Dilbilimci Demir: Kürtçe’ye yönelik kırım politikası uygulanıyor

Bir dilin tehlike altında olup olmadığı ile ilgili en önemli ölçütün çocuklar olduğunu belirten dilbilimci Netice Altun Demir, Türkiye’de devletin Kürt diline yönelik bir “kırım” uyguladığını, Kürtlerin de “dil-intiharı” yaptıklarını düşünüyor.

Kürt Dil Günü etkinliği, Foto: Sosyal medya

Kürt Dili Hakları İzleme ve Raporlama Platformu (Kurdish Monitoring) verilerine göre; 2025 yılında Kürtçe kullanımı toplamda en az 70 kez engellenmiştir. Bu ihlallerin 25’i kamusal alanda, 15’i medyada, 18’i kültür-sanat alanında ve 12’si cezaevlerinde gerçekleşmiştir.

Parlamentoda milletvekilleri Kürtçe konuştuğunda konuşmalarının kesilmesi, Kürtçenin “bilinmeyen bir dil” olarak tanımlanması ve tutanaklarda Kürtçe kısımların yerine “X” işareti konulması uygulaması hâlâ devam etmektedir. Kürtler anadilde eğitim talebinde bulunsa da, hükümet programında bu talebe yönelik somut bir adım görülmemektedir.

Resmi olmayan verilere göre Kürtçe kullanımı sokaklarda, sosyal alanlarda ve giderek ev içlerinde bile azalmaktadır. Dilbilimci Netice Altun Demir, Kürtçenin Türkiye’deki mevcut durumunu “dil kırım” (linguicide) olarak nitelendiriyor. Ona göre “asimilasyon” kelimesi Kürtçenin durumunu tarif etmek için hafif kalmaktadır. Ayrıca Kürtlerin kendi dillerine karşı tutumunu da “kendi dilini öldürme” (dil-intiharı) olarak tanımlıyor.

Altun Demir, Kirmançkî (Zazaki) lehçesinin durumunun Kurmanci’ye göre çok daha kötü olduğunu belirtiyor.

Pek çok kişi Türkiye’de Kürt coğrafyasında Kürtçenin tehlike altında olduğunu söylüyor. Sizin görüşünüze göre de Kürtçe üzerinde bir tehlike var mı?

Elbette var. Eğer bir dili sadece yaşlılar konuşuyorsa tehlike çok büyüktür. Eğer yetişkinler ve yaşlılar konuşuyor ama çocuklar konuşmuyorsa yine büyük bir tehlike vardır; o dilin ölmesine iki nesil kalmış demektir. Burada en önemli ölçüt çocuklardır. Eğer çocuklar dili konuşuyorsa, o dil henüz tehlike yoluna girmemiş demektir. Kirmançkî/Zazakî’de tehlike çok büyüktür. Zazakî’nin sadece Türkçe ile değil, Kurmancî ile ilişkisinde de sorunlar var. Kurmancî’nin durumu da iyi değil ama nüfusu fazla olduğu ve devlet baskısı her anlamda sürdüğü için, bu baskı beraberinde bir tepki de doğuruyor. Bu iki nedenden dolayı Kurmancî, Zazakî kadar büyük sorunlar yaşamıyor. Ayrıca Kurmancî Kürdistan’ın dört parçasında konuşulduğu için özel bir duruma sahip. Kısacası tehlike var, önemli olan tehlikenin hangi aşamada olduğudur.

Nasıl bir tehlikeden bahsediyorsunuz?

Kürdistan’da en çok asimilasyondan bahsedilir. Ancak durumu daha iyi ifade edebilecek başka terimler de var. Çünkü asimilasyon çok yumuşak bir kelime. Bu terim ilk olarak Amerika’da hedeflenen bir entegrasyonu ifade etmek için kullanıldı. Devletin sistematik saldırısı ‘linguicide’ yani ‘dil kırım’ kapsamına girer. Bir dilin ‘kendi kendini öldürmesi’ ise, bir kişinin bilinçli olarak ve kendi çıkarı için bu dilin artık kendisine veya çocuğuna fayda sağlamayacağına karar verip, kendi dilinden vazgeçerek egemen dili seçmesidir. Kürtler arasında devlet tarafından yapılan asimilasyon değil, dil kırımdır; halk tarafından yapılan ise asimilasyon değil, ‘kendi dilini öldürme’dir (bunun yumuşak versiyonu oto-asimilasyondur). Şimdi devlet Kürtçeyi öldürmek istiyor, Kürtler de artık buna yardım ediyor. Kirmançkî daha yakın bir zamanda, Kurmancî ise aynı yolda; buna ‘hastalık yolu’ diyebiliriz. Eğer yara tedavi edilmezse ölüme gider.

Bunun sebebi nedir?

Pek çok sebebi var. Yüz yıllık, ilk günden bugüne zulüm ve baskıyla devam eden bir hikaye var. Entegrasyona sırtını dayamış, sözde Kürtler için ve Kürtler adına hareket eden ama Kürtçe olmadan yol alan bir Kürt siyaseti var. Zaten ezen ve ezilen arasında bir ‘birlikte yaşam’ söz konusuysa, orada asla eşit bir ilişki kurulamaz. Egemenlerle ilişki, ancak onlar egemenliklerini sürdürdükleri sürece mümkündür. Bir vatandaş, Kürt liderlerin ve aydınların sistemle barışık olduğunu gördüğünde, kendisi de prestiji olmayan dilinden kolayca vazgeçer. Kürtler Kürt olmayı kabul etmişler ama hâlâ kendilerine düşmanlarının gözüyle bakıyorlar; hâlâ kendilerini ve dillerini sevmiyorlar. Elbette istisnalardan değil, sıradan insanlardan veya büyük kitlelerden bahsediyorum. Çok değerli kişiler ve çalışmalar da var ama bunlar derde derman olacak kadar büyük değiller.

Kürtçenin bu tehlikeden kurtulması için ne yapılmalı? Kimler sorumluluk almalı?

Sorumlular yukarıdan aşağıya siyasetle uğraşanlar ve aydınlardır. Dilin prestij kazanması ve korunması için statü lazımdır. Statü için de Kürtlerin kendi topraklarında yetki sahibi olması gerekir. Eğer Bakur’daki Kürtler Türklerle, Rojhilat’takiler (İran) Farslarla, Rojava’dakiler (Suriye) Araplarla yaşarsa —ki siyasetimiz bunu savunuyor— o zaman Kürtlerin birbirleriyle bağı kalmaz. Diğer dillerin egemenliği sürer. Bugün olmazsa yarın Kürtçe yerini egemenlerin dillerine bırakır. Sorun sadece Bakur Kürtleri değildir; Rojhilat’ta az sayıda kişi tarafından konuşulan lehçeler yavaş yavaş Kürtlüklerinden de vazgeçiyorlar. Eğer Bakur’daki Kürt hareketi entegre olmak istiyorsa kurtuluş yoktur. Ancak iki millet ve iki devlet gibi yaşarlarsa; o zaman Kürtlerin ikinci dili Türkçe, Türklerin ikinci dili ise Kürtçe olur. Üçüncü dil ise her ikisi için İngilizce olur. Bu çözüm bile tek başına yetmez çünkü bir taraftaki Kürtleri kaderlerine terk edemeyiz. Orta Doğu’da ne kadar mümkünse o kadar, yüzde yüz bir eşitlik lazımdır. Eğer olmazsa, dilimiz bir süre daha ‘uzun’ süre yaşayacaktır ama hikayenin sonu iyi olmayacaktır.

Jaffer Şeyholislami: Dil sorunu sadece kelimelerle değil; otorite ve iktidar ile de ilgili

“Kürtçe’ye saldırılar sadece dilsel bir tercih değildir. Bu, çok daha geniş kapsamlı siyasal bir hamledir; sosyo-politik bir krizdir. Hatta dil aracılığıyla somutlaşan jeopolitik bir çatışmadır diyebiliriz.”

Bugün, 15 Mayıs, Kürt Dili Bayramı.

15 Mayıs Kürt Dil Bayramı, Celadet Ali Bedirhan öncülüğünde 15 Mayıs 1932’de Şam’da yayın hayatına başlayan ilk Latin harfli Kürtçe dergi Hawar’ın anısına, 2006 yılından beri her yıl kutlanan özel bir gündür. Kürtçe dilinin korunması, geliştirilmesi ve eğitim dili olması taleplerinin vurgulandığı gün; çeşitli şölen, panel ve etkinliklerle kutlanıyor.

Kürtçeye yönelik dil-kırım ve asimilasyon pratikleri, konuşulduğu ülkelerin statükocu politikaları çerçevesinde güncelliğini koruyor. İran’da Kürtçenin kamusal ve resmî alandan dışlanması, ana dilde eğitim hakkının hukuken engellenmesiyle kronik bir soruna dönüşmüş durumda. Dilin korunması ve geliştirilmesi yönünde faaliyet gösteren aktörler tutuklanıp ağır cezalara maruz kalıyor. Tüm bunlar rejimin kültürel hak arayışlarını bir güvenlik meselesi olarak kodladığını gösteriyor.

Tüm bunları, Kürtçe’nin İran’daki durumunu Kanada’daki Carleton Üniversitesi’nde görev yapan Dilbilimci Prof. Dr. Jaffer Şeyholislami ile konuştuk.

“Asimilasyon devam ediyor”

İran’da Kürtçe’nin, bir azınlık dili olarak kabul edildiğini belirten Şeyholislami, bundan dolayı Kürtçe konuşmanın yasak olmadığını söyledi. Şeyholislami konuşmasına şöyle devam etti:

“İnsanlar Kürtçe konuşabiliyor ancak Kürtçe’nin kamusal alanda herhangi bir ‘resmî’ karşılığı bulunmamaktadır. Kürtçe okullarda okutulmuyor ve devletin kurum ile kuruluşlarında da hiçbir resmiyeti bulunmuyor. Dolayısıyla Kürtçe, kurumsal bir kimlikten yoksun, yalnızca sözlü bir iletişim aracı seviyesinde kalmıştır.”

“Nisan 2025’te, Kürtçe’nin okullarda ve resmi kurumlarda tanınması hususu İran Parlamentosu’nun gündemine taşınmış ve oylamaya sunuldu. Ancak yapılan oylamada gerekli çoğunluk sağlanmadı ve teklif reddedilmişti. Bu durum, Türkiye’deki kısıtlı ‘seçmeli ders’ uygulamasının dahi İran’da mevcut olmadığını açıkça ortaya koydu. Türkiye’de Kürtçe yaklaşık 50-60 yıl boyunca mutlak bir yasakla karşı karşıya kaldığı dönemlerden sonra günümüzde seçmeli ders statüsüne geçilmişken, İran’da henüz bu yönde hiçbir somut adım atılmadı. İran’da mevcut olan durum, dilin gündelik hayattaki etkisini kırmayı amaçlayan bir ‘yumuşak asimilasyon’ (soft assimilation) politikasının devamıdır.”

“Kürtçe’ye saldırı sosyo-politik bir krizdir”

Dili siyasetten, ekonomiden, kültürden veya diğer toplumsal dinamiklerden izole ederek ele alınmayacağını söyleyen Jaffer Şeyholislami şöyle devam etti:

“Antonio Gramsci hapishane notlarında hayati bir tespitte bulunur: “Ne zaman bir dil meselesi hararetle tartışılmaya başlansa, bilin ki arka planda çok daha derin sorunlar mevcuttur.” Bunlar toplumsal, siyasal ve ekonomik krizlerin yansımalarıdır. Tüm bu yapısal sorunlar, dil tartışmaları şemsiyesi altında tezahür eder.”

“Örneğin; Haseke ve Kerkük’te Kürtçe tabelaların indirilerek yerlerine Arapça levhaların asılması, sadece dilsel bir tercih değildir. Bu, çok daha geniş kapsamlı siyasal bir hamledir; sosyo-politik bir krizdir. Hatta dil aracılığıyla somutlaşan jeopolitik bir çatışmadır diyebiliriz. Çünkü dili siyasetten, ekonomiden, kültürden veya diğer toplumsal dinamiklerden izole ederek ele alamazsınız. Dil, toplumun her hücresine nüfuz etmiş, organik bir bağdır. İşte bu nedenle, dil sorunu patlak verdiğinde bu sadece kelimelerle ilgili bir dava değil; doğrudan siyaset, otorite ve iktidar üzerine bir ihtilaftır. Özetle; dil mücadelesi bir iktidar mücadelesidir; her devirde ve her coğrafyada bu böyledir. Kürtlerin; Araplar, Türkler veya Farslarla yaşadığı her siyasi krizin merkezinde dil meselesinin daima yer alması tesadüf değildir.”

“Düşünceniz eğitim aldığınız dile göre şekilleniyor”

Eğitim kendi dilinizde olmadığında, mahkemede veya başka herhangi bir yerde Kürtçe konuşsanız dahi sizin Kürtçeniz; Farsça, Arapça veya Türkçe etkisinde bir Kürtçe olacağını belirten Şeyholislami konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Mesela Mahabad’da bir bankaya gidersiniz, memur Kürttür, onu tanırsınız ve onunla Kürtçe konuşursunuz. Yani bu durum İran’da hep vardı; İslam Cumhuriyeti öncesinde de vardı. Birçok kuruma gidersiniz, halk Kürtçe konuşur. Hatta mahkemeye gidersiniz, eğer memur Kürt ise mahkeme salonunda dahi Kürtçe konuşabilirsiniz. Eğer memur Fars veya Azeri ise o zaman Farsça konuşursunuz.”

