Serginin sanatçıları; karşı-arşivler, imge akışları, video-deneme, fanzin, performans, atölye gibi farklı metot ve formlarda işleri yer alıyor. Sergi süresince sanatçılar tarafından kamusal atölyeler gerçekleşecek. Sergi, 11 Eylül Cuma günü saat 17.00’de, Diyarbakır’daki Çand Amed, Sezai Karakoç Kültür ve Kongre Merkezi’nde açılacak.
Yıkıntılar Arasında ve Arazi Kolektifi; söylem, yöntem ve imgeyi ortaklaştırdıkları dolanık bir anlatıyı “Dicle’nin Sürgünleri” başlıklı bu sergide bir araya getiriyorlar. İmgesel akışlar, araştırma sunumları, gelecek kurguları gibi birçok formda ve mecrada sergilenenler; izleyiciye kendi minör anlatılarını oluşturma ve tanıklık alanı açmaya çalışıyor.
Sergi, 11 Eylül Cuma günü saat 17.00’de, Diyarbakır’daki Çand Amed, Sezai Karakoç Kültür ve Kongre Merkezi’nde açılacak, 11 Ekim’e kadar ziyaret edilebilecek.
Sergide, Dicle Nehri’ni hafızanın taşıyıcısı olarak ele alarak, Batman, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Cizre illerini kapsayan Dicle Havzası’nda gerçekleşen, farklı dönemlere yayılan yıkım ve tahribatı araştırmacılar ve sanatçılarla birlikte inceliyor. Dicle’nin Sürgünleri, esin kaynağını Mehmed Uzun’un aynı adı taşıyan romanından alıyor. Yazar, Dicle Nehri’ni bölgede yaşanan politik şiddetin ve toplumsal olayların bir tanığı olarak konumlandırarak, bu şiddeti insan merkezli bir anlatı yerine Dicle’nin bakışıyla aktarıyor. Dicle’yi yalnızca bir coğrafi unsur olarak değil, aynı zamanda hafızanın, yıkımın ve direnişin taşıyıcısı hâline getiriyor. Uzun’un bu eserlerde geliştirdiği yaklaşım, bu projenin kavramsal ve estetik çerçevesine ilham vererek; doğayla, yerle ve insan olmayan varlıklarla kurulan tanıklık ve hafıza biçimlerini yeniden düşünmenin olanaklarını açıyor. Dicle Nehri, bizi nehir akıntısından arazi parçalarına kadar uzanan yerellik perspektifinden, bir fenomenolojik yaklaşıma ve sömürgesizleştirme yöntemini aramaya davet ediyor.
Dicle Nehri’nin ekosistemini önemli ölçüde değiştiren bu politikaların birçok yıkıcı ekolojik etkisi oldu. Örneğin, bazı hayvan türleri yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Göçmen kuşların göç yollarının değişmesi, böylece bölgedeki ekosistemin dönüşmesine yol açtı. Hevsel Bahçeleri başta olmak üzere, Dicle Nehri etrafındaki havzalarda yapılan tarım faaliyetleri olumsuz etkilenmiştir. Ilısu Barajı, 12 bin yıllık tarihe sahip Heskif/Hasankeyf’teki kültürel mirasının sular altında kalması gibi kapsamlı yıkımlara sebep oldu. Köyler ve mera alanları zorla yerinden edildi ve hâlâ bu tür tehditlerle karşı karşıya. Tabiat ve kültürel mirasa dair yaşam alanlarının madencilik, solar panel, organize sanayi gibi projelerin yıkıcı tehdidi altında olmalarına karşı hâlâ direniş mücadeleleri sürmektedir.
Sergi, Dicle Nehri’ni, hafızanın taşıyıcısı olarak ele alarak Batman, Mardin, Diyarbakır ve Şırnak illerini kapsayan Dicle Havzası’nda gerçekleşen ve farklı dönemlere yayılan yıkım ve tahribatı, araştırmacılar, kent ve kalkınma uzmanları ve sanatçılarla birlikte inceliyor. Mehmed Uzun’un kitabından esinlenerek Dicle’yi, politik şiddetin, zorla yerinden edilmenin ve ekolojik yıkımın tanığı olarak ele alıyor. İnsan ve insanötesi varlıkların bu şiddet ve mülksüzleştirme pratiklerinden ne ölçüde etkilendiğini araştırıyor. İnsandan ibaret olmayan tanıklık literatürü ile kurduğu yakınlık üzerinden, Dicle Nehri Havzası’nda gerçekleşen yıkım ve tahribatı insan-merkezli tanıklık anlayışlarının ötesinde düşünmeyi amaçlıyor. Hafıza, insan anlatılarının yanı sıra suyla, hayvanlarla, bitkilerle yeniden düşüncenin yolunu arıyor. Bu sayede politik şiddet, yerinden edilme ve ekolojik yıkıma farklı bir perspektiften bakmayı mümkün kılarak; su, doğa ve insan ilişkileri bağlamında hafızayı yeniden kavramsallaştırmayı hedefliyor.
Serginin amacı şu soruları araştırmak: Dicle Nehri’nin kıyametvari manzarasının sesi olabilecek, onu ortaya çıkarabilecek ve yönlendirebilecek sanatsal ve mimari deneyimler nelerdir? İnsan ötesi dolanık varoluşların felaketlere karşı tanıklığı imajlar ve anlatılarla nasıl dile gelir? Felaket düzeninin yarattığı eşik mekânın kalıcı büyümeleri; geçmiş, şimdi ve gelecekte bize ne tür patikalar sağlar, ne tür izler barındırır? Tanıkların mekânsal, coğrafi, arazi ile ilişkileri nasıl kuruluyor? Duyumsallık ve imgesellik felaket sonrasında nasıl hatırlanır?
Serginin sanatçıları; karşı-arşivler, imge akışları, video-deneme, fanzin, performans, atölye gibi farklı metot ve formlarda işleri yer almaktadır. Sergi süresince sanatçılar tarafından kamusal atölyeler gerçekleştirilecektir.
Yıkıntılar Arasında ve Arazi Kolektifi hakkında:
Yıkıntılar Arasında:Araştırma ve Sanat İnisiyatifi (İstanbul, Diyarbakır, Mardin ve Hatay), farklı disiplinlerden araştırmacı, sanatçı ve kültür üreticilerinin bir araya geldiği bir inisiyatiftir. Eleştirel mekân çalışmaları yürüten insiyatif; politik şiddetin izlerini taşıyan yıkım alanlarına, insan ve insan olmayanların dolanık ilişkilerine, hafıza ve tanıklık anlatılarına odaklanan araştırma ve sanatsal üretimler gerçekleştirmektedir.
Arazi Kolektif:Mardin merkezli Arazi Kolektifi (Arazi Assembly) 2014 yılında kuruldu. Disiplinlerarası araştırmacılar, sanatçılar ve mimarlardan oluşan inisiyatif, eleştirel mekân pratikleri sürdürmektedir.
Katılımcılar
Aşkın Ercan, Delal Eken, Rozelin Akgün, Nejbir Erkol, Seda Gecü, Servet Kaplan (Yıkıntılar Arasında)
Leyla Keskin, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan, Özge Çelikaslan, Ruken Aydoğdu, Yelta Köm, Merve Gül Özokçu, Zelal Gezici (Arazi Assembly)
*Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin mekân desteğiyle gerçekleşen sergi, Tarabya Kültür Akademisi, Sivil Düşün ve Ankara Goethe Enstitüsü tarafından desteklenmektedir.
EP’nin açılış parçası Medrenge, Serhed bölgesine ait geleneksel bir ezgiyi güncel bir düzenlemeyle dinleyiciye taşıyor. Kural’ın kendisinin derlediği çalışmada Nurcan Değirmenci, Meral Tekçi, Hivda Gökel ve Zelal Gökçe vokalleriyle yer alıyor.
Kürt sanatçı Serhat Kural, üç şarkıdan oluşan yeni EP çalışmasını 3 Eylül’de tüm dijital müzik platformlarında dinleyicilerle buluşturuyor. Medrenge, Zêrzewan ve Bêdengî adlı eserlerden oluşan çalışma, Kürtçe müziğin sözlü hafızasından, coğrafyanın izlerinden, kişisel hafıza ve sessizlikten beslenen üç ayrı müzikal anlatıyı bir araya getiriyor.
EP’nin açılış parçası Medrenge, Serhed bölgesine ait geleneksel bir ezgiyi güncel bir düzenlemeyle dinleyiciye taşıyor. Kural’ın kendisinin derlediği çalışmada Nurcan Değirmenci, Meral Tekçi, Hivda Gökel ve Zelal Gökçe vokalleriyle yer alıyor.
