Diyarbakır’ın Polatlar kavşağında belediye ekiplerince bu sabah yüzlerce ağacın söküm çalışmalarına başlandığı bildirildi. Bölgeye giden Ekoloji Derneği, söküm işlemi durdurulana kadar nöbet eylemlerine devam edeceklerini duyurdu.
Fotoğraf: Ekoloji Derneği
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ekipleri, Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesindeki Polatlar Kavşağı ve çevresinde başlattığı düzenleme çalışması kapsamında kentin 30 yıllık ağaçlarını bu sabah saatlerinde sökmeye başladı. Sabah söküm işleminin yapıldığı bölgeye giden Ekoloji Derneği üyeleri, Amed Ekoloji Meclisi, Diyarbakır Barosu ve halk; iş makinelerinin önüne geçerek çalışmaları durdurdu.
Amed Ekoloji Meclisi, çarpı şeklinde işaretlenen yüzlerce ağaçtan bir tanesinin kesildiğini bildirdi.
Amed Ekoloji Meclisi, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ekiplerinin Kayapınar ilçesi Polatlar kavşağında yer alan 25-30 yıllık ağaçların yol genişletme çalışması kapsamasında sökülmek istendiğini bildiriyor.
“Ağaç sökümü Kürt halkının hafızasındaki trajik olayları hatırlatıyor”
Öz Diyarbakır Gazetesi’ne göre Ekoloji Derneği tarafından yapılan basın açıklamasında, belediyenin sivil toplumla diyalog kurmadan hareket ettiği vurgulandı. Özellikle sökülecek ağaçların üzerine atılan çarpı işaretlerinin bölge halkı için ağır bir sembolik anlam taşıdığı ifade edilen açıklamada, şu sözlere yer verildi:
“20-30 yıllık ağaçların işaretlenerek yerinden edilmesi, Kürt halkının hafızasındaki trajik olayları ve katliamları hatırlatmaktadır. Bu uygulama sadece ekolojik bir yıkım değil, aynı zamanda kentin tarihsel belleğine ve ruhuna yönelik bir saldırıdır.”
Belediye yetkilileri, ağaçların kesilmediğini ve uygun ekipmanlarla başka bir bölgeye nakledilmek üzere söküldüğünü savundu. Ancak çevre aktivistleri bu savunmaya bilimsel verilerle karşı çıkıyor. Aktivistler, belirli bir yaşa gelmiş ağaçların kök yapısının bu tür müdahalelerle geri dönülemez zarar gördüğünü ve sökülen ağaçların kuruma riskinin çok yüksek olduğunu belirtiyor.
güne bir ekokırım haberi ile başladık ne yazık ki. Büyükşehir belediyesi ve ilgili birimleri, ısrar ve itirazlarımıza, defalarca diyalog ve müzakere yoluyla görüşmeler yürütmemize rağmen, neye kime fayda sağlayacağı belirsiz bu yıkım girişimizi bizler asla kabul etmiyoruz. #amedpic.twitter.com/NNOk3cOa8C
Diyarbakır’daki doğa savunucuları ve yerel halk, projenin tamamen iptal edilmesini talep ediyor. Ekoloji Derneği, söküm işlemi durdurulana ve geri adım atılana kadar bölgedeki nöbet eylemlerine ve iş makinelerini engelleme çalışmalarına kararlılıkla devam edeceklerini duyurdu.
Konuya dair Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin açıklaması ise şu şekilde:
BASINA VE KAMUOYUNA
Bugün Fırat Bulvarı üzerinde yürütülen çalışmalara ilişkin kamuoyunda yer alan yanlış ve yanıltıcı bilgilerin düzeltilmesi amacıyla aşağıdaki bilgilendirmenin yapılması zaruri görülmüştür.
Kayapınar İlçesi Fırat Bulvarı’nda yaklaşık 20 yıl önce dönemin teknik imkânlarıyla gerçekleştirilen altyapı, üstyapı ve peyzaj düzenlemeleri; gelişen kent yapısı ve artan ihtiyaçlar karşısında yetersiz kalmaktadır. Mevcut durum, araç ve yaya trafiği açısından riskler oluşturmakta; yağmur suyu birikintileri ve yetersiz kanalizasyon altyapısı ise çevresel sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenlerle, söz konusu bulvarın yenilenmesi yönündeki talep halk nezdinde önemli bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi olarak, halkın taleplerini ve kentin güncel ihtiyaçlarını dikkate alma sorumluluğuyla; ekolojik dengeyi gözeten ve çağın gerekliliklerine uygun kapsamlı bir proje hazırlanmıştır. Proje kapsamında:
Yolun genişletilerek altı şeride çıkarılması,
Modern kaldırım düzenlemelerinin yapılması,
Bisiklet yolunun inşa edilmesi,
Yağmur suyu altyapısının yenilenmesi,
Aydınlatma sisteminin modernize edilmesi,
Kavşak düzenlemeleri ile orta refüj ve peyzaj çalışmalarının gerçekleştirilmesi planlanmıştır.
Proje sürecinde, bulvar üzerinde ikamet eden yurttaşlar, işletme sahipleri ve yolu aktif olarak kullanan yurttaşlarla tüm detaylar şeffaf bir şekilde paylaşılmış; bu kapsamda bin kişiyle yüz yüze anket çalışması yürütülmüştür. Yapılan halk oylamasında katılımcıların yüzde 96’sı projeye onay vermiştir.