“Ancak temel sorun şudur: Eğitim kendi dilinizde olmadığında, mahkemede veya başka herhangi bir yerde Kürtçe konuşsanız dahi sizin Kürtçeniz; Farsça, Arapça veya Türkçe etkisinde bir Kürtçedir. Türkçe, Farsça ve Arapça terimler kullanırsınız. Çünkü eğitimi bu dillerde alırsınız tüm düşünce ile değerlendirme biçimleriniz bu dillere göre şekillenir.”

“Buna dair elimde bir örnek var: Mahabad Belediye Başkanı çok basit bir şey söylüyor; “Caddeyek man tesîs kerdûwe ke obûr deka le muhîtî xaricî xiyabanî…” (Şehirden çıkan ve bir köye ulaşan bir cadde inşa ettik). Güya Kürtçe konuşuyor ama cümle tamamen Farsçadır. Belki ön ekler, son ekler ve fiil Kürtçe olabilir ancak isimler, zamirler, terimler… hepsi Farsçadır. Elimde bir başka video daha var; Senendec (Sine) Valisi güya Kürtçe konuşuyor ancak kullandığı tüm kelimeler Farsçadır; öyle ki bir Fars onu dinlediğinde ne dediğini çok rahat bir şekilde anlayabilir.”

“Bunun yanı sıra, yazılı alanda Kürtçeye dair hiçbir şey yoktur, her şey Farsçadır. İlaçlar Farsça yazılır, bankadaki resmi işlemler Farsçadır ve devlet kurumlarındaki tüm yazışmalar Farsça olmak zorundadır.”

“Eğitim olmadan bir dili yok olmaktan kurtaramazsınız”

Kendi dilinizle düşünmenizi, üretmenizi ve kendiniz olmayı istemediklerini aktaran Şeyholislami şöyle devam etti:

“Ayrıca Rojhilat’da Kürtçe konuşanlar da konuşmalarında Farsça kelime ve tabirler kullanıyorlar. Cümle yapıları Farsça’nın özelliklerine göre kuruluyor. Bunun sebebi, Farsça eğitim görmeleridir. Bu yüzden anadil eğitim esastır. Anadil’de eğitim olmadan bir dili yok olmaktan kurtaramazsınız. Eğer bir dil eğitim dili olmazsa yok olup kaybolacaktır.”

“Dil, toplumun ve insanlığın temelidir. Çünkü her alanda dille ilişki kurarız, üretim dille gerçekleşir; dil aynı zamanda kültürün inşa edicisidir. Dil, sizin varlığınız ve kimliğinizdir. Kendi dilinizle varsınızdır. Bu yüzden dilden bahsedildiğinde korkuyorlar. Sizin kendi dilinizle düşünmenizi, üretmenizi ve kendiniz olmanızı istemiyorlar. Dil işte bu yüzden çok önemlidir.”

“Yani Kürtçeyi engellemek isteyen her ülke, bunu bir şekilde hayata geçirir. İran’da da ‘Kürtçe yasaktır’ demiyorlar. Şöyle diyorlar: “Kürtçe göz bebeğimizdir, Kürtler bizim akrabamızdır, Kürtçe yasak değildir.” Madem Kürtçe yasak değil, o halde neden devlet kurumlarında Kürtçe yok? Neden okullarda Kürtçe resmi değil? Yukarıda da belirttiğim gibi; dil savaşı, iktidar savaşıdır.”

Rojava’da Kürtçe eğitimin geleceği tartışılıyor

10 yılı aşkın bir süredir Rojava’da bütün eğitim kurumlarında Kürtçe eğitim veriliyor. Ancak 29 Ocak’ta Özerk Yönetim ile geçici Şam yönetimi arasında imzalanan anlaşmadan sonra başlayan entegrasyon sürecinde Kürtçe eğitim, tartışma başlıklarından biri olmuş durumda.

Çalakiya ji bo zimanê kurdî li Qamişloyê, Foto: ANHA

Rojava Özerk Yönetim ile Şam’daki geçici yönetim arasında 29 Ocak 2026 tarihinde imzalanan anlaşmanın ardından entegrasyon süreci başladı. Bu süreç öncelikle askeri alanda, ardından eğitim ve diğer bazı alanlarda yürütülüyor. Ancak eğitim konusunda bölgeden gelen bilgilere göre, Özerk Yönetim ile Şam’daki geçici yönetim arasında sorunlar yaşanıyor.

Şam’daki geçici yönetime bağlı güçler, Mayıs ayının başında Haseke’deki adliye binasındaki Kürtçe, İngilizce ve Arapça tabelayı indirerek yerine sadece Arapça olan bir tabela astı. Ardından Haseke sakinleri bu duruma tepki göstererek Arapça tabelaları indirdi ve yerine tekrar Kürtçe olanları yerleştirdi. Bu konu birkaç gün boyunca bazı gerginliklere neden oldu.

Bu sorunun Haseke’de yaşandığı günlerde, Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, 13 Mayıs’ta Hawar Haber Ajansı’na (ANHA) yaptığı açıklamada, bu sorunun entegrasyon sürecinin durmasına neden olduğunu ve çözüm için Arapçanın bir süreliğine binada kalmasını kabul ettiklerini, ancak daha sonra Haseke’de de Rojava’nın diğer yerlerinde olduğu gibi Kürtçenin yerleştirileceğini söyledi.

Abdi, 14 Mayıs’ta ise Al-Monitor sitesine yaptığı açıklamada, eğitim konusu ve diploma krizi için Şam ile nihai bir anlaşmaya vardıklarını belirtti. Bu açıklamaya göre, Suriye devleti, Özerk Yönetim eğitimine göre eğitim görmüş öğrencilerin diplomalarını resmi olarak kabul edecek. Ayrıca, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde eğitimin Kürtçe olması şartıyla, ulusal müfredata geçiş için ortak komisyonlar kurulacak.

On yıldır Rojava’da eğitim Kürtçe

Suriye’de 2011 yılında savaşın patlak vermesi ve Rojava’da özerk bir bölgenin kurulmasının ardından burada Kürtçe eğitim başladı. O zamana kadar Suriye’de Kürtçe eğitim yoktu ve Kürtçenin kullanımı engelleniyordu.

1971’de başlayan “Araplaştırma politikaları”nın ardından yaşanan engellemelere rağmen Suriye ve Rojava’da Kürt dili için pek çok çalışma yapıldı. Modern Latin alfabesinin temeli Celadet Ali Bedirxan tarafından 1932 yılında Şam’da Hawar dergisinin ilk sayısının yayınlanmasıyla atıldı. Yine Cegerxwîn, Kamuran Bedirxan, Seydayê Tîrêj, Osman Sebrî ve daha pek çok isim burada Kürt dili için çalıştı ve eserler verdi.

2013 yılında Kürt bölgelerinde özerk bir yönetimin kurulmasıyla birlikte Kürtçe eğitim de resmi olarak başladı. O yıl Cizre Kantonu’nda ilk kez resmi olarak Kürtçe eğitim veren okullar açıldı. Kürtçenin yanı sıra Arapça ve Süryanice de resmi diller arasında kabul edildi. Ayrıca bazı yerlerde Ermenice dil eğitimi de başladı.

2014 yılında Cizre, Kobani ve Afrin kantonlarında Özerk Yönetim ilan edildikten sonra, aynı yıl yeni eğitim müfredatının hazırlıkları yapıldı. IŞİD’in Rojava’ya yönelik saldırıları nedeniyle eğitim kesintiye uğradı ancak 2015 yılında çalışmalar yeniden başladı. 2017 yılında Qamışlo’da Rojava Üniversitesi, ardından aynı yıl Kobani’de Kobani Üniversitesi açıldı. Bu yıllarda on binlerce öğrenci okula giderek Kürtçe eğitim gördü. Ancak şu anki durum nedeniyle bu kazanımların ortadan kalkması riski bulunuyor.

Evdilfetah: Kazanımlarımızı bırakmayacağı

Dilbilimci Deham Evdilfetah, Rojava’daki mevcut durumla ilgili Niha+’ya yaptığı açıklamada, “Bugünlerde ortalık karışık” diyerek “ne olacağını bilmediklerini” ifade etti.

Zimanzan Deham Evdilfetah, 2019, Qoser, Foto: Ferid Demirel

Evdilfetah, bir süredir herkesin Kürt dilini korumak için harekete geçtiğini belirtti. Verdiği bilgilere göre, Özerk Yönetim’den bir heyet bu konu için Şam’da bulunuyor ve 15 Mayıs (Kürt Dil Bayramı) için ortak bir etkinlik düzenlenmesini talep edecekler.

Deham Evdilfetah, Şam’daki yönetimin Kürtlere, Türkiye’deki gibi seçmeli Kürtçe derslerini kabul edeceklerini söylediğini aktardı: “İki saat mi, üç saat mi artık neyse. Bazen dil özgürdür diyorlar. İstediğiniz gibi vereceğiz diyorlar. Doğrudan net bir şey ortaya çıkmıyor. Nasıl olacağını bilmiyoruz.”

Evdilfetah’ın ifadesine göre, Halep’in iki Kürt mahallesi olan Şeyh Maksut ve Eşrefiye’deki gelişmelerden sonra ellerinde fazla seçenek kalmadı ve halkta bir kırılma yaşandı. Bu nedenle Şam’daki geçici yönetim somut bir şey belirtmiyor: “Onlara ne dersen ‘evet evet’ diyorlar ama bunu anayasaya koyacaklarına dair bir inanç yok. Anayasa yok. Geçici bir hükümettir. ‘Hükümet kurulana, anayasa yapılana, parlamento oluşana kadar bekleyin, o zaman size her şeyi vereceğiz’ diyorlar. Onlara da güvenilmiyor.”

“Direniyoruz”

Pek çok yerdeki Kürt dili etkinliklerinden bahseden Evdilfetah, Kürt dili için yapılacak bir etkinliğe katılmak üzere Qamışlo’ya gideceğini söyleyerek şunları ekledi: “Biz kendimiz de eylemler yapıyoruz. Direniyoruz. Seminerler veriyoruz. Dilimiz varlığımızdır. Biz dilimizi ne kadar korursak, dilimiz de bizi o kadar koruyacaktır. Örneğin Kuzeydeki parçamız çok eridi. Dil gitti. Dil geri dönerse onlar da dönecektir. Herkes diliyle vardır. Bu sloganla çalışmalarımızı yürütüyoruz. Geçtiğimiz günlerde SZK (Kürt Dili Kurumu) ve KNK (Kürdistan Ulusal Kongresi) birlikte çok iyi bir toplantı yaptı. Hepsi dil üzerinde duruyor; dil her şeyden önce gelmeli diyor herkes. Dil, kimlik ve varlıktır. Gerçekten de varlık-yokluk meselesidir. Benim görüşüme göre Özerk Yönetim’de pek çok hata yapıldı. Sonra o felaket yaşandı. Ama yine iyi şeylerin yapılmadığı anlamına da gelmiyor . Çocuklarımız evde Kürtçe okuyor. Birbirleriyle konuşuyorlar.

Haseke, Rojava, Foto: ANHA

Bunlar kutsal şeylerdi. Üzerimizde ne kadar baskı olursa olsun, dil yasaklansa bile, bu çocukların dili unutacağına inanmıyorum. 11-12 yıldır bu eğitimi alıyorlar. Ne kadar eksikleri olsa da bir temel atıldı. Hatalar varsa düzeltilir. Ama o temel atıldı. Rüyamız ve umudumuz onu korumaktır. Geçtiğimiz bu deneyim devam ediyor. Bazı eksikler vardı, şikayetler vardı, eleştiriler vardı, bazen birbirimizle kavga ediyorduk ama yine de kendimize dönüyoruz. Yapılan şeyler, eğer onlar olmasaydı elimize geçmezdi. Ama şimdi elimizde ne kaldı, bilmiyoruz. Elimize ne geçmişse onu bırakmamalıyız. Şimdi Kürtçe okuyan o çocukların her birinin evinde küçük bir kütüphane var.”

Özerk Yönetim heyeti Şam’da

Rûdaw’ın geçtiği habere göre, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed ve Demokratik Birlik Partisi (PYD) Eş Başkanı Xerîb Hiso, Kürt Dil Bayramı vesilesiyle Suriye’nin başkenti Şam’da bulunan Mîr Bedirxan, Mîr Celadet Ali Bedirxan ve Rewşen Bedirxan’ın mezarlarını ziyaret etti.

İlham Ahmed, Kürtçenin resmiyet kazanması için mücadelenin yükseltilmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi: “Dilimizi bu ülkede resmi yapmak istiyoruz. Bunu kabul etmeyen bir zihniyet ve akıl olsa da 13 Sayılı Kararname uyarınca bazı okullarda Kürtçe eğitim izni verilmiştir. Kürtçenin resmi dil olması Suriye’nin zenginleşmesine ve güçlenmesine vesile olacaktır.”

TÜİK’in listesinde olmayan Kürtçe isimler: Jan, Ciwan, Arîn

TÜİK’in Türkiye’de en çok kullanılan ve yeni doğan çocuklara en çok verilen isimlerle ilgili verileri, Türkiye’de dini-geleneksel isimlerin yerine milliyetçi isimlerin geçtiğini gösteriyor. Kanunî ve pratik engellerden dolayı Kürtçe isimler her zaman kayıt altına alınmazken, TÜİK’in veri sisteminde Kürtçe isimlerle ilgili bilgilere ulaşmak imkansız.

