İstanbul ve Diyarbakır’da “Özgürlük Mitingleri” düzenlendi

28 Haziran’da İstanbul ve Diyarbakır’da düzenlenen “Özgürlük Mitingleri”ne Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü talebiyle on binlerce kişi katıldı. Diyarbakır’daki mitingde konser veren Serhado, havaalanından gözaltına alındığında neler yaşandığını anlattı ve “Biz barış için geldik, biz huzur için geldik” dedi.

Diyarbakır İstasyon Meydanı’ndaki “Özgürlük Mitingi”, 28 Haziran 2026, Fotoğraf: MA

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ve Kadın Özgürlük Hareketi (TJA) öncülüğünde “Özgür Önderlikle Özgür Topluma” sloganıyla 27 Haziran’da Van ve Mersin’de, 28 Haziran’da ise İstanbul ve Diyarbakır’da eş zamanlı mitingler gerçekleştirildi.

Mitinglerin ana gündemi, Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü, toplumla buluşma koşullarının yaratılması ve Kürt sorununun demokratik çözümüydü. Konuşmacılar, yasal düzenlemelerin yapılması, demokratik siyasete katılımın önünün açılması ve barış sürecinin hukuki güvence altına alınması yönünde çağrılarda bulundu. Alanda katılımcılar Öcalan’ın posterlerini açarken sık sık “Bijî Serok Apo” (Yaşasın Önder Apo) ve “Bê Serok Jiyan Nabe” (Öndersiz Yaşam Olmaz) sloganları da attı.

İstanbul: “Barışın yolu İmralı’dan geçiyor”

Marmara Bölgesi’ndeki pek çok şehirden (Balıkesir, Bursa, Yalova, Kocaeli, Tekirdağ ve Edirne) yoğun katılımın olduğu İstanbul mitingi Bağcılar Meydanı’nda yapıldı. Miting, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşuyla başladı. Saygı duruşu sırasında “Çerxa Şoreşê” marşı okundu ve “Şehîd namirin” (Şehitler ölümsüzdür) sloganları atıldı. Mitingde ayrıca Öcalan’ın sanatçı Kadir İnanır için kaleme aldığı başsağlığı mesajı paylaşıldı.

Saygı duruşunun ardından söz alan DEM Parti İstanbul İl Eş Başkanı Arife Çınar, inkâr ve asimilasyon politikalarına rağmen barış, eşitlik ve özgürlük ısrarlarını sürdüreceklerini belirtti. Çınar, “Bugün açılan barış ve demokrasi yolunun mimarı Sayın Öcalan’dır, kendisinin statüsü bir an önce netleşmelidir” dedi.

Öcalan’ın 27 yıldır cezaevinde halkların barışı için mücadele ettiğini vurgulayan DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, kalıcı bir barış için öncelikle Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesi gerektiğini ifade etti. Doğan, “Kürt halkı da Türkiye halkları da kalıcı bir barışa hazır. Savaş yıllarının yerini artık barış almalı. Kürt sorununu ve dışlanan tüm kimlikleri cesaretle konuşma vaktidir, bu fırsatı kaçırmayalım” çağrısında bulundu.

Çözüm için net ve cesur bir “çerçeve yasa” yapılması gerektiğini savunan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Umut hakkı tanınmadan toplumsal barış inşa edilemez. Hazırlanacak yasa; dağdan, cezaevinden ve sürgünden demokratik siyasete dönüşün yolunu ayrımcılığa yer bırakmadan, güvenli bir şekilde açmalıdır” diye konuştu.

İstanbul Bağcılar Meydanı’ndaki “Özgürlük Mitingi”, 28 Haziran 2026, Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Konuşmaların ardından sanatçı Tara Mamedova’nın ve Agirê Jiyan grubunun sahne almasıyla son buldu. Agirê Jiyan konser sırasında barışı temsilen güvercinler uçurdu.

Diyarbakır: “Baskılar özgürlük yürüyüşünü durduramaz”

Diyarbakır İstasyon Meydanı’ndaki mitinge ise çevre illerden gelen on binlerce kişi katıldı. Mitingde öne çıkan konuşmalar şunlardı:

Alandaki kitlenin ortak bir demokratik yaşam iradesini temsil ettiğini söyleyen DEM Parti Diyarbakır İl Eş Başkanı Abbas Şahin, “Hiçbir baskı bu halkın özgürlük yürüyüşünü engelleyemez” mesajı verdi.

DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı çağrının sadece Kürtleri değil, tüm Türkiye halklarının ortak geleceğini ve demokratik birliğini hedeflediğini belirtti. Hükümet kanadından gelen “yasal çerçeve Meclis’e gelsin” açıklamalarına değinen Uçar, “Amed’den soruyoruz; bu yasayı Meclis’e kim getirecek? Barış masasında oturan muhatap kim?” sorusunu yöneltti.

“Barış ve Demokratik Toplum Süreci”ne rağmen İmralı’daki tecridin sürdüğünü ifade eden İmralı Sekreteryası‘ndan Veysi Aktaş, “Sayın Öcalan barışın, demokrasinin iradesidir ve baş müzakerecidir. Devlet bu iradeye saygılı yaklaşmalıdır. Talebimiz; eşit müzakere koşulları, özgür çalışma ortamı ve onurlu bir özgürlüktür” dedi ve ekledi: “Kimse iradeyi kırma operasyonuna dönüştürmemelidir. Bazıları ‘barış’ kelimesiyle diz çöktürmek istiyorsa, halkın diz çökmeyeceğini bilmelidir.”

Konuşmalardan sonra Kadir Çat’ın seslendirdiği şarkılar eşliğinde on binlerce kişi halay çekti. Ardından Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ındaha öncelerde yaptığı özgürlük, barış, demokrasi başlıklı yaptığı değerlendirmelerin yer aldığı bir sinevizyon gösterimi yapıldı.

Serhado: “Neden Önder Apo’dan bu kadar korkuyorlar?”

Diyarbakır’daki Özgürlük Mitingi’nde uzun yıllardır İsveç’te olan Kürt rap sanatçısı Serhado’nun konser verdi. Konser için sahneye çıkan Serhado, önce “Ez Kurdistan im” adlı şarkısını söyleyerek giriş yaptı. Şarkının ardından Diyarbakır’ı ne kadar özlediğini ifade eden Serhado, seyircilere “Cuma günü, 11 yıl aradan sonra arabayla geldim ve yeniden ülkemin topraklarına ayak bastım. Ne kadar da güzel bir histi” dedi.

Seyircilere havaalanı çıkışından gözaltına alındığını hatırlatan Serhado, o gün neler yaşandığını anlattı:

“Havalimanından çıktım, bana hiçbir şey söylemediler. Gittik, yemeğimizi yedik, güzelce çayımızı içtik ve dışarı çıkıp arabaya bindik. Bir baktım önümüze bir araba durdu ve polisler ‘gel gel gel’ yaptı. Ne bir kimlik gösterdiler, ne bir kağıt, ne belge, ne de başka bir şey… Dediler ki ‘gel şu arabaya bin’. Sonra ‘yok yok, şu arabaya bin’ dediler. Ardından ‘başka bir arabaya geçelim’ dediler. Yani beni yirmi defa arabadan arabaya aktardılar. Beni götürdüklerinde onlara sordum: ‘Ben neden gözaltına alındım?’ Biz buraya ‘Özgürlük Mitingi’ne geldik, biz barış istiyoruz!

Polislerden biri bana sordu, dedi ki: ‘Abi, İsveç mi daha güzel yoksa Amed mi?’ Ben de ‘Beni gözaltına alana kadar vallahi Amed daha güzel’ dedim. Sonra onlara sordum, dedim ki: ‘Beni neden havalimanında gözaltına almadınız?’ Bu sefer aralarından biri dedi ki: ‘Senin evraklarını hazırlamak biraz zaman alıyordu.’ Meğer yeni bir dava açmışlar, kaç yıl öncesinden… 16 yıl önce ‘Roja Îne’ (Cuma Günü) davasını açmışlar. Ben de onlara sordum, dedim ki: ‘Ben iki yıldır bu ülkedeydim, neden şimdiye kadar beni gözaltına almadınız?’ O da bunun sebebini bilmiyordu. Yahu dostlar, siz 16 gün önce ne yediğinizi hatırlıyor musunuz? Beni gözaltına alan o polis, 16 yıl önce bana bu dava açıldığında kendisi henüz 16 yaşındaydı!

Ben bu Amed’den ne zaman kurtulacağım? Sonra o polisin ‘püf-püf’ edip oflaması başladı… Allah aşkına, sanki ben kendi isteğimle, keyfimden gelip buraya oturmuşum gibi davranıyorlar. Ben gözaltına alındım ama onlar oflayıp pufluyordu.

İşte böyle dostlar, biz barış için geldik, biz huzur için geldik. Hadi ayağa kalkın, Önderliğimizin sesini daha da gürleştirelim! Neden Önder Apo’dan bu kadar çok korkuyorlar? Neden?”

Serhado’nun konseri ardından “Özgürlük Mitingi” son buldu.

Kaynak: MA, Yeni Yaşam Gazetesi

İstanbul Onur Yürüyüşü yasaklara rağmen başladı: En az 65 gözaltı

Bugün Kadıköy’de “Açık S’açık” temasıyla gerçekleşen 24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nde LGBTİ+lar “Siz yasak koydukça biz yeni yollar açtık. Eşit ve özgür yaşayabildiğimiz bir toplumu birlikte kuracağız” dedi. Kadıköy’de gözaltına alınan LGBTİ+’lar ve gazeteciler gece vakti serbest bırakıldı.

24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nden bir kare, Fotoğraf: ÜniKuir

24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü, bugün (28 Haziran) “Açık S’açık” temasıyla gerçekleşti. Kaymakamlık ve valilik yasaklamalarına rağmen Kadıköy’ün birkaç farklı sokağında bir araya gelen LGBTİ+’lar, yürüyüşe başladı.

Kadıköy ve Beyoğlu Kaymakamlığı yasaklamıştı

Kadıköy Kaymakamlığı, sosyal medya üzerinden yapılan yürüyüş çağrılarını gerekçe göstererek ilçe sınırlarındaki tüm açık alanlarda eylem ve etkinlik yapılmasını yasakladı. Kaymakamlık açıklamasında etkinliğin “genel ahlaka aykırı olduğu ve toplumda infial uyandırabileceği” iddia edildi. 27 Haziran Cumartesi günü saat 08.00’de başlayan ve bugün (28 Haziran Pazar) saat 23.59’u kapsayacak şekilde uygulanan karar doğrultusunda, Kadıköy’de barışçıl protesto, basın açıklaması, oturma eylemi, insan zinciri ve bildiri dağıtımı gibi anayasal hakların kullanımı engellendi.

Beyoğlu Kaymakamlığı da benzer gerekçelerle bugün saat 00.01’den itibaren 24 saat süreyle ilçedeki tüm açık alanlarda toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması ve bildiri dağıtımı gibi etkinlikleri yasakladığını duyurdu. Saat 10.00 itibarıyla yürürlüğe giren tedbirler kapsamında Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı, Gezi Parkı, İstiklal Caddesi ve Tünel Meydanı ile buralara çıkan tüm ara sokaklar bariyerlerle kapatıldı. Araç ve yaya trafiğinin durdurulduğu ilçede Karaköy Meydanı, Şişhane Meydanı, Firuzağa Meydanı, Sıraselviler Caddesi ve Gümüşsuyu Caddesi gibi merkezi noktalar da yasaklamalara dahil.

Şu an itibari ile en az 5 farklı sokaktan gözaltına alınanların olduğu kaydedildi. Gözaltına alınanlar arasında gazeteci Müberra Ünsal, Derya Saadet ve Duru da bulunuyor.

Caferağa’daki Keresteci Aziz Sokak’ta da “Neredesin aşkım” sloganı atarak pankart açmak isteyen LGBTİ+’lar ile eylemi takip eden gazeteciler gözaltına alındı. DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki ve Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil de LGBTİ+’lara destek vermek için alandaydı.

Yaverbey Sokak’ta yürüyüşe geçen LGBTİ+’lara polis müdahale etti.

“Bugün daha bitmedi”

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Aşkım bugün daha bitmedi, hatta yeni başlıyoruz! Dağılmıyoruz! Bulunduğumuz her alandan sokakta olmaya devam ediyoruz!” dedi.

Ardından Şair Lütfi Sokak’ta ve Moda Caddesi’nde “Ner’desin Aşkım” sloganlarıyla bir araya gelen LGBTİ+’lar polis tarafından işkence ile gözaltına alındı. Yürüyüşü takip eden Evrensel muhabiri Eylem Nazlıer ile BirGün muhabiri Meral Danyıldız’a polis müdahale ederek haber takibi yapmalarını engelledi.

Moda Caddesi’ndeki yürüyüşü takip eden muhabirlerin aktardığına göre, Kadıköy’deki Gaam Burger adlı mekan polislere LGBTİ+’ların konumunu söyledi.

Akşam 18.00 sularında LGBTİ+’lar Kadıköy Ziverbey’de tekrar buluştu ve tekrar yürüdü. Bu yürüyüşün ardından 5 LGBTİ+ aktivisti daha gözaltına alındı.

Bugün farklı noktalardan alana çıkmaya çalışan en az beş ayrı gruptan en az 65 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan kişiler hastane kontrollerinin ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü ve saat 00.00 civarı farklı hastanelerden serbest bırakıldı.

“Siz yasak koydukça yeni yollar açtık”

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, düzenlediği basın açıklamasında özgürlük mücadelesinin en ön saflarında lubunyaların ve kadıların olacağını vurgulayarak “bedenlerimiz de, örgütlenmemiz de, mücadelemiz de denetlenemez” dedi. Gazeteci arkadaşları Yıldız Tar’a da özgürlük isteyen komite tarafından okunan basın metninin tamamı şu şekilde:

Bize çekilen bu barikatlar, kapatılan mahalleler, sokaklar, ilçeler, meydanlar… Bugün biz yürüyeceğiz diye bütün kent abluka altına alındı. Kamusal alanı bizlere kapatabileceğinizi, bizi görünmez kılabileceğinizi sanıyorsunuz. Oysa yürüyüşümüz de, örgütlülüğümüz de, varoluşumuz da engellenemez. Bizler bu kentin yabancısı değiliz; bu sokakların, bu meydanların, bu hayatın parçasıyız. Kamusal alan hepimizindir. Taktık tokuşturduk sardık sürüştürdük, inadına göründük inadına parladık.

Yıllardır bizlere kapattığınız meydanlardan, sokaklardan ve yaşam alanlarından vazgeçmedik. Yasaklarınızın arasındaki her çatlaktan sızdık, birbirimizi bulduk, dayanışmayı büyüttük. Çünkü biliyoruz ki barikatlarınız, iktidarınız kadar kırılgan. Siz baskıyı artırdıkça biz dayanışmayı büyüttük; siz yasak koydukça biz yeni yollar açtık. Geçmişte olduğu gibi bugün de özgürlük mücadelesinin en ön saflarında lubunyalar, translar, kadınlar olacak. Yurttaş olduğumuz, eşit ve özgür yaşayabildiğimiz bir toplumu birlikte kuracağız.

Korkmadan, saklanmadan, boyun eğmeden buradayız. Tüm görünen, gizlenmek zorunda kalan lubunyalar için açık kimliğimizle, açık çağrımızla buradayız. Açığız, saçığız. Saklı değiliz; örgütlüyüz, birlikteyiz. Sesimizi baskıyla, sloganlarımızı yasaklarla susturamazsınız. Hayatlarımızı yargı paketlerinizle, keyfi yasaklarınızla, nefret politikalarınızla düzenleyemezsiniz. İntersekslerin bedenlerine zorla müdahale edilerek, transların beden uyumlama süreçleri yasaklanarak var oluşumuzu bitiremeyeceksiniz; her nesilde yeniden doğacağız. LGBTİ+ bayraklarımızı da, kimliklerimizi de, varoluşlarımızı da suç ilan etmenize izin vermeyeceğiz. Devletin hukuksuz fiili yasaklarını da, nefreti yasallaştırmaya çalışan düzenlemeleri de meşru görmüyoruz.

Seçim meydanlarında bizi hedef gösterenler, toplumu kutuplaştırarak iktidarını sürdürmeye çalışanlar bilsin ki; aile söylemi üzerinden örgütlediğiniz nefret kampanyaları da, bizleri günah keçisi ilan eden siyasetiniz de sonuç vermeyecek. Biz LGBTİ+’lar ne sokaklarımızı, ne siyaseti, ne de hayatlarımızı sizlere bırakacağız.

