Dicle Üniversitesi'nde gazetecilik eğitimine devam ediyor. Bianet, Yeni Yaşam, Journo ve Siyasi Haber gibi kurumlarda yayımlanan haberleri ve görüş yazıları var. Ağırlıklı olarak ekoloji, kadın, işçi ve öğrenci hakları üzerine çalışıyor. Çağdaş Gazeteciler Derneği üyesi.
Adını Mehmed Uzun’un eserinden alan“Dicle’nin Sürgünleri / Hawara Dîcleyê” sergisi, 11 Eylül’de Çand Amed Kültür ve Kongre Merkezi’nde ziyarete açıldı. Serginin kolaylaştırıcısı Servet Kaplan, sergi fikrinin ortaya çıkışı ve serginin odağına dair değerlendirmelerde bulundu.
Fotoğraflar:Yekta Armanc Hatipoğlu/Niha+
Yıkıntılar Arasında ve Arazi Assembly tarafından hazırlanan “Dicle’nin Sürgünleri / Hawara Dîcleyê” sergisi, 11 Eylül’de Çand Amed Kültür ve Kongre Merkezi’nde ziyarete açıldı.
11 Ekim’e kadar sürecek sergide Batman, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Cizre’yi kapsayan Dicle Havzası’nda farklı dönemlerde yaşanan yıkım ve tahribat; araştırmacılar, kent ve kalkınma uzmanları ile sanatçıların çalışmaları üzerinden inceleniyor.
Sergi, adını ve çıkış noktasını yazar Mehmed Uzun’un “Dicle’nin Sürgünleri” adlı eserinden alıyor.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin mekân desteğinin yanı sıra Tarabya Kültür Akademisi, Sivil Düşün ve Ankara Goethe Enstitüsü tarafından destekleniyor.
Sergide Yıkıntılar Arasında ekibinden Aşkın Ercan, Delal Eken, Rozelin Akgün, Nejbir Erkol, Seda Gecü ve Servet Kaplan; Arazi Assembly’den ise Leyla Keskin, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan, Özge Çelikaslan, Ruken Aydoğdu, Yelta Köm, Merve Gül Özokçu ve Zelal Gezici yer alıyor.
Serginin kolaylaştırıcısı Servet Kaplan ile sergi fikrinin ortaya çıkışı ve serginin odağı üzerine konuştuk.
“Dicle’de ciddi bir tahribat var”
Servet Kaplan
Kaplan, serginin Yıkıntılar Arasında ve Arazi Assembly olarak bir araya gelişleriyle ortaya çıktığını, her iki kolektifin de uzun zamandır Dicle’deki ekolojik yıkıma özellikle odaklı olduğunu söyledi:
“Bireysel üretimler vardı. Bunları bu kez iki grup olarak bir araya getirip bir sergi fikriyle, hatta etrafında atölyelerle beraber biraz daha kamusal bir alanda konuşmaya, paylaşmaya ihtiyacımız olduğunu fark ettik.”
“Dicle’de bir tahribat söz konusu. Barajlar, devletin güvenlik politikalarıyla, sermaye eliyle yapılan birtakım müdahalelerle insanların bulunduğu ya da bulunmadığı alanlarda ciddi bir tahribat var” diyen Kaplan, serginin tamamen buna odaklandığını ve yaklaşık sekiz aylık bir hazırlık sürecinin ardından ortaya çıktığını ifade etti:
“Öncelikle geçmiş ve bugün bağını sergi açısından değerlendirirsek Arazi Assembly’nin 10 yılı aşkın bir süredir bu bölgede, Dicle Nehir Havzası’nda yaptığı araştırmalar ve sanatsal üretimler var. Bir de Dicle Nehir Havzası’ndaki yıkımı GAP öncesine dahi dayandırabiliyoruz.40-50 yılı aşkın bir süredir var diyebiliriz bu tahribat.”
“Yerinden edilme” ve “sürgünün” sadece insana dair olmayışı
Kaplan, serginin ana fikri olan “yerinden edilme” ve “sürgün” gibi kavramların sadece insanlara dair olmadığını da söyleyerek “Çünkü bu tahribattan kaynaklı türlerin yok olması, özellikle nehrin ekolojisinde ciddi bir tahribatın yaşanması durumu söz konusu” diye konuştu.
11 Ekim’den sonra serginin başka illerde açılıp açılmayacağına dair şu an için planlı bir şey olmadığını ancak buna dair bir fikir olduğunu söyledi. İki inisiyatifin üretimlerinin devam etmesi sebebiyle serginin başka illerde açılma ihtimalinin de olduğunu belirtti.
“Mehmed Uzun’un Dicle’nin Sürgünleri kitabından hareket ettik”
Kaplan, Mehmed Uzun’u anarak sözlerini sonlandırdı:
“Mehmed Uzun’un Dicle’nin Sürgünleri kitabından hareket ettik. Ekolojik edebiyat ya da eko-kurgu denen kavramlar üzerinden gitmeyi tercih ettik. Doğanın ya da peyzajın cansız bir varlık olarak değil aslında tüm yaşanan sürece dair belli tanıklıklar taşıyabildiği ya da hafıza taşıyıcısı olduğu gibi bir durum var. Mehmed Uzun’un kitabında da Dicle Havzası’nda yaşayan farklı toplulukların (Êzîdîler, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler); yaşadığı felaketlerin anlatımında Dicle’nin sesini anlatmaya dair bir kurgu var. Aslında sergi bu fikir etrafında yoğunlaşıyor, tabii biraz güncele de gelerek.”
Yıkıntılar Arasında:Araştırma ve Sanat İnisiyatifi (İstanbul, Diyarbakır, Mardin ve Hatay), farklı disiplinlerden araştırmacı, sanatçı ve kültür üreticilerinin bir araya geldiği bir inisiyatiftir. Eleştirel mekân çalışmaları yürüten insiyatif; politik şiddetin izlerini taşıyan yıkım alanlarına, insan ve insan olmayanların dolanık ilişkilerine, hafıza ve tanıklık anlatılarına odaklanan araştırma ve sanatsal üretimler gerçekleştirmektedir.
Arazi Kolektif:Mardin merkezli Arazi Kolektifi (Arazi Assembly) 2014 yılında kuruldu. Disiplinlerarası araştırmacılar, sanatçılar ve mimarlardan oluşan inisiyatif, eleştirel mekân pratikleri sürdürmektedir.
Katılımcılar
Aşkın Ercan, Delal Eken, Rozelin Akgün, Nejbir Erkol, Seda Gecü, Servet Kaplan (Yıkıntılar Arasında)
Leyla Keskin, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan, Özge Çelikaslan, Ruken Aydoğdu, Yelta Köm, Merve Gül Özokçu, Zelal Gezici (Arazi Assembly)
Yeni eğitim-öğretim yılı, bugün başladı. Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak ve Diyarbakır’da sınıf öğretmenliği yapan Ayşe, yeni döneme hangi koşullarda girildiğini Niha+’a anlattı.
Fotoğraf: MEB
Okul öncesi ile ilkokul 1’inci ve ortaokul 5’inci sınıflar için düzenlenen Okula Uyum Haftası’nın ardından tüm kademelerde eğitim-öğretim bugün başladı.
Milyonlarca öğrenci sınıflara girdi, öğretmenler ders başı yaptı.
Peki, yeni eğitim-öğretim döneminde öğrencileri ve öğretmenleri neler bekliyor? Milyonlarca öğrenci ve binlerce öğretmen yeni eğitim-öğretim yılına hangi sorunlarla giriyor?
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Başkanı Kemal Irmak ve Diyarbakır’da sınıf öğretmenliği yapan Ayşe*, yeni eğitim-öğretim yılına dair Niha+’a değerlendirmelerde bulundu.
AKP iktidarı döneminde özel okulların sayısı katlandı
Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, Anayasa’nın 42. maddesinde “Türkiye’de eğitim, zorunlu eğitim ücretsiz ve parasızdır” dendiğini, ancak birçok meselede olduğu gibi bu meselede de yasaların olması gerektiği gibi uygulanmadığını söyleyerek başladı sözlerine.
AKP iktidarı döneminde özel okul oranının bütün okullar içinde yüzde 2’den yüzde 19,85’e çıktığını söyleyen Irmak, Beştepe’deki Eğitim Politikaları Kurulu’nda bulunan 12 kişiden üçünün özel okul patronu, sadece birinin eğitimci olduğunu ifade etti, “Madem Türkiye’de parasız, eşit, kamusal bir eğitim var, Anayasa’da da güvence altına alınmış, bunların izah edilmesi gerekiyor.” dedi.
“Niteliksiz ve gerici eğitim politikalarının her gün derinleşerek devam ediyor olması, okullarda temizlik meselelerinin sorunlu olması, biraz parası olan insanların çocuklarını devlet okuluna değil özel okula göndermesine neden oluyor” diyen Irmak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Eğitimde zirve yapmış ülkelere bakıldığında özel eğitim kurumu diye bir kurum yok. Yani özel okul yok. Her kademede eğitim devlet tarafından veriliyor, burada okuyan çocukların da her türlü eğitim gideri devlet tarafından karşılanıyor. Barınma, ulaşım, kırtasiye, bir öğün yemektir… Bunlar çok önemli şeyler. Gerçek anlamda kamusal ve parasız olan eğitimde bunlar sağlanır.”
”Liselerdeki giderler yüzde 63 artmış”
Bugün Türkiye’de ise giderlerin velilerin üstüne yüklendiğini söyleyen Irmak, “Üstelik okullardaki giderler, mesela ilkokulda bir yıl öncesine göre yüzde 51 artmış, ortaokullarda yüzde 43 artmış, liselerde yüzde 63 artmış” diye konuştu.
Irmak, bütün velilerin çocuklarının iyi eğitim alabilmesi için ya lise döneminde ya üniversite döneminde ya da üniversite bittikten sonra yüksek lisans döneminde çok ciddi paralar harcayarak çocukların iyi eğitim almasını sağlamaya çalıştıklarını ifade etti. Velilerin, çocukları üniversiteye gittiğinde dahi barınması ve beslenmesi için çok ciddi paralar harcadığını da aktaran Irmak, bazı isim yapmış devlet okullarının kayıt için velilerden ücret istediğini de söyledi:
“Veliler gittiklerinde rıza da sağlanıyor belli ölçülerde. ‘Bu okula çocuğunuzu yazdırmanız için 150 bin lira, 200 bin lira bağış yapmanız lazım.’ deniliyor. Götürüp özel okula 700-800 bin lira vermektense çocuklarını devlet okuluna götürüp bu parayı veriyorlar.”
“Tek inanç, tek din varmış gibi…”
Irmak, eğitimdeki ideolojik dönüşümün 2012-2013 eğitim-öğretim yılında 4+4+4 uygulamasının gelmesiyle birlikte başladığını, o dönemde müsteşar olan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in de bu dönüşüm süreçlerinde görev aldığını söyledi.
“O dönemle birlikte okul müdürleri değişti. Okul müdürleri iktidara yakın sendikalardan seçildi. Müfredat değiştirildi. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli hayata geçirildi. Şimdi de bütün bu dönüşümleri hayata geçirebilmeleri için Eğitim Akademileri kuruldu.”
Irmak, “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Saygılıyım” (ÇEDES) uygulamasının ise başlı başına bir problem olduğunu söyledi. İsmine karşın hiçbir çevre problemiyle ilgilenmediklerini, ÇEDES’in programının, planının, uygulama alanlarının neredeyse tamamının Diyanet İşleri Başkanlığı’na, bir kısmının da Gençlik ve Spor Bakanlığı’na ait olduğunu söyledi.
