ABD Başkanı Trump, ara seçimlerde Cumhuriyetçiler Meclis ve Senato’da çoğunluğunu korursa her yetişkin ABD vatandaşına 5 bin dolar verileceğini iddia etti. Olası ödemelerin maliyetinin 1 trilyon doları aşacağı düşünülürken Cumhuriyetçiler de bu teklife şüpheyle yaklaştı.
Foto: Brendan Smialowski
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’nin ABD Kongresi’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi ve üst kanat Senato’daki çoğunluğunu koruması durumunda ülkedeki her yetişkin vatandaşa 5 bin Amerikan Doları göndereceğini açıkladı.
Cumhuriyetçiler, Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğunu korumaya çalışırken Trump’ın halk desteği düşük seviyelerde seyrediyor. Ayrıca Amerika’da İran savaşına verilen kamuoyu desteği her geçen gün düşmeye devam ediyor. Bu koşullarda, Cumhuriyetçilerin daha güçlü oldukları Senato’da da çoğunluğu ellerinde tutmaları ihtimali belirsizliğini koruyor.
Texas eyaletinin Dallas kentinde düzenlenen Cumhuriyetçi Parti’nin ara seçim kongresinde verilen bu söz, ABD basınında, partisinin Kasım’da zayıflayan durumunu terse çevirmeye yönelik bir hamle olarak değerlendirildi.
NEW: President Trump makes a major promise at the Republican midterm convention in Dallas: $5,000 for every adult U.S. citizen if Republicans win both the House and Senate in the midterms.
“I will issue a dividend to every adult citizen in the United States of America for… pic.twitter.com/XqiphY7y8a
Trump, kongrede yaptığı konuşmasında bu ödemeye “Trump Temettüsü” adını verdi ve bunu başarılı bir şirketin hissedarlarına yaptığı nakit dağıtımına benzetti. Cumhuriyetçilerin kazanması durumunda herkesin bu kazançtan payını alacağını söyleyen Trump, bunun ülkenin ekonomik gücü ve başarısı sayesinde mümkün olacağını iddia etti.
Maliyet trilyonu buluyor
ABD resmi verilerine göre ülkede yaklaşık 240 milyon yetişkin vatandaş bulunuyor. Bu da, toplam maliyetin yaklaşık 1,2 trilyon doları bulacağını gösteriyor. Bu meblağ, ülkede halihazırda bulunan 1,8 trilyon dolarlık bütçe açığını daha da artırabilir. Ayrıca geçtiğimiz ay, ABD’nin toplam kamu borcu tarihi boyunca ilk defa 40 trilyon doları aştı.
Trump, eğer Cumhuriyetçiler ara seçimlerden başarılı çıkarsa ödeme takvimine dair somut bir açıklama yapmadı. Bunun yanında, ödemenin sadece ABD vatandaşlarına gideceğini paranın ülke içerisinde harcanması gerektiğini belirtti, ancak bunun nasıl denetleneceği de belirsizliğini koruyor.
ABD Başkanı, vaadine örnek olarak geçtiğimiz yıl askeri personele verdiği bin 776 dolarlık ödemeyi gösterdi. Fakat bu ödeme, Beyaz Saray tarafından başlatılan bir program değil, ABD Kongresi tarafından halihazırda onaylanmış bir askeri konut ödeneğiydi.
Vance’ten geri adım
Trump’ın açıklamasının üzerinden yaklaşık bir saat sonra ise ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, teklifi kısmi olarak yumuşatmaya çalıştı. Vance, ödemelerin zenginlere gitmeyeceğini ima ederek bu dağıtımın ABD’nin tarife gelirleriyle finanse edilebileceğini öne sürdü. Buna karşın mevzubahis ödeme tutarı, tarifelerden elde edilen gelirden birkaç kat daha fazla.
Bununla birlikte, Yüksek Mahkeme geçtiğimiz yıl Trump’ın tarife programının büyük kısmını geçersiz kılmıştı.
Cumhuriyetçiler şüpheyle karşıladı
Teklif, yaptığı teklifle Cumhuriyetçilerden şüpheci tepkiler aldı. Politico‘nun ulaştığı ve ismi açıklanmayan bir Cumhuriyetçi Parti yetkilisi bu durumu, “siyasi havayı değiştirmeye yönelik çaresiz bir girişim” olarak nitelendirdi. Temsilciler Meclisi’nin Cumhuriyetçi üyelerinden Chip Roy ise kabaca bir hesapla bile maliyetin bir trilyon doları aştığını ve bunun nasıl finanse edileceğini merak ettiğini belirtti.
Associated Press’in (AP) ulaştığı Washington merkezli düşünce kuruluşu Committee for a Responsible Federal Budget‘tan kıdemli politika direktörü Marc Goldwein, Trump’ın kongre onayı olmaksızın vatandaşlara para gönderme yetkisinin olmadığını vurguladı. Ona göre temettü kavramı, bir şirketin elinde fazlalık olduğunda yaptığı bir dağıtımı ifade ediyor. Oysa ABD hükümeti, yıllık neredeyse 2 trilyon dolar açık veriyor ve 40 trilyon dolar da borcun içinde. Goldwein, ülkenin mali açıdan başarılı olduğu fikrinin gülünç buşunabilecek bir iddia olduğunu savunarak ortada dağıtılacak fazlalık olmadığını söyledi.
Ekonomik riskler ve arka plan
Uzmanlar, böylesi bir ödemenin hayata geçmesi halinde tüketimin artacağını ve bunun da enflasyonun yükselmesine sebebiyet vereceğine dikkat çekiyor. Halihazırda İran’la yaşanan savaş nedeniyle fiyatlar yükselmiş durumdayken bu adım, ABD’nin uzun vadeli borçlanma maliyetlerini de yükseltme potansiyeline sahip.
Ayrıca AP, iş insanı Elon Musk‘ın geçtiğimiz yıl Wisconsin eyaleti Yüksek Mahkemesi seçimlerinde milyonlarca dolarlık çek dağıtarak desteklediği adaya seçimi kazandırmaya çalışmasını da hatırlatıyor. Trump da bu yılın başlarında 2 bin dolarlık bir temettü önermiş ve bunun için Kongre’nin onayına gerek duymadığını düşündüğünü iddia etmişti. Ayrıca Trump, 2025’te Elon Musk’ın DOGE girişimiyle tasarruf edildiği öne sürülen paranın vatandaşlara iade çeki olarak gönderilmesi önerisini de desteklemişti.
Cumhuriyetçi Senatör Bernie Moreno ise resmi X hesabından yaptığı açıklamada, 3 Kasım’daki seçimlerin hemen ardından “Trump Temettüsü”nün yasalaşması için bir tasarı hazırlayacağını duyurdu ve Cumhuriyetçilerin kazanacağına dair inancını belirtti.
CHP 103. yaşına belediyelerine operasyon düzenlenmesi, mutlak butlan kararı ve Yeni Parti ayrışması nedeniyle pek çok krizle girdi. Kılıçdaroğlu ve CHP’nin kurumsal hesaplarından paylaşılan videoda ilk Genel Başkan Mustafa Kemal Atatürk’ten Bülent Ecevit’e, Deniz Baykal’dan Altan Öymen’e bütün genel başkanların fotoğrafları veya konuşmalarına yer verildi. Ancak Özgür Özel döneminden herhangi bir konuşma videoda yer almadı.
Fotoğraf: John Wreford/SOPA Images/ZUMA/picture alliance
9 Eylül 1923’te kurulan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 103. yaşına pek çok krizle girdi.
Belediyelerine operasyon yapılan, kazandığı belediyeler AKP’ye geçen, mutlak butlan kararıyla yönetimi yeniden Kemal Kılıçdaroğlu’na devredilen ve milletvekillerinden 91’iÖzgür Özel liderliğindeki Yeni Parti’ye geçen CHP’nin yıl dönümü kutlamaları da dikkat çeken detaylara sahne oldu.
CHP’li belediyeler üzerinde yoğunlaşan operasyonları devlet kanadı her ne kadar “rüşvet ve yolsuzluk” olarak gerekçelendirse de Özel yönetimi bu operasyonların siyasi olduğunu, CHP’nin son yerel seçimde birinci parti olmasının “cezalandırıldığını” söylüyor.
21 Mayıs’ta Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP’nin 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen38. Olağan Kurultayı hakkında “mutlak butlan” gerekçesiyle iptal kararı vermiş, mahkeme, kurultayı ve kurultayda alınan kararları baştan itibaren yok hükmünde saymıştı. Böylece mevcut Genel Başkan Özgür Özel ile Merkez Yönetim Kurulu ve Parti Meclisi organları görevden uzaklaştırılmış, Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi mahkeme kararıyla parti yönetimine atanmıştı.
Seçilmiş CHP’lilerin binadan çıkmaması üzerine CHP Genel Merkezi’ne polis zoruyla giren yönetim, Özel yönetiminin aksine belediye başkanları hakkında yürütülen operasyonların siyasi olmadığını savunuyor.
Niha+, son dönemlerini bu krizlerle geçiren CHP’nin 103. yıl kutlamalarındaki detayları derledi.
Kutlama videosunda Özgür Özel’in başkanlığına yer verilmedi
Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’nin kurumsal hesaplarından paylaşılan videoda ilk Genel Başkan Mustafa Kemal Atatürk’ten Bülent Ecevit’e, Deniz Baykal’dan Altan Öymen’e bütün genel başkanların fotoğrafları veya konuşmalarına yer verildi.
Ancak Özgür Özel döneminden herhangi bir konuşma videoda yer almadı. Özel’in fotoğrafları da geçmiş genel başkanların fotoğrafları arasında gösterilmedi.
Yine, partinin 2024 yerel seçimlerinde Türkiye’nin birinci partisi olmasına dair herhangi bir detaya yer verilmedi.
