DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, kentte artan çeteleşmenin yalnızca güvenlik politikalarıyla açıklanamayacağını; sorunun zorunlu göç, yoksulluk, demokratik siyasetin daralması ve sosyal politikaların zayıflamasıyla bağlantılı olduğunu ifade ediyor.

Diyarbakır son dönemde “yeni nesil suç örgütlerinin” kentte yaygınlaşması tartışmalarıyla gündemde.
Kendilerine Daltonlar, Casperler, Çirkinler ve Redkitler gibi isimler veren “suç örgütlerinin” kentin çeşitli yerlerindeki işyerlerini kurşunladığı, esnaftan haraç istediği ve uyuşturucu ticaretiyle anıldığı haberleriyle her gün medyada yer buluyor .
Meclis’e konuyla ilgili araştırma önergesi de sunan DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren Diyarbakır’da artan çeteleşmeyi, çeteleşmenin sonuçlarını ve çözüm yollarını Niha+’a değerlendirdi.
“Çeteler toplumsal öfkeyi, kimlik arayışını ve siyasal boşlukları ele geçirerek kendilerini alternatif bir güç gibi sunmaya çalışıyorlar” diyen Eren, bundan dolayı çeteleşmenin “yalnızca kolluğun değil demokratik siyasetin de temel mücadele alanı” olduğunu düşünüyor.

Eren, “Bir suç örgütüne operasyon yapılması, o suç örgütünün büyümesine yol açan düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez” diyerek yapılan operasyonların büyüklüğünün “çoğu zaman yalnızca devletin gücünü değil suç örgütlerinin ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini de” gösterdiğini belirtiyor.
Türkiye’nin yakın tarihindeki kimi olaylara dikkat çeken Serhat Eren, “Susurluk’tan bugüne Türkiye’nin yakın tarihi de bize devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin istisnai olmadığını gösterdi. Bu nedenle gerçek bir mücadele, suç örgütünün yalnızca sokağını değil, yukarıya doğru bütün bağlantılarını takip etmek zorunda” dedi.
“Yalnızca polisiye yöntemlerle açıklanamaz”
Diyarbakır ve bölgedeki çeteleşme nasıl bu kadar can yakıcı bir sorun haline geldi? İşyerleri kurşunlanıyor, insanlar dükkânlarını kapatmak zorunda kalıyor. Uyuşturucu ve fuhuş olarak tanımlanan faaliyetlerin hiç olmadığı kadar ciddi bir problem haline geldiği ifade ediliyor. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün Diyarbakır’da yaşanan çeteleşmeyi yalnızca birkaç suç örgütünün ortaya çıkışıyla açıklayamayız. Eğer meseleyi sadece polis operasyonları, yakalanan kişiler ya da işlenen suçlar üzerinden okursak asıl resmi kaçırmış oluruz. Çünkü bugün yaşadığımız tablo, uzun yıllara yayılan siyasal, ekonomik ve toplumsal bir dönüşümün sonucudur.
Diyarbakır’da artık sadece bir güvenlik sorunu yaşamıyoruz. Toplumun dokusunu hedef alan çok yönlü bir çözülmeyle karşı karşıyayız. Esnaftan haraç istenmesi, işyerlerinin kurşunlanması, çocukların tetikçi olarak kullanılması, uyuşturucu ticaretinin mahallelere kadar yayılması, kadınların fuhuş ağları üzerinden sömürülmesi, yasa dışı bahis ve kara para ekonomisinin büyümesi birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tamamı aynı düzenin farklı yüzleridir.
1990’lı yıllarda binlerce köy boşaltıldı. Yüz binlerce insan zorunlu göçle Diyarbakır başta olmak üzere bölge kentlerine geldi. Bağlar gibi ilçeler büyük ölçüde bu zorunlu göçün sonucunda oluştu. Bu insanlara ne düzenli bir istihdam sunuldu ne sağlıklı kentleşme politikaları geliştirildi ne de sosyal devlet mekanizmaları işletildi. Bu insanlar yoksullukla, dışlanmayla ve güvencesizlikle baş başa bırakıldı.