Irmak, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin de bahsettiği ideolojik dönüşümde önemli bir uğrak olduğunu ifade etti:
“Geçtiğimiz son iki yılda bu ülkede sadece bir tek inanç, bir tek din varmış gibi ‘Maarifin Kalbinde Ramazan’ diye uygulamaya başladılar. Ama normalde laik ve demokratik bir ülkede, bizim Anayasamızda da bu yazılı, devlet bütün inançlara eşit mesafede durmalı. Herhangi bir inancın, inanç ritüellerini okulda destekleyen, öne çıkaran bir yaklaşım içinde olmaması lazım ama bunlar da maalesef yapılıyor, yapılmaya devam ediliyor. Bunlar hem okullarda huzuru bozan hem ülkemiz gençliğini bilimsel bir eğitimle geleceğe taşımak yaklaşımı içinde olmayan uygulamalar.”
Bakan Tekin: MESEM’lerde 37 öğrenci hayatını kaybetti
DEM Parti Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun MESEM’ler ve çocuk ölümlerine ilişkin soru önergesini yanıtlayan Yusuf Tekin’in, 2025 ve 2026 yıllarında 37 öğrencinin yaşamını yitirdiğini açıkladığını aktaran Irmak, bu sayının kamuoyunun bildiği 22-23 öğrenciden çok daha fazlası olduğunu, bakanın 9 bin 950 de “kaza” yaşandığını ifade ettiğini söyledi.
Irmak, ayrıca MESEM’lerde birçok kız çocuğunun da tacize uğradığının basına yansıdığını hatırlattı.
“Çocukları şiddete yönelten olguları ortadan kaldırmadığınız sürece bu sorunun üstesinden gelemezsiniz”
Okulların yaşadığı güvenlik krizine dair ise “Okulun önüne bir güvenlik koyarak bu sorunu çözemezsiniz. Şiddete sebep olan, çocukları şiddete yönelten olguları ortadan kaldırmadığınız sürece bu sorunun üstesinden gelemezsiniz. Ama meseleye pedagojik yaklaşmayan, bilimsel yaklaşmayan, bilimi neredeyse okulların kapı dışına atmaya çalışan bir iktidardan maalesef bunları beklemiyoruz. Umarım bu tür olaylar yaşanmaz.” dedi.
Fotoğraf: EğitimSen Genel Başkanı Kemal Irmak
“Öğretmeni bir özne olmaktan çıkaran eğitim anlayışının zaten başarılı olma şansı yok”
Irmak, öğretmenlerin norm fazlası nedeniyle baskıya uğradığını ifade etti. “Plansızlık yüzünden bir ilde 12.000 öğretmen açığı var, bir ilde işte 3.000-4.000 öğretmen fazlası var. Bütün bu plansızlıklar sonucunda fazla olan öğretmenler baskı altına alınıyor, istemleri dışında başka yerlere gönderiliyorlar. Öğretmeni itibarsız bırakan, öğretmeni bir özne olmaktan çıkaran eğitim anlayışının zaten başarılı olma şansı yok. Öğretmendir eğitim alanında en temel özne.” diye konuştu.
“Bilimsel ve laik eğitim ilkelerinden uzaklaştırılan uygulamalara son verilmesini istiyoruz”
Irmak, sendikası Eğitim Sen’in taleplerini ve mücadele zeminini şöyle özetledi:
“Biz aynı zamanda laik, parasız, demokratik, bilimsel, cinsiyet eşitlikçi, ana dilinde, karma bir eğitimi hayata geçirilmesi için mücadele ediyoruz. Zaten eğer bu saydığımız başlıklara uygun bir milli eğitim politikası hayata geçirilirse kimse sorun yaşamaz. Karma, parasız, bilimsel, demokratik, cinsiyet eşitlikçi ve ana dilinde diyoruz. Bu yaklaşımdan uzak olunması, problemlerin temelini oluşturuyor.
Bütün eğitim emekçilerinin bir kere ücretleri yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmasını talep ediyoruz. Sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik başta olmak üzere bu güvencesiz istihdam uygulamalarına son verilmesini istiyoruz. Her okula ihtiyacı oranında doğrudan yeterli bütçe ayrılmasını istiyoruz. Tüm öğrencilere en az bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek istiyoruz. Bu çok önemli bir şey, bunun mücadelesini Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu ile birlikte de sürdürüyoruz. Çocukların temel kırtasiye ve eğitim materyallerinin ücretsiz karşılanmasını istiyoruz. Kayıt parası, zorunlu bağış gibi uygulamalardan vazgeçilmesini istiyoruz. Okul servis ve ulaşım giderlerinin kamusal olarak desteklenmesini istiyoruz. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli başta olmak üzere bilimsel ve laik eğitim ilkelerinden uzaklaştırılan uygulamalara son verilmesini istiyoruz. Bu gibi başlıklarda mücadelemizi sürdüreceğiz.
Bütün bu sorunlar varken bakan öğretmenlerin ne giyeceğiyle ilgileniyor, önlük giydirmeye çalışıyor. Aslında eğitim sorunlarının üstünü kapatmaya, manipüle etmeye dönük hamlelerle uğraşıyor.”
“Her şeye rağmen sorunsuz bir eğitim-öğretim yılı diliyoruz. Çocukların şiddete, ayrımcılığa uğramadığı, okullara aç gitmediği, öğretmenlerin güvence içinde ve itibarlarının kendine iade edildiği bir eğitim-öğretim yılı diliyoruz bütün çocuklarımıza, öğrencilerimize, öğretmenlerimize ve velilerimize.” diyerek sözlerini noktaladı.
“Şimdiki model kalabalık sınıflar için uygun değil”
Diyarbakır’da sınıf öğretmenliği yapan Ayşe, “2008 yılından itibaren sahada aktif görev alan 2014 yılı itibariyle milli eğitim bünyesinde sınıf öğretmeni olarak çalışan biri olarak; üniversiteye yerleştiğim yıl olan 2008’den günümüze 7 milli eğitim bakanı ve 3 farklı eğitim müfredatına bağlı çalıştığımı söyleyebilirim.” diyerek sözlerine başladı.
Son değişikliğin ise 2024-2025 eğitim-öğretim yılında uygulanmaya başlanan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli olduğunu ekledi.
Kendisine göre eğitim modelindeki en büyük eksikliğin pilot uygulamanın yapılmamış olması olduğunu söyleyen Ayşe, pilot uygulama yapılmadığı için eksiklikler ve bunlara karşı alınacak önlemlerin tamamen öğretmenin kriz yönetimine bağlı olduğunu belirtti, “Bu durum hem zaman hem emek kaybı demek.” dedi.
“Bir diğer eksiklik şimdiki modelin kalabalık sınıflar için uygun olmayışı.” diyen Ayşe, kendilerine verilen eğitimin “yüzeysel” ve “pratikten kopuk” olduğunu, yıllarca uygulanması planlanan bir modelin 2-3 günlük seminerlerde, slaytlarla anlatılmaya çalışıldığını söyledi.
Şu örneği verdi:
“Modele göre ilkokul sınıf mevcudu 30-35 arası olmalı ancak uygularken istenen etkinlikler verilen sürelere göre sınıfın en fazla 20-25 olması gerektiğini gösteriyor. Pilot uygulamalar yapılsaydı bu sonuçlara zaten ulaşılacaktı. 2025-2026 yılında okuttuğum 1. sınıf mevcudum 50’ye yakındı.Umarım en kısa sürede revizyona gidilir.”
Ayşe, “İlkokul dönemindeki öğrenciler somut olanı anlar. Müfredatta pedagojik uyumsuzluk var. Soyut ve felsefi kökenli değerler eğitimini 6-10 yaş arasına anlatacak kaynak eksikliği, yöntem yetersizliği çok fazla.” diye konuştu.
Etkinliklerin güzel olduğunu ancak fiziki alt yapılarının olmadığını söyleyen Ayşe, sınıfların kalabalık olduğunu ve sıra düzenini değiştirip etkinliği yapacak yeterli alan olmadığını, etkinliklerin uygulamaya uygun olmayışının çocukları da üzdüğünü ifade etti.
“Öğrenciler olumsuz etkilenmesin diye etkinlikleri gruplara bölerek yaptırmaya başladım. Evde yapmaya uygun olanları hafta sonu etkinliği olarak veriyorum. Bu şekilde her öğrenci en az bir etkinlik yapmış oluyor zamandan biraz kazanmış oluyoruz.”
“Belirsizlik yaşadığım çok fazla konu var”
Ayşe, bu dönemki sınıfı hakkında şunları söyledi:
“Bu dönem tekrar 1. sınıf okutacağım. Bağlar ilçesinde, göçmen ailelerin yaşadığı bir bölge. Sınıfımın şu an mevcudu 10’u göçmen öğrenci olmak üzere toplam 30 öğrenci. Okulun fiziki koşulları gayet iyi ancak bölge dezavantajlı bir bölge. Belirsizlik yaşadığım çok fazla konu var.”
Ailelerde ya tek çalışan var ya da çalışan olmadığını, çok fazla parçalanmış aile olduğunu, göçmen öğrenci ve veliyle aralarında ciddi bir iletişim eksikliği olduğunu, olacağını söyleyen Ayşe, bir diğer problemin de göçmen öğrenciler ve yerli öğrenciler arasında yaşanan şiddet olayları olduğunu belirtti.
“Okul forması ve okul ihtiyaçları en uygun yerlerden alınsa bile 4500-5000₺ civarı.” diyen Ayşe, bahsettiği rakama ayakkabı, mont ve beslenme ihtiyacını bile dahil etmediğini söyledi. Sözlerini şöyle noktaladı:
“Öğrencilere kırtasiye malzemesi okul forması sosyal devlet anlayışıyla ücretsiz verilmeli. En az bir öğün sağlıklı gıda ücretsiz dağıtılmalı.”
*: Öğretmenin ismi güvenlik sebebiyle değiştirilmiştir.
Ankara’da yedisi çocuk dokuz Nazi sempatizanı, ırkçı ve şiddet içerikli paylaşımlar yaptıkları iddiasıyla ikametlerine düzenlenen baskınla gözaltına alındı. Peki, Türkiye’nin son birkaç yıldır tartıştığı Naziler kimdir, Türkiye’de ne zaman örgütlendiler ve şimdi hangi motivasyonlarla bir araya geliyorlar?
Ankara’da düzenlenen operasyondan fotoğraflar.
Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şube ile İstihbarat Şube ekipleri, sosyal medya üzerinden ırkçı ve şiddet içerikli paylaşım yaptığı iddia ettikleri dokuz kişiye 10 Eylül günü operasyon düzenledi.
Düzenlenen operasyonda yedisi çocuk, dokuz kişi gözaltına alındı.
Adreslerde yapılan aramalarda bir kurusıkı tabanca, bir havalı tüfek, üç bıçak, Nazi sembolleri, kuru kafa maskesi ve dijital materyaller bulundu.
Nazi sembolleri ve el konulan diğer malzemeler gözleri yeniden Türkiye’deki Nazi gruplarına çevirdi.
Peki, son yıllarda sosyal medyada daha görünür hale gelen, yeri geldiğinde saldırılar düzenleyen Naziler kimdir? Türkiye’de ilk ne zaman örgütlendiler? Hangi motivasyonlarla hareket ediyor, tarihsel olarak hangi figürlere yaslanıyorlar?
Her ne kadar son dönemlerde gündem olsa da Türkiye’de “nasyonal sosyalizmin” serüveni oldukça eskilere dayanıyor.
Nazi sempatizanı yazar ve komplo teorisyeni Cevat Rıfat Atilhan yazılarında, Yahudilerin dünyayı istila etmeye çalıştığını, Ekim Devrimi’nin de Troçki gibi düşünen Yahudilerin eseri olduğunu iddia etti. 1933-34 yıllarında yayımladığı Millî İnkılâp dergisinde, Nazi ideolojisini ve Nazilerin Almanya’da yayımladığı karikatürleri aynen kullanıldı.