Ayrıca proje hazırlık süreci; kentte faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri, ilgili paydaşlar ve ekoloji hareketleriyle paylaşılmış, çok sayıda toplantı gerçekleştirilmiştir. Bu toplantılar sonucunda farklı görüşler değerlendirilmiş, anlaşmazlıkların önemli bir kısmı karşılıklı mutabakatla giderilmiştir. İtiraz edilen hususlar hassasiyetle ele alınmış ve ilgili birimlere azami memnuniyetin sağlanması yönünde gerekli talimatlar verilmiştir.
Proje, herhangi bir dayatma ya da oldu bitti anlayışıyla değil; ortak akıl ve katılımcı bir süreçle şekillendirilmiştir. Söz konusu itiraz edilen konularda demokratik ve ekolojik kamuoyuyla aynı hassasiyet ve duyguyu taşıyor ve dikkate değer görüyoruz. Bu kapsamda yalnızca sınırlı sayıdaki ağaç, bilimsel ve uygun yöntemlerle yerinden alınarak uygun alanlarda yeniden toprakla buluşturulmuştur.
Kentin ihtiyaçlarını ve halkın iradesini esas alan bu çalışmaya yönelik gerçek dışı değerlendirmelerin kamuoyunu yanıltmaması adına, doğru bilgilendirme sorumluluğumuzu bir kez daha yineliyoruz.
Kurucusu olduğu dans grubu Shaden Dans Topluluğu, 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nde “Tüyler” adıyla bir dans gösterisi sunan Filistinli dans sanatçısı Shaden Abu Elasal, Kürtlerin kültürlerine olan bağlılığından çok etkilendiğini belirtti. Abu Elasal’ın dans gösterisi, iktidarın beden ve kimlik üzerindeki etkilerini sorguluyor.
Shaden Dans Topluluğu’nun “Tüyler” dans gösterisinden, Foto: Amed Theater Fest
Diyarbakır’da bu sene düzenlenen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nin teması “Barış İçin Diyalog” olarak belirlendi. Belediyenin bünyesinde çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Şehir Tiyatrosu öncülüğünde gerçekleşen festival, 22 Nisan günü bir resepsiyonla başladı.
2 Mayıs tarihine kadar yani 10 gün sürece olan festivalde 19 ülkeden tiyatro topluluklarının katılımıyla pek çok tiyatro oyunu ve dans gösterimi seyirciyle buluşacak. Tiyatro ile ilgili çeşitli panel ve atölyeler düzenlenecek.
Sudan, Ukrayna, Suriye, Kürdistan Bölgesi gibi ülkelerin yanı sıra Filistin’den de Shaden Dans Topluluğu festivale katılan gruplar ve sanatçılar arasında yer alıyor. 25 Nisan tarihinde Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluşan ekibin projesinin adı “Feathers” (Tüyler).
Tanıtım bülteninde “Bilincimiz oluştuğunda, gerçekte ne kadar özgür olduğumuzu ve iktidarın pençesinden asla kurtulup kurtulamayacağımızı bilmediğimizi fark ederiz. Tüyler, iktidarın kimliğimizi nasıl şekillendirdiğini, güzellik ve iyilik algımızı nasıl etkilediğini ve bir insanı sevgiden nefrete nasıl sürüklediğini araştırıyor. Tüyler’de dört varlık bir araya gelir ve insan etkileşiminin karmaşıklığını ve yaşamlarını şekillendiren iktidar güçlerini ortaya koyan sahnelerde iç içe geçerler. Bu, biri baskın, diğeri itaatkar olan iki varlık arasındaki bir aşk hikayesinde somutlaşır. İtaatkar varlık, kendisinin ne olduğunu fark etmez” sözleriyle tanıtılan dans gösterisini, Filistin’de kadın bir dansçı olmayı ve festivali dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, topluluğun kurucusu Shahdan Ebu ile Niha+ için konuştu.
Merhaba Ms. Shaden. Amed’e hoş geldin. Filistinli bir koreograf ve dansçı olarak Uluslararası Tiyatro Festivalimize hoş geldin. Öncelikle şunu sormak istiyorum, Shaden Abu Elasal kimdir ve Shaden Dans Topluluğu nedir? Bize biraz kendinden bahseder misin?
Öncelikle burada olduğum için mutluyum, bu röportaj için teşekkürler Serhat. Ben Shaden Abu Elasal. Nasıra’da doğdum, Filistin’in kuzeyinde. Dans eğitimimi Kudüs’teki Müzik ve Dans Akademisi’nde tamamladım. Sonra Nasıra’ya geri döndüm ve dans üzerine projeler, eğitim programları kurmaya başladım. Bunun yanı sıra bağımsız bir koreograf olarak kendi eserlerimi üretmeye başladım. Yani bir yandan dans, bale ve çağdaş dans üzerine yoğunlaşan bir eğitim yolu, diğer yanda ise bir koreograf olarak kendimi geliştirme süreci vardı. 2016 yılında Nasıra’da 14-18 yaş arası gençler için bale ve çağdaş dans topluluğunu kurdum; orada dansı kendimizi, dünyayı ve karmaşık gerçekliğimizi anlamak için bir araç olarak kullandık. Teknik eğitimin yanı sıra, bedeni bir eğitim aracı olarak araştırdık. 2019’da ise Shaden Dans Topluluğu’nu kurdum. Bir dansçı olarak birçok projede yer alıp kendi eserlerimi sergiledikten sonra, artık sadece bir koreograf olmaya ve sahnede değil, sahne arkasında üretmeye karar verdim. Buna 2019’da başladım; toplulukta Filistinli dansçıların yanı sıra dünyanın dört bir yanından dansçılar var.
