sosyolog suna yılmaz değerlendirdi

“Yeni bir kentsel politika için geçmiş deneyimler eleştirel ele alınmalı”

Diyarbakır’daki kentleşme olgusunu tarihsel gelişme seyri üzerinde ele alan sosyolog Suna Yılmaz, “Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum” diyor.

Suna Yılmaz

Cumhuriyet tarihi boyunca hem yeni oluşturulan Türkçü kimliğin önemli uygulama merkezlerinden biri hem de Kürtlerin ‘başkent’ olarak tariflediği kent olan Diyarbakır ve kentleşme olgusunu ele alan sosyolog Suna Yılmaz’ın tez çalışması, bir kitap olarak yayınlandı. Dipnot Yayınları tarafından basılan kitabın ismi “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim”.

Diyarbakır’ın tarihsel gelişimini ele aldığı bölümle başlayan kitapta, Yılmaz savaş, göç, istila ve el koyarak birikim süreçleri ekseninde kentleşme olgusunu ele alıyor.

Cumhuriyet için Diyarbakır kentinin Türkleştirme pratiğini hayata geçireceği önemli bir merkez olduğunu ifade eden Yılmaz, Kürt siyasi hareketinin de kente biçtiği önemi ve bunun için geliştirdiği yerel ve merkezi politikaları değerlendiriyor.

Yılmaz, Kürt hareketinin belediyecilik deneyimini eleştirel bir pencereden ele alıyor ve bu haliyle bir alternatif olmadığını iddia ediyor.

“Kürtler için ‘başkent’: Diyarbakır”

Diyarbakır’ın kentleşmesini, tarihsel pencereden yola çıkarak günümüze kadarki gelişmesini ele alan “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim” adıyla kitabınız yayınlandı. Hem tarihsel hem de güncel kent yapısını ve gelişimini ele alıyorsunuz bu kitapta. Yakın dönemi esas alırsak, Diyarbakır’ı nasıl bir kent olarak tanımlarsınız?

Yakın dönemi tanımlamak için öncelikle geçmişten bugüne kısa bir yolculuğa çıkmak gerekiyor. Sosyal bilimci olarak kentle olan bağım bir şekilde beni sosyoloji ile arkeoloji biliminin arkadaşlığına götürmüştür. Diyarbakır’a bakınca özellikle kalkan şeklini alan surlarla kaplı olan şehir çok katmanlı yapısıyla karşımızda durur. Öncelikle coğrafi koşulların bölgedeki tüm toplumsal yapının fiziki alt yapısını oluşturduğunu diyebiliriz. Kürt kentleri verimli ovalar, sıra dağlar, çok geniş bölgeyi suyu ile bereketlendiren akarsularla bezeli bir bölge. İlk uygarlıkların bu topraklarda maya tutmuş olması coğrafi koşulların kolaylaştırıcı etkisidir diyebiliriz. Kent sosyolojisi alanında araştırma yapan herkes bir şekilde arkeolojinin kapısını çalar ve Diyarbakır’daki Çayönü kazıları bize 12 bin yıl önceki hayatı sunar. Kale kent olan Kürt kentleri ki Diyarbakır’da öyle, ticari, askeri ve üretim kenti olarak öne çıkar. Sınır kent olması savaşın her zaman hayatın bir parçası olduğunu ve sürekli surlarını onaran ve savaşla birlikte egemen olanın değişerek kentsel fiziki yapının da değiştiği bir kent sunar bize. Örneğin Roma döneminde Hıristiyanlığın etkisiyle okulların, manastırların ve kütüphane gibi kurumların kent merkezinde arttığını görürüz ve kent başkent statüsüne bürünür. Kentin nüfusunun dini egemenliği sağlaması amacıyla planlanması gerektiği için, iskan politikaları kapsamında kent mekanı ihtiyaca göre düzenlenir. Araplar kenti ele geçirdiklerinde ise benzer şekilde politika izlerler. Günümüzde cami olan Ulu Cami o dönemde kilisedir. Osmanlı döneminde ise benzer şekilde bir işlevi vardır Diyarbakır’ın. Etnik ve dini çoğulculuğun olduğu, fakat bu çokluğun keskin sınırlarla ayrıştığı bir kenttir ki mahallelerin ayrı olması bunun en belirgin göstergesidir. Üretimin çok çeşitli olması ve ticaret yollarının buradan geçmesiyle birlikte çok geniş bir alanda kentin etkisini görebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılında kapitalizm kendini var ederken kapitalizmin ideali olan ulus devlet inşası imparatorluk toprakları içinde tekçi bir zihniyet sunar ve hem bölgede hem de Diyarbakır’da katliamlar, soykırım, mülklere el koyma gibi birçok şiddet biçimi toplumsal yapıyı yok eder. Diyarbakır’ın etnik ve dini çoğulculuğu yerini Türklük ideolojisinin inşasına yönelik politikalara bırakır. Diyarbakır tarihsel açıdan önemli bir kenttir ve dolayısıyla birçok halkın bir arada yaşadığı bir kent olmasının yanında Kürt kentidir. Dolayısıyla ulus devlet ideolojisine karşı da bir direnişin sembolüdür.

Cumhuriyet tarihi açısından tarihsel bağlamından biraz kopuştur Diyarbakır. Artık sınır kenti değildir. Ticaret yollarının getirdiği canlılık söz konusu değildir. Askeri bir yapı kısmen devam eder. Ve Osmanlı Devleti’nin kapitalizme geçişiyle birlikte tüm kapitalist ilişkilerin bölgenin öznel koşullarıyla yansıtıldığı bir kent haline gelir. Kapitalizm kendini var ettiği yolda çakıl taşlarının temizlenmesi için savaş meşru bir araç haline gelir ki tarihsel açıdan bu sürekliliğin göstergesidir.

Diyarbakır hem yakın dönem itibariyle kapitalist bir kent olarak karşımıza çıkar (dinamikleri farklı olsa da) hem de Kürtlerin Kürt siyasal hareketinin başkenti olarak da karşımızda durur. Dolayısıyla burada Türklüğün sembolü bir kent iddasının yanında direnişin ve mücadelenin de bir kent olarak karşımızda durur Diyarbakır.

“Kentleşme tarihi katmanlı bir şekildedir”

Bu bahsettiğiniz özelliklerini bir kaç tarihsel dönemle ele alıyorsunuz? Bu tarihsel dönemlerin de daha çok savaş ve çatışma eksenli bir rotaya göre oluştuğuna dikkat çekiyorsunuz. Bu durum en çok da imar planlarını etkilemiş görünüyor. Bunu biraz açabilir misiniz?

Aslında kitabın temel dertlerinden biri kent sosyolojisi alanında Diyarbakır gibi kentleri incelerken “savaş” olgusunun dahil edilmesi gerektiği ve bunun da özellikle tarihsel bağlamı unutmadan günümüzde yani modern kapitalist dönemde kentleri incelerken “el koyarak birikim” kavramıyla bağını kurmaktır. Bu hattan meseleyi ele aldığımda Diyarbakır’ın kentleşme tarihi katmanlı bir şekilde karşımıza çıkar. Örneğin bölgenin coğrafi yapısı, etnik yapısı, Kürtlerin tarihsel açıdan egemen devlet içinde nasıl konumlandığı, hem bölgesel hem de egemen devletin hakim üretim tarzına göre hangi konumda yer aldığı gibi birçok faktör Diyarbakır’ın tarihsel izleğini oluşturur. Özellikle Diyarbakır’ın günümüzdeki ulus devlet içindeki konumu hariç öncesine baktığımızda ticaret, askeri ve üretim kenti olması kentin önemini daha fazla görünür kılıyor. Bölgenin zenginliği ve kentin stratejik konumu nedeniyle, Diyarbakır savaşların hakim olduğu bir bölge. Dolayısıyla her savaş sonrası egemen olan siyasi yapı kendi siyasi ve toplumsal yapısına uygun olarak kenti şekillendiriyor. Bu ise en temelden kent mekanının egemen olan devletin “ihtiyaçlarına” göre şekillenmesine neden oluyor. Örneğin kentin demografik yapısı, özellikle egemen olan devletin siyasi egemenliğinin bir parçası olduğu için kontrol edebileceği ve şekillendirebileceği bir demografik yapı kent mekanının sürekli bir şekilde değiştirilmesine sebep olur. Örneğin 359 yılında 20 bin olarak tahmin edilen nüfus, Nusaybin’İn Sasanilere bırakılması sonrasında büyük bir göç alır. 40 bin nüfus daha eklenir kentin nüfusuna. Kentin yerlileri ile göçle gelenleri ayırmak için kentin içine surlar yapılır ki mahalleler de böyle oluşur.

Ayrıca her savaş sonrası surlar tadilat görürken yeni toplumsal yapıya uygun yeni mahalleler kurulur, resmi devlet kurumları kentin merkezinde inşa edilir. Cumhuriyet döneminde Yenişehir’in kurulmasını da buradan okuyabiliriz. Surlarda kapıların açılması buna örnektir yine.

