Berlin Kürt Film Festivali kapılarını açıyor: Sovyet Kürtleri’nin unutulan tarihi

16. Berlin Kürt Film Festivali, odağına Sovyetler Birliği’nde yaşayan Kürtlerin tarihini, kimliğini ve kültürel hafızasını taşıyor. Zare’nin yüzüncü yılı vesilesiyle gerçekleştirilen kapsamlı arşiv çalışmasının yanı sıra güncel yapımlarla birlikte yaklaşık 60 film izleyiciyle buluşacak.

Berlin Kürt Film Festivali, bu yıl 16. kez sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. 25 Eylül Cuma günü kapılarını sinemaseverlere açacak olan festival, 1 Ekim’e kadar Berlin’in tarihi sineması Babylon‘da gerçekleşecek. Festival, 60 filmden oluşan zengin seçkisi, sergileri, panelleri ve edebiyat buluşmalarıyla izleyicilere çok katmanlı bir kültürel hafıza alanı sunuyor.

Festivalin bu yılki ana odak temasını “Eski Sovyetler Birliği’nde Kürtler: Hafıza, Kimlik, Sürgün ve Yenilenme Arasında” başlığı oluşturuyor. Program, dört parçaya bölünen coğrafyanın ötesine geçerek Kafkasya ve Orta Asya’ya sürgün edilmiş Sovyet Kürtlerinin bilinmeyen tarihini, kültürel varoluş mücadelesini ve sinematografik mirasını gün yüzüne çıkaracak.

Kuas: Unutulan hafızayı görünür kılıyoruz

Festival Programı Yöneticisi Dicle Kuas, bu yılki temanın yalnızca tarihi bir anma değil, kolektif hafızayı tamamlama arayışı olduğunu vurguladı. Niha+‘a konuşan Kuas, bu yıl neden Sovyet Kürtlerinin hafızasına odaklandıklarını şu sözlerle anlattı:

“Kürt sinemasından ve coğrafyasından bahsettiğimizde hafızalarımız çoğunlukla Türkiye, İran, Irak ve Suriye eksenine sıkışıyor. Oysa Sovyetler Birliği döneminde yaşamış, sürgünler görmüş ama aynı zamanda muazzam bir kültürel üretim gerçekleştirmiş ciddi bir Kürt varlığı var. Bu döneme ait aile albümlerinde, arşivlerde ve sözlü tarihte saklı kalmış zengin bir miras bulunuyor. Bu yıl odak noktamızı Sovyet Kürtlerine çevirerek izleyicilere tarihin az bilinen bu kesitini göstermek istedik.”

Nûbar Lorin Hamamci (solda) ve Dicle Kuas (sağda)

Bu temanın bir diğer tarihi anlamı ise Kürt sinemasının miladı kabul edilen Hamo Beknazaryan imzalı “Zare” (Kürtçe: Zerê) filminin yüzüncü yılına denk gelmesi. Festival, bu kapsamda özel bir arşiv çalışmasına da imza atıyor. Dicle Kuas, 1947 yılında Yakov Koçaryan tarafından çekilen “Sovyet Ermenistanı’nda Kürtler” adlı kısa filmin, Ermenistan Ulusal Sinema Vakfı ile yürütülen ortak çalışma sonucu sadece bu festival için dijitalleştirilerek restore edildiğini ve ilk kez Berlin’de izleyiciyle buluşacağını kaydetti. Arşiv çalışması kapsamında ayrıca, Amasi Martirosyan‘ın 1932 tarihli “Kurdy-Yezidy” filmi de festival programında yer alacak.

Seçkide ayrıca Krapêto Xaço, Siyabend û Xecê, Qulingê Birîndar, Casimê Celîl: “Jiyana Rewşenbîrekî Kurd” (Kürt Bir Aydının Hayatı) ve Mustafa Orman‘ın “Dengê Radyoya Êrîvanê Li Ku Ye?” (Erivan Radyosu’nun Sesi Nerede?) gibi Sovyet Kürtlerinin sanat, edebiyat ve radyo yayıncılığı mirasını anlatan önemli yapımlar yer alıyor.

Açılış, bir diaspora hikâyesiyle: “My Uncle Jens”

Festivalin 25 Eylül Cuma akşamı saat 19.00’da gerçekleşecek açılış filmi, yönetmenliğini Brwa Vahabpour‘un üstlendiği “My Uncle Jens” olacak. Norveç’te geçen, yarı Kürtçe (Soranî) ve yarı Norveççe çekilen film, sürgün, aile bağları ve diasporada tutunma çabasını mizah ile dramı harmanlayarak anlatıyor. Filmin gösteriminden sonra yönetmen Vahabpour, izleyicilerin sorularını yanıtlayacak.

Bavê Teyar’ın Yarım Kalan Filmi

Festival programında son dönemin kurmaca ve belgesel yapımları da geniş yer buluyor:

The Last Word from Bavê Teyar: Yönetmenliğini Ghamkin Saleh‘in yaptığı film, festivalin en dokunaklı anlarından birine sahne olacak. Çekimleri sürerken yaşamını yitiren Kürt tiyatro ve sinemasının usta ismi Bavê Teyar‘ın yarım kalan bu kurgusu, sanatçının gerçek hayattaki ölümü ve vedasıyla birleştirilerek tamamlandı.

Earth Song: Yönetmen Erol Mintaş‘ın dünya prömiyerini yeni yapan ve uluslararası ortak yapımı Earth Song, Berlin prömiyerini festival kapsamında yapacak.

Kardeş Türküler ile 30 Yıl: Çayan Demirel ve Ayşe Çetinbaş imzalı belgesel, Anadolu ve Mezopotamya’nın çok dilli müzik serüvenini beyaz perdeye taşıyacak.

Lorin Hamamci: “Seyirci ile sinemacılar arasındaki duvarları kaldırıyoruz”

Festival Direktörü Nûbar Lorin Hamamci ise festivalin sadece film izlenen bir alan değil, derinlikli bir karşılaşma zemini olmasını amaçladıklarını belirtiyor. Hamamci, film sonrası söyleşilerin bu yıl özel bir konseptle yürütüleceğini ifade ederek şu bilgileri verdi:

“Bizim için yönetmen ve oyuncularla yapılan söyleşiler hayati bir önem taşıyor. Seyircinin salondan çıkıp gitmesini değil, sinemacılarla doğrudan ve samimi bir temas kurmasını istiyoruz. Bu nedenle konuklu gösterimlerimizde söyleşileri sinema salonunda sınırlı tutmayıp özel olarak hazırladığımız ayrı bir alana taşıyoruz. ’20 dakikanız var’ demiyoruz, insanlar istedikleri kadar kalıp tartışabilsin, filmin derinliklerine inebilsin istiyoruz.”

Festival Direktörü Hamamci ayrıca, sinema dışı disiplinlerin de festivale güç kattığına dikkat çekerek Prof. Dr. Khanna Omarkhali‘nin sunumuna işaret etti: “Prof. Dr. Khanna Omarkhali, Sovyetler Birliği’ndeki Kürtler ve Êzidîlerin tarihi üzerine kapsamlı bir konferans verecek ve hazırladığı özel arşiv sergisinin açılışını yapacak. Döneme ait pasaportlar, kimlikler ve fotoğraflarla izleyiciyi görsel ve tarihsel bir yolculuğa çıkaracağız.”

Yan etkinlikler: Edebiyat, sergi ve çocuk sineması

Festival, 7 gün boyunca sinema salonlarının dışına taşan etkinliklere ev sahipliği yapacak:

Eskerê Boyîk buluşması: Tanınmış Kürt yazar ve akademisyen Eskerê Boyîk, 27 Eylül Pazar günü saat 15.00’te Babylon Oval salonunda “Riya jiyana min” (Hayatımın Yolu) adlı otobiyografik çalışmasından bölümler okuyacak ve katılımcılarla söyleşecek.

Sergiler: “Land and Memory: Ermenistan’daki Êzidîler”, saha araştırmalarına ve Prof. Dr. Khanna Omarkhali‘nin arşivindeki materyallere dayanan fotoğraf sergisi olarak hafta boyunca ziyarete açık olacak. Bunun yanı sıra, Radyo Erivan‘ın sesini ve izini süren tematik sergiler de festival boyunca izleyiciyle buluşacak.

Çocuk ve aile kuşağı: Okul çağındaki çocukların kendi kültürel kimlikleriyle bağ kurabilmesi ve sinema sevgisi kazanması amacıyla hafta sonu saat 14.00 seansları çocuk filmlerine (Zu weit weg, Meine wunderbar seltsame Woche mit Tess) ayrıldı.

