Karadeniz’de savaşta yeni hedefler: Ticaret gemileri

Rusya ile Ukrayna arasında devam eden savaşta ticaret gemileri çok daha fazla hedef olmaya başladı. İstatistiklere göre 2026 yılı içerisinde 82 gemi hedef alındı. 2022-2026 arası saldırılarda 37 kişi hayatını kaybetti. Ölümlerin 28’i 2026’nın ilk sekiz ayında meydana geldi.

Rusya ile Ukrayna arasında 2022 yılından bu yana devam eden savaşta, şehirler ve sivil yerleşim alanlarının yanı sıra ticaret gemileri de hedef alınıyor.

Dört gün önce yayınlanan bir rapora göre, savaşın başladığı 2022 yılından bu yana Karadeniz ve Azak Denizi’nde 146 ticaret gemisi vuruldu.

Raporu, Türk Armatörler Birliği (TAB) hazırladı. Söz konusu rapor, son aylarda gemilere yönelik saldırıların arttığını gösteriyor.

Rapora göre, 146 ticaret gemisine yönelik saldırı, açık kaynaklardan teyit edilmiş saldırılardan oluşuyor. Bunlardan 121 geminin ismi biliniyorken, 25 tanesinin ismi ise bilinmiyor.

Ancak teyit edilmemiş ve iddia düzeyinde kalan bilgilere göre, sayı çok daha fazla. Ukrayna İnsansız Sistemler Kuvvetleri, MoLoChKa harekâtı kapsamında 1 Ağustos itibarıyla Rusya bağlantılı 206 geminin vurulduğunu açıkladı. Ayrı bir veri setinde NV.ua’nın Reuters kaynaklı aktarımına göre Rusya, Temmuz 2026’da 35’i limanda, 22’si açık denizde olmak üzere 57 gemiye saldırdı. Bu iki sayı, farklı tarafların farklı dönem ve yöntemlerle tuttuğu kayıtlara dayanıyor.

Saldırıya uğrayan gemiler, Foto: Niha+

2022 yılı Şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik kapsamlı saldırılar başlatmasının ardından, Karadeniz deniz taşımacılığı güvenliği doğrudan etkilendi. Bölgede seyreden ticari gemiler, gerek Rusya’nın Ukrayna limanlarına ve deniz koridoruna yönelik saldırıları, gerekse Ukrayna’nın Rusya’ya bağlı “gölge filo” tankerlerine ve lojistik altyapısına yönelik karşı harekâtı kapsamında hedef hâline geldi.

24 Şubat 2022 ile 26 Ağustos 2026 arası dönemi kapsayan rapora göre askeri olmayan ticaret gemilerine (dökme yük gemisi, tanker, konteyner gemisi, genel kargo gemisi) yönelik doğrudan saldırı, füze/İHA vuruşu, mayın teması ve silahlı durdurma olayları sistematik biçimde gerçekleşti.

Toplam 146 gemi arasında 47 geminin (%32) Ukrayna, 93 geminin (%64) ise Rusya tarafından vurulduğu belirtiliyor. 5 gemi mayına çarparak hasar gördü, 1 geminin kim tarafından vurulduğu tespit edilemedi.

Can Kayıpları (2022-2026)

37 Toplam Ölü
48 Toplam Yaralı
Ölü Sayısı
Yaralı Sayısı
2022
4
13
2023
1
7
2024
0
5
2025
4
0
2026
28
23

*Grafik, TAB’nin 2022–2026 dönemi için verdiği ölüm ve yaralanma toplamlarını gösteriyor. 2026 satırı ise yılın ilk sekiz ayına ait.

Gemi tipleri olarak vurulan gemilerin çoğunluğu petrol tankerleri ve genel kargo/kuruyük gemileri iken Ukrayna’nın çoğunlukla Rus gölge filo ve diğer petrol tankerlerini vurduğu, Rusya’nın ise çoğunlukla tahıl, mısır, ayçiçek yağı taşıyan Ukrayna ile ticaret yapan gemileri hedef aldığı açıklanıyor. Ayrıca askeri malzeme veya personel veya lojistik destek olduğu iddia edilen gemiler de vuruluyor.

Vurulan gemilerin sahiplik yapısında Yunanistan bağlantılı armatörler öne çıkıyor. Türkiyeli sahipli ya da Türkiyelilerce kontrol edilen gemiler ise toplamın yüzde 23’ünü oluşturuyor. Bununla birlikte Çin, BAE ve Uzak Doğu ve Akdeniz bağlantılı çalışan gemiler de kısıtlı sayıda bu kapsamda yer alıyor. Yunanistan dışında vurulan gemiler arasında diğer AB ülke sahipli gemiler ise neredeyse yok denecek kadar az.

Türk Armatörler Birliği Raporu: Ticaret Gemilerine Yönelik Saldırıların Seyri

Şubat – Nisan 2022

Sıcak Çatışma ve Çapraz Ateş

TAB’ın raporuna göre, saldırılar neredeyse tamamen Rusya kaynaklı ve doğrudan muharebe hattındaki limanlara (Mariupol, Mykolaiv, Odesa) odaklandı. Bu dönemde ticaret gemileri, kasıtlı hedef seçiminden çok çapraz ateş ve genel bombardımanın yan etkisi olarak zarar gördü.

Temmuz 2022 – Temmuz 2023

Tahıl Anlaşması Dönemi

Rapora göre, BM/Türkiye aracılığıyla imzalanan Karadeniz Tahıl Girişimi süresince ticaret gemilerine yönelik doğrudan saldırılar keskin biçimde azaldı; bu dönemin ana riski deniz mayınları olarak görüldü.

Temmuz 2023 – 2024

Anlaşmanın Çöküşü ve Tırmanma

Rapor, Rusya, “Ukrayna limanlarına giden her gemi askeri kargo taşıyor sayılacak” tehdidini fiiliyata döktü; Kmax Ruler, MJ Pinar gibi olaylarda sivil gemi adamları hayatını kaybetti, bilgisini veriyor

2024 Sonu – 2026

“Gölge Filo” Savaşı ve Yayılma

Rapora göre, Ukrayna, cephe hattından bağımsız olarak, Rusya’nın petrol gelirini hedef alan asimetrik bir kampanyaya geçti. Bu durumun savaşın coğrafi kapsamını Karadeniz dışına, Akdeniz’e ve Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ne (MEB) taşıyarak seyrüsefer güvenliği konusunda Türkiye ve NATO’da artan tedirginliğe yol açtığı ifade ediliyor.

2025 Sonu – 2026

Karşılıklı Tırmanma Aşaması

Aralık 2025’teki Cenk-T saldırısı, Rusya’nın “gölge filo” operasyonlarına doğrudan misilleme olarak ticaret gemilerini hedef aldığını gösteren ilk açık örnek olduğu belirtiliyor. Ağustos 2026 itibarıyla, her iki taraf da karşı tarafın limanlarına ve gemilerine yönelik büyük çaplı, eşzamanlı saldırılar düzenlemeye başladı.

Türkiye’den gemiler de var

Raporun dikkat çektiği hususlardan bir tanesi, bir süredir Türkiye menşeli gemilerin de yoğun bir saldırıya uğradığı ve mürettebatın bu saldırılardan etkilendiği yönünde.

Buna göre sahipleri Türkiyeli olan ya da Türkiyeliler tarafından kontrol edilen 34 gemi saldırıya uğradı. Ayrıca Türkiye bayraklı 5 gemiye de saldırıldı.

TAB, yetkililer nezdinde girişimde bulundu

“2025 yılının son çeyreğinden itibaren Karadeniz’de ticari gemilere yönelik saldırıların sıklığında belirgin bir artış gözlenmektedir” denilen raporda, özellikle 2026 yılı Haziran-Temmuz döneminde Odesa liman altyapısına yönelik yoğunlaşan Rus saldırılarının can kaybına yol açtığı, buna paralel olarak Ukrayna’nın Azak Denizi’nde Rusya’nın “gölge filo” akaryakıt lojistiğine yönelik “Operasyon MoLoChKa” kapsamındaki saldırıları da kısa sürede çok sayıda gemiyi hedef aldığı kaydediliyor.

Temmuz ayında artan saldırılar karşısında Türk Armatörler Birliği uluslararası kuruluşlara tepki göstermeleri konusunda yazılı çağrıda bulundu ve konuyla yetkili 3 bakanlığa yazılar yazdı. Dışişleri Bakanlığından sektör temsilcileri ile bir toplantı yapılmasını talep eden TAB, gemilerin kendilerini savunabilmeleri için gemi üzerinde drone tespit ve imha sistemlerinin konuşlandırılıp konuşlandırılamayacağını inceliyor.

NİHA+ · ETKİLEŞİMLİ VERİ DOSYASI

Karadeniz’de ticari gemi saldırıları: kronolojik olay rehberi

Tablodaki 95 olay satırını; yıl, saldıran taraf, Türkiye bağlantısı, bölge ve gemi adına göre filtreleyin. Bu satırların 85’i tekil adı verilen ticari gemilere, 10’u ise toplu, ismi açıklanmayan ya da ticari olmayan deniz araçlarına ilişkindir. Liste, raporun toplam gemi hesabını yeniden üretmez. Kronolojik olay satırlarını gösterir. Birden fazla gemiyi kapsayan kayıtlar tek olay satırında tutulur.

146*2022’den itibaren raporlanan gemiTAB derlemesindeki toplam
82*2026 için raporlanan gemiİsimli, isimsiz ve toplu kayıtlar dahil
28 / 23*2026 ölüm / yaralanma bildirimiVaka bazında farklı kaynaklarda uyuşmazlık var
34 / 5*Türkiye bağlantılı / Türk bayraklı gemiSahiplik ve işletmecilik tanımları ayrıştırılmalı

Karadeniz’de olay yoğunluğu

Haritadaki bölge etiketlerine tıklayarak kronolojik listeyi süzün. Her sayaç, aktif filtrelerle eşleşen rapor kaydı sayısını gösterir.

YILA GÖRE

SALDIRAN TARAF / ATIF

GEMİ BAĞLANTISI

GEMİ ADI VEYA IMO ARA

İsmi açıklanmayan veya toplu bildirilen olaylar 9 olay · en az 15 gemi

Bu kayıtlar resmî ve gazetecilik kaynaklarında yer aldı; ancak gemi adı kamuoyuyla paylaşılmadı. Olay ayrıntısını açmak için her satıra tıklayın.

12 Eyl 2024Romanya MEB · 1 kargo gemisiİSİM AÇIKLANMADI

Romanya Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde seyreden isimsiz bir kargo gemisi, Rus füze saldırısında hasar gördü. Kaynak notu: (1)

12 Oca 2026Çornomorsk yakınları · 2 gemi / 1 yaralıİSİM AÇIKLANMADI

Panama ve San Marino bayraklı iki gemi aynı gün Rus İHA saldırılarıyla vuruldu. Panama bayraklı gemi bitkisel yağ, San Marino bayraklı gemi mısır yükleyecekti. Kaynak notu: (2)

17 Tem 2026Mykolaiv Limanı · 1 gemi / 2 ölümİSİM AÇIKLANMADI

Mykolaiv Limanı’na yönelik saldırıda liman altyapısı ve bir gemi vuruldu; iki Ukraynalı hayatını kaybetti. Kaynak notu: (1)

19 Tem 2026Ukrayna deniz koridoru · 2 gemi / 1 ölüm, 3 yaralıİSİM AÇIKLANMADI

Golden Leo ile aynı gün, Tanzanya ve Liberya bayraklı iki ayrı ticaret gemisi de vuruldu; bir kaptan öldü, üç kişi yaralandı. Kaynak notu: (2)

24 Tem 2026Mykolaiv · 2 sivil gemiİSİM AÇIKLANMADI

Mykolaiv’de İHA saldırısıyla iki sivil gemi hasar gördü. Kaynak notu: (2)

26 Tem 2026Mykolaiv · 1 ticari faaliyette olmayan kargo gemisi / 1 ölümİSİM AÇIKLANMADI

2022’den beri savaş nedeniyle Mykolaiv Limanı’nda mahsur kalan, ticari faaliyette olmayan isimsiz kargo gemisi İHA saldırısına uğradı; bir kişi öldü. Kaynak notu: (1)

02 Ağu 2026Batı Karadeniz · 1 kuru yük gemisiİSİM AÇIKLANMADI

Kıyıdan yaklaşık 8 kilometre açıkta isimsiz bir kuru yük gemisi vuruldu. Rusya, geminin askerî malzeme taşıdığını iddia etti. Kaynak notu: (1)

08 Ağu 2026Mykolaiv Limanı · 2 kargo gemisiİSİM AÇIKLANMADI

İki kargo gemisinin, Rusya’nın “askerî malzeme taşıma” iddiasıyla vurulduğu bildirildi. Kaynak notu: (2)

12 Ağu 2026Novorossiysk ve Odesa · 3 gemiİSİM AÇIKLANMADI

Ukrayna’nın Novorossiysk’e yönelik koordineli operasyonunda savaş gemileriyle birlikte isimsiz bir kuru yük gemisi de vuruldu. Aynı gece Odesa Limanı’nda Rusya bir kuru yük gemisi ile bir tankeri vurdu. Kaynak notu: (3)

Karadeniz savaş göstergeleri

Bu göstergeler farklı kaynakların, farklı tarih aralıkları ve ölçüm yöntemleriyle açıkladığı verileri yansıtır. Birbirine eklenmez veya tek bir “toplam saldırı” sayısına dönüştürülmez.

Ukrayna limanları ve deniz koridoru

321 / 20+Liman altyapı tesisi / yabancı bayraklı ticaret gemisiTemmuz 2023–Kasım 2024 dönemi için açıklanan bilançoZelenskiy açıklaması
23 / 17 / 11Liman tesisi / sivil gemi / ölümTemmuz 2026’nın ilk iki haftasıUkrayna Deniz Limanları İdaresi (USPA)
57 + 67Gemi saldırısı + liman altyapısına vuruşTemmuz 2026: 35 gemi limanda, 22 gemi seyirdeNV.ua’nın aktardığı Reuters verileri

Ukrayna’nın Rusya bağlantılı filoya ilişkin açıklamaları

201 → 206Vurulduğu açıklanan “gölge filo” gemisi28 Temmuz ara bilançosu → 1 Ağustos resmî sayaçUkrayna İnsansız Sistemler Kuvvetleri / MoLoChKa
100+Vurulduğu iddia edilen, çoğu tanker olan gemi21 Temmuz 2026’daki ara değerlendirmeLloyd’s List Intelligence

Ticari etki ve kurumsal tepki

−%62“Kirli” tanker yüklemelerindeki düşüşTemmuzun son iki haftası: günlük 2,59 milyon varilden 0,98 milyon varileBIMCO analizi
13 TemSivil ticaret gemilerine saldırılara yönelik kınamaAzak Denizi ve KaradenizUluslararası Denizcilik Örgütü (IMO)

* Özet rakamlar raporun kendi toplamlarıdır. Bu sayfada her satırın rapordaki tarih, gemi adı, IMO numarası, bayrak/sahiplik, saldıran taraf ve olay açıklaması alanları gösterilir. Raporun güncelleme ve doğrulama çağrısı korunmuştur.

sosyolog suna yılmaz değerlendirdi

“Yeni bir kentsel politika için geçmiş deneyimler eleştirel ele alınmalı”

Diyarbakır’daki kentleşme olgusunu tarihsel gelişme seyri üzerinde ele alan sosyolog Suna Yılmaz, “Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum” diyor.

Suna Yılmaz

Cumhuriyet tarihi boyunca hem yeni oluşturulan Türkçü kimliğin önemli uygulama merkezlerinden biri hem de Kürtlerin ‘başkent’ olarak tariflediği kent olan Diyarbakır ve kentleşme olgusunu ele alan sosyolog Suna Yılmaz’ın tez çalışması, bir kitap olarak yayınlandı. Dipnot Yayınları tarafından basılan kitabın ismi “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim”.

Diyarbakır’ın tarihsel gelişimini ele aldığı bölümle başlayan kitapta, Yılmaz savaş, göç, istila ve el koyarak birikim süreçleri ekseninde kentleşme olgusunu ele alıyor.

Cumhuriyet için Diyarbakır kentinin Türkleştirme pratiğini hayata geçireceği önemli bir merkez olduğunu ifade eden Yılmaz, Kürt siyasi hareketinin de kente biçtiği önemi ve bunun için geliştirdiği yerel ve merkezi politikaları değerlendiriyor.

Yılmaz, Kürt hareketinin belediyecilik deneyimini eleştirel bir pencereden ele alıyor ve bu haliyle bir alternatif olmadığını iddia ediyor.

“Kürtler için ‘başkent’: Diyarbakır”

Diyarbakır’ın kentleşmesini, tarihsel pencereden yola çıkarak günümüze kadarki gelişmesini ele alan “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim” adıyla kitabınız yayınlandı. Hem tarihsel hem de güncel kent yapısını ve gelişimini ele alıyorsunuz bu kitapta. Yakın dönemi esas alırsak, Diyarbakır’ı nasıl bir kent olarak tanımlarsınız?

Yakın dönemi tanımlamak için öncelikle geçmişten bugüne kısa bir yolculuğa çıkmak gerekiyor. Sosyal bilimci olarak kentle olan bağım bir şekilde beni sosyoloji ile arkeoloji biliminin arkadaşlığına götürmüştür. Diyarbakır’a bakınca özellikle kalkan şeklini alan surlarla kaplı olan şehir çok katmanlı yapısıyla karşımızda durur. Öncelikle coğrafi koşulların bölgedeki tüm toplumsal yapının fiziki alt yapısını oluşturduğunu diyebiliriz. Kürt kentleri verimli ovalar, sıra dağlar, çok geniş bölgeyi suyu ile bereketlendiren akarsularla bezeli bir bölge. İlk uygarlıkların bu topraklarda maya tutmuş olması coğrafi koşulların kolaylaştırıcı etkisidir diyebiliriz. Kent sosyolojisi alanında araştırma yapan herkes bir şekilde arkeolojinin kapısını çalar ve Diyarbakır’daki Çayönü kazıları bize 12 bin yıl önceki hayatı sunar. Kale kent olan Kürt kentleri ki Diyarbakır’da öyle, ticari, askeri ve üretim kenti olarak öne çıkar. Sınır kent olması savaşın her zaman hayatın bir parçası olduğunu ve sürekli surlarını onaran ve savaşla birlikte egemen olanın değişerek kentsel fiziki yapının da değiştiği bir kent sunar bize. Örneğin Roma döneminde Hıristiyanlığın etkisiyle okulların, manastırların ve kütüphane gibi kurumların kent merkezinde arttığını görürüz ve kent başkent statüsüne bürünür. Kentin nüfusunun dini egemenliği sağlaması amacıyla planlanması gerektiği için, iskan politikaları kapsamında kent mekanı ihtiyaca göre düzenlenir. Araplar kenti ele geçirdiklerinde ise benzer şekilde politika izlerler. Günümüzde cami olan Ulu Cami o dönemde kilisedir. Osmanlı döneminde ise benzer şekilde bir işlevi vardır Diyarbakır’ın. Etnik ve dini çoğulculuğun olduğu, fakat bu çokluğun keskin sınırlarla ayrıştığı bir kenttir ki mahallelerin ayrı olması bunun en belirgin göstergesidir. Üretimin çok çeşitli olması ve ticaret yollarının buradan geçmesiyle birlikte çok geniş bir alanda kentin etkisini görebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılında kapitalizm kendini var ederken kapitalizmin ideali olan ulus devlet inşası imparatorluk toprakları içinde tekçi bir zihniyet sunar ve hem bölgede hem de Diyarbakır’da katliamlar, soykırım, mülklere el koyma gibi birçok şiddet biçimi toplumsal yapıyı yok eder. Diyarbakır’ın etnik ve dini çoğulculuğu yerini Türklük ideolojisinin inşasına yönelik politikalara bırakır. Diyarbakır tarihsel açıdan önemli bir kenttir ve dolayısıyla birçok halkın bir arada yaşadığı bir kent olmasının yanında Kürt kentidir. Dolayısıyla ulus devlet ideolojisine karşı da bir direnişin sembolüdür.

Cumhuriyet tarihi açısından tarihsel bağlamından biraz kopuştur Diyarbakır. Artık sınır kenti değildir. Ticaret yollarının getirdiği canlılık söz konusu değildir. Askeri bir yapı kısmen devam eder. Ve Osmanlı Devleti’nin kapitalizme geçişiyle birlikte tüm kapitalist ilişkilerin bölgenin öznel koşullarıyla yansıtıldığı bir kent haline gelir. Kapitalizm kendini var ettiği yolda çakıl taşlarının temizlenmesi için savaş meşru bir araç haline gelir ki tarihsel açıdan bu sürekliliğin göstergesidir.

Diyarbakır hem yakın dönem itibariyle kapitalist bir kent olarak karşımıza çıkar (dinamikleri farklı olsa da) hem de Kürtlerin Kürt siyasal hareketinin başkenti olarak da karşımızda durur. Dolayısıyla burada Türklüğün sembolü bir kent iddasının yanında direnişin ve mücadelenin de bir kent olarak karşımızda durur Diyarbakır.

“Kentleşme tarihi katmanlı bir şekildedir”

Bu bahsettiğiniz özelliklerini bir kaç tarihsel dönemle ele alıyorsunuz? Bu tarihsel dönemlerin de daha çok savaş ve çatışma eksenli bir rotaya göre oluştuğuna dikkat çekiyorsunuz. Bu durum en çok da imar planlarını etkilemiş görünüyor. Bunu biraz açabilir misiniz?

Aslında kitabın temel dertlerinden biri kent sosyolojisi alanında Diyarbakır gibi kentleri incelerken “savaş” olgusunun dahil edilmesi gerektiği ve bunun da özellikle tarihsel bağlamı unutmadan günümüzde yani modern kapitalist dönemde kentleri incelerken “el koyarak birikim” kavramıyla bağını kurmaktır. Bu hattan meseleyi ele aldığımda Diyarbakır’ın kentleşme tarihi katmanlı bir şekilde karşımıza çıkar. Örneğin bölgenin coğrafi yapısı, etnik yapısı, Kürtlerin tarihsel açıdan egemen devlet içinde nasıl konumlandığı, hem bölgesel hem de egemen devletin hakim üretim tarzına göre hangi konumda yer aldığı gibi birçok faktör Diyarbakır’ın tarihsel izleğini oluşturur. Özellikle Diyarbakır’ın günümüzdeki ulus devlet içindeki konumu hariç öncesine baktığımızda ticaret, askeri ve üretim kenti olması kentin önemini daha fazla görünür kılıyor. Bölgenin zenginliği ve kentin stratejik konumu nedeniyle, Diyarbakır savaşların hakim olduğu bir bölge. Dolayısıyla her savaş sonrası egemen olan siyasi yapı kendi siyasi ve toplumsal yapısına uygun olarak kenti şekillendiriyor. Bu ise en temelden kent mekanının egemen olan devletin “ihtiyaçlarına” göre şekillenmesine neden oluyor. Örneğin kentin demografik yapısı, özellikle egemen olan devletin siyasi egemenliğinin bir parçası olduğu için kontrol edebileceği ve şekillendirebileceği bir demografik yapı kent mekanının sürekli bir şekilde değiştirilmesine sebep olur. Örneğin 359 yılında 20 bin olarak tahmin edilen nüfus, Nusaybin’İn Sasanilere bırakılması sonrasında büyük bir göç alır. 40 bin nüfus daha eklenir kentin nüfusuna. Kentin yerlileri ile göçle gelenleri ayırmak için kentin içine surlar yapılır ki mahalleler de böyle oluşur.

Ayrıca her savaş sonrası surlar tadilat görürken yeni toplumsal yapıya uygun yeni mahalleler kurulur, resmi devlet kurumları kentin merkezinde inşa edilir. Cumhuriyet döneminde Yenişehir’in kurulmasını da buradan okuyabiliriz. Surlarda kapıların açılması buna örnektir yine.

Aslında tarihte çok kez yakılıp yıkıldığına şahit olunuyor değil mi? İmar planlarının bu kadar fazla olmasının önemli bir sebebi de bu yıkımdan sonra şehri yeniden ayağa kaldırmak olsa gerek?

Evet. Öncelikle Diyarbakır sınır kent ve kale kenti. Doğal olarak savaşın her daim gündelik hayatın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Romalıların döneminde kentin fiziki yapısı çok fazla değişir, kentte kültürel kurumların inşaatının yanında, kanalizasyon sisteminin kenti kapsayacak şekilde kurulması gerçekleşir. Saraylar, hamamlar, tiyatroların varlığından bahsedilir. Şöyle düşünün: Kabaca bir hat çizersek ilk kent devleti bir yanda Roma, Persler sonrasında Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Akkoyunlular gibi devletler kente hakim olurlar. Hakim olma süreci her zaman savaş sonrasında yoğun bir kentsel imarı mecbur kılar.

Diyarbakır merkezi bir kent ve bölge açısından tarihsel ve siyasi açıdan önemli bir kent olması doğallığında savaşın merkezi haline getirir Diyarbakır’ı.

Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet

Son yüzyılda ise daha önceki dönemlerden farklı olarak cumhuriyetin ulus oluşturma politikalarının merkezinde yer alan bir kent oldu Diyarbakır. Cumhuriyet’in el koyarak birikim oluşturduğunu belirtiyorsunuz kitapta. Bunun nasıl oluşturulduğunu ayrıntılı bir şekilde anlatıyorsunuz. Bu politikaların kentleşmeye etkileri bugün nasıl hissediliyor?