Türkçülük düşüncesinin önemli isimlerinden Nihal Atsız da yine Türkiye’nin önde gelen Nazi sempatizanlarından biriydi. Atsız kendini açıkça ırkçı ve Pan-Türkist olarak tanımladı, milletlerin kan ve soy esasına dayanması gerektiğini savundu. Bu kan ve soy merkezli tarih okuması, dönemin Nazi ideolojisi ile benzerlikler gösterdi.
1934’te Nihal Atsız’ın Orhun dergisinde, Cevat Rıfat Atilhan’ın ise Millî İnkılâp dergisinde Yahudilere karşı ırkçı yazılar yazıp yayınlamalarıyla aynı dönemde, Yahudilere karşı şiddet olayları meydana geldi. Tekirdağ, Edirne, Kırklareli ve Çanakkale gibi illerde Yahudilere ait dükkân ve evler yağmalandı.
Dönem, Türkiye’de dönemin iktidar güçlerinin Nazi Almanyası ve müttefikleriyle kurduğu yakın ilişkilere de şahit olunan bir dönemdi. Otoriter tek parti rejimlerinin yükselişte olduğu 1930’larda, Ankara ile Hitler yönetimindeki Berlin ve Mussolini yönetimindeki Roma hattında ekonomik ve kurumsal modeller düzeyinde ciddi bir etkileşim ve ilgi vardı.
1930’ların ortasında CHP Genel Sekreteri Recep Peker bizzat İtalya ve Almanya’ya giderek Faşist Parti ve Nazi örgütlenmelerini yerinde inceledi. Peker, partiyi devletle tamamen bütünleştiren ve Faşist Büyük Konsey’e benzeyen bir tüzük taslağı hazırladı ancak bu taslak Türkiye için “aşırı” bulundu ve kabul edilmedi.
Türk-Alman Dostluk paktı açıklanıyor, 1941
Türkiye’de “NAZİ” kısaltmalı bir dernek vardı
1969’da Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) öncülü olarak bilinen Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) feshedilmiş, yerine MHP kurulmuştu.
MHP’den ayrılan eski CKMP’li yaklaşık 50 kişi, Nasyonal Aktivite ve Zinde İnkişaf (NAZİ) isimli bir dernek kurdu. Böylece Türkiye’de adı doğrudan “NAZİ” kısaltmasını taşıyan ilk -bilinen- dernek ortaya çıktı. 12 Nisan 1969 günü yapacakları basın toplantısına geldikleri sırada MHP’liler tarafından saldırıya uğradılar.
Saldırının ardından Emniyet Müdürlüğü’ne ifade veren örgütün liderlerinden Gündüz Kapancıoğlu şunları söylüyordu:
“Türkeş, Türk ırkçılığına ihanet etmiştir. Gençleri kendi hırsı uğruna sokaklara dökmüş ve hepsinin hayatına mal olacak bir macera yolu açmıştır. Nasyonalizmin reddettiği particilik ve politikacılığı tamamen kaybetmiş ve Yahudi mekanizmasının alçakça oyunlarına gelmiştir. Biz bunlara karşı olmak için NAZİ Cemiyeti’ni kurmaya karar vermiştik.”
Derneğin iki de savaş birimi vardı. Üyeleri SA üniformaları giydi ve Hitler selamını kullandı. Liderlerinden Gündüz Kapancıoğlu, ilerleyen yıllarda MHP’ye katıldı.
Ayrıca MHP’lilerin geçmişte Hitler’in Mein Kampf kitabının Türkçe çevirisini dağıttığı da biliniyor.
Bugünkü Naziler kim?
Günümüzde kendilerini Nazi olarak tanımlayan kişiler, daha çok çocuk ya da gençlerden oluşuyor. Türkiye’deki eski Nazi sempatizanlarının aksine doğrudan alanda örgütlenmiyorlar.
Genel olarak düzenli, örgütlü bir yapı profili çizmiyorlar. Dağınık, yer yer siyasi konularda ayrışan ve birbirlerini doğrudan tanımayan insan topluluklarından oluşuyorlar.
Fotoğraf: Sol haber
Telegram ve Discord gruplarında ırkçı editler paylaşıyor, bunlar üzerinden politik bağ kuruyorlar.
Twitter’da kendilerini “ırkçı” ve “nasyonal sosyalist” olarak adlandırmaktan çekinmiyor, kendilerini bu isimle öne çıkartıyorlar.
Nerelerde örgütleniyor, neler yapıyorlar?
Günümüzde gündem olan çevrelerin 1930’ların anti-semitik çevreleriyle ya da 1969’daki dernekle doğrudan kurumsal veya organik bir bağı bulunmuyor. Bugünkü tablo daha çok Batı’daki neo-Nazi internet kültürünü kopyalayan Türk gençlerin, bunu yerli ırkçı-Türkçü-Turancı figürlerle harmanladığı bir yeni model olarak karşımıza çıkıyor.
Aşırı sağ Telegram ve Discord kanallarında tanışıyor, yaptıkları ya da yapmayı planladıkları saldırıları birinci şahıs açısından oynanan savaş oyunları gibi kurguluyorlar.
Türkiye’nin bilinen ilk açık Nazi kimlikli saldırısı 12 Ağustos 2024’te Eskişehir’de Arda Küçükyetim tarafından gerçekleştirildi.
18 yaşındaki saldırgan çay bahçesi ve parkta oturan beş kişiyi bıçakladıktan sonra yakalandı.
Saldırganın üzerinden miğfer, hücum yeleği, bir balta ve iki bıçak çıktı. Bıçaklardan birinin üzerinde Nazi Almanyası tarafından 2. Dünya Savaşı’nda kullanılan “gamalı haç”, yelekte ise yine Nazi sembolü olan “kara güneş” yer aldı.
Saldırı, doğrudan ABD Adalet Bakanlığı’nın iddianamesine girdi. ABD’de tutuklanan Dallas Humber ve Matthew Allison’ın iddianamesinde Eskişehir saldırganı “Saldırgan 3” olarak kodlandı.
Küçükyetim’in saldırı öncesi krokiyi ve hazırlıkları bu ağ üzerinden yabancı yöneticilere onaylattığı, saldırı anının canlı yayın linkini grubun kurduğu bir Telegram hesabında paylaştığı ve yöneticilerin bunu bir başarı olarak kutladığı ve saldırıyı sahiplendiği resmî belgelere geçti.
Saldırgan, 16 sayfalık manifestosunda farklı etnik gruplar ve topluluklara hakaretler yağdırdı. 2019’da Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde iki camiyi basan ve 51 kişiyi öldüren Brenton Tarrant, 2011’de Norveç’te bir yaz kampında 77 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik, 2017’de Las Vegas’ta 60 kişiyi öldüren Stephen Paddock ve 1995’te Oklahoma’da düzenlediği bombalı saldırıyla 168 kişiyi öldüren Timothy McVeigh “aziz” olarak nitelendirdi.
Ulusal Cephe üyeleri. Fotoğraf: Serbestiyet
2026 yılının 14 Nisanında, eski öğrencisi olduğu Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne pompalı tüfekle saldıran Ömer Ket, 20 kişiyi yaraladıktan sonra intihar etti. Ket’in telefonundan Nazi selamı görselleri ile ABD’deki okul saldırısı failinin fotoğrafları bulundu.
15 Nisan’da Maraş’ta yapılan ve 10 kişinin hayatını kaybettiği okul saldırısını gerçekleştiren saldırganın evinde de “kara güneş” dahil pek çok aşırı sağ sembolü bulundu.
Türkiye’de daha önce Ataman Kardeşliği ve Ulusal Cephe adından çeşitli sosyal medya platformlarında örgütlenen gruplar gündeme gelmişti. Bu gruplar gerçek hayatta da toplanıyor, duvarlara ırkçı yazılar yazıyor ve ırkçı semboller kullanıyor. Ulusal Cephe üyeleri atış talimleri yapıyor, bunu paylaşıyorlar.
Gelen tepkilerin ardından bu grupların eskisi kadar açık faaliyet göstermedikleri görülüyor.
Ankara’da ise yakın bir geçmişte yüzleri maskeli, svastika kolyesi takan bir topluluk Nazi selamı vermeleri, NATO ve ABD karşıtı pankartları indirmeleriyle gündeme geldi.
Ulusal Cephe üyeleri. Fotoğraf: Serbestiyet
“Erişim engelleri” sorunu çözer mi?
Saldırıların ardından faillerin bilgisayar oyunlarından esinlendiği yönündeki tespitler, beraberinde devlet ve iktidar yetkilileri ve ile kamouyo, “yasaklama”, “erişime engelleme” refleksini getirdi. Benzer refleksler sosyal medya için de geliştiriliyor.
Aşırılık ve Teknoloji Küresel Ağı (GNET) bünyesinde Dr. Nick Robinson ve Joe Whittaker tarafından yapılan araştırma devlet ve iktidar yetkilileri ile kamuoyunun genelinde yerleşik “oyunlar gençleri doğrudan radikalleştiriyor” algısını doğrulamıyor.
Araştırma, video oyunlarının sokaktan rastgele kişileri örgüte devşirme aracından ziyade, zaten bu ideolojik zemine sempati duyan kişilerin şiddet motivasyonunu pekiştirmek için araçsallaştırıldığını belirtiyor.
10 Eylül günü Ankara’da gözaltına alınan dokuz kişi ile ilgili soruşturma ve sorgulama aşamaları devam ediyor. Emniyet ve savcılık makamının yürüteceği süreç sonucunda, söz konusu kişilerin başka bağlantılarının olup olmadığına dair bilgilere ulaşılabilir.
Oyuncu Serhat Kılıç’ın ölümünün ardından paylaşılan ev içi görüntüler ve yas tutan yakınlarının yüzlerinin çekilmeye çalışılması “etkileşim odaklı haberciliği” yeniden tartışmaya açtı. Gazetecilik akademisyeni Esra Arsan ve ÇGD Genel Başkanı Kıvanç El, hız, gazetecilik ve etik üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Foto: Pixabay
Oyuncu Serhat Kılıç, 5 Eylül günü evinde ölü bulundu. Kılıç’ın ölümü üzerine ortaya konan gazetecilik pratikleri, beraberinde etik üzerine de bazı tartışmaları getirdi.
Gazeteci Emrullah Erdinç’in Kılıç’ın evindeki masada bulunanları sansürleyip “Serhat Kılıç’ın evinde alkol şişeleri ve sigara sarımında kullanılan kağıtlar bulundu” başlığıyla X hesabından paylaşması, magazin muhabirlerinin yas tutan yakınların yüzünü ısrarla zoom’lamaya çalışması gazetecilik etiği açısından eleştirildi.
Gazetecilik akademisyeni Esra Arsan ve Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı (ÇGD) Kıvanç El, son dönemde yaşanan gazetecilik etiği tartışmalarını Niha+‘a değerlendirdi.
“Sorumlu habercilik ile maddi kaygılar birbirine karıştı”
Esra Arsan geleneksel medyanın sahiplik yapısındaki dönüşümün, geçmişte ana akım medyada ekran yüzü, köşe yazarı ve muhabir olarak tanınmış gazetecileri işsiz bıraktığını söyledi:
“Çok değerli ve üretken isimler ana akım medyadan sürüldü. Banu Güven’in tabiriyle, gazetecilik kendi ülkesinde sürgün oldu.“
Esra Arsan
Arsan, “Tek sesli hale gelen ve sadece muktedirin izin verdiği haberleri yayımlayan yeni medya düzeni, kamusal fayda içeren çok önemli haberlere erişimi ise kısıtladı. Basında sansür ve otosansür çok uzun zamandır ülke normali haline geldi. Bu süreçte işsiz kalan gazeteciler için maddi manevi ayakta kalmak çok zordu,” diye konuştu.
