“Şüpheli ölüm, kadını kaybetme pratiğine dönüştürüldü”

Şüpheli kadın ölümleri ile cezasızlık ve güvenlik politikaları arasındaki ilişkiyi değerlendiren Eralp, “Bir ölüm şüpheli olarak kaldığında mesele sadece faili bulmak değil, bunun üzerinin örtülmesini mümkün kılan ağları da açığa çıkarmak olmalı” dedi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun paylaştığı verilere göre 2025 yılında erkek şiddeti tarafından 294 kadın öldürülürken 297 kadın şüpheli şekilde ölü bulunmuştu. Günümüzde Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, Nadira Kadirova gibi “şüpheli ölüm” olarak tanımlanan birçok şiddet davası ise feminist ve kadın hareketleri tarafından adil yargılama yapılmadığı bakımından eleştiriliyor.

Eralp: Cezasız bırakılan suçlar ‘şüpheli ölüm’ kisvesiyle bilinmezliğe bırakılıyor

Şüpheli kadın ölümleri ve yargının cezasızlık politikalarına ilişkin değerlendirmede bulunan Kadınlar Birlikte Güçlü üyesi Feride Eralp, açıklanan verilerin yalnızca basına yansıyan vakaları kapsadığını belirtti. “Bunlar en az bu kadar kadın öldürüldü anlamına geliyor. Bir de basına yansımayan kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerini hesaba kattığımızda aslında daha yüksek sayılardan söz edebiliriz” dedi.

Kadın cinayetleri istatistiklerinin daha gerçekçi açıklandığı döneme değinen Eralp, “Kadına yönelik şiddetin ne kadar yaygın olduğuna dair bir gerçeklik ifşa olmuş oldu” diyerek geçmişte açıklanan verilerin erkek şiddetinin yaygınlığını görünür kıldığı için günümüzde paylaşılmadığını savundu.

Şüpheli kadın ölümlerinin yeni bir olgu olmadığını söyleyen Eralp, özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda Batman ve Diyarbakır’da haber olan kadın intiharlarını hatırlattı. Sistematik erkek şiddetinin sonucu ortaya çıkan kadın ölümlerinin intihar olarak gündem edildiğini ifade ederek “Bugün de benzer bir şey ‘şüpheli ölüm’ kavramı altında işliyor” dedi.

“Devlet içerisindeki çeşitli güç ilişkileri, çeteleşme; sırtını güçlü kişilere dayayarak suç işleme özgürlüğünü hissedenlerin cezasız kalan ve çoğu zaman failleri de açığa çıkarılmayan suçları ‘şüpheli ölüm’ kisvesiyle bilinmezliğe bırakılıyor”

Son yıllarda kadın hareketinin bu konuyu savaş politikalarıyla ilişkilendirerek sık sık gündem ettiğini belirten Eralp, bu durumun aynı zamanda bir kadınları kaybetme pratiği olduğunu söyledi:

“Bu coğrafya, özellikle 90’lı yıllarda yoğunlaşan ama 80 darbesi sonrasında var olan devlet şiddetiyle gözaltında kaybedilme ve faillerin herkes tarafından bilinir olmasına rağmen yargılanmaması sonucuna alışkın. Bunun daha önce yaşanmış bir pratik ve biçimi var. Dolayısıyla da kadın hareketinin, bunun nasıl sistematik erkek şiddetiyle birleşerek kadınlara yönelik bir kaybedilme pratiğine dönüştürüldüğünü, özellikle 2015’deki barış sürecinin bitmesi ve çatışmalı sürecin yeniden başlamasının ardından oldukça gündem etti diyebilirim.”

“Sözde ceza artırımı özde cezasızlık”

Şüpheli kadın ölümleri ile cezasızlık politikaları arasında doğrudan bağ kuran Eralp, kadın hareketinin yıllardır yalnızca ağır cezalar talep eden bir çizgide olmadığını vurguladı. Ceza artırımlarının çoğu zaman daha fazla cezasızlık yarattığını belirterek şunları söyledi:

“En son cinsel suçlarda ceza arttırımı 2015’te olmuştu. O dönem İstanbul Feminist Kolektif olarak şunu söylemiştik: ‘Sözde ceza artırımı, özde cezasızlık.’ Cezalar ağır hale geldikçe hakimlerin o cezaları verme olasılığı gittikçe azalıyor. Özellikle cinsel suçlar gibi delillendirilmesi zor alanlarda, kadın beyanının esas olduğu alanlarda cezayı ağırlaştırdığınız zaman genellikle ceza vermekten vazgeçiliyor.”

İnfaz sistemindeki değişikliklerin de toplumda “nasıl olsa çıkar” algısı yarattığını söyleyen Eralp, bunun erkek şiddetini önlemeyi zorlaştırdığını belirtti:

“Bu tip kadına yönelik suçlarda bir takım ağırlaştırmalar getiriyor sürekli. Ama pratikte ne oluyor? Pratikte infaz sistemi öyle bir şekilde düzenleniyor ki bu ağır cezaların hiçbiri o biçimde infaz edilmiyor. Ya bir pandemi affı geliyor ya da başka bir infaz indirimi geliyor. Herkesin kafasında cezaevine giren bir iki yıl yatıyor, çıkıyor, açığa geçiyor zaten gibi bir algı oluştu. Bu algı oluştuğu vakit erkek şiddetini önlemek çok daha zor oluyor.”

“Devlet beni korur diyen kadın değil, fail erkek”

Kadınların çoğu zaman cinayet öncesinde defalarca yardım talebinde bulunduğunu vurgulayan Eralp, uzaklaştırma kararlarının ve şikayetlerin etkin biçimde uygulanmamasının cinayetlerin önünü açtığını söyledi:

“Kadınlar defalarca devlete gidiyor ama tehdit, hakaret, alıkoyma, basit yaralama gibi suçlar neredeyse hiç cezalandırılmıyor. Oradan cinayete giden yol açılmış oluyor. Kadınların ve çocukların devlet beni şiddetten koruyor diye düşünmesi gerekirken tam tersine fail erkekler ben bir kadına ne yaparsam yapayım devlet beni korur diye düşünüyor.”

Yargı süreçlerinde cinsiyetçi yaklaşımın sürdüğünü ifade eden Eralp, devlet içerisinde kimseyle bağı olmayan erkeklerin de sadece seçici yargı politikaları nedeniyle haksız tahrik indirimleri, iyi hal indirimleri alabildiğini ifade etti.

Eralp, yargıdaki bu yaklaşım bağlamında kadınların yaşam tarzının, cinsel yönelimlerinin veya kıyafetlerinin mahkeme salonlarında hâlâ yargı konusu yapılabildiğini söyledi. “Ayşe Tokyaz davasında bu pratiği gördük. Katil Cemil Koç öldürmüş olduğu kadının hayatını yargılatmaya çalışarak kendini savunmaya çalışıyordu. Bu bir örnek sadece” diyen Eralp, kadınların bu bakış açısına zengininden fakirine bütün erkekler tarafından maruz kaldığını belirtti. Bu cezasızlık pratiklerinin kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+’lara yönelik şiddeti normalleştirdiğini de ekledi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

“Kadınlar artık şiddetin normal olmadığını fark etti”

Eralp’e göre feminist hareketin en önemli kazanımlarından biri de erkek şiddetinin politik bir mesele olduğunun toplumsal olarak kabul görmesi oldu. “1980’lerin sonunda bir hakimin ‘kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin’ sözünü rahatlıkla kurabildiği bir ülkede bugün bu cümlenin kurulması çok daha zor. Bugün böyle bir cümlenin kurulamaz olduğuna ilişkin algı kadınlar arasında çok güçlendi” dedi.

Eralp, kadına yönelik şiddetin farkındalığı konusunda dönüşüm yaşandığını anlattı:

“Türkiye’de kadına yönelik erkek şiddeti çok yaygın. Ama biz bunu hak etmiyoruz. Yani onun bana şiddet uygulaması bende bir şey yanlış, eksik ve kötü olduğu için değil. O erkeğin sorunu. O erkeğin kendini kadınlar üzerinde iktidar kurmaya hak görmesi ve bu sarsıldığı anda da bunu şiddet yoluyla tahkim edebilme hakkı olduğunu düşünmesinden kaynaklı. Aslında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir olgu olduğunu artık daha yaygın bir biçimde bilinir olmasıyla bir değişim var. Bu değişim daha az şiddete uğruyoruz, daha az öldürülüyoruz, daha az cinsiyetçilikle karşılaşıyoruz demek değil. Ama bunlara sessiz kalmıyoruz.”

Kadın örgütlerinin yıllardır şüpheli kadın ölümlerini unutturmamak için mücadele yürüttüğünü belirten Eralp, eylemlerde öldürülen kadınların isimlerinin özellikle anıldığını söyledi. “Şüpheli ölüm demek ve dosyayı kapatmak aynı zamanda bir silme girişimi. Biz o isimleri unutursak başarıya ulaşmış olacaklar” ifadelerini kullandı.

“Musa Orhan ceza aldı ama cezaevine girmedi. Bunun da peşine düşmeye devam ettik. Sürekli gündem etmeye devam ettik. Gülistan Doku için, Rojin Kabaiş için ÖGK’lı arkadaşlar adalet komisyonları kurdu ve bu konuyu farklı şehirlerde gündemleştirdiler. Farklı kadın örgütleri, farklı şehirlerde bu tip davaları yıllardır yıllardır takip etmeye ve peşine düşmeye devam ediyor. Sokakta bu konuda eylemler yapmaya devam ediyor.”

“Sadece failler değil, suç ağları da açığa çıkarılmalı”

Şüpheli kadın ölümlerinin önüne geçebilmek için yalnızca faillerin değil, suçların üzerini örten mekanizmaların da açığa çıkarılması gerektiğini söyleyen Eralp, özellikle güvenlik bürokrasisi ve yargı içerisindeki ilişkiler ağlarına dikkat çekti:

“Bir ölüm şüpheli olarak kaldığında mesele sadece faili bulmak değil, bunun üzerinin örtülmesini mümkün kılan ağları da açığa çıkarmak olmalı.”

Eralp, “Bugün faili meçhul suçlar ve araştırma daire başkanlığının kurulmasından söz ediliyor. Ama bunun yeniden bir tür siyasi hesaplaşmanın aracı olarak kurulduğunu görüyoruz” dedi. Bazı dosyaların ise yeniden gündeme getirilmesinin tek başına yeterli olmadığını vurguladı:

“Buradaki mesele sadece ilk aşamayı açığa çıkarmak değil. Gülistan Doku örneğinde 6 yıldır bunun üzerinin örtülmesini sağlayan tüm mekanizmalara dokunulmadığı sürece bu sistem kendini yeniden üretir.”

“Güvenlik politikaları kadınları korumuyor”

Eralp, kadınların güvenliği gerekçesiyle savunulan güvenlikçi politikaların pratikte kadınları korumadığını söyledi. Gülistan Doku dosyasında yıllarca incelenmeyen 700 saatlik kamera kayıtlarını hatırlatan Eralp, devletin güvenlik mekanizmalarının kadınların güvenliğini değil devletin güç odaklarının çıkarlarını korumak için olduğunu savundu.

Güvenlik sisteminin çoğu zaman protestoları bastırma ve toplumu denetleme amacıyla kullanıldığını belirten Eralp, güvenlik bürokrasisinin kutsallaştırılmasının kadın cinayetlerinin üzerinin örtülmesini kolaylaştıran mekanizmaları görünmez hale getirdiğini ifade etti:

“Bu güvenlik ağı kadınların ve kız çocukların çıkarlarını korumuyor. Bir kadın kaybedildiğinde 6 yıl boyunca hiçbir işe yaramamış. Hatta tam tersine kaydı silmiş. Öldürülen kadını görmüş. Doğrudan gücünü suç işlemek için kullanmış oluyor.”

“Devlet görevini yapmak zorunda”

Eralp, “Biz bu devlete vergi veriyorsak, bu devletin vatandaşıysak devletin görevini yapmasını talep etmekten vazgeçmememiz gerekiyor” dedi. Kadın örgütlerinin dava takiplerini de bu nedenle sürdürdüğünü belirten Eralp, mahkemelerde bulunmanın devlet kurumlarını sorumluluk almaya zorlamak anlamına geldiğini söyledi:

“Biz mahkeme salonlarında bulunarak şunu söylüyoruz: Erkek egemen önyargılarla değil, gerçek adaleti sağlayacak bir yargılama yapmakla yükümlüsünüz.”

