Marmara Ünivesitesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Aynı okulda ve aynı bölümde yüksek lisans yapıyor. Birgün, Dicle Haber Ajansı (DİHA), Dem TV, Rûdaw TV ve Sputnik Kurdistan ve bianet'te muhabir, editör, haber müdürü ve şef editör olarak çalıştı. "Haber Analizi ve Arşiv İncelemeleriyle: Türkiye'de 9 Gazete" kitabına katkıda bulundu. "Çîrokên Şêwra Ermenan" (Cervantes Yayınları) ve "Guldesteyek ji Baxê Rewanê" (Sor Yayınları) adlı kitapları bulunuyor. 2023 Musa Anter ve Özgür Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülü (Kürtçe haber dalında) sahibi.
31 Mart 2024 yerel seçiminden bu yana DEM Parti’nin 10 belediyesine kayyım atandı. Üç belediye başkanı AKP’ye geçti, bir başkan bağımsız kaldı. İki belediye başkanı DEM Parti’den ihraç edildi, bir başkan ise kesin ihraç istemiyle disipline sevk edildikten sonra istifa etti. En son Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı “Geri Çekilme İlkesi” kapsamında görevden ayrıldı.
31 Mart 2024 yerel seçimler öncesinde DEM Parti, belediye eş başkan adaylarını belirlemek için halk oylaması yaptı.
31 Mart 2024 yerel seçimleri DEM Parti açısından önemli bir seçim başarısı ortaya çıkardı.
Seçim sonrası ortaya çıkan tabloya göre DEM Parti, 3 büyükşehir, 7 il, 58 ilçe ve 10 belde olmak üzere 78 belediye kazandı.
Ancak bu tablo sonraki iki yıl içerisinde aynı kalmayarak değişikliğe uğradı.
Merkezi yönetim tarafından belediyelere kayyım atanması, seçilmiş başkanların partilerinden ayrılması, parti içi disiplin süreçleri ve eş başkanların görevlerinden ayrılması DEM Parti’nin kazandığı belediyelerin bugünkü tablosunu değiştirdi.
Bu süreçte dikkat çeken bir başka nokta ise, bu tablonun değişmesine neden olan gelişmenin sadece kayyım atamalarıyla ilgisinin olmaması.
Kayyım atanması, seçilmiş belediye yönetiminin merkezi idare tarafından görevden uzaklaştırılması anlamına geliyor. Ancak DEM Parti belediyeleri ayrıca istifa ve ihraçlarla da gündeme geldi. DEM Parti’den ihraç edilen bazı başkanlar ise belediye başkanlığını bağımsız olarak sürdürdü.
📊 İNFOGRAFİK | 31 Mart 2024’te DEM Parti’nin seçim bilançosu
78 BELEDİYE
3 Büyükşehir
7 İl
58 İlçe
10 Belde
Türkiye geneli DEM Parti oy oranı: %5,70
DEM Parti’nin 2024 yerel seçimlerine ilişkin derlenen veri setinde toplam 78 belediye ve yüzde 5,70 Türkiye geneli oy oranı yer alıyor.
Adayları halk belirledi
DEM Parti’nin 2024 seçimlerine hazırlanırken uyguladığı aday belirleme sistemi seçim sonucunun önemli parçalarından biriydi.
Parti, özellikle güçlü olduğu Kürt illerinde adaylarını ön seçim ve halk katılımına dayalı yöntemlerle belirledi.
DEM Parti’nin Ocak 2024’te yaptığı açıklamada yaklaşık 90 merkezde ön seçim yapılacağı, delegeler ve katılımcıların oy kullanacağı ve adayların yüzde 50+1 koşuluyla belirlenmesinin öngörüldüğü belirtildi. 8 Ocak 2024 tarihli parti duyurusunda ise 13-14 Ocak’ta 84 seçim çevresinde ön seçim yapılacağı ve yaklaşık 100 bin kişinin sandık başına gideceği açıklandı. DEM Parti, Silopi’ye ilişkin sonraki açıklamasında da 31 Mart seçimlerinde adaylarını ön seçimle belirlediğini açıkça belirtti.
📊 İNFOGRAFİK | Kürt illerinde aday belirleme
Aday adayları
↓
Halk toplantıları / parti tabanı
↓
Ön seçim – halk oylaması
↓
Kadın ve erkek eşbaşkan adayları
↓
31 Mart 2024
Kent uzlaşısı: Batıdaki seçim stratejisiydi
DEM Parti Kürt illeri dışındaki bölgelerde ise kent uzlaşısı adını verdikleri bir modelle adayları belirledi. Parti kent uzlaşısını farklı toplumsal ve siyasal kesimlerin, demokratik kitle örgütlerinin, kadın ve gençlik hareketlerinin, emek ve meslek örgütlerinin katılımıyla en geniş mutabakatı sağlamaya dönük bir yöntem olarak tanımladı.
📊 İNFOGRAFİK | İki Farklı Yöntem
Kürt illerinde: Ön seçim / halk katılımı
↕
Kürt illeri dışındaki bazı seçim çevrelerinde: Kent uzlaşısı / geniş toplumsal-siyasal ortaklaşma
İlk kayyım Hakkâri’ye
Seçim sonuçlarının netleşmesinin ardından, bundan önceki seçimlerden sonra olduğu gibi, DEM Parti belediyelerine kayyım atanma ihtimali gündeme geldi. DEM Parti’nin seçimden sonra kayyım uygulamasıyla karşılaşan ilk belediyesi Hakkâri oldu.
3 Haziran 2024’te Hakkâri Belediye Eş Başkanı Mehmet Sıddık Akış görevden uzaklaştırıldı ve belediyeye kayyım atandı.
Böylece 31 Mart seçimlerinden yalnızca iki ay sonra seçilmiş bir DEM Parti belediye yönetimi merkezi idarenin müdahalesiyle görevden uzaklaştırılmış oldu. Hakkâri’nin ardından kayyım uygulaması 2024’ün son aylarında peş peşe geldi.
📊 İNFOGRAFİK | 10 DEM Parti belediyesine kayyım
Belediye
Tür
Kayyım tarihi
Hakkâri
İl
3 Haziran 2024
Mardin
Büyükşehir
4 Kasım 2024
Batman
İl
4 Kasım 2024
Halfeti
İlçe
4 Kasım 2024
Dêrsim
İl
22 Kasım 2024
Bahçesaray
İlçe
29 Kasım 2024
Akdeniz
İlçe
Ocak 2025
Siirt
İl
Ocak 2025
Van
Büyükşehir
Şubat 2025
Kağızman
İlçe
Şubat 2025
TOPLAM: 10
4 Kasım: Mardin, Batman ve Halfeti
4 Kasım 2024’te Mardin Büyükşehir, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyım atandı.
Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Ahmet Türk, Batman Belediye Başkanı Eş Gülistan Sönük ve Halfeti Belediye Eş Başkanı Mehmet Karayılan görevlerinden uzaklaştırıldı. 22 Kasım’da Dêrsim Belediyesi, 29 Kasım’da ise Van’ın Bahçesaray Belediyesi aynı sürece dahil edildi.
2025’in başında Akdeniz ve Siirt; ardından Van Büyükşehir ve Kağızman belediyelerine de kayyım atandı.
📊 İNFOGRAFİK | 10 kayyımın dağılımı
2 Büyükşehir: Mardin, Van
4 İl: Hakkâri, Batman, Siirt, Dêrsim
4 İlçe: Halfeti, Bahçesaray, Akdeniz, Kağızman
📊 İNFOGRAFİK | Kayyımın DEM Parti’nin kazandığı il ve büyükşehirlerdeki oranı
31 Mart 2024’te: 10 il/büyükşehir belediyesi
↓
Kayyım atanan: 6 (Mardin, Van, Batman, Hakkâri, Siirt, Dêrsim)
↓
Oran: %60
Bu oran, kayyım uygulamasının DEM Parti’nin kazandığı il ve büyükşehirler üzerindeki ağırlığını gösteren en belirgin istatistiklerden biri.
Sandıktan çıkan başkanların siyasi statüsü değişti
Kayyım dışında bazı belediyelerde değişim, seçilmiş başkanların başka partilere geçmesiyle gerçekleşti. Bu kategoride dört belediye öne çıkıyor: Birecik (Mehmet Begit), Taşlıçay (Mehmetali Budak), İkiköprü (Halil İbrahim Karabulut), Kızıltepe (Zeyni İpek). Ancak bu dört dosyanın hepsi aynı biçimde sonuçlanmadı.
Birecik: Önce bağımsız, ardından AKP
Birecik Belediye Başkanı Mehmet Begit, 29 Nisan 2024’te dört belediye meclis üyesiyle birlikte DEM Parti’den istifa etti. Begit, istifasını açıklarken belediyeye dışarıdan müdahale edildiğini ileri sürdü ve görevine bağımsız olarak devam edeceğini açıkladı. Daha sonra Begit AK Parti’ye geçti.
Taşlıçay: “Hizmetlerimiz engelleniyor”
Ağrı Taşlıçay Belediye Başkanı Mehmetali Budak, 9 Ağustos 2024’te DEM Parti’den istifa etti. Budak, parti içerisinde bazı kişi ve kişiler tarafından belediye hizmetlerinin engellendiğini veya sekteye uğratıldığını savundu. Daha sonra AKP’ye geçti.
İkiköprü: DEM Parti’den AKP’ye
Batman’ın Beşiri ilçesine bağlı İkiköprü beldesinde DEM Parti’nin adayı Halil İbrahim Karabulut ve Celile Yıldız eş başkan adayı olarak gösterildi. DEM Parti’nin kendi açıklamasına göre İkiköprü’de seçim %58,98 oyla kazanıldı. Karabulut daha sonra partiden ayrıldı ve siyasi statüsü bağımsızlıktan AKP’ye geçişe uzandı.
Kızıltepe: İhraçtan önce istifa
Kızıltepe dosyası, “ihraç edilen başkanlar” başlığı altında verilmemeli. DEM Parti, 1 Ağustos 2024’te Zeyni İpek hakkında disiplin soruşturması başlattı. Aralık ayında İpek kesin ihraç istemiyle Merkez Disiplin Kurulu’na sevk edildi. Ancak DEM Parti’nin 26 Aralık 2024 tarihli resmi açıklamasına göre, İpek disiplin kurulunun kendisinden savunma istemesinin ardından partiden istifa etti. Yani ihraç kararı verilmeden önce parti üyeliğini sona erdirdi. İpek bağımsız olarak belediye başkanlığına devam etti.
📊 İNFOGRAFİK | Başkanların parti değişimleri
DEM Parti → AKP
Mehmet Begit (Birecik)
Mehmetali Budak (Taşlıçay)
Halil İbrahim Karabulut (İkiköprü)
DEM Parti → Bağımsız
Zeyni İpek (Kızıltepe)
İki başkan DEM Parti’den ihraç edildi
İdil Belediye Eş Başkanı Türkan Kayır, parti içindeki disiplin sürecinin ardından 19 Aralık 2024’te DEM Parti’den ihraç edildi. Partinin resmi açıklamasında Kayır ve belediye meclis üyesi Ekrem Şimşek hakkında yürütülen disiplin sürecinin sonuçlandırıldığı ve Kayır’ın partiden ihraç edilmesine karar verildiği belirtildi. Parti, Kayır’dan belediye başkanlığı görevinden istifa etmesini de istedi. Kayır ise görevinden ayrılmayarak bağımsız olarak devam etti.
Silopi: Jiyan Ormanlı
Silopi Belediye Eş Başkanı Jiyan Ormanlı da DEM Parti’nin disiplin sürecinden geçti. DEM Parti’nin 2025 tarihli resmi açıklamasına göre Ormanlı, “kolektif yönetim anlayışı” ile parti kararlarına ilişkin sorunlar nedeniyle kesin ihraç istemiyle Merkez Disiplin Kurulu’na sevk edildi. Disiplin süreci sonunda 6 Ağustos 2025’te DEM Parti’den ihraç edildi. Parti, Ormanlı’yı göreve başladıktan sonra kendisini tek yetkili görme eğiliminden vazgeçmemekle suçladı ve istifa etmesini istedi. Ancak Ormanlı’nın partiden ihraç edilmesi, Silopi Belediyesi’nin başka bir partiye geçtiği anlamına gelmiyor.
📊 İNFOGRAFİK | İhraç ve istifa ayrımı
İHRAÇ
Türkan Kayır (İdil)
Jiyan Ormanlı (Silopi)
İHRAÇ DEĞİL — İSTİFA
Zeyni İpek (Kızıltepe) – İpek hakkında kesin ihraç istemiyle disiplin süreci yürütüldü; ancak ihraç kararı verilmeden önce partiden ayrıldı.
Sağlık nedeniyle ayrılan eş başkan
Van İpekyolu Belediyesi Eş Başkanı Cevdet Altındağ, sağlık sorunları nedeniyle 17 Haziran 2025’te görevinden ayrıldı. DEM Parti’nin açıklamasına göre Altındağ’ın tedavi sürecinin daha uzun süreceği ve dinlenmesi gerektiği yönündeki doktor değerlendirmeleri sonrasında istifa konusunda görüş birliğine varıldı. Bu olayda belediye DEM Parti’den çıkmadı.
Bozova
Seçim sonrası belediyelerdeki değişimin bir başka örneği ise Bozova oldu. DEM Parti, 7 Temmuz 2026’da Bozova Belediye Eş Başkanı İsmail Yıldız’ın eşbaşkanlık görevinden alınmasına karar verdi. Partinin açıklamasına göre Yıldız’ın seçimlerden bu yana yürüttüğü görev, partiye ve ilgili kurullara ulaşan şikâyetler doğrultusunda yeniden değerlendirildi. Yakın zamanda kabul edilen Tutum Belgesi doğrultusunda “Geri Çağırma İlkesi” işletildi. Yıldız eşbaşkanlıktan alınırken belediye meclis üyeliği devam etti. Bu dosya, kayyım uygulamasından farklı bir mekanizmaya işaret ediyor: Merkezi yönetim tarafından görevden alma değil, partinin kendi iç denetim mekanizması.
Diyarbakır: “Geri Çekilme İlkesi”
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Doğan Hatun, 2026’da DEM Parti’nin “Geri Çekilme İlkesi” kapsamında görevinden ayrıldı. DEM Parti’nin 20 Temmuz 2026 tarihli açıklamasında Hatun’un ciddi sağlık sorunları yaşadığı, ayrıca iki yılı aşkın görev sürecinde yaşadığı eksik ve yetersizlikleri kendisinin de açıkladığı belirtildi. Parti kurulları Hatun’un görevden ayrılma talebini kabul etti. Burada da belediye DEM Parti yönetiminden çıkmadı.
📊 İNFOGRAFİK | 31 Mart’tan 2026’ya değişim haritası
78 – DEM Parti’nin resmi seçim bilançosu
↓
10 – Kayyım atanan belediye
↓
3 – AKP’ye geçen belediye başkanı (Birecik – Mehmet Begit, Taşlıçay – Mehmetali Budak, İkiköprü – Halil İbrahim Karabulut)
↓
1 – Bağımsız kalan başkan (Kızıltepe – Zeyni İpek)
↓
2 – DEM Parti’den ihraç edilen başkan (İdil – Türkan Kayır, Silopi – Jiyan Ormanlı)
↓
1 – Kesin ihraç sürecindeyken istifa eden başkan (Kızıltepe – Zeyni İpek)
↓
2 – Sağlık / geri çekilme kapsamında görevden ayrılan eşbaşkan (İpekyolu – Cevdet Altındağ, Diyarbakır – Doğan Hatun)
↓
1 – “Geri Çağırma İlkesi” uygulanan eşbaşkan (Bozova – İsmail Yıldız)
Seçimden sonra ortaya çıkan tablo
31 Mart 2024’te sandıktan çıkan tablo ile bugün arasındaki fark, yalnızca kayyım uygulamasıyla açıklanamıyor. Bir yanda merkezi yönetimin seçilmiş belediye başkanlarını görevden uzaklaştırdığı ve yerlerine valileri veya kaymakamları görevlendirdiği kayyım mekanizması bulunuyor. Diğer yanda belediye başkanlarının kendi siyasi tercihleriyle partiden ayrılması ve bazı durumlarda başka bir partiye geçmesi var.
Bunun yanında DEM Parti’nin kendi içindeki disiplin mekanizmaları da devreye girdi. İdil ve Silopi’de belediye başkanları partiden ihraç edildi. Kızıltepe’de ise kesin ihraç istemiyle disipline sevk edilen Zeyni İpek, ihraç kararı verilmeden önce istifa etti.
2025 ve 2026’da ise parti, eşbaşkanlık sistemi açısından yeni bir döneme girdi. İpekyolu’nda sağlık gerekçesiyle bir eş başkan görevden ayrıldı. Diyarbakır’da “Geri Çekilme İlkesi” işletildi. Bozova’da ise “Geri Çağırma İlkesi” uygulanarak bir eş başkan görevden alındı.
Bu tablo, DEM Parti’nin 31 Mart 2024’te kazandığı belediyelerin sonraki iki yılda dışarıdan müdahale, siyasi saf değiştirme, parti içi disiplin ve iç denetim olmak üzere farklı mekanizmalarla karşı karşıya kaldığını gösteriyor.
🗓️ KRONOLOJİ | 31 Mart 2024 – Temmuz 2026
31 Mart 2024: DEM Parti, kendi resmi bilançosuna göre 78 belediye kazandı.
29 Nisan 2024: Birecik Belediye Başkanı Mehmet Begit ve dört meclis üyesi DEM Parti’den istifa etti. Begit bağımsız devam edeceğini açıkladı.
3 Haziran 2024: Hakkâri Belediye Başkanı Mehmet Sıddık Akış görevden uzaklaştırıldı, belediyeye kayyım atandı.
Haziran 2024: İkiköprü Belediye Başkanı Halil İbrahim Karabulut DEM Parti’den ayrıldı.
1 Ağustos 2024: Kızıltepe Belediye Başkanı Zeyni İpek hakkında DEM Parti tarafından disiplin soruşturması başlatıldı.
9 Ağustos 2024: Taşlıçay Belediye Başkanı Mehmetali Budak DEM Parti’den istifa etti.
4 Kasım 2024: Mardin Büyükşehir, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyım atandı.
22 Kasım 2024: Dêrsim Belediyesi’ne kayyım atandı.
29 Kasım 2024: Bahçesaray Belediyesi’ne kayyım atandı.
19 Aralık 2024: İdil Belediye Eş Başkanı Türkan Kayır DEM Parti’den ihraç edildi.
26 Aralık 2024: Zeyni İpek, kesin ihraç istemiyle yürütülen disiplin sürecinin ardından DEM Parti’den istifa etti.
Ocak 2025: Akdeniz ve Siirt belediyelerine kayyım atandı.
Şubat 2025: Van Büyükşehir ve Kağızman belediyelerine kayyım atandı.
17 Haziran 2025: İpekyolu Belediye Eş Başkanı Cevdet Altındağ sağlık sorunları nedeniyle görevinden ayrıldı.
6 Ağustos 2025: Silopi Belediye Eş Başkanı Jiyan Ormanlı DEM Parti’den ihraç edildi.
7 Temmuz 2026: Bozova Belediye Eş Başkanı İsmail Yıldız hakkında “Geri Çağırma İlkesi” uygulandı.
20 Temmuz 2026: Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Doğan Hatun’un “Geri Çekilme İlkesi” kapsamındaki görevden ayrılma talebi kabul edildi.
DEM Parti İmralı Heyeti yaptığı yazılı açıklamada Öcalan’ın “Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır” dediğini aktardı.
Abdullah Öcalan
DEM Parti İmralı Heyeti, 2 Ağustos tarihinde İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmenin içeriğine dair yazılı bir açıklama yayınladı.
Heyetin açıklamasında Öcalan’ın Meclis gündemine gelmesi beklenen “çerçeve yasa” ile ilgili olarak “Henüz her şey çözülmüş değil. Negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yok” dediğini duyurdu.
İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Özgür Erol, 2 Ağustos tarihinde İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmişti.
Öcalan kamuoyu ile paylaşılan mesajında şunları dile getiriyor:
“Bin kilometrelik yol bir adımla başlar.
“Bu yasa ile tarihsel bir sorunu çözmek için yola çıkıyoruz. En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız.
“Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde nasıl büyük bir emek ve fedakârlık ortaya konulduysa, şimdi de demokratik cumhuriyet için aynı ciddiyetle çalışmak gerekiyor.
“Bu yalnızca Kürtlerin veya bir kesimin değil, bu topraklarda yaşayan herkesin ihtiyacıdır. Atılacak adım, ülkenin ve bölgenin kaderini etkileyecek; demokratik hukukun gelişmesinin, ekonomik olanakların büyümesinin önünü açacaktır. Bu, 86 milyon için yapılacak büyük bir hizmettir.
“Toplumun örgütlülüğüyle tarihsel bir çıkış yapacağız. Bu adımın barışa ve ekonomiye devasa katkısı olacaktır.
“Henüz her şey çözülmüş değildir. Ancak negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yoktur. Önemli olan bu adımın doğru anlaşılması ve herkesin sürecin başarısı için sorumluluk üstlenmesidir.
“Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır.”
Cumhuriyet tarihi boyunca yasalar “çocuk” dese de, yargı hep “yetişkin” dedi. Seyid Rıza’nın oğlundan Erdal Eren’e, Mazlum İçli’den Emrah Bayram’a uzanan çizgide devlet, çocukları birer “hukuki yük” ve “potansiyel fail” olarak görüp “yaş büyütme” pratikleriyle cezalandırdı. Bugün Meclis komisyonlarında tartışılan ve çocuklara ağırlaştırılmış müebbetin yolunu açan yargı paketleri ise, aslında on yıllardır mahkeme koridorlarında uygulanan bu “fiili yetişkin yargılamasının” yasallaştırılmasından ibaret.
Yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren
Türkiye’de çocukların yetişkinler gibi yargılanıp cezalandırılması, tarihi çok eskilere dayanan ve istisna olmayan bir politika. Dêrsim Katliamının ardından, “isyana liderlik ettiği iddiası”yla yargılanan Seyid Rıza, oğlu Resik Hüseyin ile birlikte 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildi. İdamlar sırasında, yaşı küçük olmasına rağmen Hüseyin mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek babasının gözleri önünde asıldı. Seyid Rıza’nın da yaşı küçültüldü.
Seyid Rıza ve Oğlu Hüseyin
Yine Erdal Eren bu konuyla ilgili gündeme gelen başka bir isim. 12 Eylül 1980 askerî darbesi sırasında idama mahkûm edilen Eren, darbe yönetimince yaşı 18’den küçük olmasına rağmen kemik yaşı inceleme talepleri reddedilip fiilen yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de asılarak infaz edilen 17 yaşındaki bir çocuktu
1990’lar ve 2000’li yıllar bu konunun çok daha fazla gündeme geldiği yıllar oldu. Bu konuda kamuoyunun yakından bildiği güncel örneklerden biri Mazlum İçli dosyası. 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum İçli, 6-8 Ekim 2014’te yaşanan Kobani protestoları sırasında Yasin Börü ve arkadaşlarının öldürülmesinden sorumlu tutuldu. Olay saatinde 140 kilometre uzakta bir düğünde müzik çaldığı HTS kayıtları ve düğün görüntüleriyle ispatlanmasına rağmen, 14 yaşındaki çocuğa tıpkı bir yetişkin gibi 124 yıl 8 ay hapis cezası verildi.
Nazan Maksudyan: “Çocuk hakları red ediliyor”
Berlin Freie Universität’den Prof. Dr. Nazan Maksudyan, bu sistemi çocuk haklarının reddi üzerinden değerlendiriyor:
”Siyasi hakların kullanılması ve herhangi bir siyasi eylemin sergilenmesi, Nadera Shalhoub-Kevorkian’ın ‘çocukluğun iptali’ olarak tanımladığı duruma yol açar. Bu çocuklar kendi çocukluklarından kovulur ve çocuk hakları reddedilir. Çoğunlukla aşırı siyasallaştırılmış ‘teröristler’, suçlular veya suça meyilli gençler olarak tasvir edilen bu çocuklar, daha sonra hiçbir pişmanlık duymadan işkenceye maruz bırakılır, hapse atılır, mahkum edilir ve öldürülür.”
Prof. Dr. Nazan Maksudyan
“Siyasi muhalif çocuklar, yasal olarak ‘kanunla ihtilaf halindeki çocuklar’ şeklinde tanımlanıp taş atan Kürt çocuklarının bedenlerinde sembolleşerek hukuk ve devlet önünde çocukluklarını kaybederler” diyen Maksudyan, ideal çocuğun siyaset alanının dışında tahayyül edilmesi nedeniyle, devlete karşı muhalif eylemlere katıldıkları an siyasi özneler olarak görüldüklerini ve korunmalarına, haklarına dair endişeler bir kenara bırakıldığını kaydediyor.
Vaka Dosyası: Yaş Büyütme ve Yetişkin Yargılamaları Anatomisi
Resik Hüseyin (Seyit Rıza’nın Oğlu)
1937
16 yaşında olmasına rağmen İstiklal Mahkemesi heyeti tarafından yaşı kâğıt üzerinde keyfi olarak 21’e çıkarıldı. Hiçbir tıbbi inceleme yapılmadı.
Sonuç: Babası Seyit Rıza ile birlikte Elazığ Buğday Meydanı’nda asılarak idam edildi.
Erdal Eren
1980
17 yaşında bir lise öğrencisiydi. Avukatının kemik yaşı tespiti için Adli Tıp Kurumu’na sevk talebi mahkeme heyeti tarafından reddedildi ve doğrudan yetişkin kabul edildi.
Sonuç: Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi kararıyla henüz 17 yaşındayken asılarak idam edildi.
Cüneyt Ertuş
1998
16 yaşında gözaltına alındı. Yaşı kâğıt üzerinde büyütülmese de, dönemin DGM pratiğiyle “çocuk” kimliği tamamen yok sayılarak yetişkin bir fail gibi yargılandı.
Sonuç: Yetişkin infaz hükümlerine tabi tutularak uzun süreli hapis cezasına çarptırıldı.
“Taş Atan Çocuklar” (TMK Mağdurları)
2006-2010
Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 9. maddesindeki değişiklikle, sokak eylemlerine katılan 15-16 yaşlarındaki yüzlerce çocuk “kanun eliyle” doğrudan yetişkin sayılarak DGM ve Özel Yetkili Mahkemelerde yargılandı.
Sonuç: Fiilen yaşları büyütülmüş kabul edilerek 10 ile 20 yıl arasında değişen cezalara çarptırıldılar.
Emrah Bayram
2009
15 yaşında gözaltına alındı. Hastanede doktorun “Yaşı büyütülecek kişi bu mu?” diyerek hazırladığı bilimsel olmayan raporla, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) itirazına rağmen mahkeme heyeti tarafından tek celsede 7 yaş birden büyütüldü.
Sonuç: Ağır Ceza Mahkemesi’nde yetişkin olarak müebbet ve 10 yıl 5 ay hapis cezası aldı. Hukuksuzluğa imza atan heyet yıllar sonra FETÖ’den ihraç edildi.
Mazlum İçli
2014
14 yaşındayken, olay saatinde 140 kilometre uzakta bir düğünde olduğu kamera ve HTS kayıtlarıyla saniye saniye ispatlanmasına rağmen bilimsel ve dijital deliller yargı tarafından yok sayıldı.
Sonuç: Çocuğun üstün yararı ve masumiyet karinesi bütünüyle ihlal edilerek, tıpkı bir yetişkin gibi 124 yıl 8 ay hapis cezası verildi.
Zaim Hişman Ali
2026
Resmi kimlik evraklarında 18 yaşının altında bir çocuk olduğu açıkça belgelenmesine rağmen, mahkeme heyeti bu resmi evrakları dikkate almayarak kâğıt üzerinde yaşını büyüttü.
Sonuç: Yaşının büyütülmesiyle yargılandığı Ağır Ceza Mahkemesi’nde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Eren Keskin: “Devlet aklının istediği raporları veriliyor”
Hukuk sisteminin yaş büyütme ile ilgili yaklaşımını İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, bir devlet politikası olarak değerlendiriyor:
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti maalesef ki bir hukuk devleti olma iddiasında bulunmasına rağmen bir hukuk devleti değil. Yazılı hukukuyla uygulama birbirinden farklı. Bırakın uluslararası hukuku, kendi iç hukukunu dahi uygulamıyor. Çocuklarla ilgili duruma gelince Türkiye, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin tarafı. Ancak bugüne kadar özellikle siyasi yargılamalarda hiçbir zaman Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne uygun bir davranış içinde olmadı.”
İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Foto: MA
“Bırakın askeri darbeleri bu coğrafya iki büyük soykırım yaşadı. 1915 Ermeni ve diğer Hristiyan halklarımıza yönelik soykırım, 1938 soykırımı…” diyen Keskin bütün bu soykırım ve katliamlarda birçok çocuğun yaşamını yitirdiğini kaydederek “Yakın dönemde taş atan çocuklar olsun, yine Mazlum İçli davasında olduğu gibi asla çocuğun üstün yararı ilkesine uygun davranmadılar. Kendi politik anlayışları doğrultusunda bir cezalandırma pratiği sergilediler” değerlendirmesini yapıyor.
Mazlum İçli
Yaşı büyütülerek müebbet hapis verilenler
Erdal Eren ve Mazlum İçli’nin durumları halen hafızalarda tazeyken, yine iki çocuğun benzer yöntemlerle yaşlarının büyütülüp ağır cezalara çarptırıldıkları ortaya çıktı.
Bunlardan 2009 yılından bu yana tutuklu olan Emrah Bayram. Bayram’ın yaşı büyütüldü ve Bayram müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
11 Ekim 1994 doğumlu Emrah Bayram, 27 Eylül 2009 tarihinde Bitlis merkeze bağlı Kayalıbağ köyü kırsalında çıkan çatışma sırasında HPG’li olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Bayram, “suça sürüklenen çocuk” kategorisinde yargılanarak tutuklandı. Emniyetin girişimleri üzerine yaşının büyük olduğuna dair rapor alınması için Bitlis Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Hastane, Bayram’ın 22 yaşında olduğuna dair rapor düzenledi. İtiraz üzerine 1 Eylül 2009’da bir kez daha aynı rapor hazırlandı.
Avukatlar, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden yargılama sürecinde müvekkillerinin Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesini istedi. Mahkeme, hastanenin raporunu 26 Nisan 2011’de İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderdi. ATK, hastane raporuyla yaşın belirlenmesinin zor olduğunu belirtti.
Ağustos 2012 Tarihli Resmi Verilere Göre
SİYASİ DAVALARDA ÇOCUK BİLANÇOSU
9.931Yargılanan Çocuk
10 BİN+2012 Yılı Eklendiğinde
Yargılanan
Mahkûm Edilen
2002
358 (129)
2003
545 (93)
2004
134 (13)
2005
150 (12)
2006
474 (23)
2007
900 (211)
2008
948 (178)
2009
2.036 (1.589)
2010
3.312 (1.522)
2011
874 (166)
Kaynak: CHP MV. Turgut Dibek’in soru önergesine Adalet Bakanlığı’nın verdiği yanıt / DGM (2002-2004) ve ÖYM (2004-2011) verileri.
Çocuk mahkemesi yerine ağır cezada yargılandı
Mahkeme, buna rağmen karar duruşmasında Bayram’ın doğum tarihinin 1987 olarak düzeltilmesine karar verdi. Yaşı 7 yaş birden büyütülen Bayram, Çocuk Mahkemesi yerine ağır cezada yargılandı ve müebbet hapis ile 10 yıl 5 ay hapse mahkum edildi. O dönem Bayram’ın avukatlığını yapan Osman Çelik tutuklanınca avukatsız kalan Bayram, yeni avukatına vekalet vermek için gittiği noterde “yaşı küçük olması nedeniyle” işlem yapamadı. Noter işlemleri ancak anne ve babasının gelmesiyle yapılabildi. Mahkemenin verdiği ceza ise 26 Nisan 2013’te Yargıtay’da onandı.
Söz konusu hukuksuzlukta imzası bulunan Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi savcısı Mehmet Ali Canavcı, üye hakim Ahmet Ödül ve mahkeme başkanı Behçet Aşılar, 15 Temmuz 2016’daki askeri kalkışma sonrası “FETÖ” soruşturması kapsamında görevden alındı.
Başka bir örnek: Zaim Hişman Ali
Diğeri de Rojavalı Zaim Hişman Ali. 2024 yılında ortaya çıkan bilgilere göre Ali’ye 17 yaşındayken ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.
Zaim Hişman Ali, 13 Ekim 2019 tarihin Türkiye’nin Til Ebyad’a yönelik operasyonunda gözaltına alınıp 8 Kasım 2019’da Türkiye’ye getirildi ve 13 Kasım 2019’da tutuklandı. Bundan 7 ay sonra, 26 Haziran 2020’de ise tek celsede ‘ağırlaştırılmış müebbet’ verildi. Bu ceza üç ay sonra, 23 Eylül 2020’de İstinaf Mahkemesi’nde, 16 Şubat 2022 tarihinde ise Yargıtay tarafından onaylandı.
Eren Keskin, mahkemelerin yaş büyütme yaklaşımlarında Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) pozisyonuna şu sözlerle dikkat çekiyor:
“Burada esas tartışılması gereken mesele yıllardır dile getirdiğimiz gibi hem işkencenin bir devlet politikası olması hem de Adli Tıp Kurumunun bu tür olaylarda tek yetkili merkez olması. Kemik yaşına göre yaş büyütmeler, Mazlum İçli dosyasında olduğu gibi, taş atan çocuklar döneminde olduğu gibi ya da cinsel istismara uğrayan çocuklarda olduğu gibi adli tıp bir resmi bilirkişi kurumu olarak maalesef ki yargının istediği ya da devlet aklının istediği raporları veriyor. Bu sistematik, büyük bir cezasızlık politikası hüküm sürüyor. Kaldı ki bugünlerde ‘suça sürüklenen çocuk’ kavramını dahi tartışmaya açan, çocukların yetişkin gibi cezalandırılmasını öngören birtakım değişiklikleri de tasarlamaktadır.”
“Özellikle siyasi davalarda kaldı ki burada esas mesele tabii ki Kürt çocuklarıdır, Kürt çocukları ile ilgili davalarda bu çocuk hakları sözleşmesi hiçbir şekilde uygulanmıyor. Aslında sadece siyasi nedenle değil. Hangi nedenle olursa olsun bence Türkiye Cumhuriyeti devleti yargısı çocuğun üstün yararı ilkesini tümden görmezden geliyor.”
“Siyasî özne olarak kabul ediliyorlar”
Prof. Dr. Maksudyan, normal şartlarda sistem tarafından siyasetin dışında tahayyül edilen çocukların devlete muhalif eylemler içinde yer aldıklarında istisnai biçimde siyasî özne olarak kabul edildiklerine ve çocuklukla ilişkilendirilen koruma önceliğinin bir kenara bırakıldığına dikkat çekiyor:
“1 Mayıs 2013’te Taksim’de henüz 17 yaşında olan D.A. polisin attığı gaz bombası kartuşuyla başından ağır yaralanıp, kafatası kırıldığında İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, “Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Tam bir radikal mensuptur. Yaptığımız hiçbir eksik ve yanlış işlem yoktur” diyerek bu bakışı özetlemiştir. D.A.’nın çocukluğunu “örgüt üyeliği” bitirmiştir. Hakim muhafazakâr anlayışa göre, çocukların politizasyonu ve siyasal eylemliliği yetişkinler tarafından kandırılmak, manipüle ve istismar edilmek şeklindedir. Bu çocuklar bir çırpıda terörist, örgüt üyesi, anarşist, çapulcu diye etiketlenir.”
Hasan Erdoğan: “En çarpıcı örnek yaş büyütme”
Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nden Avukat Hasan Erdoğan da Türkiye’deki ceza sisteminin çocukları yargılarken çocuk olarak görmediğini belirtiyor:
“Aslında çocuk adalet sisteminin, Türk ceza sisteminin çocuklara bakışının en çarpıcı en net örneği bu yaş büyütme meselesi. Çünkü bizim sistemimiz çocukları ceza yargılamasında çocuk olarak görmüyor. Sadece tırnak içerisinde çocuk diyor. Yaşı küçük suçlu olarak görüyor. Ama bazen o yaş küçüklüğünü işte Erdal Eren’de olduğu gibi, daha sonra birkaç örneği daha oldu, tabii onlara idam cezası verilmedi ama cezaları ağırlaştırıldı, örneği çok bunun. Bu en çarpıcı, en tipik örneği aslında yaş büyütme meselesi. Yani orada aslında güdülen şey kısasa kısas dediğimiz cezalandırma.”
Avukat Hasan Erdoğan
“Amaçlanan şey çocuk adalet sistemindeki düzenlemelerde olduğu gibi çocuğun tekrar toplumla bütünleştirilmesi, toplumla barışması değil” diyen Erdoğan değerlendirmesine şöyle devam ediyor:
“Çocuğun cezalandırılması amaçlanıyor çoğu zaman ve bu yaş büyütme meselesi de bunun en tipik örneği. Aslında pek çok zaman TMK kapsamında yargılanan, kamuoyunca taş atan çocuklar olarak bilinen davalarda pek çok hak ihlali maalesef ceza yargılamalarında çocuklar aleyhine tamamen gerçekleşti. Yani çünkü o dönemin başbakanı 2007 yılında ‘kadın da olsa, çocuk da olsa biz gereğini yapacağız’ dedi ve 2008 yılında Terörle Mücadele Kanununda değişiklikler yapıldı. O çocuklar siyasal suçlara bakan mahkemelerde yani çocuk mahkemelerinde yargılanmaları gerekirken o mahkemelerde yargılandı.”
Yaş büyütmenin “yasal” kılıfı: Yeni yargı paketi
Uzmanların işaret ettiği devlet aklının bu cezalandırıcı pratiği, şimdilerde yeni bir yasa teklifiyle doğrudan kanun maddesi haline getirilmeye çalışılıyor. “Yeni nesil çeteler”in gündem olmasının ardından iktidar tarafından Meclis’e sunulan ve Adalet Komisyonu’nda görüşülmeye başlanan “Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, çocukların yetişkinler gibi yargılanmasının önünü tamamen açıyor.
18 maddeden oluşan teklife göre, mevcut yasaların tanıdığı yaş küçüklüğü indirim oranları değiştirilecek. Böylece ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren fiillerde verilecek ceza 12-15 yıldan 13-18 yıla çıkarılacak. Kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak 15-18 yaş grubundaki çocuklar hakkında yaş indirimi uygulanmayabilmesi de mümkün olacak ve çocukların doğrudan müebbet hapis cezası almasının önü açılacak. Teklifle birlikte “suça sürüklenen çocuk” ifadesi ise “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilecek.
AKP, düzenlemeyle suçun önlenmesini amaçladığını belirtirken, hak savunucuları, muhalefet milletvekilleri ve STK’lar düzenlemenin “çocuğun üstün yararı” ilkesini tamamen ortadan kaldırdığını belirtiyor.
YENİ YARGI PAKETİ ÇOCUKLAR İÇİN NE GETİRİYOR?
Cezalarda Artış ve İndirimlerin İptali
Madde 2
15-18 yaş arası çocuklar için hapis cezalarının alt ve üst sınırları artırılıyor. Kasten öldürme ve ağır yaralama suçlarında, kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak yaş indirimi uygulanmayabilecek.
Sonuç: Çocukların ağır cezalara ve müebbet hapse çarptırılmasının önü doğrudan açılıyor.
Önce Kapalı Cezaevine
Madde 6-7
Çocuk hükümlülerin cezalarının infazına doğrudan “çocuk eğitimevlerinde” başlanması kuralı kaldırılarak, infaza öncelikle çocuk kapalı ceza infaz kurumlarında başlanması hükmü getiriliyor.
Sonuç: Belli süre ceza alan çocuklar istisnalar dışında doğrudan kapalı kurumlara kapatılacak.
Tekerrür Yaşı 15’e İndiriliyor
Madde 3
Mevcut kanunda suçu işlediği sırada 18 yaşını doldurmamış çocuklar için suçta tekerrür (suçun tekrarı) hükümleri uygulanmazken, bu yaş sınırı yeni paketle 15 yaşa düşürülüyor.
