Abbas Vali: İran savaşından sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

ABD ve İran arasındaki mutabakatla Ortadoğu’nun dizaynı değişti. Prof. Dr. Abbas Vali, savaşın kazananlarını analiz ederken, Kürt siyasetine kritik bir uyarıda bulunuyor: ‘Silahlı mücadele dönemi kapandı, artık sivil toplum ve stratejik vizyon zamanı.

Foto: Niha+

28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Ortadoğu’daki fay hatlarını derinden sarsan savaş, 17 Haziran’da taraflar arasında varılan bir ‘Mutabakat Zaptı’ ile yeni bir evreye girdi. Çatışmalar sırasında Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir koz olarak kullanan İran, Körfez ülkelerine ve ABD üslerine yönelik misillemeleriyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yayarken; ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleriyle alevlenen kriz, bölgedeki güç dengelerini tamamen değiştirdi.

Peki, savaşın toz bulutu dağılırken Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu yeni dizaynda Kürtlerin yeri ne olacak?

Prof. Dr. Abbas Vali, bu tarihi kırılmayı ve savaşın ardında bıraktığı yeni tabloyu kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Vali’ye göre, ABD ve İsrail askeri alanda üstünlük sağlasa da, stratejik ve siyasi zafer İran’ın oldu. Ancak bu yeni bölgesel dizayn, parçalanmışlık ve stratejik hatalar nedeniyle Kürtler için oldukça kritik ve zorlu bir tabloyu ortaya çıkardı.

Abbas Vali hakkında

Prof. Dr. Abbas Vali, İran’ın Mahabad kentinden bir Kürt siyaset teorisyeni olup, Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerine çalışan en önde gelen akademisyenlerden biridir. Eğitimini Tahran ve Londra’da tamamlamış, doktorasını Londra Üniversitesi’nde Tarihsel Sosyoloji alanında yaptı. Daha sonra Swansea Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler verdi. Aynı zamanda Hewlêr’deki (Erbil) Kürdistan Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür. Eserleri arasında Essays on the Origins of Kurdish Nationalism (Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri Üzerine Denemeler) ve Kurds and the State in Iran: The Making of Kurdish Identity (İran’da Kürtler ve Devlet: Kürt Kimliğinin İnşası) yer almaktadır.

İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından, birkaç görüşme sonucunda 17 Haziran’da varılan bir mutabakatla birlikte başka bir aşamaya geçildi. Anlaşmanın içeriğine ve zamanlamasına baktığımızda, savaşın tarafları uzlaşmak zorunda mı kaldı?

Bu bir antlaşma değil. İngilizce’de buna Memorandum of Understanding (Mutabakat Zaptı), yani ortak anlayış ve uzlaşma diyorlar. Onun dışında bu resmi bir antlaşma veya uzlaşı değil. Bu mektup alışverişi. Bir taraf mektup yazıp imzalıyor, diğer taraf da imzalayıp gönderiyor. Bizim okuduğumuz şey buydu. Ortada bir ortak anlayış vardı. Burada şunu söylemeliyim ki, her iki tarafın, Amerika ve İran’ın üzerinde, dış siyasette daha az baskı olsa da iç siyasette çok büyük bir baskı vardı.

İran’dan bahsedecek olursak, İran’da sistemik bir kriz var. Hem ekonomik, hem sosyal, hem kültürel hem de mali. Ancak temel sorun ve ana kriz, ekonomik ve mali kriz. Parası yok, hükümet neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumda. Bu yüzden buna ihtiyaçları vardı. Bu ekonomik ve mali kriz nedeniyle İran, Biyopolitika denilen, yani halkın yaşam siyaseti dediğimiz konuda idare edemiyordu. Çünkü parası ve ekonomik imkanları yoktu. Bu da temel bir sorundu. Zira bunu uzun vadede idare edemezse, içeride başka bir isyanın daha patlak verme ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ocak ayındaki isyan çok büyüktü. Bu bir.

İran bir savaşa maruz kalmıştı. O savaşa girmişti ancak İran’ın askeri, güvenlik ve ekonomik programlarının büyük bir kısmı başarısız olmuş ve çökmüştü. Bu şekilde devam edemezdi. Ancak İran’ın bu savaşa girdiği durumu ile savaşın durmasından sonraki durumu birbirinden çok farklı. İran savaşa girdiğinde şartlar farklıydı, şimdi ise daha farklı. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, İran direnebildi. Büyük bir direniş ve savunma gösterdi. Şüphesiz büyük bir zarar da gördü. Birçok yer viraneye döndü, köprüleri yıkıldı, fabrikalar ve atölyeler yok oldu ama direnişini sürdürdü.

İkincisi ise İran’ın bu savaşta Hürmüz Boğazı’nı tutabilmesiydi. Bu hamleyle savaşın hesaplarını değiştirdi. Yani şu anda var olan o ortak anlayış, Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi temel bir soruna dayanıyor. Bu mesele savaştan önce yoktu. Savaş sırasında ortaya çıktı. Bir diğer nokta da Amerika’nın İran’ın atom yani nükleer silah yapmayacağını kabul etmesini ve söz vermesini istemesidir. Zaten İran başından beri böyle söyledi. Yapmayacağız dedi. Obama döneminde de anlaşmaları varken İran, uranyum zenginleştirmesinin, saflaştırılmasının %3.5 civarında, yani %4’ten az olmasını kabul etmişti. Ancak 2018 yılında Trump geldiğinde bu durumu değiştirdi, anlaşmayı bozdu ve Obama hükümetinin anlaşmasını yok etti. O zaman İran uranyum zenginleştirmeye başladı. Ta ki %60-65 seviyesine çıkarana kadar. Bu da atom bombası yapımına çok yakın bir seviye.

Şimdi Amerika, yaklaşık 400-450 kilo olan o zenginleştirilmiş uranyumun ya imha edilmesini ya da yoğunluğunun, yani konsantrasyonunun azaltılmasını istiyor. Ya da bu işlemi yapmaları için Rusya’ya veya Fransa gibi bir ülkeye verilmesini istiyor. İran ise “Bu şu anda benim elimde değil. Onlar bombalanan yerlerin altında ve çıkarılırsa bile İran dışına çıkarılmasına izin vermeyiz, biz kendimiz burada hallederiz.” diyor. İran’ın söylediği şey bu.

Hürmüz Boğazı, Foto: Wikipedia

ABD ne diyor?

Amerika birinci derecede Hürmüz Boğazı’nın açılmasını istiyor. Çünkü Amerika üzerinde büyük bir baskı var. Petrol fiyatları arttı, gıda fiyatları arttı. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da ve her yerde, hatta Türkiye’de bile benzin fiyatları ve uçak biletleri pahalandı. Bunların hepsi pahalandı.

Buranın açılmasını istiyorlar. İkinci olarak da İran’ın uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini kabul etmesini istiyorlar, mesele bu. Ancak Amerika’nın kendisi üzerinde de büyük bir baskı var. Hatırlarsanız Trump iktidara geldiğinde “Ben savaşmayan bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Fakat şu an bile bir şekilde devam eden bir savaş başlattı. Öte yandan, Trump’ın yürüttüğü bu savaş, Amerikan siyasetinin gereksinimleri açısından gerekli değildi. Ancak bu savaşın büyük bir kısmı İsrail’in kışkırtmasıylaydı, İsrail onu mecbur bıraktı.

Prof. Dr. Abbas Vali, Foto: Niha+

İsrail savaşın genişlemesini istiyordu

İsrail ne istiyordu?

Savaş başladığında Amerika ve İsrail’in amaçları farklıydı. Amerika İran’a bir darbe vurmak, askeri alanda onu zayıflatmak ve onu Amerika’nın şartlarını kabul etmeye mecbur bırakmak istiyordu. Amerika İran rejiminin değiştirilmesini istemiyordu. Amerika İran ile uzun süreli bir savaş yürütmek ya da İran’ın viran olup yok olmasını istemiyordu. Çünkü Amerika’nın stratejik çıkarları İsrail’inkilerden çok farklıydı. Amerika Ortadoğu’da büyük bir bölgesel güç. Oradaki mesele sadece İran değildir, aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarını da göz önünde bulundurması gerekir.

Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap ülkelerinin çıkarları… İran da bunu biliyordu. İran’ın siyaseti temel olarak Amerika’nın sınırlı bir savaş istediğini bilmesiydi, fakat o da savaşı genişletmek istiyordu.

Bu büyük savaşın sonucu ne oldu?

İran askeri olarak Amerika’yı yenemezdi ancak Amerika’nın askeri üslerinin bulunduğu ülkelere saldırabilirdi. Örneğin Bahreyn’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da ve hatta Maskat ve Umman’da. Bu nedenle Amerika bu konuda çok hassas ve zarar görebilir konumdaydı. Trump buna tahammül edemezdi. Çünkü başka bir şey daha vardı: Arap ülkeleri her zaman Amerika’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Amerika’ya para vermiş, orada yatırım yapmışlar ve aynı zamanda savunmalarını Amerika’nın eline bırakmışlardı. Fakat İran onlara saldırdığında Amerika onları koruyamadı ve büyük bir zarara uğradılar.

İran şu an çok daha güçlü

Acaba Körfez’de ve Ortadoğu’da var olan o denge İran savaşından sonra değişti mi?

Evet, o denge artık şu yönde değişti: İran şu an bölgede çok daha güçlü. Çünkü, Amerika ve İsrail’in karşısında durup savaşabilecek tek ülke olduğunu gösterdi. Ayrıca Hürmüz gibi stratejik bir bölge de onun kontrolü altında. Fakat dikkat ederseniz, İsrail’in stratejik çıkarları farklıydı. İsrail, elinden geldiğince İran rejimini değiştirmek istiyordu. Eğer bu olmazsa, İran’ı tamamen viran edip Suriye gibi yapmak istiyordu. Ondan sonra da İran’ın füze projesini, balistik ve seyir füzelerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. İsrail’in dördüncü şartı da vekil güçleri, yani Haşdi Şabi, Hizbullah ve Hamas gibi güçleri ortadan kaldırmaktı.

O güçler ortadan kalktı mı?

Hayır. İran’ın şu anki gücü, Amerika ile müzakere yapıyor olmasıdır. Ve Lübnan’ı müzakerelerin siyasi gündemine sokabilecek kadar bir gücü var. Lübnan İran’ın bir parçası değil ancak İran bu güce sahip olduğu için Lübnan’ı müzakerelerin gündemine sokabiliyor. Bu, İsrail’in çıkarlarına son derece ters olan bir şey. Dikkat ederseniz, başından beri İsrail’in stratejik çıkarları ile Amerika’nın çıkarları uyuşmuyordu. Savaş başladığında, doğru, askeri alanda Amerika ve İsrail birlikteydi ancak siyasi ve stratejik amaçları farklıydı.

Savaşın sonucunda bu farklılık ortadan kalktı mı, yoksa iki devletin amaçları arasındaki fark daha da mı arttı?

Şu an durum öyle bir noktaya geldi ki J.D. Vance İsrail’i tehdit ediyor. İran tarafında ise artık kimsenin “Kahrolsun Amerika” demesine izin vermiyorlar. Bu, onların anlaştığını gösteriyor. Yani İran’ın iktidar yapısı içerisinde yumuşak bir darbe gerçekleşti. O yumuşak darbe, Devrim Muhafızları içindeki güç sahibi odakların ve yönetimin bir kısmının Amerika ile anlaşmasına neden oldu. Dikkat ederseniz şu an Amerika ile anlaşıyorlar. Örneğin Kalibaf onlara “Biz Amerika ile anlaştık ancak bu sizin çıkarlarınıza aykırı değildir” demek için Pekin’e gidiyor. Dolayısıyla İran ve Amerika’nın tutumuna bakarsak bir paradoks göreceğiz: Amerika ve İsrail askeri alanda kazandı ama stratejik ve siyasi alanda İran kazandı.

Şah’ın oğlunun gücü yoktu

Amerika ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasının ardından, İran içinde rejimin yıkılması için gösteriler ve bir isyanın çıkması bekleniyordu ama bu gerçekleşmedi. Neden gerçekleşmedi? Bunun olmasını engelleyen neydi?

Evet, o isyan gerçek ve hakiki bir isyandı ancak bir liderliği yoktu. Çünkü o isyan sağcı güçlerin, özellikle de monarşistlerin ve şah yanlılarının etkisine girdi. Şah’ın oğlu çıkıp “Meydanlara inin, ben sizi destekleyeceğim.” dedi. Trump çıkıp “Sokaklara inin, rejim güçleriyle savaşın, ben rejimi yıkacağım.” dedi. Halk indi ama yardım gelmedi.

Şah’ın oğlunun böyle bir işe girişecek gücü var mıydı?

Şah’ın oğlunun gücü yoktu. Burada rejim bu isyanın çok önemli olduğunu biliyordu. Öte yandan bu isyan, “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının aksine demokratik bir kimliğe sahip değildi. Daha çok amaçları rejimi yıkmaktı ve demokrasiden bahsetmiyorlardı. İran rejimi bu işin içinde Amerika, İsrail ve Şah’ın oğlunun parmağının olduğunu anlayınca tüm gücüyle saldırdı. 48 saat içinde İran’da yaklaşık 50 bin kişiyi öldürdüler. Hatta İran Tıp Birliği 65 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.

Burada bir şey var: Trump “Siz gidin, ben size yardım edeceğim” dedi ama savaş başladıktan sonra kendini korumak adına çıkıp başka bir yalan daha söyledi ve “Biz Kürtlere silah verdik ama Kürtler gelmedi” dedi. Bu bir yalan. Birincisi, Kürtlere silah falan verilmedi. İkincisi de o dönem İran’da var olan muhalefet organize değildi ve bir örgütlenmesi yoktu. Silahı kime vereceksin? Silah sokağa götürüp dağıtacağın bir şey değildir. Bir örgüte vermelisin. Örgüt de yoktu. Sağcıların bir örgütlenmesi yoktu. Belki demokrasi yanlılarının az da olsa bir örgütlenmesi vardı ama onlar da sokağa çıkıp silahlanacak ve rejimle savaşacak şartlara sahip değillerdi. Trump’ın bunu söylemesinin nedeni şudur: İran muhalefeti içinde silahlı olan ve silah kullanabilen tek güç Kürt muhalefetidir.

Peki o dönemde Kürtler ne yaptı?

Zaten onlara silah verilmemişti. Hatta dönemin generali Trump’a karşı açıklama yaparak “Kürtlere silah verilmedi, silahlar Başûr’a (Irak Kürdistan Bölgesi) gitti ve Amerikan üslerindeler.” dedi. İki hafta önce temsilcileri Tom Barrack da “Biz Kürtlere silah vermedik.” dedi. Bu, Trump’ın kendini savunmak için söylediği büyük bir yalandı.

İran’daki Kürt güçleri bu savaş sırasında ne istiyordu?

Kürtler, elbette rejimin yıkılmasından memnuniyet duyuyorlardı ancak “Bu bizim savaşımız değil, biz bu savaşa katılmak istemiyoruz.” dediler. Çünkü Amerika ve İsrail’in amaçlarına inançları yoktu. Söyledikleri doğru da çıktı. Bakın, şimdi İran ve Amerika anlaştı, İsrail ise adeta marjinalize oldu. Doğru, İsrail yine eski yerine dönecek ancak bu zaman alır. Kürtler bu konuda İran’ın bombalanmasını desteklemiyoruz dediler ve bunu desteklememeleri iyi bir şeydi.

J. D. Vance İran heyeti ile görüşmeye hazırlanıyor, Foto: Nathan Howard-Pool/Getty Images

Sadece hava savaşıyla olmaz

Eğer destekleselerdi ne olurdu?

Olmazdı. Çünkü İran halkının hava savunma gücü yoktu, halk bombardıman altındaydı. Sadece Kürdistan değil, tüm İran’da halk bu bombardımandan rahatsızdı. Herkes, hatta tüm stratejistler bile İran rejiminin bombardımanla yıkılmayacağını biliyor. Tarihte bir rejimin sadece bombardımanla yıkıldığına dair bir örnek yoktur. Amerika ve İsrail gerçekten de rejimi yıkmak isteseydi, İran’a ordu göndermeleri gerekirdi. Tüm stratejistler İran’a ordu göndermenin intihar gibi bir şey olduğunu söylüyordu. İran’ın yüzölçümü 1 milyon 648 bin kilometrekaredir, yani neredeyse Batı Avrupa’nın tamamı kadar ve 95 milyon nüfusu var. O bölgeye ordu götürürseniz Irak’tan yüz kat daha kötü olur ve savaş kontrolden çıkar. Coğrafyası çok zordur. Bir ülkeye saldırıldığında halkın milliyetçi duyguları kabarır. Örneğin İran ve Irak savaşı. İran 8 yıl savaştı. Bir buçuk milyon insan öldürüldü, Huzistan ve Luristan’ın büyük bir bölümü viran oldu. Ama rejim düşmedi ve kazandı. Amerika ve o zamanki Sovyetler, ayakta kalması için Saddam rejimine el atın diyorlardı. Amerikalı stratejistler, İsrail’in uzun vadede sadece hava savaşı yürütebileceğini ancak kara savaşı yapamayacağını biliyorlardı. Çünkü İsrail’in küçük bir ordusu var ve çok küçük bir ülkedir. İran’dan 71-72 kat daha küçüktür.

Kürtlerin uzlaşması iyidir ama yeterli değildir

İran’daki Kürt güçler arasında bir anlaşma yapıldı. Birkaç Kürt parti ve gücü bir araya gelip bu anlaşmayı imzaladı. Kürt güçlerinin bu anlaşması savaş sırasında nasıl bir etkide bulundu?

Bu anlaşma iyi bir anlaşma. Lazım olan ama yeterli olmayan dedikleri şeye örnek olabilir. Çünkü bu anlaşmanın altyapısı, operasyonel ve pratik bir mekanizması yok. Ben defalarca onların anlaşmasının operasyonel bir altyapısının ve mekanizmasının olması gerektiğini söyledim. Bir nevi birleşik bir askeri-siyasi operasyon aşaması olmalı. Bu yok. Hatta başka bir şey de yok. O da söylem birliği. Bu yüzden şu anki anlaşmaları bir örgütlenme olarak çok ama çok zayıf. Askeri-siyasi bir altyapıya sahip olmalı, her şeyden önce birleşik bir Peşmerge gücü olmalı. Fikri ve stratejik açıdan birleşik olmalı. Yayınladıkları bildiriler, yani söylemleri de birleşik olmalı. Ve en önemlisi, siyasi güçlerin doğrultusunda hareket edeceği birleşik bir siyasi ve stratejik program oluşturulmalı. Ama bunu yapmıyorlar.

2026’nın başında Rojava’da meydana gelen savaş ve Rojava’da ortaya çıkan sonuçlar İran’daki Kürt güçleri etkilemiş olabilir mi?

Rojava’da Kürtlerin başına gelenler özellikle Rojhilatlı Kürtler için çok önemli. Birincisi; Eğer Amerika ile çalışıyorsan, Rojava güçleri gibi Amerika ile çalışıyorsan, Amerika’nın müttefiki olmalısın, Amerika’nın emri altında değil. Dahası, Rojava’da Amerika ile olan ilişkilerde, Amerika ile çalışırken herhangi bir siyasi anlaşma yoktu.

Askeri alanda da yoktu. Çünkü orada da onlara silah verdiklerinde, o silahlar Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika’nın onlara hayır dediği gün silahlarını da durdurdular.

Bunu az önce de belirttiniz. Silah meselesi İran savaşı sürecinde de Kürtler için gündeme geldi.

Amerika tarihinde, bilindiği üzere Amerika dünyada muhalif güçlerle birçok kez çalışmıştır. Ancak gizli bir şekilde. Bu CIA’in kontrolü altındaydı, gizli askeri kurumların kontrolü altındaydı. İlk defa Rojava’da açık bir şekilde çalıştı. Ama Rojava bundan faydalanamadı. Yani o IŞİD savaşını yürüttü, o savaşta on iki bin Kürt, gerilla öldürüldü. Fakat siyasi özne olamadı. Bu çok önemli bir nokta. Rojhılat’ta da muhtemelen Trump tam da bunu istiyordu. Kürtleri özel bir güç olarak kullanmak istiyordu.

Amerika’nın Kürtler için siyasi bir haritası yok mu?

Hayır. Siyasi bir haritası yok. O zaman Amerika Kürtlerle çalışıyordu ama aynı zamanda ‘Heyet Tahrir el-Şam’ ile de çalışıyordu. Ve bunu Kürtlere söylemiyordu. Eğer Kürtler o zaman bunu bilseydi, tutumlarını netleştirmeleri gerekirdi. Açıkçası Amerika ve özellikle İngiltere, çünkü bu bir İngiliz projesiydi, bunu Türkiye ile birlikte yaptılar. Sonunda buyurun bu bizim projemizdir dediler. Projeyi Amerika ve İngiltere oluşturdu. Türkiye’yi sadece kullandılar. Yani proje, fikir, stratejik fikir Amerika ve İngiltere’nindi.