Polislerin de görevlerini yerine getirmediği durumlarda kadın hareketinin bunu görünür kıldığını ifade eden Eralp, “Kadınlar ölürken polis neredeydi?” sloganının da bu sebeple öne çıktığını söyledi.

Kürt illerindeki kayyım toplumsal dönüşümün önünü kesti”

Yerel yönetimlerin ve kadın örgütlerinin geçmişte özellikle Kürt illerinde önemli deneyimler geliştirdiğini hatırlatan Eralp, kayyım politikalarının bu toplumsal dönüşümün önünü kesen bir görev gördüğünü söyledi. Batman ve Diyarbakır’da kadın intiharlarının ve cinayetlerinin azaltılmasında kadın merkezleri, sığınaklar ve yerel dayanışma ağlarının önemli rol oynadığını söyleyen Eralp; Kürt illerindeki belediyeciliğin bu durumu kökten dönüştürdüğünü, bunu da bir güvenlik mekanizması ile değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini aşındıran politikalar ile, kadınlar için şiddetten uzaklaştıran seçenekleri çoğaltarak yaptıklarını aktardı.

Bunun toplumsal hafıza ve deneyim olarak yaşandığını vurgulayan Eralp, “Belediyelerin kayyım korkusu olmadan daha özerk bir biçimde, erkek şiddetine yönelik kendi yerellerinde politika üretebilmeleri, dolayısıyla da toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendiren adımlar atabilmeleri kesinlikle bu tip ölümleri daha önce de azaltmış olduğu gibi yine azaltabilecektir” diyerek sözlerini sonlandırdı.


Nisan 2026’da 26 kadın cinayeti, 23 şüpheli ölüm

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre 2026 yılının sadece ilk dört ayında en az 102 kadın katledilmiş, 99 kadının ölümü ise kayıtlara “şüpheli” olarak geçmiştir.

Sadece Nisan ayı verilerine göre, 26 kadın katledildi, 23 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Ayrıca kadınların %38’i evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Kadınların %69’u ise evlerinde öldürüldü.

Son 1 ayda öne çıkan olaylar

  • Dersim’de 5 Ocak 2020’de kaybolan Gülistan Doku’yu dönemin valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel’in tabancayla öldürdüğü belirlendi. Sonel, gözaltına alındıktan sonra “kasten öldürme” suçundan tutuklandı. Soruşturma kapsamında toplam 12 kişi tutuklandı.
  • Soruşturma kapsamında 6 yıl sonra 700 saatlik bir kamera kaydı incelemeye alındı.

  • İlayda Zorlu’nun 17 Nisan’da babasının beylik tabancasından ateş sonucunda ölü bulunduğu duyurulmuştu. Öğrenci ve gençlik örgütleri, İlayda’nın ölümünün aydınlatılması için birçok şehirde eylem düzenlemişti.

  • 7 Mayıs’ta Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili KYK yurdu yönetimi hakkında verilen “soruşturma izni verilmemesi” kararı, Van Barosu’nun yaptığı itiraz Erzurum Bölge İdare Mahkemesi tarafından kaldırıldı.

  • 8 Nisan’da İTÜ Ayazağa Kampüsü içindeki Ali İhsan Aldoğan Kız Öğrenci Yurdu’na giren bir erkeğin, kadın öğrenciler tarafından çamaşırhanede üstsüz halde yakalandığı basına yansıdı.

Trans öğrenciye kopya maddesiyle “terör” soruşturması

Hakkında disiplin soruşturması açılan İstanbul Üniversitesi öğrencisi ve trans aktivist Arin, “LGBTİ+’ların eğitim hakkını gasp edemezler” dedi. Konuya ilişkin görüş belirten avukatlar ise bu soruşturmaların usulsüzlüğüne ve yapısal boyutlarına dikkat çekti.

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa’da Şubat 2026’dan bu yana 13 öğrenci hakkında disiplin soruşturması açıldı. Aradan iki ay geçmeden bir trans aktivist öğrenciye “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma açıldı. “Terör örgütü propagandası” iddiası kopya teşebbüsüne ilişkin bir yönetmelik maddesiyle gerekçelendirildi.

İstanbul Üniversitesi öğrencisi Trans aktivist Arin, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla açılan disiplin soruşturmasıyla karşılaşma sürecini anlattı.

Soruşturma sürecindeki hukuki usulsüzlüklere ve çelişkilere dikkat çeken Arin, yaşadığı süreci LGBTİ+’ları üniversitelerden uzaklaştırma girişimi olarak nitelendirdi.

Hakkında iki disiplin soruşturması olduğuna dikkat çeken Arin, açılan soruşturmalarda hiçbir nedenin belirtilmediğini aktardı:

“Birincisi İstanbul Cumhuriyet İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve İstanbul Emniyetinden alınan yazılar doğrultusunda gerçekleştirildi. Nedeni yazmıyordu. Neye dayanarak disiplin soruşturması gerçekleştirdikleri yazmıyordu. Bu da zaten isnat edilen bir fiil olmadığı için soruşturma ve savunma hakkını bizzat etkileyen bir durumdu. 13 kişiye açıldı disiplin soruşturması, bu 13 kişiden ikisi trans kadındı.”

“Terör propagandası” iddiasına “kopya” maddesi dayanağı

Arin, kendisine tebliğ edilen ikinci soruşturma dosyasındaki çarpıcı bir çelişkiyi dile getirdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve Emniyet Müdürlüğü’nden gelen yazılar doğrultusunda “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla karşı karşıya kaldığını belirten Arin, şunları söyledi:

“Soruşturma kağıdında terör örgütü propagandası yazıyordu ancak dayanak gösterilen disiplin maddesi ‘Sınavda kopyaya teşebbüs etmek’ idi. Terör propagandası ile kopya çekmek arasındaki bağlantıyı ne ben ne de avukatlarım anlayabildi. Ortada ne bir mahkeme kararı ne de somut bir delil var.”

Soruşturma günü kampüs önünde yapılmak istenen basın açıklamasına polisin müdahale ettiğini aktaran Arin, okul yönetimi ile emniyet birimleri arasındaki çelişkiye dikkat çekti:

“Okul yönetimi emniyetten gelen yazılarla soruşturma açtığını söylerken kapıdaki Terörle Mücadele ekipleri okula hiçbir şekilde belge göndermediklerini iddia etti. Kendi içlerinde büyük bir çelişki yaşıyorlar.”

“LGBTİ+ bayrağı suç değildir”

Hakkındaki iddiaların geçmişte katıldığı Onur Yürüyüşü ve Gezi Parkı Anması eylemleriyle ilişkilendirildiğini ifade eden Arin, sorgu sırasında kendisine yöneltilen soruların hukuki değil, ideolojik olduğunu savundu:

“Gezi anmasında gözaltına alınma sebebim LGBTİ+ bayrağı açmamdı. Şimdi bu bayrağı terörle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Gökkuşağı bayrağı dünyanın her yerinde tanınan bir semboldür, suç değildir.”

“LGBTİ+’ların eğitim hakkını gasp edemezler”

Üniversitelerde LGBTİ+ öğrencilere yönelik aile yılı politikaları kapsamında yoğun bir “tahakküm” kurulmak istendiğini belirten Arin, yüzlerce örgütlü genç arasından özellikle kendisinin seçilmesini cinsiyet kimliği ile ilişkili olduğunu söyledi.

“Bana ve diğer arkadaşlarıma ‘LGBT misin?’, ‘Pişman mısın?’, ‘8 Mart’a katıldın mı?’ gibi sorular yöneltildi” diyen Arin, bu durumun kayyımların LGBTİ+’ları alanlardan ve kampüslerden uzaklaştırmaya çalışmasının bir çıktısı olduğunu ifade etti. Bu durumu kabul etmediklerini belirten Arin, “LGBTİ+’lar alanlarda ve kampüslerde kalmaya devam edecek. Eğitim hakkımızı gasp edemezler” dedi.

Nefret politikaları sebebiyle okuldan uzaklaştırma riski olduğunu belirten Arin, “Somut bir delil olmadığı için ceza verilmemesi gerektiğine inanıyorum. Eğer bir ceza çıkarsa konuyu İdare Mahkemesi’ne ve üst mahkemelere taşıyacağız” diyerek hukuki mücadelesini sürdüreceğini vurguladı.

Av. Furkan Yurt: “İdareye muğlak yetkiler tanınıyor”

Süreci takip eden Spod hukuk koordinatörü Avukat Furkan Yurt, idarenin disiplin yetkisini kötüye kullandığını vurguladı. Yurt, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’ndaki 54. maddenin muğlak yetkilere alan açtığını belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Mevzuatta yer alan genel söylem olarak ‘kurumun vakarına yakışmayan tutumlar’ olarak sayılan muğlak ifadeler, idarecilere sınırsız bir keyfilik alanı tanıyor. Terör propagandası iddiasıyla açılan bir soruşturmanın aslında ‘sınavlarda kopyaya teşebbüs etmek’ yasağını düzenleyen bir madde üzerinden yürütülmesi, idarenin disiplin yetkisini kullanırken hukuki dayanakları bile gözetmeksizin ne denli toptancı ve ayrımcı bir yaklaşım içinde olabildiğini gösteren en bariz örnektir.”

Avukat Yurt’a göre, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri doğrudan suç olmasa da dolaylı yollarla kriminalize ediliyor:

“Bir gökkuşağı bayrağı, hak temelli bir ifade ve tamamen barışçıl bir eylem hiçbir somut bağ kurulmaksızın bu torba suçun içine atılabiliyor. Bunun yanı sıra ‘Müstehcenlik’ ve ‘Terör Örgütü Propagandası Yapmak’ en çok başvurulan araçlar. Özellikle sosyal medya paylaşımları ve barışçıl eylemlere dahiliyet bu maddeler üzerinden birer suç unsuru gibi sunuluyor.”

Soruşturma dosyalarının içeriğine dair de bilgi veren Yurt, dosyaların somut vakalardan ziyade “niyet okuma” üzerine kurulu olduğunu belirtti:

“Savcılık ve emniyet, AYM tarafından hukuka aykırılığı tescillenmiş sanal devriye sistemlerine ve şablon ifadelere dayanıyor. Adli makamların kısıtlayıcı bir tedbir dahi uygulamadığı zayıf şüpheler, üniversite idaresi tarafından ‘ağır disiplin suçu’ sayılıyor. Bu bir yetki aşımı ve fonksiyon gaspıdır.”

İsnadın somutlaştırılmaması bir hak ihlali

En temel hak ihlalinin kişinin neyle suçlandığını tam olarak bilmeden savunma yapmaya zorlanması olduğunu söyleyen Yurt, idarenin, adli makamlarca suç teşkil etmediği tespit edilen eylemleri ısrarla disiplin suçu saymasının da bir fonksiyon gaspı ve yetki aşımı olduğunu aktardı. Ayrıca, savunma makamının aleyhindeki delillere erişiminin engellenmesi ve silahların eşitliği ilkesinin çiğnenmesinin de çok yaygın olduğunu belirtti.

“Bu, üniversitelerin demokratik kimliğine sistematik bir saldırıdır”

Avukat Furkan Yurt, LGBTİ+’lara yönelik açılan soruşturmalarda görülen artışı üniversitelerin demokratik kimliğine yönelik sistematik bir saldırı olarak değerlendirdiğini belirtti:

“Bu süreç, siyasal iktidarın homojen toplum tahayyülünün ve akademik özgürlük alanının daraltılmasının bir sonucudur. Soruşturmalar çoğu zaman hukuk sınırları içerisinde kalmaktan ziyade öğrencileri yıldırma ve eğitim haklarını hedef alma amacı taşıyor. Bu, üniversitelerin demokratik kimliğine yönelik sistematik bir saldırıdır.”

Av. Serhat Alan: “İfade özgürlüğü disiplin suçu sayılıyor”

İstanbul Barosu’ndan Avukat Serhat Alan, öğrencilere açılan soruşturmaları ikiye ayırıyor: üniversitelerin kendi bünyesinde YÖK Kanunu ve YÖK Disiplin Yönetmeliği’ne dayanarak gerçekleştirdiği idari disiplin soruşturmaları ile savcılık ve emniyet eliyle yürütülen ceza soruşturmaları.

