263
07

Dövüştürme

En az 4.217
08

Yasadışı Avcılık

Birey + 124.548 deniz canlısı

En az 10.931
09

Yasaya Aykırı Ticaret

En az 9.512
10

Cinsel Şiddet

En az 16
11

Kamu İle İlgili İhlaller

En az 1.007.750
12

Kapatılma Sebebiyle Meydana Gelen İhlaller

Birey + 2.544 kovan arı + 51.000 kg deniz canlısı

En az 3.798.316
13

Bilinmeyen Sebepler

En az 2.342

Belediyelerde bilgiye ulaşmanın önünün kesildiğini, barınakların koşulları, barınaklardaki hayvan sayısı, kaçının kısırlaştırıldığı gibi soruların “Bilgi Edinme Kanunu” kapsamında verilen dilekçelerde bile cevapsız kaldığını hatırlatan Özgüner, belediyelerle yapılan toplantılarda da bu soruların geçiştirildiğini ve cevapsız bırakıldığını belirtti.

Eray Özgüner

Katledilen hayvanlar yargıya taşındı mı?

Hayvan hakları savunucularının aynı zamanda “Kanlı Yasa” olarak hitap ettiği 7527 sayılı kanun ile önü açılan hayvan katliamlarının mahkemelerce cezasızlık politikası ile desteklenerek uygulanmaya devam ediyor. Yaşam için Yasa İnisiyatifi’nden Özlem Günaydın, yasanın yürürlüğe girmesi ile başlayan bu iki yıllık deneyim için “Yaşanan katliamların ardından birçok suç duyurusunda bulunuluyor, hukuki süreçler takip ediliyor ve deliller kamuoyuyla paylaşılıyor. Ancak bu süreç faillerin büyük ölçüde cezasız kaldığını gösteriyor. Etkin soruşturmalar yürütülmüyor, dosyalar sürüncemede bırakılıyor ve sorumlular hakkında caydırıcı yaptırımlar uygulanmıyor. Bu durum yeni katliamların önünü açıyor ve yaşam hakkı ihlallerini sıradanlaştırıyor” ifadelerini kullandı.

Hayvan hakkı ihlalleri ve usulsüzlük uygulayan belediyelere yönelik meclise sunulan soru önergelerine karşı da benzer bir kayıtsızlık görülüyor. HAKİM 2025 Meclis Hayvan Hakları Raporu’nda yasa kapsamında meclise sunulan 24 soru önergesinde bir kısmının süresi geçtikten sonra cevaplandığı, bir kısmının ise cevaplanmadığına ulaşıldı. Ankara Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Tuğba Gürsoy, hayvanlara yapılan kötü muamelenin yargıda sonuç alamadığına ilişkin “Çoğunu yargıya taşımış olsak da pek sonuç alamıyoruz” dedi.

“İçişleri bakanlığından büyük baskı var”

Mecliste yöneltilen soru önergelerini cevapsız bırakan İçişleri Bakanlığı’nın rolünün yasanın uygulandığı şu süreçte oldukça aktif olduğu da görüldü. Özgüner, İçişleri Bakanlığı’ndan valiliklere, valiliklerden ise belediye başkanlarına yapılan baskının oldukça fazla olduğunu belirtti. Özgüner, “Belediyelerle yaptığımız İl Hayvanları Koruma Kurulu toplantılarında ‘hiç zaman kaybetmeden köpekleri toplayın’ şeklinde büyük bir baskı var. Belediyeler ceza alacağız korkusuyla hayvanları toplamak zorunda olduklarını belirttiler. Bu bir gerekçe değil. Eğer senin yerin yoksa, kapasiten yoksa, veterinerin yoksa bir belediye çıkmalı, ‘benim elemanım yok, kapasitem yok, barınağımda yer yok’ demeli. Türkiye’de hiçbir belediye böyle bir açıklama yapmadı” diye anlattı.