Savaştan sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

Yaygın bir söylem var, Ortadoğu’da yeni bir dizayn olduğu söyleniyor. Size göre Ortadoğu’da yeni bir dizayn var mı?

O dizayn vardı ancak bu İran savaşı o dizaynı yerle bir etti. Şimdi ne tür bir dizayn kurarlarsa kursunlar, ne tür bir askeri ve siyasi denge kurarlarsa kursunlar, İran’ı hesaba katmak zorundalar. O zamanlar hedef İsrail’in de dahil olduğu Amerika’nın hegemonyasını, o askeri hegemonyayı güçlendirmekti. Şimdi o hesap kalmadı. Yani bu savaş onu yıktı. Çok önemli olan bir şey de şu ki; yapılan bu savaş, Amerika’nın Ortadoğu’daki hegemonyasının stratejik sınırlarını gösterdi. Bu, ülkelerin ve özellikle Kürtlerin alması gereken en büyük ders. Eğer Rojava’da Kürtler zamanında Dürziler ve Alevilerle anlaşma yapsalardı, onlarla birlikte savaşsalardı, o cephe kırılmazdı. Bu işi yapmadılar. Çünkü savunma olduğunda, direniş olduğunda hesapları değiştirebilirsiniz. Rojava’da askeri güçleri vardı. Gerillaları vardı, erkek gerillalar, kadın gerillalar, her şeyleri vardı. O zaman Ahmed Şer hükümeti tutunamamıştı. Ama onlar ses çıkarmadılar. Oturup Amerika’nın söylediği her şeyi kabul ettiler. Tom Barack onlara ne dediyse onu yaptılar. İnanıyorum ki Kürtler Rojava’da, sonuçları sadece Rojava için değil, Başûr ve Rojhilat için de kötü olan büyük bir stratejik hata yaptılar.

“Türkiye Musul’u almak istiyor olabilir”

Rojava’daki savaştan sonra Kürdistan Bölgesi’nin durumunun da değişebileceğini söyleyen yorumlar var. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Şu an böyle bir tehlike var. Amerika orayı da merkezileştirmek istiyor. Merkezileştirme, bölgesel hükümetin ya küçülmesi ya da güçlerinin büyük bir bölümünü kaybetmesi anlamına geliyor. Ancak bölgesel hükümet de bunu yapamıyor. Çünkü birleşik değil. Eğer bölgede birleşik bir hükümet olsaydı, bu iş yapılamazdı. İşin gerçeği şu ki, bunu sadece Amerika yapmıyor. Arkasında Türkiye de var. Büyük ihtimalle Türkiye gerçekten de Musul vilayetini ve çevresini kendi kontrolüne alacak şartların oluşmasını isteyecektir. Trump’ın Amerikası stratejik alanda çok ama çok zayıf bir düşünceye sahip. Örneğin, İranlılar müzakerelere düşünceleri oldukça iyi olan kişiler göndermişlerdi. Peki Amerika kimi göndermişti? Ortadoğu’nun ne olduğunu hiç bilmeyen Jared Kushner ile Witkoff’u göndermişti. Amerika’da, Tom Barack’ın da içinde olduğu o sağ kanat iş başında. Irkçı bir zihniyete sahipler. O ırkçılık, demokrasi ve eşitliğin Ortadoğu ülkeleri için olamayacağını söylüyor.

Otoriter merkezi hükümetler kurulmalı diyorlar. Bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Aynı şeyi Lübnan’da yapmak istiyorlar, aynı şeyi Irak’ta yapmak istiyorlar ve zaten bizzat böylesi otoriter bir hükümete sahip olan İran’da da bunu yapmak istiyorlar. Artık o “Yeni Ortadoğu” projesi kalmadı, şimdi başka bir proje ortaya koymalılar.

Bu duruma karşı Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtler ne yapıyor?

Başûr’daki Kürt güçleri birleşik değil. Başûr’daki Kürt güçlerinin stratejik bir düşüncesi yok. Eğer stratejik bir düşünceleri olsaydı, Başûr’daki Kürt güçleri Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere vermezdi. Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere verdiler, yani Kerkük’ün kaderini ve kontrolünü Türkiye’ye verdiler.

KYB ile Türkiye’nin ilişkisi kötüydü.

Şimdi iyi.

Neden şimdi iyi?

Yekitiya Niştimanî (KYB), Parti (KDP) ve Erbil ile olan rekabeti nedeniyle gidip Türkiye’ye yakınlaştığı için.

Ancak KYB’nin aksine KDP ile Türkiye’nin ilişkisi çok iyiydi.

Artık eskisi gibi değil.

Ne değişti?

Çünkü Irak’taki durum ön plana çıkınca Parti (KDP) zayıfladı. Hem Bağdat hükümetinde hem de Kürdistan’da zayıfladı. Şimdi KYB hem İran’ın desteğini alıyor hem de Türkiye’nin desteğini alıyor.

Irak Kürdistan Bölgesin’de Türkiye’nin rolünden bahsettiniz. İran savaşı sırasında Türkiye’nin tutumu ve pozisyonu neydi?

Bugünlerde ortaya çıkan bir şey var ki bence doğru olması muhtemeldir. Trump’ın şöyle dediği söyleniyor: “Biz Kürtlere yardım etmediysek bunun sebebi Erdoğan’ın tehdit etmesiydi. Eğer bunu yaparsanız ben de İsrail’e saldırırım demişti.”

İran savaşıyla birlikte pek çok kişi artık bunu yüksek sesle dile getiriyor. Bu görüşe sahip olanlara göre bir gün İsrail ve Türkiye birbiriyle savaşacak.

Bu ihtimal vardı. Hatta onları korkutacak seviyedeydi. “Ben İran ile değil, Amerika ile de savaşmam ama İsrail’e saldırırım” demişti. Şu anlama geliyor: İran’ı Suriye’den çıkardıklarında, İran’ı Lübnan’dan çıkarmak istediklerinde, İran’ı Irak’tan çıkarmak istediklerinde, tüm bunlar Türkiye’nin çıkarına. Türkiye Suriye’de İran’ın yerini doldurdu. Muhtemelen aynı işi Irak’ta da yapacak. Çünkü İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyorlar. Ama bu zor bir şey, Irak’ta çok zor. Çünkü Irak halkının çoğunluğu Şii ve İran’ın orada nüfuzu var. Bu işi yapamazlar, büyük bir zorlukla yapabilirler. Büyük bir savaş çıkar. Bu kez Barzani eskisi gibi Şii güçlerle kolayca ittifak yapamadı ama YNK yaptı. Temel sorun burada.

İran halkının savaştan sonraki durumu savaş öncesine göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü?

Çok kötü oldu. Bu savaş devrimcilerin ve halkın siyasi özneliğini azalttı. Savaştan önce, Jina Aminî Devrimi’nden sonra İran’da sivil toplum oldukça radikalleşmişti. Ancak bu savaş bunu çok azalttı. Şimdi halk günlük zararların sıkıntılarıyla meşgul. Yani hayat pahalılığı çok fazla, ekmek yemek, geçim sağlamak çok zor. Böyle bir şart ve durumda halkın siyasi pratiği ve siyasi özneliği azalır. Bu savaş bunu azalttı.

Ortadoğu’da gerçekleşecek olan önümüzdeki dönemin senaryoları için öngörüleriniz nelerdir?

Bana göre şu an Ortadoğu’da iki temel güç var: Biri İsrail, diğeri ise İran. İçinden geçilen bu şartlar ve koşullar, ortaya çıkan durum ve Türkiye, Mısır ve diğerlerinin gösterdiği tutumla birlikte, Arap ülkelerinin “İbrahim Anlaşmaları”na üye olma ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çok ama çok düşük. Bence Arap ülkeleri Amerika’ya baskı yapmaya çalışıp bölgede güvenliğin sağlanması ve ayrıca İran’da daha iyi bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için “İran’la anlaş” diyecekler. Böyle ce İran istikrara kavuşsun. Eğer İran istikrara kavuşur ve tehdit edilmezse, o zaman bu bölge de istikrara kavuşabilir.

“Kürtler her zamankinden zayıf”

Bu senaryoda Kürtlerin rolü ve pozisyonu nedir? Kürtlerin payına ne düşüyor?

Bu dönemde Kürtlerin Ortadoğu’daki durumu her zamankinden daha zayıf ve güçsüz. Yirmi yıl önce “Yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak” denilen bir dönemdeydik. Ancak yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olmadı. Başûr’daki hatalar çok büyüktü. Başûr birleşik bir ulusal hükümet kuramadı. Başûr’da aşiretvari bir hükümet var. Amerika da biliyor, Türkiye da biliyor, İran da biliyor. Barzani ve Talabani arasındaki düşmanlığın her şeyden fazla olduğunu biliyorlar. Başûr başaramadı. Rojava da ortaya çıkan o şartlar ve koşullar altında silah elde edemedi. Rojhılat da şu an aynı durumda. Kürtler tek başına, yani sadece Kürtlerin kendileri böyle bir işi yapamazlar. Eğer yapacaklarsa bunu İran’ın demokratik güçleriyle birlikte yapmalılar. Fakat onlar da Kürtlerin tüm taleplerini kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden Kürtler artık gerçekten de görüşlerinde ve stratejilerinde stratejik bir gözden geçirme yapmalıdırlar.

Benim görüşüme göre artık ortaya çıkan şudur: Rojhilat’ta silahlı mücadele stratejisi başarısızlığa uğradı. Başka bir yol seçmeliler. Kendilerini nasıl toparlayacaklarını, nasıl bir birlik kuracaklarını ve Kürdistan’ın sivil toplumunda nasıl bir birliğin temelini atacaklarını bilmelidirler. Eğer Doğu Kürdistan’da stratejik bir değişim yapılacaksa silahlı mücadelenin sona erdiği söylenmelidir. Çünkü silahlı mücadele bir stratejidir. Eğer imkânları kalmazsa, o strateji devam edemez. Şu anda o imkânlar kalmamıştır.

Başka bir şey daha var, artık askeri teknoloji değişti. Şimdi örneğin Bakur’da bile PKK güçlerinin en büyük kısmı yeraltında. Yani savaşın teknolojisi böyle. Şu anda Türkiye’nin bilmem kaç bin askeri üssü var. Çok sayıdalar. Bu üslerin hepsi birbirine bağlı. O savaş dron savaşıdır, hava savaşıdır; o savaş Kalaşnikof savaşı değildir. Ama Kürtlerin savaşı gerçekten de Kalaşnikof savaşı. Bu yüzden Rojhilat için de bu stratejinin değişmesi gerekiyor. Yani bu stratejinin ağırlığının dağlardan şehirlere geçtiğini bilmelisin. Yani dağdan sivil topluma geçiyor. Dolayısıyla Kürt stratejisi odağını şehirlerde, sivil toplumun içinde nasıl yer edineceğine yöneltmelidir. Tamam, Kürtler İran hükümetinin despot bir hükümet olduğunu, insan öldürdüğünü söylüyorlar. Bunların hepsi doğru. Ancak dağda kalmak da hiçbir yere varmaz, dağda kalmak çözüm değil. Durum budur. Strateji değiştiğinde, işin ve mücadelenin merkezi de değişir.

JinMap: İstanbul’da Kürt kadınları belediyelerden Kürtçe destek alamıyor

İBB ve 39 ilçe belediyesinin 59 Kadın Danışma Merkezlerinin sadece ikisinde sınırlı düzeyde Kürtçe hizmet verilmesi üzerine, Kadın Zamanı Derneği, JinMap adıyla bir mobile uygulama çalışması oluşturdu.

JinMap

Kadın Zamanı Derneği, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarına yardımcı olmak amacıyla JinMap adıyla bir mobile uygulama geliştirdi. JinMap, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınların şiddetle mücadele mekanizmalarına anadilinde erişimi sağlanmayı amaçlıyor.

Haritada kadın danışma merkezlerine ve şiddetle mücadele birimlerine Kürtçe olarak görülüyor. Ayrıca söz konusu kurumların Kürtçe hizmet sunup sunmadığına dair bilgiye ulaşılabiliyor.

Kadın Zamanı Derneği, bu haritayı İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarının şiddetle mücadele ve destek mekanizmalarına Kürtçe erişebilecekleri mekanizmaların yoksunluğunu görerek hazırladı.

JinMap’ı hazırlama sürecini, haritanın amacı ve uygulama alanlarını Kadın Zamanı Derneği’nden Derya Aslan Niha+’a anlattı.

Derya Aslan, Kadın Zamanı Derneği YK üyesi

Kadın Zamanı Derneği, 2020 yılında, pandemi sürecinde kurulan bir dernek. Derneği İstanbul’da yaşayan ve şiddetle mücadele mekanizmalarına kendi anadilleriyle ulaşamayan Kürt kadınlarına destek olmak amacıyla bir grup Kürt kadını kuruyor. İçlerinde sosyologlar, psikologlar, sosyal çalışmacılar, avukatlar, doktorlar, hemşireler ve gazeteciler var. Dernek, şiddet başta olmak üzere kadınları ilgilendiren pek çok konuda atölyelerin yanı sıra pek çok etkinlik düzenliyor. Ayrıca erkek şiddeti gibi olaylarda dava takip süreçlerine dahil oluyor, basın açıklamaları gerçekleştiriyor ve diğer kadın örgütleriyle birlikte eylemler organize edip eylemlere katılıyor.

“İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek sunan kurum yoktu”

Derneğin yönetim kurulu üyelerinden Derya Aslan, derneği İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek veren kurumların olmaması yüzünden kurduklarını belirtti:

“İstanbul, Kürdistan’dan çok göç alan büyük bir metropol ve burada yaşayan çok sayıda Kürt kadının şiddet mekanizmalarına erişemediği bir durum söz konusuydu. Çift dilli hizmet veren, şiddet alanında profesyonelce çalışıp kadınlara Kürtçe destek sunan sivil toplum kurumlarının olmaması, bizi harekete geçiren temel sebep oldu. Bu alanda İstanbul’daki tek kurumuz. Yönetimimizi oluştururken, kadın bilinci yüksek, kadın paradigmasına hakim ve şiddet alanında çalışan kadınlarla yola çıktık. Kürt kadınlarının kendini daha rahat hissedebileceği bir alan yaratma iddiamız olduğu için ekibimizin Kürt olması bizim için çok önemliydi.”

“Özellikle İstanbul’da çok susturulan kadınların kendilerini anlatıp açılabilecekleri, ‘benim dilimde konuşan, onlarla kolektif çalışma yürütmek isteyen bir kurumum var’ diyebilecekleri bir zemin oluşturmak” diyen Aslan derneği kurduklarında şiddete veya hukuki haklarına dair Kürtçe bir veri ve literatür bulunmadığı için kendi materyallerini Kürt dil uzmanlarıyla birlikte hazırladıklarının bilgisini veren Aslan kimi bütün çalışmalarını iki dilli yaptıklarını kaydetti.

“Bize gelen başvurularda kolluk şiddeti, toplumsal şiddet, dil baskısı veya dijital şiddet oldukça fazla” diyen Aslan, bu süreçleri takip ederken yargıda, kollukta veya gündelik yaşamda Kürtçeye yönelik büyük bir tepkiyle karşılaştıkları için kadınlara Kürtçe destek vermenin öneminden bahsetti:

“Katledilen kızının hakkını Kürtçe savunmak isteyen bir annenin heyet tarafından ‘Burada tek bir dil var, Türkçedir. Savunmanı bu şekilde alamayız’ denilerek susturulması, yaşadığımız yargı şiddetinin somut bir örneği.”

59 merkezden ikisinde sınırlı hizmet

İstanbul’daki yerel yönetimlerin anadil politikalarını izlemek amacıyla kapsamlı bir araştırma yürüten Kadın Zamanı Derneği, 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verildiğini fark ediyor:

“Bize gelen sosyal destek veya barınma taleplerini sığınağımız olmadığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) veya ilçe belediyelerine yönlendirmek zorunda kalıyoruz. Ancak izleme sürecinde zar zor aldığımız resmi veriler, durumun vahim olduğunu gösterdi. İstanbul’daki 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nin eşitlik eylem planlarını ve vizyon belgelerini taradık. Çok dilli hizmete dair hiçbir iddialarının olmadığını gördük. Milyonlarca Kürt’ün yaşadığı bir şehirde, bu 59 merkezin sadece ikisi, Avcılar ve Bağcılar, Kürtçe destek veriyor. İBB’nin ‘Alo Şiddet’ hattının da Kürtçe destek verdiğini iddia etmesine rağmen, bizzat aradığımda böyle bir hizmetin olmadığını ve çoklu şiddete maruz kalan kadınlar için iyi bir politikalarının bulunmadığını fark ettim.”

JinMap, ekran görüntüsü

5 belediye belirlediler

Resmi verilerde Kürt nüfusuna dair bir bilgi bulunmadığı için Kadın Zamanı Derneği, sivil toplum kuruluşlarının ve araştırma şirketlerinin araştırmalarından yola çıkarak İstanbul’da en az 1 milyon Kürt kadınının yaşadığını düşünüyor. İBB ve 39 ilçe belediyelerinden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verilmesi ve bu sayının Kürt kadınlarının ihtiyacını karşılamaktan uzak olması nedeniyle bir dizi görüşme gerçekleştirme kararı alıyorlar:

“Bu tespitlerin ardından, hazırladığımız veri analizi politika öneri belgesini Kürt nüfusunun yoğun olduğu Arnavutköy, Beyoğlu, Avcılar, Sancaktepe, Ataşehir belediyelerine ve İBB’ye bizzat sunduk. Kadın danışma merkezlerinde Kürtçe bilen uzman personelin istihdam edilmesi, 7/24 erişilebilir tercüman desteği sağlanması, anadilde hizmet eğitimleri verilmesi ve sığınaklara dair Kürtçe broşürler hazırlanması gibi somut politika önerileri ilettik. Ayrıca farklı etnik kimliklerdeki mülteci veya Kürt kadınların şiddet verisinin tutulmamasının da büyük bir sorun olduğunu vurgulayarak bu verilerin kayıt altına alınmasını talep ettik.”

“Anadilinde konuşamamak çoklu şiddete yol açıyor”

“Şiddet mekanizmasından çıkmaya çalışırken kendi dilinde konuşamamak, kadını kamu kurumlarında çoklu şiddete maruz bırakıyor ve travmayı tetikliyor” diyen Derya Aslan adliyelerde tercüman desteğinin bunun için yeterli olmadığını düşünüyor: “Tercüman olsa da çok yanlış notlar alınıyor, hikaye başka bir yere dönüşüyor ve kadın hakkını savunamıyor. Hastanelerde ve kollukta ise tercüman hiç yok. Kolluğa giden kadın derdini anlatamadığı için ikna edilip eve geri gönderiliyor. Kürtçe ifade veremediği için eve gönderilip katledilen Fatma Altınmakas bunun en acı örneğidir. ‘Kürtçe konuştuğumda kendimim ama yardım istediğimde dilimi unutmam beklendi. İyileşmem için Kürtçeye ihtiyacım vardı’ diyen kadınların hikayeleri, tercümanın tek başına yeterli olmadığını, kadının kendini kendi dilinde ifade edebileceği bağımsız mekanizmalara ihtiyaç duyduğunu açıkça gösteriyor. İktidarın kadını kamusal alandan çekip eve mahkum eden aile odaklı politikalarıyla da birleşince, kadınlar çözümsüz kalıp şiddet gördükleri yere dönmek zorunda bırakılıyor. Dil engeli, bizatihi yeni bir şiddet üretiyor.”

Sakîna Têyna: “Sûret” benim hayat hikayem

Kürt müzisyen Sakîna Têyna, Kürtçe’nin Kurmancî, Zazakî ve Soranî lehçelerinden 9 şarkının yer aldığı “Sûret” albümünde dinleyicilerin yüzünü “Sûret”lerde genç kalan ve hep genç kalacak olanların hikayelerine çeviriyor.

Foto: Derya Schubert Gülcehre

“Sûret, bir fotoğrafın hikayesi, bir yüzün hikayesidir. Kürdistan’daki neredeyse her evin duvarında asılı duran veya fotoğraf albümlerinin sessiz sayfalarında saklanan o yüzlerin sessiz hikayelerini fısıldayan bir hikaye. Bazıları yaşayanların dünyasına sadece çok kısa bir ziyarette bulunur. Onlar şafak sökmeden, isimleri genişçe telaffuz edilmeden, yüzleri başkalarının anılarına kazınmadan göçüp giderler. Henüz dünyada iz bırakacak zamanı bulamamış yüzler vardır. Ancak onları geride bırakanların zihinlerinde sayısız an, sayısız bağ, sayısız manzara oluşturur. Onların yarım kalan hikayeleri, yaşlarından çok daha uzun gölgeler bırakır arkalarında.”