Her sabah güne, yakamdaki Altı Ok’un ağırlığıyla başlıyorum.
O mirası korumak, hakkıyla taşımak ve bir sonraki nesle emanet etmekten başka bir gayem yok.
Özel CHP’nin kuruluşunu değil “İzmir’in kurtuluşunu” kutladı
Aynı zamanda “İzmir’in işgalden kurtuluşu” olarak kutlanan 9 Eylül’de CHP’nin eski Genel Başkanı Özel, partinin kuruluşunu değil “İzmir’in kurtuluşunun 104. yılını” kutladı.
Özel, X hesabından yaptığı açıklamada “Cumhuriyet’e, bağımsızlığa ve bu toprakları bize vatan yapan kahramanların mirasına sonuna kadar sahip çıkacağız. İzmir’in kurtuluşunun 104. yılı kutlu olsun.” dedi.
9 Eylül 1922, işgale boyun eğmeyen milletimizin zafer tarihidir.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Millî Mücadele’nin bütün kahramanlarını saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.
Cumhuriyet’e, bağımsızlığa ve bu toprakları bize vatan yapan kahramanların mirasına sonuna… pic.twitter.com/i76kZc8yeU
Kılıçdaroğlu Anıtkabir Özel Defteri’nde de “arınma” vurgusu yaptı
103. yıl kutlamaları kapsamında CHP heyeti Anıtkabir’i ziyaret etti.
Kılıçdaroğlu, beraberindeki heyetle Aslanlı Yol’dan yürüyerek Atatürk’ün mozolesine çelenk bıraktı ve saygı duruşunda bulundu. Ardından Anıtkabir’de bulunan İsmet İnönü’nün mezarını da ziyaret etti.
Kılıçdaroğlu, Anıtkabir Özel Defteri’ne, Mustafa Kemal’e hitaben “Emanetinize layık olmak; Cumhuriyet Halk Partisi’nin dokularına işlenen ahlakı, adaleti ve erdemi korumak, her türlü yozlaşmadan arınma iradesini ve temiz siyaset anlayışını kararlılıkla sürdürmek demektir.” yazdı.
Mahkeme kararıyla atanan CHP yönetimi, özellikle AKP’lilerin İmamoğlu ve Özel çevresine karşı kullandığı rüşvet ve yolsuzluk iddiaları üzerinden “temiz siyaset”, “arınma” ve “erdem” vurgusu yapıyor.
Karalar ve Seçer Kılıçdaroğlu’yla Anıtkabir’de
Buradaki törende Kılıçdaroğlu’na Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar da eşlik etti.
Zeydan Karalar, pek çok CHP’li başkanın dahil olduğu Aziz İhsan Aktaş soruşturması kapsamında geçen yıl gözaltına alınıp tutuklanmış, 212 gün cezaevinde tutulmuştu.
Karalar ve Seçer, Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla CHP’nin başına getirilmesinden sonra, Özgür Özel liderliğinde kurulan Yeni Parti’ye katılmayacaklarını söylemişti.
Mansur Yavaş Kılıçdaroğlu’nun davetini reddetti
9 Eylül akşamı CHP Genel Merkezi’nde düzenlenen resepsiyona çağrılan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, daveti reddetti.
Geçmişte mutlak butlan kararını ve CHP Genel Merkezi’nin polis tarafından basılmasının yanlış olduğunu düşündüğünü dile getiren Yavaş, CHP’de kalmayı sürdürürken, bir yandan da “tarafsız” durdurduğunu ifade ediyor.
Muharrem İnce Genel Merkez’de
9 Eylül akşamı CHP Genel Merkezi’nde düzenlenenresepsiyona, geçmiş kurultaylarda Kılıçdaroğlu’na karşı genel başkan adayı olarak çıkan ve CHP’nin 2018 genel seçimlerindeki cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce katıldı.
Fotoğraf: CHP resmi X hesabı
İnce, 2018’de yaşanan yenilgiyi Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’ye bağlamış, Genel Merkez’in kendisine seçim verisi göndermediğini savunmuştu.
Ardından İnce 2021’de Memleket Partisi’ni kurmuş, bu süreçte de Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştirilerini sürdürmüştü.
2025’te ise partiyi feshetmiş ve Özel yönetimindeki CHP’ye katılmıştı.
CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararı çıktıktan sonra ise Özgür Özel liderliğinde kurulan Yeni Parti’ye katılmamış, CHP’de kalmıştı.
İnan Güney de Genel Merkez’deki resepsiyona katıldı
19 Ağustos 2025’te tutuklanan, iddianamesi 23 Mart 2026’da hazırlanan ve İBB dosyasıyla birleştirilen Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney, 8 Temmuz’da tahliye edilmişti.
Mutlak butlan kararının ardından CHP’de kalmayı tercih eden Güney de resepsiyon sırasında CHP Genel Merkezi’nde bulundu.
Ayşe Tokyazcinayetine ilişkin davada karar duruşması, çok sayıda kadın örgütünün katılımıyla Küçükçekmece 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada Tokyaz’ın ailesi ve avukatları indirimsiz en yüksek cezayı talep etti. Mahkeme, Cemil Koç’a Ayşe Tokyaz’ı “canavarca hisle ve eziyet çektirerek, kadına karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi.
Fotoğraf: Fatoş Erdoğan
22 yaşındaki üniversite öğrencisi Ayşe Tokyaz’ın öldürülmesine ilişkin davada karar duruşması dün (9 Eylül) Küçükçekmece 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İhraç edilen polis Cemil Koç hakkında mahkeme ağırlaştırılmış müebbet hapis kararı verirken, polis memuru İlker Umut Uğurlu’nun “suçluyu kayırma” suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezasına ve tutukluluk halinin devamına karar verdi.
İndirimsiz ağır ceza talep ettiler
Duruşma saat 11.00’de, katılan tarafların beyanları alınarak başladı. Ayşe Tokyaz’ın ailesi, sanıkların hepsinin ceza alması taleplerini yinelerken, ağabeyi Abdulkerim Tokyaz, “Avukatları daha iki gün önce istifa etmiş. Bir an önce mahkeme bitsin, sonuçlansın, acımızı yaşayalım istiyorum” şeklinde konuştu.
Avukat Gül Yeter Aktepe ise şunları söyledi:
“Bu yargılamayı takip etmemizin temel motivasyonunun birçok nedeni var. Bunlardan bir tanesi, bu suç şebekesinin önümüze bir harita koyması. O da şu: Erkek şiddetine maruz kalırsanız sizin şikâyet dilekçeniz savcının önüne geçmeden sanığın önüne gider. Buraya saatlerce ayakta durmak pahasına karakolda basın açıklaması yapan, Türkiye’nin birçok yerinde kadın hakları merkezlerinin bu yargılamayı takip etmesinin temel motivasyonu budur. Bir kadın cinayeti dosyasında bu şebekenin hiçbir indirim almaksızın ağır ceza aldığını görmek… Bunun görülmediği, faillerin cezalandırılmadığını gördüğü ihtimalde failler, hapishaneden ‘Buradan tahliye olduğumda seni öldüreceğim’ diye mektup yazıyor. Bu ülkede her gün üç kadın katlediliyor. Bu duruşmalardaki kararların emsal kararlar olması, verilen hükümlerin kamu vicdanında yer ettiğini gösteren; sadece vicdan olarak değil, dosyadaki kanıtlarla bu sanıkların tamamının en ağır şekilde cezalandırılmasını talep ediyoruz.”
Suçluyu kayırmaktan yargılanan Uğurlu: “Burada olmamın sebebi polis olmam”
İddianameye göre Cemil Koç’un öldürme eyleminin ardından, aralarında Cemal Arslan’ın da bulunduğu sanıklar cesedin taşınması ve delillerin ortadan kaldırılması sürecinde rol aldı. Savcılık, Arslan’ın da cinayete yardım ettiğini belirterek hakkında 15 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası talep etti. Sanık Cemal Arslan, üzerine atılı suçlamayı reddetti.
Cinayete yardım etmekle suçlanan, Cemil Koç ve sanıkları çevirmeye takılmamak için polis arabasıyla taşıdığı belirtilen polis memuru İlker Umut Uğurlu, “Burada olmamın sebebi polis olmam. Kamu görevlisi olmam. Benim sanki annem, eşim yokmuş gibi bana ithamlar yapıldı. Varsa bir suçum, beni cezalandırın” dedi.
Koç, Ejenaz Ovezova’nın dosyasında da yargılanıyor
Dava sürecinde Cemil Koç’un geçmişi de gündeme geldi. İddianamede Koç’un polislikten ihraç edildiği ve çeşitli adli kayıtlarının bulunduğu belirtildi. Cemil Koç’un adı Ayşe Tokyaz dosyasının dışında, 2023 yılında Diyarbakır’da yaşamını yitiren Ejegül Ovezova’nın ölümüyle ilgili soruşturmada da geçiyor. Ovezova, 24 Temmuz 2023’te bir binanın sekizinci katından düşerek yaşamını yitirmişti. Koç bu dosyada da ayrıca yargılanıyor.
Duruşmalarda ayrıca Koç’un başka kadınlara yönelik şiddet uyguladığına ilişkin fotoğraf ve görüntüler mahkemeye sunuldu. Duruşmaya tanık olarak katılan bir kadın Koç tarafından darbedildiğini, hakkında koruma kararı çıkarttığını ve sonrasında tehdit edildiğini anlattı.
Koç’a müebbet, iki sanığa beraat
Savunmaların tamamlanmasının ardından kararını açıklayan Küçükçekmece 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, Cemil Koç’u Ayşe Tokyaz’ı “canavarca hisle ve eziyet çektirerek, kadına karşı kasten öldürme” suçundan takdiri indirim uygulanmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Koç ayrıca “cebir ve tehdit kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçundan 7 yıl hapis, “şantaj” suçundan ise 3 yıl hapis ve 500 bin TL (5.000 gün) adli para cezası aldı.