Aslında tarihte çok kez yakılıp yıkıldığına şahit olunuyor değil mi? İmar planlarının bu kadar fazla olmasının önemli bir sebebi de bu yıkımdan sonra şehri yeniden ayağa kaldırmak olsa gerek?

Evet. Öncelikle Diyarbakır sınır kent ve kale kenti. Doğal olarak savaşın her daim gündelik hayatın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Romalıların döneminde kentin fiziki yapısı çok fazla değişir, kentte kültürel kurumların inşaatının yanında, kanalizasyon sisteminin kenti kapsayacak şekilde kurulması gerçekleşir. Saraylar, hamamlar, tiyatroların varlığından bahsedilir. Şöyle düşünün: Kabaca bir hat çizersek ilk kent devleti bir yanda Roma, Persler sonrasında Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Akkoyunlular gibi devletler kente hakim olurlar. Hakim olma süreci her zaman savaş sonrasında yoğun bir kentsel imarı mecbur kılar.

Diyarbakır merkezi bir kent ve bölge açısından tarihsel ve siyasi açıdan önemli bir kent olması doğallığında savaşın merkezi haline getirir Diyarbakır’ı.

Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet

Son yüzyılda ise daha önceki dönemlerden farklı olarak cumhuriyetin ulus oluşturma politikalarının merkezinde yer alan bir kent oldu Diyarbakır. Cumhuriyet’in el koyarak birikim oluşturduğunu belirtiyorsunuz kitapta. Bunun nasıl oluşturulduğunu ayrıntılı bir şekilde anlatıyorsunuz. Bu politikaların kentleşmeye etkileri bugün nasıl hissediliyor?

Aslında son dönemle bağını kuracaksak sadece Cumhuriyet dönemini değil özellikle kapitalizmin bu topraklarda nüvelendiği daha erken dönemleri ele almak gerekir. Fakat bundan önceki dönemle de ortaklık kurmak açısından kentleşmenin bölgedeki tezahürü savaş üzerinden anlatılabilir. Savaşın her zaman hâkim olduğu bir kent ve özellikle kapitalist üretim ilişkilerin hâkim olmaya ve milliyetçiliğin ulus devletleri kurmaya başladığı dönemde, meselenin şekli başka bir boyut kazanıyor. Yani Cumhuriyet döneminde dünya ölçeğindeki kapitalist kentleşme modelinden ayrı bir yaklaşım geliştirilmiyor. Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet mantalitesi var, dolayısıyla herhangi bir cumhuriyet kenti bunun göstereni ve sembolü olmak zorunda, Başkentlerin anlamı da biraz budur örneğin. Bölgede Diyarbakır da tam da bu mantalite doğrultusunda ele alınıyor ve Türklük algısının hakim olduğu bir kent yaratılmak isteniyor. Dolayısıyla böyle bir kent kurulurken önüne çıkacak tüm engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu da yine karşımıza savaşı çıkarıyor. Buradan hareketle erken cumhuriyet dönemindeki umumi müfettişliklerin varlığı çok iyi örnek. Sonraki dönemde beş yıllık kalkınma planları, örneğin GAP erken dönem politikaların biçim değiştirmiş halidir. Amaç modern kapitalist bir kent yaratmak ve bunu kalkınma planlarını incelediğimizde ülkenin kalkınması ve sosyal adalet gibi bir kavram üzerinden değil bölgenin sömürülmesi ve kaynağın merkezi kentlerdeki kapitalist üretim alanına aktarılması olarak görüyoruz. Bunun sekteye uğrayabileceği her dönemde etnik politikalar üzerinden meşrulaştırılan bir savaş çıkıyor karşımıza. Ya da darbeleri de buradan okuyabiliriz. Bugün geçmişten farklı değil. Özellikle 2015 ile birlikte kentteki savaş ve sonrasındaki el koyarak birikim süreci benzer bir tabloyu karşımıza çıkarıyor.

“Çatışma hem kentsel hem de siyasi açıdan”

Cumhuriyetin bu politikalarına karşı Kürt hareketinin son 40 yılında başka bir politik hat oluştuğunu biliyoruz. Bu politik hatt oluşturulurken, Diyarbakır’ın kentleşme politikaları ile devletin kentleşme politikaları nerelerde çatıştı daha çok? Bu çatışma ne tür sonuçlara yol açtı?

1990lar itibariyle kentleşmeye dair bir veri ortaya çıkıyor. Öncesinde de yerel seçimleri kazanan Kürt siyasetçiler var: Mehdi Zana Diyarbakır’da, Urfan Alpaslan Ağrı’da, Edip Solmaz Batman’da seçimleri kazanıyor. Yerel siyasetten daha çok Kürt sorununun çözümüne yönelik çalışmalarıyla karşımıza çıkıyor üç isim. Devlet tarafından Kürt oldukları için ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve kentsel hizmet üretemediklerini ifade ederler. Zaten 1977-79 arasında bu isimleri görürüz. Sonrasında 1980 darbesi ve süreç başka yöne ilerler. Bundan yaklaşık 20 yıl sonra Feridun Çelik savaşın orta yerinde bir kenti devralır. Ayrıca zorunlu Kürt göçüyle birlikte ciddi kentsel sorunların ortasında seçimleri kazanır. Peşinden Osman Baydemir ve sonrasında kitaptaki dönemi kapsadığı için Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemi. Kürt siyasal hareketindeki devamlılık içeren düşünce, devletin bilinçli olarak geri bıraktırdığıdır. Bu merkezi bütçeden payın az ayrıldığı, yurt dışındaki desteğin devlet engeline takıldığı gibi. Aslında buradaki mesele kitapta da daha detaylı şekilde anlattığım gibi çatışma ya da ortak yanlardan ziyade ulus devletin modern kapitalist kentleşme yaklaşımının kentte nasıl bir zeminde işletildiği, bu süreçte savaşın ve sonuçlarının nasıl bir kentsel sorun yarattığı ve son olarak Kürt siyasal hareketinin bunu hangi perspektiften ele aldığıdır. Çünkü Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum. Bunu şuradan kuruyorum. Yerel seçim sonrası kazanan her siyasi parti kendi durduğu ideolojik yerden belediyeleri düzenleyen yasanın uygulanma sürecini planlayabilir. Burada Kürt siyasal hareketinin sadece yerel yönetimler değil kentin her alanına yayılan çok güçlü bir siyasi örgütlenmesi de var ki bu büyük bir güç demek. Yasalara geri dönersek örneğin belediyelerin sağlık merkezleri, hastaneler ve gezici sağlık üniteleri kurma; gençlere, yaşlılara, kadınlara ve çocuklara sosyal ve kültürel hizmet verme gibi bir sorumluluğu var. Ya da mesleki kurslar açmak ya da yoksullara sosyal yardım yapmak. Bu hizmetin kapsamının nasıl olacağı ve kimlerin yararlanacağı seçimi kazanan siyasi partinin ideolojik yaklaşımına göredir. Kitapta da çokça tartıştığım gibi bu hizmetleri sunmak artı bir durum değildir. Bu zaten olması gereken bir hizmetin sunulmasıdır. Bu hizmetlerin nasıl sunulacağı konusunda çatışmaya dair birkaç bir şey söyleyebiliriz: örneğin çok dilli hizmet vermek gibi.

Çatışma sadece kentsel boyutta değil siyasi açıdan da sürüyor. En önemli çatışma alanı kayyımlardır. Kayyımların seçilmişlerin iradelerini gaspetmesi sonucunda kente hizmet imkanları daralmış ve var olan örneğin çok dilli hizmet askıya alınmıştır. Sosyal yardımlar kesilmiştir. Kayyım döneminde borçların arttığı zira gözlenmiştir ve halkın bütçesinin halka hizmete aktarılmadığı aşikardır. Bir diğer çatışma konusu ki bu sadece Diyarbakır özelinde değil merkezi hükümetin siyasi ideolojinden farklı olan bir yerel yönetimde de aynı şey yaşanıyor iller bankasından gelen bütçenin kısıtlanması gibi durumlar yaşanıyor.

Acele modernleştirme hamleleri

Kitabınızın önemli bir bölümünü bu bahsettiğiniz hususa ayırmışınız. Kürt siyasetinin belediyecilik deneyimlerini Diyarbakır özelinde değerlendiriyorsunuz. Feridun Çelik, Osman Baydemir, Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemlerini ele aldığınız bu çalışmada, Kürt siyasetinin bu deneyimini pek çok açıdan eleştiriye tabi tutuyorsunuz. Bundan önceki soruda bahsettiğiniz imar ve sosyal alanla ilgili politikalarda kapitalist kalkınma modeli ile çakışan kimi yönlere işaret ediyorsunuz. Kürt siyasi hareketinin yerel yönetimdeki iddialarının pratikte yeterince karşılık bulmadığını mı düşünüyorsunuz?

