7 Dakika: İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?

7 Dakika oyununun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, oyunun evrensel mesajına dikkat çekiyor: “Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz.”

İtalyan yazar Stefano Massini’nin gerçek bir hikâyeden yola çıkarak kaleme aldığı “7 Dakika”, işçi mücadelesine ayna tutuyor. Fransa’da bir tekstil fabrikasında, ekonomik krizin gölgesinde geçen oyun; patronların işi sürdürme karşılığında işçilerden mola sürelerinden sadece “7 dakika” feragat etmelerini istemesiyle başlayan o kritik toplantıyı konu alıyor. İlk bakışta küçük görünen bu tavizin kolektif haklar ve onur söz konusu olduğunda nasıl hayati bir yol ayrımına dönüştüğünü anlatıyor.

Geçtiğimiz günlerde bu evrensel hikâye, Türkiye’nin işçi havzalarından biri olan Gebze’de yankılandı. Oyun, Cihangir Atölye Sahnesi (CAS) tarafından, çeşitli meslek gruplarından gelen emekçilerin oluşturduğu bir kadroyla sahnelendi. Arzu Gamze Kılınç’ın yönettiği, Aytuğ Erdil’in çevirdiği bu tek perdelik eser ücretsiz olarak sahnelendi.

Salona Bekaert işçilerinden Doruk Maden işçilerine, sendika temsilcilerinden demokratik kitle örgütlerine kadar birçok isim geldi. Açılış konuşmasını yapan Novares İşyeri Baştemsilcisi Sinan Karataş ise konuşmasında 1 Mayıs’a çağrı yaptı. Konuşmanın ardından oyun seyirciyle buluştu.

Oyunun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, Niha+’ya 7 Dakika’nın nasıl doğduğunu ve oyunun işçilerle buluşmasını değerlendirdi.

7 Dakika’nın doğuşu

Yönetmen Kılınç, Cihangir Atölye Sahnesi’nin (CAS) hem profesyonel bir tiyatro hem de bir eğitim merkezi olduğunun altını çiziyor. 4 yıllık “Oyun Atölyesi” programının bir ürünü olan “7 Dakika”nın hazırlık sürecine dair bilgi veren Kılınç, ekibin farklı yaş ve meslek gruplarından oluştuğunu belirtti:

“7 Dakika adlı oyun Oyun Atölyesi eğitim programımızın bir ürünü. Usta-Çırak ilişkisini temel alan Oyun Atölyelerimiz bir tiyatro yapma pratiğidir ve her yıl başka bir oyun ve başka bir yönetmen ile oyun çalışılan 4 yıllık bir programdır. Her sezon sonu çalışılan oyun seyirci karşısına çıkar ve temsiller verir. 7 Dakika, Oyun Atölyemizin 3. Sınıf programında üretilmiş bir oyundur.”

Haftada iki gün, 3’er saatlik eğitimlerin yanı sıra yürütülen yoğun prova sürecinin zorluklarına değinen Kılınç, “Günün sonunda oyun seyirciyle buluşunca bu zorluklar işin tuzu biberi oluyor” dedi.


Tiyatroyu işçiler ile buluşturduk”

Kılınç, “7 Dakika”yı sahnelerken iki temel motivasyonla hareket ettiklerini vurguluyor: Birincisi, öğrencilerin sahne pratiğini farklı sahnelerdeki farklı izleyici kitleleriyle güçlendirmek; ikincisi ise tiyatroyu ekonomik veya coğrafi engeller nedeniyle sanata erişimi kısıtlı olan düşük gelirli ve dezavantajlı gruplara ulaştırmak. Kılınç, CAS’ın repertuar anlayışı doğrultusunda tiyatroyu “gişe seyircisi” kıskacından kurtarıp çevre ilçe ve illere taşımanın ekip olarak temel sorumlulukları olduğunu ifade ediyor:

“7 Dakika özelinde ise çok güçlü bir motivasyondan daha söz edebiliriz; oyunun içeriği açısından oyunu direkt kendi hedef kitlesi olan ‘işçiler’ ile buluşturmak ve ortak dertlerimizi seyircimizle birlikte düşünüp, tartışarak deneyim kazanmak. Her oyun sonrası seyircimiz ile söyleşi gerçekleştiriyoruz ve bu söyleşilerde yaşadıklarımız, düşündüklerimiz karşılıklı çok kıymetli oluyor.”

Geçen gün oyunu Gebze gibi işçi yoğunluklu bir kentte oynadınız. Bu gösterimden sonra ne tür geri bildirimler aldınız?

Oyunun finalini seyirciye bıraktıkmaları nedeniyle, bütün oyunlardan sonraki söyleşilerde tartışma sürecinin kesintisiz devam ettiğini belirten Arzu Gamze Kılınç, Gebze gibi işçi havzalarındaki gösterimlerden aldıkları geri bildirimleri şu sözlerle özetliyor:

“Bu aşamada sadece sahnedeki oyuncular değil, izleyiciler de kendi düşüncelerini ve deneyimlerini aktararak sürece dahil oluyor. Gebze’de de daha önce birçok bölgede de olduğu gibi geri bildirimlerde en sık ifade edilen şey ‘Bu konuyu seçtiğiniz; işçilerin, bizlerin dertlerini, sorunlarını ele aldığınız için çok teşekkür ediyoruz’ minvalindeki son derece samimi teşekkürler oluyor. Bunun dışında oyunun içeriğindeki oylama ve karar alma sürecine dair çok içeriden sorular yahut duygu düşünce paylaşımları gerçekleşiyor. Bizler için en etkili olan kısım ise işçilerin kendi çalışma hayatlarında ‘tıpkı buna benzeyen’ deneyim ve anılarını paylaşmaları oluyor.”

Mesele coğrafi değil, sınıfsal

Her oyun sonrası hemen hemen bütün işçilerle konuşulduğunu aktaran Kılınç, “Bunun coğrafi sınırlarla, ülkelerle, milletlerle ilgili bir durum olmadığı; meselenin sınıfsal olduğu ve sistem aynı kaldığı sürece dünyanın her yerinde ve tarihin her diliminde benzer sorunların yaşandığı konuşuluyor. Hatta ‘Karakterlerin isimleri Ali ya da Ayşe olsaydı aynı bizi, bizim tartışmalarımızı anlatırdı’ diyorlar ve aslında bunun sadece kendi ülkelerine ve kendilerine ait bir sorun olmadığı daha da net karşımıza çıkıyor” dedi.

“İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?”

Kılınç, 1 Mayıs öncesi gösterilen bu oyunun evrensel ve ana mesajını vurgulayarak sözlerini sonlandırıyor:

“Oyun, fabrikaya yeni ortakların ve yabancı sermayenin gelişi ile işçilerin yaşadığı işini kaybetme kaygılarını temel alarak ‘İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?’ sorusunu ortaya koyuyor ve bu soruya verilen yanıtlar üzerinden patronların daha fazla kâr etmek için neler yapabileceklerini gösteriyor. İstenen tavizlerin bireysel açıdan bakılınca nasıl basit ve masum göründüğü ancak bu tavizler verilirse aslında neler olabileceği masaya yatırılıyor. Yazar Stefano Massini, seyircilerin her birinin en az bir karakterlerle özdeşlik kurabileceği bir dünya yaratmış ve 11 farklı karakter o kadar akıllıca çizilmiş ki seyirci ‘hep kendimi gördüm, gıcık olduğum insanları gördüm’ şeklinde ifadelerde bulunuyor. Oyunun totali ‘Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz’ diyor.”

Nijeryalı dansçılar Amed Tiyatro Festivali’nde: Burası bizim evimiz gibi

Uluslararası Amed Tiyatro Festivali’nin Nijeryalı konukları Elevatorz NG, modern performanslarını Kürt dansı cida ile harmanlayarak izleyicilere sürpriz yaptı: ‘Hareket evrensel bir dildir; Diyarbakır’daki bu sıcak karşılama bize evimizdeymişiz gibi hissettirdi.’

Köprüleri Kurmak dans gösterisinden, Foto: Elevatorz NG

Diyarbakır Büyürşehir Belediyesi tarafından organize edilen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’ne Nijerya’dan katılan Elevatorz NG grubu, “Connecting Bridges” (Köprüleri Kurmak) adlı bir dans gösterisi sundu. Michael ve Samson Vatorz adlı iki kardeş tarafından kurulan grup, Nijerya’nın ulusal danslarını, dünyanın çeşitli bölgelerindeki danslarla buluşturarak ‘birlik’ ve ‘saygı’ mesajı vermeye çalışıyorlar.

Görseriyi sahneleme yaklaşımı, oyuncunun bedenini, hareketini ve sesini tiyatro deneyiminin merkezine yerleştiren minimalist ve sembolik bir estetik benimsiyor. Sahne, koreografi ve mekânsal ilişkilerin değişen duygusal ve anlatısal manzaraları tanımlamasına olanak tanıyan açık, akışkan bir alan olarak tasanlanıyor. Sahne aksesuarları az, bölünmeyi, müzakereyi ve bağlantıyı çağrıştıracak şekilde yeniden yapılandırılabilen engellerin ve köprülerin soyut temsilleri olarak işlev görüyor. Estetik dil, fiziksel ifadeyi vurguluyor. Aydınlatma, çatışma anlarını izole etmek ve diyalog ortaya çıktıkça kademeli olarak daha sıcak, daha kapsayıcı durumlara açılmak için kullanılıyor. Kostümler, çağdaş modaya uygun Afrika kumaşlarından yapılmış olup oyuncuların sabit karakterler yerine birden fazla kimliği temsil etmelerini sağlıyor. Genel olarak, sahneleme, eserin diyalog, empati ve barış temasına odaklanmasını desteklerken izleyicilerin performansın sembolik dünyasıyla hayal gücüyle etkileşim kurmasına olanak tanıyarak netliği, samimiyeti ve uyarlanabilirliği önceliklendiriyor.

Gösteri 27 Nisan günü Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluştu. Dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, Michael ve Samson Vatorz ile dans gösterilerini, Nijerya’daki dans çalışmalarını ve Diyarbakır’daki izlenimlerini Niha+ için konuştu.

“Diyalogun çözemeyeceği bir şey yoktur”

Serhat Kural: Uluslararası bir tiyatro festivali olan Amed Tiyatro Festivali’ne hoş geldiniz. Bir dansçı olarak gösterinizi izlediğim için çok mutluyum; gerçekten çok güzeldi. Peki, siz sizi tanıyabilir miyiz? Kendinizden biraz bahseder misiniz?

Michael Vatorz: Merhaba, benim adım Michael, Michael Vatorz olarak da bilinirim.

Samson Vatorz: Benim adım Samson, Samson Vatorz olarak da bilinirim ve biz birlikte Elevatorz NG’yiz.

M.V.: Elevatorz NG bir dans, daha doğrusu bir tiyatro topluluğu. Çünkü dansın ötesinde oyunculuk da yapıyoruz. Biraz şarkıcılık geçmişimiz de var, onu da yapıyoruz ama asıl olarak aktör, dansçı ve kreatif direktör olarak aktifiz. Elevatorz NG çatısı altında resmen kurulduğumuz 2010 yılından beri varız. Şimdiye kadar çeşitli yarışmalara katıldık, şu an World of Dance Nijerya’nın birincisiyiz. Nijerya’nın ilk K-pop elçileriyiz, bu yüzden Nijerya’yı Seul’de (Güney Kore) temsil ettik. Nijerya dışında birkaç festivale daha katıldık ve tam zamanlı olarak yaptığımız iş bu.