Sonuç: 15 yaşını dolduran çocuklar, yetişkinler gibi tekerrür hükümlerine ve mükerrir infaz rejimine tabi tutulacak.
İnfaz Hesaplaması Değişiyor
Madde 8
Koşullu salıverilme hesaplanırken 15 yaş altındaki çocukların cezaevinde geçirdiği 1 günün 2 gün sayılması kuralı; kasten öldürme, cinsel suçlar, uyuşturucu ve örgüt kurma suçlarında iptal ediliyor.
Sonuç: Ağır suç isnat edilen 15 yaş altı çocuklar, yetişkinlerle aynı infaz hesaplamasına maruz kalacak.
“Suça Sürüklenen” Yerine “Adli Süreçteki” Çocuk
Madde 16
Hukuki mevzuatta ve Çocuk Koruma Kanunu’nda yer alan “suça sürüklenen çocuk” (SSÇ) ibaresi tüm metinlerden çıkarılarak yerine “adli süreçteki çocuk” tanımlaması getiriliyor.
Gerekçe: İktidar bu değişikliği “soruşturma aşamasında önyargıyı ve doğrudan suç isnadını engellemek” olarak açıklıyor.
18 maddeden oluşan teklife göre, mevcut yasaların tanıdığı yaş küçüklüğü indirim oranları değiştirilecek. Böylece ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren fiillerde verilecek ceza 12-15 yıldan 13-18 yıla çıkarılacak. Kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak 15-18 yaş grubundaki çocuklar hakkında yaş indirimi uygulanmayabilmesi de mümkün olacak ve çocukların doğrudan müebbet hapis cezası almasının önü açılacak. Teklifle birlikte “suça sürüklenen çocuk” ifadesi ise “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilecek.
AKP, düzenlemeyle suçun önlenmesini amaçladığını belirtirken, hak savunucuları, muhalefet milletvekilleri ve STK’lar düzenlemenin “çocuğun üstün yararı” ilkesini tamamen ortadan kaldırdığını belirtiyor.
18 Maddelik Yargı Paketine Yönelik
MUHALEFETİN İTİRAZLARI
Aliye Coşar (Antalya) & Gizem Özcan (Muğla)
“Çocukların suça sürüklenmesi sadece asayiş olayı olarak görülemez, sosyal devletin devreye girmesi ve eğitimden kopuşun önlenmesi gerekir. Cezaları artırmak tek başına yeterli olsaydı önceki düzenlemelerde bu sorun çözülmüş olmaz mıydı? Teklif sadece çocuğun ve ailesinin cezasını artırıyor.“
Beritan Güneş Altın (Mardin)
“Teklif bilimsel verilerden tamamen uzaktır ve sadece cezalarla suçun önüne geçilemez.“
Selcan Taşcı (Tekirdağ)
“Kademeli ceza artırımını desteklemekle birlikte; suç işlenmeden önce önleyici tedbirlerin alınması ve rehabilitasyonun mutlak suretle etkili bir ıslah mekanizmasına dönüştürülmesi gerekmektedir.“
İdris Şahin (Ankara)
“Düzenleme, mevcut çocuk adalet sistemini ileriye taşıyacak hiçbir adım içermemektedir.“
Sevda Karaca (Gaziantep)
“Bütün çocukların hakları için böyle bir cezalandırma mümkün değildir. Cezaevine tıkma pratiği bütün çocukların haklarını yok etmek anlamına gelir; acıları büyütür, mağduriyetleri artırır. Eğer bunu yaparsanız suç oranları düşmez, daha fazla artar. Sizi uyarıyoruz!“
“Çocuğu yaşı küçük suçlu olarak görüyor”
Avukat Hasan Erdoğan, yargı sisteminin çocuklara bakışını ve yasa tasarısındaki cezalandırma mantığını şöyle açıklıyor:
“Bizim sistemimiz çocukları ceza yargılamasında çocuk olarak görmüyor. Sadece tırnak içerisinde çocuk diyor. Yaşı küçük suçlu olarak görüyor. Burada aslında güdülen şey kısasa kısas dediğimiz, cezalandırma. Amaçlanan şey çocuğun tekrar toplumla bütünleştirilmesi, toplumla barışması değil. Evrensel hukuk normlarında ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde 18 yaşın altındaki her birey çocuktur ve devlete pozitif yükümlülükler yükler. Ama bu yaş büyütme ve çocuk yargılamalarıyla birlikte, özellikle çocuk tutukluluğuyla devlet bu yükümlülükleri ihlal ediyor.”
Erdoğan, çocukların suç örgütlerinin eline düşmesini engelleme gerekçesiyle sunulan yasa tasarısına da şu sözlerle itiraz ediyor:
“Bu iç kamuoyuna yönelik politik bir davranış. Cezaların arttırılması hiçbir zaman suçun önlenmesine fayda sağlamamıştır. Bundan 10 yıl kadar önce 36 sivil toplum örgütü ile ‘Çocuk cezaevleri kapatılsın’ girişimi başlatmıştık. O zaman Türkiye’de 3 tane çocuk cezaevi vardı, şu an 7 tane oldu. Yeni yasa tasarısında çocuklara ve anne babalara yönelik cezai yaptırımlar düzenlenmiş durumda. Neden o çetelere katılıyorlar? Annesinin, babasının durumu nedir? Bunların üstüne gitmek yerine yasanın gerekçesinin aksine… çünkü yasanın gerekçesinin taslak halinde öyle bir hüküm var, ilk maddede: Çocukları suç örgütlerinin eline düşmekten kurtarmak amacıyla hazırlıyoruz diyorlar. Ama düzenleme içerisinde öyle bir şey yok. Sadece çocukların yargılanmasının yetişkinlerle birebir aynı değil ama yetişkinlere yakın bir şekilde yapılmasını öngörüyorlar. Mesela çocuklar hüküm giydiğinde cezaevinden alıp eğitim evlerine veriyorlar. Şu anki taslakta diyor ki, eğitim evine verilebilmesi için cezaevi izleme kurulunun olumlu raporu olması lazım. Yani şimdi o zaman çocuğu sürekli cezaevlerinde tutacaksınız. Çünkü eğitim evine gittikleri zaman okula gidebiliyorlar. İşte hafta sonları ya da ayda bir kez iki kez izinleri var. Aileleriyle görüşebiliyorlar. Ama kapalı cezaevinde sadece bir kez açık görüş var, bir saat.”
“Hiçbir mesele gerçek anlamda tartışılmıyor”
Eren Keskin ise Ahmet Minguzi’nin öldürülmesi ile ilgili davada ve sonrasında bir tartışmanın yaratıldığını ve çocukların artık yetişkinler gibi yargılanması gerektiğinin belirtildiğini hatırlatıyor:
“Bu durumdan da en başta siyasi nedenle ile yargılanan çocuklar tabii ki en büyük etkilerini görecekler. Bu coğrafyada maalesef hiçbir mesele gerçek anlamda tartışılmıyor. İfade özgürlüğü önündeki büyük engeller nedeniyle birçok kurum ve kişi gerçek görüşlerini açıklamıyorlar. Ama şunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti altına imza attığı sözleşmelere çocuklar dahi söz konusu olsa uygun davranmıyor. Sözleşmeleri ihlal ediyor.”
Yeni teklif çocuklarla birlikte ailelere yönelik de kimi cezai sorumluluklar yüklüyor. Türk Ceza Kanunu’nun “Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali”ni düzenleyen 233. maddesinde yapılan değişiklikle, çocukların bakım, eğitim veya gözetim yükümlülüğünü ihmal eden ana ve babaya verilecek hapis cezaları artırılıyor. Ayrıca bu ihmal veya ihlaller neticesinde çocuğun kasten öldürme veya ağırlaşmış yaralama suçlarını işlemesi durumunda, şikayet aranmaksızın ebeveynlere verilecek cezaların yarısından iki katına kadar artırılması öngörülüyor.
Bu durum 2006’dan sonra Kürt illerinde gerçekleşen toplumsal olaylar üzerine Terörle Mücadele Kanunu’ndaki değişiklikleri hatırlatıyor. Bu değişikliklerle Kürt ebeveynlerin çocuklarını gösterilere gönderdikleri için cezalandırılabilmelerini de yasallaştırdı. 2011 yılında, siyasi taş atma eylemlerine katılan çocukların ebeveynlerinden ayrılarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “Sevgi Evleri” adı verilen yetiştirme yurtlarına kapatılacağı açıklamasıyla ebeveyn sorumluluğunun altı bir kez daha çizildi.
Maksudyan, çocukların bu iddialara rağmen cezalandırıldığını belirtiyor:
“Çocukların korunmasına odaklanan bu iddialara rağmen, siyasallaşmış Kürt çocukları aslında ağır şekilde cezalandırılıyordu. İnsan Hakları Derneği (İHD), Türk devletinin Kürt çocuklarına uyguladığı, işkence de dahil olmak üzere şiddeti ifşa etti. 2007-2008 yılları arasında 1500’den fazla çocuk, ağır ceza mahkemelerinde terörle ilgili suçlardan yargılanarak ortalama 25 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya kaldı (İnsan Hakları Derneği [İHD], 2008). 2008 yılında çocuklar, Abdullah Öcalan’a kötü muamele yapıldığı iddialarına karşı düzenlenen gösterilerde yine çok sayıda sokaktaydı. Bu gösteriler sırasında da yüzlerce çocuk tutuklandı.”
Söz konusu yasa tasarısı gündem gelmesinin ardından hak örgütleri ve sivil toplum kuruluşları çeşitli etkinliklerle ve açıklamalarla tasarıya tepki gösteriyor.
Hak savunucuları da tepkili
15 Temmuz’da 160 örgütün bir araya gelerek oluşturduğu Çocuklar İçin Adalet Ortak Çağrı Grubu, teklifin çocuk haklarına ilişkin bilimsel verileri, uluslararası yükümlülükleri ve saha deneyimlerini göz ardı ettiğini belirtti. TİHEK’in Tekirdağ Karatepe Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na ilişkin raporuna dikkat çekilerek, 288 kişilik kapasiteye sahip kurumda 432 çocuk tutulduğu kaydedildi.
16 Temmuz tarihinde de çocuk hakları savunucuları Meclis’in Dikmen Kapısı önünde bir araya gelerek “Bu bir çocuk koruma değil, vazgeçme yasasıdır” pankartı açıldı. Büşra Çelik, “Sorun çocuklar değil. Çocuklar cezalandırılmamalı, desteklenmeli” dedi.
Kendisini fesheden PKK’nin 30 gerillasının Irak’ın Süleymaniye şehrinde silahlarını yakmasının üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yıllık süreçte Kürt tarafının üzerine düşeni yaptığını söyleyen DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, iktidarın ve hükümetin ise beklentileri karşılamadığını düşünüyor.
11 Temmuz 2025 tarihinde Kürdistan Bölgesi’nde gerçekleşen silah yakma töreni, Foto: Yeni Yaşam gazetesi
11 Temmuz 2025 tarihinde Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye şehrinde bulunan Casene Mağarası’nda 30 PKK gerillasının silahlarını yakma törenin üzerinden tam bir yıl geçti.
Kendilerini Barış ve Demokratik Toplum Grubu olarak tanıtan PKK gerillaları, silahlarını yakmadan önce yaptıkları açıklamada”Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz. Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz” ifadelerini kullandılar.
DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Foto: İlke Tv
“Demokratik siyasetin önü açan bir adımdı”
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, bir yıl önce gerçekleşen törende silahların yakılmış olmasını, “Gömülen silahlar çıkarılır, kırılan silahlar onarılır, bırakılan silahlar yeniden alınır ama yakılan silahlar bir daha kullanılamaz” sözleriyle değerlendiriyor. PKK’nin 12. Kongresi’nde silahlı stratejik olarak bir mücadele aracı olmaktan çıkardığını hatırlatarak, 11 Temmuz 2025 tarihinde gerçekleşen töreni de demokratik siyasetin önünü açan somut bir adım olarak yorumluyor:
“Aynı samimiyeti göremedik”
“Sayın Öcalan ve PKK, o günden bu yana üzerlerine düşenleri fazlasıyla yerine getirdiler ve süreçte samimi olduklarını gösterdiler” diyen Bayındır, aynı samimiyeti ve ciddiyeti devlet ve iktidardan göremediklerini belirtiyor.
Meclis’te kurulan Komisyon’un önemli bir adım olduğunu kaydeden DBP Eş Başkanı Keskin Bayındır yazılan raporda “Kürt sorunu” ifadesinin geçmemesini hatırlatıyor: “Biz yine de barışta ve çözümde ısrarcı olduk. Süreç aylarca ‘mağaralar’ meselesine indirgendi, ‘teyit ve tespit’ denen ama süreci yavaşlatmaktan başka bir işe yaramayan mekanizmalarla sürecin önü tıkandı. Doğrusunu söylemek gerekirse devlet ve iktidar bu bir yıllık süreçte üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmekten uzak kaldı. Buna rağmen Sayın Öcalan’ın ısrarlı barış arayışı sürecin devamını sağladı.”
“Somut adım bekleniyor”
Bölgesel ve uluslararası medyanın ve pek çok ülke yetkilisinin tarihi bir adım olarak değerlendirdiği bu törenin ardından geçen bir yılda Kürt tarafının “Kürt sorununu çözümü”, Türkiye’deki iktidarın ise daha çok silahsızlanmanın gerçekleşmesi çerçevesinde ele aldığı süreç, son aylarda “çerçeve yasa” etrafında gelişen tartışmalara kilitlenmiş durumda.
Geçen bir yıllık süreçte toplumun ve demokratik siyasetin, iktidardan somut adım beklendiğini sözlerine ekleyen Bayındır, sürecin, “güzel sözler ve temennilerle yürüyemeyecek aşamaya” geldiğini düşünüyor: “Yasal adımlar elzem hale gelmiştir. Çünkü demokratik siyasetin önünü hukuki anlamda çerçeve yasa açacaktır.”
Bayındır bekledikleri yasaya dair şunları belirtti:
“Bu yüzden, çerçeve yasanın bütünlükçü, kapsayıcı bir şekilde Meclis’e gelmesi gerekiyor. Yasaya dair bir bilgimiz yok, bize gelen bir şey olmadı. Bu yasaya ilişkin basına bir takım söylemler düştür. Şayet, basında çıkan haberler doğru ise yasanın sürece katkısı olmayacaktır.
“Bu süreç, yüz yılı aşan bir meseleyi şiddet sarmalından hukuk zeminine çekme sürecidir. Geleceği konuşulan çerçeve yasa teklifini Sayın Öcalan ‘Kök Yasa’ olarak değerlendirdi. Kök yasa kök hücre gibi kendisinden yeni yasalar çıkarabilecek bir yasa olmalıdır. Kapsayıcı ve bütünlüklü, şiddet zeminini tümüyle ortadan kaldırabilecek güçte olmalıdır. Palyatif yasa teklifleri, pişmanlığı dayatan kanunlarla bu zemin sağlanamaz.”
Keskin Bayındır Abdullah Öcalan’ın statüsüne dair de beklentileri olduğunu kaydediyor. Bayındır’a göre sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan’ın hukuki statüsünün mutlaka olması gerekiyor:
“Sayın Öcalan, ‘Ben bu haliyle daha fazla devam edemem’ diyorsa ve devlet müzakereleri yürütmek istiyorsa bu sorunu çözmelidir. Sayın Öcalan’ın hukuki statüsü bizler için Kürt halkının statüsüdür. Yaklaşımın bu ciddiyette olması gerekmektedir.
“Savaşı sonlandırma potansiyeli taşıyan ve Kürt meselesinin demokratik çözümünü hedefleyen bu süreç aynı zamanda ülkenin demokratikleşmesine de kapı aralama sürecidir. Bunu aynı zamanda tarihi bir fırsat olarak da görmek gerekiyor. Bu gerçekliğe rağmen, ayrı ayrı ele alındığında sürecin yürümesi mümkün hale gelmez. Silah bırakan gerilla demokratik siyaset yapabilmeli, tüm toplumsal alanlarda üretim içine girebilmelidir. Barış gündelik siyasete göre, siyasi ajandalar ve seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar ciddi bir iştir. Herkesin bu hassasiyetle bakması gerektiğini düşünüyorum.”
Yeni Dönemin Sinyalleri
1 Ekim 2024Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarıyla tokalaşması.
1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında yaşanan dikkat çekici bir temas, kamuda “yeni bir siyasi iklimin” habercisi olarak yorumlandı. Bahçeli, DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer milletvekilleriyle tokalaştı. Bu jest hem Meclis salonunda hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gazetecilerin bu tokalaşmanın anlamını sorması üzerine Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde de barışı tesis etmeliyiz” dedi.
Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Artık şu hakikat kabul edilmelidir. Bugün İsrail saldırganlığına karşı hem içeride hem dışarıda çatışma alanlarından çok uzlaşma zeminlerinin öne çıkarılması gerekmektedir” ifadelerini kullandı.
22 Ekim 2024Bahçeli’nin grup toplantısındaki Öcalan çağrısı.
Bu açıklamaları takiben 22 Ekim 2024’te Bahçeli, partisinin grup toplantısında, Öcalan’a doğrudan seslenerek şu çağrıyı yaptı: “Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiği, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığını gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. …Hodri meydan, buna varız.”
24 Ekim 2024Ömer Öcalan’ın İmralı mesajı.
24 Ekim 2024’te ise DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bir gün önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüklerini açıkladı ve Öcalan’ın şu mesajını paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”
Kayyımların ve Yasakların Gölgesinde Bir Süreç!
30 Ekim 2024Ahmet Özer’in tutuklanması ve kayyım süreci.
Ancak Kürt meselesinde çözüme ve barışa yönelik bu işaretler, devam eden kayyım atamaları ve yasak kararlarıyla gölgelendi. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamaları, “Gerçekten Kürt meselesinde çözüm isteniyor mu?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Yerel seçimlerde CHP ve DEM Parti arasında yapılan “kent uzlaşısı” kapsamında Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Ertesi gün yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy kayyım olarak atandı.
Kasım 2024DEM Partili belediyelere kayyım atamaları.
Ardından Kasım 2024’te, sırasıyla DEM partili Mardin, Batman, Urfa Halfeti, Dersim ve Van Bahçesaray belediyelerine de belediye eş başkanlarının “terör” cezaları gerekçe gösterilerek kayyım getirildi.
21 Kasım 2024Öcalan’a getirilen yeni avukat görüş yasağı.
Tüm bunların üzerine, 21 Kasım 2024’te, Öcalan’la görüşme talep eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Öcalan’a 6 Kasım’da yeni bir altı aylık avukat görüş yasağı getirildiğini öğrendi.
26 Kasım 2024Bahçeli’nin temas çağrısını yinelemesi.
26 Kasım’da Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda “22 Ekim 2024 tarihli grup toplantımızdan itibaren ne demişsek aynen yanındayız. İmralı’yla DEM Grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor, çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz” dedi.
DEM Parti Heyeti İmralı’da
28 Aralık 2024DEM Parti milletvekillerinin İmralı ziyareti.
Uzun bir sürenin ardından 28 Aralık 2024’te DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı’da Öcalan’la görüştü. Heyet ertesi gün kamuoyuyla Öcalan’ın, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluktur” mesajını paylaştı.
30 Aralık 2024KCK’den çözüm iradesi açıklaması.
Ardından 30 Aralık 2024’te KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, Medya Haber’e yaptığı açıklamada, “Önderliğimizin ortaya koyduğu çözüm iradesinin arkasındayız. Türk devleti, AKP-MHP iktidarı, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünen devletin kendisi, gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymalıdır” dedi.
Ocak 2024İmralı Heyeti’nin meclis görüşmeleri.
Ocak 2024 boyunca İmralı Heyeti, TBMM’de grubu bulunan MHP, AKP, CHP, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’yle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin ardından heyet, 22 Ocak 2025’te Öcalan ile ikinci kez buluştu.
13 Şubat 2025KCK’nin Öcalan’dan gelen mektubu açıklaması.
13 Şubat 2025’te ise KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık Öcalan’dan bir mektup aldıklarını belirterek, “Kürt sorununu savaş zemininden çıkarıp demokratikleşme zeminine çekmek için bir çalışma yürütüyor” dedi. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra, 15 Şubat’ta, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde, İçişleri Bakanlığı Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atadı.