Bizlere barikat kuran polis; kadın katillerine, çocuk istismarcılarına, patronların iş cinayetlerine, emeği sömüren düzene aynı kararlılıkla barikat kurmuyor. Hakkını arayan işçiye, öğretmene, öğrenciye, kadına ve LGBTİ+’lara yöneltilen şiddet; bu düzenin kimi koruduğunu, kimi hedef aldığını açıkça gösteriyor.

Lubunya dostlarımız; bu siyasal iklimin insanları nasıl yalnızlaştırdığını, yoksullaştırdığını, umutsuzluğa sürüklediğini biliyoruz. Barınma hakkının gasp edildiğini, sağlığa erişimin zorlaştırıldığını, güvencesizliğin hayatlarımızı kuşattığını biliyoruz. Ama yalnız değilsiniz. O eski kalabalıklar hâlâ burada. Dayanışma hâlâ burada. Biz birbirimizi bırakmadık, hiçbir yere gitmedik.

Bizleri yasaklayamazsınız. Arzularımız, kimliklerimiz, cinselliğimiz, bedenlerimiz, dönüşüm süreçlerimiz, hormonlarımız yasaklanamaz. Politik varlığımızı, kamusal görünürlüğümüzü nefret söylemleriyle, yasalarla, kolluk şiddetiyle ortadan kaldıramazsınız.

Bugün belki hepimiz aynı sokakta değiliz. Ama bizlere yasakladığınız her sokağın köşesinden yeniden çıkacağız. Eğer bu sokaklar yasaksa, bu kentin her yeri mücadele alanımızdır. Bir lubunyanın sesi hepimizin sesidir. Birimize yönelen saldırı hepimizedir. Bizi susturmaya çalışanlara karşı birbirimizin sesi, bizi yalnızlaştırmaya çalışanlara karşı birbirimizin omzu oluyoruz.

Bugün bu sokaklarda yalnızca lubunyalar yok. Devlet aileci politikalarla kadınların kazanımlarına saldırırken LGBTİ+ düşmanlığını bilinçli bir siyasal araç olarak kullanıyor. Kadın hareketi ile LGBTİ+ hareketini birbirinden koparmaya, feminist mücadeleyi daraltmaya çalışıyor. Ama başaramayacak. Bugün bu sokaklarda feministler, işçiler, öğrenciler, emekçiler, demokratik kitle örgütleri ve farklı toplumsal mücadelelerin yol arkadaşları birlikte yürüyor. Çünkü özgürlüğün yolu birbirimizle kurduğumuz dayanışmadan geçiyor.

Yıllardır aynı bahaneler tekrar ediliyor: Genel ahlak, aile, hayasızlık… Kelimeler değişiyor ama devletin LGBTİ+’lara yönelik baskısı değişmiyor.

Devlet erkek şiddetini, polis şiddetini ve nefreti meşrulaştırırken bizim bedenlerimizi, kimliklerimizi ve cinselliğimizi “müstehcenlik” ve “hayasızlık” diyerek hedef alıyor. Oysa ahlaksız olan görünür bedenlerimiz değil; baskıdır, şiddettir, yasaklardır. Ahlaksız olan bizim hayatlarımız değil, insanların yaşam hakkını hiçe sayan politikalardır.

Her gün bir transın, kadının öldürüldüğü haberleriyle uyanıyoruz. Biz translar artık öldürülmek değil; yaşamak, yaşlanmak ve ecelimizle ölmek istiyoruz. Bu devletin bizlere güvenli bir yaşam borcu var. Bugün burada Hande, Okyanus Efe, Poyraz, Roşin Çiçek, Cindy Çağla, Ecem Seçkin ve yaşam hakkı elinden alınan tüm arkadaşlarımız için de bulunuyoruz. Yas tutma hakkımızı bile engellemeye çalışanlardan korkmuyoruz. Haklarımızla birlikte yaşamak, eşit yurttaş olmak, yasımızı tutabilmek istiyoruz.

Direniş bizim için hayati. Tıpkı erişimi engellenmeye çalışılan hormonlarımız gibi. Hormona erişim temel bir sağlık hakkıdır. Bu hakkı savunan arkadaşlarımız işkenceyle gözaltına alınırken bile mücadelemizden vazgeçmiyoruz.

NATO Zirvesi öncesi sırf tüm muhaliflere gözdağı vermek için 178 kişi hukuksuzca tutuklandı, tutuklananlar arasında mücadele arkadaşımız ve gazeteci Yıldız Tar da bulunuyor. Yıldız, sadece gazeteci değil ve tutuklanmasının ne anlama geldiğini yine en iyi biz biliyoruz. Bugün, uğradığımız tüm hak ihlâllerini kamuoyuna duyuran Yıldız için de yürüyoruz.

Hormon kısıtlamaları, beden uyum süreçlerine yönelik keyfi engeller, yaş sınırlarının artırılması ve sürekli gündeme getirilen nefret düzenlemeleri; bedenlerimizi ve hayatlarımızı denetleme girişimleridir. Ama bedenlerimiz de, örgütlenmemiz de, mücadelemiz de denetlenemez.

Faşizme karşı direneceğiz. Gücümüzü bu topraklarda yıllardır direnen bütün lubunyalardan alıyoruz. Depremde dayanışma ağlarının dışında bırakılan lubunyalardan, seks işçisi lubunyalardan, göçmen lubunyalardan, Kürt lubunyalardan, savaşlara karşı direnen dünyanın dört bir yanındaki LGBTİ+’lardan alıyoruz. Çünkü bizim mücadelemiz yalnızca hayatta kalma mücadelesi değil; sömürüsüz, eşit, özgür bir yaşamı birlikte kurma mücadelesidir.

Lubunyaların, transların, kadınların ve bütün ezilenlerin özgür ve eşit yaşayacağı bir dünyayı kurmaktan vazgeçmeyeceğiz.

NEFRETE İNAT YAŞASIN HAYAT!”

Abbas Vali: İran savaşından sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

ABD ve İran arasındaki mutabakatla Ortadoğu’nun dizaynı değişti. Prof. Dr. Abbas Vali, savaşın kazananlarını analiz ederken, Kürt siyasetine kritik bir uyarıda bulunuyor: ‘Silahlı mücadele dönemi kapandı, artık sivil toplum ve stratejik vizyon zamanı.

Foto: Niha+

28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Ortadoğu’daki fay hatlarını derinden sarsan savaş, 17 Haziran’da taraflar arasında varılan bir ‘Mutabakat Zaptı’ ile yeni bir evreye girdi. Çatışmalar sırasında Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir koz olarak kullanan İran, Körfez ülkelerine ve ABD üslerine yönelik misillemeleriyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yayarken; ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleriyle alevlenen kriz, bölgedeki güç dengelerini tamamen değiştirdi.

Peki, savaşın toz bulutu dağılırken Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu yeni dizaynda Kürtlerin yeri ne olacak?

Prof. Dr. Abbas Vali, bu tarihi kırılmayı ve savaşın ardında bıraktığı yeni tabloyu kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Vali’ye göre, ABD ve İsrail askeri alanda üstünlük sağlasa da, stratejik ve siyasi zafer İran’ın oldu. Ancak bu yeni bölgesel dizayn, parçalanmışlık ve stratejik hatalar nedeniyle Kürtler için oldukça kritik ve zorlu bir tabloyu ortaya çıkardı.

Abbas Vali hakkında

Prof. Dr. Abbas Vali, İran’ın Mahabad kentinden bir Kürt siyaset teorisyeni olup, Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerine çalışan en önde gelen akademisyenlerden biridir. Eğitimini Tahran ve Londra’da tamamlamış, doktorasını Londra Üniversitesi’nde Tarihsel Sosyoloji alanında yaptı. Daha sonra Swansea Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler verdi. Aynı zamanda Hewlêr’deki (Erbil) Kürdistan Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür. Eserleri arasında Essays on the Origins of Kurdish Nationalism (Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri Üzerine Denemeler) ve Kurds and the State in Iran: The Making of Kurdish Identity (İran’da Kürtler ve Devlet: Kürt Kimliğinin İnşası) yer almaktadır.

İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından, birkaç görüşme sonucunda 17 Haziran’da varılan bir mutabakatla birlikte başka bir aşamaya geçildi. Anlaşmanın içeriğine ve zamanlamasına baktığımızda, savaşın tarafları uzlaşmak zorunda mı kaldı?

Bu bir antlaşma değil. İngilizce’de buna Memorandum of Understanding (Mutabakat Zaptı), yani ortak anlayış ve uzlaşma diyorlar. Onun dışında bu resmi bir antlaşma veya uzlaşı değil. Bu mektup alışverişi. Bir taraf mektup yazıp imzalıyor, diğer taraf da imzalayıp gönderiyor. Bizim okuduğumuz şey buydu. Ortada bir ortak anlayış vardı. Burada şunu söylemeliyim ki, her iki tarafın, Amerika ve İran’ın üzerinde, dış siyasette daha az baskı olsa da iç siyasette çok büyük bir baskı vardı.

İran’dan bahsedecek olursak, İran’da sistemik bir kriz var. Hem ekonomik, hem sosyal, hem kültürel hem de mali. Ancak temel sorun ve ana kriz, ekonomik ve mali kriz. Parası yok, hükümet neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumda. Bu yüzden buna ihtiyaçları vardı. Bu ekonomik ve mali kriz nedeniyle İran, Biyopolitika denilen, yani halkın yaşam siyaseti dediğimiz konuda idare edemiyordu. Çünkü parası ve ekonomik imkanları yoktu. Bu da temel bir sorundu. Zira bunu uzun vadede idare edemezse, içeride başka bir isyanın daha patlak verme ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ocak ayındaki isyan çok büyüktü. Bu bir.

İran bir savaşa maruz kalmıştı. O savaşa girmişti ancak İran’ın askeri, güvenlik ve ekonomik programlarının büyük bir kısmı başarısız olmuş ve çökmüştü. Bu şekilde devam edemezdi. Ancak İran’ın bu savaşa girdiği durumu ile savaşın durmasından sonraki durumu birbirinden çok farklı. İran savaşa girdiğinde şartlar farklıydı, şimdi ise daha farklı. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, İran direnebildi. Büyük bir direniş ve savunma gösterdi. Şüphesiz büyük bir zarar da gördü. Birçok yer viraneye döndü, köprüleri yıkıldı, fabrikalar ve atölyeler yok oldu ama direnişini sürdürdü.

İkincisi ise İran’ın bu savaşta Hürmüz Boğazı’nı tutabilmesiydi. Bu hamleyle savaşın hesaplarını değiştirdi. Yani şu anda var olan o ortak anlayış, Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi temel bir soruna dayanıyor. Bu mesele savaştan önce yoktu. Savaş sırasında ortaya çıktı. Bir diğer nokta da Amerika’nın İran’ın atom yani nükleer silah yapmayacağını kabul etmesini ve söz vermesini istemesidir. Zaten İran başından beri böyle söyledi. Yapmayacağız dedi. Obama döneminde de anlaşmaları varken İran, uranyum zenginleştirmesinin, saflaştırılmasının %3.5 civarında, yani %4’ten az olmasını kabul etmişti. Ancak 2018 yılında Trump geldiğinde bu durumu değiştirdi, anlaşmayı bozdu ve Obama hükümetinin anlaşmasını yok etti. O zaman İran uranyum zenginleştirmeye başladı. Ta ki %60-65 seviyesine çıkarana kadar. Bu da atom bombası yapımına çok yakın bir seviye.

Şimdi Amerika, yaklaşık 400-450 kilo olan o zenginleştirilmiş uranyumun ya imha edilmesini ya da yoğunluğunun, yani konsantrasyonunun azaltılmasını istiyor. Ya da bu işlemi yapmaları için Rusya’ya veya Fransa gibi bir ülkeye verilmesini istiyor. İran ise “Bu şu anda benim elimde değil. Onlar bombalanan yerlerin altında ve çıkarılırsa bile İran dışına çıkarılmasına izin vermeyiz, biz kendimiz burada hallederiz.” diyor. İran’ın söylediği şey bu.

Hürmüz Boğazı, Foto: Wikipedia

ABD ne diyor?

Amerika birinci derecede Hürmüz Boğazı’nın açılmasını istiyor. Çünkü Amerika üzerinde büyük bir baskı var. Petrol fiyatları arttı, gıda fiyatları arttı. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da ve her yerde, hatta Türkiye’de bile benzin fiyatları ve uçak biletleri pahalandı. Bunların hepsi pahalandı.

Buranın açılmasını istiyorlar. İkinci olarak da İran’ın uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini kabul etmesini istiyorlar, mesele bu. Ancak Amerika’nın kendisi üzerinde de büyük bir baskı var. Hatırlarsanız Trump iktidara geldiğinde “Ben savaşmayan bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Fakat şu an bile bir şekilde devam eden bir savaş başlattı. Öte yandan, Trump’ın yürüttüğü bu savaş, Amerikan siyasetinin gereksinimleri açısından gerekli değildi. Ancak bu savaşın büyük bir kısmı İsrail’in kışkırtmasıylaydı, İsrail onu mecbur bıraktı.

Prof. Dr. Abbas Vali, Foto: Niha+

İsrail savaşın genişlemesini istiyordu

İsrail ne istiyordu?

Savaş başladığında Amerika ve İsrail’in amaçları farklıydı. Amerika İran’a bir darbe vurmak, askeri alanda onu zayıflatmak ve onu Amerika’nın şartlarını kabul etmeye mecbur bırakmak istiyordu. Amerika İran rejiminin değiştirilmesini istemiyordu. Amerika İran ile uzun süreli bir savaş yürütmek ya da İran’ın viran olup yok olmasını istemiyordu. Çünkü Amerika’nın stratejik çıkarları İsrail’inkilerden çok farklıydı. Amerika Ortadoğu’da büyük bir bölgesel güç. Oradaki mesele sadece İran değildir, aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarını da göz önünde bulundurması gerekir.

Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap ülkelerinin çıkarları… İran da bunu biliyordu. İran’ın siyaseti temel olarak Amerika’nın sınırlı bir savaş istediğini bilmesiydi, fakat o da savaşı genişletmek istiyordu.

Bu büyük savaşın sonucu ne oldu?

İran askeri olarak Amerika’yı yenemezdi ancak Amerika’nın askeri üslerinin bulunduğu ülkelere saldırabilirdi. Örneğin Bahreyn’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da ve hatta Maskat ve Umman’da. Bu nedenle Amerika bu konuda çok hassas ve zarar görebilir konumdaydı. Trump buna tahammül edemezdi. Çünkü başka bir şey daha vardı: Arap ülkeleri her zaman Amerika’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Amerika’ya para vermiş, orada yatırım yapmışlar ve aynı zamanda savunmalarını Amerika’nın eline bırakmışlardı. Fakat İran onlara saldırdığında Amerika onları koruyamadı ve büyük bir zarara uğradılar.

İran şu an çok daha güçlü

Acaba Körfez’de ve Ortadoğu’da var olan o denge İran savaşından sonra değişti mi?

Evet, o denge artık şu yönde değişti: İran şu an bölgede çok daha güçlü. Çünkü, Amerika ve İsrail’in karşısında durup savaşabilecek tek ülke olduğunu gösterdi. Ayrıca Hürmüz gibi stratejik bir bölge de onun kontrolü altında. Fakat dikkat ederseniz, İsrail’in stratejik çıkarları farklıydı. İsrail, elinden geldiğince İran rejimini değiştirmek istiyordu. Eğer bu olmazsa, İran’ı tamamen viran edip Suriye gibi yapmak istiyordu. Ondan sonra da İran’ın füze projesini, balistik ve seyir füzelerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. İsrail’in dördüncü şartı da vekil güçleri, yani Haşdi Şabi, Hizbullah ve Hamas gibi güçleri ortadan kaldırmaktı.

O güçler ortadan kalktı mı?

Hayır. İran’ın şu anki gücü, Amerika ile müzakere yapıyor olmasıdır. Ve Lübnan’ı müzakerelerin siyasi gündemine sokabilecek kadar bir gücü var. Lübnan İran’ın bir parçası değil ancak İran bu güce sahip olduğu için Lübnan’ı müzakerelerin gündemine sokabiliyor. Bu, İsrail’in çıkarlarına son derece ters olan bir şey. Dikkat ederseniz, başından beri İsrail’in stratejik çıkarları ile Amerika’nın çıkarları uyuşmuyordu. Savaş başladığında, doğru, askeri alanda Amerika ve İsrail birlikteydi ancak siyasi ve stratejik amaçları farklıydı.

Savaşın sonucunda bu farklılık ortadan kalktı mı, yoksa iki devletin amaçları arasındaki fark daha da mı arttı?