Polis memuru İlker Umut Uğurlu ise “suçluyu kayırma” suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmasına ve tutukluluk halinin devamına karar verilirken sanıklar Oğuz Kal ve Barış Can Aydın, “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” suçundan ayrı ayrı 5’er yıl hapis cezası aldılar.
Sanıklardan Cemal Arslan hakkında yöneltilen iddialara ilişkin olarak, ‘yeterli ve inandırıcı delil bulunamadığı’ gerekçesiyle beraatına ve tahliyesine karar verildi. Sanıklar Necmettin Ecer, Erhan Girgin ve Yusuf Ziya Sancak “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” suçundan 5’er yıl hapis; polis memuru sanık Necdet Çetinkaya “kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme” suçundan 4 yıl 15 ay hapis; sanık Zülfü Bektaş 75 bin TL adli para cezası alırken, sanık Mustafa Enes Aktaşçı ise beraat etti.
“Erkek adalet değil gerçek adalet!”
Kadın Cinayetlerine Karşı Feministler platformu, yayınladıkları açıklamada “hem sonraki aşamalarında bu davanın, hem de Esra Tokyaz’ı oyalayan Halkalı ve Kanarya karakol polislerinin yargılandığı davanın takipçisi olacaklarını” bildirirken şunları kaydetti:
Bu sonucu cinayetin bütününü görmeyen, aralarındaki ilişkiyi görmeyen bir sonuç olarak değerlendiriyoruz, öfkeliyiz, kabullenmiyoruz.
Sadece sanık Cemil Koç canavarca hisle ve eziyet çektirerek kadına karşı kasten öldürme suçundan ağırlaştırılmış müebbet ile cezalandırıldı. Bu ceza elbette olumlu. Ama diğer sanıklar, Cemil’i bütün gece petrol istasyonunda ağırlayan, iki gün Ayşe’nin bedenini saklayan, evden bavulu beraber aldığı Oğuz Kal dahil ekseriyetle suç delillerini yok etme suçunun üst sınırı olan 5 yıl ceza aldılar. Cemil her telefon ettiğinde hizmetine koşan Cemal Arslan ise bugün beraat etti. Polislerin aldıkları cezalar kamu görevlisi oldukları için yarı oranında artırıldı.
Bu kişilere TCK 281, yani suç delillerini yok etme, gizleme, değiştirmeden ceza verilmesine esastan itirazımız var. Bir kadının, Ayşe’nin bedeninin içinde olduğu bir bavulu araçtan araca gezdirip, oradan oraya götürüp ormanlık alanda kaybetmeye çalışmakla, örneğin sahte bir çek-seneti yırtarak ortadan kaldırmayı aynı kefeye koyan bir suç tipi bu. Bu kanun maddesine göre bir kadının bedeni ile bir belge arasında fark yok, ikisi de suç delili olabilir. Sonuçları aynı. İşte tam da böyle erkek şiddetinin, kadın cinayetlerinin ağırlığı, sistematikliği görünmezleşiyor, kadınları öldürülebilir kılan düzen gizleniyor. Bu da yeni kadın cinayetlerine zemin hazırlıyor. Kararın bu şekilde çıkması, bu cinayetin sonuç olarak örgütlü bir biçimde bir grup erkek tarafından organize edilerek meydana geldiğini örtüyor, bütünün parçalarının bir kısmını görünmez kılıyor.
Nedir bu parçalar? Bir kadının öldürülmesine giden süreçte meslekten ihraç edilen bir polis memurunun elinin kolunun her yere uzanabilmesi, ifadelere ulaşabilmesi, bir telefonuyla polis arkadaşlarından destek alabilmesi, mafyatik irtibatları olan insanlarla 100-200 bin liralık bağlantılar kurarak içinde ceset olan bavulları ortadan kaldırabilmesidir. Şiddeti bu şekilde besleyen ve güçlendiren bir erkeklik ağı varken katil sadece Cemil Koç demek, kadına yönelik şiddeti önlememek, önlememeyi normalleştirmek demektir. Bunu asla kabul etmiyoruz!
Erkek adalet değil gerçek adalet!
Ne olmuştu?
Üniversite öğrencisi Ayşe Tokyaz, 13 Temmuz 2025’te eski polis memuru Cemil Koç tarafından öldürülmüş, cansız bedeni ise bavul içinde yol kenarına bulunmuştu. Katledilen Ayşe Tokyaz’ın kardeşi Esra Tokyaz’ın kardeşinin ölümüne ilişkin verdiği hukuk mücadelesi kadın örgütleri tarafından desteklendi.
Davanın sanıklarının savunmalarının dinlendiği ilk duruşma, 29 Aralık 2025’te yapılmıştı. Cemil Koç, Ayşe Tokyaz’ın cansız bedenini valize kendisinin koyduğunu kabul etmişti. Cemil Koç’un başka kadınlara yönelik şiddet uyguladığı iddiasına ilişkin kanıtlar mahkemeye sunulmuştu. Duruşma sırasında Koç ile Ayşe Tokyaz’ın kardeşi Esra Tokyaz arasında gerilim yaşanmıştı.
2 Temmuz 2026’daki üçüncü duruşmada savcı esas hakkındaki mütalaasını açıklamıştı. Savcı, Cemil Koç hakkında Ayşe Tokyaz’ı “kadına karşı tasarlayarak ve canavarca hisle eziyet çektirerek öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep ederken hakkında ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma ve şantaj suçlarından da ceza istenmişti. Diğer sanıklar hakkında da dosyadaki eylemlerine göre çeşitli suçlardan cezalandırılmaları talep edilirken mahkeme, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar vererek davayı 9 Eylül’e ertelemişti.
ABD, gece saatlerinde düzenlediği saldırıda İran’ın petrol tankerlerini hedef aldı. Devrim Muhafızları Ordusu ise misilleme olarak Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerleri vuracağını duyurdu ve personelin tahliyesi için uyarıda bulundu.
Foto: Anka Haber Ajansı
Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Basra Körfezi’nin kuzeyinde yer alan petrol ihraç terminalinin bulunduğu Hark Adası ile Hürmüzgan Eyaleti’ne bağlı Cask kenti yakınlarında İran’a ait petrol tankerlerini hedef aldı. İran basınında yer alan haberlere göre, Hark Adası ile Cask kenti yakınlarında patlama sesleri duyuldu. Hark Adası’nda patlama seslerinin adada yer alan limanlara yakın bir bölgeden geldiği belirtilirken, Cask kentinde duyulan seslerin denizden geldiği ifade edildi.
İran’ın yarı resmi Tesnim Haber Ajansı‘nda yer alan haberde, ABD‘nin Hark Adası’na 6,4 kilometre (4 mil) mesafede bulunan küçük bir petrol tankerini füzeyle hedef aldığı ve tanker personelinin tahliye edildiği belirtildi. Haberde, saldırı sonucu herhangi bir can kaybının yaşanmadığı bilgisi yer aldı.
İran devlet televizyonu ise , Hürmüz Boğazı’na yakın Cask kenti kıyılarında iki petrol tankerinin ABD tarafından hedef alındığını duyurdu. Saldırıya uğrayan iki tankerin personelinin küçük botların yardımıyla kıyıya taşındığı belirtildi. Saldırılar sonucu herhangi bir can kaybının yaşanıp yaşanmadığı konusunda ise bilgi verilmedi.
“Daha geniş bir saldırı olacak”
Öte yandan Amerika merkezli Fox News kanalına konuşan ve adı açıklanmayan üst düzey ABD’li bir yetkili, ABD ordusunun Hark Adası ile Cask kentinde bazı yerleri hedef aldığını doğruladı. Açıklamada, “Hedefler arasında İranlı petrol tankerleri de bulunuyor. Bu, İran’ı ekonomik olarak sıkıştırmaya yönelik daha geniş çaplı bir girişimin parçasıdır. Bu strateji, İran’a ait ham petrol tankerlerini batırmayı ve hizmet dışı bırakmayı da içeriyor,” ifadelerini kullandı.
İran: Bahreyn ve Kuveyt’teki tankerleri vuracağız
İran Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, ABD’nin İran’a ait birkaç petrol tankerine yönelik saldırı düzenlemesinin ardından, Bahreyn ve Kuveyt’teki limanlara yakın petrol tankerlerine tahliye uyarısı yaparak söz konusu tankerleri hedef alacağını duyurdu. Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerlere tahliye uyarısında bulundu.
“Acil” koduyla yapılan tahliye uyarısında, ABD saldırılarına ortaklık yapmakla suçlanan Kuveyt ve Bahreyn’deki limanlara yakın olan petrol tankerlerinin personelinin tahliye olması istenirken, söz konusu tankerlerin limanda veya demirde bulunmasına bakılmaksızın hedef alınacağı belirtildi.
İran’a ait 36 havayolu şirketine yaptırım
ABD Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi’nin (OFAC), İran’a yönelik “Ekonomik Dışlama Operasyonu” kapsamında ülkenin havacılık sektörüne yönelik yeni yaptırımlar uyguladığı bildirildi.
Açıklamada, İran’ın silah, personel ve yasa dışı kargo taşımacılığında kullandığı havacılık sektörünü destekledikleri gerekçesiyle 36 şirketin yaptırım kapsamına alındığı belirtildi. Söz konusu yaptırımların, İran’ın ABD menşeli hava araçları ve hassas teknolojiler temin etmek amacıyla kullandığı paravan şirketleri de hedef aldığı kaydedildi.
