Hande Kader’in 14 Ağustos 2016’da bir nefret cinayetiyle hayattan koparılmasının üzerinden on sene geçti. Geçen on yılda Hande Kader, Türkiye’de trans hakları savunucuları için mücadelesiyle hatırlanan bir simgeye dönüştü.
Fotoğraf: Hande Kader, Facebook
İstanbul’da seks işçiliği yaparak geçinen trans kadın Hande Kader, öldürüldüğünde 23 yaşındaydı. Ağustos 2016’da katledilmesinin ardından adına dayanışma ağları oluşturan ve Kader’in mücadelesini yaşatan translar, onu yalnızca ölüm yıl dönümünde değil “yaşamıyla, neşesiyle, cesaretiyle ve başını eğmeyen direnişiyle” hatırladıklarını söyledi.
2015 İstanbul Onur Yürüyüşü’nde polise direnişiyle ve basın mensuplarına ettiği sitemle akıllara kazındı. İstanbul Onur Yürüyüşü’nde polisin tazyikli su, plastik mermi ve göz yaşartıcı gazla yürüyüşü dağıtma girişimlerine ve saldırılarına direnen Hande Kader, görüntü alan basın mensuplarına “Çekiyorsunuz ama yayınlamıyorsunuz!” diye seslenerek medyanın LGBTİ+’ları maruz kaldığı şiddeti gündemleştirmemesinden şikayet etmişti.
Ertesi sene 7 Ağustos’ta kaybolan Hande Kader, en son gece vakti bir müşterisinin aracına binerken görülmüştü. 13 Ağustos’ta İstanbul, Zekeriyaköy’de cansız bedeni bulundu. Şiddet gördükten sonra yakılmış cansız bedeni, yol kenarına bırakılmıştı.
“Hande Kader için adalet, herkes için adalet”
Katledilmesinden bir hafta sonra, 21 Ağustos 2016’da, ölümünü protesto etmek için bir grup, LGBTİ Dayanışma Derneği’nin çağrısıyla Taksim Tünel Meydanı’nda bir araya geldi. “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Hande Kader için adalet! Herkes için adalet!” yazılı bir pankart taşıyan kalabalıktan bazı kişilerin Galatasaray Meydanı’na yürümesine polis izin vermedi. Protestoda okunan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:
Bizler tüm yasal düzenleme çağrılarımıza kulak tıkayanlara, muktedirlere, bizi üçüncü sayfalardan, medyanın taraflı haberlerinden tanıyanlar diye seslendiklerimize, bu cinayetlerin ne anlama geldiğini biliyoruz diye haykırmaya devam ediyoruz.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, cinayetle ilgili soruşturma başlattı. Hande Kader’i öldürülmesine ilişkin yürütülen soruşturmada iki sene dosyada şüpheli yer almadı. Yetkililer, Hande Kader’in cesedinin bulunduğu bölgede “kayda değer delilin bulunmadığını” ve herhangi bir baz istasyonuna erişim sağlanamadığı için soruşturma sürecinin uzadığını iddia etti.
Seyhan Avşar’ın 2 Aralık 2018 tarihli haberine göre bir şüpheli, 19 Ekim tarihinde İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimliği’nce tutuklandı. Aynı habere göre cinayetin aydınlatılması için Cumhuriyet Savcısının nezaretinde, Sarıyer Jandarma Komutanlığı ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası uzmanları ortak çalıştı. Cumhuriyet Savcılığı’nın talebiyle İstanbul 12. Sulh Ceza Hâkimliği’nin kararıyla soruşturma hakkında gizlilik kararı verildi.
“Hande’yi yalnızca ölümünün yıldönümünde hatırlamıyoruz”
Fotoğraf: 8 Mart 2026, 24. Feminist Gece Yürüyüşü
Hande Kader, beraber mücadele ettiği Türkiye LGBTİ+ hareketinde bir dayanışma ve mücadele mirası bıraktı. Türkiye’nin dört bir yanındaki feminist ve LGBTİ+ eylemlerinde ismi dövizlerde ve sloganlarda yer alıyor. Adına kurulan Hande Kader Dayanışması, trans öğrencilere burs vererek bir dayanışma ağı oluşturmayı hedefliyor. Dayanışma’nın 2026/27 dönemi için burs başvuruları, burstan faydalanmak ve bursa destek olmak için açık.
Trans seks işçilerinin kurduğu bir dayanışma ağı olan Saçak Kolektif ise, Instagram hesaplarından Kader’in ölüm yıl dönümüne ilişkin bir açıklama yaptı. “Hande Kader isyanımızdır” başlıklı açıklamada şu ifadelere yer verildi:
10 yıl önce Hande Kader, trans kadınlara yönelik nefretin, şiddetin ve cezasızlığın karanlığında katledildi. Aradan geçen yıllara rağmen Hande’nin adı unutulmadı; aksine mücadelemizin, direnişimizin ve adalet talebimizin simgelerinden biri oldu.
Biz Hande’yi yalnızca ölümünün yıldönümünde hatırlamıyoruz. Onu yaşamıyla, neşesiyle, cesaretiyle ve başını eğmeyen direnişiyle hatırlıyoruz.
Hande Kader’in ve katledilen tüm trans kadınların hesabını sormaktan vazgeçmeyeceğiz. Trans kadınların yaşam hakkını tehdit eden nefret, şiddet ve cezasızlık düzenine karşı mücadelemizi büyüteceğiz.
10 yıldır adalet istiyoruz. 10 yıldır unutmuyoruz. 10 yıldır susmuyoruz.
Taksim’de seks işçisi ve trans kadınlar, sık sık kimliklerine dönük saldırı, tehdit ve tacizleremaruz kalırkentrans seks işçisi kadınların dayanışma ağı olan Saçak Kolektif, sosyal medya hesaplarından yayınladığı açıklama ile bu duruma tepki gösterdi.
Trans seks işçilerinin haklarını ve dayanışmasını savunan Saçak Kolektif, son dönemde Taksim bölgesinde trans kadınlara ve seks işçilerine yönelen şiddet, taciz ve tehdit olaylarına karşı sert bir yazılı açıklama yayımladı. Sosyal medya kanalları üzerinden kamuoyuna seslenen kolektif, “Taksim’de seks işçisi kadınlara ve trans kadınlara yönelik saldırılar, tehditler ve tacizler son bulmalıdır!” talebini yineledi.
“Seks işçiliği suç değildir”
Açıklamada, trans kadınların ve seks işçilerinin kimlikleri ile emekleri yüzünden hedef gösterildiğine dikkat çekildi. Hedef göstermelerin ve “Sizi buradan sileceğiz” şeklindeki söylemlerin kişisel bir öfke patlaması değil, aksine marjinalize edilen grupları kamusal alandan tamamen yok etmeyi amaçlayan açık bir şiddet tehdidi olduğu ifade edildi.
Kolektif, var oluşlarının, seks işçiliğinin ve kamusal alanda yer almanın hiçbir şekilde suç sayılamayacağını hatırlatarak şu mesajı verdi:
“Biz bu sokaklarda dün de vardık, bugün de varız. Bizi görünmez kılmaya, sokaklardan kovmaya, korkutmaya ve yalnızlaştırmaya çalışan hiçbir güç karşısında susmayacağız. Seks işçiliği bir suç değildir. Trans olmak bir suç değildir. Kamusal alanda var olmak bir suç değildir. Suç olan, kadınlara ve trans kadınlara saldırmak, tehdit etmek, taciz etmek ve onları şiddet yoluyla sokaktan silmeye çalışmaktır.”
“Özsavunma hakkımız, dayanışma gücümüzdür”
Sokakların kullanım hakkının kimsenin inisiyatifine bırakılamayacağını belirten kolektif, tehditleri kanıksamayacaklarını, şiddeti üstü kapalı bırakmayacaklarını ve kadınlar arasındaki bağı kopardıklarına izin vermeyeceklerini duyurdu.
Açıklama, şu kararlı ifadelerle son buldu:
“Seks işçilerini susturamayacaksınız. Trans kadınları sokaklardan silemeyeceksiniz. Bizi birbirimizden koparamayacaksınız. Korkmayacağız, geri çekilmeyeceğiz, susmayacağız. Taksim başta olmak üzere bulunduğumuz her alanda şiddete karşı dayanışmayı ve örgütlenmeyi büyüteceğiz.”
YJA-Star gerillası Kader Kevser Eltürk (Ekin Wan) bedeninin teşhir edildiği yerde anıldı. Anmada DEM Parti Muş İl Eşbaşkanı Çiçek Tutuş konuşma yaptı.
Ekin Wan’ın anma töreninden, Foto: MA
Muş’un Gimgim (Varto) ilçesinde 10 Ağustos 2015 tarihinde öldürüldükten sonra bedeni işkenceye maruz bırakılarak medyada teşhir edilen YJA-Star gerillası Kader Kevser Eltürk (Ekin Wan) bedeninin teşhir edildiği yerde anıldı. Özgür Kadın Hareketi’nin (Tevgera Jinên Azad—TJA) anmasına siyasi parti ve demokratik kurum temsilcileriyle birlikte birçok kadın katıldı.
“Bu acılar bir daha yaşanmasın”
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Muş İl Eş Başkanı Çiçek Tutuş, o dönemde Gimgim’deki çatışmaların ve gerillalara yapılan işkencelerin ağırlığını hatırlattı. Ekin Wan’ın cansız bedeninin sosyal medyada teşhir edilmesi ile yakın zamanda Rojava’da DAİŞ’in bir kadının saçını kesip yüksek bir binadan aşağı attığını hatırlatarak kadınların tüm savaşlarda sömürülen taraf olduğunu söyledi:
“O dönem öyle acılar gelişti ki tarifi yok. DAİŞ’in Ortadoğu’daki katliam yöntemlerini Türkiye’de yaşadık. Gerillaların cenazelerine bile işkence yapıldı. Sosyal medyada yayınlandılar. Yakın zamanda Rojava’da da bunu gördük. DAİŞ’in bir kadın arkadaşın saçını keserek, katlardan attığını gördük.”