Avukat Alan, üniversitelerdeki soruşturma mekanizmasının işleyişini şu sözlerle özetledi:

“Üniversitelerin açtığı soruşturmalar da ikiye ayrılıyor: Birincisi, kendi bünyelerinde öğrencilerin gerçekleştirmiş olduğu eylem ve örgütlenmelere yönelik doğrudan yürüttükleri soruşturmalar. Diğeri de aslında bir öğrenci hakkında ceza soruşturması söz konusu olduğunda emniyet tarafında fişleme yapmak suretiyle üniversiteye bildirim yapılıyor ve 2547 sayılı YÖK Kanunu üzerinden disiplin soruşturması açılıyor.”

Alan’a göre afiş asmak, bildiri dağıtmak veya eyleme katılmak gibi ifade özgürlüğü kapsamındaki faaliyetler, emniyetin “2911 Sayılı Kanuna Muhalefet” veya “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” gibi suç isnatlarıyla birleşerek disiplin dosyalarına giriyor.

“Kurumsallaşan bir LGBTİ+ karşıtı nefret siyaseti söz konusu”

Soruşturmalardaki artışı devletin LGBTİ+’lara dönük saldırı rejimiyle ilişkilendiren Alan, cümlelerini şunları söyledi:

“Aslında bu soruşturmaların artışının amacı çok belli. Devlet LGBTİ+’lara yönelik bir saldırı rejimi içerisinde hareket ediyor. Özellikle 2015 sonrası dönemde yasaklama rejimiyle LGBTİ+ onur yürüyüşleri ve etkinliklerinin engellenmesi ardından, İstanbul Sözleşmesi’nin feshinden önceki süreçten bu yana uzanan bir suçlulaştırma dönemi, aile yılı ilanı ile de iyice gün yüzüne çıkan ve kurumsallaşan bir LGBTİ+ karşıtı nefret siyaseti söz konusu. Devlet hem bu dayanışmayı engellemek hem de LGBTİ+ görünürlüğünü görünmez kılmak, yıldırmak ve örgütlenmelerinin önüne set çekmek için soruşturma aracını kullanıyor.”

Alan, bu baskıların gençlik hareketi üzerindeki etkisine dikkat çekerek “Özellikle 19 Mart 2025 sonrası süreçte gençlerin itiraz sesi daha da yükselen ve örgütlenen bir ivme yakalamış durumdayken üniversitelerde bulunan genç LGBTİ+’ları izole etmek ve gençliğin ivmesini kesmek için de kullanıldığını ifade etmek gerekiyor” dedi.

Avukat Serhat Alan, bu soruşturmalarda en sık yaşanan hak ihlallerinin ifade özgürlüğünün ve örgütlenme özgürlüğünün ihlali olduğunu aktardı ve şöyle devam etti:

“Soruşturma açılmasına konu olan eylemler bu iki hak kapsamda korunan eylem ve söylemler olduğu için ilk ihlaller bu alanda oluşmaya başlıyor. Ardından usul olarak; emniyetin daha kesinleşmemiş, suç üzerinden hüküm giymemiş biri ile ilgili fişleme yapması ve hakkında yürütülen ceza soruşturmasının dayanak gösterilmesi masumiyet karinesinin, dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlalidir. Kritik olan durum, LGBTİ+’lar söz konusu olduğunda ayrımcılık yasağı ihlalinin gerçekleşme ihtimalinin yüksek olmasıdır.”

“Mevzuat toplumsal cinsiyet merceğinden yoksun”

Alan, LGBTİ+ öğrencilerin kampüs yaşamında karşılaştığı ayrımcılığın mevzuatın toplumsal cinsiyeti göz etmediğiyle de ilişkili olduğunu söyledi:

“Aslında YÖK mevzuatı ve okulların iç mevzuatları topyekün bir biçimde LGBTİ+’ları ayrımcılığa maruz bırakma eğiliminde. Bunun sebebi olarak mevzuat içerisindeki tüm düzenlemelerin toplumsal cinsiyet merceğinden yoksun şekilde düzenlenmiş olması gösterilebilir.”

Alan, kampüslerdeki somut ayrımcılık alanlarını ise şöyle belirtti:

“Cinsiyet beyanının esas alınmamasından kampüs içerisindeki tuvalet, yurt, spor alanları vb. her alanın ikili cinsiyet sistemine göre düzenlenmiş olmasına; etkin çalışan CİTÖK/CTS/CİTÖB kurumlarının olmamasından diploma isim değişikliklerine kadar birçok ayrımcılık alanı söz konusudur.”

27 Nisan’da soruşturmalara dönük basın açıklaması gerçekleştirildi

Hakkında soruşturma açılan öğrenciler için bugün (27 Nisan) İstanbul Üniversitesi’nde bir basın açıklaması gerçekleştirildi. İstanbul Üniversitesi Öğrenci Meclisi tarafından düzenlenen basın açıklaması şu şekilde:

BASINA VE KAMUOYUNA

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa (İÜC) rektörlüğü, öğrenciler üzerindeki baskı politikalarını her geçen gün daha da arttırmaktadır.

Şubat 2026 tarihinde 13 öğrenci hakkında; katıldıkları barışçıl eylemler ve gözaltına alınmaları gerekçe gösterilerek disiplin soruşturmaları başlatılmıştır. Bu soruşturmaların dayanağı olarak öğrencilerle paylaşılmayan, içeriği gizlenen bir emniyet yazısı gösterilmiştir. Bu durum, savunma hakkının en temel unsuru olan “suçlamayı bilme hakkını” açıkça ihlal etmektedir.

Soruşturmalar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz.

Süreçte bazı öğrencilere yöneltilen “Pişman mısın?” sorusu, disiplin mekanizmalarının öğrencileri baskı altına alma ve itirafa zorlama aracına dönüştüğünü göstermektedir.

Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.

Henüz bu süreçlerin üzerinden iki ay bile geçmeden, İÜC kayyum rektörlüğü bu kez bir LGBTİ+ aktivist hakkında “terör örgütü propagandası” iddiasıyla disiplin soruşturması başlatmıştır. Üstelik ortada ne bir iddianame ne de açılmış bir dava dosyası bulunmaktadır.

Ayrıca bu soruşturma, YÖK Disiplin Yönetmeliği’nin 54/5 maddesine (kopya teşebbüsü fiiline ilişkin düzenleme) dayandırılmaktadır. İsnat edilen fiil ile hukuki dayanak arasındaki açık çelişki, sürecin keyfi ve hukuki temelden yoksun yürütüldüğünü göstermektedir.

Savunma için ek süre talep edilmesine rağmen, emniyetin “30 gün içinde tamamlanmalı” yönündeki bildirimi gerekçe gösterilerek bu talep reddedilmiş; böylece savunma hakkı fiilen ortadan kaldırılmıştır.

Bu noktada açıkça vurguluyoruz: Kampüs çıkışlarında öğrencileri takip etmek, fişlemek ve tehdit etmek açık bir taciz ve sindirme yöntemidir. Bu uygulamalar öğrencilerin güvenliğini hedef almakta ve kampüs yaşamını baskı altına almaktadır.

Bu baskı ikliminin sonuçları hepimizin hafızasındadır. İlayda Zorlu, aile–devlet–polis işbirliğiyle yürütülen baskı ve yönlendirme süreçlerinin ardından hayattan koparılmıştır. Bu kayıp, kampüslerde ve dışında yürütülen baskı politikalarının yarattığı ağır sonuçları bir kez daha göstermektedir.

YÖK, polis, medya, bu abluka dağıtılacak!

Bu nedenle açıkça söylüyoruz:
Kampüslerde öğrencileri takip edenler, tehdit edenler bilsin ki bu bir tacizdir. Kabul etmiyoruz.

Yaşasın örgütlü mücadelemiz.

Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında güvence altına alınan toplantı, gösteri ve basın açıklaması yapma hakkı izin şartına bağlanamaz. AİHM ve Danıştay içtihatları da barışçıl eylemlere yönelik ölçüsüz müdahalelerin hukuka aykırı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu süreçler yalnızca bireysel değil; kampüslerde ifade özgürlüğüne, örgütlenme hakkına ve LGBTİ+ varoluşuna yönelik sistematik bir baskıdır.

Aile yılı adı altında LGBTİ+ ları kampüslerden sürmeye çalışan atanmışlar şunu bilsin ki LGBTİ+ lar yıllardır ne sokaktan ne de kampüslerden vazgeçmedi vazgeçmeyecek.

Biz, İstanbul ünivesitesi Cerrahpaşa öğrencileri olarak üniversitelerin bağımsız, demokratik ve bilim üretme alanları olması gerektiğini düşünüyor, inanıyor ve bunun için de üzerimize düşeni yapıyor yapacağız.

Açılan hukuksuz soruşturmalarla, yıldırma politikalarıyla bizi baskı altına almaya çalışanlara burdan sesleniyoruz,

YÖK, kayyım, medya, bu abluka dağıtılacak! Üniversiteler bizimle özgürleşecek!

Hakkında soruşturma açılan tüm arkadaşlarımızı savunuyor mücadelemizden geri adım atmıyoruz.

Editör notu: Güvenlik sebebiyle trans aktivist arkadaşımızın yalnızca seçilmiş ismini kullandık.

Budapeşte Pride: “Kuir karşıtı yasalar iptal edilebilir”

Viktor Orbán’ın muhafazakar yönetiminin sona ermesiyle Macaristan’da yeni bir dönem başlarken seçimlerde çoğunluğu elde eden Péter Magyar ve Tisza Partisi’nin LGBTİ+ hakları konusundaki sessizliği soru işaretleri yarattı. Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik: En acil talebimiz toplanma ve yürüyüş hakkının iadesi.”

Kaynak: Budapeşte Pride

12 Nisan’da Macaristan’da yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda olan Viktor Orbán’ın aşırı sağcı Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) partisi gücünü kaybetti. Başlangıçta Orbán’a yakın olan ancak daha sonra Fidesz’den ayrılarak merkez sağ bir tutum benimseyen Péter Magyar ve TISZA (Saygı ve Özgürlük Partisi) partisi ise seçimden zaferle çıktı.

Seçim sonuçlarına göre, oyların neredeyse tamamı sayılmışken TISZA, 199 üyeli parlamentoda 138 sandalye kazandı. 133 sandalyenin aşılması, Tisza’nın anayasayı değiştirmek için yeterli çoğunluğa ulaştığını gösteriyor.

Nisan 2026’daki seçim yenilgisine kadar 16 yıl boyunca Macaristan Başbakanı olarak görev yapan Viktor Orbán, LGBTİ+ topluluğunu hedef alan bir dizi yasa ve politikayı hayata geçirmesiyle gündeme gelmişti.

  • Orbán, 2012 yılında anayasanın sadece iki cinsiyeti tanıdığına dair bir değişiklik yapmıştı. 2020’de bu düzenleme, eşcinsel çiftlerin evlat edinmesini fiilen yasaklayacak şekilde sertleştirildi.
  • Haziran 2021’de “çocukları koruma” maskesi altında kabul edilen Çocuk Koruma Yasası (LXXIX sayılı Yasa), LGBTİ+’ları çocuk istismarcılarıyla bir tutmaktadır. Bu mevzuat; eğitim, medya ve reklam alanlarında 18 yaş altındaki küçüklere eşcinselliğin veya cinsiyet değiştirmenin “tasvir edilmesini veya teşvik edilmesini” yasaklamaktadır. Yasa, LGBTQ+ içeriği gösteren televizyon programlarını ve LGBTİ+ temaları içeren kitapları kısıtlamaktadır. Ek olarak, Mart 2025’te Orbán hükümeti, LGBTİ+ Onur yürüyüşlerini fiilen yasaklayan ve katılımcıların tespiti için yüz tanıma teknolojisinin kullanılmasına izin veren bir yasayı kabul etmişti.

Budapeşte Pride: “En acil mesele toplanma hakkının iadesidir”

Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik, Macaristan seçimlerinin ardından Budapeşte Pride’ın taleplerini aktardı. Majercsik, Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının çöküşünü, Macaristan’ın hukuk devletine dönüşü için açılan bir yol olarak tanımladı: “LGBTQ+ hakları da dahil olmak üzere insan hakları olmadan adil ve dürüst bir demokrasi var olamaz.”