Bu kapsamda İranlı 27 hava yolu şirketi ile farklı ülkelerde faaliyet gösteren 9 uluslararası havacılık şirketi yaptırım listesine dahil edildi.
Yaptırım listesine alınan 27 İranlı hava yolu şirketi arasında Air Shiraz, Asa Jet Airline, ATA Airlines, Atlas Aviation Group, Ava Airlines, Chabahar Airlines, Erwan Airline, Fly Kish Airlines, Fly Persia Airlines, Iran Air Tour, Iran Aseman Airlines, JSky Airlines, Karun Airlines, Kish Airlines, LAD Airways, Mehr Airways, Nasim Air, Pars Air, Qeshm Air, Raimon Airways, Saha Airlines, Sepehran Airlines, Soroush Air, Taban Airlines, Toos Airlines, Varesh Airlines ve Zagros Airlines yer aldı.
Yaptırım kapsamına alınan diğer 9 uluslararası havacılık şirketi arasında ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli Aerobravo Airplane Management and Operation LLC ve ECT Aviation Support LLC, İngiltere merkezli ECT Aviation Support Ltd, Malezya merkezli iCargo Sdn Bhd, Türkiye merkezli MES Kargo Taşımacılık Turizm ve Dış Ticaret Ltd. Şti., S Sistem Lojistik Hizmetleri A.Ş. ve Sky Phoenix Hava Yolları Taşımacılığı Ticaret Ltd. Şti. ile Kazakistan merkezli Tour Invest LLC bulunuyor.
Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel, Saksonya-Anhalt eyaletinde Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) elde ettiği seçim başarısının Almanya açısından “gerçek bir dönüm noktası” olduğunu söyledi.
Foto: dpa
Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel, katıldığı bir etkinlikte, AfD‘nin seçim başarısını değerlendirdi. Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) üyesi olan Merkel, seçim sonucunun kendisini derinden sarstığını belirterek demokratik partilere vatandaşlarla doğrudan temas kurma ve özellikle sosyal medyada AfD’nin etkisine karşı daha etkin mücadele çağrısında bulundu.
Merkel, Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçim sonucunun kendisi açısından şok edici olduğunu vurgulayarak, “Almanya Federal Cumhuriyeti tarihinde yaşadığımız bir dönüm noktası, gerçek bir dönüm noktası. Biraz daha duygusal bir şey söyleyecek olursam, bir CDU üyesi olarak kalbim kan ağlıyor, bunu gerçekten söylemeliyim” ifadelerini kullandı.
Merkel, AfD’nin özellikle sosyal medyada ulaştığı geniş kitleye işaret ederek, geleneksel siyasi iletişim yöntemlerinin artık yeterli olmadığını söyledi.
AfD’nin TikTok gibi platformlarda güçlü bir varlık gösterdiğini belirten Merkel, demokratik partilerin “TikTok’a girmiyoruz” diyerek bu gelişmeyi görmezden gelemeyeceğini ifade etti.
AFD’ye karşı kesin bir reçete yok
Merkel, “Bununla yüzleşmeli ve insanları bulundukları yerde yakalamalıyız,” dedi.
Geleneksel kamu yayıncılığı üzerinden seçmenlerin tamamına yeniden ulaşmanın da mümkün olmadığını belirten Merkel, kendisinin büyük önem verdiğini söylediği kamu televizyonunun AfD tarafından ortadan kaldırılmak istendiğine işaret etti.
AfD’nin yükselişine karşı ne yapılması gerektiği konusunda ise Merkel kesin bir reçeteye sahip olmadığını dile getirdi.
Merkel, siyasi partilerin artık bütün seçmenlere aynı sloganla seslenmesinin yeterli olmadığını belirterek, geçmişte CDU’nun genel merkezinden hazırlanan bir sloganın tüm ülkeye aynı şekilde aktarılabildiğini, ancak günümüzde insanların kendi bilgi dünyalarını oluşturduğunu söyledi.
Eski Başbakan, bu nedenle siyasi adayların seçmenlerin karşısına daha hazırlıklı çıkması gerektiğini sözlerine ekledi.
Ne olmuştu
Aşırı sağcı AfD, Doğu Almanya’da bulunan Saksonya-Anhalt eyaletinde 6 Eylül’de düzenlenen eyalet meclisi seçimlerini yüzde 43,8 oy alarak kazandı ancak tek başına hükümeti kurması için gerekli çoğunluğu elde edemedi.
CDU, 2021’e göre 19,9 puan kaybederek yüzde 17,2 oyla ikinci parti oldu. Bir önceki seçime göre oyunu 0,9 puan artıran Sosyal Demokrat Parti ise yüzde 9,3 ile üçüncü sırada yer aldı. Sosyal Adalet ve Ekonomik Anlayış Partisi de (BSW) yüzde 5,3 oy alarak meclise girmeye hak kazandı.
Almanya medyasında yer alan haberlere göre BSW dışındaki tüm partiler, aşırı sağcı AfD ile hükümet kurmayı reddediyor. Buna göre eyalette BSW’nin, AfD’yi dışarıdan desteklediği bir hükümet kurulabileceği yorumları yapılıyor.
Oyuncu Serhat Kılıç’ın ölümünün ardından paylaşılan ev içi görüntüler ve yas tutan yakınlarının yüzlerinin çekilmeye çalışılması “etkileşim odaklı haberciliği” yeniden tartışmaya açtı. Gazetecilik akademisyeni Esra Arsan ve ÇGD Genel Başkanı Kıvanç El, hız, gazetecilik ve etik üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Foto: Pixabay
Oyuncu Serhat Kılıç, 5 Eylül günü evinde ölü bulundu. Kılıç’ın ölümü üzerine ortaya konan gazetecilik pratikleri, beraberinde etik üzerine de bazı tartışmaları getirdi.
Gazeteci Emrullah Erdinç’in Kılıç’ın evindeki masada bulunanları sansürleyip “Serhat Kılıç’ın evinde alkol şişeleri ve sigara sarımında kullanılan kağıtlar bulundu” başlığıyla X hesabından paylaşması, magazin muhabirlerinin yas tutan yakınların yüzünü ısrarla zoom’lamaya çalışması gazetecilik etiği açısından eleştirildi.
Gazetecilik akademisyeni Esra Arsan ve Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı (ÇGD) Kıvanç El, son dönemde yaşanan gazetecilik etiği tartışmalarını Niha+‘a değerlendirdi.
“Sorumlu habercilik ile maddi kaygılar birbirine karıştı”
Esra Arsan geleneksel medyanın sahiplik yapısındaki dönüşümün, geçmişte ana akım medyada ekran yüzü, köşe yazarı ve muhabir olarak tanınmış gazetecileri işsiz bıraktığını söyledi:
“Çok değerli ve üretken isimler ana akım medyadan sürüldü. Banu Güven’in tabiriyle, gazetecilik kendi ülkesinde sürgün oldu.“
Esra Arsan
Arsan, “Tek sesli hale gelen ve sadece muktedirin izin verdiği haberleri yayımlayan yeni medya düzeni, kamusal fayda içeren çok önemli haberlere erişimi ise kısıtladı. Basında sansür ve otosansür çok uzun zamandır ülke normali haline geldi. Bu süreçte işsiz kalan gazeteciler için maddi manevi ayakta kalmak çok zordu,” diye konuştu.
Bu gazetecilerin içlerinden bir kısmının internetten yayın yapan alternatif medya organlarında veya yurt dışından yayın yapan alternatif TV kanallarında çalışmaya başladığını, bir kısmının kendi online mecralarını kurduğunu, podcast ve YouTube yayıncılığı ile solo gazetecilik yapmaya başladıklarını söyleyen Arsan, podcast ve YouTube yayıncılığının sansür ve yasakları aşarak kamuya ihtiyacı olan haberleri ya da alternatif bakış açılarını ulaştırmak için büyük bir kolaylık sağladığını ifade etti:
“Bunu bir süre sonra Instagram ve TikTok gibi mecralar izledi. Anaakım medyadan haksız şekilde dışlanan bir başka grup ise kendi alternatif medya organlarını kurup şirketleşerek, maaşlı kadrolar kurarak, ‘alternatif medya patronu’ oldular.”
Arsan, sözlerine şöyle devam etti:
“Bir zamanlar çatısı altında çalıştıkları büyük medya organlarının kurumsal marka değerini ve finansal gücünü arkalarına alarak gazetecilik yapan bu kadrolar, bu zorlu dönemle bir şekilde başa çıkmak zorundaydılar. Öncelikle kişisel markalarını yeniden ve arkalarında o eski iktisadi güç (holdingler) olmadan inşa etmek durumundaydılar. Sonra, etkileşim almak, yani çok izlenmek zorundaydılar. Çünkü izlenmeyen bir kanalın gelir elde etmesi ve ayakta kalması imkânsız. Bu noktada şirketleşenler ve kadrolaşan mecralar yurt dışı destek fonları, abonelik ücretleri ve reklam gelirleriyle idare etti, ediyor. Bu tür fonlardan destek alamayan bağımsız solo yayıncılar ise sadece abonelik ve reklam gelirlerine bağımlı kalıyor. Eskiden büyük medyada çalışan gazetecinin reklam ile işi olmazdı çünkü bu reklam ve pazarlama servislerinin işiydi. Gazeteci ay başında maaşını alır, finansal işlerle ilgilenmezdi. Tabii şimdi alternatif medya alanında yeni bir durum gelişti, kendi medyasından para kazanan gazeteci hem patron hem içerik üreticisi oldu. Bu noktada sorumlu habercilik ile maddi kaygılar birbirine karıştı.”