Soldan Sağa: Serhat Kural, Shaden Abu Elasal, Rugeş Kırıcı
“Filistin acı çekerken, sesimin güç çıkmasını istedim”
Filistin’de bir dansçı ve aynı zamanda bir kadın olmak ne demek? Bu konuda nasıl bir yolculuğun oldu?
1948 Nekbe’sinden bu yana uzun yıllardır baskı altında olan bir toplumda, Nekbe’nin üçüncü kuşağı olarak ve çok “sıcak” bir bölgede yaşayan bir Filistinli olarak… Çok zor, karmaşık ve güç bir durum bu. Her gün süren bir acı gibi. Bir kadın ve bir insan olarak benimsediğim değerlerin, beni ben yapan şeyleri oluşturduğunu söylemek istiyorum. Siyasi ve sosyal olarak çok aktif bir aileden geliyorum. Bu yüzden adalet, eşitlik ve insana saygı kavramları kimliğimin çok güçlü bir parçasıydı. Çocukluğumdan beri yaşadığımız dünya hakkında, kendim hakkında, bu durumda ne yapabileceğim ve etkimin ne olduğu hakkında kendime sorular soruyordum. Bunca yıl Filistinlilerin çektiği acıları görürken, sesimin olduğundan daha gür çıkmasını sağlayabilir miyim?
Bunu çok iyi anlayabiliyorum çünkü bizim hikayemiz de az çok Kürt dansçıların hikayesi de sizinkiyle aynı. Seninle ve grubunla tanıştığımda, performansınızı izlediğimde bir yanım çok mutlu oldu. Diğer yanım ise çok hassaslaştı çünkü panelinizi dinlediğimde, iktidarın bedeni nasıl etkileyebileceği üzerine bir koreografi oluşturduğunu söylemiştin. Birçok eser de bununla ilgili; çünkü denge değişkendir ve daha özgür olmak için kararlarımızı başkalarına bırakmak zorunda değiliz. Seni bu yüzden çok ama çok iyi anlayabiliyorum. Projeniz hakkında biraz bilgi verebilir misin, bize ne anlatmak istediniz?
Evet, bu aslında kim olduğumun, bu gerçeklik içinde bir insan olarak nasıl var olduğumun ve aynı zamanda hayatımdaki devrimci yanımın bir birleşimi. Genelde her şeyde farklı, yeni ve benzersiz olanı ararım. Bu yüzden sanatımda kurban olmak istemiyorum; ne gerçek hayatta ne de sanatımda. Dünyaya bir mesajı olan biriyle, yeni bir şeyler arayan bir sanatçı olmanın kombinasyonunu arıyorum. Otoritenin sanatımın nasıl olacağına karar vermesini istemiyorum. Gerçekliği kopyalamama konusunda çok hassasım. Gerçekliği alıyorum, onu kazmaya ve yeni bir şey yaratmaya başlıyorum. En büyük mutluluğum stüdyoya girip araştırmaya başladığım ve o anda daha önce görmediğim farklı bir şeyin yaratıldığı andır. Sanatın bana verdiği bu şaşkınlık hissi beni güçlü hissettiriyor ve bu güç, bu coğrafyada hayatta kalmamı sağlıyor. Yaratırken gücümü hissediyorum. Başkalarının benden istediği gibi değil, kendi istediğim gibi yaratırken gücümü hissediyorum. Bu, bir kadın, bir insan ve bir sanatçı olarak kim olduğumun birleşimidir. Umarım beni anlamışsınızdır.
“Kendimden bahsetmek benim için zor”
Bir sanatçı olarak Filistin’de yaşayan kadınlara cesaret verdiğini düşünüyor musun?
Bilmiyorum. Bildiğim tek şey…
Bu konuyu biraz açmak istiyorum; belki sana yardımcı olur. Eserlerinle ilgili iki video izledim, çok etkileyiciydi. İçinde birçok kadın dansçı gördüm, sanırım grubunuzda çok fazla kadın var. Sen bir şey yaratıyorsun ve onlar da seninle bir şeyler yapma fırsatı buluyor. Hem bir koreograf hem de bir kadın lider gibisin. Bu yüzden bunu sordum.
Kendimden bir lider olarak bahsetmek benim için zor. Çevremdeki insanları, daha önce yapılmamış bir şeyi yapabilecekleri konusunda olumlu yönde etkileyebildiğimi söyleyebilirim. Eğer araçları varsa, ısrar ederlerse, kendilerine inanırlarsa ve çok çalışırlarsa, sanırım onlar için bir örnek teşkil edebilirim. Çünkü bir Arap kadını olarak Dans Akademisi’nde okuyan ilk kişiydim. O zamanlar toplumumuzda “çağdaş dans” kelimesi yaygın değildi. Ama bu adımı attım çünkü bunu yapmak istiyordum. Geri dönüp orada bir şeyler yaratmak… Benim performanslarım sadece güzel görünen “şovlar” değil. Benim performansım farklıdır, yüzeysel değildir ve bunda ısrarcıyım. Ayrıca teknik ve sanatsal olarak çok yüksek düzeyde iyi bir okul kurmayı başardım. Bu yüzden, eğitim verdiğim ve bu grupta dans eden bu kadın öğrencilerin dünyayı, toplumun görmemizi istediği yerden farklı gördüklerini umuyorum. Bazılarının dansa devam etmesi ve şimdi koreograf olarak kendi yollarını çizmeleri beni mutlu ediyor. Umarım üzerlerinde olumlu bir etkim olmuştur.