Majercsik, üçte iki çoğunlukla Orbán hükümeti tarafından çıkarılan tüm LGBTİ+ karşıtı yasaların yürürlükten kaldırılabileceğini belirtti:

“En acil mesele, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının iadesidir. 27 Haziran’da Budapeşte Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştireceğimiz için bu durum özellikle aciliyet arz ediyor. Ancak bunun da ötesinde, önceki hükümet anayasaya işlenmiş çok sayıda kuir karşıtı yasa çıkardı. Üçte iki çoğunlukla bunlar da iptal edilebilir.”

“Magyar’ın LGBTQ+ hakları konusundaki tutumunu bilmiyoruz”

Majercsik, Péter Magyar’ın seçildiği TISZA Partisi’nin programında LGBTİ+ topluluğundan hiç bahsedilmediğini belirtti:

“Kamuoyuna yaptığı konuşmalarda, 13 Nisan’daki uluslararası basın toplantısında belirttiği gibi, ‘yasaları çiğnemedikleri sürece herkesin istediği kişiyi sevmekte özgür olduğunu’ söylerken oldukça muğlak ifadeler kullanıyor. Maalesef bu ifadelerden, eşcinsel çiftlerin evlenmesine ve evlat edinmesine izin verecek bir yasal düzenleme yapma niyetinde olup olmadığını anlamak imkansız. Ayrıca yasal cinsiyet ve isim değişikliği konusundaki tutumu hakkında da hiçbir şey bilmiyoruz.”

Majercsik, Macaristan’daki LGBTİ+ topluluğunun şu anda korku, rahatlama, güvensizlik ve umudu aynı anda hissettiğini belirtti. Bu karmaşık duyguların nedenlerini ise şöyle sıraladı:

“TISZA Partisi’nin programında LGBTQ+ topluluğundan bahsedilmiyor, Péter Magyar bu konuda muğlak konuşuyor, ayrıca Viktor Orbán geçen yıl Onur yürüyüşlerini yasaklamaya niyetlendiğinde o dönem Magyar sessiz kalmıştı ve LGBTQ+’lar için sesini yükseltmemişti.”

İnsanların artık tahammülü kalmadı

Majercsik, geçen yıl Budapeşte’deki Onur Yürüyüşü’ne 300.000’den fazla kişinin katıldığını, önceki yürüyüşlerdeki 35.000 katılımcı sayısıyla kıyaslandığında bunun tüm zamanların rekoru sayılabileceğini söyledi. Majercsik, geçen seneki katılımcı sayılarının, açıkça insanların haklarının yok sayılmasına tahammülleri kalmadığını gösterdiğini ifade etti:

“2025 yılında halk, iktidardakilere temel haklarının sarsılmasına artık müsamaha göstermeyeceklerine dair net bir mesaj verdi ve toplanma hakkının herkese ait olduğunu ilan etti. Geçen yılki Onur Yürüyüşü, Orbán rejiminin devrilmesinde kritik bir rol oynadı: İnsanların artık yettiğini ve değişim istediklerini ifade etmek için devasa sayılarda bir araya geldiği kilit etkinliklerden biriydi.”

Pınar Selek: 27 yıllık dava, yarım bırakılan araştırma

Feminist akademisyen Pınar Selek, 1998’de elinden alınan araştırmasına rağmen soru sormayı bırakmadı. Selek’in Kürt Hareketi’ne yönelik yürüttüğü çalışma Şubat 2026’da Fransa’da yayınlandı, 27 yıldır yargılandığı dava ise hala sürüyor.

Pınar Selek; araştırmacı, feminist sosyolog ve yazar. Nice Côte d’Azur Üniversitesi’nde sosyoloji öğretim üyesi ve Göç ve Toplum Araştırma Birimi’nin (URMIS) üyesi olan Selek, güç ilişkileri, kolektif eylem ve toplumsal hareketler üzerine çalışıyor. LGBTİ+’lar, seks işçileri, kadınlar, Kürtler ve sokakta yaşayan çocuklar üzerine kaleme aldığı kitapları ve çevirileri de var.

Selek, özellikle sokakta yaşayan çocuklarla birlikte sanat atölyeleri kurdu. Bunlar arasından “Bizim Atölye”, sokaktan toplanan çöplerin dönüştürülüp tekrar sokağa geri kazandırıldığı ve bu çocuklarla birlikte yaptığı tiyatro gösterilerinin, dergi çalışmalarının yer aldığı bir atölyeydi.

Selek, “Sokak Sanatçıları Atölyesi”nin ve Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi kurucularından birisi olarak veya akademik çalışmalarıyla değil, yargıtay tarafından beraatle sonuçlanan davaların yeniden ve yeniden açılmasıyla daha çok kamuoyunun gündemine geldi.

Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi, 2006’da yayın hayatına başlayan feminist teori ve politika dergisi olan Amargi Dergi’yi hayata geçirti. 2015’ten itibaren internet üzerinden devam etmeye başlayan Amargi Dergi, 4 Ağustos 2016’da yayını sonlandırdığını duyurdu.

Selek, 1998’de Mısır Çarşısı’nda gerçekleştirilen bir patlama olayından sorumlu tutularak örgüt üyeliği iddiasıyla gözaltına alınmıştı ve ciddi işkence görmüştü. Bu suçlamanın ardından bilirkişi raporları ile suçsuz olduğu kanıtlanmasına rağmen Selek’e yönelik soruşturma 27 yıldır sürüyor. Selek, arka arkaya açılan 4 davanın dördünden de beraat etti. Şu an ise hâlâ araştırmalarından dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılanıyor.

Davanın seyri, Türkiye yargı tarihinin en tartışmalı süreçlerinden birini oluşturuyor.

Mısır Çarşısı davası

İstanbul, Eminönü’ndeki tarihi Mısır Çarşısı’nda 9 Temmuz 1998 tarihinde meydana gelen ve 7 kişinin öldüğü, 127 kişinin de yaralandığı patlamadan iki gün sonra Pınar Selek gözaltına alındı.

Birkaç gün sonra bilirkişi raporlarında patlamada bombaya ait hiçbir parça bulunmadığı yazmasına rağmen Pınar Selek, Devlet Güvenlik Mahkemesi askeri hakimliğince tutuklandı.

Olaydan yaklaşık bir ay sonra Abdülmecit Öztürk isimli bir kişinin, “Mısır Çarşısı’na bombalama eylemini Selek ile birlikte gerçekleştirdik” şeklinde ifadesi alındı. Öztürk bu ifadeden üç gün sonra savcılık ifadesinde, “polis ifadesinin işkence altında alındığını ve patlamayla hiçbir ilgisi ve bilgisinin olmadığını” söyledi.

27 yıldır bitmeyen dava

Mısır Çarşısı patlaması davasında İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “patlamadaki bombayı hazırladığı” iddiasıyla yargılanan Pınar Selek, 08.06.2006’da patlamaya neyin neden olduğunun kesin tespiti yapılamadığı gerekçesiyle beraat etmişti. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2007’de bu kararı bozdu ve mahkemenin hüküm kurmasını istedi. Buna yönelik yapılan yargılamada yine patlamanın nedeninin belirlenemediği görüşünü tekrarlayan mahkeme, 23.05.2008’de Selek’in yine beraatına karar verdi. Dosyanın ikinci kez gittiği Yargıtay, Selek için “müebbet hapis istemiyle yeniden yargılansın” demişti. Selek, 9 Şubat 2011’de üçüncü kez beraat etti. 24.11.2013’de ise Pınar Seleke ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi, tutuklama yönünde yakalama kararı çıkartıldı. 11.07.2014’de temyiz duruşmasının görüldüğü Yargıtay 9. Ceza Dairesi, mahkemenin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının usulen bozulmasına karar verdi. Bu, Selek hakkında Yargıtay’ın bozduğu üçüncü karar oldu.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 21 Haziran 2022 tarihinde İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2014’te vermiş olduğu beraat kararını esastan bozdu ve Pınar’ın “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile cezalandırılması gerektiğine karar verdi. 31 Mart 2023 duruşmasında mahkeme, Selek hakkındaki kırmızı bültenle arama ve tutuklama kararının devamına karar verdi.

Yıllarca süren bu hukuki baskıya rağmen Selek, Fransa’da yaşamını ve öğretim hayatını sürdürüyor.

Yargıtay’ın 2023’te bozduğu beraat kararının en son duruşması 2 Nisan 2026’da görüldü. 2 Nisan’da görülen davayı takip eden Özge Özgüner’in aktardığına göre Fransa merkezli URMIS, duruşmada Selek’in akademik bakımdan en yüksek ünvana sahip olduğunu kanıtlayan bir belge sundu. Mahkeme, tutuklama kararının devamına hükmederek duruşmayı 18 Eylül 2026’ya ertelendi.

Davada Selek’in yanında olan Hâlâ Tanığız Platformu’nun basın açıklaması için tıklayın.

Pınar Selek’in bilim hakkını ve nihai beraatini sonuna kadar savunuyoruz

Sosyolog-yazar, akademisyen, feminist aktivist Pınar Selek’i çevreleyen ve 27. yılına giren Mısır Çarşısı kumpası davasında 2 Nisan 2026 Perşembe günü İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir kez daha buluştuk. Her zamanki gibi yurtdışından kalabalık bir heyetin de katıldığı duruşmada Selek’in ifadesinin alınmasına yönelik usuli eksikliklerin tamamlanması sebep gösterilerek yokluğunda tutuklama kararının devamına hükmedildi. Müdafilerin tutuklama ve yakalama kararlarının kaldırılması yönündeki yazılı talepleri de reddedildi. Mahkeme duruşmayı 18 Eylül 2026 Cuma saat 13:00’e erteledi.

Bu duruşmada sosyolog Pınar Selek’in 2015 yılından bu yana üyesi olduğu, URMIS (Unité de Recherche Migrations et Société) araştırma laboratuvarı direktörü Florence Boyer de kurum adına mahkemeye yazılı bir bilgilendirme notu sundu. Laboratuvarın her duruşmaya en az iki temsilciyle katılarak yargı sürecini yakından takip ettiğini belirten Boyer, Selek’e verilen profesörlük ünvanına ilişkin şu güncel bilgileri paylaştı:

“Pınar Selek, Fransa’daki akademik sistemde en üst düzey diploma niteliği taşıyan ve ‘devlet tezi’ olarak adlandırılan profesörlük tezini sosyoloji alanında elde etmiştir. Dört ciltten oluşan tez dosyası; yayımlanmış tüm çalışmalarını, ‘Göçebe sosyoloji: eşikler epistemolojisi’ başlıklı 89 sayfalık genel değerlendirme raporunu ve daha önce yayımlanmamış bir araştırmayı içermektedir. Selek bu akademik unvanı, çalışmalarının Prof. İsabelle Sommier başkanlığındaki bilimsel jüri tarafından kamuoyuna açık olarak değerlendirilmesi sonucunda kazanmıştır. 27 Ocak 2025 tarihinde Paris 8 Üniversitesi’nde gerçekleştirilen savunma toplantısında, alanlarında uzman altı profesörün raporları doğrultusunda dört buçuk saat süren bilimsel müzakere gerçekleştirilmiştir.”

Selek’in otuz yılı aşkın süredir yürüttüğü geniş bir yelpazedeki araştırmalarının literatüre önemli katkılar sunduğunu belirten Boyer, Selek’in sosyoloji disiplinindeki yetkinliğinin teyit edildiğini ve kendisine profesörlük ünvanının verildiğini duyurdu.

Müdafi avukatlardan Akın Atalay, Boyer’nin bilgilendirme notunda mahkeme açısından önem taşıyacağını düşündükleri bir diğer gelişmeyi de şöyle paylaştı:

“Meslektaşımızın yayımlanmamış tek araştırması olan ve 1996–1998 yılları arasında saha çalışması yürüttüğü Kürt toplumsal hareketlerine ilişkin incelemesi de ele alınmıştır. Türkiye’deki dava sürecini de ilgilendiren bu araştırmanın (178 sayfa) bilimsel çerçevesi ve metodolojisi tartışılmış; jüri tarafından yayımlanması tavsiye edilmiştir. Söz konusu çalışma, savunmanın hemen ardından Paris Cité Üniversitesi tarafından yayımlanmıştır (SELEK Pınar, Lever la tête, Paris, Éditions Université Paris Cité, 2026).”

Tam 27 yıldır suçlu olmadığı bir davadan, bilirkişi ve bomba uzmanlarınca gaz kaçağı olduğu tespit edilen bir patlamadan dört kez beraat eden yol arkadaşımız, bulunduğu her yerden bilim ve aktivizm çalışmalarını verimle sürdürüyor.

