“Sistem karşısında gösterdiği direnç onun fiziksel ve zihinsel diriliğinin biricik formülüdür. Zekasını ve yeteneğini bu düzene değil bu düzen karşısındaki direncine borçludur.”
Yönetmenliğini Tony Richardson’un yaptığı Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı (1962) filmi birey ile sistem çatışmasını konu edinirken aynı zamanda başarı ve statü odaklı bireyler üzerine varoluşçu, eleştirel bir bakış sunar.
İşçi sınıfına mensup bir aileden olan Smith politik bir bilinci olmaksızın salt yaşadığı koşulları gözlemleyerek düzen dışı, kendi halinde bir anarşisttir. Parayı sevmez, politikacılarla alay eder, bu sistem içerisinde çalışmayı reddeder. Parayı ödünç aldığında veya çaldığında onu sevdikleriyle sonuna dek çarçur etmekten zevk duyar. Ancak birgün bir soygun nedeniyle yakalanır ve ıslah evine kapatılır.
Islahevleri, düzene uyum göstermeyen çocukların disipline edilinceye dek tutulduğu hapisanelerdir. Rekabetin esas alınıp disiplinli çalışmanın ilke olduğu bu ıslahevi kapitalist sistemin en açık, en totaliter göstergelerini sunar. Smith zeki bir çocuktur, sistemi kolaylıkla çözümler, oyunu kurallarına göre oynamaya karar verir. Bu hapishaneden serbest kalmak istiyorsa kapitalist çarkın iyi bir dişlisi olarak müdüre kendini kanıtlaması gerekmektedir.
Müdür, Smith’in iyi bir koşucu olduğunu keşfetmiş, gelecek müsabakalarda ıslahevini temsil edeceğine karar vermiştir. Müdür, sistemin otorite figürü olarak Smith’in üzerinde ancak onun yeteneğini kullanarak otorite kuracağını hesaplamaktadır. Gerçekten de Smith iyi bir koşucudur, sokaklarda iken polisten kaça kaça bu yeteneğini geliştirmiş ve bu yetenek şimdi hem serbest kalması hem de bu sistemde yükselmesine fırsat sunmaktadır. Onun ulusal düzeyde başarı kazanacağına herkes kesin gözüyle bakmaktadır. Her şeyin farkındadır, dışarda nasıl ki çalışmak patrona üç kuruş için kölelik yapmak anlamına geliyordu, şimdi de ıslahevninde her gün bir yarış atı olarak koşturulması aynı anlama gelecekti.
Smith’in her uzun mesafe koşusu onun düzenden deli gibi soluk soluğa durmadan kaçışını temsil eder, tıpkı polisten kaçmak gibi. Müsabaka günü gelip çattığında düzenin şeflerine bir sürprizi olacaktır. Çünkü o zekasını ve yeteneklerini onu daha da köleleştiren bu sistem için satmayı değil salt zevkleri için kullanmayı tercih etmektedir.
Ona göre sisteme uyum sağlayarak statü merdivenlerini tırmanırken kişilik ve değer olarak ödenecek bedel sistemi reddederek karşısında durarak ödenecek bedelden daha yüksektir. Bir “yarış atı” olarak sistemin ona vereceği ödüller onun kaybını asla karşılayamayacağının bilincindedir. O ancak sistemin karşısında durarak kendini gerçekleştirebilmekte, ilişkilerini böylelikle daha gerçekçi ve samimi kılabilmektedir. Aksi takdirde sahteliğin, başarı simülasyonunun ağına yakalanacak, günbegün sömürü düzeni içinde tükenecek, kişiliği günden güne yitecektir. Sistem karşısında gösterdiği direnç onun fiziksel ve zihinsel diriliğinin biricik formülüdür. Zekasını ve yeteneğini bu düzene değil bu düzen karşısındaki direncine borçludur.
Filmin Künyesi:
Yönetmen: Tony Richardson Senaryo: Alan Sillitoe Filmin Adı: Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı Vizyon Tarihi: 1962 Ülke: İngiltere
İngiliz edebiyatının en prestijli ödüllerinden Booker Prize’ın 2026 uzun listesi açıklandı. Silivri Cezaevi’ni anlattığı The Renovation, kitabı ile listeye giren Kenan Orhan, kitabında rejime duyduğu öfkeyi ve sürgünü anlattığını söyledi.
2026 Booker Prize’ın (Booker Ödülü) uzun listesi açıklandı. “Booker Dozen” olarak anılan 13 kitaplık listede Pulitzer ödüllü Elizabeth Strout, Booker ödüllü Douglas Stuart ve Marlon James’in yanı sıra Rebecca Perry ve Kenan Orhan gibi dikkat çeken isimler de yer aldı. Bu yıl uzun listeye giren eserler, Mexico City’den İskoçya’nın ücra adalarına, Zürih’teki ötanazi kliniklerinden 1980’ler Jamaika’sına ve ABD’de 2024 başkanlık seçimleri öncesindeki Massachusetts’e uzanan geniş bir coğrafya ve tema yelpazesi bulunuyor.
Uzun listenin dikkat çeken isimlerinden biri de Türkiye kökenli yazar Kenan Orhan oldu. Kansas’ta yaşayan Orhan’ın ilk romanı The Renovation, Booker Prize uzun listesine girerek önemli bir başarı elde etti. Daha önce yayımladığı I Am My Country adlı öykü kitabıyla PEN/Robert W. Bingham Ödülü’ne finalist olan ve Story Prize uzun listesine kalan Orhan’ın öyküleri The Atlantic, The Paris Review ve The Common gibi saygın edebiyat dergilerinde yayımlandı.
Banyodan Silivri hücresine
Orhan’ı The Renovation isimli kitabı, İtalya’da yaşayan psikolog Dilara’nın demans hastası babasına bakabilmek için evini yeniden düzenleme çabasını konu alıyor. Ancak tadilat tamamlandığında, yeni bir banyo yerine İstanbul’daki Silivri Cezaevi’nden birebir kopyalanmış bir hücre inşa edildiği ortaya çıkıyor. Ailesi yıllar önce Türkiye’den siyasi nedenlerle ayrılan Dilara, başlangıçta bu tuhaf hatayı düzeltmeye çalışsa da zamanla hücrenin kendisini geçmişine ve terk etmek zorunda kaldığı İstanbul’a bağlayan gizemli bir geçit olduğunu keşfediyor. Babasının giderek ilerleyen demansıyla, ekonomik sıkıntılarla ve evliliğindeki sorunlarla mücadele ederken, Silivri hücresi onu Marmara’nın kıyılarına, martılara ve çocukluğunun İstanbul’una geri çağırıyor.
Sürgünlük hissi
Orhan, romanın büyük ölçüde kendi deneyimlerinden ve Türkiye’ye duyduğu özlemden beslendiğini söylüyor. National Public Radio( NPR)’ye verdiği röportajda, kitabı yazarken “rejime duyduğu öfkeyi”, Türkiye’nin değişimine tanıklık edememenin yarattığı acıyı ve sürgünlük hissini kaleme aldığını anlattı. Kitabı yazmanın kendisi açısından zorlu bir süreç olarak tanımlayan Orhan, “Çünkü bu kitapta kendi korkularım ve kendi kederlerim çok yer alıyordu ki, bunu yazana kadar genellikle yapmaktan pek hoşlanmazdım. Genellikle başkaları hakkında yazmayı severim. Ama bu kitapta rejime duyduğum öfke, arkamdan Türkiye’yi yok ediyor gibi görünen politikalara duyduğum öfke, ama aynı zamanda derin bir korku ve kayıp duygusu da var. Türkiye için ne kadar radikal bir siyasi değişim olursa olsun, bu rejim sonunda devrildiğinde ne olursa olsun, asla tanıdığım Türkiye’ye geri dönemeyeceğim” dedi.
Toplam 163 başvuru arasından seçilen 13 eser, 22 Eylül’de açıklanacak altı kitaplık kısa liste için yarışacak. Booker Prize’ın kazananı ise 9 Kasım’da ilan edilecek. Kısa listeye kalan yazarların her biri 2 bin 500 sterlin ve özel ciltli baskı kazanırken, büyük ödülün sahibi 50 bin sterlinin de sahibi olacak.
12 Eylül cuntası tarafından idam edilen Erdal Eren’in hayatı ve mücadelesi Kor Yayınları tarafından kitap hâline getirildi. Kitabın yazarlarından Kübra Yeter, kitabın hikayesini ve önemini Niha+’ya anlattı.
Fotoğraf: Niha+
12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbenin yöneticileri tarafından 17 yaşındayken idam edilen devrimci genç Erdal Eren’in hayatı ve mücadelesi kitap oldu.
Kor Kitap tarafından “Gelecek Bizimle” başlığı ile okurlarla buluşturulan çalışmanın yazarlarından Kübra Yeter ile kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığını, Erdallar hakkında doğru bilinen yanlışları ve kitabın önemine dair konuştuk.
Yayınevi olarak uzun bir süredir kataloglarında bir Erdal Eren kitabının olmayışını eksiklik olarak değerlendirdiklerini belirten Yeter, bu nedenle Erdal Eren’e dair yeni neler yapılabilir düşüncesiyle bir süreç başlattıklarını söyledi.
“Sadece idamıyla değil, yaşamıyla da anlatmak istedik”
Bu zamana kadar Erdal Eren’i anlatan çeşitli kaynaklar olduğunu; fakat kendilerinin Erdal Eren’in nasıl biri olduğuna odaklanmak istediklerini belirten Yeter, onun kısa yaşamına rağmen bu kısa yaşam içerisinde bilinçli bir devrimci resmi çizdiğini vurguladı:
“Okuyan, merak eden, araştıran ve yaşadığı dünyayı anlamlandırıp değiştirmek isteyen bir gençti. Bu yüzden Erdal’ı Erdal yapan o özelliklere, belki de daha az anlatılan kısma yönümüzü çevirmek istedik. Onu tanıyan, bilen, ona temas etmiş insanlarla bir nevi sözlü tarih çalışması yürüterek bir izlek oluşturmaya çalıştık.”
Kitabı hazırlama noktasındaki diğer bir motivasyonlarının ise o dönemin gençlik kuşağıyla günümüz kuşağının yeniden birbiriyle “tanışmasını” istemeleri olduğunu belirten Yeter, günümüz gençliğinin kendine bir yol aradığını, Erdal Eren’in ve onun kuşağının yaşadığı deneyimlerin de belki bu arayışta onlara eşlik edebileceğini savundu.