Kentte bir yılı aşkın süre alan araştırması yaptım. Alan araştırması yaparken hem kentin siyasal aktörleri belediye çalışanları, Kürt siyasal hareket bileşenleri, sivil toplumdaki arkadaşlar, kentteki insanlar olmak üzere farklı çevrelerden insanlarla görüştüm. Kentte gözlem yapma fırsatım da oldu. Kent ve Kürt siyasal hareketi üzerine yazılan kaynaklar, gazete arşivleri gibi kaynakların da katkısı var tabii ki.

Tabii ki devlet kurumlarının ürettiği politikaların kentte nasıl yansıdığı ve Kürt siyasal hareketinin bu politikalara dair neler yaptığı temel odak noktalarımdan biriydi. Dolayısıyla sizin sorunuz üzerinden yanıtlarsam özellikle savaştan kaynaklı zorunlu Kürt göçünün sonucu kentsel sorunlardır. Fakat bunu, sonuç yerine kentin olumsuz görünümün nedeni olarak ele alınması bence en temel sorundur. Çarpık kentleşme, işgal, mülkiyet hakkı üzerinden geliştirilen politikalar doğal olarak temel insan hakkı olan barınma hakkının farklı bir politik düzlemde ele alınmasının önünde engeldir.

Yani kentte en büyük sorun barınma, işsizlik iken buna yönelik çalışmaların yetersiz oluşu hatta alternatif bir yerden politika üretilmemiş olması en büyük eleştirimdir. Örneğin Sur ve Bağlar zorunlu Kürt göçü sonrasında barınma konusunda temel sıkıntı çekilen yerlerdir. Buralara yönelik sosyal konut politikalarını olmayışı ya da kısmen TOKİ üzerinden geliştirilmiş ve olumlu şekilde sonuçlanmamış olması ya da sosyal politikalar açısından işsizlik ve yoksullukla mücadele konusunda sosyal yardımların ötesinde bir politika geliştirilmemiş olması eleştirdiğim noktalardır. Minnet ekonomisinin bir çıktısı olan yardımlar genel olarak eleştiri noktamızdır tüm dünyada, bunun yönteminin değişmemiş ve isiminin dayanışma olması gerçeği değiştirmiyor.

Genel olarak “bilinçli geri bıraktırılmışlığa” karşı “bizler de modern kent inşa ederiz” yaklaşımının araştırmamda da ifade ettiğim gibi “acele modernleşme” hamlelerine yol açtığı ve modern kapitalist kentleşme modelinden farklı bir görünüm sunmadığıdır. Tabii ki şunu gözardı etmiyorum: Borç yükünün ağırlığı, siyasetin baskı ve tutuklamalarla sonuçlandığı, savaşın her an yaşandığı bir bölge ve kent. Fakat buna karşılık da hiçbir kentte böylesine tabandan desteğin olmadığı bir kent. Örneğin sur kenarlarının düzenlenmesi aşaması halkın desteği olmadan gerçekleşmesi zor bir düzenleme olurdu. “Bizim çocuklar” yaklaşımı politikaların işlevlendirilmesi konusunda kolaylaştırıcı bir unsur iken kapitalist kentleşme modeline alternatif politikaların hayata geçmesi noktasında da kolaylaştırıcı bir unsur olabilirdi. En temel sorunlardan bir diğeri barınma, yoksulluk, işsizlik gibi gençlerin bağımlılıklarıdır. 1999’dan itibaren tüm raporlarda madde kullanımın oranının yüksek olması bir veri iken özellikle Gülten Kışanak dönemine kadar kalıcı bir politika üretilmemiş olması da üzücüdür. O dönemde bu konu ciddi bir sorun olarak ele alınmaya başlanmış ve savaşın varlığı yine bu konulara yönelik çabayı aksatmıştır.

Şu konuyu açmak da yarar var. Bugün yasa ve mevzuat üzerinden herhangi bir belediyenin sosyal politika üretmesi ya da kentin fiziki yapısına dair (su, elektirik vs) çözüm üreten politikalar geliştirmesi zaten olması gereken. Fakat siyasi yapıların ideolojik farklılıkları bunun nasıl gerçekleşeceğine dair somut örnekler sunar. Kadınlara, çocuklara, gençlere yönelik sosyal politikalar Kürt siyasal hareketinin kentsel sorunların çözümü noktasında olumlu örnekler sunar fakat kapitalist modele alternatif değildir. Ya da kentin gıda ihtiyacına yönelik yoksullara gıda yardımı yerine tarım arazilerinde kolektif üretimin yapılmasına ve bunun politika haline dönüşmesine dair adımlar benzer şekilde Gülten Kışanak döneminde tartışılır hale gelmiştir. Fakat savaşın çıkmasıyla birlikte bu politikalar da askıya alınmak zorunda kalmıştır. Aslında temel çelişki şuradan kaynaklanıyor: Kapitalist kent modeli sınıfsal ayrışmanın göründüğü, keskinleştiği bir alandır aynı zamanda. Demokratik özerklik tartışmalarının kentsel yansıması o dönemde katıldığım konferanslar üzerinden söyleyebilirim ki sınıf mevzusunu içine almayan ya da kapitalizmi ehlileştiren özellikle ekonomik yanını ehlileştiren bir hattan ele alınmıştır. Bu nedenle geliştirilen politikalar kapitalist kentleşme modeline alternatif değil, bu modelin açtığı yaraların pansuman edilmesine yöneliktir diyebiliriz.

“Sınıfsal gerçekliği görmeden çözüm üretilemez”

Diyarbakır’da Kürt siyasetinin belediyeler aracılığıyla hayata geçirmeye çalıştığı yerel özerk politikalar, özellikle son yerel seçimlerden bu yana çok fazla tartışmaya konu olduğunu görüyoruz. Kentin farklı güç odaklarının bu siyasete etkileri ve Kürt siyasi hareketinin asıl tabanını oluşturan yoksul kesimlerin görmezden geldiğine yönelik eleştiriler yapılıyor. Kitabınız bir önceki dönemi ele alıyor ancak bu eleştirilere dair sizin gözlemleriniz neler? Çalışmayı yaptığınız dönem, buna benzer tartışmalara şahit oldunuz mu?

Çok kapsamlı bir soru. Tartışma konusu hala çok güncel. Şöyle ki yerel özerklik meselesine dair paradigma değişimi ya da bunun hangi araçlarla kentte gerçekleşeceği sorusu bence hala havada kalan bir durum. Burada örneğin kooperatifler öne çıkıyor. Diyarbakır büyük bir kent ölçek olarak. Ölçeği bu kadar büyük olan ve diğer kentlere etkisini de baz alırsak çok büyük bir alandan bahsediyoruz. Kooperatif deneyimi üzerinden meseleyi ele alamayız. Evet iyi örnekler var kooperatif deneyimine dair ama bakın bu deneyimin gerçekleştiği mekan küçüktür. Neredeyse 2 milyona yaklaşan bir nüfusu olan kentten bahsediyoruz. Bunun için politikaların kapsamı ve uygulama yöntemleri de farklı olmalıdır. Ayrıca Kürt siyasal hareketi homojen gibi görünse de homojen bir yapı söz konusu değildir. En basitinden sınıfsal katmanları olan toplumsal bir yapısı vardır. Bu sınıfsal gerçekliği görmeden sadece kapitalizmi kentsel ölçekte ehlileştirmeyi amaçlıyoruz demekle bunun çözüm üreteceğini düşünmüyorum.

Benim araştırma yaptığım dönemde de yani 2013-2016 arası dönemde de en belirgin tartışma noktası sınıf mevzusuydu. Farklı sınıfsal katmanları yok saymak kentsel politikaların yerel özerklik çerçevesinde oluşmasına temel engeldir bence. Kürd’ün Kürd’ü sınıfsal açıdan sömürdüğü bir tabloda kapitalizmi ehlileştirerek sorunu çözmeye yönelik politika üretmenin kime ya da hangi sınıfa faydası olduğunu sormak gerekiyor. Barınma, yoksulluk gibi temel sorunların hâlâ yerel özerklik politikaları kapsamında can alıcı sorunlar olduğunu düşünüyorum ve bu dönemde de bundan 10 yıl önceki gibi bir yerden mesele ele alınıyorsa olumlu bir sonuç üreteceğini düşünmüyorum. Kürt siyasal hareketinin çok büyük bir gücü var Diyarbakır’da ve bunun kapitalist kentleşme modeline alternatif bir model kurmaya yönelik kolektif bir toplumsal hareket oluşturma potansiyeli çok yüksek. Mesele bunu nasıl yapacağıdır.