Têyna, birkaç gün önce “Sûret” adlı albümünün ilk şarkısını yayınladı. Yukarıdaki metin, Sakîna Têyna’nın yeni albümünün tanıtım yazısından bir bölüm. Yıllardır müzikle uğraşan Sakîna Têyna, üniversite yıllarından kalma bir “Sûret” yüzünden derin ve uzak bir yolculuğa çıkıyor. Bu albümle dinleyicileri, artık aramızda olmayan gençlerin yolculuğuna çıkarmak istiyor. Bu yolculuk “Fotoğraflarda kalan ve yaşları hep aynı kalan gençler”in yolculuğu.

Tanıtım yazısının devamında Sakîna Têyna şunları söylüyor: “Yıllardır Kürdistan zamansız gidişlerin diyarı oldu. Her kayıp ardında sadece bir boşluk bırakmadı, aynı zamanda derin yaralar ve kalıcı izler de açtı. Bu albüm, boşlukta kaybolan, göçüp gitmiş seslerin şarkılarını söylüyor. Sûret, zamanda asılı kalan yüzlerin yasından doğdu. Asla çoğalamayacak yüzler, fotoğraflarının çekildiği o yaşta her zaman kalacak yüzler. Onlar, kendilerine verilen sözlerle, ortak anılarla, hala nefes alan umutlarla ve zulme karşı direnişle besleniyor ve bu şekilde sonsuza dek canlı kalıyorlar.”

Ekip

Sakîna Têyna – vokal

Mahan Mirarab – guitar

Dalina Ugarte – violin

Nora Romannof Schwarzberg – viola

Ivan Turkalj – cello

Marko Ferlan – double bass

Amir Wahba – percussion

Misagh Joolaee – kamancheh (track 4)

Arrangements & musical direction: Mahan Mirarab

Bu “Sûret”leri dinletmek için Haziran ayının başından beri Almanya’nın Osnabrück, Köln ve Frankfurt şehirlerinde ve Avusturya’nın Viyana kentinde konserler düzenledi.

Ayın 19’unda Viyana’daki konserden önce, telefon yoluyla Sakîna Têyna’dan bu “Sûret”lerden bahsetmesini istedik.

Albümde 3 Zazaca/Dimilkî, 5 Kurmanci ve bir de Soranice şarkı bulunuyor. Têyna, 6 şarkının bazılarının sözlerini kendisi yazmış, bazılarının müziklerini bestelemiş. Ayrıca bir şarkı Soranice müziğin önemli isimlerinden Mamlê’nin, biri Pervin Gürsoy’un, biri de Ali Hazır Beyazyıldırım’a ait. Diğer şarkıların söz ve müziklerinde, albümün aranjörü Mahan Mirarab’ın katkısı var.

Bu albümünüzde müzik tarzını biraz değiştirmiş gibisiniz. Uzun zamandır müziğinizde caz ve klasik müziğin renkleri ve sesleri olsa da, bu albümde sanki bu türler daha baskın olmuş.

Buna “Sakina & Friends” ile başlamıştık zaten. Ben burada caz ve klasik müzisyenleriyle çalışıyorum. Şüphesiz bu benim müziğimin üzerinde de etkisini yaratıyor. İçinde birçok farklı nüans var. İçinde hem cazın etkisini hem de batı klasik müziğinin etkisini görebilirsiniz. Ama ben hala içinde köklerimizin olduğunu iddia ediyorum. Şarkı söyleyişte elimden geldiğince kökümü korudum. Ancak bu yabancı müziklerin müziğim üzerindeki etkisi de kuşkusuz var. Çünkü içinde deneysel, experimental müzik var ve farklı denemeler barındırıyor.

Bu bir tercih mi, yoksa yaşadığınız ülkenin şartları, o ülkelerin müziklerinin ve çevrenin etkisi mi?

Bu benim tercihim. Çünkü görüyorum ki, bu zamanda yapay zeka ve dijital şeyler aracılığıyla her şeye ulaşmak çok kolay. Ve insanlar kolay gelen şeyleri dinlemek istiyor. Bizim yaptığımız bu müzikte, aranjeleri yapan arkadaşım gerçekten çok ince düşündü. İçinde büyük bir emek var ve her şey çok ince bir şekilde tasarlandı. Dinlemesinin rahat olmadığını biliyorum. Yani insanlara öyle rahatça ulaşacak bir müzik değil. Ama ben bu şekilde bir yol yürümek istiyorum. Emeğin kıymeti bilinsin, bir şeyleri dinlemek için biraz sabır gösterilsin. Yani evet, bu benim tercihim.

Acaba bu değişimin şimdiye kadar sizi dinleyen kişileri de etkileme ihtimali var mı? Müzik tarzınızdaki değişiklikten dolayı, mevcut dinleyici kitlesinin etkileneceğini düşünüyor musunuz?

Bir korkum yok. Tecrübe ettiğim şey şu; ben bu müziği dijital olarak halka ulaştırdığımda ve canlı olarak onların karşısına çıktığımda, aynı insanların tepkileri farklı oluyor. Aynı kişiler bu şarkıları dijital platformlarda dinlediğinde farklı bir his alıyor ama sahnede bizi canlı gördüklerinde başka bir şey yaşıyor. Zaten müziğimiz canlı. Şunu belirtmek önemli, albümde yer verdiğimiz bu 9 şarkının tamamı canlı kaydedildi. Yedi kişi hep birlikte stüdyoya girdik. Şarkıları hep birlikte söyledik ve öyle kaydettik. İçinde yapay hiçbir şey yok. Elbette miks ve mastering yapıldı ama biz birlikte çaldık. Bu bir hazırlık sonucunda oluştu. Kendi şarkılarımızı yapmak ve birlikte prova yapıp üç gün içinde birlikte kaydedebilmek için aylarca emek verdik. İki günde tamamladık. Üçüncü gün perküsyon sadece bazı şeyleri yeniden denemek istedi, onu üzerine ekledik. Bunun dışında başka bir şey yok. Şimdi aynı insanlar bizi canlı dinlediklerinde, mesela konser verdiğimiz o üç yerde, insanlar oldukça duygusallaştı. Ben dinlemeye gelen halka dikkatimi vermiştim. Acaba tepkileri nasıl olacak diye bakıyordum. Çok iyi tepkiler aldım. Şu ana kadar kimse “Müziğini neden böyle yaptın?” demedi. Elbette yine de benden “Gula min” şarkısını dinlemek istiyorlar.

“Arkadaşlarımla müzik yapmak istiyoruz”

Sizi dinlediklerinde bunu size hissettiriyorlar mı?

Kuşkusuz bunu hissediyorum. Ancak en başta söylediğim şey şuydu: Maalesef dinleyicilerimle bir salonda yüz yüze gelip müziğimi paylaşma şansım yok.

Neden?

İnsanlar bizi kendi gözleriyle sahnede gördüğünde, benim ve müzisyen arkadaşlarımın iletişimini gördüğünde çok etkileniyor. Mesela festivale gelen Britanyalı bir kadın gazeteci bana şöyle dedi: “Aranızdaki sevgiyi insan çok derin ve etkileyici bir şekilde hissedebiliyor.” Arkadaşlarım sadece iyi müzisyenler değiller. Biz birlikte müzik de yapmak istiyoruz. Bu para için değil. Gerçekten bu müziği benimle yapmak istiyorlar. Bu yüzden bu his halka da geçiyor. Biz kendimiz için müzik yapıyoruz, birlikte yapıyoruz ve bu halka da ulaşıyor. Bejan Matur da bana, “Sakîna, seni canlı dinlediğimde bende farklı bir his uyanıyor” demişti. Bu yüzden halkımıza doğrudan ulaşamamamızın çok önemli olduğunu ve onlara ulaşamamamın büyük bir dezavantaj olduğunu söyledim. Umarım bu müzik dinleyicilerine ulaşır.

Sakîna Têyna Hakkında

Sakîna Têyna, Muş’un Varto ilçesinde Kürt-Alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ergenlik döneminde Türkçe korolar ve müzik gruplarıyla şarkı söylemeye başladı; ancak Kürt müzik gelenekleriyle tanışması ve kültürel asimilasyona karşı durmaya karar vermesi üniversite yıllarına denk gelir. 1991 yılında, Kürt kültürünü destekleyen İstanbul’daki Mezopotamya Kültür Merkezi’ne vokalist olarak katıldı. Pek çok diğer Kürt müzisyen gibi o da müziğini icra edebilmek için fiilen yeraltına çekilmek zorunda kaldı ve kısa süre sonra sanat ile siyasi aktivizm arasında bir seçim yapmak durumunda kaldı.

2006 yılında siyasi mülteci olarak Avusturya’ya gidene kadar müziği tam zamanlı bir uğraş haline getiremedi. Yoğun yaratıcı çalışmalarının ilk meyvesi, ilk solo albümü Royé mı oldu.

Sakîna, piyanist Nazê Îşxan ve kemancı Nurê Dilovanî ile güçlerini birleştirerek tamamen kadınlardan oluşan Trıo Mara’yı kurdu.

Grup, çoğunlukla kadınlar tarafından söylenen ve kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel Kürt şarkılarından beslenirken, bu materyalleri Batı klasik müziği ve çağdaş yaklaşımlarla zenginleştirdi.

2013 yılından bu yana Anadolu Quartet ile çalışan Sakîna, Avusturya ve Almanya’da turnelere çıkmaktadır. Tüm bunların yanı sıra Sakîna, İran, İspanya, Avusturya ve Türkiye’den müzisyenlerin yer aldığı Viyana merkezli “Sakina & Friends” topluluğunu kurdu.

Düzenli olarak Avusturya’nın dört bir yanında sahne alan Sakîna, diğer sanatçıları desteklemekten hiç yorulmadan birçok albüm projesinde ve konser programında yer almaya devam ediyor.

Ama herkesin sevmeyeceğini de biliyorum. Çünkü enstrümanlarımız arasında fretless yani perdesiz gitar ve mikrotonal sesler var. Çalan arkadaşlarımız farklı yerlerden. Biri İran’dan, biri Avusturya’dan, yarı Mısırlı biri, diğeri Venezuela’dan, bir diğeri Slovakya’dan ve biri de Hırvatistan’dan. Müzik üzerinde çabuk anlaşıyoruz ve hislerimi anlıyorlar. Birlikte güzel bir uyum yakaladığımıza inanıyorum, ama elbette dinleyicilerin takdiri farklı olacaktır ve ben bunu değiştiremem.

Müzikte kullanılan dijital teknolojiden de bahsettiniz. Acaba tarzınız, “yapay zeka” (AI) ile yapılan müzik sistemine karşı bir ısrar mı? Son dönemlerde Kürtler arasında da yapay zeka ile yapılan müzikler üretilip yayılıyor.

Ben bir şeye karşı ısrar etmiyorum. Ben kendiminkinde ısrar ediyorum. O tür şeylerden artık uzaklaştım. Başkalarının ne yaptığı, müziklerini hangi tarzda sunmak istedikleri benim eleştireceğim bir iş değil. O, müzik eleştirmenlerinin işi. Ben bir müzisyenim ve kendi tarzımda ısrar etmek istiyorum. Diğerlerinin müziğini ne şekilde yayacakları onların takdiri. İnternet bu kadar gelişmeden önce insanlar mektup yazardı, artık o yok. Kitap okurlardı, o yok. Salonlara gidip müzik dinlerlerdi ve verilen emeğin bir kıymeti vardı. Şimdi her şeye ulaşmak çok hızlı. Instagram’da paylaşılan “story”ler için on saniyelik bir sabır bile yok. Bunların hepsi bu çağın sorunları. Maalesef biz bu döneme denk geldik. Birçok şey artık anlamını değiştiriyor. Çoğu insan beni klasik bulabilir ama ben biraz romantiğim ve kendi tarzımda kalmak istiyorum. İçinde emek olsun. Elbette içinde yeni şeyler de var. Elektronik altyapı veya doğaçlama kullanabiliriz. Müziğin bir sınırı yok. Ancak başkalarının kararı onların tercihi.

“Xewn şarkısını rüyamda gördüm”

Albümde yer verdiğiniz “Bêrîvan” şarkısı, daha önce seslendirdiğiniz bir şarkı. Bu şarkı, eski tarzınızla şimdiki tarzınız arasında bir köprü mü kuruyorsunuz?

Şarkının bu albümde olmasının çok basit bir hikayesi var. Arkadaşım, bu albümün müzik direktörü Mahan Mirarab, bu şarkıyı Berlin Metropol Orkestrası için aranje etmişti ve biz de orada söylemiştik. Onun o aranjesi çok hoşuma gitmişti. Mahan, “Sakîna, ben Bêrîvan’ın da içinde olmasını istiyorum” dedi ve biz de ona yer verdik. Eğer seçilen şarkıların sözlerine dikkat ederseniz, hem onlarda hem de benim kendi yazdıklarımda, geçmişimle ve kaybettiğim arkadaşlarımla güçlü bir bağım var. Örneğin “Xewn” (Rüya) şarkısını rüyamda gördüm. Uykudan uyandım, o melodi beynimdeydi ve hemen telefonumla kaydettim. Yanımda Nuray Şen’in bir kitabı vardı. Oradaki sözler beni etkiledi ve ondan ilham aldım. Kendisinden izin istedim ve adını albüme yazdım. Kelimesi kelimesine ondan almadım ama üzerimde etkisi oldu.

“Onlar tıpkı fotoğraftaki gibi hep gençler”

Albümünüzün ve albümden yayınladığınız ilk şarkının adı “Sûret”. Sûret aynı zamanda albümün genel ruhunu da belirliyor. Bahsettiğiniz “Sûret” nasıl bir sûret?

Şarkının müziği bana ait değil. Sözleri bana ait. Bir gün Mahan’ın yaptığı enstrümantal bölümü dinliyordum. Aklıma bir “sûret” geldi. Üniversitede okuduğumuz dönemden, arkadaşım Sakine Yaylagül’nün de içinde olduğu bir fotoğraf. Ben Sakine’nin adını aldım. Benim kimliğimdeki adım farklıydı. O fotoğrafa bakıyordum. O fotoğraftaki dört arkadaşımız artık yoktu, şehit düşmüşlerdi. Onlar hep o fotoğraftaki gibi genç kalacaklar ve yüzleri hiç yaşlanmayacak diye düşündüm. Kalbimizin duvarlarına asılı kaç tane fotoğraf var? Onlarla binlerce anımız var ama kimse onları görmüyor. Sadece biz görüyoruz ve unutamıyoruz. Şöyle bir hisse kapıldım: Kürdistan, artık görülmeyen yüzlerin ülkesi olmuş. Fotoğraflarda kalan ve yaşları aynı kalan gençlerin… Onların, o genç insanların ülkesi. Zamansız gidişler. Bu his her zaman benimle ama bazen çok yoğunlaşıyor.

Qemer Söylemez’in yazdığı “Ez Son” (Ben Gidiyorum) şarkısı da on yıldır bendeydi. Zamanı geldiğinde tamamen doğaçlama olarak ortaya çıktı. Bir kadının yolculuğunu anlatıyor ve şöyle diyor: “Beni öldürseniz de beni yalnız bırakın, ben kendi yolumda gidiyorum.” Yani o ikiyüzlü dünya beni ilgilendirmiyor, ben gideceğim. Gidiş bazen insanın ölmesine neden olur, bazen de insan kendi yolunda gider ve bedeller öder ama yalnız kalır. İçeriği ve tüm şarkılarıyla genel olarak bu albümün teması, benim hayat hikayem ve hayat tecrübemdir. Vardığım kararlardır. Ben bunları şarkılara döküyorum.

“Jin, Jiyan, Azadî” son yılların bir sloganı ve dünyaya yayıldı, aynı zamanda albümdeki bir şarkının adı. Bunun hikayesi gündemle mi bağlantılı, yoksa sizin ayrıca özel bir hikayesi var mı?

Jin, Jiyan, Azadî hareketi ortaya çıktığında ve Jîna Emînî katledildiğinde, dünyanın ikiyüzlülüğü beni çok incitti. Kürt kadınları 1990’ların sonlarından beri bu sloganı mücadelelerinde kullanıyorlar. Ancak popülerleştiğinde, birçok kişi Kürt kadınlarının adını hiç anmamak istedi. Sanki Kürt kadınlarının hiçbir emeği yokmuş gibi. Bu sloganın dili Kürtçe, Farsça değil. Bunu İranlı arkadaşlarımla tartıştım. Onlar milliyetçi değiller ve bunu kabul ettiler. Ben geçmişin mücadelesi ile bugünün mücadelesini birleştirmek istedim ki böylece Kürt kadınının emeği kaybolmasın. Elbette İranlı ve Afgan kadınlar da emek veriyor ve mücadele yürütüyorlar. Bunun da hakkı verilmeli. Ben bu şarkıyı o dönem Londra’daki büyük bir konser için hazırlamış ve sahnede canlı söylemiştim. En son versiyonu da bu albüme girdi.

“Ben politik bir sanatçıyım”

Hem bir müzisyen hem de bir aktivist olarak kadın hakları için çalışan birçok hareketin içinde yer alıyorsunuz. Sizin, Kürt müziği ve söz konusu aktivist çevreler nasıl bir ilişki etkileşim halindesiniz?

Dünyada kimliğimizin tanınmasında hala sorunlar var. Beni davet ettiklerinde, kimliğimin çok net bir şekilde “Kürt şarkıcı” olarak yazılmasını istiyorum. Bu politik bir duruştur. Bazen organizatörler politik bilgi eksikliğinden dolayı müziğimi Türkiye adı altına koymak istiyorlar. Ben derhal düzeltiyorum. Lütfen bunu düzeltin diyorum. Benim hiçbir dile düşmanlığım yok. Ancak kimliğim bağımsız olarak kabul edilmelidir. Beni öldürseniz de bunu benden alamazsınız. Bu politik bir duruştur. Ben o kimliğimin kabul edilmesini istiyorum. Festivallere neden “Anadolu Festivali” diyorlar? “Kürdistan” desinler. Benim bir duruşum var, bunu korumak istiyorum. Ben siyasetçi değilim ama politik bir sanatçıyım. Dünyaya dair bir bakış açım var. İnsanların gözüne sokmak için değil. Saklayacağım bir şey de yok. Bu benim için çok önemli.

Foto: Victoria Nazarova

Şimdi biz burada hem göçmeniz… Avrupa’daki göçmenliğimiz omuzlarımıza ağır bir yük bindiriyor. Dünya müziğinde kendimize bir yer açmak istiyoruz. Burada da köşeler beyaz zihniyet tarafından tutulmuş durumda. Egemen zihniyet kolay kolay yol açmak istemiyor. Yaptığın müziğin standartları ne kadar yüksek olursa olsun, kabul etmek istemiyorlar. Varlık ve yokluk mücadelesini burada da sürdürüyoruz. Bir de sahip olduğumuz kimlikler var, onlar da üzerine ekleniyor. Kürt olmamız her yerde çok zor. Ülkeni işgal edenlerin milliyetçiliğiyle karşılaşıyorsun. Ya da organizatörler seni sömürgecinle tanıtmak istiyorlar. Sanki o toplumlardan gelmişsin gibi tanıtmak istiyorlar. Her anlamda diken üstündesin. Çok dikkatli olman gerekiyor. Bu, insanın özgür olduğunu asla hissettirmiyor. Bazen keşke bizim de sorunumuz olmasaydı da, biz de öylesine boş şarkılar söyleseydik diyorum. Ama maalesef öyle değil. Avrupalılar benimle röportaj yaptıklarında bunu onlara da sık sık söylüyorum. Ben de misyonsuz, omuzlarına yük almayan bir müzik yapmak isterdim. Bunu çok bilinçli bir şekilde de yapmıyorum. Ama doğal bir şekilde artık bizde oluştu. Çünkü devam eden bir mücadele var ve kimliğimiz tehlike altında. Varlık ve yokluk mücadelesi devam ediyor. Savaş bitmiyor. İster istemez sorumluluğu kendi omuzlarına alıyorsun ve bu senin sözlerine, müziğine yansıyor.

Kürt müzisyenler iyi adımlar atıyor

Birçok uluslararası festival gördünüz, dünyadaki müzisyenler Kürt müziğine hangi gözle bakıyorlar? Kürt müziği ne kadar tanınıyor?