S.K.: Peki, birlikte çalışmaya ne zaman başladınız?

S.V.: Biz kardeşiz. Bu yüzden doğduğumuzdan beri birlikte çalışıyoruz.

S.K.: Evet, eserinizden biraz bahseder misiniz? İzleyiciye ne anlatmak istiyorsunuz?

M.V.: “Connecting Bridges” (Köprüleri Kurmak) adlı eser, aslında festivalin teması gibi: Barış için diyalog. Bu dans parçasını bu yıl oluşturmadık; 2023’te hazırlamıştık. Fujairah’taki ITI Dünya Kongresi’nde Nijerya’yı temsil ettiğimizde kısa bir versiyonuydu. Bizi orada gördüler ve eser festival temasıyla örtüştüğü için buraya davet ettiler. Festival için eserin genişletilmiş bir versiyonunu yaptık. Bu eser şunu söylemek için yaratıldı: Hangi ideolojiye, aile yapısına veya dini inanca sahip olursak olalım, biz önce insanız. Ve diyaloğun çözemeyeceği hiçbir şey yoktur. Sadece bir araya gelip konuşmaya ihtiyacımız var, kesinlikle bir yol bulabiliriz. Düşüncelerimizi dansımızla ve eserdeki diyaloglarla ifade etmek istedik.

“Barış, birlik ve saygı demek”

S.K.: Ülkenizdeki barış durumu hakkında tek bir kelime söylemek isteseniz, barışı tek bir kelimeyle nasıl açıklarsınız?

S.V.: Bir ülke için barışın anlamını mı kastediyorsun?

S.K.: Evet.

M.V.: Tek bir kelimeyse, o zaman farklı kelimelerimiz olacak demektir. O kendi kelimesini söylesin, ben de bir kelime düşüneyim.

S.V.: Benim için o kelime saygı. Neden saygı diyorum; çünkü eğer diğer kişinin kültürüne, görüşlerine ve geleneklerine saygı duyarsanız birlikte yaşayabilirsiniz. Mutlaka onların yaptığını yapmak veya onların kültürüne geçmek zorunda değilsiniz. Kendi kültürünüz olur, onlar sizinkine saygı duyar, siz onlarınkine ve herkes bir arada var olabilir.

M.V.: Onun söylediklerine ek olarak; bugün dışarı çıktık ve bir şeye şahit olduk, işte bu yüzden benim kelimem birlik. Bir kiliseye gittik ve kilisenin içinde Müslümanları gördük, bizi çok hoş karşıladılar. Sonra camiye gittik ve oradakiler de çok mutluydu, bize sarıldılar; nereden geldiğimize veya kim olduğumuza bakmaksızın sadece arkadaşımız olmak istediler. Oradaki bir adam özellikle çok mutluydu, bu beni duygulandırdı. O an kendi kendimize dedik ki; eğer bu şekilde davranabilirsek, çok büyük bir birlik ve barış olur.

Köprüleri Kurmak dans gösterisinden, Foto: Elevatorz NG

S.K.: Bu projeyi yaratırken nasıl bir yolculuk geçirdiniz? Benim eserden anladığım kadarıyla, başından sonuna kadar daha huzurlu ve güzel yaşayabileceğimizi söylemeye çalıştınız. Sahnedeki konsantrasyonunuz çok iyiydi, belki biraz bundan bahsedersiniz?

M.V.: Eseri yaratma deneyimi ve tüm parça boyunca tempoyu ve karakteri korumak… Öncelikle tüm hayatımız boyunca, yani kardeş olduğumuz için her zaman birlikte olduğumuz gerçeğiyle başlayayım. Bu sahip olduğumuz bir avantajdı. Kavga eden, tartışan, birbirinin yüzünü bile görmeyen kardeşler olduğunu biliyorum ama biz birbirimizi sadece kardeşten öte, “bir” olarak görüyoruz. Bizi bir arada tutan ilk şey bu bağdı, bu yüzden eseri yaratmak çok daha kolaydı çünkü beraberdik. Nasıl akacağımıza dair ortak bir zihin yapımız var. İkinci olarak, oyundaki tempoyu korumak sonradan öğrendiğimiz bir şey değildi. Defalarca tekrar yapmamız gerekiyordu çünkü bir dansçıyı profesyonel yapan pratiktir. Herkes dans edebilir ama herkes profesyonel olamaz veya performans sergileyemez. Tekrarlanan pratikler ve izleyiciyle etkileşim bizim için önemliydi. İzleyicinin bize verdiği enerjiden beslendik. Bize pozitif enerji verdiklerinde sahnede moralimiz yükseldi ve bizi daha da ileriye taşıdı. Eserin ne ara bittiğini anlamadık bile.

S.K.: Eserinizde geleneksel kostümleriniz vardı. Neden bu karma dansın içinde geleneksel kostüm seçtiniz?

S.V.: Çünkü güzel. Bizim bir akımımız var, 2017’de başladık; o zamanlar “Trado-HipHop” diyorduk. Nedeni şu ki, kendimizi kültür elçileri olarak görüyoruz. Nijerya’da çok fazla dil var ve bazen yaşanan aksaklıkların nedenlerinden biri bu olsa da, aynı zamanda bizi dinamik kılan eşsiz faktörümüz de bu. Nijerya, bu kadar çok dile rağmen hala tek bir ülke olduğu için güzel. 66 yıldır tek ülke olarak kalmak övgüye değer bir şey. Bu kültürü dünyanın görmesi için tanıtma sorumluluğumuz olduğunu biliyoruz. Hip-hop meselesine gelince, dansa hip-hopçu olarak başladık ve sonra buna profesyonelce geleneksel dansları ekledik. Ama hip-hop’u bir kenara atamayız dedik çünkü hip-hop da bir kültürdür ve siyahilerin kültürüdür. Ama biz dünyadaki tüm kültürleri seviyoruz. “Geleneksel danslarımızı yapısını bozmadan nasıl harmanlayabiliriz?” dedik ve bunları bir akım olarak birleştirdik. Ancak bu yıl, 2026’da ismini “trado-pop” olarak değiştirdik. “Hip-hop” yerine “pop” dememizin nedeni, hip-hop’un bizim için kısıtlayıcı hale gelmesiydi. Sadece geleneksel danslar ve hip-hop ile sınırlı kalmak istemedik. Salsa, Afro-dans, Kizomba, Bachata gibi diğer stilleri de seviyoruz ve bunları sentezlemek istiyoruz. Bu yüzden ismini “popüler kültür”den yola çıkarak değiştirdik. Buradaki sabit unsur, gösterdiğimiz Nijerya geleneksel danslarıdır. Danslara bakarsanız bir kısımda biraz funk, locking yaptığımı fark edersiniz. O (Michael) da locking yaptı. Çok fazla hip-hop yapmadık ama hip-hop, çağdaş dans ve salsa altyapımızın olduğunu hissedebilirsiniz. Popüler kültürden bir şeyler serpiştirmeye çalıştık ve sonra sizin kültürünüzü de ekledik.

M.V.: Ve sonra Cida’yı ekledik.

S.V.: Evet, sonra cida’yı sahneye getirdik. Orada ifade etmeye çalıştığımız şey, dünyanın bir olduğu. Hareket evrensel bir dildir.

S.K.: Daha önce burada bulundunuz mu? Burada nasıl hissediyorsunuz?

M.V.: Daha önce böyle bir yerde bulunmadık. BAE’den emin değilim ama burası bizim için bir ilk ve kendimizi çok iyi karşılanmış hissediyoruz, ilgi harika. Tekrar gelmemi isterseniz tekrar tekrar gelirim çünkü burası Nijerya gibi hissettiriyor. Nijerya’ya gelirseniz biz de sizi çok iyi ağırlarız, size sevildiğinizi hissettiririz, buradaki karşılama da aynı şekilde çok sıcak. Burayı gerçekten sevdik.

S.K.: Çok teşekkür ederim.

Michael & Samson: Biz çok teşekkür ederiz.

Amed’de bir Filistinli dansçı: İktidar kimliğimizi nasıl şekillendiriyor?

Kurucusu olduğu dans grubu Shaden Dans Topluluğu, 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nde “Tüyler” adıyla bir dans gösterisi sunan Filistinli dans sanatçısı Shaden Abu Elasal, Kürtlerin kültürlerine olan bağlılığından çok etkilendiğini belirtti. Abu Elasal’ın dans gösterisi, iktidarın beden ve kimlik üzerindeki etkilerini sorguluyor.

Shaden Dans Topluluğu’nun “Tüyler” dans gösterisinden, Foto: Amed Theater Fest

Diyarbakır’da bu sene düzenlenen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nin teması “Barış İçin Diyalog” olarak belirlendi. Belediyenin bünyesinde çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Şehir Tiyatrosu öncülüğünde gerçekleşen festival, 22 Nisan günü bir resepsiyonla başladı.

2 Mayıs tarihine kadar yani 10 gün sürece olan festivalde 19 ülkeden tiyatro topluluklarının katılımıyla pek çok tiyatro oyunu ve dans gösterimi seyirciyle buluşacak. Tiyatro ile ilgili çeşitli panel ve atölyeler düzenlenecek.

Sudan, Ukrayna, Suriye, Kürdistan Bölgesi gibi ülkelerin yanı sıra Filistin’den de Shaden Dans Topluluğu festivale katılan gruplar ve sanatçılar arasında yer alıyor. 25 Nisan tarihinde Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluşan ekibin projesinin adı “Feathers” (Tüyler).

Tanıtım bülteninde “Bilincimiz oluştuğunda, gerçekte ne kadar özgür olduğumuzu ve iktidarın pençesinden asla kurtulup kurtulamayacağımızı bilmediğimizi fark ederiz. Tüyler, iktidarın kimliğimizi nasıl şekillendirdiğini, güzellik ve iyilik algımızı nasıl etkilediğini ve bir insanı sevgiden nefrete nasıl sürüklediğini araştırıyor. Tüyler’de dört varlık bir araya gelir ve insan etkileşiminin karmaşıklığını ve yaşamlarını şekillendiren iktidar güçlerini ortaya koyan sahnelerde iç içe geçerler. Bu, biri baskın, diğeri itaatkar olan iki varlık arasındaki bir aşk hikayesinde somutlaşır. İtaatkar varlık, kendisinin ne olduğunu fark etmez” sözleriyle tanıtılan dans gösterisini, Filistin’de kadın bir dansçı olmayı ve festivali dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, topluluğun kurucusu Shahdan Ebu ile Niha+ için konuştu.

Merhaba Ms. Shaden. Amed’e hoş geldin. Filistinli bir koreograf ve dansçı olarak Uluslararası Tiyatro Festivalimize hoş geldin. Öncelikle şunu sormak istiyorum, Shaden Abu Elasal kimdir ve Shaden Dans Topluluğu nedir? Bize biraz kendinden bahseder misin?