Bu gazetecilerin içlerinden bir kısmının internetten yayın yapan alternatif medya organlarında veya yurt dışından yayın yapan alternatif TV kanallarında çalışmaya başladığını, bir kısmının kendi online mecralarını kurduğunu, podcast ve YouTube yayıncılığı ile solo gazetecilik yapmaya başladıklarını söyleyen Arsan, podcast ve YouTube yayıncılığının sansür ve yasakları aşarak kamuya ihtiyacı olan haberleri ya da alternatif bakış açılarını ulaştırmak için büyük bir kolaylık sağladığını ifade etti:
“Bunu bir süre sonra Instagram ve TikTok gibi mecralar izledi. Anaakım medyadan haksız şekilde dışlanan bir başka grup ise kendi alternatif medya organlarını kurup şirketleşerek, maaşlı kadrolar kurarak, ‘alternatif medya patronu’ oldular.”
Arsan, sözlerine şöyle devam etti:
“Bir zamanlar çatısı altında çalıştıkları büyük medya organlarının kurumsal marka değerini ve finansal gücünü arkalarına alarak gazetecilik yapan bu kadrolar, bu zorlu dönemle bir şekilde başa çıkmak zorundaydılar. Öncelikle kişisel markalarını yeniden ve arkalarında o eski iktisadi güç (holdingler) olmadan inşa etmek durumundaydılar. Sonra, etkileşim almak, yani çok izlenmek zorundaydılar. Çünkü izlenmeyen bir kanalın gelir elde etmesi ve ayakta kalması imkânsız. Bu noktada şirketleşenler ve kadrolaşan mecralar yurt dışı destek fonları, abonelik ücretleri ve reklam gelirleriyle idare etti, ediyor. Bu tür fonlardan destek alamayan bağımsız solo yayıncılar ise sadece abonelik ve reklam gelirlerine bağımlı kalıyor. Eskiden büyük medyada çalışan gazetecinin reklam ile işi olmazdı çünkü bu reklam ve pazarlama servislerinin işiydi. Gazeteci ay başında maaşını alır, finansal işlerle ilgilenmezdi. Tabii şimdi alternatif medya alanında yeni bir durum gelişti, kendi medyasından para kazanan gazeteci hem patron hem içerik üreticisi oldu. Bu noktada sorumlu habercilik ile maddi kaygılar birbirine karıştı.”
Arsan, etkileşim alma hırsıyla “gazetecilik” ile “reklamcılık” arasındaki sınırların ihlal edildiğini, online mecralarda kişisel markasını kurabilmiş olan bazı gazetecilerin böyle etkileşim uğruna influencer’laştığına, haberden çok yediği, içtiği, gezdiği, giydiği, gördüğü ile öne çıkmaya çalıştığına tanık olunduğunu belirtti. Gazetecinin özel hayatı ile öne çıktığı bir sosyal medya dünyasının olabileceğini söyleyen Arsan, “Ancak bu özel hayat hikayeleri habercilik olarak nitelendirilince işler karışıyor. Bir bakıyoruz, bu özel hayat deneyimleri habercinin gelir modeli haline dönüşmüş. Normalde haber değeri olmayan mekân veya kimsenin tanımadığı bir iş insanı uzun uzun, övülerek anlatılınca, bu gizli reklamdır diyoruz açıkçası. Geçenlerde Faruk Bildirici de benzer bir uyarı yaptı nitekim. Gizli reklamcılık solo gazetecinin gelir modeli olmuşsa, orada ciddi bir etik çürüme var demektir. Çünkü sorumlu, etik bir gazeteci asla para karşılığı bir şeyi övmez. Bu influencer’lıktır. Adını doğru koyarak yayınlara devam etmek gerekir.” dedi.
“Serhat Kılıç eğer Emrullah Erdinç’in kardeşi veya çok yakın arkadaşı olsaydı, aynı ölüm haberini yine aynı sorumsuzlukla mı yapardı?”
Arsan, Serhat Kılıç’ın vefatı sonrası gözlemlediği “sorumsuz gazeteciliğin” sadece etik değil teknik ve hukuki sorunlar içerdiğini düşündüğünü ifade etti:
“Etik olarak elbette hayatını kaybetmiş bir insanın hatırasına sonsuz saygı şart ama aynı zamanda geride kalan yaslı aile ve yakınları açısından da ve azami hassasiyet gerekiyor. Gazeteciliğin temel kurallarından biri, ‘haber yaparken vereceğin zararı en aza indir.'”
Temel aldığı ilkenin “Eğer ölen kişi senin bir yakının olsaydı, aynı ölüm haberini nasıl yapardın?” olduğunu söyleyen Arsan, sözlerine şöyle devam etti:
“Serhat Kılıç eğer Emrullah Erdinç’in kardeşi veya çok yakın arkadaşı olsaydı, aynı ölüm haberini yine aynı sorumsuzlukla mı yapardı? Bence kesinlikle yapmazdı. Çünkü kimse yakınlarının ölümü ardından küçük düşürülmesini, özel alanının hunharca işgal edilmesini, rencide edici ve iftira içeren sözlerle haberinin yapılmasını istemez. Zaten bu görüntülerde bir kamu yararı da yok. Vicdansızca üzerinde tepinilen bir hayat var. Twitter’da haber patlatmak uğruna, hiçbir editoryel süreçten geçmemiş bu tür bilgilerin paylaşılması da maalesef ‘hızla yarışan’ sosyal medya döneminin yarattığı sorunlardan biri.”
Olayın hukuki boyutuna da dikkat çeken Arsan, Serhat Kılıç’ın ölümüne ilişkin “bu sorunlu haberlerin” aynı zamanda yasalara göre suç teşkil ettiğini söyledi:
“TCK 130. madde, ölünün hatırasına hakareti suç sayıyor. Yayımlanan görüntüler geride kalan yakınlar için bir ikinci ölüm kadar psikolojik yıkım. Çok derin üzüntü yaratacak şeyler ve gazetecilik ahlakıyla bağdaşmayan bir dil kullanılıyor haberlerde. İkincisi, bu görüntüler gazetecinin eline nereden ulaştı? Bu görüntüleri kim verdi? Bu da suç. Gazeteci kendisi gizlice eve girip çektiyse, konut dokunulmazlığının ihlali. Bu da ayrı bir suç. Sanatçı evde ölü bulunduğu için, cinayet şüphesiyle bir soruşturma yürütülecek, otopsi yapılacak haliyle. Bu süreçte delil paylaşmak, muhtemel ölüm nedeniyle ilgili spekülasyon yapmak, bütün bunlar adli sürece zarar veren şeyler. Bunlar da suç. Yani, mesele sadece etik, vicdan değil. Aynı zamanda tık alma, etkileşim alma adına bir insanın bitmiş gitmiş hayatı üzerinde sorumsuzca tepiniyor gazeteci. Ailenin en kısa zamanda manevi tazminat davası açması gerektiğini düşünüyorum. Diğer suçlar için de savcılıklar harekete geçmeli kanımca. Çünkü gazeteciler bu tür sorumsuz habercilikten cezasız kaldıkça, aynı hataları hiç utanmadan tekrarlayıp dururlar.”
“Aileye, yakınlarına saygı göstermek bir sorumluluk”
Kıvanç El, sözlerine gazetecilik mesleğinin öncelikle bir kamusal sorumluluk gerektirdiğini söyleyerek başladı:
“Elbette gazeteci kamuoyunun tanıdığı, toplum önünde olan birinin, sanatçı da olsa, siyasetçi de olsa, iş insanı da olsa, kimse eğer ölümüne dair gelişmeleri aktarmak zorunda. Ancak burada ‘aktarmak’ mı yoksa ‘ölüm pornosu’ durumu mu var, bazen ne yazık ki sınırlar aşılıyor.”
Kıvanç El
Yaşanan somut olayda evin önünde gazetecilerin çekim yapabileceğini söyleyen El, “Ancak burada aileye, yakınlarına saygı göstermek de bir sorumluluk. Bunun birçok yöntemi var.” diye konuştu.
El, diğer bir konunun da evdeki görüntülerin çekilir çekilmez anında servis edilmesi olduğunu söyledi ve ölüm sebebi belli olmayan, daha cenazesi kaldırılmamış biri hakkında yanlış yorumlara yol açmanın da doğru olmadığını ifade etti:
“Gazetecilikte suçlamaya, iftiraya, yalana, manipülasyona yer olmaz. Bu temel bir ilkedir. Doğruluğu kesinleşmeyen haber, doğruymuş gibi sunularak okuyucu-izleyici yanıltılmaz, yanıltılamaz. Bu da temel önemli bir ilkedir. Bazı soruşturmalarda bu durum yaşanıyor elbette ancak ölüm olaylarında ailelerin, yakınlarının durumları da gözetilerek daha hassas davranmak gerek.”
“Gazetecilerin görevi önce doğru bilgiye ulaşmak”
El, sözlerine şöyle devam etti:
“Temel problemimiz biraz da bu ‘hız’ tutkusu. Trafikte bir slogan vardır ‘hız felakettir’ diye. Bakın bir operasyon oluyor, daha polis evden çıkalı yarım saat olmuş, o evin içinden olduğu iddia edilen görüntüler… Ne yazık ki sosyal medyada hızlı olma ve hemen bunu kaynaksız paylaşma probleminin açtığı sorunlar… İşte altınlar, paralar örneğin. Şimdi bunlar elbette güzel görüntüler, önemli deliller. Ancak burada hemen bunu vereyim diye bazen yanlış aktarımlar olabiliyor. Bunun öncelikle gazeteci sorumluluğu ile araştırılması, bağlamının ortaya konulması gerekiyor. O evde bunlar gerçekten ne gerekçeyle vardı, neden evde tuttular, gerçekten bir suç unsuru var mı… Tüm bunlara dair bilgileri edinmek de bir sorumluluktur.”
Sonuç olarak bugün birçok gazetecinin “tıklanma” veya “izlenme” sonucu hayatını geçindirebildiği gerçeğini de bildiklerini söyleyen El, bunun için hızlı şekilde sansasyon içeren bazı bilgilerin, özellikle de sosyal medyada yayıldığını belirtti.
El, bu durumun bir yandan meslektaş için o anlık “iyi bir iş yapmış” gibi görünse de uzun vadede mesleğe zarar verir hale geldiğini ifade etti.
El, “Gazetecilerin görevi önce doğru bilgiye ulaşmak, kesinleştirip netleştirip haberini yazmak olmalıdır. Bu temel ilkeden hız uğruna, ‘RT ve Like’ uğruna vazgeçilemez,” diyerek sözlerini sonlandırdı.
İstanbul’da son günlerde polisin içki içen yurttaşları insansız hava aracıyla (drone) uyardığı görüntüler, beraberinde hukuki tartışmaları da getirdi. Avukat Serhat Alan, yaşananların hukuki bir dayanağının olmadığını söyledi
İstanbul’da son günlerde polisin içki içen yurttaşları insansız hava aracıyla (drone) uyardığı görüntüler sosyal medyaya yansıdı.
31 Ağustos’ta Fatih ve 1 Eylül’de Üsküdar’da polis drone’si, içki içen yurttaşlara drone megafonuyla “Bu bölgede alkol içmek yasaktır. Lütfen uyarılara uyup uzaklaşın. Aksi takdirde cezai işlem uygulanacaktır” anonsu yaptı.
Yaşananlar, beraberinde hukuki tartışmaları da getirdi.
“Kamusal alanda içki tüketimine ilişkin bir yasaklama yok”
Avukat Serhat Alan, konuyu Niha+’a değerlendirdi.
Serhat Alan
Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde yapılan müdahalenin hukuken bir karşılığı olmadığını söyleyen Alan, “Çünkü kamusal alanda içki tüketimine ilişkin herhangi bir yasaklama söz konusu değil” dedi.