18 Şubat 2025HDK operasyonları ve tutuklamalar.
Bu gelişmeler olurken, 18 Şubat 2025’te Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) operasyonlar yapıldı. Aralarında siyasi parti yöneticileri, sendikacılar, sanatçılar ve gazetecilerin bulunduğu 52 kişi gözaltına alındı; 21 Şubat’ta bunların 30’u tutuklandı. HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş bu operasyonları “barışa komplodur” diyerek eleştirdi.
Öcalan’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
27 Şubat 2025Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”.
DEM Parti heyeti, 27 Şubat 2025’te, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Heyet görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajını İstanbul’da kamuoyuyla paylaştı.
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan mesajda Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”
1 Mart 2025PKK’nin ateşkes ilanı.
PKK, Öcalan’ın bu çağrısının ardından 1 Mart’ta ateşkes ilan ettiğini duyurdu. PKK’nin yaptığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hayata geçmesinin önünü açmak için, bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. Önder Apo’nun istediği şekilde parti kongresini toplamak için hazırız. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için de Önder Apo’nun bizzat yönlendirmesi ve yürütmesi gerekir” denildi.
21 Mart 2025Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları.
Ardından Kürtler, 21 Mart 2025 Newrozu’nu başta dört parça Kürdistan olmak üzere, dünyanın pek çok kentinde milyonlarca kişinin katılımıyla kutladı. Newroz’a katılım yoğunluğu Kürt basını tarafından Öcalan’ın çağrısına destek olarak yorumlandı.
İmamoğlu Tutuklaması, Sırrı Süreyya’nın “Şüpheli” Ölümü
19 Mart 2025Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması.
Newroz’un ardından gündem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sarsıldı. 19 Mart 2025’te, “Kent uzlaşısı” konulu “terör” ve “yolsuzluk” iddialarıyla başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart 2025 tarihinde tutuklandı. Kürt hareketi İmamoğlu’nun tutuklanmasını sürece yapılan “provakatif bir müdahale” olarak değerlendirdi.
15 Nisan 2025Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlanması ve vefatı.
Çok geçmeden İmralı heyeti üyesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 15 Nisan günü İstanbul’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Önder 18 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdi ancak kurtarılamadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Binlerce kişi Önder’i son yolculuğuna “Sırrı’ya sözümüz barış olacak” sloganlarıyla uğurladı.
8 Mayıs 2025DEM Parti’nin suikast şüphesi açıklaması.
Cenazeden beş gün sonra DEM Parti, “2 Nisan’da, otopark görevlisi Sırrı Süreyya Önder’in aracını kullanırken lastiklerden gelen sesten şüphelenmiş ve aracı servise götürmüştür. Yapılan incelemede, aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiği tespit edilmiştir” açıklamasını yaptı. Bu bilginin paylaşılmasının ardından kamuoyunda “Sırrı Süreyya’ya suikast mı yapıldı?” sorusu tartışılmaya başlandı.
PKK Kendini Feshetti, Silahlar Yakıldı
12 Mayıs 2025PKK’nin kendini feshetme kararı.
Önder’in yasının tutulduğu günlerde, 12 Mayıs 2025’te, PKK kendini feshettiğini ve silahları bıraktığını duyurdu. PKK açıklamasında, “Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. …PKK tarihi misyonunu tamamladı. PKK 12. Kongresi, PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” dendi. Bu karar üzerine farklı çevrelerde lehte ve aleyhte pek çok tartışma başladı, “Devlet hangi adımları atacak?” sorusu toplumun gündemine oturdu. KCK’den yapılan açıklamada ise, PKK’nin silah bırakmasını istemeyen birçok gücün KCK ile görüşmek istediği duyuruldu.
9 Temmuz 2025Öcalan’ın 1999’dan beri ilk videolu çağrısı.
Öcalan 9 Temmuz 2025’te yeni bir çağrıda bulundu. Ancak bu seferki çağrısı videolu bir çağrıydı. Bu, Öcalan’ın 1999 yılından beri ilk videolu görüntüsüydü. Öcalan videoda “27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim” ifadelerini kullanarak, “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir” dedi.
11 Temmuz 2025Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah yakma töreni.
Bu videolu mesajda yer alan Öcalan’ın “Önce sen ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır” sözlerine istinaden KCK ilk adımı attı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 15’i kadın 30 gerilladan oluşan “Barış ve Demokratik Toplum Grubu”, 11 Temmuz 2025’te, pek çok gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı bir törenle silahlarını yaktı.
5 Ağustos 2025Meclis’teki komisyonun ilk toplantısı.
Bu töreni takiben, başkanlığını TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin yer aldığı (İYİ Parti hariç) 51 kişilik bir komisyon, çözüm süreci kapsamında ilk toplantısını 5 Ağustos’ta gerçekleştirdi. Komisyonun ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirlendi.
Ağustos 2025’ten günümüze yaşananlar
10 Ağustos 2025Bahçeli’nin TV100 açıklaması.
10 Ağustos’ta TV100’e konuşan Bahçeli, sürecin yıl sonuna kadar tamamlanacağını, PKK’nin silahları yakmasının güçlü bir mesaj taşıdığını ifade ederek, “Silah gömülürse tekrar çıkarılabilir; yakmak ise ‘bir daha elimizi silaha sürmeyeceğiz’ demektir” dedi.
19 Ağustos 2025TBMM önünde beyaz toros olayı.
19 Ağustos’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun dördüncü toplantısı öncesinde TBMM önünde beyaz bir toros ateşe verildi.
28 Ağustos 2025DEM Parti’nin İmralı görüşmesi.
28 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın görüşmede, “Demokratik toplum, barış ve entegrasyonun, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini belirttiği” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca Öcalan’ın bunun için “bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine” vurgu yaptığı belirtildi.
25 Eylül 2025DEM Parti’nin yasal düzenleme açıklaması.
25 Eylül’de DEM Parti yaptığı açıklamada Meclis’teki komisyonun dinleme aşamasını tamamlamak üzere olduğunu belirterek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” dedi. DEM Parti, sürecin ikinci aşamasında Komisyon’un yasama çalışmalarına odaklanacağını belirterek, Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’daki değişiklikler ile kayyım düzenlemeleri, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve anadilinde eğitim gibi konularda öneriler hazırladıklarını duyurdu.
1 Ekim 2025Erdoğan’ın teşekkür mesajı.
1 Ekim’de, TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yürüten Devlet Bahçeli’ye ve DEM Parti’ye teşekkür etti.
7 Ekim 2025Bahçeli’nin komisyon görüşmesi önerisi.
7 Ekim tarihli MHP Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli, komisyon üyelerinden bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesini önerdi ve SDG’nin silah bırakması için Öcalan’ın çağrı yapmasını istedi.
13 Ekim 2025Asrın Hukuk Bürosu’nun İmralı ziyareti.
13 Ekim’de, Asrın Hukuk Bürosu avukatları İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etti. Öcalan “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir” dedi.
26 Ekim 2025KÖH’ün çekilme açıklaması.
26 Ekim’de, PKK kendini feshettiği için Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) Yönetimi adıyla Kandil’de düzenlediği basın toplantısında, Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan tüm gerilla güçlerinin “Medya Savunma Alanları”na çekilmekte olduğunu açıkladı. 17 Kasım’da ise silahlı güçlerin Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından da çekildiği duyuruldu. KÖH Yönetimi, “atılan bu yeni adımın Türkiye’de barışa ve demokratikleşmeye hizmet edeceğine inandığını” belirtti.
18 Kasım 2025Bahçeli’nin İmralı’ya gitme çıkışı.
18 Kasım’da Bahçeli, MHP grup konuşmasında kimsenin Öcalan ile görüşmemesi halinde üç arkadaşı ile İmralı’ya gideceğini duyurdu.
21 Kasım 2025CHP’nin itirazı ve komisyondan çıkan evet oyu.
21 Kasım’da CHP, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun Öcalan ile görüşmesine karşı olduğunu açıkladı. Aynı gün Komisyonu’nun on sekizinci toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının kapalı oturumunda AK Parti, MHP, DEM Parti, TİP ve EMEP’in “Evet” oyları sonucu Öcalan ile görüşme önerisi kabul edildi.
24 Kasım 2025Komitenin İmralı ziyareti.
24 Kasım’da “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”ndan, AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin oluşturduğu bir komite İmralı’ya giderek Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi.
2 Ağustos 2025Suriye’de başlayan çatışmalar.
Bu arada Ağustos 2025’ten itibaren Suriye ve Rojava’da Türkiye’deki süreci etkileme ihtimali yüksek pek çok gelişme yaşandı. Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile omurgasını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında, 2 Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve El-Kefse yakınlarında ilk çatışmalar yaşandı. Çatışmalar Eylül’de Halep ve çevresinde yoğunlaştı.
26 Aralık 2025Şêx Meqsûd ve Eşrefiye çatışmaları.
26 Aralık’ta, Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt asayiş güçleri arasında çatışmalar başladı. Taraflar, 1 Nisan 2025’te Kürt mahallelerinde sadece Kürt asayiş güçlerinin kalmasını, SDG’nin Halep’te kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı. Ancak sonrasında Şam SDG’yi anlaşmaya uymamakla suçlayarak, mahallelerin yakınlarına Suriye ordusu tanklarını konuşlandırdı.
27 Aralık 2025SOHR’un Suriye hükümetinin yolları kapattığına dair açıklaması.
27 Aralık’ta Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye hükümetinin Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye giden ek yolları kapattığını ve sivillerin bu bölgelere erişimini engellediğini bildirdi.
4 Ocak 2026SDG ve Şam görüşmeleri.
4 Ocak 2026‘da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki Kürt heyeti Şam’da geçici yönetim yetkilileriyle görüştü. Toplantıya ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun komutanlarından Kevin Lambert de katıldı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada SDG’nin entegrasyonu konusunun görüşüldüğü ve sonuca ulaşıncaya kadar toplantılara devam edileceği duyuruldu.
Ocak Ayı Başı (Görüşmeler)Paris’te eşzamanlı görüşmeler.
Şam’da SDG ile görüşmelerin yapıldığı günlerde Paris’te de önemli görüşmeler vardı. Görüşmelerde Suriye’yi Dışişleri Bakanı Esad Şabani ve İstihbarat Başkanı Hussein Salameh, İsrail’i ise İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet temsil etti. ABD adına görüşmelere ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı. Aynı günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te bulunması dikkat çekti. Görüşmelerin ardından İsrail ve Suriye arasında bazı konularda anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
Birkaç Gün SonraSDG’den Şam toplantısının sabote edildiği açıklaması.
Birkaç gün sonra SDG Genel Komutanlık üyesi Siphan Hemo, 4 Ocak Şam toplantısının sabote edildiğini açıkladı. Hemo, “Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şêx Meqsûd mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu” açıklamasında bulundu.
Ocak Ayı BaşıReuters’ın İsrail-Suriye pazarlığı haberi.
Reuters’ın haberine göre ise Ocak ayı başında Şam, Paris ve Irak’ta kapalı kapılar ardında bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirildi. Paris’teki görüşmede Suriyeli yetkililer İsrail tarafına SDG’ye verdiği desteği kesmesini istedi. Suriye hükümetinin, SDG kontrolündeki bazı bölgelerde sınırlı bir operasyon fikrini de gündeme getirdiği ve çekinceyle karşılaşmadığı belirtildi. İsrail’in ise karşılığında, Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılması başta olmak üzere bir dizi talebini Şam yönetimine kabul ettirdiği ileri sürüldü. Reuters’ın bu haberine Suriye ve ABD’den doğrulama ya da yalanlama gelmedi.
7 Ocak 2026Kürt mahallelerine yönelik artan saldırılar.
7 Ocak 2026’da Suriye geçiş hükümeti Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki tüm Kürt asayiş noktalarını “askeri hedef” ilan etti ve mahallelere yönelik saldırılar arttı. Suriye Arap Ordusu mensubu silahlı kişilerin işlediği savaş suçlarıyla büyük bir insani kriz yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren Kürt kadın asayiş görevlisi Deniz Çiya’nın cansız bedeninin bir binadan, “Allahu Ekber” sloganları eşliğinde aşağı atıldığı görüntüler Kürtlerde infial yaratırken, insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine neden oldu.
8 – 11 Ocak 2026Suriye Ordusunun Halep kontrolü.
Yaşanan yoğun çatışmaların ardından Suriye Ordusu 8 Ocak 2026’da Eşrefiye Mahallesi’ne, 11 Ocak 2026’da ise Şêx Meqsûd Mahallesi’ne girerek Halep ilindeki kontrolün Suriye ordusunda olduğunu ilan etti.
9 Ocak 2026AB heyetinin Şam ziyareti.
9 Ocak 2026’da AB Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Şam’a giderek Ahmed Şara ile görüştü. Von der Leyen Suriye için 620 milyon euroluk destek paketi açıkladı. Kürt mahallelerine yönelik saldırılar devam ederken, AB’nin Şam ziyareti kamuoyunda eleştirilere neden oldu
17 Ocak 2026DEM Parti heyetinin İmralı ziyareti.
17 Ocak 2026’da DEM Parti heyeti İmralı’da Öcalan ile görüştü. Çatışmalar nedeniyle son derece endişeli olduğunu belirten Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak değerlendirdi.
17 Ocak 2026Suriye hükümetinin kapalı askeri bölge ilanı.
17 Ocak’ta Suriye hükümeti, SDG kontrolündeki Rakka dahil Fırat’ın batısındaki bölgeyi “kapalı askeri bölge” ilan ederek Tabka’nın bazı bölgelerine taarruz başlattı. SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekileceğini açıklamasıyla birlikte Şam yönetimi güçleri kente girmeye başladığını duyurdu.
17 Ocak 2026Erbil toplantısı.
17 Ocak’ta Mazlum Abdi, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Tom Barrack ve KDP Başkanı Mesud Barzani Erbil’de bir araya geldi. Görüşme sonrası Federe Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Her iki taraf, sorunların barışçıl çözümü ve yeni Suriye’nin bileşenleri arasında barış içinde bir arada yaşamın sağlanması için tek yolun diyalog olduğu konusunda hemfikir kaldı” denildi.
18 Ocak 2026Suriye ordusunun Tabka ve Rakka’ya girişi.
18 Ocak’ta Suriye ordusu Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü aldı. Ayrıca tüm kasaba ve köyleriyle birlikte Deyrizor’un doğu kırsalının tamamına ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarına el koydu. Aynı günün öğlen saatlerinde Arap aşiret güçleri Rakka’nın kontrolünü ele geçirdi ve Suriye ordusu birkaç saat sonra şehre girdi.
18 Ocak 2026Ateşkes ve entegrasyon anlaşması.
18 Ocak’ta SDG ve Suriye geçici hükümeti ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes anlaşmasına göre, Suriye geçici hükümeti Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin askeri ve idari kontrolünü devralacaktı. Buna ek olarak SDG; Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm petrol ve doğalgaz sahalarının ve uluslararası sınır geçişlerinin kontrolünü Suriye geçici hükümetine devredecek, Haseke vilayetindeki sivil kurumlar da Suriye devletine entegre edilecekti.
19 Ocak 2026Rojava Heyeti’nin Şam toplantısını terk etmesi.
19 Ocak’ta Mazlum Abdi başkanlığındaki Rojava Heyeti Şam’da Ahmed Şara başkanlığındaki Şam Yönetimi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Rojava Heyeti görüşmede bir gün önce ilan edilen ateşkes anlaşmasına eklenmeye çalışılan yeni maddeleri ve oldu bittiye getirilmeye çalışılan tarzı kabul etmediklerini bildirerek toplantıyı terk etti.
20 Ocak 2026Küresel dayanışma eylemleri.
Mazlum Abdi sonuçsuz kalan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Şam güçlerinin saldırılarına karşı Kürt bölgelerinin korunmasının “kırmızı çizgi” olduğunu vurguladı. Rojava’nın direniş kararı almasıyla, Kürtler 20 Ocak’ta başta dört parça Kürdistan ve Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kentlerde sokaklara çıktı. Rojava ile dayanışma eylemleri Şubat ayına kadar kesintisiz bir şekilde devam ederken, eylemlere Kürtlerin birliği talebi damgasını vurdu.
22 Ocak 2026Sosyal medyada dolaşıma giren saç örgüsü videosu ve protestolar.
Bu arada 22 Ocak’ta büyük tepki toplayan bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter yapılarda yer alan Ramî El Deheş’in, Rakka’da yaşamını yitiren YPJ’li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “hediye ettiğini” söylediği video dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı. Kadınlar tüm dünyada saç örgüsü protestosu başlattı. Türkiye’de protestoya katılan bazı kadınlar gözaltına alınıp, tutuklandı.
30 Ocak 2026Kapsamlı entegrasyon açıklaması.
30 Ocak’ta Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’ın Şam’da geçici hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında kademeli askeri ve idari entegrasyonu, SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulmasını ve Kobani güçleri için de Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde ayrı bir tugay oluşturulmasını, Haseke ve Kamışlı’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılmasını, yerel kurumların devlete entegrasyonunu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeren kapsamlı bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
16 Şubat 2026Öcalan’ın değerlendirmesi.
16 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan heyet aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Geride bıraktığımız süreç, öz itibariyle şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. TBMM Komisyon raporunun temel toplumsal gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Sürecin bundan sonraki ilerleyişinde komisyon raporunun bu niteliği son derece önemli olacaktır. ‘Terörü tasfiye’ mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder” dedi.
17 Şubat 2026Komisyonun 60 sayfalık raporu.
17 Şubat’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı 60 sayfalık raporda PKK’nin feshi ve silah bırakma süreci, toplumsal bütünleşme başlıkları yer aldı. Yasal düzenlemelerin “PKK’nin silah bırakmasının fiilen kesinleşmesi ve bunun yürütme organı tarafından tespit edilmesi” şartına bağlandığı belirtildi.
28 Şubat 2026ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırıları.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırıları başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı yönetici öldürüldü. Buna karşılık İran’ın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarını füzelerle hedef almasıyla, savaş bölgesel ve çok boyutlu bir krize dönüştü.
22 Şubat 2026İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nın kurulması.
22 Şubat’ta İran’daki Kürt partileri, “Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı” (İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı) adı altında birleşerek İran rejimine karşı ortak bir cephe kurdu. PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Xebat gibi yapıların yer aldığı koalisyona, 4 Mart’ta İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu’nun da katılmasıyla parti sayısı 6’ya yükseldi. Bu arada ABD-İsrail’in Kürtlerle olası bir ittifak arayışı içinde olduğu yönündeki iddialar ABD’li kaynaklarca doğrulanırken, Kürt siyasi hareketinin şu ana kadar yaptığı mesafeli ve temkinli açıklamalar ise dikkat çekiyor.
4 Mart 2026DEM Parti heyetinin Ankara görüşmesi.
4 Mart’ta DEM Parti heyeti Ankara’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yasal düzenlemeler konusunda bir görüşme gerçekleştirdi.
11 Mart 2026Salih Müslim’in vefatı.
11 Mart’ta PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Müslim, bir süredir yaşadığı böbrek yetmezliği nedeniyle Hewler’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Müslim için Kamışlı’da binlerce kişinin katılımıyla cenaze töreni düzenlendi.
21 Mart 2026Newroz kutlamaları ve Erdoğan’ın tepkisi.
21 Mart’ta Kürtler dünyanın birçok kentinde milyonların katılımıyla Newroz’u kutladı. Kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. Mesajında Ortadoğu’da bin yıldır din, mezhep ve kültür savaşlarının devam ettiğini vurgulayan Öcalan, bölgedeki “bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıkların bugün emperyal müdahalelere bahane oluşturduğunu” ifade etti. Öcalan, “Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir” dedi.
Öte yandan Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 kentte toplam 170 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da gözaltına alınanlardan 12 kişi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “süreci baltalamaya çalışan provokasyonlar” diyerek, gözaltı ve tutuklamaları savundu. Erdoğan, kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın posterlerinin açılmasını ve alanlarda taşınan sarı, kırmızı, yeşil renkleri ise “milletin sinir uçlarıyla oynamak” olarak nitelendirdi.