Öncelikle burada olduğum için mutluyum, bu röportaj için teşekkürler Serhat. Ben Shaden Abu Elasal. Nasıra’da doğdum, Filistin’in kuzeyinde. Dans eğitimimi Kudüs’teki Müzik ve Dans Akademisi’nde tamamladım. Sonra Nasıra’ya geri döndüm ve dans üzerine projeler, eğitim programları kurmaya başladım. Bunun yanı sıra bağımsız bir koreograf olarak kendi eserlerimi üretmeye başladım. Yani bir yandan dans, bale ve çağdaş dans üzerine yoğunlaşan bir eğitim yolu, diğer yanda ise bir koreograf olarak kendimi geliştirme süreci vardı. 2016 yılında Nasıra’da 14-18 yaş arası gençler için bale ve çağdaş dans topluluğunu kurdum; orada dansı kendimizi, dünyayı ve karmaşık gerçekliğimizi anlamak için bir araç olarak kullandık. Teknik eğitimin yanı sıra, bedeni bir eğitim aracı olarak araştırdık. 2019’da ise Shaden Dans Topluluğu’nu kurdum. Bir dansçı olarak birçok projede yer alıp kendi eserlerimi sergiledikten sonra, artık sadece bir koreograf olmaya ve sahnede değil, sahne arkasında üretmeye karar verdim. Buna 2019’da başladım; toplulukta Filistinli dansçıların yanı sıra dünyanın dört bir yanından dansçılar var.

Soldan Sağa: Serhat Kural, Shaden Abu Elasal, Rugeş Kırıcı

“Filistin acı çekerken, sesimin güç çıkmasını istedim”

Filistin’de bir dansçı ve aynı zamanda bir kadın olmak ne demek? Bu konuda nasıl bir yolculuğun oldu?

1948 Nekbe’sinden bu yana uzun yıllardır baskı altında olan bir toplumda, Nekbe’nin üçüncü kuşağı olarak ve çok “sıcak” bir bölgede yaşayan bir Filistinli olarak… Çok zor, karmaşık ve güç bir durum bu. Her gün süren bir acı gibi. Bir kadın ve bir insan olarak benimsediğim değerlerin, beni ben yapan şeyleri oluşturduğunu söylemek istiyorum. Siyasi ve sosyal olarak çok aktif bir aileden geliyorum. Bu yüzden adalet, eşitlik ve insana saygı kavramları kimliğimin çok güçlü bir parçasıydı. Çocukluğumdan beri yaşadığımız dünya hakkında, kendim hakkında, bu durumda ne yapabileceğim ve etkimin ne olduğu hakkında kendime sorular soruyordum. Bunca yıl Filistinlilerin çektiği acıları görürken, sesimin olduğundan daha gür çıkmasını sağlayabilir miyim?

Bunu çok iyi anlayabiliyorum çünkü bizim hikayemiz de az çok Kürt dansçıların hikayesi de sizinkiyle aynı. Seninle ve grubunla tanıştığımda, performansınızı izlediğimde bir yanım çok mutlu oldu. Diğer yanım ise çok hassaslaştı çünkü panelinizi dinlediğimde, iktidarın bedeni nasıl etkileyebileceği üzerine bir koreografi oluşturduğunu söylemiştin. Birçok eser de bununla ilgili; çünkü denge değişkendir ve daha özgür olmak için kararlarımızı başkalarına bırakmak zorunda değiliz. Seni bu yüzden çok ama çok iyi anlayabiliyorum. Projeniz hakkında biraz bilgi verebilir misin, bize ne anlatmak istediniz?

Evet, bu aslında kim olduğumun, bu gerçeklik içinde bir insan olarak nasıl var olduğumun ve aynı zamanda hayatımdaki devrimci yanımın bir birleşimi. Genelde her şeyde farklı, yeni ve benzersiz olanı ararım. Bu yüzden sanatımda kurban olmak istemiyorum; ne gerçek hayatta ne de sanatımda. Dünyaya bir mesajı olan biriyle, yeni bir şeyler arayan bir sanatçı olmanın kombinasyonunu arıyorum. Otoritenin sanatımın nasıl olacağına karar vermesini istemiyorum. Gerçekliği kopyalamama konusunda çok hassasım. Gerçekliği alıyorum, onu kazmaya ve yeni bir şey yaratmaya başlıyorum. En büyük mutluluğum stüdyoya girip araştırmaya başladığım ve o anda daha önce görmediğim farklı bir şeyin yaratıldığı andır. Sanatın bana verdiği bu şaşkınlık hissi beni güçlü hissettiriyor ve bu güç, bu coğrafyada hayatta kalmamı sağlıyor. Yaratırken gücümü hissediyorum. Başkalarının benden istediği gibi değil, kendi istediğim gibi yaratırken gücümü hissediyorum. Bu, bir kadın, bir insan ve bir sanatçı olarak kim olduğumun birleşimidir. Umarım beni anlamışsınızdır.

“Kendimden bahsetmek benim için zor”

Bir sanatçı olarak Filistin’de yaşayan kadınlara cesaret verdiğini düşünüyor musun?

Bilmiyorum. Bildiğim tek şey…

Bu konuyu biraz açmak istiyorum; belki sana yardımcı olur. Eserlerinle ilgili iki video izledim, çok etkileyiciydi. İçinde birçok kadın dansçı gördüm, sanırım grubunuzda çok fazla kadın var. Sen bir şey yaratıyorsun ve onlar da seninle bir şeyler yapma fırsatı buluyor. Hem bir koreograf hem de bir kadın lider gibisin. Bu yüzden bunu sordum.

Kendimden bir lider olarak bahsetmek benim için zor. Çevremdeki insanları, daha önce yapılmamış bir şeyi yapabilecekleri konusunda olumlu yönde etkileyebildiğimi söyleyebilirim. Eğer araçları varsa, ısrar ederlerse, kendilerine inanırlarsa ve çok çalışırlarsa, sanırım onlar için bir örnek teşkil edebilirim. Çünkü bir Arap kadını olarak Dans Akademisi’nde okuyan ilk kişiydim. O zamanlar toplumumuzda “çağdaş dans” kelimesi yaygın değildi. Ama bu adımı attım çünkü bunu yapmak istiyordum. Geri dönüp orada bir şeyler yaratmak… Benim performanslarım sadece güzel görünen “şovlar” değil. Benim performansım farklıdır, yüzeysel değildir ve bunda ısrarcıyım. Ayrıca teknik ve sanatsal olarak çok yüksek düzeyde iyi bir okul kurmayı başardım. Bu yüzden, eğitim verdiğim ve bu grupta dans eden bu kadın öğrencilerin dünyayı, toplumun görmemizi istediği yerden farklı gördüklerini umuyorum. Bazılarının dansa devam etmesi ve şimdi koreograf olarak kendi yollarını çizmeleri beni mutlu ediyor. Umarım üzerlerinde olumlu bir etkim olmuştur.

Foto: Amed Theater Fest

“Festival çok güçlü”

Bu kadınlar için bir örnek olacağından eminim. Amed’deki deneyiminden konuşmak istiyorum. Amed ve performansınız hakkında neler hissediyorsun? Seyirci eserinizi nasıl karşıladı, eleştiriler nasıldı? Bu deneyimi bizimle paylaşır mısın?

Öncelikle, bu festival fikri panelleriyle ve performanslarıyla gerçekten çok güçlü ve önemli. Çünkü her zaman sesimizi kısmaya, bizi susturmaya yönelik bir çaba var. Bu festivalde, baskı altındaki insanlara ayağa kalkma, kendilerini ifade etme ve bu yerin sahip olduğu tüm o güzellikle kendilerini anlatma gücü veriliyor. İnsanlar çok nazik, çok cömert. Birçok festivale gittim ama bir kadının yönettiği bir festivalde olmak farklı, bunu söylemeliyim. Kendine has bir ruhu var. Kürt halkının kültürlerine olan bağlılığına, kendilerini sanatla ifade etme konusundaki ısrarlarına gerçekten hayran kaldım. Kültürlerini kaybetmiyorlar. Açılışı gördüğümde “Vay canına” dedim. İnsanların burada birbirine ne kadar bağlı olduğunu görüyorum. Kadın belediye başkanı figürü de çok benzersiz bir şey. Sanırım bundan öğreneceğim şeyler var.

Son sorum. Filistin toplumuna derin bir saygı duyduğumu söylemek istiyorum. Her zaman yanınızdayız. Koşulların çok zor olduğunu biliyorum. Ama dediğim gibi, birbirimize benziyoruz. Umarım Filistin yakında özgür olacak. Son olarak, bir çağdaş dansçı olarak Filistin’deki izleyiciyle nasıl bir ilişkin var?

Daha önce de söylediğim gibi, bu hem Nasıra hem Filistin’in kuzeyi hem de Batı Şeria için yeni bir şey. Ama insanlar meraklı. Performanslarımıza geliyorlar ve sorular soruyorlar. Bazen “anlamıyoruz” deseler de, iyi olan taraf şu ki insanlarla konuşuyoruz, bir diyalog kuruluyor. Son eserimiz olan Feathers (Tüyler), daha net bir dramaya ve karakterlere sahip olduğu için seyirci onunla önceki daha soyut çalışmalarıma göre daha fazla etkileşim kurdu. Bu tür eserlerin insanları size yakınlaştırdığını düşünüyorum. Bazen bu tarz performanslardan korkuyorlar çünkü onları analiz edecek araçlara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Ama onlara gidip konuştuğunuzda, açıkladığınızda ve “Sorun değil, bunu istediğiniz yere çekebilirsiniz” dediğinizde insanlar rahatlıyor. Rahatladıklarında hayal güçleri çalışıyor. Bu yüzden bir izleyici kitlemiz olduğu için mutluyum. Çok büyük değil ama giderek büyüyen bir kitle var.

Kesinlikle. Çok iyi anlıyorum çünkü biz de aynı süreçteyiz. İzleyici için daha anlaşılır olma yolunda aynı şekilde ilerliyoruz. Ama bir yanımız da daha soyut olmak istiyor. Bu bizim kaderimiz demek istemiyorum ama seyirciyle yakınlaşmak için bir dengeye ihtiyacımız var.

Kesinlikle. Ve seyircinin “üstünde” olmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü işimiz sahnede var oluyor ve bu seyirci olmadan bizim için hiçbir anlamı yok. Sanatçı olarak kendine sadık kalmakla seyircine sadık kalmak arasındaki o kombinasyon… Sanatsal vizyonumuzdan ödün vermeden bu dengeyi bulmalıyız.

Çok teşekkür ederim Shahdan.

Spas Serhat.

Aklın hayaletleri ya da “O”

“Pennywise gerçek değilse onun kurbanlarını öldürene ne diyeceğiz? Yatağın altındaki timsah gibi Pennywise da gerçektir. Onun bizi yemesini istemiyorsak da onun karşısına çıkmak ve onu üretenin neden bilgisine sahip olmak zorundayız.”

“O” filminden bir kare

Baran Sarkisyan yazdı.

Stephen King’in “IT” romanından uyarlanarak iki bölümlük mini bir televizyon dizisi formatında 1990* yılında yayınlanmış, korku klasikleri içinde yerini almış bir yapım olan “O” aynı zamanda o yıllardan itibaren başlayan palyaço fobisinin nedenlerinden biri olarak gösterilir.