Şu an durum öyle bir noktaya geldi ki J.D. Vance İsrail’i tehdit ediyor. İran tarafında ise artık kimsenin “Kahrolsun Amerika” demesine izin vermiyorlar. Bu, onların anlaştığını gösteriyor. Yani İran’ın iktidar yapısı içerisinde yumuşak bir darbe gerçekleşti. O yumuşak darbe, Devrim Muhafızları içindeki güç sahibi odakların ve yönetimin bir kısmının Amerika ile anlaşmasına neden oldu. Dikkat ederseniz şu an Amerika ile anlaşıyorlar. Örneğin Kalibaf onlara “Biz Amerika ile anlaştık ancak bu sizin çıkarlarınıza aykırı değildir” demek için Pekin’e gidiyor. Dolayısıyla İran ve Amerika’nın tutumuna bakarsak bir paradoks göreceğiz: Amerika ve İsrail askeri alanda kazandı ama stratejik ve siyasi alanda İran kazandı.

Şah’ın oğlunun gücü yoktu

Amerika ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasının ardından, İran içinde rejimin yıkılması için gösteriler ve bir isyanın çıkması bekleniyordu ama bu gerçekleşmedi. Neden gerçekleşmedi? Bunun olmasını engelleyen neydi?

Evet, o isyan gerçek ve hakiki bir isyandı ancak bir liderliği yoktu. Çünkü o isyan sağcı güçlerin, özellikle de monarşistlerin ve şah yanlılarının etkisine girdi. Şah’ın oğlu çıkıp “Meydanlara inin, ben sizi destekleyeceğim.” dedi. Trump çıkıp “Sokaklara inin, rejim güçleriyle savaşın, ben rejimi yıkacağım.” dedi. Halk indi ama yardım gelmedi.

Şah’ın oğlunun böyle bir işe girişecek gücü var mıydı?

Şah’ın oğlunun gücü yoktu. Burada rejim bu isyanın çok önemli olduğunu biliyordu. Öte yandan bu isyan, “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının aksine demokratik bir kimliğe sahip değildi. Daha çok amaçları rejimi yıkmaktı ve demokrasiden bahsetmiyorlardı. İran rejimi bu işin içinde Amerika, İsrail ve Şah’ın oğlunun parmağının olduğunu anlayınca tüm gücüyle saldırdı. 48 saat içinde İran’da yaklaşık 50 bin kişiyi öldürdüler. Hatta İran Tıp Birliği 65 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.

Burada bir şey var: Trump “Siz gidin, ben size yardım edeceğim” dedi ama savaş başladıktan sonra kendini korumak adına çıkıp başka bir yalan daha söyledi ve “Biz Kürtlere silah verdik ama Kürtler gelmedi” dedi. Bu bir yalan. Birincisi, Kürtlere silah falan verilmedi. İkincisi de o dönem İran’da var olan muhalefet organize değildi ve bir örgütlenmesi yoktu. Silahı kime vereceksin? Silah sokağa götürüp dağıtacağın bir şey değildir. Bir örgüte vermelisin. Örgüt de yoktu. Sağcıların bir örgütlenmesi yoktu. Belki demokrasi yanlılarının az da olsa bir örgütlenmesi vardı ama onlar da sokağa çıkıp silahlanacak ve rejimle savaşacak şartlara sahip değillerdi. Trump’ın bunu söylemesinin nedeni şudur: İran muhalefeti içinde silahlı olan ve silah kullanabilen tek güç Kürt muhalefetidir.

Peki o dönemde Kürtler ne yaptı?

Zaten onlara silah verilmemişti. Hatta dönemin generali Trump’a karşı açıklama yaparak “Kürtlere silah verilmedi, silahlar Başûr’a (Irak Kürdistan Bölgesi) gitti ve Amerikan üslerindeler.” dedi. İki hafta önce temsilcileri Tom Barrack da “Biz Kürtlere silah vermedik.” dedi. Bu, Trump’ın kendini savunmak için söylediği büyük bir yalandı.

İran’daki Kürt güçleri bu savaş sırasında ne istiyordu?

Kürtler, elbette rejimin yıkılmasından memnuniyet duyuyorlardı ancak “Bu bizim savaşımız değil, biz bu savaşa katılmak istemiyoruz.” dediler. Çünkü Amerika ve İsrail’in amaçlarına inançları yoktu. Söyledikleri doğru da çıktı. Bakın, şimdi İran ve Amerika anlaştı, İsrail ise adeta marjinalize oldu. Doğru, İsrail yine eski yerine dönecek ancak bu zaman alır. Kürtler bu konuda İran’ın bombalanmasını desteklemiyoruz dediler ve bunu desteklememeleri iyi bir şeydi.

J. D. Vance İran heyeti ile görüşmeye hazırlanıyor, Foto: Nathan Howard-Pool/Getty Images

Sadece hava savaşıyla olmaz

Eğer destekleselerdi ne olurdu?

Olmazdı. Çünkü İran halkının hava savunma gücü yoktu, halk bombardıman altındaydı. Sadece Kürdistan değil, tüm İran’da halk bu bombardımandan rahatsızdı. Herkes, hatta tüm stratejistler bile İran rejiminin bombardımanla yıkılmayacağını biliyor. Tarihte bir rejimin sadece bombardımanla yıkıldığına dair bir örnek yoktur. Amerika ve İsrail gerçekten de rejimi yıkmak isteseydi, İran’a ordu göndermeleri gerekirdi. Tüm stratejistler İran’a ordu göndermenin intihar gibi bir şey olduğunu söylüyordu. İran’ın yüzölçümü 1 milyon 648 bin kilometrekaredir, yani neredeyse Batı Avrupa’nın tamamı kadar ve 95 milyon nüfusu var. O bölgeye ordu götürürseniz Irak’tan yüz kat daha kötü olur ve savaş kontrolden çıkar. Coğrafyası çok zordur. Bir ülkeye saldırıldığında halkın milliyetçi duyguları kabarır. Örneğin İran ve Irak savaşı. İran 8 yıl savaştı. Bir buçuk milyon insan öldürüldü, Huzistan ve Luristan’ın büyük bir bölümü viran oldu. Ama rejim düşmedi ve kazandı. Amerika ve o zamanki Sovyetler, ayakta kalması için Saddam rejimine el atın diyorlardı. Amerikalı stratejistler, İsrail’in uzun vadede sadece hava savaşı yürütebileceğini ancak kara savaşı yapamayacağını biliyorlardı. Çünkü İsrail’in küçük bir ordusu var ve çok küçük bir ülkedir. İran’dan 71-72 kat daha küçüktür.

Kürtlerin uzlaşması iyidir ama yeterli değildir

İran’daki Kürt güçler arasında bir anlaşma yapıldı. Birkaç Kürt parti ve gücü bir araya gelip bu anlaşmayı imzaladı. Kürt güçlerinin bu anlaşması savaş sırasında nasıl bir etkide bulundu?

Bu anlaşma iyi bir anlaşma. Lazım olan ama yeterli olmayan dedikleri şeye örnek olabilir. Çünkü bu anlaşmanın altyapısı, operasyonel ve pratik bir mekanizması yok. Ben defalarca onların anlaşmasının operasyonel bir altyapısının ve mekanizmasının olması gerektiğini söyledim. Bir nevi birleşik bir askeri-siyasi operasyon aşaması olmalı. Bu yok. Hatta başka bir şey de yok. O da söylem birliği. Bu yüzden şu anki anlaşmaları bir örgütlenme olarak çok ama çok zayıf. Askeri-siyasi bir altyapıya sahip olmalı, her şeyden önce birleşik bir Peşmerge gücü olmalı. Fikri ve stratejik açıdan birleşik olmalı. Yayınladıkları bildiriler, yani söylemleri de birleşik olmalı. Ve en önemlisi, siyasi güçlerin doğrultusunda hareket edeceği birleşik bir siyasi ve stratejik program oluşturulmalı. Ama bunu yapmıyorlar.

2026’nın başında Rojava’da meydana gelen savaş ve Rojava’da ortaya çıkan sonuçlar İran’daki Kürt güçleri etkilemiş olabilir mi?

Rojava’da Kürtlerin başına gelenler özellikle Rojhilatlı Kürtler için çok önemli. Birincisi; Eğer Amerika ile çalışıyorsan, Rojava güçleri gibi Amerika ile çalışıyorsan, Amerika’nın müttefiki olmalısın, Amerika’nın emri altında değil. Dahası, Rojava’da Amerika ile olan ilişkilerde, Amerika ile çalışırken herhangi bir siyasi anlaşma yoktu.

Askeri alanda da yoktu. Çünkü orada da onlara silah verdiklerinde, o silahlar Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika’nın onlara hayır dediği gün silahlarını da durdurdular.

Bunu az önce de belirttiniz. Silah meselesi İran savaşı sürecinde de Kürtler için gündeme geldi.

Amerika tarihinde, bilindiği üzere Amerika dünyada muhalif güçlerle birçok kez çalışmıştır. Ancak gizli bir şekilde. Bu CIA’in kontrolü altındaydı, gizli askeri kurumların kontrolü altındaydı. İlk defa Rojava’da açık bir şekilde çalıştı. Ama Rojava bundan faydalanamadı. Yani o IŞİD savaşını yürüttü, o savaşta on iki bin Kürt, gerilla öldürüldü. Fakat siyasi özne olamadı. Bu çok önemli bir nokta. Rojhılat’ta da muhtemelen Trump tam da bunu istiyordu. Kürtleri özel bir güç olarak kullanmak istiyordu.

Amerika’nın Kürtler için siyasi bir haritası yok mu?

Hayır. Siyasi bir haritası yok. O zaman Amerika Kürtlerle çalışıyordu ama aynı zamanda ‘Heyet Tahrir el-Şam’ ile de çalışıyordu. Ve bunu Kürtlere söylemiyordu. Eğer Kürtler o zaman bunu bilseydi, tutumlarını netleştirmeleri gerekirdi. Açıkçası Amerika ve özellikle İngiltere, çünkü bu bir İngiliz projesiydi, bunu Türkiye ile birlikte yaptılar. Sonunda buyurun bu bizim projemizdir dediler. Projeyi Amerika ve İngiltere oluşturdu. Türkiye’yi sadece kullandılar. Yani proje, fikir, stratejik fikir Amerika ve İngiltere’nindi.

Savaştan sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

Yaygın bir söylem var, Ortadoğu’da yeni bir dizayn olduğu söyleniyor. Size göre Ortadoğu’da yeni bir dizayn var mı?

O dizayn vardı ancak bu İran savaşı o dizaynı yerle bir etti. Şimdi ne tür bir dizayn kurarlarsa kursunlar, ne tür bir askeri ve siyasi denge kurarlarsa kursunlar, İran’ı hesaba katmak zorundalar. O zamanlar hedef İsrail’in de dahil olduğu Amerika’nın hegemonyasını, o askeri hegemonyayı güçlendirmekti. Şimdi o hesap kalmadı. Yani bu savaş onu yıktı. Çok önemli olan bir şey de şu ki; yapılan bu savaş, Amerika’nın Ortadoğu’daki hegemonyasının stratejik sınırlarını gösterdi. Bu, ülkelerin ve özellikle Kürtlerin alması gereken en büyük ders. Eğer Rojava’da Kürtler zamanında Dürziler ve Alevilerle anlaşma yapsalardı, onlarla birlikte savaşsalardı, o cephe kırılmazdı. Bu işi yapmadılar. Çünkü savunma olduğunda, direniş olduğunda hesapları değiştirebilirsiniz. Rojava’da askeri güçleri vardı. Gerillaları vardı, erkek gerillalar, kadın gerillalar, her şeyleri vardı. O zaman Ahmed Şer hükümeti tutunamamıştı. Ama onlar ses çıkarmadılar. Oturup Amerika’nın söylediği her şeyi kabul ettiler. Tom Barack onlara ne dediyse onu yaptılar. İnanıyorum ki Kürtler Rojava’da, sonuçları sadece Rojava için değil, Başûr ve Rojhilat için de kötü olan büyük bir stratejik hata yaptılar.

“Türkiye Musul’u almak istiyor olabilir”

Rojava’daki savaştan sonra Kürdistan Bölgesi’nin durumunun da değişebileceğini söyleyen yorumlar var. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Şu an böyle bir tehlike var. Amerika orayı da merkezileştirmek istiyor. Merkezileştirme, bölgesel hükümetin ya küçülmesi ya da güçlerinin büyük bir bölümünü kaybetmesi anlamına geliyor. Ancak bölgesel hükümet de bunu yapamıyor. Çünkü birleşik değil. Eğer bölgede birleşik bir hükümet olsaydı, bu iş yapılamazdı. İşin gerçeği şu ki, bunu sadece Amerika yapmıyor. Arkasında Türkiye de var. Büyük ihtimalle Türkiye gerçekten de Musul vilayetini ve çevresini kendi kontrolüne alacak şartların oluşmasını isteyecektir. Trump’ın Amerikası stratejik alanda çok ama çok zayıf bir düşünceye sahip. Örneğin, İranlılar müzakerelere düşünceleri oldukça iyi olan kişiler göndermişlerdi. Peki Amerika kimi göndermişti? Ortadoğu’nun ne olduğunu hiç bilmeyen Jared Kushner ile Witkoff’u göndermişti. Amerika’da, Tom Barack’ın da içinde olduğu o sağ kanat iş başında. Irkçı bir zihniyete sahipler. O ırkçılık, demokrasi ve eşitliğin Ortadoğu ülkeleri için olamayacağını söylüyor.

Otoriter merkezi hükümetler kurulmalı diyorlar. Bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Aynı şeyi Lübnan’da yapmak istiyorlar, aynı şeyi Irak’ta yapmak istiyorlar ve zaten bizzat böylesi otoriter bir hükümete sahip olan İran’da da bunu yapmak istiyorlar. Artık o “Yeni Ortadoğu” projesi kalmadı, şimdi başka bir proje ortaya koymalılar.

Bu duruma karşı Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtler ne yapıyor?

Başûr’daki Kürt güçleri birleşik değil. Başûr’daki Kürt güçlerinin stratejik bir düşüncesi yok. Eğer stratejik bir düşünceleri olsaydı, Başûr’daki Kürt güçleri Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere vermezdi. Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere verdiler, yani Kerkük’ün kaderini ve kontrolünü Türkiye’ye verdiler.

KYB ile Türkiye’nin ilişkisi kötüydü.

Şimdi iyi.

Neden şimdi iyi?

Yekitiya Niştimanî (KYB), Parti (KDP) ve Erbil ile olan rekabeti nedeniyle gidip Türkiye’ye yakınlaştığı için.

Ancak KYB’nin aksine KDP ile Türkiye’nin ilişkisi çok iyiydi.

Artık eskisi gibi değil.

Ne değişti?

Çünkü Irak’taki durum ön plana çıkınca Parti (KDP) zayıfladı. Hem Bağdat hükümetinde hem de Kürdistan’da zayıfladı. Şimdi KYB hem İran’ın desteğini alıyor hem de Türkiye’nin desteğini alıyor.

Irak Kürdistan Bölgesin’de Türkiye’nin rolünden bahsettiniz. İran savaşı sırasında Türkiye’nin tutumu ve pozisyonu neydi?

Bugünlerde ortaya çıkan bir şey var ki bence doğru olması muhtemeldir. Trump’ın şöyle dediği söyleniyor: “Biz Kürtlere yardım etmediysek bunun sebebi Erdoğan’ın tehdit etmesiydi. Eğer bunu yaparsanız ben de İsrail’e saldırırım demişti.”

İran savaşıyla birlikte pek çok kişi artık bunu yüksek sesle dile getiriyor. Bu görüşe sahip olanlara göre bir gün İsrail ve Türkiye birbiriyle savaşacak.

Bu ihtimal vardı. Hatta onları korkutacak seviyedeydi. “Ben İran ile değil, Amerika ile de savaşmam ama İsrail’e saldırırım” demişti. Şu anlama geliyor: İran’ı Suriye’den çıkardıklarında, İran’ı Lübnan’dan çıkarmak istediklerinde, İran’ı Irak’tan çıkarmak istediklerinde, tüm bunlar Türkiye’nin çıkarına. Türkiye Suriye’de İran’ın yerini doldurdu. Muhtemelen aynı işi Irak’ta da yapacak. Çünkü İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyorlar. Ama bu zor bir şey, Irak’ta çok zor. Çünkü Irak halkının çoğunluğu Şii ve İran’ın orada nüfuzu var. Bu işi yapamazlar, büyük bir zorlukla yapabilirler. Büyük bir savaş çıkar. Bu kez Barzani eskisi gibi Şii güçlerle kolayca ittifak yapamadı ama YNK yaptı. Temel sorun burada.

İran halkının savaştan sonraki durumu savaş öncesine göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü?