Araştırma yaptığım dönemde el koyarak birikimin aracı olan savaşın Sur’daki sonucunu acı şekilde yaşayarak deneyimledik. Bugün Sur, “Toledo’ya benzeteceğiz” söylemiyle korkunç bir görüntü sergiliyor. Yoksulluk, işsizlik, gençlerdeki madde bağımlılığı gibi sorunlar hala çok yüksek kentte. Dolayısıyla bölgedeki savaşın daha doğrusu savaş aracının el koyma sürecinin meşru dayanağı olduğunu görerek ve bunun uzun soluklu bir politikanın (beş yıllık kalkınma planları vs gibi) ürünü olduğunu görerek, Kürt siyasal hareketi kendi gücüne dayanarak, kentsel politikaları kapitalizme alternatif bir yerden üretmek istiyorsa öncelikle bu konuyu sınıf mevzusunu dışlamadan ele alması gerekiyor. Böyle bir hattan kurulacak kentsel politikalar ise yaklaşık 40 yıllık deneyimi eleştirel bir şekilde ele almayı gerektirecektir ki ele alınmalıdır.

Temmuz ayında Diyarbakır’da yapılan ekonomi çalıştayının sonuç raporunu henüz görmedik politika öneri kapsamında. 10 yıl önce de ekonomi çalıştayı yapıldı. Farkının ne olduğunu merak ediyorum. Rapor çıktığında daha doğru bir yerden karşılaştırma yapabiliriz.

Kürt siyasi hareketinin savunduğu ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü paradigmanın belediyelerde uygulanmasına dair de değerlendirmeleriniz ve gözlemleriniz var kitapta. Bu iddiaların önümüzdeki dönem çok daha fazla tartışılacağı yeni dönemin özelliklerinden yola çıkılarak tahmin edilebilir. Bu iddiaların Diyarbakır özelinde ne tür gelişmelere yol açacağına dair düşünceleriniz neler?

Aslında bir önceki sorunuzla göbek bağı var bu sorunun. Sorunların çözümüne yönelik geliştirilecek politikaların sınıf ve kapitalizmi nasıl ele aldığı bence temel çıkış noktası olacaktır. Bu meselelere dair en basitinden kentteki sınıfsal katmanlara (sınıfların yoksulluğuna ki buna kadın ve çocuk yoksulluğunu da dahil etmekte fayda var) dair nasıl politika geliştirileceği merak konusudur. Bunları dikkate almayan bir yaklaşımın on yıl öncekinden farklı bir deneyim oluşturmayacağını düşünüyorum.

“Devlet için meşrulaştırıcı araç: Savaş”

Bundan sonrası için Diyarbakır’ın kentleşmesine dair nasıl bir öngörünüz var?

Bu, Kürt siyasal hareketinin geçmiş 40 yılı nasıl değerlendirdiği, deneyimlerden nasıl dersler çıkardığı ve kente dair politika üretirken sınıf ve kapitalizm meselesine dair nasıl bir açıklama yaptığıyla paralel gidecektir. Devlet örneğin beş yıllık kalkınma planları kapsamında kentin nasıl dönüşeceğini öngörüyor. “Pürüzler” çıktığında elinde kendi yöntemini meşrulaştıracak çok önemli bir araç var: “Savaş”. O nedenle savaşı kentsel sorunlar kapsamında sonuç üreten bir unsur yerine, nedeni olarak ele almak ve buradan politika kurmak yeni bir bakış açısını zorunlu kılıyor. Diyarbakır’da eğer Kürt siyasal hareketi topyekün bir politika geliştirmeyecekse, ki son dönem yapılan tartışmaları sınıf ve kapitalizm analizini dahil edip etmediğine bakarak ele alabiliriz, önümüzdeki dönemde daha fazla yoksulluğun, yıkımın hakim olduğu bir kent göreceğiz. Tarım arazilerinin imara açıldığı, kentin sınıfsal olarak ayrıştığı mekanların üretildiği, özellikle Sur üzerinden turizm furyasının kentin tarihi dokusunu yok edeceğini söyleyebilirim. Başka bir yerden kurulacaksa kent, tarihsel açıdan sosyalist yerel yönetim deneyimine tekrardan bakmak gerekiyor. Ayrıca çok uzağa gitmeden Rojava deneyimi dersleriyle öğretici olacaktır. Rojava’daki deneyim özellikle kadınların mücadelesi ve tarımın örgütlenmesi açısından önemli bir veri sunuyor. Şunu unutmamak gerekiyor: Orada yeni bir deneyim var ama tarihsel mirastan devraldığı derslerle… Bölge savaşın hakim olduğu bir bölge ve bu uzunca bir süre böyle devam edeceğe benziyor. Buna rağmen orada inşa edilen yapıların zamanla nasıl bir sistem içinde kurumsallaşacağı ve hangi dinamiklerle şekilleneceğini gözlemleyeceğiz. Diyarbakır özeline tekrardan dönersek yerel özerklik söyleminin pratik açıdan nasıl bir tablo oluşturacağı yine sınıf meselesini nasıl ele aldığı ve kapitalizmle kurduğu ilişkinin tanımına bağlı olacaktır.

Suna Yılmaz Hakkında

2007 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede Genel Sosyoloji ve Metodoloji Yüksek Lisans Programı’nı 2009 yılında “Tuzla’da Tersaneden Yaşam Alanına Gündelik Hayat: Taşeronluk Çağında İşçi Olmak” teziyle tamamladı. 2010 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler doktora programında 2016 yılında “Yerel Siyaset ve Kentleşme Bağlamında Diyarbakır Örneği” teziyle doktora derecesini aldı.

2018 yılında Maltepe’nin sözlü tarih araştırmasında yer aldı. Toplumsal Hafızada, Zamanda ve Mekânda: Maltepe kitabının araştırmacısı ve yazarlarındandır. 2019 yılında Adnan Çelik ve Lucie Drechselova’nın editörlüğündeki Kurds in Turkey: Ethnographies of Heterogeneous Experiences kitabında “Accumulation by Dispossession as a Common Point in Urbanisation Politics in Diyarbakir” makalesiyle yer aldı. 2020 yılında Selma Değirmenci ve Özlem S. Işıl’ın derlediği Yaşamı Örgütleyen Deneyimler – Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor kitabına Hatice Kurşuncu ile birlikte yazdığı “Gıda Üretiminde Kadın Emeği: Kadın Dernekleri ve Kadın Kooperatifleri” makalesiyle katkı sağladı. Akademide ve kadın örgütlerinde çalışmalar yürütmesinin yanında birçok projede yer aldı. Sözlü tarih, emek, sınıf, etnisite, kent sosyolojisi ve toplumsal cinsiyet alanlarında araştırmalar yapıyor.

Foto Haber

Yaşamını yitiren gerillalar için Diyarbakır’da anma

Çeşitli tarihlerde yaşamını yitiren PKK gerillaları için taziye kurulmasının ardından anma törenleri düzenlendi. Diyarbakır’daki taziyenin son gününden ve anma töreninden kareler…

Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Çeşitli tarihlerde ve yerlerde hayatını kaybeden PKK gerillalarının künyelerinin açıklanmasının ardından yaşamını yitirenler için Diyarbakır, Mardin, Van ve İstanbul gibi pek çok yerde taziyeler kuruluyor, anma törenleri düzenleniyor.

Diyarbakır’da 49 gerilla için Bağlar ilçesindeki Koşuyolu Parkı’nda üç gün süren taziyeden sonra anma töreni gerçekleştirildi.

Törende konuşan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar ailelere hitaben “Ne mutlu ki size böyle çocuklar yetiştirdiniz” dedi, başsağlığı diledi.

İmralı Cezaevinde Abdullah Öcalanla kaldıktan sonra geçen yıl tahliye olan Çetin Arkaş ise “Onları ölümsüz kılan sloganlarımız değildir. İntikam sloganlarına gerek yok. Artık barış ve inşayı, birlikte yaşamı, toplumsal kurtuluşu hep birlikte dile getireceğiz. Geçmişin dilini, sloganını, aracını yeni döneme göre kurgulayacağız.” diye konuştu.

Anma töreni ve taziyenin üçüncü gününden kareler:

Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Serhat Eren: “Çeteler bu noktaya gelinceye kadar devlet neredeydi?”

DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, kentte artan çeteleşmenin yalnızca güvenlik politikalarıyla açıklanamayacağını; sorunun zorunlu göç, yoksulluk, demokratik siyasetin daralması ve sosyal politikaların zayıflamasıyla bağlantılı olduğunu ifade ediyor.

Diyarbakır son dönemde “yeni nesil suç örgütlerinin” kentte yaygınlaşması tartışmalarıyla gündemde.

Kendilerine Daltonlar, Casperler, Çirkinler ve Redkitler gibi isimler veren “suç örgütlerinin” kentin çeşitli yerlerindeki işyerlerini kurşunladığı, esnaftan haraç istediği ve uyuşturucu ticaretiyle anıldığı haberleriyle her gün medyada yer buluyor .