27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağırıyı hatırlatan Tutuş, “Bir barış süreci başladı. İki yıla yakındır bu acıları yaşamıyoruz. Umuyoruz ki bundan sonraki süreçte bir daha bu acılar yaşanmasın. Barış süreci başta kadınlara gelecektir. Kadınlar bütün savaşlarda hep katledilen, vücudu teşhir edilen, sömürülen taraf oluyor. Burada Ekin Wan’ı anıyoruz. Bugün onun anısına bağlığımızla buraya geldik. Bu acılar bir daha yaşanmasın” diye konuştu.
Anma programı kadınların Ekin Wan’ın bedeninin teşhir edildiği noktaya çiçek bırakması ve “Şehit Namirin” , “Jin Jiyan Azadî” sloganlarıyla sona erdi.
Ne olmuştu?
YJA-Star gerillası Ekin Wan, 10 Ağustos 2015’te Muş’un Varto ilçesinde meydana gelen bir çatışmada yaşamını yitirdi.
Ekin Wan’ın bedeni çıplak bir şekilde teşhir edilerek fotoğrafları medyaya servis edildi. Görgü tanıklarının beyanlarına göre, asker ve polisler olay yerine önce aydınlatma mermisi attı, ardından ise Ekin Wan’ı hedef alarak vurdu. Ekin Wan’ın otopsi raporu kimse ile paylaşılmazken, boynunda ip izleri olduğu böylece teşhir edilen bedeninin ipe bağlanarak sürüklenmiş olabileceği belirtildi.
Olayın kısa süre içerisinde medyada yayılması ve tepki toplaması nedeniyle ilk resmi açıklama 6 gün sonra Muş Valiliği’nden geldi. 16 Ağustos 2015’te olaya dair açıklama yayımlayan Valilik, medyaya servis edilen görüntülere değinerek, “Kamuoyu ve Valiliğimizce kabul edilemeyecek şekildeki bu görüntüleri çeken, yayınlayan ve sosyal medyaya servis eden kişi veya kişiler hakkında, adli ve idari soruşturma başlatılmıştır” ifadelerini kullandı.
Emniyet Müdürü, servis edilen fotoğrafları kendi ekibinden birinin çekmediğini, ancak olay yeri inceleme ekiplerinin çekmiş olabileceğini savundu. Ancak Emniyet Müdürü, olay yeri inceleme ekibinin, “dışarıdan” geldiğini söyleyerek bu ekibin nereden geldiklerini bilmediğini öne sürdü.
İşkence boyutunu raporlamak ve yaşananları kamuoyuna duyurmak adına İnsan Hakları Derneği (İHD), bir komisyon kurarak bölgeye incelemelerde bulunmak için gitti. Yapılan incelemeler sonucunda rapor hazırlayan İHD, 4 Eylül 2015 tarihinde raporu kamuoyuyla paylaştı. Raporda özetle şu ifadelere yer verildi: “Savaşlarda ve silahlı çatışmalarda kadına karşı şiddet bir savaş aracı olarak kullanılmaktadır. Böylece kadına karşı şiddet bir yana, savaşın karşı tarafa olan halkın, toplumsal ve sosyal yapısı da tahrip edilmektedir. Uluslararası hukuk, kadına yönelik şiddet konusunda uzun yıllar çok yetersiz kalmıştır. 1 ve 2’nci Dünya Savaşlarında milyonlarca kadın cinsel şiddete maruz kaldıkları halde, savaşlardan sonra kurulan Tokyo ve Nürnberg mahkemelerinde, bu suç yargılanmamış, gözden kaçırılmıştır. Ancak, Bosna ve Ruanda da yaşanan çatışmalarda, çok sayıda kadına karşı taciz, tecavüz ve her türlü cinsel şiddet, özellikle kadınların çabaları sonucunda, ‘savaş suçu’,’ insanlığa karşı suç’ olarak tanımlanmış ve yargılanmaya başlanmıştır. Yine Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünde de, kadına yönelik her türlü şiddet, bir’ savaş suçu’ ve’ insanlığa karşı işlenmiş suç’ olarak kabul edilmektedir. Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti UCMY’e taraf olmasa da, suç tanımı olarak Kader Kevser Eltürk’e (Ekin Van) karşı işlenen suç, savaş suçu niteliğindedir.”
Ekin Wan’ın ailesi avukatları “Kişinin hatırasına hakaret” suçundan sorumlu kişiler hakkında suç duyurusunda bulundu. Dilekçede, Ekin Wan’ın cenazesinin Malatya Adli Tıp Kurumundan (ATK) alındıktan sonra, cenaze yıkaması sırasında görgü tanıklarının Ekin Wan’ın boynunda ip izi olduğuna dair ifadelerine de yer verildi.
Ekin Wan’ın cenazesini gören doktor ve kadınların, boynundaki derin ip izlerini ifade ederek doğruladıkları işkenceye karşı, yapılan suç duyurusundan bir sonuç alınamadı.
*Bu haber, niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.
“Evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır” hükmünü iptal etmeyen AYM’nin 5 üyesi düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptalinin gerektiğine hükmederek, çoğunluk görüşüne katılmadılar. Bu karar, AYM’nin bundan önce toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı verdiği kararları hatırlattı.
Anayasa Mahkemesi binası
Anayasa Mahkemesi (AYM), Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda yer alan “Evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır” hükmün Anayasa’ya aykırı olmadığına karar verdi.
Söz konusu AYM kararı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Karar İstanbul 14. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin yaptığı bir başvuru üzerine alındı. 14. Asliye Hukuk Mahkemesi baktığı bir davada Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. maddesindeki “Evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır. Kocası ölen kadın yeniden evlenmedikçe ölen kocasının aile kütüğünde kalır. Ancak dilerse babasının kütüğüne dönebilir” fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptali gerektiğine hükmederek yüksek mahkemeye başvurdu.
Başvuruda, kadının kendi adına bir nüfus kütüğüne sahip olmadığı, evlenmesiyle kaydının baba hanesinden erkek eşin hanesine taşındığı belirtildi. Bu durumun kadın ile erkek ve eşler arasındaki eşitlik ilkelerine aykırı olduğu, kadın aleyhine cinsiyete dayalı ayrımcılık oluşturduğu ve nüfus kütüğünde kocanın esas alınmasının meşru bir amacının bulunmadığı ileri sürüldü.
AYM istemi reddetti
AYM, inceleme sonucunda iptal istemini oy çokluğuyla reddetti. AYM’nin verdiği kararda, nüfus kütüğünün idare bünyesinde tutulan teknik bir kayıt sistemi olduğu, kadının kaydının kocasının hanesine taşınmasının hukuki statüsüne veya somut bir menfaatine doğrudan ve belirleyici etkisinin bulunmadığı ifade edildi. Hükmün Anayasa’nın hukuk devleti, eşitlik, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile ailenin korunmasına ilişkin hükümlerine aykırı olmadığı iddia edildi.
Karşı oy: “Ataerkil anlayışın devamı“
AYM’nin 5 üyesi ise düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptalinin gerektiğine hükmederek, çoğunluk görüşüne katılmadılar.
Üyelerden 4’ünün karşı oy gerekçesinde, “nüfus kayıt sisteminin aile bağlarını göstermesinin mümkün olduğu ancak bu yapılırken kadının, erkek eşin hanesine bağlı bir kayıt unsuruna dönüştürülmesinin hukuk devletinin insan onuru ve eşitliğe dayalı karakteriyle bağdaşmayacağı” ifade edildi.
Karşı oyda, “İtiraz konusu kural, evlilik birliği içinde aynı hukuki durumda bulunan kadın ve erkek arasında cinsiyete dayalı haklı bir neden içermeyen farklı muamele oluşturmakta, kadının hukuki kişiliğini bağımsız birey olarak değğil, erkek eşin hanesine bağlı biçimde konumlandırmakta, eşler arası eşitliğe dayalı anayasal aile anlayışını zedelemekte ve uluslararası insan hakları hukukunda benimsenen kadın-erkek eşitliği standartlarıyla bağdaşmamaktadır” değerlendirmesinde bulunuldu.
Diğer karşı oy gerekçesinde ise düzenlemenin kadın aleyhine ve Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. ve “Ailenin korunması ve çocuk hakları” başlıklı 41. maddelerine aykırı olduğu ifade edildi ve iptali gerektiği kaydedildi.
AYM ve Toplumsal Cinsiyet
Anayasa Mahkemesi’nin eşitlik ilkesiyle çelişen ve tartışma yaratan emsal kararları
1996 – 1998
Eril Yargının Çifte Standardı: Zina Düzenlemesi
Eski TCK’da bir kadının tek bir aldatma eylemi zina sayılırken, erkeğin ceza alması için “başka bir kadınla evliymiş gibi yaşaması” şartı aranıyordu. AYM, erkeğin zinasını düzenleyen maddeyi 1996’da iptal ederken, kadının zinasını hapisle cezalandıran maddeyi iptal etmek için 1998’e kadar bekledi.
Sonuç: İki yıl boyunca yargı eliyle yaratılan hukuki boşluk, erkeklerin evlilik dışı ilişkilerini serbest bırakırken kadınları hapis tehdidiyle baş başa bıraktı.
Çifte StandartCeza Hukuku
2001 – Günümüz
Kadın Bedeninde Biyopolitik Denetim: İddet Müddeti
TMK 132. maddeye göre, boşanan veya eşi vefat eden bir kadının yeniden evlenebilmesi için 300 gün beklemesi zorunludur. Erkeğe uygulanmayan bu kısıtlama, tıbbın ulaştığı seviyeye rağmen “soybağının karışmasını önleme” gerekçesiyle savunulmaktadır.