Çok kötü oldu. Bu savaş devrimcilerin ve halkın siyasi özneliğini azalttı. Savaştan önce, Jina Aminî Devrimi’nden sonra İran’da sivil toplum oldukça radikalleşmişti. Ancak bu savaş bunu çok azalttı. Şimdi halk günlük zararların sıkıntılarıyla meşgul. Yani hayat pahalılığı çok fazla, ekmek yemek, geçim sağlamak çok zor. Böyle bir şart ve durumda halkın siyasi pratiği ve siyasi özneliği azalır. Bu savaş bunu azalttı.

Ortadoğu’da gerçekleşecek olan önümüzdeki dönemin senaryoları için öngörüleriniz nelerdir?

Bana göre şu an Ortadoğu’da iki temel güç var: Biri İsrail, diğeri ise İran. İçinden geçilen bu şartlar ve koşullar, ortaya çıkan durum ve Türkiye, Mısır ve diğerlerinin gösterdiği tutumla birlikte, Arap ülkelerinin “İbrahim Anlaşmaları”na üye olma ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çok ama çok düşük. Bence Arap ülkeleri Amerika’ya baskı yapmaya çalışıp bölgede güvenliğin sağlanması ve ayrıca İran’da daha iyi bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için “İran’la anlaş” diyecekler. Böyle ce İran istikrara kavuşsun. Eğer İran istikrara kavuşur ve tehdit edilmezse, o zaman bu bölge de istikrara kavuşabilir.

“Kürtler her zamankinden zayıf”

Bu senaryoda Kürtlerin rolü ve pozisyonu nedir? Kürtlerin payına ne düşüyor?

Bu dönemde Kürtlerin Ortadoğu’daki durumu her zamankinden daha zayıf ve güçsüz. Yirmi yıl önce “Yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak” denilen bir dönemdeydik. Ancak yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olmadı. Başûr’daki hatalar çok büyüktü. Başûr birleşik bir ulusal hükümet kuramadı. Başûr’da aşiretvari bir hükümet var. Amerika da biliyor, Türkiye da biliyor, İran da biliyor. Barzani ve Talabani arasındaki düşmanlığın her şeyden fazla olduğunu biliyorlar. Başûr başaramadı. Rojava da ortaya çıkan o şartlar ve koşullar altında silah elde edemedi. Rojhılat da şu an aynı durumda. Kürtler tek başına, yani sadece Kürtlerin kendileri böyle bir işi yapamazlar. Eğer yapacaklarsa bunu İran’ın demokratik güçleriyle birlikte yapmalılar. Fakat onlar da Kürtlerin tüm taleplerini kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden Kürtler artık gerçekten de görüşlerinde ve stratejilerinde stratejik bir gözden geçirme yapmalıdırlar.

Benim görüşüme göre artık ortaya çıkan şudur: Rojhilat’ta silahlı mücadele stratejisi başarısızlığa uğradı. Başka bir yol seçmeliler. Kendilerini nasıl toparlayacaklarını, nasıl bir birlik kuracaklarını ve Kürdistan’ın sivil toplumunda nasıl bir birliğin temelini atacaklarını bilmelidirler. Eğer Doğu Kürdistan’da stratejik bir değişim yapılacaksa silahlı mücadelenin sona erdiği söylenmelidir. Çünkü silahlı mücadele bir stratejidir. Eğer imkânları kalmazsa, o strateji devam edemez. Şu anda o imkânlar kalmamıştır.

Başka bir şey daha var, artık askeri teknoloji değişti. Şimdi örneğin Bakur’da bile PKK güçlerinin en büyük kısmı yeraltında. Yani savaşın teknolojisi böyle. Şu anda Türkiye’nin bilmem kaç bin askeri üssü var. Çok sayıdalar. Bu üslerin hepsi birbirine bağlı. O savaş dron savaşıdır, hava savaşıdır; o savaş Kalaşnikof savaşı değildir. Ama Kürtlerin savaşı gerçekten de Kalaşnikof savaşı. Bu yüzden Rojhilat için de bu stratejinin değişmesi gerekiyor. Yani bu stratejinin ağırlığının dağlardan şehirlere geçtiğini bilmelisin. Yani dağdan sivil topluma geçiyor. Dolayısıyla Kürt stratejisi odağını şehirlerde, sivil toplumun içinde nasıl yer edineceğine yöneltmelidir. Tamam, Kürtler İran hükümetinin despot bir hükümet olduğunu, insan öldürdüğünü söylüyorlar. Bunların hepsi doğru. Ancak dağda kalmak da hiçbir yere varmaz, dağda kalmak çözüm değil. Durum budur. Strateji değiştiğinde, işin ve mücadelenin merkezi de değişir.

Yine Coşkunlar: Niğde’de Yertaş havai fişek fabrikasında patlama

2018’de Niğde’nin Bor ilçesinde ve 2020 yılında Sakarya’nın Hendek ilçesinde meydana gelen patlamaların ardından aynı sermaye grubunun yine Niğde’nin Bor ilçesinde bulunan Yertaş Havai Fişek Fabrikası’nda meydana gelen patlamada 1 işçi hayatını kaybetti, 1 işçi de yaralandı.

Niğde’nin Bor ilçesinde bulunan Yertaş Havai Fişek Fabrikası’nda patlama, Foto: Sosyal medya

Niğde Bor’a bağlı Kemerhisar beldesinde faaliyet gösteren Yertaş Havai Fişek Fabrikası‘nın yer altı deposunda saat 16.45 civarında büyük bir patlama meydana geldi. İtfaiyenin müdahalesiyle yangın büyümeden söndürülse de patlama sonucu, ilk belirlemelere göre Nuri Özkan hayatını kaybetti, Yasin Demirbaş ise yaralandı.

Niğde Valisi Nedim Akmeşe, patlamanın ardından çıkan yangının söndürüldüğünü belirterek “Bu yerler güvenlik önlemleri alınmış şekilde konumlandırılıyor. İmalat bütün halde değil, parça parça yerlerde yapılıyor. Şu anda devam eden bir durum yok. Hayatını kaybeden vatandaşımıza başsağlığı, yaralı işçimize de geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz” ifadelerini kullandı.

Yertaş havai fişek fabrikasında 2018 yılında meydana gelen patlama, Foto:AA

Aynı fabrikada 27 Ocak 2018 tarihinde de benzer bir patlama yaşanmış, İlyas Ünlü ve Muharrem Alkan isimli iki işçi hayatını kaybetmişti.

Bir şirketin evrimi: Coşkunlar’dan Yertaş’a

Bugünkü patlamanın yaşandığı Yertaş Havai Fişek Fabrikası, 2020 yılında Sakarya’nın Hendek ilçesinde büyük bir felakete sahne olan Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası ile aynı sermaye grubuna ait.

Yertaş havai fişek fabrikasının sitesinde şirket hakkında açıklaması

Sürekli yaşanan ölümlü kazalar sonrası kamuoyu tepkisinden sıyrılmak için “Coşkunlar”, “Büyük Coşkunlar”, “Venüs Coşkunlar” gibi isimlerle faaliyet gösteren şirket, bir süredir rotayı Niğde ve Sivas’a çevirmişti. Yertaş’ın resmi sitesindeki açıklama şöyle:

“Şirketimiz 2009 yılında merkezi Ankara olarak kurulmuştur. 2014 yılında şu anki fabrika sahibi Arif Yunus Coşkun tarafından bütün hisseleriyle satın alınmıştır. 27.11.2016 tarihinde şirket adına resmen patlayıcı maddeler ve havai fişek ürünleri üreten fabrika kurulmuş ve inşaat tamamlama ve izin alma işlemleri yapılmıştır.”

Sektörde tekel konumunda olan Coşkunlar Ailesi’nin bir ferdi olan Arif Yunus Coşkun’un devraldığı bu tesisler, ne yazık ki isim değiştirse de patlama olaylarıyla gündeme gelmeye devam ediyor.

2020 Hendek faciası ve yargı süreci

3 Temmuz 2020’de 7 işçinin ölümüyle sonuçlanan ve 127 işçinin yaralandığı Hendek’teki patlama, kilometrelerce öteden hissedilmişti. Olayın ardından başlatılan hukuki süreç, Türkiye’deki iş cinayeti davalarının cezasızlıkla sonuçlanmasına çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.

Hendek’te 2020 yılında meydana gelen patlama, Foto: Sosyal medya

Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 28 Şubat 2022’de görülen karar duruşmasında, fabrika sahiplerinden Yaşar Coşkun ve Ali Rıza Ergenç Coşkun’a “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 16 yıl 3’er ay hapis cezası verdi.

Kararın temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesi, tarihi bir bozma kararına imza attı. Yargıtay, Yaşar Coşkun’un daha önceki patlamalara ve uyarılara rağmen güvenli çalışma ortamı sağlamadığı, ruhsatsız yapılar inşa edildiği ve izinsiz barut depolandığı gerekçesiyle eylemin “bilinçli taksir” değil, doğrudan “olası kastla öldürme ve yaralama” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine hükmetti.

Ancak dosyanın geri gönderildiği Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay’ın “olası kast” kararına uymayarak eski kararında direndi. Mahkemenin bu direnme kararıyla birlikte, davadaki tek tutuklu sanık olan Yaşar Coşkun tahliye edildi. Bu karar, duruşmayı takip eden mağdur aileleri ve avukatları tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı.

Şirketin savunma kalkanı: İşçiyi suçlamak

Geçmiş felaketlerin ardından grubun eski Genel Müdürü Yaşar Coşkun’un sergilediği tutum, şirketin iş güvenliğine bakış açısını da özetliyor. Coşkun, 2009 yılında meydana gelen bir patlama sonrasında ölen işçileri hedef alarak, “Fitilleri yanlış kolilemişler, koruyucu kıyafeti ‘hava sıcak’ diye giymemişler” dedi. Coşkun 2011 yılında meydana gelen başka bir patlamadan sonra hayatını kaybeden 26 yaşındaki Hediye Hallaç için “Vücudunda yanık yoktu, doktorun dediğine göre korkudan ödü patlamış” ifadelerini kullandı.

Yaşar Coşkun Çin’deki patlamaları örnek göstererek, “Çin’de yüzlerce insan ölüyor, bizde 1 kişi ölüyorsa demek ki Avrupa’nın en güvenli fabrikasıyız” savunmasını yaptı.

Bilirkişi raporuna yansıyan bilimsel veriler

2020’deki Hendek patlamasının ardından Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kimya Mühendisleri Odası adına patlayıcı uzmanı Süleyman Polat tarafından hazırlanan rapor, fabrikadaki üretim usulsüzlüklerini kanıtlar nitelikteydi:

  • Patlama Şiddeti: Mevzuatta havai fişekler düşük risk grubunda yer almasına rağmen, infilak eden malzemenin patlama hızı saniyede 5400 metre olarak hesaplandı. Bu hız, madencilikte kullanılan ANFO (4400 m/sn) ile endüstriyel patlayıcı TNT (6930 m/sn) arasında, son derece yıkıcı bir seviyeye işaret ediyor.
  • Patlayıcı Miktarı: Kandilli Rasathanesi tarafından 111 saniye içinde kaydedilen 7 ayrı şok dalgası ve 1.8 kilometre uzağa ulaşan hava şoku basıncına göre, fabrikada en az 40 ton piroteknik malzemenin infilak ettiği tespit edildi.

TMMOB’un raporlarında; yönetmeliklerin uygulanma tarihlerinin sürekli ertelendiği, idari denetimlerin eksik yapıldığı ve asıl patronların sorumluluktan kaçarak tüm hukuki yükü kâğıt üzerinde görevlendirilen teknik personelin üzerine yıktığı önemle vurgulanıyor.

19 yılda yaşanan 10. patlama
Bugün Niğde’de meydana gelen can kaybı, söz konusu sermaye grubuna ait tesislerde 2007 yılından bu yana basına ve resmi kayıtlara yansıyan onuncu patlama olarak kayıtlara geçti. Geçmişten günümüze yaşanan o olayların bilançosu:
  • 1 Eylül 2007 (Sakarya): Barut üretiminde kömür öğütülürken çıkan kıvılcım nedeniyle 1 işçi yaralandı.
  • 21 Mayıs 2009 (Sakarya): Maytap imalathanesinde meydana gelen patlamada 3 işçi yaralandı.
  • 17 Ağustos 2009 (Sakarya): Laboratuvar bölümünde binaların yıkıldığı patlamada 1 işçi öldü, 33 işçi yaralandı.
  • 29 Eylül 2009 (Sakarya): Fitillerin kurumadan kesilmesi kaynaklı patlamada 1 işçi öldü, 1 işçi yaralandı.
  • 11 Şubat 2011 (Sakarya): İmalat bölümündeki patlamada 1 işçi hayatını kaybetti, 14 işçi yaralandı.
  • 30 Haziran 2013 (Sakarya): Yarı mamul deposuna sıçrayan alevler sonucu 15 işçi yaralandı.
  • 14 Aralık 2014 (Sakarya): Üretim bandında meydana gelen patlamada 1 işçi hayatını kaybetti.
  • 27 Ocak 2018 (Niğde/Yertaş): Üretim tesisindeki patlamada 2 işçi yaşamını yitirdi.
  • 3 Temmuz 2020 (Sakarya/Hendek): Fabrikadaki ardışık patlamalarda 7 işçi öldü, 127 işçi yaralandı. (Alanda kalan atıkların daha sonra taşınması sırasında yaşanan patlamada 3 asker şehit oldu.)
  • 26 Haziran 2026 (Niğde/Yertaş): Yer altı deposunda meydana gelen patlamada 1 işçi hayatını kaybetti, 1 işçi yaralandı.

Kaynak: Gazete Duvar, Sol Haber, Cumhuriyet, TMMOB, AA, bianet, nihaplus

“Kî Me Ez”: Bir dönemin hafızası belgeselde hayat buluyor

Ünlü Kürt Şair Cegerxwin’in hayatını anlatan “Kî Me Ez” belgeseli Stocholm’de galasını yaptı. Filmin yönetmeni Esin Akgül, “Cegerxwîn’i anlatmak aslında yalnızca bir şairi anlatmak değil, Kürt edebiyatının şekillendiği bir dönemi, dönemin toplumsal gerçekliğini ve kültürel hafızasını da anlatmak anlamına geliyor” dedi.

Esin Akgül

2003 yılında Nusaybin sınır kapısından Qamişlo’ya geçtiğimde Cegerxwin’in mezarının bu kentte olduğundan bihaberdim. ABD’nin Irak’a müdahalesini yerinde izlemek için Dicle Haber Ajansı (DİHA) adına Irak’a geçmek istemiş, ancak o dönem sadece belirli gazetecilerin Silopi Sınır Kapısı’ndan Federe Kürdistan Bölgesi’ne ve ardından Irak’a gidişine izni verdikleri için Suriye-Rojava tarafından Irak’a geçmek için Qamışlo’ya geçmiştim. Baas rejiminin en güçlü olduğu bu dönemlerde buradan da geçişim engellenince, önce Şam’a oradan Ürdün’e oradan da Bağdat’a varabilmiştim.

Böylece, 5 saatlik yol 5 günde tamamlanmıştı. Qamişlo’da kaldığım birkaç gün boyunca gazeteci olduğumu gizlemek zorunda kalmış, yeni çıkan dijital fotoğraf makinelerden büyüklüğünden dolayı çamaşır makinesi dediğimiz sadece 3 fotoğraf çekilebilen disketli fotoğraf makinasını saklamış, yerine fasülye adını taktığımız avuç büyüklüğünde zoom özelliği olmayan makine ile bu kentte fotoğraflar çekmiştim. PYD’nin henüz kurulmadığı, tüm Kürt örgütlerinin yasak olduğu bu dönemde Qamişlo, o zamanlar da Kürdi özellikleri ağır basan bir kentti. Nitekim gittiğim Temmuz ayından birkaç ay sonra PYD kurulacak ve şimdiki Rojava’nın ilk tohumları ekilecekti.

Cegerxwîn’in mezarının bakımını yapan Ahmed ailesinin çocuğu, Qamişlo, 2003, Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Mart 2004’te ise Baas rejimi tarafından Qamişlo katliamı gerçekleşecek, 52 kişi burada hayatını kaybedecekti. Baas rejiminin baskısı altındaki bu şehirde aynı dili konuşuyor olsak bile insanların güvenini kazanmak zaman gerektiriyordu. Rastgele tanıştığım, konuşmaya çalıştığım birkaç kişi, konu Kürt edebiyatı ve şiirine gelince Cegerxwin’in mezarının iki mahalle ötemizdeki evinin bahçesinde olduğunu söyledi. O dönem çok fazla ziyaretçinin gitmediği Cegerxwin’in evinde ve evin içindeki mezarında bazen gizli bazen açık şiir ve edebiyat söyleşileri, toplantıları yapılıyordu. Cegerxwin’in evine de fasülye dediğimiz fotoğraf makinası ile gitmiş ve bu haber için kullandığım fotoğrafları çekmiştim. Cegerxwin çocuklarının gelmediği zamanlar evin mezarlığın temizliğini Ahmed ailesinden fotoğraftaki 14 yaşındaki Abdullah Ahmed yapıyordu.