“Erdal’a çalışırken Sinan Suner ve Ercan Koca da bu hikâyenin bir parçası olacaktı.” diyen Yeter, bu üç devrimciyi birbirinden ayırmanın kendileri için doğru olmadığını ve Erdal’a dair yeni bilgilere ulaşmanın görece daha kolay olmasına rağmen bu üç ismi yan yana getirmek ve hikâyelerini birbirinden koparmadan anlatmak istediklerini belirtti.
Bu doğrultuda birçok kişiyle görüşen, mevcut kaynaklardan faydalanan ve çeşitli gazete, belge vb. taramalar yapan ekibin editörü Kübra Yeter, elbette her çalışmada olduğu gibi bu çalışmada da zorluklarla karşılaştıklarını ifade etti.
Kilit konularda önemli diyebilecekleri bazı isimlerin konuşmamakta kararlı olduğunu aktaran Yeter, bu zorlukları aşmaya çalıştıklarını ve tüm eksiklere rağmen kısmen başarılı olduklarını söyledi.
“Erdalları birbirinden ayırmak doğru olmazdı”
Giriş kısmında da omurganın Erdal Eren üzerine kurulu olduğunu ifade eden yazar Kübra Yeter, kitaptaki Sinan Suner ve Ercan Koca portrelerini ise şu sözlerle değerlendirdi:
“En başından beri bu üç devrimciyi birlikte anlatma derdindeydik. Halkın Kurtuluşu geleneğinden bu gençler arasında her ne kadar Erdal ismi öne çıksa da üçünün iç içe geçmiş mücadeleleri ve katledilmeleri söz konusuydu.”
Erdal’ın idamla yargılandığı sürecin Sinan Suner’in katledilmesiyle başladığını, çünkü Erdal Eren’in buna karşı yapılan bir protestoda alınıp “asker öldürdü” suçlamasıyla karşı karşıya kaldığını hatırlatan Yeter, Ercan’ın ise yine aynı politik hatta örgütlenmeye başlayan bir genç olduğunu ve onun da Erdal Eren’in idam haberini alır almaz buna bir itiraz oluşturmak üzere kendini sokağa atmasının sonucunda gördüğü işkencede hayatını kaybettiğini belirtti.
Sinan Suner, Erdal Eren ve Ercan Koca katledilmelerinin 43. yılında anılıyor, Fotoğraf: Evrensel Gazetesi
Bu nedenlerle bu üç ismin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini belirten Yeter, her ne kadar Sinan ve Ercan hakkında Erdal’a kıyasla çok daha az bilgi olsa da onların yaşamlarını anlatmanın bir tercih değil zorunluluk ve sorumluluk olduğunu savundu.
Kitap yayımlandıktan sonra Sinan Suner’in ve Ercan Koca’nın adını ilk kez duyduğunu söyleyen okurların az olmadığını belirten yazar, Sinan ve Ercan’ın da bu mücadele tarihi içerisinde görünür olması kendilerince önemli olduğunun bir kez daha altını çizdi.
“Gelecek Bizimle” kitabının üç devrimcinin yaşamının birlikte anlatılması, geniş bir sözlü tarih çalışmasına dayanması ve bunun çok sesli şekilde yapılması nedeniyle öne çıkan diğer devrimci portrelerinden ayrılan bir özellik olarak görülebileceğini söyleyen Yeter, diğer yandan ise Erdalları Türkiye sosyalist hareketinden diğer devrimci isimlerden ayıran bir özellik olarak nitelemek için olmasa da onların yaşamına bakıldığında şöyle bir tespitin yapılabileceğini ifade etti:
“Aydın Çubukçu’nun kitapta yer alan önsözünde vurguladığı gibi “Türkiye tarihinin gördüğü en kanlı diktatörlük döneminin ve faşist şeflerinin halk vicdanında da hukuk karşısında da mahkûm olmasının yolunu” verdikleri mücadeleyle açmıştır bu gençler. Bu durum ise elbette tesadüfi değildir, tüm bu özellikleri onların partili ve örgütlü liseli/üniversiteli gençler olmasından kaynaklanır.”
Kitap gençlere yol gösterecek
Kitaba çalışırken aklında Sovyet ressam Gely Korzhev’in “Bayrağı Yükseltmek” adlı eseri olduğunu söyleyen yazar, bu resmin ofisteki büyük bir çerçevede kendilerine eşlik ettiğini ve resimde ifade edilenin tıpkı Erdalların yaşam öyküsüne benzediğini söyledi.
Kübra Yeter, Fotoğraf: Kişisel Arşiv
Şimdi bakıldığında Erdal’ın, Sinan’ın, Ercan’ın mücadele bayrağının kendi ellerinde olduğunu belirten Yeter, kitap için isim düşünürken kendilerinde hep bu duygunun hâkim olduğunu, bu yüzden de “Gelecek Bizimle” isminde karar kıldıklarını ifade etti.
Kitabı okuyacak gençlerin Erdalların yaşamında “ne olursa olsun mücadele” anlayışını göreceğini vurgulayan Yeter, özellikle günümüz gençliğinin giderek yalnız hissettiğini, onlara “ne yaparsanız yapın bu düzen değişmez” anlayışı dayatıldığını da eklerken bu koşullara karşı mücadelenin de farklı yolları olduğunu savundu:
“Elbet yenilgi de geri düşmek de buna dahil ama önemli olan devam edebilmek. O kuşak bize biraz da bunu hatırlatıyor. Erdalların dönemine bakalım, sıkıyönetim koşulları bu gençleri hiçbir adım atamaz hale getirmiş durumda ama gençler kendilerine tüm yaratıcılıklarıyla yeni bir yol açabilmişler.”
Tony Gatlif’in yazıp yönettiği Leyleğin Çocukları, yaralı bir leyleği filme baş karakter ve Paris’te yaşamakta olan üç genci de o leyleğin çocukları olarak yerleştirir. Çünkü, hepimiz yaralanmış göçebe bir leyleğin yerleşik asimile çocuklarıyız.
Otto, işsiz bir genç olarak annesiyle birlikte yaşamakta, geçimini trenlerde gazete satarak sürdürmektedir. Trenlerde gazete satarken tanıştığı Launa ise bir kuaför olarak işe sürekli geç kalmasıyla patronunda ticari kaygılar uyandıran ama kısa süre sonra işsizlerin isyankar birliğine katılacak bir çılgındır. Yine Paris’te ailesiyle birlikte yaşamakta olan Ali ise, asimile olmuş ailesiyle yaşayan bir genç olarak o da kısa sürede asimile olmayı reddetmesi nedeniyle babası tarafından kovulacak bir entelektüeldir. Bu üç karakteri bir araya getirecek koşul ise müesses nizamda aileleri, patronları tarafından verilen rol ve görevlerden istifa etmeleri olacaktır.
Kaybedeceği birşeyleri olmadan yola çıkan bu üç genç tam olarak bir yerden başlamadan ve bir yere varmadan da yolda oluşun mümkünatını ve seyrini sunacaklardır.
Filmde Otto’nun işsizliği özellikle vurgulanır. İşsizliğin günümüz koşullarında işe yaramazlıkla ve adeta vebayla eş görülmesine karşılık övgüyle, gururla öne çıkarılır. İşsiz Otto, daima bir başkasına muhtaç olarak yaşamını sürdüren olarak değil, işsizliğini -tıpkı Launa gibi, bir protestoya, düzen karşıtlığına dönüştürür.
Sisteme alaycı bakış
Filmde yasa ve devlet bir eve haciz için gelen polis ve mübaşirin temsilliğinde uzatmaya hiç gerek görülmeden kısaca tanımlanır. Disiplin ve denetim toplumunun ciddi, gergin, duygusuz yüzünün mekanizması bir takım anarşist çekiç darbeleriyle gevşetilip gülünçleştirilir. Verili düzene karşı üç işsiz genç tarafından düzensiz bir ayaklanma başlatılmadan evvel iş sahibi olmadan ve düzene ayak uydurmanın sıkıntı, stres ve mutsuzluk ürettiğinin altı çizilir. Böylece film bir bakıma aylaklığa övgüdür. Ancak bu aylaklığın ilkesi eylemsizlik değildir, farkı yaratan eylem olduğundan ve fark olumlandığından meta, sömürü ve yabancılaşma üretmeyen eylemdir.
Egemenin tekrarı papağanlar
Anarşist etikte hırsızlık mutlak kötülüğü değil, ihtiyaç için -kibarlık gerektirme–, ödünç almaya dönüşür: silah bir katliamı değil işsizliği sembolize eden, ücretle açılan kilidi kıran bir araca; leyleklerin göçebeliği özgürlük, papağanların sahiplerini tekrarlaması ve leyleği yaralayan avcılar faşizm sembolüne dönüşür. Papağanların faşistlerle sembolize edilmesi sahiplerini tekrar etmesidir. “Yabancılar evine!”, “Pis Araplar” diye sahibinin sesi olarak öten papağanın yeri ve sonu elbette Launa’nın naçizane katkılarıyla kafesiyle birlikte bir çöp kutusu olacaktır; tüm faşistler tarihin çöplüğüne, demektir bu.
Sınırlar leylekler için bile var
Filmin esas karakteri olan Muhammed adı verilen leylek aslında kendi doğası içinde seyrini süren, burjuva sınırları bilmeyen, çocukken bizi dünyaya getirdiğine inandırıldığımız özgür bir kuştur. Ancak Fransa üzerinde göç yolunda iken bir avcı tarafından yaralanması doğasını sekteye uğratır. Avcı için faşist denir, bir özgürlük sembolüne dönüşen leylek tüm göçebe ruhlar ve göçmenler nezdinde yaralanmıştır. Haritasız, amaçsız bir şekilde kendilerini tesadüfi karşılaşmalara bırakmış üç genç, çalıntı/ödünç araçlarında seyir halindeyken leylekle karşılaşır ve bu leyleğin yaralarının sardıktan sonra göçüne kaçak yollardan ulaştırma amacı edinirler. Avcı/faşistlerden dolayı leyleklerin dahi sınırlara takıldığı, yaralandığı bu dünyada insanların özgürlüğü ne durumdadır?