Kısa Film Yarışması ve tamamı kadınlardan oluşan jüri

Festival kapsamında düzenlenen Kısa Film Yarışması’na bu yıl dünyanın dört bir yanından (Kürdistan, Kanada, İngiltere, Asya ülkeleri ve Avrupa) altmışın üzerinde başvuru yapıldı. Yapılan eleme sonucunda 12 film yarışma seçkisine dahil edildi.

Yarışma filmlerini değerlendirecek jüri heyeti ise üç kadından oluşuyor: Lisa Çalan (Yönetmen / Sanatçı), Zübeyde Bulut (Oyuncu) ve Nûka Malin Bäumker (Sinema araştırmacısı / Kültür yöneticisi). Festival Koordinasyonu, jürinin estetik yenilikçilik ve toplumsal anlatı dengesini gözeterek kazananı belirleyeceğini, ödülün ise 1 Ekim Perşembe akşamı Babylon’da açıklanacağını duyurdu.

Karadenizli kadınların görünmeyen emeği beyaz perdede: “Koca Dünya”

Yönetmen Burcu Yeşilbaş’ın imzasını taşıyan belgesel, Karadeniz türkülerinin gerçek sahiplerini, yani tarlada ve ahırda çalışırken türkü yakan kadınları anlatıyor. Film, kemençe çalarak toplumsal tabulara meydan okuyan İlknur Yakupoğlu ve Tonyalı kadınların hikâyesine odaklanıyor.

Karadenizli kadınların modernleşme ve göç nedeniyle kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan sözlü tarihini kayıt altına almayı amaçlayan “Koca Dünya” (Songs of the Mountain) belgeseli, festival yolculuğuna başladı. Yönetmenliğini Burcu Yeşilbaş‘ın, yapımcılığını ise H. Sevim Işık Bäro‘nun üstlendiği 42 dakikalık film, bir sinema eserinin ötesinde kültürel hafıza ve toplumsal cinsiyet eşitliği çalışması olarak dikkat çekiyor.

Belgesel, kuşaktan kuşağa aktarılan ancak hiçbir zaman yazıya geçirilmeyen bir kadın tarihinin izini sürüyor. Film, bugün müzik piyasasında popüler olan pek çok Karadeniz türküsünün aslında kadınların tarlada ve ahırda çalışırken doğaçlama olarak yaktığı eserler olduğunu gözler önüne seriyor. Yıllar içinde erkek sanatçılar tarafından kaydedilen ve “anonim” etiketiyle anılan bu türküler üzerinden, görünmez kılınan kadın emeği ve yaratıcılığı yeniden gerçek sahiplerine teslim edilmeye çalışılıyor.

Anlatının merkezinde, bölgede tarihsel olarak yalnızca erkeklere ait bir alan kabul edilen kemençeyi çalmakta ısrar eden yerel sanatçı İlknur Yakupoğlu ve Tonyalı kadınlar yer alıyor. Kadınların hem üretici hem de icracı kimliğini öne çıkaran film, Karadenizli kadının “söz ve sanat üreten” yüzünü görünür kılmayı hedefliyor.

Ulusal ve uluslararası festivaller

Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün yapım desteğiyle hayata geçirilen ve Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı tarafından da desteklenen belgesel, yurt içi ve yurt dışındaki prestijli ve hak odaklı festivallere yönelik uzun soluklu bir başvuru sürecine girdi. Proje ekibi, davet alınan festivallere bizzat katılarak sivil hak odaklı savunuculuk faaliyetleri yürütmeyi planlıyor.

Kadın örgütlerine ve STK’lere iş birliği çağrısı

Proje ekibi, filmin yerel bir anlatıdan küresel bir savunuculuk aracına dönüşmesi ve sanatsal üretimde toplumsal cinsiyet eşitliğinin kalıcı bir tartışma başlığı hâline gelmesi için kadın örgütleri ve hak savunucusu sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışmayı önemsiyor.

Bu kapsamda ekip, STK’lerin ve kadın örgütlerinin belgeselle birlikte özel etkinlikler, film gösterimleri ve gösterim sonrası söyleşiler düzenlemesini istiyor. Kurumların kendi toplumsal cinsiyet eşitliği ve kültürel hafıza çalışmalarına “Koca Dünya”yı davet etmesi, bu görsel arşivin sivil toplumun kalıcı hafızasına dahil olması açısından projenin en önemli hedefleri arasında yer alıyor.

Belgeselin künyesi

2026 yapımı, 42 dakikalık belgesel DCP formatında, Türkçe olarak ve Türkçe ile İngilizce altyazı seçenekleriyle izleyiciyle buluşacak. Senaryosu Burcu Yeşilbaş ve H. Sevim Işık Bäro‘ya ait belgeselin görüntü yönetmenliğini Evren Dursun, yardımcı yönetmenliği Irmak Melek üstlendi. Kurgu, Burcu Yeşilbaş ve Evren Dursun, renk düzenleme Oğuzhan Akkoç, ses miksajı Caner Sarı, ses kaydı ise Deniz Yılmaz ve Burcu Yeşilbaş tarafından yapıldı. Altyazı ve çeviride Aslı Takanay, web tasarımında Emrah Kaya, grafik tasarımda Kalt Film, sosyal medya çalışmalarında ise Zug Film imzası bulunuyor.

Belgeselin fragmanını buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Bahman Ghobadi’nin Martin Scorsese yapımcılığındaki yeni filmi Toronto’da izleyiciyle buluştu

Uluslararası sinema medyasında geniş yankı bulan film; Screen Rant, ComingSoon,Cinefilos ve Yahoo Entertainment gibi prestijli platformlarda manşetlere taşındı.


Dünyaca ünlü Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin yazıp yönettiği, Hollywood yıldızıEva Green’in başrolünde yer aldığı ve usta yönetmen Martin Scorsese’nin yürütücüyapımcılığını üstlendiği yeni filmi “Trees Are Watching” (Ağaçlar Bakıyor), Kanada’dadüzenlenen Toronto Uluslararası Film Festivali’nde (TIFF) izleyiciyle buluştu.

Uluslararası sinema medyasında geniş yankı bulan film; Screen Rant, ComingSoon,Cinefilos ve Yahoo Entertainment gibi prestijli platformlarda manşetlere taşındı.

Özellikle Martin Scorsese’nin projeye yapımcı olarak katılması küresel sinemaçevrelerinde büyük heyecan yarattı.

Cannes ve Berlin gibi festivallerden ödüllerle dönen Bahman Ghobadi, Instagramhesabı üzerinden yaptığı açıklamada filmin kendisi için özel bir anlam taşıdığını belirterek, “Bu film benim için uzun ve son derece kişisel bir yolculuk oldu. Yıllardır zihnimde benimle yaşayan anıları, korkuları, mekanları ve insanları içinde barındırıyor”dedi. Ghobadi, projede emeği geçen tüm ekibe teşekkür etti.

Filmin fragmanında gerilim dolu, karanlık ve derin duygusal geçişlerin hakim olduğu biratmosfer dikkat çekiyor.

Doğanın ve ağaçların, insanoğlunun eylemlerine, bastırılmış korkularına ve sırlarınabirer canlı tanık olarak konumlandırıldığı yapım, Ghobadi’nin auteur sinema dili ile Hollywood prodüksiyon kalitesini harmanlıyor.

Eva Green Mardin’e dönüyor

Trees Are Watching, yıllar sonra memleketi Mardin’e dönen Darya adlı bir romancının hikayesini anlatıyor. Eva Green’in canlandırdığı Darya, sağır kızıyla birlikte geçmişinin izleriyle yüzleşirken bir Kürt efsanesi ve çevredeki doğal alanların tahribatı da hikayenin merkezine yerleşiyor.

Bahman Ghobadi için kişisel bir anlam da taşıyan film, yönetmenin 18 yıllık sürgün döneminde gördüğü kabuslardan ve insan ile doğa arasındaki ilişkiye dair düşüncelerinden izler taşıyor.

Ghobadi’nin senaryosunu yazıp yönettiği filmin oyuncu kadrosunda Eva Green ve Murat Yıldırım yer alıyor. Yönetmen ve Yıldırım, filmin Toronto’daki dünya prömiyerine de katılacak.

Trees Are Watching’in yapım ekibi

Filmin yapımcılığını Seyfi Şahin, Bahman Ghobadi, Lydia Dean Pilcher ve Golriz Ehtiati üstleniyor. Martin Scorsese’nin yanı sıra Lucas Akoskin ve Bahoz Nasradin de yürütücü yapımcı olarak görev yapıyor.