Son yıllarda arkadaşlarımız çok aktifler. Artık dünyada çok iyi işler yapıyorlar. Biz “World Music” (Dünya Müziği) tabirini kabul etmiyoruz. Avrupalı zihniyeti bunu kullandığında ayrımcılık yapıyor. Onlar kendi müziklerini klasik veya caz yapıyorlar ama bizim müziğimizi “World Music” yapıyorlar. Neden? Kürtlerin, Farsların ve Türklerin de klasikleri var. Biz bu sömürgeci zihniyete karşı duruyoruz. Kürt müziği, dünya etnomüzikologlarının önünde hala keşfedilmemiş bir hazine gibi duruyor. Eskiden batı müziğinde olup da sonradan atılan mikrotonal sesler, bizim müziğimizde hala mevcut. Makamlarımız ve gırtlak yapımız onların çok ilgisini çekiyor. Birlikte olduğum müzisyenler bundan çok etkileniyorlar. Birlikte şarkı söylüyoruz, onlar Kürtçe söylüyor ve birbirimizin dillerinde şarkılar söylüyoruz. Müzik çok avantajlı bir disiplindir. Dilini bilmesen bile, bir pencerenin önünden geçtiğinde o müzik seni etkiler. Güçlü Kürt müzisyenler çok iyi adımlar atıyorlar ve Kürt müziği daha çok tanınacak.

Albümde 5 Kurmanci, 3 Zazaca/Dimilkî ve bir de Soranice şarkı var. Soranice şarkı, en önemli Soranice şarkıcılarından biri olan Mamlê’nin “Car Cara” adlı eseri. Bu şarkı için ne söylemek istersiniz?

Evet. Mamlê ailesinden izin istediğimde şöyle dediler: “Çok mutluyuz. Babamız, ‘Ben tüm şarkılarımı Kürtlere bağışladım’ demişti. Her Kürt, şarkılarımı sorunsuz bir şekilde söyleyebilir. Mirasını Kürtlere bıraktı.” Şarkıyı söyledim ve ses kaydını onlara gönderdim. Daha sonra dinlediler ve şöyle dediler: “Seni çok tebrik ediyoruz. Babamın ruhu Mahabad’dan kalktı, Süleymaniye’ye ulaştı ve oradan da Amed’e (Diyarbakır’a) vardı.” Bu benim için çok değerli bir şey.

Almanya: Kürtler’in Kürtçe eğitimle imtihanı

Almanya’da yaşayan Kürtlerin anadil mücadelesi eğitim alanında yeni bir boyuta taşınıyor. Asimilasyon politikalarına ve sistemdeki engellere karşı yıllardır çift dilli anaokullarıyla hizmet veren Yekmal, şimdi de Berlin’de Kürtçe ve Almanca eğitim verecek ilk resmi ilkokulu açmaya hazırlanıyor.

Yekmal’in kreşlerinden biri, Foto: Yekmal

Resmi olmayan istatistiklere göre Almanya’da yaklaşık bir buçuk milyon Kürt yaşıyor. Almanya’daki sistemde mülteci veya göçmenler geldikleri ülkelere göre kayıt altına alındığı için Kürtlerin net bir sayısı bulunmuyor. Bu sayıya rağmen, Almanya’da yedi eyalette resmi olarak Kürtçe dil dersleri veriliyor ve yaklaşık 3.500 öğrenci bu derslere katılıyor. Ayrıca Kürtçe dil kursları düzenleyen birkaç kurum bulunuyor ve toplumun bir kesimi buralarda Kürtçe dersleri alıyor. Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği) de bu kurumlardan biri.

Yekmal Koordinatörü Günay Darıcı, diasporadaki Kürtçenin durumunu ve Almanya sistemini değerlendirerek kurumu hakkında Niha+’ya kapsamlı bilgiler verdi.

“Karamsar değiliz”

Günay Darıcı, Kürtçe ve diaspora toplumunun tutumuna ilişkin değerlendirmelerinde mevcut potansiyele dikkat çekti. Engellere ve tarihsel asimilasyona rağmen, Kürt toplumunun eğitim çalışmalarına açık olduğunu ve kaliteli projelere destek verdiğini belirtti:

“Elbette özellikle Kuzey Kürtleri üzerinde yüz yıldır devam eden çok yoğun bir asimilasyon olduğunu biliyoruz. Ayrıca, yıllarca dilimize ve kimliğimize yeterince önem vermememiz bizim de bir eksiğimizdir. Ancak ben kesinlikle pesimist değilim, optimistim. İnsanlar iyi, kaliteli ve pedagojik bir iş ortaya koyduğunda, dört parçadan Kürt aileler büyük ilgi gösteriyor.”

Günay Darıcı

Darıcı, Alman devletinin Kürtçeye ve Kürt kimliğine yaklaşımının da iyiye doğru değiştiğine işaret etti. Eskiden Kürtlerin ve Kürtçenin hiç görülmediğini, Türkiye’den gelen Kürtlerin Türk, diğer ülkelerden gelenlerin ise Arap ve Fars olarak kabul edildiğini dile getirdi. Ancak bugün, anaokullarında ve eğitim çalışmalarında Kürtçenin bağımsız bir dil olarak saygı gördüğünü söyledi.

Okullarda sistem engeli

Bu olumlu gelişmelere rağmen Darıcı, yasal ve istatistiksel büyük bir eksikliği de hatırlatarak, Kürt kimliğinin Almanya’da halen resmi olarak tanınmadığını belirtti. Almanya’da 12 ailenin talep etmesi halinde devlet, anadil dersini açmak zorundadır. Ancak Darıcı, pratikteki engellere dikkat çekti:

“Sistem yıllarca kendini sözde ‘Türkiye’den gelen herkes Türk’tür’ şeklinde inşa etmiş. Okul formlarında Türkçe ve Arapça var ama Kürtçe yok. Bunun dışında, bazen ırkçı Türk aileler Kürt çocuklarına karşı ayrımcılık yapıyor ve bazı okul yönetimleri de ‘sorun çıkmasın’ diye Kürtçeyi görmezden geliyor.”

Bu engellere karşı ailelere çağrıda bulunan Darıcı: “Kürt aileler ‘biz evde Kürtçe konuşuyoruz ve Kürtçe eğitim istiyoruz’ dediklerinde, okullarda bu imkan ve hak mevcuttur. Aileler bu hakka sahip çıktığında, bizim ve Kürt kurumlarının eli daha da güçlenecektir.”

Yekmal Hakkında

Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği), toplum yararına çalışan, göçmenlerin kendi kendini yönettiği sivil bir kuruluştur. 9 Mayıs 1993’te Berlin’de kurulan dernek, sosyal adalet, fırsat eşitliği ve çok dilliliğin teşvik edilmesi için mücadele ediyor.

Başlangıçta sadece Berlin’de faaliyet gösteren Yekmal, artan talepler üzerine 2020 yılında tüzüğünü değiştirerek federal düzeyde çalışmalara başladı. Kurum şu anda Almanya’nın dört eyaletinde (Berlin, Kuzey Ren-Vestfalya, Rheinland-Pfalz ve Bremen) siyaset ve hükümetin bir ortağı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Genel merkezi Berlin’de bulunan kurumun 130 civarında maaşlı çalışanı bulunmakta olup projelerle birlikte toplamda 220’ye yakın kişi istihdam ediliyor. Yekmal’in çalışmaları Berlin Senatosu, belediyeler ve Alman devleti tarafından finanse ediliyor.

Kurum, topluma yönelik çok yönlü hizmet, destek ve inisiyatifler sunuyor:

  • Aile ve Danışmanlık Çalışmaları: Günlük yaşam sorunları ve kriz durumlarında çocuklara, gençlere ve ailelere destek veriyor. Bu kapsamda ebeveyn-çocuk grupları, eğitim danışmanlığı, evlere yönelik pedagojik ziyaretler ve açık buluşma merkezleri organize ediyor. Şu anda Yekmal çatısı altında 4 aile merkezi ve iki dilli eğitim veren 2 anaokulu faaliyet gösteriyor. Ayrıca, kurum bünyesinde ırkçılık ve ayrımcılığa karşı aktif olarak çalışan özel bir birim de bulunuyor.
  • Eğitim ve Kurslar: Anadilin gelişimi ve korunması amacıyla çocuklar için “Cumartesi Okulları” düzenliyor. Aynı zamanda yetişkinler için farklı seviyelerde Kürtçe (Kurmanci, Zazaca, Soranice) dil kursları veriyor.
  • Yekmal Akademisi (Yekmal Akademie gGmbH): Yekmal’e bağlı bir enstitü olarak faaliyet gösteren akademi, çok dillilik üzerine uzmanlaşmış durumda. Profesyonel çeviri hizmetleri sunan ve eğitim materyalleri hazırlayan enstitü, aynı zamanda “TESTKURD” adıyla Kürtçe için standartlaştırılmış dil yeterlilik sınavları gerçekleştiriyor.

İlkokul açacaklar

Bu toplumsal potansiyel ve kurumun tecrübesi temelinde, Yekmal şu anda eğitim alanındaki en büyük adımın hazırlığını yapıyor. Yekmal Koordinatörü, 2014 ve 2016 yıllarında iki anaokulu açtıklarını ve ailelerin sürekli olarak bir okul talebinde bulunduğunu belirtti. Bunun üzerine, 2021 yılından bu yana Berlin’de bir ilkokul açma projesini başlatmış durumdalar.

Yeni okul Berlin yasalarına göre inşa edilecek ve doğrudan Almanya ile Berlin’in eğitim sistemine bağlı olacak. Okul iki dilli (bilingual) olacak; hayat bilgisi, beden eğitimi ve müzik gibi tüm dersler hem Kürtçe hem de Almanca olarak öğretilecek. Darıcı, gelecekte Kurmancinin yanı sıra Soranice ve Zazaca eğitimin de bu sisteme eklenmesini umut ediyor.

Hedeflerinde lise açmak var

Darıcı, öğretmen konusunda hiçbir sıkıntıları olmadığını, ülkede çalışmış, Kürtçeyi iyi bilen ve Almanya’da Almanca öğrenmiş birçok öğretmenin ders vermek için hazır olduğunu ifade etti.

Okuldaki eğitim 2027 yılında başlayacak. Dernek bağımsız olduğu için, başlangıçta en fazla 24 çocukla işe başlanacak ve ilk iki yılın masrafları (öğretmen maaşları, kira ve diğer giderler) Yekmal tarafından karşılanacak. İki yılın ardından, eğer başarılı olunursa, Berlin Senatosu masrafların yüzde 95’ini üstlenecek. Darıcı, ilkokulun oturmasının ardından Gymnasium, yani bir lise de açmak istediklerini ve aynı projeyi Kürt nüfusunun yoğun olduğu Köln gibi diğer şehirlere de taşımayı planladıklarını söyledi.

Kışanak: Komisyon için olduğu gibi yasa için de mücadele edeceğiz

Kürt siyasetçi Gültan Kışanak kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturmaktan bahsederek “Değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş dayanmış. Artık böyle sürdüremeyiz. Yol almamız lazım” dedi.

Gültan Kışanak, Foto: CDDKonferans/X

13-14 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşen “İkinci Yüzyılında Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak, konferansın açılış konuşmasında “Kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” diye sordu.

Konferansın gerçekleşmesinden kısa bir süre önce Avrupa’da çeşitli temaslarda bulunan Kışanak hem Avrupa seyahatine hem de konferansta yapmış olduğu konuşmanın içeriğine dair Niha+’ya değerlendirmelerde bulundu.

Fransa ve Almanya’da toplantı ve etkinliklere katılan Gülten Kışanak oradaki herkesin “Yasa ne zaman çıkacak?” diye sorduğunu belirterek “Valimizi hazırladık. Gelmek istiyoruz. Artık yasa çıksın diye bir özlem ve hasret ifade ediyorlar buraya dair. Aynı zamanda demokratik dönüşüme dair” bilgisini verdi.

“İktidardan talep hali bir yere götürmüyor”

Kışanak konferansın açılış konuşmasında dile getirdiği “kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” sorusu için “bunun için mücadele vermek gerekir” dedi:

“Bir şeyi istersek yaparız. Ama hemen yarın birileri bunu hazırlayıp bizim önümüze getirsin istersek bu mümkün değil. Onun için bir şey istiyorsan onun mücadelesini vermek, onun çabasını ortaya koymak, onun toplumsal gücünü açığa çıkarmak durumundasın. Bu iktidardan talep etme hali bence çok bizi bir yere götürmüyor.”

Bunun gerçekleşmesi için siyasi zorlukların olduğunu kaydeden Kışanak, “Bir değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş, dayanmış. Artık böyle sürdüremiyoruz, götüremiyoruz. Yol almamız lazım. Bunun için de toplum olarak bizim sorumluluk almamız bir şeyler yapmamız gerekiyor. Aynı zamanda böyle kestirme bir çözüm yok. Bu yol uzun ve zorlu, zahmetli. Bu yolu yürümek dışında ama bir seçeneğimiz yok” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Haziran 2026 tarihinde Edirne’de katıldığı bir programda süreç için söylediği “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe katettik. İnşallah tempomuzu biraz daha artıracağız” sözleri için ise Gülten Kışanak “Taahhütleri var. Biz hepimiz de bu taahhüdün takipçisi olmalıyız. En yetkili ağızlardan Cumhurbaşkanının ağzından bile meclis kapanmadan yasanın çıkacağına dair söylemler var. Biz hepimiz artık bunun gereğinin yapılmasını bekliyoruz” değerlendirmesini yaptı.

Kulislere yansıyan çerçeve yasanın beklentileri karşılayıp karşılamayacağına dair soruya ise, “Karşılaması için mücadele ediyoruz. Mecliste o komisyon raporunun yazılabilmesi için nasıl mücadele ettik? Bu yasanın da bütünlüklü bir şekilde çıkması ve kapsamlı çıkması için mücadele edeceğiz” dedi.

Doğan: Erdoğan’ın açıklaması sonrası somut adım bekliyoruz

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, silahların bırakılması ile ilgili süreç için henüz siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak olmadığını kaydederek, Cumhurbaşkanı’nın sürecin temposunun artacağı yönündeki açıklaması için “Biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir” dedi.

Ayşegül Doğan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 12 Haziran tarihinde, Selimiye Camii Şerifi’nin yeniden ibadete açılması ile ilgili gerçekleştirilen törende yaptığı konuşmada, silahların bırakılması ile ilgili süreç için, “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe kat ettik, inşallah, tempomuzu biraz daha artıracağız” dedi.

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan Niha+’ya yaptığı değerlendirmede, Erdoğan’ın yaptığı açıklamayı önemsediklerini belirterek bunu bir taahhüt olarak gördüklerini kaydetti:

“İktidar cenahından yapılan açıklamaların yanı sıra ülkenin cumhurbaşkanının işt daha dün yaptığı bir açıklama var. Sürecin temposunun hızlanacağını ifade ettiği açıklama. Dolayısıyla biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir. İhtiyaç duyulan somut adımlar ne? Hızlıca bir yasal çerçevenin takvimini oluşturmak, Meclis çalışmalarını ara vermeden bunu konsensüsle Genel Kurula getirmek ve bu yasal çerçeveyi artık oluşturmak.”

“Geçiş hukuku yasası gerekiyor”

Basına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, PKK’liler ile ilgili olarak bir çerçeve yasa hazırlanıyor ve bu yasa 9 maddeden oluşuyor.

“Henüz bir taslak yok. Siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak yok” diyen Doğan, kendilerinin çalışmalarının olduğunu belirtti:

“Bizim çalışmalarımız var zaten. Hep Türkiye’de demokratik siyaset alanının genişlemesine dönük çalışmalar yapan bir siyasi partiyiz. Bizim programımız var. Komisyonla sunduğumuz rapor var. Sonra komisyondan çıkan bir ortak rapor var. Bu raporun bir konsensüsle çıktığı birtakım eleştirilere, itirazlara, hatta şerhlere rağmen de kamuoyunca biliniyor. Yani yapılması gerekenler çok aşikar. Öyle gizli saklı bilinmeyen bir şey yok. Bizim yaklaşımımızı da yinelemek gerekirse DEM Parti olarak biz teknik bir hukuk yaklaşımıyla değil, sıradan bir yasal düzenleme çalışması olarak değil, çatışmalı bir dönemden kalıcı olarak çatışmaları sonlandırabilecek niteliğe sahip bir geçiş hukuku yasasının oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu da kategorik bir bakış açısı içermeyecek, kategorik bir yaklaşım içermeyecek, kapsayıcı olacak ve bütüncül bir hukuk yaklaşımıyla bir başlangıç adımı gibi düşünelim. Bu önemli bir başlangıç adımı. Sürecin aynasını oluşturacak ve bundan sonra da bir takım yeni düzenlemelerle infaz kanununu düzenlemeye ihtiyaç var. Anayasal bir takım gereklilikleri olan bir süreçten bahsediyoruz.”

“Beklenti silahların tümden devre dışı kalması”

Silahların bırakılması süreci ile ilgili olarak da konuşan DEM Parti sözcüsü Ayşegül Doğan “beklentimiz silahların tümden devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve kalıcı bir biçimde devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve bir takvimin hızla oluşturulması” dedi. Doğan

Abdullah Öcalan’ın yasal çerçeveye ve sürecin hızlanmasına ilişkin son görüşmede İmralı heyeti ile bir takım öneriler paylaştığını ifade ederek şöyle devam etti: “Kamuoyuna açık dolayısıyla yapılması gerekenler aşikar. Aşina olmadığımız ancak deneyimli olduğumuz bir zaman diliminden geçiyoruz. Burada önemli olan bu negatif süreci pozitif bir sürece dönüştürmek ve bundan sonra yasal çerçevelerle birlikte başlayan yeni bir dönemi konuşmak.”

Doğan İmralı Heyeti dışında Abdullah Öcalan ile görüşmek isteyen isimlerle ilgili bir gelişme olup olmadığı sorusuna henüz bir gelişme olmadığını söyledi: “Olması gerekir. Geç kalmış bir çalışma bu. Bizzat Öcalan’ın da kamuoyuna ulaştırmak istediği, doğrudan temas kurmak istediği yönünde mesajları da paylaştık. Yani kendi ifadesi de topluma doğrudan ulaşabilmek. Ve olması gereken de bu. Sürecin doğal ihtiyacıdır. Ana muhatap, baş aktör, çok kritik bir konuda müzakereci pozisyonunda iletişim koşullarının, çalışma koşullarının da bu sürecin hızlanacak temposuna uygun olması gerekir.”

Göral: Türkiye ırkçılık için çok zengin bir memba

“İyi/kötü Kürt” ayrımı, makbul mağdurluk ve sömürgeci ikilikler kavramları üzerinden güncel ve tarihsel dinamikleri değerlendiren Özgür Sevgi Görel, ırkçılıkla mücadelenin salt hukuki mekanizmalarla sınırlanamayacağı, toplumsal hareketlerin programlarında politik bir hat kurulması gerektiğini aktarıyor.

Özel harekat polisleri Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde 12 gün boyunca süren ablukada duvarları ırkçı yazılarla donattı. 2015, Foto: Özgür Politika

Türkiye’de özellikle futbol maçlarında siyahi futbolcular dönem dönem ırkçı tezahüratlar ve saldırılarla karşılaşırlar. Yine son yıllarda Türkiye futbol dünyasında ismini çok sık duymaya başladığımız Amedspor üzerinden Kürtler’e yönelik ırkçı, ayrımcı ifadeler ise “Ama o, teröristlerin takımı” gibi ifadelerle savunulur.

Ya da “nerelisin diye” sorulan kişinin cevabı, Muş, Mardin, Diyarbakır gibi Kürt bölgesinden herhangi bir yerleşim yerinin adı ise, “Olsun o da insan” gibi yine kaynağını ırkçılıktan alan tepkilerle karşılaşılır.

Bu tür durumlar söz konusu olduğunda, siyaset, medya ve toplumun genelinde “Türkiye’de ırkçılık yoktur” sesleri yükselir. Geçen hafta Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından birinin sahibi olan Rahmi Koç’un kameralar karşısında anlattığı ve etrafındakilerle birlikte kahkaha attığı ırkçı fıkraya yönelik tepkide olduğu gibi.

Türkiye’de ırkçılığı, ırkçılığın türlerini, yansıma biçimlerini ve buna karşı verilen mücadeleleri, ırkçılık ve faşizm gibi konuları uzun yıllardır çalışan, Hafıza Merkezi’nin kurucularından, akademisyen Özgür Sevgi Göral ile konuştuk.

Özgür Sevgi Göral hakkında
Özgür Sevgi Göral

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde erken cumhuriyet döneminde çocuk sorunu ve çocuk suçluluğu üzerine yüksek lisansını tamamladı. 2017 yılında, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (EHESS) Kürt Çatışması Bağlamında Zorla Kaybetme ve Zorunlu Göç: Kayıp, Yas ve Sınırda Siyaset başlıklı teziyle doktora derecesini aldı.