Sonuç: Yakın zamanda tamamı erkeklerden oluşan AYM heyeti, bu cinsiyetçi kuralın iptali başvurusunu “kamu düzeni” ve “biyolojik farklılıklar” öne sürerek reddetti.
Medeni HaklarBiyopolitika
2015
Resmi Nikâh Olmadan Dini Nikâh Kıyanlara Ceza İptali
Nüfus kütüğü kararından sonra, kadın hakları açısından en çok tartışılan ve kadın örgütlerinin büyük tepkisini çeken AYM kararlarından biri 2015 yılında alınmıştır.
Karar: AYM, resmi nikâh olmadan dini nikâh kıyan çiftlere ve bu nikâhı kıyan din görevlilerine hapis cezası öngören TCK hükmünü “özel hayata saygı” ve “din ve vicdan özgürlüğü” çerçevesinde iptal etti.
Neden Eleştirildi? Kadın örgütleri, bu kararın Anayasa’nın eşitlik ilkesini ve CEDAW yükümlülüklerini hiçe saydığını belirtti. Eleştirilerin temel noktası, ceza caydırıcılığının kalkmasıyla birlikte çocuk yaşta evliliklerin, çok eşliliğin (poligami) ve kadınların miras, nafaka gibi medeni haklardan mahrum bırakıldığı güvencesiz birlikteliklerin önünün açılmasıydı.
Çocuk Yaşta EvlilikCEDAW
2015
Barınma Hakkının İhlali: Aile Konutu İpoteği
Bir kadının, eşinin kendisinden habersiz yaşadıkları konutu ipotek ettirip evin icra yoluyla satılmasına karşı başlattığı hukuk mücadelesi AYM’den döndü.
Sonuç: Yargıtay’ın içtihat değiştirerek konut üzerinde tasarruf için eş rızasını şart koşmasına rağmen, AYM olayın 2003’te yaşanmasını gerekçe göstererek kadının başvurusunu reddetti ve erkeğin tek taraflı tasarrufuna meşruiyet sağladı.
Mülkiyet HakkıEkonomik Şiddet
1998 – 2024
Kadının Soyadı Mücadelesi ve Eşitliğe Konulan “Şerh”
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Soyadı Kanunu, soyadı seçme hakkını “evlilik birliğinin reisi” sıfatıyla doğrudan erkeğe vermişti. Kadınların ulusal ve uluslararası (AİHM) boyuttaki uzun mücadelesi sonucunda AYM, TMK 187. maddeyi ancak 2023’te iptal etmek zorunda kaldı. Karar 28 Ocak 2024’te yürürlüğe girdi.
Ancak: Bu tarihi kararda bile 6 üyeden biri karşı oy yazısında, ailede kadın-erkek eşitliğini hukuki bir norm olmaktan ziyade “modern hurafelerden birisi” olarak nitelendirerek yüksek yargıdaki ataerkil direnci bir kez daha kayıt altına aldı.
“Kadın, tarihsel irade sahibi bir birey olarak görülmek yerine, başkalarının kararlarının nesnesi haline getirilir. Fakat ben kadınların gerçek tarihinin bir ‘var oluş’ tarihi olduğunu düşünüyorum; kaydedilmediğinde bile var olan bir mevcudiyet.”
Fotoğraf: AWNA
Hadis Habibyar’ın Araştırmacı ve Yazar Farah Mostafavi ile yaptığı ve Afghanistan Kadın Haber Ajansı’nda (AWNA) yayınlanan söyleşisini sizler için Türkçeleştirdik.
Afganistan edebiyatı ve kültürü, son yıllarda tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya. Kadınlara yönelik geniş çaplı kısıtlamaların; onları üniversitelerden, medyadan, sanattan ve kamusal alanın pek çok boyutundan uzaklaştırdığı bir dönem… Kadınların silinmesi yalnızca bireysel fırsatların kaybı anlamına gelmiyor; aynı zamanda bir toplumun kolektif hafızasını, toplumsal anlatılarını ve insani deneyimlerini de sessizliğe bürünme tehlikesiyle baş başa bırakıyor.
Bu bağlamda, kadınların toplumdan soyutlanmasının Afganistan kültürü ve toplumsal kimliği üzerindeki etkilerini ele almak üzere Afgan araştırmacı ve yazar Farah Mostafavi ile bir söyleşi gerçekleştirdik.
“Vatan yalnızca bir coğrafi bir parça değil”
Farah Mostafavi sözlerine düşünsel ve mesleki hayatının uzun yıllarının Afganistan toplumunu, kültürünü, kadınların rolünü ve siyasi değişimlerin sosyal yaşam üzerindeki etkilerini incelemekle geçtiğini söyleyerek başladı. Akademik hayatının farklı aşamalarında hukuk ve siyaset bilimi, diplomasi, uluslararası güvenlik ve son yıllarda da insan hakları alanında araştırmalar yaptığını belirten Mostafavi, vatanı olan Afganistan’dan uzakta yaşasa da vatanın coğrafi bir parçadan çok daha fazlası olduğunu ifade etti:
“Bugün Afganistan’dan uzakta yaşıyorum, ancak vatan benim için mekânsal mesafeyle insandan kopup giden sadece coğrafi bir parça değil. Vatan, insanın yanında taşıdığı hafızaların, dilin, deneyimlerin, acıların, umutların ve soruların bütünüdür. Benim için yazmak yalnızca metin üretmek değildir, unutulmaya yüz tutmuş bir şeyi, yani hafızayı koruma çabasıdır. Her toplum, toprağını kaybetmeden önce hafızasını kaybedebilir, çünkü insan sadece ekmekle ve güvenlikle yaşamaz. İnsan anlamla, anlatıyla ve görünür olma imkânıyla da yaşar. İnsan kendi deneyimini ifade edemediğinde ve toplumun bir kesimi ortak dünyayı paylaşmaktan mahrum bırakıldığında, mesele sadece bireysel bir yoksunluk olmaktan çıkar, bir milletin kendini tanıma yetisinin bir parçası yok olup gider.”
Kadınların toplumdan uzaklaştırılmasının Afganistan’ın bilim, sanat ve edebiyatı üzerindeki etkilerini değerlendiren Mostafavi’ye göredüşünce, farklı insani deneyimler yan yana geldiğinde, insanlar soru sorabildiğinde, karşı çıkabildiğinde, diyalog kurabildiğinde ve dünyaya farklı açılardan bakabildiğinde şekillenir:
“Kadınların yer almadığı bir üniversite, yalnızca kız öğrencileri kaybetmiş olmaz, toplumun hayati sorularının bir kısmını da kaybeder. Kadınların bulunmadığı bir medya, yalnızca birkaç gazeteciden yoksun kalmaz, hayatın gerçekliğinin bir parçasına artık tercüman olamaz. Kadınların susturulduğu bir edebiyat ise sadece birkaç yazarı kaybetmez, dile dökülmesi gereken insani deneyimin çok önemli bir gövdesini yitirir.
Ancak kadınların toplumdan silinmesi meselesinin yanında, daha büyük bir soruyu da gündeme getirmek gerekir: Afganistan’daki düşünce krizi.”
“Düşünce üretme fırsatını kaçırdık”
Mostafavi, Afganistan’ın sorununun yalnızca kimlerin kamusal alandan mahrum bırakıldığı olmadığını söyleyerek asıl sorunu “Bizim yıllardır sloganların, güç odaklarının ve büyük kelimelerin tekrarından değil, toplumun gerçek ihtiyaçlarından doğan derin ve toplumsal bir düşünce üretme fırsatını kaçırmış olmamızdır” şeklinde tanımladı.
Bazen hazır cümlelerin ve kavramların arasında kaybolduğumuzu belirten Mostafavi, şu soruyu sordu: Afganistan acaba kendi insani gerçeklikleri zemininde mi inşa edildi, yoksa anlam üretmekten ziyade sadece gürültü çıkaran baskı, tekrar ve değer katmanları üzerine mi kuruldu?
Mostafavi, tarihsel krizlerden birinin “ses” ve “anlam” arasındaki farkı görmemek olduğunu söyleyerek “Çünkü her ses değerli değildir ve sesin yüksek çıkması her zaman hakikatin göstergesi sayılmaz” dedi. Mostafavi, üretebildikleri duygusal, acıyı dile getiren, feryat eden, yarayı gösteren bir edebiyatın yanında hâlâ acının yüzeyini aşabilen, soru soran, analiz eden ve geleceği tahayyül edebilen bir edebiyata ihtiyacımız olduğunu vurguladı.
Sevgi, acı ve fedakarlıkla inşa edilen her şeyin bir süre gizli kalsa bile gelecekte mutlaka kendi yolunu bulacağını söyleyen Mostafavi, kadim bir tarihi olan kadınları silmeye yönelik her adımın tam tersi bir sonuç verdiğini aktardı:
“Çünkü bu durum kadınları daha bilinçli, daha uyanık ve daha kararlı kılmaktadır.”
“Resmi tarih gücün tarihidir”
Kadınların Afganistan tarihinde, kültür ve edebiyat alanındaki rolü ne olduğuna da değinen Mostafavi, resmi tarihi bir kenara bırakıp insanların gerçek yaşamına bakarsak bambaşka bir tablo ortaya çıktığını ifade etti:
“Resmi tarih çoğunlukla gücün tarihidir, kaydetme imkânı olanların tarihidir. Ancak yaşamın tarihi, çoğu durumda evlerde, hafızalarda, ailelerde ve taşıyıcısı kadınlar olan anlatılarda korunmuştur.