Göçmenleri, -ister politik, ister ekonomik veya eğitim gerekçesiyle olsun, çağımızda bekleyen seçenekler sınırlıdır; ya daimi hissedilecek bir baskı olarak köklü bir entegrasyon ve asimilasyon ki bu daimi bir maskeyle dolaşmak anlamına gelir, ya da aksi takdirde yok sayılma ve geri gönderilme tehdidi.
Filmde de göç olgusu tartışılırken günümüzün asimilasyonun görece hafif şiddetlisi olan entegrasyon/uyum sağlama olgusu “uyum sağlayacağımız şey ya hastalıklıysa?” izlenimiyle sorunsallaştırılır.
Laura’nın duvara spreyle “yakın, yıkın” diye yazmasıyla başlatılan düşük dozlu şiddet eylemleri, asimilasyon ve sömürü baskısı karşısında –Fanon’un bakış açısından bakmak gerekirse, bireyler düzeyinde arındırıcı bir güç, bir özgüven kazancı olarak gösterilir.
Che Guevara, Guy Debord ve sömürgecilik karşıtı yazarların kitaplarını sürekli okuyan, burjuva sinemasından nefret eden Ali karakteri üzerinden göçmen kişilik algısı dağıtılır. Ali, bir göçmen olarak sömürü ve asimilasyonun ne olduğunu bilen ve buna başkaldıran bir eylem içindedir.
Filmde yer yer karakterlerin kamerayla tartıştığı, kaçtığı ve doğrudan seyirciye sesleneneceği sahneler de olacaktır. Sinemanın genel akımda temsil ve yabancılaşma üreten yapısına da bir darbedir bu. Temsil, gösteri ve metalaşma üzerinden eğlence üreten endüstriyel sinema hem teknik hem de senaryo üzerinden bozguna uğratılır.
Film göçebeliğe yapılan vurgular üzerinden rengarenk neşe dolu bir çingene havası olarak da okunabilir, gevşek bir saygı duruşu olarak da.
*Film 22 yaşındayken bir kamyonun altında Fas’tan Fransa’ya geçen Cezayirli Muhammed’e adanmıştır.
Filmin Künyesi: Yönetmen: Tony Gatlif Senaryo: Tony Gatlif Gösterim yılı: 1999 Filmin adı: Leyleğin Çocukları (Je Suis ne d’une Cicogne)
Tarık Ziya Ekinci’nin farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşan ‘Kürtler, Demokrasi, Sol” İletişim Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Kitap, Ekinci’nin Kürt meselesi, demokrasi, sosyalizm ve insan haklarına ilişkin düşünsel mirasını bir araya getiriyor.
Tarık Ziya Ekinci’nin yazdığı eserlerin içinden seçkileri bir araya getiren “Kürtler, Demokrasi, Sol” kitabı, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.
Prof. Dr. Zelal Ekinci kitabın önsözünde Tarık Ziya Ekinci’nin yıllar içerisinde oluşturduğu düşünsel birikimin kaybolmasına izin vermeyecek bir başlangıca vesile olmasını diliyor.
Kitabın editörlüğünü üstlenen Tanıl Bora ise Tarık Ziya Ekinci’nin Kürt meselesinin çözülmesi, yani Kürt ulusal kimliğinin tanınması için siyasal alanda mücadele eden ve yazılar yazan bir aydınlanmacı olduğunu vurguluyor.
Ekinci’nin saygınlığına, sosyalist ve hekim kimliklerine, hatta insan hakları ve yurttaşlık anlayışına da birer başlık ayıran Bora, kitapta derlenen yazıları, bu geniş görüşlülüğün bir numunesi olarak yorumluyor.
Kitap Tarık Ziya Ekinci’nin farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşuyor.
Kürt Sorunu ve tarih
Tarık Ziya Ekinci’nin 1989 sonrası kaleme aldığı “Doğu’nun Sosyal Yapısı ve Ağa Milliyetçiliği” başlıklı makalesi bölgedeki kapitalist gelişmeyi anlatırken Ekinci’nin ekonomi-politiğe olan hakimiyetini de ortaya koyuyor.
Bir sonraki makale olan “Kemalist aydınlanma ve Kürtler’de” ise Ekinci, aydın ve aydınlanmayı tanımlarken, Türkiye’deki aydınlanmanın seyrine ilişkin tespitlerde bulunuyor. Kemalist aydınlanmanın Batı aydınlanmasına ilişkin üstyapı değerlerini otoriter bir yöntemle topluma dayattığını savunan Ekinci, bu durumun ise aydınlanmayı gerçekleştirecek sosyal sınıfın henüz oluşmamış olmasından ileri geldiğini belirtiyor.
Sol ve Kürt Sorunu
Türkiye İşçi Partisi ve Kürt Aydınlanma Hareketi başlıklı makalede Ekinci, milletvekilliği de dahil olmak üzere birçok kademesinde görev yaptığı Türkiye İşçi Partisi’nin yapısı ve faaliyetlerini incelerken Kürtlerin 1960’lı yıllar boyunca bu partide örgütlenme nedenlerini, partinin Kürt meselesine dair yaklaşımını, bölgedeki yerel örgütlerin çalışmalarını ve parti içerisindeki görüş ayrılıklarını irdeliyor.
“Kürt Hareketleri ve Sosyalizm” başlıklı makalesinde ise Ekinci, 1960’lardan itibaren ulusal kurtuluş hareketlerini de etkisi altına alan sosyalist düşüncenin coğrafyamızda ve Kürt toplumu nezdindeki yansımalarını ele alırken Kürt hareketlerinin Marksizmi kavrama konusundaki problemlerini de yine ekonomi-politiğe dayalı bir analizle açığa çıkarıyor.
Kürt Sorunu ve yeni zamanlar
Kürt meselesine ilişkin yakın dönem yazılarının yer aldığı “Kürt Sorunu – Yeni Zamanlar” bölümünde ise Ekinci, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik sürecinden PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasına, Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti içerisinde asli bir unsur olup olmadıklarına kadar birçok tartışmaya mercek tutuyor.
AB’ye üyelik sürecinin Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Kürt meselesinin çözümüne ilişkin katkıları olacağını belirten Ekinci, bir sonraki makalesinde Öcalan’ın yakalanması ile Kürt sorununun ortadan kalkmayacağını vurgularken bu bölümün son makalesinde ise Kürt siyasetçilerin kendilerini asli bir unsur olarak görmesinin hatalı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Türkiye Kürtlerinin bir azınlık olduğunu belirten Ekinci, bu durumun aşağılayıcı olmayan sosyolojik bir kavram olduğunu savunuyor.
İnsan hakları ve kültürel haklar
Kitabın son bölümünde ise faili meçhul cinayetlerin tanımını bir rejim sorunu olarak ele alan Ekinci, 1990’lı yıllar boyunca yaşanan vakaları incelerken, bu olayların Kürtleri hedef alan yönünü de ortaya koyuyor. Faili meçhul cinayetlerin nedeni olarak öne sürülen “PKK – Hizbullah çatışmaları” yorumlarını da eleştiren Ekinci, bu algının Türkiye’deki rejim tarafından toplumu duyarsızlaştırmak amacıyla yaratıldığını kanıtlamaya çalışıyor.
“Zorunlu Göç Sorunları” başlıklı makalesinde göçmenliğin tanımını ve Türkiye’deki zorunlu göç politikalarını inceleyen Ekinci, bu politikaların Kürt toplumu açısından yarattığı sonuçları da irdeliyor.
15 Kasım 1998’de düzenlenen İHD-TİHV ortak sempozyumunda yaptığı “Türkiye’de İnsan Hakları Mücadelesi” bildirisinden çağdaş ve demokratik bir anayasanın temel ilkelerini ortaya koymaya çalıştığı makalesine, Türkiye’de insan hakları ile kültürel hakların savunulmasında rejimden kaynaklanan engelleri tartışmaya çalışan Ekinci’nin yaşamı boyunca oluşturduğu düşünsel mirasa göz atmak isteyenler için önemli bir kaynak.
Tarık Ziya Ekinci kimdir?
18 Şubat 1926’da Lice’de doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nden Diyarbakır milletvekili seçildi. 12 Mart askeri darbesinden sonra Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevi’nde “Kürtçülük” propagandası yaptığı iddiasıyla TCK’nin 142/1 maddesinden üç yıl hapis cezası aldı ve iki yıl tutuklu kaldı.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra da beş kez tutuklanan Ekinci, 1982-1989 döneminde Paris’te yaşadı. Kürt sorunuyla meşguliyetini, düşünmeyi ve yazmayı ömür boyu sürdüren Ekinci, 15 Ağustos 2024’te hayatını kaybetti.
“İletişim bolluğu içindeyiz, ancak yoğun ve derin değil, samimiyet içermiyor, birbirini anlayamayan, tamamlayamayan, hatta birbirini dinlemeyen sığlıkta. Bilgi bolluğu çağındayız, ancak temelsiz ve işlenmemiş, ‘okumuş cahiller’ çağı.”
Werner Herzog bu filmiyle açıkça şunu sormakta: Hayatımızın ne kadarı rollerden ibaret? Eğer ciddi olarak bunun üzerine düşünürsek korkunç sonuçlar elde ederiz. O bunu bir şirketin kiralanabilir dublörü üzerinden anlatıyor. Ama bizler zaten bunu çeşitli temsillerle ücretsiz, gönüllü ya da “zorunlu” rollerle icra etmekteyiz. Bunun nedenini de gösteriyor yönetmen: yalnızlık ve yabancılaşma.
Duyguların üretilemediği bireyselliklerde ve ilişkiselliklerde o duyguların suni de olsa üretip pazarlayan şirketler vardır. Bir kola şirketi bile kolayı mutluluk ve özgürlük imajlarıyla pazarlar. Gerçekliğin kopyasının şirketler tarafından üretilip pazarlanması ve bu imajların tüketilmesi. Şirket reklamlarında daima müşterilerin değerine dair atıflar ve özgürlük, mutluluk mesajları vardır. Bu şirketler sömürgeci olmalarına rağmen 8 Mart mesajları verirken bile görürüz. Müşterilerini sevdiklerini ilan etmektedirler. Çünkü potansiyel müşterileri kendilerini değersiz hissetmektedir. Böylece geçici bir tatmin sağlanmakta, ama eksiklik baki kalmakta, ki tekrar pazarlanabilir birşeyler üretilebilsin. Fakat şirket ile halk (şirket dilinde tüketiciler) arasında duygusal bir bağ kurulmaktadır korkunç bir şekilde. Kapitalizm, yalnızca eksiklik üzerinden üretimde bulunmaz, eksikliği üreten bir yapısı da vardır. Metaların, standartların, reklamların, vaatlerin üretimiyle yapay eksiklik sanısı üretir.