Arsan, etkileşim alma hırsıyla “gazetecilik” ile “reklamcılık” arasındaki sınırların ihlal edildiğini, online mecralarda kişisel markasını kurabilmiş olan bazı gazetecilerin böyle etkileşim uğruna influencer’laştığına, haberden çok yediği, içtiği, gezdiği, giydiği, gördüğü ile öne çıkmaya çalıştığına tanık olunduğunu belirtti. Gazetecinin özel hayatı ile öne çıktığı bir sosyal medya dünyasının olabileceğini söyleyen Arsan, “Ancak bu özel hayat hikayeleri habercilik olarak nitelendirilince işler karışıyor. Bir bakıyoruz, bu özel hayat deneyimleri habercinin gelir modeli haline dönüşmüş. Normalde haber değeri olmayan mekân veya kimsenin tanımadığı bir iş insanı uzun uzun, övülerek anlatılınca, bu gizli reklamdır diyoruz açıkçası. Geçenlerde Faruk Bildirici de benzer bir uyarı yaptı nitekim. Gizli reklamcılık solo gazetecinin gelir modeli olmuşsa, orada ciddi bir etik çürüme var demektir. Çünkü sorumlu, etik bir gazeteci asla para karşılığı bir şeyi övmez. Bu influencer’lıktır. Adını doğru koyarak yayınlara devam etmek gerekir.” dedi.
“Serhat Kılıç eğer Emrullah Erdinç’in kardeşi veya çok yakın arkadaşı olsaydı, aynı ölüm haberini yine aynı sorumsuzlukla mı yapardı?”
Arsan, Serhat Kılıç’ın vefatı sonrası gözlemlediği “sorumsuz gazeteciliğin” sadece etik değil teknik ve hukuki sorunlar içerdiğini düşündüğünü ifade etti:
“Etik olarak elbette hayatını kaybetmiş bir insanın hatırasına sonsuz saygı şart ama aynı zamanda geride kalan yaslı aile ve yakınları açısından da ve azami hassasiyet gerekiyor. Gazeteciliğin temel kurallarından biri, ‘haber yaparken vereceğin zararı en aza indir.'”
Temel aldığı ilkenin “Eğer ölen kişi senin bir yakının olsaydı, aynı ölüm haberini nasıl yapardın?” olduğunu söyleyen Arsan, sözlerine şöyle devam etti:
“Serhat Kılıç eğer Emrullah Erdinç’in kardeşi veya çok yakın arkadaşı olsaydı, aynı ölüm haberini yine aynı sorumsuzlukla mı yapardı? Bence kesinlikle yapmazdı. Çünkü kimse yakınlarının ölümü ardından küçük düşürülmesini, özel alanının hunharca işgal edilmesini, rencide edici ve iftira içeren sözlerle haberinin yapılmasını istemez. Zaten bu görüntülerde bir kamu yararı da yok. Vicdansızca üzerinde tepinilen bir hayat var. Twitter’da haber patlatmak uğruna, hiçbir editoryel süreçten geçmemiş bu tür bilgilerin paylaşılması da maalesef ‘hızla yarışan’ sosyal medya döneminin yarattığı sorunlardan biri.”
Olayın hukuki boyutuna da dikkat çeken Arsan, Serhat Kılıç’ın ölümüne ilişkin “bu sorunlu haberlerin” aynı zamanda yasalara göre suç teşkil ettiğini söyledi:
“TCK 130. madde, ölünün hatırasına hakareti suç sayıyor. Yayımlanan görüntüler geride kalan yakınlar için bir ikinci ölüm kadar psikolojik yıkım. Çok derin üzüntü yaratacak şeyler ve gazetecilik ahlakıyla bağdaşmayan bir dil kullanılıyor haberlerde. İkincisi, bu görüntüler gazetecinin eline nereden ulaştı? Bu görüntüleri kim verdi? Bu da suç. Gazeteci kendisi gizlice eve girip çektiyse, konut dokunulmazlığının ihlali. Bu da ayrı bir suç. Sanatçı evde ölü bulunduğu için, cinayet şüphesiyle bir soruşturma yürütülecek, otopsi yapılacak haliyle. Bu süreçte delil paylaşmak, muhtemel ölüm nedeniyle ilgili spekülasyon yapmak, bütün bunlar adli sürece zarar veren şeyler. Bunlar da suç. Yani, mesele sadece etik, vicdan değil. Aynı zamanda tık alma, etkileşim alma adına bir insanın bitmiş gitmiş hayatı üzerinde sorumsuzca tepiniyor gazeteci. Ailenin en kısa zamanda manevi tazminat davası açması gerektiğini düşünüyorum. Diğer suçlar için de savcılıklar harekete geçmeli kanımca. Çünkü gazeteciler bu tür sorumsuz habercilikten cezasız kaldıkça, aynı hataları hiç utanmadan tekrarlayıp dururlar.”
“Aileye, yakınlarına saygı göstermek bir sorumluluk”
Kıvanç El, sözlerine gazetecilik mesleğinin öncelikle bir kamusal sorumluluk gerektirdiğini söyleyerek başladı:
“Elbette gazeteci kamuoyunun tanıdığı, toplum önünde olan birinin, sanatçı da olsa, siyasetçi de olsa, iş insanı da olsa, kimse eğer ölümüne dair gelişmeleri aktarmak zorunda. Ancak burada ‘aktarmak’ mı yoksa ‘ölüm pornosu’ durumu mu var, bazen ne yazık ki sınırlar aşılıyor.”
Kıvanç El
Yaşanan somut olayda evin önünde gazetecilerin çekim yapabileceğini söyleyen El, “Ancak burada aileye, yakınlarına saygı göstermek de bir sorumluluk. Bunun birçok yöntemi var.” diye konuştu.
El, diğer bir konunun da evdeki görüntülerin çekilir çekilmez anında servis edilmesi olduğunu söyledi ve ölüm sebebi belli olmayan, daha cenazesi kaldırılmamış biri hakkında yanlış yorumlara yol açmanın da doğru olmadığını ifade etti:
“Gazetecilikte suçlamaya, iftiraya, yalana, manipülasyona yer olmaz. Bu temel bir ilkedir. Doğruluğu kesinleşmeyen haber, doğruymuş gibi sunularak okuyucu-izleyici yanıltılmaz, yanıltılamaz. Bu da temel önemli bir ilkedir. Bazı soruşturmalarda bu durum yaşanıyor elbette ancak ölüm olaylarında ailelerin, yakınlarının durumları da gözetilerek daha hassas davranmak gerek.”
“Gazetecilerin görevi önce doğru bilgiye ulaşmak”
El, sözlerine şöyle devam etti:
“Temel problemimiz biraz da bu ‘hız’ tutkusu. Trafikte bir slogan vardır ‘hız felakettir’ diye. Bakın bir operasyon oluyor, daha polis evden çıkalı yarım saat olmuş, o evin içinden olduğu iddia edilen görüntüler… Ne yazık ki sosyal medyada hızlı olma ve hemen bunu kaynaksız paylaşma probleminin açtığı sorunlar… İşte altınlar, paralar örneğin. Şimdi bunlar elbette güzel görüntüler, önemli deliller. Ancak burada hemen bunu vereyim diye bazen yanlış aktarımlar olabiliyor. Bunun öncelikle gazeteci sorumluluğu ile araştırılması, bağlamının ortaya konulması gerekiyor. O evde bunlar gerçekten ne gerekçeyle vardı, neden evde tuttular, gerçekten bir suç unsuru var mı… Tüm bunlara dair bilgileri edinmek de bir sorumluluktur.”
Sonuç olarak bugün birçok gazetecinin “tıklanma” veya “izlenme” sonucu hayatını geçindirebildiği gerçeğini de bildiklerini söyleyen El, bunun için hızlı şekilde sansasyon içeren bazı bilgilerin, özellikle de sosyal medyada yayıldığını belirtti.
El, bu durumun bir yandan meslektaş için o anlık “iyi bir iş yapmış” gibi görünse de uzun vadede mesleğe zarar verir hale geldiğini ifade etti.
El, “Gazetecilerin görevi önce doğru bilgiye ulaşmak, kesinleştirip netleştirip haberini yazmak olmalıdır. Bu temel ilkeden hız uğruna, ‘RT ve Like’ uğruna vazgeçilemez,” diyerek sözlerini sonlandırdı.
Erkek egemen ve faşist anlatının aracı olan ana akım futbola karşı Futbolun Q Hali kadın+ ve kuirlere alternatif bir alan açıyor: “Öznelerinkolektif şekilde oyun oynaması ve üretmesi futbolun dönüştürülebilirliğini de gösteriyor.”
Fotoğraf: Serra Akcan
Futbol sadece bir spor dalı olmanın ötesinde, erkek egemen zihniyetin, cinsiyetçiliğin ve faşist anlatının yeniden üretildiği ve pekiştirildiği bir alana dönüşmüş durumda. Günümüzde sağ popülizmin yükselişiyle birlikte ana akım futbol giderek ezilen ve dışlanan kimlikleri marjinalize etmeye devam ediyor. Sahalarda sık sık üretilen ırkçı ve cinsiyetçi söylemler, bu alanın nasıl bir propaganda aracına dönüştürüldüğünü de açıkça gözler önüne seriyor.
Sporun her alanında LGBTİQ+ ve kadın öznelerin görünürlüğünü gözeten ve futbolun egemen ideolojinin aracına dönüşmesine göz yummayan “Futbolun Q Hali” bu boşluktan, ana akıma alternatif ve kapsayıcı bir ses olarak ortaya çıktı. Başta LGBTİQ+’lar ve kadınlar olmak üzere ezilen ve dışlananları görünür kılma ihtiyacından doğan proje, yeşil sahalardaki hegemonyaya karşı duruyor.
“Faşizm kendine düşman yaratmadan varlığını sürdüremez”
Son zamanlarda dünya genelinde spor branşlarında yaygınlaşan transfobi ve nefret anlatıları, sporun, özellikle futbolun erkek tekelinde ve şiddetten beslenen bir gereç olduğunu gösteriyor ve hiyerarşide ezilen taraftar, nefretini hiyerarşide kendinden altta gördüklerine kanalize ediyor.