Open the Door tarafından sunulan ve MIJ Film yapımı olan Trees Are Watching, Ghobadi’nin uluslararası festivallerdeki yolculuğunu da sürdürüyor. Yönetmenin Sarhoş Atlar Zamanı, Kaplumbağalar da Uçar, Yarım Ay ve Kimse İran Kedileri Hakkında Bir Şey Bilmiyor gibi filmleri Cannes, Berlin, San Sebastian ve Toronto dahil olmak üzere dünyanın önemli festivallerinde gösterilmişti.

Güçlü oyuncu kadrosu ve künyesi

Filmin oyuncu kadrosunda ve teknik ekibinde uluslararası alanda tanınmış isimler yeralıyor:

Başroller: Fransız yıldız ve James Bond (Casino Royale) filminin başrol oyuncusu EvaGreen ile Türkiye’nin tanınan oyuncuları Murat Yıldırım, Zeynep Çamcı ve Neva Kuş.

Yapımcılar: Bahman Ghobadi, Seyfi Şahin, Lydia Dean Pilcher ve Gülrez İhtiyati.

Yürütücü Yapımcılar: Martin Scorsese, Lucas Akoskin ve Bahoz Nasreddin.

Görüntü Yönetmenliği: Saba Mazloum ve Touraj Aslani.

Kurgu: Farbod Khoshtinat.

Müzik: Bamdad Afshar.

Yapım Tasarımı ve Sanat Yönetimi: Babak Tahmili ve Gökben Sas.

“Dicle’nin Sürgünleri / Hawara Dîcleyê” sergisi Diyarbakır’da: “Dicle’de bir tahribat söz konusu”

Adını Mehmed Uzun’un eserinden alan “Dicle’nin Sürgünleri / Hawara Dîcleyê” sergisi, 11 Eylül’de Çand Amed Kültür ve Kongre Merkezi’nde ziyarete açıldı. Serginin kolaylaştırıcısı Servet Kaplan, sergi fikrinin ortaya çıkışı ve serginin odağına dair değerlendirmelerde bulundu.

Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu/Niha+

Yıkıntılar Arasında ve Arazi Assembly tarafından hazırlanan “Dicle’nin Sürgünleri / Hawara Dîcleyê” sergisi, 11 Eylül’de Çand Amed Kültür ve Kongre Merkezi’nde ziyarete açıldı.

11 Ekim’e kadar sürecek sergide Batman, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Cizre’yi kapsayan Dicle Havzası’nda farklı dönemlerde yaşanan yıkım ve tahribat; araştırmacılar, kent ve kalkınma uzmanları ile sanatçıların çalışmaları üzerinden inceleniyor.

Sergi, adını ve çıkış noktasını yazar Mehmed Uzun’un “Dicle’nin Sürgünleri” adlı eserinden alıyor.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin mekân desteğinin yanı sıra Tarabya Kültür Akademisi, Sivil Düşün ve Ankara Goethe Enstitüsü tarafından destekleniyor.


Sergide Yıkıntılar Arasında ekibinden Aşkın Ercan, Delal Eken, Rozelin Akgün, Nejbir Erkol, Seda Gecü ve Servet Kaplan; Arazi Assembly’den ise Leyla Keskin, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan, Özge Çelikaslan, Ruken Aydoğdu, Yelta Köm, Merve Gül Özokçu ve Zelal Gezici yer alıyor.

Serginin kolaylaştırıcısı Servet Kaplan ile sergi fikrinin ortaya çıkışı ve serginin odağı üzerine konuştuk.

“Dicle’de ciddi bir tahribat var”

Servet Kaplan

Kaplan, serginin Yıkıntılar Arasında ve Arazi Assembly olarak bir araya gelişleriyle ortaya çıktığını, her iki kolektifin de uzun zamandır Dicle’deki ekolojik yıkıma özellikle odaklı olduğunu söyledi:

“Bireysel üretimler vardı. Bunları bu kez iki grup olarak bir araya getirip bir sergi fikriyle, hatta etrafında atölyelerle beraber biraz daha kamusal bir alanda konuşmaya, paylaşmaya ihtiyacımız olduğunu fark ettik.”

“Dicle’de bir tahribat söz konusu. Barajlar, devletin güvenlik politikalarıyla, sermaye eliyle yapılan birtakım müdahalelerle insanların bulunduğu ya da bulunmadığı alanlarda ciddi bir tahribat var” diyen Kaplan, serginin tamamen buna odaklandığını ve yaklaşık sekiz aylık bir hazırlık sürecinin ardından ortaya çıktığını ifade etti:

“Öncelikle geçmiş ve bugün bağını sergi açısından değerlendirirsek Arazi Assembly’nin 10 yılı aşkın bir süredir bu bölgede, Dicle Nehir Havzası’nda yaptığı araştırmalar ve sanatsal üretimler var. Bir de Dicle Nehir Havzası’ndaki yıkımı GAP öncesine dahi dayandırabiliyoruz. 40-50 yılı aşkın bir süredir var diyebiliriz bu tahribat.”


“Yerinden edilme” ve “sürgünün” sadece insana dair olmayışı

Kaplan, serginin ana fikri olan “yerinden edilme” ve “sürgün” gibi kavramların sadece insanlara dair olmadığını da söyleyerek “Çünkü bu tahribattan kaynaklı türlerin yok olması, özellikle nehrin ekolojisinde ciddi bir tahribatın yaşanması durumu söz konusu” diye konuştu.

11 Ekim’den sonra serginin başka illerde açılıp açılmayacağına dair şu an için planlı bir şey olmadığını ancak buna dair bir fikir olduğunu söyledi. İki inisiyatifin üretimlerinin devam etmesi sebebiyle serginin başka illerde açılma ihtimalinin de olduğunu belirtti.


“Mehmed Uzun’un Dicle’nin Sürgünleri kitabından hareket ettik”

Kaplan, Mehmed Uzun’u anarak sözlerini sonlandırdı:

“Mehmed Uzun’un Dicle’nin Sürgünleri kitabından hareket ettik. Ekolojik edebiyat ya da eko-kurgu denen kavramlar üzerinden gitmeyi tercih ettik. Doğanın ya da peyzajın cansız bir varlık olarak değil aslında tüm yaşanan sürece dair belli tanıklıklar taşıyabildiği ya da hafıza taşıyıcısı olduğu gibi bir durum var. Mehmed Uzun’un kitabında da Dicle Havzası’nda yaşayan farklı toplulukların (Êzîdîler, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler); yaşadığı felaketlerin anlatımında Dicle’nin sesini anlatmaya dair bir kurgu var. Aslında sergi bu fikir etrafında yoğunlaşıyor, tabii biraz güncele de gelerek.”

Yıkıntılar Arasında ve Arazi Kolektifi hakkında:

Yıkıntılar Arasında: Araştırma ve Sanat İnisiyatifi (İstanbul, Diyarbakır, Mardin ve Hatay), farklı disiplinlerden araştırmacı, sanatçı ve kültür üreticilerinin bir araya geldiği bir inisiyatiftir. Eleştirel mekân çalışmaları yürüten insiyatif; politik şiddetin izlerini taşıyan yıkım alanlarına, insan ve insan olmayanların dolanık ilişkilerine, hafıza ve tanıklık anlatılarına odaklanan araştırma ve sanatsal üretimler gerçekleştirmektedir.

Arazi Kolektif: Mardin merkezli Arazi Kolektifi (Arazi Assembly) 2014 yılında kuruldu. Disiplinlerarası araştırmacılar, sanatçılar ve mimarlardan oluşan inisiyatif, eleştirel mekân pratikleri sürdürmektedir.

Katılımcılar

Aşkın Ercan, Delal Eken, Rozelin Akgün, Nejbir Erkol, Seda Gecü, Servet Kaplan (Yıkıntılar Arasında)

Leyla Keskin, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan, Özge Çelikaslan, Ruken Aydoğdu, Yelta Köm, Merve Gül Özokçu, Zelal Gezici (Arazi Assembly)

“Dicle’nin Sürgünleri/Hawara Dîcleyê” sergisi Diyarbakır’da açılıyor

Serginin sanatçıları; karşı-arşivler, imge akışları, video-deneme, fanzin, performans, atölye gibi farklı metot ve formlarda işleri yer alıyor. Sergi süresince sanatçılar tarafından kamusal atölyeler gerçekleşecek. Sergi, 11 Eylül Cuma günü saat 17.00’de, Diyarbakır’daki Çand Amed, Sezai Karakoç Kültür ve Kongre Merkezi’nde açılacak.

Yıkıntılar Arasında ve Arazi Kolektifi; söylem, yöntem ve imgeyi ortaklaştırdıkları dolanık bir anlatıyı “Dicle’nin Sürgünleri” başlıklı bu sergide bir araya getiriyorlar. İmgesel akışlar, araştırma sunumları, gelecek kurguları gibi birçok formda ve mecrada sergilenenler; izleyiciye kendi minör anlatılarını oluşturma ve tanıklık alanı açmaya çalışıyor.