Filmde O veya Pennywise adıyla anılan palyaço, kurbanları dışında görünmezliği nedeniyle her ne kadar dünya dışı bir varlık olarak bahsedilse de gayet tabii dünyaya içkin, bireysel ve kolektif korkuların bilinçdışı yansımasıdır. Film gösteriminden sonra palyaço fobisinin oluşumu dahi bilinçdışı arzuların ve kaygıların simgesel bir nesneye aktarılmasının sonucudur.

Korkuyla Mücadele Etmek

Umut gibi korku da aklın hayaletlerini yaratır. O hayalet, bir kabus olarak ne kadar bastırılmaya veya unutulmaya çalışılsa da ne kadar çok mülk, kariyer, başarı elde edilse de hatta görülen hayaletleri “gerçek değil” deyip savuşturmaya çalışılsa da o korku veya hayalet, kişinin hayatını kontrol etmektedir; ta ki cesaretle onun karşısına çıkana dek, ta ki onla nasıl mücadele edileceğini öğrenene dek.

Küçük ve yoksul bir kasabada palyaço kılığında bir hayalet dolaşmaktadır, onu bir gören ya ölmektedir ya da ondan kaçmayı başarmaktadır. Öyle bir gizemdir ki kasabada ardı arkası kesilmeyen seri cinayetler sürecinde kimsenin ne sesi çıkmaktadır ne de bir karşı koyuş olmaktadır. Çünkü bu hayalet/canavar/pennywise, kurbanları haricinde görünmez olmasının yanı sıra toplumsaldır. Kasaba halkının korkularının, zaaflarının, kültürünün, kötülüklerinin bir temsili, üretimidir. Tıpkı bir diktatörün, bir seri katilin, bir tecavüzcünün aslında o toplumun ortalama reaktif arzularının vücut bulmuş, eyleme geçmiş olan kişisi gibi. Öte yandan hayalet kurbanlarının korkularına, travmalarına göre fiziksel forma girebildiğinden de aynı zamanda bireysel bir yapıdadır.

Çocukların kötülük karşısında birliği!

Filmde bu kasabada yaşamakta olan 7 çocuğun ortak özelliği, çeşitli nedenlerle dışlanmışlıklarıdır ve “sıradaki kurban” olacağı toplumsal konumları, zayıflıkları, mağduriyetleri, korkuları, kabusları nedeniyle malum olan bu yedi çocuk kasabada tehlike karşısında aslında çok doğal bir güdüyle bir araya gelerek bu birliklerinden aldıkları güçle hem kendilerini tehdit eden çetelerden korurlar hem de karşılarına çeşitli formlarda çıkmakta olan bu canavarın karşısına çıkmaya cesaret ederler. Fakat bu canavarın tam olarak neyin ürünü olduğu bilgisine sahip değildirler, dolayısıyla birlik olmalarının etkisiyle bu canavarı bir süreliğine etkisiz hale getirmeyi başaracak olsalar da nihai bir başarı değildir bu. Sadece çocukların oluşturduğu birlik kötülük karşısında ne kadar dirençli olabilir? Ki bu canavar salt kendi korkularının ürünü değilken, kendi şahsi korkularının dahi toplumsal bir altyapısı mevcutken.

Bu yedi çocuğun da birbiriyle yakın ve uzak pek çok toplumsal problemi vardır. Kimi babasını savaşta yitirmiş, bir baba yoksunluğu yaşamaktadır, kimi babası var olsa da baba şiddetine maruz kalmaktadır, kimi sırf siyahi olduğu için ötekileştiriliyordur, kimi kekeme olduğu için alaya alınıyordur, kimi annesinin esareti altında yaşamaktadır. Onları bir araya getiren bu mağduriyetleri, zayıflıkları ama her şeye rağmen bunlarla mücadele etme zorunluluğudur. Bu nedenle de kendi gruplarına “kaybedenler kulübü” demeyi uygun görüyorlarken aynı zamanda “şanslı yedili” demektedirler çünkü hayatlarını bu birliklerine ve cesaretlerine borçludurlar.

Korkunun Neden Bilgisine Sahip Olmak

Zupančič, Gerçeğin Etiği adlı kitabında her kaygının bir nesnesi olduğunu ironik bir hikayeyle anlatır:

“Bir hasta, yatağının altında bir timsahın saklandığı şikâyetiyle psikanaliste gelir. Birkaç seans boyunca psikanalist hastayı bunun kendi hayâl gücünün ürünü olduğuna ikna etmeye çalışır. Diğer bir deyişle, hastaya bunun tamamıyla ‘öznel’ bir duygu olduğuna ikna etmeye çalışır. Hasta, kendisini tedavi ettiğine inanan psikanaliste gitmeyi bırakır. Bir ay sonra, psikanalist hastayı tanıyan bir arkadaşına rastlar ve ona eski hastasının nasıl olduğunu sorar. Arkadaşı cevaplar: ‘Timsahın yediği arkadaştan mı bahsediyorsun?’ Öyküden alınacak ders ciddî biçimde Lacancıdır (Jacques Lacan): Eğer kaygının bir nesnesi olmadığı fikrinden yola çıkarsak, o zaman özneyi öldüren, onu ‘yiyen’ bu şeye ne diyeceğiz?”

Filme uyarlayacak olursak, kasabada Pennywise gerçek değilse onun kurbanlarını öldürene ne diyeceğiz? Yatağın altındaki timsah gibi Pennywise da gerçektir. Onun bizi yemesini istemiyorsak da onun karşısına çıkmak ve onu üretenin neden bilgisine sahip olmak zorundayız.

Filmin iki etabı ve o iki etap arasındaki pasif süreci vardır. İlki, korkunun karşısına çıkma cesareti gösterme etabıdır. Korkunun görünür kısmının etkisini kırdıktan sonraki süreç ise birliğin çeşitli şehirlere dağılarak bireysel hayatlarını inşa etme ve bireysel olarak bastırma, yok sayma etabıdır. Son etap ise, tehlikenin tekrar ortaya çıkması ve bu korkunun neden bilgisine sahip olarak daha donanımlı bir şekilde ve yine birlik halinde karşısına çıkmaktır. Ve bu karşı çıkışta sadece sonuna kadar dirayetli olanlar yaşamayı hak edecektir. Bu iki etapta ortaya çıkan şey bireysel ve kolektif korkuların ürünleriyle mücadele edilebilir ancak nihai başarı elde edilemez, nihai zafer için o korkuların nedenlerini de bilmek ve esas o nedenleri yok etmek gerektiğidir.

İster kederimizin isterse öfkemizin hatta isterse sevincimizin olsun neden bilgisine sahip olmamak duygularımızın kolaylıkla manipüle edilmesini, hedefini şaşırmasını da beraberinde getireceğinden bize bazen salt duygu veya çaresizliğe bazen de sanrı veya halisünasyona neden olacaktır.

Adı bile olmayan bu varlıktan film boyunca “O” diye bahsedilir, bilinmez, tanınmazdır. Bilindiği takdirde kendini yok edecektir. Çünkü bize keder veren, baskılayan, sınırlayan bir şeyin neden bilgisine sahip olup onunla nasıl mücadele etmeyi öğrendiğimiz takdirde o şey bizde etkisini tümüyle yitirecektir. Ancak bu mücadele süreklilik gerektirmektedir. Karşımıza her an bu canavar bir tanrı, bir iktidar, bir hayalet olarak çıkmaktadır ve “korkmuş et”i çok sevmektedir.

*Film aynı zamanda aynı kitaptan 2017 ve 2019 yılında iki bölüm olarak Andres Muschietti tarafından da yeniden daha modern tekniklerle yorumlanmış ve uyarlanmıştır.

Bir sergi: Kürt meselesi, babalar ve yitirilen çocuklar

Banu Cennetoğlu, “ne karanfil ne kurbağa” adlı kişisel sergisinde babalık halleri, hak, had, kayıp ve iktidar kavramları hakkında düşünmeye çağırıyor.

“ne karanfil ne kurbağa” sergisinden. Foto: artfulliving.com

Sanatçı Banu Cennetoğlu’nun “ne karanfil ne kurbağa” adlı kişisel sergisi 25 Ekim 2025-20 Ocak 2026 tarihleri arasında Yavuz Parlar küratörlüğünde Bursa da İMALAT-HANE’de gösterildikten sonra bir süredir https://nknk-erika.imalat-hane.com adresinde sergileniyor.

Daha önce Türkiye’nin ilk kadın genel yayın yönetmeni olan Gurbetelli Ersöz’ün günlüklerinden okuyan “Yüreğimi Dağlara Nakşettim” kitabını 145 litografi kireçtaşı tabletine nakşederek sergileyen Cennetoğlu, bu sergisinde iktidar, itibar ve inkâr ekseninde meseleye bakıyor.

Bilginin üretimi, tasnifi ve dolaşım politikaları üzerine çalışan Banu Cennetoğlu’nun pratiği, çoğu zaman uzun soluklu araştırmalara, kişisel ve kolektif hafıza kayıtlarına dayanıyor. “ne karanfil ne kurbağa” sergisinde Cennetoğlu, babalık halleri, hak, had, kayıp ve iktidar kavramlarını, hem söz söylemenin hem de söz vermenin muğlaklığı ile düşünmeye çalışıyor. Serginin küratörü Yavuz Parlar. Banu Cennetoğlu ve serginin küratörü Yavuz Parlar’ın bu işbirliği özelinde yürüttükleri yazışmalar, atışmalar ve iç dökmeler, serginin kurgusunu desteklerken, nknk-erika adlı eşlikçi bir yayına dönüşüyor.

Serginin oluşum süreci, klasik bir sergi kurgusundan ziyade, ikilinin birbirleriyle iletişimi ve paylaştığı düşünceler üzerinden şekilleniyor. Dijital bir fikir alışverişi olarak, belki de bir amaç gütmeden, yapılan yazışmalarla süreç başlıyor. Birbirlerine “hadi başlayalım” dedikleri noktada, her gün birinin diğerine bir şey yolladığı ve karşı tarafın buna cevap verdiği bir akış kuruluyor.

“Kişisel olan toplumsal da”

Sergide baba ve uzantıları, kişisel olanın toplumsal olduğuna, toplumsal bellekten imkânsız özürlere uzanan bir araştırma alanı niteliği özelliğini taşıyor.

Sergi bir iktidar, otorite olarak tanımlanan babanın yani sistemin, “devlet babanın” reddine karşı verilen mücadelede kaybedilen, öldürülen babaların çocuklarının, yas ve acı dolu hafızalarımızın hatırlamamıza da yardımcı oluyor.

Banu Cennetoğlu Sina Ergün ile yaptığı bir söyleşisinde sergiyi şöyle tarif ediyor: “Kişisel bir yerden başlarsam, kabaca ve özetle bir musallatlık hâli diyebilirim. Başka türlü olabilmiş babalıkları ve babaları tenzih ederek, babalık benim için hem bireysel hem de toplumsal anlamda kendinden pek memnun ve emin, kibirli, kendi görünmez kitabının egemen doğrularından tereddütsüz (gibi gözüken) bir varoluş.