“4250 sayılı kanunla içki satışı ve sunumuna ilişkin bir kanun olmakla birlikte tüketime ilişkin tek yasaklama ‘otoyollardaki ve devlet karayollarındaki yapı ve tesislerde’ şeklinde ibare barındırıyor. 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nda olan düzenleme de sarhoş olarak çevreye rahatsızlık vermeye dair bir düzenleme barındırıyor. Bu kanunda da tüketime dair bir yasaklama söz konusu değil” diye konuştu.
Ayrıca, valiliklerin de halka açık alanlarda içki tüketimini yasaklama yetkileri bulunmadığını söyledi.
“Her ne kadar İstanbul Valiliği 2023 yılında bir genelgeyle ‘yasaklama’ getirmeye çalışmış olsa da İstanbul Bölge İdare Mahkemesi söz konusu genelgeyi hukuka aykırı bularak iptal etti.”
Alan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bunların hepsinin ötesinde bir yasaklama söz konusu olsa ve polisin ‘dağılın’ emri hukuka uygun bir nitelikte olsa da bunun drone aracılığıyla verilmesine dair bir hukuki düzenleme bulunmamaktadır. Böyle bir düzenleme söz konusu olmadığından kişilerin bu uyarılara maruz kalsa dahi uyarıları yerine getirmediğinde herhangi bir sorumlulukları doğmaz. Zira idare hukuku çerçevesinde yetki ve usul kurallarının yerine getirildiği bir durumdan söz etmemiz mümkün değil.”
“Kolluk keyfi müdahale etmeme yükümlülüğünü açıkça aşıyor”
Kanunen “sınırın aşıldığı” ilk yerin polisin mevzuatta dayanağı bulunmayan, hatta buna ilişkin düzenleme bulunmayan bir yöntemle, yani drone ile müdahalede bulunması olduğunu söyleyen Alan, normalde bir kişiye müdahalede bulunan kolluğun kişiye müdahale etmeden önce kendini tanıtması, kimliğini ibraz etmesi ve ardından neden kaynaklı kendisine müdahalede bulunduğunu belirtmesi gerektiğini ifade etti.
“Lakin drone ile yapılan müdahalede kişi karşısındaki kişinin gerçekten polis olup olmadığını dahi tespit edebilme olanağına sahip değilken hukuka uygunluktan söz etmemiz mümkün değil.”
İkinci önemli aşılan yasal sınırın ise hukuka uygun bir yasaklama söz konusu değilken kolluğun belli bir yaşam tarzına keyfi şekilde müdahale etmesi olduğunu söyledi Alan.
“Kolluğun, karşıdaki kişinin sarhoş olup olmadığını dahi tespit edemeyeceği bir araçla taciz edercesine müdahale etmesi keyfi müdahale etmeme yükümlülüğünü açıkça aştığını gösteriyor” diyerek sözlerini noktaladı
Melih Gökçek döneminde hayata geçirilmek istenen ve kamuoyunda “ODTÜ rant yolu” olarak bilinen projenin çalışmaları, Mansur Yavaş tarafından yeniden başlatıldı. ODTÜ’lü öğrenciler projeye karşı eylem çağrısında bulunuyor.
AKP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek döneminde hayata geçirilmek istenen ve kamuoyunda “ODTÜ Rant Yolu” olarak bilinen “Bilkent-İncek Yolu Projesi”ne yönelik çalışmalar, CHP’li Mansur Yavaş yönetimindeki Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından yeniden başlatıldı.
ODTÜ Ormanı’ndan geçirilmek istenen proje, Melih Gökçek döneminde Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ODTÜ Rektörlüğü’nün anlaşmasıyla başlatılmıştı. Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’nin açtığı davada Ankara 9. İdare Mahkemesi yol ile ilgili planların yürütmesinin durdurulmasına hükmetmişti. Melih Gökçek’in istifası sonrası yerine gelen Mustafa Tuna projeyi iptal etmişti.
2022’de, belediye Mansur Yavaş yönetimindeyken, büyükşehir belediyesine ait iş makineleri ormana girdi. Protestoların ardından çalışmalar durduruldu. Ancak geçtiğimiz günlerde yeniden başlatıldı.
Yolun yapılmasının trafiği rahatlatmayacağı aksine yeni bir trafik yaratacağı, bölgedeki ekolojik yaşamı tahrip edeceği ve yolun çevresindeki arazilerin ranta açılacağı, yapılan eleştirilerin başında geliyor.
Yolun yapılması durumunda ODTÜ kampüsünün 96 hektarlık parçası da ODTÜ’den koparılacak.
ODTÜ ekosistemi, aralarında endemik türlerin de bulunduğu 800’den fazla bitki türü, yine aralarında endemik türlerin olduğu omurgasızlar, sürüngenler, amfibiler, memeliler, tatlı su canlılarına ve özellikle kuşlar gibi canlılara yuva olmuş yüksek biyolojik çeşitliliğe sahip bir bölge. ODTÜ’de, ülkenin tümünde görülen kuş türlerinin yarısından fazlası gözlemlendi. Tespit edilen 249 kuş türünden 100 kadarı ODTÜ’yü üreme alanı olarak kullanmakta ve 6 türün nesli ise küresel ölçekte tehdit altında.
Yeniden başlayan çalışmaların ardından öğrenciler projenin yapıldığı alana eylem çağrıları yapmaya başladı.
Öğrencilerden Zeynep, projeye niçin karşı çıktıklarını Niha+’a anlattı.
“Yavaş diretiyor, öğrenciler ve Ankaralılar da diretecek”
Zeynep, projenin, Ankara’nın güncel yaşamından kopuk bir proje olduğunu, trafiği rahatlatmayacağını, aksine kendi trafiğini yaratacağını söyledi.
“Bir de projenin bölgedeki lüks konut projelerine (Park Joven vb.) ve yeni imar rantlarına altyapı hazırladığı da ortada. Ankara’nın biraz da karikatürleşmiş bir yanı maalesef; ormansızlaştırılmış alanlarına plaza, lüks konut dikme ve yol geçirme anlayışının devamı.”
2022’de Yavaş’ın projeye yeniden başladığını ifade eden Zeynep, o yıl belediye meclis toplantısına girmek isteyen ODTÜ’lülerin, ABB önünde polis şiddetine maruz bırakıldığını da hatırlattı.
Zeynep, ODTÜ öğrencileri olarak Şehir Plancıları Odası ve ODTÜ Mezunlar Derneği ile temas halinde olduklarını, ABB önünde geçtiğimiz günlerde ortak çağrıyla bir basın açıklaması düzenlediklerini söyledi.
“Yine geçtiğimiz günlerde Rant Yolu alanı öğrenciler tarafından ziyaret edildi. Dün (3 Eylül’de) de asfalt dökümü öncesi yolun bir tarafının mıcırlandığını ve çalışmanın devam ettiğini gördük güzergahın üstünde. ODTÜ’lüler alana acil bir çağrı yaptılar, zaten o gün akşam saatlerine Dağcılık ve Kış Sporları Kolu tarafından konulmuş bir etkinlik de vardı ‘Rant Yoluna Koşuyoruz’ şeklinde. Bir süreliğine öğrenciler orada oturup nöbet tuttular, iş makineleri çalışmayı durdurdu ve sonrasında sözlerini söyleyip alandan ayrıldılar.”
“Ancak bugünden sonra da Rant Yolu alanında bu eylemliliklerin devam etmesi ve büyümesi gündemimizde.”diye konuşan Zeynep, sadece ODTÜ’lülerin değil yurttaşların katılımının da çok önemli olduğunu söyledi.
Zeynep, sözlerini şöyle noktaladı:
“ABB önünde ya da alan dışındaki diğer yerlerde ne kadar kazanım sağlayabiliriz bu bir soru işareti. Şu an daha dönem başlamadı, çoğu öğrenci burada değil. Medya ve sivil toplumun gündemine daha fazla girmeli. Belediye yetkilileri de sahada çalışan işçi de ne olursa olsun bu yol yapılacak şeklinde talimat almışlar. Yavaş diretiyor, öğrenciler ve Ankaralılar da diretecek.”
Artan enflasyon ve düşen alım gücü, çocukların kıyafet ve ayakkabıya erişimini zorlaştırıyor. Derin Yoksulluk Ağı’ndan Önder Uçar, kıyafete erişememenin çocukların eğitim ve sosyal yaşamına etkilerini anlattı: “Kıyafet meselesini basitçe bir tüketim ihtiyacı olarak değil, çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele olarak görüyoruz.”
Fotoğraf:Canva
Artan enflasyon ve beraberinde düşen alım gücü, küçük yaşlardan ergenlik çağına kadar çocukların kıyafete erişimini de zorlaştırıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun paylaştığı verilere göre 2025’te Türkiye’de 0-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 36.8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyordu.
Derin Yoksulluk Ağı’ndan Önder Uçar sahadaki gözlemleri ve çalışmalarından yola çıkarak Türkiye’de çocukların kıyafete erişimde yaşadığı zorlukları anlattı.
“Yoksulluğun temel insan hakkı ihlali olduğunu görüyoruz”
Önder Uçar
Uçar, kıyafet ve ayakkabının derin yoksulluk yaşayan hanelerde mecburen ve sıklıkla ertelenen ihtiyaçlardan biri haline geldiğini sahada gözlemlediklerini söyledi. Uçar, “Hane geliri; kira, gıda, fatura, ulaşım gibi zorunlu giderleri dahi karşılamaya yetmediğinden yeni bir pantolon, mont ya da ayakkabı almak aile bütçesinde sürekli sonraya bırakılıyor” dedi.
Çocuklar büyüdüğü için yetişkinlerde olduğu gibi aynı kıyafeti yıllarca kullanmanın mümkün olmadığını söyleyen Uçar, ayakkabı numarası ve beden ölçüsü değiştikçe ihtiyacın tekrar ortaya çıktığını da belirtti.
Derin Yoksulluk Ağı
234 çocuktan 192’sinin ayakkabısı karşılanamıyor
Uçar, Derin Yoksulluk Ağı olarak 2025 yılında destek verdikleri 90 hanede yaşayan 0-18 yaş aralığındaki 234 çocuğun giyim ihtiyaçlarını incelediklerinde şu sonuçlarla karşılaştıklarını aktardı:
Karşılanamayan Giyim İhtiyaçları (234 çocuk üzerinden)
Ayakkabı / Spor Ayakkabı192 çocuk
%82
Pantolon158 çocuk
%68
Tişört148 çocuk
%63
Yeterli İç Çamaşırı129 çocuk
%55
“Türkiye genelindeki tablonun da bu saha gözleminden çok farklı olmadığını düşünüyoruz çünkü TÜİK’in 2024 verilerine göre 15 yaş ve altı çocukların bulunduğu hanelerin yüzde 9,2’sinde çocuklara maddi yetersizlik nedeniyle yeni giysi alınamıyordu; düzgün iki çift ayakkabıya sahip olamama oranı ise yüzde 9,4 idi.”
Buna karşın ailelerin geliştirdiği çözümlerin “ihtiyacı bir süre daha idare etmeyi” sağladığını söyleyen Uçar, “Görüşmelerimizde ikinci el pazarlardan kıyafet almaya çalışan, belediyelerin desteklerinden yararlanan, elindeki kıyafeti mümkün olduğu kadar uzun süre kullanmak zorunda kalan ailelerle karşılaştık. Çok daha ağır yoksunluk yaşayan hanelerde kıyafetin veya okul çantasının çöpten temin edildiği örnekler de gördük” diye konuştu.
Uçar, uzun süredir çocuklarına mağazadan yeni bir kıyafet ya da ayakkabı alamadığı için çocuğunun güncel beden veya ayakkabı numarasını bilmediğini söyleyen ebeveynler olduğunu ancak burada ailelerin kıyafeti önemsemediği gibi bir sonuç çıkarılmaması gerektiğini, tam tersine, ailelerin çocuklarının ihtiyaçlarının farkında olduklarını fakat sürekli bir tercih yapmak zorunda bırakıldıklarını söyledi:
“O gün eve yemek mi alınacak, elektrik faturası mı ödenecek, çocuk için ayakkabı mı alınacak? Derin yoksulluk koşullarında bu tercihlerin hiçbirinin gerçek anlamda özgür bir tercih olmadığını görüyoruz, yoksulluğun nasıl bir temel insan hakkı ihlali olduğunu görüyoruz.”