Meclis’e konuyla ilgili araştırma önergesi de sunan DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren Diyarbakır’da artan çeteleşmeyi, çeteleşmenin sonuçlarını ve çözüm yollarını Niha+’a değerlendirdi.

“Çeteler toplumsal öfkeyi, kimlik arayışını ve siyasal boşlukları ele geçirerek kendilerini alternatif bir güç gibi sunmaya çalışıyorlar” diyen Eren, bundan dolayı çeteleşmenin “yalnızca kolluğun değil demokratik siyasetin de temel mücadele alanı” olduğunu düşünüyor.

Eren, “Bir suç örgütüne operasyon yapılması, o suç örgütünün büyümesine yol açan düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez” diyerek yapılan operasyonların büyüklüğünün “çoğu zaman yalnızca devletin gücünü değil suç örgütlerinin ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini de” gösterdiğini belirtiyor.

Türkiye’nin yakın tarihindeki kimi olaylara dikkat çeken Serhat Eren, “Susurluk’tan bugüne Türkiye’nin yakın tarihi de bize devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin istisnai olmadığını gösterdi. Bu nedenle gerçek bir mücadele, suç örgütünün yalnızca sokağını değil, yukarıya doğru bütün bağlantılarını takip etmek zorunda” dedi.

“Yalnızca polisiye yöntemlerle açıklanamaz”

Diyarbakır ve bölgedeki çeteleşme nasıl bu kadar can yakıcı bir sorun haline geldi? İşyerleri kurşunlanıyor, insanlar dükkânlarını kapatmak zorunda kalıyor. Uyuşturucu ve fuhuş olarak tanımlanan faaliyetlerin hiç olmadığı kadar ciddi bir problem haline geldiği ifade ediliyor. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Diyarbakır’da yaşanan çeteleşmeyi yalnızca birkaç suç örgütünün ortaya çıkışıyla açıklayamayız. Eğer meseleyi sadece polis operasyonları, yakalanan kişiler ya da işlenen suçlar üzerinden okursak asıl resmi kaçırmış oluruz. Çünkü bugün yaşadığımız tablo, uzun yıllara yayılan siyasal, ekonomik ve toplumsal bir dönüşümün sonucudur.

Diyarbakır’da artık sadece bir güvenlik sorunu yaşamıyoruz. Toplumun dokusunu hedef alan çok yönlü bir çözülmeyle karşı karşıyayız. Esnaftan haraç istenmesi, işyerlerinin kurşunlanması, çocukların tetikçi olarak kullanılması, uyuşturucu ticaretinin mahallelere kadar yayılması, kadınların fuhuş ağları üzerinden sömürülmesi, yasa dışı bahis ve kara para ekonomisinin büyümesi birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tamamı aynı düzenin farklı yüzleridir.

1990’lı yıllarda binlerce köy boşaltıldı. Yüz binlerce insan zorunlu göçle Diyarbakır başta olmak üzere bölge kentlerine geldi. Bağlar gibi ilçeler büyük ölçüde bu zorunlu göçün sonucunda oluştu. Bu insanlara ne düzenli bir istihdam sunuldu ne sağlıklı kentleşme politikaları geliştirildi ne de sosyal devlet mekanizmaları işletildi. Bu insanlar yoksullukla, dışlanmayla ve güvencesizlikle baş başa bırakıldı.

İlk kuşak, bütün zorluklara rağmen dayanışmasıyla, akrabalık ilişkileriyle ve siyasal bilinçle ayakta kalmaya çalıştı. Ancak sonraki kuşaklar çok daha farklı bir tabloyla karşılaştı. İşsizlik büyüdü. Eğitimden kopuş arttı. Uyuşturucu daha görünür hale geldi. Dijital kültür, tüketim baskısı ve hızlı para kazanma arzusu gençler üzerinde ciddi bir etki yarattı.

Tam da bu noktada çeteler devreye girdi. Çünkü çeteler önce silah teklif etmiyor. Önce aidiyet teklif ediyor. “Burada sana değer veririz” diyor. Aslında gençlere sundukları şey güç değil ölüm, cezaevi ve sömürü. Ama umudu elinden alınmış bir genç için bu sahte güç duygusu bile cazip hale getirilebiliyor.

Bugün Türkiye’deki çeteler artık eski mafya yapıları değil. Eskiden suç örgütleri görünmemeye çalışırdı. Bugün görünür olmaya çalışıyorlar. Sosyal medya kullanıyorlar. Rap kültürünü kullanıyorlar. Lüks otomobilleri, silahları ve gösterişi propaganda aracına dönüştürüyorlar. Çocuklara ve gençlere ulaşmak için dijital kültürü kullanıyorlar. En önemlisi de yalnızca para kazanmak istemiyorlar. Mahalle üzerinde otorite kurmak istiyorlar. Gençlerin hayallerini yönetmek istiyorlar. Korkuyu yönetmek istiyorlar. Kendi meşruiyetlerini üretmek istiyorlar.

Baygaralar bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Adana merkezli başlayan bu yapılanma zaman içinde Diyarbakır dahil birçok ilde etkili olan organize suç ağına dönüştü. Uyuşturucu ticareti, silahlı saldırılar, haraç ve cinayetlerle anılan bu yapının lideri Ramazan Baygara’nın Yunanistan’dan Türkiye’ye iadesi sırasında cezaevinde isyan çıkarılması, bu yapıların uluslararası bağlantılarını ve örgütlenme kapasitesini göstermesi bakımından dikkat çekici.

Daha dikkat çekici olan ise cezaevinde Kürt halkının siyasal sembollerinin kullanılması. Bu bize çok önemli bir şey söylüyor: Çeteler artık yalnızca suç örgütü olmak istemiyor, toplumsal meşruiyet de üretmeye çalışıyor. Kürt halkının yıllardır verdiği özgürlük mücadelesinin sembollerini istismar ederek kendisini siyasal bir hareket gibi göstermeye çalışıyor. Oysa burada çok net olmak gerekir. Uyuşturucu ticareti yapan, esnaftan haraç alan, kadınları sömüren, çocukları tetikçi yapan, insan öldüren bir yapı hangi sloganı atarsa atsın suç örgütüdür.

Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle mafyatik şiddetin hiçbir ortak yanı olamaz.

Barış Boyun örneği ise başka bir açıdan önemli. İtalya’da yürütülen soruşturmalarda savcılığın dinlemelerine yansıyan konuşmalarda, Kürt hareketinin zayıfladığı alanı kendi örgütlenmesi açısından fırsat olarak değerlendirdiği görülmekte. Bu bize yeni nesil suç örgütlerinin yalnızca ekonomik boşlukları değil siyasal boşlukları da hedeflediğini gösteriyor.

Daltonlar, Redkitler, Casperlar, Anucurlar, Gündoğmuşlar ve benzeri yapılar da aynı dönüşümün farklı örnekleri. Bu yapılar artık yalnızca belirli mahallelerde faaliyet gösteren klasik suç grupları değil uyuşturucu, silah, kara para ve dijital suç ekonomisini aynı anda yöneten yeni nesil yapılar. Dolayısıyla bugün Diyarbakır’daki mesele yalnızca Baygaralar, Daltonlar, Redkitler veya herhangi bir çete meselesi değildir. Toplumun geleceğiyle ilgili bir meseledir.

Çeteler toplumsal öfkeyi, kimlik arayışını ve siyasal boşlukları ele geçirerek kendilerini alternatif bir güç gibi sunmaya çalışıyorlar. Tam da bu nedenle çeteleşme yalnızca kolluğun değil demokratik siyasetin de temel mücadele alanıdır.

“Demokratik siyaset geri çekilirse başka bir güç gelir”

Özellikle Kürt kentlerinde 2015 ile 2016 yıllarında yaşanan çatışmaların ardından sivil siyaset üzerinde ciddi bir baskı oluştu. Bu baskının çeteleşmeye etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Mahalle örgütlenmelerinin ve politik alanın daralması çeteleşmenin önünü açtı mı sizce?

Kürt kentlerinde demokratik siyasetin, yerel yönetimlerin, sivil toplumun, gençlik çalışmalarının ve mahalle örgütlenmelerinin sistematik biçimde zayıflatılması, organize suç yapılarının hareket alanını genişletti. Toplum hiçbir zaman boşluk kabul etmez. Bir yerde demokratik siyaset geri çekilirse yerine mutlaka başka bir güç gelir.

Sorulması gereken asıl soru şu: O boşluğu kim doldurdu?

2015 sonrasında Sur başta olmak üzere birçok yerleşim alanı ağır bir yıkım yaşadı. Mahalleler dağıldı, insanlar yerinden edildi. Yalnızca evler yıkılmadı, yıllar içinde oluşmuş toplumsal hafıza da büyük ölçüde parçalandı.