Tüm hukuksuzluklar ve dört beraatle tescil edilmiş suçsuzluk apaçık ortadayken, Pınar Selek’i ısrarla müebbet sanıklığa mahkûm etmeye çalışan bu zihniyete karşı sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Pınar Selek’in bilim hakkına ve nihai beraatine hep birlikte sahip çıkıyoruz.

Hâlâ Tanığız Platformu

Lever la Tête (Serhildan) – Prologue

Pınar Selek, Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik -kendi deyimiyle yarım bıraktığı- çalışmasını içeren bir kitap yayınladı. İsmi “Başkaldırı” (Lever la Tête) olan bu kitap Universite Paris Cite Yayınları tarafından Şubat 2026’da basıldı. Giriş (prologue) kısmının özeti şöyle:

Pınar Selek, kitaba giriş yazısına başlarken 1995’te 24 yaşındayken Türk devleti ile Kürt hareketi arasındaki savaşın sürdüğü ve Kürt dilinin ve kimliğinin yasaklandığı bir dönemde, Kürt hareketi üzerine sosyolojik bir araştırma başlattığını aktarıyor. Özellikle devletin söylemiyle “terörist”, “şeytan” ve “düşman” gibi yaftalara itiraz ederek “boyun eğmeyen” bir saha çalışması yürüttüğünü belirtiyor.

11 Temmuz 1998’de İstanbul polisi tarafından gözaltına alınmasının ardından tüm araştırma materyallerine el konulduğunu ve uzun bir süre işkenceye maruz kalmasına rağmen görüştüğü kişilerin kimliklerini ifşa etmediğini söylüyor. Bir ay sonra cezaevindeyken, Mısır Çarşısı bombalı saldırısıyla -daha sonra kaza olduğu kanıtlanan bir olayla- ilişkilendirildiğini ve “terörist” olarak yargılandığını aktarıyor: “Gözaltına alınmamdan bir ay sonra, cezaevindeyken, patlamanın bir kaza olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, Türk iktidarının beni asılsız bir şekilde İstanbul’daki Mısır Çarşısı saldırısına karışmakla suçlayarak benden bir terörist yaratmaya karar verdiğini televizyondan öğrendim” diyor. İki buçuk yıl cezaevinde kaldıktan sonra 2006, 2008, 2011 ve 2014’te dört kez beraat etmesine karşın davanın 27 yıldır sürdüğünü de ekliyor.

Bugün, kendisi için “akademik bir sığınak” olarak tanımladığı Fransa’da yaşayan Selek; öğretmeye, araştırmaya ve yazmaya devam ediyor. Bu son kitabında ise yıllarca gündeminde tutamadığı o “yarım kalan araştırmasına” dönüyor. Materyalleri yok edilmiş ama hafızasında ve bedeninde iz bırakmış bu çalışmayı, yazarak hem keşfetmeyi hem de tamamlamayı amaçlıyor.

  • Pınar Selek’in “Maskeler, Süvariler, Gacılar” (2001), “Barışamadık” (2004), “Sürüne Sürüne Erkek Olmak” (2008), “Su Damlası” (2008), “Yolgeçen Hanı” (2011), “Yeşil Kız” (2012) ve “Cümbüşçü Karıncalar” (2018) adlı kitapları yayınlandı.

Şiddete karşı rap: Afganistan’da 5 kadın rapçi

Afganistan’daki kadın düşmanı politikalara karşı kadınların sesini duyuran 5 Afgan kadın rapçiyi derleyen AWNA’nın (Afganistan Women’s News Agency) haberini çevirdik.

Afganistan’da 5 kadın rapçi. Sırasıyla Sonita Alizadeh, Paradise Sorouri, Ziba Hamidi, Soosan Firooz ve Elina Afghan. Fotoğraf: AWNA

Afganistan’daki Taliban yönetiminin politikaları; kadınların eğitim hakkını kısıtlıyor, kadına yönelik şiddeti meşru kılıyor, zorunlu kıyafet politikaları ve seyahat özgürlüğüne getirilen sınırlamalarla kadınların hayatını doğrudan etkiliyor. Kadınların sesi yalnızca fiziksel alanlarda değil, kültürel ve sanatsal üretimde de bastırılmaya çalışılıyor.

Afganistan’da Taliban yönetimi tarafından yürütülen politikalar; kadınların kamusal alandaki varlığını sistematik bir biçimde daraltıyor. Bu süreç; eğitim hakkına erişimin engellenmesi, kadına yönelik şiddetin kurumsal düzeyde cezasızlık zırhıyla meşrulaştırılması, katı giyim kodları ve seyahat özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar aracılığıyla toplumsal cinsiyet temelli bir ayrıştırmayı derinleştiriyor. Söz konusu kısıtlayıcı mekanizmalar yalnızca fiziksel hareket alanını değil, aynı zamanda kadınların kültürel görünürlüğünü ve sanatsal üretim kapasitesini de hedef alarak, kadın kimliğine ait kolektif hafızayı ve ifade biçimlerini marjinalleştirmeyi amaçlıyor.

Tam da bu baskı ortamında, erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü ve kadınların çeşitli şiddete ve baskıya maruz kaldığı Afganistan’da; bu genç kadınlar seslerini yükselterek görünmez kılınmaya çalışılan hayatları görünür kılıyor ve protestolarını rap müziği yoluyla ifade ediyor. Halkın büyük bir kesimi, müziğin ritmik sertliği ve yapılan hareketler nedeniyle rap müziğin sadece erkeklere özgü olduğunu düşünüyor ve bu tarzı genç kadınlar için uygun görmüyorlar.

Buna rağmen; Sonita Alizadeh, Ziba Hamidi, Elina Afghan, Soosan Firooz ve Paradise Sorouri gibi genç kadınlar, bu müzik tarzını kullanarak kadın haklarını savunmak adına söylenmemiş sözlerini dile getirmeyi başarıyorlar.

Sonita Alizadeh

Sonita Alizadeh, 1996 yılında Afganistan’ın Herat şehrinde dünyaya geldi. Birkaç yılını İran’ın Elburz eyaletinde mülteci olarak geçiriyor. Beste yapmaya, gitar çalmaya ve şarkı söylemeye 2011 (Hicri Takvimi 1391) yılında başlıyor. 2014 yılında, 166 rap sanatçısı arasından sıyrılarak bin dolarlık ödülün sahibi oluyor. Bu ödülü kazandıktan sonra bir yardım kuruluşunun desteği ve aldığı burs sayesinde, eğitimine Amerika Birleşik Devletleri’nin Utah eyaletinde devam etme imkanı buluyor.

Seslendirdiği rap şarkılarının temaları arasında; Afganistan, siyaset, İran’daki Afgan mültecilere yönelik ayrımcılık ile Afganistan’ın geleneksel toplum yapısındaki Afgan kadınlarının, genç kızlarının ve çocuklarının yaşadığı sorunlar yer alıyor

Ziba Hamidi

Ziba Hamidi, 1997 yılında Pakistan’ın Karaçi şehrinde doğdu. On yılı aşkın bir süreyi mülteci olarak İran’da geçirdi ve eğitimini orada tamamladı. İran’da bulunduğu süre boyunca altı ay kadar müzik eğitimi aldı.

Ziba, halkının yaşadığı acı ve kederleri rap müzik aracılığıyla dile getiriyor.

Elina Afgan

Soyadı olarak ‘Afgan’ ismini kullanan Elina, Mezar-ı Şerif şehrinde doğuyor, 21 yaşındaki sanatçı, Kâbil Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. Dört yılı aşkın süredir rap müzik yapan Elina, bu türü bir protesto aracı olarak görüyor. Toplamda 15 şarkısı bulunan sanatçı, tepkisini dile getirmek için çok sayıda sokak performansı sergilemiş ve 2016 yılında Hindistan’da düzenlenen sanat festivaline katılan ilk Afgan kadın oluyor.

Rap şarkılarında işlediği başlıca temalar şunlardır: Kadına yönelik şiddet, kimsesiz çocuklar, sokak çocukları, sokak satıcıları, kadın hakları, savunuculuk ve kadınların adalet arayışı.

Elina, “Woman”, “I’m Not a Prostitute”, ‘Love’ ve “Afghan Girl” şarkılarıyla ün kazanıyor.

Soosan Firooz

Soosan Firooz, Afganistan’ın ilk kadın rap şarkıcısı olarak biliniyor. Sosyal normlara ve Afgan kadınlarının geleneksel rollerine meydan okuyan, tartışmalı ve ses getiren bir figürdür.

Firooz, Afganistan’da doğdu. Ailesi 1990 yılında ülkeden kaçtı ve Afganistan İç Savaşı sırasında yedi yıl boyunca İran’daki bir mülteci kampında yaşadı. Ardından ailesiyle birlikte üç yıl da Pakistan’da mülteci olarak kaldı. Taliban rejiminin çöküşünden sonra ailesi Afganistan’a geri döndü ve 2003 yılında babasının iş bulduğu Kandahar şehrine yerleşti. Soosan, başlangıçta kardeşleriyle birlikte halı dokumacılığı işini yapıyordu. 2011 yılında küçük yerel rollerle oyunculuğa adım attı, ardından Kabil’e taşındı ve babası Abdülgaffar Firooz’dan izin alarak rap müziğine başlıyor.

Afgan müzisyen Farid Rastagar’ın dikkatini çeken Firooz, Darice dilinde rap şarkıları söylüyor. 2012 yılında yayımlanan ilk teklisi “Komşularımız” (Hemsayegan-e Ma), mülteci Afganların zorlu koşullarını ele alıyor; şarkı, şair Sohrab Sirat’ın dizeleri üzerine Rastagar tarafından bestelenmişti. Bir diğer şarkısı olan “Nakıs-ül Akl” (Eksik Akıllı) ise Afganistan’da kadınları aşağılamak için kullanılan bir ifadeye atıfta bulunuyor.

Firooz, ailesiyle birlikte Kabil’in kuzeyinde yaşıyor. Defalarca asitli saldırı, kaçırılma ve hatta ölüm tehditleriyle karşı karşıya kalıyor. Afganistan’ın güneyinde insani yardım çalışmaları yürüten annesi de ölümle tehdit ediliyor. Elektrik idaresinde çalışan babası ise Soosan’ın hem menajeri hem de koruması olarak stüdyo ve programlarda ona eşlik ediyor.

Paradise Sorouri

Paradise Sorouri İran’ın İsfahan şehrinde doğmuş 24 yaşında bir Afgan şarkıcıdır. On yedi yaşında babasının memleketi olan Herat’a gelmiş, bir süre sonra eşi Diverse ile birlikte Tacikistan’a gidiyorlar. İlk kadın Afgan rapçi olarak ‘Feryad-e Zen’ (Kadının Çığlığı) adlı bir rap şarkısı yayımlıyor. Bu şarkısıyla Afgan kadınlarının acılarını, uğradığı zulmü ve sorunlarını dile getiriyor; çalışması sosyal medyada, özellikle YouTube ve Facebook’ta büyük yankı uyandırıyor.

Bir diğer sanatsal çalışması ise Afganistan’daki kadına yönelik şiddeti konu alan “Nalestan” (İnleme Diyarı) oluyor.

Paradise’ın şarkısının girişinde yer alan ve birçok kişiyle birlikte özellikle kadın hakları örgütleri ve aktivistlerin dikkatini çeken dizeler şöyledir:

“Sesim her daim acı dolu, kutup değil ama hava çok soğuk, Koşmak istedim, belime vurdular; düşünmek istedim, başıma vurdular, İslam adına yüzümü yaktılar, intikam uğruna burnumu kestiler, Ellerime ve bedenime asit döktüler, Beni sattılar, çünkü ben sadece bir kadınım…

Bu çarpıcı sözler, Paradise’ın mücadelesinin ve Afganistan’daki kadınların maruz kaldığı ağır hak ihlallerinin bir özeti niteliğindedir.

Trans Görünürlük Günü: Trans mahpuslar ne kadar görünüyor?

31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.

31 Mart Trans Görünürlük Günü, transların yaşam koşullarını ve maruz kaldıkları ayrımcılığı ve nefret suçlarını görünür kılmayı amaçlıyor. Ancak Türkiye’deki infaz kurumlarında tutulan trans mahpuslar, bu görünürlüğün belki de en dışında kalan gruplardan biri.