Kaçınılmaz olarak bu kurulu ve kurgulu tereddütsüzlüğün sürdürülebilirliği için olmazsa olmaz üç illet: iktidar, itibar ve inkâr. Bunları seven, koruyan, savunan ve bulaştıran, itiraz edeni dışlayan, cezalandıran, ‘ıslah’ etmek isteyen, diğerinin sınırlarını ihlal etmeyi kendinde hak görebilen bunu da o kişinin ‘iyiliği için’ yaptığı iddiasıyla meşrulaştırabilen bir yapı diyelim.”

Foto: Artfulliving.com

Kürt meselesinde kayıp yaşamış babalara ve çocuklara bakmak

Sergiye bakarken ve sonrasında söyleşiyi okurken Kürdistan’da yaşanan siyasal şiddete karşı verilen mücadelede sonucunda kaybedilen, öldürülen evlatların babaları ve babalarının ölümüne tanıklık etmek durumunda kalmış evlatların kayıplarını, yas ve acılarının meselesinin barış, demokrasi ve bir arada yaşama kültürüne maliyeti devasa ve yakıcı bir nitelikte olduğunu hatırlatıyor. Bu kayıpların en çok da ailenin, yakın çevrenin içinde yer alanların dünyasında tarifsiz bir acı ve yoksunluğa yol açtığını görüyoruz. Bu yoksunluğun ve acının uzun dönemli etkisi o günün çocuklarının algı ve hafızası üzerinden toplumsallığın bir parçası haline geldiğini, toplumlar açısından da geçmişte yaşanan acılarla yüzleşememe, ihlallerin malum sorumlularının hesap vermesinin önündeki engeller, adalet duygusunun yitirilmesine, karşılıklı güven ve birlikte yaşama umudunun kaybına neden oluyor. Kürt meselesinde kayıp yaşamış babaların ve çocukların üzerinden yeniden bakmaya çalışmanın ”yeniden hafıza” inşası olarak düşünülmesi gerekiyor. Bir yandan baba-evlat ilişkisindeki fay hatlarına sosyopolitik bir çerçeveden bakmak, diğer yandan babalarını devlet güçleri tarafından kaybetmiş çocukların; yoksunluk, yas ve acı dolu hafızalarının tasviriyle başka bir yerden bakmak mağdurun onulmaz bir yılgınlığı ya da sahici bir meydan okuması olarak değerlendirilebiliriz. Unutulmaması gereken diğer bir nokta da bu çocuklarının, bugünün ve geleceğin “yetişkinleri”, belirli bir tarihsel sürece ilişkin duygusal hafızayı yeniden ve yeniden üreten özneler olduğu gerçeğidir.

Babalarının geçmişte yaşadıkları sonuçlarını yüklenmek zorunda kalan veya bırakılan çocukların bireysel zihin ve duygu rotaları üzerinden Kürt meselesinin kökleriyle böylesi bir yüzleşme, bu toplumsallıkların nasıl bireysellikler içinde yeniden yeniden üretildiğine de ışık tutacaktır. Kişisel olanın toplumsal olduğu kadar toplumsal olanın kişisel olduğu babalık mevzusu Hasan Hüseyin Korkmazgilin yazdığı gibi “Ne karanfil Ne kurbağa.”

“Yüreğimi Dağlara Nakşettim” sergisi Lozan Sanat Müzesi’nde sergilendi. Foto: ANF

Banu Cennetoğlu hakkında

Banu Cennetoğlu disiplinlerarası çalışma pratiğinde, arşivleme yöntemlerinden yararlanarak hafıza politikalarını, bilginin üretimini, dağıtımını ve tüketimini sorgular. Kişisel sergilerinin yer aldığı kurumlar arasında Kunsthal Charlottenborg, Kopenhag (2025); Sylvia Kouvali, Atina (2024); K21 Ständehaus, Kunstsammlung Nordrhein-Westfalen, Düsseldorf (2019); Sculpture Center, New York (2019); Chisenhale Gallery, Londra (2018); Bonner Kunstverein (2015); Salonul de proiecte, Bükreş (2013); Kunsthalle Basel (2011) bulunuyor. Birçok karma serginin yanı sıra Berlin, İstanbul, Liverpool, Gwangju, Atina ve Venedik Bienallerine ve Murcia’daki Manifesta 8, Atina/Kassel’deki documenta 14 ve Pittsburgh’daki 58. Carnegie International’a katıldı. İstanbul’da sanatçı kitapları ve basılı malzemelere odaklanan, sanatçı inisiyatifi BAS’ın kurucusu olan Cennetoğlu, Amsterdam’daki Rijksakademie’de danışman olarak görev yapıyor. Sanatçı, İstanbul’da çalışıyor ve yaşıyor.

1990’lara damga vuran Kürtçe müzik grupları

1991 Kürtçe üzerindeki yasak kısmen gevşetildi, bu tarihten itibaren İstanbul, özellikle Beyoğlu’ndaki Mezopotamya Kültür Merkezi kentli Kürt gençliğine yönelik yeni bir müzik üretiminin odağı oldu.

1990’lar, Kürtçe müziğin Türkiye’de bir dönüşüm yaşadığı dönem oldu. 1991’de Kürtçeye uygulanan yasağın kısmen kaldırılmasıyla birlikte İstanbul, Kürt kültürel üretiminin merkezi haline geldi. Mezopotamya Kültür Merkezi (NÇM/MKM) bünyesinde ve bağımsız olarak faaliyet gösteren çok sayıda grup, geleneksel Kürt halk müziğini çağdaş aranjmanlarla yeniden yorumladı. Aynı dönemde Avrupa’daki diaspora toplulukları, Koma Berxwedan gibi gruplar aracılığıyla bambaşka bir müzik siyaseti geliştiriyordu.

Türkiye’de Kürtçe üzerindeki yasak, 1980 askeri darbesiyle birlikte kamusal ve özel alanda çerçevesi genişletilerek uygulandı. 1991’de ise yasak kısmen gevşetildi. Bu tarihten itibaren İstanbul, özellikle Beyoğlu’ndaki Mezopotamya Kültür Merkezi (Navenda Çanda Mezopotamya, NÇM), kentli Kürt gençliğine yönelik yeni bir müzik üretiminin odağı oldu. Öte yandan Avrupa’da, özellikle Almanya, Belçika ve Hollanda’da, yerleşik diaspora toplulukları, Türkiye’ye kaçak yollarla sokulan kasetler üzerinden Kürtçe müziğin dolaşımını sürdürüyordu.

Zaman çizelgesi — 1990’larda Kürtçe müzik grupları
1973 1983 1988 1990 1993 1997–98 Koma Wetan Tiflis, SSCB 1973 — ilk Kürtçe rock grubu Baye Payizê (1989)Koma Berxwedan Almanya 1983 — diaspora, siyasi folkKoma Amed Ankara → İstanbul 1988 — folk-caz, NÇM Dergûş (1997)Koma Dengê Azadî İstanbul 1990 — funk-caz, rock Fedî (1998)NÇM grubu kümesi İstanbul, Beyoğlu 1991+ — Rewşen, Çiya, Rojhilat…Çar Newa Koma Amed’den 1990’lar sonu Sovyet / bağımsız Diaspora İstanbul bağımsız NÇM kümesi Albüm yayını
Mobil görünümde çizelge yatay kaydırılabilir.

1980’lerden 1990’lara uzanan köklü yapılar

Koma Berxwedan

Kürt müzik tarihinin en önemli gruplarından biri. 1983’te Almanya’da, Kürt kültür ve sanatçı örgütü Hunerkom çatısı altında kuruldu; bu yapı 1994’te Kürt Kültür ve Sanat Akademisi adını aldı. Grubun üyeleri değişken bir yapıya sahip, “açık grup” niteliğindeydi.

Fransa, Almanya ve Hollanda’daki Kürt kültür merkezlerine yayılan grubu; geleneksel Kürt halk müziğinin en kapsamlı araştırma ve koruma çalışmalarını gerçekleştirdi. 1990’larda çıkardığı albümler Türkiye’ye kaçak yollarla sokuldu ve sınır ötesinden taşınan kasetler aracılığıyla geniş kitlelere ulaştı. 2019 yılında dağılan grup, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklama ile tekrardan çalışmalarına başlayacağını duyurdu.

Kuruluş: 1983, Almanya

Seçili Albümler: Dilan (1985), Botan (1987), Newroz (1989), Amed (1991)

Faaliyet Alanı: Almanya, Fransa, Hollanda; Türkiye’de yasaklı

Öne Çıkan Şarkılar: Lê Amedê, Oy Kurdistan, Herne Pêş, Newroz

Koma Dengê Azadî

1990 yılında İstanbul’da kurulan, Hakan Ener önderliğindeki bu grup, 1990’ların en popüler ve uzun soluklu Kürtçe müzik topluluklarından biri oldu. Kentli Kürt gençliğine hitap eden özgün bir ses yarattı: geleneksel halk müziğini funk, funk-caz ve rock’n roll ile harmanlayan bu tarz, dönem için tamamen yeniydi. Bağlama, duduk ve mey gibi doğu çalgılarını gitar ve trompet ile bir araya getirdi.

“Bella Ciao”nun Kürtçeye çevrilmiş versiyonunu repertuarına katan grup, dört albümünün tamamı bir dönem devlet tarafından yasaklandı. Yasaklara karşın yüz binlerce kopya satıldı. Almanya, Belçika, Hollanda ve Birleşik Krallık’ta yoğun konser faaliyeti sürdürdü.

“Selîmo”, “Hat karwanê Helebê”, “Lo şivano”, “Roj roja me ye” gibi şarkılar kültürel ikon statüsüne ulaştı ve günümüze dek sayısız kez yorumlandı. Son dönemlerde “Çavên me sondxwarîne” şarkıları çok popüler oldu.

Kuruluş: 1990, İstanbul

Albümler: Hêvî (1991), Em Azadîxwaz in (1993), Welatê min/Roj wê bê (1995), Fedî (1998)

Müzik Stili: Funk-caz, rock’n’roll, folk

Yayıncı: Ses Plak

Coğrafi harita — müzik merkezleri ve kaset dolaşımı
Karadeniz Akdeniz Almanya Koma Berxwedan Tiflis (SSCB) Koma Wetan İstanbul NÇM · Koma Amed Dengê Azadî · Rewşen… Hollanda Belçika Ankara Koma Amed (1988) Amed (Diyarbakır) Güzergahlar Almanya → İstanbul (kaçak kaset) Tiflis → Türkiye (müzik etkisi) İstanbul → diasporaCoğrafi merkezler ve kaset dolaşımı
Sınırlar şematik amaçlıdır; siyasi sınırları temsil etmez.

Mezopotamya Kültür Merkezi bağlantılı gruplar

MKM / NÇM HAKKINDA

Navenda Çanda Mezopotamya (NÇM), 1991’de Kürtçeye uygulanan yasağın gevşetilmesinin ardından İstanbul Beyoğlu’nda kuruldu. Kürt kültürel üretiminin merkezine dönüşen bu yapı, bünyesinde çok sayıda müzik grubunu barındırdı. Grupların büyük bölümü aynı stüdyo, tonmayster, aranjör ve kayıt müzisyenleri ile çalıştı; bu ortaklık dönemin sesine belirgin bir bütünlük kazandırdı.