İlk kuşak, bütün zorluklara rağmen dayanışmasıyla, akrabalık ilişkileriyle ve siyasal bilinçle ayakta kalmaya çalıştı. Ancak sonraki kuşaklar çok daha farklı bir tabloyla karşılaştı. İşsizlik büyüdü. Eğitimden kopuş arttı. Uyuşturucu daha görünür hale geldi. Dijital kültür, tüketim baskısı ve hızlı para kazanma arzusu gençler üzerinde ciddi bir etki yarattı.
Tam da bu noktada çeteler devreye girdi. Çünkü çeteler önce silah teklif etmiyor. Önce aidiyet teklif ediyor. “Burada sana değer veririz” diyor. Aslında gençlere sundukları şey güç değil ölüm, cezaevi ve sömürü. Ama umudu elinden alınmış bir genç için bu sahte güç duygusu bile cazip hale getirilebiliyor.
Bugün Türkiye’deki çeteler artık eski mafya yapıları değil. Eskiden suç örgütleri görünmemeye çalışırdı. Bugün görünür olmaya çalışıyorlar. Sosyal medya kullanıyorlar. Rap kültürünü kullanıyorlar. Lüks otomobilleri, silahları ve gösterişi propaganda aracına dönüştürüyorlar. Çocuklara ve gençlere ulaşmak için dijital kültürü kullanıyorlar. En önemlisi de yalnızca para kazanmak istemiyorlar. Mahalle üzerinde otorite kurmak istiyorlar. Gençlerin hayallerini yönetmek istiyorlar. Korkuyu yönetmek istiyorlar. Kendi meşruiyetlerini üretmek istiyorlar.
Baygaralar bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Adana merkezli başlayan bu yapılanma zaman içinde Diyarbakır dahil birçok ilde etkili olan organize suç ağına dönüştü. Uyuşturucu ticareti, silahlı saldırılar, haraç ve cinayetlerle anılan bu yapının lideri Ramazan Baygara’nın Yunanistan’dan Türkiye’ye iadesi sırasında cezaevinde isyan çıkarılması, bu yapıların uluslararası bağlantılarını ve örgütlenme kapasitesini göstermesi bakımından dikkat çekici.
Daha dikkat çekici olan ise cezaevinde Kürt halkının siyasal sembollerinin kullanılması. Bu bize çok önemli bir şey söylüyor: Çeteler artık yalnızca suç örgütü olmak istemiyor, toplumsal meşruiyet de üretmeye çalışıyor. Kürt halkının yıllardır verdiği özgürlük mücadelesinin sembollerini istismar ederek kendisini siyasal bir hareket gibi göstermeye çalışıyor. Oysa burada çok net olmak gerekir. Uyuşturucu ticareti yapan, esnaftan haraç alan, kadınları sömüren, çocukları tetikçi yapan, insan öldüren bir yapı hangi sloganı atarsa atsın suç örgütüdür.
Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle mafyatik şiddetin hiçbir ortak yanı olamaz.
Barış Boyun örneği ise başka bir açıdan önemli. İtalya’da yürütülen soruşturmalarda savcılığın dinlemelerine yansıyan konuşmalarda, Kürt hareketinin zayıfladığı alanı kendi örgütlenmesi açısından fırsat olarak değerlendirdiği görülmekte. Bu bize yeni nesil suç örgütlerinin yalnızca ekonomik boşlukları değil siyasal boşlukları da hedeflediğini gösteriyor.
Daltonlar, Redkitler, Casperlar, Anucurlar, Gündoğmuşlar ve benzeri yapılar da aynı dönüşümün farklı örnekleri. Bu yapılar artık yalnızca belirli mahallelerde faaliyet gösteren klasik suç grupları değil uyuşturucu, silah, kara para ve dijital suç ekonomisini aynı anda yöneten yeni nesil yapılar. Dolayısıyla bugün Diyarbakır’daki mesele yalnızca Baygaralar, Daltonlar, Redkitler veya herhangi bir çete meselesi değildir. Toplumun geleceğiyle ilgili bir meseledir.