Bilindiği üzere cinsiyet uyum sürecini gerçekleştirmemiş -gerçekleştirse bile fiilen ceza infaz kurumu değişikliği talebine yanıt verilmeyen- trans kadınlar erkek hapishanesinde kalmakta, trans erkekler ise kadın hapishanesinde kalmakta.

31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.

31 Mart Trans Görünürlük Günü kapsamında infaz kurumlarında tutsak edilen ve tecrite tabi tutulan trans mahpusların yaşadığı hak ihlallerini Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Niha+’la paylaştığı bilgilere göre, mevcut infaz sistemi trans mahpusları korumaktan çok, izole eden bir yapıya sahip.

Trans mahpuslara tecrit ve izolasyon

CİSST’e ulaşan trans mahpuslar, tecrit uygulanmasını gerektiren bir durum bulunmamasına rağmen tek başına tutulduklarını aktarıyorlar. Bu bilgilere göre, trans mahpuslara her infaz kurumunda ayrı bir koğuş açılmıyor ve mahpuslar çoğu zaman ya toplu olarak küçük odalarda ya da infaz rejimince bir sebep olmamasına rağmen tekli hücrelerde tutuluyor.

CİSST’in 2026’da açıkladığı verilere göre Türkiye’de toplam 304.956 kapasiteli 403 hapishanede 412.991 mahpus tutuluyor.

CİSST, birçok infaz kurumunda trans mahpuslar için ayrı ve uygun koşullara sahip koğuşlar oluşturulmadığını, bunun yerine küçük odalarda toplu şekilde ya da tek başına tutulduklarını ifade ediyor. Ayrıca, mevzuatta cinsel yönelimi farklı olan mahpusların ayrı yerde tutulacağının düzenlenmiş olmasına rağmen bu düzenlemenin çoğu zaman kendisini tecrit ve izolasyon uygulaması olarak var ettiğini belirtiyor.

Kıyafet ve ifade özgürlüğü engelleniyor

Ayrıca CİSST, detaylı düzenlemeler içeren infaz mevzuatında trans mahpusların ihtiyaçlarına yönelik olarak başka bir düzenleme yer almadığını bildiriyor. Trans mahpuslar; cinsiyet ifadelerine uygun kıyafet temin edebilmeleri, kan yada evlilik bağı olmaksızın ziyaretçi kabul edebilmeleri, uyum süreçlerine ilişkin takiplerin yapılması gibi konular için de CİSST’e başvuruyor.

Mahpuslar, infaz kurumu kantinlerinden bu tür kıyafetleri temin etmekte zorlandıklarını mektuplarında sıklıkla aktarıyor. CİSST’e göre bunun yalnızca bir “kıyafet meselesi” olmadığını, doğrudan cinsiyet kimliği ve ifade özgürlüğüyle ilgili bir hak ihlali olduğunu ifade ediyor. Bu durum, infaz mevzuatının ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilmesinin cinsiyet temelli ayrımcılığa sebep olduğunu doğruluyor.

Hormona erişim aksıyor

Aynı zamanda hormona erişim ve cinsiyet ifadelerine uygun kıyafete erişim konusunda da ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilen infaz mevzuatı nedeniyle hak ihlalleri yaşanıyor.

Trans mahpuslar, sadece kıyafet ve ifade özgürlüğü bakımından değil; aynı zamanda sağlık hakkı bakımından da hak ihlallerine maruz kalıyor.

CİSST Derneği, trans mahpusların hormona erişimi konusunda hak ihlalleri yaşadıklarına ilişkin olarak başvurular aldığını söylüyor.

Trans mahpusların uyum süreçlerini başlattıktan sonra düzenli olarak hormona erişmeleri gerektiğine dikkat çekiliyor. Fakat CİSST’e gelen başvurularda; ilgili branş doktorlarına sevklerin geciktiği, randevu bulunamadığı ve hormonların hapishanelere ulaştırılmasında aksaklıklar yaşandığı sıkça aktarılıyor.

Mevzuat transları tanımıyor

Türkiye’de yürürlükte olan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, mahpusların barındırılmasına ilişkin düzenlemeleri ikili cinsiyet sistemi üzerinden tanımlıyor. Bu durum, trans mahpusların ihtiyaçlarının sistematik biçimde görmezden gelinmesine, hak ihlali yaşamasına ve ihtiyaçlarını karşılayacak herhangi bir düzenlemenin bulunmamasına yol açıyor.

CİSST’e göre, bunların yaşanmaması için infaz mevzuatının transları da kapsayacak şekilde şekillendirilmesi gerekiyor. CİSST, cinsiyet kapsayıcı bir mevzuatın var olmasının, cinsiyet temelli ayrımcılığın önlenmesi için büyük önem arz ettiğini ifade ediyor. Ayrıca infaz koruma memurları ve ilgili personellere cinsiyet temelli ayrımcılık konusunda insan hakları eğitimlerinin verilmesinin de yaşanan ihlalleri azaltabileceği belirtiliyor.

Resmi verilerin ikili cinsiyet sistemine göre tutulduğunu hatırlatan CİSST, Türkiye’de kaç trans mahpus bulunduğuna dair bir veri olmadığını da ekledi.

Bu durum, trans mahpusların istatistiki anlamda da görünmez bırakıldığını ortaya koyuyor. Trans mahpusların maruz bırakıldığı ağır koşulların, onların fiziksel ve psikolojik sağlıklarını nasıl etkilediğini ise Evin Hapishanesi’nden kurtulan Helma’dan Sincan Hapishanesi’nde şüpheli bir şekilde ölü bulunan Poyraz’a uzanan örnekler açıkça gösteriyor.

Trans öğrenci yurttan çıkarılma tehdidi altında

Kocaeli Üniversitesi öğrencisi K. A. Ö., kaldığı yurt müdürlüğü tarafından trans kimliği nedeniyle yurttan atılmakla tehdit edildiğini söyledi. Niha+ iddiaları yurt yönetimine sordu, yurt müdürü konunun genel müdürlük tarafından incelendiğini belirterek cevap veremeyeceğini söyledi. Avukat Akpınar ise yapılanların açıkça insan hakkı ihlali olduğunu vurguladı. İHD LGBTİ+’dan Yılmaz ise kimsenin varoluşsal bir özelliği sebebiyle yurttan atılamayacağını belirtti.

Kocaeli Üniversitesi öğrencisi K. A. Ö., kaldığı Gazi Süleyman Paşa KYK Erkek Öğrenci Yurdu yönetimi tarafından trans kimliği nedeniyle hedef alındığını ifade etti.

K. A. Ö., yurt yönetiminin bu durum yüzünden kendisini defalarca görüşmeye çağırdığını, uyarılara uymaması halinde yurttan çıkarılmakla tehdit edildiğini belirtti. Ailesinin ise yurt yönetimi tarafından aranarak ikaz edildiğini ve bu nedenle üzerinde daha fazla baskı kurulduğunu anlattı.

Niha+ yurt yönetimini arayarak öğrencinin iddialarını sordu. Yurt müdürü ise konunun genel müdürlük tarafından incelendiğini ve bu nedenle cevap veremeyeceklerini belirtti.

Niha+’ya konuşan öğrenci şunları söyledi:

“14 Eylül 2025 tarihinden beri Gazi Süleyman Paşa Erkek Öğrenci Yurdunda barınıyorum. Cinsiyet kimliğimi ifade ediş şeklim, bir süredir idarenin gerçek sorunlarla uğraşmamak için kullandığı bir bahane hâline geldi. İlk defa bu konu ile ilgili 29 Ocak 2026 tarihinde uyarıldım. ‘Kadın gibi giyinmemin’ yurdun kurallarına aykırı olduğunu müdür bizzat kendisi bana söyledi. Eğer bu şekilde davranmak istiyorsam yurtta barınamayacağım, kendime ayrı bir ev tutmam gerektiği söylendi. İdareye hastanede cinsiyet uyum sürecinde olduğumu, itirazları varsa bu konu ile ilgili psikiyatristlerim ile görüşmeleri gerektiğini söyledim.”

Hangi kuralı ihlal ettiğim açıklanmadı”

Yurt yönetimiyle yaptığı görüşmelere ilişkin konuşan K. A. Ö., KYK mevzuatını inceleyerek yetkililere sunduğunu aktardı. Disiplin maddelerini müdür yardımcılarına tek tek okuduğunu söyleyen K. A. Ö., hangi kuralı ihlal ettiğinin kendisine açıklanmadığını vurguladı:

“Hangi kuralları ihlal ettiğimi sormak için yönetmeliği önlerine sundum. Madde 22 (Uyarma cezası), Madde 23 (Kınama cezası) ve Madde 24 (Yurttan çıkarma cezası) uyarınca disiplin işlemi gerektiren fiilleri içeren maddeleri yüksek sesle karşılarında okudum. Bana cinsiyet normlarını anlatmaya ve bir erkeğin nasıl ‘kabul edilebilir’ şekilde makyaj yapabileceğini anlatmaya çalıştılar. Tarafıma yazılı bir tebligat geçilmedi.”

“Rızam dışında aileme bilgi verildi”

K. A. Ö., yaşadığı bir kazadan sonra oluşan sağlık sorununun ardından yurt yönetiminin ailesiyle iletişime geçtiğini, ancak ailesine tam olarak ne söylendiğini bilmediğini kaydererek ve özel hayatına dair bilgilerin de rızası dışında paylaşıldığını ifade etti:

“Gazi Süleyman Paşa Erkek Öğrenci Yurdu idaresi, reşit bir birey olmama rağmen özel hayatımı ve tıbbi sürecimi rızam dışında babama ifşa etmiştir. Hükümetin ‘aile yapısının korunması’ üzerine bu kadar yoğun vurgu yaptığı bir dönemde; idarenin bu hukuksuz hamlesi, babamla olan iyi ilişkilerimi bir anda mahvetmiş ve beni ailemle karşı karşıya getirmiştir. Bu durum, söz konusu ‘aile’ söyleminin gerçek bir koruma değil, yalnızca ideolojik bir propaganda aracı olduğunun ve aykırı görülen her bireyin aile baskısıyla ‘terbiye edilmesi’ için kurgulandığının en somut kanıtıdır.”

K. A. Ö., tıbbi müdahalelerin ve özel hayatının paylaşılmasının hem imzaladığı taahhütnameye hem de kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasalara aykırı olduğunu vurguladı.

Avukat Akpınar: “Yapılanlar hak ihlali”

K.A.Ö’nün avukatı Ekin Su Akpınar ise yaşananların birçok açıdan hak ihlali içerdiğini ve hukuka aykırı olduğunu belirtti.

Anayasa’nın 10. maddesi uyarınca herkesin dil, ırk, cinsiyet ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hatırlatan Akpınar, Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında bireyin kişiliğine yönelik baskı, tehdit veya zorlayıcı uygulamaların hukuka aykırı olduğunu da söyledi:

“Öğrencinin giyim kuşamına müdahale edilmesi ve bu gerekçeyle barınma hakkının tehdit edilmesi, ölçülülük ve hukuka uygunluk açısından ciddi sorunlar ve hak ihlalleri doğurur.”

Akpınar, rızası olmaksızın ailesinin aranması ve kişisel yaşamına dair bilgiler paylaşılmasının, Anayasa’nın 20. Maddesine göre özel hayatın gizliliği hakkı bakımından da ihlal olarak değerlendirildiğini belirtti:

“Yönetmeliğin disiplin cezaları ve disiplin işlemleri uyarınca; öğrenciler hakkında disiplin işlemi tesis edilebilmesi için öncelikle isnat edilen fiilin açıkça belirlenmesi, ardından öğrenciye savunma hakkı tanınması zorunludur. Bu süreç doğrudan öğrenci ile yürütülür ve idarenin muhatabı öğrencinin kendisidir. Yükseköğrenimine devam eden kişiler ‘öğrenci’ olması nedeni ile velilerine ulaşıldığı konusunda bir iddia varsa bile, bu öğrencilerin reşit yurttaşlar olduğu unutulmamalıdır.”

Keyfi müdahale söz konusu

Giyim tarzı veya cinsiyet kimliği temelli bir yaptırımın ilgili disiplin yönetmeliklerinde yer almasının Anayasa ve uluslararası sözleşmeler bakımından mümkün olmadığını söyleyen Akpınar, bu müdahalelerin keyfi işlem niteliği taşıdığını vurguladı.