Yönetmen şirketlerin politikasını en açık ve çarpıcı göstergelerini sunan “Aile Saadeti” şirketi üzerinden anlatmakta. Aile Saadeti’nin gerçekten de Japonya’da faal bir şirket olduğu, kiralanabilir dublörlerle iş gördüğü biliniyor. Dublörler, şirkete başvurulduğunda ihtiyaca ve talebe göre bireylere, ailelelere belli süre için ve tabii belli ücret karşılığında dahil oluyor. Herzog, kurgusal bir belgesel olarak çektiği bu filmiyle şirketin hizmetlerine pek çok örnek veriyor.
Örneğin bir sahnede hayatının tek mutluluğunu piyangonun ona çıkması sırasında yaşamış bir kimse var. Yaşamı sadece o an duyumsamış. Piyangodan gelen parayı tekrar o mutluluğu yakalamak için binlerce kez bilet satın alarak harcamış, ancak talih bir daha ona gülmediğinden ona sahte de olsa “kazandınız” haberini verecek dublör kiralıyor. Sahte de olsa mutluluğu böylece duyumsuyor. Ama mesela sosyal medyada da buna benzer sahte mutluluklar üretmiyor muyuz? Kendimizi değersiz hissettiğimizde bir fotoğrafımızı paylaşıyor ve beğeni sayısı arttıkça mutlu oluyor, kendimizi değerli hissetmeye başlıyoruz…
Bir başka sahnede ünsüz olsa da kendisini sokakta yürürken fotoğraflayacak dublör kiralayan biri var. Kameralara poz verirken sokakta ünlü biri olduğu sanılacak ve birçok kimse onla birlikte kameranın kadrajına girmeye çalışacak, böylece internette bir fenomen olacak.
Uzun bir yola çıkmadan bu yolculuğu tek başına çok sıkıcı bulan bir kişi kendisine yol boyunca bir arkadaş kiralamaktadır. Bu yalnızlığın hangi boyutta olduğunu yeteri kadar göstermektedir.
Bu olayların dikkate değer noktası tarafların bunun tümüyle sahte olduğunu bilmesi ama daha önemlisi kiralayan kişinin esas ve öncelikli olarak kendisini kandırabilirmesidir. Dublör hayatlarına dahil olduklarında bu uyum-geçiş o kadar doğalmış gibi gerçekleşiyor ki, şirketin tüm koşulların zaten hazır olduğu bir yere pazar açtığını anlayabiliyor, şirketin de sadece buradan kar odaklı organizasyon sağladığını görüyoruz. Yani aslında şirketsiz de ilişkilerimiz zaten böyle yaşanmıyor mu? Eksikliğini duyumsadığımız bir şey üzerinden şu veya bu kişiyi veya nesneyi -mesleği dublörlük olmasa da- dahil ediyor ve tatmin olduktan sonra da bu ilişkiyi sona erdiriyoruz. Çağımızın insanı, kendini de çevresini de kolaylıkla kandırabilmektedir, yaşamını ancak böyle sürdürebileceği fikrindendir çünkü. Ne muazzam saadetler üretiliyor buradan. Ama boşluk da baki kalıyor. Oruç Aruoba’nın da ifade ettiği gibi: “boşluğa düşmeyiz, çünkü zaten boşluktayızdır.”
Feurbach bunu çok daha önce sezmişti: “Çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur. Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir.”
Ancak filmde bu durumda kırılma yaratacak bir olay da yaşanacaktır.
Rollere dayalı bu sahte ilişkiler, dublör ile babası rolünü oynadığı 12 yaşındaki kız çocuğu arasındaki ilişkide bozulmaya başlıyor. Çünkü aralarındaki ilişkide gerçek bir sevgi doğuyor, ancak şirketin politikasında sevgiye yer yok. Dublör mesleğini ve yaşamını sorgulamaya başlamaktadır böylece. Bu bir umuttur. Bilge Karasu’nun dediği gibi “sevmeyi öğrendiğin gün, eksiğin kalmayacak.”
Herzog bu filmiyle Japonya gibi geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir ülkede gerçek bir şirket üzerinden rollere dayalı günümüz ilişkilerini sorunsallaştırmaktadır.
İletişim bolluğu içindeyiz, ancak yoğun ve derin değil, samimiyet içermiyor, birbirini anlayamayan, tamamlayamayan, hatta birbirini dinlemeyen sığlıkta.
Bilgi bolluğu çağındayız, ancak temelsiz ve işlenmemiş; ‘okumuş cahiller’ çağı.
Kalabalık bir dünyadayız, ancak kalabalık yalnızlıklar.
Bu boşluklar da temsillerle, rollerle ve robotlarla doldurulmakta ve sahte saadetler sağlamaktadır.
Filmin Künyesi: Yönetmen: Werner Herzog Filmin adı: Family Romance LLC. Yıl: 2019 Ülke: Japonya
Kırmancki (Zazaca) müziğin usta isimlerinden Zelemele Mem, sekiz yıllık sessizliğini bozarak sahnelere geri döndü. 25 yıllık sanat yolculuğunda dilini ve kültürel hafızayı yaşatmayı misyon edinen sanatçı; sahnelere ara verme nedenlerini, Dêrsim sevdasını ve dijitalleşmenin anadildeki üretime sunabileceği fırsatları anlattı.
Zelemele
Bazı müzisyenler vardır yalnızca şarkı söylemezler, doğdukları coğrafyanın dilini ve hafızasını da geleceğe taşırlar. Kirmanckî (Zazaca) müziğin bilinen isimlerinden Zelemele Mem de (Mehmet Ali Güler) çeyrek asırlık sanat yolculuğunda üretimini bu doğrultuda şekillendirmiş müzisyenlerden biri.
Kirmancki’yi rock, caz ve çağdaş müzik tarzlarıyla buluşturan sanatçının, 1999’da yayımlanan ilk albümü Şêle ile başlayan müzik serüveni Ameyme (Geldik, 2002), Munzur O (2006), Dêsu Ra Doy’m (Duvarların Arkasında, 2010) ve Şeribana (2010) albümleriyle devam etti. Bu çalışmalar Kirmancki müziğin yeni tarz eserleri arasında gösterilirken, Zelemele Mem 2017’den sonra bir sessizliğe büründü.
Sekiz yıl süren bir aranın ardından, tekrar 1 Kasım 2025’te Almanya’nın Mainz kentinde konser veren Zelemele Mem, o günlerde yaptığı bir açıklamada, “Yeniden dinleyicilerimle bir araya gelmek benim için tarifsiz bir mutluluk. Yenilenmiş bir enerjiyle ve daha olgunlaşmış bir alt yapıyla dönüyorum” sözleriyle dönüşünü paylaşmıştı.
Zelemele’nin sahnelerden uzak kaldığı yıllarda müzik dünyası da değişti. Dijital platformlar dinleme alışkanlıklarını dönüştürüyor, yapay zeka müzik üretimine dair yeni tartışmaların kapısını aralıyor. Peki, Zelemele bu dönüşümü Kirmanckî açısından nasıl okuyor? Anadilde müzik üretmek bugün onun için ne ifade ediyor? Şarkılar, kültürel hafızayı yaşatmada hala nasıl bir rol üstleniyor?
25 yıllık müzik yolculuğunu, uzun bir aranın ardından yeniden sahneye dönüşünü ve üretim sürecini Zelemele Mem ile konuştuk.
Zelemele
“Oğlum, Bağırıp Çağırma!”dan “Zelemele”ye…
Sizinle özdeşleşen “Zelemele” adıyla başlayalım. Bu ismin hikayesini anlatabilir misiniz?
Aslında hikayesi oldukça eski. Uzun yıllar süren çekingenliğimi üniversite yıllarında üstümden attım. Kendi kendime, gizlice söylediğim şarkıları artık herkesin içinde söylemeye başladım.
Genellikle sevda kilamları söylüyordum, zaman zaman da ağıt… Ama gençliğin verdiği coşkuyla artık yalnızca yanık kilam okumak bana yetmez olmuştu. İçimde birikenleri dışarı vurmak istiyordum. Kimi zaman gırtlaktan söylüyor, kimi zaman da adeta haykırıyordum. Özellikle yaşıtlarım ve gençler bu tarzımı çok seviyordu. Şarkılarımı dinleyen üniversite arkadaşlarım, “Sen resmen rock yapıyorsun” diyorlardı. Bu yorumlar beni farklı müzik türlerini keşfetmeye yöneltti. Rock, pop ve caz gibi türleri dinlemeye, onlardan beslenmeye başladım. Böylece bugün beni tanımlayan müzikal çizginin temelleri o yıllarda atılmış oldu.
Yaşlıların bulunduğu ortamlarda yine daha çok ağıt ve kılam söylüyordum. Ama bazen kendimi tutamayıp yeni denemelerimi seslendirince, çoğu gülümseyerek karşılıyordu. “Nasıl buldunuz?” diye sorduğumda genellikle, “Lalao Zelemele meke!” yani “Oğlum, bağırıp çağırma!” diyorlardı.
Bir gün içlerinden bir amca bana, “Oxxx Memede’m Zelemela tu wesa” dedi. Türkçesiyle, “Ohhh Memed’im, senin bağırıp çağırman çok hoş.” İşte o an “Zelemele” ifadesinin tarzımı en iyi anlatan Kirmanckî isim olduğunu düşündüm. Böylece Zelemele önce tarzımın adı oldu, zamanla da sanatçı ismim haline geldi.
Sessizlik yılları ve geleceğe bırakılan not: “Welat Şireno”
2017’de sahneye çıkmama kararı aldınız. Neden böyle bir karar aldınız? Sahneye çıkmadığınız dönemde Zelemele’de neler değişti?
Hayallerim hep büyüktü. İmkansız gibi görünen hedeflerin peşinden gitmekten ve onlara ulaşmak için cesaret göstermekten hiçbir zaman vazgeçmedim. Ancak tüm çabalarıma rağmen hayallerimin önemli bir kısmını gerçekleştiremedim. Bunun en büyük nedenlerinden biri de toplumumuzun içinde bulunduğu koşullardı. Siyasal ve düşünsel bölünmüşlükler bu dönem olduğu gibi, o dönem de en büyük sorunlarımızdan biriydi.