Türkiye’nin farklı üniversitelerinde çeşitli dersler veren Göral, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin kurucuları arasında yer aldı ve 2018’e kadar burada çalışmalar yürüttü. Ardından Paris 8 Üniversitesi’nde Türkiye ve Fransa’nın kolonyal hafıza rejimleri üzerine doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı. Sciences PO Paris ve INALCO’daki öğretim görevliliğinin ve Cambridge Üniversitesi’ndeki misafir araştırmacılığının ardından, Kasım 2023’ten itibaren EHESS’te Türkiye’deki politik ve toplumsal hareketler hakkındaki projesini yürütmektedir.

Zorla kaybetmeler, devlet şiddeti, hafıza çalışmaları, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve hukuk antropolojisi üzerine çeşitli kitap ve makaleleri bulunan Özgür Sevgi Göral, aynı zamanda Yaramız Derindir: Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi kitabının yazarıdır.

“Irkçılığın olmadığı toprak parçası yok”

Özellikle Afrikalılar, siyahiler özelinde ırkçılık konuşulduğunda, “Türkiye’de ırkçılık yoktur” gibi bir refleks var. Türkiye’de ırkçılık yok. Biz ırkçı değiliz” deniyor. Türkiyede ırkçılık yok mu?

Birincisi, ırksallaştırılmış küresel kapitalizm içinde yaşıyoruz. Irkçılığın olmadığı bir toprak parçası yok. Üstelik Türkiye, çok farklı ırkçılık biçimlerinin, çok farklı ırkçılık yapılarının, çok farklı ırkçı söylemlerin çeşitli gruplar tarafından dolaştırıldığı, zaman zaman bir yorumunun öne çıktığı, zaman zaman başka bir yorumunun geride kaldığı ve bence en önemlisi, “Irkçılık Türkiye’de yoktur” söyleminin çok geçer akçe olduğu bir yer.

Yani Türkiye’de çok güçlü sistematik ırkçılık yapıları sadece var olmakla kalmıyor, aynı zamanda “Türkiye’de ırkçılık yoktur” ya da “varsa bile çok ciddiye alınmayacak bir düzeydedir” ön kabulü yüzünden mevcut ırkçılık biçimleri, yapıları, söylemleri de doğallaştırılıyor. Kabaca, Türkiye’deki sağcılıklara ve farklı türdeki milliyetçiliklere tonunu veren şeyin ırkçılık değil, milliyetçilik olduğu düşüncesi hâkim. Dolayısıyla Türkiye ırkçılık için çok zengin bir memba olmasına rağmen bunun köklü biçimde inkar edildiği bir yer.

Dünyanın her yerinde ırkçılık, kapitalizme eklemlenen bir tahakküm biçimi. Onun sömürü yapılarıyla da çok güçlü ilişkiler kuruyor. Kapitalizm zaten göçmen işçilerle, Türkiye gibi vatandaş işçilerin de çok kötü koşullarda çalıştığı ülkelerde bile, göçmenlerin çok daha düşük ücretle, sigortasız, sendikasız modern kölelik dediğimiz koşullarda çalıştırılabilmesinin bir nedeni zaten ırkçılık. Sendikalaşma oranının en düşük olduğu, emek ücretlerinin baskılandığı bir ülke Türkiye.

Dolayısıyla “Irkçılık var mı, yok mu?” yanlış bir soru bence. Bence konuşulması gereken, Türkiye’deki ırkçılık yapıları, biçimleri neler? Bugün galebe çalan hangisi? Bunlar hangi propaganda ve ikna biçimleriyle dolaşımda normalleştiriliyor, üstü örtülüyor, genç kuşakları zehirliyor? Bunları konuşmalıyız gibime geliyor.

“Eşitlikçi yaklaşımlar da var”

Irkçılık gündemi Kürtler başlığı altında tartışıldığında Kürtlerle kız alıp vermişiz, onlara nasıl ırkçılık yapabiliriz!” gibi bir yaklaşım söz konusu. Ya da Biz daha önce kim Kürttü, Türktü, Aleviydi, Sünniydi bilmiyorduk, sonradan bu meseleler çıktı, dış güçler getirdi” deniyor.

Kürtler, Aleviler, Romanlar… Onlar her zaman biliyordu ne olduklarını. Egemen grupların bilmemesi, zaten onun konuşulmadığını ve saklandığını gösterir. Ama orada söylenmek istenen şey şu tabii esasen, onu duyuyorum ben: “Bir zamanlar öyle güzel bir dünyaydı ki bu kötü Amerikan emperyalizmi ve Batı menşeli kimlik eksenli hareketler yoktu ve biz bu konuları temel konulardan biri olarak konuşmazdık.” Yine bu konuları, bu sistematik tahakküm yapılarını konuşmayalım çağrısı o aslında.

Bu birkaç açıdan yanlış. Birincisi, bu meseleler kimlik temelli hareketlerin, ki kimlik temelli hareketler terimine de şerh düşeyim, ben o ayrıma zaten katılmıyorum, bastırmasıyla falan tarih sahnesine çıkmadı. Yani 18. yüzyılda, 19. yüzyılda İngiltere’de işçi sınıfının oluşumunun tartışıldığı metinlerden tutalım da 19. yüzyıl feminizmlerinin metinlerine bakalım. Burada her zaman ulusal farklar ya da ırksal farklar, bu farkların nasıl üretildiği ve farklı özgürlük mücadelelerinde nasıl işlediğine dair nüveler, izler, tartışmalar diyebileceğimiz şeyler var. Bu ulusal ve ırksal farkların nasıl üretildiği, nasıl yaratıldığı, kapitalizm tarafından belirli mücadeleleri parçalamak amacıyla nasıl harekete geçirildiği, bunun o mücadelelerin bağrında nasıl kimi kabuller gördüğü meselesi son derece eskidir. Ama aynı zamanda ilk andan itibaren buna itiraz eden eşitlikçi yaklaşımların da olduğunu görebilirsiniz. Mesela İngiliz işçi sınıfının oluşumunda, Atlantik dünyasının köklü etkisini, zaten kendisi olarak çok dinli, çok etnikli, ulus ötesi, enternasyonal biçimde oluyor. İrlanda meselesi örneğin hep var. Bunlar zaten konuşuluyor, tartışılıyor. Şüphesiz her farklı zamansallıkta farklı kelimeler ve kavramlarla.

Elbette 1970’lerden itibaren bu meseleler daha fazla gündemde ancak dile getiren hareketler, sadece etnopolitik ya da ulusal temelli hareketler değil. Feminist hareket, LGBTİ+ hareketi, pek çok kurtuluş ve özgürlük hareketi, kendi meselelerinin sınıf indirgemeci yaklaşımlar tarafından ikincilleştirilmesine itiraz ediyor. Ben bunu olumlu bir şey olarak görüyorum. Çünkü bu bize enternasyonalist bir işçi sınıfı mücadelesi için imkân açıyor. Irksallaştırılmış kapitalizmi ve patriyarkayı birlikte işlerken düşünmek emek mücadeleleri açısından da çok temel politik imkanlar, alanlar açıyor. Burada tabii ki eleştiri konusu edilebilecek perspektifler olabilir, vardır. Bunlar politik ve toplumsal hareketler arası tartışmalarda ifade edilir ve ediliyor. Ama “Biz eskiden bunları bilmezdik, ne oldu da bunları bilir olduk?” lafları, tam da bu meselelerin, sömürgeciliğin, ırkçılığın ana meselelerden biri olarak konuşulmasına itiraz etmek için söyleniyor.

Eşitlik dalgası ve eşitlik nefreti

Öte yandan, Türkiye’de çok farklı ırkçılık biçimleri var: Göçmen karşıtı ırkçılık, Arap karşıtı ırkçılık, Roman karşıtı ırkçılık. Kürt karşıtı ırkçılık bunların arasında bence başat bir yerde duruyor. Çok önemli bir yerde duruyor. Hem tarihsel olarak çok güçlü bir ırkçılık yapısı, sistemi ve çok farklı söylemleri var hem de son Kürt isyanının başlamasıyla birlikte klasik Kürt karşıtı ırkçılıkların bir bölümü aşındırmasıyla birlikte yeni şekillerde tezahür etti. Kürt hareketinin mücadelesinin yarattığı birikimin, açtığı kapının Türk üstünlükçü kesimler arasında uyandırdığı “eşitlik nefreti” aynı zamanda yeni ırkçılık biçimleri doğurdu. Bu başka hareketler için de benzer biçimlerde ortaya çıkabiliyor. Örneğin feminist hareketin güçlenmesi, farklı feminizmlerin güçlenmesi aynı zamanda yeni kadın düşmanlıklarını, yeni mizojinileri de doğuruyor. Çünkü güçlü bir eşitlik dalgası geliyor orada ve karşısında Jacques Rancière’in ifade ettiği şekliyle söylersek “eşitlik nefreti” de oluşuyor, örgütleniyor.

Dolayısıyla bugün Türkiye’de son 40 yılda oluşmuş, çeşitlenmiş, farklı dönemlerde farklı söylemler kullanmış bir “Kürt Hareketi etrafında örgütlenmiş Kürtler karşıtı ırkçılık” da var. Bu, son 10 yılda, yani 2015’teki çözüm sürecinin çok gürültülü bir biçimde bitmesi ve çatışmanın şiddetlenerek yeniden başlamasıyla birlikte de güçlendi. Son 10 yılda oluk oluk milliyetçilik, şovenizm, ırkçılık, kadın düşmanlığı akıtıldığı için bu özgün ırkçılık biçimi güçlendi.

Şimdi bana göre son 2 yıldır başlayan süreç kapsamında yeni diller buldu, yeni aktörler çıkardı. Yani başka bir şekilde söylersem ırkçılık ezelden gelip ebede giden, tek bir şekilde üretilen ve tecrübe edilen bir şey değil. Farklı dönemlerde değişiyor, dönüşüyor. Farklı devlet klikleri, farklı toplumsal kesimler buna farklı biçimde iştirak ediyor.

Farklı kliklerin yaklaşımını, belki de Rahmi Koç özelinde de tam aslında güncel olduğu için konuşacağız ama ona gelmeden önce şunu sormak istiyorum: “Daha önce kim Kürt, kim Türk yoktu” meselesinin kaynağında, resmî söylemin “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” yaklaşımı yok mu?

Yani evet, kabaca bunu söyleyebiliriz. Ama öte yandan bu “Herkes Türk’tür” ön kabulü, aslında dile getirenler tarafından bile içindeki gerilimleri bilinen bir ön kabul. Kürtler burada biraz özgün bir yerde duruyor. Şöyle söyleyeyim: Türkiye’de Müslüman olmayan kesimler, örneğin Ermeniler, Rumlar, Yahudiler. Bunlar, Türkiye’deki farklı ırkçılık biçimleri üzerine çalışan pek çok sosyal bilimcinin de ileri sürdüğü gibi, Türkleşmesi mümkün olmayan kesimler. Onlar Türkleşme çağrısına dâhil değiller örneğin. Dolayısıyla onlarla ilgili hem Türk olmadıkları biliniyor hem Türk olmaları da arzulanmıyor. Ama buna rağmen bu söz söyleniyor.

Öte yandan Kürtler için durum biraz farklı. Kürtler asimilasyon çemberinden geçerek Türk olmaya davet ediliyorlar. Eğer Kürt olmaktan vazgeçerlerse, özellikle de mücadele eden, direnen Kürt olmaktan vazgeçerlerse, Türklük sahnesinin gönüllü olarak bir unsuru olurlarsa, onlara Türkleşme imkânı, kapısı açık. Çeşitli düzeyler var burada. Şimdi bu tabii genel bir doğru, ama bunun içinde pek çok farklı düzey, nüans var.

“Mücadele edenler devleti dönüştürüyor”

Bir “Türklük” dayatması elbette var. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda örneğin 54 yerde Türk kelimesi geçiyor mesela ve çok ilginç yerlerde geçiyor: Egemenlikte geçiyor, başlangıçta geçiyor, yasama ve yargı yetkisinin kullanımında geçiyor, vatandaşlıkta geçiyor. Dolayısıyla elbette böyle bir buyruk cümle olarak, bir çağrı olarak aynı zamanda, bu cümle var. Ama bu da, tıpkı ırkçılık biçimleri gibi, ezelden gelip ebede giden bir çağrı değil. Bu çağrı değişiyor; bazı dönemlerde açılıyor, bazı dönemlerde kapanıyor. Sadece egemenlerin farklı yaklaşımları nedeniyle de değil mücadele edenler dönüştürüyor bunu. Mücadele edenler devleti “Türkiye’de sadece Türkler yoktur, başka birileri de vardır ve biz bunu kabul etmek zorundayız” demeye mahkûm ediyor. Kürt meselesinde bu öyle olmuştur.

Bunu hiç görmemek bana politik olarak yanlış geliyor. Çünkü politik mücadelenin gücünü görmemek, politik mücadelenin birikimini görmemek anlamına gelir. Ya da Hrant Dink’in örneğin canıyla ödeyerek ortaya koyduğu, Agos’un ortaya koyduğu: “Türkiye’de Ermeniler vardır ve rehin değildir. Türkiye’ye, Türkiye siyasetine, Türkiye toplumuna söyleyecek sözü olan Ermeniler de vardır” cümlesi… Yani farklı mücadeleler, bu cümleyi kuranların da çok iyi bildiği gerçeği, söylemeye ve tanımaya mecbur bırakabiliyor. Bu “Türkiye’de Türk’ten başka kimse yoktur” cümlesini bence farklı biçimlerde söyletiyor. Biraz dönüştürüyor, bazen kapıları aralıyor. Sonuçta Kürt hareketinin kimi taleplerini, özellikle bu Kürt toplumunun pek çok farklı kesimlerinin talepleriyle de birleştiyse kabul etmek durumunda kaldı Türkiye Cumhuriyeti. Bunu aşağıda mücadelenin birikimi, tepede ise bu mücadele birikimine verilecek yeni cevaplar, farklı politik ittifaklar, yeni emperyal arzulardan oluşan bir toplam mümkün kıldı.

Dolayısıyla temelde çok değişmeyen, ırkçı, Türk üstünlükçü, milliyetçi bir çekirdek var. Bu doğru. Ama bence iki şey önemli. Bir, bu çekirdek çok farklı dönemlerde çok farklı yapılarla ittifak yaparak, farklı diller kurarak, kendisini yeniden üreterek tezahür ediyor. Yani tek bir şekilde tezahür etmiyor. Bir yandan o sert çekirdek anlamında doğru, ama onun nasıl dönemselleştirebileceğimizi, nasıl ittifaklar kurduğunu görmemek anlamında bana doğru gelmiyor.

İkincisi de söylediğim şey, bu çekirdeğe karşı büyük bir mücadele var Türkiye’de. Pek çok farklı politik ve toplumsal hareketin buna karşı ayağa kalktığı bir yer Türkiye. O mücadele birikimini de dikkate almak gerekir. O mücadele birikimi derken Kürt özgürlük hareketini, sömürgecilik karşıtı feminist birikimleri, ırkçılık karşıtı feminist birikimleri, sömürgecilik karşıtı LGBTİ+ birikimini, Türkiye radikal sollarını, hak örgütlerinin oluşturduğu birikimi ve tüm bu farklı hareketlerin oluşturduğu ortak alanı kastediyorum. Bunların oluşturduğu güçlü bir birikim var. Bu birikim ve içinde çatışmalar içeren ortak alan diyeyim, zaman zaman geriliyor, zaman zaman zayıflıyor. Bu da olağan. Onun yarattığı sonuçlar da var, bunu da görmek gerekiyor. Sadece bu şerhleri düşerek o cümleye katılırım.

“Türk milliyetçiliği makbul mağduru sever”

Türkiye’deki ırkçılık hallerini anlatırken müslüman olmayan toplulukların Türkleştirme parantezine alınmak gibi bir politikayla karşı karşıya olmadığını, Kürtler’in ise o paranteze alındığını belirttiniz. Başka ne tür ırkçılık türlerinden bahsedilebilir?

Epey konuştuk aslında; Türkiye’de çok güçlü bir Kürt karşıtı ırkçılık var. Özel olarak bence Kürt hareketi etrafında şekillenmiş, Kürtlere karşı bir ırkçılık var. Mesela yeni ırkçılık biçimleri çok fazla “İyi Kürt / Kötü Kürt” ayrımı üzerinden gidiyor. Kürtler vatanına, milletine saygılı olursa, devletine bağlı olursa, sosyal medyada bu çok dolaşıyor, işte elektrik faturalarını öderse, çok çocuk yapmazlarsa… Burada tabii çok farklı ırkçılık örüntüleri içine giriyor. Medeniyet, barbarlık, kültürün içinde olmak, olmamak vesaire gibi çok eski ikilikler bunlar.

Bu çerçeveye giren Kürtler, iyi Kürtler. Bu çerçeveye girmeyen Kürtler ise kötü Kürtler. Kim onlar? Onlar esas olarak Kürt özgürlük hareketini destekleyen Kürtler. Farklı şekillerde ifade edilmesi, o gerçeğin ismini örtmek için söyleniyor. Bunlar mağdur olmayan, sadece mağdur olma kaderini kabul etmeyen, itiraz eden, eşitlik talep eden, politika yapan, sokağa çıkan, Türkiye politik sahasını değiştiren Kürtler. Makbul olmayan mağdurlar bunlar. Bence Türk milliyetçiliğinin kahir ekseriyeti “makbul mağduru” sever. Hatta onu anmaya da itiraz etmez, politik içeriğinden tamamen kopartılmış mağdurlarla sorunu olmaz. Yeter ki gerçek bir politik özne olmasın, bir şeyleri değiştirme iradesiyle Türkiye siyasi sahasına çıkmasın. Kürt özgürlük hareketine yakın Kürtlere yönelik ırkçılık temelinde böyle bir şeyden işliyor bence: “Kaderine itiraz etmek mi, ne hakla? Ne hakla bunu yapabilir?”

Bir de tabii böyle söylenince sadece sözler gibi kalıyor, öyle anlaşılma riski var. Unutmamak lazım: Türkiye’de Kürt meselesi ekseninde yaşanan çatışma çok şiddetli, uzun bir 45 yıl boyunca sürdü. Türkiye’nin ana akım gazetelerinde öldürülen gerilla cenazelerinin panzere bağlanıp sokaklarda gezdirildiğini izledi Türkiye toplumu, hep birlikte. Yapılan işkenceyi izledi. İşleyen şiddeti izledi. Bunu büyük ölçüde onayladı. Bununla bir bağ kurdu.

Elbette buna itiraz eden kesimler de oldu ve zaten Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin alametifarikası da bu. Kendisine çizilen sınıra hapsolmayıp, Türkiye’nin tamamında buna karşı ortak, özgür ve eşit bir arada yaşam çağrısı için politika yapmak. Özgür ve eşit yeni bir ortak yaşam çağrısı, yeni bir siyasi sözleşme. 100 yıl önce Ermeni devrimcilerinin çağrısı da buydu. Bütün bu 100 yıllık süreçte farklı hareketlerin çağrısı da buydu: Özgür ve eşit yeni bir yaşam, ortak yaşam çağrısı. Dolayısıyla elbette hem Kürt hareketinin mücadelesiyle hem de Türkiye radikal politik hareketlerinde de kısmen nüveleri olan bu eşitlik, enternasyonalizm, sömürge karşıtı ufukla birlikte buna itiraz eden hareketler, yapılar da oldu. Çok farklı alanlarda oldu. Politik hareketler içinde oldu, hak örgütleri içinde oldu, siyasi partiler içinde oldu, taban örgütleri içinde oldu.

Fakat bu ikili ırkçılık yapısının işleyişi, genel bir Kürt karşıtı ırkçılıkla, Kürt özgürlük hareketi içinde mobilize olmuş Kürt kesimlerine karşı ırkçılık önemli sonuçlar yaratıyor. Mesela kadın düşmanlığı, mizojininin bu bağlamdaki kullanılma biçimleri. Sosyal medyada çok sık görürsünüz. Farklı dönemlerdeki Kürt kadın milletvekillerinin fotoğraflarını alıp “Şu çirkinliğe bak, içinin çirkinliği yüzüne yansıyor” diyerek hem kadın hem Kürt olmaya birlikte saldırmak mesela.

Yani ırkçılık kendisiyle birlikte cinsiyetçiliği de üreten bir şey.

Elbette. Cinsiyetçiliği tek başına o üretmiyor şüphesiz, ama cinsiyetçilik ile ırkçılık, iki tahakküm ve sömürü yapısı birlikte işliyor. Birbirinin içine girerek, eklemlenerek işliyor. Oradaki kadın düşmanlığını da güçlendiriyor, öte yandan o kadın düşmanlığı Kürt düşmanlığını da güçlendiriyor. Eklemlenme ilişkisi demeyi tercih ederim buna. Patriyarkanın, sömürgeciliğin ve ırkçılığın ürettiği ikili karşıtlıkları birlikte düşünmek önemli. Bu ikili karşıtlıkların işleyişine dair Fanon’la düşünebiliriz örneğin. Gerçi son zamanlarda çok farklı kesim de Fanon’a referans yapıldığı için, Fanon referansı vermekten biraz da imtina ediyorum. Bununla ilgili hatta yazmak istiyorum: “Fanon’un Türkiye ve Kürdistan siyasi sahalarındaki kullanımları” diye. Çünkü çok ilginç bir seyir izliyor bence.