Aslında son dönemle bağını kuracaksak sadece Cumhuriyet dönemini değil özellikle kapitalizmin bu topraklarda nüvelendiği daha erken dönemleri ele almak gerekir. Fakat bundan önceki dönemle de ortaklık kurmak açısından kentleşmenin bölgedeki tezahürü savaş üzerinden anlatılabilir. Savaşın her zaman hâkim olduğu bir kent ve özellikle kapitalist üretim ilişkilerin hâkim olmaya ve milliyetçiliğin ulus devletleri kurmaya başladığı dönemde, meselenin şekli başka bir boyut kazanıyor. Yani Cumhuriyet döneminde dünya ölçeğindeki kapitalist kentleşme modelinden ayrı bir yaklaşım geliştirilmiyor. Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet mantalitesi var, dolayısıyla herhangi bir cumhuriyet kenti bunun göstereni ve sembolü olmak zorunda, Başkentlerin anlamı da biraz budur örneğin. Bölgede Diyarbakır da tam da bu mantalite doğrultusunda ele alınıyor ve Türklük algısının hakim olduğu bir kent yaratılmak isteniyor. Dolayısıyla böyle bir kent kurulurken önüne çıkacak tüm engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu da yine karşımıza savaşı çıkarıyor. Buradan hareketle erken cumhuriyet dönemindeki umumi müfettişliklerin varlığı çok iyi örnek. Sonraki dönemde beş yıllık kalkınma planları, örneğin GAP erken dönem politikaların biçim değiştirmiş halidir. Amaç modern kapitalist bir kent yaratmak ve bunu kalkınma planlarını incelediğimizde ülkenin kalkınması ve sosyal adalet gibi bir kavram üzerinden değil bölgenin sömürülmesi ve kaynağın merkezi kentlerdeki kapitalist üretim alanına aktarılması olarak görüyoruz. Bunun sekteye uğrayabileceği her dönemde etnik politikalar üzerinden meşrulaştırılan bir savaş çıkıyor karşımıza. Ya da darbeleri de buradan okuyabiliriz. Bugün geçmişten farklı değil. Özellikle 2015 ile birlikte kentteki savaş ve sonrasındaki el koyarak birikim süreci benzer bir tabloyu karşımıza çıkarıyor.

“Çatışma hem kentsel hem de siyasi açıdan”

Cumhuriyetin bu politikalarına karşı Kürt hareketinin son 40 yılında başka bir politik hat oluştuğunu biliyoruz. Bu politik hatt oluşturulurken, Diyarbakır’ın kentleşme politikaları ile devletin kentleşme politikaları nerelerde çatıştı daha çok? Bu çatışma ne tür sonuçlara yol açtı?

1990lar itibariyle kentleşmeye dair bir veri ortaya çıkıyor. Öncesinde de yerel seçimleri kazanan Kürt siyasetçiler var: Mehdi Zana Diyarbakır’da, Urfan Alpaslan Ağrı’da, Edip Solmaz Batman’da seçimleri kazanıyor. Yerel siyasetten daha çok Kürt sorununun çözümüne yönelik çalışmalarıyla karşımıza çıkıyor üç isim. Devlet tarafından Kürt oldukları için ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve kentsel hizmet üretemediklerini ifade ederler. Zaten 1977-79 arasında bu isimleri görürüz. Sonrasında 1980 darbesi ve süreç başka yöne ilerler. Bundan yaklaşık 20 yıl sonra Feridun Çelik savaşın orta yerinde bir kenti devralır. Ayrıca zorunlu Kürt göçüyle birlikte ciddi kentsel sorunların ortasında seçimleri kazanır. Peşinden Osman Baydemir ve sonrasında kitaptaki dönemi kapsadığı için Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemi. Kürt siyasal hareketindeki devamlılık içeren düşünce, devletin bilinçli olarak geri bıraktırdığıdır. Bu merkezi bütçeden payın az ayrıldığı, yurt dışındaki desteğin devlet engeline takıldığı gibi. Aslında buradaki mesele kitapta da daha detaylı şekilde anlattığım gibi çatışma ya da ortak yanlardan ziyade ulus devletin modern kapitalist kentleşme yaklaşımının kentte nasıl bir zeminde işletildiği, bu süreçte savaşın ve sonuçlarının nasıl bir kentsel sorun yarattığı ve son olarak Kürt siyasal hareketinin bunu hangi perspektiften ele aldığıdır. Çünkü Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum. Bunu şuradan kuruyorum. Yerel seçim sonrası kazanan her siyasi parti kendi durduğu ideolojik yerden belediyeleri düzenleyen yasanın uygulanma sürecini planlayabilir. Burada Kürt siyasal hareketinin sadece yerel yönetimler değil kentin her alanına yayılan çok güçlü bir siyasi örgütlenmesi de var ki bu büyük bir güç demek. Yasalara geri dönersek örneğin belediyelerin sağlık merkezleri, hastaneler ve gezici sağlık üniteleri kurma; gençlere, yaşlılara, kadınlara ve çocuklara sosyal ve kültürel hizmet verme gibi bir sorumluluğu var. Ya da mesleki kurslar açmak ya da yoksullara sosyal yardım yapmak. Bu hizmetin kapsamının nasıl olacağı ve kimlerin yararlanacağı seçimi kazanan siyasi partinin ideolojik yaklaşımına göredir. Kitapta da çokça tartıştığım gibi bu hizmetleri sunmak artı bir durum değildir. Bu zaten olması gereken bir hizmetin sunulmasıdır. Bu hizmetlerin nasıl sunulacağı konusunda çatışmaya dair birkaç bir şey söyleyebiliriz: örneğin çok dilli hizmet vermek gibi.

Çatışma sadece kentsel boyutta değil siyasi açıdan da sürüyor. En önemli çatışma alanı kayyımlardır. Kayyımların seçilmişlerin iradelerini gaspetmesi sonucunda kente hizmet imkanları daralmış ve var olan örneğin çok dilli hizmet askıya alınmıştır. Sosyal yardımlar kesilmiştir. Kayyım döneminde borçların arttığı zira gözlenmiştir ve halkın bütçesinin halka hizmete aktarılmadığı aşikardır. Bir diğer çatışma konusu ki bu sadece Diyarbakır özelinde değil merkezi hükümetin siyasi ideolojinden farklı olan bir yerel yönetimde de aynı şey yaşanıyor iller bankasından gelen bütçenin kısıtlanması gibi durumlar yaşanıyor.

Acele modernleştirme hamleleri

Kitabınızın önemli bir bölümünü bu bahsettiğiniz hususa ayırmışınız. Kürt siyasetinin belediyecilik deneyimlerini Diyarbakır özelinde değerlendiriyorsunuz. Feridun Çelik, Osman Baydemir, Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemlerini ele aldığınız bu çalışmada, Kürt siyasetinin bu deneyimini pek çok açıdan eleştiriye tabi tutuyorsunuz. Bundan önceki soruda bahsettiğiniz imar ve sosyal alanla ilgili politikalarda kapitalist kalkınma modeli ile çakışan kimi yönlere işaret ediyorsunuz. Kürt siyasi hareketinin yerel yönetimdeki iddialarının pratikte yeterince karşılık bulmadığını mı düşünüyorsunuz?

Kentte bir yılı aşkın süre alan araştırması yaptım. Alan araştırması yaparken hem kentin siyasal aktörleri belediye çalışanları, Kürt siyasal hareket bileşenleri, sivil toplumdaki arkadaşlar, kentteki insanlar olmak üzere farklı çevrelerden insanlarla görüştüm. Kentte gözlem yapma fırsatım da oldu. Kent ve Kürt siyasal hareketi üzerine yazılan kaynaklar, gazete arşivleri gibi kaynakların da katkısı var tabii ki.

Tabii ki devlet kurumlarının ürettiği politikaların kentte nasıl yansıdığı ve Kürt siyasal hareketinin bu politikalara dair neler yaptığı temel odak noktalarımdan biriydi. Dolayısıyla sizin sorunuz üzerinden yanıtlarsam özellikle savaştan kaynaklı zorunlu Kürt göçünün sonucu kentsel sorunlardır. Fakat bunu, sonuç yerine kentin olumsuz görünümün nedeni olarak ele alınması bence en temel sorundur. Çarpık kentleşme, işgal, mülkiyet hakkı üzerinden geliştirilen politikalar doğal olarak temel insan hakkı olan barınma hakkının farklı bir politik düzlemde ele alınmasının önünde engeldir.

Yani kentte en büyük sorun barınma, işsizlik iken buna yönelik çalışmaların yetersiz oluşu hatta alternatif bir yerden politika üretilmemiş olması en büyük eleştirimdir. Örneğin Sur ve Bağlar zorunlu Kürt göçü sonrasında barınma konusunda temel sıkıntı çekilen yerlerdir. Buralara yönelik sosyal konut politikalarını olmayışı ya da kısmen TOKİ üzerinden geliştirilmiş ve olumlu şekilde sonuçlanmamış olması ya da sosyal politikalar açısından işsizlik ve yoksullukla mücadele konusunda sosyal yardımların ötesinde bir politika geliştirilmemiş olması eleştirdiğim noktalardır. Minnet ekonomisinin bir çıktısı olan yardımlar genel olarak eleştiri noktamızdır tüm dünyada, bunun yönteminin değişmemiş ve isiminin dayanışma olması gerçeği değiştirmiyor.

Genel olarak “bilinçli geri bıraktırılmışlığa” karşı “bizler de modern kent inşa ederiz” yaklaşımının araştırmamda da ifade ettiğim gibi “acele modernleşme” hamlelerine yol açtığı ve modern kapitalist kentleşme modelinden farklı bir görünüm sunmadığıdır. Tabii ki şunu gözardı etmiyorum: Borç yükünün ağırlığı, siyasetin baskı ve tutuklamalarla sonuçlandığı, savaşın her an yaşandığı bir bölge ve kent. Fakat buna karşılık da hiçbir kentte böylesine tabandan desteğin olmadığı bir kent. Örneğin sur kenarlarının düzenlenmesi aşaması halkın desteği olmadan gerçekleşmesi zor bir düzenleme olurdu. “Bizim çocuklar” yaklaşımı politikaların işlevlendirilmesi konusunda kolaylaştırıcı bir unsur iken kapitalist kentleşme modeline alternatif politikaların hayata geçmesi noktasında da kolaylaştırıcı bir unsur olabilirdi. En temel sorunlardan bir diğeri barınma, yoksulluk, işsizlik gibi gençlerin bağımlılıklarıdır. 1999’dan itibaren tüm raporlarda madde kullanımın oranının yüksek olması bir veri iken özellikle Gülten Kışanak dönemine kadar kalıcı bir politika üretilmemiş olması da üzücüdür. O dönemde bu konu ciddi bir sorun olarak ele alınmaya başlanmış ve savaşın varlığı yine bu konulara yönelik çabayı aksatmıştır.

Şu konuyu açmak da yarar var. Bugün yasa ve mevzuat üzerinden herhangi bir belediyenin sosyal politika üretmesi ya da kentin fiziki yapısına dair (su, elektirik vs) çözüm üreten politikalar geliştirmesi zaten olması gereken. Fakat siyasi yapıların ideolojik farklılıkları bunun nasıl gerçekleşeceğine dair somut örnekler sunar. Kadınlara, çocuklara, gençlere yönelik sosyal politikalar Kürt siyasal hareketinin kentsel sorunların çözümü noktasında olumlu örnekler sunar fakat kapitalist modele alternatif değildir. Ya da kentin gıda ihtiyacına yönelik yoksullara gıda yardımı yerine tarım arazilerinde kolektif üretimin yapılmasına ve bunun politika haline dönüşmesine dair adımlar benzer şekilde Gülten Kışanak döneminde tartışılır hale gelmiştir. Fakat savaşın çıkmasıyla birlikte bu politikalar da askıya alınmak zorunda kalmıştır. Aslında temel çelişki şuradan kaynaklanıyor: Kapitalist kent modeli sınıfsal ayrışmanın göründüğü, keskinleştiği bir alandır aynı zamanda. Demokratik özerklik tartışmalarının kentsel yansıması o dönemde katıldığım konferanslar üzerinden söyleyebilirim ki sınıf mevzusunu içine almayan ya da kapitalizmi ehlileştiren özellikle ekonomik yanını ehlileştiren bir hattan ele alınmıştır. Bu nedenle geliştirilen politikalar kapitalist kentleşme modeline alternatif değil, bu modelin açtığı yaraların pansuman edilmesine yöneliktir diyebiliriz.

“Sınıfsal gerçekliği görmeden çözüm üretilemez”

Diyarbakır’da Kürt siyasetinin belediyeler aracılığıyla hayata geçirmeye çalıştığı yerel özerk politikalar, özellikle son yerel seçimlerden bu yana çok fazla tartışmaya konu olduğunu görüyoruz. Kentin farklı güç odaklarının bu siyasete etkileri ve Kürt siyasi hareketinin asıl tabanını oluşturan yoksul kesimlerin görmezden geldiğine yönelik eleştiriler yapılıyor. Kitabınız bir önceki dönemi ele alıyor ancak bu eleştirilere dair sizin gözlemleriniz neler? Çalışmayı yaptığınız dönem, buna benzer tartışmalara şahit oldunuz mu?

Çok kapsamlı bir soru. Tartışma konusu hala çok güncel. Şöyle ki yerel özerklik meselesine dair paradigma değişimi ya da bunun hangi araçlarla kentte gerçekleşeceği sorusu bence hala havada kalan bir durum. Burada örneğin kooperatifler öne çıkıyor. Diyarbakır büyük bir kent ölçek olarak. Ölçeği bu kadar büyük olan ve diğer kentlere etkisini de baz alırsak çok büyük bir alandan bahsediyoruz. Kooperatif deneyimi üzerinden meseleyi ele alamayız. Evet iyi örnekler var kooperatif deneyimine dair ama bakın bu deneyimin gerçekleştiği mekan küçüktür. Neredeyse 2 milyona yaklaşan bir nüfusu olan kentten bahsediyoruz. Bunun için politikaların kapsamı ve uygulama yöntemleri de farklı olmalıdır. Ayrıca Kürt siyasal hareketi homojen gibi görünse de homojen bir yapı söz konusu değildir. En basitinden sınıfsal katmanları olan toplumsal bir yapısı vardır. Bu sınıfsal gerçekliği görmeden sadece kapitalizmi kentsel ölçekte ehlileştirmeyi amaçlıyoruz demekle bunun çözüm üreteceğini düşünmüyorum.

Benim araştırma yaptığım dönemde de yani 2013-2016 arası dönemde de en belirgin tartışma noktası sınıf mevzusuydu. Farklı sınıfsal katmanları yok saymak kentsel politikaların yerel özerklik çerçevesinde oluşmasına temel engeldir bence. Kürd’ün Kürd’ü sınıfsal açıdan sömürdüğü bir tabloda kapitalizmi ehlileştirerek sorunu çözmeye yönelik politika üretmenin kime ya da hangi sınıfa faydası olduğunu sormak gerekiyor. Barınma, yoksulluk gibi temel sorunların hâlâ yerel özerklik politikaları kapsamında can alıcı sorunlar olduğunu düşünüyorum ve bu dönemde de bundan 10 yıl önceki gibi bir yerden mesele ele alınıyorsa olumlu bir sonuç üreteceğini düşünmüyorum. Kürt siyasal hareketinin çok büyük bir gücü var Diyarbakır’da ve bunun kapitalist kentleşme modeline alternatif bir model kurmaya yönelik kolektif bir toplumsal hareket oluşturma potansiyeli çok yüksek. Mesele bunu nasıl yapacağıdır.

Araştırma yaptığım dönemde el koyarak birikimin aracı olan savaşın Sur’daki sonucunu acı şekilde yaşayarak deneyimledik. Bugün Sur, “Toledo’ya benzeteceğiz” söylemiyle korkunç bir görüntü sergiliyor. Yoksulluk, işsizlik, gençlerdeki madde bağımlılığı gibi sorunlar hala çok yüksek kentte. Dolayısıyla bölgedeki savaşın daha doğrusu savaş aracının el koyma sürecinin meşru dayanağı olduğunu görerek ve bunun uzun soluklu bir politikanın (beş yıllık kalkınma planları vs gibi) ürünü olduğunu görerek, Kürt siyasal hareketi kendi gücüne dayanarak, kentsel politikaları kapitalizme alternatif bir yerden üretmek istiyorsa öncelikle bu konuyu sınıf mevzusunu dışlamadan ele alması gerekiyor. Böyle bir hattan kurulacak kentsel politikalar ise yaklaşık 40 yıllık deneyimi eleştirel bir şekilde ele almayı gerektirecektir ki ele alınmalıdır.

Temmuz ayında Diyarbakır’da yapılan ekonomi çalıştayının sonuç raporunu henüz görmedik politika öneri kapsamında. 10 yıl önce de ekonomi çalıştayı yapıldı. Farkının ne olduğunu merak ediyorum. Rapor çıktığında daha doğru bir yerden karşılaştırma yapabiliriz.

Kürt siyasi hareketinin savunduğu ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü paradigmanın belediyelerde uygulanmasına dair de değerlendirmeleriniz ve gözlemleriniz var kitapta. Bu iddiaların önümüzdeki dönem çok daha fazla tartışılacağı yeni dönemin özelliklerinden yola çıkılarak tahmin edilebilir. Bu iddiaların Diyarbakır özelinde ne tür gelişmelere yol açacağına dair düşünceleriniz neler?

Aslında bir önceki sorunuzla göbek bağı var bu sorunun. Sorunların çözümüne yönelik geliştirilecek politikaların sınıf ve kapitalizmi nasıl ele aldığı bence temel çıkış noktası olacaktır. Bu meselelere dair en basitinden kentteki sınıfsal katmanlara (sınıfların yoksulluğuna ki buna kadın ve çocuk yoksulluğunu da dahil etmekte fayda var) dair nasıl politika geliştirileceği merak konusudur. Bunları dikkate almayan bir yaklaşımın on yıl öncekinden farklı bir deneyim oluşturmayacağını düşünüyorum.

“Devlet için meşrulaştırıcı araç: Savaş”

Bundan sonrası için Diyarbakır’ın kentleşmesine dair nasıl bir öngörünüz var?

Bu, Kürt siyasal hareketinin geçmiş 40 yılı nasıl değerlendirdiği, deneyimlerden nasıl dersler çıkardığı ve kente dair politika üretirken sınıf ve kapitalizm meselesine dair nasıl bir açıklama yaptığıyla paralel gidecektir. Devlet örneğin beş yıllık kalkınma planları kapsamında kentin nasıl dönüşeceğini öngörüyor. “Pürüzler” çıktığında elinde kendi yöntemini meşrulaştıracak çok önemli bir araç var: “Savaş”. O nedenle savaşı kentsel sorunlar kapsamında sonuç üreten bir unsur yerine, nedeni olarak ele almak ve buradan politika kurmak yeni bir bakış açısını zorunlu kılıyor. Diyarbakır’da eğer Kürt siyasal hareketi topyekün bir politika geliştirmeyecekse, ki son dönem yapılan tartışmaları sınıf ve kapitalizm analizini dahil edip etmediğine bakarak ele alabiliriz, önümüzdeki dönemde daha fazla yoksulluğun, yıkımın hakim olduğu bir kent göreceğiz. Tarım arazilerinin imara açıldığı, kentin sınıfsal olarak ayrıştığı mekanların üretildiği, özellikle Sur üzerinden turizm furyasının kentin tarihi dokusunu yok edeceğini söyleyebilirim. Başka bir yerden kurulacaksa kent, tarihsel açıdan sosyalist yerel yönetim deneyimine tekrardan bakmak gerekiyor. Ayrıca çok uzağa gitmeden Rojava deneyimi dersleriyle öğretici olacaktır. Rojava’daki deneyim özellikle kadınların mücadelesi ve tarımın örgütlenmesi açısından önemli bir veri sunuyor. Şunu unutmamak gerekiyor: Orada yeni bir deneyim var ama tarihsel mirastan devraldığı derslerle… Bölge savaşın hakim olduğu bir bölge ve bu uzunca bir süre böyle devam edeceğe benziyor. Buna rağmen orada inşa edilen yapıların zamanla nasıl bir sistem içinde kurumsallaşacağı ve hangi dinamiklerle şekilleneceğini gözlemleyeceğiz. Diyarbakır özeline tekrardan dönersek yerel özerklik söyleminin pratik açıdan nasıl bir tablo oluşturacağı yine sınıf meselesini nasıl ele aldığı ve kapitalizmle kurduğu ilişkinin tanımına bağlı olacaktır.

Suna Yılmaz Hakkında

2007 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede Genel Sosyoloji ve Metodoloji Yüksek Lisans Programı’nı 2009 yılında “Tuzla’da Tersaneden Yaşam Alanına Gündelik Hayat: Taşeronluk Çağında İşçi Olmak” teziyle tamamladı. 2010 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler doktora programında 2016 yılında “Yerel Siyaset ve Kentleşme Bağlamında Diyarbakır Örneği” teziyle doktora derecesini aldı.

2018 yılında Maltepe’nin sözlü tarih araştırmasında yer aldı. Toplumsal Hafızada, Zamanda ve Mekânda: Maltepe kitabının araştırmacısı ve yazarlarındandır. 2019 yılında Adnan Çelik ve Lucie Drechselova’nın editörlüğündeki Kurds in Turkey: Ethnographies of Heterogeneous Experiences kitabında “Accumulation by Dispossession as a Common Point in Urbanisation Politics in Diyarbakir” makalesiyle yer aldı. 2020 yılında Selma Değirmenci ve Özlem S. Işıl’ın derlediği Yaşamı Örgütleyen Deneyimler – Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor kitabına Hatice Kurşuncu ile birlikte yazdığı “Gıda Üretiminde Kadın Emeği: Kadın Dernekleri ve Kadın Kooperatifleri” makalesiyle katkı sağladı. Akademide ve kadın örgütlerinde çalışmalar yürütmesinin yanında birçok projede yer aldı. Sözlü tarih, emek, sınıf, etnisite, kent sosyolojisi ve toplumsal cinsiyet alanlarında araştırmalar yapıyor.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz değerlendirdi

Türkiye-İsrail çatışması mümkün mü? Ortadoğu’nun yeni dengeleri

Ortadoğu, İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonları ve yükselen Türkiye-İsrail gerilimiyle yeni bir evreye girdi. İki ülke arasında doğrudan bir çatışma senaryosunu İran rejimi olduğu müddetçe ihtimal dışı bulan siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’ın savunmadan “saldırı doktrinine” geçişi olduğuna dikkat çekiyor. Yılmaz, yeni denklemde Suriye’den ziyade Irak’ın ve Kürdistan Bölgesi’nin ilan edilmemiş yeni bir cepheye dönüşeceği uyarısında bulunuyor. Trump’ın herkese bir ev ödevi verdiğini belirten Yılmaz’a göre Türkiye “Suriye ev ödevini başarıyla hallederken”, İsrail “İran ödevini berbat etti”.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz

İsrail silahlı güçleri, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’de bulunan Ebu Zuhur havaalanı pisti ve depolama tesisine sekiz hava saldırısı düzenlendi. Saldırının gerçekleştiğini Suriye televizyonu duyurdu. Saldırıda herhangi bir yaralanma bildirilmedi.

Üs İdlib’de Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunuyor.

İsrail Başbakanlığı saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti.

Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Türkiye, Suriye ordusunu eğitiyor. Devlet kurumlarının ve altyapının yeniden inşasına yardımcı oluyor. Ayrıca askeri ve diplomatik destek sağlıyor.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack ise Ebu Zuhur’a yapılan son saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.

Bu gelişme, İran savaşı ile birlikte açık bir şekilde dile getirilmeye başlanan “Türkiye ile İsrail çatışabilir” tezinin çok daha güçlü bir şekilde tartışılmasına yol açtı.

Hem Amerikan basınında hem de uluslararası diğer basın kuruluşlarında buna yönelik değerlendirmeler ön plana çıktı. Türkiye ve İsrail basını da bu konuyla ilgili değerlendirmeler yapıyor.

Yakın zamana kadar Erbil Kürdistan Üniversitesi’nde ders veren siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’da mevcut rejim yerinde durduğu sürece, İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma ihtimalinin olmadığını düşünüyor.

Yılmaz, İsrail’in Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği 18 Ağustos tarihli son saldırının “Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlediği” bilgisinin ortaya çıkmasına yol açtığını belirtiyor.

İran savaşı ile birlikte ortaya çıkan yeni Ortadoğu denklemini değerlendiren Yılmaz, bu denklemde İsrail, Türkiye, İran, Irak, Lübnan ve Suriye gibi bölgesel güçler ile bunların uluslararası güçlerle olan ilişkilerini değerlendirdi.

“Suriye’de Ocak ayındaki tablo değişmiş durumda”

Geçen hafta İsrail Suriye’de Ebu Zuhur Askeri Hava üssünü bombaladı. Sonraki günlerde İsrailli yetkililer orada Türkiye’nin askeri güçlerinin bulunduğunu belirterek bu saldırının amacına dair kimi açıklamalar yaptılar. Bu saldırı, bir süredir konuşulan “Türkiye ile İsrail bir gün çatışabilir mi?” konusunun alevlenmesine yol açtı. Sizce artık herkesin açık bir şekilde dile getirdiği gibi, Türkiye ile İsrail’in savaşa girme ihtimali var mı?

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ben İsrail’le Türkiye’nin bir çatışmaya girme ihtimalinin, hele ki İran’da rejim yerinde durduğu sürece, ihtimal dâhilinde olmadığını düşünenlerdenim. En son saldırı bağlamında ise benim için en değerli bilgi şu oldu: Demek ki Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlemiş. Bir kaynakta 70 km, Amerikan kaynaklarında 80 km diye geçiyor bu yakınlık. Bu kadar yakınındaki bir sahada Türkiye’nin İsrail’in belirlediği çerçevede hareket ettiği bilgisini sürpriz bulduğumu açık söyleyeyim.

Zira Ocak 2026’da Şam ve Tel Aviv arasında Paris’te yapılan anlaşma, bir bakıma, Suriye’nin kuzeyinin Türkiye’nin askeri ve siyasi nüfuz alanı, güneyinin ise İsrail’in askeri ve siyasi nüfuz alanı olarak tesciliydi.

Artık bu şekilde olduğunu düşünmüyor musunuz?