Türkiye’de bazı konserlerimin ve kliplerimin yasaklanması elbette etkiledi. Ama açık konuşmak gerekirse, beni en çok yoran ve kıran şey, kendi toplumumun içinde karşılaştığım bahsettiğim bölünmüşlükten kaynaklanan engeller ve yasaklardı. Bu durum zamanla motivasyonumu çok düşürdü.
Bir diğer sorun da sanata ve kültüre verilen değerin yeterli düzeyde olmamasıydı. Çoğu etkinlik, kötü salonlarda, yetersiz ses ve ışık sistemleriyle düzenleniyordu. Organizasyonların odağı sanat değil, sadece salona kaç kişinin geldiğiydi. Sanatçılar için de adeta “çık, söyle ve in” mantığıyla işleyen bir düzen vardı. Üstelik kendi konserlerimizi organize etme konusunda da yeterince alan bulamıyorduk.
Bir süre sonra yaptığım işi sorgulamaya başladım. O noktada sahne hayatıma ara verme kararı aldım. Ancak müzikten uzaklaşmadım, üretime ara vermedim. Tam tersine, üretmeye daha fazla zaman ayırdım. Çocuk şarkıları yaptım; sevdayı, ülke özlemini anlatan pek çok yeni eser besteledim.
Bu sekiz yıllık süreç benim için ciddi bir muhasebe dönemi oldu. Geçmiş müzik yolculuğumu her yönüyle değerlendirdim. Ürettiğim eserleri yeniden dinledim, konser kayıtlarımı izledim. Kendime dışarıdan bakmaya çalışarak güçlü ve geliştirmem gereken yönlerimi daha net gördüm. Bu süreçte kendimi hem müzikal hem de kişisel anlamda daha fazla geliştirdiğimi söyleyebilirim.
“Üretmeye ara vermedim” dediniz. Bu sessizlik döneminde bestelediğiniz eserler arasında sizde en özel yeri olan şarkı hangisi ve neden?
Açıkçası bunu tek bir eserle sınırlandırmam çok zor. Tüm şarkılarımı derin duygularla yazdım. O yüzden “İşte en özel eserim bu” demem pek mümkün değil.
Ama illa seç diyorsanız, “Welat Şireno’nun (Vatan Şirindir)” bende biraz daha özel bir yerde durduğunu söyleyebilirim. Hem sözlerini hem de müziğini adeta ilmek ilmek işledim. Stüdyo sürecinde de büyük bir emek harcandı. Birbirinden değerli usta müzisyenler bu esere katkı sundu.
Bu şarkı benim için geleceğe bırakılmış bir not, bir mesaj… Bugün kaç kişinin dinlediği ya da anladığı benim için mesele değil. İnanıyorum ki 10 ya da 20 yıl sonra birileri bu eseri dinlediğinde, yıllar öncesinden kendisine bir mesaj bırakıldığını hissedecek.
Şu anda da stüdyo aşamasında olan, benim için çok kıymetli başka eserler var. Onları da aynı anlayışla, büyük bir sabır ve titizlikle hazırlıyorum. Sözlerinden bestesine, düzenlemesinden stüdyo kayıtlarına kadar her ayrıntı üzerinde uzun uzun çalışıyoruz. Bu süreçte fikirleriyle katkı sunan birkaç değerli dostum da var. Amacımız topluma ve gelecek kuşaklara kalıcı bir iz, anlamlı bir mesaj bırakabilmek.
Sekiz yıl aradan sonra 1 Kasım 2025’te Mainz’da yeniden dinleyicilerinizle buluştunuz. O akşam sahneye çıktığınızda neler hissettiniz?
Benim için 1 Kasım 2025, Zelemele’nin yeniden doğuşudur. Çünkü o gün sahneye yeni bir anlayış ve yeni hedeflerle yeniden çıktım. Bu yüzden bu yeni döneme de “Zelemele Reyna” yani “Yeniden Zelemele” adını verdim.
Elbette sahneye çıkmadan önce çok heyecanlıydım. Aklımdan, “Acaba insanlar beni hala hatırlıyor mu?”, “Salon dolacak mı?” gibi sorular geçiyordu. Uzun yıllar sonra yeniden sahneye çıkmanın verdiği doğal bir tedirginlik de vardı. “Sahnede nasıl durmalıyım, nasıl hareket etmeliyim?” diye kendi kendime düşündüğüm anlar oldu.
Ama bütün bunlardan daha önemli başka bir soru vardı benim için: “Dinleyicilerimle aynı duyguda buluşabilecek miyim?” Çünkü ben o akşam insanlara sadece bir konser vermek istemiyordum. Onlara, “Burada kültürel olarak özel bir an yaşayacağız. Bu yolculuğun bir parçası olmaya var mısınız?” duygusunu yaşatmak istiyordum. Benim için o gece sadece bir konser gecesi değildi, aynı zamanda kültürel bir buluşmaydı. Nitekim öyle de oldu. Sahneye çıktığım ilk andan son ana kadar heyecanım hiç dinmedi. Ama o gece hep birlikte çok özel bir şey yaşadık. Konser bittiğinde içimde kalan en güçlü duygu şuydu: “Biz hala buradayız. Hatta bundan sonra çok daha güzel işler yapacağız.”
“Dêrsim’i özgürlüğün beşiği olarak hayal ediyorum”
Dêrsim, şarkılarınızda çok güçlü bir biçimde hissediliyor. 2000’lerde ünlenen “Ameyme (Geldik)” parçası için “kutsal topraklarla yeniden buluşanların şarkısı” demiştiniz. Son eseriniz “Welat Şireno” da yine Dêrsim’le dolu. Dêrsim sizin için ne demek? Coğrafyası bir müzisyenin üretimini ne kadar şekillendirir?
Bir müzisyeni coğrafyası şekillendirir; hem ruhunu hem de sesini… Çocukluğunda dinlediği kılamlar, ağıtlar, duyduğu sesler; toprağının rüzgarı, dağları, insanları ve yaşanmışlıkları farkında olmadan müziğine siner. Sanatçı, en çok ait olduğu coğrafyanın dilini, duygusunu ve hafızasını eserlerine yansıtır. Söylediği her şarkıda doğduğu toprakların sesi vardır.
Ben de Dêrsim’in izlerini taşıyorum. Çünkü Dêrsim benim doğduğum yer. Annemi, babamı, atalarımı hissettiğim yer. Köklerimin olduğu, kendimi ait hissettiğim topraklar… Bu yüzden Dêrsim’e kötü hiçbir şeyi yakıştıramıyorum. Ben Dêrsim’i özgürlüğün, eşitliğin ve adaletin beşiği olarak hayal ediyorum. Bu değerlere inanan insanların toprağı, sığınağı olması gerektiğine inanıyorum.
Tabii yanlış anlaşılmasın. Bugünkü Dêrsim’den bahsetmiyorum. Dünyanın her yerinde olduğu gibi orada da kötülükler, haksızlıklar ve yanlışlar var. Ben daha çok geçmişimde taşıdığım ve gelecekte gerçekleşmesini hayal ettiğim Dêrsim’den söz ediyorum. Müziğimde de aslında bu hayali anlatmaya çalışıyorum. İnandığım değerleri, özlemlerimi ve umutlarımı şarkılarımla yaşatmak, o hayale küçük de olsa bir katkı sunabilmek istiyorum.
Şuna yürekten inanıyorum: Eğer birlik olabilir, aynı ideale inanabilir ve bunun için kararlılıkla çalışabilirsek bunu başarabiliriz. Atlantis nasıl “Kayıp Altın Ülke” olarak anlatılıyorsa, biz de bir gün Dêrsim’i yeniden “Altın Kale” haline getirebiliriz. Bütün umudum ve hayalim bu.
Şarkılarınızı Kirmanckî yazıyor ve seslendiriyorsunuz. Anadilinizde üretmek sizin için sanatsal bir tercih mi, yoksa kültürel bir sorumluluk mu?
Benim için bu ikisini birbirinden ayırmak çok zor. Evet, sanatsal bir tercih ama aynı zamanda güçlü bir kültürel sorumluluk.
Kirmanckî uzun yıllardır yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir dil. 1938’den sonra başlayan ve özel yöntemlerle sürdürülen asimilasyon politikaları toplumumuz üzerinde çok derin izler bıraktı. Ben de bu süreçten etkilenen, anadilinden uzaklaşan insanlardan biriydim.
Bunun farkına vardığımda, buna karşı bir duruş sergilemem gerektiğine inandım. Önce kendi anadilimi yeniden öğrendim. Sonra da müziğin bir dili yaşatmanın ve insanlara ulaşmanın en güçlü araçlarından biri olduğunu gördüm. Özellikle Kirmanckî yazıyor ve söylüyorum. Amacım şunu göstermek: “Bu dille de güçlü eserler üretilebilir. Bu dil de bir sanat dili olmaya yeterlidir.”
Dünyadaki bütün diller insanlığın ortak zenginliğidir ve korumak gerekiyor. Kırmancki söz konusu olduğunda ise ayrıca ısrar ediyor, Kirmanckî üretiyorum. Bir dile, bir kültüre ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluk hissediyorsanız, böyle yaparsınız. Benim yaptığım da bu.
“Kirmanckî yaşayacak, bunun için cesaret ve ısrar şart”
Kirmanckî’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bu dilin yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması için neler yapılmalı?
Kirmanckî-Zazakî birçok bölgede konuşulan bir dil. Dêrsim özelinde Kirmanckî konuşanları üç gruba ayırıyorum: Dêrsim’de yaşayanlar, Türkiye’nin başka şehirlerinde yaşayan Dêrsimliler ve Avrupa’da yaşayan Dêrsimliler.
Avrupa’daki Dêrsimlilerin anadillerine ilgisi daha yüksek. Bunun önemli nedenleri var. Avrupa’da Kırmancki konuşmak kimse için bir risk oluşturmuyor. Ayrıca insanların ekonomik ve gelecek kaygıları da görece daha az. Bu nedenle diasporada kimlik arayışı daha yoğun, anadile ilgi de artıyor.