İkinci parça Zêrzewan, Xalit Tari’nin söz ve müziğine dayanıyor. Eser, Zêrzewan imgesi etrafında yıkım, özlem, suçluluk ve içsel kırılganlık duygularını yoğun bir şiirsellikle işliyor.
EP’nin üçüncü şarkısı Bêdengî ise Serhat Ertuna’nın söz ve müziğini taşıyor. Sessizliğin, zamanın geçişinin, hatıraların ve varlık-yokluk hâlinin izini süren eser; ses tasarımı ve düzenlemesiyle içe dönük bir atmosfer kuruyor.
Serhat Kural’ın yeni EP’si, 3 Eylül’den itibaren bütün dijital platformlarda yayında olacak.
Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, kayyım sonrası Diyarbakır’daki kültür-sanat hareketliliğini değerlendirdi.
Soran Hosseini ile yönetmen Sherzad Hassan Radha imzası taşıyan “CM” adlı oyun 11. Amed Tiyatro Festivali kapsamında sahneleniyor, Foto: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 2024 yerel seçimlerinde kayyım yönetiminin ardından yeniden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne (DEM Parti) geçmesiyle beraber kentteki kültür-sanat hareketliliği arttı.
Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, FilmAmed Belgesel Film Festivali ve Amed Film Festivali, kentte son iki yıldır yoğun katılımla düzenlenen başlıca kültür-sanat festivallerinden.
Şehirdeki bu hareketliliği Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, Niha+ için değerlendirdi.
“Tiyatro, ilerleyişini devam ettirecek gibi görünüyor”
Şahin, yerel yönetimlerle beraber tiyatroda gözle görülür bir durum meydana geldiğini, özellikle ürünlerin ortaya konması ve daha fazla seyirciye ulaşılması gibi konularda ciddi bir ilerleme olduğunu söyledi. Şahin ayrıca, bu dönemde daha önce kayyım tarafından görevlerinden alınan tiyatrocuların tekrar görevlerine iade edilmesi ve işlerini yapmaya devam etmesinin bu ilerlemede etkisi olduğunu ifade etti:
Daha önce gelenekselleşmiş festivallerin son iki yıl içerisinde yerel yönetimler çatısı altında ve daha güçlü şekilde yapılması da bu dönemde gerçekleşti. Hem ulusal festivaller hem de en son yapılan, 19 ülkenin katıldığı Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, ITI (Uluslararası Tiyatro Enstitüsü) ve Büyükşehir Belediyesi organizasyonuyla yapılmıştı.
Ömer Şahin
Belediyelerin sanat alanına dair yaptığı kendi iç tartışmalarının geleceğe dair umutlu olduğunu düşündüğünü söyleyen Şahin, bunun olması için kayyım ataması veya başka bir siyasi baskı olmaması gerektiğini aktardı.
“Bir baskı oluşmadığı durumda tiyatronun kendi kurumsal ve sanatsal ilerleyişini devam ettirecek gibi göründüğünü” belirten Şahin, “Bununla beraber tiyatroların kendi içindeki eğitimin de bu dönemden sonra çok önemli olduğunu düşünüyorum,” dedi.
“Her ne kadar bütün tiyatro gruplarının kendi içinde yaşadığı ekonomik problemleri olsa da ileriki dönemde yerel yönetimler ya da başka kurumlar aracılığıyla amatör tiyatro gruplarının desteklenmesiyle, çıkan eserlere proje desteğinin sağlanması gibi yöntemlerle bu ekonomik sıkıntıların da aşılabileceğine inandığını” söyleyen Şahin, sözlerini şöyle noktaladı:
“Kendi içimizde, Amed Şehir Tiyatrosu özelinde baktığımız zaman, sanatsal vizyonla ilgili tartışmalar olumlu bir noktaya ulaştıktan sonra sanatsal üretimlerin de artacağını düşünüyorum.”
“Kayyım, kentin kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti”
Sinemacı Erhan Örs ise kayyım döneminin Diyarbakır’da kültür-sanatın yalnızca kurumsal altyapısını değil mekanla, dille ve toplumsal hafızayla kurduğu bağın doğrudan hedef alındığı bir tahribat süreci olduğunu ifade etti:
Belediyelere bağlı sanat merkezlerinin, tiyatro ve sinema birimlerinin işlevsizleştirilmesi ya da dönüştürülmesi, kamusal alanı kültürel üretimden arındırma çabasıydı. Kayyım, yalnızca kültür kurumlarını yönetmedi, kentin kendisini nasıl hatırlayacağına ve kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti. Sanatçılar bu süreçte ya tamamen kendi imkânlarıyla bağımsız alanlar açmak ya da üretimlerini yeraltına/alternatif mecralara çekmek zorunda kaldı. Amed Şehir Tiyatrosu bu örneklerden biri, yine yapılmaya devam eden gösterimlerini kayyım döneminde Amed Şehir Tiyatrosu’nun veya ZarokMa’nın sahne ve perdelerinde yapan FilmAmed gibi.
Erhan Örs
Kayyımın sona erdiğini ama kayyımın yarattığı kültürel rejimin tamamen sona ermediğini savunan Örs, son dönemdeki en belirgin değişimin kentin kültür-sanat üzerindeki özne olma iradesini yeniden hatırlaması ve kamusal alanın geri kazanılması yönündeki dinamizmi olduğunu ifade etti.
Örs, kültürel üretimin yeniden anadilinde, kendi çok katmanlı hafızasıyla ve yerel dinamikleriyle buluşabileceği bir zeminin inşa edildiğini ancak kayyım yıllarının yarattığı kurumsal boşluğun, mekân kaybı ve tahribatın bir günde silinmediğini söyledi.
“Bugünkü tablonun, bastırılmış bir hafızanın kentin sokaklarına, salonlarına ve atölyelerine sızdığını gösterdiğini” belirten Örs, kayyım döneminde kentteki sinemanın nasıl etkilendiğini şöyle anlattı:
“Bana göre sanat doğrudan mekân, arşiv ve kolektif paylaşım zeminleriyle beslenir. Kayyım döneminde en büyük sorun, filmlerin üretilmesinden ziyade izleyiciyle doğrudan, sansürsüz ve sansür mekanizmalarının gölgesinden uzak buluşabileceği bağımsız gösterim alanlarının yok edilmesiydi. Festivallerin, gösterimlerin ve atölyelerin sekteye uğraması seyirciyle kurulan organik diyaloğu zayıflattı, sinemacıları daha dar ağlar içinde dayanışma modelleri geliştirmeye mecbur bıraktı.”
Bugün gelinen noktada “üretim iştahının” yanı sıra özellikle kolektif eğitim, atölye çalışmaları ve gösterim zeminlerinde gözle görülür bir hareketlilik olduğunu söyleyen Örs, seyirci tarafında ise ciddi bir buluşma arzusu ve açlığının söz konusu olduğunu ifade etti:
“Mesele sadece Kürtçe film izleme talebi değil. İnsanların kendi şehirlerinin, kendi hafızalarının, kendi deneyimlerinin sinemada temsil edildiğini görmek istemesi. Kendi hikâyesini, dilini ve estetiğini perde üzerinde görmeye yönelik talep, salonları ve alternatif gösterim mekanlarını çok daha canlı kılıyor. Belki şehrin genç kesimini, üniversitelileri bu gibi etkinliklere katmak konusunda bazı eksiklikler var ama bu tür kamusal alana da kayyım halihazırda olmasa da diğer resmi kurumların baskısı ve gölgesi mevcut.”
Örs, Diyarbakır’ın sadece bölgesel değil uluslararası ölçekte de özgün bir estetik ve politik anlatı diline sahip bir merkez olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam etti:
“Eğer bağımsız üretimi destekleyen, kurumsallaşırken yerel inisiyatifleri ve bağımsız aktörleri merkeze alan çoğulcu bir kültür politikası sürdürülebilirse kent sadece tüketilen etkinliklerin değil bizzat teorinin, sinema estetiğinin ve sanatsal üretimin kalıcı bir merkezi haline gelecektir.”
Örs, “Sinema özelinde ise bu süreklilik, kendi hafızasına sahip çıkan, arşivini dönüştüren, genç kuşaklara üretim alanı açan ve bağımsız finansman/gösterim modelleri üretebilen sürdürülebilir bir ekosistemin yerleşmesi anlamına gelir,” diyerek sözlerini noktaladı.