Birçok kavram tüketildiği gibi bu da tüketiliyor galiba.

Tüketmekten öte, sömürgecilik çerçevesi, gerçek sömürgecilik karşıtı politik mücadeleyi sürdüren hareketlere karşı kullanılan bir şeye dönüşüyor Türkiye’de. Önemli bir dönüşüm o yüzden. O çok uzun bir tartışma. Ama Fanon, sömürgeciliğin işleme biçimlerini anlatırken çok önemli bir şey söylüyor bence. Ve aslında bu, genel olarak sömürü ve tahakküm yapıları için geçerli bir şey: İkili karşıtlıklar kurmak. “Yeryüzünün Lanetlileri”nde kolonyal dünyanın en önemli özelliklerinden birinin, katı ikiliklerle belirlenmiş ve bu ikili karşıtlıklara dayanarak kompartımanlara, bölmelere ayrılmış, hareketsiz, bir dünya kurmak olduğunu söyler. Ona göre, Maniheist bir dünya kurmak, bölmelere ayırmak, sömürge düzeninin temel hamlesidir. Toplulukları ve dünyaları birbirinden ayırmak, kolonyal asimetrileri sürdürmek açısından hayati önemdedir. Siyahı beyazdan, sömürgeyi metropolden, kültürü barbarlıktan ayırmak buna dayalı olarak inşa edilir. Bu dünyalar arasına maddi ve sembolik duvarlar örmeye yarar: İkili yasa, ikili hukuk, ikili politik düzen, ikili sosyal dünya ve o iki dünyanın arasındaki duvarlar. Bir dünyadan öbür dünyaya geçemezsin. Ama en önemlisi, bu ikilikler bizim zihnimizde de vardır. Biz de o ikilikleri birbirinden ayrı olarak görürüz. Onları bir arada düşünmeye, bağlantılı görmeye cesaret edemeyiz.

Son 40 yıllık Kürt çatışması, o çatışmanın askeri yöntemlerle ele alınması, militarizmle yanıtlanması, kontrgerilla taktikleri, bunun yarattığı şiddet, o şiddetin basında kullanımı, Türkiye düşün dünyasındaki etkileri, bugün sosyal medyadaki tezahürleri… Bunların hepsini birlikte düşünürsek, araya örülen maddi ve sembolik/düşünsel duvarların gücünü görürüz. Bu zaten vardı, ama son 10 yılın buna özgül katkılar yaptığına inanıyorum.

Dolayısıyla eğer ırkçılık karşıtı mücadeleden ve düşünme biçimlerinden bahsedeceksek, bunu Kürt meselesi bağlamında konuşunca yanına hep sömürgecilik karşıtlığı da ekleniyor bence. Kürt karşıtı ırkçılığın kısmen özgül bir yanıdır bu. Bundan bahsedeceksek bu ikilikleri kırmaktan bahsetmeliyiz. Yani bu ikilikleri aşan bağlantılı tarihler, bağlantılı politikalar ve bağlantılı toplumsallıklar. Türkiye’de Kürt kadınları bu tip bir şedit, sömürgeci, ırkçı kadın düşmanlığıyla damgalanırken Türkiyeli diğer kadınlara yönelik mizojini de bundan payını alacaktır. Birebir aynı şeyi yaşamak anlamında söylemiyorum bunu, ama bunlar birbiriyle ilişkilidir. Yani Türkiye’de bir alanda bu kadar büyük bir şiddet beslenirken, diğer alanlarda steril ve kurtarılmış bölgeler olmayacaktır. Bence Türkiye’nin son 10 yılı, çok sert bir biçimde bunu yeniden gösterdi zaten.

“Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiren bir isim”

Bir kaç gün önce Türkiye’nin önde gelen sermayedarlarından Rahmi Koç’un bir konuşmasının yer aldığı bir video yayıldı internette. Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı ifadelerin kullanıldığı o videoya yoğun tepki oldu. Rahmi Koç’un yaşlığı olduğu, Türkiye’de Karadenizliler, Lazlarla ilgili de pek çok fırka olduğu ve takılmamak gerektiği gibi ifadeler de dile getirildi. Bütün bu konuştuklarımızdan da yola çıkarak Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik bu söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir şerh düşmek istiyorum. Ben bu konularda, böyle bir şey olup onun üzerinden hararetlenilmesi, büyük büyük laflar savrulması ve iki gün sonra unutulmasından rahatsızım. Meseleyi konuşurken böyle konuşulmasından rahatsız olduğumu bir kere söyleyeyim.

Türkiye’de ırkçılık o kadar gani gani ifade ediliyor ki, bu, ırkçılığın farklı biçimlerde nasıl tezahür ettiğini görmemiz açısından güzel bir örnek olabilir. “Rahmi Koç yaşlı bir adam” kısmını gülerek geçiyorum. Ona cevap vermek istemiyorum gerçekten. Yani evet, yaşı ilerlemiş biri ama konunun bununla ilgisi yok. Tabii Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiriyor. Rahmi Koç demek, Türkiye kapitalizminin mühim isimlerinden, sermaye sınıfının, Türkiye’nin üstelik en saldırgan, sömürücü kapitalist sermaye sınıfının, kurucularından, sahiplerinden, sürdürücülerinden biri demek. Her döneme adapte olan, her dönemde kâr paylarını muazzam artıran bir sermaye grubunun öndeki isimleriden biri. Hayatının her alanına yayılmış bir rahatlık vardır muhtemelen. Yaşından çok, dünyanın sahiplerinden birisi olmanın, Türkiye’nin sahiplerinden birisi olmanın verdiği rahatlık belki burada parametre olabilir.

Öte yandan, anlattığı hikayenin pespaye ırkçılığı, bunu ifade edişindeki rahatlık bir yana yayınladığı özür de son derece sorunlu. Verdiği cevap da ırkçılığı tanıyan bir cevap değil. Anlattığı hikâyede adıyla sanıyla “Kürt kadın” geçiyor, verdiği cevapta, dilediği özürde Kürt kelimesi geçmiyor. Koç Grubu’nun sermaye birikimi sürecinde acaba Türkiye’nin soykırımlarının, pogromlarının, Kürt çatışması eksenindeki savaşının katkısı ne diye kabaca bir bakarsak zaten tablo ortaya çıkar. Dolayısıyla bu örnek hem Türkiye’deki ırkçılığın ferah feza ifade edilmesine daha genel bir durumu hem de Koç grubunun temsil ettiği şeylere dair daha spesifik durumu ifşa etti.

Koç bir figür, sermaye sınıfının, topluluğunun özelliklerinin cisimleştiği bir kişi olduğu için daha önemli mi oluyor?

Onu “Rahmi Koç” yapan arkadaki büyük yapıdır en nihayetinde. “Böyle şakalar zaten her zaman yapılır ve bu da ırkçı değildir” görüşüne tabii ki katılmıyorum. Böyle şakalar her zaman yapılır ve bunların hepsi ırkçıdır. Ama bununla nasıl mücadele edeceğiz? Bence soru bu. Böyle şakalar en tepeden en aşağıya kadar farklı kesimler arasında yapılır ve normalleştirilir.

Rahmi Koç söz konusu ırkçı fıkrayı anlatırken “Kürt kadını” diyor. Aslında resmi söylemde, Kürt değil ama “Kürt kökenli”dir. Bu tür örneklerde Kürt olarak karşımıza çıkmasını nasıl yorumlamak gerekiyor?

Çok doğru. Bir de malum süreç, hani artık “Kürt” demek birkaç yıl öncesine kıyasla daha kolay, o da kolaylaştırmıştır. Bir yandan, olayın sonrası da süreçle ve başka güç ilişkileriyle birlikte ve onlarla ilgili işledi. Bu sahne faş olabilirdi, açığa çıkabilirdi ve böyle bir patırtı yaratmayabilirdi de. Mutlaka Kürt Özgürlük Hareketi itiraz ederdi, ama böyle büyük bir şeye dönüşmeyebilirdi. O da bence Türkiye’nin içinde bulunduğu politik süreçle, güç ilişkileriyle alakalı.

“Uzun soluklu bir mücadele hattı kurmalı”

Irkçılıkla mücadele için ne tür yol ve yöntemler olmalı? Türkiye’de buna yönelik verilen mücadele için neler söylenebilir?

Bütün politik mücadeleler gibi çok uzun soluklu bakmak gerekiyor bu işe gerçekten. Bir günlük, iki günlük bir olay üzerine değil. Bir, Türkiye’de çok güçlü ırkçılık yapılarının var olduğunu, ikiincisi, bunun çok farklı aktörler eliyle sürdürüldüğü, farklı retoriklerin dolaşıma sokulduğunu, üçüncüsü, bunun çok güçlü bir toplumsal katılımla işlediğini ve dördüncüsü de her zaman da Türkiye devrimci hareketlerinin tarihinde, bazen azınlık olsa, bazen unutturulsa da, buna karşı seslerin olduğunu hatırlatarak uzun soluklu bir mücadele hattı kurmak gerekiyor bana göre.

Bunu günlük mücadelelerin kalbine koymak şart. Türkiye’deki işçi sınıfı mücadeleleri, feminizm mücadelesi, LGBTİ+ mücadelesi ya da Kürt özgürlük mücadelesi bir yerde, ırkçılık karşıtı mücadele başka bir yerde gibi görmemek gerekiyor. Irkçılık karşıtı mücadeleyi hareketlerin kendi programlarının, günlük mücadelelerinin bir parçası olarak görmesi ve çalışması gerekiyor. Naçizane görebildiğim bu.

Aynısı bilgi üretenler için de geçerli. Akademi içi ya da akademi dışı, bilgi üretiminin ya da Türkiye düşün dünyasının diyelim, ırkçılık konusunu böyle tali, zaman zaman göçmen karşıtı pogromlarla ya da en son örnekte olduğu gibi yanıp sönen bir hevesle ve bu biçimde ele alması değil, bunun üzerine sürekli düşünmesi, çalışması gerekiyor.

Ve tabii insanların konum değiştirebileceğini unutmamak gerekiyor bence. En sert eleştiriyi yaparken bile, politika diye bir şeye inanıyorsak onun dönüştürme gücüne, kapasitesine inanıyoruz demektir. Dolayısıyla en sert tartışmayı yaparken bile kendi kendini rahatlatan bir tarzdan çıkıp karşı tarafı yanına çağırmak gerekiyor. Irkçılık yapılarından, söylemlerinden farklı bir “bir arada varoluş” üzerine politika yapmaya, düşünmeye, kafa yormaya davet eden bir dil olması gerekiyor.

“Irkçılığı politik olarak yenebiliriz”

Bu zor bir mesele. Bence bu dünyadaki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin, Türkiye’deki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin de, uzun zamandır aradığı bir dil. Nasıl bir dil bu? Örneğin Adorno faşizm üzerine yazarken şunu söylüyor: “Faşist potansiyel, insanların isterlerse çok sınırlı olan çıkarlarında dayanak buluyorsa eğer, en etkin panzehir, onların çıkarlarının, hem de dolaysız çıkarlarının nerede yattığını inandırıcı, çünkü doğru bir şekilde göstermek olabilir.” Uzak idealler ya da başkalarının kolaylıkla unutulabilecek acılarına yapılacak göndermeler yerine, insanlara dolaysız çıkarlarının nerede olduğunu göstermekten söz ediyor Adorno. Bunu ırkçılık karşıtı bir mücadele bağlamında düşünürsek neler çıkar mesela? Çıkarların yanı sıra, hayal ettiğimiz dünyaları bugün’de kurmak için ısrar etmek gibi bir hatta daha fazla vurgu yapanlar da var örneğin. Bunlar köklü tartışmalar. Öyle bir dil olacak ki hem mevcut durumu hak ettiği bir dille ifşa edecek, ama öte yandan bunu yaparken çok geniş kesimleri ırkçılık karşıtı bir politikada, bir koalisyonda/ittifakta, çünkü bu ancak bir ittifakla olur en nihayetinde, bir arada olmaya, bir arada düşünmeye, bir arada politika yapmaya davet edecek.

Ben bunun ancak çoğul hatta eklektik yöntemlerle yapılabileceğini düşünüyorum. Bir yerde çok pedagojik yöntemler, bir yerde daha fazla açıktan karşına alan yöntemler, bir yerde daha fazla taban örgütlerinde işleyen çalışma tarzları, bir yerde ana akıma da hitap eden bir şeyler… Tek bir yöntemle olmaz bu bence. Çok güçlü bir çoğulluğu oluşturmak, kurmak gerekiyor.

Şuna pek inanmıyorum: Bunu “Yaramız Derindir” kitabımda da uzun uzun anlattım, ben bu işlerin salt hukuki mekanizmalarla çözülebileceğine inanmıyorum. Suç duyurusunda bulunulabilir, yasalara göre suçsa elbette. Ama biz ırkçılığı esasen politik olarak yenebiliriz bence, hukuki olarak değil.

Bu tabii çok uzun bir tartışma. Türkiye’deki hareketlerin hukuku nasıl kullandığı, insan hakları söylemini nasıl kullandığı falan… Ama ben “Irkçılık suçtur” demekten çok “Irkçılığı yeneceğiz; çünkü biz enternasyonalistiz, çünkü biz eşitlikçiyiz, özgürlükçüyüz, çünkü biz ırkçılıktan azade bir dünyaya inanıyoruz ve onu kuracağız” demeye politik olarak daha yakın birisiyim.

“Sizinle dövüşe dövüşe, bir bölümünüzü ikna ede ede, bir bölümünüzü yene yene, bir bölümünüzü yanımıza çeke çeke bunu kuracağız” demeyi daha doğru görüyorum. O yüzden bu işleri sadece hukuki meseleler üzerinden konuşmak, hem o hukuki meseleler en nihayetinde dönüp dolaşıp özgürlük ve eşitlik hareketlerine karşı kullanıldığı için, ama hem de esasen politikanın bu kadar hukuki bir dille yapılmasının bütünsel perspektifimizi zayıflattığını düşündüğüm için bana eksik geliyor. Hukuki mücadele yapılmasın anlamında söylemiyorum bunu. Elbette yapılsın ama buna indirgemeyelim.

Bizim ırkçılık karşıtlığımızın temeli, ırkçılığın bugünkü yasalarda suç olmasına dayanmıyor. Bu elbette ırkçılık karşıtı eşitlikçi hareketlerin bir kazanımıdır. Ama yarın bir gün, Türkiye Cumhuriyeti yasalarında ya da başka ülkelerin yasalarında ırkçılık suç olmaktan çıksa bile örneğin, biz ırkçılığa karşı olacağız. Biz ırkçılığa politik olarak karşıyız. Çünkü bizim hayal ettiğimiz dünya, kuracağımız başka alem, onun olmadığı bir dünya, onu aşındırdığımız, gerilettiğimiz, nihai olarak da ortadan kaldırdığımız bir dünya. Bu ikisi arasında bir fark olduğunu ve o farkı unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla elbette hukuk önünde mücadele verilebilir taktik bir mücadele olarak. Ama ırkçılığa karşı mücadelenin dilinin ve ufkunun bundan çok daha geniş olması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye futbolunda ırkçılık örnekleri
8 Aralık 2020’deki PSG – Başakşehir maçında yaşananların ardından öne çıkan “Türkiye’de ırkçılık yoktur” söylemine karşın, futbol arşivleri siyahi oyunculardan farklı etnik kimliklere kadar uzanan kabarık bir ayrımcılık tablosunu ortaya koyuyor.
1999 Kevin Campbell
Trabzonspor Başkanı Mehmet Ali Yılmaz, İngiliz siyah futbolcu için, “Bizim yamyamı gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı” ifadelerini kullandı. Tepkiler üzerine “Türkiye’de ırkçılık olmadığı için aklımıza gelmez” savunması yapıldı.
2012 Didier Zokora
Fenerbahçeli Emre Belözoğlu, saha içinde Trabzonsporlu Zokora’ya ırkçı hakarette bulundu. Emre, bu eylemi nedeniyle ceza (hem sportif hem adli) alarak Türkiye’de ırkçılıktan ceza alan ilk futbolcu oldu.
2013 Eboue & Didier Drogba
Derbi maçında bir Fenerbahçe taraftarı, Galatasaraylı siyah futbolculara muz salladı. Taraftar daha sonra, “Sindirim sistemi rahatsızlığım var, meyveyle besleniyorum” şeklinde bir savunma yaptı.
2014-2018 Deniz Naki
Gençlerbirliği’nde oynarken “Kürt Alevi Naki sen misin?” denilerek saldırıya uğradı. Afrin operasyonuna yönelik sosyal medya mesajı sonrası TFF tarafından futbol tarihinin en büyük cezasıyla sahalardan ömür boyu men edildi.
2016 Sonrası Amed SK Taraftarı
Başakşehir deplasmanında “Çocuklar ölmesin maça da gelsin” tezahüratı yapılması üzerine haklarında dava açıldı (beraat ettiler). Ancak o süreçten itibaren Amed SK taraftarına yaklaşık 70 maç boyunca aralıksız deplasman yasağı uygulandı.
2020 M’Baye Diagne
Spor yorumcusu Emre Bol, canlı yayında Galatasaraylı siyah futbolcu için “Senegal’de timsah yiyordu, geldi burada topçu oldu” ifadelerini kullandı.
Kaynak: DW Türkçe / Volkan Ağır (2020)

Akdeniz: Dijital sansürde 19 Mart 2025 bir dönüm noktası

İfade Özgürlüğü Derneği kurucusu Yaman Akdeniz, Cumhuriyet gazetesinin hesabına yönelik engelleme kararının gazeteye tebliğ edilmediğini belirterek, bu kararın yıllardır özellikle Kürt basınına ve diğer alternatif mecralara uygulanan baskının devamı olduğunu kaydetti.

Elazığ 2. Sul Ceza Hakimliği, 29 Nisan 2026 yılında verdiği bir kararla, Cumhuriyet Gazetesi’nin X platformundaki resmi hesabı engelledi.

Kararı, Türkiye’deki dijital mecralarda uygulanan sansür ve engellemeleri izleyen Engelli Web’in duyurdu. 2026/2312 sayılı kararın dayanağı, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması olarak gösteriliyor. Bu kararın ardından, X’in Cumhuriyet’in hesabını Türkiye’den görünmez kılması gerekiyordu. Ancak bu karar henüz uygulanmış değil.

Engelli Web’in erişim engeli kararını duyurmasının ardından Cumhuriyet Gazetesi kullanıcı adını @cumhuriyetgzt1 olarak değiştirdi. Boşa çıkan @cumhuriyetgzt kullanıcı adını alan başka bir hesap kısa süre sonra X tarafından askıya alındı.

Bu kararın duyurulduğu dönemde yine Kısa Dalga’dan Canan Coşkun’unun “Vize İmparatorluğu” yazı dizisinin 5 bölümü İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından engellendi. Söz konusu haberle ilgili X platformunda yapılan paylaşımlar da ayın akibeti yaşadı.

Söz konusu engellemelerin gerekçesi, Cumhuriyet Gazetesine yönelik engellemeler için sunulan gerekçeyle: “Milli güvenlik ve kamu düzeni.”

İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) projesi olan Engelli Web’in verilerine göre, 2025 boyunca kullanıcılar toplam 63 saat sosyal medyaya erişemedi, en çok kullanılan platformlardan üçü hâlâ kapalı ve erişim yasaklarının temel gerekçesi ‘millî güvenlik ve kamu düzeni’.

Kasım ayında, ikinci el bilet satış platformları olan Viagogo, Seatpin, Bilettw, BiletApp, Banabilet, Biletalsat, Ticketfoni, KombineDevret, Varbilet, Ticketbix ve Maçbiletial erişime engellendi.

“CBAdayOfisi” adlı X hesabı 13 Kasım’da, hesap adı değiştirilince 14 Kasım’da, yeniden açıldığında 16 Kasım’da aynı gerekçeyle erişime engellendi ve Türkiye’den görünmez kılındı.

Bir karikatür sonrası başlatılan soruşturmanın ardından Leman’ın web sitesi ve X hesabı, 1 Temmuz 2025’te erişime kapatıldı. Grup Yorum’un 2006–2024 arasında yayımlanan 454 videosu, 657 bin aboneli Jahrein’in kanalı, Fatih Altaylı’nın YouTube kanalı “milli güvenlik ve kamu düzeni” gerekçesiyle engellendi. Altaylı’nın kanalı için verilen engelleme kararının YouTube tarafından henüz uygulanmadığı belirtildi.