Buna karşılık Türkiye’de, özellikle büyük şehirlerde ve Dêrsim’de yaşayan insanların farklı kaygıları ve korkuları var. Türkiye’de anadil, kültür ve kimlik alanındaki çalışmalara katılmak riskli. Bu nedenle insanlar kendilerini ve çocuklarını korumak için bilinçli ya da bilinçsiz şekilde dilden ve kimlikten uzaklaşabiliyor. Bugünkü sosyolojik tablo ne yazık ki böyle.
Bu tabloyu değiştirmek zorundayız. “Bu dil zaten ölüyor” ya da “Bu dil ne işimize yarayacak?” anlayışını kabul etmiyorum. Tam tersine, Kırmancki’nin yaşayacağına ve varlığını sürdüreceğine inanıyorum. Bunun için insanların cesaret göstermesi ve küçük de olsa bir yerden başlaması gerekiyor. Dil günlük yaşamda ve kamusal alanda ne kadar görünür olursa o kadar güçlenir.
Bu konuda çok önemsediğim bir çalışmadan söz etmek istiyorum. WhatsApp’ta “Kirmanckî” adlı bir kanal kurduk. İngilizceye ve Kirmanckî dilbilgisine hakim, ihraç edilmiş bir akademisyen arkadaşımız bu çalışmayı yürütüyor. Her gün birkaç kişiye Kırmancki cümleler gönderiyor. Biz de o cümleleri hem Kirmanckî hem de Türkçe seslendiriyoruz. Böylece kanalı takip edenler her gün yeni cümleler öğreniyor. Elbette zaman zaman yanlış kullanımlar da olabiliyor; bu çok doğal. Dil ancak bu şekilde, kullanıldıkça gelişir. Toplum bu sözcükleri benimseyip günlük yaşamda kullanmaya başlıyorsa o sözcük kalıyor. Ya da yerine daha farklı bir alternatif çıkıyor. Özcesi, dili öğrenmek ve yaygınlaştırmak için çok farklı araçlar geliştirebiliriz. Bunun gibi Avrupa’da ve Türkiye’de birbirinden bağımsız birçok çalışma yürütülüyor. İşte bu çalışmalar gelecekte oluşacak büyük bir dil hazinesinin bugünkü küçük birikimleridir. Bir gün insanlar Kirmanckî’yi öğrenmek ve günlük yaşamda kullanmak istediğinde, başvurabilecekleri çok sayıda materyal hazır olacak. Bu nedenle özellikle gençlerin bu çalışmalara aktif olarak katılması gerektiğini düşünüyorum.
Kirmanckî’nin bugün en güçlü nefes aldığı alanlardan biri müziktir. Müzik, insanların yüreğine dokunan en etkili araçlardan biri olduğu için dilimizin geleceğe taşınmasında çok önemli bir rol üstleniyor. Kirmanckî dilinde müzik yapmak isteyen gençlere şunu söylemek isterim: Kendi dilinizden vazgeçmeyin. Anadilinizde üretmekten korkmayın. Belki bu yol daha zor, belki daha az insana ulaşırsınız ama ürettiğiniz her eser dilimizin hafızasına bırakılmış bir izdir. Israrcı olun, sabırlı olun ve yılmayın. Bu dili üreterek yaşatın.
Dijital platformlar ve yapay zeka müzik üretimini hızla dönüştürüyor. Bu değişimi Kırmancki müzik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, dijital platformlar müzik dünyasını kökten değiştirdi. Eskiden bir sanatçının dinleyiciye ulaşabilmesi için televizyonlara, plak şirketlerine ya da büyük reklam bütçelerine ihtiyacı vardı. Bugün ise sosyal medya ve dijital müzik platformları sayesinde herkes ürettiği eseri dünyanın her yerine ulaştırma şansına sahip.
Bence bu, özellikle bizim gibi daha sınırlı imkanlara sahip sanatçılar ve dezavantajlı diller için önemli bir fırsat. Elbette yüksek bütçeler her zaman avantaj sağlayacaktır. Ayrıca yaygın konuşulan diller daha fazla görünür olacaktır. Ama ben şuna inanıyorum: Gerçekten iyi bir eser, doğru yöntemlerle tanıtıldığında hak ettiği yere mutlaka ulaşır. Bunun için de dijital dünyanın işleyişini, algoritmaları ve yeni iletişim biçimlerini iyi öğrenmemiz gerekiyor.
Yapay zeka konusunda da daha umutlu taraftayım. Evet, bu teknoloji müzik üretimini hızla dönüştürüyor ve bazı insanlar bunu bir tehdit olarak görüyor. Ben ise doğru kullanıldığında sanatçının üretimini destekleyen güçlü bir araç olabileceğine inanıyorum. Özellikle gençlerimize burada önemli bir görev düştüğünü düşünüyorum. Yapay zekaya, yazılıma ve yeni teknolojilere de hakim olmaları gerekiyor. Bu teknolojileri anadilimize hizmet eden araçlara dönüştürebiliriz. Kirmanckî dijital dünyada çok daha güçlü temsil edilmeli. Bunun yolu da onu doğru kullanmayı öğrenmekten geçiyor.
Son olarak, yeni sezonda dinleyicilerinizi hangi konserler ve projeler bekliyor?
Aslında üzerinde çalıştığım birçok proje var. Artık bunları hayata geçirmek için kurumsal bir destek beklemeyeceğim. Kendi imkanlarım ölçüsünde üretmeye ve projelerimi birer birer gerçekleştirmeye devam edeceğim.
Bu yaz, tamamlanmak üzere olanlarla birlikte altı yeni eserimi dinleyicilerimle buluşturacağım. Bazılarına klip de çekeceğiz. Konser tarafında ise Avrupa’da küçük bir turne planlıyorum. İlk konserimiz 26 Eylül 2026’da Frankfurt’taki Internationales Theater’da olacak. Uygun zamanda Türkiye’de de farklı şehirleri kapsayan bir konser serisi gerçekleştirmeyi hedefliyorum.
Bunun yanında, Bochum’daki Dersim Gemeinde e.V. bünyesinde kurduğum çocuk ve yetişkin korolarıyla çalışmalarımız da devam edecek. Üretmeye, paylaşmaya ve birlikte çoğalmaya devam edeceğiz.
Bulgakov, Köpek Kalbi öyküsünde yarattığı profesör Preobrajenski karakteri kurgudaki çevresinin de açıkça söylediği üzere karşı devrimci görüşlere sahip bir doktordur. Proletaryadan nefret ettiğini gizlemez. Konforuna düşkün, lüks içinde yaşar.
Köpek Kalbi filminden
Mihail Bulgakov’un 1925 yılında yazdığı Köpek Kalbi adlı öyküsü bürokrasiyle alay edildiği, proletaryaya yönelik nefret söylemlerinin olduğu, yeni insan yaratma sürecinin hicvedildiği gerekçesiyle 1987 yılına dek yasaklı kalmıştır. 1988 yılında da yine Sovyetler Birliği’nde Vladimir Bortko yönetmenliğinde aslına sadık kalınarak filmleştirilmiştir.
Profesör Preobrajenski Sovyetler’de dünyaca tanınmış bir doktor olarak hem muayenehanesinde hastalara bakan hem de hayvanlar üzerinde deneyler yapmaktadır. Şarik adlı bir sokak köpeğine bir bar kavgasında ölmüş genç bir erkeğin hipofiz bezlerini naklini yaptığında köpeğin yaşamaya devam ettiğini ama kısa süre içinde insansı sesler çıkarmaya başladığını, daha sonrasında ise köpeğin tüylerini dökmeye başlamasıyla ayağa kalktığı, tümüyle bir insan gibi konuşabildiğini, bir insan formuna büründüğünü gözlemler. Deney, beklenenden de öte bir sonuç vermiş ancak profesöre göre sonuç hüsrandan da ötedir.
Köpek Kalbi’nin Türkçe baskısı
Profesörün temsiliyeti
Peki Bulgakov öykünün temelini oluşturan bu “başarılı” deneyle ne söylemek ister? Doğal olmayan yollarla bir köpeği insanlaştırmak form olarak “başarılı” olabilir ama ahlaki olarak “başarısız” olacaktır. Bulgakov tam bu görüşle devrimden sonra Sovyetler’de yeni insan yaratma idealini hicveder ve bu nedenle kitap 62 yıl boyunca yasaklı kalır.
Bulgakov, yeni insan idealinde bir yöntem eleştirisi yapmaz, özcü bir tarzda yeni insanın yaratılamayacağının iddiasında bulunur. Çünkü ona göre öyküyü yazdığı yılı esas alarak söylemek gerekirse devrimden sonra 8 yıl geçmesine rağmen Sovyet insanında değişen bir şey yoktur. Ahlaksız, şehvet düşkünü, hırsız, cahil bir tiptir profesöre göre Sovyet insanı. Dolayısıyla ona göre yeni insan ideali bir serserinin hipofiz bezlerini bir sokak köpeğine naklinin yapılmasından ve sonucunda insan formunda bir köpek yaratılmasından ibarettir.
Ancak Bulgakov, Köpek Kalbi öyküsünde yarattığı Profesör Preobrajenski karakteri kurgudaki çevresinin de açıkça söylediği üzere karşı devrimci görüşlere sahip bir doktordur. Proletaryadan nefret ettiğini gizlemez. Konforuna düşkün, lüks içinde yaşar. Çarlık dönemine özlem duyar. İçinde muayenehanesi ve ameliyathanesiyle birlikte yedi odalı bir eve sahiptir. Yani, profesör, bir Sovyet doktorundan ziyade karşı devrimci bir doktoru temsil eder. Dolayısıyla yeni insan idealinin negatifi dönemin Sovyet toplumu değil, profesörün kendisidir. O, proletaryanın aksine kaybedeceği bir imajı, statüsü, konforu olan biridir. Bu nedenle karşı devrimci görüşlere sahip olması, yeni insan idealini imkansız görmesi gayet anlaşılırdır.