1980’de Erbil’de kurulan Xanzad, Kürdistan ve Irak’ın bilinen ilk kadın rock grubuydu. Kürt müzisyen Wirya Ahmed’in öncülüğünde oluşturulan grup, “Mina My Life Mina”, “Khan Amiry” ve “Hop Zindan” gibi şarkılarla hem müzikal hem de toplumsal bir etkide bulundu.
Foto: thejiyanarchives.com
1980’de Erbil’de kurulan Xanzad, Kürdistan ve Irak’ın bilinen ilk kadın rock grubu olarak tarihe geçti. Kürt müzisyen Wirya Ahmed’in öncülüğünde genç kadınların eğitilmesiyle çalışmalarına başlayan grup, o dönemde Kürdistan’da sahne alan tek kadın müzik topluluğuydu.
Baş vokalist Viyan Fiaq ve flüt sanatçısı Naska Ezadin gibi üyelerin yer aldığı Khanzad, “Mina My Life Mina”, “Khan Amiry” ve “Hop Zindan” gibi şarkılarla hem müzikal hem de toplumsal bir etki yarattı. Grup, Kerkük Kanalı için kayıtlar yaptı ve Irak genelinde festivallerde sahne aldı.
Irak–İran Savaşı ve Baas rejimi baskısı altında sanat faaliyetlerinin kısıtlandığı bir dönemde, Xanzad’ın kamusal alanda varlık göstermesi dikkat çekici bulundu. Grup kısa süre sonra dağıldı, üyelerin bir kısmı yurtdışına gitti, bazıları ise müziği bıraktı. Xanzad’ın kayıtları ve görüntüleri bugün çok az bulunuyor.
“Benim adlandırdığım biçimiyle Bulut Lordları, çağımızın Agamemnon’larıdır. Biz çadırın dışında, asla gelmeyecek bir duruşmayı beklerken, onlar yüce konumlarından buyruklar yağdırıyorlar.”
The Odyssey filminden bir sahne, Kaynak: Screen Rant
Ekonomist ve Yunanistan Maliye eski Bakanı Yanis Varoufakis tarafından yazılan ve UnHerd’de yayımlanan bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Christopher Nolan’ın Odyssey’i, Homeros’un destanını popüler kültürün merkezine geri taşıdı. Sevinilmesi gereken bir başarı bu. Pek çok kişi benden filmi değerlendirmemi istedi, reddettim. Yunan olmak, herkese ait olan, yüzyıllar ve diller boyunca yol alarak yabancıların hayal gücüne yerleşmiş bir eser hakkında konuşmam için bana ayrıcalıklı bir bakış açısı vermiyor. O yüzden şimdilik, Homeros’un ve Nolan’ın kimi temalarını ele alıp, beni geceleri uyutmayan güncel gelişmelere yeniden bakacağım.
Giderek güç kaybeden seçkin yayınlarımızdan giderek yaygınlaşan sosyal medyamıza kadar, herkesin gözü teknooptimistler ile teknofobiler arasındaki çatışmaya dikilmiş durumda. Verimlilik mi adaletten daha önemli? Yapay zekâ bizi özgürleştirecek mi, köleleştirecek mi? Bu tartışmalar bizi hep aynı çember içinde döndürüp duruyor. Yeni bir ışık tutmak yerine yerleşik inançları pekiştiriyor. Bu meseleler üzerine düşünmek için işin özünü kavramaya dair az çok şey bilen antik çağlara gitmekten daha kötüsünü yapabiliriz.
Homeros’un İlyada’sının kalbinde uzun bir “grev”in hikâyesi atar. Destanın 24 kitabından 18’inde, Yunanların en yetkin savaşçısı Akhilleus silahlarını bırakmıştır. Çadırından çıkıp savaşa katılmayı reddeder çünkü Akhalar Kralı Agamemnon’a öfkelidir. Bu öfke, Odysseus’un, Kral’ın daha önceki bir Troya çatışmasından elde edilen ganimete el konulması yönündeki buyruğuyla oluşmuştur. Homeros bize Odysseus’u kurnaz bir kahramandan çok, bir haberci ve otoriter bir kralın uşağı olarak tanıtmayı seçer. Ancak Troyalılar Akhilleus’un can dostu Patroklos’u öldürdüğünde, o Troyalılardan öç almayı Agamemnon’la olan küskünlüğünün üstünde tutar, “grev”ine son verir, çadırından kalkar ve savaş meydanına döner.
İşte o noktada, Akhilleus’un annesi Thetis, Olymposluların tek işe yarayan şeyi, yani imalat tanrısı Hephaistos’a yalvararak oğluna yeni bir zırh yapmasını ister. Olympos’tan atıldığında kendisine bakmış olan Thetis’e borçlu olan Hephaistos, yanardağdaki demirhanesinde işe koyulur. O ateşli karanlıktan büyüleyici bir silah takımı çıkarır: bir kalkan, bir miğfer, bir zırh ve dizlikler. Kalkan bütünün merkezidir. Yeryüzü yaşamının, savaşın, barışın, kozmosun ve insan emeğinin sahneleriyle özenle işlenmiştir yani insan dünyasının bir yansımasıdır. Bu sıradan bir madencilik değildir. Hiçbir ölümlü demircinin biçimlendiremeyeceği bir güçle donatılmış, tanrısal bir el işidir. İnsan emeğinin ya da zekâsının ürünü değil, bir tanrının armağanıdır. Sanki bize gerçek armağanların paha biçilmez olduğunu hatırlatır gibidir.
On yıl sonrasına, Odysseus’a geçelim. Akhilleus artık ölmüştür. Her ne kadar son darbeyi, büyük bir şehri harabeye çeviren bir başka armağan olan at hilesiyle Odysseus vermiş olsa da Akhilleus, Troya’nın yağmalanmasına olanak sağlamak için çok şey yapmıştır. Nolan filminde, Odysseus’u zorlu eve dönüş yolculuğunda pişmanlıklarla boğuşan bir adam olarak resmeder. Yenik Troyalılara davranış biçimi yüzünden suçluluk duyan, anlaşılabilir bir hayatta kalma suçluluğuyla kıvranan, tüm yoldaşlarının birer birer yok oluşunu izlerken tek başına İthaka kıyılarına ulaşmış olmanın sarsılmaz yükünü taşıyan bir adam. Ama Odysseus’un ahlaki yüküne, hak ettiği ek bir suçluluk daha bindirebilecek olan Nolan’ın atladığı bir olay var. Ovidius’un, hâlihazırda hayaletlerle dolu bir adamı daha da huzursuz etmek için külliyata eklediği bir masal.
Ovidius’un Dönüşümler’inde tasavvur ettiği üzere, Troya yerle bir edildikten sonra galip Yunanlar, stratejistleri Odysseus ile en yaman piyade savaşçıları Aias arasında bir iç anlaşmazlığı çözmek zorunda kalır. Mesele şudur: Akhilleus’un tanrısal zırhıyla eve kim dönecek? Uzlaşma sağlanamayınca Yunan önde gelenleri bir mahkeme toplar. Bu kılıçların değil sözcüklerin yarışıdır ve ödül, bir silah takımından çok daha fazlasıdır.
Aias’ın savı basitti. Daha çok savaşmış, daha çok kan dökmüş, daha çok öldürmüştü. Ağır silahları daha iyi kullanabilirdi. Hiçbir zaman hilelerin ya da düzenbazlığın ardına saklanmamıştı. Askere yazılmamak için deli taklidi yapan Odysseus’un aksine, Aias çağrıya seve seve karşılık vermişti. Akhilleus’un zırhı, katıksız, süssüz yiğitliği ve onu kullanmak için gereken beceri sayesinde onun hakkı olmalıydı.
Odysseus, Aias’ın göğüs göğüse çarpışmada daha cesur ve daha yararlı olduğunu kabul ederek önde gelenleri şaşırttı. Ama sonra cesaretten ve adaletten uzaklaşıp verimliliğe döndü. “Yunanlara en iyi kim hizmet etti?” diye sesli sesli düşündü. Kavgalı reisleri barıştıran, Troya’ya sızan, Troya Atı hilesini tasarlayan oydu. Odysseus, kurnazlıktan yoksun gücün kaba kuvvetten ibaret olduğunu ima ediyordu. Zaferi getiren Aias’ın kasları değil, kendi zekâsı olmuştu.