Kolaj: Niha+

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2025 yılı içerisinde Türkiye’de en çok kullanılan isimleri ve en çok verilen bebek isimlerine dair verileri yayınladı. Kurumun verilerine göre, Türkiye’de erkeklerde en çok Mehmet, Mustafa, Ahmet ve Ali, kadınlarda ise Fatma, Ayşe, Emine ve Hatice ismi kullanılıyor. Bu dört ismin 2018 yılından bu yana sıralamayı koruduğu görülüyor verilerde.

TÜİK’in istatistiklerine göre yeni doğanlarda da en çok tercih edilen erkek isimleri arasında Alparslan birinci sırada yer alıyor. Toplamda 7 bin 509 yeni doğan erkek bebeğe aileleri bu ismi vermeyi tercih etmiş. Göktuğ, Metehan, Yusuf ve Kerem ilk sıraları paylaşıyorlar.

Kız Bebek İsimlerinde “Görünürlük” (2025)
Alya
8.739
Defne
7.716
Gökçe
7.582
Zeynep
6.228
Kayıt Sistemindeki Fonetik Engel

Kız bebek isimlerinde Alya ve Defne gibi modern isimler zirveye yerleşirken; kültürel hafızada yer eden Rozerîn, Bêrîvan ve Zîlan gibi isimler resmi istatistiklerin “bilinmeyen” veya “dönüştürülmüş” kategorisinde kalmaya devam ediyor. Bu durum, 100 yıllık dil politikasının istatistiksel bir yansımasıdır.

Yeni doğan en çok tercih edilen kadın isimler Alya, Defne, Gökçe, Zeynep ve Asel şeklinde gidiyor.

TÜİK’in sitesinde 2018 yılına kadar olan veriler var. Her bir kategori için 30’a kadar sıralama yapılmış. Yani ilk 30 ismi görmek mümkün.

Verilerle İsimlerin Dönüşümü (2025)

Yeni Doğan Erkek Bebek Tercihleri (Sayı Bazlı)

Alparslan
7.509
Göktuğ
6.029
Miran
3.751
Mustafa
2.407
Ahmet
2.280
Geleneksel Miras

Mehmet, 1.2 milyonun üzerindeki sayısıyla Türkiye genelinde hala 1. sırada. Ancak yeni doğanlarda 11. sıraya gerilemiş durumda.

Yeni Eğilim

Miran, 2018’de ilk 30’da yokken, 2025’te Ömer ve Miraç gibi köklü isimleri geride bırakarak 6. sıraya yükseldi.

Kaynak: TÜİK 2018-2025 İsim İstatistikleri Veri Seti. Grafik, Niha+ Özel Haber birimi tarafından hazırlanmıştır.

Bu verilere dayanarak, 2018 yılından bu yana Türkiye’de erkekler açısından Ahmet, Mehmet, Mustafa gibi geleneksel-dini kökenli isimlerin yerine Alparslan, Göktuğ, Metehan gibi daha milliyetçi isimler tercih edilmeye başlandığını söylemek mümkün. Çünkü Türkiye’de en çok kullanılan isimler sıralamasında hala Mehmet, Mustafa gibi isimler ilk sıralarda yer alırken, yeni doğanlar açısından 2018 yılından bu yana bu isimlerin daha az kullanıldığını görüyoruz. Bu da bir değişim yaşandığına işaret ediyor.

Listedeki “aykırı” isim

Aslında TÜİK’in ilk 30 ismi arasında “aykırı” bir isim var. O da, Mîran. Bu isim Türkçe’ye dizi sektörü aracılığıyla girdi.

Kürtçe “Mirler”, “Beyler” anlamına gelen “Miran”, 2025 yılı listesinin 6. sırasında yer alıyor. “Miran” 2018 yılı içerisinde ilk 30 ismin arasında yer bulamazken, 2019’da 8. sıradan giriş yapmış. Bunda 2019 yılında yayınlanan Hercai dizisinin etkisi olduğu görülüyor. Dizinin başkarakterinin ismi Miran Aslanbey. Bu dizinin ardından Türkiye’de erkek isimleri arasında “Miran” hızlı bir sıçrayış yaşadı.

Miran, 2020-2023 arası ilk 30 isim içinde yükselişini devam ettirdi; 2024’te 12., 2025’te 6. sırada yer aldı.

Bu örnek, hem ismin kökeninin kimi mecralarda Farsça olduğu gibi bir bilgiye dayanması, hem popüler kültür öğesi olmuş bir ismin kabulünün daha kolay olması hem de Kürtçe alfabenin ayırt edici harfleri olan “X, Q, W” gibi harfleri içermemesini anlatan bir örnek olarak verilebilir.

Bu durum, ismin popüler kültür aracılığıyla ‘etnik politik’ bağlamından sıyrılarak farklı kökenlerden ebeveynler için de estetik bir tercih haline geldiğini gösteriyor.

“Harf” engeline takılan Kürtçe isimler

Ancak Mîran adı dışında listenin tuttuğu aynada, kör bir nokta bulunuyor. O kör noktada çocuklarına seçtikleri Kürtçe isimler bir ‘‘harf’ engeline takılan ve kimlik belgesi alabilmek için hukuk mücadelesi veren ailelerin gerçekliği var.

Anayasa’nın 66. Maddesi’nde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” deniliyor. Ancak Türkiye’de Türk etnik kökeni dışında da pek çok etnik kökene sahip insanların yaşadığı biliniyor.

Ayrıca, Türkiye’deki kanunî ve pratik engellerden dolayı, etnik ve dilsel kökene dair resmi bir kayıt tutulmadığı için bu konuda elde somut bir veri bulunmamakla birlikte günlük pratikler, Kürt anne ve babaların da yeni doğan çocuklarına Kürtçe isimler verdiğini gösteriyor. Özellikle son yıllarda bu durum çok daha gözle görülmeye başlandı.

İşte, sokakta, kafede, üniversitelerde, herhangi bir kurum ve kuruluşta Bêrîvan, Zîlan, Baran, Sosin, Rojbîn, Rojhat gibi isimler daha fazla duyuluyor. Buna rağmen resmi istatistikler, bu isimlerden bahsetmiyor. TÜİK’in verilerinde en çok kullanılan ve verilen listesinde ilk 30 isim olduğu için 30. sıradan sonraki isimlerle ilgili elde bir bilgi bulunmuyor. O yüzden objektif bir değerlendirme yapmak zor elbette. Kimi günlük pratikler ve engeller, Kürtçe isimlerin ilk 30’da yer almama nedenlerine dair kimi ihtimalleri gündeme getiriyor.

Acaba bu adlar sayı itibariyle daha az olduğu için mi TÜİK’in en çok kullanılan ve verilen isimlerle ilgili verilerine dahil olmuyor yoksa 1353 Sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun‘nda zaman içerisinde kimi değişiklikler yapılmasına rağmen nüfus müdürlüklerinin bu tür isimleri kimliğe yazmayı engelledikleri için mi görünmüyor?

İki isimli hayatlar

Bir süredir basına bu konuda haber yansımamış olsa da, bundan bir kaç yıl öncesine kadar çocuklarına Kürtçe isimler veren ailelerin pek çok zorluk yaşadıklarına dair haberler yayınlanıyordu.

Bundan yıllar önce nüfus müdürlüğüne giden ve çocuğuna “Rojhat” ismini koymak isteyen bir babanın hikayesini bu haberle ilgili araştırma yaparken öğreniyoruz. Nüfus müdürlüğündeki yetkili, “Rojhat” ismi için “Bu isim olmaz, başka bir isim olması gerekiyor” diyor ve kendi ismini çocuğun ismi olarak babaya kabul ettirerek kimliğe yazdırıyor.

“Jan” “Can” olsun?

2022 yılında yaşanan bir olayda bir çiftin yaşadığı olay, TÜİK’in verilerindeki “gri alanlara” dair kimi ipuçları veriyor. Güvenlik kaygıları nedeniyle ailenin ismi ve soyismi kullanamıyoruz.

Aile yeni doğan çocuklarına Jan Arvîn ismini vermek istiyor. Yaşadıkları şehrin nüfus müdürlüğüne gidiyorlar. Nüfus müdürlüğündeki yetkili, “Jan hangi dilde?” diye soruyor. Aile “hem Kürtçe hem de Çerkezce” diyor. Yetkili, “Yok, olmaz, Kürtçe kabul edemiyoruz” diye cevap veriyor. Ancak Türkçe bir isim olursa kabul edebileceğini belirtiyor. Aile Jan isminde ısrar ediyor ve daha geçen hafta ünlü birinin Kürtçe bir isim kullandığını belirtiyor. Yetkili, “Onlar sanatçılar, elleri uzundur, onlar yaparlar” diye cevap veriyor. Sonra da başka bir örnek veriyor. Diyor ki “Mesela geçen hafta bir kişi daha geldi. İsmi Ciwan. Biz Civan yazarak sorunu hallettik. Gelin sizin J harfini değiştirip Can yapalım.” Sonra da devam ediyor: “Bakın, bu çocuk bu isimden kaynaklı ileride okulda, arkadaşları arasında, başka yerlerde çok problemler yaşayacak. Bu sefer çocuk mahkeme mahkeme dolaşıp ismini değiştirmek için uğraşacak.”

Aile ısrarcı olunca bir üst yetkiliye gönderilirler. Orada da aynı şekilde karşılanırlar. En son bütün sorumluluğu üzerlerine aldıklarına dair bir belge imzalatarak Jan ismini kabul eder nüfus müdürlüğündeki yetkililer.

İsmi gerçekte Rojbîn olan ancak kimlikte Zeynep olarak kaydedilmiş, Rozerîn olan ancak kimlikte Ayşe olarak kaydedilmiş insanlar var.

Evde Rozerîn, Botan, Rojbîn olup dışarıda, devlet dairelerinde, okulda Zeynep, Ayşe, Ahmet olan insanlar bulunuyor.

Gerçek ismi Rojbîn olan ama kimlikte Ayşe yazılı olan kadın, maddi durumu kötü olmasına rağmen kredi çekerek ismini mahkeme aracılığıyla değiştirmek istedi. Mahkeme henüz devam ederken kadın hayatını kaybetti ve Ayşe ismiyle gömüldü.

Bu ve bunun gibi örnekler, kimi ailelerin istemelerine rağmen, çocuklarına Kürtçe isim koyma kararlarını etkiliyor. Çünkü işin ucunda uzun sürecek ve belki de sonuçsuz kalacak mahkeme süreçleri var.

Kanunlara yaslanan yasaklar kronolojisi

Jan Arvîn’in ailesinin yaşadığı ‘belge imzalatarak isim alma’ süreci, aslında Türkiye’nin son 100 yıllık dil ve kimlik politikalarının günümüze sarkan bir yansıması gibi. İşte yasaklar, genelgeler ve ‘alfabe’ engelleriyle dolu o kronoloji:

Kürtçe’nin 100 Yıllık İsim Sancısı
1925 Takrir-i Sükûn ve Şark Islahat Planı

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Türkçe dışındaki dillerin kullanımı yasaklandı. Şark Islahat Planı (Madde 41) ile çarşıda ve dairelerde Türkçe dışında dil kullananlara ceza verildi.

1928 1353 Sayılı Türk Harflerinin Tatbiki Kanunu

Latin alfabesine geçiş kanunu, Kürtçe isimlerin (özellikle q, w, x harfleri nedeniyle) nüfusa kaydının engellenmesinde temel gerekçe yapıldı.

1980 – 1991 2932 Sayılı Kanun: Mutlak Yasak

12 Eylül sonrası Kürtçe kullanımı tamamen yasaklandı. 1991’de kaldırılsa da pratikteki yasak ve engeller devam etti.

2002 – 2003 AB Uyum ve “Şartlı” İsim Hakkı

İçişleri Bakanlığı genelgesi ile isim yasağı “Türk alfabesine uygunluk” şartıyla kaldırıldı.

Nüfus müdürlükleri bu dönemde “genel ahlak” gibi gerekçelerle Kürtçe isimleri reddetmeyi sürdürdü.
2006 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu

Yeni kanunla çocuklara isim verme hakkı güvenceye alındı; ancak bürokratik engeller ve “harf yasağı” baki kaldı.

Günümüz Alfabe Duvarı ve Yargı Süreçleri

“Awin, Bawer, Xunaw” gibi isimler, alfabede olmayan harfler nedeniyle hala bürokratik engellere ve davalara konu oluyor.

Anayasal Engeller

Madde 3: “Türkiye Devleti’nin dili Türkçedir.” (Resmi tanınma engeli)

Madde 42: “Türkçeden başka hiçbir dil, ana dil olarak okutulamaz ve öğretilemez.” (Eğitim engeli)

*İnfografiler yapay zeka aracı Gemini tarafından oluşturuldu. Kimi isimler bireylerin talepleri ve güvenlik gerekçesiyle değiştirildi.

Karlıova ve Varto’nun endemik bitkileri JES tehdidi altında

Bingöl’ün Karlıova ve Muş’un Varto ilçelerinde planlanan jeotermal enerji santrali projeleri, 22 köyü etkilerken bölgede aralarında “Kritik Derecede Tehlikede” sınıfında yer alan türlerin de bulunduğu yüzlerce endemik bitki türünü tehdit ediyor.

Bingöl’ün Karlıova ilçesinde ve Muş’un Varto ilçesinde yapılması planlanan jeotermal enerji santrali (JES) projesi, birçok doğal yaşam alanını tahrip edecek. Bingöl ve Muş’ta en az 22 köyü etkileyecek olan bu projenin endemik bitki florasını nasıl etkileyeceği ise tartışma konusu olarak gündeme geliyor.