Çeteler toplumsal öfkeyi, kimlik arayışını ve siyasal boşlukları ele geçirerek kendilerini alternatif bir güç gibi sunmaya çalışıyorlar. Tam da bu nedenle çeteleşme yalnızca kolluğun değil demokratik siyasetin de temel mücadele alanıdır.
“Demokratik siyaset geri çekilirse başka bir güç gelir”
Özellikle Kürt kentlerinde 2015 ile 2016 yıllarında yaşanan çatışmaların ardından sivil siyaset üzerinde ciddi bir baskı oluştu. Bu baskının çeteleşmeye etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Mahalle örgütlenmelerinin ve politik alanın daralması çeteleşmenin önünü açtı mı sizce?
Kürt kentlerinde demokratik siyasetin, yerel yönetimlerin, sivil toplumun, gençlik çalışmalarının ve mahalle örgütlenmelerinin sistematik biçimde zayıflatılması, organize suç yapılarının hareket alanını genişletti. Toplum hiçbir zaman boşluk kabul etmez. Bir yerde demokratik siyaset geri çekilirse yerine mutlaka başka bir güç gelir.
Sorulması gereken asıl soru şu: O boşluğu kim doldurdu?
2015 sonrasında Sur başta olmak üzere birçok yerleşim alanı ağır bir yıkım yaşadı. Mahalleler dağıldı, insanlar yerinden edildi. Yalnızca evler yıkılmadı, yıllar içinde oluşmuş toplumsal hafıza da büyük ölçüde parçalandı.
Ardından kayyım dönemi başladı. Özellikle Kürt kentlerinde belediyeler aynı zamanda kadınların, gençlerin, çocukların, kültürün, sanatın, anadilin ve sosyal dayanışmanın da merkezleriydi.
Bu çalışmaların önemli bir bölümü ya sona erdi ya da büyük ölçüde işlevsiz hale getirildi. Sivil toplum üzerindeki baskılar arttı. Dernekler kapatıldı, siyasetçiler tutuklandı, gençlik örgütlenmeleri kriminalize edildi, demokratik siyaset neredeyse yalnızca seçim dönemlerine sıkıştırıldı.
Bütün bunlar olurken bir nesil büyüdü. Bu neslin önemli bir kısmı dayanışmayla değil rekabetle büyüdü. Kültür merkezleriyle değil dijital şiddet kültürüyle karşılaştı.
Mahalle komiteleri, kadın dayanışması, kültür merkezleri, spor kulüpleri, yerel yönetimler. Bütün bunlar yalnızca demokratik kurumlar değil aynı zamanda çeteleşmeye karşı en güçlü toplumsal savunma mekanizmaları. Siz bunları zayıflatırsanız çetelerin hareket alanını genişletirsiniz.
Bugün Diyarbakır’da tartışılması gereken mesele tam da budur. Biz güvenlik ile demokrasiyi birbirinin alternatifi olarak görmüyoruz. Tam tersine gerçek güvenliğin demokratik toplumdan geçtiğine inanıyoruz. Bu nedenle bana göre çeteleşmeyle mücadelenin ilk şartı demokratik toplumun yeniden güçlendirilmesi.
“Operasyon, suç örgütünün büyümesini engellemiyor”
Bir süredir Diyarbakır dahil pek çok kentte söz konusu oluşumlara baskın yapıldığına dair haberler servis ediliyor. Özellikle İç İşleri Bakanlığı her gün bu yönlü açıklamalar yapıyor. İktidarın ve devletin bu soruna yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Devletin hiçbir şey yapmadığını söylemek doğru olmaz. Diyarbakır’da ve Türkiye’nin farklı kentlerinde uyuşturucu, haraç, silahlı saldırı ve organize suç yapılanmalarına yönelik operasyonlar düzenleniyor.
Ancak bizim itirazımız tam da burada başlıyor. Bir suç örgütüne operasyon yapılması, o suç örgütünün büyümesine yol açan düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. Hatta operasyonların büyüklüğü çoğu zaman yalnızca devletin gücünü değil suç örgütlerinin ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini de gösteriyor.