Ağustos 2026’da Kocaelispor taraftarlarının Amedspor’a sarı torba göstermesi, Aralık 2025’te Leyla Zana’ya yöneltilen cinsiyetçi nefret söylemleri sahaların faşist eğilimli erkeklerin tekelinde olduğunun göstergeleri.
2024 Paris Olimpiyatlarında hedef gösterilen sporcu Imane Khelif üzerinden üretilen dezenformasyon ve transfobi bunun uluslararası örneği. “Futbolun Q Hali”nden Atakan Rosa, 2024 olimpiyatlarını bir kırılım noktası olarak gördüğünü dile getirdi:
“2024 Olimpiyatlarının ardından Trump’ın Imane Khelif’in görsellerini seçim kampanyasında kullanması, seçilir seçilmez ilk icraatlarından biri olarak yine ‘kadın sporunu koruyoruz’ kılıfıyla trans+ sporcuları hedef alan kısıtlayıcı politikaları yürürlüğe koyması bu stratejinin parçası. Bu tesadüf değil.”
Imane Khelif’e yönelik nefretin siyasetçiler tarafından transfobik propagandaya dönüştürülmesi, Trump’ın kampanyası ardından bünyesinde trans futbolcu bulunmamasına rağmen İngiltere Futbol Federasyonu’nun trans kadınları ligden çıkarma kararı gösteriyor ki “sağ popülizm ve faşizm kendine düşman yaratmadan, ezilen kimlikleri hedef göstermeden varlığını sürdüremez.”
Imane Khelif kimdir?
Paris 2024 Olimpiyatları’nda kazandığı altın madalya ve hakkında çıkan cinsiyet uygunluğu tartışmalarıyla tanınan Cezayirli boksör Imane Khelif, Paris 2024 Yaz Olimpiyatları’nda kadınlar 66 kilo kategorisinde yarışarak altın madalyanın sahibi oldu. Bu olimpiyatlar sırasında İtalyan boksör Angela Carini ile yaptığı bir maç sırasında Carini, Khelif karşısında 46. saniyede oyundan çekildi.
Imane Khelif, kariyeri boyunca daha önce pek çok şampiyonada yarışsa da galibiyetinin ardından trans kadın olduğu iddiasıyla hedef gösterildi ve Türkiye Boks Federasyonu tarafından olimpiyatlardan diskalifiye edilmesi talep edildi. Bu sırada birçok kurum ve kişi tarafından da hedef gösterildi.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), Türkiye Boks Federasyonu’nun yaptığı bu dışlayıcı başvuruyu, sporcuya yönelik saldırının “uygun prosedür olmadan alınan keyfi karara dayandığını” söyleyerek reddetti.
“Karamsarlık karşısında umut ve dayanışma hala diri”
Türkiye’de kuir olarak varlık gösterebilmek zorlaşırken, spor alanında bu zorluklar katlanarak artıyor. Peki kuir bir futbol pratiği bu baskı altında nasıl ayakta kalıyor?
Futbolun Q Halilogosu
Rosa’ya göre alternatif bir alan kurmak dışarıdan gelecek tehditlere karşı bir kalkan oluşturuyor: “Alternatif, kapsayıcı ve queer bir alan kurabilmek dışarıdaki tehditlere karşı koruyucu kendi içinde güvenli bir alan oluşturuyor. WNBA oyuncularının duruşu, ABD kadın futbol ligi NWSL’deki kapsayıcı taraftar gruplarının mücadelesi ve İngiltere’deki alternatif futbol oluşumları, yaratılmaya çalışılan bu karamsarlık karşısında umudun ve dayanışmanın hala diri olduğunu bize hatırlatıyor.”
Türkiye’de de bunun örnekleri mevcut. Sportif Lezbon, Qlub, Minçoster TK, Küründen United, eskilerden Atletic Dildao, Queer Olympix gibi alanlar da benzer ihtiyaçtan doğmuş kapsayıcı alanlar ve birlikte bir dayanışma ağı sunuyor. 10 yılı aşkın süredir kuir ve kadın+ özneler bu alanlar aracılığıyla kendilerini futbolda var edebiliyorlar.
“Bu alanı dönüştürmeye çalışıyoruz”
Futbolu egemen sistemden bağımsız ele alamayacağımızı söyleyen Rosa, futboldaki köklü dönüşümün ancak sistemsel bir değişimle mümkün olacağına inandığını ve alternatif bir futbol alanı yaratırken olası bir dönüşümün parçası olmayı temenni ettiğini söyledi.
“Futbol tarihsel olarak her zaman bundan ibaret değildi. Geçmişte ve günümüzde futbolda mücadele alanlarının varlığı ve dışlanan öznelerin var olma çabası; bu politikaların yarattığı tahribatı gösteriyor. Paylaşımlarla bu alanı dönüştürmeye çalışıyoruz.”
Kuir ve kadın+ futbol müsabakaları bu dönüşümün somut adımlarından biri. Rosa, kolektif oyunun ve üretiminin futbolu dönüştürebileceğini vurguluyor:
“Futbol müsabakalarının düzenlenmesi kuir ve kadın+’lar için önemli bir yerde. Çünkü onlara kapsayıcı, güvenli ve iyileştirici bir alan sunuyor. Bu öznelerin kolektif şekilde oyun oynaması ve üretmesi futbolun dönüştürülebilirliğini de gösteriyor.”
Haaretz’e göre Netanyahu, 7 Ekim’den bir buçuk hafta önce BAE Devlet Başkanı’ndan Hamas’ın “büyük bir operasyon” hazırlığında olduğuna dair doğrudan ve açık bir uyarı aldı fakat istihbaratı dikkate almayan Netanyahu, bunu Mossad, Şin Bet ve ordu yetkililerinden gizledi.
Görsel: Haaretz
İsrail merkezli Haaretz gazetesinde yayımlanan ve yazarlarının yakında çıkacak olan “Rehineler: 843 Günlük Terk Ediliş” (Hostages: 843 Days of Abandonment) adlı kitabı için yürütülen kapsamlı bir araştırmaya dayandırılan habere göre, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, 7 Ekim saldırılarından günler önce Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı’ndan doğrudan ve açık bir uyarı aldı ancak bu kritik istihbaratı İsrail’in üst düzey güvenlik görevlileriyle paylaşmadı.
“Kırmızı Hat” üzerinden 45 dakikalık uyarı
Haaretz’in aktardıklarına göre 7 Ekim 2023’ten bir buçuk hafta önce BAE Büyükelçiliği’nden bir temsilci, konuşmanın gizliliğini garanti eden özel bir telefon cihazıyla İsrail Başbakanlık ofisine geldi. Abu Dhabi’deki Başkanlık Sarayı’ndan arayan BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayid, Netanyahu ile tam 45 dakika süren bir görüşme gerçekleştirdi.
Bu görüşmede bin Zayid, Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya Sinvar‘ın İsrail’e karşı “büyük bir operasyon” planladığı konusunda Netenyahu’yu uyardı. BAE lideri, bu olayın sadece kan dökülmesiyle kalmayacağını, İbrahim Anlaşmaları’nı da zedeleyeceğini ve tüm bölgeyi istikrarsızlığa sürükleyeceği endişesini dile getirdi.
Görüşmede BAE liderinin yanında, yıllar önce Gazze’den Abu Dhabi’ye göç etmiş ve Gazze’de güçlü bağları olan Filistinli yakın bir danışmanı da bulunuyordu. Danışmanın aktardığına göre bin Zayid, “İsrail’in bu operasyona hazırlanması gerektiğini vurguladı, Gazze için ekonomik bir çözüm bulunmasını ve Batı Şeria’daki gerilimin düşürülmesini” tavsiye etti.
Netanyahu’nun kayıtsızlığı ve gizlenen istihbarat
Haaretz’e göre Netanyahu’nun bu uyarıya tepkisi ise “şaşırtıcı derecede” sakindi. İsrail Başbakanı, Hamas’ın asıl niyetinin Batı Şeria’da faaliyet göstermek olduğunu öne sürerken İsrail’in her türlü senaryoya hazırlıklı olduğunun da güvencesini verdi.
BAE lideri, daha sonra CIA Direktörü William J. Burns’e de ulaştı. Burns’e, Netanyahu’ya “orada bir şeylerin patlamak üzere olduğu” hissini aktarmaya çalıştığını, ancak İsrail Başbakanı’nın bir şeyler olacağını öngördüğü bölgenin Batı Şeria olduğuna inandığını anlattı.
Netanyahu ise bu uyarıyı aldıktan sonra hiçbir şey yapmadı. Şin Bet (İç İstihbarat) Başkanı, Mossad Başkanı ve İsrail Savunma Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı da dahil olmak üzere güvenlik teşkilatının hiçbir üst düzey ismi bin Zayid’in bu uyarısından haberdar edilmedi.
Habere göre, BAE’den gelen bu uyarının arka planında İsrail ile Hamas arasında 2023 başlarında başlayan gizli “hudna” (uzun vadeli bir düzenleme için geçici ateşkes) görüşmeleri yatıyordu. Netanyahu’nun onayıyla yürütülen bu görüşmeler, Mısır’ın dışlanmış hissedip gücenmemesi için onlardan bile gizleniyor ve “Netanyahu’nun kişisel kanalı” olarak işliyordu.