Sergi, 11 Eylül Cuma günü saat 17.00’de, Diyarbakır’daki Çand Amed, Sezai Karakoç Kültür ve Kongre Merkezi’nde açılacak, 11 Ekim’e kadar ziyaret edilebilecek.

Sergide, Dicle Nehri’ni hafızanın taşıyıcısı olarak ele alarak, Batman, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Cizre illerini kapsayan Dicle Havzası’nda gerçekleşen, farklı dönemlere yayılan yıkım ve tahribatı araştırmacılar ve sanatçılarla birlikte inceliyor. Dicle’nin Sürgünleri, esin kaynağını Mehmed Uzun’un aynı adı taşıyan romanından alıyor. Yazar, Dicle Nehri’ni bölgede yaşanan politik şiddetin ve toplumsal olayların bir tanığı olarak konumlandırarak, bu şiddeti insan merkezli bir anlatı yerine Dicle’nin bakışıyla aktarıyor. Dicle’yi yalnızca bir coğrafi unsur olarak değil, aynı zamanda hafızanın, yıkımın ve direnişin taşıyıcısı hâline getiriyor. Uzun’un bu eserlerde geliştirdiği yaklaşım, bu projenin kavramsal ve estetik çerçevesine ilham vererek; doğayla, yerle ve insan olmayan varlıklarla kurulan tanıklık ve hafıza biçimlerini yeniden düşünmenin olanaklarını açıyor. Dicle Nehri, bizi nehir akıntısından arazi parçalarına kadar uzanan yerellik perspektifinden, bir fenomenolojik yaklaşıma ve sömürgesizleştirme yöntemini aramaya davet ediyor.

Dicle Nehri’nin ekosistemini önemli ölçüde değiştiren bu politikaların birçok yıkıcı ekolojik etkisi oldu. Örneğin, bazı hayvan türleri yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Göçmen kuşların göç yollarının değişmesi, böylece bölgedeki ekosistemin dönüşmesine yol açtı. Hevsel Bahçeleri başta olmak üzere, Dicle Nehri etrafındaki havzalarda yapılan tarım faaliyetleri olumsuz etkilenmiştir. Ilısu Barajı, 12 bin yıllık tarihe sahip Heskif/Hasankeyf’teki kültürel mirasının sular altında kalması gibi kapsamlı yıkımlara sebep oldu. Köyler ve mera alanları zorla yerinden edildi ve hâlâ bu tür tehditlerle karşı karşıya. Tabiat ve kültürel mirasa dair yaşam alanlarının madencilik, solar panel, organize sanayi gibi projelerin yıkıcı tehdidi altında olmalarına karşı hâlâ direniş mücadeleleri sürmektedir.

Sergi, Dicle Nehri’ni, hafızanın taşıyıcısı olarak ele alarak Batman, Mardin, Diyarbakır ve Şırnak illerini kapsayan Dicle Havzası’nda gerçekleşen ve farklı dönemlere yayılan yıkım ve tahribatı, araştırmacılar, kent ve kalkınma uzmanları ve sanatçılarla birlikte inceliyor. Mehmed Uzun’un kitabından esinlenerek Dicle’yi, politik şiddetin, zorla yerinden edilmenin ve ekolojik yıkımın tanığı olarak ele alıyor. İnsan ve insanötesi varlıkların bu şiddet ve mülksüzleştirme pratiklerinden ne ölçüde etkilendiğini araştırıyor. İnsandan ibaret olmayan tanıklık literatürü ile kurduğu yakınlık üzerinden, Dicle Nehri Havzası’nda gerçekleşen yıkım ve tahribatı insan-merkezli tanıklık anlayışlarının ötesinde düşünmeyi amaçlıyor. Hafıza, insan anlatılarının yanı sıra suyla, hayvanlarla, bitkilerle yeniden düşüncenin yolunu arıyor. Bu sayede politik şiddet, yerinden edilme ve ekolojik yıkıma farklı bir perspektiften bakmayı mümkün kılarak; su, doğa ve insan ilişkileri bağlamında hafızayı yeniden kavramsallaştırmayı hedefliyor.

Serginin amacı şu soruları araştırmak: Dicle Nehri’nin kıyametvari manzarasının sesi olabilecek, onu ortaya çıkarabilecek ve yönlendirebilecek sanatsal ve mimari deneyimler nelerdir? İnsan ötesi dolanık varoluşların felaketlere karşı tanıklığı imajlar ve anlatılarla nasıl dile gelir? Felaket düzeninin yarattığı eşik mekânın kalıcı büyümeleri; geçmiş, şimdi ve gelecekte bize ne tür patikalar sağlar, ne tür izler barındırır? Tanıkların mekânsal, coğrafi, arazi ile ilişkileri nasıl kuruluyor? Duyumsallık ve imgesellik felaket sonrasında nasıl hatırlanır?

Serginin sanatçıları; karşı-arşivler, imge akışları, video-deneme, fanzin, performans, atölye gibi farklı metot ve formlarda işleri yer almaktadır. Sergi süresince sanatçılar tarafından kamusal atölyeler gerçekleştirilecektir.

Yıkıntılar Arasında ve Arazi Kolektifi hakkında:

Yıkıntılar Arasında: Araştırma ve Sanat İnisiyatifi (İstanbul, Diyarbakır, Mardin ve Hatay), farklı disiplinlerden araştırmacı, sanatçı ve kültür üreticilerinin bir araya geldiği bir inisiyatiftir. Eleştirel mekân çalışmaları yürüten insiyatif; politik şiddetin izlerini taşıyan yıkım alanlarına, insan ve insan olmayanların dolanık ilişkilerine, hafıza ve tanıklık anlatılarına odaklanan araştırma ve sanatsal üretimler gerçekleştirmektedir.

Arazi Kolektif: Mardin merkezli Arazi Kolektifi (Arazi Assembly) 2014 yılında kuruldu. Disiplinlerarası araştırmacılar, sanatçılar ve mimarlardan oluşan inisiyatif, eleştirel mekân pratikleri sürdürmektedir.

Katılımcılar

Aşkın Ercan, Delal Eken, Rozelin Akgün, Nejbir Erkol, Seda Gecü, Servet Kaplan (Yıkıntılar Arasında)

Leyla Keskin, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan, Özge Çelikaslan, Ruken Aydoğdu, Yelta Köm, Merve Gül Özokçu, Zelal Gezici (Arazi Assembly)

*Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin mekân desteğiyle gerçekleşen sergi, Tarabya Kültür Akademisi, Sivil Düşün ve Ankara Goethe Enstitüsü tarafından desteklenmektedir.

Serhat Kural’ın yeni EP’si 3 Eylül’de yayında

EP’nin açılış parçası Medrenge, Serhed bölgesine ait geleneksel bir ezgiyi güncel bir düzenlemeyle dinleyiciye taşıyor. Kural’ın kendisinin derlediği çalışmada Nurcan Değirmenci, Meral Tekçi, Hivda Gökel ve Zelal Gökçe vokalleriyle yer alıyor.

Kürt sanatçı Serhat Kural, üç şarkıdan oluşan yeni EP çalışmasını 3 Eylül’de tüm dijital müzik platformlarında dinleyicilerle buluşturuyor. Medrenge, Zêrzewan ve Bêdengî adlı eserlerden oluşan çalışma, Kürtçe müziğin sözlü hafızasından, coğrafyanın izlerinden, kişisel hafıza ve sessizlikten beslenen üç ayrı müzikal anlatıyı bir araya getiriyor.

EP’nin açılış parçası Medrenge, Serhed bölgesine ait geleneksel bir ezgiyi güncel bir düzenlemeyle dinleyiciye taşıyor. Kural’ın kendisinin derlediği çalışmada Nurcan Değirmenci, Meral Tekçi, Hivda Gökel ve Zelal Gökçe vokalleriyle yer alıyor.

İkinci parça Zêrzewan, Xalit Tari’nin söz ve müziğine dayanıyor. Eser, Zêrzewan imgesi etrafında yıkım, özlem, suçluluk ve içsel kırılganlık duygularını yoğun bir şiirsellikle işliyor.

EP’nin üçüncü şarkısı Bêdengî ise Serhat Ertuna’nın söz ve müziğini taşıyor. Sessizliğin, zamanın geçişinin, hatıraların ve varlık-yokluk hâlinin izini süren eser; ses tasarımı ve düzenlemesiyle içe dönük bir atmosfer kuruyor.