Yüzlerce kişinin dahil olduğu, onlarca ilde faaliyet yürüten, silah ve uyuşturucu temin eden, çocukları tetikçi olarak kullanan ve yurt dışından yönetilebilen bir yapı bir gecede ortaya çıkmaz. Böyle bir yapının oluşması yıllar sürer. Finansman, insan kaynağı, silah, lojistik, barınma, iletişim ve koruma ilişkileri gerektirir.
Bu nedenle her büyük operasyonun ardından şu soruyu sormak zorundayız: Bu yapı bu noktaya gelene kadar devlet neredeydi?
Bir siyasi partinin mahalle toplantısını, gençlik çalışmasını veya basın açıklamasını yakından takip edebilen bir güvenlik ve istihbarat sistemi, yüzlerce kişilik suç ağlarını neden ancak onlarca saldırıdan sonra fark ediyor?
Bir genç demokratik bir gösteriye katıldığında, Newroz alanına girdiğinde veya siyasi faaliyette bulunduğunda devletin bütün kapasitesi devreye girebiliyor. Aynı genç uyuşturucu ağına çekildiğinde, kurye yapıldığında, silahlandırıldığında veya çete adına işyeri kurşunlamaya gönderildiğinde aynı erken müdahaleyi göremiyoruz.
Operasyonların bir başka sorunu da çoğunlukla suç örgütünün en alt kademesine yönelmesi. Tetikçi yakalanıyor, torbacı yakalanıyor, kurye yakalanıyor, silahı taşıyan çocuk yakalanıyor ancak çetenin parasını yöneten, silahı temin eden, kara parayı aklayan, şirketleri kuran, mal varlığını saklayan ve örgüte koruma sağlayan ilişkiler çoğu zaman kamuoyunun önüne gelmiyor.

* “DEM Parti Diyarbakır Gençlik Meclisi, uyuşturucu ve fuhuşa dikkat çekmek için Surlara astığı pankart”
“Asıl kaynağına inmek gerek”
Oysa organize suçun gerçek gücü sokaktaki tetikçiden ibaret değil. Gerçek güç şirketlerde, gayrimenkullerde, uyuşturucu gelirinin sisteme sokulduğu ticari faaliyetlerde, silah tedarikinde, bürokratik ve siyasi koruma ilişkilerinde ve uluslararası bağlantılarda. Bu alanlara gidilmediği sürece çetenin bir ismi dağıtılır, yerine başka bir isim gelir. Bir lider yakalanır, yerine yardımcısı geçer. Bir grup parçalanır, altından yeni gruplar çıkar. Bir çete tasfiye edilirken onun gençlik havuzu, para kaynakları ve toplumsal zemini yerinde kalır.
Bugün Daltonlar, Redkitler, Casperlar ve benzeri yapıların birbirlerinden ayrılıp yeniden örgütlenebilmesi tam olarak bunu gösteriyor.
İşyeri kurşunlandıktan sonra soruşturma başlıyor. Esnaf tehdit edildikten sonra koruma düşünülüyor. Genç çeteye dahil olduktan sonra yakalanıyor. Çocuk silah kullandıktan sonra cezaevine gönderiliyor. Kadın fuhuş ağı içinde sömürüldükten sonra dosya açılıyor.
Bu, önleyici bir güvenlik politikası değil. Bu, suç büyüdükten sonra müdahale eden bir kriz yönetimi. Önleyici politika, çocuğun çeteye katılmadan önce görülmesini gerektirir. Okuldan koptuğunda desteklenmesini gerektirir. Ailesi yoksullaştığında sosyal yardım ve istihdam mekanizmalarının devreye girmesini gerektirir. Mahallede uyuşturucu satışı başladığında toplumun ve yerel yönetimin sürece katılmasını gerektirir. Tehdit altındaki esnafın saldırı gerçekleşmeden korunmasını gerektirir. Bağımlı gencin kriminalize edilmeden tedaviye ulaşmasını gerektirir.