Yönetmeliğin Kararların Tebliği bölümü uyarınca disiplin kurulu kararlarının öğrenciye yazılı olarak bildirilmesi gerektiğini ifade eden avukat Akpınar, yönetmeliğin esasen öğrencinin barınma hakkını koruması gerektiğini söyledi.

“Öğrencilerin yaşam tarzı, kimliği, giyim kuşamı gibi konular yurt yönetiminin müdahale edebileceği konular olmamakla birlikte ailesi ile iletişime geçilerek yetki sınırlarının aşılması tamamen keyfi işlemler olup hak ihlalleri taşımaktadır.”

Trans öğrenciler ilk gözden çıkarılanlar oluyor”


Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan İHD LGBTİ+ Komisyonu üyesi Cüneyt Yılmaz, trans öğrencinin yurttan atılmakla tehdit edilmesinin yalnızca bireysel bir olay değil, yapısal bir sorunun sonucu olduğunu vurguladı. Herkesin barınma ve öğrenme hakkı olduğunu belirten Yılmaz, ilk gözden çıkarılan ve istenmeyenin trans öğrenciler olduğunu söyledi.

“Trans öğrenciler, uyum sürecinde olsun veya olmasın her yerde sorun yaşamakta ve tüm bulundukları alanlarda bu gibi benzeri ayrımcılık tutumlarına maruz kalmaktalar. Bu kesinlikle bir hak ihlalidir. Yurt yönetimlerinin bu cesareti nereden aldıkları malum. Meclis görüşmelerinde bile iktidar vekilleri yine LGBTİ+’lara karşı ayrımcı ve nefret söylemi içeren ifadeler kullandı.”

Yılmaz, bu atmosferin yalnızca tekil kurumlarla sınırlı olmadığı belirtilerek, “İktidar, Diyanet, RTÜK gibi kurumların söylemleri bu ayrımcılığı besliyor. Ancak burada sorumluluk yalnızca iktidarla sınırlı değil; başta CHP olmak üzere muhalefet partileri de bu konuda yeterli tutumu almıyor” dedi.

“Ayrımcılık suçtur”

Yılmaz, her alanda olduğu gibi yurtların da cinsiyet ve yönelim gözetmeksizin hizmet vermesi gerektiğinin altını çizdi.

“Nasıl ki bir öğrenciyi Kürt diye dışlayamazsanız, Alevi diye yurttan atamazsanız, trans olduğu için de bunu yapamazsınız. Bu apaçık hak ihlali ve suç teşkil etmektedir. Varoluşsal bir özelliğiniz sebebiyle ayrımcılık görmeniz insanlık dışı bir muameledir. Ayrımcılık suçtur. Özel gereksinimli öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamakla nasıl yükümlülerse uyum sürecindeki transların da süreçlerinde sorun çıkarmamak ve kendi dileği alanda kalmasını sağlamak zorundalar.”

Mark Ashton: Sınıf ve “Onur”un ortak mücadelesi

1984-1985’te İngiltere’de yükselen madenci direnişi ile LGBTİ+ hareketini buluşturan Mark Ashton, kurduğu dayanışma grubuyla işçilerin ve kuirlerin mücadelesinin ortak olduğunu gösterdi.

Mark Christian Ashton, İngiltereli eşcinsel hakları aktivisti ve “Lezbiyenler ve Eşcinseller Madencileri Destekliyor” (Lesbians and Gays Support the Miners / LGSM) destek grubunun kurucularından biriydi. Büyük Britanya Komünist Partisi üyesi ve partiye bağlı olan Genç Komünistler Birliği (YCL) genel sekreteriydi. LGSM grubu, sınıf dayanışmasının simgelerinden biri haline geldi.

Ashton, Oldham’da doğdu ve Kuzey İrlanda’nın Antrim İlçesi’ndeki Portrush’a taşındı. 1978’de Londra’ya taşınmadan önce ise, Portrush’taki eski Kuzey İrlanda Otelcilik ve Aşçılık Koleji’nde okudu.

Politik bilincin şekillenişi

1982’de Ashton, babasının tekstil makine endüstrisinde çalıştığı Bangladeş’te ailesini ziyaret etmek için üç ay geçirdi. Bu seyahat deneyiminde gördüğü yoksulluk ve sınıf farkı, politik bilinci üzerinde bir etki yarattı. Dönüşünde, Londra Lezbiyen ve Gey Danışma Merkezi’nde gönüllü olarak çalıştı, İngiltere’deki Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nı destekledi ve YCL’ye katıldı. 1983’te, Lezbiyen ve Gey Gençlik Video Projesi’nin “Framed Youth: The Revenge of the Teenage Perverts” (Suçlanan Gençlik: Sapık Gençlerin İntikamı) adlı filminde rol aldı.

  • “Kuir” kelimesinde olduğu gibi, “sapıklar” kelimesi de başlangıçta LGBTİ+’lara hakaret etmek amacıyla kullanılmıştı.
1984-1985 Madenci Grevi: Lezbiyenler, geyler ve madenciler birleşin!

1984’te Londra’daki Onur Yürüyüşü’nde Ashton ve arkadaşı Mike Jackson, 1984-1985 Büyük Madenci Grevi sırasında grevdeki madenciler için kova sallayarak bağış topladılar. Toplam 150 sterlin topladılar.

1984-1985 Büyük Madenci Grevi

Thatcher hükümeti birçok maden ocağının kapatılmasını önermişti. Buna tepki olarak 1984 ile 1985 arasında büyük bir madenci grevi, Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) lideri Arthur Scargill tarafından, bir devlet kurumu olan Ulusal Kömür Kurulu’na (NCB) karşı yürütüldü. Greve karşı çıkanlar arasında sendikaların gücünü azaltmak isteyen Başbakan Margaret Thatcher’ın muhafazakar hükümeti başı çekiyordu.

BBC'ye göre, 187.000 madencinin yaklaşık dörtte üçü, 20.000 iş kaybına yol açması beklenen maden ocaklarının kapatılmasına karşı greve gitti. Grev, İngiltere, Galler ve İskoçya'daki birçok maden alanında yapıldı. Madenlerin kapatılması sonucu yoksulluk ve işsizlikle boğuşan madencilerin protestoları esnasında polis müdahaleleri gerçekleşti.

Ertesi akşam, Londra Üniversitesi Öğrenci Birliği’nde düzenlenen LGBTİ+ aktivistleri toplantısına da katıldılar. Burada, Güney Galler Ulusal Madenciler Sendikası’ndan bir madenci konuşma yaptı.

Toplantının ardından Ashton ve Jackson, madencilere tam destek vermeye karar verdiler. Ancak bunu, eşcinsel kimliklerini açıkça ortaya koyan ve bununla gurur duyan erkekler olarak yapmak istediler. Ardından “Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor” (LGSM) adlı dayanışma grubunu kurdu. Grup, Elephant and Castle’daki Heygate Estate’te bulunan Claydon House’daki Ashton’un dairesinde kuruldu.

Bu grubun amacı, 1984 ile 1985 arasında gerçekleşen büyük madenci grevi boyunca maddi sıkıntılar yaşayan madencileri ve ailelerini desteklemek için para toplamaktı.

Mücadelemiz ortak”

O dönemde homofobi ve transfobi İngiltere toplumunda normalleştirilmişti ve HIV salgını yayıldıkça şiddetini artırıyordu. Ashton, 1980’lerde lezbiyenlerin ve geylerin homofobik önyargılara, sokak şiddetine karşı verdikleri mücadele ile Margaret Thatcher ve hükümetinin madencilik sektörünü ve sendikalarını yok etmesini engellemek için madencilerin verdiği mücadelenin benzerliklerini gördü.

Ashton’a göre yalnızca kendi kimliğinin haklarını savunmak yeterli değildi, tüm ezilen kesimlerin mücadelesi ortaklaşmalıydı.

LGBTİ+’lar hakkında yayılan yalan haberler, pek çok LGBTİ+’nın madencilerle ilgili propagandaya inanma eğilimini azaltıyordu. Buna rağmen LGSM’nin NUM ve madencilerle kurduğu ilişki, iki tarafın da birbirleri hakkındaki önyargılarını aştı ve dayanışma ile sonuçlandı.

Dai Donovan, Welsh (Gallerli) bir madenci, 1984’te LGSM eşliğinde yapılan “Çukurlar ve Sapıklar” (Pits and Perverts) adlı yardım konserine katıldı ve LGBTİ+’lara madencilerin mücadelelerine destek vermeleri için bir konuşma yaptı. Konser büyük bir ilgi ile karşılandı ve önemli miktarda bağış toplandı.

“Çukurlar ve Sapıklar” adlı konser afişi.

Mark Ashton, kendilerinin yapmak istemeyecekleri zor ve tehlikeli fiziksel işleri yaptıkları için madencilere saygı duyuyordu. Bir röportajda, gazeteciler tarafından madenciler LGBTİ+’ları desteklemezken LGBTİ+’ların neden madencileri desteklemesi gerektiği sorulduğunda Mark şöyle cevap verdi:

“Madenciler bizi desteklemiyor da ne demek? Madenciler kömür çıkarıyor, bu da yakıt üretiyor, elektrik üretiyor. Siz bir madene inip çalışır mıydınız? Madencileri desteklememin nedenlerinden biri, onların aşağı inip bu işi yapmalarıdır. Ben yapamazdım.”

LGSM üyelerinin çoğunun siyasi görüşü, tüm işçi sınıfı mensupları arasındaki dayanışmanın önemli olduğu yönündeydi. Thatcher hükümeti NUM’u çökertirse, cinsel yönelimleri fark etmeksizin tüm işçi sınıfı daha kötü bir duruma düşecekti.

Fakat 1985 yılının Mart ayında, sendika fonlarının azalması ve sendika konumunun zayıflaması sebeplerinden ötürü madenciler bir oylama sonucu grevi sonlandırma kararı aldı. Grevin ardından İngiltere genelinde birçok kömür ve maden ocağı kapatıldı.

1985 Onur Yürüyüşü’ne madenciler de katıldı

Üç ay sonra, NUM üyeleri Londra’daki Onur Yürüyüşü’ne katıldı. O yılın ilerleyen aylarında düzenlenen sendika ve işçi konferanslarında, NUM delegeleri lezbiyen ve gey haklarını destekleyen politikaların benimsenmesi için lobi faaliyetleri yürüttü. İşçi Partisi Konferansı’nda eşit hakları destekleyen bir önerge, NUM’un çabaları sayesinde oylama sonucu çok az bir farkla kabul edildi.

1985, Londra’daki Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Colin Clews

Ashton, LGSM’den sonra Red Wedge kolektifine katıldı ve 1985’ten 1986’ya kadar Genç Komünistler Birliği’nin Genel Sekreteri oldu.

AIDS teşhisi konulan Ashton, 30 Ocak 1987’de Guy’s Hastanesi’ne yatırıldı ve 12 gün sonra Pneumocystis pnömonisi nedeniyle hayatını kaybetti.

1980’lerde HIV/AIDS’in özellikle eşcinsel topluluklarla ilişkilendirilmesi özellikle homofobi ve yanlış bilgilendirme ile bağlantılıydı. Bugünkü bilimsel veriler, HIV’in heteroseksüel ilişkiler dahil tüm korunmasız cinsel temaslarda bulaşabildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Dünya genelinde HIV ile yaşayan insanların önemli bir kısmı heteroseksüellerden oluşmaktadır.

Mark Ashton’un ölümünden 28 yıl sonra LGSM ile ilgili biyografi/belgesel olarak nitelendirilen Onur (Pride) filmi vizyona girdi. Bu film 1980’ler İngiltere’sinde gerçekleşen olaylardan yararlanarak yapılmıştır. Film, LGBTİ+ hareketi ile işçi sınıfı mücadelesinin kesişimini anlatan önemli bir yapım olarak hafızalara kazındı.

Trans Onur Haftası: “Bê trans û lubunya jiyan nabe!”

12. İstanbul Trans Onur Haftası, Newroz’da birçok örgüt ve kuruluşa çağrı yaptı: “Bu toprakların hafızasında, direnişinde ve isyanında biz de varız.”

Fotoğraf: KaosGL

12. İstanbul Trans Onur Haftası, her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul’da trans ve LGBTİ+ bayraklarıyla Newroz alanında olacaklarını duyurdu.