Sert iklim, zengin flora

Bingöl ve Muş bölgesinde yapılan araştırmalar, endemik bitkiler ve bunların yaşadığı özgün koşullara yönelik pek çok şey ortaya koyuyor. Bir çalışmaya göre, Karlıova; Bingöl’ün merkezi ve diğer bölgelerine göre soğuk, yoğun kar yağışlı ve nemli koşullara sahip. Muş’un Varto ilçesi de buna benzer olarak soğuk, karlı ve sert bir iklime sahip. Erzurum, Muş ve Bingöl illeri arasında konumlanan ve yüksekliği 3.200 metrenin üzerindeki Bingöl Dağları ise aynı zamanda volkanik bir dağ. Dağlık ve yüksek rakımlı bu coğrafya, Karlıova ve Varto’nun son derece zengin bir endemik bitki çeşitliliğini barındırmasının temel nedenleri arasında gösteriliyor.

Bölgedeki endemik bitkilere ilişkin Niha+’ya görüş belirten Varto Ekoloji Platformu üyesi Ali Rıza Vural, tanımlanmış olan birkaç endemik bitki türünü şöyle sıraladı: Kekik, nane, civanperçemi, yara otu, gevenotu ve ters lale. Vural, yöre halkınca bilinen ancak henüz bilimsel olarak sınıflandırılmamış endemik bitkilere de dikkat çekti: “Cağık, mendıke, dindarok, so, guluke, kenger, jajık , sirekurat, nerbent.”

Civanperçemi

“Bu bitkiler kar yağışından besleniyor”

Vural, bölgedeki bitkilerin yetiştiği koşula ilişkin “Bu bölgemizde karasal iklim var, kışları sert, yazları kurak ve sıcak. Bu bitkiler kar yağışından etkilenmiyor. Bizzati kar yağışından beslenen endemik bitkilerdir” dedi.

Bilimsel gözlemlerin ve uzun dönem ekolojik çalışmaların endemik bitkilerin iklim değişimi ve çevresel streslere karşı oldukça hassas olduğunu gösterdiğini ifade eden Vural, şunları söyledi:

“Özellikle Türkiye gibi yarı kurak ve dağlık bölgelerde bazı belirgin değişimler gözleniyor. Sıcaklık arttıkça birçok bitki daha serin alanlara, kuzey yamaçlara ya da daha yüksek rakımlara çekilebiliyor. İklim ısındıkça bazı türler daha erken çiçek açıyor, bu durum da polinatör böceklerle zaman uyumunu bozabiliyor.”

“Bölgemizde HES ve madencilik öteden beri vardı zaten, JES ise yeni gündemimize girdi” diyen Vural, bu faaliyetlerin sonucunda neler olabileceğini aktardı:

“Bu faaliyetler sonucunda derelerin doğal akışı azalınca dere kenarı bitkileri kuruyabilir, sulak alan habitatları küçülebilir, nem seven endemik türler yok olabilir. Ayrıca su miktarının azalması sıcaklığı artırabilir, nemi düşürebilir, gölge ve buharlaşma dengesini değiştirebilir.”

2872 Sayılı Çevre Kanunu’nun ekosistemlerin korunmasını hedefleyerek çevreye zarar veren faaliyetlere yaptırım uygulanabileceğini ifade eden Vural, “Ancak denetim, takip ve otokontrol sistemi olmadığı için bu endemik bitkilerin korunması mümkün olmuyor” dedi.

Çiriş (Guluke)

Bölgede yüzlerce endemik bitki var

Çeşitli araştırmalarda, bölgede kullanılan bitkilerin çoğunlukla tedavi amaçlı kullanıldığı tespit edilmiştir. Nadiroğlu’nun (2014) bir çalışmasına göre, Stenotaenia macrocarpa Freyn & Sint (Piltan) ve Malabaila lasiocarpa Boiss. (Pariye miye, Nane miye) Karlıova’da bulunan Maydanozgiller familyasına ait lokal endemik türlerden ikisidir. Bu araştırmaya göre, Malabaila lasiocarpa daha çok baş ağrısını dindirmek için bir kaç tane kurutulmuş yaprağını bir bardak suda demleyerek içilirken Stenotaenia macrocarpa‘nın ise mide hastalıklarında çiçekleri kaynatılarak tok karna suyu içildiği aktarılıyor.

Fritillaria gencensis (ters lale) literatürde Bingöl ili Genç ilçesindeki endemik bir tür olarak geçiyor. Bu ters lale türleri, Muş ve Bingöl arasında bulunan Bingöl Dağları’nda da bulunmakla beraber Hakkâri, Van, Şırnak, Dersim, Erzurum gibi birçok Kürt kentinde de yetişiyor. Kayalık ve taşlık habitatları tercih eden tür, 1650-1700 m’lerdeki yüksekliklerde yayılış göstermekte olup meyveleri ve tohumları Mayıs ve Temmuz aylarında olgunlaşıyor. Dar habitat yayılımı nedeniyle IUCN tarafından “Tehdite Yakın” (Near Threatened) kategorisinde sınıflandırılan bu tür, bilim insanları tarafından özellikle risk altında değerlendiriliyor.

Ters lale.

Bölgede yürütülen kapsamlı çalışmalardan biri olan Perisuyu Vadisi (Yedisu-Karlıova) araştırmasında, tam 1200 takson tespit edildi. Bu taksonların 129 tanesi (%10,75) endemik olup, bölge Türkiye florası için kritik bir merkez konumundadır. Örneğin, Bingöl’ün Genç ilçesi ve çevresinde yapılan bir araştırmaya göre ise bu bölgedeki bitkilerdeki endemizm oranı %8,4’tür.

Endemik bitki Iris Sari. Kaynak: Cengiz & Behçet, 2024

Bir araştırmaya göre, Centaurea bingoelensis (Bingöl peygamber çiçeği), Adaklı ve Matan çevresinde yayılış gösterir ve nesli “Kritik Derecede Tehlikede” (CR) olan türler arasında yer almaktadır. Matan Dağı çevresinde Astragalus bingoellensis (Bingöl geveni), Paracaryum bingoelianum ve Nepeta baytopii (Baytop pisikotu) gibi sadece bu bölgeye has 8 lokal endemik tür tespit edilmiştir (Behçet & Yapar, 2019).

Centaurea bingoelensis, Kaynak: https://www.instagram.com/marufbalos/

Bingöl, Karlıova ilçesi sınırları içinde yar alan “Göynük Nahiyesi ve Çevresinin Florası” üzerine yapılan bir araştırmada ise bu alandaki endemizm oranı %9 olarak saptandı. Endemik ve nadir olmak üzere toplam 67 takson; 2 Kritik (CR), 4 Tehlikede (EN), 14 Zarar Görebilir (VU), 34 Az Endişe Verici (LC), 12 Tehdit Altına Girebilir (NT) ve 2 Veri Yetersiz (DD) şeklinde tehlike kategorilerine dağıldı.

Muş ilinde yapılan çeşitli araştırmalar Muş’un çok değişken ve lokal habitatları ile Önemli Bitki Alanı (ÖBA) olarak nitelendirildiğini, 1250–2879 m arasında değişen yer yer engebeli bir arazide bulunduğu, bölgedeki ovaların 1250– 1700 m rakımlarda yer aldığını ifade etmiştir. Bu bölgede en az endemik 30 taksonun tespitinin yapıldığı söylenmektedir.

Örneğin, “Siyah lale” ya da “Muş lalesi” (Tulipa sintenisii, Baker) adıyla bilinen bitki, 1250 – 1300 m civarındaki Muş ovasında bulunuyor. Hem Bingöl hem de Muş bölgelerinde tespit edilen Centaurea vermiculigera (Üvey Kavgalaz), 1.800 metre civarındaki rakımlarda rastlanan bir tür olarak öne çıkıyor.

Centaurea vermiculigera, Kaynak: Karadağ et al., 2023

Varto ve çevresinde yapılan bir araştırmada, Ferula huber-morathii isimli endemik türün düşük genetik çeşitlilik ve düşük popülasyon seviyesi sebebiyle yok olma riski altında olduğu belirlenmiştir (Keser & Demir, 2024). Bilim insanlarına göre, dar habitatlı bu endemik türler jeotermal faaliyetler gibi habitat bütünlüğünü bozan müdahalelere karşı özellikle savunmasız olmakta.

Ferula huber-morathii

2014’teki bir keşif sırasında Muş’un Varto (Gimgim) ilçesinde bulunan Verbascum gimgimense (Sığırkuyruğu) türüne rastlandığı kaydedilmiştir. Adında “gimgim” geçen bu lokal türün 2000‒2200 m yükseklikteki nemli bir alanda yetiştiği belirtiliyor (Fırat, 2014).

Verbascum gimgimense

Papatyagiller ailesinden Inula macrocephala (Andız Otu) çayır ve volkanik topraklarda yetişen bir tür olup solunum yolu hastalıkları gibi birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır.

Inula macrocephala (Andız Otu)

Araştırmacılar tarafından bölgede hala endemik bitki çalışmaları yapılmaya devam ediliyor.

Kaynak:

  • Behçet, L., & İlçi̇m, A. (2015). Paracaryum bingoelianum (Boraginaceae), a new species from Turkey. TURKISH JOURNAL OF BOTANY, 39, 334–340. https://doi.org/10.3906/bot-1309-58
  • Behçet, L., & Yapar, Y. (2019). Matan Dağı (Bingöl) florasında arıcılık açısından önemli bitkiler. Biyolojik Çeşitlilik Ve Koruma, 12(1), 149–159. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1494571
  • Cengiz, H., & Behçet, L. (2024). Perisuyu Vadisi ve Çevresinin (Yedisu-Karlıova/Bingöl) Florası. Bağbahçe Bilim Dergisi, 11(2), 143-174. https://doi.org/10.35163/bagbahce.1436940
  • Firat, M. (2017). Verbascum gimgimense (Scrophulariaceae), a new species from Muş province (Turkey). Phytotaxa, 291(3). https://doi.org/10.11646/phytotaxa.291.3.5
  • Karadağ, Y., Yeni̇Kalayci, A., Ilçim, A., Ozkurt, M., Karaman, M., Kurt, A. N., & Tufan, Y. (2023). Muş i̇li endemik bitkileri. In Zenodo (CERN European Organization for Nuclear Research). https://doi.org/10.5281/zenodo.17828722
  • Keser, A. M., & Demir, İ. (2024). Assessment of conservation status of Ferula huber‐morathii : association with population genetic structure and regional climate. Nordic Journal of Botany, 2025(2). https://doi.org/10.1111/njb.04257
  • Kılıç, Ö. (2014). A Morphological Study On Endemic Malabaila lasiocarpa Boiss. (Apiaceae) From Bingol (Turkey). DergiPark (Istanbul University), 1(1), 28–32. http://dergipark.gov.tr/bseufbd/issue/22290/239069
  • NADİROĞLU, M. (2015). Karlıova (Bingöl) i̇lçesinin etnobotanik özellikleri. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezDetay.jsp?id=7kzH__zGx9loKBGhfK6Krg&no=FzvuU2Dv5G3iId1JRZBIbw
  • Stenotaenia Boiss. | Plants of the World Online | Kew Science. (n.d.). Plants of the World Online. https://powo.science.kew.org/taxon/urn:lsid:ipni.org:names:40567-1
  • Yapar, Y., Behçet, L., Tekşen, M., & Çetin, A. (2022). Fritillaria gencensis (Liliaceae)’in Morfolojik Bilgilerine Katkılar, Yeni Türkçe Bilimsel Ad ve IUCN Kategori Önerisi. DergiPark (Istanbul University). https://doi.org/10.35163/bagbahce.1151569

“Türkiye’de emeklilik ‘çalışma’ dönemine dönüştü”

“Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Araştırması”na göre “Emeklilerin %66’sı halihazırda borçlu ve borcu olanların %98,6 gibi neredeyse tamamı kredi kartı borcu taşıyor. Borçlanma, bir lüks tüketim değil, mutfak masraflarını ve faturaları karşılamak için bir rutin haline gelmiş durumda.

Foto: Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü raporundan

Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü tarafından hazırlanan kapsamlı “Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Araştırması”, emekliliğin Türkiye’de artık klasik anlamını yitirdiğini ve bir “hak edilmiş dinlenme” evresinden ziyade, hayatta kalmak için zorunlu çalışılan bir ara rejime dönüştüğünü ortaya koydu.

Asgari ücret emekli maaşını geçti

Raporda sunulan verilere göre, 2026 yılı başında en düşük emekli aylığı 20.000 TL iken, net asgari ücret 28.075,50 TL olarak belirlenmiş durumda. Bu tablo, ortalama bir emekli aylığının asgari ücretin ancak %83,9’una denk geldiğini gösteriyor. Araştırmaya katılan emeklilerin %83,5 gibi ezici bir çoğunluğu “alt” ve “alt-orta” gelir gruplarında yer alarak yoksulluk sınırının altında bir yaşam sürüyor.

Çalışmak bir tercih değil, mecburiyet

Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri emeklilerin çalışma nedenleri üzerine. Emekli olup çalışmaya devam edenlerin %89,4’ü bunu doğrudan “geçim zorunluluğu” ile açıklıyor. Katılımcıların %76’sı, emekli aylıkları insanca yaşayacak düzeye çıksa çalışmayı anında bırakacaklarını ifade ediyor. Emeklilik sonrası istihdamın niteliği de oldukça kırılgan; çalışan emeklilerin %62’si sigortasız (kayıt dışı) işlerde, çoğu zaman haftada 45 saati aşan yoğun mesailerle çalışıyor.