Mahkeme Akhilleus’un silahlarını Odysseus’a verdiğinde, Aias utanca dayanamayarak ve hiçbir teselli bulamayarak kendi kılıcının üstüne atılıp canına kıydı. Onun cesedi de, Odysseus’un eve dönüş yolculuğu boyunca kıvranıp durabileceği diğer bütün pişmanlıklara eklenen güzel bir ilavedir. Zira Nolan’ın anlatımında bu yolculuk, Odysseus’u adımlarından emin, duygusuz ve soğukkanlı bir eylem adamından içine kapanık, kendinden kuşku duyan, ama tam da bu yüzden çok daha insani ve kendimizden bir parça bulabileceğimiz bir karaktere dönüştürür. Öyle bir adama dönüştürür ki, başkalarının başına gelen felaketlerin yükünü, sanki cübbesinin astarına dikilmiş kurşun parçalarıymışçasına üzerinde taşır.
Bunun modern dünya için ne gibi bir yankısı olabilir? Aslında birkaç çıkarım var. İlk olarak, değeri nasıl atfettiğimizi gözler önüne seriyor. Bugün Aias-Odysseus anlaşmazlığı bir mahkemeyle değil, bir ahlaki argüman yarışıyla değil, Sotheby’s ya da Christie’s’in düzenlediği görkemli bir müzayedeyle çözülürdü. Bunun kimseyi şaşırtmayacak olması, her şeyin çılgınca metalaştırılmasının bizi, değeri cüzdanın derinliğine indirgenemez bir şey olarak takdir etme yetimizden nasıl yoksun bıraktığının göstergesidir.
İkinci bir çıkarım, Aias’ın adalete yaptığı çağrıyla Odysseus’un verimliliğe yaptığı çağrı arasındaki çatışmanın hâlâ süregelmesidir. Toplumlarımızın çöpe attığı adaleti bir nebze olsun geri kazanmak için birileri servet vergisi önerir önermez, zenginlerin savunucuları Odysseus’un sorusunu ortaya atarlar: “Ülkede kalarak hazineye en iyi kim hizmet eder? Ultra zenginler mi, yoksa zaten hiçbir yere gidemeyecek olan yoksullar mı?”
Üçüncü bir çıkarım, Homeros’un ve Ovidius’un hikâyelerindeki anlaşmazlık konusuna daha yakından bakmaktan doğuyor. Akhilleus’u el konulması bu kadar öfkelendiren ganimet neydi? Adı Briseis olan bu ganimet, Yunanların başkalarıyla birlikte kaçırdıktan sonra bir ödül, bir köle olarak Akhilleus’a sundukları Troyalı bir kadındı. Agamemnon, tanrı Apollon’u yatıştırmak için kendi köle kadınlarından birini vermek zorunda kaldığında Briseis’i almış ve böylece Akhilleus’u silahlarını bırakmaya itmişti. Homeros, Akhilleus’un bu hırsızlığa duyduğu öfkeyi hissetmemizi ister ki bu mülk, canlı, nefes alan, dehşete düşmüş bir kadın olduğu kadar pekâlâ iyi bir küp şarap da olabilirdi.
Biz çok mu daha iyiyiz? Yunanların ne kadar ilkel olduğuna dair kendimizi teselli etmeden önce, kendi hâlimize eleştirel bir göz atmakta fayda var. Kadınları bir tür mülk olarak gören her ataerkil kavramı yılmadan yeniden diriltip duran bir manosferin yükselişi bir yana, çılgınca metalaştırma bizi şu gülünç inançlara sürükledi: Su sadece bir meta, öğrenciler müşteri, elektrik piyasaları iyi bir fikir, sahte karbon piyasaları atmosferi karbondan arındırmanın verimli bir yolu…
Bir de öteki anlaşmazlık konusu var: Akhilleus’un zırhı. Mahkeme bir gösterişten ibaretti. Ovidius’un bunu bir merak uyandırıcı sahne gibi resmetme çabalarına rağmen, karar hiçbir zaman gerçekten belirsizlik yoktu. Agamemnon ve önde gelenler zaten karar vermişlerdi. Tıpkı bugün adil duruşmaların ve gürültülü Parlamento tartışmalarının, başka yerlerde çoktan kararı verilmiş sonuçlar üzerine sahnelenmesi gibi. Zırhı tanrılar verdi, onu güçlüler dağıttı. Kulağa tanıdık geliyor mu? Belki Ovidius ile Homeros’a fazla anlam yüklüyorum, ama beni hoş görün.
Önümüzde, Hephaistos’un dövdüğü bir yığın sermaye malı duruyor. Onları hiçbir ölümlü üretmedi. Onları ele geçiren ölümlülere, bunları nasıl hak ettikleriyle taban tabana orantısız güçler bahşeden armağanlar olarak Olympos’tan indiler. Akhilleus’un silahları söz konusu olduğunda, bunlar tanrısal olarak üretilmiş yıkım araçlarıydı. Başka durumlarda, mesela Prometheus bize ateşi armağan ettiğinde, tanrıların armağanları üretilmiş üretim araçlarıydı. Her iki durumda da ölümlüler, onlara kimin sahip olacağı uğruna canları pahasına birbirleriyle savaştılar.
Şimdi, geleceğimize geri dönelim. Hephaistos’un silahlarını bulut sermayesiyle değiştirelim. Mesela Amazon’un Alexa’sının ardındaki algoritmalar ve daha yakın zamanda, yapay zekâ botlarının ardındaki büyük dil modelleri. Akhilleus’un zırhının aksine, bu büyülü araçlar tanrısal emekle değil, bizim ortak emeğimizle dövülür. Yaptığımız her alışveriş, yazdığımız her cümle, etiketlediğimiz her görsel, tıkladığımız her bağlantı, bizi kendisini eğitmemiz için eğitmiş olan bir sohbet botuna sunduğumuz her düzeltme… Zırhı biz döktük, hep birlikte. Ama onu biz giymiyoruz. O herhangi bir piyasanın, herhangi bir seçimin, herhangi bir müzayedenin tamamen dışında algoritmalara ve veri merkezlerine sahip olan bir avuç şirket tarafından dağıtılıyor. Benim adlandırdığım biçimiyle Bulut Lordları, çağımızın Agamemnon’larıdır. Biz çadırın dışında, asla gelmeyecek bir duruşmayı beklerken, onlar yüce konumlarından buyruklar yağdırıyorlar.
Eski usul kapitalizmde sömürü hiç değilse piyasanın kıyafetlerine bürünürdü. Emek gücünü, biçimsel olarak eşitler arasında bir mübadeleye benzeyen bir pazarda satardın. Gelgelelim bu biçimsel özgürlük, fabrika kapısından içeri adımını atar atmaz bozulup giderdi. Çünkü tam o anda kendini, Marx’ın o meşhur vampir benzetmesindeki gibi, “sömürülecek tek bir kas teli kaldığı sürece” son damlasına dek emilen biri olarak bulurdun.
Ovidius’un mahkemesi, Agamemnon’un çoktan verdiği bir kararın süsüydü. Tıpkı Deliveroo [Yemek teslimatı servisi veren bir firma] kuryelerini özgürce dolaşan “ortaklar” gibi sunmanın, onların güvencesizliğini seçme özgürlüğü, hatta girişimcilik olarak süslemesi gibi. Şu anki sistemimiz olan teknofeodalizm, bu kurmacadan bile vazgeçmiştir. Amazon’un algoritmasının sana neyi göstermeye karar verdiğinin bir piyasası yoktur, akışının bugün ne hissetmen gerektiğine karar vermesinin de bir piyasası yoktur. Yalnızca buyruk vardır. Agamemnon’un “arzuma boyun eğeceksin”i artık bir kral yerine bir öneri motoru tarafından çıkarılan ve akıl almaz biçimde kişiselleştirme diline büründürülmüş bir buyruk. Homeros’un çadırından çıkmış değiliz. Sadece Agamemnon’a bir sunucu çiftliği ve birkaç yapay zekâ ajanı verip buna ilerleme dedik.
Ve işte burada özgürlüğün en eski kandırmacası yeniden belirginleşiyor. Uzun zamandır savunduğum üzere, özgürlük, her türlü tahakkümün dışlandığı, etrafı çitle çevrili bir alan olarak basitçe tanımlanamaz. Bunun başlıca nedeni, böyle bir tanımın çiti kimin ördüğünü ve onun dikilmesinin bizzat bir boyun eğdirme biçimi olduğunu görmezden gelmesidir. Silikon Vadisi de bu çiti kusursuzlaştırmıştır. Uygulamayı kapatmakta “özgürsün”, çerezleri reddetmekte özgürsün, artık dostluklarına, müşterilerine, tüm toplumsal varoluşuna ev sahipliği yapan platformu terk etmekte özgürsün yani çöldeki yolcunun, su satan tek satıcıyı reddetmekte özgür olduğu anlamda özgürsün. Bu özgürlük değildir. Bu, seçim diline bürünmüş bir serfliktir. Piyasa mübadelesinin yerini dijital tımarlar aldı ve o tımarların lordları pazarlık etmezler.