Foto: Amed Theater Fest
“Festival çok güçlü”
Bu kadınlar için bir örnek olacağından eminim. Amed’deki deneyiminden konuşmak istiyorum. Amed ve performansınız hakkında neler hissediyorsun? Seyirci eserinizi nasıl karşıladı, eleştiriler nasıldı? Bu deneyimi bizimle paylaşır mısın?
Öncelikle, bu festival fikri panelleriyle ve performanslarıyla gerçekten çok güçlü ve önemli. Çünkü her zaman sesimizi kısmaya, bizi susturmaya yönelik bir çaba var. Bu festivalde, baskı altındaki insanlara ayağa kalkma, kendilerini ifade etme ve bu yerin sahip olduğu tüm o güzellikle kendilerini anlatma gücü veriliyor. İnsanlar çok nazik, çok cömert. Birçok festivale gittim ama bir kadının yönettiği bir festivalde olmak farklı, bunu söylemeliyim. Kendine has bir ruhu var. Kürt halkının kültürlerine olan bağlılığına, kendilerini sanatla ifade etme konusundaki ısrarlarına gerçekten hayran kaldım. Kültürlerini kaybetmiyorlar. Açılışı gördüğümde “Vay canına” dedim. İnsanların burada birbirine ne kadar bağlı olduğunu görüyorum. Kadın belediye başkanı figürü de çok benzersiz bir şey. Sanırım bundan öğreneceğim şeyler var.
Son sorum. Filistin toplumuna derin bir saygı duyduğumu söylemek istiyorum. Her zaman yanınızdayız. Koşulların çok zor olduğunu biliyorum. Ama dediğim gibi, birbirimize benziyoruz. Umarım Filistin yakında özgür olacak. Son olarak, bir çağdaş dansçı olarak Filistin’deki izleyiciyle nasıl bir ilişkin var?
Daha önce de söylediğim gibi, bu hem Nasıra hem Filistin’in kuzeyi hem de Batı Şeria için yeni bir şey. Ama insanlar meraklı. Performanslarımıza geliyorlar ve sorular soruyorlar. Bazen “anlamıyoruz” deseler de, iyi olan taraf şu ki insanlarla konuşuyoruz, bir diyalog kuruluyor. Son eserimiz olan Feathers (Tüyler), daha net bir dramaya ve karakterlere sahip olduğu için seyirci onunla önceki daha soyut çalışmalarıma göre daha fazla etkileşim kurdu. Bu tür eserlerin insanları size yakınlaştırdığını düşünüyorum. Bazen bu tarz performanslardan korkuyorlar çünkü onları analiz edecek araçlara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Ama onlara gidip konuştuğunuzda, açıkladığınızda ve “Sorun değil, bunu istediğiniz yere çekebilirsiniz” dediğinizde insanlar rahatlıyor. Rahatladıklarında hayal güçleri çalışıyor. Bu yüzden bir izleyici kitlemiz olduğu için mutluyum. Çok büyük değil ama giderek büyüyen bir kitle var.
Kesinlikle. Çok iyi anlıyorum çünkü biz de aynı süreçteyiz. İzleyici için daha anlaşılır olma yolunda aynı şekilde ilerliyoruz. Ama bir yanımız da daha soyut olmak istiyor. Bu bizim kaderimiz demek istemiyorum ama seyirciyle yakınlaşmak için bir dengeye ihtiyacımız var.
Kesinlikle. Ve seyircinin “üstünde” olmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü işimiz sahnede var oluyor ve bu seyirci olmadan bizim için hiçbir anlamı yok. Sanatçı olarak kendine sadık kalmakla seyircine sadık kalmak arasındaki o kombinasyon… Sanatsal vizyonumuzdan ödün vermeden bu dengeyi bulmalıyız.
Diyarbakır’da çeşitli baskılara maruz kalarak yıllarca çalışmış gazetecilerden olan Veysi Polat, Öznur Değer, Murat Bayram ve Faruk Balıkçı; Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın sınırlarını ve zorluklarını değerlendirdi.
Kaynak: Dicle Fırat Gazeteciler Derneği
140journos’un Narin Güran cinayeti ile ilgili olarak hazırlamış olduğu “Şeytantepe” adlı belgeseli, beraberinde Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın ne anlama geldiğine dair eski bir tartışmayı alevlendirdi.
Diyarbakır ve bölge genelinde 1990’lı yıllar boyunca, gazeteciler “faili meçhul” cinayetlere kurban gitti, gözaltına alınıp işkence gördü ve tutuklandı, gazetelerin dağıtımının yasaklandı. 2000’li yıllara geldiğimizde “faili meçhul” cinayetler artık eskisi gibi uygulanan bir yöntem değil iken, bu sefer yargı ve kolluk kuvvetleri eliyle gazetecilerin sahada haber yapmaları zorlaştırıldı, tutuklamalar, sürgüne zorlamalar, ev hapisleriyle gazeteciler mesleklerinden uzak kaldı, gazeteler, tv kanalları, radyolar ve internet siteleri kapatıldı, yüzlerce gazeteci işsiz kaldı. Yıllardır bu bölgede haber yapan gazeteciler, yaşadıkları zorlukları ve sahada var olmanın bedelini anlattı.