“Kıyafet çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele”
Kıyafete erişim sorununun, yaşa bağlı olarak farklı biçimler aldığını varsayabileceklerini söyleyen Uçar, küçük çocuklarda çok hızlı değişen beden ve ayakkabı ölçülerinin ihtiyacın daha sık yenilenmesine yol açtığını, okul çağında ise giyim ihtiyacının eğitim yaşamıyla doğrudan birleştiğini; okul kıyafeti, ayakkabı, eşofman ve spor ayakkabısı gibi yeni kalemler ortaya çıktığını belirtti. Uçar, ergenlik döneminde ise çocuğun kendi bedeniyle ilişkisi, akranları tarafından nasıl görüldüğü, gruba ait hissetmesi ve kendi tercihlerini oluşturmasının daha fazla önem kazandığını, bu nedenle aynı maddi yoksunluk ergen bir çocuk için utanma, kendisini arkadaşlarıyla kıyaslama veya sosyal ortamlardan geri çekilme biçiminde daha görünür hale gelebildiğini ifade etti:
“Nitekim saha görüşmelerimizden birinde bir anne, ergenlik çağındaki kızının kıyafetleri nedeniyle zaman zaman okula gitmek istemediğini aktarmıştı.”
Uçar, mevsim açısından da en kritik dönemlerden birinin okulların açılmasıyla sonbahar ve kış koşullarının birbirini takip ettiği dönem olduğunu aktardı. “Birkaç ay içerisinde okul kıyafeti, kapalı ayakkabı veya spor ayakkabısı, mont, kazak ve benzeri ihtiyaçlar aynı hanenin önüne birlikte geliyor” diyen Uçar, kış aylarında bu ihtiyaçların çocukların soğuk ve yağışlı hava koşullarına karşı korunması açısından daha da kritik hale geldiğini de sözlerine ekledi.
Uçar, Giyim Güvensizliği çalışmalarında karşılaştıkları durumu ise şöyle anlattı:
“Giyim Güvensizliği çalışmamızda spor ayakkabısı olmadığı için beden eğitimi dersine katılamayan çocuklara rastladık. Okula terlikle gittiği için akran zorbalığına maruz kalan çocuklar vardı. Ayakkabısı yağmurda ıslandığı için soğuk havalarda okula gönderilemeyen çocuklar gördük. Bunların her biri ilk bakışta küçük bir ihtiyaç gibi görülebilir ama çocuğun eğitim hayatına doğrudan etki ediyor. Bir çocuk okula gitmediğinde bunu hemen çocuğun isteksizliğiyle ya da ailenin eğitime verdiği önemle açıklamak çok kolay. Oysa bazen arkasında son derece somut bir yoksunluk bulunuyor. Çocuk uygun ayakkabısı olmadığı için okula gidemiyor, spor dersine katılamıyor ya da arkadaşlarının kendisiyle alay etmesinden çekindiği için geri duruyor.”
Akran ilişkileri açısından da benzer bir durum olduğunu, özellikle okul çağında çocukların birbirlerinin nasıl giyindiğinin, hangi ayakkabıyı kullandığının, aynı kıyafeti ne kadar sık giydiğinin farkında olduklarını, dolayısıyla yoksulluk çocuk açısından utanma, zorbalığa maruz kalma, arkadaşlarından geri çekilme ya da bazı etkinliklere hiç katılmama sonucunu doğurabildiğini ifade etti:
“Bu nedenle kıyafet meselesini basitçe bir tüketim ihtiyacı olarak değil, çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele olarak görüyoruz.”
“Çocuğun gerçekten kullanabileceği ürüne ihtiyacı var”
İkinci el kıyafetlerin ihtiyacın ne kadarını karşıladığına ilişkin oran verebileceği bir veri olmadığını söyleyen Uçar, “Örneğin biz de ikinci el kıyafet bağışı kabul ediyoruz ancak bunun için ürünlerin çok iyi korunmuş, temiz ve yıkanmış, düzgün biçimde paketlenmiş olması gibi koşullarımız var. Bunun yanında hiç kullanılmamış ürünleri de bağış olarak kabul ediyor ve ihtiyaç sahibi hanelere ulaştırıyoruz. Bunların hepsi ihtiyacı karşılamak açısından şüphesiz önemli” diye konuştu.
Uçar, aynı bağışların doğal bir sınırı olduğunu da söyledi:
“Gelen ürünle çocuğun gerçek ihtiyacının her zaman birebir eşleşmesi mümkün olmayabiliyor. Burada sadece beden ya da ayakkabı numarasından söz etmiyoruz. Mevsim, kullanım amacı, model ve çocuğun neyi giymek istediği de önemli. Çocuğun herhangi bir monta ya da herhangi bir ayakkabıya değil, kendisine uyan ve gerçekten kullanabileceği ürüne ihtiyacı var. Tam da bu nedenlerle biz ağırlıklı olarak, özellikle bayram dönemlerinde açtığımız kampanyalarla kıyafet kodu satın alıp ailelere ulaştırıyoruz. Aileler ve çocuklar bu kodlarla kendi ihtiyaçlarını önceliklendirerek alışveriş yapabiliyor; bedenine, ihtiyacına ve tercihine uygun ürünü kendileri seçebiliyor. Bizim açımızdan en işlevsel ve en hak temelli model de bu. Çünkü burada tercih hakkını da gözetmek gerekiyor. Yoksulluk yaşayan bir çocuğun kıyafetinin sürekli başkaları tarafından belirlenmesi, onun zaten daralmış olan özgür alanını daha da daraltabiliyor. Kıyafet kodu ise hangi ihtiyacın önce karşılanacağına, hangi bedenin ya da modelin alınacağına aile ve çocuğun kendisinin karar vermesine imkân tanıyor.”
Uçar, bu yöntemin bir başka önemli tarafının da desteği alan kişiyi pasif bir yardım alıcısı konumuna yerleştirmemesi olduğunu belirtti. Kendi alışverişini yapabilmenin, kendi önceliğini ve tercihini belirleyebilmenin “yardım alıyorum” hissini ve bunun yaratabileceği damgalanmayı mümkün olduğunca azalttığını söyledi.
“Aile hangi ürüne ihtiyaç varsa ona ulaşabilmeli”
Uçar, “Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 27. maddesi de giyimi çocuğun yeterli yaşam standardının açık bir unsuru olarak tanımlıyor. Türkiye’de ihtiyaç sahibi hanelere yönelik eğitim yardımları var, Örneğin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları okul ihtiyaçlarına yönelik destek verebiliyor, Şartlı Eğitim Yardımı uygulanıyor” dedi. Ancak kıyafet ve ayakkabı açısından bakıldığında ailelerin ihtiyaç ortaya çıktıkça yeniden destek aramak zorunda kaldığını gördüklerini de ekledi.
Uçar’a göre burada yapılabilecek en somut şeylerden birinin düşük gelirli hanelerde yaşayan çocuklar için düzenli bir giyim ve ayakkabı desteğinin tanımlanması olabilir.
“Örneğin okul yılı başında ve kış öncesinde çocuk başına belirli bir destek sağlanabilir ve bu tutar güncel fiyatlara göre düzenli olarak yenilenebilir. Aile mont, ayakkabı, okul kıyafeti, iç giyim veya eşofman gibi o sırada gerçekten hangi ürüne ihtiyaç varsa ona ulaşabilmeli.”
Uçar’a göre bu desteğin aynı paketler yerine mümkün olduğunca nakit ya da belirli ürünlerde kullanılabilecek bir alışveriş desteği biçiminde olması da önemli:
“Çünkü her çocuğun bedeni, ihtiyacı ve tercihi farklı. Bazen aileye standart bir paket vermek yerine ona ihtiyacı olan ürünü seçebileceği alanı açmak hem daha işlevsel hem de daha onurlu bir destek biçimi oluyor.”
Uçar, kıyafet desteğinin tek başına çocuk yoksulluğunu çözmeyeceğini belirtti:
“Aynı aile kira, gıda, fatura, ulaşım ve eğitim giderleri arasında sürekli seçim yapmak zorunda kalıyorsa bir ihtiyacı çözünce diğeri ortaya çıkıyor. Bu nedenle kıyafet ve ayakkabı desteğini ücretsiz okul yemeği, eğitim giderlerinin karşılanması ve düzenli gelir desteği gibi politikaların parçası olarak düşünmek gerekiyor.”
Tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren Kürt siyasetçi ve Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana, Diyarbakır’da düzenlenen törenin ardından son yolculuğuna uğurlandı.
Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu/niha+
Tedavi gördüğü hastanede dün (29 Ağustos) yaşamını yitiren Kürt siyasetçi Mehdi Zana, bugün Diyarbakır’da son yolculuğuna uğurlandı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) milletvekilleri, il ve ilçe eş başkanları, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski eş başkanlarından Gültan Kışanak, belediye başkanları, Kürt siyasetçi Leyla Zana, Zana’nın akrabaları, mücadele arkadaşları ve sevenleri törende ve cenazede hazır bulundu.
Diyarbakır Belediyesi eski başkanı olan Zana’nın fotoğrafı belediye binasına asılırken, belediye önündeki törende konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Serra Bucak, Zana’nın kent hafızasıyla bütünleştiğini söyledi. “Halkın iradesi ve özgürlük mücadelesi yaşadıkça senin bıraktığın iz de yaşayacak” dedi.
Mehdi Zana’nın Diyarbakır Cezaevi’nden mücadele arkadaşı Abdullah Kanat, Zana’nın 12 Eylül’de yoğun bir işkenceye uğradığını hatırlatarak “Hem belediye başkanı olması hem de direniş içinde olması düşmanın ona yönlenmesine yol açmıştır” diye konuştu.
DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Zana’nınhalkının özgürlüğü için, halklar için sosyalizm ve demokrasi mücadelesi verdiğini söyledi ve başsağlığı diledi, mücadelesine sahip çıkacaklarını söyledi.
Buradaki törenden sonra Ulu Cami’ye yüründü. Ulu Cami’deki namazın ardından Zana, Yeniköy Mezarlığı’na defnedildi.
Zana’nın son yolculuğuna uğurlanışından fotoğraflar:
Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, kayyım sonrası Diyarbakır’daki kültür-sanat hareketliliğini değerlendirdi.
Soran Hosseini ile yönetmen Sherzad Hassan Radha imzası taşıyan “CM” adlı oyun 11. Amed Tiyatro Festivali kapsamında sahneleniyor, Foto: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 2024 yerel seçimlerinde kayyım yönetiminin ardından yeniden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne (DEM Parti) geçmesiyle beraber kentteki kültür-sanat hareketliliği arttı.
Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, FilmAmed Belgesel Film Festivali ve Amed Film Festivali, kentte son iki yıldır yoğun katılımla düzenlenen başlıca kültür-sanat festivallerinden.
Şehirdeki bu hareketliliği Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, Niha+ için değerlendirdi.
“Tiyatro, ilerleyişini devam ettirecek gibi görünüyor”
Şahin, yerel yönetimlerle beraber tiyatroda gözle görülür bir durum meydana geldiğini, özellikle ürünlerin ortaya konması ve daha fazla seyirciye ulaşılması gibi konularda ciddi bir ilerleme olduğunu söyledi. Şahin ayrıca, bu dönemde daha önce kayyım tarafından görevlerinden alınan tiyatrocuların tekrar görevlerine iade edilmesi ve işlerini yapmaya devam etmesinin bu ilerlemede etkisi olduğunu ifade etti:
Daha önce gelenekselleşmiş festivallerin son iki yıl içerisinde yerel yönetimler çatısı altında ve daha güçlü şekilde yapılması da bu dönemde gerçekleşti. Hem ulusal festivaller hem de en son yapılan, 19 ülkenin katıldığı Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, ITI (Uluslararası Tiyatro Enstitüsü) ve Büyükşehir Belediyesi organizasyonuyla yapılmıştı.