Bu da bizi Odysseus’un geri almak için savaştığı hane halkına getiriyor. Nolan, Odysseia’sından bize nostos’un [dünya, sen yokken, senin olan şeylere el koymaya karar verdikten sonra senin olanı geri koparmak için verilen uzun, aşağılayıcı, kurnaz mücadele] dehşetini ve onurunu göstermek istediğini söylüyor. Odysseus uzaktayken talipler yalnızca Penelope’ye kur yapmakla kalmaz, malikâneyi yiyip bitirir, sürüleri boğazlar, şarapları içer ve bir başkasının biriktirdiği serveti, sahibi itiraz edecek konumda olmadığı için sahipsizmiş gibi kullanırlar. Bizim mülkümüze, müştereklerimize, metinlerimize, dikkatimize, ortak yaratıcı ve entelektüel çıktımıza tam olarak olan da budur. Haneyi biz kurduk. Dikkatimiz dağınık bir hâlde dışarı çıktık ve döndüğümüzde onu yenilip yutulmuş halde bulduk. Talipler gece gelen hırsızlar değil, onları içeri kendi davet ettiğimiz platformlardı ve rahatça yerleşip kendi evlerinde gibi oldular.
Odysseus bu mücadele için ikisine de uzun zamandır hayranlık duyduğum iki silah sunar. İlki, kuvvet yerine kurnazlık: Odysseus, Kyklops’un elinden, kendine “Kimse” adını vererek, yani kimliğini stratejik bir hamleyle gizleyerek sağ kurtulur. Üstelik bunu, ekonomimizin bizden tam tersini talep ettiği bir çağda yapar. Öyle bir çağ ki, kimliklerimizi en ince ayrıntısına dek, işlenip kâra dönüştürülebilir bir biçimde, bizi kendimizden daha iyi tanıyarak para kazanan sistemlere teslim etmemizi istiyor. İkincisi, irade gücüne güvenmek yerine dışarıdan bir kısıtlamayı tercih etmek: Odysseus, Sirenlere kendi kararlılığına güvenerek değil, kendini geminin direğine bağlatmayı seçerek karşı koyar. Bu, dışarıdan dayatılan bir kısıtlama biçimidir çünkü yeterince baştan çıkarıcı bir şarkının karşısında akıl tek başına yetersiz kalır. Sonsuz kaydırma bizim Siren şarkımızdır. Bu yarışı hiç kimse yalnızca irade gücüyle kazanamaz. Kazanabildiği ölçüdeyse ancak kendi dışında, sarsılmaz bir şeye bağlanarak kazanabilir: Yani özel şirketlerin hizmet koşullarıyla değil, kamusal güçle sağlamlaştırılmış bir direğe, düzenleme ve kolektif eyleme bağlanarak kazanılabilir. Birey, algoritma karşısında çaresizdir. Yalnızca birbirine kenetlenmiş bir kolektifin bir şansı vardır.
İşte bütün bunlar beni, o eski ve neredeyse unutulmuş anlayışın derinlerinde yatan bir derse getiriyor: Sömürüye dayalı her toplumda, hangi dağıtım düzeni olursa olsun, o düzenin zorbalığı adil ve makul gösteren bir hikâyeye ihtiyacı vardır. Antik dünyaya bu hikâyeyi Homeros ile Ovidius verdi. Kapitalizme bu hikâyeyi piyasalar verdi. Şimdi ise teknofeodalizmin hikâyesini yazma işiyle algoritmalar meşgul. Bizim önümüzdeki görev, Odysseus’u laf yarışında alt edip Akhilleus’un zırhını kazanmak değil. Akhilleus’un yapmaya çalıştığı gibi, başkalarını köle olarak tutma hakkımızı güvence altına almak da değil. Asıl görev, bu yarışın daha en baştan, yani Agamemnon hakemlerin kim olacağına karar verdiği andan itibaren hileli olduğunu nihayet görmek ve buna rağmen eve doğru yelken açmaktır. Çünkü hane hâlâ bizim. Yeter ki onu geri alacak kurnazlığa ve bizi felakete sürükleyecek şarkılara karşı kendimizi direğe bağlayacak cesarete sahip olalım.
“Sistem karşısında gösterdiği direnç onun fiziksel ve zihinsel diriliğinin biricik formülüdür. Zekasını ve yeteneğini bu düzene değil bu düzen karşısındaki direncine borçludur.”
Yönetmenliğini Tony Richardson’un yaptığı Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı (1962) filmi birey ile sistem çatışmasını konu edinirken aynı zamanda başarı ve statü odaklı bireyler üzerine varoluşçu, eleştirel bir bakış sunar.
İşçi sınıfına mensup bir aileden olan Smith politik bir bilinci olmaksızın salt yaşadığı koşulları gözlemleyerek düzen dışı, kendi halinde bir anarşisttir. Parayı sevmez, politikacılarla alay eder, bu sistem içerisinde çalışmayı reddeder. Parayı ödünç aldığında veya çaldığında onu sevdikleriyle sonuna dek çarçur etmekten zevk duyar. Ancak birgün bir soygun nedeniyle yakalanır ve ıslah evine kapatılır.
Islahevleri, düzene uyum göstermeyen çocukların disipline edilinceye dek tutulduğu hapisanelerdir. Rekabetin esas alınıp disiplinli çalışmanın ilke olduğu bu ıslahevi kapitalist sistemin en açık, en totaliter göstergelerini sunar. Smith zeki bir çocuktur, sistemi kolaylıkla çözümler, oyunu kurallarına göre oynamaya karar verir. Bu hapishaneden serbest kalmak istiyorsa kapitalist çarkın iyi bir dişlisi olarak müdüre kendini kanıtlaması gerekmektedir.
Müdür, Smith’in iyi bir koşucu olduğunu keşfetmiş, gelecek müsabakalarda ıslahevini temsil edeceğine karar vermiştir. Müdür, sistemin otorite figürü olarak Smith’in üzerinde ancak onun yeteneğini kullanarak otorite kuracağını hesaplamaktadır. Gerçekten de Smith iyi bir koşucudur, sokaklarda iken polisten kaça kaça bu yeteneğini geliştirmiş ve bu yetenek şimdi hem serbest kalması hem de bu sistemde yükselmesine fırsat sunmaktadır. Onun ulusal düzeyde başarı kazanacağına herkes kesin gözüyle bakmaktadır. Her şeyin farkındadır, dışarda nasıl ki çalışmak patrona üç kuruş için kölelik yapmak anlamına geliyordu, şimdi de ıslahevninde her gün bir yarış atı olarak koşturulması aynı anlama gelecekti.
Smith’in her uzun mesafe koşusu onun düzenden deli gibi soluk soluğa durmadan kaçışını temsil eder, tıpkı polisten kaçmak gibi. Müsabaka günü gelip çattığında düzenin şeflerine bir sürprizi olacaktır. Çünkü o zekasını ve yeteneklerini onu daha da köleleştiren bu sistem için satmayı değil salt zevkleri için kullanmayı tercih etmektedir.
Ona göre sisteme uyum sağlayarak statü merdivenlerini tırmanırken kişilik ve değer olarak ödenecek bedel sistemi reddederek karşısında durarak ödenecek bedelden daha yüksektir. Bir “yarış atı” olarak sistemin ona vereceği ödüller onun kaybını asla karşılayamayacağının bilincindedir. O ancak sistemin karşısında durarak kendini gerçekleştirebilmekte, ilişkilerini böylelikle daha gerçekçi ve samimi kılabilmektedir. Aksi takdirde sahteliğin, başarı simülasyonunun ağına yakalanacak, günbegün sömürü düzeni içinde tükenecek, kişiliği günden güne yitecektir. Sistem karşısında gösterdiği direnç onun fiziksel ve zihinsel diriliğinin biricik formülüdür. Zekasını ve yeteneğini bu düzene değil bu düzen karşısındaki direncine borçludur.