Trans Onur Haftası, Newroz’da kimliği belirsiz kişiler ve polis tarafından yaşadıkları saldırılara karşı insan hakkını savunan bütün kuruluş ve örgütleri yanlarında olmaya çağırdı. Çağrı metni şu şekilde:

“Feministlere, işçilere, devrimcilere, anarşistlere, aktivistlere, yaşam hakkı savunucularına, kurumlara, derneklere ve örgütlere açık çağrımız: Newroz’da trans ve LGBTİ+ bayraklarını birlikte taşıyalım!

Her yıl devlete ve onun inkarcı politikalarına direnerek hep birlikte buluştuğumuz Newroz alanında bayraklarımız nedeniyle hedef alınıyoruz. Patriyarkanın beslediği ve alanın tek öznesi olduklarını düşünen erkek çeteleri tarafından çeşitli bahanelerle şiddete maruz bırakılıyoruz. Alanın öznesi olan bizlerin varoluşunu çeteleşerek engellemeye çalışan erkek şiddetine rağmen, alanda olmaya örgütlenmeye devam edeceğiz.

Önceki Newrozlarda, bayraklarımız ve varoluşumuz hedef alınarak fiziksel, psikolojik, sözel şiddet gördük. Aynı erkek grubu bebeklere saldırmaktan bile çekinmedi. Biz tıpkı devletin inkar ve asimilasyon politikalarına karşı durduğumuz gibi, barış özgürlük ve eşitlik isteğiyle yüzbinlerin buluştuğu Newroz alanında da bu tarz şiddet eylemlerine, yıldırma ve çeteleşme uygulamalarına karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Lubunyayız, Transız, Kürdüz. Bu toprakların hafızasında, direnişinde ve isyanında varız. Newroz da bizimdir.


Siz mücadele arkadaşlarımızı, devletin transları ve lubunyaları hedef gösteren nefret politikalarına ayak uyduranlara karşı bizlerle dayanışmaya çağırıyoruz.


Sokakta, eylemde, Newroz’da; lubunya bayrağını bizlerle birlikte dalgalandırmaya, tüm dostlarımızı ve kurumları alanlarda trans ve gökkuşağı bayraklarını sahiplenmeye çağırıyoruz. Bu Newroz’da kortejlerinizde kendi bayraklarınızın yanında lubunya bayrağını da dalgalandırmaya çağırıyoruz. Mücadelemiz ortaktır.

Newroz pîroz be!

Bê trans û lubunya jiyan nabe!

Newroz benim, senin, hepimizin!”

Dilan Karaman olayı incelemesi nasıl ilerledi?

Gazeteci Dilan Karaman’ın şüpheli ölümü sonrası kurulan kadın örgütleri komisyonunun raporu tartışma yarattı. Aile, feministler ve siyasi yapılar rapora tepki gösterirken adli eksiklikler ve kurumsal sorumluluklar gündeme geldi. 27 Kasım’dan bugüne hangi detaylar kamuoyuna yansıdı?

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Milletvekili Saliha Aydeniz’in danışmanı ve gazeteci Dilan Karaman’ın 11 Kasım’da kaldırıldığı hastanede 28 Kasım’da yaşamını yitirmesi, kamuoyunda başından itibaren ciddi soru işaretlerine yol açtı. Karaman’ın ölümünün “intihar” olarak değerlendirilmesinin özellikle kadın örgütleri ve yakın çevresi tarafından tartışmaya açılması ardından kadın örgütlerinden oluşan bir inceleme komisyonu kurma kararı alındı.

Kadın örgütleri komisyon kurdu

29 Kasım’da Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi, Dayanışmanın Kadın Hali Derneği (DAKAH-DER), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Rosa Kadın Derneği ve (Özgür Kadın Hareketi) TJA temsilcilerinden oluşan bir inceleme komisyonu kuruldu. Komisyonun içerisinde yer alan 3 avukatın hukuki süreci takip ettiği biliniyor.

Komisyonun amacı; olayın hukuki boyutunu incelemek, Karaman’ı intihara sürükleyen nedenleri ortaya çıkarmak, kurum içi ve kurumlar arası sorumlulukları açığa çıkarmak şeklinde açıklandı.

5 kadın örgütünün komisyon hakkındaki ortak açıklamasında, şüpheli kadın ölümlerinin politik olduğu vurgulanarak sürecin yalnızca bir adli vaka değil, kadınların yaşam hakkına yönelik sistematik bir sorunun parçası olduğu ifade edildi.

Olay günü ve deliller

Dilan Karaman, 11 Kasım’da “adli vaka” olarak hastaneye kaldırıldı. Bu tarihten itibaren süreç yalnızca bir ölüm vakası olarak değil, şüpheli bir kadın ölümü olarak ele alınmaya başlandı.

İlk günden itibaren tanık beyanları toplandı, kaybolma riski bulunan deliller Emniyet Müdürlüğü’ne iletildi, Karaman’ın sosyal medya paylaşımları incelendi, şiddete maruz kaldığını aktardığı arkadaşlarının ifadeleri dosyaya eklendi, yeni taşındığı eve ait kira sözleşmesi kayıt altına alındı

Ayrıca Karaman’ın telefonu, dijital materyalleri ve Mazlum Toprak tarafından sunulan bir mektup incelemeye alındı. Mektubun el yazısının kime ait olduğunun belirlenmesi için örnek yazılar da karakola teslim edildi.

Soruşturma sürecinde bazı kritik eksiklikler de gündeme geldi. Olay yeri inceleme tutanakları hazırlanmasına rağmen Karaman’ın evini gören MOBESE kayıtlarının dosyada bulunmadığı belirten komisyon, bu kayıtları talep etti. Sağlık çalışanlarının ve polis ekiplerinin müdahalesine dair çelişkiler olduğu tespit edildi. Yürütülen inceleme sonucunda Karaman’ın daha önce arkadaşı olan Mazlum Toprak’ın dosyada “şüpheli” sıfatıyla yer almaya başladı.

Komisyon raporundaki temel başlıklar

Komisyon, 9 Mart’ta Dilan Karaman’ın şüpheli ölümüne ilişkin bir rapor yayımladı. Komisyon tarafından hazırlanan raporda şu başlıklar öne çıktı:

  • Olay günü Karaman’ın partner şiddetine maruz kaldığı
  • Olay günü sağlık müdahalesinin geciktiği
  • Çalıştığı yapılarda sistematik psikolojik baskıya maruz kaldığı
  • Kriz anında dayanışmanın yetersiz kaldığı ve politik yalnızlığa itildiği
  • Raporun sonuç bölümünde ise Karaman’ın ölümünün tek bir fail ya da tek bir kurumla açıklanamayacağı ifade edildi.

Rapor tartışma yarattı

Raporun açıklanmasının ardından Karaman’ın ailesi, arkadaşları ve feministler sosyal medya üzerinden sert eleştiriler yöneltti. Eleştirilerin odağında raporda yer alan belli ifadelerin yanlış olması, faillerin yeterince işaret edilmemesi, sorumluluğun Karaman’ın yaşamına ve çevresine kaydırılması ve erkek şiddetinin yeterince açık tanımlanmaması yer aldı.

Karaman’ın arkadaşları ayrıca, taleplerine rağmen Diyarbakır’daki LGBTİ+ örgütlerinin komisyona dahil edilmediğini ve geçmişte Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nde Servet adlı bir erkek tarafından yaşatıldığı belirtilen bazı şiddet vakalarının raporda yer almadığını ifade etti. Milletvekili Saliha Aydeniz ve Mazlum Toprak’ın halası Naşide Toprak’ın isimlerinin raporda geçmemesi de eleştirildi.

DEM Parti Milletvekili Saliha Aydeniz, raporun yayınlandığı gün (9 Mart) X hesabından Karaman'ın ölümüne ilişkin açıklama yapmıştı. “Yani bunca zaman birlikte çalışmış ama hassasiyetlerini, beklentilerini anlamamış olmak Dilan’la arkadaş olamamış olduğum gerçekliğini açığa çıkarmıştır. Bunları yeterince yapmış olsaydım, arkadaş olabilseydim, iş dışında daha fazla zaman ve mekan paylaşsaydım belki sonuç böyle olmayacaktı” demişti.

DEM Parti ve HDK Kadın Meclisi 11 Mart’ta raporun geri çekilmesini talep ettiklerini belirten bir açıklama yayınladı.

Feministlerin Eleştirileri

Aralık Feminist Kolektif tarafından yapılan açıklamada rapora yönelik kapsamlı eleştiriler dile getirildi. Açıklamada fiziksel şiddetin açık olarak tanımlanmadığı, erkek şiddetinin kaynağının Karaman’ın travmalarına indirgendiği, sorumluluğun arkadaş çevresine yüklendiği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığın görünmez kılındığı ifade edildi.

Ayrıca raporun Karaman’ın özel yaşamını gereğinden fazla ifşa ettiği ve kurumsal sorumluluğu gölgelediği de vurgulandı.

Feministler dört temel talep sıraladı:

  1. Mazlum Toprak ve varsa diğer faillerin intihara sürükleme suçundan yargılanması
  2. Şiddetin örtbas edilmesinde rolü olanlara yaptırım uygulanması
  3. Mobbing uygulayan kişi ve yapıların örgüt içi mekanizmalara sevk edilmesi
  4. Cinsel yönelim ve kimlik temelli ayrımcılıkla yüzleşilmesi

Rapor Geri Çekildi

Aile, arkadaşlar ve kamuoyundan gelen tepkiler üzerine komisyon tarafından hazırlanan rapor geri çekildi. Dilan Karaman İnceleme Komisyonu, raporun çekildiğini belirten bir açıklama yaptı.

Tepkilerin ardından komisyon raporu geri çekildi. DEM Parti Kadın Meclisi 13 Mart’ta yaptığı açıklamada, Saliha Aydeniz’in idare amirliği görevinden çekildiğini ve hakkında disiplin soruşturması başlatıldığını duyurdu.

Bu gelişmenin ardından TJA da bir açıklama yayınlayarak sürece ilişkin kadın kırımı zihniyetine karşı hukuki ve toplumsal mücadeleyi büyüteceklerini belirtti.

Aile basın toplantısı düzenledi

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde, şüpheli şekilde yaşamını yitiren Dilan Karaman’ın ölümü ve soruşturma sürecine ilişkin Karaman ailesi bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, İHD Merkez Yürütme Kurulu üyesi Eren Keskin, Dilan Karaman’ın ablası Gönül Karaman, İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun ve İstanbul Şube Sekreteri Jiyan Kaya katılmıştı.

bianet’in haberine göre basın toplantısında söz alan Dilan Karaman’ın ablası Gönül Karaman, hem ölümün hem de soruşturma sürecinin tüm yönleriyle açığa çıkarılmasını istediklerini belirtti. Raporda yer alan bazı bilgilerin gerçeği yansıtmadığını ifade eden Karaman, olay günü yaşananlara dair kritik boşluklara dikkat çekti. Şiddet faili Mazlum Toprak’ın kendisine şiddet uygulayıp onu evden kovduğunu, Dilan’ın aynı gün kendisiyle son olarak saat 14.42’de iletişim kurmasından hastaneye alınma saatine (16.00) kadar geçen sürede neler yaşandığının hâlâ bilinmediğini vurguladı.

Aile, şu sorulara cevap verilmesini istedi: Hastaneye alınmasına kadar geçen süre zarfında neler yaşanmıştır? Neden zamanında ve etkili bir acil müdahale yapılmamıştır? Olayın gerçekleştiği yerde Mazlum Toprak’ın yanında bulunan kişinin ifadesi alındı mı? Mazlum Toprak’ın elektronik cihazları incelendi mi? Mazlum Toprak’ın kırdığını iddia ettiği bıçak inceleme için alındı mı?

Gönül Karaman’ın ardından söz alan İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun, Dilan Karaman’ın müdahaleye ihtiyaç duyduğu sırada olay yerine gelen sağlık ekiplerinin müdahale etmediği ihtimali olduğunu söyledi ve sağlık çalışanlarının isimlerinin ve ifadelerinin dosyada bulunmamasını hayati bir eksiklik olarak değerlendirdi. Polis müdahalesine dair eksikliklere de dikkat çeken Tosun, savcılığın faile ve polislere yönelik yaptırım konusunda gerekli adımları atmadığını ifade etti.

Soruşturma süreci devam ederken hem aile hem de kadın örgütleri Dilan Karaman için adalet talebini sürdürüyor.

Soruşturma süreci devam ederken 16 Mart'ta Saliha Aydeniz'in TBMM İdare Amirliği görevinden istifa ettiği duyuruldu.
Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.