Veysi Polat:Sahadaki gerçeklik serttir
Veysi Polat 1991 yılında Diyarbakır’da gazetecilik yapmaya başladı. Aynı zamanda dayısı olan Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir ile birlikte silahlı saldırıya uğradı. 1992 yılında İstanbul’a gidip mesleğini orada devam ettirmek zorunda kaldı. Uzun yıllar Özgür Gündem geleneğinden gelen basın kuruluşlarında çalışan Polat, 21 yıl sonra Diyarbakır’a dönerek Aborî adlı bir yerel haber mecrası kurdu.
Diyarbakır’daki güvenlik politikaları, yargı süreçleri, toplumsal hassasiyetler ve yerel dinamiklerin gazetecinin hareket alanını ciddi biçimde sınırladığını belirten Polat, hem sahadaki gerçekliğin sert olduğunu hem de o gerçekliği aktarma alanının dar olduğunu söyledi. Kürt meselesinin doğrudan etkilediği bir şehirde gazetecilik yapmanın her haberin birkaç kez düşünülmesini, her cümlenin tartılmasını gerektirdiğini belirterek “Sadece yazdığınız değil yazmadığınız da bir sorumluluk haline geliyor” dedi.
Diyarbakır’da gazetecilik yapmak ile batı illerinde gazetecilik yapmak arasındaki farkı, “mesleğin ağırlığı” üzerinden anlatan Veysi Polat, 21 yıl sonra İstanbul’dan Diyarbakır’a döndüğünde coğrafya değiştiğinde gazeteciliğin anlamının, riskinin ve yükünün değiştiğini gördüğünü belirtti.
Yerelden gelen haber nasıl başka bir habere dönüştürülür?
Yerelden merkeze taşınan bilginin çoğu zaman ya eksildiğini ya da dönüştüğünü düşündüğünü aktaran Polat, bu dönüşümün çoğu zaman politik, kurumsal ve ideolojik süzgeçlerden geçtiğini vurguladı:
“Özellikle merkez medyada, kurumların iktidarla kurduğu ilişkiyi zedelememe refleksi, haberi olduğu gibi aktarmanın önüne geçebiliyor. Bu da ya açık bir sansüre ya da daha sofistike bir ‘perdeleme’ye yol açıyor. Sonuçta ortaya çıkan metin, olayın kendisini değil, merkezin görmek istediği versiyonunu yansıtabiliyor.”
1990’lı yıllarda yaşanan bir örneği anlatan Polat, “Cizre’de kırsalda çobanlık yapan bir yurttaşın, güvenlik güçlerinin operasyonunda öldürülmesi haberi, merkeze ulaştığında bambaşka bir kimliğe büründürülüyor ve ‘operasyonda etkisiz hale getirilen bir PKK’li’ olarak servis ediliyor. Oysa sahadan gelen bilgi ve fotoğraflar gerçeğin çok daha çıplak ve sarsıcı olduğunu gösteriyor. Ayaklarından panzer aracına bağlanarak sürüklenen bir insanın görüntüsü bir hakikat belgesidir. Ama o kare, merkezin kurduğu anlatıya uymadığı için yok sayılıyor. Bizim o dönem bunu ‘İnsanlık sürükleniyor’ manşetiyle vermemiz, aslında gerçeği olduğu gibi göstermekti” dedi.
Kaynak: X/@Code644
Yerelde hakikatin daha çıplak ve daha doğrudan yaşandığını anlatan Polat, merkez basının ise çoğu zaman bu sertliği törpülediğini, kimi zaman ise tamamen görünmez kıldığını belirtti.
Narin Güran vakası: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak
Narin Güran gibi davaların nasıl haberleştirildiğinin, olayın geçtiği coğrafyayı, haberin dilini ve çerçevesini doğrudan etkilediğini aktaran Polat, “Eğer benzer bir olay İstanbul’da yaşansaydı muhtemelen haber akışı daha kurumsal, daha mesafeli ve daha kontrollü ilerlerdi” dedi.
Büyük şehirlerde medya kuruluşlarının merkezlerinin editöryal denetim mekanizmalarının ve farklı kaynaklara erişim imkanının daha güçlü olduğunu ve bilgi teyit süreçlerinin hızlandığını belirten Polat, Diyarbakır gibi politik ve toplumsal hassasiyetlerin yoğun olduğu bir yerde ise sürecin daha farklı işlediğini aktardı:
“İlk günlerde masum bir kayıp çocuk vakası olarak başlayan haberlerin, kısa sürede farklı iddialar, karanlık bağlantılar ve servis edilen bilgilerle başka bir boyuta evrildiğini gördük. Özellikle kolluk ve yargı kaynaklı bazı bilgi ve belgelerin belirli medya organlarına sızdırılması, gazetecilik refleksinden çok ilişki ağlarının belirleyici olduğu bir tabloyu ortaya çıkardı.”
Bu noktada iki temel sorunun öne çıktığını anlatan Polat, “Birincisi, gazetecinin haber kaynağıyla kurduğu ilişkinin sağlıklı bir mesafede olmaması, haberi sorgulamak yerine aktarmaya dayalı bir pratiği güçlendiriyor. Bu da gazeteciyi bir bilginin taşıyıcısı değil, üreticisi haline getirebiliyor. İkincisi ise bilgi kirliliği ve yönlendirme. Özellikle hassas davalarda parça parça servis edilen bilgiler, kamuoyunu aydınlatmaktan çok yönlendirmeye hizmet edebiliyor. Bu da toplumda ciddi bir algı karmaşası yaratıyor” dedi.