Ardından kayyım dönemi başladı. Özellikle Kürt kentlerinde belediyeler aynı zamanda kadınların, gençlerin, çocukların, kültürün, sanatın, anadilin ve sosyal dayanışmanın da merkezleriydi.

Bu çalışmaların önemli bir bölümü ya sona erdi ya da büyük ölçüde işlevsiz hale getirildi. Sivil toplum üzerindeki baskılar arttı. Dernekler kapatıldı, siyasetçiler tutuklandı, gençlik örgütlenmeleri kriminalize edildi, demokratik siyaset neredeyse yalnızca seçim dönemlerine sıkıştırıldı.

Bütün bunlar olurken bir nesil büyüdü. Bu neslin önemli bir kısmı dayanışmayla değil rekabetle büyüdü. Kültür merkezleriyle değil dijital şiddet kültürüyle karşılaştı.

Mahalle komiteleri, kadın dayanışması, kültür merkezleri, spor kulüpleri, yerel yönetimler. Bütün bunlar yalnızca demokratik kurumlar değil aynı zamanda çeteleşmeye karşı en güçlü toplumsal savunma mekanizmaları. Siz bunları zayıflatırsanız çetelerin hareket alanını genişletirsiniz.

Bugün Diyarbakır’da tartışılması gereken mesele tam da budur. Biz güvenlik ile demokrasiyi birbirinin alternatifi olarak görmüyoruz. Tam tersine gerçek güvenliğin demokratik toplumdan geçtiğine inanıyoruz. Bu nedenle bana göre çeteleşmeyle mücadelenin ilk şartı demokratik toplumun yeniden güçlendirilmesi.

“Operasyon, suç örgütünün büyümesini engellemiyor”

Bir süredir Diyarbakır dahil pek çok kentte söz konusu oluşumlara baskın yapıldığına dair haberler servis ediliyor. Özellikle İç İşleri Bakanlığı her gün bu yönlü açıklamalar yapıyor. İktidarın ve devletin bu soruna yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletin hiçbir şey yapmadığını söylemek doğru olmaz. Diyarbakır’da ve Türkiye’nin farklı kentlerinde uyuşturucu, haraç, silahlı saldırı ve organize suç yapılanmalarına yönelik operasyonlar düzenleniyor.

Ancak bizim itirazımız tam da burada başlıyor. Bir suç örgütüne operasyon yapılması, o suç örgütünün büyümesine yol açan düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. Hatta operasyonların büyüklüğü çoğu zaman yalnızca devletin gücünü değil suç örgütlerinin ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini de gösteriyor.

Yüzlerce kişinin dahil olduğu, onlarca ilde faaliyet yürüten, silah ve uyuşturucu temin eden, çocukları tetikçi olarak kullanan ve yurt dışından yönetilebilen bir yapı bir gecede ortaya çıkmaz. Böyle bir yapının oluşması yıllar sürer. Finansman, insan kaynağı, silah, lojistik, barınma, iletişim ve koruma ilişkileri gerektirir.

Bu nedenle her büyük operasyonun ardından şu soruyu sormak zorundayız: Bu yapı bu noktaya gelene kadar devlet neredeydi?

Bir siyasi partinin mahalle toplantısını, gençlik çalışmasını veya basın açıklamasını yakından takip edebilen bir güvenlik ve istihbarat sistemi, yüzlerce kişilik suç ağlarını neden ancak onlarca saldırıdan sonra fark ediyor?

Bir genç demokratik bir gösteriye katıldığında, Newroz alanına girdiğinde veya siyasi faaliyette bulunduğunda devletin bütün kapasitesi devreye girebiliyor. Aynı genç uyuşturucu ağına çekildiğinde, kurye yapıldığında, silahlandırıldığında veya çete adına işyeri kurşunlamaya gönderildiğinde aynı erken müdahaleyi göremiyoruz.

Operasyonların bir başka sorunu da çoğunlukla suç örgütünün en alt kademesine yönelmesi. Tetikçi yakalanıyor, torbacı yakalanıyor, kurye yakalanıyor, silahı taşıyan çocuk yakalanıyor ancak çetenin parasını yöneten, silahı temin eden, kara parayı aklayan, şirketleri kuran, mal varlığını saklayan ve örgüte koruma sağlayan ilişkiler çoğu zaman kamuoyunun önüne gelmiyor.

* “DEM Parti Diyarbakır Gençlik Meclisi, uyuşturucu ve fuhuşa dikkat çekmek için Surlara astığı pankart”

“Asıl kaynağına inmek gerek”

Oysa organize suçun gerçek gücü sokaktaki tetikçiden ibaret değil. Gerçek güç şirketlerde, gayrimenkullerde, uyuşturucu gelirinin sisteme sokulduğu ticari faaliyetlerde, silah tedarikinde, bürokratik ve siyasi koruma ilişkilerinde ve uluslararası bağlantılarda. Bu alanlara gidilmediği sürece çetenin bir ismi dağıtılır, yerine başka bir isim gelir. Bir lider yakalanır, yerine yardımcısı geçer. Bir grup parçalanır, altından yeni gruplar çıkar. Bir çete tasfiye edilirken onun gençlik havuzu, para kaynakları ve toplumsal zemini yerinde kalır.

Bugün Daltonlar, Redkitler, Casperlar ve benzeri yapıların birbirlerinden ayrılıp yeniden örgütlenebilmesi tam olarak bunu gösteriyor.

İşyeri kurşunlandıktan sonra soruşturma başlıyor. Esnaf tehdit edildikten sonra koruma düşünülüyor. Genç çeteye dahil olduktan sonra yakalanıyor. Çocuk silah kullandıktan sonra cezaevine gönderiliyor. Kadın fuhuş ağı içinde sömürüldükten sonra dosya açılıyor.

Bu, önleyici bir güvenlik politikası değil. Bu, suç büyüdükten sonra müdahale eden bir kriz yönetimi. Önleyici politika, çocuğun çeteye katılmadan önce görülmesini gerektirir. Okuldan koptuğunda desteklenmesini gerektirir. Ailesi yoksullaştığında sosyal yardım ve istihdam mekanizmalarının devreye girmesini gerektirir. Mahallede uyuşturucu satışı başladığında toplumun ve yerel yönetimin sürece katılmasını gerektirir. Tehdit altındaki esnafın saldırı gerçekleşmeden korunmasını gerektirir. Bağımlı gencin kriminalize edilmeden tedaviye ulaşmasını gerektirir.

Diyarbakır’da yüzlerce kişiyi kapsayan uyuşturucu operasyonları yapılabiliyorsa, bu kentte neden yeterli kapasiteye sahip tedavi ve rehabilitasyon merkezleri kurulmadığını da sormamız gerekiyor. Devlet yalnızca yakalama kapasitesiyle övünemez. Tedavi etme, koruma, topluma yeniden kazandırma ve yeniden suça sürüklenmeyi önleme kapasitesini de göstermek zorundadır.

Kaç kişi hakkında dava açıldı? Kaç dosya mahkumiyetle sonuçlandı? Kaç kişinin mal varlığına el konuldu? Kaç şirket incelendi? Kaç kamu görevlisi hakkında soruşturma yürütüldü? Kaç çocuk çete ağından çıkarılıp rehabilitasyon programına alındı? Kaç bağımlı kişi ücretsiz tedaviye ulaştı? Kaç işyeri sahibi koruma altına alındı? Bunların cevabını bilmiyoruz. Sadece gözaltı sayısını açıklayan bir politika, gerçek başarıyı ölçmemize imkân vermez.

Devletin organize suçla mücadelede samimi olup olmadığını anlamanın bir başka ölçüsü de kamu içindeki bağlantılara yaklaşımı. Bu büyüklükte suç ağlarının hiçbir koruma, ihmal veya ilişki olmadan yıllarca faaliyet yürütebildiğini düşünmek gerçekçi değil. Burada peşinen herkesi suçlamamak gerekiyor. Ancak güvenlik bürokrasisi, yerel yönetim, siyaset, ticaret ve sermaye çevreleriyle bağlantı ihtimali araştırılmadan hiçbir organize suç soruşturması tamamlanmış sayılamaz. Çeteleşme yalnızca devletin dışında gelişen bir suç alanı değildir. Suç ekonomisi kimi zaman devlet içindeki çürümeyle, siyasi korumayla ve sermaye ilişkileriyle kesişir. Susurluk’tan bugüne Türkiye’nin yakın tarihi de bize devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin istisnai olmadığını gösterdi. Bu nedenle gerçek bir mücadele, suç örgütünün yalnızca sokağını değil, yukarıya doğru bütün bağlantılarını takip etmek zorunda.

“En güçlü güvence örgütlü toplumdur”

DEM Parti olarak çözüm önerileriniz nelerdir? Yerel düzeyde pek çok belediyeyi elinizde bulunduruyorsunuz. Bu kuruluşlar eliyle ne tür çalışmalar yürütüyorsunuz?