Yani kadınlar, Afganistan kültürünün en büyük koruyucuları ve muhafızları olagelmiştir. Ana dili, ninniler, gece masalları, halk şiirleri, kültürel kutlamalar, ailevi gelenekler, savaş ve göç hatıraları ile toplumun pek çok ahlaki değeri kadınlar aracılığıyla nesilden nesile aktarılmıştır. Çağdaş edebiyatta da kadınlar sadece kadınlar hakkında yazmadılar; savaşı, aşkı, yoksulluğu, göçü, umudu, korkuyu, yenilgiyi ve geleceği yazdılar.
Kadınların Afganistan edebiyatındaki varlığı, sadece kadın yazar sayısının artmasından ibaret değildi, Afgan insanına bakışın yeni bir tarzda sahneye girişiydi. Ben resmi tarihe her zaman temkinle bakarım; çünkü pek çok dönemde kadınlar bu tarihte ya yok sayılmış ya da göstermelik bir varlık göstermişlerdir. Kadın özgürlüğünden söz edildiğinde bile bu özgürlük zaman zaman kadınların kendi tercihlerinden ziyade, egemen güçlerin bir projesi olarak tanımlanmıştır. Tıpkı bugün kadınların toplumdan silinmesinin bir başka güç tarafından uygulanması gibi…
Her iki durumda da tehlike şudur: Kadın, tarihsel irade sahibi bir birey olarak görülmek yerine, başkalarının kararlarının nesnesi haline getirilir. Fakat ben kadınların gerçek tarihinin bir ‘var oluş’ tarihi olduğunu düşünüyorum, kaydedilmediğinde bile var olan bir mevcudiyet.”
Taliban’ın kadınlara yönelik kısıtlamalarının Afganistan’daki kültürü etkileyip etkilememe meselesinin sadecekadınhakları konusu değil, kültürün ve insani toplumun niteliğiyle ilgili bir mesele olduğunu belirten Mostafavi, bir toplumun kültürünün o toplumdaki kadınların katılım düzeyinden okunabileceğini savundu:
“Toplum sadece bireylerin birleşimi değildir, insanların birbirini gördüğü, konuştuğu, deneyimlerini paylaştığı ve anlam ürettiği ortak bir dünyadır. Kadınlar üniversiteden, medyadan, sanattan, edebiyattan ve kamusal alandan silindiğinde, nüfusun sadece yarısı bir kenara atılmış olmaz; toplumun kendisini tanıdığı o dünyanın bir parçası daraltılmış olur. Şunu da eklemeliyim ki kültürü hükümetler yaratmaz; kültür insanlar arasında, diyalogda, farklılıkta, çeşitli deneyimlerin ve anlatıların yan yana gelmesinde şekillenir.
Toplumun ana seslerinden biri olan kadın susturulduğunda, kültür de giderek tek sesli ve sığ bir hal alır. Kendine sadece tek bir açıdan bakan bir toplum, er ya da geç kendi hakikatinin bir parçasını kaybedecektir.
Kadınların kendi aralarında kullandığı çok güzel bir söz vardır: ‘Evimin ışığını açık tutuyorum.’
Bu sade cümlenin çok derin bir anlamı var. Bu ışık, karanlık bir gecede sadece bir odayı aydınlatan bir lamba değildir; yarının ışığıdır. Çocukların, ailenin ve toplumun hâlâ nefes alma imkânına sahip olacağı bir yarının…
Ne acı ki kadınlar, yukarıdan aşağıya dayatılan kısıtlamalarla ve kendi iradeleri dışında, evlerinin ışığını açık tutmaktan alıkonuluyorlar. Oysa ev, sadece dört duvardan ibaret değildir; ev “hafıza”dır. Ev; dilin, kültürün, masalın, sevginin ve insani deneyimin kuşaktan kuşağa aktarıldığı yerdir. Bu çarkın tamamen durduğunu hayal edin; işte o zaman toplum zifiri bir karanlığa ve kültürel bir yoksulluğa gömülür. Bu kadar basit: Kadınların sistemli bir şekilde yok sayılması sürecinin tekrarlanması, Afganistan toplumunun kültürünü ve sosyal kimliğini doğrudan etkiler; tek kutuplu, ideolojik, dinamizmden ve gelişimden uzak bir toplum yaratır. Karanlık, kadın düşmanı, eril, durgun ve kapalı bir toplum meydana getirir.”
Mostafavi, her toplumun kendi anlatıları sayesinde yaşayıp ölümsüzleştiğini hatırlatarak milletlerin kendileri hakkında anlattıkları hikayelerle kendilerini inşa ettiklerine dikkat çekti. Mostafavi eğer kadınlar kendi deneyimlerini kaydedemezlerse, gelecek nesil Afganistan hakikatinin sadece bir kısmını tanıyabileğini söyledi ve “Kadın sesinin olmadığı bir tarih, sayfalarının yarısı yok olmuş ve çürümüş bir kitaba benzer” ifadelerini kullandı.
Mostafavi, bugün daha karmaşık bir durumla karşı karşıya olduğumuzu da ekledi:
“Dünya kamuoyunun büyük ölçüde savaşlara, küresel krizlere ve gelecek kaygısına odaklandığı bir ortamda, sessiz sedasız sistemli bir yok etme süreci devam ediyor. Bir grup, toplumun yarısını kamusal alandan uzaklaştırmayı başardı. Fakat unutmamalıyız ki edebiyat bu silinmeye karşı direnmektedir; Afgan kadınlarının edebiyatı, ‘Ekmek, İş, Özgürlük’ edebiyatıdır ve kadınların geniş mücadelesinin sesidir.
Kısıtlamalara karşı duran ve kendi deneyimlerini kaydeden kadınların sesi, sadece bireysel bir protesto değildir; çok değerli bir tarihsel dönemin belgelenmesidir. İktidardaki erkekler tarafından unutturulma çabası biz kadınların varlığını bir süreliğine kısıtlayabilir ama insani deneyimi yok edemez. Çünkü insanlar, iyisiyle kötüsüyle, kadınlardan dünyaya gelmiştir. Kadın köktür, asıldır; köke ne kadar balta vururlursa vurulsun kurumaz, yeniden tohum verir ve yeniden boy gösterir. Belki bu dönem sancılı geçebilir ama hakikate dönme imkânı her zaman vardır ve kadınların bu kez de kazanacağına inanıyorum.
Ülkemiz geçmiş yıllarda pek çok fırsata sahipti; ancak bazen iktidar gürültüsü, projeler, dış yardımlar ve siyasi rekabetler arasında derinlemesine düşünme fırsatını kaçırdık ve hepimiz bir boşlukta kaldık. Belki de tarihimizin en acı fırsatlarından biri tam da bu andır; yokluktan ve boşluktan doğan bir an… “Biz neydik? Ne olduk? Ve ne olacağız?” sorularını sormak için bir fırsat.”
Kadınların son yirmi yılda, Afganistan kültür ve edebiyatının en önemli üreticilerinden biri olduğunun altını çizen Mostafavi, Afganistan deneyiminin yeni bir boyutunu dile getirmeyi ve tanıtlmayı başaran pek çok kadın şair, yazar ve araştırmacının doğuşuna tanıklık ettiğini hatırlattı.
Mostafavi, sözlerine şu şekilde devam etti:
“Ancak bugün yaşanan bu zorunlu duraklamayı sadece bir son olarak görmemek gerekir; tarih bazen duraklama anlarında yeniden doğma imkânı bulur. Anka kuşunun kendi küllerinden yeniden doğduğunu duymuşsunuzdur. Bu efsane, Afganistan toplumunda gerçeğe dönüşen acı tarihsel tecrübelerden biridir. Umuyorum ki Afganistan bu kez ‘yıkanıp temizlendikten sonra kirli elbiselerini yeniden giymez.’
Eğer bir kız çocuğu bugün uyandığında kendisini kısıtlamaların, bekleyişin ve tükenmişliğin tekrarlanan çarkında buluyorsa, bilmelidir ki tam da bu an, tarihsel bir deneyimi kaydetmenin başlangıcı olabilir. Yazsın; sadece bugün için değil, yarın için yazsın. Belki bugün kimse onun yazdıklarını okumayacak ama yine de yazsın; çünkü insan kendi deneyimini kaydetmediğinde, tarihsel varlığının bir parçasını yitirir. Yazının kusursuz, eksiksiz ve yayımlanmaya hazır olmasını beklememek gerekir. Bazen sade bir not, kısa bir cümle veya kişisel bir hatıra, yüzlerce resmi metinden daha fazla tarihsel değer taşır. Bana göre yazmak, insanın varlığını ilan etmesidir ve işte bu varlık, Afgan kadınının anlatısını silinemez ve tarihsel kılar.”
Ankara’nın Çankaya ilçesindeki bir LGBTİ+ eğlence mekanına operasyon düzenleyen polis ekipleri, işletme sahibi ve mesul müdür dahil 7 kişiyi gözaltına aldı. 7 kişi, “müstehcenlik” ve “genel ahlaka aykırı davranış” suçlamalarıyla nöbetçi mahkemece tutuklandı.
Fotoğraf: Ali Dinç / csgorselarsiv.org
Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü Ahlak Büro Amirliği ekipleri, 25 Temmuz Cumartesi günü Çankaya’da faaliyet gösteren, LGBTİ+’ların tercih ettiği bir eğlence mekanına operasyon düzenledi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı açıklamaya göre soruşturmanın CİMER ihbarları, bilgi sahibi ifadeleri, açık kaynak taraması ve işletmenin sosyal medya hesaplarından paylaştığı görüntülerin incelenmesi sonucunda başlatıldığını duyurdu. Başsavcılığa göre bu incelemeler, mekanda cinsel içerikli organizasyonlar düzenlendiği ve müstehcen, genel ahlaka aykırı eylemler gerçekleştirildiği iddialarına dayanıyor.