Koma Amed

1988’de Ankara’da tıp fakültesi öğrencileri tarafından kuruldu. Kurucular arasında Hacettepe’de okuyan Rojavalı Kürt Evdilmelik Şêxbekir (Melek) öne çıkıyordu. Kuruluş aşamasında Kürtçe müzik yapan stüdyo bulmakta ciddi güçlükler çektiler. 1993’te İstanbul’a taşınarak NÇM ile çalışmaya başladı.

Folk-caz sentezini deneysel bir yaklaşımla uygulayan grup, geleneksel Kürt müziğinin kalıplarının dışına çıktı. İlk albümde “Bella Ciao”nun Kürtçe uyarlaması olan “Çav Bella” yer aldı. Bu dönüşüm Şêxbekir tarafından gerçekleştirildi. Dergûş albümü 400.000’i aşkın satışa ulaştı; dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem bu albümü AB mevkidaşlarına hediye olarak sunarak “Kürtçe’nin yasaklı olmadığını” savundu.

Kuruluş: 1988, Ankara

Albümler: Kulîlka Azadî (1990), Agir û Mirov, Dergûş (1997)

Müzik Stili: Folk-caz, deneysel halk müziği

Koma Dengê Azadî ile Koma Amed Sonrası: Çar Newa

Koma Amed’in dağılmasının ardından grubun dört üyesi bir araya gelerek Çar Newa’yı oluşturdu. Adındaki “çar” (dört) sayısı bu kuruluş hikâyesine doğrudan göndermedir. 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında faaliyet gösterdi.

Koma Amed’in folk-caz mirası üzerine kendi sesini inşa etmeye çalışan grup, önceki formasyonun müzik dilini sürdürdü.

Kuruluş: 1990’ların sonu, İstanbul

Köken: Koma Amed’in devamı , dört eski üye

Dönem: 1990’lar sonu, 2000’ler başı

Koma Rewşen

Türkiye’deki ilk Kürtçe rock grubu olarak kabul edilmektedir. NÇM çatısı altında faaliyet gösteren grup, bu öncü konumuyla dönemin Kürt müzik ortamında özgün bir yer tutar.

Rock formasyon anlayışını Kürtçe sözler ve geleneksel motiflerle bir araya getiren Koma Rewşen, öğrenci çevrelerinde ve NÇM etkinliklerinde canlı performanslarıyla tanındı.

Önemi: Türkiye’deki ilk Kürtçe rock grubu

Bağlantı: NÇM, İstanbul

Dönem: 1990’ların başı – ortası

Koma Asmîn

Sadece kadın üyelerden oluşan bir müzik grubu. Dönemin Kürt müzik ortamında bu yönüyle özgün bir yer tutar; hem cinsiyet hem de kültürel kimlik açısından ayrı bir sembolik ağırlık taşır.

NÇM bağlantılı gruplarla eş dönemde faal olan Koma Asmîn, Kürt kadın sesinin kamusal alandaki görünürlüğüne katkıda bulundu.

Yapı: Yalnızca kadın üyeler

Bağlantı: NÇM çevresi, Türkiye

Dönem: 1990’lar

Agirê Jiyan

1990’ların öne çıkan gruplarından biri. Kürtçe müziği modern ve popüler bir zemine taşıma çabası içinde özgün bir çizgi geliştirdi. NÇM ile bağlantılı olarak faaliyet gösterdi; dönemin diğer gruplarıyla aynı stüdyo ve teknik ekibi paylaştı.

Özellikle dans ezgileri ve ritim yapısıyla bilinen grup, kaynaklarda Koma Çiya, Koma Azad ve Koma Amed ile birlikte sıklıkla anılır.

Seçili Albüm: Adarê (1995)

Müzik Stili: Modern Kürt halk müziği, dans

Dönem: 1990’ların başı – sonu

Koma Çiya

NÇM bünyesinde faaliyet gösteren gruplardan biri. Dönemin Kürt müzik üretimine kayıtlarda tutarlı biçimde eşlik eden Koma Çiya, benzer siyasi tema ve ses anlayışını paylaşan gruplarla birlikte anılır.

1998’de Kom Müzik etiketiyle çıkan Dîlana Bêsînor albümüyle tanınır.

Seçili Albüm: Dîlana Bêsînor (1998, Kom Müzik)

Bağlantı: NÇM, İstanbul

Koma Rojhilat

NÇM’nin başlıca gruplarından biri olarak 1990’larda İstanbul’da üretim yaptı. 1997’de Kom Müzik etiketiyle çıkan Mezrabotanim Ez albümü kayıtlara geçmiş temel yapıtıdır.

Seçili Albüm: Mezrabotanim Ez (1997, Kom Müzik)

Bağlantı: NÇM, İstanbul

Koma Azad

Hem Türkiye’de hem diasporada faaliyet gösterdiği belgelenen gruplardan. Adı müzik biçimi açısından Koma Azadî, Koma Dengê Kawa ile birlikte anılır.

NÇM bağlantılı gruplarla aynı dönemde faal oldu. Siyasi tema ve halk müziği yeniden yorumu bakımından ortak bir estetik paylaştı.

Dönemin Diğer Grupları

Vengê Sodirî

Dönemin Kürt müzik ortamında özgün bir konuma sahip grup: Yalnızca Zazaca müzik üretti ve deneysel bir yaklaşımla çalıştı. Bu iki özelliği birlikte ele alındığında, dönemin grupları arasında nadir bir yerde durduğu görülür.

Dil: Zazaca (Türkiye’deki diğer gruplardan farklı olarak)

Müzik Yaklaşımı: Deneysel

Dönem: 1990’lar

Gulên Mezrabotan

Dönemin Kürt müzik ortamının sıradışı yapılarından biri: Grubun tüm üyeleri çocuklardan oluşmaktaydı. Kürt kültürel kimliğinin genç nesillere aktarılması sürecinde simgesel bir rol üstlendi.

Çocuk kuşağını doğrudan Kürtçe müzik üretimine dahil etmesi, dönem içinde yalnız kalan bir girişimdir.

Yapı: Tüm üyeler çocuklardan oluşuyor

Bağlantı: Türkiye

Dönem: 1990’lar

Koma Gulên Xerzan

Batman’ın Xerzan bölgesinden adını alan grup, 90’ların Kürt müziğinde folklorik kökleri ve politik sözleri birleştirdi. Kaset kültürü üzerinden yayılan müzikleri, kimlik, sürgün ve direniş temalarını taşıyordu. Rojda, Çiya gibi isimlerle özdeşleşti.

Sovyet coğrafyasından öncü grup

Koma Wetan

Tarihsel önemi 1990’lara uzanmakla birlikte, 1973’te Sovyet Tiflis’inde kurulan bu grup dünyanın ilk Kürtçe rock topluluğu unvanını taşır. Üç Êzidi Kürt ve bir Ermeni’den oluşan kadrosunun ön sanatçısı Kerem Gerdenzerî Tiflis doğumludur; ailesi Kars ve Van kökenliydi. Sovyet devlet desteğiyle “vokal-enstrümantal topluluk” statüsü kazandı, devlet televizyonlarında ve festivallerde yer buldu.

1979’da demolarını kaydetti; Bayê Payizê (Sonbaharın Rüzgarları) adlı tek albümü ancak 1989’da yayımlanabildi. Kürt şiirini klasik rock, psikedelik dokunuşlar ve bölgenin Kürt ozanlarının eserleriyle birleştiren bu yapıt, 1990’larda Türkiye’deki Kürt müzisyenler arasında ilgi gördü ve birçok grup tarafından kaynak olarak kabul edildi.

Kuruluş: 1973, Tiflis (SSCB)

Albüm: Bayê Payizê (1989)

Müzik Stili: Kürt şiiri + rock, psikedelik

Önemi: Dünyanın ilk Kürtçe rock grubu

*Harita ve zaman çizelgesi, yapay zeka aracı Claude aracılığıyla üretildi.

Puslu manzaralarda yola çıkmak

Theo Angelopoulos’un “Puslu Manzaralar” filminin çekildiği 1988 yılını düşündüğümüzde, Yunanistan’da binlerce çocuğun babasız büyümek zorunda kaldığını, 1967-74 yılları arasındaki “albaylar cuntası” diye adlandırılan diktatörlük döneminden tahmin edebiliriz.

*!Puslu Manzaralar filminden bir kare

Theo Angelopoulos’un “Sessizlik” üçlemesinin 1988 yapımlı son filmi olan “Puslu Manzaralar”, metaforik anlamların da çıkarılabileceği, iki küçük kardeşin babalarını bulmak üzere kendi başlarına yola çıkıp Almanya’ya dek sürecek dolambaçlı, puslu, uzun bir yolun, arayışın hikayesidir.

Filmin hemen başında kardeşlerden birinin diğerine uyumadan evvel sürekli anlattığı bir hikaye dinleriz:

“Başlangıçta her yer karanlıkmış ama sonra ışık belirmiş ve bu ışık karanlığı aydınlatmış, topraktan denize kadar, her tarafta çiçekler varmış ve de dağlar çiçeklerin üzerinde kuşlar ve kelebekler uçuyorlarmış.”

Anneleriyle birlikte babasız yaşayan iki çocuk, yalnızca rüyalarında gördükleri babalarını görmek üzere trene birkaç kez kaçak binme girişiminden sonra nihayetinde yalnız başlarına yola çıkmayı başarabilirler. Filmin asıl hikayesini ise yolun kendisi anlatır.

Yolda iken karşılaşmalar yaşar, inancımızı iyi ve kötü deneyimlerle sınarız. Hatta bazen neden yola çıktığımızı, nereye varacağımızı unuturuz. Unutmadığımızda ise yola çıkarkenki benliğimiz ile vardığımızdaki benlik birbirinden farklı olur. Yola çıkmanın, yani zamanın ve mekanın akışkanlığına etkin bir şekilde dahil olmanın dönüştürücü etkisidir bunun böyle olmasını sağlayan.

Babasız büyümek

Babalı büyümek bir tamlığı ifade etmez ama babasız büyümek bir eksikliği ifade eder. Babalı büyümek, sadece biyolojik babanın yanında, arkasında, önünde büyümek değil babanın veya işlevinin olmadığı durumlarda babanın işlevinin yerine getireceği birinin sevgisinde, ilgisinde, güveninde büyümek demektir. Ama böyle bir baba yoksa, bu eksiklik olarak hissedilir ve bu eksiklik kabullenilip tamir edilmediği sürece de ömür boyu babanın bu yapısal ve işlevsel eksikliği farklı alanlarda, bedenlerde sembolik olarak imkansız bir çabayla tamlanmaya çalışılır.

Filmin çekildiği 1988 yılını düşündüğümüzde Yunanistan’da binlerce çocuğun babasız büyümek zorunda kaldığını, 1967-74 yılları arasındaki “albaylar cuntası” diye adlandırılan diktatörlük döneminden tahmin edebiliriz. Nice sürgünlerin ve özellikle 1974’te Kıbrıs harekatının binlerce Yunan ve Rum’un ölümün bir diğer anlamı binlerce çocuğun belki annesiz ama daha çok babasız kaldığı bir döneme denk gelir. Savaşların, diktatörlüklerin ve akabinde yozlaşmanın, kayıpların, sürgünlerin böylesi sonuçları da vardır, ki travmatiktir. Böylesi dönemleri yakın tarihte yaşayan toplumlar “babasız toplumlar” olarak adlandırılabilir ve bu toplumlar daimi sembolik bir baba ihtiyacıyla içlerinden güçlü, sarsılmaz gördükleri popülist siyasetçileri veya diktatörleri kendilerine dahi ne kadar zarar verdiklerini biliyor olsalar bile kurtarıcı ilan edebilir, omuzları üzerinde taşıyabilir, tapınırcasına ölümüne bağlılık duyabilirler. Almanya’da 1. Dünya Paylaşım savaşından sonra Hitler’e duyulan bağlılık veya Türkiye’de kurtarıcı olarak Atatürk’e duyulan bağlılık gibi. Filmde iki çocuk ise böylesi bir arayışa girmeden direkt olarak kendi babalarını aramaktadır.