Görüşmeler, Gazze’de Filistin Yönetimi Sivil İşler Bakanlığı eski müsteşar yardımcısı Nasser Sarraj’ın evinde yapılıyordu. Bir tarafta Şin Bet’in esir ve kayıplardan sorumlu yetkilisi, diğer tarafta İbraniceyi akıcı konuşan Hamas Siyasi Büro üyesi Gazi Hamad vardı. Aradaki mesajlaşmayı ise kod adı “Kömür Gözlü” olan, hem Hamas’ın hem de Şin Bet’in güvendiği İbranice bilen üst düzey bir El Fetih yetkilisi sağlıyordu.
Masada, ablukanın kademeli olarak kaldırılması, gıda ve hammadde girişinin artırılması, sınırlarda ticaret bölgeleri kurulması, Şarm el-Şeyh havalimanına güvenli geçiş ve Gazze Marine sahasından doğalgaz tedariki gibi vaatler vardı. “Kömür Gözlü” kod adlı kişi, görüşmelerin çok olumlu geçtiğini raporluyordu.
2023 yazında sadece rehine konusu ihtilafta kalmıştı. Sinvar, rehine tutulan İsrailliler karşılığında önce 500, sonra 250, en son 50 mahkumun serbest bırakılmasını istedi. Şin Bet, 20’si müebbet hapis cezası alan toplam 30 mahkumun serbest bırakılmasına razı oldu. Ağustos ayı sonunda Netanyahu bu sayıyı onayladı ancak anlaşmayı onaylayacak bakanlar komitesini toplamayı haftalarca erteledi.
İsrail’deki yargı reformu protestoları sürerken Direniş Ekseni, İsrail’i savunmasız görmeye başlamıştı ve Hamas, saldırıyı finanse etmek için İran’la görüşmeleri hızlandırmıştı.
“Bir Zilzal (Deprem) beklesinler”
Eylül ayı başında Sinvar müzakere masasından aniden çekildi. Ardından arabulucu “Kömür Gözlü” ile yüz yüze görüştü ve “İsraillilere söyle, onlara devasa bir sürpriz hazırlıyorum. Bir ‘zilzal’ (deprem) beklesinler,” dedi.
Hayatından endişe eden “Kömür Gözlü” ise İsrail istihbaratı yerine bu haberi doğrudan BAE liderinin Filistinli danışmanına iletti. Muhammed bin Zayid, yanlış alarm verip İsrail’in önleyici bir saldırı yapmasına sebep olmamak için konunun araştırılmasını istedi. Eylül ortasında “Kömür Gözlü” ve Sinvar tekrar görüştü. Sinvar bu kez şunları söyledi: “Onlara sürprizlerin anasını hazırladığımı söyleyin. Korkunç bir operasyon. Olağanüstü bir şey. Ne diyorsam kelimesi kelimesine İsraillilere iletin: Zilzal.”
Bu uyarı 15 Eylül’de Şin Bet’e iletildi. Şin Bet Şefi Ronen Bar, Başbakan’ın askeri sekreteri Avi Gil üzerinden Netanyahu ile acil bir görüşme ayarladı. 17 Eylül’de Savunma Bakanı Yoav Gallant, Askeri İstihbarat, Mossad ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nin katıldığı güvenlik toplantıları yapıldı. Şin Bet, Sinvar’ın Irak’ta rehin tutulan İsrailli araştırmacı Elizabeth Tsurkov’u kaçırmayı planlıyor olabileceğini düşündü. Ronen Bar, yaklaşan Yahudi bayramları öncesinde ani ve yıkıcı bir saldırı olan “yangın söndürücü bomba” kod adlı bir operasyon veya güçlü savunma önlemleri alınmasını önerdi ancak toplantılardan hiçbir karar çıkmadı. Habere göre, BAE Lideri, o 45 dakikalık telefon görüşmesini tam da bu süreçte gerçekleştirdi.
Aynı günlerde Mısır İstihbarat Şefi General Abbas Kamel de Netanyahu’yu arayarak “korkunç bir operasyon” hazırlığı olduğu uyarısında bulundu. Netanyahu ona da “Gazze’de kontrol bizde, asıl sorun Batı Şeria” yanıtını verdi. 1 Ekim’de Şin Bet, Sinvar’a suikast yapılmasını önerdiğinde Netanyahu’nun cevabı sadece “Planları hazırlayın, değerlendiririm” ve “Durumu sakinleştirin” oldu. Üst düzey bir Şin Bet yetkilisi, “Netanyahu kendilerinden BAE ve Mısır uyarısını gizlemeseydi, tüm değerlendirmelerin tamamen değişebileceğini” ifade etti.
Haberde, 2011 Şalit takasında serbest kalan Sinvar’ın stratejisine de değiniliyor. Sinvar, 2017’de ezeli düşmanı El Fetihli Muhammed Dahlan ile Kahire’de [Hamas’ın askeri kanat lideri Muhammed Deif ve Moussa Abu Marzouk’un da katılımıyla] buluşmuş ve Netanyahu’ya abluka hafiflerse anlaşmaya hazır oldukları mesajını göndermişti. 2018’de Sinvar, Netanyahu’ya İbranice “Hesaplanmış risk” yazılı bir not iletmişti.
Ancak Netanyahu karar almaktan kaçındı. O dönemki Genelkurmay Başkanı Herzl Halevi durumu toplantılarda şu sözlerle eleştiriyordu: “Bu, evin duvarından dışarı fırlamış bir çiviye benziyor. Çiviyi sökmek yerine bütün aileyi toplayıp ‘Çiviye dikkat edin’ diyorsunuz. Sonunda o çiviye saplanıp kalacağımızı anlayamadık.”
7 Ekim: Reddedilen rehineleri kurtarma fırsatları
7 Ekim sabahı saat 06:29’da beklenen “Zilzal” yaşandı. Sinvar, Deif ve Mervan İsa, operasyona katılmaları için Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’a o sabah bir mektup göndermişti.
İsrail kabinesi ancak 14:45’te toplanabildiğinde ortada sadece 14 asker ve 28 sivil rehine bilgisi vardı. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich rehinelerin göz ardı edilmesini söylerken Savunma Bakanı Gallant “İsrail Savunma Kuvvetleri’ne talimat verdim. Kesinlikle müzakere yok. Sadece başları suyun altındayken bizimle konuşabilirler,” dedi.
Akşam 19:00’da Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdulrahman el-Sani, Mossad Direktörü David Barnea’yı aradı. Doha’daki İsmail Haniye ve Halil el-Hayya’yı tüm sivilleri bırakmazlarsa Katar’dan kovmakla tehdit ettiğini ve Hamas’ın sivilleri bırakmaya hazır olduğunu bildirdi. Barnea ise “Sivilleri serbest bırakmak istiyorlarsa bıraksınlar. Biz Hamas’la konuşmaya hazır değiliz,” dedi. Katar Başbakanı, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’a ulaştı. Blinken, “Durum karmaşık, 3 gün bekleyelim, ben bizzat Netanyahu ile konuşacağım,” diyerek onu durdurdu.
8 Ekim sabahı, Sinvar’ın sağ kolu Ruhi Müşteha, Dahlan’ın adamı Samir Mashharawi’yi Gazze’den aradı. Bu sırada Sinvar da telefon hattında konuşmayı dinlemekteydi. Dahlan’ın “Sivilleri hemen bırakın” resti üzerine 1 saat sonra dönen Müşteha, “Hiçbir karşılık beklemeden tüm sivilleri (18 yaş altı ve 50 yaş üstü) derhal bırakmaya hazır olduklarını”, geriye kalan askerler ve abluka konuları için sadece resmi bir arabulucu istediklerini söyledi. Dahlan bunu Şin Bet’e iletti ancak gayriresmi olarak aldığı yanıt şu oldu: “Netanyahu hiçbir şey konuşmak istemiyor. Sadece savaş ve Hamas’ın yok edilmesini istiyor.” 10 Ekim’de Müşteha cevap için tekrar aradı ancak bombardıman yoğunlaşınca iletişim tamamen koptu.
Blinken 12 Ekim’de İsrail’e ulaştı, ertesi gün Katar’a geçerek “Netanyahu henüz o noktada değil” dedi. Nihayet 14 Ekim’de Blinken, Netanyahu’nun arabuluculuğu kabul ettiğini Katar’a bildirdi ve 15 Ekim’de Mossad Şefi Doha’ya gitti ancak artık Hamas el yükseltmişti.
Ekim ayı ortasında Netenyahu’nun dış politika danışmanı Ophir Falk’ın ofisinde yapılan bir toplantıda, İsrail Savunma Kuvvetleri müzakere biriminin eski komutanı Albay Doron Hadar şu öneriyi sundu: “Kadınları ve çocukları şu an geri getirebiliriz. Gerekirse 1000 veya 2000 mahkum verelim, uluslararası baskıyla bir anlaşma yapalım.” Ancak Falk, odadakileri dışarı çıkarıp Hadar’a şu yanıtı verdi: “Burada anlaşma olmayacak. Bunlar IŞİD. Hiçbir şey alamayacaklar. Zihniyetini değiştir, Doron.”
18 Ekim’de Şin Bet’ten üst düzey bir yetkili, “Dudaklarımızı ısırıp darbeyi sineye çekmeli, mahkumları verip esirleri kurtarmalı ve sonra ilk fırsatta tekrar savaşa dönmeliydik” dediğinde Netanyahu’nun buna yanıtı “Hile açığa çıktığı an, artık hile olmaktan çıkar” oldu.
Habere resmi yalanlamalar
Haberde yer alan iddialar üzerine İsrail Başbakanlık Ofisi bir açıklama yaparak makaleyi “kesin bir yalan” olarak nitelendirdi. Açıklamada, “Başbakan Netanyahu söz konusu dönemde BAE Devlet Başkanı ile konuşmamış ve ondan hiçbir uyarı almamıştır,” denildi. Eski Şin Bet Şefi Ronen Bar ve Eski İsrail Savunma Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Herzl Halevi ise BAE Devlet Başkanı’nın ilettiği iddia edilen bu uyarı hakkında bilgilendirilmediklerini söylediler. Haaretz’in yorum talebinde bulunduğu BAE Devlet Başkanı ise konuya ilişkin herhangi bir yanıt vermedi.