İsrail’in önceden Amerika’ya gönderdiği bilgi notunda, Türkiye’nin Paris Anlaşması’na aykırı bir şekilde İdlib bölgesinde askeri bir konuşlanma içinde olduğu söyleniyor. Tırnak içerisinde bu ifadeyi paylaşıyorum. Demek ki Ocak ayındaki tablonun detayında, Türkiye’nin kendi sınırlarının hemen yanında dahi hangi askeri sınırlar çerçevesinde konuşlanabileceği konusunda, İsrail’in sınırları belirlediği bir durum olmuş. Suriye sahasında, Türkiye’nin hangi sınırlar çerçevesinde ve hangi askeri kapasiteyle konuşlanacağı konusunda, Türkiye’nin kabul ettiği ve İsrail’in tayin ettiği birtakım sınırlar olduğunu öğrenmiş bulunduk.

Tel Aviv-Washington hattındaki çatlak

Bu tırmanışı İsrail’de yakın süreçte gerçekleşecek olan seçimlerle irtibatlandıranlar oluyor. Katılır mısınız?

Zamanlama açısından İsrail’deki seçimlerle ilişkili olduğunu düşünenlerdenim. En son yapılan saha araştırmalarında 32 sandalyeye sahip Netanyahu’nun Likud partisinin en fazla 20 sandalyeye kazanabileceği görülüyor. En büyük düşman İran yenilemedi, rejim düşürülemedi. Dolayısıyla, İran’ı öne çıkarmanın, seçimlere giderken iletişim stratejisi açısından bir yararı olmayacağını herhâlde görüyorlardır.

Öte yandan, Gazze operasyonuyla birlikte başlayan yalnızlaşmaya, İran Savaşı’nı planlama ve yürütmede İsrail’in sorumluluğunun ortaya çıkması sonrasında Amerika ile yaşanan sorunlar da eklendi. Bu konuda J. D. Vance’in açıklamaları tablonun vehametini ortaya koydu zaten. Herkes şimdi Tom Barrack’ın sözlerine odaklanıyor ama aslında ilk işareti J.D. Vance vermişti. Trump hala İsrail’den ve özellikle Netanyahu’dan memnuniyetsizliğini görece dikkatli bir şekilde dile getirse de, Trump’ın en yakın ekibindeki isimlerden önce J. D. Vance, şimdi de Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar Washington’ın Tel Aviv’den rahatsızlığının işaretlerini net olarak veriyor.

Trump, İsrail’in hem Lübnan’dan, hem Gazze’den, hem Suriye’den çekilmesini istiyor. İran’la ilgili rahatsızlığın, İsrail’in Gazze Savaşı’ndan sonra kazandığı mevzileri ve avantajları da geriye döndürecek ölçekte bir yalnızlaşma yarattığından bahsediyorum. Dolayısıyla işin bir kere böyle bir tarafı var.

Bu arada şunu da gözden kaçırmamakta fayda var: Kürtlerle barış ya da süreç bağlamında Türkiye’nin de bu saldırıyı nasıl fonksiyonel hâle getirildiğini, sadece Türkiye gazetesinin son bir haftadaki neşriyatı üzerinden bile görebiliriz. Fakat bundan daha da önemlisi; Ortadoğu’da tam da Türkiye’nin, Bahçeli’nin ifadesiyle “Türk barışı” iddiasıyla etkisini artırdığı, öbür yandan Pakistan ve Suudi Arabistan’la bir savunma paktı imzaladığı bir anda bu saldırıyla birlikte İsrail’in düşmanı olarak resmedilmesinin, Türkiye içinde itiraz edilecek bir tarafı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü sonuçta İsrail’in Türkiye’yi düşman ilan etmesi, Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da oynamaya çalıştığı rolün altını oyan mı yoksa destekleyen mi bir etki yaratır sorusunun cevabını, pekala “desteklediği” şeklinde çıkarmamız mümkün.

Son olarak şunu da söylemek isterim: Bakın, İsrail-Türkiye arasındaki gerginlik meselesinin, bugün benimsenen retoriğin dahi aslında miladının Gazze Savaşı’ndan bile önce, 2017-2018 yılları olduğunu unutmamak gerek. Bunu daha Mavi Marmara olayına, 2010’a kadar götürebiliriz ama özellikle Erdoğan’ın Netanyahu’ya “terörist”, “İsrail bir terörist devlettir” dediği tarihin 2018 olduğunu da unutmamalı. Buna mukabil Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelik, “antisemit diktatör”, “Kürtleri katleden”, “Hamas’ı destekleyen” gibi söylemleri aynı döneme rastlar. Yani bu retorik görece çok eski. Bırakın Suriye’de Esad rejiminin düşmesini, Gazze Savaşı’nın öncesine giden bir arka planı var. Dolayısıyla bugünü yorumlarken bu hafızayı tazelemekte fayda var diye düşünüyorum.

Ancak şunu da teslim etmek gerekiyor: İsrail-Türkiye ilişkilerini şekillendiren yapıda önemli değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin en önemlisi, Arap devletlerinin artık İsrail’i tanımayan ya da düşman kabul eden pozisyonundan çıkması ve dolayısıyla İsrail’in “çevre (periferi) doktrini” dediği, Arap olmayan ülkelerle işbirliği içinde olma hedefinin geçerliliğini yitirmesidir. Dolayısıyla, İsrail ve Türkiye ilişkileri yeni bir form alacak, bu muhakkak. Bu durum, Gazze’den de önce Doğu Akdeniz’deki hizalanma biçimiyle ortaya çıkmıştı zaten. Nihayetinde, her iki ülke de bölgede hegemonik güç olma iddiası taşıyor ve birbirlerini rakip görüyor.

Fakat sonuçta: Bir, İran rejimi yerinde kaldığı sürece Türkiye ile İsrail’in birbiriyle doğrudan çatışacağını düşünmek rasyonel değil. İki, Hazar’dan Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Karadeniz’e, oradan Basra’ya kadar olan “Beş Deniz” diye tarif edilen Ortadoğu haritasının yeniden tariflendiği ve ekonomik-ticari koridorlar üzerinden yeni bir güvenlik mimarisinin oluştuğu bir tabloda İsrail-Türkiye işbirliği bir zorunluluk. Bu tabloya rağmen yaşanan gerginlikte ise bana kalırsa İsrail’deki seçimler kadar her iki ülke liderinin 20 yılı aşan bir iktidar dönemindeki ilişkilerinin yıpranmışlığının da payı var. Yani, iki lider arasında artık kişisel husumete dönüşmüş bir bagaj olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kendimi tekrar etmek pahasına bir kez daha altını çizmek isterim ki, Türkiye’nin de böyle bir konjonktürde İsrail ‘in düşmanı olarak görünmekten şikayetçi olacağını düşünmüyorum. Bu durum, en azından, Türkiye’nin Gaze Barış Planı’ndaki rolü ve yerini silikleştirdiği ölçüde faydalı bile sayılabilir.

Trump’ın ‘ev ödevleri’

Siz İsrail’in politikalarına artık Amerika’nın bir şekilde dur demeye başladığını söylediniz. İsrail bunu yapmak isteyecek midir? Ve Amerika’nın buna dair ısrarı ne kadar sürebilir?

Bugün artık Trump’ın İran’a saldırmaya niyeti olmadığı hâlde İsrail tarafından ikna edildiğini biliyoruz. Ama şunu bilmiyoruz: Nasıl oldu da Trump buna ikna oldu? Bu bilgi eksik. Buna Epstein dosyaları mı neden oldu? Bizim bilmediğimiz başka bir şantaj konusu mu var? Ya da Yahudi lobisinin finansal desteği mi etkili oldu? Bunları bilmiyoruz. Trump’ın niyeti olmadığı hâlde İran’a saldırmaya nasıl ikna edildiğini, bu iknayı bir şantajın mı yoksa başka bir şeyin mi mümkün kıldığı hâlâ açıklığa kavuşmadı. Amerika’nın hangi çıkarları için, hangi stratejik hedef doğrultusunda İran’a saldırıldığı konusunda net bir cevap yok.

Bugün de ABD İsrail’in Suriye’den, Lübnan’dan Gaze’den geri çekilmesi istiyor ama İsrail hiç birini yapmıyor. Yani Amerika İsrail’e sözünü geçiremiyor. İsrail bildiğini okumaya devam ediyor. Bu gücü nerden aldığının cevabını herhâlde tarihçiler verecek. Dolayısıyla sizin sorunuzun cevabına, bu arka planı akılda tuttuğumuzda net bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Fakat şunu söyleyebiliriz sanıyorum: Amerika’nın Türkiye’nin bu kadar önünü açması, bölgedeki rolünü parlatması, İsrail’i dengeleme amacı taşıdığını düşündürüyor.

O zaman İsrail ve Türkiye’nin bu şekilde çatışmasını, biraz İsrail’in bu dengeleyici unsuru ortadan kaldırmaya yönelik bir çabası olarak mı okumak gerekiyor?

Oraya gelmeden önce bakın Trump ne dedi? “Lübnan’da Hizbullah’la en iyi savaşacak olan Şam gücüdür, İsrail’den daha güzel savaşırlar” dedi.

Şam’da öyle bir güç var mı?

Suriye’de en başından beri bir oldubitti ritminde yaşanan ve günün sonunda bir illüzyonun gerçekmiş gibi dayatıldığı bir durum var. Neden bunu söylüyorum? Bırakın Hizbullah’la savaşacak olmasını, kendi içinde siyasi istikrarı, egemen bir güç olarak askeri birliğini bile sağlayabilmiş bir Şam yok. Bugün Şam’da bir iktidardan söz etmemizi mümkün kılan Körfez’in aktardığı mali kaynaklar, uluslararası toplumun tanıdığı siyasi meşruiyet ve Türkiye’nin verdiği askeri destek. Dolayısıyla, ben Trump’ın “Şam Hizbullah’la İsrail’den daha güzel savaşır” sözünü, “Türkiye İsrail’den daha güzel Hizbullah’la savaşır” diye anlıyorum.

Ankara’dan yapılan açıklamalar da dolaylı olarak bu yaklaşımı destekliyor zaten.Son zamanlarda Erdoğan’ın “ Türk -Arap- Kürt İttifakı” dediği şeyin haritası da belirginleşti artık. Ömer Çelik’ten, Dışişleri Bakanı’ndan, Savunma Bakanı’ndan, Devlet Bahçeli’den sürekli Lübnan, Irak, Suriye referansları duyuyoruz. Bu bağlamda, sorunuza yanıt olarak şunu söyleyebiliriz sanırım: Kabaca tarif etmek gerekirse, Trump yönetime geldiğinden beri herkese bir ev ödevi veriyor. Türkiye, “Suriye ev ödevini” başarıyla hallederken; İsrail, “İran ödevini” berbat etti, yapamadığı gibi bir de Washington’ın başını belaya soktuğu bir tablo var.

Dolayısıyla, mevzu sadece Türkiye’nin İsrail’i dengelemesi değil, aynı zamanda ev ödevinde başarısız olmuş, içeride seçim kaybetme riskiyle karşı karşıya olan, dışarıda yalnızlaşmış bir İsrail’e karşı Türkiye’nin yeni bir ödevle görevlendirilmesi. Bçyle baktığımızda, İsrail’in İdlib’deki saldırısını ön alıcı bir hamle olarak tarif etmesinin aynı zamanda siyasi bir boyutu da olduğu söylenebilir. İsrail, giriştiği hegemonya mücadelesinde Türkiye lehine yaşanan gelişmelere karşı da bir itirazda bulunuyor bana kalırsa.

İran savunmadan ‘saldırı doktrinine’ geçti

Bu çatışma ve çelişkilerin önemli merkezlerinden bir tanesi Suriye. Hatta belki de en önemlisi. Yakın dönemde Suriye açısından nasıl bir projeksiyon görüyorsunuz?

Hiçbir konuda “şu şöyle olacaktır” diyebileceğimiz bir durumda değiliz bana kalırsa.

Dinamik bir süreç ve hâlâ devam ettiği için mi?

Evet. Ancak şu söyleşiyi yaptığımız andaki duruma baktığımızda şu çıkarsamayı yapabiliriz: Washington’ın aldığı ağır ekonomik yaptırımları göz önüne aldığımızda, Amerika bugün itibarıyla askeri bir eskalasyondan çok ekonomik bir izolasyonu gündemine almış görünüyor. Bu gündeme karşılık İran’ın cevabı ne? “Bu yaptırımlara katılan her ülkeyi düşman sayarım” diyor. Bunu söylerken de “Eğer bu izolasyona katılırsanız alternatif hiçbir güzergâhtan bir damla petrol akmaz” diye ekliyor. Sorusunuzu cevaplarken bir kere bunu teslim edelim.

İkinci teslim edilmesi gereken husus ise İran’ın Ürdün’e saldırısıyla ortaya çıkan “saldırı doktrini”. Yani İran, Ürdün saldırısıyla birlikte savunmadan saldırıya geçme pozisyonunu ilan etti. Daha da önemlisi, sadece doğrudan bir tehdit durumunda değil, potansiyel bir saldırıyı önleyici saldırılar yapacağını da ilan etti. Amerika’nın savaşı bir kara savaşına dönüştürme veya rejimi askeri yollarla alaşağı etme niyeti yokmuş gibi görünse de, İran bu savaşı yayarak ve kendisine karşı saldırı olmadığı durumda dahi önleyici saldırılar yapabileceğini ilan ederek savunmadan saldırı pozisyonuna geçti.

Dolayısıyla, Suriye sahası da tıpkı Irak sahası gibi bugünün koşullarında potansiyel bir çatışma alanıdır. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye- İsrail Suriye’de gerginlik yaşarken, Mekke Paktı İran’ı açık bir tehdit olarak ilan etmemişken İran’ın Suriye’de bir hamle yapması beklenmez.

Bana kalırsa, savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiği durumda odaklanmamız gereken yer Suriye değil, Irak’tır. Kaldı ki İran bunun işaretlerini Kürdistan Başbakanlığını hedef alan saldırıyla çoktan vermeye başladı.

Mekke Paktı Sünni-Şii bloklaşması mı?

Mekke Paktı, Sünni ülkelerin oluşturduğu bir pakt. Orta Doğu’daki çatışmalar ve gelişmeler konuşulurken politik ve ideolojik yönleri konuşuluyor çoğunlukla. Mezhebi yönleri de yok mu? Bu paktı mezhebi açıdan da değerlendirmek gerek miyor mu? İran Şii bir güç. Buna karşı Sünni bir pakt oluştu diyebilir miyiz?

Biraz önce de söylediğim gibi “şu kesin şöyle olacak” diyebilecek durumda hissetmiyorum. Ama şu muhakkak: Eğer Ortadoğu’da bir istikrar ya da düzen kurma çabası varsa ve İran sadece kendi içindeki Şii referanslı rejimden ibaret değil, bölgedeki bütün Şii nüfusu etkileme kapasitesi ile hareket edebiliyorsa doğal olarak bunu çevreleyecek ya da buna karşı oluşacak bloğun Sünni olması çıkarılacak en erken sonuçtur. Geldiğimiz aşamada Mekke Paktı da buna işaret ediyor.

Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor: Paktın metninin açıklanmadığı, net bir tehdit tanımının yapılmadığı ve uluslararası toplumun daha çok “bekle-gör” şeklinde bir pozisyon aldığı ve her şeyden önemlisi , Trump’ın İran’a bir kara harekatı göze alamadığı hatta J.D. Vance’in, “İran’la anlaşıp bir ortak nokta bulabileceğimize inanıyoruz” dediği bir durumda pekala farklı bir sonuç da çıkabilir.

Zira barış denilen şey aslında realist perspektiften bir güçler dengesinin kurulmasına dayanır. Yani bu gelişmeler illaki bir çatışmayı değil, pekâlâ barışı ya da istikrarı mümkün kılacak bir dengenin kurulmasına da evrilebilir.

Ama, bana kalırsa, bunun bir koşulu var. İran’da siyasi iktidarı tümüyle ele geçiren Kudüs güçlerinin pozisyonunda bir değişiklik olması gerekir. Tam da böyle bir noktada Pezeşkiyan’ın “Savaşı kazandık, artık barış yapmanın, savaşı bitirmenin zamanıdır” demesi çok önemli. İran’da rejimin ılımlıların eline geçtiği ve İran’ın bu “beş deniz” üzerinden tarif edilen yeni güvenlik mimarisine entegre edildiği bir dengeye de pekâlâ kavuşulabilir. Hangisinin galip geleceğine ilişkin şu aşamada bir yorum yapmak beni çok aşar.

Post-Amerika dönemi

Ortadoğu’dan bahsedilirken çok sık tekrarlanır, “kartlar yeniden karılıyor” diye. Siz de yeni Ortadoğu’dan bahsettiniz? Yeni Orta Doğu nedir? Biraz bunu açabilir misiniz?

1990’da Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde, Bush’un güvenlik danışmanı “Yeni dünya düzenini kurmak için bu eşsiz bir fırsattır” demişti. O dönemde hedeflenen liberal yeni dünya düzenini kurmak için Ortadoğu’yu bir sıçrama tahtası olarak tasavvur eden Amerikan vizyonunun hem dünya hem de Ortadoğu ölçeğinde çöktüğü bir andayız. Yeni Ortadoğu tartışmasını yaparken bu arkaplanı hatırlamakta fayda var.

Artık “Post-Amerika” (Amerika sonrası) bir Orta Doğu’dan söz ediyoruz. Bu yeni Ortadoğu, Amerika’nın başat, hegemon bir aktör olarak tayin edici bir rol oynadığı bir Ortadoğu değil.

“Bu kaçıncı yeni Ortadoğu projesi” eleştirine katılmakla birlikte, yeni olanı da teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira artık başat bir aktörün olmadığı bir Ortadoğu var. Bu durum, bugüne kadar güvenliğini Amerikan garantörlüğüne dayandıran Körfez için, Ürdün için, İsrail için çok ciddi bir sorun.

Üstelik, bu boşluğu dolduracak nitelikte ne bir küresel güç var ne de bölgesel güç. Böyle bir ortamda yeni hizalanmalar, yeni ittifak arayışları içerisinden geçiyoruz. Bu arayışların uzlaşmayla mı yoksa savaşla mı şekilleneceğinin test edildiği bir sürecin tam ortasındayız. Her ne olursa olsun, ortaya çıkacak olan şey Ortadoğu denklemini ve mimarisini şekillendiren yapının temelden değiştiği yepyeni bir Ortadoğu düzenidir.

Tom Barrack’ın da dile getirdiği merkezi iktidarların güçlendirilmesi meselesi de bu çerçevede mi değerlendirilmeli?

Amerika Ortadoğu için kaç kere plan yaptıysa, savaş ya da barış fark etmez, hiç birinde başarılı olamadı. Savaşlara örnek Irak, Afganistan, barışa örnek ise Filistin, Oslo, Camp David süreçleri. Ne savaş, ne barış projelerinin hiçbirinde başarılı olamamış Amerika, şimdi kalkmış “merkezileştirme” gibi yeni bir projeden bahsediyor. Daha önceki başarısızlıklarını akılda tutarak bunun da başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

Neden merkezileşmeyi destekliyorlar? Çünkü statükonun değişmesi çok ciddi siyasi ve askeri maliyetler doğurur. Amerika bu maliyete girmek istemediği için, zayıflayan hatta “başarısız devlet” (failed state) durumuna düşen ülkelerdeki mevcut statüko illüzyonunun devamını sağlamak üzere bölgesel müttefiklerine ev ödevi verip işi onlara ihale ediyor. İhale ettiği aktörlerden bir tanesi Büyük İsrail’i kurmak istiyor, bir tanesi yeni Osmanlıcılık peşinde koşuyor. Alın size merkezileşmenin başarısız olma ihtimalini güçlendiren ikinci faktör.

Üçüncü faktör ise örnekler üzerinden gidelim: O merkezileşmeyi Irak’ta başarabildiler mi? Bütün gücünle 100 bin asker yığıp 7 trilyon dolar para harcadığı, tekerinin önüne taş koyacak hiçbir düşmanın olmadığı bir durumda bile Irak’ta başaramadığını şimdi mi başaracak? Bugün Irak’ta bir Haşdi Şabi’yi bile tasfiye edememiş, çeteleşmiş bir yapıyı dahi eritememiş Amerika’nın, başarısız devletleri yeniden egemen devletler hâline getirme projesine ben ikna olamıyorum.

Kürdistan Bölgesi: İlan edilmeyen cephe

Amerika’nın 1990’lardaki yeni Ortadoğu planının başladığı merkez Irak. Yine Ortadoğu dizaynından bahsediyoruz ve Irak, Amerika’nın başını ağrıtan merkezlerden bir tanesi. Biraz da Kürtlerin konumunu göz önünde bulundurarak, Irak’ı ne bekliyor?

Irak’ın bugün Lübnan’dan, Suriye’den farklı bir pozisyonu yok. Yani Suriye’yi, Lübnan’ı ne bekliyorsa makro ölçekte Irak’ı da o bekliyor. Bunu teslim edelim. Fakat İran’ın Irak’ta diğer sahalardan farklılaşan bir konumu var.

Bugün İran rejiminin ayakta kalmasının birinci koşulu Tahran’daki iktidarsa, ikinci koşulu Bağdat’taki iktidarıdır. O çok ağır yaptırımlara, izolasyona ve içerideki toplumsal muhalefete rağmen İran rejimi yıllarca ayakta kalabildiyse, bunda Bağdat üzerinde kurduğu siyasi ve ekonomik tahakkümün payı büyüktür. Her şey bir tarafa, bugün Basra Körfezi’nde İran’ın sesi yüksek çıkıyorsa bunda Bağdat üzerindeki hükmü gözardı edilemez. Diğer yandan, unutulmamalı ki, İran’dan sonra en büyük Şii nüfus Irak’ta.

Sonuçta, Suriye’de Esad rejiminin düşmesi, Lübnan’ın güneyinden Hizbullah’ın çekilmesi veya Yemen’deki Husiler üzerinden düşündüğümüzde, Irak’ta İran’ın hâlâ çok güçlü olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zaten en son yine İran “Bağdat ve Tahran ayrılmaz müttefiklerdir” açıklamaları yaptı, ki ABD’nin tüm baskısına ve müdahalelerine rağmen bu doğru. İran için Irak sahasında neredeyse tek sorun Kürtler.

Zaten Kürdistan Bölgesi bu savaş boyunca ilan edilmeyen bir cepheydi. İran ve bağlı milisler ateşkes sürecinde bile Kürdistan’ı vurmaya devam ettiler. Öyle görünüyor ki, yeniden başlayacak bir askeri tırmanışta da yalnızca Kürdistan’ın değil, Irak’ın tümü bir cepheye dönüşecek.

Rakka’da Kürtleri kaçırıyorlar, işkence edip göçe zorluyorlar

Kimliği belirsiz kişiler Rakka’da Kürtleri kaçırarak ailelerinden para istiyor. Söz konusu kişiler, kaçırdıklarını bilinmeyen yerlere götürüp ağır işkencelere maruz bırakıyorlar. Bu durumdan dolayı on binlerce Kürt aile Rakka’dan göç etmek zorunda kaldı.

HSD’nin kontrolünde bulunduğu dönem Rakka’dan bir görüntü, Foto: Hawarnews

Elî Mihemed bundan bir süre önce öğle saat 11.00 civarında Rakka’daki evinin önünde kaçırıldı. Mihemed evinden dışarı çıktığında, siyah ve plakasız bir araçla bir kaç kişinin kendisini beklediğini gördü. Bu kişiler silahlıydı ve son dönemlerde Rakka’da Kürtler’i kaçıranlara benziyorlardı. Mihemed’den kendileriyle gitmesini istedi. Üzerindeki eşyaları ve telefonu bırakarak Mihemed’i araca bindirerek kendileriyle götürdüler.

Mihemed son bir buçuk ay içerisinde Rakka’da kaçırılan 10’a yakın kişiden sadece biri.

Görgü tanıkları ve Rakka’da yaşayan konuya hakim kimi kaynakların aktardığına göre, bir süredir gündüz saat 11.00 civarında söz konusu grup, Mihemed’i kaçırdıkları yöntemle hareket ediyor. Kaçırdıkları kişilere ağır işkenceler yapıyor, fotoğraflarını çekerek ailelerine gönderiyor ve onlardan para istiyor.

Bilgilere göre kaçırılanların hepsi de Kürt.

Rakka kentinde yaşananlara şahit iki kişi niha+’a verdikleri bilgilere göre kaçırılma olayları başladığından bu yana, pek çok Kürt aile şehri terk etti. Kaynaklara göre, bu durumla amaçlananın Rakka’yı Kürtler’den temizlemek olduğunu iddia ettiyorlar.

Güvenlik gerekçesi ile söz konusu kaynaklar isimlerinin açıklanmasını istemedi. Ayrıca aynı amaçla kaçırılan kişilerin isimlerini de değiştirdik.

Kürt mahallesinin yüzde 70”i göç etti

Rakka, Suriye’nin kuzeyinde Fırat Nehri’nin kıyısında yer alıyor. Stratejik bir şehir olan Rakka, Halep’in 160 km doğusunda bulunuyor. Burası pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış durumda.

Şehir 2014 ile 2017 yılları arasında IŞİD’in kontrolündeydi ve IŞİD burayı ‘başkent’ olarak tanımlıyordu. 2017 yılında Suriye Demokratik Güçleri (HSD) ABD güçlerinin desteğiyle, IŞİD’den kurtardı. Binlerce IŞİD’li teslim oldu. Teslim olan IŞİD’liler kamplara yerleştirildi.

Rakka şehir haritası

Ocak 2026 yılına kadar HSD’nin kontrolünde kalan Rakka şehri, 2025 yılının sonu ile 2026 yılının başında Halep’teki Kürt mahalleri ile Rojava’ya yönelik saldırılar sonucunda, geçici Şam yönetimine devredildi.