Serhat Kural’ın yeni EP’si, 3 Eylül’den itibaren bütün dijital platformlarda yayında olacak.

EP’de Yer Alan Şarkılar

Medrenge

• Vokal: Nurcan Değirmenci, Meral Tekçi, Hivda Gökel, Zelal Gökçe

• Saza Dede: Doğan Saldanlı

• Klavye: Ferhat Can Altıntaş

• Bas: Olcay Bozkurt

• Aranje / Rêxistin: Doğan Saldanlı

• Mix / Mastering: Doğan Saldanlı

• Fotoğraf: Damla Kopuz

• Derleyen: Serhat Kural

• Yöre: Herêma Serhedê

Zêrzewan

• Sanatçı: Serhat Kural

• Söz ve müzik: Xalit Tari

• Saz düzenlemesi ve aranje: Serhat Ertuna

• Mix / Mastering: Orhan Kara

• Fotoğraf: Damla Kopuz

Bêdengî

• Sanatçı: Serhat Kural

• Söz ve müzik: Serhat Ertuna

• Ses tasarımı ve aranje: Serhat Ertuna

• Vokal: Serhat Ertuna

• Mix / Mastering: Orhan Kara

• Fotoğraf: Damla Kopuz

Diyarbakır’da sanat yeniden kamusal alana çıkıyor

Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, kayyım sonrası Diyarbakır’daki kültür-sanat hareketliliğini değerlendirdi.

Soran Hosseini ile yönetmen Sherzad Hassan Radha imzası taşıyan “CM” adlı oyun 11. Amed Tiyatro Festivali kapsamında sahneleniyor, Foto: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 2024 yerel seçimlerinde kayyım yönetiminin ardından yeniden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne (DEM Parti) geçmesiyle beraber kentteki kültür-sanat hareketliliği arttı.

Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, FilmAmed Belgesel Film Festivali ve Amed Film Festivali, kentte son iki yıldır yoğun katılımla düzenlenen başlıca kültür-sanat festivallerinden.

Şehirdeki bu hareketliliği Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, Niha+ için değerlendirdi.

“Tiyatro, ilerleyişini devam ettirecek gibi görünüyor”

Şahin, yerel yönetimlerle beraber tiyatroda gözle görülür bir durum meydana geldiğini, özellikle ürünlerin ortaya konması ve daha fazla seyirciye ulaşılması gibi konularda ciddi bir ilerleme olduğunu söyledi. Şahin ayrıca, bu dönemde daha önce kayyım tarafından görevlerinden alınan tiyatrocuların tekrar görevlerine iade edilmesi ve işlerini yapmaya devam etmesinin bu ilerlemede etkisi olduğunu ifade etti:

Daha önce gelenekselleşmiş festivallerin son iki yıl içerisinde yerel yönetimler çatısı altında ve daha güçlü şekilde yapılması da bu dönemde gerçekleşti. Hem ulusal festivaller hem de en son yapılan, 19 ülkenin katıldığı Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, ITI (Uluslararası Tiyatro Enstitüsü) ve Büyükşehir Belediyesi organizasyonuyla yapılmıştı.

Ömer Şahin

Belediyelerin sanat alanına dair yaptığı kendi iç tartışmalarının geleceğe dair umutlu olduğunu düşündüğünü söyleyen Şahin, bunun olması için kayyım ataması veya başka bir siyasi baskı olmaması gerektiğini aktardı.

“Bir baskı oluşmadığı durumda tiyatronun kendi kurumsal ve sanatsal ilerleyişini devam ettirecek gibi göründüğünü” belirten Şahin, “Bununla beraber tiyatroların kendi içindeki eğitimin de bu dönemden sonra çok önemli olduğunu düşünüyorum,” dedi.

“Her ne kadar bütün tiyatro gruplarının kendi içinde yaşadığı ekonomik problemleri olsa da ileriki dönemde yerel yönetimler ya da başka kurumlar aracılığıyla amatör tiyatro gruplarının desteklenmesiyle, çıkan eserlere proje desteğinin sağlanması gibi yöntemlerle bu ekonomik sıkıntıların da aşılabileceğine inandığını” söyleyen Şahin, sözlerini şöyle noktaladı:

“Kendi içimizde, Amed Şehir Tiyatrosu özelinde baktığımız zaman, sanatsal vizyonla ilgili tartışmalar olumlu bir noktaya ulaştıktan sonra sanatsal üretimlerin de artacağını düşünüyorum.”

“Kayyım, kentin kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti”

Sinemacı Erhan Örs ise kayyım döneminin Diyarbakır’da kültür-sanatın yalnızca kurumsal altyapısını değil mekanla, dille ve toplumsal hafızayla kurduğu bağın doğrudan hedef alındığı bir tahribat süreci olduğunu ifade etti:

Belediyelere bağlı sanat merkezlerinin, tiyatro ve sinema birimlerinin işlevsizleştirilmesi ya da dönüştürülmesi, kamusal alanı kültürel üretimden arındırma çabasıydı. Kayyım, yalnızca kültür kurumlarını yönetmedi, kentin kendisini nasıl hatırlayacağına ve kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti. Sanatçılar bu süreçte ya tamamen kendi imkânlarıyla bağımsız alanlar açmak ya da üretimlerini yeraltına/alternatif mecralara çekmek zorunda kaldı. Amed Şehir Tiyatrosu bu örneklerden biri, yine yapılmaya devam eden gösterimlerini kayyım döneminde Amed Şehir Tiyatrosu’nun veya ZarokMa’nın sahne ve perdelerinde yapan FilmAmed gibi.

Erhan Örs

Kayyımın sona erdiğini ama kayyımın yarattığı kültürel rejimin tamamen sona ermediğini savunan Örs, son dönemdeki en belirgin değişimin kentin kültür-sanat üzerindeki özne olma iradesini yeniden hatırlaması ve kamusal alanın geri kazanılması yönündeki dinamizmi olduğunu ifade etti.

Örs, kültürel üretimin yeniden anadilinde, kendi çok katmanlı hafızasıyla ve yerel dinamikleriyle buluşabileceği bir zeminin inşa edildiğini ancak kayyım yıllarının yarattığı kurumsal boşluğun, mekân kaybı ve tahribatın bir günde silinmediğini söyledi.

“Bugünkü tablonun, bastırılmış bir hafızanın kentin sokaklarına, salonlarına ve atölyelerine sızdığını gösterdiğini” belirten Örs, kayyım döneminde kentteki sinemanın nasıl etkilendiğini şöyle anlattı:

“Bana göre sanat doğrudan mekân, arşiv ve kolektif paylaşım zeminleriyle beslenir. Kayyım döneminde en büyük sorun, filmlerin üretilmesinden ziyade izleyiciyle doğrudan, sansürsüz ve sansür mekanizmalarının gölgesinden uzak buluşabileceği bağımsız gösterim alanlarının yok edilmesiydi. Festivallerin, gösterimlerin ve atölyelerin sekteye uğraması seyirciyle kurulan organik diyaloğu zayıflattı, sinemacıları daha dar ağlar içinde dayanışma modelleri geliştirmeye mecbur bıraktı.”

Bugün gelinen noktada “üretim iştahının” yanı sıra özellikle kolektif eğitim, atölye çalışmaları ve gösterim zeminlerinde gözle görülür bir hareketlilik olduğunu söyleyen Örs, seyirci tarafında ise ciddi bir buluşma arzusu ve açlığının söz konusu olduğunu ifade etti:

“Mesele sadece Kürtçe film izleme talebi değil. İnsanların kendi şehirlerinin, kendi hafızalarının, kendi deneyimlerinin sinemada temsil edildiğini görmek istemesi. Kendi hikâyesini, dilini ve estetiğini perde üzerinde görmeye yönelik talep, salonları ve alternatif gösterim mekanlarını çok daha canlı kılıyor. Belki şehrin genç kesimini, üniversitelileri bu gibi etkinliklere katmak konusunda bazı eksiklikler var ama bu tür kamusal alana da kayyım halihazırda olmasa da diğer resmi kurumların baskısı ve gölgesi mevcut.”

Örs, Diyarbakır’ın sadece bölgesel değil uluslararası ölçekte de özgün bir estetik ve politik anlatı diline sahip bir merkez olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam etti:

“Eğer bağımsız üretimi destekleyen, kurumsallaşırken yerel inisiyatifleri ve bağımsız aktörleri merkeze alan çoğulcu bir kültür politikası sürdürülebilirse kent sadece tüketilen etkinliklerin değil bizzat teorinin, sinema estetiğinin ve sanatsal üretimin kalıcı bir merkezi haline gelecektir.”