Filmin Künyesi:
Yönetmen: Tony Richardson Senaryo: Alan Sillitoe Filmin Adı: Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı Vizyon Tarihi: 1962 Ülke: İngiltere
İngiliz edebiyatının en prestijli ödüllerinden Booker Prize’ın 2026 uzun listesi açıklandı. Silivri Cezaevi’ni anlattığı The Renovation, kitabı ile listeye giren Kenan Orhan, kitabında rejime duyduğu öfkeyi ve sürgünü anlattığını söyledi.
2026 Booker Prize’ın (Booker Ödülü) uzun listesi açıklandı. “Booker Dozen” olarak anılan 13 kitaplık listede Pulitzer ödüllü Elizabeth Strout, Booker ödüllü Douglas Stuart ve Marlon James’in yanı sıra Rebecca Perry ve Kenan Orhan gibi dikkat çeken isimler de yer aldı. Bu yıl uzun listeye giren eserler, Mexico City’den İskoçya’nın ücra adalarına, Zürih’teki ötanazi kliniklerinden 1980’ler Jamaika’sına ve ABD’de 2024 başkanlık seçimleri öncesindeki Massachusetts’e uzanan geniş bir coğrafya ve tema yelpazesi bulunuyor.
Uzun listenin dikkat çeken isimlerinden biri de Türkiye kökenli yazar Kenan Orhan oldu. Kansas’ta yaşayan Orhan’ın ilk romanı The Renovation, Booker Prize uzun listesine girerek önemli bir başarı elde etti. Daha önce yayımladığı I Am My Country adlı öykü kitabıyla PEN/Robert W. Bingham Ödülü’ne finalist olan ve Story Prize uzun listesine kalan Orhan’ın öyküleri The Atlantic, The Paris Review ve The Common gibi saygın edebiyat dergilerinde yayımlandı.
Banyodan Silivri hücresine
Orhan’ı The Renovation isimli kitabı, İtalya’da yaşayan psikolog Dilara’nın demans hastası babasına bakabilmek için evini yeniden düzenleme çabasını konu alıyor. Ancak tadilat tamamlandığında, yeni bir banyo yerine İstanbul’daki Silivri Cezaevi’nden birebir kopyalanmış bir hücre inşa edildiği ortaya çıkıyor. Ailesi yıllar önce Türkiye’den siyasi nedenlerle ayrılan Dilara, başlangıçta bu tuhaf hatayı düzeltmeye çalışsa da zamanla hücrenin kendisini geçmişine ve terk etmek zorunda kaldığı İstanbul’a bağlayan gizemli bir geçit olduğunu keşfediyor. Babasının giderek ilerleyen demansıyla, ekonomik sıkıntılarla ve evliliğindeki sorunlarla mücadele ederken, Silivri hücresi onu Marmara’nın kıyılarına, martılara ve çocukluğunun İstanbul’una geri çağırıyor.
Sürgünlük hissi
Orhan, romanın büyük ölçüde kendi deneyimlerinden ve Türkiye’ye duyduğu özlemden beslendiğini söylüyor. National Public Radio( NPR)’ye verdiği röportajda, kitabı yazarken “rejime duyduğu öfkeyi”, Türkiye’nin değişimine tanıklık edememenin yarattığı acıyı ve sürgünlük hissini kaleme aldığını anlattı. Kitabı yazmanın kendisi açısından zorlu bir süreç olarak tanımlayan Orhan, “Çünkü bu kitapta kendi korkularım ve kendi kederlerim çok yer alıyordu ki, bunu yazana kadar genellikle yapmaktan pek hoşlanmazdım. Genellikle başkaları hakkında yazmayı severim. Ama bu kitapta rejime duyduğum öfke, arkamdan Türkiye’yi yok ediyor gibi görünen politikalara duyduğum öfke, ama aynı zamanda derin bir korku ve kayıp duygusu da var. Türkiye için ne kadar radikal bir siyasi değişim olursa olsun, bu rejim sonunda devrildiğinde ne olursa olsun, asla tanıdığım Türkiye’ye geri dönemeyeceğim” dedi.
Toplam 163 başvuru arasından seçilen 13 eser, 22 Eylül’de açıklanacak altı kitaplık kısa liste için yarışacak. Booker Prize’ın kazananı ise 9 Kasım’da ilan edilecek. Kısa listeye kalan yazarların her biri 2 bin 500 sterlin ve özel ciltli baskı kazanırken, büyük ödülün sahibi 50 bin sterlinin de sahibi olacak.
12 Eylül cuntası tarafından idam edilen Erdal Eren’in hayatı ve mücadelesi Kor Yayınları tarafından kitap hâline getirildi. Kitabın yazarlarından Kübra Yeter, kitabın hikayesini ve önemini Niha+’ya anlattı.
Fotoğraf: Niha+
12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbenin yöneticileri tarafından 17 yaşındayken idam edilen devrimci genç Erdal Eren’in hayatı ve mücadelesi kitap oldu.
Kor Kitap tarafından “Gelecek Bizimle” başlığı ile okurlarla buluşturulan çalışmanın yazarlarından Kübra Yeter ile kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığını, Erdallar hakkında doğru bilinen yanlışları ve kitabın önemine dair konuştuk.
Yayınevi olarak uzun bir süredir kataloglarında bir Erdal Eren kitabının olmayışını eksiklik olarak değerlendirdiklerini belirten Yeter, bu nedenle Erdal Eren’e dair yeni neler yapılabilir düşüncesiyle bir süreç başlattıklarını söyledi.
“Sadece idamıyla değil, yaşamıyla da anlatmak istedik”
Bu zamana kadar Erdal Eren’i anlatan çeşitli kaynaklar olduğunu; fakat kendilerinin Erdal Eren’in nasıl biri olduğuna odaklanmak istediklerini belirten Yeter, onun kısa yaşamına rağmen bu kısa yaşam içerisinde bilinçli bir devrimci resmi çizdiğini vurguladı:
“Okuyan, merak eden, araştıran ve yaşadığı dünyayı anlamlandırıp değiştirmek isteyen bir gençti. Bu yüzden Erdal’ı Erdal yapan o özelliklere, belki de daha az anlatılan kısma yönümüzü çevirmek istedik. Onu tanıyan, bilen, ona temas etmiş insanlarla bir nevi sözlü tarih çalışması yürüterek bir izlek oluşturmaya çalıştık.”
Kitabı hazırlama noktasındaki diğer bir motivasyonlarının ise o dönemin gençlik kuşağıyla günümüz kuşağının yeniden birbiriyle “tanışmasını” istemeleri olduğunu belirten Yeter, günümüz gençliğinin kendine bir yol aradığını, Erdal Eren’in ve onun kuşağının yaşadığı deneyimlerin de belki bu arayışta onlara eşlik edebileceğini savundu.
“Erdal’a çalışırken Sinan Suner ve Ercan Koca da bu hikâyenin bir parçası olacaktı.” diyen Yeter, bu üç devrimciyi birbirinden ayırmanın kendileri için doğru olmadığını ve Erdal’a dair yeni bilgilere ulaşmanın görece daha kolay olmasına rağmen bu üç ismi yan yana getirmek ve hikâyelerini birbirinden koparmadan anlatmak istediklerini belirtti.
Bu doğrultuda birçok kişiyle görüşen, mevcut kaynaklardan faydalanan ve çeşitli gazete, belge vb. taramalar yapan ekibin editörü Kübra Yeter, elbette her çalışmada olduğu gibi bu çalışmada da zorluklarla karşılaştıklarını ifade etti.
Kilit konularda önemli diyebilecekleri bazı isimlerin konuşmamakta kararlı olduğunu aktaran Yeter, bu zorlukları aşmaya çalıştıklarını ve tüm eksiklere rağmen kısmen başarılı olduklarını söyledi.
“Erdalları birbirinden ayırmak doğru olmazdı”
Giriş kısmında da omurganın Erdal Eren üzerine kurulu olduğunu ifade eden yazar Kübra Yeter, kitaptaki Sinan Suner ve Ercan Koca portrelerini ise şu sözlerle değerlendirdi:
“En başından beri bu üç devrimciyi birlikte anlatma derdindeydik. Halkın Kurtuluşu geleneğinden bu gençler arasında her ne kadar Erdal ismi öne çıksa da üçünün iç içe geçmiş mücadeleleri ve katledilmeleri söz konusuydu.”