Köpek Kalbi öyküsünde Profesör Preobrajenski’nin insan formuna dönüştürdüğü köpek
Şarikov’un temsiliyeti
Peki profesörün ameliyatla yarattığı insan nasıl bir karaktere sahiptir? İnsan formuna büründüğünde kendine verdiği adla Poligraf Poligrafoviç Şarikov, yine profesöre göre “kanıtlandığı” üzere tipik bir proleter olarak asla iflah olmaz bir karakterdir. Düşünün ki, kurgusal olarak insana dönüşen bir köpekten profesör ondan derhal “üstün bir ahlak”a sahip bir karakter olamadığı için proletaryanın asla iflah olmaz bir soy olduğunu “bilimsel” olarak kanıtlayıvermiş oluyor. Tıpkı devrimin hemen ertesinde toplumun bir anda üstün bir niteliğe dönüşmediğinde dönüşümün imkansız olduğuna duyduğu inanç gibi.
Profesörün tahammülünü esas zorlayan ise Şarikov’un bu “düşük” karakterine rağmen toplumda bir yer edinebilmesi, ona çok nahoş gelen düşüncelerini yüksek sesle ifade edebilmesi, içip eğlenebilmesi, hatta bir iş biriminde (tam da genetik olarak yetenekli olduğu sokak kedilerini yakalama işinde) amir olabilmesidir. Ama tahammül sınırını aşacak olan olay ise artık bir proletarya olarak haklarının bilincine varması, profesörün karşısınına sanki onla “eşit”miş gibi çıkabiliyor olmasıdır. Şarikov, bir kimliğe, profesörün yedi odalı evinin bir odasında resmen ikamatgaha sahip olmasından sonra profesörle —profesörün o hiç hazmedemediği haklarda eşit bir birey olarak artık onun “deney köpeği” olmamasından dolayı derin bir kaygı uyandırmıştır. Burada yine profesörün haklar meselesinde proletaryayla eşit olmaya katlanamaması sebebiyle karşı devrimciliğe eğilim gösterdiğini anlayabiliyoruz.
Köpek Kalbi filminden
Yeni insan idealinin negatifi
Daha geniş bir pencereden baktığımızda onun proletaryaya yönelik ettiği tüm hakaretlerin aslında kendisinde vücut bulduğunu anlayabiliriz. Proletaryayı doğası gereği cahil görürken her bir nesnenin kendi koşulları içinde değerlendirilmesi gerektiğinin bilincine varamadığından özcü bir cehalet sergiler. Proletaryayı küfürbaz ilan etmesine rağmen, proletaryaya yönelik öykü boyunca ettiği hakaretler nedeniyle tam bir küfürbaz karakterini sergiler. Proletaryanın hayvanlara yönelik sevgisi olmadığını söylerken hayvanlar üzerinde deney yaparak türcü olan karakterini ortaya koyar. Proletaryayı hırsızlıkla suçlar ama özel mülkiyetin esas hırsızlığın kökeni olduğunu görmezden gelir.
Profesörün böylesi kof fikirlere saplanmasının elbette bilimsel bir gerekçesi yoktur. O, yalnızca eşit hakları kendi konforu, ayrıcalıkları ve statüsüne bir tehdit olarak görür.
Profesör, sonuç olarak, bu tehditten sonra köpeği tekrar ameliyat ederek onu önceki o “öz” köpek formuna dönüştürecek ve böylelikle eşit haklara sahip Şarikovdansa itaatkar, itaat etmediğinde dövülen bir sokak köpeğini tercih edecektir. Ve böylece en yakınındaki tehdidi defederek okurlarına proletaryanın o “ait” olduğu sömürülen, ezilen ve itaatkar sınıfsal yapısına geri dönmesi gerektiğinin mesajını verir. Dolayısıyla da kitap yasaklanır.
Yasaklanmasından yana değilim. Çünkü aslında Bulgakov, yarattığı profesör karakteriyle proletaryayı hor gören, eşit haklara tahammülü olmayan lüks ve konfor düşkünü karşı devrimciliğin yapısını da teşhir etmiş olmuştur.
Köpek Kalbi filminde Profesör Preobrajenski karakteri
Yeni insan ideali bir ütopya mı?
Sovyetler Birliği’nde gerçekten de dünya tarihinde ilk defa sistematik olarak denenen yeni insan ideali başarısızlıkla sonuçlanmış ama başarısızlığıyla dahi kazandırdığı haklar, gösterdiği ufuk bakımından da yol gösterici olmuştur. Yeter ki doğru dersler çıkarılabilsin.
Sovyetler deneyimi aynı zamanda sınıflı toplumlar içinde şekillenen kültürel, politik, ekonomik alışkanlıkların devrimle birlikte yıkılıp yeni insanı/toplumu inşa sürecidir. Sınıflı toplumlarda ezilen, horlanan, sömürülen çoğunluğun her ne kadar devrim yapsa da devrimin hemen ardından sosyalist kişiliğe, kültüre adapte olamayacağı, eski alışkanlıklarını inatla sürdüreceği aşikardır. Devrimi ezilen çoğunluk yapmış olsa bile, bu, ezilen çoğunluğun yeni bir düzene “dünden hazır” olduğunu göstermez. Devrimler, eski düzenin artık istenmediğinin kanıtıdır ancak yeni düzen yaratmak devrimin sürekliliğini de şart koşar. Toplumsal dönüşüm için yalnızca üretim araçlarının kolektifleştirilmesi, toplumun yönetimde söz ve yetki sahibi olması yetmez. Toplumsal faydanın güdülerek kolektif bilincin yükseltildiği, eski değerlerin yeniden değerlendirilerek yeni değerlerin üretildiği bir sürece de girilmesi gerekir.
“Acı Süt“, Peru iç savaşının arkasında bıraktığı 70 bin ölü ve bitmeyen bir yas sürecinden sonra annelerin çocuklarına emzirerek aktardığı travmaları Fausta’nın bedensel semptomları üzerinden anlatıyor.
“Acı Süt”, iç savaş sonrası travmaların Fausta adındaki genç kadında nasıl yansıdığını, nesilden nesile nasıl aktarıldığını işleyen ama tıpkı travmaların kendisi gibi izlenmesi de hayli zor bir filmdir.
Film, savaş dönemine değil, savaş sonrası yas ve travma dönemine Fausta adında genç bir kadının bedeninde odaklanır. Savaş döneminde içilen acı süt savaş sonrasında kan olarak kusulur.
Savaş döneminde hamile iken kocası öldürülmüş, tecavüze uğramış bir annenin kızına mırıldandığı bir şarkıyla başlar film, etraf karanlıktır, ilkin ne anneyi ne de kızını görürüz, etraf aydınlanır ama şarkı öyle acı doludur ki film boyunca o karanlık filmin çerçevesini belirler. Bu açılış seansından hemen sonra anne hayata gözlerini yumar. Yas süreci başlar.
Fausta, sadece annesinin yasını tutmayacaktır, annesi tarafından kendisine aktarılan travmalarla başa çıkması gerekecektir. Bu travmalar o daha bebekken annesi tarafından emzirilirken aktarılmıştır. Filmin adı da bu yüzden Acı Süt’tür. Fausta’nın daimi mutsuzluğu ve bir korku hissettiğinde veya heyecanlandığında burnunun kanaması ve ardından bayılması köyde bu “acı süt” nedeniyle olduğu inanılır.
Acı süt’le simgesel olarak ifade edilen şey ebeveynlerin çocuklarına davranışlarıyla, kurdukları ilişkileriyle travmalarını aktardıkları gerçekliğidir.
Her gün insanların öldürüldüğü, işkence gördüğü ve tecavüze uğradığı bir dönemde doğan Fausta çok açık olarak annesinin aşırı korumacı davranışları nedeniyle kendini dış dünyadan soyutlamış, annenin şarkılarla ifade ettiği travmaların imgesel fallusunda bir yaşam kurmuştur. Ama savaş artık sona ermiş olsa bile sokağa asla tek başına çıkmaktan korkar ve dahası vajinasının içine yerleştirdiği gerçek bir patatesle olası tecavüzcülerden kendini koruduğunu varsayarak yaşamını idame ettirmiştir. Ancak annesinin ölümünün ardından Fausta’nın bedensel semptomları hayatını idame ettirmeye olanak tanıyamayacak denli aşırılaşmaya başlamıştır.
Vajinasının içine koyduğu patates vajinasının dışına doğru filiz verdiğinde o filizi makasla kesmek patatesin çürümesine engel olabilir mi?
Köylüler de bilir ki Fausta kayıp bir ruhtur, acı süt içmiştir. O da bunu kabullenmiştir. Güvercin kafesinde hareket edemeyecek denli hasta düşmüş bir kuşu gördüğünde onu göğsüne bastırıp “Sen de benim gibi hastasın” diyerek kendini o kuşla özdeşleştirmesinden anlarız bunu. Ama aynı zamanda o yaralı kuşu kafesin dışında havlamakta olan köpeğe yemesi için fırlatması da Fausta’nın kendiyle ilgili kararını, kendini topluma açık bir kurban olarak sunduğunu öğreniriz. Doktor muayanesinde tedaviyi reddetmesi ile yaralı güvercini köpeğe fırlatması birbirine paraleldir.
Yaşamayı istemek ama buna cesaret edememek
Fausta’nın uyuduğu sırada amcasının gelip elleriyle nefesini kesmesi ama güdüsel olarak nefes almak için çırpınması da onun yaşamayı istediği ama yaşamaya cesaret edemediğini gösterir. Onun kabuğunun kırmasının tek yolu annesinin kendisine aktardığı travmaları çözümleyerek kendi öznelliğini kurmaya cesaret etmesi ve ölümünün ardından yas sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlamaktır. Her canlıda bilinen varkalma çabasının güdüsünde yaşamak ile yaşamayı bile isteye tercih etmek birbirine bağlı ancak birbirinden de farklı yapılardır. Tercihen değil ama güdüsel olarak yaşama devam etmek özellikle günümüz dünyasında bir başkasının arzusunda, salt tepkisel olarak yaşamı sürdürmek anlamına gelir. Fausta’nın bedeninde beliren tüm semptomlar en yoğun haliyle gösterildiği üzere savaşın, savaşa bağlı kayıpların, travmaların nesilden nesile en üst perdeden nasıl aktarıldığını gösterir. Savaş bitmiş olsa da, Fausta’nı dili savaş döneminden kalma şarkıları söyler; Fausta’nın ağzı kendisinin değil annesinindir, bedeni kendisinin değil annesinindir, Fausta savaş sonrası dönemde değil de halen savaş döneminde yaşıyordur. Fausta kendini değil, kendi dönemini değil, kendi öznel arzusunu değil bir başkasının arzusunda yaşıyordur. Fausta böylelikle yaşamını yüksek güvenlikli yaşadığını zannederken aynı zamanda yaralı güvercini köpeğe attığı sırada gördüğümüz üzere doğuştan yaralı bir kuş ve kurban olarak kendisinin de bir başkası tarafından köpeklere atılmasını bekliyordur. Çelişkili görünen bu durum tümüyle birbirine paraleldir.