Örs, “Sinema özelinde ise bu süreklilik, kendi hafızasına sahip çıkan, arşivini dönüştüren, genç kuşaklara üretim alanı açan ve bağımsız finansman/gösterim modelleri üretebilen sürdürülebilir bir ekosistemin yerleşmesi anlamına gelir,” diyerek sözlerini noktaladı.

Xanzad: Kürtçe’nin unutulmuş ilk kadın rock grubu

1980’de Erbil’de kurulan Xanzad, Kürdistan ve Irak’ın bilinen ilk kadın rock grubuydu. Kürt müzisyen Wirya Ahmed’in öncülüğünde oluşturulan grup, “Mina My Life Mina”, “Khan Amiry” ve “Hop Zindan” gibi şarkılarla hem müzikal hem de toplumsal bir etkide bulundu.

Foto: thejiyanarchives.com

1980’de Erbil’de kurulan Xanzad, Kürdistan ve Irak’ın bilinen ilk kadın rock grubu olarak tarihe geçti. Kürt müzisyen Wirya Ahmed’in öncülüğünde genç kadınların eğitilmesiyle çalışmalarına başlayan grup, o dönemde Kürdistan’da sahne alan tek kadın müzik topluluğuydu.

Baş vokalist Viyan Fiaq ve flüt sanatçısı Naska Ezadin gibi üyelerin yer aldığı Khanzad, “Mina My Life Mina”, “Khan Amiry” ve “Hop Zindan” gibi şarkılarla hem müzikal hem de toplumsal bir etki yarattı. Grup, Kerkük Kanalı için kayıtlar yaptı ve Irak genelinde festivallerde sahne aldı.

Irak–İran Savaşı ve Baas rejimi baskısı altında sanat faaliyetlerinin kısıtlandığı bir dönemde, Xanzad’ın kamusal alanda varlık göstermesi dikkat çekici bulundu. Grup kısa süre sonra dağıldı, üyelerin bir kısmı yurtdışına gitti, bazıları ise müziği bıraktı. Xanzad’ın kayıtları ve görüntüleri bugün çok az bulunuyor.

Yanis Varoufakis yazdı

Bir yapay zekâ alegorisi olarak The Odyssey

“Benim adlandırdığım biçimiyle Bulut Lordları, çağımızın Agamemnon’larıdır. Biz çadırın dışında, asla gelmeyecek bir duruşmayı beklerken, onlar yüce konumlarından buyruklar yağdırıyorlar.”

The Odyssey filminden bir sahne, Kaynak: Screen Rant

Ekonomist ve Yunanistan Maliye eski Bakanı Yanis Varoufakis tarafından yazılan ve UnHerd’de yayımlanan bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Christopher Nolan’ın Odyssey’i, Homeros’un destanını popüler kültürün merkezine geri taşıdı. Sevinilmesi gereken bir başarı bu. Pek çok kişi benden filmi değerlendirmemi istedi, reddettim. Yunan olmak, herkese ait olan, yüzyıllar ve diller boyunca yol alarak yabancıların hayal gücüne yerleşmiş bir eser hakkında konuşmam için bana ayrıcalıklı bir bakış açısı vermiyor. O yüzden şimdilik, Homeros’un ve Nolan’ın kimi temalarını ele alıp, beni geceleri uyutmayan güncel gelişmelere yeniden bakacağım.

Giderek güç kaybeden seçkin yayınlarımızdan giderek yaygınlaşan sosyal medyamıza kadar, herkesin gözü teknooptimistler ile teknofobiler arasındaki çatışmaya dikilmiş durumda. Verimlilik mi adaletten daha önemli? Yapay zekâ bizi özgürleştirecek mi, köleleştirecek mi? Bu tartışmalar bizi hep aynı çember içinde döndürüp duruyor. Yeni bir ışık tutmak yerine yerleşik inançları pekiştiriyor. Bu meseleler üzerine düşünmek için işin özünü kavramaya dair az çok şey bilen antik çağlara gitmekten daha kötüsünü yapabiliriz.

Homeros’un İlyada’sının kalbinde uzun bir “grev”in hikâyesi atar. Destanın 24 kitabından 18’inde, Yunanların en yetkin savaşçısı Akhilleus silahlarını bırakmıştır. Çadırından çıkıp savaşa katılmayı reddeder çünkü Akhalar Kralı Agamemnon’a öfkelidir. Bu öfke, Odysseus’un, Kral’ın daha önceki bir Troya çatışmasından elde edilen ganimete el konulması yönündeki buyruğuyla oluşmuştur. Homeros bize Odysseus’u kurnaz bir kahramandan çok, bir haberci ve otoriter bir kralın uşağı olarak tanıtmayı seçer. Ancak Troyalılar Akhilleus’un can dostu Patroklos’u öldürdüğünde, o Troyalılardan öç almayı Agamemnon’la olan küskünlüğünün üstünde tutar, “grev”ine son verir, çadırından kalkar ve savaş meydanına döner.

İşte o noktada, Akhilleus’un annesi Thetis, Olymposluların tek işe yarayan şeyi, yani imalat tanrısı Hephaistos’a yalvararak oğluna yeni bir zırh yapmasını ister. Olympos’tan atıldığında kendisine bakmış olan Thetis’e borçlu olan Hephaistos, yanardağdaki demirhanesinde işe koyulur. O ateşli karanlıktan büyüleyici bir silah takımı çıkarır: bir kalkan, bir miğfer, bir zırh ve dizlikler. Kalkan bütünün merkezidir. Yeryüzü yaşamının, savaşın, barışın, kozmosun ve insan emeğinin sahneleriyle özenle işlenmiştir yani insan dünyasının bir yansımasıdır. Bu sıradan bir madencilik değildir. Hiçbir ölümlü demircinin biçimlendiremeyeceği bir güçle donatılmış, tanrısal bir el işidir. İnsan emeğinin ya da zekâsının ürünü değil, bir tanrının armağanıdır. Sanki bize gerçek armağanların paha biçilmez olduğunu hatırlatır gibidir.

On yıl sonrasına, Odysseus’a geçelim. Akhilleus artık ölmüştür. Her ne kadar son darbeyi, büyük bir şehri harabeye çeviren bir başka armağan olan at hilesiyle Odysseus vermiş olsa da Akhilleus, Troya’nın yağmalanmasına olanak sağlamak için çok şey yapmıştır. Nolan filminde, Odysseus’u zorlu eve dönüş yolculuğunda pişmanlıklarla boğuşan bir adam olarak resmeder. Yenik Troyalılara davranış biçimi yüzünden suçluluk duyan, anlaşılabilir bir hayatta kalma suçluluğuyla kıvranan, tüm yoldaşlarının birer birer yok oluşunu izlerken tek başına İthaka kıyılarına ulaşmış olmanın sarsılmaz yükünü taşıyan bir adam. Ama Odysseus’un ahlaki yüküne, hak ettiği ek bir suçluluk daha bindirebilecek olan Nolan’ın atladığı bir olay var. Ovidius’un, hâlihazırda hayaletlerle dolu bir adamı daha da huzursuz etmek için külliyata eklediği bir masal.

Ovidius’un Dönüşümler’inde tasavvur ettiği üzere, Troya yerle bir edildikten sonra galip Yunanlar, stratejistleri Odysseus ile en yaman piyade savaşçıları Aias arasında bir iç anlaşmazlığı çözmek zorunda kalır. Mesele şudur: Akhilleus’un tanrısal zırhıyla eve kim dönecek? Uzlaşma sağlanamayınca Yunan önde gelenleri bir mahkeme toplar. Bu kılıçların değil sözcüklerin yarışıdır ve ödül, bir silah takımından çok daha fazlasıdır.

Aias’ın savı basitti. Daha çok savaşmış, daha çok kan dökmüş, daha çok öldürmüştü. Ağır silahları daha iyi kullanabilirdi. Hiçbir zaman hilelerin ya da düzenbazlığın ardına saklanmamıştı. Askere yazılmamak için deli taklidi yapan Odysseus’un aksine, Aias çağrıya seve seve karşılık vermişti. Akhilleus’un zırhı, katıksız, süssüz yiğitliği ve onu kullanmak için gereken beceri sayesinde onun hakkı olmalıydı.

Odysseus, Aias’ın göğüs göğüse çarpışmada daha cesur ve daha yararlı olduğunu kabul ederek önde gelenleri şaşırttı. Ama sonra cesaretten ve adaletten uzaklaşıp verimliliğe döndü. “Yunanlara en iyi kim hizmet etti?” diye sesli sesli düşündü. Kavgalı reisleri barıştıran, Troya’ya sızan, Troya Atı hilesini tasarlayan oydu. Odysseus, kurnazlıktan yoksun gücün kaba kuvvetten ibaret olduğunu ima ediyordu. Zaferi getiren Aias’ın kasları değil, kendi zekâsı olmuştu.