🐾

MECLİS HAYVAN HAKLARI RAPORU2025

— RAPOR VERİLERİ —

📄
KANUN TEKLİFLERİ 3

Rapor kapsamında 3 kanun teklifi incelenmiştir. Tekliflerin 2’si CHP İstanbul Milletvekili Nimet Özdemir, 1’i DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın ve Burcugül Çubuk tarafından hazırlanmıştır.

🔍
ARAŞTIRMA ÖNERGELERİ 4

Rapor kapsamında 4 araştırma önergesi incelenmiştir. Önergeler DEM Parti milletvekilleri tarafından hazırlanmıştır.

✉️
YAZILI SORU ÖNERGELERİ 167

Rapor kapsamında “hayvan” konulu soru önergelerinin 66’sına cevap verilmiş, 101’ine cevap verilmemiştir.

SORU ÖNERGELERİNİN PARTİLERE GÖRE DAĞILIMI

CHP 88
DEM 43
YYG 16
İYİ 12
BAĞIMSIZ 5
MHP 2
TİP 1

Belediyelerin tutumu ne oldu?

Yasa ile birlikte belediyeler tarafından uygulanan en sık karşılaşılan hayvan hakkı ihlali, usulsüz toplama ve takiben barınakların yetersizliği oldu. Özgüner, toplamalar yapılırken veteriner hekim olmadan Veteriner İşleri Müdürlüğü personellerinin toplanılan hayvanların yaşlarını ve koşullarını gözetmeden doz ayarlaması yapmadan uyuşturucu iğne atarak toplandığına şahit olduğunu anlattı. Özgüner, bu uygulamayı takiben iğne etkisi altındaki hayvanların bir de uzun yollarda barınağa götürülme süreçlerinde yarısının yolda ölmesine sebebiyet verdiğini belirtti.

Avukat Gürsoy, bu iki seneyi değerlendirirken belediyelerin tutumlarında herhangi bir ayrım yapılamayacağını, pek çoğunda “Ankara’da yaşananlar kadar korkunç” olaylar yaşandığını belirtti.

  • 8-10 Ağustos 2024’te Ankara Altındağ’da bir hayvan bakımevine yakın bir arazide 11 ölü köpek bulunmuş, hayvan hakları savunucuları belediyenin köpekleri uyuşturucu iğneyle öldürüp toplu şekilde gömdüğünü iddia etmişti.
  • 11 Haziran 2025’te Gölbaşı Belediyesi görevlilerinin Eymir Gölü etrafında ODTÜ arazisinden usulsüz şekilde işkenceyle sahipsiz sokakta yaşayan köpekleri sürükleyerek topladığı video sosyal medyaya yansımıştı.
  • Ankara İl Emniyet Müdürlüğü, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen NATO zirvesi öncesinde güzergahlardaki ve etkinlik alanlarındaki “sahipsiz tüm sokak köpeklerinin” toplatılması emriyle belediyelere yazı gönderdi.

Gürsoy ayrıca sürekli yapılan toplamalara karşın barınak kapasitelerinin yetersiz olduğunu da belirtti. Belediyelerin uyguladığı bu usulsüzlükler karşısında belediye denetimlerinin artırılması gerektiğini ve belediyelere bu kadar geniş yetkiler tanınmaması gerektiğinin altını çizdi. Günaydın ise belediyelerin tutumunu “Yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte belediyeler, sokakta yaşayan hayvanları korunması gereken canlılar olarak değil, ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak görmeye başladı.” şeklinde değerlendirdi.