Ömer Şahin
Belediyelerin sanat alanına dair yaptığı kendi iç tartışmalarının geleceğe dair umutlu olduğunu düşündüğünü söyleyen Şahin, bunun olması için kayyım ataması veya başka bir siyasi baskı olmaması gerektiğini aktardı.
“Bir baskı oluşmadığı durumda tiyatronun kendi kurumsal ve sanatsal ilerleyişini devam ettirecek gibi göründüğünü” belirten Şahin, “Bununla beraber tiyatroların kendi içindeki eğitimin de bu dönemden sonra çok önemli olduğunu düşünüyorum,” dedi.
“Her ne kadar bütün tiyatro gruplarının kendi içinde yaşadığı ekonomik problemleri olsa da ileriki dönemde yerel yönetimler ya da başka kurumlar aracılığıyla amatör tiyatro gruplarının desteklenmesiyle, çıkan eserlere proje desteğinin sağlanması gibi yöntemlerle bu ekonomik sıkıntıların da aşılabileceğine inandığını” söyleyen Şahin, sözlerini şöyle noktaladı:
“Kendi içimizde, Amed Şehir Tiyatrosu özelinde baktığımız zaman, sanatsal vizyonla ilgili tartışmalar olumlu bir noktaya ulaştıktan sonra sanatsal üretimlerin de artacağını düşünüyorum.”
“Kayyım, kentin kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti”
Sinemacı Erhan Örs ise kayyım döneminin Diyarbakır’da kültür-sanatın yalnızca kurumsal altyapısını değil mekanla, dille ve toplumsal hafızayla kurduğu bağın doğrudan hedef alındığı bir tahribat süreci olduğunu ifade etti:
Belediyelere bağlı sanat merkezlerinin, tiyatro ve sinema birimlerinin işlevsizleştirilmesi ya da dönüştürülmesi, kamusal alanı kültürel üretimden arındırma çabasıydı. Kayyım, yalnızca kültür kurumlarını yönetmedi, kentin kendisini nasıl hatırlayacağına ve kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti. Sanatçılar bu süreçte ya tamamen kendi imkânlarıyla bağımsız alanlar açmak ya da üretimlerini yeraltına/alternatif mecralara çekmek zorunda kaldı. Amed Şehir Tiyatrosu bu örneklerden biri, yine yapılmaya devam eden gösterimlerini kayyım döneminde Amed Şehir Tiyatrosu’nun veya ZarokMa’nın sahne ve perdelerinde yapan FilmAmed gibi.
Erhan Örs
Kayyımın sona erdiğini ama kayyımın yarattığı kültürel rejimin tamamen sona ermediğini savunan Örs, son dönemdeki en belirgin değişimin kentin kültür-sanat üzerindeki özne olma iradesini yeniden hatırlaması ve kamusal alanın geri kazanılması yönündeki dinamizmi olduğunu ifade etti.
Örs, kültürel üretimin yeniden anadilinde, kendi çok katmanlı hafızasıyla ve yerel dinamikleriyle buluşabileceği bir zeminin inşa edildiğini ancak kayyım yıllarının yarattığı kurumsal boşluğun, mekân kaybı ve tahribatın bir günde silinmediğini söyledi.
“Bugünkü tablonun, bastırılmış bir hafızanın kentin sokaklarına, salonlarına ve atölyelerine sızdığını gösterdiğini” belirten Örs, kayyım döneminde kentteki sinemanın nasıl etkilendiğini şöyle anlattı:
“Bana göre sanat doğrudan mekân, arşiv ve kolektif paylaşım zeminleriyle beslenir. Kayyım döneminde en büyük sorun, filmlerin üretilmesinden ziyade izleyiciyle doğrudan, sansürsüz ve sansür mekanizmalarının gölgesinden uzak buluşabileceği bağımsız gösterim alanlarının yok edilmesiydi. Festivallerin, gösterimlerin ve atölyelerin sekteye uğraması seyirciyle kurulan organik diyaloğu zayıflattı, sinemacıları daha dar ağlar içinde dayanışma modelleri geliştirmeye mecbur bıraktı.”
Bugün gelinen noktada “üretim iştahının” yanı sıra özellikle kolektif eğitim, atölye çalışmaları ve gösterim zeminlerinde gözle görülür bir hareketlilik olduğunu söyleyen Örs, seyirci tarafında ise ciddi bir buluşma arzusu ve açlığının söz konusu olduğunu ifade etti:
“Mesele sadece Kürtçe film izleme talebi değil. İnsanların kendi şehirlerinin, kendi hafızalarının, kendi deneyimlerinin sinemada temsil edildiğini görmek istemesi. Kendi hikâyesini, dilini ve estetiğini perde üzerinde görmeye yönelik talep, salonları ve alternatif gösterim mekanlarını çok daha canlı kılıyor. Belki şehrin genç kesimini, üniversitelileri bu gibi etkinliklere katmak konusunda bazı eksiklikler var ama bu tür kamusal alana da kayyım halihazırda olmasa da diğer resmi kurumların baskısı ve gölgesi mevcut.”
Örs, Diyarbakır’ın sadece bölgesel değil uluslararası ölçekte de özgün bir estetik ve politik anlatı diline sahip bir merkez olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam etti:
“Eğer bağımsız üretimi destekleyen, kurumsallaşırken yerel inisiyatifleri ve bağımsız aktörleri merkeze alan çoğulcu bir kültür politikası sürdürülebilirse kent sadece tüketilen etkinliklerin değil bizzat teorinin, sinema estetiğinin ve sanatsal üretimin kalıcı bir merkezi haline gelecektir.”
Örs, “Sinema özelinde ise bu süreklilik, kendi hafızasına sahip çıkan, arşivini dönüştüren, genç kuşaklara üretim alanı açan ve bağımsız finansman/gösterim modelleri üretebilen sürdürülebilir bir ekosistemin yerleşmesi anlamına gelir,” diyerek sözlerini noktaladı.
Diyarbakır’da belediye tarafından toplanan sokakta yaşayan köpekler şehrin uzağında etrafı çitlerle çevrili alanda tutuluyor. Hayvan hakları savunucuları, bu alanın yetersiz olduğunu ve çok sayıdaköpeğin hayatını kaybettiğini söylüyor.
Fotoğraf: Elida Zerri
Diyarbakır’da belediye tarafından toplatılan ve yaklaşık sayıları 400 ila 600 arasında olduğu belirtilen sokakta yaşayan köpekler, bir ayı aşkın süre önce kurulan, şehir merkezi dışında ve etrafı çitlerle çevrili alanda tutuluyor.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ise alanı “Doğal Yaşam Alanı” olarak adlandırıyor ve tesisin ekim ayı sonunda tamamlanacağını, 15 bin hayvana bakabilecek kapasitede olacağını ifade ediyor. 195 dönüm alan üzerine kurulan bu “Doğal Yaşam Alanı,” hayvan hakkı savunucuları tarafından tepkiye sebep oldu.
Burak Özgüner Hayvan Hakları Çalışma Merkezi (BurHak) ve Yaşam İçin Yasa gibi birçok kuruluş ve hayvan hakları savunucuları, alanda personel olmadığını, mama ihtiyacının karşılanmadığını, şimdiye kadar 60-65 köpeğin bu alanda hayatını kaybettiğini duyuruyor.
Belediye ayrıca köpeklerin bakımlarının yapıldığını, günde iki öğün mama verildiğini aktarıyor.
“Biz bile o alanda yarım saat duramıyoruz”
Ekoloji aktivisti Elida Zerri, köpeklerin tutulduğu alanda yaşananları Niha+’a anlattı:
“Başka bir Hayvan Bakımevi var. Bu, Diyarbakır-Ergani yolu üzerinde, 20. kilometrede kalıyor. Ama bu yeni yapılan alan, buranın da ötesinde, şehir merkezinden daha uzakta, tamamen izole bir alan. Etrafı çitlerle çevrili. Çitlerin bazı yerlerine tül benzeri kumaşlar örtülmüş ancak bunlar sıcaktan korumuyor.”
Suların mavi depolarda tutulduğunu söyleyen Zerri, “O sular da güneşin altında kaynamış vaziyette. Hayvanlar kaynar su içiyorlar. 50 derece havada, tek bir ağacın olmadığı kurak bir alanda, güneşin altında bekletiliyorlar. Biz bile o alanda yarım saat duramıyoruz.” dedi.
Zerri, köpeklerin mamaya da eşit şekilde ulaşamadığını, verilen mamayı güçlü ve baskın köpeklerin yediğini, daha uysal ve güçsüz köpeklerin mama yiyemediğini söyledi:
“Bu hayvanlar karışık şekilde oraya konulmuşlar. Birbirleriyle kavga da ediyorlar tabii ki. Yaşlı ve hasta hayvanlar, küçük, uysal hayvanlar bu ortamda iç içeler.”
Alanda veteriner ve görevli olmadığını söyleyen Zerri, sadece inşaat bekçisinin orada olduğunu onun da her zaman olmadığını aktardı.
“Hayvanlar o alanda tamamen ölüme terk edilmiş”
“Bu hayvanlar o alanda tamamen ölüme terk edilmiş durumda. Orada her gün köpeklerin öldüğünü biliyoruz. Gittiğimizde buna şahit olduk. Şimdiye kadar 60-65 köpeğin öldüğünü, bize, oradaki görevli söyledi. Orada yaşananlar ne ahlaki ne de bilimsel.”
195 dönümlük bu alanda belediyenin çalışma başlatmadığını savunan Zerri, “Bir kazma vurulmadı, bir ağaç ekilmedi” diye konuştu.
“Duyumlarımıza göre Valilik sokakta yaşayan köpekler hakkında belediyeye baskı yapınca, büyükşehir ve ilçe belediyeler son hız tutabildiği hayvanı tutup o araziye götürdü.”
Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Özlem Tekin ile görüştüklerini söyleyen Zerri, sonuç alamadıklarını ifade ederek “Baro ve Amed Ekoloji Derneği’nden birkaç arkadaşla bir heyet oluşturup Tekin ile görüştük. Bize toplamaların durdulmayacağını, bir şey yapılamayacağını söyledi. Sağlık Daire Başkanı da aynı şeyi söyledi” dedi.
Ekolojik belediyecilik ile örtüşmüyor
Geçen hafta da yerel yönetimlerle görüştüklerini ifade eden Zerri, orada da taleplerimizi söylediklerini, raporlarını sunduklarını, kendilerine olumlu dönüş yapıldığını ama bugüne kadar hiçbir adım atılmadığını belirtti:
“İki gün önce de alandaydık. Durum aynıydı. Bu yapılanlar ‘ekolojik belediyecilik’ ile de örtüşmez. Ekoloji insan merkezcilik değildir.”
Zerri, bugün (25 Ağustos) Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Serra Bucak ile yapılan görüşmeden de bir sonuç çıkmadığını, Bucak’ın alanın “iyi” olduğunu savunduğunu söyleyerek sözlerini noktalayarak “Eylemlerimiz devam edecek” dedi.
Belediye: “Barınak kapasitedi aşıldı, 5 dönümlük geçici bir alan oluşturuldu”
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Veteriner İşleri Dairesi Başkanlığı, Niha+’ya yazılı bir açıklama göndererek bu alanın “geçici” bir süreliğine var olduğunu ve iyileştirmeler için çalışmalarına devam edeceklerini ifade etti.
Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Yeni hayvan mevzuatı kapsamında İçişleri Bakanlığı tarafından Valiliklere iletilen talimatlar doğrultusunda, Diyarbakır merkezde bulunan 4 ilçe belediyesi ile kırsaldaki 13 ilçe belediyesi tarafından sahipsiz hayvanların toplanması zorunludur.
Bu kapsamda ilçe belediyeleri tarafından toplanan hayvanların Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Hayvan Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’ne getirilmesi sonucunda, mevcut barınak kapasitesinin önemli ölçüde üzerine çıkılmıştır. Mevcut kapasitenin yetersiz kalması nedeniyle hayvanların sağlıklı ve güvenli koşullarda barındırılabilmesi amacıyla alternatif ve geçici yaşam alanlarının oluşturulması zorunluluğu ortaya çıkmıştır.
Büyükşehir Belediyemize ait yaklaşık 195 dönümlük ve çevresi kapalı doğal yaşam alanında, Ankara’dan gelen müfettişin gerçekleştirdiği incelemeler sonucunda, alan içerisinde geçici padoklar oluşturularak hayvanların bu alanlara alınması gerektiği belirtilmiştir. Mevcut barınak kapasitesinin aşılması ve bu yöndeki idari değerlendirmeler doğrultusunda, Fen Daire Başkanlığımız tarafından doğal yaşam alanı içerisinde yaklaşık 5 dönümlük geçici bir alan oluşturulmuştur.
Gerekli altyapı ve düzenlemelerin tamamlanmasının ardından, ilk etapta 120 hayvanın bu geçici alana nakli gerçekleştirilmiştir.
İlçe belediyelerinden toplanarak getirilen hayvan sayısının artmaya devam etmesi üzerine, doğal yaşam alanı içerisinde ikinci bir geçici alana daha ihtiyaç duyulmuştur. Bu kapsamda yaklaşık 10 dönümlük ikinci geçici alan oluşturulmuş ve her iki alanda da hayvanların güvenliğinin, barınma ve temel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi amacıyla gerekli iyileştirme ve düzenlemeler yapılmıştır. İkinci geçici alana da yaklaşık 480 hayvanın nakli gerçekleştirilmiştir.
Özellikle 5 ve 10 dönümlük bu iki alanın tamamen geçici amaçla oluşturulmuş olduğu bilinmelidir. Büyükşehir Belediyemizin yaklaşık 195 dönümlük doğal yaşam alanı projesi kapsamında kalıcı yaşam alanlarının yapımına yönelik ihale gerçekleştirilmiş olup, ihaleyi alan firma tarafından sahada hızlı bir çalışma programı başlatılmıştır.
Kalıcı yaşam alanlarının yapım çalışmalarının tamamlanmasının ardından, geçici alanlarda bulunan hayvanlar ile Hayvan Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’nde bulunan hayvanların, planlanan kalıcı yaşam alanlarına kademeli ve kontrollü şekilde nakilleri gerçekleştirilecektir.
Bu süreçte, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Veteriner İşleri Daire Başkanlığı ekipleri tarafından hayvanların sağlık kontrolleri, muayene ve tedavileri rutin ve günlük olarak sürdürülmektedir. Hayvanların mama ve su ihtiyaçları düzenli şekilde karşılanmakta; veteriner hekimlerimiz tarafından sağlık durumları takip edilerek gerekli görülen hayvanlara muayene ve tedavi uygulanmaktadır.
Doğal yaşam alanlarında yürütülen çalışmalar, yalnızca ilgili belediye birimlerinin değerlendirmeleriyle sınırlı tutulmamakta; hayvanseverler, hayvan dernekleri, ekoloji dernekleri ve ilgili sivil toplum kuruluşlarıyla gerçekleştirilen toplantı ve istişareler doğrultusunda yürütülmektedir.
Gerçekleştirilen toplantılarda derneklerin, hayvanseverlerin ve oluşturulan heyetlerin görüş ve talepleri doğrudan dinlenmekte; teknik olarak uygulanabilir ve hayvan refahına katkı sağlayacak öneriler değerlendirilerek çalışmalara yansıtılmaktadır.
Bu kapsamda, bağlı bulunduğumuz Genel Sekreter Yardımcımız Sayın Özlem Tekin’in bizzat katılımıyla hayvan dernekleri ve hayvanseverlerden oluşan heyetlerle toplantılar gerçekleştirilmiş, ayrıca söz konusu heyetlerle birlikte doğal yaşam alanı ziyaret edilmiştir. Gerçekleştirilen ziyaretlerde sahadaki mevcut durum yerinde incelenmiş, hayvanseverlerin ve dernek temsilcilerinin talepleri doğrudan dinlenmiş ve ilgili birimlere aktarılmıştır.
Bu istişareler sayesinde sahadaki çalışmaların hem teknik gereklilikler hem de hayvanların sağlık ve refahı gözetilerek yürütülmesine azami özen gösterilmektedir.
Büyükşehir Belediyesi olarak bundan sonraki süreçte de hayvanseverler, hayvan hakları dernekleri, ekoloji dernekleri ve ilgili sivil toplum kuruluşlarıyla iletişim ve istişare içerisinde çalışmalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.”
Ekoloji aktivisti Elida Zerri’nin dahil olduğu heyetin Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne 6 Ağustos’ta sunduğu rapor ise şu şekilde:
DİYARBAKIR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ KÖPEK TOPLAMA ALANI ZİYARET RAPORU
Ziyaret Tarihi: 06.08.2026
Ziyaretin Amacı
Bu ziyaret, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından sokaktan toplanan köpeklerin tutulduğu alandaki mevcut barınma koşullarını yerinde gözlemlemek, tespit edilen durumları kayıt altına almak ve kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Gözlemler
Ziyaret sırasında edinilen bilgiler ve yapılan gözlemler doğrultusunda;
Son bir ay içerisinde toplam 444 köpeğin toplama alanına getirildiği bilgisi paylaşılmıştır.
Aynı süre içerisinde 25 köpeğin yaşamını yitirdiği, ölümlerin önemli bir bölümünün köpeklerin birbirlerine saldırması ve parçalanması sonucu meydana geldiği ifade edilmiştir.
Toplama alanının toplam büyüklüğünün 195 dönüm olduğu belirtilmiştir.
Köpeklerin fiilen tutulduğu alanın ise biri 5 dönüm, diğeri 10 dönüm olmak üzere iki ayrı bölümden oluştuğu ve bu iki bölümde toplam yaklaşık 420 köpeğin barındırıldığı gözlemlenmiştir.
Yaralı, yaşlı, farklı cins, farklı cinsiyet ve özel bakım gereksinimi bulunan köpeklerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın aynı alanlarda birlikte tutulduğu görülmüştür.
Köpeklerin içme sularının plastik bidonlarda muhafaza edildiği, su kaplarının doğrudan güneş ışığına maruz kaldığı ve su kaynaklarını koruyacak herhangi bir gölgelik sisteminin bulunmadığı gözlemlenmiştir.
Değerlendirme
Yapılan gözlemler, mevcut barındırma modelinin hem hayvan refahı hem de sürdürülebilirlik açısından ciddi sorunlar içerdiğini göstermektedir.
Sınırlı alanlarda çok sayıda köpeğin bir arada tutulması; yaralanma, ölüm, hastalıkların yayılması, kronik stres ve saldırganlık riskini artırmaktadır. Yaralı, yaşlı ve özel bakım gerektiren hayvanların diğer hayvanlarla aynı alanlarda tutulması ise bu riskleri daha da büyütmektedir.
İçme sularının plastik bidonlarda ve gölgelik olmaksızın muhafaza edilmesi, özellikle yaz aylarında suyun sağlıklı şekilde korunmasını güçleştirmektedir.
Mevcut uygulamanın bu şekilde devam etmesi halinde hem hayvanların yaşam hakkı ve refahı hem de alanda görev yapacak personelin iş sağlığı ve güvenliği açısından ciddi sorunların ortaya çıkacağı değerlendirilmektedir.
Talepler ve Öneriler
Kısa Vadede Acilen Atılması Gereken Adımlar
Mevcut gözlemler doğrultusunda, hayvanların yaşam hakkı ve refahının korunması amacıyla aşağıdaki tedbirlerin ivedilikle hayata geçirilmesi gerekmektedir:
Sokaktan köpek toplama uygulamalarının derhal durdurulması.
Toplama alanlarında bulunan köpeklerin sağlık kontrollerinin, tedavilerinin, aşılarının ve gerekli bakım süreçlerinin tamamlanmasının ardından, alındıkları yaşam alanlarına geri bırakılması.
Bilimsel ve etik temellere dayanan “Kısırlaştır, Aşılat, Yerinde Yaşat” ilkesinin etkin ve yaygın biçimde uygulanması.
Belediyeler, kamu kurumları, özel sektör, fabrikalar, sivil toplum kuruluşları ve bireylerin katılımıyla kapsamlı bir sahiplendirme seferberliği başlatılması.
Sahiplendirmeyi artırmak amacıyla teşvik edici kampanyalar, kamuoyu bilgilendirme çalışmaları ve destek mekanizmalarının oluşturulması.
Uzun Vadede Yapılması Gerekenler
Mevcut projenin uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve hem hayvan refahı hem de çalışma koşulları açısından ciddi riskler taşıdığı değerlendirilmektedir. Bu kapsamda;
Barınma alanları yeniden planlanmalı; her 2,5 dönümlük alanda en fazla 60–80 köpeğin barınacağı şekilde küçük ve yönetilebilir yaşam üniteleri oluşturulmalıdır.
Hâlihazırda planlanan geniş ve toplu barındırma modeli yerine, hayvanların sosyal davranışları, güvenliği ve refahı gözetilerek bölümlendirilmiş yaşam alanları tasarlanmalıdır.
Çok sayıda hayvanın geniş fakat kontrolsüz alanlarda bir arada tutulmasının, zamanla sürüleşme ve vahşileşme riskini artıracağı; bunun hem hayvanlar hem de tesiste görev yapacak personel açısından ciddi güvenlik sorunları doğurabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Personelin güvenli, sağlıklı ve yönetilebilir çalışma koşullarına sahip olması sağlanmalıdır. Mevcut planlamanın çalışanların iş sağlığı ve güvenliği açısından da önemli riskler barındırdığı değerlendirilmektedir.
Hayvan refahına aykırı uygulamaların yalnızca etik bir sorun değil, aynı zamanda ilgili mevzuat çerçevesinde hukuki sorumluluk doğurabilecek nitelikte olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.
Alan içerisinde yağmur suyu hasadı sistemi kurularak otomatik suluklarla hayvanların sürekli temiz suya erişimi sağlanmalıdır.
Her yaşam ünitesine yeterli sayıda dayanıklı ahşap kulübe yerleştirilmelidir.
Yaz aylarında serinleme ve doğal davranışların desteklenmesi amacıyla uygun büyüklükte gölet veya su alanları oluşturulmalıdır.
Alanın iklim koşulları dikkate alınarak kapsamlı bir ağaçlandırma ve doğal gölgelendirme çalışması yapılmalıdır.
Hayvanların stres düzeyini azaltacak, doğal davranışlarını sergileyebilecekleri zenginleştirilmiş yaşam alanları (oyun, keşif ve dinlenme bölgeleri) oluşturulmalıdır.
Hayvanların yaşam hakkını esas alan, bilimsel verilerle desteklenen ve sürdürülebilir bir yönetim modeli; hem hayvan refahının korunması hem de toplum sağlığı ve güvenliği açısından zorunludur.
Bu rapor, 06.08.2026 tarihinde gerçekleştirilen ziyaret sırasında doğrudan yapılan gözlemler ve ziyaret esnasında paylaşılan bilgiler esas alınarak hazırlanmıştır.
*Rapordaki bazı sayıların haberdekinden farklı olmasının nedeni, raporun 6 Ağustos tarihinde sunulmasından kaynaklanıyor.