2011-2021 yılları arasında yapılan nüfus sayımına göre, Rakka’da 60 bine yakın Kürt yaşıyordu. Ancak Suriye savaşı sonrasında başlayan süreçle birlikte pek çok Kürt buradan göç etmek zorunda kaldı. HSD’nin Rakka’nın kontrol etmesiyle birlikte bunlardan bazıları geri döndü. 2026’nın başındaki çatışmalarla birlikte şehirde bulunan Kürt mahallesinin sakinlerinin hepsinin göç ettiği ifade ediliyor. Sonrasında bir kısmı terk ettikleri evlerine döndü.

Son kaçırılma olayları ile birlikte, aynı mahallede bulunan Kürtler’in yüzde 70’i göç etmek zorunda kaldı. Rakka’nn tamamında geçmişde yüzde 40’lık Kürt nüfusu, yüzde 60’lik da Arap nüfusu olduğu tahmin ediliyor. Ancak şu anda şehirde kalan Kürtler’in oranının yüzde 5 ile 10 arasında olduğu kaydediliyor.

“Kürtler burada misafir diyorlar”

Mahmûd Derwîş kaçırıldıktan sonra kendisinden istenen parayı verince serbest kaldı. O da serbest kaldıktan sonra diğerleri gibi Rakka’ya terk etti. Kendisini kaçıranlar, ya şehri terk edersin ya da seni öldürürüz diyerek tehdit etmişlerdi.

Kaçırılanlardan bazıları, aile üyelerinin kaçırılması ile tehdit ediliyor.

Göç edenlerin önemli bir kısmı mallarını ve mülklerini fiyatının çok çok altında satmak zorunda kalıyor. Derwîş de 60 bin dolara olan evini 40 bin dolara satmak zorunda kalmış.

İsmini vermek istemeyen kaynaklardan biri, insanlar dükkanlarını, hasatlarını, arabalarını satıp Rakka’yı terk ediyor dedi: “İnsanlar canımdan olacağımdan malımdan olayım diye düşünüyor.”

Başka bir kaynağa göre, bu işi yapanların düşüncesi “Kürtler burada misafir” o yüzden buradan göç etmeliler şeklinde.

Baas rejimi döneminde Kürt bölgelerine Arapların yerleştirildiği “Arap kemeri” projesini hatırlatan aynı kaynak, bu yapılanların da onun bir benzeri olduğunu kaydetti. Bununla Kürtlerin olduğu bölgelerde demografik değişimin yapılmak istendiğini ifade etti.

Bu kaynağın verdiği bilgiye göre son bir hafta on gün içerisinde Rakka’dan üç kişinin daha arandığını ve onlardan Rakka’dan göç etmeleri istendiğini kaydetti.

Geçici hükümet ne yapıyor?

Kaynaklardan biri, bu işi yapanların sadece bir grup olduğunu, başka bir kaynak ise iki üç ayrı grup olduğunu söylüyor.

İddiaya göre bu kişiler kendilerini asayiş üyesi olarak tanıyor ve bu yüzden de kimsenin onlara karışamadığını iddia ediyor.

Bu kişiler gizli numaralardan ya da yabancı ülke numaralarından insanları arıyorlar.

Onları kaçırdıklarında 250 bin Dolara yakın para istiyorlar. Ancak bazıları 20 ya da 30 bin Dolar ile ancak bunların ellerinden kurtulabiliyorlar.

Söz konusu para, Sham Cash adlı bir dijital para sistemi aracılığıyla gönderiliyor. Bu sistem, geçici Şam yönetiminin memur maaşlarını ödemek için kabul ettiği bir sistem.

Suriye’de kamu sektöründe çalışan binlerce kişi bu Nisan ayında Ramazan Bayramı öncesinde maaşlarını almaya çalışırken, birçoğu birkaç ay önce indirmeleri istenen arızalı bir uygulamaya erişemediklerini fark etti.

Sham Cash adlı uygulama, Suriye hükümetinin maaş dağıtımı, fatura ödemeleri ve para transferleri için tercih ettiği yöntem haline geldi. Ancak kullanıcılar uygulamanın çalışmadığını, uzmanlar ise güvenli olmaktan çok uzak olduğunu söylüyor.

Kamu sektörü çalışanları için zorunlu hale getirilen Sham Cash uygulaması, dijital güvenlik konusunda acil endişeleri gündeme getiriyor.

Ocak ayında, Suriye kamu sektörü çalışanlarına maaşlarını alabilmeleri için “Sham Cash” adlı bir uygulamayı indirmeleri yönünde sessizce talimat verildi.

Sham Cash uygulaması yalnızca kendi web sitesi üzerinden indirilebiliyor ve iOS mağazasında (App Store) bulunmuyor. Bu durum, resmi mağazalarda yer alan uygulamaların geçmesi gereken sıkı güvenlik doğrulama testlerinden geçmediği için uygulamanın güvenli olmadığı anlamına geliyor.

Ocak ayında basında yer alan haberler ayrıca uygulamanın, uluslararası alanda tanınmayan, Türkiye’de kayıtlı bir döviz bürosu olan İdlib’deki “Çam Bankası”ndan gelen transferlerle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Sham Cash aracılığıyla transfer edilen fonlar, Suriye Merkez Bankası veya küresel bankacılık sisteminden geçmiyor.

Nisan ayına gelindiğinde uygulama tamamen zorunlu hale getirildi. Ancak uygulama; teknik arızalar, şüpheli finansal bağlantılar ve endişe verici bir şeffaflık eksikliğiyle gölgelenmiş durumda. Kullanıcılar arasında hayal kırıklığı artarken, SMEX’in Adli Analiz Birimi arka planda gerçekte neler olup bittiğini araştırdı.

Sham Cash’in arkasındaki bilinmeyen geliştirici

Sham Cash’in arkasındaki şirket hakkında kamuya açık hiçbir bilgi bulunmaması, şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda ciddi endişelere yol açıyor. Bilinen veya resmi olarak kayıtlı bir geliştirici olmadığı için veri ihlalleri, dolandırıcılık veya mali kayıp durumlarında sorumlu tutulacak bir muhatap bulunmuyor.

Uygulamada ayrıca açıkça belirtilmiş bir Kullanım Şartları, Gizlilik Politikası veya yasal yetki alanına ilişkin herhangi bir ibare yer almıyor; bu da yasal yollara başvurmayı neredeyse imkansız hale getiriyor.

Sham Cash’in yasal veya doğrulanabilir bir şirketle bağlantısı olmadığı için güvenlik protokolleri değerlendirilemiyor. Bu durum, kötü amaçlı yazılımların veya casus yazılımların kullanıcı cihazlarını tehlikeye atma riskini önemli ölçüde artırıyor.

Resmi olarak kayıtlı bir sahibi olmadığı için kişisel bilgiler, finansal detaylar ve işlem geçmişleri de dahil olmak üzere hassas kullanıcı verilerinin kötüye kullanımı veya satışı izlenemiyor ve denetlenemiyor.

niha+a bilgi veren bir kaynak, bu uygulamanın geçici Şam yönetimi tarafından kabul edilen bir uygulama olduğunu, o yüzden bunlara para gönderildiğinde, hükümetin bunları bulması gerekiyor.

Bir komite oluşturuldu

Bilgilere göre, söz konusu konuyla ilgilenmek ve Rakka’daki Kürtlerin sorunlarına çözüm bulmak amacıyla üç kişilik bir komite oluşturuldu. Bu komitenin verdiği bilgilere göre, şimdiye kadar Rakka’dan 4 bin aile göç etti. Bunların bir kısmı Kobaniye, diğerleri de Haseke’ye gitti.

Bir kaynak, kaçırılanların ve tehdit edilenlerin sayısının çok daha fazla olduğunu iddia ediyor. Bu kaynağa göre, bazıları isimlerinin duyurulmasını istemediği için kamuoyuyla paylaşmıyorlar.

DEM Parti belediyeleri: Kayyım, istifa ve ihraç bilançosu

31 Mart 2024 yerel seçiminden bu yana DEM Parti’nin 10 belediyesine kayyım atandı. Üç belediye başkanı AKP’ye geçti, bir başkan bağımsız kaldı. İki belediye başkanı DEM Parti’den ihraç edildi, bir başkan ise kesin ihraç istemiyle disipline sevk edildikten sonra istifa etti. En son Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı “Geri Çekilme İlkesi” kapsamında görevden ayrıldı.

31 Mart 2024 yerel seçimler öncesinde DEM Parti, belediye eş başkan adaylarını belirlemek için halk oylaması yaptı.

31 Mart 2024 yerel seçimleri DEM Parti açısından önemli bir seçim başarısı ortaya çıkardı.

Seçim sonrası ortaya çıkan tabloya göre DEM Parti, 3 büyükşehir, 7 il, 58 ilçe ve 10 belde olmak üzere 78 belediye kazandı.

Ancak bu tablo sonraki iki yıl içerisinde aynı kalmayarak değişikliğe uğradı.

Merkezi yönetim tarafından belediyelere kayyım atanması, seçilmiş başkanların partilerinden ayrılması, parti içi disiplin süreçleri ve eş başkanların görevlerinden ayrılması DEM Parti’nin kazandığı belediyelerin bugünkü tablosunu değiştirdi.

Bu süreçte dikkat çeken bir başka nokta ise, bu tablonun değişmesine neden olan gelişmenin sadece kayyım atamalarıyla ilgisinin olmaması.

Kayyım atanması, seçilmiş belediye yönetiminin merkezi idare tarafından görevden uzaklaştırılması anlamına geliyor. Ancak DEM Parti belediyeleri ayrıca istifa ve ihraçlarla da gündeme geldi. DEM Parti’den ihraç edilen bazı başkanlar ise belediye başkanlığını bağımsız olarak sürdürdü.

📊 İNFOGRAFİK | 31 Mart 2024’te DEM Parti’nin seçim bilançosu

78 BELEDİYE

  • 3 Büyükşehir
  • 7 İl
  • 58 İlçe
  • 10 Belde

Türkiye geneli DEM Parti oy oranı: %5,70

DEM Parti’nin 2024 yerel seçimlerine ilişkin derlenen veri setinde toplam 78 belediye ve yüzde 5,70 Türkiye geneli oy oranı yer alıyor.

Adayları halk belirledi

DEM Parti’nin 2024 seçimlerine hazırlanırken uyguladığı aday belirleme sistemi seçim sonucunun önemli parçalarından biriydi.

Parti, özellikle güçlü olduğu Kürt illerinde adaylarını ön seçim ve halk katılımına dayalı yöntemlerle belirledi.

DEM Parti’nin Ocak 2024’te yaptığı açıklamada yaklaşık 90 merkezde ön seçim yapılacağı, delegeler ve katılımcıların oy kullanacağı ve adayların yüzde 50+1 koşuluyla belirlenmesinin öngörüldüğü belirtildi. 8 Ocak 2024 tarihli parti duyurusunda ise 13-14 Ocak’ta 84 seçim çevresinde ön seçim yapılacağı ve yaklaşık 100 bin kişinin sandık başına gideceği açıklandı. DEM Parti, Silopi’ye ilişkin sonraki açıklamasında da 31 Mart seçimlerinde adaylarını ön seçimle belirlediğini açıkça belirtti.

📊 İNFOGRAFİK | Kürt illerinde aday belirleme
Aday adayları
↓
Halk toplantıları / parti tabanı
↓
Ön seçim – halk oylaması
↓
Kadın ve erkek eşbaşkan adayları
↓
31 Mart 2024

Kent uzlaşısı: Batıdaki seçim stratejisiydi

DEM Parti Kürt illeri dışındaki bölgelerde ise kent uzlaşısı adını verdikleri bir modelle adayları belirledi. Parti kent uzlaşısını farklı toplumsal ve siyasal kesimlerin, demokratik kitle örgütlerinin, kadın ve gençlik hareketlerinin, emek ve meslek örgütlerinin katılımıyla en geniş mutabakatı sağlamaya dönük bir yöntem olarak tanımladı.

📊 İNFOGRAFİK | İki Farklı Yöntem
Kürt illerinde:
Ön seçim / halk katılımı
↕
Kürt illeri dışındaki bazı seçim çevrelerinde:
Kent uzlaşısı / geniş toplumsal-siyasal ortaklaşma

İlk kayyım Hakkâri’ye

Seçim sonuçlarının netleşmesinin ardından, bundan önceki seçimlerden sonra olduğu gibi, DEM Parti belediyelerine kayyım atanma ihtimali gündeme geldi. DEM Parti’nin seçimden sonra kayyım uygulamasıyla karşılaşan ilk belediyesi Hakkâri oldu.

3 Haziran 2024’te Hakkâri Belediye Eş Başkanı Mehmet Sıddık Akış görevden uzaklaştırıldı ve belediyeye kayyım atandı.

Böylece 31 Mart seçimlerinden yalnızca iki ay sonra seçilmiş bir DEM Parti belediye yönetimi merkezi idarenin müdahalesiyle görevden uzaklaştırılmış oldu. Hakkâri’nin ardından kayyım uygulaması 2024’ün son aylarında peş peşe geldi.

📊 İNFOGRAFİK | 10 DEM Parti belediyesine kayyım
BelediyeTürKayyım tarihi
Hakkâriİl3 Haziran 2024
MardinBüyükşehir4 Kasım 2024
Batmanİl4 Kasım 2024
Halfetiİlçe4 Kasım 2024
Dêrsimİl22 Kasım 2024
Bahçesarayİlçe29 Kasım 2024
AkdenizİlçeOcak 2025
SiirtİlOcak 2025
VanBüyükşehirŞubat 2025
KağızmanİlçeŞubat 2025

TOPLAM: 10

4 Kasım: Mardin, Batman ve Halfeti

4 Kasım 2024’te Mardin Büyükşehir, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyım atandı.

Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Ahmet Türk, Batman Belediye Başkanı Eş Gülistan Sönük ve Halfeti Belediye Eş Başkanı Mehmet Karayılan görevlerinden uzaklaştırıldı. 22 Kasım’da Dêrsim Belediyesi, 29 Kasım’da ise Van’ın Bahçesaray Belediyesi aynı sürece dahil edildi.

2025’in başında Akdeniz ve Siirt; ardından Van Büyükşehir ve Kağızman belediyelerine de kayyım atandı.

📊 İNFOGRAFİK | 10 kayyımın dağılımı
  • 2 Büyükşehir: Mardin, Van
  • 4 İl: Hakkâri, Batman, Siirt, Dêrsim
  • 4 İlçe: Halfeti, Bahçesaray, Akdeniz, Kağızman

📊 İNFOGRAFİK | Kayyımın DEM Parti’nin kazandığı il ve büyükşehirlerdeki oranı
31 Mart 2024’te: 10 il/büyükşehir belediyesi
↓
Kayyım atanan: 6
(Mardin, Van, Batman, Hakkâri, Siirt, Dêrsim)
↓
Oran: %60
Bu oran, kayyım uygulamasının DEM Parti’nin kazandığı il ve büyükşehirler üzerindeki ağırlığını gösteren en belirgin istatistiklerden biri.

Sandıktan çıkan başkanların siyasi statüsü değişti

Kayyım dışında bazı belediyelerde değişim, seçilmiş başkanların başka partilere geçmesiyle gerçekleşti. Bu kategoride dört belediye öne çıkıyor: Birecik (Mehmet Begit), Taşlıçay (Mehmetali Budak), İkiköprü (Halil İbrahim Karabulut), Kızıltepe (Zeyni İpek). Ancak bu dört dosyanın hepsi aynı biçimde sonuçlanmadı.

Birecik: Önce bağımsız, ardından AKP

Birecik Belediye Başkanı Mehmet Begit, 29 Nisan 2024’te dört belediye meclis üyesiyle birlikte DEM Parti’den istifa etti. Begit, istifasını açıklarken belediyeye dışarıdan müdahale edildiğini ileri sürdü ve görevine bağımsız olarak devam edeceğini açıkladı. Daha sonra Begit AK Parti’ye geçti.

Taşlıçay: “Hizmetlerimiz engelleniyor”

Ağrı Taşlıçay Belediye Başkanı Mehmetali Budak, 9 Ağustos 2024’te DEM Parti’den istifa etti. Budak, parti içerisinde bazı kişi ve kişiler tarafından belediye hizmetlerinin engellendiğini veya sekteye uğratıldığını savundu. Daha sonra AKP’ye geçti.

İkiköprü: DEM Parti’den AKP’ye

Batman’ın Beşiri ilçesine bağlı İkiköprü beldesinde DEM Parti’nin adayı Halil İbrahim Karabulut ve Celile Yıldız eş başkan adayı olarak gösterildi. DEM Parti’nin kendi açıklamasına göre İkiköprü’de seçim %58,98 oyla kazanıldı. Karabulut daha sonra partiden ayrıldı ve siyasi statüsü bağımsızlıktan AKP’ye geçişe uzandı.

Kızıltepe: İhraçtan önce istifa

Kızıltepe dosyası, “ihraç edilen başkanlar” başlığı altında verilmemeli. DEM Parti, 1 Ağustos 2024’te Zeyni İpek hakkında disiplin soruşturması başlattı. Aralık ayında İpek kesin ihraç istemiyle Merkez Disiplin Kurulu’na sevk edildi. Ancak DEM Parti’nin 26 Aralık 2024 tarihli resmi açıklamasına göre, İpek disiplin kurulunun kendisinden savunma istemesinin ardından partiden istifa etti. Yani ihraç kararı verilmeden önce parti üyeliğini sona erdirdi. İpek bağımsız olarak belediye başkanlığına devam etti.

📊 İNFOGRAFİK | Başkanların parti değişimleri
DEM Parti → AKP
  • Mehmet Begit (Birecik)
  • Mehmetali Budak (Taşlıçay)
  • Halil İbrahim Karabulut (İkiköprü)
DEM Parti → Bağımsız
  • Zeyni İpek (Kızıltepe)

İki başkan DEM Parti’den ihraç edildi

İdil Belediye Eş Başkanı Türkan Kayır, parti içindeki disiplin sürecinin ardından 19 Aralık 2024’te DEM Parti’den ihraç edildi. Partinin resmi açıklamasında Kayır ve belediye meclis üyesi Ekrem Şimşek hakkında yürütülen disiplin sürecinin sonuçlandırıldığı ve Kayır’ın partiden ihraç edilmesine karar verildiği belirtildi. Parti, Kayır’dan belediye başkanlığı görevinden istifa etmesini de istedi. Kayır ise görevinden ayrılmayarak bağımsız olarak devam etti.

Silopi: Jiyan Ormanlı

Silopi Belediye Eş Başkanı Jiyan Ormanlı da DEM Parti’nin disiplin sürecinden geçti. DEM Parti’nin 2025 tarihli resmi açıklamasına göre Ormanlı, “kolektif yönetim anlayışı” ile parti kararlarına ilişkin sorunlar nedeniyle kesin ihraç istemiyle Merkez Disiplin Kurulu’na sevk edildi. Disiplin süreci sonunda 6 Ağustos 2025’te DEM Parti’den ihraç edildi. Parti, Ormanlı’yı göreve başladıktan sonra kendisini tek yetkili görme eğiliminden vazgeçmemekle suçladı ve istifa etmesini istedi. Ancak Ormanlı’nın partiden ihraç edilmesi, Silopi Belediyesi’nin başka bir partiye geçtiği anlamına gelmiyor.

📊 İNFOGRAFİK | İhraç ve istifa ayrımı
İHRAÇ
  • Türkan Kayır (İdil)
  • Jiyan Ormanlı (Silopi)
İHRAÇ DEĞİL — İSTİFA
  • Zeyni İpek (Kızıltepe) – İpek hakkında kesin ihraç istemiyle disiplin süreci yürütüldü; ancak ihraç kararı verilmeden önce partiden ayrıldı.

Sağlık nedeniyle ayrılan eş başkan

Van İpekyolu Belediyesi Eş Başkanı Cevdet Altındağ, sağlık sorunları nedeniyle 17 Haziran 2025’te görevinden ayrıldı. DEM Parti’nin açıklamasına göre Altındağ’ın tedavi sürecinin daha uzun süreceği ve dinlenmesi gerektiği yönündeki doktor değerlendirmeleri sonrasında istifa konusunda görüş birliğine varıldı. Bu olayda belediye DEM Parti’den çıkmadı.

Bozova

Seçim sonrası belediyelerdeki değişimin bir başka örneği ise Bozova oldu. DEM Parti, 7 Temmuz 2026’da Bozova Belediye Eş Başkanı İsmail Yıldız’ın eşbaşkanlık görevinden alınmasına karar verdi. Partinin açıklamasına göre Yıldız’ın seçimlerden bu yana yürüttüğü görev, partiye ve ilgili kurullara ulaşan şikâyetler doğrultusunda yeniden değerlendirildi. Yakın zamanda kabul edilen Tutum Belgesi doğrultusunda “Geri Çağırma İlkesi” işletildi. Yıldız eşbaşkanlıktan alınırken belediye meclis üyeliği devam etti. Bu dosya, kayyım uygulamasından farklı bir mekanizmaya işaret ediyor: Merkezi yönetim tarafından görevden alma değil, partinin kendi iç denetim mekanizması.

Diyarbakır: “Geri Çekilme İlkesi”

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Doğan Hatun, 2026’da DEM Parti’nin “Geri Çekilme İlkesi” kapsamında görevinden ayrıldı. DEM Parti’nin 20 Temmuz 2026 tarihli açıklamasında Hatun’un ciddi sağlık sorunları yaşadığı, ayrıca iki yılı aşkın görev sürecinde yaşadığı eksik ve yetersizlikleri kendisinin de açıkladığı belirtildi. Parti kurulları Hatun’un görevden ayrılma talebini kabul etti. Burada da belediye DEM Parti yönetiminden çıkmadı.

📊 İNFOGRAFİK | 31 Mart’tan 2026’ya değişim haritası
78 – DEM Parti’nin resmi seçim bilançosu
↓
10 – Kayyım atanan belediye
↓
3 – AKP’ye geçen belediye başkanı
(Birecik – Mehmet Begit, Taşlıçay – Mehmetali Budak, İkiköprü – Halil İbrahim Karabulut)
↓
1 – Bağımsız kalan başkan
(Kızıltepe – Zeyni İpek)
↓
2 – DEM Parti’den ihraç edilen başkan
(İdil – Türkan Kayır, Silopi – Jiyan Ormanlı)
↓
1 – Kesin ihraç sürecindeyken istifa eden başkan
(Kızıltepe – Zeyni İpek)
↓
2 – Sağlık / geri çekilme kapsamında görevden ayrılan eşbaşkan
(İpekyolu – Cevdet Altındağ, Diyarbakır – Doğan Hatun)
↓
1 – “Geri Çağırma İlkesi” uygulanan eşbaşkan
(Bozova – İsmail Yıldız)

Seçimden sonra ortaya çıkan tablo

31 Mart 2024’te sandıktan çıkan tablo ile bugün arasındaki fark, yalnızca kayyım uygulamasıyla açıklanamıyor. Bir yanda merkezi yönetimin seçilmiş belediye başkanlarını görevden uzaklaştırdığı ve yerlerine valileri veya kaymakamları görevlendirdiği kayyım mekanizması bulunuyor. Diğer yanda belediye başkanlarının kendi siyasi tercihleriyle partiden ayrılması ve bazı durumlarda başka bir partiye geçmesi var.

Bunun yanında DEM Parti’nin kendi içindeki disiplin mekanizmaları da devreye girdi. İdil ve Silopi’de belediye başkanları partiden ihraç edildi. Kızıltepe’de ise kesin ihraç istemiyle disipline sevk edilen Zeyni İpek, ihraç kararı verilmeden önce istifa etti.

2025 ve 2026’da ise parti, eşbaşkanlık sistemi açısından yeni bir döneme girdi. İpekyolu’nda sağlık gerekçesiyle bir eş başkan görevden ayrıldı. Diyarbakır’da “Geri Çekilme İlkesi” işletildi. Bozova’da ise “Geri Çağırma İlkesi” uygulanarak bir eş başkan görevden alındı.

Bu tablo, DEM Parti’nin 31 Mart 2024’te kazandığı belediyelerin sonraki iki yılda dışarıdan müdahale, siyasi saf değiştirme, parti içi disiplin ve iç denetim olmak üzere farklı mekanizmalarla karşı karşıya kaldığını gösteriyor.

🗓️ KRONOLOJİ | 31 Mart 2024 – Temmuz 2026
  • 31 Mart 2024: DEM Parti, kendi resmi bilançosuna göre 78 belediye kazandı.
  • 29 Nisan 2024: Birecik Belediye Başkanı Mehmet Begit ve dört meclis üyesi DEM Parti’den istifa etti. Begit bağımsız devam edeceğini açıkladı.
  • 3 Haziran 2024: Hakkâri Belediye Başkanı Mehmet Sıddık Akış görevden uzaklaştırıldı, belediyeye kayyım atandı.
  • Haziran 2024: İkiköprü Belediye Başkanı Halil İbrahim Karabulut DEM Parti’den ayrıldı.
  • 1 Ağustos 2024: Kızıltepe Belediye Başkanı Zeyni İpek hakkında DEM Parti tarafından disiplin soruşturması başlatıldı.
  • 9 Ağustos 2024: Taşlıçay Belediye Başkanı Mehmetali Budak DEM Parti’den istifa etti.
  • 4 Kasım 2024: Mardin Büyükşehir, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyım atandı.
  • 22 Kasım 2024: Dêrsim Belediyesi’ne kayyım atandı.
  • 29 Kasım 2024: Bahçesaray Belediyesi’ne kayyım atandı.
  • 19 Aralık 2024: İdil Belediye Eş Başkanı Türkan Kayır DEM Parti’den ihraç edildi.
  • 26 Aralık 2024: Zeyni İpek, kesin ihraç istemiyle yürütülen disiplin sürecinin ardından DEM Parti’den istifa etti.
  • Ocak 2025: Akdeniz ve Siirt belediyelerine kayyım atandı.
  • Şubat 2025: Van Büyükşehir ve Kağızman belediyelerine kayyım atandı.
  • 17 Haziran 2025: İpekyolu Belediye Eş Başkanı Cevdet Altındağ sağlık sorunları nedeniyle görevinden ayrıldı.
  • 6 Ağustos 2025: Silopi Belediye Eş Başkanı Jiyan Ormanlı DEM Parti’den ihraç edildi.
  • 7 Temmuz 2026: Bozova Belediye Eş Başkanı İsmail Yıldız hakkında “Geri Çağırma İlkesi” uygulandı.
  • 20 Temmuz 2026: Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Doğan Hatun’un “Geri Çekilme İlkesi” kapsamındaki görevden ayrılma talebi kabul edildi.