Akdeniz: Kararın gerekçesini bilmiyoruz

İFÖD kurucusu Prof Dr. Yaman Akdeniz, Cumhuriyet gazetesi ile ilgili karar için fiilen uygulanmayan bir karar olduğunu belirterek, Cumhuriyet gazetesi ile ilgili kararın gazeteye dahi tebliğ edilmediğini, kendilerinin duyurusu ile gazete yönetiminin ve avukatlarının karardan haberdar olduklarını söyledi.

Yaman Akdeniz, foto: euronews

Akdeniz bu kararın yıllardır Kürt basını, gazetecilerine yönelik kararlar başta olmak üzere hayata geçirilen engelleme kararlarının bir devamı olduğunu ifade etti:

“2018’den bu yana yayınladığımız engelli web raporlarına bakarsanız ağırlıklı olarak 5651 sayılı Kanunun 8A maddesi kapsamında 2015’ten bu yana Kürt haber sitelerinin, Kürt gazetecilerin, siyasetçilerin, web sitelerinin, X hesaplarının, sosyal medya hesaplarının da sıklıkla ve arka arkaya kapatıldığı görülür. İsimler değiştiği zaman bile bu söz konusu oldu. Mesela Mezopotamya Ajansı örneği bu anlamda çarpıcı. Aynısı sendika orgunda başına geldi. Dolayısıyla yıllardır devam eden bir süreç diyelim. Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen. Anayasa Mahkemesi defalarca Birgün Gazetesi’nin yaptığı başvuruda, Sendika Org’un’un yaptığı başvuruda yine keza Artı Gerçek’in yaptığı başvurularda hep ihlal kararı verdi.”

“Milli Güvenlik ve Kamu Düzeninin Korunması” maddesi ile ilgili bir hesabın, tekil bir paylaşımın veya haberin erişime engellenmesinden ziyade tamamen bir hesabın erişime engellenmesinin çok sık karşılaşılan bir şey olduğunu belirten Yaman Akdeniz, Cumhuriyet Gazetesinin Barış Terkoğlu olmak üzere köşe yazarlarının yazılarına yönelik engellemeleri örnek gösterdi. Akdeniz, 2015 ve 2016 yıllarında alınan engelleme kararlarını, yine 15 Temmuz Darbe Girişimi öncesinde Birgün gazetesinin hesabı ile HDP’nin resmi hesabının kapatılma kararlarını hatırlatarak o kararların Elon Musk öncesindeki X platformu tarafından kararların uygulanmadığını kaydetti.

İmamoğlu’nun hesabının kapatılması

“19 Mart 2025 sürecinde yani Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması sonrasında da yüzlerce hesap Türkiye’den erişime engellendi” diyen Yaman Akdeniz “bunların büyük bir çoğunluğu Türkiye’den görünmez kılındı. Yani X tarafından karar uygulandı. Fakat bazı hesaplarla ilgili yine seçmece davranıp X uygulamadı” bilgisini verdi. Akdeniz, İmamoğlu’nun hesabının kapatılmasının sansür açısından bir milat olduğunu dile getirerek şu değerlendirmeyi yaptı:

“19 Mart 2025 tarihi bir dönüm noktası. Çünkü öncesine baktığımız zaman, 2025 öncesine baktığımız zaman, sosyal medya platformlarının bu suç ceza hakimlikleri tarafından alınan kararları çok seçmece uyguladıklarını görüyoruz. Son genel seçimleri hatırlayacaksınızdır. Elon Musk’ın ‘bazı hesapları kapatmazsak, Türkiye’den bant daraltma uygulanacak. Hatta platformu engelleyecekler. Mecbur kaldık, engelledik’ gibi bir açıklaması var. 2025’e geldiğimizde artık bu platformların üstündeki baskılar iyice arttı. Ekim 2022’de 5651 sayılı yasada yapılan değişikliklerle cezaları arttırdılar. Şimdi mevcut düzende yıllık cirosunun %3’ü falan gibi çok yüksek miktarlarda idari para cezaları var. Dolayısıyla bunlarla tehdit etmeye başladılar geri planda. Maalesef sosyal medya platformları çıkıp konuşmuyorlar. Yani açık bir şekilde kamuoyunu bu süreçlerle bilgilendirmiyorlar.

“En çarpıcı örneklerden bir tanesi Instagram’ın geçtiğimiz 2 yil öncesi Türkiye’de 10 gün boyunca erişime engellenmesiydi. Bu süreçte sadece iki satırdan öteye gitmeyen açıklamalar yapıldı. Daha yeni gündeme gelen 15 yaş altına sosyal medyanın engellenmesi ile ilgili sosyal medya platformları herhangi bir açıklama yapmadı.”

“Her şeye hazırlıklı olmak gerekiyor”

Basın ve ifade özgürlüğü ile sivil toplum örgütleri söz konusu olduğunda risklerin çok fazla olduğunu kaydeden Akdeniz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kapatılması örneği vererek “Her an her şeye hazırlıklı olmak gerekiyor ve alternatif planlar olması gerekiyor. Risk analizlerinin yapılması gerekiyor. Buna hazırlıklı olmak gerekiyor” dedi.

Çünkü hakikaten nasıl bir gece ansızın İstanbul Bilgi Üniversitesi kapatılabiliyorsa bir gece ansızın Cumhuriyet Gazetesi’nin X hesabı da erişime engellenir ve Türkiye’den görünmez kılınabilir veya işte kendi web sitesi dahi böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir. Olmaz katiyetle olmaz diyemiyorum.

İFÖD EngelliWeb 2024 raporu

İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) 2024 yılında meydana gelen internet sansürünü konu edinen EngelliWeb raporuna göre 2024 içinde 311 bin 91 web sitesine erişim engellendi.

Yıllara Göre Erişime Engellenen Web Siteleri (2018 – 2024)
2024
311.091
2023
240.857
2022
137.717
2021
107.714
2020
58.872
2019
61.383
2018
94.601

5651 sayılı İnternet Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 2007’den bu yana Türkiye, 1 milyon 264 bin 506 web sitesi ve alan adını, 852 farklı kurum ve hakimlikler tarafından verilen kararlarla erişime engelledi.

İFÖD ayrıca 2024’te sosyal medya platformlarında ve diğer dijital mecralarda gerçekleşen engellemelere dair şu çarpıcı verileri paylaştı:

  • 270 bin URL adresine,
  • 17 bin Twitter/X hesabına,
  • 75 bin tweet ve X paylaşımına,
  • 25 bin 500 YouTube videosuna,
  • 16 bin 700 Facebook içeriğine,
  • 16 bin Instagram içeriğine erişim engellendi.

311 bin 91 erişim engelinden sadece 938’i yargı kararı

Rapordaki en dikkat çekici veri, erişim engeli kararlarının idari kurumlar ve yargı organları arasındaki dağılımı oldu. Kararların kurumsal kırılımı şu şekildedir:

BTK Başkanı: 254.130 (%82)
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF): 50.120
Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü: 2.796
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK): 1.834
Hakimlik, savcılık ve mahkemeler: 938
Tütün ve Alkol Dairesi Başkanlığı (Tarım ve Orman Bak.): 768
Sağlık Bakanlığı: 310
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu: 132
Spor Toto Teşkilat Başkanlığı: 62
Reklam Kurulu: 1

5 binden fazla haber sansürlendi

İFÖD, 2024 içinde, 5651 sayılı Kanun’un 9. maddesi dayanak gösterilerek, 257 farklı sulh ceza hakimliği tarafından verilen toplam 803 farklı karar ile yaptırım uygulanan 5 bin 740 haber adresi (URL) tespit etti.

2024 yılı içinde “en çok yaptırım uygulanan haber sitesi” kategorisinde 248 haberle Hürriyet ilk sırada yer aldı. Onu 246 haberle Sabah, 196 haberle de Borsa Gündem takip etti.

10 Yıllık Karar Özeti (2014 – 2024)

605 farklı sulh ceza hakimliği tarafından verilen toplam 8 bin 793 farklı kararla yaptırım uygulanan toplam 49 bin 533 haberin yıllara göre dağılımı:

2023
8.658 haber
2022
6.601 haber
2021
5.449 haber
2020
5.756 haber
2019
5.760 haber
2018
5.111 haber
2017
2.600 haber
2016
2.108 haber
2015
1.303 haber
2014
537 haber

Dinç: En çok Kürdistan ve Doğu Karadeniz’de isimler değiştirildi

Tarihçi Namık Kemal Dinç, Cumhuriyet’in ilanından bir süre önceden başlamak üzere günümüze kadar 75 bin yer isminin incelendiğini, bu süre zarfında 28 bin yerin isminin değiştirildiğini belirtiyor. Dinç’e göre bu durum “Anadolu’dan bir ana vatan yaratma meselesidir. Bunu yaparken Kürdistan, Ermenistan, Pontus vb. tarihsel coğrafyanın yok edilmesidir. Yani Anadolu isminin yayılmacı, gizleyen bir yönü de vardır.”

Türkiye haritası

15 Mayıs Kürt Dil Bayramı dolayısıyla yine çok yoğun bir şekilde Kürtçe üzerindeki baskılar gündeme geliyor. Kürtçenin Kürt toplumunda küçük çocuklar arasında bile artık yeterince konuşulmadığı, bunun dilin geleceği için ciddi tehlikeler doğuracağını ifade eden dil bilimciler ve hak savunucuları; bu yüzden Kürtçenin eğitim ve pazar dili olmasını istiyorlar.

Kürtçenin bugün eğitim ve pazar dili olarak kullanılamamasının, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtçe üzerinde yürütülen hem resmî hem de pratik engeller ve yasaklarla bağlantısının olduğu belirtiliyor. İlk dönemlerden bu yana çeşitli şekillerde uygulanan engel ve yasaklardan bir tanesi de yer adlarının değiştirilmesi. Cumhuriyet henüz kurulmadan başlandığı anlaşılan bu politika ile Türkiye sınırları içerisinde orijinali Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Rumca olan binlerce yer adı değiştirildi.

Tarihçi Namık Kemal Dinç, yer adlarının değiştirilmesinin sistematik politikalar çerçevesinde yapıldığını düşünüyor. Bunun için çeşitli kurulların oluşturulduğunu ve kararların alındığını belirten Dinç, bu politikanın amacının “tarih ve hafıza silmek” olduğunu ifade ediyor.

Türkiye’de yer isimlerinin değiştirilmesi ilk ne zaman uygulanmaya başlanıyor?

5 Ocak 1916 tarihinde Enver Paşa, Başkumandan Vekili unvanı ile bütün vilayetlere bir talimatname gönderiyor. Bu, tarihî önemdeki bir talimatnamedir. Öncelikle altındaki unvana bakmak lazım. Başkumandan vekili yazıyor; savaşa girmiş bir ordunun tepesindeki isim, başkumandan. Padişahın savaşı sürdürecek durumu olmadığı, Enver Paşa’nın sarayın damadı olduğu düşünüldüğünde imza atan kişi devletin en yetkili ismi.

Bu talimatnamenin birinci maddesinde ne diyor? “Bu müsait zamandan yararlanarak süratle yer isimleri değiştirilsin.” Ocak 1916 nasıl müsait bir zaman oluyor? Osmanlı ordusu savaşta, birçok cephede yenilgi almış, müttefiklerin ilerleyişi Çanakkale’de zorla durdurulmuş, Ruslar Doğu’da ilerlemeye devam ediyor ama Enver Paşa “müsait zaman” diyor. Ermeni Soykırımı tamamlanmış, Balkan Savaşları’nda yaşanan yenilginin ve kayıpların hıncı Ermenilerden çıkarılmış, Rumlar akın akın kaçıyorlar. Böyle bir zaman.

Enver Paşa, Foto: Wikipedia

Talimatname ile ne hedefleniyor?

Talimatnamenin hedeflediği yer isimleri, gayrimüslim olan Ermenice, Rumca ve Bulgarca isimler. Yer isimlerinin değiştirilmesine gayrimüslimlere ait yerleşimlerden başlanması tesadüf değil. Bu, bir Türk ulusu ve Türk vatanı yaratmada ilk aşama. Önce Müslüman olmayan toplumsal gruplar, sonra da Müslüman ama Türk olmayan toplumsal gruplar hedeflenecektir.

İkinci maddede yer isimlerinin değiştirilmesinin kimler tarafından yapılacağı anlatılmakta. Burada dikkat çeken, askerî yetkililer ile mülki memurların birlikte çalışacaklarının söylenmesi. Nihai karar ise Harbiye Nezareti tarafından veriliyor. Cumhuriyet döneminde de askerî yetkililerin hep bu işin merkezinde oldukları görülüyor.

Üçüncü madde, yerleşim yerlerine yeni isimler konulurken nelere dikkat edilmesi gerektiğini ayrıntılı anlatıyor.

Nelere dikkat edilmesi isteniyor?

Aslında eski hafızayı silerken yeni bir hafızanın nasıl inşa edilmesi gerektiği üzerinde duruyor. Bunun için askerî olayların ve iftihar edilecek şeylerin isimlerinin konulmasına öncelik verildiği görülüyor. Vatanı, savaş, kan ve öldürme edimiyle algılayan bir yaklaşım bu. Yine burada dil açısından dikkat edilmesi gerekenlere vurgusu önemli. Zira bu da Cumhuriyet döneminde de devam eden bir uygulama olacaktır. Örnek veriyor: Erkli, Erikli veya Oraklı olsun. Yapabildikleri değişiklikleri yapacaklardır.

Yeni konulan isimlerin bazen katliamlara karışmış askerî kimlikli kişiler olması ya da ırkçı, milliyetçi göndermeler içermesi dikkat çekmekte. Örneğin Dêrsim’de Abdullah Alpdoğan isminin caddelere verilmesi ya da Rumca ismiyle Tatavla olan Şişli ilçesinin mahallesinde sokak ve cadde isimlerinin Ergenekon, Bozkurt, Talat Paşa gibi isimlerle dolu olması gibi.


Enver Paşa'nın tüm vilayetlere gönderdiği talimatname


DH/ İ-UM
48/17
S.N. 1333
İstanbul Vilayeti
Hulasa: Suret Melfuf

1-Osmanlı ülkesinde Ermenice, Rumca veya Bulgarca kısaca İslam olmayan milletlerin lisanıyla anılan vilayet, sancak, köy, dağ, nehir ve benzeri bütün isimlerin Türkçeye dönüştürülmesi kararlaştırılmıştır. Şu müsait zamanımızdan istifade ederek, süratle bu amacın uygulamaya konulması hususunda çalışmanızı rica ederim.

2- Mıntıkanız dâhilindeki asker alma reisleri ile mülkiye memurları bir araya gelerek bu değişiklikler için müşir cetvelleri düzenlesinler ve öncelikle vilayet, sancak, kaza merkezlerinden başlayarak tamamlanan cetvelleri peyderpey genel karargâha göndersinler. Toplanan cetveller incelenecek ve birbirine çok benzeyen isimler muhabere edilerek değiştirildikten sonra bunlar İç İşleri ve Posta bakanlıklarına genelge ile uygulanmak için gönderilecektir.

3- Yeni konulacak isimlerin daima çalışmak için ibret olacak iftihar duyduğumuz askeri tarihimizi kapsaması gerekmektedir. Gerek şimdi gerekse daha önce askeri olaylara maruz kalmış mevkiler orada yaşanmış şanlı olayları hatırlatmalı. Eğer böyle bir olay yoksa en namuslu ve memlekete yararlı hizmetlerde bulunup da vefat etmiş kişilerin isimleri konulmalı. Veyahut o mevkiinin daima çok bilinen ürünleri, sanayisi veya ticaretine sabit kalacak ve sanat ve coğrafya şekline yakışan isimler bulunmalı. Kısaca mektep hocaları öğrencilerine coğrafya öğrettikleri zaman vatanımızın her parçasını anarken onlara aynı zamanda her mevkiinin şanlı tarihine, iklim, mahsul, sanat ve ticaretine ait faydalı mevzular bulabilmelidir. Bir de öteden beri yabancı da olsa nasılsa dil açısından alışılmış isimlerin birden bire lafzen hiç de benzeri olmayan isimlere dönüştürülmesi hem bazı yanlışlıklara hem de ahalinin dilinde eski isimlerin kullanılmasına sebep olacağından ahalinin doğal kabiliyeti dikkate alınmalı ve ona göre isim bulmaya özen gösterilmelidir. Mesela: bu belirtilen esas dâhilinde isim bulmak mümkün olmazsa “Erkli” yi “Erikli” veyahut “Oraklı”, “Gelibolu” yu “Velibolu” diyerek her şekilde eskisi ile uyum sağlanmış olur.

5 Ocak 1916

Başkumandan Vekili
Enver

Bu talimatname ne kadar süre uygulanıyor?

Yer isimlerinin değiştirilmesi talimatını veriyor. Uygulamaya başlıyorlar ama ne oluyor? 6 ay sonra, yani 15 Haziran 1916’da geçici olarak durduruluyor. Gerekçesi, yer isimlerinin değiştirilmesinin yarattığı karışıklıktır. Haberleşmede yarattığı sıkıntılar nedeniyle talimatnamenin savaş sonrasında uygulanmak üzere geçici olarak bekletilmesine karar veriliyor. Çünkü savaş zamanı karmaşa doğuyor. Şimdi eski ismi var, yeni ismi var. Telgrafta hangisini yazacaksın? Onu yazıyor, öbür tarafa gidiyor. Dolayısıyla bir karışıklık oluyor. Ondan sonra diyorlar ki “Bunu bir durduralım.”

Ama aslında durdurulmasına rağmen talimatname bugüne kadar uygulanmaya devam etmektedir.

Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca değişik şekillerde uygulanan yer adlarını değiştirme politikası ile hedeflenen neydi? Neden böyle bir çalışma yapılıyor?

O zaman yapılmak istenen ve bugün de devam eden şey, Türk ulusunun inşası ve Türkler için bir vatan inşa etmektir. Yer isimleri açısından mesele, Anadolu’dan bir ana vatan yaratma meselesidir. Bunu yaparken Kürdistan, Ermenistan, Pontus vb. tarihsel coğrafyanın yok edilmesidir. Yani Anadolu isminin yayılmacı, gizleyen bir yönü de vardır.

Balkan Savaşları sonrası Avrupa’daki toprakları tamamıyla kaybeden Osmanlı elitleri, modern zamanlara uygun bir vatan yaratma telaşına girdiler. Anadolu’yu bilmiyorlardı, onların gözdesi Balkanlar’dı ve çoğu orada doğmuştu. Balkanlar’dan kovulunca devletin tutunacağı, Türklerden oluşan bir vatan yaratmak istediler. Ama Anadolu dedikleri coğrafyada Rumlar ve Ermeniler, bu coğrafyanın yerleşik halkları olarak bin yıllardır yaşıyorlardı. Savaştan önce bu bölgede nüfusun en az yüzde 20’sini oluşturuyorlardı. Savaş aslında bu nüfusu buradan söküp atmak için bir fırsattı. O yüzden Enver Paşa “müsait zaman” diyor. Yani bu planı önceden hazırlamışlar, fırsatı yakalayınca da “uygulayalım” diyorlar.

HAFIZA SİLME OPERASYONU: VERİLERLE YER ADLARI DEĞİŞİMİ
75.000 İncelenen Toplam Yerleşimi
28.000 Resmi Değişim Kararı
%35 Toplam Değişim Oranı
~30.000 Tahmini Toplam Değişiklik

Bölgesel ve Sayısal Dağılım

Diyarbakır: 795 yerleşim ismi değiştirildi (Sayısal Birinci).
Artvin: %88 oransal değişim (359 yerleşim).
%80 Üzeri Değişim: Mardin, Muş, Bitlis, Batman, Siirt, Hakkari.
%60 Alt Sınırı: Kürdistan coğrafyasında bu oranın altında il bulunmuyor.

Kurumsal İşleyiş ve Süreç

Mesai Süresi: 1957 – 1978 (Tam 21 yıl kesintisiz çalışma).
1983-1986 Dönemi: Kurulun tekrar faaliyetiyle 280 yerleşim daha değiştirildi.
Nihai Onay: Kararlar Harbiye Nezareti (eski) ve İçişleri Bakanlığı koordinasyonuyla alındı.

Ad Değiştirme İhtisas Kurulu Bileşenleri

Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve Türk Dil Kurumu temsilcilerinden oluşan geniş kapsamlı bir heyet tarafından yürütülmüştür.

Bu uygulamaların Ermeni, Pontus ve Rum halklarının soykırıma uğratılması politikalarıyla bağlantısı var mı?