Mahkeme Akhilleus’un silahlarını Odysseus’a verdiğinde, Aias utanca dayanamayarak ve hiçbir teselli bulamayarak kendi kılıcının üstüne atılıp canına kıydı. Onun cesedi de, Odysseus’un eve dönüş yolculuğu boyunca kıvranıp durabileceği diğer bütün pişmanlıklara eklenen güzel bir ilavedir. Zira Nolan’ın anlatımında bu yolculuk, Odysseus’u adımlarından emin, duygusuz ve soğukkanlı bir eylem adamından içine kapanık, kendinden kuşku duyan, ama tam da bu yüzden çok daha insani ve kendimizden bir parça bulabileceğimiz bir karaktere dönüştürür. Öyle bir adama dönüştürür ki, başkalarının başına gelen felaketlerin yükünü, sanki cübbesinin astarına dikilmiş kurşun parçalarıymışçasına üzerinde taşır.

Bunun modern dünya için ne gibi bir yankısı olabilir? Aslında birkaç çıkarım var. İlk olarak, değeri nasıl atfettiğimizi gözler önüne seriyor. Bugün Aias-Odysseus anlaşmazlığı bir mahkemeyle değil, bir ahlaki argüman yarışıyla değil, Sotheby’s ya da Christie’s’in düzenlediği görkemli bir müzayedeyle çözülürdü. Bunun kimseyi şaşırtmayacak olması, her şeyin çılgınca metalaştırılmasının bizi, değeri cüzdanın derinliğine indirgenemez bir şey olarak takdir etme yetimizden nasıl yoksun bıraktığının göstergesidir.

İkinci bir çıkarım, Aias’ın adalete yaptığı çağrıyla Odysseus’un verimliliğe yaptığı çağrı arasındaki çatışmanın hâlâ süregelmesidir. Toplumlarımızın çöpe attığı adaleti bir nebze olsun geri kazanmak için birileri servet vergisi önerir önermez, zenginlerin savunucuları Odysseus’un sorusunu ortaya atarlar: “Ülkede kalarak hazineye en iyi kim hizmet eder? Ultra zenginler mi, yoksa zaten hiçbir yere gidemeyecek olan yoksullar mı?”

Üçüncü bir çıkarım, Homeros’un ve Ovidius’un hikâyelerindeki anlaşmazlık konusuna daha yakından bakmaktan doğuyor. Akhilleus’u el konulması bu kadar öfkelendiren ganimet neydi? Adı Briseis olan bu ganimet, Yunanların başkalarıyla birlikte kaçırdıktan sonra bir ödül, bir köle olarak Akhilleus’a sundukları Troyalı bir kadındı. Agamemnon, tanrı Apollon’u yatıştırmak için kendi köle kadınlarından birini vermek zorunda kaldığında Briseis’i almış ve böylece Akhilleus’u silahlarını bırakmaya itmişti. Homeros, Akhilleus’un bu hırsızlığa duyduğu öfkeyi hissetmemizi ister ki bu mülk, canlı, nefes alan, dehşete düşmüş bir kadın olduğu kadar pekâlâ iyi bir küp şarap da olabilirdi.

Biz çok mu daha iyiyiz? Yunanların ne kadar ilkel olduğuna dair kendimizi teselli etmeden önce, kendi hâlimize eleştirel bir göz atmakta fayda var. Kadınları bir tür mülk olarak gören her ataerkil kavramı yılmadan yeniden diriltip duran bir manosferin yükselişi bir yana, çılgınca metalaştırma bizi şu gülünç inançlara sürükledi: Su sadece bir meta, öğrenciler müşteri, elektrik piyasaları iyi bir fikir, sahte karbon piyasaları atmosferi karbondan arındırmanın verimli bir yolu…

Bir de öteki anlaşmazlık konusu var: Akhilleus’un zırhı. Mahkeme bir gösterişten ibaretti. Ovidius’un bunu bir merak uyandırıcı sahne gibi resmetme çabalarına rağmen, karar hiçbir zaman gerçekten belirsizlik yoktu. Agamemnon ve önde gelenler zaten karar vermişlerdi. Tıpkı bugün adil duruşmaların ve gürültülü Parlamento tartışmalarının, başka yerlerde çoktan kararı verilmiş sonuçlar üzerine sahnelenmesi gibi. Zırhı tanrılar verdi, onu güçlüler dağıttı. Kulağa tanıdık geliyor mu? Belki Ovidius ile Homeros’a fazla anlam yüklüyorum, ama beni hoş görün.

Önümüzde, Hephaistos’un dövdüğü bir yığın sermaye malı duruyor. Onları hiçbir ölümlü üretmedi. Onları ele geçiren ölümlülere, bunları nasıl hak ettikleriyle taban tabana orantısız güçler bahşeden armağanlar olarak Olympos’tan indiler. Akhilleus’un silahları söz konusu olduğunda, bunlar tanrısal olarak üretilmiş yıkım araçlarıydı. Başka durumlarda, mesela Prometheus bize ateşi armağan ettiğinde, tanrıların armağanları üretilmiş üretim araçlarıydı. Her iki durumda da ölümlüler, onlara kimin sahip olacağı uğruna canları pahasına birbirleriyle savaştılar.

Şimdi, geleceğimize geri dönelim. Hephaistos’un silahlarını bulut sermayesiyle değiştirelim. Mesela Amazon’un Alexa’sının ardındaki algoritmalar ve daha yakın zamanda, yapay zekâ botlarının ardındaki büyük dil modelleri. Akhilleus’un zırhının aksine, bu büyülü araçlar tanrısal emekle değil, bizim ortak emeğimizle dövülür. Yaptığımız her alışveriş, yazdığımız her cümle, etiketlediğimiz her görsel, tıkladığımız her bağlantı, bizi kendisini eğitmemiz için eğitmiş olan bir sohbet botuna sunduğumuz her düzeltme… Zırhı biz döktük, hep birlikte. Ama onu biz giymiyoruz. O herhangi bir piyasanın, herhangi bir seçimin, herhangi bir müzayedenin tamamen dışında algoritmalara ve veri merkezlerine sahip olan bir avuç şirket tarafından dağıtılıyor. Benim adlandırdığım biçimiyle Bulut Lordları, çağımızın Agamemnon’larıdır. Biz çadırın dışında, asla gelmeyecek bir duruşmayı beklerken, onlar yüce konumlarından buyruklar yağdırıyorlar.

Eski usul kapitalizmde sömürü hiç değilse piyasanın kıyafetlerine bürünürdü. Emek gücünü, biçimsel olarak eşitler arasında bir mübadeleye benzeyen bir pazarda satardın. Gelgelelim bu biçimsel özgürlük, fabrika kapısından içeri adımını atar atmaz bozulup giderdi. Çünkü tam o anda kendini, Marx’ın o meşhur vampir benzetmesindeki gibi, “sömürülecek tek bir kas teli kaldığı sürece” son damlasına dek emilen biri olarak bulurdun.

Ovidius’un mahkemesi, Agamemnon’un çoktan verdiği bir kararın süsüydü. Tıpkı Deliveroo [Yemek teslimatı servisi veren bir firma] kuryelerini özgürce dolaşan “ortaklar” gibi sunmanın, onların güvencesizliğini seçme özgürlüğü, hatta girişimcilik olarak süslemesi gibi. Şu anki sistemimiz olan teknofeodalizm, bu kurmacadan bile vazgeçmiştir. Amazon’un algoritmasının sana neyi göstermeye karar verdiğinin bir piyasası yoktur, akışının bugün ne hissetmen gerektiğine karar vermesinin de bir piyasası yoktur. Yalnızca buyruk vardır. Agamemnon’un “arzuma boyun eğeceksin”i artık bir kral yerine bir öneri motoru tarafından çıkarılan ve akıl almaz biçimde kişiselleştirme diline büründürülmüş bir buyruk. Homeros’un çadırından çıkmış değiliz. Sadece Agamemnon’a bir sunucu çiftliği ve birkaç yapay zekâ ajanı verip buna ilerleme dedik.