Kaynak: DEM Parti, YSK

Öcalan: “Her şey çözülmüş değil, ama negatif yaklaşmaya gerek yok”

DEM Parti İmralı Heyeti yaptığı yazılı açıklamada Öcalan’ın “Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır” dediğini aktardı.

Abdullah Öcalan

DEM Parti İmralı Heyeti, 2 Ağustos tarihinde İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmenin içeriğine dair yazılı bir açıklama yayınladı.

Heyetin açıklamasında Öcalan’ın Meclis gündemine gelmesi beklenen “çerçeve yasa” ile ilgili olarak “Henüz her şey çözülmüş değil. Negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yok” dediğini duyurdu.

İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Özgür Erol, 2 Ağustos tarihinde İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmişti.

Öcalan kamuoyu ile paylaşılan mesajında şunları dile getiriyor:

“Bin kilometrelik yol bir adımla başlar.

“Bu yasa ile tarihsel bir sorunu çözmek için yola çıkıyoruz. En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız.

“Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde nasıl büyük bir emek ve fedakârlık ortaya konulduysa, şimdi de demokratik cumhuriyet için aynı ciddiyetle çalışmak gerekiyor.

“Bu yalnızca Kürtlerin veya bir kesimin değil, bu topraklarda yaşayan herkesin ihtiyacıdır. Atılacak adım, ülkenin ve bölgenin kaderini etkileyecek; demokratik hukukun gelişmesinin, ekonomik olanakların büyümesinin önünü açacaktır. Bu, 86 milyon için yapılacak büyük bir hizmettir.

“Toplumun örgütlülüğüyle tarihsel bir çıkış yapacağız. Bu adımın barışa ve ekonomiye devasa katkısı olacaktır.

“Henüz her şey çözülmüş değildir. Ancak negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yoktur. Önemli olan bu adımın doğru anlaşılması ve herkesin sürecin başarısı için sorumluluk üstlenmesidir.

“Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır.”

‘Çocukluğun iptali’: Mahkeme kararlarından yeni yargı paketine

Cumhuriyet tarihi boyunca yasalar “çocuk” dese de, yargı hep “yetişkin” dedi. Seyid Rıza’nın oğlundan Erdal Eren’e, Mazlum İçli’den Emrah Bayram’a uzanan çizgide devlet, çocukları birer “hukuki yük” ve “potansiyel fail” olarak görüp “yaş büyütme” pratikleriyle cezalandırdı. Bugün Meclis komisyonlarında tartışılan ve çocuklara ağırlaştırılmış müebbetin yolunu açan yargı paketleri ise, aslında on yıllardır mahkeme koridorlarında uygulanan bu “fiili yetişkin yargılamasının” yasallaştırılmasından ibaret.

Yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren

Türkiye’de çocukların yetişkinler gibi yargılanıp cezalandırılması, tarihi çok eskilere dayanan ve istisna olmayan bir politika. Dêrsim Katliamının ardından, “isyana liderlik ettiği iddiası”yla yargılanan Seyid Rıza, oğlu Resik Hüseyin ile birlikte 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildi. İdamlar sırasında, yaşı küçük olmasına rağmen Hüseyin mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek babasının gözleri önünde asıldı. Seyid Rıza’nın da yaşı küçültüldü.

Seyid Rıza ve Oğlu Hüseyin

Yine Erdal Eren bu konuyla ilgili gündeme gelen başka bir isim. 12 Eylül 1980 askerî darbesi sırasında idama mahkûm edilen Eren, darbe yönetimince yaşı 18’den küçük olmasına rağmen kemik yaşı inceleme talepleri reddedilip fiilen yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de asılarak infaz edilen 17 yaşındaki bir çocuktu

1990’lar ve 2000’li yıllar bu konunun çok daha fazla gündeme geldiği yıllar oldu. Bu konuda kamuoyunun yakından bildiği güncel örneklerden biri Mazlum İçli dosyası. 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum İçli, 6-8 Ekim 2014’te yaşanan Kobani protestoları sırasında Yasin Börü ve arkadaşlarının öldürülmesinden sorumlu tutuldu. Olay saatinde 140 kilometre uzakta bir düğünde müzik çaldığı HTS kayıtları ve düğün görüntüleriyle ispatlanmasına rağmen, 14 yaşındaki çocuğa tıpkı bir yetişkin gibi 124 yıl 8 ay hapis cezası verildi.

Nazan Maksudyan: “Çocuk hakları red ediliyor”

Berlin Freie Universität’den Prof. Dr. Nazan Maksudyan, bu sistemi çocuk haklarının reddi üzerinden değerlendiriyor:

”Siyasi hakların kullanılması ve herhangi bir siyasi eylemin sergilenmesi, Nadera Shalhoub-Kevorkian’ın ‘çocukluğun iptali’ olarak tanımladığı duruma yol açar. Bu çocuklar kendi çocukluklarından kovulur ve çocuk hakları reddedilir. Çoğunlukla aşırı siyasallaştırılmış ‘teröristler’, suçlular veya suça meyilli gençler olarak tasvir edilen bu çocuklar, daha sonra hiçbir pişmanlık duymadan işkenceye maruz bırakılır, hapse atılır, mahkum edilir ve öldürülür.”

Prof. Dr. Nazan Maksudyan

“Siyasi muhalif çocuklar, yasal olarak ‘kanunla ihtilaf halindeki çocuklar’ şeklinde tanımlanıp taş atan Kürt çocuklarının bedenlerinde sembolleşerek hukuk ve devlet önünde çocukluklarını kaybederler” diyen Maksudyan, ideal çocuğun siyaset alanının dışında tahayyül edilmesi nedeniyle, devlete karşı muhalif eylemlere katıldıkları an siyasi özneler olarak görüldüklerini ve korunmalarına, haklarına dair endişeler bir kenara bırakıldığını kaydediyor.

Vaka Dosyası: Yaş Büyütme ve Yetişkin Yargılamaları Anatomisi
Resik Hüseyin (Seyit Rıza’nın Oğlu)
1937
16 yaşında olmasına rağmen İstiklal Mahkemesi heyeti tarafından yaşı kâğıt üzerinde keyfi olarak 21’e çıkarıldı. Hiçbir tıbbi inceleme yapılmadı.
Sonuç: Babası Seyit Rıza ile birlikte Elazığ Buğday Meydanı’nda asılarak idam edildi.
Erdal Eren
1980
17 yaşında bir lise öğrencisiydi. Avukatının kemik yaşı tespiti için Adli Tıp Kurumu’na sevk talebi mahkeme heyeti tarafından reddedildi ve doğrudan yetişkin kabul edildi.
Sonuç: Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi kararıyla henüz 17 yaşındayken asılarak idam edildi.
Cüneyt Ertuş
1998
16 yaşında gözaltına alındı. Yaşı kâğıt üzerinde büyütülmese de, dönemin DGM pratiğiyle “çocuk” kimliği tamamen yok sayılarak yetişkin bir fail gibi yargılandı.
Sonuç: Yetişkin infaz hükümlerine tabi tutularak uzun süreli hapis cezasına çarptırıldı.
“Taş Atan Çocuklar” (TMK Mağdurları)
2006-2010
Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 9. maddesindeki değişiklikle, sokak eylemlerine katılan 15-16 yaşlarındaki yüzlerce çocuk “kanun eliyle” doğrudan yetişkin sayılarak DGM ve Özel Yetkili Mahkemelerde yargılandı.
Sonuç: Fiilen yaşları büyütülmüş kabul edilerek 10 ile 20 yıl arasında değişen cezalara çarptırıldılar.
Emrah Bayram
2009
15 yaşında gözaltına alındı. Hastanede doktorun “Yaşı büyütülecek kişi bu mu?” diyerek hazırladığı bilimsel olmayan raporla, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) itirazına rağmen mahkeme heyeti tarafından tek celsede 7 yaş birden büyütüldü.
Sonuç: Ağır Ceza Mahkemesi’nde yetişkin olarak müebbet ve 10 yıl 5 ay hapis cezası aldı. Hukuksuzluğa imza atan heyet yıllar sonra FETÖ’den ihraç edildi.
Mazlum İçli
2014
14 yaşındayken, olay saatinde 140 kilometre uzakta bir düğünde olduğu kamera ve HTS kayıtlarıyla saniye saniye ispatlanmasına rağmen bilimsel ve dijital deliller yargı tarafından yok sayıldı.
Sonuç: Çocuğun üstün yararı ve masumiyet karinesi bütünüyle ihlal edilerek, tıpkı bir yetişkin gibi 124 yıl 8 ay hapis cezası verildi.
Zaim Hişman Ali
2026
Resmi kimlik evraklarında 18 yaşının altında bir çocuk olduğu açıkça belgelenmesine rağmen, mahkeme heyeti bu resmi evrakları dikkate almayarak kâğıt üzerinde yaşını büyüttü.
Sonuç: Yaşının büyütülmesiyle yargılandığı Ağır Ceza Mahkemesi’nde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Eren Keskin: “Devlet aklının istediği raporları veriliyor”

Hukuk sisteminin yaş büyütme ile ilgili yaklaşımını İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, bir devlet politikası olarak değerlendiriyor:

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti maalesef ki bir hukuk devleti olma iddiasında bulunmasına rağmen bir hukuk devleti değil. Yazılı hukukuyla uygulama birbirinden farklı. Bırakın uluslararası hukuku, kendi iç hukukunu dahi uygulamıyor. Çocuklarla ilgili duruma gelince Türkiye, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin tarafı. Ancak bugüne kadar özellikle siyasi yargılamalarda hiçbir zaman Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne uygun bir davranış içinde olmadı.”

İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Foto: MA

“Bırakın askeri darbeleri bu coğrafya iki büyük soykırım yaşadı. 1915 Ermeni ve diğer Hristiyan halklarımıza yönelik soykırım, 1938 soykırımı…” diyen Keskin bütün bu soykırım ve katliamlarda birçok çocuğun yaşamını yitirdiğini kaydederek “Yakın dönemde taş atan çocuklar olsun, yine Mazlum İçli davasında olduğu gibi asla çocuğun üstün yararı ilkesine uygun davranmadılar. Kendi politik anlayışları doğrultusunda bir cezalandırma pratiği sergilediler” değerlendirmesini yapıyor.

Mazlum İçli

Yaşı büyütülerek müebbet hapis verilenler

Erdal Eren ve Mazlum İçli’nin durumları halen hafızalarda tazeyken, yine iki çocuğun benzer yöntemlerle yaşlarının büyütülüp ağır cezalara çarptırıldıkları ortaya çıktı.

Bunlardan 2009 yılından bu yana tutuklu olan Emrah Bayram. Bayram’ın yaşı büyütüldü ve Bayram müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

11 Ekim 1994 doğumlu Emrah Bayram, 27 Eylül 2009 tarihinde Bitlis merkeze bağlı Kayalıbağ köyü kırsalında çıkan çatışma sırasında HPG’li olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Bayram, “suça sürüklenen çocuk” kategorisinde yargılanarak tutuklandı. Emniyetin girişimleri üzerine yaşının büyük olduğuna dair rapor alınması için Bitlis Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Hastane, Bayram’ın 22 yaşında olduğuna dair rapor düzenledi. İtiraz üzerine 1 Eylül 2009’da bir kez daha aynı rapor hazırlandı.

Avukatlar, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden yargılama sürecinde müvekkillerinin Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesini istedi. Mahkeme, hastanenin raporunu 26 Nisan 2011’de İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderdi. ATK, hastane raporuyla yaşın belirlenmesinin zor olduğunu belirtti.

Ağustos 2012 Tarihli Resmi Verilere Göre

SİYASİ DAVALARDA ÇOCUK BİLANÇOSU

9.931 Yargılanan Çocuk
10 BİN+ 2012 Yılı Eklendiğinde
Yargılanan
Mahkûm Edilen
2002
358 (129)
2003
545 (93)
2004
134 (13)
2005
150 (12)
2006
474 (23)
2007
900 (211)
2008
948 (178)
2009
2.036 (1.589)
2010
3.312 (1.522)
2011
874 (166)
Kaynak: CHP MV. Turgut Dibek’in soru önergesine Adalet Bakanlığı’nın verdiği yanıt / DGM (2002-2004) ve ÖYM (2004-2011) verileri.

Çocuk mahkemesi yerine ağır cezada yargılandı

Mahkeme, buna rağmen karar duruşmasında Bayram’ın doğum tarihinin 1987 olarak düzeltilmesine karar verdi. Yaşı 7 yaş birden büyütülen Bayram, Çocuk Mahkemesi yerine ağır cezada yargılandı ve müebbet hapis ile 10 yıl 5 ay hapse mahkum edildi. O dönem Bayram’ın avukatlığını yapan Osman Çelik tutuklanınca avukatsız kalan Bayram, yeni avukatına vekalet vermek için gittiği noterde “yaşı küçük olması nedeniyle” işlem yapamadı. Noter işlemleri ancak anne ve babasının gelmesiyle yapılabildi. Mahkemenin verdiği ceza ise 26 Nisan 2013’te Yargıtay’da onandı.

Söz konusu hukuksuzlukta imzası bulunan Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi savcısı Mehmet Ali Canavcı, üye hakim Ahmet Ödül ve mahkeme başkanı Behçet Aşılar, 15 Temmuz 2016’daki askeri kalkışma sonrası “FETÖ” soruşturması kapsamında görevden alındı.

Başka bir örnek: Zaim Hişman Ali

Diğeri de Rojavalı Zaim Hişman Ali. 2024 yılında ortaya çıkan bilgilere göre Ali’ye 17 yaşındayken ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.

Zaim Hişman Ali, 13 Ekim 2019 tarihin Türkiye’nin Til Ebyad’a yönelik operasyonunda gözaltına alınıp 8 Kasım 2019’da Türkiye’ye getirildi ve 13 Kasım 2019’da tutuklandı. Bundan 7 ay sonra, 26 Haziran 2020’de ise tek celsede ‘ağırlaştırılmış müebbet’ verildi. Bu ceza üç ay sonra, 23 Eylül 2020’de İstinaf Mahkemesi’nde, 16 Şubat 2022 tarihinde ise Yargıtay tarafından onaylandı.

Eren Keskin, mahkemelerin yaş büyütme yaklaşımlarında Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) pozisyonuna şu sözlerle dikkat çekiyor:

“Burada esas tartışılması gereken mesele yıllardır dile getirdiğimiz gibi hem işkencenin bir devlet politikası olması hem de Adli Tıp Kurumunun bu tür olaylarda tek yetkili merkez olması. Kemik yaşına göre yaş büyütmeler, Mazlum İçli dosyasında olduğu gibi, taş atan çocuklar döneminde olduğu gibi ya da cinsel istismara uğrayan çocuklarda olduğu gibi adli tıp bir resmi bilirkişi kurumu olarak maalesef ki yargının istediği ya da devlet aklının istediği raporları veriyor. Bu sistematik, büyük bir cezasızlık politikası hüküm sürüyor. Kaldı ki bugünlerde ‘suça sürüklenen çocuk’ kavramını dahi tartışmaya açan, çocukların yetişkin gibi cezalandırılmasını öngören birtakım değişiklikleri de tasarlamaktadır.”

“Özellikle siyasi davalarda kaldı ki burada esas mesele tabii ki Kürt çocuklarıdır, Kürt çocukları ile ilgili davalarda bu çocuk hakları sözleşmesi hiçbir şekilde uygulanmıyor. Aslında sadece siyasi nedenle değil. Hangi nedenle olursa olsun bence Türkiye Cumhuriyeti devleti yargısı çocuğun üstün yararı ilkesini tümden görmezden geliyor.”

“Siyasî özne olarak kabul ediliyorlar”

Prof. Dr. Maksudyan, normal şartlarda sistem tarafından siyasetin dışında tahayyül edilen çocukların devlete muhalif eylemler içinde yer aldıklarında istisnai biçimde siyasî özne olarak kabul edildiklerine ve çocuklukla ilişkilendirilen koruma önceliğinin bir kenara bırakıldığına dikkat çekiyor:

“1 Mayıs 2013’te Taksim’de henüz 17 yaşında olan D.A. polisin attığı gaz bombası kartuşuyla başından ağır yaralanıp, kafatası kırıldığında İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, “Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Tam bir radikal mensuptur. Yaptığımız hiçbir eksik ve yanlış işlem yoktur” diyerek bu bakışı özetlemiştir. D.A.’nın çocukluğunu “örgüt üyeliği” bitirmiştir. Hakim muhafazakâr anlayışa göre, çocukların politizasyonu ve siyasal eylemliliği yetişkinler tarafından kandırılmak, manipüle ve istismar edilmek şeklindedir. Bu çocuklar bir çırpıda terörist, örgüt üyesi, anarşist, çapulcu diye etiketlenir.”

Hasan Erdoğan: “En çarpıcı örnek yaş büyütme”

Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nden Avukat Hasan Erdoğan da Türkiye’deki ceza sisteminin çocukları yargılarken çocuk olarak görmediğini belirtiyor:

“Aslında çocuk adalet sisteminin, Türk ceza sisteminin çocuklara bakışının en çarpıcı en net örneği bu yaş büyütme meselesi. Çünkü bizim sistemimiz çocukları ceza yargılamasında çocuk olarak görmüyor. Sadece tırnak içerisinde çocuk diyor. Yaşı küçük suçlu olarak görüyor. Ama bazen o yaş küçüklüğünü işte Erdal Eren’de olduğu gibi, daha sonra birkaç örneği daha oldu, tabii onlara idam cezası verilmedi ama cezaları ağırlaştırıldı, örneği çok bunun. Bu en çarpıcı, en tipik örneği aslında yaş büyütme meselesi. Yani orada aslında güdülen şey kısasa kısas dediğimiz cezalandırma.”

Avukat Hasan Erdoğan

“Amaçlanan şey çocuk adalet sistemindeki düzenlemelerde olduğu gibi çocuğun tekrar toplumla bütünleştirilmesi, toplumla barışması değil” diyen Erdoğan değerlendirmesine şöyle devam ediyor:

“Çocuğun cezalandırılması amaçlanıyor çoğu zaman ve bu yaş büyütme meselesi de bunun en tipik örneği. Aslında pek çok zaman TMK kapsamında yargılanan, kamuoyunca taş atan çocuklar olarak bilinen davalarda pek çok hak ihlali maalesef ceza yargılamalarında çocuklar aleyhine tamamen gerçekleşti. Yani çünkü o dönemin başbakanı 2007 yılında ‘kadın da olsa, çocuk da olsa biz gereğini yapacağız’ dedi ve 2008 yılında Terörle Mücadele Kanununda değişiklikler yapıldı. O çocuklar siyasal suçlara bakan mahkemelerde yani çocuk mahkemelerinde yargılanmaları gerekirken o mahkemelerde yargılandı.”

Yaş büyütmenin “yasal” kılıfı: Yeni yargı paketi

Uzmanların işaret ettiği devlet aklının bu cezalandırıcı pratiği, şimdilerde yeni bir yasa teklifiyle doğrudan kanun maddesi haline getirilmeye çalışılıyor. “Yeni nesil çeteler”in gündem olmasının ardından iktidar tarafından Meclis’e sunulan ve Adalet Komisyonu’nda görüşülmeye başlanan “Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, çocukların yetişkinler gibi yargılanmasının önünü tamamen açıyor.

18 maddeden oluşan teklife göre, mevcut yasaların tanıdığı yaş küçüklüğü indirim oranları değiştirilecek. Böylece ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren fiillerde verilecek ceza 12-15 yıldan 13-18 yıla çıkarılacak. Kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak 15-18 yaş grubundaki çocuklar hakkında yaş indirimi uygulanmayabilmesi de mümkün olacak ve çocukların doğrudan müebbet hapis cezası almasının önü açılacak. Teklifle birlikte “suça sürüklenen çocuk” ifadesi ise “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilecek.

AKP, düzenlemeyle suçun önlenmesini amaçladığını belirtirken, hak savunucuları, muhalefet milletvekilleri ve STK’lar düzenlemenin “çocuğun üstün yararı” ilkesini tamamen ortadan kaldırdığını belirtiyor.

YENİ YARGI PAKETİ ÇOCUKLAR İÇİN NE GETİRİYOR?
Cezalarda Artış ve İndirimlerin İptali Madde 2

15-18 yaş arası çocuklar için hapis cezalarının alt ve üst sınırları artırılıyor. Kasten öldürme ve ağır yaralama suçlarında, kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak yaş indirimi uygulanmayabilecek.

Sonuç: Çocukların ağır cezalara ve müebbet hapse çarptırılmasının önü doğrudan açılıyor.

Önce Kapalı Cezaevine Madde 6-7

Çocuk hükümlülerin cezalarının infazına doğrudan “çocuk eğitimevlerinde” başlanması kuralı kaldırılarak, infaza öncelikle çocuk kapalı ceza infaz kurumlarında başlanması hükmü getiriliyor.

Sonuç: Belli süre ceza alan çocuklar istisnalar dışında doğrudan kapalı kurumlara kapatılacak.

Tekerrür Yaşı 15’e İndiriliyor Madde 3

Mevcut kanunda suçu işlediği sırada 18 yaşını doldurmamış çocuklar için suçta tekerrür (suçun tekrarı) hükümleri uygulanmazken, bu yaş sınırı yeni paketle 15 yaşa düşürülüyor.

Sonuç: 15 yaşını dolduran çocuklar, yetişkinler gibi tekerrür hükümlerine ve mükerrir infaz rejimine tabi tutulacak.

İnfaz Hesaplaması Değişiyor Madde 8

Koşullu salıverilme hesaplanırken 15 yaş altındaki çocukların cezaevinde geçirdiği 1 günün 2 gün sayılması kuralı; kasten öldürme, cinsel suçlar, uyuşturucu ve örgüt kurma suçlarında iptal ediliyor.

Sonuç: Ağır suç isnat edilen 15 yaş altı çocuklar, yetişkinlerle aynı infaz hesaplamasına maruz kalacak.

“Suça Sürüklenen” Yerine “Adli Süreçteki” Çocuk Madde 16

Hukuki mevzuatta ve Çocuk Koruma Kanunu’nda yer alan “suça sürüklenen çocuk” (SSÇ) ibaresi tüm metinlerden çıkarılarak yerine “adli süreçteki çocuk” tanımlaması getiriliyor.

Gerekçe: İktidar bu değişikliği “soruşturma aşamasında önyargıyı ve doğrudan suç isnadını engellemek” olarak açıklıyor.

18 maddeden oluşan teklife göre, mevcut yasaların tanıdığı yaş küçüklüğü indirim oranları değiştirilecek. Böylece ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren fiillerde verilecek ceza 12-15 yıldan 13-18 yıla çıkarılacak. Kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak 15-18 yaş grubundaki çocuklar hakkında yaş indirimi uygulanmayabilmesi de mümkün olacak ve çocukların doğrudan müebbet hapis cezası almasının önü açılacak. Teklifle birlikte “suça sürüklenen çocuk” ifadesi ise “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilecek.

AKP, düzenlemeyle suçun önlenmesini amaçladığını belirtirken, hak savunucuları, muhalefet milletvekilleri ve STK’lar düzenlemenin “çocuğun üstün yararı” ilkesini tamamen ortadan kaldırdığını belirtiyor.

18 Maddelik Yargı Paketine Yönelik

MUHALEFETİN İTİRAZLARI

CHP Logo

Aliye Coşar (Antalya) & Gizem Özcan (Muğla)

“Çocukların suça sürüklenmesi sadece asayiş olayı olarak görülemez, sosyal devletin devreye girmesi ve eğitimden kopuşun önlenmesi gerekir. Cezaları artırmak tek başına yeterli olsaydı önceki düzenlemelerde bu sorun çözülmüş olmaz mıydı? Teklif sadece çocuğun ve ailesinin cezasını artırıyor.“

DEM Parti Logo

Beritan Güneş Altın (Mardin)

“Teklif bilimsel verilerden tamamen uzaktır ve sadece cezalarla suçun önüne geçilemez.“

İYİ Parti Logo

Selcan Taşcı (Tekirdağ)

“Kademeli ceza artırımını desteklemekle birlikte; suç işlenmeden önce önleyici tedbirlerin alınması ve rehabilitasyonun mutlak suretle etkili bir ıslah mekanizmasına dönüştürülmesi gerekmektedir.“

Yeni Yol Partisi Logo

İdris Şahin (Ankara)

“Düzenleme, mevcut çocuk adalet sistemini ileriye taşıyacak hiçbir adım içermemektedir.“

EMEP Logo

Sevda Karaca (Gaziantep)

“Bütün çocukların hakları için böyle bir cezalandırma mümkün değildir. Cezaevine tıkma pratiği bütün çocukların haklarını yok etmek anlamına gelir; acıları büyütür, mağduriyetleri artırır. Eğer bunu yaparsanız suç oranları düşmez, daha fazla artar. Sizi uyarıyoruz!“

“Çocuğu yaşı küçük suçlu olarak görüyor”

Avukat Hasan Erdoğan, yargı sisteminin çocuklara bakışını ve yasa tasarısındaki cezalandırma mantığını şöyle açıklıyor:

“Bizim sistemimiz çocukları ceza yargılamasında çocuk olarak görmüyor. Sadece tırnak içerisinde çocuk diyor. Yaşı küçük suçlu olarak görüyor. Burada aslında güdülen şey kısasa kısas dediğimiz, cezalandırma. Amaçlanan şey çocuğun tekrar toplumla bütünleştirilmesi, toplumla barışması değil. Evrensel hukuk normlarında ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde 18 yaşın altındaki her birey çocuktur ve devlete pozitif yükümlülükler yükler. Ama bu yaş büyütme ve çocuk yargılamalarıyla birlikte, özellikle çocuk tutukluluğuyla devlet bu yükümlülükleri ihlal ediyor.”