Operasyon sırasında mekanda arama ve el koyma işlemi yapan polis ekipleri, işletme sahibi, mesul müdür ve çalışanların da aralarında bulunduğu 7 kişiyi gözaltına aldı.
Gözaltına alınanlar, Türk Ceza Kanunu’nun 226/2 ve 227/2. maddeleri kapsamında 27 Temmuz’da tutuklanmaları talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildi. Mahkeme, tutuklanma talebini kabul ederek 7 kişiyi tutukladı.
Geçen hafta ise Bahçelievler’deki Yenibosna metrobüs durağında bir trans kadın, LGBTİ+ düşmanı bir grubun saldırısına maruz kaldı. Bir grup genç, araçtan inecekleri sırada koltukta uyuyan trans kadını darp etti. Darp görüntülerini kaydeden grup, bu görüntüleri sosyal medyada paylaştı.
Gülistan Doku dosyasında kolluk görevlilerine yönelik bir operasyon dalgası daha gerçekleştirildi. Akın Gürlek, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada 15 ilde düzenlenen eş zamanlı operasyonlarda 18 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
Fotoğraf: Elif Tuna / csgorselarsiv.org
Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında bugün (27 Temmuz) bir gözaltı operasyonu daha gerçekleşti. Operasyon sırasında soruşturma sürecinde görev alan 18 kolluk personeli gözaltına alındı.
Erzurum ve Dersim Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda, Erzurum İl Jandarma Komutanlığı ekipleri sabah saatlerinde Nevşehir, İstanbul, Isparta, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Ordu, Aydın, Diyarbakır, Kayseri, Ankara, Erzincan, Eskişehir, İzmir ve Antalya olmak üzere 15 ilde eş zamanlı baskın düzenledi. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in X hesabından yaptığı açıklamaya göre, 21 adreste arama yapıldı ve hakkında gözaltı kararı olan 19 şüpheliden 18’i gözaltına alındı.
Usulsüzlük ve delillere müdahale şüphesi
Yürütülen ifade analizleri ile teknik, dijital ve saha çalışmaları, Dersim’de görev yapmış bazı kolluk personelinin Doku’nun kaybolmasının ardından yürütülen adli süreçteki işlemlerinde usulsüzlük yaptığına ve delillere müdahale ettiğine dair bulgular ortaya koydu.
Gözaltına alınanlar arasında 1 emniyet müdür yardımcısı, 1 emniyet amiri, 1 başkomiser, 1 komiser, 1 başpolis memuru, 10 polis memuru, 1 bilgisayar işletmeni ve 3 emekli polis memuru bulunuyor.
Doku’nun kaybolmasının bir cinayetle sonuçlandığı yönündeki iddialara ilişkin soruşturmada, delillerin bazı kamu görevlileri eliyle karartıldığına dair emareler bütün yönleriyle incelendiği bildirdi.
Eski vali Sonel Erzurum Adliyesi’nde
Aynı gün, tutuklu bulunan eski Dersim Valisi Tuncay Sonel ile koruma polisi Şükrü Eroğlu ve emekli polis memuru Gökhan Ertok, yeni deliller kapsamında ifadeleri alınmak üzere Erzurum Adliyesi’ne sevk edildi.
Sonel, Eroğlu ve Ertok, Erzurum Adliyesi’nde görüntülendi
Başsavcılık tarafından yapılan incelemeler sonucu, Sonel ile aynı dosya kapsamında tutuklu bulunan ve ihraç edilen polis memuru Gökhan Ertok arasındaki yazışmaların “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme”, “kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme”, “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma”, “kasten yaralama”, “yağma” ve “bilişim sistemindeki verileri yok etme veya değiştirme” suçları kapsamında değerlendirildiği bildirildi.
Gülistan Doku
Ne olmuştu?
Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü’ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.
Kameralarda yapılan incelemelerde Doku’nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.
Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü’nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan’ın izine rastlanmadı.
Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov, olaydan iki sene sonra 2022’de Antalya’da gözaltına alındı ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.
Haziran 2024: HSK kararnamesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanan Ebru Cansu, dosyayı yeniden ele aldı. JASAT’tan özel bir ekip kuruldu, yaklaşık 700 saatlik güvenlik kamerası (KGYS) görüntüsü ve plaka tanıma sistemi (PTS) kayıtları yeniden incelendi.
2025: Ortaya çıkan bir gizli tanık ifadesi, Doku’nun cesedinin birden fazla kez taşındığını ve valinin oğlunu Gülistan Doku’ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.
14 Nisan 2026: Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, oğlu Mustafa Türkay Sonel, Doku’nun eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov ile anne ve babası, firari şüpheli Umut Altaş’ın anne ve babası, ihraç edilmiş polis memuru Gökhan Ertok, Sonel’in dönemin korumalarından Şükrü Eroğlu, İl Özel İdaresi çalışanı Erdoğan Elaldı, Munzur Üniversitesi’nde kameralardan sorumlu görevliler Savaş Gültürk ve Süleyman Önal gözaltına alındı, Gültürk ve Önal hariç herkes tutuklandı. ABD’de bulunan Umut Altaş hakkında kırmızı bülten çıkarıldı, daha sonra orada yakalanıp tutuklandı.
25 Nisan 2026: Soruşturma kapsamında Dersim Devlet Hastanesi bilgi işlem görevlileri B.Y. ve Y.E, gözaltına alındı.
21 Temmuz 2026: Elazığ, Malatya, Ankara, İstanbul ve Dersim’de eş zamanlı operasyon düzenlendi. 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş personeli, eski Vali Sonel’in eşi Handan Sonel, Doku’nun telefonuna müdahale ettiği değerlendirilen bilişim şirketi sahibi Mehmet Aca, 1 iş insanı ve 2 güvenlik korucusu olmak üzere 15 kişi gözaltına alındı.
24 Temmuz: soruşturma kapsamında gözaltına alınan şüphelilerden korucu Fatih Özmen tutuklanırken, Okan Yarıcı adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
25 Temmuz: Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel ile Doku’nun telefonuna müdahale edildiği iddia edilen bilişim şirketinin sahibi Mehmet Aca tutuklandı, korucu Yılmaz Arslan adli kontrolle serbest bırakıldı. Mehmet Aca, Handan Sonel ve Fatih Özmen, kolluk, savcılık ve hakimlik ifadelerinde hakkındaki suçlamaları reddetti.
Ağrı’da kadın sünneti yaptığını duyuran bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Dr. Ali Çakır’ın ifşalanmasının ardından İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu, kadın sünnetinde rıza olsa dahi sağlık yararı olmayan bu uygulamanın hukuka uygunluk sağlamayacağını vurguladı.
Fotoğraf: Avrupa Konseyi websitesi
Ağrı’da görev yapan bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Dr. Ali Çakır, sosyal medya üzerinden kadın sünneti (Kadın Genital Mutilasyonu) yaptığını duyurması üzerine kamuoyu tarafından tepki topladı. Türk Tabipler Birliği (TTB) Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu, X hesabı üzerinden kadın sünnetini kabul etmediklerini belirten bir açıklama yayınladı.
Açıklamada “Kadınların bedenine yönelik her türlü şiddetin ve hak ihlalinin karşısında olduğumuzu; tıp etiğini, bilimsel ilkeleri ve insan haklarını savunma sorumluluğumuz gereği bu sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz” ifadeleri yer aldı. Ağrı-Kars-Ardahan-Iğdır Tabip Odası söz konusu hekim hakkında idari soruşturma başlattı.
BBC Türkçe’ye açıklamada bulunan Ali Çakır, bu tür bir genital sakatlama işlemini asla uygulamadığını ve uyguladığı işlemin hud derisi alma işlemi olduğunu belirtmişti. Instagram’da “kadın sünneti’ni klinikte yapmaktayım” ifadesiyle paylaşan Çakır, daha sonra gönderisini “hud derisi alma işlemini klinikte yapmaktayım” şeklinde düzenledi.
Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), sosyal medya hesabından her iki işleme de tepki göstererek “Gelen tepkiler üzerine işlemin ‘Hud derisi alma’ olarak adlandırılması niteliğini değiştirmemektedir. Klitoral başlık, anatomik olarak klitorisi koruyan doğal bir dokudur. Kadın bedenine dayatılan bu operasyonlar, ister kâr amacıyla ister dini gerekçelerle yapılsın; ataerkil ve kapitalist bir dayatmadır, suçtur” dedi. EŞİK, açıklamasında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’ne (CEDAW) taraf olduğunu hatırlatarak devletin bu tür zararlı uygulamaları önleme ve yasaklama yükümlülüğünün yerine getirilmesini de talep etti.
Konuya ilişkin Niha+’ya değerlendirmelerde bulunan İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu, kadın cinsel organın sakatlanmasının tıp etiği, uluslararası yasalar ve Türk Ceza Kanunu açısından ihlal oluşturduğunu söyledi.
“Rıza olması hukuka uygun yapmaz”
Koyuncu, bir uzmanın kadın sünneti veya “kadın sünneti” adı altında başka bir işlem yapması halinde, her iki durumun da etik bir işlem olmadığını söyleyerek bunların tamamen bir ceza yargılaması konusu olduğunu belirtti:
“Kadın genital mutilasyonu (FGM), Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından açıkça mahkum edilmiş, hiçbir sağlık yararı bulunmayan bir uygulamadır. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 86. ve 87. maddeleri kapsamında ‘kasten yaralama’ suçunu oluşturur. Bu uygulamada kişinin rızasının bulunması, bunu hukuka uygun hale getirmez. Hatta mağdur çocuksa ceza oranını artıran nitelikli hal oluşur.”