Diyarbakır’daki hem politik atmosfer hem de kaynak yapısının bu tür müdahalelere daha açık bir zemin oluşturabildiğini söyleyen Polat, meselenin yine gazeteciliğin temel ilkesine dayandığına vurgu yaptı: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak.
“Gazetecilik bir hayatta kalma mücadelesiydi”
90’lar ve 2000’lerin başındaki koşullar ile bugünü kıyaslayan gazeteci Polat, Diyarbakır’ın Kürt meselesinin en sert yaşandığı dönemlerde olağanüstü bir atmosferin içinde olduğunu aktardı. 1990’ların başında insan haklarının askıya alındığı ve yaşamın değersizleştirildiği bir süreç yaşandığını söyleyen Polat, o dönemde gazeteciliğin sadece bir meslek değil bir hayatta kalma mücadelesi olduğunu anlattı:
“İnsanlar güpegündüz enselerinden vuruluyor, köyler yakılıyor, zorunlu göçler yaşanıyor, gözaltında kayıplar ve işkenceler gündelik hayatın parçası haline geliyordu. Böylesi bir ortamda gazetecilik yapmak gerçekten ‘ateşten gömlek’ giymekti. 8 Haziran 1992’de, dayım olan gazeteci Hafız Akdemir ile birlikte evden gazete bürosuna giderken silahlı saldırıya uğramamız ve onun yaşamını yitirmesi, o dönemin nasıl bir karanlığa sahip olduğunu anlatmaya yeter.”
O yıllarda gazetecilerin sokak ortasında katledilebildiklerini söyleyen Polat, bugünden bakıldığında en temel farklardan biri artık o ölçekte ve o açıklıkta bir fiziksel yok etme pratiği olmadığını söyledi. Bugün, 1990’larda mümkün olmayan bazı şeylerin olduğunu aktaran Polat, “Dijital medya sayesinde haber çok daha hızlı yayılabiliyor, alternatif mecralar üzerinden sesini duyurma imkanı doğuyor. Bir haberin tamamen karartılması eskisi kadar kolay değil” dedi.
Gazetecilik artık daha çok denetlenen bir meslek
Fakat bu durumun baskıyı ortadan kaldırmadığını, sadece yöntemin değiştiğini ve gazeteciliğin bugün daha farklı araçlarla sınırlandırıldığını da anlattı:
“Sahada haber takibi yaparken engellemeler, gözaltılar, açılan davalar, uzun yargı süreçleri, dijital alanda erişim engelleri ve sosyal medya üzerinden yürütülen baskılar öne çıkıyor. Doğrudan şiddetin yerini, daha ‘hukuki’ ve ‘idari’ görünen ama etkisi azımsanmayacak bir denetim mekanizması almış durumda. Bugün gazetecilik bir yandan daha hızlı ve daha erişilebilirken diğer yandan daha fazla izlenen, daha kolay hedef haline getirilebilen bir meslek.”
Öznur Değer: Diyarbakır, yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir kent
Öznur Değer, bir kadın gazeteci olarak ilk kez gazeteciliğe 6 yıl önce Diyarbakır’da başladı. Onun için Diyarbakır’da gazetecilik yapmak, özel savaş politikalarının ve 90’lardan bu yana devlet baskısının merkezi olan Diyarbakır’ın her karışından yeni bir öykü çıkarmak demek.
Gazeteci Öznur Değer. Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
Diyarbakır’ın uyuşturucudan fuhuşa, asimilasyondan ahlaki çürümeye kadar siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak kent sosyolojisinin değiştirilmek istendiği bir yer olduğunu söyleyen Değer, aynı zamanda Kürt meselesinin sonuçlarının en ağır haliyle vücut bulduğu bir yer olduğunu da belirtiyor:
“Sokakta kağıt toplayan çocuklardan, barış diye haykıran Barış Annelerine, hapishane önlerinde yakınlarını bekleyen ailelerden çocuklarının kemiklerini arayan annelere, mezarları tahrip edilmesin diye çocuklarının mezarı başında nöbet tutan annelerden alanda “Jin, jiyan, azadî” diye haykırdığı için tutuklanan kadınlara kadar her anlamıyla öteki ama politik bir yer Amed.”
“Polisin en çok engellediği gazeteciler, kadın gazeteciler”
Diyarbakır’da kadın gazeteci olmak, Değer için aslında korku duvarlarının cesur kalemlerle aşılması anlamına geliyor:
“90’larda birçok arkadaşımız sadece hakikati duyurduğu için katledilirken, öte yandan yakın tarihte Nagihan Akarsel Süleymaniye’de, Cihan Bilgin Rojava’da hakikatte ısrar ettikleri için katledilirken bizler emniyet, adliye ve hapishane arasında adeta mekik dokuyoruz. Bir yanıyla özel savaşın en çok etkilediği kadınlara dair yaptığımız haberler ile özel savaşın boyutlarını gözler önüne sererken, öte yandan yaptığımız haberler nedeniyle soruşturuluyor ve yargılanıyoruz.”