Erdoğan, çocukların suç örgütlerinin eline düşmesini engelleme gerekçesiyle sunulan yasa tasarısına da şu sözlerle itiraz ediyor:

“Bu iç kamuoyuna yönelik politik bir davranış. Cezaların arttırılması hiçbir zaman suçun önlenmesine fayda sağlamamıştır. Bundan 10 yıl kadar önce 36 sivil toplum örgütü ile ‘Çocuk cezaevleri kapatılsın’ girişimi başlatmıştık. O zaman Türkiye’de 3 tane çocuk cezaevi vardı, şu an 7 tane oldu. Yeni yasa tasarısında çocuklara ve anne babalara yönelik cezai yaptırımlar düzenlenmiş durumda. Neden o çetelere katılıyorlar? Annesinin, babasının durumu nedir? Bunların üstüne gitmek yerine yasanın gerekçesinin aksine… çünkü yasanın gerekçesinin taslak halinde öyle bir hüküm var, ilk maddede: Çocukları suç örgütlerinin eline düşmekten kurtarmak amacıyla hazırlıyoruz diyorlar. Ama düzenleme içerisinde öyle bir şey yok. Sadece çocukların yargılanmasının yetişkinlerle birebir aynı değil ama yetişkinlere yakın bir şekilde yapılmasını öngörüyorlar. Mesela çocuklar hüküm giydiğinde cezaevinden alıp eğitim evlerine veriyorlar. Şu anki taslakta diyor ki, eğitim evine verilebilmesi için cezaevi izleme kurulunun olumlu raporu olması lazım. Yani şimdi o zaman çocuğu sürekli cezaevlerinde tutacaksınız. Çünkü eğitim evine gittikleri zaman okula gidebiliyorlar. İşte hafta sonları ya da ayda bir kez iki kez izinleri var. Aileleriyle görüşebiliyorlar. Ama kapalı cezaevinde sadece bir kez açık görüş var, bir saat.”

“Hiçbir mesele gerçek anlamda tartışılmıyor”

Eren Keskin ise Ahmet Minguzi’nin öldürülmesi ile ilgili davada ve sonrasında bir tartışmanın yaratıldığını ve çocukların artık yetişkinler gibi yargılanması gerektiğinin belirtildiğini hatırlatıyor:

“Bu durumdan da en başta siyasi nedenle ile yargılanan çocuklar tabii ki en büyük etkilerini görecekler. Bu coğrafyada maalesef hiçbir mesele gerçek anlamda tartışılmıyor. İfade özgürlüğü önündeki büyük engeller nedeniyle birçok kurum ve kişi gerçek görüşlerini açıklamıyorlar. Ama şunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti altına imza attığı sözleşmelere çocuklar dahi söz konusu olsa uygun davranmıyor. Sözleşmeleri ihlal ediyor.”

Yeni teklif çocuklarla birlikte ailelere yönelik de kimi cezai sorumluluklar yüklüyor. Türk Ceza Kanunu’nun “Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali”ni düzenleyen 233. maddesinde yapılan değişiklikle, çocukların bakım, eğitim veya gözetim yükümlülüğünü ihmal eden ana ve babaya verilecek hapis cezaları artırılıyor. Ayrıca bu ihmal veya ihlaller neticesinde çocuğun kasten öldürme veya ağırlaşmış yaralama suçlarını işlemesi durumunda, şikayet aranmaksızın ebeveynlere verilecek cezaların yarısından iki katına kadar artırılması öngörülüyor.

Bu durum 2006’dan sonra Kürt illerinde gerçekleşen toplumsal olaylar üzerine Terörle Mücadele Kanunu’ndaki değişiklikleri hatırlatıyor. Bu değişikliklerle Kürt ebeveynlerin çocuklarını gösterilere gönderdikleri için cezalandırılabilmelerini de yasallaştırdı. 2011 yılında, siyasi taş atma eylemlerine katılan çocukların ebeveynlerinden ayrılarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “Sevgi Evleri” adı verilen yetiştirme yurtlarına kapatılacağı açıklamasıyla ebeveyn sorumluluğunun altı bir kez daha çizildi.

Maksudyan, çocukların bu iddialara rağmen cezalandırıldığını belirtiyor:

“Çocukların korunmasına odaklanan bu iddialara rağmen, siyasallaşmış Kürt çocukları aslında ağır şekilde cezalandırılıyordu. İnsan Hakları Derneği (İHD), Türk devletinin Kürt çocuklarına uyguladığı, işkence de dahil olmak üzere şiddeti ifşa etti. 2007-2008 yılları arasında 1500’den fazla çocuk, ağır ceza mahkemelerinde terörle ilgili suçlardan yargılanarak ortalama 25 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya kaldı (İnsan Hakları Derneği [İHD], 2008). 2008 yılında çocuklar, Abdullah Öcalan’a kötü muamele yapıldığı iddialarına karşı düzenlenen gösterilerde yine çok sayıda sokaktaydı. Bu gösteriler sırasında da yüzlerce çocuk tutuklandı.”

Söz konusu yasa tasarısı gündem gelmesinin ardından hak örgütleri ve sivil toplum kuruluşları çeşitli etkinliklerle ve açıklamalarla tasarıya tepki gösteriyor.

Hak savunucuları da tepkili

15 Temmuz’da 160 örgütün bir araya gelerek oluşturduğu Çocuklar İçin Adalet Ortak Çağrı Grubu, teklifin çocuk haklarına ilişkin bilimsel verileri, uluslararası yükümlülükleri ve saha deneyimlerini göz ardı ettiğini belirtti. TİHEK’in Tekirdağ Karatepe Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na ilişkin raporuna dikkat çekilerek, 288 kişilik kapasiteye sahip kurumda 432 çocuk tutulduğu kaydedildi.

16 Temmuz tarihinde de çocuk hakları savunucuları Meclis’in Dikmen Kapısı önünde bir araya gelerek “Bu bir çocuk koruma değil, vazgeçme yasasıdır” pankartı açıldı. Büşra Çelik, “Sorun çocuklar değil. Çocuklar cezalandırılmamalı, desteklenmeli” dedi.

Keskin Bayındır: “Süreç güzel sözlerle yürüyemeyecek aşamada”

Kendisini fesheden PKK’nin 30 gerillasının Irak’ın Süleymaniye şehrinde silahlarını yakmasının üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yıllık süreçte Kürt tarafının üzerine düşeni yaptığını söyleyen DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, iktidarın ve hükümetin ise beklentileri karşılamadığını düşünüyor.

11 Temmuz 2025 tarihinde Kürdistan Bölgesi’nde gerçekleşen silah yakma töreni, Foto: Yeni Yaşam gazetesi

11 Temmuz 2025 tarihinde Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye şehrinde bulunan Casene Mağarası’nda 30 PKK gerillasının silahlarını yakma törenin üzerinden tam bir yıl geçti.

Kendilerini Barış ve Demokratik Toplum Grubu olarak tanıtan PKK gerillaları, silahlarını yakmadan önce yaptıkları açıklamada”Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz. Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz” ifadelerini kullandılar.

DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Foto: İlke Tv

“Demokratik siyasetin önü açan bir adımdı”

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, bir yıl önce gerçekleşen törende silahların yakılmış olmasını, “Gömülen silahlar çıkarılır, kırılan silahlar onarılır, bırakılan silahlar yeniden alınır ama yakılan silahlar bir daha kullanılamaz” sözleriyle değerlendiriyor. PKK’nin 12. Kongresi’nde silahlı stratejik olarak bir mücadele aracı olmaktan çıkardığını hatırlatarak, 11 Temmuz 2025 tarihinde gerçekleşen töreni de demokratik siyasetin önünü açan somut bir adım olarak yorumluyor:

“Aynı samimiyeti göremedik”

“Sayın Öcalan ve PKK, o günden bu yana üzerlerine düşenleri fazlasıyla yerine getirdiler ve süreçte samimi olduklarını gösterdiler” diyen Bayındır, aynı samimiyeti ve ciddiyeti devlet ve iktidardan göremediklerini belirtiyor.

Meclis’te kurulan Komisyon’un önemli bir adım olduğunu kaydeden DBP Eş Başkanı Keskin Bayındır yazılan raporda “Kürt sorunu” ifadesinin geçmemesini hatırlatıyor: “Biz yine de barışta ve çözümde ısrarcı olduk. Süreç aylarca ‘mağaralar’ meselesine indirgendi, ‘teyit ve tespit’ denen ama süreci yavaşlatmaktan başka bir işe yaramayan mekanizmalarla sürecin önü tıkandı. Doğrusunu söylemek gerekirse devlet ve iktidar bu bir yıllık süreçte üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmekten uzak kaldı. Buna rağmen Sayın Öcalan’ın ısrarlı barış arayışı sürecin devamını sağladı.”

“Somut adım bekleniyor”

Bölgesel ve uluslararası medyanın ve pek çok ülke yetkilisinin tarihi bir adım olarak değerlendirdiği bu törenin ardından geçen bir yılda Kürt tarafının “Kürt sorununu çözümü”, Türkiye’deki iktidarın ise daha çok silahsızlanmanın gerçekleşmesi çerçevesinde ele aldığı süreç, son aylarda “çerçeve yasa” etrafında gelişen tartışmalara kilitlenmiş durumda.

Geçen bir yıllık süreçte toplumun ve demokratik siyasetin, iktidardan somut adım beklendiğini sözlerine ekleyen Bayındır, sürecin, “güzel sözler ve temennilerle yürüyemeyecek aşamaya” geldiğini düşünüyor: “Yasal adımlar elzem hale gelmiştir. Çünkü demokratik siyasetin önünü hukuki anlamda çerçeve yasa açacaktır.”

Bayındır bekledikleri yasaya dair şunları belirtti:

“Bu yüzden, çerçeve yasanın bütünlükçü, kapsayıcı bir şekilde Meclis’e gelmesi gerekiyor. Yasaya dair bir bilgimiz yok, bize gelen bir şey olmadı. Bu yasaya ilişkin basına bir takım söylemler düştür. Şayet, basında çıkan haberler doğru ise yasanın sürece katkısı olmayacaktır.

“Bu süreç, yüz yılı aşan bir meseleyi şiddet sarmalından hukuk zeminine çekme sürecidir. Geleceği konuşulan çerçeve yasa teklifini Sayın Öcalan ‘Kök Yasa’ olarak değerlendirdi. Kök yasa kök hücre gibi kendisinden yeni yasalar çıkarabilecek bir yasa olmalıdır. Kapsayıcı ve bütünlüklü, şiddet zeminini tümüyle ortadan kaldırabilecek güçte olmalıdır. Palyatif yasa teklifleri, pişmanlığı dayatan kanunlarla bu zemin sağlanamaz.”

“Sayın Öcalan’ın hukuki statüsü mutlaka olmalı”

Keskin Bayındır Abdullah Öcalan’ın statüsüne dair de beklentileri olduğunu kaydediyor. Bayındır’a göre sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan’ın hukuki statüsünün mutlaka olması gerekiyor:

“Sayın Öcalan, ‘Ben bu haliyle daha fazla devam edemem’ diyorsa ve devlet müzakereleri yürütmek istiyorsa bu sorunu çözmelidir. Sayın Öcalan’ın hukuki statüsü bizler için Kürt halkının statüsüdür. Yaklaşımın bu ciddiyette olması gerekmektedir.

“Savaşı sonlandırma potansiyeli taşıyan ve Kürt meselesinin demokratik çözümünü hedefleyen bu süreç aynı zamanda ülkenin demokratikleşmesine de kapı aralama sürecidir. Bunu aynı zamanda tarihi bir fırsat olarak da görmek gerekiyor. Bu gerçekliğe rağmen, ayrı ayrı ele alındığında sürecin yürümesi mümkün hale gelmez. Silah bırakan gerilla demokratik siyaset yapabilmeli, tüm toplumsal alanlarda üretim içine girebilmelidir. Barış gündelik siyasete göre, siyasi ajandalar ve seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar ciddi bir iştir. Herkesin bu hassasiyetle bakması gerektiğini düşünüyorum.”

Yeni Dönemin Sinyalleri
1 Ekim 2024 Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarıyla tokalaşması.

1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında yaşanan dikkat çekici bir temas, kamuda “yeni bir siyasi iklimin” habercisi olarak yorumlandı. Bahçeli, DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer milletvekilleriyle tokalaştı. Bu jest hem Meclis salonunda hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gazetecilerin bu tokalaşmanın anlamını sorması üzerine Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde de barışı tesis etmeliyiz” dedi.

Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Artık şu hakikat kabul edilmelidir. Bugün İsrail saldırganlığına karşı hem içeride hem dışarıda çatışma alanlarından çok uzlaşma zeminlerinin öne çıkarılması gerekmektedir” ifadelerini kullandı.

22 Ekim 2024 Bahçeli’nin grup toplantısındaki Öcalan çağrısı.

Bu açıklamaları takiben 22 Ekim 2024’te Bahçeli, partisinin grup toplantısında, Öcalan’a doğrudan seslenerek şu çağrıyı yaptı: “Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiği, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığını gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. …Hodri meydan, buna varız.”

24 Ekim 2024 Ömer Öcalan’ın İmralı mesajı.

24 Ekim 2024’te ise DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bir gün önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüklerini açıkladı ve Öcalan’ın şu mesajını paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”

Kayyımların ve Yasakların Gölgesinde Bir Süreç!
30 Ekim 2024 Ahmet Özer’in tutuklanması ve kayyım süreci.

Ancak Kürt meselesinde çözüme ve barışa yönelik bu işaretler, devam eden kayyım atamaları ve yasak kararlarıyla gölgelendi. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamaları, “Gerçekten Kürt meselesinde çözüm isteniyor mu?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.

Yerel seçimlerde CHP ve DEM Parti arasında yapılan “kent uzlaşısı” kapsamında Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Ertesi gün yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy kayyım olarak atandı.

Kasım 2024 DEM Partili belediyelere kayyım atamaları.

Ardından Kasım 2024’te, sırasıyla DEM partili Mardin, Batman, Urfa Halfeti, Dersim ve Van Bahçesaray belediyelerine de belediye eş başkanlarının “terör” cezaları gerekçe gösterilerek kayyım getirildi.

21 Kasım 2024 Öcalan’a getirilen yeni avukat görüş yasağı.

Tüm bunların üzerine, 21 Kasım 2024’te, Öcalan’la görüşme talep eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Öcalan’a 6 Kasım’da yeni bir altı aylık avukat görüş yasağı getirildiğini öğrendi.

26 Kasım 2024 Bahçeli’nin temas çağrısını yinelemesi.

26 Kasım’da Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda “22 Ekim 2024 tarihli grup toplantımızdan itibaren ne demişsek aynen yanındayız. İmralı’yla DEM Grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor, çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz” dedi.

DEM Parti Heyeti İmralı’da
28 Aralık 2024 DEM Parti milletvekillerinin İmralı ziyareti.

Uzun bir sürenin ardından 28 Aralık 2024’te DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı’da Öcalan’la görüştü. Heyet ertesi gün kamuoyuyla Öcalan’ın, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluktur” mesajını paylaştı.

30 Aralık 2024 KCK’den çözüm iradesi açıklaması.

Ardından 30 Aralık 2024’te KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, Medya Haber’e yaptığı açıklamada, “Önderliğimizin ortaya koyduğu çözüm iradesinin arkasındayız. Türk devleti, AKP-MHP iktidarı, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünen devletin kendisi, gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymalıdır” dedi.

Ocak 2024 İmralı Heyeti’nin meclis görüşmeleri.

Ocak 2024 boyunca İmralı Heyeti, TBMM’de grubu bulunan MHP, AKP, CHP, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’yle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin ardından heyet, 22 Ocak 2025’te Öcalan ile ikinci kez buluştu.

13 Şubat 2025 KCK’nin Öcalan’dan gelen mektubu açıklaması.

13 Şubat 2025’te ise KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık Öcalan’dan bir mektup aldıklarını belirterek, “Kürt sorununu savaş zemininden çıkarıp demokratikleşme zeminine çekmek için bir çalışma yürütüyor” dedi. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra, 15 Şubat’ta, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde, İçişleri Bakanlığı Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atadı.

18 Şubat 2025 HDK operasyonları ve tutuklamalar.

Bu gelişmeler olurken, 18 Şubat 2025’te Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) operasyonlar yapıldı. Aralarında siyasi parti yöneticileri, sendikacılar, sanatçılar ve gazetecilerin bulunduğu 52 kişi gözaltına alındı; 21 Şubat’ta bunların 30’u tutuklandı. HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş bu operasyonları “barışa komplodur” diyerek eleştirdi.

Öcalan’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
27 Şubat 2025 Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”.

DEM Parti heyeti, 27 Şubat 2025’te, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Heyet görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajını İstanbul’da kamuoyuyla paylaştı.

“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan mesajda Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”

1 Mart 2025 PKK’nin ateşkes ilanı.

PKK, Öcalan’ın bu çağrısının ardından 1 Mart’ta ateşkes ilan ettiğini duyurdu. PKK’nin yaptığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hayata geçmesinin önünü açmak için, bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. Önder Apo’nun istediği şekilde parti kongresini toplamak için hazırız. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için de Önder Apo’nun bizzat yönlendirmesi ve yürütmesi gerekir” denildi.

21 Mart 2025 Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları.

Ardından Kürtler, 21 Mart 2025 Newrozu’nu başta dört parça Kürdistan olmak üzere, dünyanın pek çok kentinde milyonlarca kişinin katılımıyla kutladı. Newroz’a katılım yoğunluğu Kürt basını tarafından Öcalan’ın çağrısına destek olarak yorumlandı.

İmamoğlu Tutuklaması, Sırrı Süreyya’nın “Şüpheli” Ölümü
19 Mart 2025 Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması.

Newroz’un ardından gündem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sarsıldı. 19 Mart 2025’te, “Kent uzlaşısı” konulu “terör” ve “yolsuzluk” iddialarıyla başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart 2025 tarihinde tutuklandı. Kürt hareketi İmamoğlu’nun tutuklanmasını sürece yapılan “provakatif bir müdahale” olarak değerlendirdi.

15 Nisan 2025 Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlanması ve vefatı.

Çok geçmeden İmralı heyeti üyesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 15 Nisan günü İstanbul’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Önder 18 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdi ancak kurtarılamadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Binlerce kişi Önder’i son yolculuğuna “Sırrı’ya sözümüz barış olacak” sloganlarıyla uğurladı.

8 Mayıs 2025 DEM Parti’nin suikast şüphesi açıklaması.

Cenazeden beş gün sonra DEM Parti, “2 Nisan’da, otopark görevlisi Sırrı Süreyya Önder’in aracını kullanırken lastiklerden gelen sesten şüphelenmiş ve aracı servise götürmüştür. Yapılan incelemede, aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiği tespit edilmiştir” açıklamasını yaptı. Bu bilginin paylaşılmasının ardından kamuoyunda “Sırrı Süreyya’ya suikast mı yapıldı?” sorusu tartışılmaya başlandı.

PKK Kendini Feshetti, Silahlar Yakıldı
12 Mayıs 2025 PKK’nin kendini feshetme kararı.

Önder’in yasının tutulduğu günlerde, 12 Mayıs 2025’te, PKK kendini feshettiğini ve silahları bıraktığını duyurdu. PKK açıklamasında, “Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. …PKK tarihi misyonunu tamamladı. PKK 12. Kongresi, PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” dendi. Bu karar üzerine farklı çevrelerde lehte ve aleyhte pek çok tartışma başladı, “Devlet hangi adımları atacak?” sorusu toplumun gündemine oturdu. KCK’den yapılan açıklamada ise, PKK’nin silah bırakmasını istemeyen birçok gücün KCK ile görüşmek istediği duyuruldu.

9 Temmuz 2025 Öcalan’ın 1999’dan beri ilk videolu çağrısı.

Öcalan 9 Temmuz 2025’te yeni bir çağrıda bulundu. Ancak bu seferki çağrısı videolu bir çağrıydı. Bu, Öcalan’ın 1999 yılından beri ilk videolu görüntüsüydü. Öcalan videoda “27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim” ifadelerini kullanarak, “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir” dedi.

11 Temmuz 2025 Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah yakma töreni.

Bu videolu mesajda yer alan Öcalan’ın “Önce sen ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır” sözlerine istinaden KCK ilk adımı attı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 15’i kadın 30 gerilladan oluşan “Barış ve Demokratik Toplum Grubu”, 11 Temmuz 2025’te, pek çok gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı bir törenle silahlarını yaktı.

5 Ağustos 2025 Meclis’teki komisyonun ilk toplantısı.

Bu töreni takiben, başkanlığını TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin yer aldığı (İYİ Parti hariç) 51 kişilik bir komisyon, çözüm süreci kapsamında ilk toplantısını 5 Ağustos’ta gerçekleştirdi. Komisyonun ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirlendi.

Ağustos 2025’ten günümüze yaşananlar
10 Ağustos 2025 Bahçeli’nin TV100 açıklaması.

10 Ağustos’ta TV100’e konuşan Bahçeli, sürecin yıl sonuna kadar tamamlanacağını, PKK’nin silahları yakmasının güçlü bir mesaj taşıdığını ifade ederek, “Silah gömülürse tekrar çıkarılabilir; yakmak ise ‘bir daha elimizi silaha sürmeyeceğiz’ demektir” dedi.

19 Ağustos 2025 TBMM önünde beyaz toros olayı.

19 Ağustos’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun dördüncü toplantısı öncesinde TBMM önünde beyaz bir toros ateşe verildi.

28 Ağustos 2025 DEM Parti’nin İmralı görüşmesi.

28 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın görüşmede, “Demokratik toplum, barış ve entegrasyonun, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini belirttiği” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca Öcalan’ın bunun için “bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine” vurgu yaptığı belirtildi.

25 Eylül 2025 DEM Parti’nin yasal düzenleme açıklaması.

25 Eylül’de DEM Parti yaptığı açıklamada Meclis’teki komisyonun dinleme aşamasını tamamlamak üzere olduğunu belirterek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” dedi. DEM Parti, sürecin ikinci aşamasında Komisyon’un yasama çalışmalarına odaklanacağını belirterek, Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’daki değişiklikler ile kayyım düzenlemeleri, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve anadilinde eğitim gibi konularda öneriler hazırladıklarını duyurdu.

1 Ekim 2025 Erdoğan’ın teşekkür mesajı.

1 Ekim’de, TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yürüten Devlet Bahçeli’ye ve DEM Parti’ye teşekkür etti.

7 Ekim 2025 Bahçeli’nin komisyon görüşmesi önerisi.

7 Ekim tarihli MHP Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli, komisyon üyelerinden bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesini önerdi ve SDG’nin silah bırakması için Öcalan’ın çağrı yapmasını istedi.

13 Ekim 2025 Asrın Hukuk Bürosu’nun İmralı ziyareti.

13 Ekim’de, Asrın Hukuk Bürosu avukatları İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etti. Öcalan “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir” dedi.

26 Ekim 2025 KÖH’ün çekilme açıklaması.

26 Ekim’de, PKK kendini feshettiği için Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) Yönetimi adıyla Kandil’de düzenlediği basın toplantısında, Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan tüm gerilla güçlerinin “Medya Savunma Alanları”na çekilmekte olduğunu açıkladı. 17 Kasım’da ise silahlı güçlerin Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından da çekildiği duyuruldu. KÖH Yönetimi, “atılan bu yeni adımın Türkiye’de barışa ve demokratikleşmeye hizmet edeceğine inandığını” belirtti.

18 Kasım 2025 Bahçeli’nin İmralı’ya gitme çıkışı.

18 Kasım’da Bahçeli, MHP grup konuşmasında kimsenin Öcalan ile görüşmemesi halinde üç arkadaşı ile İmralı’ya gideceğini duyurdu.

21 Kasım 2025 CHP’nin itirazı ve komisyondan çıkan evet oyu.

21 Kasım’da CHP, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun Öcalan ile görüşmesine karşı olduğunu açıkladı. Aynı gün Komisyonu’nun on sekizinci toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının kapalı oturumunda AK Parti, MHP, DEM Parti, TİP ve EMEP’in “Evet” oyları sonucu Öcalan ile görüşme önerisi kabul edildi.

24 Kasım 2025 Komitenin İmralı ziyareti.

24 Kasım’da “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”ndan, AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin oluşturduğu bir komite İmralı’ya giderek Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi.

2 Ağustos 2025 Suriye’de başlayan çatışmalar.

Bu arada Ağustos 2025’ten itibaren Suriye ve Rojava’da Türkiye’deki süreci etkileme ihtimali yüksek pek çok gelişme yaşandı. Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile omurgasını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında, 2 Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve El-Kefse yakınlarında ilk çatışmalar yaşandı. Çatışmalar Eylül’de Halep ve çevresinde yoğunlaştı.

26 Aralık 2025 Şêx Meqsûd ve Eşrefiye çatışmaları.

26 Aralık’ta, Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt asayiş güçleri arasında çatışmalar başladı. Taraflar, 1 Nisan 2025’te Kürt mahallelerinde sadece Kürt asayiş güçlerinin kalmasını, SDG’nin Halep’te kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı. Ancak sonrasında Şam SDG’yi anlaşmaya uymamakla suçlayarak, mahallelerin yakınlarına Suriye ordusu tanklarını konuşlandırdı.

27 Aralık 2025 SOHR’un Suriye hükümetinin yolları kapattığına dair açıklaması.

27 Aralık’ta Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye hükümetinin Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye giden ek yolları kapattığını ve sivillerin bu bölgelere erişimini engellediğini bildirdi.