Dünya Tabipler Birliği: “İnsani açıdan kabul edilemez”
Koyuncu, hekimlerin mesleki deontoloji kurallarına ve uluslararası deklarasyonlara uymakla yükümlü olduğu hatırlatılarak Dünya Tabipler Birliği’nin (WMA) 2016 yılında güncellediği resmi tutum belgesine değindi. WMA’nın kadın sünnetini yalnızca bir tıp etiği ihlali olarak değil, aynı zamanda kadın ve kız çocuklarının en temel insan haklarının gasp edilmesi ve ciddi bir sağlık sorunu olarak nitelendirdiğini hatırlatan Koyuncu, WMA’nın konu hakkındaki çizgilerini şu şekilde sıraladı:
Kadın genital mutilasyonu, derecesi ya da yöntemi ne olursa olsun tıbbi ve insani açıdan kesinlikle kabul edilemez bir uygulamadır.
Hekimler, kadın sünnetini hiçbir koşulda uygulamamalı, bu uygulamaya aracılık etmemeli veya meşrulaştıracak herhangi bir söylem ya da rol üstlenmemelidir.
Kadın sünnetini yasaklayan ulusal ve uluslararası yasaların etkin biçimde uygulanması tıp örgütlerince desteklenmelidir.
FGM mağdurlarına kapsamlı tıbbi ve psikolojik destek sunulmalı; erken risk tespiti, eğitim ve toplum liderleriyle iş birliği yoluyla bu hak ihlalinin önüne geçilmelidir.
Kadın sünneti (Kadın Genital Mutilasyonu)
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM), kamuoyunda “kadın sünneti” olarak bilinen ve uluslararası literatürde Kadın Genital Mutilasyonu / Sakatlaması adıyla geçen uygulamayı, kadın ve kız çocuklarının haklarına yönelik en ağır ihlallerden biri ve açık bir şiddet biçimi olarak tanımlıyor.
Kadın sünneti işlemi, kronik idrar yolu problemleri, ağrılı adet görme, kistler, cinsel ilişki sırasında ağrı, kısırlık, doğum sırasında aşırı kanama riski ve buna bağlı bebek/anne ölümleri, depresyon, anksiyete ve travma sonrası stres bozukluğu gibi birçok sonuca sebep olabiliyor.
Bugün Doğu ve Güney Afrika’da yaşayan yaklaşık 42 milyon kız çocuğu ve kadın, kadın sünnetine (FGM) maruz kalmış durumda, bu rakam küresel toplamın beşte birine yakın bir orana denk geliyor
Kadın sünnetine (FGM) maruz kalmış kız çocuğu ve kadın sayısı
Dogu ve Guney Afrika 42 milyon
Dogu ve Guney Afrika, 42M
Etiyopya30M
Somali6M
Kenya3M
Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti2M
Eritre1M
Uganda200B
Diger bolgeler
Doğu Asya ve Pasifik80M
Orta Doğu ve Kuzey Afrika59M
Batı ve Orta Afrika49M
Dünyanın geri kalanı1M
Güney Asya30B
Kaynak: Birleşmis Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Doğu ve Güney Afrika’da Kadın Sünneti Profili, UNICEF, New York, 2025.
Doğu ve Güney Afrika’dakı topluluklar kadın sünnetinin (FGM) terk edilmesine doğru ilerliyor, ancak bu ilerleme onlarca yılı bulabilir
15-19 yaş arası kız çocukları arasında kadın sünnetine (FGM) maruz kalma oranı
* Kaynak grafikte Tanzanya’nın güncel oranı icin sayısal etiket verilmemiştir, çizgi kaynaktakı görsel eğilime göre temsili olarak çizilmistir.
Kaynak: Birleşmis Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Doğu ve Güney Afrika’da Kadın Sünneti Profili, UNICEF, New York, 2025.
230 milyon kişiye kadın sünneti yapıldı
Afrika ve Ortadoğu’da yaklaşık 40 ülkede yapılan kadın sünneti işlemi, küresel bakımdan bir insan hakkı ihlali olduğu kabul ediliyor. UNFPA / UNICEF tarafından paylaşılan 2025 tarihli ortak rapora göre dünyada 230 milyon kız ve kadın, kadın sünnetine maruz bırakıldı, en az 4.5 milyon kız çocuğu (çoğu beş yaşından küçük) ise risk altında.
UNICEF Genel Direktör Yardımcısı Geeta Rao Gupta’nın 2016 tarihli bir açıklamasında birçok ülkede kız çocuklarının çoğunun beş yaşından önce kesme işlemine maruz kaldığını belirtmişti.
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) verilerine göre, dünya çapında kadın sünnetinin 92 ülkede uygulanıyor. Bu ülkelerin yalnızca yarısından biraz fazlasında (51 ülkede) kadın sünnetini yasaklayan ulusal yasalar bulunuyor. UN Women’ın paylaştığı bilgilere göre kadın sünnetinin uygulandığı ülkeler şunlar:
Afrika: Benin, Burkina Faso, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Fildişi Sahili, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Cibuti, Mısır, Eritre, Etiyopya, Gambiya, Gana, Gine, Gine-Bissau, Kenya, Liberya, Malavi, Mali, Moritanya, Nijer, Nijerya, Senegal, Sierra Leone, Somali, Güney Afrika, Güney Sudan, Sudan, Tanzanya, Togo, Uganda, Zambiya ve Zimbabve.
Orta Doğu: İran, Irak, Ürdün, Umman, Filistin Devleti, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen.
Asya: Hindistan, Endonezya, Malezya, Sri Lanka, Bangladeş, Tayland, Brunei, Singapur, Kamboçya, Vietnam, Laos, Filipinler, Afganistan, Pakistan ve Maldivler.
Avrupa: Gürcistan, Rusya ve Birleşik Krallık.
Amerika ve Okyanusya: Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Kolombiya, Ekvador, Panama ve Peru.
Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw‘ın yayımladığı rapora göre 2026’nın ilk altı ayında dokuz kadın idam edilirken en az kırk beş kadın aile içinde katledildi. Hak savunucusu kadınlar hakkında ölüm, hapis ve kırbaç cezaları istendi. İran’daki internet kısıtlaması nedeniyle kadınların kimliklerine erişilemiyor.
Fotoğraf: Pexels.com
Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw, 7 Temmuz’da “2026’nın İlk Yarısında İran’da Kadın Hakları İhlalleri” başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, yılın ilk altı ayında kadınlara verilen cezaların yanı sıra dokuz kadının idamını, en az 45 kadın cinayetini ve Ocak protestoları sırasında en az 250 kadının öldürülmesini belgeledi.
Rapora göre en az 5 bin kadın için hapis cezası istenirken, ülke genelinde savaştan beri süren internet kesintileri sebebiyle bu kadınlardan yalnızca 368’inin kimliği doğrulanabildi. Bu kadınlara ek olarak 23 kız çocuğunun da tutuklandığı raporda yer aldı.
Hak savunucusu kadınlar hedefte
Hengaw’ın verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında onlarca kadın aktivist İran İslam Cumhuriyeti yargısı tarafından ölüm cezası, hapis, kırbaç ve ertelenmiş hapis cezaları da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldı.
İran mahkemeleri en az 44 kadın hak savunucusu için toplamda 211 yıl 5 ay hapis cezası, en az üç kadın hak savunucusu toplamda 179 kırbaç cezası ve en az dört kadın aktivist toplamda 14 yıl ertelenmiş hapis cezası kararı verdi.
Hak savunucuları Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli ve Bita Hemmati için ölüm cezası istenirken Ocak ayındaki protestolar sırasında gözaltına alınan kadınlardan üçü için de Tahran Devrim Mahkemesi’nin 15 ve 26. şubeleri tarafından ölüm cezası istendi. Rapora göre Hemmati’nin ölüm cezası bozuldu ve yeni mahkeme kararı bekleniyor.
Beş bintutuklu kadının kimliği tespit edilemiyor
Rapora göre Hengaw, 2026 yılının ilk yarısında tutuklanan 5.000 kadın arasında 368 kadının kimliğini tespit edebildi.
Özellikle Ocak ayındaki protestolar ve İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı girdiği 40 günlük savaş sırasında yaşanan ciddi internet kısıtlamaları nedeniyle, Hengaw şu ana kadar tutuklanan kadınlardan yalnızca 368’inin kimliğini tam olarak doğrulayabildiğini belirtti. Tespit edilebilen 368 kişinin verilerine göre en az 29 Bahai, 70 Kürt, 50 Lor, 19 Gilak, 12 Beluç, 11 Türk kadın tutuklandı. Kimliği tespit edilebilen tutuklu kadınların en az altısı öğrenci, en az sekizi ise öğretmen. 368 kadına ek olarak 18 yaşından küçük yirmi üç kız çocuğunun da tutuklu olduğunu belirtti.
İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında bir Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) üyesi, iki Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi ve iki İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi olan en az beş kadın hayatını kaybetti.
Kadınlar hapishanelerde, sokaklarda ve evlerinde katledildi
Hengaw tarafından derlenen verilere göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelindeki hapishanelerde en az dokuz kadın idam edildi. İdamlar yedi vakada kasıtlı cinayet, ikisinde ise uyuşturucuyla ilgili suçlamalarına dayandırıldı.
Doğu Azerbaycan Eyaleti’ndeki hapishanelerde üç, İsfahan ve Kazvin’de ikişer, Zencan ve Ardabil’de ise birer kadın idam edildi.
Ali Hamaney’in ölümünün açıklanmasının ardından İran genelindeki şehirlerde düzenlenen sokak kutlamaları sırasında hükümet güçleri kalabalığa ateş açarak birkaç kişiyi öldürdü. Lorestan Eyaleti’nin başkenti Horramabad’dan Nahal AhouQalandari ve İsfahan Eyaleti’nin Semirom şehrinden Faezeh Afshari, sırasıyla 28 Şubat ve 1 Mart tarihlerinde hükümet güçlerinin doğrudan açtığı ateş sonucu öldürüldüler.