Cegerxwîn: Sürgünlerle geçen bir ömrün haritası
Asıl adı Şehmus Hasan olan Cegerxwîn; Kürt kültürünün, dilinin ve siyasi tarihinin en önemli şair, yazar ve eğitmenlerinden biridir. Kürtlerin maruz kaldığı baskıları, asimilasyonu, yoksulluğu ve barış arayışını şiirlerinde yoğuran sanatçının hayatı, doğduğu topraklardan başlayıp Stockholm’de son bulan tarihi bir yolculuktur.
“Halkım gibi yaralıyım ben de. Yüreğim yaralı. Kanıyor ciğerim. O yüzden adım ciğeri yaralı Cegerxwîn”
– Hawar Dergisi, 1932
Adım Adım Cegerxwîn’in Yaşam Rotası
1903 Batman (Gercüş)
Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Hesarê (Hisar) beldesinde dünyaya geldi. Asıl adı Şehmus Hasan’dır.
1914 Amûdê (Rojava)
I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle ailesiyle birlikte Kuzey ve Doğu Suriye’nin Amûdê kentine göç etti. Küçük yaşlarda çobanlık ve ırgatlık yaptı.
1921 – 1925 Diyarbakır
18 yaşında Diyarbakır’a gelerek medrese eğitimine başladı. Kürt kültürü ve dünya edebiyatı klasikleriyle burada tanıştı. 1925’te Şeyh Said isyanına katıldı.
1925 – 1928 Bağdat & Amûdê
İsyanın bastırılmasının ardından Bağdat’a geçti ve İslami eğitimini sürdürdü. Ardından Amûdê’ye dönerek Seydayê Mele Ubeydullah ve Seydayê Mele Fethullah’tan ilmi icazet aldı. İlk Kürtçe şiirlerini (1928) yazmaya başladı.
1937 – 1948 Qamişlo & Şam
Xoybûn örgütü içerisinde yer aldı. 1946’da Qamişlo’ya geçerek Civata Azadî û Yekîtiya Kurd siyasi yapılanmasının başına geçti. 1948’de Suriye Komünist Partisi’ne üye oldu ve 1954’te mebus adaylığını ilan etti.
1959 Irak (Bağdat Üniversitesi)
Bağdat Üniversitesi’nde Kurmanci şivesiyle Kürtçe ders veren ilk öğretmen oldu. Birçok öğrenci yetiştirdi ve Kürt dili üzerine akademik çalışmalara imza attı.
1969 – 1973 Güney Kürdistan & Lübnan
Mela Mustafa Barzani liderliğindeki mücadeleye destek verdi. Baas rejiminin baskıları artınca Lübnan’a geçerek meşhur “Kîne Em?” (Biz Kimiz?) eserini yayımladı.
1979 – 1984 Stockholm (İsveç)
Siyasi iklim nedeniyle İsveç’e yerleşerek edebi çalışmalarına burada ağırlık verdi. 22 Ekim 1984’te Stockholm’de hayatını kaybetti. Naaşı, vasiyeti üzerine Qamişlo’ya getirilerek defnedildi.
Cegerxwîn’in Kaleminden Miras: Eserleri
Hayatı boyunca sadece bir şair değil; aynı zamanda bir sözlükbilimci, tarihçi ve öğretmen olarak da çalıştı. Ardında bıraktığı geniş külliyat, günümüzde Kürt dilinin temel yapı taşları arasında kabul edilmektedir.
Şiir Divanları
  • Prîsk û Pêtî (1945, Şam)
  • Sewra Azadî (1954, Şam)
  • Kîme Ez? (1973, Beyrut)
  • Ronak (1980, Stockholm)
  • Zend-Avista (1981, Stockholm)
  • Şefeq (1982, Stockholm)
  • Hêvî (1983, Stockholm)
  • Aşîtî, Salar û Mîdya, Şerefnama Menzûm (2003, İstanbul)
Dil, Kültür ve Tarih
  • Destûra Zimanê Kurdî – Kürt Dil Bilgisi (1961, Bağdat)
  • Ferheng – Sözlük 1. ve 2. Bölüm (1962, Bağdat)
  • Folklora Kurdî – Kürt Folkloru (1988, Stockholm)
  • Tarîxa Kurdistan – Kürdistan Tarihi, 3 Cilt (1985-1987, Stockholm)
Öykü
  • Reşoyê Darê (2008, Diyarbakır)
  • Cim û Gulperî (2008, Diyarbakır)

Cegerxwin’i anlatmanın zorluğu

Bu ziyaretimin üzerinden 21 yıl sonra ve bundan iki yıl önce Cegerxwin yine hayatıma dahil olacaktı. Bu sefer de bir belgesel çalışmasıyla. Esin Akgül ile tanışmıştım. Akgül, Cegerxwin için bir belgesel çalışması başlattığını anlatmış ancak Cegerxwin’i araştırdıkça tabiri caizse içinde kaybolduğundan bahsetmişti. Hem böyle bir çalışmanın heyecanını yaşıyordu Esin Akgül ama aynı zamanda Cegerxwin’i hakkı ile yansıtma kaygısını yaşıyordu. Devrimci, şair, edebiyatçı, entelektüel gibi bir çok özelliği olan Cegerxwin’i anlamak, anlatmak elbette zordu. Esin Akgül bu zorlu yolculuğu, geçtiğimiz günlerde tamamlı ve Cegerxwin’in “Kî Me Ez” belgeseli geçen hafta Stocholm’de izleyici ile buluştu.

Belgesel vesilesiyle görüştüğüm Akgül, Cegerxwîn belgeseli üzerine çalışırken kendisini en çok etkileyen şeyin Cegerxwin’in üretkenliği ve kararlığı olduğunu belirtti: “Hayatı boyunca çok zor koşullarla karşılaşmasına rağmen yazmaktan, düşünmekten ve üretmekten vazgeçmemiş olması çok etkileyiciydi. Bunun yanında, Kürt dili ve edebiyatına duyduğu güçlü bağlılık da beni etkileyen en önemli yönlerinden biriydi.”

Esin Akgül üç yıl boyunca belgeselin yapımı ile uğraştı ve ortaya çıkan çalışmada Cegerxwin’i anlatmanın sadece bir şairi anlatmak olmadığını söylüyor: “Çünkü onun hayatı ile şiiri birbirinden ayrılmaz bir bütünlük oluşturuyor. Araştırdıkça şunu daha da net fark ettim, ki , Cegerxwîn’i anlatmak aslında yalnızca bir şairi anlatmak değil Kürt edebiyatının şekillendiği bir dönemi, o dönemin toplumsal gerçekliğini ve kültürel hafızasını da anlatmak anlamına geliyor. Bu nedenle onun hikâyesini merkeze alarak daha geniş bir tarihsel ve edebi panorama sunmayı hedefledik. Ve Cegerxwîn gibi bir devrimciyi, şairi beyaz perdeye yansıtmaya karar verdik.”

Toplumsal ve kültürel hafıza

Cegerxwin’in çok yönlü olduğunu belirten Akgül, “Cegerxwîn’i tek bir tanımın içine sığdırmak mümkün değil. O hem şair, hem düşünür, hem devrimci, hem siyasetçi, hem de yaşadığı dönemin toplumsal ve kültürel hafızasını taşıyan önemli bir isim. Bu nedenle onu anlatırken hiçbir yönünü diğerinin önüne geçirmemeye çalıştık” diye konuştu.

Araştırmalar sırasında çok sayıda belge, tanıklık ve hikayeye de ulaştıklarını belirten Akgül, “Sanırım en çok zorlandığımız konu, bu kadar zengin bir yaşam öyküsünü belirli bir süreye sığdırabilmekti. Ulaştığımız onca belge ve hikayeyi filme dahil etmek mümkün değildi. Bu yüzden bir yandan anlatının akışını korurken, diğer yandan Cegerxwîn’in çok katmanlı kişiliğini görünür kılmaya çalıştık” diye konuştu.

Kuşakların buluşması

Stockholm’daki gala gösterimin oldukça verimli geçtiğini belirten Akgül, “Bizim için oldukça anlamlı ve heyecan vericiydi. İzleyicilerin filme gösterdiği ilgi ve gösterim sonrasında paylaştıkları görüşler, belgeselin amacına ulaştığını hissettirdi. Özellikle farklı kuşaklardan izleyicilerin Cegerxwîn’in yaşamı ve mirası üzerine yürüttüğü tartışmalar bizim için çok değerliydi. Bu ilgi, böyle bir çalışmanın ne kadar gerekli olduğunu da bir kez daha gösterdi” diye konuştu.

“Kî me ez” belgeselinin galası, Stockholm, Foto: Esin Akgül

Belgeseli mümkün olduğu kadar geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflediklerini belirten Akgül, “Belgeseli farklı şehirlerde ve ülkelerde izleyiciyle buluşturmak ve festival başvurularımız, çeşitli gösterim planlarımız devam ediyor. Özellikle Avrupa’daki kültür merkezleri, film festivalleri ve Kürt toplumunun yoğun olduğu kentlerde gösterimler gerçekleştirmeyi hedefliyoruz. Cegerxwîn’in hikâyesini daha geniş kitlelere ulaştırmayı amaçlıyoruz” dedi. İnsan hikayelerini merkeze alan ve toplumsal hafızaya katkı sunan çalışmalara devam edeceğini belirten Akgül, “Özellikle kültürel hafıza, edebiyat, sanat ve toplumsal tarih alanlarında anlatılmayı bekleyen birçok önemli hikâye var” diyerek önümüzdeki dönem çalışmalarını sürdüreceklerini söyledi.

Esin Akgül hakkında
1975 yılında Almanya’da doğdu. Ortaokul mezunu olan yönetmen, uzun yıllardır gazetecilik ve belgesel yönetmenliği alanlarında çalışmalar yürütüyor. Kariyeri boyunca araştırma, içerik geliştirme, senaryo oluşturma, çekim planlama ve ekip koordinasyonu konularında derin bir deneyim kazandı. Toplumsal, kültürel ve tarihsel konuları ele alan belgesel projeleriyle gerçek yaşam hikâyelerini izleyiciye aktarmayı amaçladı.
Çalışmalarında özellikle Kürt tarihi, kültürü ve edebiyatı üzerine yoğunlaşarak farklı coğrafyalardaki toplumsal hafızayı kayıt altına almaya odaklandı.
Belgesel Projeleri
2010 – 2012 | Türkiye
“Min Kîyim” – Şêbizeynî Aşireti Belgeseli
Şêbizeynî Aşireti’nin tarihi, kültürel yapısı ve toplumsal yaşamını konu alan belgesel çalışması.
2021 – 2022 | Avrupa
“Lêger” – İç Anadolu Tarihi Belgeseli
İç Anadolu’nun tarihsel ve kültürel mirasını araştıran ve belgeleyen proje.
2025 – 2026 | Avrupa
“Kî Me Ez” – Kürt Şair Cegerxwîn Belgeseli
Kürt edebiyatının önemli isimlerinden Cegerxwîn’in yaşamı, eserleri ve düşünsel mirasını konu alan belgesel çalışması.

Dilovası ailelerinin adalet nöbeti sonuç getirdi

7 işçinin yaşamını yitirdiği Dilovası Katliamı’nın ardından ailelerin başlattığı adalet nöbeti sonucunda aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu 7 kamu görevlisi tutuklandı. Kararı değerlendiren dava avukatı Umutcan Tarcan cezasızlık rejiminin sokaktaki kararlılıkla aşıldığını belirtirken patlamada ailesini kaybeden Emine Bulut ise 7 aydır ilk defa mutlu olduğunu söyledi.

Mağdur aileleri 20 Mayıs’taki duruşma öncesinde basın açıklaması yaptı, Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirmesine sebep olan patlamanın ardından hayatını kaybeden işçilerin ailelerinin iki hafta önce Gebze Meydanı’nda adalet nöbetine başlaması sonuç getirdi.

Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı dün (25 Haziran) aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu yedi müdür ve bir zabıta personeli hakkında yakalama, arama ve el koyma kararı verdi. Bu karar doğrultusunda dün gözaltına alınan sekiz kişiden yedisi bu sabah denetim ve sorumluluk ihmalinden tutuklandı.

Tutuklananlar alınanlar arasında Dilovası Belediyesi Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Cihan Sorgucu, Dilovası Belediyesi Eski İmar ve Şehircilik Müdürü (Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı) Hüseyin Öztürk, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Selim San, Dilovası Belediyesi Yapı Kontrol Müdürü Muammer Telli, Dilovası Belediyesi Eski Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür V. Nizamettin Balcı bulunuyor.

Av. Tarcan: “Aileler mücadeleyi sokağa taşıdı”

Niha+’ya konuşan dava avukatlarından Umutcan Tarcan gözaltıların işçi ailelerinin kararlı mücadelesinin sonucu olduğunu savundu.

Avukat Umutcan Tarcan, Fotoğraf: Kocaeli Üniversitesi

Türkiye’de pek çok iş cinayeti işlendiğini belirten Tarcan, avukatlık pratiği olarak da, politik pratiklerde de en çok karşılaştıkları konunun iş cinayeti davalarında hem kamu görevlileri hakkında soruşturma izni dahi verilmemesi hem de düzenli olarak bir cezasızlık rejiminin dayatılması olduğunu savundu.

Bunu aşmanın yolunun da sadece mahkemelerde mücadele etmekten değil, mücadeleyi sokağa taşımaktan geçtiğini söyleyen Tarcan, Dilovası ailelerinin de bunu başardığını vurguladı:

“Çok uzun süredir, neredeyse katliamın yaşandığı günden bu yana sadece hukuki mücadeleyi değil, fiili politik mücadeleyi de çok kitlesel, başarılı bir şekilde yürütüyorlar. Eğer böyle bir kamuoyu baskısı oluşturulmasaydı, geçmişte yaşadığımız pek çok deneyimde olduğu gibi yine dosyanın kamu görevlilerinin hiçbir şekilde yargılanmadığı, patronlarla iktidar bürokrasisi arasındaki ilişkinin teşhir edilmediği bir zeminde, kamuoyundan kaçırılarak yürütüleceği pek olasıydı.”

“Tahliyeler durdurulmalı”

Dilovası Belediyesi’nde yaşanan tutuklamalarda Dilovası ailelerinin meseleyi kitleselleştirmesinin çok büyük payı olduğunu söyleyen Tarcan, mücadeleyi devam ettirmenin de gerekli olduğunu belirtti. Dilovası Belediyesi’nin yanı sıra Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Sosyal Güvenlik Kurumu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi kurumların da sorumluluğu olduğunu söyleyen Tarcan, bu nedenle mücadeleyi, politik zeminde de yürüterek bunun devamlılığını sağlamak gerektiğinin altını çizdi.

Tarcan, ailelerin diğer taleplerini de anlattı:

“Aynı şekilde başka talepler de var. Onların da dile getirildiği bir süreç yaşayacağız önümüzdeki dönemde. Bunların başında bu davanın kamuoyundan kaçırılmasının önüne geçilmesi geliyor. Bir an önce davanın Gebze’ye taşınması ve Gebze’de devam ettirilmesi, cezaevi koridorlarından kurtarılması gerekiyor. Ali Osman Akat hakkında da zaten yaşanan güncel gelişmelerden biri o. Öldürme suçundan bir soruşturma başlatıldığını öğrendik. O soruşturmanın en kısa süre içinde tamamlanarak onun da öldürme suçundan yargılanıyor olması gerekiyor. Tahliyelerin durdurulması gerekiyor.”

Emine Bulut: “7 aydır hiç bu kadar mutlu olmamıştım”

Patlamada annesi ve ablasını kaybeden Emine Bulut da duygu ve düşüncelerini Niha+ ile paylaştı:

“Son dönemde hiç bu kadar mutlu olmamıştım. 7 aydır gülmeyen yüzüm iki gündür hep gülüyor. Şükürler olsun. Bu günleri de gördük. Adalet yerini bulmaya başladı. Daha doğrusu adaletin mücadelemizle yerine gelmeye başladığını görmeye başladık.”

Emine Bulut, Fotoğraf: Nazım Özgün Erbulan

Destek gösterenlere teşekkür de eden Bulut, daha fazlası için mücadeleyi de sürdüreceklerini belirtti:

“Sendikalara, sivil toplum kuruluşlarına, halkımıza, bize yardımcı olan ve kol kanat geren, yanımızda olan tüm basın yayın çalışanlarına ayrı ayrı buradan teşekkür ediyorum. Çok mutluyum. İnşallah daha iyisini de göreceğiz. Umarım dahası da olacak.“

Ne olmuştu?