Kendisi dahil birçok kadın gazetecinin açığa çıkardığı haberler dolayısıyla yargılandığını ve tutuklandığını vurgulayan Değer, birçok kısıtlamaya da maruz kaldıklarını söyledi:
“Dünyaya örnek teşkil eden ajansımız JINNEWS de bir kadın haber ajansı olarak defalarca BTK tarafından erişime engellendi ve dijital medya hesapları kapatıldı.”
Değer, aynı zamanda sahada erilleşen basın diline karşı kadın gazeteciler olarak diğer gazetecilerle çetin bir mücadele içinde yer aldıklarını ve sahada polisin en çok engellediği gazetecilerin yine kadın gazeteciler olduğunu belirtti.
2024 yılında gazetecilere saldırı. Kaynak: MLSA
Ankara’da da bir süre gazeteci olarak çalıştığını aktaran Değer, Ankara’nın Diyarbakır’da üretilen politikaların kararlarının alındığı bir yer olduğunu anlattı:
“Hem Amed’te bir halkın hafızasını, belleğini, değerlerini ve bunları korumak için verilen mücadeleyi gördüm hem de Ankara’da burada üretilen politikaların kararlarının alındığını gördüm. Benim için bir kent kaderi yazan (talimatı veren) bir kent ise yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir yerdeydi.”
“MKG kadın gazetecilerin emeğini görünür kılıyor“
Kürt ve politik insanların yoğun yaşadığı bir kent olan Diyarbakır’da kadın gazeteciler için en büyük dayanışma ağının Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) olduğunu söyledi:
“Kadın gazetecilerin yaşadığı zorlukları, baskıları ve sorunları mercek altına aldığı gibi buna dair aylık rapor hazırlayan MKG, aynı zamanda basında kadın dilinin oluşmasına ve öteki kılınmak istenen kadın gazetecilerin emeğini görünür kılmaya da çalışıyor. Bu anlamda kadının sesini, rengini var kılarak yaşadıklarını dayanışmaya döküyor ve kadın gazetecilerin örgütlü mücadelesini örüyor.”
Narin Güran olayının ise özel savaşın doğurduğu sosyolojik çürümenin bir sonucu olarak magazinal bir diziye dönüştüğünü gördüklerini belirten Değer, “Narin’in nasıl ve kim tarafından katledildiğinin açığa çıkmasından ziyade, özellikle dışardan gelen çok sayıda gazeteci Narin’in annesi ile amcası arasındaki ‘yasak aşk’ iddialarını öne sürerek olayı hakikati perdeleyen bir boyuta evirdi” dedi.
Değer, aynı durumun İstanbul’da yaşanması durumunda bir çocuğun kim tarafından katledildiği bir sır perdesi olarak kalmayacağını, yargının ise daha farklı ve çözümleyici bir tutum sergileyeceğini anlattı:
“Durumun Kürdistan’da yaşanmasının ve siyasi arka planının olmasının etkileri fazla. Nitekim Garip Ensarioğlu’nun olayın ilk günlerinde olayı ve olası failleri aklayan sözleri hala hafızalardaki tazeliğini koruyor. Amed’te gece gündüz magazin üretme peşinde koşan medya, İstanbul’da çocuğun faillerine odaklanırdı. Burada tarihsel, kültürel, aşiretsel etkenler ön planda tutularak birçok veri çarpıtıldı. Oysa olayın en başından toplumsal bir sorun olarak ele alınıp hakikatin ve arka plandaki tüm güç ve unsurların üzerine gidilmesi gerekirdi.”
Değer, gazetecilerin tarihsel sorumluluk ve vicdani yükümlülükler taşıdığını belirterek tek yolun hakikati korkusuzca haykırmaktan geçtiğini söyledi.
Murat Bayram: Diyarbakır’da sadece gazetecilerle ilgilenen özel bir polis grubu var
Murat Bayram 2010 yılında gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar hem Kürdistan Bölgeselinden yayın yapan medya kuruluşlarına hem de uluslararası medya için çalışan Bayram, şimdilerde Diyarbakır’da hem gazeteciler için eğitim veren hem de haber üreten Botan International’in yöneticiliğini yapıyor.
Gazeteci Murat Bayram
Bayram’a göre Diyarbakır’da mesleği icra etmek, ister istemez bir politik kimlik edinmek demek:
“Toplumsal, dini inanç ve diğer gruplar arasında da direkt senin bir propaganda aracı olduğun kabulüyle başlıyor. Hem Kürtler seni çok partizan kabul ediyor hem de hükümet. Ve seni potansiyel propaganda aracı veya terörist olarak algılayabiliyor.”
Bir süre İstanbul’da da çalışmış olan Bayram, İstanbul’da haber takibi sırasında kalabalığın arasına karışılabildiğini belirtti. Diyarbakır’da ise sadece gazetecilerle ilgilenen, her basın açıklamasına giden, gazetecilerin fotoğraflarını çeken, onları ismen bilen, nereye çalıştığını bilen, hangi haberleri yaptığını bilen bir polis grubu olduğunu ve baskının daha yoğun olduğunu kaydetti:
“Ben 2010’da ilk gazeteciliğe başladığım zamanlarda bir habere 40-50 kişi gidiyorduk. Çok fazla gazeteci olunca çok fazla göze batmıyordunuz. Şimdi bir basın açıklamasına gittiğimizde 3-5 kamera gelmiş oluyor. Herkes işlerini sosyal medyadan ve ajanslardan haber toplayarak hallediyor. Bu da var olan baskıyı daha net hissetmeye sebep oluyor” dedi.