Anneyi ne zaman gömebiliriz?
Daha filmin başında anne hayatını kaybeder, bunu biliriz ama cenazenin de günler geçmesine rağmen bir türlü evden çıkarılamadığına da pek anlam veremeyiz. Annenin yokluğu ne imgesel ne de fillen usulünce gömülemiyordur. Annenin kaybıyla Fausta’nın çelişkilerini ve semptomlarını had safhaya taşıdığı, cenazeyle birlikte hem annenin hem de aktardığı travmaları ya gömmesi gerektiği ya da bunları taşımaya devam edeceğine dair bir kişisel bir karar verme zorunluluğu doğar. En zor kararların bu süreçte çelişkilerin had safhaya çıkmasıyla birlikte verilmesinin nedeni de budur. Bireysel krizlerin de eskisi gibi olunamayacağı ama yeninin de bir türlü doğamadığı anlara tekabül etmesi bireyi bir karara zorlar. Yani yaşamayı istemek ve yaşamaya cesaret etmek. Ne kadar travmatik bir yaşam olsa da insan bu travmalar ve bu travmaların getirdiği semptomlarla yaşamayı öğrenebilir, hayatının sonuna kadar sürdürebilir, bir başkasının (ölü ya da diri, imgesel ya da simgesel) arzusunun esareti altında belirlenip yaşayabilir, çünkü bildiği tek yaşam tarzı budur ancak arzuyu öznelleştirmek, önce kaybın ve korkunun gerçekliğini kabul etmek, ötekiyle ilişkileri yeniden düzenlemek ve sonra da yaşamaya cesaret etmek de gerekmektedir. Aksi takdirde travmalar kendini tekrarlamaya, bir başkasının arzusu tarafından belirlenmeye devam edecektir.
Sonuç olarak; savaş göreceli olarak sona erdiği dönemlerde dahi toplumsal ve bireysel yaralar kanamaya devam etmektedir. Savaş sona erse dahi o düzen değiştirilmemiş ve değiştirilmesinden de vazgeçilmiş, farklı yöntem ve araçlarla dahi o mücadele sürdürülmüyor ise tutunacak tek dal —ya geçmiş dönemin deşildikçe kanayan, kör ve karanlık bir kuyuya dönen yaralarıdır, —ya da devam etmekte olan düzenin o vurdumduymaz damarıdır.
Peru iç savaşına dair
1980’de Peru’da uzun askeri diktatörlük döneminden sonra ilk defa seçim sandıklarının kurulduğu yılda Aydınlık Yol hareketi ilk silahlı eylemini sandıkları yakarak yapmış, demokrasi maskesine bürünen burjuva diktatörlüğe karşı isyanın fitilini yakmıştır. Daha sonraki yıllarda devletin bu dönemlerde her ülkede yaptığı üzere paramiliter ölüm mangalarını devreye sokarak, yargısız infazlar ve kayıplarla savaşı büyütmüş, devrim ve sosyalizm tehlikesini 2000’lere dek bastırmıştır. Öncesinde aslında üniversitede bir felsefe profesörü olan Aydınlık Yol lideri Abimael Guzmán’ın yakalanıp mahkemede maskeli hakimler tarafından yargılanıp ömür boyu hapisle cezalandırılmış, buna karşın güvenlik güçleri özel bir yasayla işledikleri suçlardan muaf tutularak koruma altına alınmıştır. 1980 ila 2000 yılları arasında devletin kolluk güçleri ile gerilla güçleri arasında 20 yıl süren iç savaş döneminde kayıtlı olarak 70.000 kişi ölmüş, sayısız hak ihlalleri yaşanmıştır. Geriye ise sömürü düzeninin devamı, savaş sonrasının travmaları, bitmesi kolay olmayacak yas süreçleri kalmıştır.
Şenay Tanrıvermiş ilk romanı “Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu”nda, orta-üst tabakanın modern ile muhafazakar olanın arasında gidip gelen günlük yaşamını Türkiye’deki kültürel kodlar eşliğinde yansıtıyor.
Akademisyenliğinin yanı sıra oyun yazarlığı ile de tanıdığımız Şenay Tanrıvermiş’in ilk romanının adı “Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu” ama aslında kitap yürüyüş bandında kalabalık bir Türkiye profilini yansıtıyor.
Kitap, “kutsal aile”nin erkek karakterler etrafında şekillenen yapısını, erkekliğin toplumun kılcal damarlarına hakim olan yapısını, kadın karakterinin oluşmasındaki etkisini, toplumun normalleri ile normal olmayanlarının karşılaşmasında ortaya çıkan çatışmayı ince mizahi bir dille sunuyor.
Tanrıvermiş’in tiyatro oyunlarını bilenler, onun bu ince mizahi diline yabancı değiller. “Ofis Boy” oyununda plazalarda her türlü ayrımcılığa, sömürüye maruz kalan ofis boylarını, diğer beyaz yaka çalışanların kendi aralarındaki ilişkilerini anlatırken de bu dili görmek mümkündü. Bu oyunda, modern çağın “beyaz yakalı kölelerini” ya da kimilerinin dediği gibi “gönüllü kölelerini” anlatıyordu. Plazaların ofislerinde sıkışıp kalan ve hayatlarını çalıştıkları şirketlerin daha fazla kâr etmesi için “adayan” beyaz yakalıların, birer insan olmaktan çıkıp şirketin yönlendirdiği makinelere dönüştüğüne odaklanıyordu.
Bir yandan çarkın dişlileri olarak sistemin devamını sağlayan bu beyaz yakalılar, kendilerine, sisteme olan öfkelerini kendinden daha zayıf olana yönlendirmesine diğer yandan insan haklarının, hayvan haklarının ve diğer bütün hakların ortadan kaldırılması için oy hakkı olan dişliler, şirketlerinin ulvi amaçları doğrultusunda oy kullandıklarını ve insanların, hayvanların hayatları ilgili kararlara imza attığını anlatıyordu.
Tanrıvermiş bir önceki oyunu olan “Ev Yapımı”nda da burjuva sınıfına mensup üç kadının, Cumartesi Annelerinin eylemlerine, kadın cinayetlerine, kadın emeğinin sömürülmesine karşı tutum alıp almamak konusunda yaşadıkları ikircikli ruh halini irdeliyordu.
“Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu” ise boşanmış Gülşen ve Tarık çiftini, Tarık’ın farklı evliliklerinden olan çocukları Fırat ve Pelinsu’yu, ikinci eş Ayşil’i ve onların birbirleriyle olan ilişkilerini, çatışmalarını merkeze alıyor.
Roman, orta-üst tabakanın modern ile muhafazakar olanın arasında gidip gelen günlük yaşamını Türkiye’deki kültürel kodlar eşliğinde yansıtıyor. Bunu da sosyal medyanın ortaya çıkardığı dili ve üslubu, yalnızlığın tek tek bütün hayatlar üzerindeki etkisini, ilişkilerdeki yapaylığı ve sahteliği ama bir yandan da arayışı işleyerek sunuyor.
Gülşen ve Ayşil bir yandan Tarık üzerinden bir çatışmaya girerken, öte yandan ikisi de aynı anda Tarıkla çatışıyor. Her iki kadının ve Tarık’ın ayrı ayrı olarak çocuklarıyla olan çatışması, çocukların bu “kutsal aile” yapısına uymayan karakterleri, çelişkileri, ama bir yerde aile bağının etkisinde kalarak bazı konularda uzlaşmaya yanaşmaları, toplumsal normların özelliklerine dair bir resim çiziyor.
Tanrıvermiş bundan önceki üretimlerinde olduğu gibi bunda da Türkiye’nin yakın dönem siyasi tarihindeki olaylardan bazılarını kendi üslubuyla gündeme getiriyor. “Ev Yapımı”nın merkezine Cumartesi Anneleri’nin oturması örneğinde olduğu gibi, “Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu”nda karşımıza Haziran 2015’te, 15 yaşındayken Gezi Direnişi esnasında polis kurşunuyla öldürülen Berkin Elvan çıkıyor. Yazar, Elvan’ı roman kahramanlarından Gülşen’in ve rüyası aracılığıyla hayatımıza sokuyor ve okuyucuya hatırlatıyor. Ancak eleştirel bir yerden yaklaşarak, romanın sonunda Berkin Elvan’ın “insanlarda umudunu kestiğini” belirtiyor.
Fantastik kimi öğelerle bezenen roman, Tarık’ın ölümü üzerine, Tarık’ın cenazesi yerine başka bir tanıdıklarının cenazesine giden Gülşen ve Ayşil’in bu cenazede karşılaşmaları ve birbirleriyle normlar gereği konuşmaya başlamasıyla aralarında başlayan çelişkili çatışmalı ilişkiyle son buluyor.
Kitap, Litharos Yayınları tarafından yayımlandı.
Şenay Tanrıvermiş hakkında
Sinema ve Televizyon Bölümü’nde lisans, İletişim Sanatları alanında yüksek lisans, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nde ise doktora eğitimini tamamladı. Akademik kariyerine Haliç Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nde doktor öğretim üyesi olarak başladı. 2020 yılından bu yana Nişantaşı Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta.
Sinema, dizi, televizyon, tiyatro ve edebiyat alanlarında birçok ulusal ve uluslararası dergide makaleleri yayımlandı. Ayrıca Masa Dergi, Radikal Gazetesi, Milliyet Sanat, Habertürk, Hürriyet Aile, T24, Cinedergi, Yeni Anne Dergisi ve Cinemascope’ta sinema, televizyon ve kültür-sanat üzerine analiz ve yazıları yer aldı.
“Ev Yapımı Eylem”, “Yoğun Bakım Önlüğü”, “AB Uyumlu Aile” adlı tiyatro oyunları ile “Tying the Knot” başlıklı çalışması kitap olarak yayımladı.
Oyunları birçok özel tiyatro tarafından sahnelenen Tanrıvermiş, bu alanda çeşitli ödüller kazanmış; ayrıca oyun yazma yarışmaları ve tiyatro festivallerinde jüri üyeliği yaptı.