Filmde iki çocuk Almanya’da olduğunu düşündüğü babalarını bulmak için yola çıkarlar. Peki babanın adı nedir, ne yapmaktadır, neden kayıptır, hangi şehirdedir, neye benzemektedir, hatta gerçekten Almanya’da mı yaşıyordur? Bunlar belirsizdir. Yalnızca gördükleri rüyalarda sesi, yüzü belli belirsiz var gibidir ve karşılarına çıktıklarında da “işte bu bizim babamız” diyeceklerine inanıyor gibidirler. İnançtır bu ve inancın nesnesi olmayabilir ama ihtiyacın vardır. Bu ihtiyaç, film boyunca “bir kez olsun görmek” olarak çocukların ağızlarından, rüyalarından dillendirilir. Çünkü böylelikle eksiklik tamamlanmayacaksa da “babalarının çocukları” olduklarını en azından “kimlik” problemine geçici bir çözüm olarak kayıt altına alabileceklerdir. Babalarını bulabilseler belki ona öfkelerini kusacaklar, belki ağlayacaklar, belki sarılacaklar, belki kaçacaklar… Önemli değildir, önemli olan bulabilmek ve bir babalarının olduğunu kayıt altına almak veya bulamayacak olsalar dahi babasızlığı kayıt altına almak, bunu kabul etmektir.

Yola çıkma cesaretinin kaynağı

Köklerimiz her ne kadar göçebe olsa dahi kültürel ve ekonomik olarak yerleşik yaşam tarzlarımız vardır. Yola çıkmak bu toplumsal sunakta ancak bir zorunlulukla gerçekleşebilir. Bu sadece bir tatil için bile olsa nefes alma, yer değiştirme zorunluluğuyla gerçekleşir. Ötesi yerleşik yaşamın kapitalist etkileri altında savaşlar, zorunlu sürgünler, ekonomik krizler, doğal afetler nedeniyle yola çıkarız. Yola çıktıktan sonra vardığımızda dahi vardığımız yere yerleşik ve aidiyet hissetmeyiz. Günümüz halklarının, özellikle ötekileştirilmiş, yoksullaştırılmış, kayıplar vermiş halklarının genel durumu budur.

Coğrafyalar arasındaki sınırlar da tüm bu zorunluluklara rağmen ölümcül bir problemdir. Sınır problemi filmde çocukların sınır kontrolünde yine sınır dışı edilecekleri üzerinden özüyle tarif edilir: “Para eksik”. Tahrif edilemeyen ancak alternatif yollarla telafi edilmeye çalışılan ölümcül sınırlar. Hem de sınırın ardı her ne kadar idealize edilirse edilsin sınırı geçerken, sınırı geçtikten sonra başa neler geleceği bilinmemesine rağmen sınırı geçme zorunluluğunu duyumsamak.

Ergin olmayan iki çocuğun yalnız başlarına trene kaçak olarak binip adressiz, pusulasız, parasız yola çıkmaları tuhaf görünüyor olsa da bu cesur atılımın ancak bir zorunluluğun gerekliliğiyle açıklanabilir. Bu zorunluluk telafi edilmesi gereken ihtiyacın kendisidir. Filmde biz bu zorunluluğu “babalarını bulmak için yola çıkan çocuklar” olarak izleriz.

Yol boyunca başlarına gelen onca kötü karşılaşmalara, açlığa, üşümelere, kovulmalara, hatta tecavüze değin yaşanan deneyimlere rağmen yoldan vazgeçmemeleri de bunu gösterir. Çünkü bu deneyimler onlara aynı zamanda babasız olmanın ya da evden kaçmış olsalar dahi işlevsel anlamıyla onları koruyan, gözeten birinin yokluğunda başına neler geleceğini, böylesine kötü bir dünyada yalnız başlarına olmanın imkansızlığını da kanıtlar, dolayısıyla babalarını bulmaları şarttır ve pek tabii yoldan dönülmeyecek ve vazgeçilmeyecektir.

Peki çocuklar babalarını bulabilecekler midir? Çocuklar gibi bunu biz de bilemiyoruz. Sadece umut ediyoruz. Bu karşılaşma yaşansın istiyoruz. Ama bulamayacak olsalar dahi, hatta bu yolu salt bir düş peşinde koşmak olduğunu düşünsek bile yola çıkmanın gerekliliğini, yol boyunca yaşanan deneyimlerde iki kardeşin birbirine olan bağlılığı ve dayanışmasının gelişimini ve önemini gözlemleme fırsatını yakalıyoruz. Bu dayanışmanın karşısında hiç bir sınırın, hiç bir eksikliğin engel olamayacağını anlıyoruz.

Hem sınırlara ve aldatan tabelalara rağmen iyi ki yollar vardır, ya olmasaydı?

Öcalan’ın hayatı beyazperdede

Grafik roman yazarı Sean Michael Wilson’ın otobiyografik eserinden uyarlanan ve kitapla aynı adı taşıyan “Özgürlük Kazanacak” film, Öcalan’ın çocukluk yıllarından başlayarak PKK’nin ortaya çıkışını ve bugüne uzanan süreci konu alıyor.

Abdullah Öcalan’ın yaşamını, fikirlerini ve mücadelesini konu alan “Özgürlük Kazanacak (Freedom Shall Prevail)” adlı çizgi roman, bu kez animasyon filmi olarak izleyiciyle buluştu. Meyman Yayınları tarafından iki yıl önce 4 Nisan’da Avrupa’da okuyucuyla buluşturulan eser, sinemaya uyarlandı. Film, dün Londra’da gösterildi.

Grafik roman yazarı Sean Michael Wilson’ın otobiyografik eserinden uyarlanan ve kitapla aynı adı taşıyan “Özgürlük Kazanacak” filminin yönetmenliğini ve yapımcılığını İlham Bakır üstlendi. Türkiye’de 2016 yılından sonra yayılan Kanun Hükmünde Kararnameler nedeniyle Cigerxwîn Kültür ve Sanat Akademisi’nden ihraç edilen sinema eğitmeni Bakır, İngiltere’de mülteci olarak yaşamını sürdürüyor. Avrupa’da günlük yayımlanan Yeni Politika gazetesinde ve Türkiye’deki Yeni Yaşam gazetesinde haftalık köşe yazarlığı yapan Bakır’ın “Anne: Sınırı Geçtin” adlı belgeseli, Ekim 2019’da düzenlenen 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamındaki Antalya Film Forumu’nun “Work in Progress” kategorisinde ödüle layık görülmüştü.

Öcalan’ı anlatan ilk animasyon film

“Özgürlük Kazanacak” adlı animasyon filmi, Öcalan’ı ve mücadelesini beyazperdeye taşıyan ilk yapım olma özelliğini taşıyor. Kürt Toplum Merkezi’nin desteğiyle Londra’daki Rio Sineması’nda dün gerçekleştirilen gösterimle, film izleyicilerle buluştu. Bir saat uzunluğundaki, İngilizce altyazılı Türkçe animasyon, Öcalan’ın çocukluk yıllarından başlayarak PKK’nin ortaya çıkışını ve bugüne uzanan süreci konu alıyor.

Yönetmen İlham Bakır film sonrası izleyicilerle bir söyleşi gerçekleştirdi. Animasyon film fikrinin nasıl ortaya çıktığını anlatan Bakır, “Çizgi romanın yazarı Sean Wilson, kitap tanıtımı için Londra’ya geldiğinde kendisiyle tanışıp sohbet ettim. Kitabın animasyonunu yapma fikri o sohbette gelişti” dedi. Belgesel yönetmenliği yaptığını, daha önce animasyon film deneyimi olmadığını da belirten Bakır, eksiklikler konusunda izleyicilerin hoşgörüsüne sığındığını söyledi.

Bakır, filme emeği geçen Gulan Mori, Rodi Mazyar, Saman Hesenpour ve Mehdi Ahmedipurian’a teşekkür ederek, Kürt sanatçıların Kürdistan’daki gerçekliğe daha fazla ışık tutması gerektiğini vurguladı. Bakır ayrıca, “Kürtlerin savaş değil barış istediğini sanat çalışmalarıyla daha fazla anlatmak bizlerin görevi” dedi.

Kürtler’in yanı sıra başka halklardan izleyiciler vardı

Filmi Kürt izleyicilerin yanı sıra başka halklardan insanlar da izledi. Gazeteci Hilal Seven, animasyonun Öcalan şahsında Türkiye’deki Kürtlerin mücadelesini anlattığını belirterek, yapımın Öcalan’a yönelik devletin oluşturduğu yargıyı kıracak önemli bir çalışma olduğunu ifade etti. Seven, filmde zaman zaman kullanılan flashback tekniğiyle geçmişe dönüşlerin anlatımı güçlendirdiğini ve bunu etkileyici bulduğunu dile getirdi.

İtalyan izleyici Arianna Lucanta ise filmle ilgili görüşlerini şöyle dile getirdi: “Öcalan’ın doğayla kurduğu bağın devrimci yürüyüşüne etkisi oldukça ilgi çekiciydi. Bir diğer dikkat çeken nokta, annesinin Öcalan’ı onuru için kavga etmeye zorlamadaki rolüydü. Bu, Öcalan’ın Kürtlerin özgürlüğü için mücadele etme itkisini kadından aldığı anlamına geliyor. Öcalan’ın Kürt özgürlük mücadelesinde kadınların özgürlük mücadelesini öncelemesi bence en dikkat çekici nokta.”

Gulê Asme ise çizgi romanı okumayıp önce animasyonu izleyen biri olarak filmi oldukça bilgilendirici bulduğunu, ancak bazı bilgilerin fazla olmasının sonlara doğru izleyicide zaman zaman kopmaya neden olduğunu söyledi. Seslendirmeleri de eleştiren Asme, “Seslendirmeler bana doğal gelmedi, daha iyi olabilirdi” dedi.

Siyah Adalet Beyaz Maske: “Öldürme Zamanı”

Yapısal ırkçılığın gölgesinde adaletin nasıl işlediğini anlatan “Öldürme Zamanı” adlı film, siyahi bir babanın kendi adaletini sağlamasının ardından yargılanma sürecini ve “beyaz adalet” in çelişkilerini gözler önüne seriyor.

Baran Sarkisyan yazdı.

John Grisham’ın “Adalete Susayanlar” ismiyle Türkçeye çevrilen romanından uyarlanan film, siyahi bir babanın kızına tecavüz eden beyazlara karşı uyguladığı kendi adaletini ve akabinde beyaz adalet tarafından yargılanmasını konu ediniyor.