Erdal’ın idamla yargılandığı sürecin Sinan Suner’in katledilmesiyle başladığını, çünkü Erdal Eren’in buna karşı yapılan bir protestoda alınıp “asker öldürdü” suçlamasıyla karşı karşıya kaldığını hatırlatan Yeter, Ercan’ın ise yine aynı politik hatta örgütlenmeye başlayan bir genç olduğunu ve onun da Erdal Eren’in idam haberini alır almaz buna bir itiraz oluşturmak üzere kendini sokağa atmasının sonucunda gördüğü işkencede hayatını kaybettiğini belirtti.
Sinan Suner, Erdal Eren ve Ercan Koca katledilmelerinin 43. yılında anılıyor, Fotoğraf: Evrensel Gazetesi
Bu nedenlerle bu üç ismin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini belirten Yeter, her ne kadar Sinan ve Ercan hakkında Erdal’a kıyasla çok daha az bilgi olsa da onların yaşamlarını anlatmanın bir tercih değil zorunluluk ve sorumluluk olduğunu savundu.
Kitap yayımlandıktan sonra Sinan Suner’in ve Ercan Koca’nın adını ilk kez duyduğunu söyleyen okurların az olmadığını belirten yazar, Sinan ve Ercan’ın da bu mücadele tarihi içerisinde görünür olması kendilerince önemli olduğunun bir kez daha altını çizdi.
“Gelecek Bizimle” kitabının üç devrimcinin yaşamının birlikte anlatılması, geniş bir sözlü tarih çalışmasına dayanması ve bunun çok sesli şekilde yapılması nedeniyle öne çıkan diğer devrimci portrelerinden ayrılan bir özellik olarak görülebileceğini söyleyen Yeter, diğer yandan ise Erdalları Türkiye sosyalist hareketinden diğer devrimci isimlerden ayıran bir özellik olarak nitelemek için olmasa da onların yaşamına bakıldığında şöyle bir tespitin yapılabileceğini ifade etti:
“Aydın Çubukçu’nun kitapta yer alan önsözünde vurguladığı gibi “Türkiye tarihinin gördüğü en kanlı diktatörlük döneminin ve faşist şeflerinin halk vicdanında da hukuk karşısında da mahkûm olmasının yolunu” verdikleri mücadeleyle açmıştır bu gençler. Bu durum ise elbette tesadüfi değildir, tüm bu özellikleri onların partili ve örgütlü liseli/üniversiteli gençler olmasından kaynaklanır.”
Kitap gençlere yol gösterecek
Kitaba çalışırken aklında Sovyet ressam Gely Korzhev’in “Bayrağı Yükseltmek” adlı eseri olduğunu söyleyen yazar, bu resmin ofisteki büyük bir çerçevede kendilerine eşlik ettiğini ve resimde ifade edilenin tıpkı Erdalların yaşam öyküsüne benzediğini söyledi.
Kübra Yeter, Fotoğraf: Kişisel Arşiv
Şimdi bakıldığında Erdal’ın, Sinan’ın, Ercan’ın mücadele bayrağının kendi ellerinde olduğunu belirten Yeter, kitap için isim düşünürken kendilerinde hep bu duygunun hâkim olduğunu, bu yüzden de “Gelecek Bizimle” isminde karar kıldıklarını ifade etti.
Kitabı okuyacak gençlerin Erdalların yaşamında “ne olursa olsun mücadele” anlayışını göreceğini vurgulayan Yeter, özellikle günümüz gençliğinin giderek yalnız hissettiğini, onlara “ne yaparsanız yapın bu düzen değişmez” anlayışı dayatıldığını da eklerken bu koşullara karşı mücadelenin de farklı yolları olduğunu savundu:
“Elbet yenilgi de geri düşmek de buna dahil ama önemli olan devam edebilmek. O kuşak bize biraz da bunu hatırlatıyor. Erdalların dönemine bakalım, sıkıyönetim koşulları bu gençleri hiçbir adım atamaz hale getirmiş durumda ama gençler kendilerine tüm yaratıcılıklarıyla yeni bir yol açabilmişler.”
Tony Gatlif’in yazıp yönettiği Leyleğin Çocukları, yaralı bir leyleği filme baş karakter ve Paris’te yaşamakta olan üç genci de o leyleğin çocukları olarak yerleştirir. Çünkü, hepimiz yaralanmış göçebe bir leyleğin yerleşik asimile çocuklarıyız.
Otto, işsiz bir genç olarak annesiyle birlikte yaşamakta, geçimini trenlerde gazete satarak sürdürmektedir. Trenlerde gazete satarken tanıştığı Launa ise bir kuaför olarak işe sürekli geç kalmasıyla patronunda ticari kaygılar uyandıran ama kısa süre sonra işsizlerin isyankar birliğine katılacak bir çılgındır. Yine Paris’te ailesiyle birlikte yaşamakta olan Ali ise, asimile olmuş ailesiyle yaşayan bir genç olarak o da kısa sürede asimile olmayı reddetmesi nedeniyle babası tarafından kovulacak bir entelektüeldir. Bu üç karakteri bir araya getirecek koşul ise müesses nizamda aileleri, patronları tarafından verilen rol ve görevlerden istifa etmeleri olacaktır.
Kaybedeceği birşeyleri olmadan yola çıkan bu üç genç tam olarak bir yerden başlamadan ve bir yere varmadan da yolda oluşun mümkünatını ve seyrini sunacaklardır.
Filmde Otto’nun işsizliği özellikle vurgulanır. İşsizliğin günümüz koşullarında işe yaramazlıkla ve adeta vebayla eş görülmesine karşılık övgüyle, gururla öne çıkarılır. İşsiz Otto, daima bir başkasına muhtaç olarak yaşamını sürdüren olarak değil, işsizliğini -tıpkı Launa gibi, bir protestoya, düzen karşıtlığına dönüştürür.
Sisteme alaycı bakış
Filmde yasa ve devlet bir eve haciz için gelen polis ve mübaşirin temsilliğinde uzatmaya hiç gerek görülmeden kısaca tanımlanır. Disiplin ve denetim toplumunun ciddi, gergin, duygusuz yüzünün mekanizması bir takım anarşist çekiç darbeleriyle gevşetilip gülünçleştirilir. Verili düzene karşı üç işsiz genç tarafından düzensiz bir ayaklanma başlatılmadan evvel iş sahibi olmadan ve düzene ayak uydurmanın sıkıntı, stres ve mutsuzluk ürettiğinin altı çizilir. Böylece film bir bakıma aylaklığa övgüdür. Ancak bu aylaklığın ilkesi eylemsizlik değildir, farkı yaratan eylem olduğundan ve fark olumlandığından meta, sömürü ve yabancılaşma üretmeyen eylemdir.
Egemenin tekrarı papağanlar
Anarşist etikte hırsızlık mutlak kötülüğü değil, ihtiyaç için -kibarlık gerektirme–, ödünç almaya dönüşür: silah bir katliamı değil işsizliği sembolize eden, ücretle açılan kilidi kıran bir araca; leyleklerin göçebeliği özgürlük, papağanların sahiplerini tekrarlaması ve leyleği yaralayan avcılar faşizm sembolüne dönüşür. Papağanların faşistlerle sembolize edilmesi sahiplerini tekrar etmesidir. “Yabancılar evine!”, “Pis Araplar” diye sahibinin sesi olarak öten papağanın yeri ve sonu elbette Launa’nın naçizane katkılarıyla kafesiyle birlikte bir çöp kutusu olacaktır; tüm faşistler tarihin çöplüğüne, demektir bu.
Sınırlar leylekler için bile var
Filmin esas karakteri olan Muhammed adı verilen leylek aslında kendi doğası içinde seyrini süren, burjuva sınırları bilmeyen, çocukken bizi dünyaya getirdiğine inandırıldığımız özgür bir kuştur. Ancak Fransa üzerinde göç yolunda iken bir avcı tarafından yaralanması doğasını sekteye uğratır. Avcı için faşist denir, bir özgürlük sembolüne dönüşen leylek tüm göçebe ruhlar ve göçmenler nezdinde yaralanmıştır. Haritasız, amaçsız bir şekilde kendilerini tesadüfi karşılaşmalara bırakmış üç genç, çalıntı/ödünç araçlarında seyir halindeyken leylekle karşılaşır ve bu leyleğin yaralarının sardıktan sonra göçüne kaçak yollardan ulaştırma amacı edinirler. Avcı/faşistlerden dolayı leyleklerin dahi sınırlara takıldığı, yaralandığı bu dünyada insanların özgürlüğü ne durumdadır?