27 Mart 2026Öcalan’ın İran krizi değerlendirmesi.
27 Mart’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan, “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur” dedi.
28 Mart 2026AKP’nin hukukçu komisyonu hazırlığı.
28 Mart’ta AKP Grup Başkanvekili Abdulhamit Gül başkanlığında hukukçulardan oluşan bir komisyonun kurulacağı açıklandı. AKP kurmayları “Haziran veya Temmuz’da Meclis gündemine gelmesi hedeflenen geçici bir kod yasa çıkarılacak; genel af ya da torba yasa olmayacak” açıklaması yaptı.
ABD ve İran arasındaki mutabakatla Ortadoğu’nun dizaynı değişti. Prof. Dr. Abbas Vali, savaşın kazananlarını analiz ederken, Kürt siyasetine kritik bir uyarıda bulunuyor: ‘Silahlı mücadele dönemi kapandı, artık sivil toplum ve stratejik vizyon zamanı.
Foto: Niha+
28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Ortadoğu’daki fay hatlarını derinden sarsan savaş, 17 Haziran’da taraflar arasında varılan bir ‘Mutabakat Zaptı’ ile yeni bir evreye girdi. Çatışmalar sırasında Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir koz olarak kullanan İran, Körfez ülkelerine ve ABD üslerine yönelik misillemeleriyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yayarken; ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleriyle alevlenen kriz, bölgedeki güç dengelerini tamamen değiştirdi.
Peki, savaşın toz bulutu dağılırken Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu yeni dizaynda Kürtlerin yeri ne olacak?
Prof. Dr. Abbas Vali, bu tarihi kırılmayı ve savaşın ardında bıraktığı yeni tabloyu kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Vali’ye göre, ABD ve İsrail askeri alanda üstünlük sağlasa da, stratejik ve siyasi zafer İran’ın oldu. Ancak bu yeni bölgesel dizayn, parçalanmışlık ve stratejik hatalar nedeniyle Kürtler için oldukça kritik ve zorlu bir tabloyu ortaya çıkardı.
Abbas Vali hakkında
Prof. Dr. Abbas Vali, İran’ın Mahabad kentinden bir Kürt siyaset teorisyeni olup, Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerine çalışan en önde gelen akademisyenlerden biridir. Eğitimini Tahran ve Londra’da tamamlamış, doktorasını Londra Üniversitesi’nde Tarihsel Sosyoloji alanında yaptı. Daha sonra Swansea Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler verdi. Aynı zamanda Hewlêr’deki (Erbil) Kürdistan Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür. Eserleri arasında Essays on the Origins of Kurdish Nationalism (Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri Üzerine Denemeler) ve Kurds and the State in Iran: The Making of Kurdish Identity (İran’da Kürtler ve Devlet: Kürt Kimliğinin İnşası) yer almaktadır.
İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından, birkaç görüşme sonucunda 17 Haziran’da varılan bir mutabakatla birlikte başka bir aşamaya geçildi. Anlaşmanın içeriğine ve zamanlamasına baktığımızda, savaşın tarafları uzlaşmak zorunda mı kaldı?
Bu bir antlaşma değil. İngilizce’de buna Memorandum of Understanding (Mutabakat Zaptı), yani ortak anlayış ve uzlaşma diyorlar. Onun dışında bu resmi bir antlaşma veya uzlaşı değil. Bu mektup alışverişi. Bir taraf mektup yazıp imzalıyor, diğer taraf da imzalayıp gönderiyor. Bizim okuduğumuz şey buydu. Ortada bir ortak anlayış vardı. Burada şunu söylemeliyim ki, her iki tarafın, Amerika ve İran’ın üzerinde, dış siyasette daha az baskı olsa da iç siyasette çok büyük bir baskı vardı.
İran’dan bahsedecek olursak, İran’da sistemik bir kriz var. Hem ekonomik, hem sosyal, hem kültürel hem de mali. Ancak temel sorun ve ana kriz, ekonomik ve mali kriz. Parası yok, hükümet neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumda. Bu yüzden buna ihtiyaçları vardı. Bu ekonomik ve mali kriz nedeniyle İran, Biyopolitika denilen, yani halkın yaşam siyaseti dediğimiz konuda idare edemiyordu. Çünkü parası ve ekonomik imkanları yoktu. Bu da temel bir sorundu. Zira bunu uzun vadede idare edemezse, içeride başka bir isyanın daha patlak verme ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ocak ayındaki isyan çok büyüktü. Bu bir.
İran bir savaşa maruz kalmıştı. O savaşa girmişti ancak İran’ın askeri, güvenlik ve ekonomik programlarının büyük bir kısmı başarısız olmuş ve çökmüştü. Bu şekilde devam edemezdi. Ancak İran’ın bu savaşa girdiği durumu ile savaşın durmasından sonraki durumu birbirinden çok farklı. İran savaşa girdiğinde şartlar farklıydı, şimdi ise daha farklı. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, İran direnebildi. Büyük bir direniş ve savunma gösterdi. Şüphesiz büyük bir zarar da gördü. Birçok yer viraneye döndü, köprüleri yıkıldı, fabrikalar ve atölyeler yok oldu ama direnişini sürdürdü.
İkincisi ise İran’ın bu savaşta Hürmüz Boğazı’nı tutabilmesiydi. Bu hamleyle savaşın hesaplarını değiştirdi. Yani şu anda var olan o ortak anlayış, Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi temel bir soruna dayanıyor. Bu mesele savaştan önce yoktu. Savaş sırasında ortaya çıktı. Bir diğer nokta da Amerika’nın İran’ın atom yani nükleer silah yapmayacağını kabul etmesini ve söz vermesini istemesidir. Zaten İran başından beri böyle söyledi. Yapmayacağız dedi. Obama döneminde de anlaşmaları varken İran, uranyum zenginleştirmesinin, saflaştırılmasının %3.5 civarında, yani %4’ten az olmasını kabul etmişti. Ancak 2018 yılında Trump geldiğinde bu durumu değiştirdi, anlaşmayı bozdu ve Obama hükümetinin anlaşmasını yok etti. O zaman İran uranyum zenginleştirmeye başladı. Ta ki %60-65 seviyesine çıkarana kadar. Bu da atom bombası yapımına çok yakın bir seviye.
Şimdi Amerika, yaklaşık 400-450 kilo olan o zenginleştirilmiş uranyumun ya imha edilmesini ya da yoğunluğunun, yani konsantrasyonunun azaltılmasını istiyor. Ya da bu işlemi yapmaları için Rusya’ya veya Fransa gibi bir ülkeye verilmesini istiyor. İran ise “Bu şu anda benim elimde değil. Onlar bombalanan yerlerin altında ve çıkarılırsa bile İran dışına çıkarılmasına izin vermeyiz, biz kendimiz burada hallederiz.” diyor. İran’ın söylediği şey bu.
Hürmüz Boğazı, Foto: Wikipedia
ABD ne diyor?
Amerika birinci derecede Hürmüz Boğazı’nın açılmasını istiyor. Çünkü Amerika üzerinde büyük bir baskı var. Petrol fiyatları arttı, gıda fiyatları arttı. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da ve her yerde, hatta Türkiye’de bile benzin fiyatları ve uçak biletleri pahalandı. Bunların hepsi pahalandı.
Buranın açılmasını istiyorlar. İkinci olarak da İran’ın uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini kabul etmesini istiyorlar, mesele bu. Ancak Amerika’nın kendisi üzerinde de büyük bir baskı var. Hatırlarsanız Trump iktidara geldiğinde “Ben savaşmayan bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Fakat şu an bile bir şekilde devam eden bir savaş başlattı. Öte yandan, Trump’ın yürüttüğü bu savaş, Amerikan siyasetinin gereksinimleri açısından gerekli değildi. Ancak bu savaşın büyük bir kısmı İsrail’in kışkırtmasıylaydı, İsrail onu mecbur bıraktı.
Prof. Dr. Abbas Vali, Foto: Niha+
“İsrail savaşın genişlemesini istiyordu“
İsrail ne istiyordu?
Savaş başladığında Amerika ve İsrail’in amaçları farklıydı. Amerika İran’a bir darbe vurmak, askeri alanda onu zayıflatmak ve onu Amerika’nın şartlarını kabul etmeye mecbur bırakmak istiyordu. Amerika İran rejiminin değiştirilmesini istemiyordu. Amerika İran ile uzun süreli bir savaş yürütmek ya da İran’ın viran olup yok olmasını istemiyordu. Çünkü Amerika’nın stratejik çıkarları İsrail’inkilerden çok farklıydı. Amerika Ortadoğu’da büyük bir bölgesel güç. Oradaki mesele sadece İran değildir, aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarını da göz önünde bulundurması gerekir.
Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap ülkelerinin çıkarları… İran da bunu biliyordu. İran’ın siyaseti temel olarak Amerika’nın sınırlı bir savaş istediğini bilmesiydi, fakat o da savaşı genişletmek istiyordu.
Bu büyük savaşın sonucu ne oldu?
İran askeri olarak Amerika’yı yenemezdi ancak Amerika’nın askeri üslerinin bulunduğu ülkelere saldırabilirdi. Örneğin Bahreyn’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da ve hatta Maskat ve Umman’da. Bu nedenle Amerika bu konuda çok hassas ve zarar görebilir konumdaydı. Trump buna tahammül edemezdi. Çünkü başka bir şey daha vardı: Arap ülkeleri her zaman Amerika’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Amerika’ya para vermiş, orada yatırım yapmışlar ve aynı zamanda savunmalarını Amerika’nın eline bırakmışlardı. Fakat İran onlara saldırdığında Amerika onları koruyamadı ve büyük bir zarara uğradılar.
“İran şu an çok daha güçlü“
Acaba Körfez’de ve Ortadoğu’da var olan o denge İran savaşından sonra değişti mi?
Evet, o denge artık şu yönde değişti: İran şu an bölgede çok daha güçlü. Çünkü, Amerika ve İsrail’in karşısında durup savaşabilecek tek ülke olduğunu gösterdi. Ayrıca Hürmüz gibi stratejik bir bölge de onun kontrolü altında. Fakat dikkat ederseniz, İsrail’in stratejik çıkarları farklıydı. İsrail, elinden geldiğince İran rejimini değiştirmek istiyordu. Eğer bu olmazsa, İran’ı tamamen viran edip Suriye gibi yapmak istiyordu. Ondan sonra da İran’ın füze projesini, balistik ve seyir füzelerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. İsrail’in dördüncü şartı da vekil güçleri, yani Haşdi Şabi, Hizbullah ve Hamas gibi güçleri ortadan kaldırmaktı.
Hayır. İran’ın şu anki gücü, Amerika ile müzakere yapıyor olmasıdır. Ve Lübnan’ı müzakerelerin siyasi gündemine sokabilecek kadar bir gücü var. Lübnan İran’ın bir parçası değil ancak İran bu güce sahip olduğu için Lübnan’ı müzakerelerin gündemine sokabiliyor. Bu, İsrail’in çıkarlarına son derece ters olan bir şey. Dikkat ederseniz, başından beri İsrail’in stratejik çıkarları ile Amerika’nın çıkarları uyuşmuyordu. Savaş başladığında, doğru, askeri alanda Amerika ve İsrail birlikteydi ancak siyasi ve stratejik amaçları farklıydı.
Savaşın sonucunda bu farklılık ortadan kalktı mı, yoksa iki devletin amaçları arasındaki fark daha da mı arttı?
Şu an durum öyle bir noktaya geldi ki J.D. Vance İsrail’i tehdit ediyor. İran tarafında ise artık kimsenin “Kahrolsun Amerika” demesine izin vermiyorlar. Bu, onların anlaştığını gösteriyor. Yani İran’ın iktidar yapısı içerisinde yumuşak bir darbe gerçekleşti. O yumuşak darbe, Devrim Muhafızları içindeki güç sahibi odakların ve yönetimin bir kısmının Amerika ile anlaşmasına neden oldu. Dikkat ederseniz şu an Amerika ile anlaşıyorlar. Örneğin Kalibaf onlara “Biz Amerika ile anlaştık ancak bu sizin çıkarlarınıza aykırı değildir” demek için Pekin’e gidiyor. Dolayısıyla İran ve Amerika’nın tutumuna bakarsak bir paradoks göreceğiz: Amerika ve İsrail askeri alanda kazandı ama stratejik ve siyasi alanda İran kazandı.
“Şah’ın oğlunun gücü yoktu“
Amerika ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasının ardından, İran içinde rejimin yıkılması için gösteriler ve bir isyanın çıkması bekleniyordu ama bu gerçekleşmedi. Neden gerçekleşmedi? Bunun olmasını engelleyen neydi?
Evet, o isyan gerçek ve hakiki bir isyandı ancak bir liderliği yoktu. Çünkü o isyan sağcı güçlerin, özellikle de monarşistlerin ve şah yanlılarının etkisine girdi. Şah’ın oğlu çıkıp “Meydanlara inin, ben sizi destekleyeceğim.” dedi. Trump çıkıp “Sokaklara inin, rejim güçleriyle savaşın, ben rejimi yıkacağım.” dedi. Halk indi ama yardım gelmedi.
Şah’ın oğlunun böyle bir işe girişecek gücü var mıydı?
Şah’ın oğlunun gücü yoktu. Burada rejim bu isyanın çok önemli olduğunu biliyordu. Öte yandan bu isyan, “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının aksine demokratik bir kimliğe sahip değildi. Daha çok amaçları rejimi yıkmaktı ve demokrasiden bahsetmiyorlardı. İran rejimi bu işin içinde Amerika, İsrail ve Şah’ın oğlunun parmağının olduğunu anlayınca tüm gücüyle saldırdı. 48 saat içinde İran’da yaklaşık 50 bin kişiyi öldürdüler. Hatta İran Tıp Birliği 65 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.
Burada bir şey var: Trump “Siz gidin, ben size yardım edeceğim” dedi ama savaş başladıktan sonra kendini korumak adına çıkıp başka bir yalan daha söyledi ve “Biz Kürtlere silah verdik ama Kürtler gelmedi” dedi. Bu bir yalan. Birincisi, Kürtlere silah falan verilmedi. İkincisi de o dönem İran’da var olan muhalefet organize değildi ve bir örgütlenmesi yoktu. Silahı kime vereceksin? Silah sokağa götürüp dağıtacağın bir şey değildir. Bir örgüte vermelisin. Örgüt de yoktu. Sağcıların bir örgütlenmesi yoktu. Belki demokrasi yanlılarının az da olsa bir örgütlenmesi vardı ama onlar da sokağa çıkıp silahlanacak ve rejimle savaşacak şartlara sahip değillerdi. Trump’ın bunu söylemesinin nedeni şudur: İran muhalefeti içinde silahlı olan ve silah kullanabilen tek güç Kürt muhalefetidir.
Peki o dönemde Kürtler ne yaptı?
Zaten onlara silah verilmemişti. Hatta dönemin generali Trump’a karşı açıklama yaparak “Kürtlere silah verilmedi, silahlar Başûr’a (Irak Kürdistan Bölgesi) gitti ve Amerikan üslerindeler.” dedi. İki hafta önce temsilcileri Tom Barrack da “Biz Kürtlere silah vermedik.” dedi. Bu, Trump’ın kendini savunmak için söylediği büyük bir yalandı.
İran’daki Kürt güçleri bu savaş sırasında ne istiyordu?
Kürtler, elbette rejimin yıkılmasından memnuniyet duyuyorlardı ancak “Bu bizim savaşımız değil, biz bu savaşa katılmak istemiyoruz.” dediler. Çünkü Amerika ve İsrail’in amaçlarına inançları yoktu. Söyledikleri doğru da çıktı. Bakın, şimdi İran ve Amerika anlaştı, İsrail ise adeta marjinalize oldu. Doğru, İsrail yine eski yerine dönecek ancak bu zaman alır. Kürtler bu konuda İran’ın bombalanmasını desteklemiyoruz dediler ve bunu desteklememeleri iyi bir şeydi.
J. D. Vance İran heyeti ile görüşmeye hazırlanıyor, Foto: Nathan Howard-Pool/Getty Images
“Sadece hava savaşıyla olmaz“
Eğer destekleselerdi ne olurdu?
Olmazdı. Çünkü İran halkının hava savunma gücü yoktu, halk bombardıman altındaydı. Sadece Kürdistan değil, tüm İran’da halk bu bombardımandan rahatsızdı. Herkes, hatta tüm stratejistler bile İran rejiminin bombardımanla yıkılmayacağını biliyor. Tarihte bir rejimin sadece bombardımanla yıkıldığına dair bir örnek yoktur. Amerika ve İsrail gerçekten de rejimi yıkmak isteseydi, İran’a ordu göndermeleri gerekirdi. Tüm stratejistler İran’a ordu göndermenin intihar gibi bir şey olduğunu söylüyordu. İran’ın yüzölçümü 1 milyon 648 bin kilometrekaredir, yani neredeyse Batı Avrupa’nın tamamı kadar ve 95 milyon nüfusu var. O bölgeye ordu götürürseniz Irak’tan yüz kat daha kötü olur ve savaş kontrolden çıkar. Coğrafyası çok zordur. Bir ülkeye saldırıldığında halkın milliyetçi duyguları kabarır. Örneğin İran ve Irak savaşı. İran 8 yıl savaştı. Bir buçuk milyon insan öldürüldü, Huzistan ve Luristan’ın büyük bir bölümü viran oldu. Ama rejim düşmedi ve kazandı. Amerika ve o zamanki Sovyetler, ayakta kalması için Saddam rejimine el atın diyorlardı. Amerikalı stratejistler, İsrail’in uzun vadede sadece hava savaşı yürütebileceğini ancak kara savaşı yapamayacağını biliyorlardı. Çünkü İsrail’in küçük bir ordusu var ve çok küçük bir ülkedir. İran’dan 71-72 kat daha küçüktür.
Kürtlerin uzlaşması iyidir ama yeterli değildir
İran’daki Kürt güçler arasında bir anlaşma yapıldı. Birkaç Kürt parti ve gücü bir araya gelip bu anlaşmayı imzaladı. Kürt güçlerinin bu anlaşması savaş sırasında nasıl bir etkide bulundu?
Bu anlaşma iyi bir anlaşma. Lazım olan ama yeterli olmayan dedikleri şeye örnek olabilir. Çünkü bu anlaşmanın altyapısı, operasyonel ve pratik bir mekanizması yok. Ben defalarca onların anlaşmasının operasyonel bir altyapısının ve mekanizmasının olması gerektiğini söyledim. Bir nevi birleşik bir askeri-siyasi operasyon aşaması olmalı. Bu yok. Hatta başka bir şey de yok. O da söylem birliği. Bu yüzden şu anki anlaşmaları bir örgütlenme olarak çok ama çok zayıf. Askeri-siyasi bir altyapıya sahip olmalı, her şeyden önce birleşik bir Peşmerge gücü olmalı. Fikri ve stratejik açıdan birleşik olmalı. Yayınladıkları bildiriler, yani söylemleri de birleşik olmalı. Ve en önemlisi, siyasi güçlerin doğrultusunda hareket edeceği birleşik bir siyasi ve stratejik program oluşturulmalı. Ama bunu yapmıyorlar.
2026’nın başında Rojava’da meydana gelen savaş ve Rojava’da ortaya çıkan sonuçlar İran’daki Kürt güçleri etkilemiş olabilir mi?
Rojava’da Kürtlerin başına gelenler özellikle Rojhilatlı Kürtler için çok önemli. Birincisi; Eğer Amerika ile çalışıyorsan, Rojava güçleri gibi Amerika ile çalışıyorsan, Amerika’nın müttefiki olmalısın, Amerika’nın emri altında değil. Dahası, Rojava’da Amerika ile olan ilişkilerde, Amerika ile çalışırken herhangi bir siyasi anlaşma yoktu.
Askeri alanda da yoktu. Çünkü orada da onlara silah verdiklerinde, o silahlar Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika’nın onlara hayır dediği gün silahlarını da durdurdular.
Bunu az önce de belirttiniz. Silah meselesi İran savaşı sürecinde de Kürtler için gündeme geldi.