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde meydana gelen çıkan yangında Tuğba Taşdemir (17) ile kuzeni Nisanur Taşdemir (15), Cansu Esetoğlu (15), Hanım Gülek (52), Esma Gikan (31), Şengül Yılmaz (59) ve Tuncay Yıldız hayatını kaybetmişti. Yaşanan patlama, sadece işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması değil, aynı zamanda denetim ile görevli kamu kurumlarının kaçak işletmede kayıt dışı ve çocuk işçi çalıştırılmasına göz yumulması nedeniyle de tartışma yaratmıştı.

Dilovası Katliamı’na yönelik soruşturmada aralarında iş yeri sahiplerinin de bulunduğu yedi kişi tutuklanmış, Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Zabıta Müdür Vekili Nizamettin Balcı ve üç zabıta personeli ise görevlerinden uzaklaştırılmıştı. Tutuklanan sanıklardan birisi olan Kurtuluş Oransal, Ceza İnfaz Kurumu’nda kalp krizi geçirerek yaşamını yitirmişti.

Ravive Kozmetik’te yaşanan patlamaya ilişkin davanın ilk duruşması 24 Mart 2026’da, ikinci duruşması ise 20 Mayıs’ta görüldü. Davanın ikinci duruşmasında verilen ara karar ile 3 sanığın tutukluluğunun devamına karar verilirken 3 sanık ise tahliye edilmişti. Fabrika sahipleri ve yakınlarının “olası kast ile ölüme sebebiyet vermek” ile yargılandığı davada verilen tahliye kararları işçi aileleri ve avukatların tepkisine neden olurken, aileler kamu görevlilerine yönelik bir soruşturmanın bir an önce başlatılması gerektiğine de dikkat çekmişti.

Taliban’ın kadın düşmanı uygulamalarının beş yılı: 2021-2026

Taliban polislerinin Herat’ta kadınları darp ederek gözaltına almasının ardından Afganistan’daki kadın haklarının durumu tekrar gündeme geldi. 2021’den beri Afganistan’ın yönetiminde olan Taliban’ın en son uygulaması ise kadınların yanında “mahremi” (erkek vasisi) olmadan markete yalnız çıkmasını yasaklamak oldu.

Fotoğraf: Pexel

8 Haziran’da Afganistan’ın Herat kentinde Taliban Ahlak Polisi’nin en az 30 kadını darp ederek gözaltına almasıyla başlayan protestolar Afganistan’daki kadın haklarının durumunu gösterdi. Taliban polisinin protestoculara ateş açması sonucu bölgede en az 20 kişinin yaralandığı ve yaralananlar arasından biri çocuk iki kişinin hayatını kaybettiği duyurulmuştu. Yerel kaynakların aktardığına göre bazı yaralılar, Taliban’ın hastaneleri kontrol etmesi ve yaralıları tespit ederek yakınlarını gözaltına alması nedeniyle tıbbi yardım dahi alamadı.

Protestoların ardından sosyal medyada Afganistan’daki kadına şiddet videoları tekrar gündem oldu. Afganistanlı gazeteci ve hak savunucusu Nilofar Moradi, bir kadını kırbaç yoluyla darp eden bir erkeğin olduğu videoyu paylaşarak “Burası 2026 yılında Afganistan, Taliban tarafından herkesin gözü önünde kırbaçlanan iki kadın. Afgan kadınlar, en temel insan haklarından ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmış durumda. Bu adaletsizlik sürerken geriye tek bir soru kalıyor: Dünya sağır ve kör mü oldu? Uluslararası toplum, Afganistan’daki milyonlarca kadının yaşadığı acıları neden görmüyor ya da buna karşı neden harekete geçmiyor?” dedi.

Kadın düşmanı en az 100 kararname

Afganistan’da sürdürdüğü totaliter ve kadın düşmanı politikalarla bilinen Taliban, 2001’de devrilmesinin ardından 2021’de tekrar Afganistan hükümetinin başına geçmişti. Afganistan’da Taliban’ın 20 yıl aradan sonra tekrar yönetime geçmesiyle kadına yönelik uygulamalar çok daha derin bir cinsiyet ayrımcılığı (gender apartheid) boyutuna ulaştı. Stop Gender Apartheid platformunun verilerine göre Taliban yönetimi altında geçen bu 5 yılda, kadınların varlığını doğrudan hedef alan 100’den fazla kararname çıktığı kaydedildi.

Taliban’ın 2021’de iktidarı ele geçirmesinin ardından ilk olarak ülkedeki Kadın Bakanlığı feshedildi ve “İyiliğe Emretme ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı” kuruldu. Bu bakanlıkların getirdiği kurallar, kadınları Taliban Ahlak Polisi tarafından kamusal alanda seslerinin duyulmamasından vücutlarını tamamen örtmelerine kadar katı denetlemelere tabi tutuyor. Kısıtlamaya karşı tavır alanları ise “şeriata muhalefet” suçlamasıyla hapis, darp veya ölüm cezasına mahkum ediyor.

Taliban iktidarıyla birlikte önce kadınların eğitim ve çalışma hakları tamamen kısıtlandı. Ardından kamusal alanda kadının varlığına yönelik de kısıtlamalar geldi. 31 Temmuz 2024’te Taliban lideri Hibetullah Ahundzade tarafından onaylanan “Erdem ve Refahı Teşvik Kanunu” ile tüm bu yasaklar tek bir hukuki çerçeveye oturtuldu. Kadınlar artık tek başlarına pazara gidemiyor, doktora gidemiyor, hukuki yardım alamıyor ve kamusal alanda şarkı bile söyleyemiyor.

Ev içi ilişkilere, evlilik yaşına, fiziksel cezaya kadar genişleyen düzenlemelerin olduğu bu ülkede kadına dair fiziksel cezalar ise yönetmelikte “kırbaçlama” (tazir ve hudud), “taşlama” (recm) veya “dayak” cezası olarak geçiyor.

Taliban yönetiminde kadına yönelik kısıtlamalar: 2021–2026 kronolojisi

Ağustos 2021’de iktidara gelen Taliban, bugüne kadar kadın ve kızları hedef alan onlarca kararname çıkardı. Çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı.

2021

Ağustos 2021

Karma eğitime yasak getirildi, erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi yasaklandı. Ortaöğretim düzeyinde kız öğrencilerin okula dönüşü fiilen engellendi.

Eylül 2021

Kadın İşleri Bakanlığı lağvedildi, yerine Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Bakanlığı kuruldu. Meslek sahibi kadınlara “bir sonraki duyuruya kadar” evde kalmaları emredildi.

Aralık 2021

Kadınların mahremsiz (erkek vasi) 72 km’den uzun mesafeye seyahat etmesi yasaklandı. Toplu taşıma araçları bu direktifi uygulamakla yükümlü kılındı.

2022

Mart 2022

Kadınların mahremsiz yurt dışına çıkışı yasaklandı. Okul açılışı ilan edildikten yalnızca birkaç saat sonra kız okulları yeniden kapatıldı, 7. sınıf ve üzeri kız öğrencilerin okullarına kesin yasak getirildi.

Mayıs 2022

Kadınların dışarıda göz hariç tüm vücutlarını örten burka giymesi zorunlu hale getirildi. Mahremsiz toplu taşıma kullanımı yasaklandı, ehliyetin kadınlara verilmesi durduruldu.

Temmuz 2022

Kadın çalışanlara maaş alabilmek için erkek akrabalarını işe göndermeleri teklif edildi. Uçuş görevlisi kadınlar işten çıkarıldı.

Ağustos 2022

Kadınlara yönelik ahlak polisi teşkilatı kuruldu. Üniversitelerde sınıf ayrımı kesinleşti, kadın öğrencilerin okul içinde yüzlerini kapatmaları emredildi.

Kasım 2022

Kadınların halka açık spor salonları, hamamlar, parklar ve eğlence parklarına girişi yasaklandı.

Aralık 2022

Kadınların üniversiteye girişi tamamen yasaklandı. Uluslararası ve yerel STK’larda kadın çalışanlar işten çıkarıldı, aksi takdirde kuruluşların lisanslarının iptal edileceği açıklandı. Bunun üzerine Save The Children, the Norwegian Refugee Council ve CARE gibi bazı uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmaları durduruldu.

2023

Mart 2023

Cumhuriyet dönemi mahkemelerince verilen binlerce boşanma kararı geçersiz sayıldı.

Nisan 2023

BM ajanslarında çalışan Afgan kadınlara yasak getirildi. Herat’ta kadınların ve ailelerin bahçeli ya da açık alanlı restoranlara girişi yasaklandı.

Temmuz 2023

Güzellik salonları kapatıldı, ülke genelinde binlerce kadın bu kararla işini yitirdi.

Ekim 2023

Kandahar’da kabul edilebilir tek örtünme biçiminin burka olduğu okullara yazılı olarak bildirildi.

2024

Mart 2024

Taliban lideri Akhundzada, kadınların alenen recmedilmesinin yeniden uygulamaya konulacağını açıkladı.

Ağustos 2024

“Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Kanunu” yürürlüğe girdi (35 madde). Mevcut tüm kısıtlamalar resmileştirildi, kadınların sesi “mahrem olmayan” erkeklerin yanında alenen duyulamaz hale getirildi. Kadın ve erkeklerin birbirine bakması yasaklandı. Bakanlığa yargı denetimi olmaksızın gözaltı ve cezalandırma yetkisi tanındı.

Aralık 2024

Kadınların hemşirelik ve ebelik okumalarına yasak getirildi. Üniversitelerdeki kadın idari personelin işine son verilmesi için üniversitelere yazılı talimat gönderildi.

2025

Ocak 2025

Uluslararası Ceza Mahkemesi, Taliban lideri Akhundzada ve Baş Yargıç Haqqani hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Kasım 2025

Afgan kadınların BM ajanslarında çalışması tamamen yasaklandı. İran sınırında kadın doktor ve ebelerin hasta kabul etmesi, personelin başörtüsü gerekçesiyle durduruldu.

2026

Ocak 2026

Yeni Ceza Usul Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Kocaların eşlerini, kırık kemik ya da açık yara oluşturmamak koşuluyla, dövmesini meşrulaştıran maddeler içeriyor. Söz konusu yönetmelik üç bölüm, on başlık ve 119 maddeden oluşuyor. Yönetmelik özellikle “golam” (köle) kavramını kullanarak kadınlara, çocuklara yönelik şiddeti yasallaştırıyor.

Mayıs 2026

Adalet bakanlığının 18 No’lu Kararnamesi ile ergenliğe girmiş bir kızın nikaha sessiz kalması evlilik onayı sayılabilir hale getirildi. Yeni ceza kanunu, kadınların kocasının izni olmadan akrabaları ziyaret etmesini suç saydı.

Haziran 2026 (son günler)

Laghman ve Nangarhar illerinde esnafa, mahremsiz alışveriş yapmaya gelen kadınlara satış yapmamaları, aksi takdirde dükkanlarının kapatılacağı ve kendilerinin tutuklanacağı bildirildi.

Not: BM Kadın Birimi verilerine göre Ağustos 2021’den bu yana çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı. Kronoloji, BM Kadın Birimi, Human Rights Watch, Wikipedia ve Hasht-e Subh (8am.media) kaynaklarından derlendi.

Uluslararası boyutta Afganistan’da insan hakları

Dünya genelinde ülkelerin özgürlük, demokrasi ve insan hakları durumlarını inceleyen Freedom House’un 2026 verilerine göre Afganistan, 100 üzerinden 8 puan alarak özgür bir ülke olmadığını tescillemiş oldu. Freedom House, bu verilerde Taliban’ın bütün politik ve sivil hakları askıya aldığını ve kadınların ve etnik azınlıkların ciddi özgürlük kısıtlamalarıyla karşı karşıya kaldığının altını çiziyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insanlık dışı muamele riski bulunan ülkelere geri göndermeyi yasaklasa da Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa Birliği ülkesi, bu sözleşmeyi aşarak Afganistan’a sınır dışı işlemlerini sürdürüyor. Özellikle Pakistan ve İran gibi sınır ülkelerinden sınır dışı edilen Afganistan vatandaşlarının sayısı milyonlarca.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) Nisan 2026 raporuna göre eğitimli kadın personeller kamu hizmetlerinden çekilirken 1 milyon kız çocuğunun eğitimi ise engelleniyor. Birleşmiş Milletler (BM) Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA) Sorumlusu Georgette Gagnon, 8 Haziran 2026’daki bir toplantıda Afganistan’da yaklaşık 22 milyon kişinin (nüfusun neredeyse yarısı) insani yardıma muhtaç olduğunu ve ülkedeki insan hakları krizinin derinleştiğini vurgulamıştı.

Öte yandan BM tarafından 18-19 Şubat 2024’te Katar’ın başkenti Doha’da organize edilen Afganistan konulu toplantıya Taliban, davet edilmiş olmasına rağmen kendilerinin Afganistan’ın tek temsilcisi olarak tanınması, yurt dışında bulunan Afganistanlı muhalif siyasi grupların ve sivil toplum temsilcilerinin toplantıya davet edilmemesi gibi şartların yerine getirilmemesini gerekçe göstererek heyet göndermemişti. Afganistan’la diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sürdüren Rusya ise Taliban’ın pozisyonunu destekleyen bir tutum sergileyerek toplantıya katılmamıştı.

BM Özel Raportörleri, Uluslararası Af Örgütü, UNICEF ve UNAMA Afganistan’daki insan hakları ve kadın haklarına dair düzenli raporlar yayınlasa da Taliban’ın BM’yi “talep ettiği şartlar gerçekleşmeden” muhatap almayı reddetmesi veya 2022 yılında Taliban’ın İnsan Hakları Komisyonu’nu feshetmesi gibi uygulamalar, uluslararası baskıyı genellikle işlevsiz kılıyor. Bu noktada Afgan diasporası, çeşitli eylemsellikler üzerinden Afganistan’daki hak ihlallerini birçok ülkenin gündemine koyabiliyor.

Taliban yönetiminde kadın karşıtı politikaların baş sorumluları

Ağustos 2021’den bu yana 80’i aşkın kararname yayımlayan Taliban yönetiminin mimarları. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), aralarından ikisi hakkında insanlığa karşı suç gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Molla Hasan Ahund

Yüce Lider — En Üst Otorite

Molla Hibetullah Ahundzade

Taliban’ın hem dini hem siyasi lideri ve tüm kararne­melerin nihai imzacısıdır. Kandahar’da inzivada yaşayan Ahundzade, uluslararası baskılara kapalı, son derece tutucu bir çizgi izlemektedir. Kadınların üniversiteye girişinin yasaklanmasından recm cezasının yeniden getirilmesine kadar tüm kararlar onun onayıyla yürürlüğe girer. Kabine görüşleri bu süreçte belirleyici değildir.

UCM Tutuklama Kararı — Temmuz 2025
Molla Hasan Ahund

Başbakan

Molla Hasan Ahund

Geçici hükümetin başı ve hareketin kurucu figürlerinden biridir. 1990’lardaki ilk Taliban iktidarında kadın eğitimine yasak ve cinsiyet ayrımı uygulamalarının mimarlarından sayılmaktadır. Kadınsız kabineyi yönetmiş, Kadın İşleri Bakanlığı’nın lağvedilmesi ilk kararları arasında yer almıştır.

Molla Abdul Gani Birader

Başbakan Yardımcısı

Molla Abdul Gani Birader

Taliban’ın kurucularından ve ABD ile Doha Anlaşması’nı müzakere eden kişidir. Ayrıca Taliban’ın siyasi işlerinden sorumlu en üst düzey yöneticisi konumunda.

Molla Muhammed Yakup

Savunma Bakanı

Molla Muhammed Yakup

Taliban’ın kurucusu Molla Muhammed Ömer’in oğludur. Güvenlik güçlerinin komutanı sıfatıyla kadın karşıtı kararne­melerin yerelde uygulanmasından doğrudan sorumludur. Harekette güçlü bir hanedanlık meşruiyeti taşımaktadır.

Siraceddin Hakkani

İçişleri Bakanı

Siraceddin Hakkani

Hakkani Ağı’nın lideri ve Taliban yönetiminin güç odaklarından biridir. Ahlak polisi ve iç güvenlik güçlerinin başında bulunarak kadınlara yönelik yasakların uygulanmasından sorumludur. ABD’nin en çok aranan listesindedir.

Mevlevi Emirhan Muttaki

Dışişleri Bakanı

Mevlevi Emirhan Muttaki

Taliban’ın uluslararası görüşmelerindeki görünür tek yüzüdür. Kadın yasaklarına yönelik uluslararası eleştirileri savuşturması ve politikaları “İslami yönetim” çerçevesinde sunması basına yansımıştır.