Göçmenleri, -ister politik, ister ekonomik veya eğitim gerekçesiyle olsun, çağımızda bekleyen seçenekler sınırlıdır; ya daimi hissedilecek bir baskı olarak köklü bir entegrasyon ve asimilasyon ki bu daimi bir maskeyle dolaşmak anlamına gelir, ya da aksi takdirde yok sayılma ve geri gönderilme tehdidi.
Filmde de göç olgusu tartışılırken günümüzün asimilasyonun görece hafif şiddetlisi olan entegrasyon/uyum sağlama olgusu “uyum sağlayacağımız şey ya hastalıklıysa?” izlenimiyle sorunsallaştırılır.
Laura’nın duvara spreyle “yakın, yıkın” diye yazmasıyla başlatılan düşük dozlu şiddet eylemleri, asimilasyon ve sömürü baskısı karşısında –Fanon’un bakış açısından bakmak gerekirse, bireyler düzeyinde arındırıcı bir güç, bir özgüven kazancı olarak gösterilir.
Che Guevara, Guy Debord ve sömürgecilik karşıtı yazarların kitaplarını sürekli okuyan, burjuva sinemasından nefret eden Ali karakteri üzerinden göçmen kişilik algısı dağıtılır. Ali, bir göçmen olarak sömürü ve asimilasyonun ne olduğunu bilen ve buna başkaldıran bir eylem içindedir.
Filmde yer yer karakterlerin kamerayla tartıştığı, kaçtığı ve doğrudan seyirciye sesleneneceği sahneler de olacaktır. Sinemanın genel akımda temsil ve yabancılaşma üreten yapısına da bir darbedir bu. Temsil, gösteri ve metalaşma üzerinden eğlence üreten endüstriyel sinema hem teknik hem de senaryo üzerinden bozguna uğratılır.
Film göçebeliğe yapılan vurgular üzerinden rengarenk neşe dolu bir çingene havası olarak da okunabilir, gevşek bir saygı duruşu olarak da.
*Film 22 yaşındayken bir kamyonun altında Fas’tan Fransa’ya geçen Cezayirli Muhammed’e adanmıştır.
Filmin Künyesi: Yönetmen: Tony Gatlif Senaryo: Tony Gatlif Gösterim yılı: 1999 Filmin adı: Leyleğin Çocukları (Je Suis ne d’une Cicogne)
Tarık Ziya Ekinci’nin farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşan ‘Kürtler, Demokrasi, Sol” İletişim Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Kitap, Ekinci’nin Kürt meselesi, demokrasi, sosyalizm ve insan haklarına ilişkin düşünsel mirasını bir araya getiriyor.
Tarık Ziya Ekinci’nin yazdığı eserlerin içinden seçkileri bir araya getiren “Kürtler, Demokrasi, Sol” kitabı, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.
Prof. Dr. Zelal Ekinci kitabın önsözünde Tarık Ziya Ekinci’nin yıllar içerisinde oluşturduğu düşünsel birikimin kaybolmasına izin vermeyecek bir başlangıca vesile olmasını diliyor.
Kitabın editörlüğünü üstlenen Tanıl Bora ise Tarık Ziya Ekinci’nin Kürt meselesinin çözülmesi, yani Kürt ulusal kimliğinin tanınması için siyasal alanda mücadele eden ve yazılar yazan bir aydınlanmacı olduğunu vurguluyor.
Ekinci’nin saygınlığına, sosyalist ve hekim kimliklerine, hatta insan hakları ve yurttaşlık anlayışına da birer başlık ayıran Bora, kitapta derlenen yazıları, bu geniş görüşlülüğün bir numunesi olarak yorumluyor.
Kitap Tarık Ziya Ekinci’nin farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşuyor.
Kürt Sorunu ve tarih
Tarık Ziya Ekinci’nin 1989 sonrası kaleme aldığı “Doğu’nun Sosyal Yapısı ve Ağa Milliyetçiliği” başlıklı makalesi bölgedeki kapitalist gelişmeyi anlatırken Ekinci’nin ekonomi-politiğe olan hakimiyetini de ortaya koyuyor.
Bir sonraki makale olan “Kemalist aydınlanma ve Kürtler’de” ise Ekinci, aydın ve aydınlanmayı tanımlarken, Türkiye’deki aydınlanmanın seyrine ilişkin tespitlerde bulunuyor. Kemalist aydınlanmanın Batı aydınlanmasına ilişkin üstyapı değerlerini otoriter bir yöntemle topluma dayattığını savunan Ekinci, bu durumun ise aydınlanmayı gerçekleştirecek sosyal sınıfın henüz oluşmamış olmasından ileri geldiğini belirtiyor.
Sol ve Kürt Sorunu
Türkiye İşçi Partisi ve Kürt Aydınlanma Hareketi başlıklı makalede Ekinci, milletvekilliği de dahil olmak üzere birçok kademesinde görev yaptığı Türkiye İşçi Partisi’nin yapısı ve faaliyetlerini incelerken Kürtlerin 1960’lı yıllar boyunca bu partide örgütlenme nedenlerini, partinin Kürt meselesine dair yaklaşımını, bölgedeki yerel örgütlerin çalışmalarını ve parti içerisindeki görüş ayrılıklarını irdeliyor.
“Kürt Hareketleri ve Sosyalizm” başlıklı makalesinde ise Ekinci, 1960’lardan itibaren ulusal kurtuluş hareketlerini de etkisi altına alan sosyalist düşüncenin coğrafyamızda ve Kürt toplumu nezdindeki yansımalarını ele alırken Kürt hareketlerinin Marksizmi kavrama konusundaki problemlerini de yine ekonomi-politiğe dayalı bir analizle açığa çıkarıyor.
Kürt Sorunu ve yeni zamanlar
Kürt meselesine ilişkin yakın dönem yazılarının yer aldığı “Kürt Sorunu – Yeni Zamanlar” bölümünde ise Ekinci, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik sürecinden PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasına, Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti içerisinde asli bir unsur olup olmadıklarına kadar birçok tartışmaya mercek tutuyor.
AB’ye üyelik sürecinin Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Kürt meselesinin çözümüne ilişkin katkıları olacağını belirten Ekinci, bir sonraki makalesinde Öcalan’ın yakalanması ile Kürt sorununun ortadan kalkmayacağını vurgularken bu bölümün son makalesinde ise Kürt siyasetçilerin kendilerini asli bir unsur olarak görmesinin hatalı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Türkiye Kürtlerinin bir azınlık olduğunu belirten Ekinci, bu durumun aşağılayıcı olmayan sosyolojik bir kavram olduğunu savunuyor.
İnsan hakları ve kültürel haklar
Kitabın son bölümünde ise faili meçhul cinayetlerin tanımını bir rejim sorunu olarak ele alan Ekinci, 1990’lı yıllar boyunca yaşanan vakaları incelerken, bu olayların Kürtleri hedef alan yönünü de ortaya koyuyor. Faili meçhul cinayetlerin nedeni olarak öne sürülen “PKK – Hizbullah çatışmaları” yorumlarını da eleştiren Ekinci, bu algının Türkiye’deki rejim tarafından toplumu duyarsızlaştırmak amacıyla yaratıldığını kanıtlamaya çalışıyor.
“Zorunlu Göç Sorunları” başlıklı makalesinde göçmenliğin tanımını ve Türkiye’deki zorunlu göç politikalarını inceleyen Ekinci, bu politikaların Kürt toplumu açısından yarattığı sonuçları da irdeliyor.
15 Kasım 1998’de düzenlenen İHD-TİHV ortak sempozyumunda yaptığı “Türkiye’de İnsan Hakları Mücadelesi” bildirisinden çağdaş ve demokratik bir anayasanın temel ilkelerini ortaya koymaya çalıştığı makalesine, Türkiye’de insan hakları ile kültürel hakların savunulmasında rejimden kaynaklanan engelleri tartışmaya çalışan Ekinci’nin yaşamı boyunca oluşturduğu düşünsel mirasa göz atmak isteyenler için önemli bir kaynak.
Tarık Ziya Ekinci kimdir?
18 Şubat 1926’da Lice’de doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nden Diyarbakır milletvekili seçildi. 12 Mart askeri darbesinden sonra Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevi’nde “Kürtçülük” propagandası yaptığı iddiasıyla TCK’nin 142/1 maddesinden üç yıl hapis cezası aldı ve iki yıl tutuklu kaldı.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra da beş kez tutuklanan Ekinci, 1982-1989 döneminde Paris’te yaşadı. Kürt sorunuyla meşguliyetini, düşünmeyi ve yazmayı ömür boyu sürdüren Ekinci, 15 Ağustos 2024’te hayatını kaybetti.