Diyarbakır’da yüzlerce kişiyi kapsayan uyuşturucu operasyonları yapılabiliyorsa, bu kentte neden yeterli kapasiteye sahip tedavi ve rehabilitasyon merkezleri kurulmadığını da sormamız gerekiyor. Devlet yalnızca yakalama kapasitesiyle övünemez. Tedavi etme, koruma, topluma yeniden kazandırma ve yeniden suça sürüklenmeyi önleme kapasitesini de göstermek zorundadır.
Kaç kişi hakkında dava açıldı? Kaç dosya mahkumiyetle sonuçlandı? Kaç kişinin mal varlığına el konuldu? Kaç şirket incelendi? Kaç kamu görevlisi hakkında soruşturma yürütüldü? Kaç çocuk çete ağından çıkarılıp rehabilitasyon programına alındı? Kaç bağımlı kişi ücretsiz tedaviye ulaştı? Kaç işyeri sahibi koruma altına alındı? Bunların cevabını bilmiyoruz. Sadece gözaltı sayısını açıklayan bir politika, gerçek başarıyı ölçmemize imkân vermez.
Devletin organize suçla mücadelede samimi olup olmadığını anlamanın bir başka ölçüsü de kamu içindeki bağlantılara yaklaşımı. Bu büyüklükte suç ağlarının hiçbir koruma, ihmal veya ilişki olmadan yıllarca faaliyet yürütebildiğini düşünmek gerçekçi değil. Burada peşinen herkesi suçlamamak gerekiyor. Ancak güvenlik bürokrasisi, yerel yönetim, siyaset, ticaret ve sermaye çevreleriyle bağlantı ihtimali araştırılmadan hiçbir organize suç soruşturması tamamlanmış sayılamaz. Çeteleşme yalnızca devletin dışında gelişen bir suç alanı değildir. Suç ekonomisi kimi zaman devlet içindeki çürümeyle, siyasi korumayla ve sermaye ilişkileriyle kesişir. Susurluk’tan bugüne Türkiye’nin yakın tarihi de bize devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin istisnai olmadığını gösterdi. Bu nedenle gerçek bir mücadele, suç örgütünün yalnızca sokağını değil, yukarıya doğru bütün bağlantılarını takip etmek zorunda.
“En güçlü güvence örgütlü toplumdur”
DEM Parti olarak çözüm önerileriniz nelerdir? Yerel düzeyde pek çok belediyeyi elinizde bulunduruyorsunuz. Bu kuruluşlar eliyle ne tür çalışmalar yürütüyorsunuz?
Çeteleşmeye çözüm çok boyutlu olmak zorunda. Bizim yaklaşımımız güvenlik, demokrasi, ekonomik adalet, sosyal haklar, kadın özgürlüğü, gençlik politikası ve demokratik yerel yönetimi birlikte ele almakta.
- Soruşturmalar sokaktaki çocuk veya tetikçide durmamalıdır. Çetelerin banka hesapları, şirketleri, gayrimenkulleri, araç filoları, kripto para hareketleri ve ticari ortaklıkları araştırılmalı; suçtan elde edilen bütün servete el konulmalıdır. Kamu görevlileri veya siyasi çevrelerle koruma ilişkisi varsa üzerine gidilmelidir.
- Çocuğa motosiklet ve silah verilip saldırı yaptırılıyor. Çocuğu cezaevine gönderip dosyayı kapatmak çeteye yeni çocuklar bırakmaktır. Her çocuk için özel sosyal çalışma yürütülmeli, ailesinin ekonomik durumu, okuldan kopma nedeni incelenerek eğitim, psikolojik destek ve istihdam programları oluşturulmalıdır.
- Uyuşturucu baronu suç yöneticisidir, bağımlı genç ise mağdurdur. Bağımlılık bir sağlık ve sosyal hak sorunudur. Diyarbakır’da ücretsiz, erişilebilir ve anadilinde hizmet veren AMATEM/ÇEMATEM kapasiteleri artırılmalı, tedavi sonrasını kapsayan barınma ve iş imkânları sağlanmalıdır.