Mevlevi Abdul Hakim Hakkani

Baş Yargıç — Adalet Bakanı

Mevlevi Abdul Hakim Hakkani

Taliban yargı sisteminin başı olarak kadın karşıtı politikaların hukuki çerçevesini inşa etmiştir. Ocak 2026’da yürürlüğe giren ve eşe fiziksel cezayı meşrulaştıran Ceza Usul Yönetmeliği’nin mimarı olarak değerlendirilmektedir.

UCM Tutuklama Kararı — Temmuz 2025
Not: Kaynaklar: UCM, Human Rights Watch, Anadolu Ajansı, Wikipedia.

Afganistan vatandaşları ve hak savunucuları, Herat ve Kabil başta olmak üzere birçok kentte “Eğitim, İş, Özgürlük” sloganları atarak Taliban polislerinin kız çocuklarını ve kadınları darp etmesini ve “kıyafet kurallarına uymama” gerekçesiyle tutuklamasına tepki gösteriyor. Afganistan’da Afgan Kadınlarının Kendiliğinden Hareketi, Mor Cumartesiler Hareketi, Afgan Kadınları için Adalet ve Özgürlük Hareketi gibi kadın hareketleri, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü başta olmak üzere birçok kez Taliban yönetimine karşı protesto eylemleri gerçekleştiriyor ve erkekler tarafından ağır baskı ve işkenceye maruz kalan kadınların sesi oluyor. Bu kadın hareketlerinin bir kısmı Afganistan’da “yeraltı örgütlenmesi” yaparken bir kısmı ise uluslararası kamuoyuna Afgan kadınlarının sesini duyurmak amacıyla hareket ediyor.

KDP-YNK anlaşmazlığı yeni riskler barındıyor

20 ayı aşkın süredir devam eden hükümet krizi, Kürdistan Bölgesi’ni sadece siyasi bir çıkmaza değil, aynı zamanda idari ve askeri bir bölünmüşlüğe sürüklüyor. Erbil ve Süleymaniye arasındaki denge arayışı, yerel siyasetin ötesine geçerek bölge güvenliğini tehdit eden kritik bir kırılma noktasına dönüştü.

IKYB Parlamentosu

Irak Federe Kürdistan Bölgesi’nde 20 Ekim 2024’de yapılan seçimlerin üzerinden 20 ayı aşkın bir süre geçmesine rağmen henüz hükümet kurulamadı. 105 sandalyeye sahip parlementoda 50+1’i bulan bir ittifak kurulamadığı için bölgedeki siyasi kriz derinleşiyor.

20 Ekim 2024 yılında yapılan seçimlerde, KDP 40, YNK 23, Yeni Nesil, 16, Kürdistan İslami Birlik (Yekgirtî) 7, Helwest 3, Halk Cephesi (Berey Gel), 2, Goran ve Komal 3 sandalye kazanmıştı.

Seçimlerin ardından KDP ile YNK arasında bakanlıkların yeniden belirlenmesi ve başkanın seçilmesi gibi başlıkların müzakere edildiği 30’u aşkın görüşme sonuç vermedi. Yeni hükümet belirlenmediği için yaklaşık 20 aydır bir önceki seçimde oluşturulan hükümet geçici hükümet olarak faaliyetlerini sürdürüyor. KDP ve YNK arasındaki bu anlaşmazlık sadece Kürdistan Bölgesi Hükümet seçimi için değil Irak Cumhurbaşkanı seçiminde de yansıdı ve Kürtler parçalı duruşları nedeniyle Irak Cumhurbaşkanı seçimi de zamana yayıldı.

IKBY Siyasi ve İdari Etkinlik Haritası
Sarı Bölge: Kürdistan Demokrat Partisi (KDP)

KDP’nin temel gücü ve mutlak hakimiyet alanı Erbil (Hewlêr) ve Duhok vilayetlerini kapsar. IKBY’nin başkenti Erbil olduğu için resmi idari yapının merkezinde de KDP’nin ağırlığı hissedilir. Aynı zamanda Türkiye ile sınırı olan Zaho ve çevresi de KDP’nin tam kontrolündedir.

Yeşil Bölge: Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB)

KYB’nin geleneksel tabanı ve siyasi, idari, askeri kontrol noktası Süleymaniye ve Halepçe vilayetleridir. Bu bölge, İran sınırına paralel uzanır ve KYB idaresi bu vilayetlerin güvenliğini, yerel yönetimini kendi askeri (70. Birlik) ve idari kadrolarıyla sağlamaktadır.

Muhalefet ve Diğer Partilerin Etkinlik Alanları
  • Gorran (Değişim Hareketi): Ortaya çıkış noktası ve en güçlü olduğu taban Süleymaniye vilayetidir. KYB içinden çıkarak büyüyen bu hareket, Süleymaniye siyasetinde bir faktördür.
  • Yeni Nesil Hareketi (Naway Nwe): Merkezi ve temel kitlesi ağırlıklı olarak Süleymaniye’dedir, ancak Erbil’de de belli bir protest oya hitap etmeyi başarmış bölge genelinde karşılık bulan güncel ana muhalefettir.
  • İslami Partiler: Kürdistan İslami Birlik (Yekgirtû) Duhok bölgesinde ciddi bir varlık gösterirken; Kürdistan Adalet Topluluğu (Komal) ağırlıklı olarak Süleymaniye ve Halepçe civarında etkilidir.

2005 yılında onaylanan Irak Anayasası’na göre teamüller gereği Cumhurbaşkanı Kürtlerden seçiliyor. KDP ve YNK arasındaki anlaşmaya göre ise o günden itibaren Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’nı KDP’li, Irak Cumhurbaşkanı ise YNK’li bir isimden seçiliyor. Cumhurbaşkanı seçimi konusunda da anlaşamayan her iki parti farklı adaylar ile seçime girerken 11 Nisan’da yapılan seçimi YNK’nin adayı Nizar Amedi kazandı. KDP ise seçimi boykot ederek Nizar Amedi’yi Kürdistan temsilcisi olarak tanımadıklarını duyurdu.

KDP Politbürosu tarafından yapılan açıklamada, “Cumhurbaşkanı makamı için belirlenen aday, Kürdistani mekanizmaların dışında tutulmuştur. Oysa bu makam bir partinin değil, Kürdistan halkının hakkıdır. Ancak bu makam için söz konusu aday bir parti tarafından belirlenmiş ve Irak’ın diğer bileşenlerine mensup bazı taraflarca onaylanmıştır. Bu nedenle bu seçim yöntemini reddediyoruz ve bu şekilde belirlenen bir kişiyi Kürdistan çoğunluğunun temsilcisi olarak tanımıyor, onunla muhatap olmayacağız” ifadelerine yer verildi.

Hükümet görüşmeleri sonuçsuz kaldı

Irak Cumhurbaşkanlığı seçimi bu şekilde çözümlenirken bölgesel hükümetin kurulması ise yapılan onlarca görüşmeye rağmen çözülemedi. Federe Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi teammüllere göre her seçim süreci için Kürdistan Bölgesi Başbakanlığı her iki parti arasında 2 yıl dönüşümlü olarak paylaşılıyordu. Ancak KDP bu teamül bir süredir uygulanmıyor. KDP, Kürdistan Bölgesi Başkanlığı ve Başbakanlığı kendisinde kalmasını istiyor. Buna karşın YNK ise hükümet içinde daha fazla bakanlık ve yetki istiyor. KDP 2023 yılına kadar 11 sandalyelik bileşen kotası ile birlikte yüzde 50’lilik çoğunluğu sağlayıp hükümeti kurabiliyordu. Ancak 2023 yılında Irak Federal Mahkemesi kararı ile Kürdistan Bölge Parlamontosu’nda sandalye sayısı 111’den 100’e ve kota sandalye sayısı ise 11’den 5’e düşürüldü.

Kürdistan Bölgesi yönetiminde tam ortak olmayı isteyen YNK, karar alma süreçlerinde KDP’nin belirleyici hale geldiğini ve bunun siyasi dengeyi bozduğunu savunuyor.

Taraflar arasında İçişleri Bakanlığı ve güvenlik kurumları üzerindeki denetim konusunda yaşanan ayrılıkla birlikte sonuç olarak KDP yönetimdeki ağırlığın kendi elinde kalmasını istiyor, YNK ise eşit ortaklık talebinde bulunuyor.

KDP ve YNK arasındaki bu anlaşmazlık Kürdistan Bölgesi’nde bir çok olumsuzluğu da beraberinde getiriyor. Hükümetin kurulamaması nedeniyle siyasi, ekonomik ve toplumsal krizler ile maaşların ödenmemesi gibi sıkıntılar yaşanırken, merkezi hükümet ile olan ilişkilerde yaşanan parçalı durum nedeniyle Bağdat ile Kürdistan bölgesi arasında yaşanan sorunların çözümü de sürekli erteleniyor.

IKBY Siyasetinin Etkili İsimleri
Mesud Barzani

Mesud Barzani

Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Başkanı

Kürdistan Bölgesi’nin eski başkanı ve KDP’nin tarihi lideridir. Resmi bir hükümet görevi olmamasına rağmen, Sarı Bölge’de (Erbil-Duhok) ve tüm bölge siyasetinde nihai kararları alan en güçlü siyasi figür konumundadır.

Neçirvan Barzani

Neçirvan Barzani

IKBY Başkanı & KDP Başkan Yrd.

Bölgenin mevcut başkanıdır. Özellikle Erbil merkezli diplomaside, Bağdat ve Ankara ile olan ilişkilerin yönetiminde ve KDP ile KYB arasındaki bölgesel krizlerin dengelenmesinde kilit bir rol oynamaktadır.

Bafel Talabani

Bafel Talabani

Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı

Yeşil Bölge’nin (Süleymaniye-Halepçe) fiili lideridir. Parti içi çekişmeleri sonlandırarak KYB’nin askeri (70. Birlik) ve istihbari gücünü tek elde toplamış, Erbil’in politikalarına karşı Süleymaniye’nin özerkliğini savunan ana aktör olmuştur.

Şaswar Abdulvahid

Şaswar Abdulvahid

Yeni Nesil Hareketi (Naway Nwe) Lideri

Süleymaniye çıkışlı bir medya patronu ve siyasetçidir. KDP ve KYB’nin geleneksel ikili iktidarına sert eleştiriler yönelterek her iki bölgede de sistem karşıtı, protest oyların güncel merkezini oluşturmaktadır.

YNK ve Nesil Hareketi’nin ittifakı

KDP ve YNK’nin uzun süren sonuçsuz müzakerelerinin ardından geçtiğimiz aylarda YNK ve Yeni Nesil Hareketi parlementoda birlikte çalışma kararı aldılar. Toplamda 38 sandalyeye tekabül eden bu anlaşma ile Kürdistan Bölgesel Parlemontosu’nda KDP’ye yakın bir sayı elde ederek güç dengelerini kısmen değiştiren bu ittifak ile hükümet kurmaya yetecek sayıya ulaşılamasada KDP’ye karşı Süleymaniye merkezli bu iki hareketin birleşimi yeni bir güç dengesi ortaya çıkardı. Nitekim iki parti Irak Parlemontosu’nda da ortak çalışma kararı alarak önemli bir güç sağladığı görülüyor.

YNK ve Yeni Nesil Hareketi tarafından varılan anlaşmanın ardından YNK Başkanı Bafıl Talabani, KDP ile anlaşıp hükümeti bir an önce kurmak istediklerini belirtirken Yeni Nesil Hareketi Lideri Şaswar Abdulvahid, başbakanlığın KDP dışında bir isimde olması gerektiğini belirterek YNK ile aynı çizgide oldukları mesajını verdi. KDP ise tüm ittifak tekliflerini sürüncemede bırakmasına rağmen hükümet kurulmama gerekçesi olarak YNK’yi gösteriyor. KDP Sözcüsü Mahmud Muhammed, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, YNK’yi süreci tıkamakla suçlayarak “Halkın oyunu ve iradesini hiçe sayarak, zorbalıkla kendini seçim sonuçlarına dayatan ve partilerin aldığı oy ve sandalye sayılarını hesaba katmayan taraf bizzat KYB’dir” ifadelerini kullandı..

KDP: Gerçek temsilci biziz

KDP’nin hem Kürdistan Parlamentosu hem de Irak Temsilciler Meclisi seçimlerinde YNK’den daha fazla o aldığına dikkaç çeken Muhammed, halkın gerçek temsilcisinin KDP olduğunu; YNK’nin ise sadece 23 sandalyeye sahip olarak yalnızca kendi seçmenini temsil ettiğini dile getirdi.

Askeri kriz: Pêşmergenin birleşememesi

KDP ve YNK arasındaki bu siyasi krizin yanında askeri bir kriz olarak değerlendirilebilecek olan peşmergenin birleşmesi sorunu da bulunuyor. Her iki partinin ayrı ayrı silahlı gücü yani Pêşmergesi bulunuyor. 2010 yılında başlayan her iki partiye bağlı Pêşmerge gücünün birleşmesinde 2013 yılına kadar 42 bin Pêşmergenin birleşmesi ile 14 tugay oluşturulmuş ancak daha sonra birleşme süreci durmuştu. 2018’de ABD ve İŞİD’e karşı kurulan uluslararası koalisyonun desteği ve zorlamasıyla bu süreç yeniden başladı ancak halen sonuca ulaştırılamadı. ABD’nin yeni Irak ve Suriye temsilcisi Tom Barrack’ın ABD’nin yeni bölge politikası olarak ilan ettiği ve uygulamaya koymaya çalıştığı bölgede tek ordu, tek merkezi yapı doktrini ile Pêşmergenin Irak ordusu ile entegre edileceği tartışılmış ancak bu durum Pêşmerge Bakanlığı ve KDP tarafından yalanlanmıştı.

Mela Bahtiyar: “Sonuçlar ağır olur”

Federe Kürdistan ve Irak siyasetinde önemli bir fügür olan Kürt Siyasetçi Mela Bahtiyar, geçtiğimiz günlerde Rudaw’a yaptığı açıklamada, hükümet kuramamanın siyasi sonuçlarının ağır olacağı uyarısında bulundu. Mevcut durumun Federe Kürdistan bölgesinin pozisyonunu zayıflattığına dikkat çeken Bahtiyar, bölgede fiilen iki ayrı alan bulunduğunu söyledi. Pêşmerge güçlerinin, polis teşkilatının ve çeşitli kamu kurumlarının yıllardır tam anlamıyla birleştirilemediğini anımsatan Bahtiyar, “Hükümetimiz Koye’den Xaneqîn’e kadar YNK’ye sormadan bir hizmetli bile atayamaz; YNK de Koye’den Zaxo’ya kadar KDP’ye sormadan bir asker atayamaz” dedi.

“Temsilciyi ABD belirler”

Bahtiyar, ABD’nin Irak’ta güçlü ve birleşik bir devlet yapısını desteklediğini, Washington yönetiminin birleşik ordu, birleşik mali sistem ve güçlü merkezi kurumlar görmek istediğini belirterek Federe Kürdistan ile Bağdat arasındaki sorunların çözümünün de bu nedenle önem taşıdığını söyledi. KDP ve YNK’nin mevcut anlaşmazlıklarını aşamaması halinde dış aktörlerin sürece daha fazla müdahil olabileceğini ifade eden Bahtiyar, şunları kaydetti: “Çözseler daha iyi olur ama çözmezlerse, bence sonunda ABD, Kürtlerin temsilcisinin kim olduğuna bizzat karar verir. Durum oraya varmadan çözmeleri en iyisidir.”

20 ayı aşkın süredir her iki partinin anlaşamamasından dolayı kurulamayan bölgesel hükümet, Kürdistan bölgesinde ciddi ekonomik ve siyasi sorunları beraberinde getirirken bir yandan da bölge devletlerinin müdahalelerine karşı bölgeyi savunmasız bırakıyor.