Tuğba Gürsoy, Fotoğraf: 9. Köy

“Barınaklardaki hayvanların akıbeti bilinmiyor”

Sıkça tartışılan barınakların durumu da Günaydın tarafından “Bugün birçok barınak rehabilitasyon ve tedavi merkezi olmaktan çıkarılmış durumda. Hayvanlar mahallelerinden koparılarak kapalı alanlara hapsediliyor, akıbetleri belirsiz bırakılıyor.” şeklinde değerlendirildi. Gürsoy, yasayla birlikte son iki senede birçok barınağa hiçbir şekilde girmediklerini belirtti. “Yerel Hayvan Koruma Görevlisi” unvanının da kalkmasıyla barınaklara yapılmak istenen ziyaretlerin büyük oranda kısıtlandığını açıkladı. Rant açısından takibi zor büyük miktarlı ihalelere verildiğini söyleyen Gürsoy, barınaklara erişimin ne derecede kısıtlanmış olduğunu anlattı.

Barınaklara yönelik erişimlerin kısıtlanmasıyla toplanılan hayvanların miktarıyla ilgili gerçek verilere ulaşmanın da önü kapatıldı. Özgüner, İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı toplanan hayvan sayısıyla barınaklardaki hayvan sayılarının çeliştiğini belirtirken, aradaki farkı takibine dahi izin verilmeyen çok büyük bir katliamın söz konusu olduğu şeklinde açıkladı. Özgüner bu katliamı “Türkiye tarihinde Hayırsızada Toplu Sürgün Katliamı vaktinden sonraki ikinci katliam” olarak tanımladı.

“Kanlı yasa bütünüyle kaldırılmalı”

Henüz yürürlüğe girmesinden önceki süreçle başlayan 2 yıl boyunca yarattığı kırımlarla bugün de uygulanmasının önünde mücadelesini sürdüren yaşam hakkı savunucularının talebi yasanın tamamıyla kaldırılması. Günaydın “Mücadelemiz, yalnızca bu yasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi için değil, ‘Kanlı Yasa’nın bütünüyle kaldırılması içindir. Çünkü sorun yalnızca belirli maddeler değil, yasanın dayandığı anlayışın kendisidir. Hayvanların yaşam hakkını yok sayan, onları mahallelerinden kopararak toplamayı ve öldürmeyi esas alan bu anlayış terk edilmelidir.” cümlelerini kullandı.

Özgüner çözüm için sokakta yaşayan hayvanları kurtarıp hayvanlara ayrı bir yaşam alanı yapma önerilerini ise “devletin ekmeğine yağ sürmek” olarak yorumladı. Bu çözüm önerisinin kısırlaştırmaya dahi bütçe ayrılmayan bir düzenden hayvanları sorumlu tutup onları ölüme ve ihmale terk etmek olduğunu anlattı. Böyle bir bütçe ayırıp hayvanları esaret altında tutulmasını değil, bu bütçenin kendi yaşam alanları olan sokaklarda özgürce yaşamaları için harcanmasını savunmak gerektiğini belirtti. Benzer şekilde Günaydın da “Hayvanların yerinde özgür yaşam hakkını güvence altına alan, kısırlaştırmayı, tedaviyi, korumayı ve kamusal sorumluluğu esas alan yeni bir yasal düzenleme hayata geçirilmelidir” diyerek ortak taleplerini belirtti.

“Eylemler ve kampanyalar ortaklaştırılıyor”

Günaydın farklı yerellerle ortak bir hat kurmak üzerine son iki senede edinilen deneyimleri özetledi:

“Son iki yılda yaşanan katliamlar, Türkiye’nin dört bir yanında yaşam hakkı savunucularını ortak bir mücadelede buluşturdu. Farklı şehirlerdeki platformlar, inisiyatifler ve bağımsız yaşam hakkı savunucuları arasında dayanışma ve koordinasyon her geçen gün güçleniyor. Katliamlar belgeleniyor, hukuki süreçler takip ediliyor, eylemler ve kampanyalar ortaklaştırılıyor. Karşımızda yalnızca belirli kentlerde yaşanan münferit olaylar değil, ülke genelinde yaşam hakkını hedef alan politikalar var. Bu nedenle farklı yerellerdeki yaşam hakkı savunucuları olarak ortak bir mücadele hattında buluşuyor, hayvanların yerinde özgür yaşam hakkını birlikte savunmaya devam ediyoruz.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.