Hengaw İstatistik ve Belgeleme Merkezi’nin verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın kadın cinayeti vakasında öldürüldü. Rapor beş cinayeti, “sözde namus” motifleriyle bağlantılı buldu.
Rapora göre iki kadını çocuk yaşta evlendirildiği kocaları, beş kadını ise “sözde namus cinayetleri” öldürdü. 45 kadın cinayetinin 27’sinde aile içi anlaşmazlıkların tekrar ettiği belirtilen raporda, kadın cinayetlerinin çoğunun kadınlara en yakın kişiler tarafından işlenmesinin tutarlı bir örüntü olmaya devam ettiğine dikkat çekildi.
Rapora göre Tahran ilinde 16, Sistan ve Beluçiştan’da 6, Fars’ta 4, Doğu ve Batı Azerbaycan ve Huzistan’da ikişer; Yazd, Gilan, Lorestan, Mazandra, Kerman, Kürdistan, Golestan, Kazvin, Semnan, Kuzey Horasan, Çaharmahal ve Bakhtiari, İsfahan ve Elborz illerinin her birinde ise birer kadın katledildi.
Veri Dosyası
İran’da Kadınlara Yönelik Hak İhlalleri
2026’nın ilk altı ayına ait rakamlarla bir bilanço
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi
9
İdam edilen kadın
5.000
Gözaltına alınan kadın
45
Belgelenen kadın cinayeti
250+
Ocak protestolarında öldürülen kadın
1İdamlar
Hengaw’ın derlediği verilere göre 2026’nın ilk altı ayında İran hapishanelerinde en az dokuz kadın idam edildi. İdam edilenlerin en az beşi Azerbaycan Türkü kadınlardı.
Suçlamaya göre dağılım
Kasten öldürme7
Uyuşturucuyla ilgili suçlar2
Eyalete göre dağılım
Doğu Azerbaycan3
İsfahan2
Kazvin2
Zencan1
Erdebil1
2Aktivistlere Verilen Cezalar
İdama mahkûm edilen kadın aktivisten az 4
Toplam hapis cezasına çarptırılan aktivist (211 yıl 5 ay)en az 44
Kırbaç cezasına çarptırılan aktivist (toplam 179 kırbaç)en az 3
Ertelenmiş hapis cezası alan aktivist (toplam 14 yıl)en az 4
İdam kararı verilenler: Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli, Bita Hemmati. Hemmati’nin idam kararı sonradan bozuldu.
3Gözaltılar
2026’nın ilk yarısında 5 bin kadının gözaltına alındığı doğrulandı. Ocak protestoları ve İran-İsrail-ABD arasındaki 40 günlük savaş döneminde yaşanan ağır internet kısıtlamaları nedeniyle bunlardan yalnızca 368’inin kimliği tam olarak tespit edilebildi.
Kimliği belirlenen 368 kadının etnik/mesleki dağılımı
Kürt kadınen az 70
Lor kadınen az 50
Bahai kadınen az 29
Gilek kadınen az 19
Beluç kadınen az 12
Azerbaycan Türkü kadınen az 11
Öğretmenen az 8
Öğrencien az 6
Kimliği tam belirlenen, 18 yaş altı kız çocuğuen az 23
4Kadın Cinayetleri
Hengaw’ın verilerine göre 2026’nın ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın cinayeti işlendi. Bu vakaların beşi (%11) “namus” saikiyle bağlantılıydı. Çoğu vaka, kadınlara en yakın kişiler tarafından işlendi: kocalar, eski kocalar, babalar, erkek kardeşler ve diğer aile fertleri.
Saike göre öne çıkan veriler
Aile içi anlaşmazlık27
“Namus” cinayeti5
Çocuk yaşta evlendirilmiş ve eşi tarafından öldürülen2
Eyalete göre en yüksek sayılar
Tahran16
Sistan-Beluçistan6
Fars4
Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan (Urmiye), Huzistan2’şer
5Hamaney’in Ölümü Sonrası Kutlamalarda Öldürülenler
Ali Hamaney’in öldüğü haberinin ardından İran genelinde çeşitli şehirlerde sokağa çıkan kalabalıklara güvenlik güçleri ateş açtı. Bu saldırılarda en az iki kadın hayatını kaybetti.
Nahal Ahou Qalandari — Loristan eyaletinin merkezi Horremabad’dan, 28 Şubat’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
Faezeh Afshari — İsfahan eyaletine bağlı Semirom’dan, 1 Mart’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
6Hayatını Kaybeden Rojhilatlı Parti Üyeleri
İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında en az beş kadın hayatını kaybetti.
Gazal Molan — Mahabad, Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) peşmergesi, 14 Nisan 2026’da öldürüldü.
Neda Miri — Sine (Sanandaj), İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Samira Allahyari — Divandere, İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Perestu Sefayipur — Meriwan, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi
Zerin Akbaş — Türkiye Kürdistanı, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri üyesi
7Ocak Protestolarında Öldürülen Kadınlar
Hengaw’ın belgelediği verilere göre, Ocak 2026 protestoları sırasında İran genelinde şehirlerde güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle en az 250 kadın öldürüldü, bunlardan 206’sının kimliği tam olarak doğrulandı. 250 kadına ek olarak, 18 yaş altı en az 25 kız çocuğu da yaşamını yitirdi, bunlardan 19’unun kimliği doğrulandı.
En yüksek can kaybının yaşandığı eyaletler
Tahran61
İsfahan29
Elburz24
Gilan23
Rezavi Horasan22
Meslek grubuna göre
Öğrencien az 22
Sağlık çalışanı (doktor, hemşire vb.)en az 7
Öğretmenen az 2
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi — 2026 yılının ilk altı ayına ait veriler
15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısındacansız bedeni bulunan üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in bedeninde bulunan iki erkek DNA’sının kime ait olduğu hâlâ açıklanmadı. Silvan’da Rojin’in adının yer aldığı park tabelasına yapılan saldırının ardından Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, dosyadaki ihmalleri ve çelişkileri değerlendirdi.
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bulunan Rojin Kabaiş Parkı’nda, 27 Eylül’de kaybolan ve cansız bedeni 18 gün sonra Van Gölü’nde bulunan Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı bir tabela, 18 Haziran’da kimliği belirlenemeyen kişi veya kişiler tarafından kurşunlanmıştı.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi olan Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 tarihinde kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. 18 gün süren aramaların ardından, Kabaiş’in cansız bedeni 15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında bulunmuştu. Kabaiş’in ölümüyle ilgili sık sık “intihar” iddiaları öne sürülse de Adli Tıp Kurumu (ATK) raporlarında çıkan bulgular, Kabaiş davasının bir cinayet davası olduğunu ortaya çıkarmıştı. “İntihar” söylemiyle delillerin incelenmesini engelleyen girişimlere karşı Kabaiş davası yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Rojin’in faillerinin bulunması amacıyla kurulan Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları ise şu an 16 Nisan’da başlattığı imza kampanyasını yürütüyor.
Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, Kabaiş davasındaki sürecin çelişkili yapısını ve Silvan’da Rojin Kabaiş’in fotoğrafının olduğu park tabelasına yapılan saldırının boyutunu değerlendirdi.
“Silvan’daki saldırı basit bir olay değil”
Silvan’da Rojin Kabaiş Parkı’na yapılan saldırının basit bir olay olmadığını vurgulayan Çoban, saldırının katledilen bir kadının anısına ve mücadelesine yönelik olduğunun altını çizerek “Rojin Kabaiş’in adını her duyduğumuzda devlet ve kurumlarının bir kadının ölümünü şüpheli bırakmak için nasıl çırpındığını hatırlıyoruz. Kadınların bu çırpınışları nasıl boğduğunu ve ısrarlı adalet mücadelesi sonucu dosyanın seyrinin nasıl değiştiğini biliyoruz. Rojin Kabaiş’in failleri yargılanana kadar adalet mücadelemiz asla bitmeyecektir ve bizi sindirme hedefiyle gerçekleştirilen tüm saldırılar boşa düşecektir” dedi.
Rojin Kabaiş’in soruşturma ve yargı süreçlerinde sık sık çelişkilerin ve ihmallerin yaşandığını dile getiren Çoban, bu ihmallerden ilkinin cuma günü kaybedilen Rojin’in dosyasına savcının ancak salı günü atandığını hatırlattı. Çoban’a göre bu durum, erkek yargı tarafından dosyada etkin soruşturma yürütülmediğinin bir göstergesi.
Dosyada bir dizi ihmal ve çelişki
Rojin’in cansız bedeninin Mollakasım Köyü yakınlarında, Van Gölü kıyısında akıntının tersi yönünde bulunduğunu söyleyen Çoban, akıntının tersi yönünde bulunmasına rağmen ölüm nedeni olarak suda boğulması ve intihar ettiği üzerinde ısrarla durulduğunu belirtti.