Mekânı değiştirip bir Türk vatanı yaratmak için ilk adım Müslüman olmayan halklardan kurtulmaktır. Bu amaçla soykırım, tehcir vb. politikalar uygulanır. İkinci aşamada ise Müslüman olan ama Türk olmayan gruplar hedeflenecektir. Bu anlamda İttihat ve Terakki’nin verdiği start mesajı, sonraki devirlerde de aralıksız uygulanmaya devam etmiştir.

Küçük Asya, Yukarı Mezopotamya, Güney Kafkasya’yı kapsayan bu coğrafya, uygarlığın yeşerdiği merkez. Tarihi, kültürü ve yarattığı değerlerle onlarca uygarlığa beşiklik yapmış. Yer isimleri de bütün bunların izlerini taşıyor. Dolayısıyla yapılan, bu izlerin tamamının silinmesidir. Yani tam bir kültür ve tarih katliamıdır.

Enver Paşa’nın talimatnamesi nerelerde uygulamaya konuldu? Örnekler var mı?

Örneğin Dêrsim’de Kızıl Kilise kazası Nazimiye, Muğla’da Megri kazası Fethiye, 1918’de ismi Bursa yapılan Hüdavendigâr’a bağlı Atranos kazası Orhaneli, yine Bursa’da Mihaliç kazası Karacabey, İzmir’deki Ayasluğ kazasının ismi ise Selçuk olarak değiştirilmiştir. Savaştan sonra bu politikanın Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından devam ettirildiği görülmektedir.

Yani Enver Paşa’nın aldığı bir karar sonradan Meclis eliyle bir devlet politikası haline mi getirildi?

1920’li yılların başında, yani daha Cumhuriyet’in ilanından önce TBMM’ye isimlerin değiştirilmesi için girişimlerde bulunulmuştur. Bu dönemde Meclis’e 2-3 tane önerge verildiği görülmektedir. Yer isimlerinin “millîleştirilmesi” amacıyla ilk teklif, 20 Aralık 1920 tarihinde İzmit Milletvekili Sırrı Bey tarafından yapılıyor. Sırrı Bey, ülkedeki yer isimlerinin “gayrimillî” kalmasından şikâyet ediyor. Isparta Milletvekili Nadir Bey ise “ecnebi isimleri taşıyan köy isimlerinin değiştirilmesine dair” bir önerge veriyor.

Ancak yer isimlerinin değiştirilmesi meselesi en çok Kürtlerin yerleşim yerleri ve Kürtçe ile ilişkili tartışılıyor. Siz ise bunun Müslüman olmayan diğer halklarla başladığını söylüyorsunuz. Kürtçe yer isimlerinin değiştirilmesi ne zaman başlıyor?

Cumhuriyet dönemi, bir Türk ulusu ve devleti inşa etmek gayesiyle gayritürk olan her şeye şiddetle yönelmişti. Artık Müslüman olmayanların dışında Kürtler gibi Müslüman gruplar da hedef seçilmeye başlandı. Kürt, Kürtçe, Kürdistan gibi isimler de yasaklandı. 8 Aralık 1925’te yayımlanan bir genelge var, ismi “Türk birliğini parçalamaya çalışan cereyanlar”. Bu genelgede açıkça Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan isimlerinin kullanılması yasaklanmıştır. Yani artık Müslüman olmayanlar dışında Müslümanlar da hedefe konuluyor. Tek bir hedef vardır: Millîleştirmek dedikleri Türkleştirme… Bu dönemin politikasının temel ismi budur.

Yer isimleri en çok değişikliğe uğrayan yerlerin başında Kürdistan gelir, onu ise Doğu Karadeniz Bölgesi takip eder. Bu iki bölgenin halkı Cumhuriyet döneminde hayli baskıya uğramıştır. Kürdistan’da Kürtler, Doğu Karadeniz’de Gürcü, Rum, Laz, Hemşin kimlikleri üzerinde yapılan baskının göstergesidir bunlar. Demek ki Kürdistan’da ağırlıklı Kürtçe isimler değiştirildiği gibi Ermenice ve Süryanice isimlerin de değiştirildiği görülmektedir. Zira bölgenin otokton halkları olan Ermeniler ve Süryaniler de bin yıllardır bu topraklarda yaşamaları nedeniyle damgalarını vurmuşlardır.

Ama sanki çok başarılı olunmadı gibi. Kürdistan’ın pek çok yerinde hâlâ Kürtçe ya da Süryanice, Ermenice isimleri söylenir.

Hayır, öyle değil. Yani sadece Kürtler bağlamında da bakmamak gerekiyor. Şimdi Karadeniz’i düşünelim, Ege’yi düşünelim. Yıllar önce Antalya’da Adrasan diye bir yer var, oraya gitmiştim. Tarla tapan gezmeyi severim. Bir tarlanın yanında bir çiftçi gördüm. “Abi nasılsın? Ne ekiyorsun? Domates momates işte şu bu…” diye sohbet ettim. “Bu Adrasan ismi nereden geliyor?” diye sordum. Orada bir şey üretmişler ki… “Ya işte ardından gelen demek Türkçede” diye bir şeyler söyledi. “Şuradan geliyor” gibi bir sürü şey uydurmuşlar. Adrasan’ın bununla ne alakası var şimdi? Rumların yaşadığı bir memleket. Orada bir sürü medeniyet var. Şimdi oradan gelmiş yani. “Ardından gelen” şu bu falan filan… Atmasyon yani ama adamın bilincine yerleşmiş.

Sonrasında ne tür şekillerde devam ediyor? Özellikle Kürt isyanlarının bastırılması sonrasında yer isimlerinin değiştirilmesine dair neler biliyoruz?

Cumhuriyet döneminde yer isimlerinin değiştirilmesi politikasını uygulama açısından iki döneme ayırmak mümkün gibi geliyor. Biri 1957’ye kadar gelen süreçtir. Bu dönemde devlet elitleri, Enver Paşa’dan devraldıkları politikayı dağınık da olsa sürdürüyorlar. Yani çok sistematik işlemeyen ama durmayan da bir süreç olarak devam ediyor. 1957’den sonra ise kurumsal bir çatı altında sistematik bir çalışma var.

Bu dönemde devlet Kürt direnişleriyle uğraşıyor, bunları tek tek kırarken yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesine devam ediyor. En bilineni 1935’te Dêrsim’in isminin Tunceli olarak değiştirilmesi. Özel bir kanun çıkarılıyor. Bir soykırım eşliğinde bunun yapılması ayrıca manidardır. 1937’de Mamuretülaziz’e bizzat Mustafa Kemal tarafından “bereket-bolluk” anlamına gelen “El’azık” ismi veriliyor; sonra bu, telaffuz sorunlarından dolayı Elazığ’a dönüştürülüyor. Bizzat Mustafa Kemal’in müdahale ettiği isimlerden biri de Diyarbakır’dır. Şehrin ismi 1937 Kasım’ına kadar Diyarbekir’dir ve Osmanlı evrakında da Diyarbekir olarak geçer. Ama şehir merkezine, kale içine Amed derler. Yani Amed, Amid ismi de kullanılır. Fakat vilayetin genel ismi Diyarbekir’dir. Bu yaygın olarak böyledir, 1937’ye kadar. Mustafa Kemal, “Dêrsim Harekâtı” sırasında Diyarbakır’a gidiyor. Orada şehirde bir konuşma yapıyor. Konuşmada “Diyarbekir” demiyor, “Diyarbakır” diyor. Anında vali, hepsi harekete geçiyorlar. “Tamam” diyorlar, “İsmimiz bundan sonra Diyarbakır’dır.” Sonra işte Cumhurbaşkanının elemanları; Tarih Kurumuna, Dil Kurumuna, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine telgraflar çekiyorlar bunun ispatı için. “Yüce Atatürk’ümüzün, yüce liderimizin işte büyük buluşu” diye.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan “Osmanlı Yer Adları” kitabı

Eski yazışmalarda da Amed ya da Amid olarak geçiyor mu?

Tabii Amed derler, Amid derler. Yani İstanbul için Konstantinopolis kullanılır Cumhuriyet’e kadar. İstanbul isminin değişimi de çok daha yenidir. 1939’da İskenderun sancağının Hatay olarak değiştirilmesi söz konusudur. 1930’larda, 1940’larda Halkevlerinin bu çalışmalarda aktif olduğunu görüyoruz. Ancak asıl sistemli çalışma, 1957 yılında Demokrat Parti döneminde kurulan “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” eli ile yapılıyor.

Bir tarih yazılıyor, yaratılıyor aslında değil mi?

Tabii, tabii. Talimat çıkıyor. Bunların hepsi Şevket Beysanoğlu’nun Diyarbakır kitabında var. Bütün safhaları yazmış. Bir de kurul oluşturuyorlar. Hasan Reşit Tankut ve başka isimler kurulda yer alıyorlar. Bütün o kelle adamların hepsi, Türk Tarih Tezi’ni yazanlar orada yer alıyorlar ve Diyarbekir isminin aslında nasıl Diyarbakır olduğunu ispatlıyorlar. “Burası” diyorlar, “aslında bakır diyarı anlamında Diyarbakır’dır. Aslında eskiden de burası bakır diyarıydı. Hatta Yakutya’da da bakır, Amida demektir. Amida, bakır sikkeye verilen isimdir. Dolayısıyla burası Amida ismi de Yakutçadan gelir” tarzında anlatır.

Bu çalışmayı yapmak için bir kurul mu kuruluyor yani?

Evet. Görevi yer isimlerinin değiştirilmesi olan bu İhtisas Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri, Savunma ve Millî Eğitim bakanlıkları, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumunun temsilcilerinden oluşacaktır. Bu kurul 1957 ile 1978 arasında tam 21 yıl boyunca çalışıyor. Ve bunun tek işi bütün yer isimlerini; dağları, ovaları, ırmakları, köyleri vesaire hepsini değiştirmek üzerinedir. Bütün rolü bu.

1978’den sonra neden devam etmediğine dair bir bilgi var mı?

1978’de hedefine ulaşmış gibi oluyor. 12 Eylül Darbesi’nden sonra bir daha oluşturuyorlar, 1983 gibi. Kısa süre yine bir faaliyette bulunuyor ama “Artık önemli oranda amaca ulaştı herhâlde” diye düşünüyorlar ve uzatmadan kapatıyorlar o mevzuyu. Tabii biraz konjonktür de artık değişiyor; Kürt Hareketi’nin gelişimi, yaygınlaşması ve başka şeyler var. Daha da fazla uzatmadan mevzuyu kapatıyorlar.

Burada altı çizilmesi gereken hususlardan biri de söz konusu kurulun Demokrat Parti döneminde kurulmasıdır. Hani liberal bir izlenimi olan bir partidir Demokrat Parti.

Bundan nasıl bir sonuç çıkarmak gerekiyor?

Bu bize bahsedilen politikanın devlet politikası olduğunu, hükümetler değişse de değişmediğini gösterir. Sağda görünse solda görünse bunu uyguluyor. Tıpkı iskân politikaları gibi; Kürtlerin batıya göç ettirilmesi, Türklerin de Kürdistan’a yerleştirilmesi hükümetler üstü bir siyaset olarak her daim devam edecektir.

Peki, bu kurul oluşmadan önce ve önceki süreçlerde bu isimler resmî kayıtlarda hep orijinal şekilde geçiyor değil mi? Mesela Kürtçe ise Kürtçe, Ermenice ise Ermenice değil mi?

Aslında o konuda bir kaynak var: Osmanlıca. 1927 yılında bu nüfus sayımı sürecinde herhâlde yine bu yer isimlerinin bir envanterini çıkartıyorlar. Sanki o Latinize edilmedi diye hatırlıyorum. Orada bildiğin bütün bu isimlerin evveliyatını görebiliyorsun. 1927’de diyelim ki o yerleşimler nasıl? İşte Güneysu değil de Potomya diye geçiyor. Bahçesaray değil de Miks diye geçiyor gibi… Hepsi öyle. Yani adım adım süreç içerisinde bunlar değiştiriliyor. Bir kısmının değişim tarihi çok daha yakın zamanlara kadar geliyor; 1950’ler, 1960’lar, 1970’ler, 1980’ler…

Yüzyıla yayılan bir politikadan bahsediyorsunuz. Bütün bu süreci nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Yani bu bir devlet politikası olarak bütün zamanlar istisnasız sürüp giden bir uygulama. Bir Türkleştirme politikasının devamı aslında. Ad koymak bir anlamda ona ruh vermektir, ona sahipliktir. Ad koymak o yüzden çok önemli. Türkleştirme dediğimizde, coğrafyanın mekân üzerindeki dönüşümüne baktığımızda; eski isim sürekli bir hafızayı ve çağrışımı yaratacaktır. Dolayısıyla o eski ismi değiştirmesi lazım ki yeni hafıza, yeni bir tarih, yeni bir bilinç bunun üzerine inşa edebilsin. Dolayısıyla eskiyi silgiyle silerken yeni bir kalemle yeni bir tarih yazıyorlar.

Ad değiştirme kurulunun misyonları arasına baktığımızda amaç biraz daha anlaşılıyor. Mesela “Şıh” gibi Alevi kökenli isimler “Şeyh” yapılarak Sünnileştirildi. İçinde “kızıl”, “çan”, “kilise” gibi kelimeler olan yer isimlerinin kesinlikle değiştirilmesi kararı var. “Kızıl” hem Kızılbaş kelimesinden dolayı Alevileri çağrıştırıyor hem de komünizmi çağrıştırıyor diye ambargo yiyor. “Çan” ve “kilise” ise oradaki Hristiyan geçmişine gönderme yaptığı için yasaklanıyor.

Dilbilimci Demir: Kürtçe’ye yönelik kırım politikası uygulanıyor

Bir dilin tehlike altında olup olmadığı ile ilgili en önemli ölçütün çocuklar olduğunu belirten dilbilimci Netice Altun Demir, Türkiye’de devletin Kürt diline yönelik bir “kırım” uyguladığını, Kürtlerin de “dil-intiharı” yaptıklarını düşünüyor.

Kürt Dil Günü etkinliği, Foto: Sosyal medya

Kürt Dili Hakları İzleme ve Raporlama Platformu (Kurdish Monitoring) verilerine göre; 2025 yılında Kürtçe kullanımı toplamda en az 70 kez engellenmiştir. Bu ihlallerin 25’i kamusal alanda, 15’i medyada, 18’i kültür-sanat alanında ve 12’si cezaevlerinde gerçekleşmiştir.

Parlamentoda milletvekilleri Kürtçe konuştuğunda konuşmalarının kesilmesi, Kürtçenin “bilinmeyen bir dil” olarak tanımlanması ve tutanaklarda Kürtçe kısımların yerine “X” işareti konulması uygulaması hâlâ devam etmektedir. Kürtler anadilde eğitim talebinde bulunsa da, hükümet programında bu talebe yönelik somut bir adım görülmemektedir.

Resmi olmayan verilere göre Kürtçe kullanımı sokaklarda, sosyal alanlarda ve giderek ev içlerinde bile azalmaktadır. Dilbilimci Netice Altun Demir, Kürtçenin Türkiye’deki mevcut durumunu “dil kırım” (linguicide) olarak nitelendiriyor. Ona göre “asimilasyon” kelimesi Kürtçenin durumunu tarif etmek için hafif kalmaktadır. Ayrıca Kürtlerin kendi dillerine karşı tutumunu da “kendi dilini öldürme” (dil-intiharı) olarak tanımlıyor.

Altun Demir, Kirmançkî (Zazaki) lehçesinin durumunun Kurmanci’ye göre çok daha kötü olduğunu belirtiyor.

Pek çok kişi Türkiye’de Kürt coğrafyasında Kürtçenin tehlike altında olduğunu söylüyor. Sizin görüşünüze göre de Kürtçe üzerinde bir tehlike var mı?

Elbette var. Eğer bir dili sadece yaşlılar konuşuyorsa tehlike çok büyüktür. Eğer yetişkinler ve yaşlılar konuşuyor ama çocuklar konuşmuyorsa yine büyük bir tehlike vardır; o dilin ölmesine iki nesil kalmış demektir. Burada en önemli ölçüt çocuklardır. Eğer çocuklar dili konuşuyorsa, o dil henüz tehlike yoluna girmemiş demektir. Kirmançkî/Zazakî’de tehlike çok büyüktür. Zazakî’nin sadece Türkçe ile değil, Kurmancî ile ilişkisinde de sorunlar var. Kurmancî’nin durumu da iyi değil ama nüfusu fazla olduğu ve devlet baskısı her anlamda sürdüğü için, bu baskı beraberinde bir tepki de doğuruyor. Bu iki nedenden dolayı Kurmancî, Zazakî kadar büyük sorunlar yaşamıyor. Ayrıca Kurmancî Kürdistan’ın dört parçasında konuşulduğu için özel bir duruma sahip. Kısacası tehlike var, önemli olan tehlikenin hangi aşamada olduğudur.

Nasıl bir tehlikeden bahsediyorsunuz?

Kürdistan’da en çok asimilasyondan bahsedilir. Ancak durumu daha iyi ifade edebilecek başka terimler de var. Çünkü asimilasyon çok yumuşak bir kelime. Bu terim ilk olarak Amerika’da hedeflenen bir entegrasyonu ifade etmek için kullanıldı. Devletin sistematik saldırısı ‘linguicide’ yani ‘dil kırım’ kapsamına girer. Bir dilin ‘kendi kendini öldürmesi’ ise, bir kişinin bilinçli olarak ve kendi çıkarı için bu dilin artık kendisine veya çocuğuna fayda sağlamayacağına karar verip, kendi dilinden vazgeçerek egemen dili seçmesidir. Kürtler arasında devlet tarafından yapılan asimilasyon değil, dil kırımdır; halk tarafından yapılan ise asimilasyon değil, ‘kendi dilini öldürme’dir (bunun yumuşak versiyonu oto-asimilasyondur). Şimdi devlet Kürtçeyi öldürmek istiyor, Kürtler de artık buna yardım ediyor. Kirmançkî daha yakın bir zamanda, Kurmancî ise aynı yolda; buna ‘hastalık yolu’ diyebiliriz. Eğer yara tedavi edilmezse ölüme gider.

Bunun sebebi nedir?

Pek çok sebebi var. Yüz yıllık, ilk günden bugüne zulüm ve baskıyla devam eden bir hikaye var. Entegrasyona sırtını dayamış, sözde Kürtler için ve Kürtler adına hareket eden ama Kürtçe olmadan yol alan bir Kürt siyaseti var. Zaten ezen ve ezilen arasında bir ‘birlikte yaşam’ söz konusuysa, orada asla eşit bir ilişki kurulamaz. Egemenlerle ilişki, ancak onlar egemenliklerini sürdürdükleri sürece mümkündür. Bir vatandaş, Kürt liderlerin ve aydınların sistemle barışık olduğunu gördüğünde, kendisi de prestiji olmayan dilinden kolayca vazgeçer. Kürtler Kürt olmayı kabul etmişler ama hâlâ kendilerine düşmanlarının gözüyle bakıyorlar; hâlâ kendilerini ve dillerini sevmiyorlar. Elbette istisnalardan değil, sıradan insanlardan veya büyük kitlelerden bahsediyorum. Çok değerli kişiler ve çalışmalar da var ama bunlar derde derman olacak kadar büyük değiller.

Kürtçenin bu tehlikeden kurtulması için ne yapılmalı? Kimler sorumluluk almalı?

Sorumlular yukarıdan aşağıya siyasetle uğraşanlar ve aydınlardır. Dilin prestij kazanması ve korunması için statü lazımdır. Statü için de Kürtlerin kendi topraklarında yetki sahibi olması gerekir. Eğer Bakur’daki Kürtler Türklerle, Rojhilat’takiler (İran) Farslarla, Rojava’dakiler (Suriye) Araplarla yaşarsa —ki siyasetimiz bunu savunuyor— o zaman Kürtlerin birbirleriyle bağı kalmaz. Diğer dillerin egemenliği sürer. Bugün olmazsa yarın Kürtçe yerini egemenlerin dillerine bırakır. Sorun sadece Bakur Kürtleri değildir; Rojhilat’ta az sayıda kişi tarafından konuşulan lehçeler yavaş yavaş Kürtlüklerinden de vazgeçiyorlar. Eğer Bakur’daki Kürt hareketi entegre olmak istiyorsa kurtuluş yoktur. Ancak iki millet ve iki devlet gibi yaşarlarsa; o zaman Kürtlerin ikinci dili Türkçe, Türklerin ikinci dili ise Kürtçe olur. Üçüncü dil ise her ikisi için İngilizce olur. Bu çözüm bile tek başına yetmez çünkü bir taraftaki Kürtleri kaderlerine terk edemeyiz. Orta Doğu’da ne kadar mümkünse o kadar, yüzde yüz bir eşitlik lazımdır. Eğer olmazsa, dilimiz bir süre daha ‘uzun’ süre yaşayacaktır ama hikayenin sonu iyi olmayacaktır.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.