Çeteleşmeye çözüm çok boyutlu olmak zorunda. Bizim yaklaşımımız güvenlik, demokrasi, ekonomik adalet, sosyal haklar, kadın özgürlüğü, gençlik politikası ve demokratik yerel yönetimi birlikte ele almakta.

  1. Soruşturmalar sokaktaki çocuk veya tetikçide durmamalıdır. Çetelerin banka hesapları, şirketleri, gayrimenkulleri, araç filoları, kripto para hareketleri ve ticari ortaklıkları araştırılmalı; suçtan elde edilen bütün servete el konulmalıdır. Kamu görevlileri veya siyasi çevrelerle koruma ilişkisi varsa üzerine gidilmelidir.
  2. Çocuğa motosiklet ve silah verilip saldırı yaptırılıyor. Çocuğu cezaevine gönderip dosyayı kapatmak çeteye yeni çocuklar bırakmaktır. Her çocuk için özel sosyal çalışma yürütülmeli, ailesinin ekonomik durumu, okuldan kopma nedeni incelenerek eğitim, psikolojik destek ve istihdam programları oluşturulmalıdır.
  3. Uyuşturucu baronu suç yöneticisidir, bağımlı genç ise mağdurdur. Bağımlılık bir sağlık ve sosyal hak sorunudur. Diyarbakır’da ücretsiz, erişilebilir ve anadilinde hizmet veren AMATEM/ÇEMATEM kapasiteleri artırılmalı, tedavi sonrasını kapsayan barınma ve iş imkânları sağlanmalıdır.
  4. Fuhuş ağları kadınların yoksulluğu ve çaresizliği üzerinden işletiliyor. Kadınlara yönelik güvenli barınma merkezleri, hukuki yardım ve psikososyal destek mekanizmaları güçlendirilmelidir. Kayyımların kapattığı kadın kurumlarının önemi burada bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
  5. Çetelerin en büyük engeli örgütlü toplumdur. Her mahallede gençlik merkezleri, kadın dayanışma merkezleri, spor alanları ve kütüphaneler kurulmalıdır. “İhbar toplumu” değil halkın birbirine sahip çıktığı “dayanışma toplumu” örgütlenmelidir.
  6. Yoksulluk doğrudan suç üretmez ancak çeteler yoksulluğu istismar eder. Diyarbakır ve bölge kentlerinde gençlere yönelik güvenceli istihdam programları oluşturulmalı, kamusal yatırımlar artırılmalı ve kooperatifleşme desteklenmelidir.
  7. Çetelerin en büyük rakibi gençlere anlamlı bir yaşam ve ortak mücadele sunabilen demokratik siyasettir. Siyasi faaliyetler kriminalize edildiğinde gençlerin adalet arayışı yön kaybetmekte ve mafyatik yapılar bu boşluğu doldurmaktadır.
  8. Kayyım uygulaması belediyelerin gençlik, kadın, kültür ve sosyal destek ağlarını tasfiye ederek toplumsal alanı savunmasız bıraktı. Belediyelerimiz sınırlı imkânlarına rağmen madde bağımlılığına karşı danışmanlık ve psikolojik destek sunmaktadır ancak çete finansmanını soruşturma ve silah kaçakçılığını engelleme yetkisi merkezi idarededir.
  9. Diyarbakır ve bölge kentlerindeki çeteleşme, uyuşturucu, haraç ve yasa dışı bahis ağları Meclis düzeyinde araştırılmalıdır. Komisyon baroları, esnafı, kadın örgütlerini ve belediyeleri dinlemeli, şeffaf veriler kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
  10. Haraç talebiyle karşılaşan veya işyeri kurşunlanan esnaf yalnız bırakılmamalıdır. Tanık koruma, hukuki, ekonomik ve psikolojik destek mekanizmaları işletilmeli, insanlara sadece “şikâyet edin” demek yerine şikâyet ettikten sonra güvende kalacakları ortam yaratılmalıdır.

“Bu düzene teslim etmeyeceğiz”

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Şunu çok açık ifade etmek isterim: Diyarbakır’da ve bölge kentlerinde yaşanan çeteleşme Kürt toplumunun doğal, kültürel veya ahlaki bir sorunu değildir. Bu tabloyu Kürt gençlerine, ailelere veya yoksul mahallelere mal etmeye çalışan her yaklaşım gerçeği ters yüz eder. Karşımızdaki sorun savaş politikalarının, zorunlu göçün, yoksullaştırmanın, demokratik siyasetin baskı altına alınmasının, yerel yönetimlerin iradesizleştirilmesinin ve neoliberal suç ekonomisinin ürettiği tarihsel bir sonuçtur.

Haraç alan, uyuşturucu satan, kadınları sömüren, çocukları silahlandıran ve insanları korkuyla yöneten bir yapı hangi sloganı atarsa atsın çetedir.

Kürt halkının özgürlük mücadelesi insanı özne haline getirir, çete insanı araç haline getirir. Özgürlük mücadelesi topluma dayanır, çete korkuya ve bireysel çıkara dayanır. Demokratik siyaset gençlere ortak bir gelecek sunar, çete ise gence silah verir, sonra onun hayatını elinden alır. Bu ayrım çok açık kurulmalıdır.

Diyarbakır’ın gençlerini siyaset ile suç arasında tercih yapmaya zorlayan bir düzeni kabul etmiyoruz. Demokratik siyaseti suç, mafyatik şiddeti ise sıradan asayiş vakası gibi gören anlayış tersine çevrilmelidir. Biz Diyarbakır’ı çetelerin korkusuna, uyuşturucu tüccarlarının insafına ve gençleri geleceksiz bırakan bu düzene teslim etmeyeceğiz.

Bu mücadele yalnızca suçla mücadele değildir. Kentin geleceğini, toplumun ahlaki dokusunu ve halkın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olma hakkını savunma mücadelesidir.

Diyarbakır’da kadınlar temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor

GABB Kadın Politikaları Müdürlüğü’nün Bağlar, Sur ve Kayapınar’da yürüttüğü araştırmaya göre, kadınların çoğu herhangi bir gelir getirici işte çalışmıyor. Bunun esas sebeplerinden biri ise çocuk bakımının ve ev içi emeğin büyük ölçüde kadınların üzerine bırakılması.

Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Güneydoğu Anadolu Bölgesi Belediyeler Birliği (GABB) Kadın Politikaları Müdürlüğü’nün hazırlattığı “Diyarbakır’da Kadın Yoksulluğu” raporu, üç ilçede 2.975 kadınla yapılan anket ve 29 kadınla yapılan derinlemesine görüşmelere dayanıyor. Bağımsız araştırmacı Semiha Arı’nın kaleme aldığı bu araştırma Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi tarafından raporlandı ve 15 Şubat 2026’da yayımlandı.

Araştırma kapsamında Bağlar’da 12 mahallede 1.070, Sur’da 19 mahallede 782, Kayapınar’da 8 mahallede 1.123 kadınla yüz yüze anketler yapıldı.

Kadınlar çocuk bakımı sebebiyle çalışamıyor

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2023 verisine göre Diyarbakır’da genel istihdam oranı %37,7. Kadın istihdamı ise erkek istihdamının yaklaşık üçte biri düzeyinde. Rapordaki bulgular, Bağlar ve Sur’daki kadınların %89-90’ından fazlası herhangi bir gelir getirici işte çalışmadığını gösteriyor, Kayapınar’da ise bu oran %74.

Nitel araştırma için görüşülen 29 kadından ise sadece 6’sının ücretli işi var, bunlar da genellikle düzensiz, sigortasız ve düşük ücretli işler. Kadınların çalışırken dahi derin yoksulluğa itildiğini ortaya koyan araştırmada, 15 yıl çalışan bir katılımcının sigorta priminin yalnızca 8 yıl yatırıldığı, bazı kadınların ise onlarca yıllık iş deneyimine rağmen birkaç yüz günlük prim gün sayısına sahip olduğu tespit edildi. Mevsimlik tarım işçiliği yapan Kürt veya Suriyeli kadınlar, mevsimlik işçilik sırasında maruz kaldıkları ağır sömürü ve ayrımcılık koşullarını “travmatik” olarak tarif ediyor.

Bağlar’da kadınların %46’sının, Sur’da %47’sinin, Kayapınar’da %16,1’inin hiçbir kişisel geliri yok. Kadınların istihdama katılamama nedenlerinin başında (Bağlar’da %58,2, Sur’da %59, Kayapınar’da %53,6 ile) çocuk bakımı geliyor.

Rapora göre kadınlar çalıştığında da tüm eğitim düzeylerinde ve tüm meslek gruplarında erkeklerden daha düşük ücret alıyor. Kadınların daha yoğun biçimde yarı zamanlı, esnek ve güvencesiz işlerde çalıştırıldığı belirtilirken kadınların istihdama katılmamalarının en temel sebeplerinden birinin çocuk bakımının ve ev içi emeğin büyük ölçüde kadınların üzerine bırakılması olarak gösteriliyor.