Çoban’a göre Rojin’den haber alınmadığı 18 gün boyunca etkili bir arama çalışması yürütülmemesi örneğiyle başlayan ve şu ana kadar süren bir dizi ihmal ve algı operasyonu söz konusu:
“Aradan neredeyse 2 yıl geçmesine rağmen Rojin’in telefonu hâlâ açılmadı. Ancak kaybedildiği ilk zamanlarda sözde Rojin’in Google aramaları sosyal medya üzerinden yaygın paylaşılarak intihar algısı yaratılmaya ve pekiştirilmeye çalışılmıştı. Detaylı inceleme yapılmadan sunulan ilk adli tıp raporu, ‘suda boğulma’ diyerek Rojin’in akıbetini muğlak bıraktı. Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları’nın, ailenin ve birçok kentten öğrencinin yarattığı basınç ile ATK ikinci bir rapor hazırlamak durumunda kaldı ve iki erkek DNA’sının Rojin’in göğüslerinde ve vajinasının iç kısmında bulunduğu açıklandı. Ancak bu gelişmenin de üzerinden aylar geçmesine rağmen halen iki erkek DNA’sının kime ait olduğu açıklanmış değil. Savcılık ve Adalet Bakanlığı ise bütün bu apaçık delillere rağmen intihar mı cinayet mi çözmeye çalışıyoruz şeklinde açıklama yapıyor. Rojin’in kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca birçok ihmali görüyoruz, biliyoruz. Neredeyse 2 yılın ardından hala bu ihmallere sebep olan sorumluların sorgulanıp yargılanmadığını da görüyoruz.”
Dosyanın başından beri Rojin için etkin soruşturma yürütülmediğini ve cinayetin şüpheli bırakılmak istendiğini söylediklerini vurgulayan Çoban, “Biz kadınlar Rojin’in ölümünün şüpheli olmadığını, faillerin korunduğunu söyleyerek mücadeleyi büyütüyoruz” dedi.
“Devlet Kürt kadınını yalnızlaştırmaya çalışıyor”
“Kürdistan’da genç kadınlara yönelik özel savaş politikalarının bir boyutu olarak faillerin cezasızlıkla adeta ödüllerildiği, korunduğu ve aklandığını söyleyebiliriz” diyen Çoban, bunun özellikle üniversitelerde kampüslere devlet tarafından sokulan asker, polis, jandarma ve korucuların genç Kürt kadınlarını okuldan ve arkadaşlarından uzaklaştırarak, yalnızlaştırmaya çalışarak Kürt kadınının kimliğini ve iradesini yok etmeye çalıştığını belirtti.
Çoban, Kürt şehirlerindeki özel savaş politikalarının örneği niteliğinde olan belli kadın cinayeti ve intiharı vakalarını şöyle sıraladı:
“İpek Er’e cinsel saldırıda bulunan uzman çavuş Musa Orhan’ın erkek devlet tarafından korunup aklanmasının ardından İpek Er intihara sürüklenerek katledildi. Gittiği karakolda Türkçe bilmediği için ana dilinde ifadesi alınmayan Fatma Altınmakas şikayetçi olmak istediği erkek tarafından katledildi. Gülistan Doku dosyasında erkek devletin bütün kademelerinden kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca suç ortaklığını biliyorduk ki geçtiğimiz aylardaki gelişmelerle Vali Tuncay Sonel’in dahi tutuklanmasında gördük. 6 yıl boyunda unutturulmaya ve kapatılmaya çalışılan dosyada, gelişmeler ise ancak kadınların ve ailesinin ısrarlı mücadelesiyle mümkün oldu. 16 Haziran’da ise Siverek’te evlenmeyi reddettiği erkek tarafından bir kadın kaçırıldı, korucu ailesinin de işbirliğiyle de alıkonuldu ve cinsel saldırıya uğradı. Fail Berat S. ve korucu ailesi ise cezasızlık politikaları yüzünden elini kolunu sallayarak gezebiliyor.”
Çoban’a göre, “şüpheli ölüm” söylemiyle Rojin Kabaiş dosyasının unutturulup kapatılmak istenmesi ve 2 yıldır otopside bulunan iki erkek DNA’sının hala kime ait olduğunun açıklanmayışı, faillerin korunup aklandığının ve erkek devletin cezasızlık politikalarının bir göstergesi niteliğinde.
“Rojin’i unutturmadık”
Adalet Komisyonları’nın kurulduğu andan itibaren “Rojin’e ne oldu?” sorusuyla hayatın her alanında olduğunu söyleyen Çoban, “Rojin’i unutturmayacağız dedik ve unutturmadık” dedi.
Çoban, her yerde Rojin’i göstermeye devam edeceklerini ve Rojin için adalet mücadelemizi büyüteceklerini vurguladı:
“Rojin’in bedenindeki iki erkek DNA’sının kimlere ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in delil olan telefonunun açılması talepleriyle başlattığımız bir imza kampanyamız var. Kampanyamızı büyütmek için sosyal medyadan paylaşım yapıyor, sokaklarda stant açıyoruz. İmza föylerimizi elden ele dolaştırıyor, imza kampanyamızın taleplerini yükseltiyoruz. İmza kampanyamız bir süre daha devam edecek. Rojin’siz 2. yıla doğru giderken gerçek adalet mücadelemizi sokaklarda, meydanlarda, yaşamın her alanında daha da yükselteceğiz.”
Çoban, Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları olarak her bir kadın için gerçek adaleti sağlama ve şüpheli kadın ölümlerini aydınlatma amacıyla hareket ettiklerini hatırlattı:
“Geçmişte şüpheli ölüm diyerek üzeri örtülen, unutturulan, faili belli olmayan kadın cinayetleri varken bugün ısrarlı mücadelemiz sayesinde, nerede şüpheli kadın ölümü haberi varsa orada aslında erkek yargının cezasızlık politikalarının bir boyutu olarak etkin soruşturma yürütülmediğini, faillerin korunup aklandığını bütün kamuoyu biliyor. Bundan sonrası ise bu cezasızlık politikaları son bulana kadar biz kadınların sokaklarda, üniversitelerde, mahallelerde gerçek adalet için bir araya gelerek, bazen meydanlarda eylemlerde, bazen duvarda yazılamalarda haykırışlarımızın birbirine karışmasıyla büyüyen mücadelemiz sonucunda gerçek adaleti sağlamaya devam edeceğiz.”
Rojin Kabaiş dosyasında yaşananlar
Kayboluşundan bugüne, dosyada yaşanan gelişmelerin ve ihmallerin kronolojisi
27 Eylül 2024
Rojin Kabaiş kayboldu
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi Rojin Kabaiş, kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kayboldu.
15 Ekim 2024
Cansız bedeni bulundu
18 gün süren aramaların ardından Rojin Kabaiş’in cansız bedeni, Van’ın Tuşba ilçesine bağlı Mollakasım köyünde, Van Gölü kıyısında bulundu. Ceset, aynı gün Van Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi, radyolojik inceleme, ölü muayenesi ve otopsi işlemleri yapıldı. Otopside yaklaşık 80 sürüntü örneği alınarak İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’ne gönderildi.
1 Kasım 2024
İlk DNA raporu: Bölge bilgisi eksik
İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’nin raporunda, Rojin Kabaiş’in vücudunda iki farklı erkeğe ait DNA profili tespit edildiği belirtildi. Ancak raporda bu DNA örneklerinin vücudun hangi bölgesinden alındığı açıklanmadı, örneklerde “şüpheli bir bulgu tespit edilmediği” sonucuna varıldı.
8 Eylül 2025
Rojin Kabaiş’e ilişkin paylaşımlar erişime engellendi
Rojin Kabaiş’in ölümünün şüpheli olduğunu belirten ve etkin bir soruşturma talep eden X paylaşımları, Van 8’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 8 Eylül 2025 tarihli ve 2025/32 sayılı kararıyla 200’den fazla paylaşım ve hesap erişime kapatıldı. Kararının Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinin başvurusu üzerine alındığı belirtildi.
25 Eylül 2025
Barolardan suç duyurusu
Van ve Diyarbakır Baroları, Adli Tıp Kurumu’nun DNA örneklerinin vücudun hangi bölgelerinden alındığı bilgisini bir yılı aşkın süre açıklamaması nedeniyle “ciddi ihmaller” iddiasıyla kurum hakkında suç duyurusunda bulundu.
10 Ekim 2025
İkinci DNA raporu: Bölgeler açıklandı
Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi Merkezi’nin dosyaya giren yeni raporunda, bir yıl önce tespit edilen iki farklı erkek DNA’sının sternal (göğüs) ve intravajinal (vajina) bölgelerden alındığı açıklandı. Raporda ayrıca, bu DNA’ların bulaş (kontaminasyon) yoluyla gelmiş olma ihtimalinin bertaraf edilemediği belirtildi.
15-16 Ekim 2025
Meclis önergesi ve TBMM’de ret
DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz’un dosyadaki ATK raporu çelişkilerinin araştırılması amacıyla Meclis Başkanlığı’na sunduğu araştırma önergesinin ardından, DEM Parti grubunun “Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili dosyada yaşanan bütün eksikliklerin araştırılması” başlıklı önergesi TBMM Genel Kurulu’nda AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.
Kasım 2025
Bulaş ihtimali bertaraf edildi
Adli Tıp Kurumu’nun hazırladığı ek raporda, Rojin Kabaiş’in vücudunda bulunan iki DNA örneğinin 134 kişiden alınan DNA ile karşılaştırıldığı ve eşleşme çıkmadığı için bulaş ihtimalinin ortadan kalktığı açıklandı. Bu gelişmeyle birlikte savcılığın şüphelendiği kişiler yönünden DNA karşılaştırması yapacağı bilgisi ortaya çıktı.
16 Nisan
İmza kampanyası başladı
Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları, faillerin bulunması amacıyla birçok kentte eş zamanlı bir imza kampanyası başlattı. Kampanya taleplerinin başında, DNA örneklerinin kime ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in telefonunun açılması yer alıyor.
18 Haziran 2026
Silvan’da park tabelasına saldırı
Silvan’da, Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı park tabelasına bir saldırı düzenlendi. Adalet Komisyonları, saldırıyı katledilen bir kadının anısına ve sürdürülen adalet mücadelesine yönelik bir hedef alma girişimi olarak değerlendirdi.
Kaynaklar: Van Adli Tıp Kurumu ve İstanbul Adli Tıp Kurumu raporları, TBMM önerge metinleri, Van ve Diyarbakır Baroları açıklamaları, bianet.