4 Ocak 2026 SDG ve Şam görüşmeleri.

4 Ocak 2026‘da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki Kürt heyeti Şam’da geçici yönetim yetkilileriyle görüştü. Toplantıya ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun komutanlarından Kevin Lambert de katıldı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada SDG’nin entegrasyonu konusunun görüşüldüğü ve sonuca ulaşıncaya kadar toplantılara devam edileceği duyuruldu.

Ocak Ayı Başı (Görüşmeler) Paris’te eşzamanlı görüşmeler.

Şam’da SDG ile görüşmelerin yapıldığı günlerde Paris’te de önemli görüşmeler vardı. Görüşmelerde Suriye’yi Dışişleri Bakanı Esad Şabani ve İstihbarat Başkanı Hussein Salameh, İsrail’i ise İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet temsil etti. ABD adına görüşmelere ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı. Aynı günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te bulunması dikkat çekti. Görüşmelerin ardından İsrail ve Suriye arasında bazı konularda anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

Birkaç Gün Sonra SDG’den Şam toplantısının sabote edildiği açıklaması.

Birkaç gün sonra SDG Genel Komutanlık üyesi Siphan Hemo, 4 Ocak Şam toplantısının sabote edildiğini açıkladı. Hemo, “Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şêx Meqsûd mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu” açıklamasında bulundu.

Ocak Ayı Başı Reuters’ın İsrail-Suriye pazarlığı haberi.

Reuters’ın haberine göre ise Ocak ayı başında Şam, Paris ve Irak’ta kapalı kapılar ardında bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirildi. Paris’teki görüşmede Suriyeli yetkililer İsrail tarafına SDG’ye verdiği desteği kesmesini istedi. Suriye hükümetinin, SDG kontrolündeki bazı bölgelerde sınırlı bir operasyon fikrini de gündeme getirdiği ve çekinceyle karşılaşmadığı belirtildi. İsrail’in ise karşılığında, Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılması başta olmak üzere bir dizi talebini Şam yönetimine kabul ettirdiği ileri sürüldü. Reuters’ın bu haberine Suriye ve ABD’den doğrulama ya da yalanlama gelmedi.

7 Ocak 2026 Kürt mahallelerine yönelik artan saldırılar.

7 Ocak 2026’da Suriye geçiş hükümeti Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki tüm Kürt asayiş noktalarını “askeri hedef” ilan etti ve mahallelere yönelik saldırılar arttı. Suriye Arap Ordusu mensubu silahlı kişilerin işlediği savaş suçlarıyla büyük bir insani kriz yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren Kürt kadın asayiş görevlisi Deniz Çiya’nın cansız bedeninin bir binadan, “Allahu Ekber” sloganları eşliğinde aşağı atıldığı görüntüler Kürtlerde infial yaratırken, insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine neden oldu.

8 – 11 Ocak 2026 Suriye Ordusunun Halep kontrolü.

Yaşanan yoğun çatışmaların ardından Suriye Ordusu 8 Ocak 2026’da Eşrefiye Mahallesi’ne, 11 Ocak 2026’da ise Şêx Meqsûd Mahallesi’ne girerek Halep ilindeki kontrolün Suriye ordusunda olduğunu ilan etti.

9 Ocak 2026 AB heyetinin Şam ziyareti.

9 Ocak 2026’da AB Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Şam’a giderek Ahmed Şara ile görüştü. Von der Leyen Suriye için 620 milyon euroluk destek paketi açıkladı. Kürt mahallelerine yönelik saldırılar devam ederken, AB’nin Şam ziyareti kamuoyunda eleştirilere neden oldu

17 Ocak 2026 DEM Parti heyetinin İmralı ziyareti.

17 Ocak 2026’da DEM Parti heyeti İmralı’da Öcalan ile görüştü. Çatışmalar nedeniyle son derece endişeli olduğunu belirten Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak değerlendirdi.

17 Ocak 2026 Suriye hükümetinin kapalı askeri bölge ilanı.

17 Ocak’ta Suriye hükümeti, SDG kontrolündeki Rakka dahil Fırat’ın batısındaki bölgeyi “kapalı askeri bölge” ilan ederek Tabka’nın bazı bölgelerine taarruz başlattı. SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekileceğini açıklamasıyla birlikte Şam yönetimi güçleri kente girmeye başladığını duyurdu.

17 Ocak 2026 Erbil toplantısı.

17 Ocak’ta Mazlum Abdi, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Tom Barrack ve KDP Başkanı Mesud Barzani Erbil’de bir araya geldi. Görüşme sonrası Federe Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Her iki taraf, sorunların barışçıl çözümü ve yeni Suriye’nin bileşenleri arasında barış içinde bir arada yaşamın sağlanması için tek yolun diyalog olduğu konusunda hemfikir kaldı” denildi.

18 Ocak 2026 Suriye ordusunun Tabka ve Rakka’ya girişi.

18 Ocak’ta Suriye ordusu Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü aldı. Ayrıca tüm kasaba ve köyleriyle birlikte Deyrizor’un doğu kırsalının tamamına ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarına el koydu. Aynı günün öğlen saatlerinde Arap aşiret güçleri Rakka’nın kontrolünü ele geçirdi ve Suriye ordusu birkaç saat sonra şehre girdi.

18 Ocak 2026 Ateşkes ve entegrasyon anlaşması.

18 Ocak’ta SDG ve Suriye geçici hükümeti ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes anlaşmasına göre, Suriye geçici hükümeti Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin askeri ve idari kontrolünü devralacaktı. Buna ek olarak SDG; Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm petrol ve doğalgaz sahalarının ve uluslararası sınır geçişlerinin kontrolünü Suriye geçici hükümetine devredecek, Haseke vilayetindeki sivil kurumlar da Suriye devletine entegre edilecekti.

19 Ocak 2026 Rojava Heyeti’nin Şam toplantısını terk etmesi.

19 Ocak’ta Mazlum Abdi başkanlığındaki Rojava Heyeti Şam’da Ahmed Şara başkanlığındaki Şam Yönetimi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Rojava Heyeti görüşmede bir gün önce ilan edilen ateşkes anlaşmasına eklenmeye çalışılan yeni maddeleri ve oldu bittiye getirilmeye çalışılan tarzı kabul etmediklerini bildirerek toplantıyı terk etti.

20 Ocak 2026 Küresel dayanışma eylemleri.

Mazlum Abdi sonuçsuz kalan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Şam güçlerinin saldırılarına karşı Kürt bölgelerinin korunmasının “kırmızı çizgi” olduğunu vurguladı. Rojava’nın direniş kararı almasıyla, Kürtler 20 Ocak’ta başta dört parça Kürdistan ve Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kentlerde sokaklara çıktı. Rojava ile dayanışma eylemleri Şubat ayına kadar kesintisiz bir şekilde devam ederken, eylemlere Kürtlerin birliği talebi damgasını vurdu.

22 Ocak 2026 Sosyal medyada dolaşıma giren saç örgüsü videosu ve protestolar.

Bu arada 22 Ocak’ta büyük tepki toplayan bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter yapılarda yer alan Ramî El Deheş’in, Rakka’da yaşamını yitiren YPJ’li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “hediye ettiğini” söylediği video dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı. Kadınlar tüm dünyada saç örgüsü protestosu başlattı. Türkiye’de protestoya katılan bazı kadınlar gözaltına alınıp, tutuklandı.

30 Ocak 2026 Kapsamlı entegrasyon açıklaması.

30 Ocak’ta Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’ın Şam’da geçici hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında kademeli askeri ve idari entegrasyonu, SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulmasını ve Kobani güçleri için de Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde ayrı bir tugay oluşturulmasını, Haseke ve Kamışlı’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılmasını, yerel kurumların devlete entegrasyonunu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeren kapsamlı bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

16 Şubat 2026 Öcalan’ın değerlendirmesi.

16 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan heyet aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Geride bıraktığımız süreç, öz itibariyle şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. TBMM Komisyon raporunun temel toplumsal gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Sürecin bundan sonraki ilerleyişinde komisyon raporunun bu niteliği son derece önemli olacaktır. ‘Terörü tasfiye’ mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder” dedi.

17 Şubat 2026 Komisyonun 60 sayfalık raporu.

17 Şubat’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı 60 sayfalık raporda PKK’nin feshi ve silah bırakma süreci, toplumsal bütünleşme başlıkları yer aldı. Yasal düzenlemelerin “PKK’nin silah bırakmasının fiilen kesinleşmesi ve bunun yürütme organı tarafından tespit edilmesi” şartına bağlandığı belirtildi.

28 Şubat 2026 ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırıları.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırıları başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı yönetici öldürüldü. Buna karşılık İran’ın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarını füzelerle hedef almasıyla, savaş bölgesel ve çok boyutlu bir krize dönüştü.

22 Şubat 2026 İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nın kurulması.

22 Şubat’ta İran’daki Kürt partileri, “Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı” (İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı) adı altında birleşerek İran rejimine karşı ortak bir cephe kurdu. PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Xebat gibi yapıların yer aldığı koalisyona, 4 Mart’ta İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu’nun da katılmasıyla parti sayısı 6’ya yükseldi. Bu arada ABD-İsrail’in Kürtlerle olası bir ittifak arayışı içinde olduğu yönündeki iddialar ABD’li kaynaklarca doğrulanırken, Kürt siyasi hareketinin şu ana kadar yaptığı mesafeli ve temkinli açıklamalar ise dikkat çekiyor.

4 Mart 2026 DEM Parti heyetinin Ankara görüşmesi.

4 Mart’ta DEM Parti heyeti Ankara’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yasal düzenlemeler konusunda bir görüşme gerçekleştirdi.

11 Mart 2026 Salih Müslim’in vefatı.

11 Mart’ta PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Müslim, bir süredir yaşadığı böbrek yetmezliği nedeniyle Hewler’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Müslim için Kamışlı’da binlerce kişinin katılımıyla cenaze töreni düzenlendi.

21 Mart 2026 Newroz kutlamaları ve Erdoğan’ın tepkisi.

21 Mart’ta Kürtler dünyanın birçok kentinde milyonların katılımıyla Newroz’u kutladı. Kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. Mesajında Ortadoğu’da bin yıldır din, mezhep ve kültür savaşlarının devam ettiğini vurgulayan Öcalan, bölgedeki “bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıkların bugün emperyal müdahalelere bahane oluşturduğunu” ifade etti. Öcalan, “Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir” dedi.

Öte yandan Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 kentte toplam 170 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da gözaltına alınanlardan 12 kişi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “süreci baltalamaya çalışan provokasyonlar” diyerek, gözaltı ve tutuklamaları savundu. Erdoğan, kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın posterlerinin açılmasını ve alanlarda taşınan sarı, kırmızı, yeşil renkleri ise “milletin sinir uçlarıyla oynamak” olarak nitelendirdi.

27 Mart 2026 Öcalan’ın İran krizi değerlendirmesi.

27 Mart’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan, “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur” dedi.

28 Mart 2026 AKP’nin hukukçu komisyonu hazırlığı.

28 Mart’ta AKP Grup Başkanvekili Abdulhamit Gül başkanlığında hukukçulardan oluşan bir komisyonun kurulacağı açıklandı. AKP kurmayları “Haziran veya Temmuz’da Meclis gündemine gelmesi hedeflenen geçici bir kod yasa çıkarılacak; genel af ya da torba yasa olmayacak” açıklaması yaptı.

Abbas Vali: İran savaşından sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

ABD ve İran arasındaki mutabakatla Ortadoğu’nun dizaynı değişti. Prof. Dr. Abbas Vali, savaşın kazananlarını analiz ederken, Kürt siyasetine kritik bir uyarıda bulunuyor: ‘Silahlı mücadele dönemi kapandı, artık sivil toplum ve stratejik vizyon zamanı.

Foto: Niha+

28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Ortadoğu’daki fay hatlarını derinden sarsan savaş, 17 Haziran’da taraflar arasında varılan bir ‘Mutabakat Zaptı’ ile yeni bir evreye girdi. Çatışmalar sırasında Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir koz olarak kullanan İran, Körfez ülkelerine ve ABD üslerine yönelik misillemeleriyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yayarken; ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleriyle alevlenen kriz, bölgedeki güç dengelerini tamamen değiştirdi.

Peki, savaşın toz bulutu dağılırken Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu yeni dizaynda Kürtlerin yeri ne olacak?

Prof. Dr. Abbas Vali, bu tarihi kırılmayı ve savaşın ardında bıraktığı yeni tabloyu kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Vali’ye göre, ABD ve İsrail askeri alanda üstünlük sağlasa da, stratejik ve siyasi zafer İran’ın oldu. Ancak bu yeni bölgesel dizayn, parçalanmışlık ve stratejik hatalar nedeniyle Kürtler için oldukça kritik ve zorlu bir tabloyu ortaya çıkardı.

Abbas Vali hakkında

Prof. Dr. Abbas Vali, İran’ın Mahabad kentinden bir Kürt siyaset teorisyeni olup, Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerine çalışan en önde gelen akademisyenlerden biridir. Eğitimini Tahran ve Londra’da tamamlamış, doktorasını Londra Üniversitesi’nde Tarihsel Sosyoloji alanında yaptı. Daha sonra Swansea Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler verdi. Aynı zamanda Hewlêr’deki (Erbil) Kürdistan Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür. Eserleri arasında Essays on the Origins of Kurdish Nationalism (Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri Üzerine Denemeler) ve Kurds and the State in Iran: The Making of Kurdish Identity (İran’da Kürtler ve Devlet: Kürt Kimliğinin İnşası) yer almaktadır.

İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından, birkaç görüşme sonucunda 17 Haziran’da varılan bir mutabakatla birlikte başka bir aşamaya geçildi. Anlaşmanın içeriğine ve zamanlamasına baktığımızda, savaşın tarafları uzlaşmak zorunda mı kaldı?

Bu bir antlaşma değil. İngilizce’de buna Memorandum of Understanding (Mutabakat Zaptı), yani ortak anlayış ve uzlaşma diyorlar. Onun dışında bu resmi bir antlaşma veya uzlaşı değil. Bu mektup alışverişi. Bir taraf mektup yazıp imzalıyor, diğer taraf da imzalayıp gönderiyor. Bizim okuduğumuz şey buydu. Ortada bir ortak anlayış vardı. Burada şunu söylemeliyim ki, her iki tarafın, Amerika ve İran’ın üzerinde, dış siyasette daha az baskı olsa da iç siyasette çok büyük bir baskı vardı.

İran’dan bahsedecek olursak, İran’da sistemik bir kriz var. Hem ekonomik, hem sosyal, hem kültürel hem de mali. Ancak temel sorun ve ana kriz, ekonomik ve mali kriz. Parası yok, hükümet neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumda. Bu yüzden buna ihtiyaçları vardı. Bu ekonomik ve mali kriz nedeniyle İran, Biyopolitika denilen, yani halkın yaşam siyaseti dediğimiz konuda idare edemiyordu. Çünkü parası ve ekonomik imkanları yoktu. Bu da temel bir sorundu. Zira bunu uzun vadede idare edemezse, içeride başka bir isyanın daha patlak verme ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ocak ayındaki isyan çok büyüktü. Bu bir.

İran bir savaşa maruz kalmıştı. O savaşa girmişti ancak İran’ın askeri, güvenlik ve ekonomik programlarının büyük bir kısmı başarısız olmuş ve çökmüştü. Bu şekilde devam edemezdi. Ancak İran’ın bu savaşa girdiği durumu ile savaşın durmasından sonraki durumu birbirinden çok farklı. İran savaşa girdiğinde şartlar farklıydı, şimdi ise daha farklı. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, İran direnebildi. Büyük bir direniş ve savunma gösterdi. Şüphesiz büyük bir zarar da gördü. Birçok yer viraneye döndü, köprüleri yıkıldı, fabrikalar ve atölyeler yok oldu ama direnişini sürdürdü.

İkincisi ise İran’ın bu savaşta Hürmüz Boğazı’nı tutabilmesiydi. Bu hamleyle savaşın hesaplarını değiştirdi. Yani şu anda var olan o ortak anlayış, Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi temel bir soruna dayanıyor. Bu mesele savaştan önce yoktu. Savaş sırasında ortaya çıktı. Bir diğer nokta da Amerika’nın İran’ın atom yani nükleer silah yapmayacağını kabul etmesini ve söz vermesini istemesidir. Zaten İran başından beri böyle söyledi. Yapmayacağız dedi. Obama döneminde de anlaşmaları varken İran, uranyum zenginleştirmesinin, saflaştırılmasının %3.5 civarında, yani %4’ten az olmasını kabul etmişti. Ancak 2018 yılında Trump geldiğinde bu durumu değiştirdi, anlaşmayı bozdu ve Obama hükümetinin anlaşmasını yok etti. O zaman İran uranyum zenginleştirmeye başladı. Ta ki %60-65 seviyesine çıkarana kadar. Bu da atom bombası yapımına çok yakın bir seviye.

Şimdi Amerika, yaklaşık 400-450 kilo olan o zenginleştirilmiş uranyumun ya imha edilmesini ya da yoğunluğunun, yani konsantrasyonunun azaltılmasını istiyor. Ya da bu işlemi yapmaları için Rusya’ya veya Fransa gibi bir ülkeye verilmesini istiyor. İran ise “Bu şu anda benim elimde değil. Onlar bombalanan yerlerin altında ve çıkarılırsa bile İran dışına çıkarılmasına izin vermeyiz, biz kendimiz burada hallederiz.” diyor. İran’ın söylediği şey bu.

Hürmüz Boğazı, Foto: Wikipedia

ABD ne diyor?

Amerika birinci derecede Hürmüz Boğazı’nın açılmasını istiyor. Çünkü Amerika üzerinde büyük bir baskı var. Petrol fiyatları arttı, gıda fiyatları arttı. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da ve her yerde, hatta Türkiye’de bile benzin fiyatları ve uçak biletleri pahalandı. Bunların hepsi pahalandı.

Buranın açılmasını istiyorlar. İkinci olarak da İran’ın uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini kabul etmesini istiyorlar, mesele bu. Ancak Amerika’nın kendisi üzerinde de büyük bir baskı var. Hatırlarsanız Trump iktidara geldiğinde “Ben savaşmayan bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Fakat şu an bile bir şekilde devam eden bir savaş başlattı. Öte yandan, Trump’ın yürüttüğü bu savaş, Amerikan siyasetinin gereksinimleri açısından gerekli değildi. Ancak bu savaşın büyük bir kısmı İsrail’in kışkırtmasıylaydı, İsrail onu mecbur bıraktı.

Prof. Dr. Abbas Vali, Foto: Niha+

“İsrail savaşın genişlemesini istiyordu“

İsrail ne istiyordu?

Savaş başladığında Amerika ve İsrail’in amaçları farklıydı. Amerika İran’a bir darbe vurmak, askeri alanda onu zayıflatmak ve onu Amerika’nın şartlarını kabul etmeye mecbur bırakmak istiyordu. Amerika İran rejiminin değiştirilmesini istemiyordu. Amerika İran ile uzun süreli bir savaş yürütmek ya da İran’ın viran olup yok olmasını istemiyordu. Çünkü Amerika’nın stratejik çıkarları İsrail’inkilerden çok farklıydı. Amerika Ortadoğu’da büyük bir bölgesel güç. Oradaki mesele sadece İran değildir, aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarını da göz önünde bulundurması gerekir.

Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap ülkelerinin çıkarları… İran da bunu biliyordu. İran’ın siyaseti temel olarak Amerika’nın sınırlı bir savaş istediğini bilmesiydi, fakat o da savaşı genişletmek istiyordu.

Bu büyük savaşın sonucu ne oldu?

İran askeri olarak Amerika’yı yenemezdi ancak Amerika’nın askeri üslerinin bulunduğu ülkelere saldırabilirdi. Örneğin Bahreyn’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da ve hatta Maskat ve Umman’da. Bu nedenle Amerika bu konuda çok hassas ve zarar görebilir konumdaydı. Trump buna tahammül edemezdi. Çünkü başka bir şey daha vardı: Arap ülkeleri her zaman Amerika’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Amerika’ya para vermiş, orada yatırım yapmışlar ve aynı zamanda savunmalarını Amerika’nın eline bırakmışlardı. Fakat İran onlara saldırdığında Amerika onları koruyamadı ve büyük bir zarara uğradılar.

“İran şu an çok daha güçlü“

Acaba Körfez’de ve Ortadoğu’da var olan o denge İran savaşından sonra değişti mi?

Evet, o denge artık şu yönde değişti: İran şu an bölgede çok daha güçlü. Çünkü, Amerika ve İsrail’in karşısında durup savaşabilecek tek ülke olduğunu gösterdi. Ayrıca Hürmüz gibi stratejik bir bölge de onun kontrolü altında. Fakat dikkat ederseniz, İsrail’in stratejik çıkarları farklıydı. İsrail, elinden geldiğince İran rejimini değiştirmek istiyordu. Eğer bu olmazsa, İran’ı tamamen viran edip Suriye gibi yapmak istiyordu. Ondan sonra da İran’ın füze projesini, balistik ve seyir füzelerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. İsrail’in dördüncü şartı da vekil güçleri, yani Haşdi Şabi, Hizbullah ve Hamas gibi güçleri ortadan kaldırmaktı.

O güçler ortadan kalktı mı?

Hayır. İran’ın şu anki gücü, Amerika ile müzakere yapıyor olmasıdır. Ve Lübnan’ı müzakerelerin siyasi gündemine sokabilecek kadar bir gücü var. Lübnan İran’ın bir parçası değil ancak İran bu güce sahip olduğu için Lübnan’ı müzakerelerin gündemine sokabiliyor. Bu, İsrail’in çıkarlarına son derece ters olan bir şey. Dikkat ederseniz, başından beri İsrail’in stratejik çıkarları ile Amerika’nın çıkarları uyuşmuyordu. Savaş başladığında, doğru, askeri alanda Amerika ve İsrail birlikteydi ancak siyasi ve stratejik amaçları farklıydı.

Savaşın sonucunda bu farklılık ortadan kalktı mı, yoksa iki devletin amaçları arasındaki fark daha da mı arttı?

Şu an durum öyle bir noktaya geldi ki J.D. Vance İsrail’i tehdit ediyor. İran tarafında ise artık kimsenin “Kahrolsun Amerika” demesine izin vermiyorlar. Bu, onların anlaştığını gösteriyor. Yani İran’ın iktidar yapısı içerisinde yumuşak bir darbe gerçekleşti. O yumuşak darbe, Devrim Muhafızları içindeki güç sahibi odakların ve yönetimin bir kısmının Amerika ile anlaşmasına neden oldu. Dikkat ederseniz şu an Amerika ile anlaşıyorlar. Örneğin Kalibaf onlara “Biz Amerika ile anlaştık ancak bu sizin çıkarlarınıza aykırı değildir” demek için Pekin’e gidiyor. Dolayısıyla İran ve Amerika’nın tutumuna bakarsak bir paradoks göreceğiz: Amerika ve İsrail askeri alanda kazandı ama stratejik ve siyasi alanda İran kazandı.

“Şah’ın oğlunun gücü yoktu“

Amerika ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasının ardından, İran içinde rejimin yıkılması için gösteriler ve bir isyanın çıkması bekleniyordu ama bu gerçekleşmedi. Neden gerçekleşmedi? Bunun olmasını engelleyen neydi?

Evet, o isyan gerçek ve hakiki bir isyandı ancak bir liderliği yoktu. Çünkü o isyan sağcı güçlerin, özellikle de monarşistlerin ve şah yanlılarının etkisine girdi. Şah’ın oğlu çıkıp “Meydanlara inin, ben sizi destekleyeceğim.” dedi. Trump çıkıp “Sokaklara inin, rejim güçleriyle savaşın, ben rejimi yıkacağım.” dedi. Halk indi ama yardım gelmedi.

Şah’ın oğlunun böyle bir işe girişecek gücü var mıydı?

Şah’ın oğlunun gücü yoktu. Burada rejim bu isyanın çok önemli olduğunu biliyordu. Öte yandan bu isyan, “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının aksine demokratik bir kimliğe sahip değildi. Daha çok amaçları rejimi yıkmaktı ve demokrasiden bahsetmiyorlardı. İran rejimi bu işin içinde Amerika, İsrail ve Şah’ın oğlunun parmağının olduğunu anlayınca tüm gücüyle saldırdı. 48 saat içinde İran’da yaklaşık 50 bin kişiyi öldürdüler. Hatta İran Tıp Birliği 65 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.

Burada bir şey var: Trump “Siz gidin, ben size yardım edeceğim” dedi ama savaş başladıktan sonra kendini korumak adına çıkıp başka bir yalan daha söyledi ve “Biz Kürtlere silah verdik ama Kürtler gelmedi” dedi. Bu bir yalan. Birincisi, Kürtlere silah falan verilmedi. İkincisi de o dönem İran’da var olan muhalefet organize değildi ve bir örgütlenmesi yoktu. Silahı kime vereceksin? Silah sokağa götürüp dağıtacağın bir şey değildir. Bir örgüte vermelisin. Örgüt de yoktu. Sağcıların bir örgütlenmesi yoktu. Belki demokrasi yanlılarının az da olsa bir örgütlenmesi vardı ama onlar da sokağa çıkıp silahlanacak ve rejimle savaşacak şartlara sahip değillerdi. Trump’ın bunu söylemesinin nedeni şudur: İran muhalefeti içinde silahlı olan ve silah kullanabilen tek güç Kürt muhalefetidir.

Peki o dönemde Kürtler ne yaptı?

Zaten onlara silah verilmemişti. Hatta dönemin generali Trump’a karşı açıklama yaparak “Kürtlere silah verilmedi, silahlar Başûr’a (Irak Kürdistan Bölgesi) gitti ve Amerikan üslerindeler.” dedi. İki hafta önce temsilcileri Tom Barrack da “Biz Kürtlere silah vermedik.” dedi. Bu, Trump’ın kendini savunmak için söylediği büyük bir yalandı.