Kiracı emekliler için emeklilik “yıkım” demek

Konut sahipliği, emekli yoksulluğunun şiddetini belirleyen en temel eşiklerden biri. Rapora göre emeklilerin %30,5’i kiracı konumunda. Derinlemesine görüşmelerde katılımcılar, büyükşehirlerde kira bedellerinin emekli maaşlarını aşması nedeniyle kiracı olmayı “bir yıkım” olarak tarif ediyor. Kendi evinde oturanların yarısından fazlası ise bu evi 2008 öncesindeki görece daha avantajlı ekonomik koşullarda edinebilmiş durumda; bugünün şartlarında emekli ikramiyesi ile ev alabilmek neredeyse imkansız hale gelmiş görünüyor.

Borç döngüsü ve sağlıkta kırılganlık

Emeklilerin %66’sı halihazırda borçlu ve borcu olanların %98,6 gibi neredeyse tamamı kredi kartı borcu taşıyor. Borçlanma, bir lüks tüketim değil, mutfak masraflarını ve faturaları karşılamak için bir rutin haline gelmiş durumda. Sağlık alanında ise katılımcıların %56’sı sağlık hizmetlerine erişimde zorlandığını belirtirken, ilaç ve muayene farkları gibi cepten yapılan harcamalar hane bütçesini sarsan temel kalemlerden biri olarak öne çıkıyor.

Sosyal hayattan zorunlu kopuş

Emeklilerin %76’sı maddi imkansızlıklar nedeniyle misafirlik, sinema veya çay bahçesi gibi en basit sosyal etkinliklere bile katılamıyor. Katılımcılar, “arkadaşına bir çay ısmarlayamamanın” veya “torununa bayram harçlığı verememenin” yarattığı ruhsal çöküşü ve mahcubiyet hissini dile getiriyor.

Devlet desteğine güven az

Emeklilerin %78’i devletin kendilerine yeterli yaşam güvencesi sağlamadığını düşünüyor. Bu güvensizlik ortamında, katılımcıların %74’ü gelecek konusunda derin bir kaygı içinde. Özellikle yaşlılıkta bakıma muhtaç hale gelme, çocuklara yük olma ve yalnız kalma korkusu, emeklilerin gelecek tahayyülünü karamsarlaştırıyor.

Çözüm için politika önerileri

Rapor, emekli yoksulluğuyla mücadele için kapsamlı öneriler de sunuyor:

  • Asgari Gelir Güvencesi: En düşük emekli aylığının temel yaşam maliyetlerine göre yeniden belirlenmesi.
  • Barınma Desteği: Kiracı emekliler için merkezi bütçeden finanse edilen kira yardımı ve sosyal konut projeleri.
  • Sağlık Reformu: Yaşlılar için ilaç ve tedavi katılım paylarının kaldırılması veya minimize edilmesi.
  • Yerel Destekler: Belediyelerin emekli kartları ile ulaşım, gıda ve ısınma desteği sağlaması, mahalle temelli yaşlı dayanışma merkezlerinin kurulması

“Jeotermal akışkan toprağa ve su yataklarına salınıyor”

“JES şirketleri teşvikler ve alım garantileriyle yüksek miktarda kâr elde ederken yerel halk üretilen elektrikten bile doğrudan faydalanamadı” diyen Deniz Mine Öztürk, jeotermal santrallerin ‘”temiz enerji” söyleminin arkasında ekolojik ve toplumsal bir yıkımın gizlendiğine dikkat çekiyor.

Kaynak: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enerji Yönetim Birimi websitesi

Aydın, İzmir, Manisa ve Denizli illerinde yoğun bir şekilde bulunan jeotermal enerji santrali (JES) projeleri, yerel halk ve uzmanlar tarafından tepkiyle karşılanıyor. Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde gerçekleştirilmek istenen JES projeleri ise toplam 22 köyün doğal yaşam alanlarını etkileyecek. Varto ve Karlıova’da ABD merkezli Ignis H2 Enerji Üretim A.Ş. tarafından hayata geçirilecek olan iki ayrı JES projesine karşı uzmanlar ve bölge halkı, bu projelerin sadece insan hayatını değil, doğal hayatı ve hayvanların hayatını da çok olumsuz edeceğini söylüyor.

Aydın başta olmak üzere Ege bölgesindeki halk, JES’ler yüzünden artan kanser riskleri, çürük yumurta kokusu ve tarım alanlarının verimsizliği gibi şikayetlerini dile getirmeye devam ediyor.

Öztürk: Yeraltındaki mineral, gaz ve ağır metaller toksik etkide

Deniz Mine Öztürk

Clark Üniversitesi’nde enerji coğrafyası üzerine doktora yapan Deniz Mine Öztürk, Jeotermal enerji santrallerinin yarattığı ekolojik tahribata ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulundu. Öztürk, jeotermal kaynaklardan enerji elde etmek için kullanılan teknolojinin farklı türleri olduğunu açıkladı:

“Türkiye’de bulunan kaynakların çoğunlukla hidrotermaldir, yeraltında biriken su rezervinin dünyanın çekirdeğinden iletilen ısıyla ısınması sonucu oluşur. Çekirdekten gelen ısı tektonik hareketliliği olan, kırıklı kayaçlarda yeryüzüne yakın noktalara kadar iletilebilir. Bu bölgelerde açılan kuyularla jeotermal akışkan yeryüzüne çıkarılıp enerji elde edilir. Hem kaynağın sürdürülebilirliğini uzatmak hem de yeryüzü ekosistemlerini korumak için çıkarılan bu akışkanın enerji edildikten sonra aynı noktaya geri basılması (re-injeksiyon) gerekmektedir.”

Yeryüzünden ne kadar derine inilirse, sıcaklık ve basıncın o kadar arttığını ifade eden Öztürk, bu durumun yeraltında biriken akışkanın temas ettiği kayaçlarda bulunan mineral, metal ve gazların daha fazla çözünmesini sağladığını söyledi. Jeotermal akışkanların bu sebeple bulunduğu bölgeye, derinliğe ve temas ettiği kayaca göre değiştiğini; Anadolu’daki jeotermal kaynaklarda ise daha çok sodyum, kalsiyum karbonat, sülfat gibi mineraller ile birlikte boron, arsenik, lityum gibi iz metaller tespit edildiğini vurguladı:

“Yeraltı ekosistemine ait bu mineral, ağır metal ve gazlar yeryüzüne çıkarıldıklarında canlılara toksik etkide bulunabilmektedir.”

Sodyum
Na
Kalsiyum Karbonat
CaCO₃
Sülfat
SO₄²⁻
Boron
B
Arsenik
As
Lityum
Li
Karbondioksit
CO₂
Hidrojen Sülfür
H₂S
Sülfürik Asit
H₂SO₄

Akışkanın çıkarılma işlemi ardından ne tür sonuçlar doğurduğuna değinen Öztürk, şunları söyledi:

“Çıkarılan akışkanın geri aynı noktaya basılmasının masraflı olması ve 5686 sayılı Jeotermal Yasası’ndaki esneklikler nedeniyle Batı Ege’deki bazı JES tesislerinin akışkanı toprağa ya da yakındaki su yataklarına salındığı gözlenmiştir. Bu da toprakta, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarında kirliliğe neden olmuştur. Ayrıca tam anlamıyla re-injeksiyon yapılmadığında, zamanla kaynağın basıncının düşmesi ve yeraltı suyunun azalması sonucu olarak toprakta çökme ve yarılmalar yaşanmıştır.”

Aydın’da çürük yumurta gibi kokan hidrojen sülfür

Re-injeksiyon sırasında akışkan içinde bulunan yoğuşmayan gazların santral bacalarından atmosfere salındığını açıklayan Öztürk, iklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden karbondioksit CO2 ve çürük yumurta gibi kokan, zehirli ve yanıcı Hidrojen Sülfür’ün (H2S) bu gazlardan olduğunu ekledi:

“Aydın’da en çok dile getirilen sıkıntılardan biri hidrojen sülfür kokusudur. Hidrojen sülfür ayrıca havada tepkimeye girerek sülfürik asit oluşturarak asit yağmurlarına sebep olabilir. Asit yağmurları ise insan ve hayvanlarda solunum güçlükleri yaratmakta, bitki gelişimini bozmaktadır.”

Jeotermal şirketlerin fosil yakıt kullanımına kıyasla “temiz” enerji adı altında üretim yaptıklarını ifade eden Öztürk, Türkiye’deki JES’lerin karbon dioksit salımı dünya ortalamalarının çok üstünde olduğunu hatırlattı:

“Bazı santrallerde oranlar fosil yakıt santrallerinin emisyonlarıyla yarışır haldedir. Bu da uzun vadede küresel iklim değişikliğine katkıda bulundukları anlamına gelir. Bunların dışında JES’ler yoğun oranlarda su buharı salarlar. Bu da mikro-iklimi değiştirir.”

Sondajlama hayvanlarda stres yaratabilir

Öztürk’e göre, jeotermal akışkanın içerdiği çeşitli elementler, oluşan bu asit yağmurları ve iklim değişikliği bitki ve hayvan türlerinin gelişimini olumsuz etkileyebiliyor. Bu süreçlerin biyolojik çeşitliliği ve endemik türleri tehdit ettiğini belirten Öztürk, “Sondaj, arama ve santral işletme faaliyetleri sırasında ortaya çıkan yoğun gürültü ve titreşimler hayvanlarda stres yaratabilmekte, göç ve üreme davranışlarını etkileyebilmektedir” dedi.

Bunun yanında tarım alanlarına yakın kurulan JES’lerin toprak kalitesinin bozabildiğini, sulama sularının kirletebildiğini ve dolayısıyla tarımsal verimin düşürebildiğini ifade eden Öztürk, otlakların ve su kaynaklarının zarar görmesinin hayvancılık faaliyetleri üzerinde ciddi baskılar yaratabildiğini söyledi.

“Bu projeler tepeden inme kararlarla uygulandı”

Öztürk, otoriter yollarla ve şirketlerin kârını artırmasını hedefleyen şirket politikalarının JES’lerin ağırlıklı olarak inşa edildiği Büyük Menderes ve Gediz Grabenleri’nde; Aydın, İzmir ve Manisa’da çok boyutlu adaletsizliklere sebep olduğunu ifade etti:

“Kirletilen hava, su ve toprak, insan ve insan dışı canlılar ile ekosistemler sağlığı üzerine olumsuz etkilere yol açtı. Bölgede üretilen gıda kirlendi. Gelecek nesillerin bu doğal ve temiz ekosistemlerden faydalanma hakları ellerinden alındı. JES şirketleri teşvikler ve alım garantileriyle yüksek miktarda kâr elde ederken yerel halk üretilen elektrikten bile doğrudan faydalanamadı. Üstüne geçim araçlarından ve yaşam alanlarından oldu.”

Bu projelerin tepeden inme kararlarla uygulandığını hatırlatan Öztürk, “Köylünün satmak istemediği araziye acele kamulaştırma kararları çıkarıldı. İnsanlar nesillerdir emek verdikleri, anı biriktirdikleri ve kültürlerini şekillendiren topraklarından oldular” dedi.

“Yerel halkın, belediyelerin, uzmanların, sivil toplum örgütlerinin ve muhalefet partilerinin karar süreçlerine katılımı sağlanmadı. En demokratik haklardan olan karar alma süreçlerine ‘katılım’ ve bir özne olarak ‘tanınma’ haklarından yoksun bırakıldılar” diyen Öztürk’ün gözlemine göre JES şirketleri özgürce örgütlenir ve hükümete taleplerini rahatça iletirken bu projeleri istemeyen yerel halkın örgütlenmesi suç sayıldı:

“Köylülerin şirketleri protesto etme haklarına kolluk kuvvetleriyle saldırıldı, protesto edenler hakkında davalar açıldı, gözaltına alındılar. Hatta Aydın / Mezeköy’de JES direnişi sonucu 1 hafta OHAL ilan edildi; köye giriş çıkış yasaklandı. Böylece Batı Ege’de ekolojik, ekonomik, politik, sosyal ve kültürel olarak çok boyutlu adaletsizlikler yaratıldı.”

“Kürt ve Alevilerin mülksüzleştirilmesi sosyal eşitsizliği derinleştirecektir”

Öztürk, Muş ve Bingöl’de yapılması planlanan yeni JES projelerinin Türkiye’de tarihsel olarak göçe zorlanmış Kürt ve Alevi köylerine yapılması ise duruma başka bir boyut daha eklediğini ifade etti:

“Kürt ve Alevilerin yaşam alanlarından fiilen sürülmesi ve geçim araçlarından yoksun bırakılması ihtimali derin sosyal ve kültürel tehditler barındırıyor. İnsanların 1980’ler ve 1990’lar boyunca köyleri boşaltılarak zorla yerinden edildiği bir coğrafyada tekrar mülksüzleştirilmesi; yaşam alanlarından, kültürlerinden ve sosyal bağlarından yoksunlaştırılması ihtimali tarihsel adaletsizliklerin yeniden üretilmesine ve sosyal eşitsizliklerin derinleşmesine yol açacaktır. Ancak süreç boyu yaratılan bütün adaletsizlikler ve derinleştirilen güç eşitsizliklerine rağmen Batı Ege’de örgütlenen halk, kararlılığı ve devamlılığı ile çok sayıda projeyi durdurdu. Bu anlamda Muş ve Bingöl’deki örgütlenme birikimi ve politik farkındalıkla sergilenen tutum, Türkiye’nin başka yerlerindeki enerji projelerine örnek olacaktır eminim.”