Amerika tarihinde, bilindiği üzere Amerika dünyada muhalif güçlerle birçok kez çalışmıştır. Ancak gizli bir şekilde. Bu CIA’in kontrolü altındaydı, gizli askeri kurumların kontrolü altındaydı. İlk defa Rojava’da açık bir şekilde çalıştı. Ama Rojava bundan faydalanamadı. Yani o IŞİD savaşını yürüttü, o savaşta on iki bin Kürt, gerilla öldürüldü. Fakat siyasi özne olamadı. Bu çok önemli bir nokta. Rojhılat’ta da muhtemelen Trump tam da bunu istiyordu. Kürtleri özel bir güç olarak kullanmak istiyordu.
Amerika’nın Kürtler için siyasi bir haritası yok mu?
Hayır. Siyasi bir haritası yok. O zaman Amerika Kürtlerle çalışıyordu ama aynı zamanda ‘Heyet Tahrir el-Şam’ ile de çalışıyordu. Ve bunu Kürtlere söylemiyordu. Eğer Kürtler o zaman bunu bilseydi, tutumlarını netleştirmeleri gerekirdi. Açıkçası Amerika ve özellikle İngiltere, çünkü bu bir İngiliz projesiydi, bunu Türkiye ile birlikte yaptılar. Sonunda buyurun bu bizim projemizdir dediler. Projeyi Amerika ve İngiltere oluşturdu. Türkiye’yi sadece kullandılar. Yani proje, fikir, stratejik fikir Amerika ve İngiltere’nindi.
Savaştan sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti
Yaygın bir söylem var, Ortadoğu’da yeni bir dizayn olduğu söyleniyor. Size göre Ortadoğu’da yeni bir dizayn var mı?
O dizayn vardı ancak bu İran savaşı o dizaynı yerle bir etti. Şimdi ne tür bir dizayn kurarlarsa kursunlar, ne tür bir askeri ve siyasi denge kurarlarsa kursunlar, İran’ı hesaba katmak zorundalar. O zamanlar hedef İsrail’in de dahil olduğu Amerika’nın hegemonyasını, o askeri hegemonyayı güçlendirmekti. Şimdi o hesap kalmadı. Yani bu savaş onu yıktı. Çok önemli olan bir şey de şu ki; yapılan bu savaş, Amerika’nın Ortadoğu’daki hegemonyasının stratejik sınırlarını gösterdi. Bu, ülkelerin ve özellikle Kürtlerin alması gereken en büyük ders. Eğer Rojava’da Kürtler zamanında Dürziler ve Alevilerle anlaşma yapsalardı, onlarla birlikte savaşsalardı, o cephe kırılmazdı. Bu işi yapmadılar. Çünkü savunma olduğunda, direniş olduğunda hesapları değiştirebilirsiniz. Rojava’da askeri güçleri vardı. Gerillaları vardı, erkek gerillalar, kadın gerillalar, her şeyleri vardı. O zaman Ahmed Şer hükümeti tutunamamıştı. Ama onlar ses çıkarmadılar. Oturup Amerika’nın söylediği her şeyi kabul ettiler. Tom Barack onlara ne dediyse onu yaptılar. İnanıyorum ki Kürtler Rojava’da, sonuçları sadece Rojava için değil, Başûr ve Rojhilat için de kötü olan büyük bir stratejik hata yaptılar.
“Türkiye Musul’u almak istiyor olabilir”
Rojava’daki savaştan sonra Kürdistan Bölgesi’nin durumunun da değişebileceğini söyleyen yorumlar var. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Şu an böyle bir tehlike var. Amerika orayı da merkezileştirmek istiyor. Merkezileştirme, bölgesel hükümetin ya küçülmesi ya da güçlerinin büyük bir bölümünü kaybetmesi anlamına geliyor. Ancak bölgesel hükümet de bunu yapamıyor. Çünkü birleşik değil. Eğer bölgede birleşik bir hükümet olsaydı, bu iş yapılamazdı. İşin gerçeği şu ki, bunu sadece Amerika yapmıyor. Arkasında Türkiye de var. Büyük ihtimalle Türkiye gerçekten de Musul vilayetini ve çevresini kendi kontrolüne alacak şartların oluşmasını isteyecektir. Trump’ın Amerikası stratejik alanda çok ama çok zayıf bir düşünceye sahip. Örneğin, İranlılar müzakerelere düşünceleri oldukça iyi olan kişiler göndermişlerdi. Peki Amerika kimi göndermişti? Ortadoğu’nun ne olduğunu hiç bilmeyen Jared Kushner ile Witkoff’u göndermişti. Amerika’da, Tom Barack’ın da içinde olduğu o sağ kanat iş başında. Irkçı bir zihniyete sahipler. O ırkçılık, demokrasi ve eşitliğin Ortadoğu ülkeleri için olamayacağını söylüyor.
Otoriter merkezi hükümetler kurulmalı diyorlar. Bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Aynı şeyi Lübnan’da yapmak istiyorlar, aynı şeyi Irak’ta yapmak istiyorlar ve zaten bizzat böylesi otoriter bir hükümete sahip olan İran’da da bunu yapmak istiyorlar. Artık o “Yeni Ortadoğu” projesi kalmadı, şimdi başka bir proje ortaya koymalılar.
Bu duruma karşı Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtler ne yapıyor?
Başûr’daki Kürt güçleri birleşik değil. Başûr’daki Kürt güçlerinin stratejik bir düşüncesi yok. Eğer stratejik bir düşünceleri olsaydı, Başûr’daki Kürt güçleri Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere vermezdi. Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere verdiler, yani Kerkük’ün kaderini ve kontrolünü Türkiye’ye verdiler.
KYB ile Türkiye’nin ilişkisi kötüydü.
Şimdi iyi.
Neden şimdi iyi?
Yekitiya Niştimanî (KYB), Parti (KDP) ve Erbil ile olan rekabeti nedeniyle gidip Türkiye’ye yakınlaştığı için.
Ancak KYB’nin aksine KDP ile Türkiye’nin ilişkisi çok iyiydi.
Artık eskisi gibi değil.
Ne değişti?
Çünkü Irak’taki durum ön plana çıkınca Parti (KDP) zayıfladı. Hem Bağdat hükümetinde hem de Kürdistan’da zayıfladı. Şimdi KYB hem İran’ın desteğini alıyor hem de Türkiye’nin desteğini alıyor.
Irak Kürdistan Bölgesin’de Türkiye’nin rolünden bahsettiniz. İran savaşı sırasında Türkiye’nin tutumu ve pozisyonu neydi?
Bugünlerde ortaya çıkan bir şey var ki bence doğru olması muhtemeldir. Trump’ın şöyle dediği söyleniyor: “Biz Kürtlere yardım etmediysek bunun sebebi Erdoğan’ın tehdit etmesiydi. Eğer bunu yaparsanız ben de İsrail’e saldırırım demişti.”
İran savaşıyla birlikte pek çok kişi artık bunu yüksek sesle dile getiriyor. Bu görüşe sahip olanlara göre bir gün İsrail ve Türkiye birbiriyle savaşacak.
Bu ihtimal vardı. Hatta onları korkutacak seviyedeydi. “Ben İran ile değil, Amerika ile de savaşmam ama İsrail’e saldırırım” demişti. Şu anlama geliyor: İran’ı Suriye’den çıkardıklarında, İran’ı Lübnan’dan çıkarmak istediklerinde, İran’ı Irak’tan çıkarmak istediklerinde, tüm bunlar Türkiye’nin çıkarına. Türkiye Suriye’de İran’ın yerini doldurdu. Muhtemelen aynı işi Irak’ta da yapacak. Çünkü İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyorlar. Ama bu zor bir şey, Irak’ta çok zor. Çünkü Irak halkının çoğunluğu Şii ve İran’ın orada nüfuzu var. Bu işi yapamazlar, büyük bir zorlukla yapabilirler. Büyük bir savaş çıkar. Bu kez Barzani eskisi gibi Şii güçlerle kolayca ittifak yapamadı ama YNK yaptı. Temel sorun burada.
İran halkının savaştan sonraki durumu savaş öncesine göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü?
Çok kötü oldu. Bu savaş devrimcilerin ve halkın siyasi özneliğini azalttı. Savaştan önce, Jina Aminî Devrimi’nden sonra İran’da sivil toplum oldukça radikalleşmişti. Ancak bu savaş bunu çok azalttı. Şimdi halk günlük zararların sıkıntılarıyla meşgul. Yani hayat pahalılığı çok fazla, ekmek yemek, geçim sağlamak çok zor. Böyle bir şart ve durumda halkın siyasi pratiği ve siyasi özneliği azalır. Bu savaş bunu azalttı.
Ortadoğu’da gerçekleşecek olan önümüzdeki dönemin senaryoları için öngörüleriniz nelerdir?
Bana göre şu an Ortadoğu’da iki temel güç var: Biri İsrail, diğeri ise İran. İçinden geçilen bu şartlar ve koşullar, ortaya çıkan durum ve Türkiye, Mısır ve diğerlerinin gösterdiği tutumla birlikte, Arap ülkelerinin “İbrahim Anlaşmaları”na üye olma ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çok ama çok düşük. Bence Arap ülkeleri Amerika’ya baskı yapmaya çalışıp bölgede güvenliğin sağlanması ve ayrıca İran’da daha iyi bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için “İran’la anlaş” diyecekler. Böyle ce İran istikrara kavuşsun. Eğer İran istikrara kavuşur ve tehdit edilmezse, o zaman bu bölge de istikrara kavuşabilir.
“Kürtler her zamankinden zayıf”
Bu senaryoda Kürtlerin rolü ve pozisyonu nedir? Kürtlerin payına ne düşüyor?
Bu dönemde Kürtlerin Ortadoğu’daki durumu her zamankinden daha zayıf ve güçsüz. Yirmi yıl önce “Yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak” denilen bir dönemdeydik. Ancak yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olmadı. Başûr’daki hatalar çok büyüktü. Başûr birleşik bir ulusal hükümet kuramadı. Başûr’da aşiretvari bir hükümet var. Amerika da biliyor, Türkiye da biliyor, İran da biliyor. Barzani ve Talabani arasındaki düşmanlığın her şeyden fazla olduğunu biliyorlar. Başûr başaramadı. Rojava da ortaya çıkan o şartlar ve koşullar altında silah elde edemedi. Rojhılat da şu an aynı durumda. Kürtler tek başına, yani sadece Kürtlerin kendileri böyle bir işi yapamazlar. Eğer yapacaklarsa bunu İran’ın demokratik güçleriyle birlikte yapmalılar. Fakat onlar da Kürtlerin tüm taleplerini kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden Kürtler artık gerçekten de görüşlerinde ve stratejilerinde stratejik bir gözden geçirme yapmalıdırlar.
Benim görüşüme göre artık ortaya çıkan şudur: Rojhilat’ta silahlı mücadele stratejisi başarısızlığa uğradı. Başka bir yol seçmeliler. Kendilerini nasıl toparlayacaklarını, nasıl bir birlik kuracaklarını ve Kürdistan’ın sivil toplumunda nasıl bir birliğin temelini atacaklarını bilmelidirler. Eğer Doğu Kürdistan’da stratejik bir değişim yapılacaksa silahlı mücadelenin sona erdiği söylenmelidir. Çünkü silahlı mücadele bir stratejidir. Eğer imkânları kalmazsa, o strateji devam edemez. Şu anda o imkânlar kalmamıştır.
Başka bir şey daha var, artık askeri teknoloji değişti. Şimdi örneğin Bakur’da bile PKK güçlerinin en büyük kısmı yeraltında. Yani savaşın teknolojisi böyle. Şu anda Türkiye’nin bilmem kaç bin askeri üssü var. Çok sayıdalar. Bu üslerin hepsi birbirine bağlı. O savaş dron savaşıdır, hava savaşıdır; o savaş Kalaşnikof savaşı değildir. Ama Kürtlerin savaşı gerçekten de Kalaşnikof savaşı. Bu yüzden Rojhilat için de bu stratejinin değişmesi gerekiyor. Yani bu stratejinin ağırlığının dağlardan şehirlere geçtiğini bilmelisin. Yani dağdan sivil topluma geçiyor. Dolayısıyla Kürt stratejisi odağını şehirlerde, sivil toplumun içinde nasıl yer edineceğine yöneltmelidir. Tamam, Kürtler İran hükümetinin despot bir hükümet olduğunu, insan öldürdüğünü söylüyorlar. Bunların hepsi doğru. Ancak dağda kalmak da hiçbir yere varmaz, dağda kalmak çözüm değil. Durum budur. Strateji değiştiğinde, işin ve mücadelenin merkezi de değişir.
İBB ve 39 ilçe belediyesinin 59 Kadın Danışma Merkezlerinin sadece ikisinde sınırlı düzeyde Kürtçe hizmet verilmesi üzerine, Kadın Zamanı Derneği, JinMap adıyla bir mobile uygulama çalışması oluşturdu.
JinMap
Kadın Zamanı Derneği, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarına yardımcı olmak amacıyla JinMap adıyla bir mobile uygulama geliştirdi. JinMap, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınların şiddetle mücadele mekanizmalarına anadilinde erişimi sağlanmayı amaçlıyor.
Haritada kadın danışma merkezlerine ve şiddetle mücadele birimlerine Kürtçe olarak görülüyor. Ayrıca söz konusu kurumların Kürtçe hizmet sunup sunmadığına dair bilgiye ulaşılabiliyor.
Kadın Zamanı Derneği, bu haritayı İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarının şiddetle mücadele ve destek mekanizmalarına Kürtçe erişebilecekleri mekanizmaların yoksunluğunu görerek hazırladı.
JinMap’ı hazırlama sürecini, haritanın amacı ve uygulama alanlarını Kadın Zamanı Derneği’nden Derya Aslan Niha+’a anlattı.
Derya Aslan, Kadın Zamanı Derneği YK üyesi
Kadın Zamanı Derneği, 2020 yılında, pandemi sürecinde kurulan bir dernek. Derneği İstanbul’da yaşayan ve şiddetle mücadele mekanizmalarına kendi anadilleriyle ulaşamayan Kürt kadınlarına destek olmak amacıyla bir grup Kürt kadını kuruyor. İçlerinde sosyologlar, psikologlar, sosyal çalışmacılar, avukatlar, doktorlar, hemşireler ve gazeteciler var. Dernek, şiddet başta olmak üzere kadınları ilgilendiren pek çok konuda atölyelerin yanı sıra pek çok etkinlik düzenliyor. Ayrıca erkek şiddeti gibi olaylarda dava takip süreçlerine dahil oluyor, basın açıklamaları gerçekleştiriyor ve diğer kadın örgütleriyle birlikte eylemler organize edip eylemlere katılıyor.
JinMap yayında!
İstanbul’da yaşayan Kürt kadınların şiddetle mücadele mekanizmalarına anadilinde erişimini görünür kılmak amacıyla hazırladığımız JinMap artık erişimde.
Harita üzerinden kadın danışma merkezlerine ve şiddetle mücadele birimlerine ulaşabilir; bu kurumların Kürtçe… pic.twitter.com/7qnRnFDccw
— Kadın Zamanı Derneği (@kadinzamanider) June 9, 2026
“İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek sunan kurum yoktu”
Derneğin yönetim kurulu üyelerinden Derya Aslan, derneği İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek veren kurumların olmaması yüzünden kurduklarını belirtti:
“İstanbul, Kürdistan’dan çok göç alan büyük bir metropol ve burada yaşayan çok sayıda Kürt kadının şiddet mekanizmalarına erişemediği bir durum söz konusuydu. Çift dilli hizmet veren, şiddet alanında profesyonelce çalışıp kadınlara Kürtçe destek sunan sivil toplum kurumlarının olmaması, bizi harekete geçiren temel sebep oldu. Bu alanda İstanbul’daki tek kurumuz. Yönetimimizi oluştururken, kadın bilinci yüksek, kadın paradigmasına hakim ve şiddet alanında çalışan kadınlarla yola çıktık. Kürt kadınlarının kendini daha rahat hissedebileceği bir alan yaratma iddiamız olduğu için ekibimizin Kürt olması bizim için çok önemliydi.”
“Özellikle İstanbul’da çok susturulan kadınların kendilerini anlatıp açılabilecekleri, ‘benim dilimde konuşan, onlarla kolektif çalışma yürütmek isteyen bir kurumum var’ diyebilecekleri bir zemin oluşturmak” diyen Aslan derneği kurduklarında şiddete veya hukuki haklarına dair Kürtçe bir veri ve literatür bulunmadığı için kendi materyallerini Kürt dil uzmanlarıyla birlikte hazırladıklarının bilgisini veren Aslan kimi bütün çalışmalarını iki dilli yaptıklarını kaydetti.
“Bize gelen başvurularda kolluk şiddeti, toplumsal şiddet, dil baskısı veya dijital şiddet oldukça fazla” diyen Aslan, bu süreçleri takip ederken yargıda, kollukta veya gündelik yaşamda Kürtçeye yönelik büyük bir tepkiyle karşılaştıkları için kadınlara Kürtçe destek vermenin öneminden bahsetti:
“Katledilen kızının hakkını Kürtçe savunmak isteyen bir annenin heyet tarafından ‘Burada tek bir dil var, Türkçedir. Savunmanı bu şekilde alamayız’ denilerek susturulması, yaşadığımız yargı şiddetinin somut bir örneği.”
59 merkezden ikisinde sınırlı hizmet
İstanbul’daki yerel yönetimlerin anadil politikalarını izlemek amacıyla kapsamlı bir araştırma yürüten Kadın Zamanı Derneği, 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verildiğini fark ediyor:
“Bize gelen sosyal destek veya barınma taleplerini sığınağımız olmadığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) veya ilçe belediyelerine yönlendirmek zorunda kalıyoruz. Ancak izleme sürecinde zar zor aldığımız resmi veriler, durumun vahim olduğunu gösterdi. İstanbul’daki 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nin eşitlik eylem planlarını ve vizyon belgelerini taradık. Çok dilli hizmete dair hiçbir iddialarının olmadığını gördük. Milyonlarca Kürt’ün yaşadığı bir şehirde, bu 59 merkezin sadece ikisi, Avcılar ve Bağcılar, Kürtçe destek veriyor. İBB’nin ‘Alo Şiddet’ hattının da Kürtçe destek verdiğini iddia etmesine rağmen, bizzat aradığımda böyle bir hizmetin olmadığını ve çoklu şiddete maruz kalan kadınlar için iyi bir politikalarının bulunmadığını fark ettim.”
JinMap, ekran görüntüsü
5 belediye belirlediler
Resmi verilerde Kürt nüfusuna dair bir bilgi bulunmadığı için Kadın Zamanı Derneği, sivil toplum kuruluşlarının ve araştırma şirketlerinin araştırmalarından yola çıkarak İstanbul’da en az 1 milyon Kürt kadınının yaşadığını düşünüyor. İBB ve 39 ilçe belediyelerinden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verilmesi ve bu sayının Kürt kadınlarının ihtiyacını karşılamaktan uzak olması nedeniyle bir dizi görüşme gerçekleştirme kararı alıyorlar:
“Bu tespitlerin ardından, hazırladığımız veri analizi politika öneri belgesini Kürt nüfusunun yoğun olduğu Arnavutköy, Beyoğlu, Avcılar, Sancaktepe, Ataşehir belediyelerine ve İBB’ye bizzat sunduk. Kadın danışma merkezlerinde Kürtçe bilen uzman personelin istihdam edilmesi, 7/24 erişilebilir tercüman desteği sağlanması, anadilde hizmet eğitimleri verilmesi ve sığınaklara dair Kürtçe broşürler hazırlanması gibi somut politika önerileri ilettik. Ayrıca farklı etnik kimliklerdeki mülteci veya Kürt kadınların şiddet verisinin tutulmamasının da büyük bir sorun olduğunu vurgulayarak bu verilerin kayıt altına alınmasını talep ettik.”