İran’daki Kürt güçleri bu savaş sırasında ne istiyordu?

Kürtler, elbette rejimin yıkılmasından memnuniyet duyuyorlardı ancak “Bu bizim savaşımız değil, biz bu savaşa katılmak istemiyoruz.” dediler. Çünkü Amerika ve İsrail’in amaçlarına inançları yoktu. Söyledikleri doğru da çıktı. Bakın, şimdi İran ve Amerika anlaştı, İsrail ise adeta marjinalize oldu. Doğru, İsrail yine eski yerine dönecek ancak bu zaman alır. Kürtler bu konuda İran’ın bombalanmasını desteklemiyoruz dediler ve bunu desteklememeleri iyi bir şeydi.

J. D. Vance İran heyeti ile görüşmeye hazırlanıyor, Foto: Nathan Howard-Pool/Getty Images

“Sadece hava savaşıyla olmaz“

Eğer destekleselerdi ne olurdu?

Olmazdı. Çünkü İran halkının hava savunma gücü yoktu, halk bombardıman altındaydı. Sadece Kürdistan değil, tüm İran’da halk bu bombardımandan rahatsızdı. Herkes, hatta tüm stratejistler bile İran rejiminin bombardımanla yıkılmayacağını biliyor. Tarihte bir rejimin sadece bombardımanla yıkıldığına dair bir örnek yoktur. Amerika ve İsrail gerçekten de rejimi yıkmak isteseydi, İran’a ordu göndermeleri gerekirdi. Tüm stratejistler İran’a ordu göndermenin intihar gibi bir şey olduğunu söylüyordu. İran’ın yüzölçümü 1 milyon 648 bin kilometrekaredir, yani neredeyse Batı Avrupa’nın tamamı kadar ve 95 milyon nüfusu var. O bölgeye ordu götürürseniz Irak’tan yüz kat daha kötü olur ve savaş kontrolden çıkar. Coğrafyası çok zordur. Bir ülkeye saldırıldığında halkın milliyetçi duyguları kabarır. Örneğin İran ve Irak savaşı. İran 8 yıl savaştı. Bir buçuk milyon insan öldürüldü, Huzistan ve Luristan’ın büyük bir bölümü viran oldu. Ama rejim düşmedi ve kazandı. Amerika ve o zamanki Sovyetler, ayakta kalması için Saddam rejimine el atın diyorlardı. Amerikalı stratejistler, İsrail’in uzun vadede sadece hava savaşı yürütebileceğini ancak kara savaşı yapamayacağını biliyorlardı. Çünkü İsrail’in küçük bir ordusu var ve çok küçük bir ülkedir. İran’dan 71-72 kat daha küçüktür.

Kürtlerin uzlaşması iyidir ama yeterli değildir

İran’daki Kürt güçler arasında bir anlaşma yapıldı. Birkaç Kürt parti ve gücü bir araya gelip bu anlaşmayı imzaladı. Kürt güçlerinin bu anlaşması savaş sırasında nasıl bir etkide bulundu?

Bu anlaşma iyi bir anlaşma. Lazım olan ama yeterli olmayan dedikleri şeye örnek olabilir. Çünkü bu anlaşmanın altyapısı, operasyonel ve pratik bir mekanizması yok. Ben defalarca onların anlaşmasının operasyonel bir altyapısının ve mekanizmasının olması gerektiğini söyledim. Bir nevi birleşik bir askeri-siyasi operasyon aşaması olmalı. Bu yok. Hatta başka bir şey de yok. O da söylem birliği. Bu yüzden şu anki anlaşmaları bir örgütlenme olarak çok ama çok zayıf. Askeri-siyasi bir altyapıya sahip olmalı, her şeyden önce birleşik bir Peşmerge gücü olmalı. Fikri ve stratejik açıdan birleşik olmalı. Yayınladıkları bildiriler, yani söylemleri de birleşik olmalı. Ve en önemlisi, siyasi güçlerin doğrultusunda hareket edeceği birleşik bir siyasi ve stratejik program oluşturulmalı. Ama bunu yapmıyorlar.

2026’nın başında Rojava’da meydana gelen savaş ve Rojava’da ortaya çıkan sonuçlar İran’daki Kürt güçleri etkilemiş olabilir mi?

Rojava’da Kürtlerin başına gelenler özellikle Rojhilatlı Kürtler için çok önemli. Birincisi; Eğer Amerika ile çalışıyorsan, Rojava güçleri gibi Amerika ile çalışıyorsan, Amerika’nın müttefiki olmalısın, Amerika’nın emri altında değil. Dahası, Rojava’da Amerika ile olan ilişkilerde, Amerika ile çalışırken herhangi bir siyasi anlaşma yoktu.

Askeri alanda da yoktu. Çünkü orada da onlara silah verdiklerinde, o silahlar Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika’nın onlara hayır dediği gün silahlarını da durdurdular.

Bunu az önce de belirttiniz. Silah meselesi İran savaşı sürecinde de Kürtler için gündeme geldi.

Amerika tarihinde, bilindiği üzere Amerika dünyada muhalif güçlerle birçok kez çalışmıştır. Ancak gizli bir şekilde. Bu CIA’in kontrolü altındaydı, gizli askeri kurumların kontrolü altındaydı. İlk defa Rojava’da açık bir şekilde çalıştı. Ama Rojava bundan faydalanamadı. Yani o IŞİD savaşını yürüttü, o savaşta on iki bin Kürt, gerilla öldürüldü. Fakat siyasi özne olamadı. Bu çok önemli bir nokta. Rojhılat’ta da muhtemelen Trump tam da bunu istiyordu. Kürtleri özel bir güç olarak kullanmak istiyordu.

Amerika’nın Kürtler için siyasi bir haritası yok mu?

Hayır. Siyasi bir haritası yok. O zaman Amerika Kürtlerle çalışıyordu ama aynı zamanda ‘Heyet Tahrir el-Şam’ ile de çalışıyordu. Ve bunu Kürtlere söylemiyordu. Eğer Kürtler o zaman bunu bilseydi, tutumlarını netleştirmeleri gerekirdi. Açıkçası Amerika ve özellikle İngiltere, çünkü bu bir İngiliz projesiydi, bunu Türkiye ile birlikte yaptılar. Sonunda buyurun bu bizim projemizdir dediler. Projeyi Amerika ve İngiltere oluşturdu. Türkiye’yi sadece kullandılar. Yani proje, fikir, stratejik fikir Amerika ve İngiltere’nindi.

Savaştan sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

Yaygın bir söylem var, Ortadoğu’da yeni bir dizayn olduğu söyleniyor. Size göre Ortadoğu’da yeni bir dizayn var mı?

O dizayn vardı ancak bu İran savaşı o dizaynı yerle bir etti. Şimdi ne tür bir dizayn kurarlarsa kursunlar, ne tür bir askeri ve siyasi denge kurarlarsa kursunlar, İran’ı hesaba katmak zorundalar. O zamanlar hedef İsrail’in de dahil olduğu Amerika’nın hegemonyasını, o askeri hegemonyayı güçlendirmekti. Şimdi o hesap kalmadı. Yani bu savaş onu yıktı. Çok önemli olan bir şey de şu ki; yapılan bu savaş, Amerika’nın Ortadoğu’daki hegemonyasının stratejik sınırlarını gösterdi. Bu, ülkelerin ve özellikle Kürtlerin alması gereken en büyük ders. Eğer Rojava’da Kürtler zamanında Dürziler ve Alevilerle anlaşma yapsalardı, onlarla birlikte savaşsalardı, o cephe kırılmazdı. Bu işi yapmadılar. Çünkü savunma olduğunda, direniş olduğunda hesapları değiştirebilirsiniz. Rojava’da askeri güçleri vardı. Gerillaları vardı, erkek gerillalar, kadın gerillalar, her şeyleri vardı. O zaman Ahmed Şer hükümeti tutunamamıştı. Ama onlar ses çıkarmadılar. Oturup Amerika’nın söylediği her şeyi kabul ettiler. Tom Barack onlara ne dediyse onu yaptılar. İnanıyorum ki Kürtler Rojava’da, sonuçları sadece Rojava için değil, Başûr ve Rojhilat için de kötü olan büyük bir stratejik hata yaptılar.

“Türkiye Musul’u almak istiyor olabilir”

Rojava’daki savaştan sonra Kürdistan Bölgesi’nin durumunun da değişebileceğini söyleyen yorumlar var. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Şu an böyle bir tehlike var. Amerika orayı da merkezileştirmek istiyor. Merkezileştirme, bölgesel hükümetin ya küçülmesi ya da güçlerinin büyük bir bölümünü kaybetmesi anlamına geliyor. Ancak bölgesel hükümet de bunu yapamıyor. Çünkü birleşik değil. Eğer bölgede birleşik bir hükümet olsaydı, bu iş yapılamazdı. İşin gerçeği şu ki, bunu sadece Amerika yapmıyor. Arkasında Türkiye de var. Büyük ihtimalle Türkiye gerçekten de Musul vilayetini ve çevresini kendi kontrolüne alacak şartların oluşmasını isteyecektir. Trump’ın Amerikası stratejik alanda çok ama çok zayıf bir düşünceye sahip. Örneğin, İranlılar müzakerelere düşünceleri oldukça iyi olan kişiler göndermişlerdi. Peki Amerika kimi göndermişti? Ortadoğu’nun ne olduğunu hiç bilmeyen Jared Kushner ile Witkoff’u göndermişti. Amerika’da, Tom Barack’ın da içinde olduğu o sağ kanat iş başında. Irkçı bir zihniyete sahipler. O ırkçılık, demokrasi ve eşitliğin Ortadoğu ülkeleri için olamayacağını söylüyor.

Otoriter merkezi hükümetler kurulmalı diyorlar. Bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Aynı şeyi Lübnan’da yapmak istiyorlar, aynı şeyi Irak’ta yapmak istiyorlar ve zaten bizzat böylesi otoriter bir hükümete sahip olan İran’da da bunu yapmak istiyorlar. Artık o “Yeni Ortadoğu” projesi kalmadı, şimdi başka bir proje ortaya koymalılar.

Bu duruma karşı Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtler ne yapıyor?

Başûr’daki Kürt güçleri birleşik değil. Başûr’daki Kürt güçlerinin stratejik bir düşüncesi yok. Eğer stratejik bir düşünceleri olsaydı, Başûr’daki Kürt güçleri Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere vermezdi. Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere verdiler, yani Kerkük’ün kaderini ve kontrolünü Türkiye’ye verdiler.

KYB ile Türkiye’nin ilişkisi kötüydü.

Şimdi iyi.

Neden şimdi iyi?

Yekitiya Niştimanî (KYB), Parti (KDP) ve Erbil ile olan rekabeti nedeniyle gidip Türkiye’ye yakınlaştığı için.

Ancak KYB’nin aksine KDP ile Türkiye’nin ilişkisi çok iyiydi.

Artık eskisi gibi değil.

Ne değişti?

Çünkü Irak’taki durum ön plana çıkınca Parti (KDP) zayıfladı. Hem Bağdat hükümetinde hem de Kürdistan’da zayıfladı. Şimdi KYB hem İran’ın desteğini alıyor hem de Türkiye’nin desteğini alıyor.

Irak Kürdistan Bölgesin’de Türkiye’nin rolünden bahsettiniz. İran savaşı sırasında Türkiye’nin tutumu ve pozisyonu neydi?

Bugünlerde ortaya çıkan bir şey var ki bence doğru olması muhtemeldir. Trump’ın şöyle dediği söyleniyor: “Biz Kürtlere yardım etmediysek bunun sebebi Erdoğan’ın tehdit etmesiydi. Eğer bunu yaparsanız ben de İsrail’e saldırırım demişti.”

İran savaşıyla birlikte pek çok kişi artık bunu yüksek sesle dile getiriyor. Bu görüşe sahip olanlara göre bir gün İsrail ve Türkiye birbiriyle savaşacak.

Bu ihtimal vardı. Hatta onları korkutacak seviyedeydi. “Ben İran ile değil, Amerika ile de savaşmam ama İsrail’e saldırırım” demişti. Şu anlama geliyor: İran’ı Suriye’den çıkardıklarında, İran’ı Lübnan’dan çıkarmak istediklerinde, İran’ı Irak’tan çıkarmak istediklerinde, tüm bunlar Türkiye’nin çıkarına. Türkiye Suriye’de İran’ın yerini doldurdu. Muhtemelen aynı işi Irak’ta da yapacak. Çünkü İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyorlar. Ama bu zor bir şey, Irak’ta çok zor. Çünkü Irak halkının çoğunluğu Şii ve İran’ın orada nüfuzu var. Bu işi yapamazlar, büyük bir zorlukla yapabilirler. Büyük bir savaş çıkar. Bu kez Barzani eskisi gibi Şii güçlerle kolayca ittifak yapamadı ama YNK yaptı. Temel sorun burada.

İran halkının savaştan sonraki durumu savaş öncesine göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü?

Çok kötü oldu. Bu savaş devrimcilerin ve halkın siyasi özneliğini azalttı. Savaştan önce, Jina Aminî Devrimi’nden sonra İran’da sivil toplum oldukça radikalleşmişti. Ancak bu savaş bunu çok azalttı. Şimdi halk günlük zararların sıkıntılarıyla meşgul. Yani hayat pahalılığı çok fazla, ekmek yemek, geçim sağlamak çok zor. Böyle bir şart ve durumda halkın siyasi pratiği ve siyasi özneliği azalır. Bu savaş bunu azalttı.

Ortadoğu’da gerçekleşecek olan önümüzdeki dönemin senaryoları için öngörüleriniz nelerdir?

Bana göre şu an Ortadoğu’da iki temel güç var: Biri İsrail, diğeri ise İran. İçinden geçilen bu şartlar ve koşullar, ortaya çıkan durum ve Türkiye, Mısır ve diğerlerinin gösterdiği tutumla birlikte, Arap ülkelerinin “İbrahim Anlaşmaları”na üye olma ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çok ama çok düşük. Bence Arap ülkeleri Amerika’ya baskı yapmaya çalışıp bölgede güvenliğin sağlanması ve ayrıca İran’da daha iyi bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için “İran’la anlaş” diyecekler. Böyle ce İran istikrara kavuşsun. Eğer İran istikrara kavuşur ve tehdit edilmezse, o zaman bu bölge de istikrara kavuşabilir.

“Kürtler her zamankinden zayıf”

Bu senaryoda Kürtlerin rolü ve pozisyonu nedir? Kürtlerin payına ne düşüyor?

Bu dönemde Kürtlerin Ortadoğu’daki durumu her zamankinden daha zayıf ve güçsüz. Yirmi yıl önce “Yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak” denilen bir dönemdeydik. Ancak yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olmadı. Başûr’daki hatalar çok büyüktü. Başûr birleşik bir ulusal hükümet kuramadı. Başûr’da aşiretvari bir hükümet var. Amerika da biliyor, Türkiye da biliyor, İran da biliyor. Barzani ve Talabani arasındaki düşmanlığın her şeyden fazla olduğunu biliyorlar. Başûr başaramadı. Rojava da ortaya çıkan o şartlar ve koşullar altında silah elde edemedi. Rojhılat da şu an aynı durumda. Kürtler tek başına, yani sadece Kürtlerin kendileri böyle bir işi yapamazlar. Eğer yapacaklarsa bunu İran’ın demokratik güçleriyle birlikte yapmalılar. Fakat onlar da Kürtlerin tüm taleplerini kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden Kürtler artık gerçekten de görüşlerinde ve stratejilerinde stratejik bir gözden geçirme yapmalıdırlar.

Benim görüşüme göre artık ortaya çıkan şudur: Rojhilat’ta silahlı mücadele stratejisi başarısızlığa uğradı. Başka bir yol seçmeliler. Kendilerini nasıl toparlayacaklarını, nasıl bir birlik kuracaklarını ve Kürdistan’ın sivil toplumunda nasıl bir birliğin temelini atacaklarını bilmelidirler. Eğer Doğu Kürdistan’da stratejik bir değişim yapılacaksa silahlı mücadelenin sona erdiği söylenmelidir. Çünkü silahlı mücadele bir stratejidir. Eğer imkânları kalmazsa, o strateji devam edemez. Şu anda o imkânlar kalmamıştır.

Başka bir şey daha var, artık askeri teknoloji değişti. Şimdi örneğin Bakur’da bile PKK güçlerinin en büyük kısmı yeraltında. Yani savaşın teknolojisi böyle. Şu anda Türkiye’nin bilmem kaç bin askeri üssü var. Çok sayıdalar. Bu üslerin hepsi birbirine bağlı. O savaş dron savaşıdır, hava savaşıdır; o savaş Kalaşnikof savaşı değildir. Ama Kürtlerin savaşı gerçekten de Kalaşnikof savaşı. Bu yüzden Rojhilat için de bu stratejinin değişmesi gerekiyor. Yani bu stratejinin ağırlığının dağlardan şehirlere geçtiğini bilmelisin. Yani dağdan sivil topluma geçiyor. Dolayısıyla Kürt stratejisi odağını şehirlerde, sivil toplumun içinde nasıl yer edineceğine yöneltmelidir. Tamam, Kürtler İran hükümetinin despot bir hükümet olduğunu, insan öldürdüğünü söylüyorlar. Bunların hepsi doğru. Ancak dağda kalmak da hiçbir yere varmaz, dağda kalmak çözüm değil. Durum budur. Strateji değiştiğinde, işin ve mücadelenin merkezi de değişir.

JinMap: İstanbul’da Kürt kadınları belediyelerden Kürtçe destek alamıyor

İBB ve 39 ilçe belediyesinin 59 Kadın Danışma Merkezlerinin sadece ikisinde sınırlı düzeyde Kürtçe hizmet verilmesi üzerine, Kadın Zamanı Derneği, JinMap adıyla bir mobile uygulama çalışması oluşturdu.

JinMap

Kadın Zamanı Derneği, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarına yardımcı olmak amacıyla JinMap adıyla bir mobile uygulama geliştirdi. JinMap, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınların şiddetle mücadele mekanizmalarına anadilinde erişimi sağlanmayı amaçlıyor.

Haritada kadın danışma merkezlerine ve şiddetle mücadele birimlerine Kürtçe olarak görülüyor. Ayrıca söz konusu kurumların Kürtçe hizmet sunup sunmadığına dair bilgiye ulaşılabiliyor.

Kadın Zamanı Derneği, bu haritayı İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarının şiddetle mücadele ve destek mekanizmalarına Kürtçe erişebilecekleri mekanizmaların yoksunluğunu görerek hazırladı.

JinMap’ı hazırlama sürecini, haritanın amacı ve uygulama alanlarını Kadın Zamanı Derneği’nden Derya Aslan Niha+’a anlattı.

Derya Aslan, Kadın Zamanı Derneği YK üyesi

Kadın Zamanı Derneği, 2020 yılında, pandemi sürecinde kurulan bir dernek. Derneği İstanbul’da yaşayan ve şiddetle mücadele mekanizmalarına kendi anadilleriyle ulaşamayan Kürt kadınlarına destek olmak amacıyla bir grup Kürt kadını kuruyor. İçlerinde sosyologlar, psikologlar, sosyal çalışmacılar, avukatlar, doktorlar, hemşireler ve gazeteciler var. Dernek, şiddet başta olmak üzere kadınları ilgilendiren pek çok konuda atölyelerin yanı sıra pek çok etkinlik düzenliyor. Ayrıca erkek şiddeti gibi olaylarda dava takip süreçlerine dahil oluyor, basın açıklamaları gerçekleştiriyor ve diğer kadın örgütleriyle birlikte eylemler organize edip eylemlere katılıyor.

“İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek sunan kurum yoktu”

Derneğin yönetim kurulu üyelerinden Derya Aslan, derneği İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek veren kurumların olmaması yüzünden kurduklarını belirtti:

“İstanbul, Kürdistan’dan çok göç alan büyük bir metropol ve burada yaşayan çok sayıda Kürt kadının şiddet mekanizmalarına erişemediği bir durum söz konusuydu. Çift dilli hizmet veren, şiddet alanında profesyonelce çalışıp kadınlara Kürtçe destek sunan sivil toplum kurumlarının olmaması, bizi harekete geçiren temel sebep oldu. Bu alanda İstanbul’daki tek kurumuz. Yönetimimizi oluştururken, kadın bilinci yüksek, kadın paradigmasına hakim ve şiddet alanında çalışan kadınlarla yola çıktık. Kürt kadınlarının kendini daha rahat hissedebileceği bir alan yaratma iddiamız olduğu için ekibimizin Kürt olması bizim için çok önemliydi.”

“Özellikle İstanbul’da çok susturulan kadınların kendilerini anlatıp açılabilecekleri, ‘benim dilimde konuşan, onlarla kolektif çalışma yürütmek isteyen bir kurumum var’ diyebilecekleri bir zemin oluşturmak” diyen Aslan derneği kurduklarında şiddete veya hukuki haklarına dair Kürtçe bir veri ve literatür bulunmadığı için kendi materyallerini Kürt dil uzmanlarıyla birlikte hazırladıklarının bilgisini veren Aslan kimi bütün çalışmalarını iki dilli yaptıklarını kaydetti.

“Bize gelen başvurularda kolluk şiddeti, toplumsal şiddet, dil baskısı veya dijital şiddet oldukça fazla” diyen Aslan, bu süreçleri takip ederken yargıda, kollukta veya gündelik yaşamda Kürtçeye yönelik büyük bir tepkiyle karşılaştıkları için kadınlara Kürtçe destek vermenin öneminden bahsetti:

“Katledilen kızının hakkını Kürtçe savunmak isteyen bir annenin heyet tarafından ‘Burada tek bir dil var, Türkçedir. Savunmanı bu şekilde alamayız’ denilerek susturulması, yaşadığımız yargı şiddetinin somut bir örneği.”

59 merkezden ikisinde sınırlı hizmet

İstanbul’daki yerel yönetimlerin anadil politikalarını izlemek amacıyla kapsamlı bir araştırma yürüten Kadın Zamanı Derneği, 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verildiğini fark ediyor:

“Bize gelen sosyal destek veya barınma taleplerini sığınağımız olmadığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) veya ilçe belediyelerine yönlendirmek zorunda kalıyoruz. Ancak izleme sürecinde zar zor aldığımız resmi veriler, durumun vahim olduğunu gösterdi. İstanbul’daki 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nin eşitlik eylem planlarını ve vizyon belgelerini taradık. Çok dilli hizmete dair hiçbir iddialarının olmadığını gördük. Milyonlarca Kürt’ün yaşadığı bir şehirde, bu 59 merkezin sadece ikisi, Avcılar ve Bağcılar, Kürtçe destek veriyor. İBB’nin ‘Alo Şiddet’ hattının da Kürtçe destek verdiğini iddia etmesine rağmen, bizzat aradığımda böyle bir hizmetin olmadığını ve çoklu şiddete maruz kalan kadınlar için iyi bir politikalarının bulunmadığını fark ettim.”

JinMap, ekran görüntüsü

5 belediye belirlediler

Resmi verilerde Kürt nüfusuna dair bir bilgi bulunmadığı için Kadın Zamanı Derneği, sivil toplum kuruluşlarının ve araştırma şirketlerinin araştırmalarından yola çıkarak İstanbul’da en az 1 milyon Kürt kadınının yaşadığını düşünüyor. İBB ve 39 ilçe belediyelerinden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verilmesi ve bu sayının Kürt kadınlarının ihtiyacını karşılamaktan uzak olması nedeniyle bir dizi görüşme gerçekleştirme kararı alıyorlar:

“Bu tespitlerin ardından, hazırladığımız veri analizi politika öneri belgesini Kürt nüfusunun yoğun olduğu Arnavutköy, Beyoğlu, Avcılar, Sancaktepe, Ataşehir belediyelerine ve İBB’ye bizzat sunduk. Kadın danışma merkezlerinde Kürtçe bilen uzman personelin istihdam edilmesi, 7/24 erişilebilir tercüman desteği sağlanması, anadilde hizmet eğitimleri verilmesi ve sığınaklara dair Kürtçe broşürler hazırlanması gibi somut politika önerileri ilettik. Ayrıca farklı etnik kimliklerdeki mülteci veya Kürt kadınların şiddet verisinin tutulmamasının da büyük bir sorun olduğunu vurgulayarak bu verilerin kayıt altına alınmasını talep ettik.”

“Anadilinde konuşamamak çoklu şiddete yol açıyor”

“Şiddet mekanizmasından çıkmaya çalışırken kendi dilinde konuşamamak, kadını kamu kurumlarında çoklu şiddete maruz bırakıyor ve travmayı tetikliyor” diyen Derya Aslan adliyelerde tercüman desteğinin bunun için yeterli olmadığını düşünüyor: “Tercüman olsa da çok yanlış notlar alınıyor, hikaye başka bir yere dönüşüyor ve kadın hakkını savunamıyor. Hastanelerde ve kollukta ise tercüman hiç yok. Kolluğa giden kadın derdini anlatamadığı için ikna edilip eve geri gönderiliyor. Kürtçe ifade veremediği için eve gönderilip katledilen Fatma Altınmakas bunun en acı örneğidir. ‘Kürtçe konuştuğumda kendimim ama yardım istediğimde dilimi unutmam beklendi. İyileşmem için Kürtçeye ihtiyacım vardı’ diyen kadınların hikayeleri, tercümanın tek başına yeterli olmadığını, kadının kendini kendi dilinde ifade edebileceği bağımsız mekanizmalara ihtiyaç duyduğunu açıkça gösteriyor. İktidarın kadını kamusal alandan çekip eve mahkum eden aile odaklı politikalarıyla da birleşince, kadınlar çözümsüz kalıp şiddet gördükleri yere dönmek zorunda bırakılıyor. Dil engeli, bizatihi yeni bir şiddet üretiyor.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.