Ignis H2 şirketinin 2023 Maraş depremlerindeki fay kırılmalarından sonra Kaynarpınar köyü çevresinde yeni sıcak su kaynaklarının oluştuğunu kaydettiğine değinen Öztürk, bölgenin oldukça hareketli iki fay hattı üzerinde olduğunu söyledi. Öztürk’e göre projenin taşıdığı riskler bu bağlamda çift yönlü değerlendirilebilir: İlki jeotermal faaliyetlerin tetikleyebileceği depremler, ikincisi de doğal depremlere jeotermal sistemlerin verebileceği tepkiler.

Fotoğraf https://sismikharita.com/‘dan alınarak düzenlendi

26 Nisan sabahı Güzgülü-Yedisu merkezli meydana gelen 4.3 şiddetli depremin ardından Kandilli Rasathanesi ve Naci Görür’ün açıklamaları basına yansıdı. Kandilli Rasathanesi’nin sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, Yedisu’daki sarsıntının Türkiye’nin en riskli “sismik boşluklarından biri” üzerinde gerçekleştiğine dikkat çekildi.

Yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür, sosyal medyada yaptığı açıklamada Türkiye’nin en riskli noktalarından biri olarak gösterilen Yedisu fayının kırılması durumunda büyük bir deprem olursa Erzincan, Bingöl ve Dersim’in ciddi oranda etkileneceğini belirtti.

  • Sismik boşluk, aynı hattaki diğer segmentlere kıyasla oldukça uzun bir süredir kaymamış olarak bilinen, önemli depremler üreten aktif bir fayın bir segmentidir.
  • Yedisu hattı, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın (KAF) doğu ucunda bulunmaktadır.

Jeotermal santrallerde kuyu açma ve akışkanın yüksek basınçla yeraltına geri basılması işlemlerinin deprem riskini tetikleyebileceğine dair çalışmalar nedeniyle iptal edilen proje örnekleri olduğunu hatırlatan Öztürk, şu örnekleri sıraladı:

“Örneğin, Güney Kore’nin Pohang kentinde 2017 yılında bir JES’de akışkanın yeraltına geri basılmasının 5,5 büyüklüğünde bir depremi tetiklediğinin tespit edilmesi üzerine santral kapatılmıştır. Almanya’da ise 2014 yılında geliştirilmiş jeotermal projesi deprem riski ve yaratılacak kirlilik nedeniyle halkın tepkisine yol açmıştır. Sonunda üretilecek elektriğin alınan riske değmeyeceğine karar verilerek proje başlamadan iptal edilmiştir.”

“Öte yandan jeotermal taşıyan bu borular kimi zaman kendiliğinden de patlayabiliyor. Bunun örnekleri Manisa ve Aydın’da defalarca yaşandı” diyen Öztürk’e göre şirketin her hâlükârda patlama (blow-up) riskine karşı acil eylem planı olup olmadığını, patlama ve sızma risklerinin sonuçlarını ölçüp bunları gidermek için bir plan çıkarıp çıkarmadığını da açıklaması gerekir.

“Projeler şeffaflıktan uzak bir şekilde yürütülüyor”

Türkiye’de, JES’ler dahil bütün enerji projelerindeki en büyük problemlerden birinin bu projelerin kaynak aramadan santral işletme aşamasına kadar şeffaflıktan uzak bir şekilde yürütüldüğünü hatırlattı:

“İlanlar ve haberler yatırımcıyı bilgilendirme amacıyla hazırlanıyor ve kısa sürede kaldırılıyor. Halkın karar alma sürecine katılması amaçlanmadığı gibi, sürece ve projeye dair bilgiye eşit erişimi de amaçlanmıyor. Aydın’da kaynak arama sahasında tapulu arazisi bulunan köylülerin bile durumu sondaj çalışmasına bir iki ay kala öğrendiği durumlar oldu. Resmi belgeler topluca muhtara gidince, bu bilgiyi köylülerle ne zaman paylaşacağı da ona kalmış oluyor. Bu da köylülerin hukuksal sürece ve fiili örgütlenmeye geriden başlamasına yol açabiliyor.”

2026 yılında Balıkesir, Kayseri, Bitlis, Niğde, Malatya, Konya, Çorum, Kırşehir, Erzincan’da jeotermal arama sahalarının ihaleye açıldığı basına yansıdı. Ayrıca Ağrı, Adana ve Diyarbakır’da üç jeotermal saha için de ihale başlatıldığı kaydedildi.

Gül Köksal: “Üniversite aynı değil ama biz hâlâ aynı barışı istiyoruz”

10 yılın ardından görevine iade edilen Barış Akademisyeni Köksal, “Bizi mağdur eden bu kararlar nasıl bir gecede çıkarıldıysa bugün de bu mağduriyet çok rahatlıkla dönüştürülebilir” dedi.

Bir önceki çözüm sürecinin tıkanmasıyla birlikte, bölgede yaşanan çatışmalara karşı “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladığı için Kocaeli Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen Barış Akademisyeni Doç. Dr. Gül Köksal; geçtiğimiz haftalarda görevine iade edildi.

10 yıla yakın bir hukuki sürecin ardından görevine Kocaeli Üniversitesi’nde yeniden başlayan Köksal, çok farklı duygular içerisinde olduğunu ifade ederken bunların iki yönlü olduğunu ifade etti. Sorularımızı yanıtlayan Köksal üniversitedeki ilk izlenimlerini, güncel barış sürecine dair düşüncelerini ve 10 yıllık süreçte karşılaştıkları ama yeteri kadar konuşulmayan zorlukları anlattı.

Kültürel değerler, mimarlık politikası/eleştirisi, müşterekleşme pratikleri, 21. yüzyılda mekan üretimi ve özgürleştirici başka bir dünya yolunda yaşam üzerine çalışan barış akademisyeni Gül Köksal, YTÜ’de mimarlık lisansının ardından İTÜ Restorasyon Anabilim Dalı’nda yüksek lisans ve doktorasını tamamladı, “mimari koruma” alanından doçentliğini aldı. DAAD, TÜBİTAK ve Collège de France/PAUSE bursları ile Almanya, ABD ve Fransa’da araştırmacı olarak görev yaptı. 1996-2016 yılları arasında İTÜ, Bahçeşehir, Bilgi, Kocaeli Üniversitelerinde akademisyen olarak görev yaptı. Hâlâ kurucu üyeleri arasında yer aldığı Başka Bir Atölye’de üretime devam ediyor.

Köksal: “İade kararları birçok insanı mutlu etti”

Göreve iade kararının sadece kendisi için değil, tüm yoldaşları ve toplum için bir umut ışığı olduğunu belirten Köksal, üniversitedeki ilk gününe dair duygularını şu sözlerle ifade etti:

“Kocaeli Üniversitesi özelinde ise 19 kişi ihraç edildiğimiz bir durum vardı. Dönen arkadaşlarımız oldu, benden sonra da haberini aldığımız kişiler oldu. Ancak bunun da böyle yine parça parça olması rahatsız edici, sıkıntı verici ve öfkelendirici ama bu kadar uzun bir süreçte dayanışmayla ve direnişle hukuki alanda da önümüze bir alan daha açılıyor olması sevindirici. Kararın bir sürü insan için çok sevindirici olması da bana mutluluk verdi açıkçası. Çünkü ülkenin koşullarında her şey o kadar olumsuz ki insanlar politik anlamda bir kazanım olduğunda hukuk yoluyla bile olsa çok mutlu oluyorlar ve benim haberimin öyle bir mutluluk yaydığını fark etmiştim. Dolayısıyla sevdiğim insanların, yoldaşların seviniyor olması da beni sevindiriyor.

Tabii önümüzdeki süreç üniversitenin içerisinde nasıl olacak onu merak ediyorum. Endişelerim de heyecanlarım da var. Diğer arkadaşlarımla bir şeyler yapabilme alanı açılmış oluyor. Yeni gençlerle tanışma imkanı var. Merak da ediyorum ama… Onların böylesi bir ülke ortamında akademiyle kurdukları bağ, hayaller, hevesleri nedir?”

“Ekonomik sorunlar gençlerin üstüne ağır yük bindiriyor”

9.5 yıl önceki üniversite ile bugünkü üniversiteyi karşılaştırınca ilk gözlemlerini aktaran Köksal, ortamın genel olarak çok sessiz olduğunu ve heyecanlı bir ortamın olmamasının da kendisini düşündürdüğünü belirtti.

Anıtpark Yerleşkesi’nde görev yapan Köksal, 10 sene önce Anıtpark’ın çok daha canlı olduğunu ifade etti. Bunun nedenlerinin ise yerleşkedeki bazı birim ve bölümlerin taşınmış ve kendi bölümünün de taşınacak olmasına bağlayan Köksal, yerleşkedeki binaların yıkık görüntüsünün de etkili olduğunu savundu:

“Bir – iki tane eskiden tanıdığım hocayla konuşuyorum. Bazı dersleri orada, bazı dersleri burada. Yani biz bu yerleşkede mesela şeyi arzu ediyorduk. Güzel Sanatlar, Konservatuvar, Mimarlık, İç Mimarlık gibi bölümlerin aslında birlikte hareket etmesini, kent içinde bir yerleşke olarak buradaki bir sergi alanı da var. Aktifti zaman da görece aktifti. Kent ile daha kültürel, sanatsal anlamda ilişkisi olan, daha açık bir üniversite ortamı olsun gibi bir şeye hevesliydik. İnsan bir üniversite ortamıyla karşılaşınca böyle cıvıltılı bir şeylerin paylaşıldığı bir tablo arzu ediyor tabii. Özellikle bu kadar gencin, bilginin paylaşıldığı bir yerde… Ama şunu da gözlemliyorum: Sadece Kocaeli için değil, çalışan başka arkadaşlarımla da bu ilk izlenimlerimi konuştuğumda pandeminin bir etkisi olduğu, özellikle de uzaktan eğitimin bir şekilde yaygınlaştığı ve genel kabul veya doğal hale geldiği bir durum var.”

Öğrencilerin barınma ve ulaşım sorunları nedeniyle hareketliliğinin kısıtlandığını vurgulayan Köksal, Ekonomik sorunların gençlerin üzerine çok ağır bindirdiğini biliyorum. Bunlar da bulunduğumuz mekanların daha cıvıltılı, daha aktif, üretken, muhalif görüşlerin üretilebildiği bir yer olmaktan uzaklaşması için de önemli bir zemin” değerlendirmesinde bulundu.

“Hukuksuzluklar tıpkı üretildiği gibi ortadan kaldırılabilir”

Hukuki sürecin hala tam bir güvence sunmadığını, Bölge İdare Mahkemesi kararıyla bekleyen dosyası lehine dönmüş olsa da Danıştay sürecinin belirsizliğini koruduğunu hatırlatan Köksal, içinde bulunduğu durumun tanımsız ve belirsiz olmasının yıpratıcı olduğunu belirtti.

Köksal, iade sürecinin sadece hukuki bir mesele değil, ülkedeki genel politik atmosferle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı. Özellikle son dönemde gündemde yer alan “süreç” tartışmalarına değinen Köksal, barışın inşası için gerekli zeminlerin oluşturulmamasının, akademisyenlerin yaşadığı belirsizlikle alakalı olduğunu belirtti.

“Genel olarak siyasal bir basıncın olduğu yerde özgür bir şekilde barışın tesisine dair bir şey konuşulmadığında (kaldı ki bizim sürecimiz aynı zamanda üniversitelerin de özgürleşmesi ve üniversitelerde de başka bir ortamın yaratılması için bir zemin) bunlar da ilişkili hale gelmiyor ve yaşadığımız süreçler de çok yıpratıcı oluyor. Ayrıca, bizim üretim alanımız da bunları konuşabilmek ama bunları konuşabileceğimiz zeminler de oluşmuyor hiçbir şekilde.”

Köksal; 10 yıl önce barış akademisyenleri olarak söyledikleri “Savaş bir suçtur ve bu suçun ortağı olmayacağız” gibi bugün de adil, eşit ve barışçıl bir yaşam noktasında durduklarını belirten akademisyen, şunları ifade etti:

“Bunu açıkça dile getiriyor, hâlâ yazıp çizmeye, üretmeye gayret ediyorum. Ancak bunun somut adımlarının öznesi olamadığımız gibi bir tür nesnesi halinde bile olamıyoruz artık ve bu hâlin kendisi politik konjonktür içerisinde rahatsızlık verici.

Ayrıca, bizi mağdur eden bu kararlar nasıl bir gecede çıkarıldıysa ve üstelik de 672’li güvenceli pozisyonlarımızın üstü çizildiyse, bugün de bu mağduriyet çok rahatlıkla dönüştürülebilir. Böylece seneler süren tantanalara, o mahkeme bu mahkeme gezmeye gerek kalmaz. Bütün bu hukuksuzluklar tıpkı üretildiği gibi ortadan kaldırılabilir ama bu da yapılmıyor.”

Barış toplumsal sorunları konuşmanın en temel zemini”

Köksal, sadece akademide değil hayatın her alanında bir mücadele yürüttüklerini belirterek sendikal faaliyetlerden deprem sonrası kentsel iyileştirme çalışmalarına kadar geniş bir yelpazede toplumsal fayda üretmeye çalıştıklarını ifade etti. Ancak bu üretim alanlarının kısıtlı olduğuna dikkat çeken Köksal, dayanışma ve yeni zeminler kurma vurgusu yaparak “Bu kısıtlı alanlara daha fazla sahip çıkmaya, onları geliştirecek zeminler kurmaya ihtiyacımız da var. Bizi besleyecek ve özgürleştirecek ve güçlü kılacak şeyin de bu olduğuna inanıyorum” dedi.