- Fuhuş ağları kadınların yoksulluğu ve çaresizliği üzerinden işletiliyor. Kadınlara yönelik güvenli barınma merkezleri, hukuki yardım ve psikososyal destek mekanizmaları güçlendirilmelidir. Kayyımların kapattığı kadın kurumlarının önemi burada bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
- Çetelerin en büyük engeli örgütlü toplumdur. Her mahallede gençlik merkezleri, kadın dayanışma merkezleri, spor alanları ve kütüphaneler kurulmalıdır. “İhbar toplumu” değil halkın birbirine sahip çıktığı “dayanışma toplumu” örgütlenmelidir.
- Yoksulluk doğrudan suç üretmez ancak çeteler yoksulluğu istismar eder. Diyarbakır ve bölge kentlerinde gençlere yönelik güvenceli istihdam programları oluşturulmalı, kamusal yatırımlar artırılmalı ve kooperatifleşme desteklenmelidir.
- Çetelerin en büyük rakibi gençlere anlamlı bir yaşam ve ortak mücadele sunabilen demokratik siyasettir. Siyasi faaliyetler kriminalize edildiğinde gençlerin adalet arayışı yön kaybetmekte ve mafyatik yapılar bu boşluğu doldurmaktadır.
- Kayyım uygulaması belediyelerin gençlik, kadın, kültür ve sosyal destek ağlarını tasfiye ederek toplumsal alanı savunmasız bıraktı. Belediyelerimiz sınırlı imkânlarına rağmen madde bağımlılığına karşı danışmanlık ve psikolojik destek sunmaktadır ancak çete finansmanını soruşturma ve silah kaçakçılığını engelleme yetkisi merkezi idarededir.
- Diyarbakır ve bölge kentlerindeki çeteleşme, uyuşturucu, haraç ve yasa dışı bahis ağları Meclis düzeyinde araştırılmalıdır. Komisyon baroları, esnafı, kadın örgütlerini ve belediyeleri dinlemeli, şeffaf veriler kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
- Haraç talebiyle karşılaşan veya işyeri kurşunlanan esnaf yalnız bırakılmamalıdır. Tanık koruma, hukuki, ekonomik ve psikolojik destek mekanizmaları işletilmeli, insanlara sadece “şikâyet edin” demek yerine şikâyet ettikten sonra güvende kalacakları ortam yaratılmalıdır.
“Bu düzene teslim etmeyeceğiz”
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Şunu çok açık ifade etmek isterim: Diyarbakır’da ve bölge kentlerinde yaşanan çeteleşme Kürt toplumunun doğal, kültürel veya ahlaki bir sorunu değildir. Bu tabloyu Kürt gençlerine, ailelere veya yoksul mahallelere mal etmeye çalışan her yaklaşım gerçeği ters yüz eder. Karşımızdaki sorun savaş politikalarının, zorunlu göçün, yoksullaştırmanın, demokratik siyasetin baskı altına alınmasının, yerel yönetimlerin iradesizleştirilmesinin ve neoliberal suç ekonomisinin ürettiği tarihsel bir sonuçtur.
Haraç alan, uyuşturucu satan, kadınları sömüren, çocukları silahlandıran ve insanları korkuyla yöneten bir yapı hangi sloganı atarsa atsın çetedir.
Kürt halkının özgürlük mücadelesi insanı özne haline getirir, çete insanı araç haline getirir. Özgürlük mücadelesi topluma dayanır, çete korkuya ve bireysel çıkara dayanır. Demokratik siyaset gençlere ortak bir gelecek sunar, çete ise gence silah verir, sonra onun hayatını elinden alır. Bu ayrım çok açık kurulmalıdır.
Diyarbakır’ın gençlerini siyaset ile suç arasında tercih yapmaya zorlayan bir düzeni kabul etmiyoruz. Demokratik siyaseti suç, mafyatik şiddeti ise sıradan asayiş vakası gibi gören anlayış tersine çevrilmelidir. Biz Diyarbakır’ı çetelerin korkusuna, uyuşturucu tüccarlarının insafına ve gençleri geleceksiz bırakan bu düzene teslim etmeyeceğiz.
Bu mücadele yalnızca suçla mücadele değildir. Kentin geleceğini, toplumun ahlaki dokusunu ve halkın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olma hakkını savunma mücadelesidir.