Haaretz‘in yayımladığı haberi buradan okuyabilirsiniz.
MAPEG’in 24 Temmuz’da ilan ettiği, 1-7 Eylül tarihleri arasında art arda gerçekleştirilen 312. İhale Grubu’nda 115 maden sahasının ihalesi tamamlandı. İhaleye çıkarılan 51 bin hektarlık alan arasından 29 bin hektarlık bir alan 1-7 Eylül tarihlerinde satıldı. Bu sahaların ruhsatını alanlar arasında, geçmişinde çeşitli iş kazaları ve ücret anlaşmazlıkları bulunan Cengiz Holding’e bağlı Eti Bakır ve Eti Alüminyum da var.
Satılığa çıkarılan maden sahaları, Fotoğraf: Polen Ekoloji Kolektifi
Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MAPEG) 312. İhale Grubu kapsamında 52 ilde ilana çıkardığı 115 maden sahasının ihalesi, 1-7 Eylül tarihleri arasında günlük gruplar halinde tamamlandı. Toplam 51 bin hektarlık alanı kapsayan ihalelerde satın alınan sahaların toplam alanı 29.218 hektar (yaklaşık 41 bin futbol sahası) büyüklüğünde. 29 bin hektarlık alan, 46 ildeki toplam 71 ruhsat sahasını kapsıyor.
Polen Ekoloji Kolektifi’nin 312. İhale Grubu’na ilişkin sosyal medyadan yaptığı açıklamasında satılığa çıkarılan 115 ruhsat alanının 22 tanesi mega maden sahası (1000 hektardan büyük alan) büyüklüğünde olduğu kaydedildi.
En son dün (7 Eylül) MAPEG, Osmaniye, Rize, Siirt, Samsun, Sinop, Sivas, Şırnak, Tokat, Dersim, Uşak ve Van illerinde, toplam alanı 6.450,78 hektarlık bir alandaki (9.035 futbol sahası genişliğinde) 15 adet maden ruhsat sahasının maden şirketlerine satışını gerçekleştirdi.
Cengiz Holding de saha aldı
İhale sonuçlarına göre, Cengiz Holding’e bağlı iki şirket de toplam 2 bin bektardan büyük saha ruhsatı aldı.
Rize’deki 972 hektarlık bir saha Eti Bakır A.Ş.‘ye, Antalya’daki 1.389 hektarlık mega maden sahası ise Eti Alüminyum A.Ş.‘ye verildi. Her iki şirket de madenci Mehmet Cengiz’e ait Cengiz Holding bünyesinde yer alıyor.
Eti Bakır’ın Siirt’in Şirvan ilçesindeki maden sahasında Kasım 2023’te bir göçük meydana gelmiş, olayda iki maden mühendisi ve bir işçi hayatını kaybetmişti. Olayla ilgili hazırlanan bilirkişi raporunda, hayatını kaybeden mühendislerin asli kusurlu bulunduğu ortaya çıktı. Şirketin geçmişinde başka ölümlü kazalar da bulunuyor: 2004’te Kastamonu’nun Küre ilçesindeki bakır ocağında çıkan yangında 19 işçi, 2012’de Samsun’daki tesiste bir amonyak tankının çökmesi sonucu 7 işçi yaşamını yitirmişti. Kasım 2023’te Siirt’in Şirvan ilçesindeki maden sahasında meydana gelen göçükte 3 işçi hayatını kaybetmişti.
Cengiz Holding’e ait Mardin Mazıdağı’ndaki Eti Bakır Metal Geri Kazanım ve Entegre Gübre Tesisleri’nde 28 Haziran 2022’de akşam saatlerinde bir patlama yaşanmıştı. Patlama sonucu biri ağır iki işçi yaralanmıştı.
Samsun Eti Bakır’da Türk Metal Sendikası’na üye oldukları için işten atılan 100’den fazla işçi 2013 yılında eylem başlatmıştı.
Eti Alüminyum’un Konya’nın Seydişehir ilçesindeki fabrikası ise 2005’te özelleştirmeyle Cengiz Holding’e devredilmişti. Nisan 2026’da cumhurbaşkanı kararıyla, Cengiz Holding bünyesindeki Eti Alüminyum AŞ’ye ait Konya Seydişehir’deki 265 hektarlık alan “özel endüstri bölgesi” ilan edilmişti. Fabrika işçileri 2024 yılında düşük ücret zamlarına karşı eylem başlatmış, kendilerini Türkiye’de ağır metal iş kolunda en düşük ücreti alan işçiler olarak tanımlamışlardı.
İhale dosyasındaki bilgi notlarına göre, 115 sahanın
• 9’u Tarım ve Orman Bakanlığı’nın iznine tabi mesafede
• 7’si rüzgar enerji santrali (RES) alanlarıyla girişimli
• 8’i MTA’nın önceden maden yatağı tespit ettiği sahalarda
• 6’sı ağaçlandırma alanlarıyla, 3’ü gölet veya baraj alanlarıyla, 2’si ise HES alanlarıyla çakışıyor
Kürt illerindeki sahalar
Bingöl, Bitlis, Dersim, Diyarbakır, Muş, Şırnak, Van, Mardin ve Siirt’te toplam 14 saha ihaleye çıktı. Bunlardan Şırnak’taki 851 hektarlık sahayı FKGlobal Maden Petrol İnşaat Gıda Nakliye Emlak Gayrimenkul İth. İhr. San. ve Tic. Ltd. Şti., Siirt’teki sahayı ise Akgünler İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti. kazandı. Bu sahanın bilgi notunda karayolu ve enerji iletim hattıyla çakışma uyarısı bulunuyor.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı, 7 yıllık tutsaklığın ardından bugün tahliye edildi. İlk mesajları barış ve çözüm üzerine oldu.
Ajansa Welat/Ömer Demir
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı, 7 yıllık tutsaklığın ardından bugün tahliye edildi.
Tahliyesini, mahpus ve Mızraklı’yla aynı koğuşu paylaşan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın duyurduğu Mızraklı, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekilleri ve sevenleri tarafından Edirne Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi önünde karşılandı.
Burada yaptığı ilk açıklamada Mızraklı, barış ve çözüm mesajları verdi:
“Burada olması gereken benden önce, bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş’tır.”
Mızraklı, “Demirtaş her zamanki haliyle ne olursa olsun demokrasi ne olursa olsun barış ne olursa olsun çözüm. Mesajı her zaman bu oldu.” diye konuştu.
Mızraklı, sözlerine şöyle devam etti: “Sadece Demirtaş için değil, Sayın Öcalan başta olmak üzere hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın mülakatları yapacağınız günlerin gelmesi temennisiyle…”
Mızraklı ayrıca, “Yüreğimizde tek bir duygu var. Daha eşit, kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Cezaevinde onlarca yoldaşımız sizlerle güç buldu. Hakkımızda usulsüzce, kumpas davalarla kesilen cezalara karşı ayakta durduk ve başımız dik çıktık,” dedi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da Mızraklı’nın tahliye olmasının ardından X hesabından yaptığı açıklamada kendisiyle telefonda görüştüğünü belirterek, “Bu sevincin, özgürlüğüne kavuşmayı bekleyen tüm arkadaşlarımızla paylaşacağımız günlerin de habercisi olmasını diliyor, mücadelemizi kararlılıkla sürdürmenin sözünü veriyoruz,” dedi.
2019’da tutuklanan ve yerine kayyum atanan Amed Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanımız Dr. Adnan Selçuk Mızraklı, bugün özgürlüğüne kavuştu. Artık yeniden aramızda.
Bugün kendisiyle telefonda görüştük, geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. Selçuk Başkan’ın özgürlüğüne kavuşması…
Mızraklı’nın bu akşam 21.30 dolaylarında Diyarbakır’da olması, Diyarbakır Havaalanı’nda kitlesel şekilde karşılanması bekleniyor.
Ne olmuştu?
Ekim 2019’da gözaltına alınan ve “örgüt üyesi olma” iddiasıyla tutuklanan Selçuk Mızraklı’ya, Diyarbakır 9’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nce 9 Mart 2020’de yüzlerce kişi hakkında yalan beyanlarda bulunduğu ortaya çıkan Hicran Berna Ayverdi’nin beyanları ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) faaliyetleri gerekçe gösterilerek 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası verildi.
Yargıtay’a taşınan karar, 7 Aralık 2022’de “hukuki eksiklikler” gerekçesiyle bozuldu. Yargıtay’ın bozma kararı sonrası yeniden yapılan yargılamada, Selçuk Mızraklı hakkında 29 Kasım 2023’te yeniden 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası verildi. Mahkeme gerekçeli kararında, Hicran Berna Ayverdi’nin beyanlarına itibar etti.
Selçuk Mızraklı’nın bir PKK’liyi kayıt dışı tedavi ettiği ve polise teslim etmeden hastaneden taburcu ettiğini iddia eden Hicran Berna Ayverdi’nin beyanları, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) alınan kayıtlarla yalanlandı. Hicran Berna Ayverdi’nin iddia ettiği tarihlerde söz konusu hastanede hiç çalışmadığı, hatta Selçuk Mızraklı ile yollarının hiçbir dönemde kesişmediği kanıtlansa da mahkeme, beyanları gerçek kabul etti.
Yine benzer şekilde yüzlerce kişi hakkında temelsiz suçlamalarda bulunduğu ortaya çıkan Ümit Akbıyık’ın beyanları ile DTK çalışmaları, Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği’nde başkanlık yapması da mahkemece karara gerekçe yapıldı.