Savaşın olduğu bir yerde kronikleşen sorunları konuşmanın öncelik olamadığını ifade eden Köksal, “Barış, bunun en temel zeminidir” dedi ve ekledi:

“Şu anda ateşkes durumu söz konusu ve bu nedenle de bizim bahsettiğim sorunları test edebileceğimiz ve kurabileceğimiz ortaklıklara, zeminlere ihtiyaç var. Üniversiteler de bunun için tüm bileşenleriyle önemli bir platform ama görünen o ki bu zeminin üstünü çizmeye ve yok etmeye yönelik bir süreç var akademide de. Dolayısıyla da ister üniversitede ister başka yerde bunları sürdürmeye devam edeceğim. Arkadaşlarımın da ettiğini biliyorum. Umuyorum yolumuz hepimizin açık olur.”

Ne olmuştu?

11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 406 akademisyen, 1 Eylül 2016’da dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. Ayrıca bildiriye imza atan 822 akademisyen Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı.

Ağır Ceza Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek beraat kararı verse de Barış İçin Akademisyenler görevlerine iade edilmedi. Çünkü Barış Akademisyenlerinin bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) olan dosyaları için, “önce iç hukukun bitirilmesi gerekir” kararı verildi.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Barış Akademisyenleri ve Gülen Cemaati bağlantılı tüm dosyalar için OHAL Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, neredeyse tüm Barış Akademisyenlerinin iadesine ret kararı verdi. Komisyonun ret kararlarını açıklaması 2021 yılını bulduğu için akademisyenlerin bir üst mahkemeye erişimi yaklaşık 5 yıl gecikti.

Bunun üzerine 2019’dan itibaren BİM davaları başladı. Toplamda 10 yıla yaklaşan hukuki süreç hâlâ devam ediyor.

2023 Haziran itibariyle haklarında KHK ile ihraç kararı verilen çok sayıda Barış Akademisyeninin ise mahkemelerin göreve iade kararlarına rağmen üniversiteler tarafından işe başlatılmadığı kaydedilmişti.

10 yıllık hukuki mücadele: yalnızca 14 kesin iade

Rapor: barisicinakademisyenler.net

Barış İçin Akademisyenler’in düzenli aralıklar ile yayınladığı rapora göre, göreve iade için açmış oldukları iptal davalarında bazı mahkemeler evet derken bazıları ise hayır diyebiliyor.

2016’dan beri süren hukuki mücadele sonucunda Danıştay kararı ile iadesi kesinleşen dosya sayısı ise yalnızca 14 iken Bölge İdare Mahkemesi düzeyinde 119, Danıştay düzeyinde ise 211 davada karar yok.

Ayrıca, her kademedeki akademisyenlere sosyal medya hesaplarının taranmasından vakıf, dernek vb. üyeliklerine kadar yeniden bir güvenlik soruşturması da yapılıyor. Böylece iade süreçleri daha uzun sürüyor ve akademisyenlerin aktif ve eleştirel bilgi üretimi giderek kısıtlanıyor.

“Starmerizm”in çöküşü

“Yüzleştiğimiz şey, ortak bir başarısızlıklar silsilesidir. Siyasi doğrultuda köklü bir değişim olmadığı sürece, lideri değiştirmek tek başına yeterli olmayacaktır.”

Foto: CGTN

İngiltere İşçi Partisi Milletvekili Jon Trickett‘ın Tribune için kaleme aldığı bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Britanya’nın uzun süredir devam eden ekonomik ve sosyal krizi çözümsüzlüğünü koruyor. Kapitalist sınıfın Londra’da birkaç kilometrekarelik alana toplanmış ufak bir kesimi ise hakimiyetini giderek artırıyor. Patronların, kâr oranlarını yakalamaya çalışmasıyla birlikte pek çok sektörde ücretlerde acımasız ve aşağı yönlü bir baskı yaşanıyor. Çalışarak elde edilen gelirler düşerken fiyatlar ise artıyor ve barınma masrafları da birçok kişiyi zorluyor. Bu durum da sosyal yardımlara olan bağımlılığın giderek artmasına yol açıyor. Birbiri ardına gelen hükümetler, büyük şirketlerin vergilerini düşürmeye çalıştıkça kamu hizmetlerinin ve şu sıralar inandırıcı bir siyaset yürütmekte zorlanan Britanya devletinin bizzat kendisinin üzerindeki baskıyı daha da artırmaktadırlar.

Egemen sınıfın bir kesimi, Brexit’in üzerlerindeki baskıları hafifletebileceğini düşünmekteydi ancak referandumdan neredeyse on yıl sonra, AB’den çıkışımız yeni bir iktidar bloku ortaya çıkarmayı başaramadı. Ortaya çıkan sonuç, süregelen bir hegemonya krizi olarak karşımızda durmaktadır. Egemen sınıfın ülkeyi yönetmek için bel bağladığı uzlaşı çökmüş durumda. Siyasetin işlemediğine dair baskın gelen hissin altında yatan asıl açıklama da işte budur.

Bu haftaki yerel seçimler Birleşik Krallık’ın belirli bölgelerinde yapılmış olsa da, ülkenin genel ruh halini net bir şekilde yansıttı. Seçmen, göz ardı edilemeyecek bir karar verdi. İngiltere, Galler ve İskoçya genelinde seçmenler, büyük kitleler halinde İşçi Partisi‘nden ve Muhafazakârlar‘dan yüz çevirdi.

Galler’de bu iki partiye olan destek eriyerek Plaid Cymru ve Reform UK‘e kaydı. Bir zamanlar İşçi Partisi’nin sarsılmaz bir kalesi olduğu varsayılan Londra’da, Yeşiller‘in ilerleyişi bir tepki oyundan çok daha derin bir anlama sahip. Bu anlam da, İşçi Partisi’nin artık ilericilerin sözcülüğünü yapmadığına dair giderek artan inançtır. İskoçya’da İskoç Ulusal Partisi (SNP) yeniden seçimlerde üstünlük sağladı ve Reform, İşçi Partisi’ni üçüncü sıraya itti. Nigel Farage’ın partisinin diğer yerlerde elde ettiği kazanımlar ise hükümetin de oluşumuna katkıda bulunduğu yabancılaşmanın boyutlarını yansıtıyor.

Seçmenler, Muhafazakârları daha 2024’te zaten akıllarından silmişti. Pek çok kişiyse büyük kaygılar taşımalarına rağmen İşçi Partisi’ne yönelmişti. Keir Starmer ve kendi kanadı, rüzgarın tersine estiğini fark etti ve manifestolarını tek bir kelime üzerine inşa etmeye karar verdi: Değişim. Ancak bu, krizin boyutunu kavramaktan uzak bir tutumdu. Starmer ve kliği, iktidarda yalnızca yetkin bir yönetim sergilemeleri halinde ekonomik döngünün Britanya’nın giderek artan ekonomik sorunlarını çözeceğine inanmaya devam ettiler.

Aynı klik ayrıca, Muhafazakârları köşeye sıkıştırmak ve Starmer’ı Farage’ın karşısına konumlandırmak umuduyla merkez sağdaki alanı ele geçirmeyi amaçlayan bir siyasi strateji benimsedi. Bunu yaparken de ilerici seçmenlere İşçi Partisi’ni terk etmekten başka bir seçenek bırakmadılar. Gazze konusundaki savunulamaz tutumları, BAME (Siyahi, Asyalı ve Etnik Azınlık) toplumunun bazı kesimlerinin partiden uzaklaşmasına yol açtı. Aynı zamanda yaşam standartlarını yükseltme konusundaki başarısızlıkları, işçi sınıfı seçmenlerini zor durumda bıraktı. Sonuç, hem sağda hem de solda oluşan bir boşluk oldu. Hayal kırıklığı, kayıtsızlık ve öfke, en belirgin duygusal tepkiler haline geldi. Bugün yerel seçim sonuçları art arda gelirken bu dramatik tabloyu net bir şekilde görüyoruz. İşçi Partisi, kendi kalesi konumundaki bölgelerde ezici bir çoğunluktan tam bir çöküşe sürüklendi.

Britanya’nın üç yıl içinde demokratik dönemin en sağcı hükümetini seçmesine dair artık ciddi bir tehlike söz konusu. Bu felaketin sorumluluğuysa doğrudan İşçi Partisi liderliğine aittir. Starmer ve kendi kanadı, partiyi seçim bağlamında tam bir çıkmaza sürükledi. Bu reddedilişin boyutu, onun parti liderliğine devam etmesini sürdürülemez kılıyor. Starmer, işçi hareketinin ve ülkenin iyiliği için, artık görevi bırakmasına ilişkin net bir takvim belirlemelidir.

Ancak bu noktada dürüst olmamız gerekiyor. Kabine, kendi sonunu hazırlayan bu stratejiyi topluca onaylayıp hayata geçirdi ve birçok İşçi Partisi milletvekili de bunu istekli şekilde destekledi. Yüzleştiğimiz şey, ortak bir başarısızlıklar silsilesidir. Siyasi doğrultuda köklü bir değişim olmadığı sürece, lideri değiştirmek (gerekli olsa dahi) tek başına yeterli olmayacaktır.

Parti içinde alternatif sesler de vardı. Birçoğumuz; temel hizmetlerin kamu mülkiyetine alınması, adil servet vergileri, kira kontrolleri ve dezavantajlı topluluklara sahici yatırımlar yapılması gibi politikaları defalarca savunduk. Starmer’ın kanadı ise görüşlerimizi sadece görmezden gelmekle kalmadı, aynı zamanda onları açıkça aşağıladı.

Şu an ihtiyaç duyulan şey, aynı şeyleri vaat etmeye devam edecek popüler başka bir isme yönelik kontrollü bir geçiş değildir. İhtiyacımız olan şey bir hesaplaşmadır. İşçi Partisi, hareketin tüm kanatlarının katılabileceği şekilde geleceği üzerine sahici ve demokratik bir tartışma yürütmelidir. Mevcut gidişata karşı uyarıda bulunanlar, bu tartışmanın merkezinde yer almalıdır.

Özel çıkarları kamu yararının üstünde tutan siyasi bir ideoloji, ülke genelinde derin bir huzursuzluk yarattı. Bu, tek bir partinin veya tek bir liderin suçu değildir. Aksine, Margaret Thatcher’dan bu yana gelen her yönetime uzanmaktadır. Bu mirastan kopmaya yönelik sahici bir irade gösterilmedikçe, siyasetçilerin değişim vaatleri kulağa boş gelmeye devam edecektir.

Bu seçimlerin verdiği mesaj daha net olamazdı. İnsanlar seslerinin duyulmadığını ve temsil edilmediklerini hissediyorlar. Bu yüzden de İşçi Partisi’nin mevcut gidişatına kitlesel olarak geçit vermediler. Buna politikaların, önceliklerin ve hedeflerin dönüştürüldüğü yeni bir mutabakatla yanıt vermeliyiz. Britanya solu için acil stratejik sorular, İşçi Partisi’nin ve mevcut hükümetin kaderinin ötesine geçmektedir. Aşırı sağ siyasete karşı direnişin temel direği olmakla gurur duyuyoruz. Önümüzdeki görev, bu direnişi ulusal çapta ilerici bir yenilenme sürecine; yani zenginliği üreten ve hizmetlerimizi ayakta tutan işçi sınıfına hizmet edecek bir siyasete dönüştürmektir. Başka hiçbir şey yeterli olmayacaktır. Seçmen sözünü söylemiştir.

“Şüpheli ölüm, kadını kaybetme pratiğine dönüştürüldü”

Şüpheli kadın ölümleri ile cezasızlık ve güvenlik politikaları arasındaki ilişkiyi değerlendiren Eralp, “Bir ölüm şüpheli olarak kaldığında mesele sadece faili bulmak değil, bunun üzerinin örtülmesini mümkün kılan ağları da açığa çıkarmak olmalı” dedi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun paylaştığı verilere göre 2025 yılında erkek şiddeti tarafından 294 kadın öldürülürken 297 kadın şüpheli şekilde ölü bulunmuştu. Günümüzde Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, Nadira Kadirova gibi “şüpheli ölüm” olarak tanımlanan birçok şiddet davası ise feminist ve kadın hareketleri tarafından adil yargılama yapılmadığı bakımından eleştiriliyor.

Eralp: Cezasız bırakılan suçlar ‘şüpheli ölüm’ kisvesiyle bilinmezliğe bırakılıyor

Şüpheli kadın ölümleri ve yargının cezasızlık politikalarına ilişkin değerlendirmede bulunan Kadınlar Birlikte Güçlü üyesi Feride Eralp, açıklanan verilerin yalnızca basına yansıyan vakaları kapsadığını belirtti. “Bunlar en az bu kadar kadın öldürüldü anlamına geliyor. Bir de basına yansımayan kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerini hesaba kattığımızda aslında daha yüksek sayılardan söz edebiliriz” dedi.

Kadın cinayetleri istatistiklerinin daha gerçekçi açıklandığı döneme değinen Eralp, “Kadına yönelik şiddetin ne kadar yaygın olduğuna dair bir gerçeklik ifşa olmuş oldu” diyerek geçmişte açıklanan verilerin erkek şiddetinin yaygınlığını görünür kıldığı için günümüzde paylaşılmadığını savundu.

Şüpheli kadın ölümlerinin yeni bir olgu olmadığını söyleyen Eralp, özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda Batman ve Diyarbakır’da haber olan kadın intiharlarını hatırlattı. Sistematik erkek şiddetinin sonucu ortaya çıkan kadın ölümlerinin intihar olarak gündem edildiğini ifade ederek “Bugün de benzer bir şey ‘şüpheli ölüm’ kavramı altında işliyor” dedi.