IKYB Siyasi Sistemi: Kronoloji ve Yapısal Analiz
Siyasi Sistemin Ortaya Çıkışı ve Kronolojisi
  • 1946: Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Mahabad’da Mustafa Barzani tarafından kuruldu.
  • 1970: Irak ile Kürt liderler arasında “11 Mart Otonomi Anlaşması” imzalandı.
  • 1975: Celal Talabani önderliğinde Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) kuruldu.
  • 1991: 1. Körfez Savaşı sonrası Raperin (ayaklanma) gerçekleşti. BM kararıyla 36. paralelin kuzeyi “Uçuşa Yasak Bölge” ilan edilerek fiili bir özerklik yaratıldı.
  • 1992: Bölgede ilk parlamento seçimleri yapıldı. KDP ve KYB mecliste %50-50 güç paylaştı ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti (KRG) fiilen kuruldu.
  • 1994 – 1998: KDP ve KYB arasında yaşanan iç savaş (Brakujî) sonucunda bölge idari olarak ikiye bölündü (Erbil ve Süleymaniye).
  • 2003: ABD’nin Irak’ı işgaliyle Baas rejimi devrildi, Peşmerge güçleri koalisyonla hareket etti.
  • 2005: Yeni Irak Anayasası ile Kürdistan Bölgesi “federal bir bölge” olarak hukuki (de jure) statü kazandı.
  • 2006: KDP ve KYB idareleri birleşerek tek bir hükümet kurdu.
  • 2009: Gorran (Değişim) Hareketi kurularak iki partili hegemonya kırıldı.
  • 2014 – 2017: IŞİD savaşı süresince Peşmerge, Kerkük dahil tartışmalı bölgelerin kontrolünü sağladı.
  • 2017: Bağımsızlık Referandumu yapıldı, ardından Irak ordusu Kerkük ve diğer bölgeleri geri aldı.
  • 2024: Ertelenen Kürdistan Parlamentosu seçimleri Ekim ayında gerçekleştirildi.
Etkin Siyasi Güçler ve Hakimiyet Alanları
  • Kürdistan Demokrat Partisi (KDP): Erbil ve Duhok vilayetlerinde (“Sarı Bölge”) hakimdir. Askeri gücü 80. Birlik’tir.
  • Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB): Süleymaniye ve Halepçe vilayetlerinde (“Yeşil Bölge”) hakimdir. Askeri gücü 70. Birlik’tir.
  • Yeni Nesil Hareketi (Naway Nwe): KDP-KYB ikiliğine karşı çıkan, bölgedeki en büyük güncel muhalefet partisidir.
  • Gorran: Süleymaniye merkezli eski ana muhalefet hareketidir.
  • İslami Partiler: Kürdistan İslami Birlik (Yekgirtû) ve Kürdistan Adalet Topluluğu (Komal) mecliste yer alan muhafazakar güçlerdir.
Bölgesel ve Uluslararası İlişkiler Denklemi
  • Irak Merkezi Hükümeti (Bağdat): İlişkiler federal bütçe payı, memur maaşları, enerji ihracatı ve “Madde 140” kapsamındaki tartışmalı bölgelerin statüsü üzerinden yürütülür.
  • Türkiye: Erbil ile özellikle ticari, siyasi ve enerji (Ceyhan boru hattı) alanında güçlü ilişkileri vardır. PKK’ye yönelik askeri operasyonlar ilişki dinamiklerinin bir parçasıdır.
  • İran: Sınır komşusu olduğu KYB bölgesinde tarihi ve siyasi nüfuzu yüksektir. Kendi muhalif Kürt partilerine yönelik askeri baskıları üzerinden sürece müdahil olur.
  • ABD ve Uluslararası Koalisyon: Güvenlik eksenli ilişkiler sürdürülmektedir. Peşmerge güçlerinin birleştirilip partisiz bir orduya dönüşmesi için fon ve eğitim sağlarlar.
Ne İstiyorlar? (Temel Siyasi Talepler)
  • Madde 140’ın Uygulanması: Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde referandum yapılarak bu alanların Erbil’e mi Bağdat’a mı bağlanacağının kesinleşmesi.
  • Mali Güvence: Memur ve Peşmerge maaşlarının Bağdat tarafından kesintisiz olarak ödenmesi.
  • Enerji Bağımsızlığı: Bölgedeki petrol ve gaz kaynaklarını yönetme yetkisinin tanınması veya elde edilen gelirden adil pay alınması.
Ne Yapıyorlar? (Mevcut Faaliyetler)
  • Ekim 2024 seçimleri sonrası yeni koalisyon hükümetinin kurulmasına yönelik parti içi ve partiler arası müzakereler.
  • Parti kontrolündeki askeri birlikleri tek bir Peşmerge Bakanlığı altında birleştirme (Reform) çalışmaları.
  • Memur maaşlarının bankalar aracılığıyla (Tevtin/MyAccount projeleri) ödenmesi için Bağdat ile teknik görüşmeler.
  • Güvenlik boşluğu olan tartışmalı bölgelerde IŞİD hücrelerine karşı Irak ordusuyla koordineli operasyonlar.

“Yeni bir Arnavutluk” arayışı: Tiran sokakları 24 gündür ayakta

Erisa Kryeziu

Tiran’da çevre eylemi olarak başlayıp hükümet karşıtı kitlesel bir harekete dönüşen protestolarda, katılımcılar Başbakan Edi Rama’nın istifasını ve köklü kurumsal reformlar yapılmasını talep ediyor.

Fotoğraf: Citizens kanalı

Arnavutluk hükümetine karşı vatandaşların öncülük ettiği protestolar, 24. gününe girerek ülkede son yıllarda sürdürülen en uzun soluklu sivil hareketliliklerden biri haline geldi. Her akşam Tiran merkezinde toplanan protestocular, Başbakan Edi Rama hükümetine olan memnuniyetsizliklerini dile getirerek kendi görüşlerine göre vatandaşlara karşı daha sorumlu ve daha demokratik bir sistemi güvence altına alacak siyasi ve kurumsal değişiklikler talep ediyorlar.

Korunan Pishe Poro-Narta bölgesinde turistik tesislerin inşasına karşı bir protesto olarak başlayan süreç, artık hükümete ve Arnavutluk’un son 35 yılda tüm büyük siyasi partiler tarafından yönetilme biçimine karşı daha geniş bir harekete dönüştü. Protestocular “Yeni bir Arnavutluk” çağrısında bulunuyor ve iktidarda yer alıp Arnavut halkına zarar verdiğine inandıkları kararlar almış tüm siyasetçiler hakkında soruşturma açılmasını talep ediyor.

Üç haftayı aşkın süren günlük gösterilerin ardından, protestoları organize eden grup “meşru ve müzakere edilemez” olarak nitelendirdikleri beş temel talebi açıkladı. İlk talep, Başbakan Edi Rama ve hükümetinin derhal istifa etmesi oldu. Organizatörler, hükümetin yönetme meşruiyetini kaybettiğini ve geçici bir teknokrat hükümetin kurulması yoluyla siyasi bir çözüme ihtiyaç duyulduğunu savunuyor.

İkinci talep ise ülkeyi en az bir yıl süreyle yönetecek, özgür seçimler ile kurumsal reformların koşullarını hazırlayacak, sınırlı bir yetkiye sahip ve partiler üstü bir teknik hükümetin kurulması. Protestocular ayrıca, halk referandumu yoluyla onaylanması gerektiğini savundukları anayasa değişiklikleri ve seçim reformu çağrısında da bulunuyorlar.

Talepler listesi, siyasi partilerin finansmanına ilişkin kanunda değişiklik yapılmasını da içeriyor, organizatörler mevcut sistemin şeffaflıktan uzak olduğunu ve yasa dışı çıkarların siyasete yön vermesine izin verdiğini öne sürüyor. Bir diğer talep ise herhangi bir başbakan için en fazla iki dönemlik bir anayasal sınır getirilmesini öngörüyor.

Bu taleplerin yanı sıra organizatörler, korunan alanları, kültürel miras alanlarını etkileyen yasal değişiklikler ve tartışmalı kalkınma projelerini kolaylaştıran bir mekanizma olarak gördükleri stratejik yatırım teşvik sistemi de dahil olmak üzere çeşitli hükümet politikalarına karşı muhalefetlerini yinelediler.

Fotoğraf: Citizens kanalı

Protestolar büyük ölçüde barışçıl geçse de organizatörler ile Başbakan Rama arasındaki gerilim son günlerde tırmandı. Aktivistler, başbakanı “karalayıcı ve küçümseyici” olarak nitelendirdikleri açıklamalar ve sosyal medya paylaşımları aracılığıyla protesto katılımcılarını kamuoyu önünde hedef almak ve itibarsızlaştırmaya çalışmakla suçluyor. Hükümet ise protestoları hafife alarak organizatörlerin niyetlerini sorguluyor.

Organizatörler ve katılımcılar, talepleri karşılanana kadar gösterilerin her akşam devam edeceğini söylüyorlar.

Protestolar oldukça kutuplaşmış bir siyasi ortamda gerçekleşiyor ve Arnavutluk hükümetinin son aylarda karşılaştığı en kararlı sivil meydan okumayı temsil ediyor. Hareketin somut siyasi veya kurumsal değişikliklere yol açıp açmayacağı belirsizliğini koruyor, ancak şimdiden Arnavutluk’ta kamusal memnuniyetsizliğin ve daha fazla hesap verilebilirlik taleplerinin önemli bir ifadesi haline gelmiş durumda.

JinMap: İstanbul’da Kürt kadınları belediyelerden Kürtçe destek alamıyor

İBB ve 39 ilçe belediyesinin 59 Kadın Danışma Merkezlerinin sadece ikisinde sınırlı düzeyde Kürtçe hizmet verilmesi üzerine, Kadın Zamanı Derneği, JinMap adıyla bir mobile uygulama çalışması oluşturdu.

JinMap

Kadın Zamanı Derneği, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarına yardımcı olmak amacıyla JinMap adıyla bir mobile uygulama geliştirdi. JinMap, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınların şiddetle mücadele mekanizmalarına anadilinde erişimi sağlanmayı amaçlıyor.

Haritada kadın danışma merkezlerine ve şiddetle mücadele birimlerine Kürtçe olarak görülüyor. Ayrıca söz konusu kurumların Kürtçe hizmet sunup sunmadığına dair bilgiye ulaşılabiliyor.

Kadın Zamanı Derneği, bu haritayı İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarının şiddetle mücadele ve destek mekanizmalarına Kürtçe erişebilecekleri mekanizmaların yoksunluğunu görerek hazırladı.

JinMap’ı hazırlama sürecini, haritanın amacı ve uygulama alanlarını Kadın Zamanı Derneği’nden Derya Aslan Niha+’a anlattı.

Derya Aslan, Kadın Zamanı Derneği YK üyesi

Kadın Zamanı Derneği, 2020 yılında, pandemi sürecinde kurulan bir dernek. Derneği İstanbul’da yaşayan ve şiddetle mücadele mekanizmalarına kendi anadilleriyle ulaşamayan Kürt kadınlarına destek olmak amacıyla bir grup Kürt kadını kuruyor. İçlerinde sosyologlar, psikologlar, sosyal çalışmacılar, avukatlar, doktorlar, hemşireler ve gazeteciler var. Dernek, şiddet başta olmak üzere kadınları ilgilendiren pek çok konuda atölyelerin yanı sıra pek çok etkinlik düzenliyor. Ayrıca erkek şiddeti gibi olaylarda dava takip süreçlerine dahil oluyor, basın açıklamaları gerçekleştiriyor ve diğer kadın örgütleriyle birlikte eylemler organize edip eylemlere katılıyor.

“İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek sunan kurum yoktu”

Derneğin yönetim kurulu üyelerinden Derya Aslan, derneği İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek veren kurumların olmaması yüzünden kurduklarını belirtti:

“İstanbul, Kürdistan’dan çok göç alan büyük bir metropol ve burada yaşayan çok sayıda Kürt kadının şiddet mekanizmalarına erişemediği bir durum söz konusuydu. Çift dilli hizmet veren, şiddet alanında profesyonelce çalışıp kadınlara Kürtçe destek sunan sivil toplum kurumlarının olmaması, bizi harekete geçiren temel sebep oldu. Bu alanda İstanbul’daki tek kurumuz. Yönetimimizi oluştururken, kadın bilinci yüksek, kadın paradigmasına hakim ve şiddet alanında çalışan kadınlarla yola çıktık. Kürt kadınlarının kendini daha rahat hissedebileceği bir alan yaratma iddiamız olduğu için ekibimizin Kürt olması bizim için çok önemliydi.”

“Özellikle İstanbul’da çok susturulan kadınların kendilerini anlatıp açılabilecekleri, ‘benim dilimde konuşan, onlarla kolektif çalışma yürütmek isteyen bir kurumum var’ diyebilecekleri bir zemin oluşturmak” diyen Aslan derneği kurduklarında şiddete veya hukuki haklarına dair Kürtçe bir veri ve literatür bulunmadığı için kendi materyallerini Kürt dil uzmanlarıyla birlikte hazırladıklarının bilgisini veren Aslan kimi bütün çalışmalarını iki dilli yaptıklarını kaydetti.

“Bize gelen başvurularda kolluk şiddeti, toplumsal şiddet, dil baskısı veya dijital şiddet oldukça fazla” diyen Aslan, bu süreçleri takip ederken yargıda, kollukta veya gündelik yaşamda Kürtçeye yönelik büyük bir tepkiyle karşılaştıkları için kadınlara Kürtçe destek vermenin öneminden bahsetti:

“Katledilen kızının hakkını Kürtçe savunmak isteyen bir annenin heyet tarafından ‘Burada tek bir dil var, Türkçedir. Savunmanı bu şekilde alamayız’ denilerek susturulması, yaşadığımız yargı şiddetinin somut bir örneği.”

59 merkezden ikisinde sınırlı hizmet

İstanbul’daki yerel yönetimlerin anadil politikalarını izlemek amacıyla kapsamlı bir araştırma yürüten Kadın Zamanı Derneği, 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verildiğini fark ediyor:

“Bize gelen sosyal destek veya barınma taleplerini sığınağımız olmadığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) veya ilçe belediyelerine yönlendirmek zorunda kalıyoruz. Ancak izleme sürecinde zar zor aldığımız resmi veriler, durumun vahim olduğunu gösterdi. İstanbul’daki 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nin eşitlik eylem planlarını ve vizyon belgelerini taradık. Çok dilli hizmete dair hiçbir iddialarının olmadığını gördük. Milyonlarca Kürt’ün yaşadığı bir şehirde, bu 59 merkezin sadece ikisi, Avcılar ve Bağcılar, Kürtçe destek veriyor. İBB’nin ‘Alo Şiddet’ hattının da Kürtçe destek verdiğini iddia etmesine rağmen, bizzat aradığımda böyle bir hizmetin olmadığını ve çoklu şiddete maruz kalan kadınlar için iyi bir politikalarının bulunmadığını fark ettim.”

JinMap, ekran görüntüsü

5 belediye belirlediler

Resmi verilerde Kürt nüfusuna dair bir bilgi bulunmadığı için Kadın Zamanı Derneği, sivil toplum kuruluşlarının ve araştırma şirketlerinin araştırmalarından yola çıkarak İstanbul’da en az 1 milyon Kürt kadınının yaşadığını düşünüyor. İBB ve 39 ilçe belediyelerinden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verilmesi ve bu sayının Kürt kadınlarının ihtiyacını karşılamaktan uzak olması nedeniyle bir dizi görüşme gerçekleştirme kararı alıyorlar:

“Bu tespitlerin ardından, hazırladığımız veri analizi politika öneri belgesini Kürt nüfusunun yoğun olduğu Arnavutköy, Beyoğlu, Avcılar, Sancaktepe, Ataşehir belediyelerine ve İBB’ye bizzat sunduk. Kadın danışma merkezlerinde Kürtçe bilen uzman personelin istihdam edilmesi, 7/24 erişilebilir tercüman desteği sağlanması, anadilde hizmet eğitimleri verilmesi ve sığınaklara dair Kürtçe broşürler hazırlanması gibi somut politika önerileri ilettik. Ayrıca farklı etnik kimliklerdeki mülteci veya Kürt kadınların şiddet verisinin tutulmamasının da büyük bir sorun olduğunu vurgulayarak bu verilerin kayıt altına alınmasını talep ettik.”

“Anadilinde konuşamamak çoklu şiddete yol açıyor”

“Şiddet mekanizmasından çıkmaya çalışırken kendi dilinde konuşamamak, kadını kamu kurumlarında çoklu şiddete maruz bırakıyor ve travmayı tetikliyor” diyen Derya Aslan adliyelerde tercüman desteğinin bunun için yeterli olmadığını düşünüyor: “Tercüman olsa da çok yanlış notlar alınıyor, hikaye başka bir yere dönüşüyor ve kadın hakkını savunamıyor. Hastanelerde ve kollukta ise tercüman hiç yok. Kolluğa giden kadın derdini anlatamadığı için ikna edilip eve geri gönderiliyor. Kürtçe ifade veremediği için eve gönderilip katledilen Fatma Altınmakas bunun en acı örneğidir. ‘Kürtçe konuştuğumda kendimim ama yardım istediğimde dilimi unutmam beklendi. İyileşmem için Kürtçeye ihtiyacım vardı’ diyen kadınların hikayeleri, tercümanın tek başına yeterli olmadığını, kadının kendini kendi dilinde ifade edebileceği bağımsız mekanizmalara ihtiyaç duyduğunu açıkça gösteriyor. İktidarın kadını kamusal alandan çekip eve mahkum eden aile odaklı politikalarıyla da birleşince, kadınlar çözümsüz kalıp şiddet gördükleri yere dönmek zorunda bırakılıyor. Dil engeli, bizatihi yeni bir şiddet üretiyor.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.