Ve işte burada özgürlüğün en eski kandırmacası yeniden belirginleşiyor. Uzun zamandır savunduğum üzere, özgürlük, her türlü tahakkümün dışlandığı, etrafı çitle çevrili bir alan olarak basitçe tanımlanamaz. Bunun başlıca nedeni, böyle bir tanımın çiti kimin ördüğünü ve onun dikilmesinin bizzat bir boyun eğdirme biçimi olduğunu görmezden gelmesidir. Silikon Vadisi de bu çiti kusursuzlaştırmıştır. Uygulamayı kapatmakta “özgürsün”, çerezleri reddetmekte özgürsün, artık dostluklarına, müşterilerine, tüm toplumsal varoluşuna ev sahipliği yapan platformu terk etmekte özgürsün yani çöldeki yolcunun, su satan tek satıcıyı reddetmekte özgür olduğu anlamda özgürsün. Bu özgürlük değildir. Bu, seçim diline bürünmüş bir serfliktir. Piyasa mübadelesinin yerini dijital tımarlar aldı ve o tımarların lordları pazarlık etmezler.

Bu da bizi Odysseus’un geri almak için savaştığı hane halkına getiriyor. Nolan, Odysseia’sından bize nostos’un [dünya, sen yokken, senin olan şeylere el koymaya karar verdikten sonra senin olanı geri koparmak için verilen uzun, aşağılayıcı, kurnaz mücadele] dehşetini ve onurunu göstermek istediğini söylüyor. Odysseus uzaktayken talipler yalnızca Penelope’ye kur yapmakla kalmaz, malikâneyi yiyip bitirir, sürüleri boğazlar, şarapları içer ve bir başkasının biriktirdiği serveti, sahibi itiraz edecek konumda olmadığı için sahipsizmiş gibi kullanırlar. Bizim mülkümüze, müştereklerimize, metinlerimize, dikkatimize, ortak yaratıcı ve entelektüel çıktımıza tam olarak olan da budur. Haneyi biz kurduk. Dikkatimiz dağınık bir hâlde dışarı çıktık ve döndüğümüzde onu yenilip yutulmuş halde bulduk. Talipler gece gelen hırsızlar değil, onları içeri kendi davet ettiğimiz platformlardı ve rahatça yerleşip kendi evlerinde gibi oldular.

Odysseus bu mücadele için ikisine de uzun zamandır hayranlık duyduğum iki silah sunar. İlki, kuvvet yerine kurnazlık: Odysseus, Kyklops’un elinden, kendine “Kimse” adını vererek, yani kimliğini stratejik bir hamleyle gizleyerek sağ kurtulur. Üstelik bunu, ekonomimizin bizden tam tersini talep ettiği bir çağda yapar. Öyle bir çağ ki, kimliklerimizi en ince ayrıntısına dek, işlenip kâra dönüştürülebilir bir biçimde, bizi kendimizden daha iyi tanıyarak para kazanan sistemlere teslim etmemizi istiyor. İkincisi, irade gücüne güvenmek yerine dışarıdan bir kısıtlamayı tercih etmek: Odysseus, Sirenlere kendi kararlılığına güvenerek değil, kendini geminin direğine bağlatmayı seçerek karşı koyar. Bu, dışarıdan dayatılan bir kısıtlama biçimidir çünkü yeterince baştan çıkarıcı bir şarkının karşısında akıl tek başına yetersiz kalır. Sonsuz kaydırma bizim Siren şarkımızdır. Bu yarışı hiç kimse yalnızca irade gücüyle kazanamaz. Kazanabildiği ölçüdeyse ancak kendi dışında, sarsılmaz bir şeye bağlanarak kazanabilir: Yani özel şirketlerin hizmet koşullarıyla değil, kamusal güçle sağlamlaştırılmış bir direğe, düzenleme ve kolektif eyleme bağlanarak kazanılabilir. Birey, algoritma karşısında çaresizdir. Yalnızca birbirine kenetlenmiş bir kolektifin bir şansı vardır.

İşte bütün bunlar beni, o eski ve neredeyse unutulmuş anlayışın derinlerinde yatan bir derse getiriyor: Sömürüye dayalı her toplumda, hangi dağıtım düzeni olursa olsun, o düzenin zorbalığı adil ve makul gösteren bir hikâyeye ihtiyacı vardır. Antik dünyaya bu hikâyeyi Homeros ile Ovidius verdi. Kapitalizme bu hikâyeyi piyasalar verdi. Şimdi ise teknofeodalizmin hikâyesini yazma işiyle algoritmalar meşgul. Bizim önümüzdeki görev, Odysseus’u laf yarışında alt edip Akhilleus’un zırhını kazanmak değil. Akhilleus’un yapmaya çalıştığı gibi, başkalarını köle olarak tutma hakkımızı güvence altına almak da değil. Asıl görev, bu yarışın daha en baştan, yani Agamemnon hakemlerin kim olacağına karar verdiği andan itibaren hileli olduğunu nihayet görmek ve buna rağmen eve doğru yelken açmaktır. Çünkü hane hâlâ bizim. Yeter ki onu geri alacak kurnazlığa ve bizi felakete sürükleyecek şarkılara karşı kendimizi direğe bağlayacak cesarete sahip olalım.


Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı

“Sistem karşısında gösterdiği direnç onun fiziksel ve zihinsel diriliğinin biricik formülüdür. Zekasını ve yeteneğini bu düzene değil bu düzen karşısındaki direncine borçludur.”

Yönetmenliğini Tony Richardson’un yaptığı Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı (1962) filmi birey ile sistem çatışmasını konu edinirken aynı zamanda başarı ve statü odaklı bireyler üzerine varoluşçu, eleştirel bir bakış sunar.

İşçi sınıfına mensup bir aileden olan Smith politik bir bilinci olmaksızın salt yaşadığı koşulları gözlemleyerek düzen dışı, kendi halinde bir anarşisttir. Parayı sevmez, politikacılarla alay eder, bu sistem içerisinde çalışmayı reddeder. Parayı ödünç aldığında veya çaldığında onu sevdikleriyle sonuna dek çarçur etmekten zevk duyar. Ancak birgün bir soygun nedeniyle yakalanır ve ıslah evine kapatılır.

Islahevleri, düzene uyum göstermeyen çocukların disipline edilinceye dek tutulduğu hapisanelerdir. Rekabetin esas alınıp disiplinli çalışmanın ilke olduğu bu ıslahevi kapitalist sistemin en açık, en totaliter göstergelerini sunar. Smith zeki bir çocuktur, sistemi kolaylıkla çözümler, oyunu kurallarına göre oynamaya karar verir. Bu hapishaneden serbest kalmak istiyorsa kapitalist çarkın iyi bir dişlisi olarak müdüre kendini kanıtlaması gerekmektedir.

Müdür, Smith’in iyi bir koşucu olduğunu keşfetmiş, gelecek müsabakalarda ıslahevini temsil edeceğine karar vermiştir. Müdür, sistemin otorite figürü olarak Smith’in üzerinde ancak onun yeteneğini kullanarak otorite kuracağını hesaplamaktadır. Gerçekten de Smith iyi bir koşucudur, sokaklarda iken polisten kaça kaça bu yeteneğini geliştirmiş ve bu yetenek şimdi hem serbest kalması hem de bu sistemde yükselmesine fırsat sunmaktadır. Onun ulusal düzeyde başarı kazanacağına herkes kesin gözüyle bakmaktadır. Her şeyin farkındadır, dışarda nasıl ki çalışmak patrona üç kuruş için kölelik yapmak anlamına geliyordu, şimdi de ıslahevninde her gün bir yarış atı olarak koşturulması aynı anlama gelecekti.

Smith’in her uzun mesafe koşusu onun düzenden deli gibi soluk soluğa durmadan kaçışını temsil eder, tıpkı polisten kaçmak gibi. Müsabaka günü gelip çattığında düzenin şeflerine bir sürprizi olacaktır. Çünkü o zekasını ve yeteneklerini onu daha da köleleştiren bu sistem için satmayı değil salt zevkleri için kullanmayı tercih etmektedir.

Ona göre sisteme uyum sağlayarak statü merdivenlerini tırmanırken kişilik ve değer olarak ödenecek bedel sistemi reddederek karşısında durarak ödenecek bedelden daha yüksektir. Bir “yarış atı” olarak sistemin ona vereceği ödüller onun kaybını asla karşılayamayacağının bilincindedir. O ancak sistemin karşısında durarak kendini gerçekleştirebilmekte, ilişkilerini böylelikle daha gerçekçi ve samimi kılabilmektedir. Aksi takdirde sahteliğin, başarı simülasyonunun ağına yakalanacak, günbegün sömürü düzeni içinde tükenecek, kişiliği günden güne yitecektir. Sistem karşısında gösterdiği direnç onun fiziksel ve zihinsel diriliğinin biricik formülüdür. Zekasını ve yeteneğini bu düzene değil bu düzen karşısındaki direncine borçludur.

Filmin Künyesi:

Yönetmen: Tony Richardson
Senaryo: Alan Sillitoe
Filmin Adı: Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı
Vizyon Tarihi: 1962
Ülke: İngiltere

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.