“Devlet içerisindeki çeşitli güç ilişkileri, çeteleşme; sırtını güçlü kişilere dayayarak suç işleme özgürlüğünü hissedenlerin cezasız kalan ve çoğu zaman failleri de açığa çıkarılmayan suçları ‘şüpheli ölüm’ kisvesiyle bilinmezliğe bırakılıyor”

Son yıllarda kadın hareketinin bu konuyu savaş politikalarıyla ilişkilendirerek sık sık gündem ettiğini belirten Eralp, bu durumun aynı zamanda bir kadınları kaybetme pratiği olduğunu söyledi:

“Bu coğrafya, özellikle 90’lı yıllarda yoğunlaşan ama 80 darbesi sonrasında var olan devlet şiddetiyle gözaltında kaybedilme ve faillerin herkes tarafından bilinir olmasına rağmen yargılanmaması sonucuna alışkın. Bunun daha önce yaşanmış bir pratik ve biçimi var. Dolayısıyla da kadın hareketinin, bunun nasıl sistematik erkek şiddetiyle birleşerek kadınlara yönelik bir kaybedilme pratiğine dönüştürüldüğünü, özellikle 2015’deki barış sürecinin bitmesi ve çatışmalı sürecin yeniden başlamasının ardından oldukça gündem etti diyebilirim.”

“Sözde ceza artırımı özde cezasızlık”

Şüpheli kadın ölümleri ile cezasızlık politikaları arasında doğrudan bağ kuran Eralp, kadın hareketinin yıllardır yalnızca ağır cezalar talep eden bir çizgide olmadığını vurguladı. Ceza artırımlarının çoğu zaman daha fazla cezasızlık yarattığını belirterek şunları söyledi:

“En son cinsel suçlarda ceza arttırımı 2015’te olmuştu. O dönem İstanbul Feminist Kolektif olarak şunu söylemiştik: ‘Sözde ceza artırımı, özde cezasızlık.’ Cezalar ağır hale geldikçe hakimlerin o cezaları verme olasılığı gittikçe azalıyor. Özellikle cinsel suçlar gibi delillendirilmesi zor alanlarda, kadın beyanının esas olduğu alanlarda cezayı ağırlaştırdığınız zaman genellikle ceza vermekten vazgeçiliyor.”

İnfaz sistemindeki değişikliklerin de toplumda “nasıl olsa çıkar” algısı yarattığını söyleyen Eralp, bunun erkek şiddetini önlemeyi zorlaştırdığını belirtti:

“Bu tip kadına yönelik suçlarda bir takım ağırlaştırmalar getiriyor sürekli. Ama pratikte ne oluyor? Pratikte infaz sistemi öyle bir şekilde düzenleniyor ki bu ağır cezaların hiçbiri o biçimde infaz edilmiyor. Ya bir pandemi affı geliyor ya da başka bir infaz indirimi geliyor. Herkesin kafasında cezaevine giren bir iki yıl yatıyor, çıkıyor, açığa geçiyor zaten gibi bir algı oluştu. Bu algı oluştuğu vakit erkek şiddetini önlemek çok daha zor oluyor.”

“Devlet beni korur diyen kadın değil, fail erkek”

Kadınların çoğu zaman cinayet öncesinde defalarca yardım talebinde bulunduğunu vurgulayan Eralp, uzaklaştırma kararlarının ve şikayetlerin etkin biçimde uygulanmamasının cinayetlerin önünü açtığını söyledi:

“Kadınlar defalarca devlete gidiyor ama tehdit, hakaret, alıkoyma, basit yaralama gibi suçlar neredeyse hiç cezalandırılmıyor. Oradan cinayete giden yol açılmış oluyor. Kadınların ve çocukların devlet beni şiddetten koruyor diye düşünmesi gerekirken tam tersine fail erkekler ben bir kadına ne yaparsam yapayım devlet beni korur diye düşünüyor.”

Yargı süreçlerinde cinsiyetçi yaklaşımın sürdüğünü ifade eden Eralp, devlet içerisinde kimseyle bağı olmayan erkeklerin de sadece seçici yargı politikaları nedeniyle haksız tahrik indirimleri, iyi hal indirimleri alabildiğini ifade etti.

Eralp, yargıdaki bu yaklaşım bağlamında kadınların yaşam tarzının, cinsel yönelimlerinin veya kıyafetlerinin mahkeme salonlarında hâlâ yargı konusu yapılabildiğini söyledi. “Ayşe Tokyaz davasında bu pratiği gördük. Katil Cemil Koç öldürmüş olduğu kadının hayatını yargılatmaya çalışarak kendini savunmaya çalışıyordu. Bu bir örnek sadece” diyen Eralp, kadınların bu bakış açısına zengininden fakirine bütün erkekler tarafından maruz kaldığını belirtti. Bu cezasızlık pratiklerinin kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+’lara yönelik şiddeti normalleştirdiğini de ekledi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

“Kadınlar artık şiddetin normal olmadığını fark etti”

Eralp’e göre feminist hareketin en önemli kazanımlarından biri de erkek şiddetinin politik bir mesele olduğunun toplumsal olarak kabul görmesi oldu. “1980’lerin sonunda bir hakimin ‘kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin’ sözünü rahatlıkla kurabildiği bir ülkede bugün bu cümlenin kurulması çok daha zor. Bugün böyle bir cümlenin kurulamaz olduğuna ilişkin algı kadınlar arasında çok güçlendi” dedi.

Eralp, kadına yönelik şiddetin farkındalığı konusunda dönüşüm yaşandığını anlattı:

“Türkiye’de kadına yönelik erkek şiddeti çok yaygın. Ama biz bunu hak etmiyoruz. Yani onun bana şiddet uygulaması bende bir şey yanlış, eksik ve kötü olduğu için değil. O erkeğin sorunu. O erkeğin kendini kadınlar üzerinde iktidar kurmaya hak görmesi ve bu sarsıldığı anda da bunu şiddet yoluyla tahkim edebilme hakkı olduğunu düşünmesinden kaynaklı. Aslında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir olgu olduğunu artık daha yaygın bir biçimde bilinir olmasıyla bir değişim var. Bu değişim daha az şiddete uğruyoruz, daha az öldürülüyoruz, daha az cinsiyetçilikle karşılaşıyoruz demek değil. Ama bunlara sessiz kalmıyoruz.”

Kadın örgütlerinin yıllardır şüpheli kadın ölümlerini unutturmamak için mücadele yürüttüğünü belirten Eralp, eylemlerde öldürülen kadınların isimlerinin özellikle anıldığını söyledi. “Şüpheli ölüm demek ve dosyayı kapatmak aynı zamanda bir silme girişimi. Biz o isimleri unutursak başarıya ulaşmış olacaklar” ifadelerini kullandı.

“Musa Orhan ceza aldı ama cezaevine girmedi. Bunun da peşine düşmeye devam ettik. Sürekli gündem etmeye devam ettik. Gülistan Doku için, Rojin Kabaiş için ÖGK’lı arkadaşlar adalet komisyonları kurdu ve bu konuyu farklı şehirlerde gündemleştirdiler. Farklı kadın örgütleri, farklı şehirlerde bu tip davaları yıllardır yıllardır takip etmeye ve peşine düşmeye devam ediyor. Sokakta bu konuda eylemler yapmaya devam ediyor.”

“Sadece failler değil, suç ağları da açığa çıkarılmalı”

Şüpheli kadın ölümlerinin önüne geçebilmek için yalnızca faillerin değil, suçların üzerini örten mekanizmaların da açığa çıkarılması gerektiğini söyleyen Eralp, özellikle güvenlik bürokrasisi ve yargı içerisindeki ilişkiler ağlarına dikkat çekti:

“Bir ölüm şüpheli olarak kaldığında mesele sadece faili bulmak değil, bunun üzerinin örtülmesini mümkün kılan ağları da açığa çıkarmak olmalı.”

Eralp, “Bugün faili meçhul suçlar ve araştırma daire başkanlığının kurulmasından söz ediliyor. Ama bunun yeniden bir tür siyasi hesaplaşmanın aracı olarak kurulduğunu görüyoruz” dedi. Bazı dosyaların ise yeniden gündeme getirilmesinin tek başına yeterli olmadığını vurguladı:

“Buradaki mesele sadece ilk aşamayı açığa çıkarmak değil. Gülistan Doku örneğinde 6 yıldır bunun üzerinin örtülmesini sağlayan tüm mekanizmalara dokunulmadığı sürece bu sistem kendini yeniden üretir.”

“Güvenlik politikaları kadınları korumuyor”

Eralp, kadınların güvenliği gerekçesiyle savunulan güvenlikçi politikaların pratikte kadınları korumadığını söyledi. Gülistan Doku dosyasında yıllarca incelenmeyen 700 saatlik kamera kayıtlarını hatırlatan Eralp, devletin güvenlik mekanizmalarının kadınların güvenliğini değil devletin güç odaklarının çıkarlarını korumak için olduğunu savundu.

Güvenlik sisteminin çoğu zaman protestoları bastırma ve toplumu denetleme amacıyla kullanıldığını belirten Eralp, güvenlik bürokrasisinin kutsallaştırılmasının kadın cinayetlerinin üzerinin örtülmesini kolaylaştıran mekanizmaları görünmez hale getirdiğini ifade etti:

“Bu güvenlik ağı kadınların ve kız çocukların çıkarlarını korumuyor. Bir kadın kaybedildiğinde 6 yıl boyunca hiçbir işe yaramamış. Hatta tam tersine kaydı silmiş. Öldürülen kadını görmüş. Doğrudan gücünü suç işlemek için kullanmış oluyor.”

“Devlet görevini yapmak zorunda”

Eralp, “Biz bu devlete vergi veriyorsak, bu devletin vatandaşıysak devletin görevini yapmasını talep etmekten vazgeçmememiz gerekiyor” dedi. Kadın örgütlerinin dava takiplerini de bu nedenle sürdürdüğünü belirten Eralp, mahkemelerde bulunmanın devlet kurumlarını sorumluluk almaya zorlamak anlamına geldiğini söyledi:

“Biz mahkeme salonlarında bulunarak şunu söylüyoruz: Erkek egemen önyargılarla değil, gerçek adaleti sağlayacak bir yargılama yapmakla yükümlüsünüz.”

Polislerin de görevlerini yerine getirmediği durumlarda kadın hareketinin bunu görünür kıldığını ifade eden Eralp, “Kadınlar ölürken polis neredeydi?” sloganının da bu sebeple öne çıktığını söyledi.

Kürt illerindeki kayyım toplumsal dönüşümün önünü kesti”

Yerel yönetimlerin ve kadın örgütlerinin geçmişte özellikle Kürt illerinde önemli deneyimler geliştirdiğini hatırlatan Eralp, kayyım politikalarının bu toplumsal dönüşümün önünü kesen bir görev gördüğünü söyledi. Batman ve Diyarbakır’da kadın intiharlarının ve cinayetlerinin azaltılmasında kadın merkezleri, sığınaklar ve yerel dayanışma ağlarının önemli rol oynadığını söyleyen Eralp; Kürt illerindeki belediyeciliğin bu durumu kökten dönüştürdüğünü, bunu da bir güvenlik mekanizması ile değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini aşındıran politikalar ile, kadınlar için şiddetten uzaklaştıran seçenekleri çoğaltarak yaptıklarını aktardı.

Bunun toplumsal hafıza ve deneyim olarak yaşandığını vurgulayan Eralp, “Belediyelerin kayyım korkusu olmadan daha özerk bir biçimde, erkek şiddetine yönelik kendi yerellerinde politika üretebilmeleri, dolayısıyla da toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendiren adımlar atabilmeleri kesinlikle bu tip ölümleri daha önce de azaltmış olduğu gibi yine azaltabilecektir” diyerek sözlerini sonlandırdı.


Nisan 2026’da 26 kadın cinayeti, 23 şüpheli ölüm

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre 2026 yılının sadece ilk dört ayında en az 102 kadın katledilmiş, 99 kadının ölümü ise kayıtlara “şüpheli” olarak geçmiştir.

Sadece Nisan ayı verilerine göre, 26 kadın katledildi, 23 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Ayrıca kadınların %38’i evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Kadınların %69’u ise evlerinde öldürüldü.

Son 1 ayda öne çıkan olaylar

  • Dersim’de 5 Ocak 2020’de kaybolan Gülistan Doku’yu dönemin valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel’in tabancayla öldürdüğü belirlendi. Sonel, gözaltına alındıktan sonra “kasten öldürme” suçundan tutuklandı. Soruşturma kapsamında toplam 12 kişi tutuklandı.
  • Soruşturma kapsamında 6 yıl sonra 700 saatlik bir kamera kaydı incelemeye alındı.

  • İlayda Zorlu’nun 17 Nisan’da babasının beylik tabancasından ateş sonucunda ölü bulunduğu duyurulmuştu. Öğrenci ve gençlik örgütleri, İlayda’nın ölümünün aydınlatılması için birçok şehirde eylem düzenlemişti.

  • 7 Mayıs’ta Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili KYK yurdu yönetimi hakkında verilen “soruşturma izni verilmemesi” kararı, Van Barosu’nun yaptığı itiraz Erzurum Bölge İdare Mahkemesi tarafından kaldırıldı.

  • 8 Nisan’da İTÜ Ayazağa Kampüsü içindeki Ali İhsan Aldoğan Kız Öğrenci Yurdu’na giren bir erkeğin, kadın öğrenciler tarafından çamaşırhanede üstsüz halde yakalandığı basına yansıdı.
Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.