Amerika’nın güneyinde yer alan Mississippi adlı kasabada sıcak bir yaz günü serseri olarak karikatürize edilmiş iki genç beyaz arabalarıyla seyir halinde iken orman yolunda elinde poşetlerle evine doğru yürümekte olan 10 yaşlarındaki siyahi bir kız çocuğuna, beyaz olmanın üstünlük kompleksi ve konforuyla tecavüz eder. Artık canlılık belirtisi göstermediği için de öldü sanılarak yollarına devam ederler.

Bir mahkeme dramasıyla devam edecek film, beklenenin aksine iki beyazın yargılanmasıyla işlenmeyecektir. Çünkü klasiktir, defalarca kez kanıtlanmış ve gösterilmiştir ki beyazlar herhangi bir gerekçeyle pek çok kanıta rağmen serbest bırakılacak veya ödül sayılacak bir cezaya çarptırılarak düzen olduğu gibi devam edecektir. Baba, mahkeme günü iki beyazın cezasını kendisi verecektir. Dolayısıyla film, çok daha fazla gösterge sunarak tümüyle babanın yargılanmasıyla sürecektir.

Her şeyden evvel iki beyazın siyahi bir kız çocuğuna tecavüz etmesi 1996 yapımlı bu filmin özellikle Amerika’nın bu dönemleri düşünüldüğünde nadir rastlanan yahut salt faillerle ilgili bir vaka olmadığını belirtmek gerekir. Evet, siyahiler o dönemlerde de polis, avukat olabilmektedir. Tıpkı Kürtlerin Türkiye’de polis, avukat, siyasetçi olabilmesi ama aynı zamanda ırkçılığa her gün maruz kalmaları gibi. Yapısal ırkçılığın çözülmediği düzenlerde bu tür vakalar münferit olarak ele alınamayacağından mahkemeler dahil olmak üzere iktidar kurumları beyaz düzenin tarafındadır.

Filmde adalet başlığı altında dağıtılan rollere de bakmak gerekir: Tecavüze uğrayan çocuk siyah, katil ilan edilen baba siyah, perişan edilen aile siyah. Buna karşılık avukat bir beyaz, hakim bir beyaz, jüri üyelerinin hepsi beyaz, tecavüzcülerin ikisi de beyaz, kızına tecavüz edenlere değil de onları öldüren babaya öfkeli halk beyaz.

Birhan Keskin’in Öteki şiirinde dediği gibi;

“Ama siz yükseleceksiniz hep bembeyaz,

Onlar aşağıda siyah kalacak!”

Siyahi babanın avukat olarak beyaz avukat seçmesi de özel bir nedenledir. Bir siyahın siyahı savunmasının beyaz düzende sonucu bellidir, ancak bir beyazın bir siyahı savunması toplumsal alanda bir çatlak yaratabilir. Bu öyle bir çatlaktır ki, beyaz düzenin yeraltı paramiliter güçleri, beyaz avukatın üzerinde kuracakları baskı ve tehditle o çatlak derhal sıvanmaya çalışılacaktır. Ne de olsa bir siyahı savunan bir beyaz avukat, beyaz düzenin kodlarınca bir haindir. Bir avukat olarak da olsa vicdandan, haktan, adaletten, asıl önemlisi bir siyahiden yana olmanın bedelini ödeyecektir.

Siyahi babanın özellikle bir beyaz avukatı seçmesinin diğer nedeni ise beyazların dilinden ancak bir başka beyaz anlayabilir, dolayısıyla beyaz düzene karşı bir siyahı ancak bir beyaz savunabilir düşüncesinden dolayıdır. Peki nasıl?

Avukatın savunması politik bir savunma olmayacaktır ama mahkeme boyunca yapacağı savunmalar üzerinden seyirciye yapısal ırkçılığın temel taşlarından bir kaçını göstermiş olacaktır.

İlk savunma stratejisi, müvekkilinin akıl sağlığının yerinde olmadığını kanıtlamak üzerine kurulacaktır. Deliliğin tanımı şudur: “Doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edemeyen, yaptığının sonuçlarını hesap edemeyen kimse.”. Yani, ancak bir deli, özellikle siyah bir deli adaleti kendi sağlamak üzere devletin hukuk düzenini tehdit edebilir, bozabilir. Akıl sağlığı yerinde olan bir kimse ise bu durumda haklı veya haksız olsun ancak mahkemenin kararına saygı duyandır. Ancak beyaz düzende siyahi bir sanık için bu savunmanın anlaşılır bir yanı yoktur. Çünkü düzeni bir beyaz ile bir siyahın tehdit etmesi arasında yapısal bir fark vardır. Bir beyazın düzeni tehdit etmesi akıl sağlığıyla ilgili bir problem olarak tanımlanabilir, cezadan indirime ve muafa gidilebilir fakat bir siyahın -akıl sağlığı yerinde olsun veya olmasın- düzeni tehdit etmesi, siyahilerin hak ve hukukları çiğnenerek kurulmuş düzen için ciddi bir tehdit oluşturur. Baba, kızının tecavüze uğradıktan sonra geçirdiği sinir kriziyle doğru ve yanlışı ayırt edemez konuma gelip gelmemesi de önemli değildir. Doğruyu yanlışı, iyiyi ve kötüyü devletin kendisi belirlediğinden kimin akıllı, kimin deli olduğuna karar verecek de devletin kendisi olacaktır. Dolayısıyla bu savunma işe yaramayacaktır.

Avukatın diğer stratejisi ise jürinin tümünün beyaz olsa da onların gönüllerini fethetmek üzerine kurulacaktır. Peki nasıl? Jüriye dönerek siyahi kızın ve babası da dahil tüm ailesinin nasıl perişan olduğu üzerine yapacağı duygusal konuşma jüriyi babanın ağır tahrikten dolayı esas mağdur kişisi olduğuna ikna yetmeye yetecek midir? Beyazlar topluluğu için “adaleti kendi sağlayan asi bir siyah” yerine “perişan olmuş mağdur bir siyah” daha tercih edilir değil midir?

Yapısal ırkçılığın kilit noktası da tam buradadır. Zulmedebileceği veya acıyabileceği bir öteki. Hakkını arayan, hakkı olan, güçlü, asi siyahlar değil, toplumsal ve kurumsal tüm kılcal damarlara değin yediden yetmişe gözü dönmüş bir canavar yahut acıyacağı zavallı bir mağdur ötekiler personası yaratmak. Yapısal ırkçılık da bu iki uçlu değnekte işlerlik kazanır. Ya onu acıyacağı, bazen de affedeceği bir kişiliğe ya da onu terörize ederek hiddetini gösterebileceği hapsedebileceği, işkence yapabileceği, baskılayabileceği, öldürebileceği kişiliğe dönüştürmek. Tanrı nasıl ki kullarına merhametlidir, beyazlar da siyahilerine bazen merhametli olabilir. Öte yandan verili düzen ister Amerika’nın, ister Avrupa’nın isterse de Türkiye’nin “siyahi”si olsun her aksaklığın faturasını çıkaracağı günah keçilerini yaratmış olur.

Filmin özelinde her şeyden öte avukatın jüriye dönerek siyahi kızın uğradığı tecavüzün tüm ayrıntılarını duygusal tonda anlatarak yaptığı konuşmayı “Bu kız ya sizin kızın olsaydı?” diye bitirmesi ise altın vuruş değerinde olacaktır. Çünkü her şey tamam, evet, beyazlar siyahi bir babaya acıyabilir, affedebilir ama beyaz bir kız çocuğunun tecavüze uğraması mı? Bu bir dehşettir. Bu kabul edilemezdir. Üzerine dahi düşünülemezdir. Jüri üyelerinin bu anda gözlerine yansıyan panik empatinin değil tam da yapısal ırkçılığın ışıltısıdır.

Adalet siyahi bir eylemle vücut bulmuş ancak beyaz maskeyle gizlenmiştir.

“Öldürme Zamanı” adlı filmin afişi

Filmin Künyesi:

Orjinal Adı: A Time To Kill (Öldürme Zamanı)

Yönetmen: Joel Schumacher

Senaryo: Akiva Goldsman, John Grisham

Ülke: ABD

Vizyon tarihi: 1996

Filistin direnişinin sesi aramızdan ayrıldı

Lübnan İç Savaşı’nın gölgesindeki müziği siyasi ve kültürel hafızada derin bir iz bırakan Lübnanlı sanatçı Ahmad Kaabour vefat etti.

Filistinli şair Tawfiq Ziad’ın “Ounadikom” (Size sesleniyorum) adlı şiirini besteleyen Lübnanlı müzisyen, besteci ve oyuncu Ahmad Kaabour, ailesinin perşembe günü yaptığı açıklamaya göre vefat etti.

Babası Lübnan’ın ilk kemancılarından “Mahmoud Al Rashidi” olan Kaabour, 1955 yılında Beyrut’ta doğmuştu. 1975’te Lübnan İç Savaşı’nın patlak verdiği dönemde, sürekli saldırı altında olan Beyrut gibi bir şehirde, Filistinli şair Tawfiq Ziad’ın şiirinden “Ounadikom”u besteledi ve seslendirdi.

1978’de Lübnan Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Tiyatro Bölümü’ne katıldı ve tiyatro diplomasıyla mezun oldu.

Kaabour, İç Savaş sırasında kendi vatandaşlarına destek olmak için halk komiteleri kurdu. Dünyaya en kalıcı mirası olan “Ounadikom”u armağan ettiği bu direniş ortamında, “Bana Mülteci Dediler” (They Called Me a Refugee), “Batı Şeria’nın Nabzı” (Pulse of the West Bank) ve “Ey Toprağın Aşıkları, Öne Çıkın” (O Lovers of the Land, Come Forth) gibi şarkıları, savaş ve yerinden edilmenin mağdurlarının direnişine ses verdi.

Kaabour, sanat kariyerinde Filistin davasına dair eserler üretmekten vazgeçmedi.

Müzikal, sinematik ve teatral gösterileri

1975 yılından itibaren Ahmad Kaabour, kültür, eğitim ve sosyal komiteler bünyesinde yüzlerce konser ve tiyatro gösterisini hayata geçirdi. Ayrıca “Lübnan Kukla Tiyatrosu” (Lebanese Puppet Theatre) gibi çocuk tiyatrosu çalışmalarıyla da tanınmaktadır. Kaabour, oyunculuk kariyerinde “Carlos” filminde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) liderlerinden Wadih Haddad’ı canlandırmasıyla öne çıkmıştır.

Kaabour’un websitesindeki bilgilere göre, Beiteddine Festivali, Anjar, Beyrut dahil olmak üzere birçok yerli ve uluslararası festivalde müzikal gösteriler sergilemiştir. Ayrıca Future TV gibi programlarda da performanslar sergilemiştir.

Son zamanlarda, 2023’te Beyrut Arap Üniversitesi’nde “Gazze’nin Çocuklarına Barış” (Peace to the Children of Gaza) ve 2025’te Al Balad Tiyatrosu’nda “Gazze’nin Direniş Sesleri” (Gaza’s Sounds of Resistance) adlı konserler de vermiştir.

Kaabour’un eserleri; direniş, Filistin trajedisi, zorla yerinden edilme, savaş, sürgün, kimlik ve kayıp gibi temaları ele alırken nesiller boyu süren yas ve direniş duygusunu hâlâ yansıtmaya devam ediyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.