“Basın İlan Kurumu Kürtçe dilini desteklemiyor”
Türkiye’de Kürtçe medyanın yapısı ve yaşanan sorunlarla ilgili raporlar da hazırlayan belirten Bayram, Türkiye’de 20 milyondan fazla Kürt nüfusu olduğunu ve Kürtçe günlük yayın yapan sadece bir haber ajansı ile sadece dört web sitesi olduğunu söyledi. Bayram Diyarbakır’da 2015-2016’daki çözüm süreci bitmeden önce sadece Kürtçe program yapan 9 televizyon kanalının bulunduğunu ve en az 4’ünün sadece Kürtçe yayın yaptığını kaydederek, şu anda ise Diyarbakır’da Kürtçe yayıncılık yapanın Zarok TV ve bir yerel gazete olduğunu aktardı. TRT’nin Diyarbakır’da 40’tan fazla medya temsilciliği ile en büyük temsilciliğe sahip olduğunu söyleyen Murat Bayram, “TRT’nin olması anlaşılır bir şey, anlaşılır olmayan şey sadece TRT’nin olması. Sadece Kürtçe haber programı yapan tek televizyonun devletin televizyonu olması” dedi.
Basın İlan Kurumu’nun yerel medyanın en büyük sponsoru olduğunu fakat yerel gazetelerin tamamının sadece Türkçe olduğunu dile getiren Bayram, bunun sebebinin Basın İlan Kurumu yayıncılıkta desteklediği diller arasında Kürtçenin olmaması olduğunu söyledi.
“Bir Kürtçe medya kurumunun ayakta kalması için ekonomik bir kaynağının olması lazım” diyen Bayram’ın aktardıklarına göre Türkiye’de Google reklamları Kürtçe’yi desteklemiyor ve Kürt medyası Basın İlan Kurumu’ndan ödeme alamıyor:
“Devletin bizzat bizim vergilerimizle yayınladığı ilanları alamıyorsunuz Kürtçe olunca. Kürtçe podcast’ler Türkçe podcast’ler arasında diziliyordu. Kürtçe müzik hala Türkçe müzik kategorisinde değerlendiriliyor.”
Kürtçe içerik üretmek sanki gönüllülük işiymişçesine değersizleştirildiğini belirten Bayram bunu şöyle ifade ediyor: “Kürtçe medyanın muhabirleri kiradan, yemek ücretinden, araç ücretinden muaf tutulmuyorlar. Ama emek verirken emek ücretinden muaf tutuluyorlar.”
Faruk Balıkçı:Yerelde bu işin mutfağındasın
Gazeteci Faruk Balıkçı. Kaynak: bianet
Faruk Balıkçı Anadolu Ajansı’nda başladığı gazetecilik hayatında, Milliyet ve Hürriyet gazeteleri ile IMC TV ve Doğan Haber ajansı gibi medya organlarının Diyarbakır’da temsilciliğini yapmış bir isim. Uzun yıllardır hem ulusal hem de yerel medya kuruluşlarında çalışan gazeteci Balıkçı Diyarbakır’ın gazetecilik açısından bölgenin merkezi durumunda olduğunu belirterek, hem Irak’ta hem Suriye’de olan savaşların etkisiyle hem de geçmişten beri yaşanan çatışma ortamının etkisiyle Diyarbakır gazetecilerinin bir anlamda ‘savaş muhalefetini’ yaptığını söyledi:
“Merkezi konumu nedeniyle ve daha çok Türkiye’nin önceliğinde olan haberlerin olduğu bir yer olması dolayısıyla gazeteciler sadece lokal gazetecilik yapmıyorlar. Aynı anda uluslararası gazetecilik de yapıyorlar. Bu da buradaki gazetecileri daha etkinleşen bir duruma getiriyor.”
Daha önce ana akım medyada da çalıştığını belirten Balıkçı, ulusal gazetenin ve yerel gazetelerin okuyucu kitlesi ve etkilediği alanın değiştiğini anlattı:
“Yerelde olan bir sorunu, olumsuzluğu dile getirdiğin zaman ikinci gün yetkililer bunu dikkate alarak o olumsuzluğu düzeltiyorlar. Bu yerel için önemli bir şey, gazetecilik açısından da insanı mutlu ediyor. Ulusal gazetede daha çok geneli ilgilendiren haber yaptığınız için daha kısıtlı habere ulaşmak zorunda kalıyorsun. Ama yereldeki bir gazeteciysen yerelde veya bölgede yaşanan birçok sorunu dile getirmek için daha fazla bir faaliyet göstermek zorundasın.”
Balıkçı, yerelin sorunlarıyla ilgili haberler yapan bir yerel gazetecinin aynı zamanda yapılan eksiklikleri dile getirerek bir çeşit denetleme görevi gördüğünü belirtti.
Daha genele hitap eden bir medyada çalışan bir gazetecinin sadece haber yaptığını, haberi biçimlendirenlerin ise İstanbul gibi merkezler olduğunu anlatan Balıkçı, “Yerelde öyle değil. Yerelde bu işin mutfağındasın. Gördüğün şeyi, istediğin biçimde yazabiliyorsun ve verebiliyorsun. Senin haberine dokunan başka bir şey olmuyor” dedi.
“Bu bakımdan yerel daha çok alternatif sağlıyor. Yerelde daha özgürsün çünkü bu işin mutfağındasın.”