“Anadilinde konuşamamak çoklu şiddete yol açıyor”
“Şiddet mekanizmasından çıkmaya çalışırken kendi dilinde konuşamamak, kadını kamu kurumlarında çoklu şiddete maruz bırakıyor ve travmayı tetikliyor” diyen Derya Aslan adliyelerde tercüman desteğinin bunun için yeterli olmadığını düşünüyor: “Tercüman olsa da çok yanlış notlar alınıyor, hikaye başka bir yere dönüşüyor ve kadın hakkını savunamıyor. Hastanelerde ve kollukta ise tercüman hiç yok. Kolluğa giden kadın derdini anlatamadığı için ikna edilip eve geri gönderiliyor. Kürtçe ifade veremediği için eve gönderilip katledilen Fatma Altınmakas bunun en acı örneğidir. ‘Kürtçe konuştuğumda kendimim ama yardım istediğimde dilimi unutmam beklendi. İyileşmem için Kürtçeye ihtiyacım vardı’ diyen kadınların hikayeleri, tercümanın tek başına yeterli olmadığını, kadının kendini kendi dilinde ifade edebileceği bağımsız mekanizmalara ihtiyaç duyduğunu açıkça gösteriyor. İktidarın kadını kamusal alandan çekip eve mahkum eden aile odaklı politikalarıyla da birleşince, kadınlar çözümsüz kalıp şiddet gördükleri yere dönmek zorunda bırakılıyor. Dil engeli, bizatihi yeni bir şiddet üretiyor.”
Kürt müzisyen Sakîna Têyna, Kürtçe’nin Kurmancî, Zazakî ve Soranî lehçelerinden 9 şarkının yer aldığı “Sûret” albümünde dinleyicilerin yüzünü “Sûret”lerde genç kalan ve hep genç kalacak olanların hikayelerine çeviriyor.
Foto: Derya Schubert Gülcehre
“Sûret, bir fotoğrafın hikayesi, bir yüzün hikayesidir. Kürdistan’daki neredeyse her evin duvarında asılı duran veya fotoğraf albümlerinin sessiz sayfalarında saklanan o yüzlerin sessiz hikayelerini fısıldayan bir hikaye. Bazıları yaşayanların dünyasına sadece çok kısa bir ziyarette bulunur. Onlar şafak sökmeden, isimleri genişçe telaffuz edilmeden, yüzleri başkalarının anılarına kazınmadan göçüp giderler. Henüz dünyada iz bırakacak zamanı bulamamış yüzler vardır. Ancak onları geride bırakanların zihinlerinde sayısız an, sayısız bağ, sayısız manzara oluşturur. Onların yarım kalan hikayeleri, yaşlarından çok daha uzun gölgeler bırakır arkalarında.”
Têyna, birkaç gün önce “Sûret” adlı albümünün ilk şarkısını yayınladı. Yukarıdaki metin, Sakîna Têyna’nın yeni albümünün tanıtım yazısından bir bölüm. Yıllardır müzikle uğraşan Sakîna Têyna, üniversite yıllarından kalma bir “Sûret” yüzünden derin ve uzak bir yolculuğa çıkıyor. Bu albümle dinleyicileri, artık aramızda olmayan gençlerin yolculuğuna çıkarmak istiyor. Bu yolculuk “Fotoğraflarda kalan ve yaşları hep aynı kalan gençler”in yolculuğu.
Tanıtım yazısının devamında Sakîna Têyna şunları söylüyor: “Yıllardır Kürdistan zamansız gidişlerin diyarı oldu. Her kayıp ardında sadece bir boşluk bırakmadı, aynı zamanda derin yaralar ve kalıcı izler de açtı. Bu albüm, boşlukta kaybolan, göçüp gitmiş seslerin şarkılarını söylüyor. Sûret, zamanda asılı kalan yüzlerin yasından doğdu. Asla çoğalamayacak yüzler, fotoğraflarının çekildiği o yaşta her zaman kalacak yüzler. Onlar, kendilerine verilen sözlerle, ortak anılarla, hala nefes alan umutlarla ve zulme karşı direnişle besleniyor ve bu şekilde sonsuza dek canlı kalıyorlar.”
Ekip
Sakîna Têyna – vokal
Mahan Mirarab – guitar
Dalina Ugarte – violin
Nora Romannof Schwarzberg – viola
Ivan Turkalj – cello
Marko Ferlan – double bass
Amir Wahba – percussion
Misagh Joolaee – kamancheh (track 4)
Arrangements & musical direction: Mahan Mirarab
Bu “Sûret”leri dinletmek için Haziran ayının başından beri Almanya’nın Osnabrück, Köln ve Frankfurt şehirlerinde ve Avusturya’nın Viyana kentinde konserler düzenledi.
Ayın 19’unda Viyana’daki konserden önce, telefon yoluyla Sakîna Têyna’dan bu “Sûret”lerden bahsetmesini istedik.
Albümde 3 Zazaca/Dimilkî, 5 Kurmanci ve bir de Soranice şarkı bulunuyor. Têyna, 6 şarkının bazılarının sözlerini kendisi yazmış, bazılarının müziklerini bestelemiş. Ayrıca bir şarkı Soranice müziğin önemli isimlerinden Mamlê’nin, biri Pervin Gürsoy’un, biri de Ali Hazır Beyazyıldırım’a ait. Diğer şarkıların söz ve müziklerinde, albümün aranjörü Mahan Mirarab’ın katkısı var.
Bu albümünüzde müzik tarzını biraz değiştirmiş gibisiniz. Uzun zamandır müziğinizde caz ve klasik müziğin renkleri ve sesleri olsa da, bu albümde sanki bu türler daha baskın olmuş.
Buna “Sakina & Friends” ile başlamıştık zaten. Ben burada caz ve klasik müzisyenleriyle çalışıyorum. Şüphesiz bu benim müziğimin üzerinde de etkisini yaratıyor. İçinde birçok farklı nüans var. İçinde hem cazın etkisini hem de batı klasik müziğinin etkisini görebilirsiniz. Ama ben hala içinde köklerimizin olduğunu iddia ediyorum. Şarkı söyleyişte elimden geldiğince kökümü korudum. Ancak bu yabancı müziklerin müziğim üzerindeki etkisi de kuşkusuz var. Çünkü içinde deneysel, experimental müzik var ve farklı denemeler barındırıyor.
Bu bir tercih mi, yoksa yaşadığınız ülkenin şartları, o ülkelerin müziklerinin ve çevrenin etkisi mi?
Bu benim tercihim. Çünkü görüyorum ki, bu zamanda yapay zeka ve dijital şeyler aracılığıyla her şeye ulaşmak çok kolay. Ve insanlar kolay gelen şeyleri dinlemek istiyor. Bizim yaptığımız bu müzikte, aranjeleri yapan arkadaşım gerçekten çok ince düşündü. İçinde büyük bir emek var ve her şey çok ince bir şekilde tasarlandı. Dinlemesinin rahat olmadığını biliyorum. Yani insanlara öyle rahatça ulaşacak bir müzik değil. Ama ben bu şekilde bir yol yürümek istiyorum. Emeğin kıymeti bilinsin, bir şeyleri dinlemek için biraz sabır gösterilsin. Yani evet, bu benim tercihim.
Acaba bu değişimin şimdiye kadar sizi dinleyen kişileri de etkileme ihtimali var mı? Müzik tarzınızdaki değişiklikten dolayı, mevcut dinleyici kitlesinin etkileneceğini düşünüyor musunuz?
Bir korkum yok. Tecrübe ettiğim şey şu; ben bu müziği dijital olarak halka ulaştırdığımda ve canlı olarak onların karşısına çıktığımda, aynı insanların tepkileri farklı oluyor. Aynı kişiler bu şarkıları dijital platformlarda dinlediğinde farklı bir his alıyor ama sahnede bizi canlı gördüklerinde başka bir şey yaşıyor. Zaten müziğimiz canlı. Şunu belirtmek önemli, albümde yer verdiğimiz bu 9 şarkının tamamı canlı kaydedildi. Yedi kişi hep birlikte stüdyoya girdik. Şarkıları hep birlikte söyledik ve öyle kaydettik. İçinde yapay hiçbir şey yok. Elbette miks ve mastering yapıldı ama biz birlikte çaldık. Bu bir hazırlık sonucunda oluştu. Kendi şarkılarımızı yapmak ve birlikte prova yapıp üç gün içinde birlikte kaydedebilmek için aylarca emek verdik. İki günde tamamladık. Üçüncü gün perküsyon sadece bazı şeyleri yeniden denemek istedi, onu üzerine ekledik. Bunun dışında başka bir şey yok. Şimdi aynı insanlar bizi canlı dinlediklerinde, mesela konser verdiğimiz o üç yerde, insanlar oldukça duygusallaştı. Ben dinlemeye gelen halka dikkatimi vermiştim. Acaba tepkileri nasıl olacak diye bakıyordum. Çok iyi tepkiler aldım. Şu ana kadar kimse “Müziğini neden böyle yaptın?” demedi. Elbette yine de benden “Gula min” şarkısını dinlemek istiyorlar.
“Arkadaşlarımla müzik yapmak istiyoruz”
Sizi dinlediklerinde bunu size hissettiriyorlar mı?
Kuşkusuz bunu hissediyorum. Ancak en başta söylediğim şey şuydu: Maalesef dinleyicilerimle bir salonda yüz yüze gelip müziğimi paylaşma şansım yok.
Neden?
İnsanlar bizi kendi gözleriyle sahnede gördüğünde, benim ve müzisyen arkadaşlarımın iletişimini gördüğünde çok etkileniyor. Mesela festivale gelen Britanyalı bir kadın gazeteci bana şöyle dedi: “Aranızdaki sevgiyi insan çok derin ve etkileyici bir şekilde hissedebiliyor.” Arkadaşlarım sadece iyi müzisyenler değiller. Biz birlikte müzik de yapmak istiyoruz. Bu para için değil. Gerçekten bu müziği benimle yapmak istiyorlar. Bu yüzden bu his halka da geçiyor. Biz kendimiz için müzik yapıyoruz, birlikte yapıyoruz ve bu halka da ulaşıyor. Bejan Matur da bana, “Sakîna, seni canlı dinlediğimde bende farklı bir his uyanıyor” demişti. Bu yüzden halkımıza doğrudan ulaşamamamızın çok önemli olduğunu ve onlara ulaşamamamın büyük bir dezavantaj olduğunu söyledim. Umarım bu müzik dinleyicilerine ulaşır.
Sakîna Têyna Hakkında
Sakîna Têyna, Muş’un Varto ilçesinde Kürt-Alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ergenlik döneminde Türkçe korolar ve müzik gruplarıyla şarkı söylemeye başladı; ancak Kürt müzik gelenekleriyle tanışması ve kültürel asimilasyona karşı durmaya karar vermesi üniversite yıllarına denk gelir. 1991 yılında, Kürt kültürünü destekleyen İstanbul’daki Mezopotamya Kültür Merkezi’ne vokalist olarak katıldı. Pek çok diğer Kürt müzisyen gibi o da müziğini icra edebilmek için fiilen yeraltına çekilmek zorunda kaldı ve kısa süre sonra sanat ile siyasi aktivizm arasında bir seçim yapmak durumunda kaldı.
2006 yılında siyasi mülteci olarak Avusturya’ya gidene kadar müziği tam zamanlı bir uğraş haline getiremedi. Yoğun yaratıcı çalışmalarının ilk meyvesi, ilk solo albümü Royé mı oldu.
Sakîna, piyanist Nazê Îşxan ve kemancı Nurê Dilovanî ile güçlerini birleştirerek tamamen kadınlardan oluşan Trıo Mara’yı kurdu.
Grup, çoğunlukla kadınlar tarafından söylenen ve kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel Kürt şarkılarından beslenirken, bu materyalleri Batı klasik müziği ve çağdaş yaklaşımlarla zenginleştirdi.
2013 yılından bu yana Anadolu Quartet ile çalışan Sakîna, Avusturya ve Almanya’da turnelere çıkmaktadır. Tüm bunların yanı sıra Sakîna, İran, İspanya, Avusturya ve Türkiye’den müzisyenlerin yer aldığı Viyana merkezli “Sakina & Friends” topluluğunu kurdu.
Düzenli olarak Avusturya’nın dört bir yanında sahne alan Sakîna, diğer sanatçıları desteklemekten hiç yorulmadan birçok albüm projesinde ve konser programında yer almaya devam ediyor.
Ama herkesin sevmeyeceğini de biliyorum. Çünkü enstrümanlarımız arasında fretless yani perdesiz gitar ve mikrotonal sesler var. Çalan arkadaşlarımız farklı yerlerden. Biri İran’dan, biri Avusturya’dan, yarı Mısırlı biri, diğeri Venezuela’dan, bir diğeri Slovakya’dan ve biri de Hırvatistan’dan. Müzik üzerinde çabuk anlaşıyoruz ve hislerimi anlıyorlar. Birlikte güzel bir uyum yakaladığımıza inanıyorum, ama elbette dinleyicilerin takdiri farklı olacaktır ve ben bunu değiştiremem.
Müzikte kullanılan dijital teknolojiden de bahsettiniz. Acaba tarzınız, “yapay zeka” (AI) ile yapılan müzik sistemine karşı bir ısrar mı? Son dönemlerde Kürtler arasında da yapay zeka ile yapılan müzikler üretilip yayılıyor.
Ben bir şeye karşı ısrar etmiyorum. Ben kendiminkinde ısrar ediyorum. O tür şeylerden artık uzaklaştım. Başkalarının ne yaptığı, müziklerini hangi tarzda sunmak istedikleri benim eleştireceğim bir iş değil. O, müzik eleştirmenlerinin işi. Ben bir müzisyenim ve kendi tarzımda ısrar etmek istiyorum. Diğerlerinin müziğini ne şekilde yayacakları onların takdiri. İnternet bu kadar gelişmeden önce insanlar mektup yazardı, artık o yok. Kitap okurlardı, o yok. Salonlara gidip müzik dinlerlerdi ve verilen emeğin bir kıymeti vardı. Şimdi her şeye ulaşmak çok hızlı. Instagram’da paylaşılan “story”ler için on saniyelik bir sabır bile yok. Bunların hepsi bu çağın sorunları. Maalesef biz bu döneme denk geldik. Birçok şey artık anlamını değiştiriyor. Çoğu insan beni klasik bulabilir ama ben biraz romantiğim ve kendi tarzımda kalmak istiyorum. İçinde emek olsun. Elbette içinde yeni şeyler de var. Elektronik altyapı veya doğaçlama kullanabiliriz. Müziğin bir sınırı yok. Ancak başkalarının kararı onların tercihi.
Albümde yer verdiğiniz “Bêrîvan” şarkısı, daha önce seslendirdiğiniz bir şarkı. Bu şarkı, eski tarzınızla şimdiki tarzınız arasında bir köprü mü kuruyorsunuz?
Şarkının bu albümde olmasının çok basit bir hikayesi var. Arkadaşım, bu albümün müzik direktörü Mahan Mirarab, bu şarkıyı Berlin Metropol Orkestrası için aranje etmişti ve biz de orada söylemiştik. Onun o aranjesi çok hoşuma gitmişti. Mahan, “Sakîna, ben Bêrîvan’ın da içinde olmasını istiyorum” dedi ve biz de ona yer verdik. Eğer seçilen şarkıların sözlerine dikkat ederseniz, hem onlarda hem de benim kendi yazdıklarımda, geçmişimle ve kaybettiğim arkadaşlarımla güçlü bir bağım var. Örneğin “Xewn” (Rüya) şarkısını rüyamda gördüm. Uykudan uyandım, o melodi beynimdeydi ve hemen telefonumla kaydettim. Yanımda Nuray Şen’in bir kitabı vardı. Oradaki sözler beni etkiledi ve ondan ilham aldım. Kendisinden izin istedim ve adını albüme yazdım. Kelimesi kelimesine ondan almadım ama üzerimde etkisi oldu.
“Onlar tıpkı fotoğraftaki gibi hep gençler”
Albümünüzün ve albümden yayınladığınız ilk şarkının adı “Sûret”. Sûret aynı zamanda albümün genel ruhunu da belirliyor. Bahsettiğiniz “Sûret” nasıl bir sûret?
Şarkının müziği bana ait değil. Sözleri bana ait. Bir gün Mahan’ın yaptığı enstrümantal bölümü dinliyordum. Aklıma bir “sûret” geldi. Üniversitede okuduğumuz dönemden, arkadaşım Sakine Yaylagül’nün de içinde olduğu bir fotoğraf. Ben Sakine’nin adını aldım. Benim kimliğimdeki adım farklıydı. O fotoğrafa bakıyordum. O fotoğraftaki dört arkadaşımız artık yoktu, şehit düşmüşlerdi. Onlar hep o fotoğraftaki gibi genç kalacaklar ve yüzleri hiç yaşlanmayacak diye düşündüm. Kalbimizin duvarlarına asılı kaç tane fotoğraf var? Onlarla binlerce anımız var ama kimse onları görmüyor. Sadece biz görüyoruz ve unutamıyoruz. Şöyle bir hisse kapıldım: Kürdistan, artık görülmeyen yüzlerin ülkesi olmuş. Fotoğraflarda kalan ve yaşları aynı kalan gençlerin… Onların, o genç insanların ülkesi. Zamansız gidişler. Bu his her zaman benimle ama bazen çok yoğunlaşıyor.
Qemer Söylemez’in yazdığı “Ez Son” (Ben Gidiyorum) şarkısı da on yıldır bendeydi. Zamanı geldiğinde tamamen doğaçlama olarak ortaya çıktı. Bir kadının yolculuğunu anlatıyor ve şöyle diyor: “Beni öldürseniz de beni yalnız bırakın, ben kendi yolumda gidiyorum.” Yani o ikiyüzlü dünya beni ilgilendirmiyor, ben gideceğim. Gidiş bazen insanın ölmesine neden olur, bazen de insan kendi yolunda gider ve bedeller öder ama yalnız kalır. İçeriği ve tüm şarkılarıyla genel olarak bu albümün teması, benim hayat hikayem ve hayat tecrübemdir. Vardığım kararlardır. Ben bunları şarkılara döküyorum.
“Jin, Jiyan, Azadî” son yılların bir sloganı ve dünyaya yayıldı, aynı zamanda albümdeki bir şarkının adı. Bunun hikayesi gündemle mi bağlantılı, yoksa sizin ayrıca özel bir hikayesi var mı?
Jin, Jiyan, Azadî hareketi ortaya çıktığında ve Jîna Emînî katledildiğinde, dünyanın ikiyüzlülüğü beni çok incitti. Kürt kadınları 1990’ların sonlarından beri bu sloganı mücadelelerinde kullanıyorlar. Ancak popülerleştiğinde, birçok kişi Kürt kadınlarının adını hiç anmamak istedi. Sanki Kürt kadınlarının hiçbir emeği yokmuş gibi. Bu sloganın dili Kürtçe, Farsça değil. Bunu İranlı arkadaşlarımla tartıştım. Onlar milliyetçi değiller ve bunu kabul ettiler. Ben geçmişin mücadelesi ile bugünün mücadelesini birleştirmek istedim ki böylece Kürt kadınının emeği kaybolmasın. Elbette İranlı ve Afgan kadınlar da emek veriyor ve mücadele yürütüyorlar. Bunun da hakkı verilmeli. Ben bu şarkıyı o dönem Londra’daki büyük bir konser için hazırlamış ve sahnede canlı söylemiştim. En son versiyonu da bu albüme girdi.
“Ben politik bir sanatçıyım”
Hem bir müzisyen hem de bir aktivist olarak kadın hakları için çalışan birçok hareketin içinde yer alıyorsunuz. Sizin, Kürt müziği ve söz konusu aktivist çevreler nasıl bir ilişki etkileşim halindesiniz?
Dünyada kimliğimizin tanınmasında hala sorunlar var. Beni davet ettiklerinde, kimliğimin çok net bir şekilde “Kürt şarkıcı” olarak yazılmasını istiyorum. Bu politik bir duruştur. Bazen organizatörler politik bilgi eksikliğinden dolayı müziğimi Türkiye adı altına koymak istiyorlar. Ben derhal düzeltiyorum. Lütfen bunu düzeltin diyorum. Benim hiçbir dile düşmanlığım yok. Ancak kimliğim bağımsız olarak kabul edilmelidir. Beni öldürseniz de bunu benden alamazsınız. Bu politik bir duruştur. Ben o kimliğimin kabul edilmesini istiyorum. Festivallere neden “Anadolu Festivali” diyorlar? “Kürdistan” desinler. Benim bir duruşum var, bunu korumak istiyorum. Ben siyasetçi değilim ama politik bir sanatçıyım. Dünyaya dair bir bakış açım var. İnsanların gözüne sokmak için değil. Saklayacağım bir şey de yok. Bu benim için çok önemli.
Foto: Victoria Nazarova
Şimdi biz burada hem göçmeniz… Avrupa’daki göçmenliğimiz omuzlarımıza ağır bir yük bindiriyor. Dünya müziğinde kendimize bir yer açmak istiyoruz. Burada da köşeler beyaz zihniyet tarafından tutulmuş durumda. Egemen zihniyet kolay kolay yol açmak istemiyor. Yaptığın müziğin standartları ne kadar yüksek olursa olsun, kabul etmek istemiyorlar. Varlık ve yokluk mücadelesini burada da sürdürüyoruz. Bir de sahip olduğumuz kimlikler var, onlar da üzerine ekleniyor. Kürt olmamız her yerde çok zor. Ülkeni işgal edenlerin milliyetçiliğiyle karşılaşıyorsun. Ya da organizatörler seni sömürgecinle tanıtmak istiyorlar. Sanki o toplumlardan gelmişsin gibi tanıtmak istiyorlar. Her anlamda diken üstündesin. Çok dikkatli olman gerekiyor. Bu, insanın özgür olduğunu asla hissettirmiyor. Bazen keşke bizim de sorunumuz olmasaydı da, biz de öylesine boş şarkılar söyleseydik diyorum. Ama maalesef öyle değil. Avrupalılar benimle röportaj yaptıklarında bunu onlara da sık sık söylüyorum. Ben de misyonsuz, omuzlarına yük almayan bir müzik yapmak isterdim. Bunu çok bilinçli bir şekilde de yapmıyorum. Ama doğal bir şekilde artık bizde oluştu. Çünkü devam eden bir mücadele var ve kimliğimiz tehlike altında. Varlık ve yokluk mücadelesi devam ediyor. Savaş bitmiyor. İster istemez sorumluluğu kendi omuzlarına alıyorsun ve bu senin sözlerine, müziğine yansıyor.
Kürt müzisyenler iyi adımlar atıyor
Birçok uluslararası festival gördünüz, dünyadaki müzisyenler Kürt müziğine hangi gözle bakıyorlar? Kürt müziği ne kadar tanınıyor?
Son yıllarda arkadaşlarımız çok aktifler. Artık dünyada çok iyi işler yapıyorlar. Biz “World Music” (Dünya Müziği) tabirini kabul etmiyoruz. Avrupalı zihniyeti bunu kullandığında ayrımcılık yapıyor. Onlar kendi müziklerini klasik veya caz yapıyorlar ama bizim müziğimizi “World Music” yapıyorlar. Neden? Kürtlerin, Farsların ve Türklerin de klasikleri var. Biz bu sömürgeci zihniyete karşı duruyoruz. Kürt müziği, dünya etnomüzikologlarının önünde hala keşfedilmemiş bir hazine gibi duruyor. Eskiden batı müziğinde olup da sonradan atılan mikrotonal sesler, bizim müziğimizde hala mevcut. Makamlarımız ve gırtlak yapımız onların çok ilgisini çekiyor. Birlikte olduğum müzisyenler bundan çok etkileniyorlar. Birlikte şarkı söylüyoruz, onlar Kürtçe söylüyor ve birbirimizin dillerinde şarkılar söylüyoruz. Müzik çok avantajlı bir disiplindir. Dilini bilmesen bile, bir pencerenin önünden geçtiğinde o müzik seni etkiler. Güçlü Kürt müzisyenler çok iyi adımlar atıyorlar ve Kürt müziği daha çok tanınacak.
Albümde 5 Kurmanci, 3 Zazaca/Dimilkî ve bir de Soranice şarkı var. Soranice şarkı, en önemli Soranice şarkıcılarından biri olan Mamlê’nin “Car Cara” adlı eseri. Bu şarkı için ne söylemek istersiniz?
Evet. Mamlê ailesinden izin istediğimde şöyle dediler: “Çok mutluyuz. Babamız, ‘Ben tüm şarkılarımı Kürtlere bağışladım’ demişti. Her Kürt, şarkılarımı sorunsuz bir şekilde söyleyebilir. Mirasını Kürtlere bıraktı.” Şarkıyı söyledim ve ses kaydını onlara gönderdim. Daha sonra dinlediler ve şöyle dediler: “Seni çok tebrik ediyoruz. Babamın ruhu Mahabad’dan kalktı, Süleymaniye’ye ulaştı ve oradan da Amed’e (Diyarbakır’a) vardı.” Bu benim için çok değerli bir şey.
Almanya’da yaşayan Kürtlerin anadil mücadelesi eğitim alanında yeni bir boyuta taşınıyor. Asimilasyon politikalarına ve sistemdeki engellere karşı yıllardır çift dilli anaokullarıyla hizmet veren Yekmal, şimdi de Berlin’de Kürtçe ve Almanca eğitim verecek ilk resmi ilkokulu açmaya hazırlanıyor.
Yekmal’in kreşlerinden biri, Foto: Yekmal
Resmi olmayan istatistiklere göre Almanya’da yaklaşık bir buçuk milyon Kürt yaşıyor. Almanya’daki sistemde mülteci veya göçmenler geldikleri ülkelere göre kayıt altına alındığı için Kürtlerin net bir sayısı bulunmuyor. Bu sayıya rağmen, Almanya’da yedi eyalette resmi olarak Kürtçe dil dersleri veriliyor ve yaklaşık 3.500 öğrenci bu derslere katılıyor. Ayrıca Kürtçe dil kursları düzenleyen birkaç kurum bulunuyor ve toplumun bir kesimi buralarda Kürtçe dersleri alıyor. Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği) de bu kurumlardan biri.
Yekmal Koordinatörü Günay Darıcı, diasporadaki Kürtçenin durumunu ve Almanya sistemini değerlendirerek kurumu hakkında Niha+’ya kapsamlı bilgiler verdi.
“Karamsar değiliz”
Günay Darıcı, Kürtçe ve diaspora toplumunun tutumuna ilişkin değerlendirmelerinde mevcut potansiyele dikkat çekti. Engellere ve tarihsel asimilasyona rağmen, Kürt toplumunun eğitim çalışmalarına açık olduğunu ve kaliteli projelere destek verdiğini belirtti:
“Elbette özellikle Kuzey Kürtleri üzerinde yüz yıldır devam eden çok yoğun bir asimilasyon olduğunu biliyoruz. Ayrıca, yıllarca dilimize ve kimliğimize yeterince önem vermememiz bizim de bir eksiğimizdir. Ancak ben kesinlikle pesimist değilim, optimistim. İnsanlar iyi, kaliteli ve pedagojik bir iş ortaya koyduğunda, dört parçadan Kürt aileler büyük ilgi gösteriyor.”
Günay Darıcı
Darıcı, Alman devletinin Kürtçeye ve Kürt kimliğine yaklaşımının da iyiye doğru değiştiğine işaret etti. Eskiden Kürtlerin ve Kürtçenin hiç görülmediğini, Türkiye’den gelen Kürtlerin Türk, diğer ülkelerden gelenlerin ise Arap ve Fars olarak kabul edildiğini dile getirdi. Ancak bugün, anaokullarında ve eğitim çalışmalarında Kürtçenin bağımsız bir dil olarak saygı gördüğünü söyledi.
Okullarda sistem engeli
Bu olumlu gelişmelere rağmen Darıcı, yasal ve istatistiksel büyük bir eksikliği de hatırlatarak, Kürt kimliğinin Almanya’da halen resmi olarak tanınmadığını belirtti. Almanya’da 12 ailenin talep etmesi halinde devlet, anadil dersini açmak zorundadır. Ancak Darıcı, pratikteki engellere dikkat çekti:
“Sistem yıllarca kendini sözde ‘Türkiye’den gelen herkes Türk’tür’ şeklinde inşa etmiş. Okul formlarında Türkçe ve Arapça var ama Kürtçe yok. Bunun dışında, bazen ırkçı Türk aileler Kürt çocuklarına karşı ayrımcılık yapıyor ve bazı okul yönetimleri de ‘sorun çıkmasın’ diye Kürtçeyi görmezden geliyor.”
Bu engellere karşı ailelere çağrıda bulunan Darıcı: “Kürt aileler ‘biz evde Kürtçe konuşuyoruz ve Kürtçe eğitim istiyoruz’ dediklerinde, okullarda bu imkan ve hak mevcuttur. Aileler bu hakka sahip çıktığında, bizim ve Kürt kurumlarının eli daha da güçlenecektir.”
Yekmal Hakkında
Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği), toplum yararına çalışan, göçmenlerin kendi kendini yönettiği sivil bir kuruluştur. 9 Mayıs 1993’te Berlin’de kurulan dernek, sosyal adalet, fırsat eşitliği ve çok dilliliğin teşvik edilmesi için mücadele ediyor.
Başlangıçta sadece Berlin’de faaliyet gösteren Yekmal, artan talepler üzerine 2020 yılında tüzüğünü değiştirerek federal düzeyde çalışmalara başladı. Kurum şu anda Almanya’nın dört eyaletinde (Berlin, Kuzey Ren-Vestfalya, Rheinland-Pfalz ve Bremen) siyaset ve hükümetin bir ortağı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Genel merkezi Berlin’de bulunan kurumun 130 civarında maaşlı çalışanı bulunmakta olup projelerle birlikte toplamda 220’ye yakın kişi istihdam ediliyor. Yekmal’in çalışmaları Berlin Senatosu, belediyeler ve Alman devleti tarafından finanse ediliyor.
Kurum, topluma yönelik çok yönlü hizmet, destek ve inisiyatifler sunuyor:
Aile ve Danışmanlık Çalışmaları: Günlük yaşam sorunları ve kriz durumlarında çocuklara, gençlere ve ailelere destek veriyor. Bu kapsamda ebeveyn-çocuk grupları, eğitim danışmanlığı, evlere yönelik pedagojik ziyaretler ve açık buluşma merkezleri organize ediyor. Şu anda Yekmal çatısı altında 4 aile merkezi ve iki dilli eğitim veren 2 anaokulu faaliyet gösteriyor. Ayrıca, kurum bünyesinde ırkçılık ve ayrımcılığa karşı aktif olarak çalışan özel bir birim de bulunuyor.
Eğitim ve Kurslar: Anadilin gelişimi ve korunması amacıyla çocuklar için “Cumartesi Okulları” düzenliyor. Aynı zamanda yetişkinler için farklı seviyelerde Kürtçe (Kurmanci, Zazaca, Soranice) dil kursları veriyor.
Yekmal Akademisi (Yekmal Akademie gGmbH): Yekmal’e bağlı bir enstitü olarak faaliyet gösteren akademi, çok dillilik üzerine uzmanlaşmış durumda. Profesyonel çeviri hizmetleri sunan ve eğitim materyalleri hazırlayan enstitü, aynı zamanda “TESTKURD” adıyla Kürtçe için standartlaştırılmış dil yeterlilik sınavları gerçekleştiriyor.
İlkokul açacaklar
Bu toplumsal potansiyel ve kurumun tecrübesi temelinde, Yekmal şu anda eğitim alanındaki en büyük adımın hazırlığını yapıyor. Yekmal Koordinatörü, 2014 ve 2016 yıllarında iki anaokulu açtıklarını ve ailelerin sürekli olarak bir okul talebinde bulunduğunu belirtti. Bunun üzerine, 2021 yılından bu yana Berlin’de bir ilkokul açma projesini başlatmış durumdalar.
Yeni okul Berlin yasalarına göre inşa edilecek ve doğrudan Almanya ile Berlin’in eğitim sistemine bağlı olacak. Okul iki dilli (bilingual) olacak; hayat bilgisi, beden eğitimi ve müzik gibi tüm dersler hem Kürtçe hem de Almanca olarak öğretilecek. Darıcı, gelecekte Kurmancinin yanı sıra Soranice ve Zazaca eğitimin de bu sisteme eklenmesini umut ediyor.
Hedeflerinde lise açmak var
Darıcı, öğretmen konusunda hiçbir sıkıntıları olmadığını, ülkede çalışmış, Kürtçeyi iyi bilen ve Almanya’da Almanca öğrenmiş birçok öğretmenin ders vermek için hazır olduğunu ifade etti.
Okuldaki eğitim 2027 yılında başlayacak. Dernek bağımsız olduğu için, başlangıçta en fazla 24 çocukla işe başlanacak ve ilk iki yılın masrafları (öğretmen maaşları, kira ve diğer giderler) Yekmal tarafından karşılanacak. İki yılın ardından, eğer başarılı olunursa, Berlin Senatosu masrafların yüzde 95’ini üstlenecek. Darıcı, ilkokulun oturmasının ardından Gymnasium, yani bir lise de açmak istediklerini ve aynı projeyi Kürt nüfusunun yoğun olduğu Köln gibi diğer şehirlere de taşımayı planladıklarını söyledi.
Kürt siyasetçi Gültan Kışanak kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturmaktan bahsederek “Değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş dayanmış. Artık böyle sürdüremeyiz. Yol almamız lazım” dedi.
Gültan Kışanak, Foto: CDDKonferans/X
13-14 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşen “İkinci Yüzyılında Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak, konferansın açılış konuşmasında “Kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” diye sordu.
Konferansın gerçekleşmesinden kısa bir süre önce Avrupa’da çeşitli temaslarda bulunan Kışanak hem Avrupa seyahatine hem de konferansta yapmış olduğu konuşmanın içeriğine dair Niha+’ya değerlendirmelerde bulundu.
Fransa ve Almanya’da toplantı ve etkinliklere katılan Gülten Kışanak oradaki herkesin “Yasa ne zaman çıkacak?” diye sorduğunu belirterek “Valimizi hazırladık. Gelmek istiyoruz. Artık yasa çıksın diye bir özlem ve hasret ifade ediyorlar buraya dair. Aynı zamanda demokratik dönüşüme dair” bilgisini verdi.
Kışanak konferansın açılış konuşmasında dile getirdiği “kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” sorusu için “bunun için mücadele vermek gerekir” dedi:
“Bir şeyi istersek yaparız. Ama hemen yarın birileri bunu hazırlayıp bizim önümüze getirsin istersek bu mümkün değil. Onun için bir şey istiyorsan onun mücadelesini vermek, onun çabasını ortaya koymak, onun toplumsal gücünü açığa çıkarmak durumundasın. Bu iktidardan talep etme hali bence çok bizi bir yere götürmüyor.”
Bunun gerçekleşmesi için siyasi zorlukların olduğunu kaydeden Kışanak, “Bir değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş, dayanmış. Artık böyle sürdüremiyoruz, götüremiyoruz. Yol almamız lazım. Bunun için de toplum olarak bizim sorumluluk almamız bir şeyler yapmamız gerekiyor. Aynı zamanda böyle kestirme bir çözüm yok. Bu yol uzun ve zorlu, zahmetli. Bu yolu yürümek dışında ama bir seçeneğimiz yok” dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Haziran 2026 tarihinde Edirne’de katıldığı bir programda süreç için söylediği “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe katettik. İnşallah tempomuzu biraz daha artıracağız” sözleri için ise Gülten Kışanak “Taahhütleri var. Biz hepimiz de bu taahhüdün takipçisi olmalıyız. En yetkili ağızlardan Cumhurbaşkanının ağzından bile meclis kapanmadan yasanın çıkacağına dair söylemler var. Biz hepimiz artık bunun gereğinin yapılmasını bekliyoruz” değerlendirmesini yaptı.
Kulislere yansıyan çerçeve yasanın beklentileri karşılayıp karşılamayacağına dair soruya ise, “Karşılaması için mücadele ediyoruz. Mecliste o komisyon raporunun yazılabilmesi için nasıl mücadele ettik? Bu yasanın da bütünlüklü bir şekilde çıkması ve kapsamlı çıkması için mücadele edeceğiz” dedi.
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, silahların bırakılması ile ilgili süreç için henüz siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak olmadığını kaydederek, Cumhurbaşkanı’nın sürecin temposunun artacağı yönündeki açıklaması için “Biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir” dedi.
Ayşegül Doğan
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 12 Haziran tarihinde, Selimiye Camii Şerifi’nin yeniden ibadete açılması ile ilgili gerçekleştirilen törende yaptığı konuşmada, silahların bırakılması ile ilgili süreç için, “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe kat ettik, inşallah, tempomuzu biraz daha artıracağız” dedi.
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan Niha+’ya yaptığı değerlendirmede, Erdoğan’ın yaptığı açıklamayı önemsediklerini belirterek bunu bir taahhüt olarak gördüklerini kaydetti:
“İktidar cenahından yapılan açıklamaların yanı sıra ülkenin cumhurbaşkanının işt daha dün yaptığı bir açıklama var. Sürecin temposunun hızlanacağını ifade ettiği açıklama. Dolayısıyla biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir. İhtiyaç duyulan somut adımlar ne? Hızlıca bir yasal çerçevenin takvimini oluşturmak, Meclis çalışmalarını ara vermeden bunu konsensüsle Genel Kurula getirmek ve bu yasal çerçeveyi artık oluşturmak.”
“Geçiş hukuku yasası gerekiyor”
Basına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, PKK’liler ile ilgili olarak bir çerçeve yasa hazırlanıyor ve bu yasa 9 maddeden oluşuyor.
“Henüz bir taslak yok. Siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak yok” diyen Doğan, kendilerinin çalışmalarının olduğunu belirtti:
“Bizim çalışmalarımız var zaten. Hep Türkiye’de demokratik siyaset alanının genişlemesine dönük çalışmalar yapan bir siyasi partiyiz. Bizim programımız var. Komisyonla sunduğumuz rapor var. Sonra komisyondan çıkan bir ortak rapor var. Bu raporun bir konsensüsle çıktığı birtakım eleştirilere, itirazlara, hatta şerhlere rağmen de kamuoyunca biliniyor. Yani yapılması gerekenler çok aşikar. Öyle gizli saklı bilinmeyen bir şey yok. Bizim yaklaşımımızı da yinelemek gerekirse DEM Parti olarak biz teknik bir hukuk yaklaşımıyla değil, sıradan bir yasal düzenleme çalışması olarak değil, çatışmalı bir dönemden kalıcı olarak çatışmaları sonlandırabilecek niteliğe sahip bir geçiş hukuku yasasının oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu da kategorik bir bakış açısı içermeyecek, kategorik bir yaklaşım içermeyecek, kapsayıcı olacak ve bütüncül bir hukuk yaklaşımıyla bir başlangıç adımı gibi düşünelim. Bu önemli bir başlangıç adımı. Sürecin aynasını oluşturacak ve bundan sonra da bir takım yeni düzenlemelerle infaz kanununu düzenlemeye ihtiyaç var. Anayasal bir takım gereklilikleri olan bir süreçten bahsediyoruz.”
“Beklenti silahların tümden devre dışı kalması”
Silahların bırakılması süreci ile ilgili olarak da konuşan DEM Parti sözcüsü Ayşegül Doğan “beklentimiz silahların tümden devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve kalıcı bir biçimde devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve bir takvimin hızla oluşturulması” dedi. Doğan
Abdullah Öcalan’ın yasal çerçeveye ve sürecin hızlanmasına ilişkin son görüşmede İmralı heyeti ile bir takım öneriler paylaştığını ifade ederek şöyle devam etti: “Kamuoyuna açık dolayısıyla yapılması gerekenler aşikar. Aşina olmadığımız ancak deneyimli olduğumuz bir zaman diliminden geçiyoruz. Burada önemli olan bu negatif süreci pozitif bir sürece dönüştürmek ve bundan sonra yasal çerçevelerle birlikte başlayan yeni bir dönemi konuşmak.”
Doğan İmralı Heyeti dışında Abdullah Öcalan ile görüşmek isteyen isimlerle ilgili bir gelişme olup olmadığı sorusuna henüz bir gelişme olmadığını söyledi: “Olması gerekir. Geç kalmış bir çalışma bu. Bizzat Öcalan’ın da kamuoyuna ulaştırmak istediği, doğrudan temas kurmak istediği yönünde mesajları da paylaştık. Yani kendi ifadesi de topluma doğrudan ulaşabilmek. Ve olması gereken de bu. Sürecin doğal ihtiyacıdır. Ana muhatap, baş aktör, çok kritik bir konuda müzakereci pozisyonunda iletişim koşullarının, çalışma koşullarının da bu sürecin hızlanacak temposuna uygun olması gerekir.”