  • Kadınların ev işlerini ve çocuk bakımını “genellikle ben yaparım” diyen oranı her üç ilçede de %80-90 bandında.

Hane gelirleri asgari ücretin altında

Rapordaki verilere göre, Bağlar’da hanelerin dörtte biri 1-14.000 TL, Sur’da ise %14’ü aynı miktarda gelire sahip. Kayapınar’da görece daha yüksek gelir düzeyine rağmen (%37,2’si 40.000 TL üstü) katılımcıların sadece %16’sı “gelirim giderimi karşılıyor” diyor. Rapor, her üç ilçede de hanelerin en az yarısının borçlu olduğunu ortaya koyuyor. Buna göre borçlanmanın başlıca nedeni gıda ve giyim gibi temel ihtiyaçlar oluyor. Kayapınar’da borçlanma sebeplerinde ilk sırada ev almak var.

Sosyal yardım alan kadınların oranı Bağlar ve Sur’da %25, Kayapınar’da %13 civarında kalıyor, yardım alanların %92’si bu desteğin ihtiyacı karşılamadığını belirtiyor. Araştırmadaki kadınların beyanlarına göre, boşanma sürecindeki kadınların sosyal yardım hakkı “boşanmamışsın” gerekçesiyle reddediliyor. Rapora göre özellikle boşanmış veya şiddet gören kadınlar, ekonomik destekten yoksun oldukları için şiddet ortamına geri dönmek zorunda kalabiliyor.

  • Bağlar’da katılımcıların %60’ından fazlası temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorken %77’si de faturalarını ödemekte zorlanıyor. Kadınların %70’i çocuklarının eğitim masraflarını karşılayamıyor.
  • Sur’da gıda ürünlerinden kısıtlama yapanların oranı %93-94, sinema/tiyatro/konser gibi etkinliklere hiç katılmayanların oranı ise %96-97.
  • Kayapınar’da %77’lik bir kesim temel ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayamıyor.
  • Kadınların çoğu “boş vaktim yok” diyor.

Bölgedeki savaş politikalarının etkisi

Yoksulluğun ve kadın yoksulluğunun Kürt bir coğrafyasında neden daha farklı yaşandığına savaş ve kayyım politikaları üzerinden değinmenin önemli olduğunun altını çizen rapor, kadınların her türlü şiddet, zorla kaybetme, faili meçhuller, işkenceler, zorunlu göçler ve kadın intiharlarının öznesi olduğunu söylüyor.

Ayrıca 2016 sonrası atanan kayyımların kadın merkezlerini, Jin Kart uygulamasını, kreşleri ve kadın istihdamına yönelik politikaları büyük ölçüde kapattığını/işlevsizleştirdiğini ve bunun yoksulluğu derinleştiren bir etken olduğunu vurguluyor.

Anketlerde belediyelerden talep edilenler ise istihdam alanları yaratılması, Adli Yardım Protokolünün hayata geçirilmesi, meslek edindirme kurslarının sürelerinin uzatılması, nakdi yardım ve gıda/kreş/bakım desteği.

Raporun tamamı için tıklayın.

Diyarbakır’da 30 yıllık ağaçlar sökülüyor

Diyarbakır’ın Polatlar kavşağında belediye ekiplerince bu sabah yüzlerce ağacın söküm çalışmalarına başlandığı bildirildi. Bölgeye giden Ekoloji Derneği, söküm işlemi durdurulana kadar nöbet eylemlerine devam edeceklerini duyurdu.

Fotoğraf: Ekoloji Derneği

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ekipleri, Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesindeki Polatlar Kavşağı ve çevresinde başlattığı düzenleme çalışması kapsamında kentin 30 yıllık ağaçlarını bu sabah saatlerinde sökmeye başladı. Sabah söküm işleminin yapıldığı bölgeye giden Ekoloji Derneği üyeleri, Amed Ekoloji Meclisi, Diyarbakır Barosu ve halk; iş makinelerinin önüne geçerek çalışmaları durdurdu.

Amed Ekoloji Meclisi, çarpı şeklinde işaretlenen yüzlerce ağaçtan bir tanesinin kesildiğini bildirdi.

“Ağaç sökümü Kürt halkının hafızasındaki trajik olayları hatırlatıyor”

Öz Diyarbakır Gazetesi’ne göre Ekoloji Derneği tarafından yapılan basın açıklamasında, belediyenin sivil toplumla diyalog kurmadan hareket ettiği vurgulandı. Özellikle sökülecek ağaçların üzerine atılan çarpı işaretlerinin bölge halkı için ağır bir sembolik anlam taşıdığı ifade edilen açıklamada, şu sözlere yer verildi:

“20-30 yıllık ağaçların işaretlenerek yerinden edilmesi, Kürt halkının hafızasındaki trajik olayları ve katliamları hatırlatmaktadır. Bu uygulama sadece ekolojik bir yıkım değil, aynı zamanda kentin tarihsel belleğine ve ruhuna yönelik bir saldırıdır.”

Belediye yetkilileri, ağaçların kesilmediğini ve uygun ekipmanlarla başka bir bölgeye nakledilmek üzere söküldüğünü savundu. Ancak çevre aktivistleri bu savunmaya bilimsel verilerle karşı çıkıyor. Aktivistler, belirli bir yaşa gelmiş ağaçların kök yapısının bu tür müdahalelerle geri dönülemez zarar gördüğünü ve sökülen ağaçların kuruma riskinin çok yüksek olduğunu belirtiyor.

Nöbet eylemi sürüyor

Diyarbakır’daki doğa savunucuları ve yerel halk, projenin tamamen iptal edilmesini talep ediyor. Ekoloji Derneği, söküm işlemi durdurulana ve geri adım atılana kadar bölgedeki nöbet eylemlerine ve iş makinelerini engelleme çalışmalarına kararlılıkla devam edeceklerini duyurdu.

Konuya dair Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin açıklaması ise şu şekilde:

BASINA VE KAMUOYUNA

Bugün Fırat Bulvarı üzerinde yürütülen çalışmalara ilişkin kamuoyunda yer alan yanlış ve yanıltıcı bilgilerin düzeltilmesi amacıyla aşağıdaki bilgilendirmenin yapılması zaruri görülmüştür.

Kayapınar İlçesi Fırat Bulvarı’nda yaklaşık 20 yıl önce dönemin teknik imkânlarıyla gerçekleştirilen altyapı, üstyapı ve peyzaj düzenlemeleri; gelişen kent yapısı ve artan ihtiyaçlar karşısında yetersiz kalmaktadır. Mevcut durum, araç ve yaya trafiği açısından riskler oluşturmakta; yağmur suyu birikintileri ve yetersiz kanalizasyon altyapısı ise çevresel sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenlerle, söz konusu bulvarın yenilenmesi yönündeki talep halk nezdinde önemli bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi olarak, halkın taleplerini ve kentin güncel ihtiyaçlarını dikkate alma sorumluluğuyla; ekolojik dengeyi gözeten ve çağın gerekliliklerine uygun kapsamlı bir proje hazırlanmıştır. Proje kapsamında:

  • Yolun genişletilerek altı şeride çıkarılması,
  • Modern kaldırım düzenlemelerinin yapılması,
  • Bisiklet yolunun inşa edilmesi,
  • Yağmur suyu altyapısının yenilenmesi,
  • Aydınlatma sisteminin modernize edilmesi,
  • Kavşak düzenlemeleri ile orta refüj ve peyzaj çalışmalarının gerçekleştirilmesi planlanmıştır.

Proje sürecinde, bulvar üzerinde ikamet eden yurttaşlar, işletme sahipleri ve yolu aktif olarak kullanan yurttaşlarla tüm detaylar şeffaf bir şekilde paylaşılmış; bu kapsamda bin kişiyle yüz yüze anket çalışması yürütülmüştür. Yapılan halk oylamasında katılımcıların yüzde 96’sı projeye onay vermiştir.

Ayrıca proje hazırlık süreci; kentte faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri, ilgili paydaşlar ve ekoloji hareketleriyle paylaşılmış, çok sayıda toplantı gerçekleştirilmiştir. Bu toplantılar sonucunda farklı görüşler değerlendirilmiş, anlaşmazlıkların önemli bir kısmı karşılıklı mutabakatla giderilmiştir. İtiraz edilen hususlar hassasiyetle ele alınmış ve ilgili birimlere azami memnuniyetin sağlanması yönünde gerekli talimatlar verilmiştir.

Proje, herhangi bir dayatma ya da oldu bitti anlayışıyla değil; ortak akıl ve katılımcı bir süreçle şekillendirilmiştir. Söz konusu itiraz edilen konularda demokratik ve ekolojik kamuoyuyla aynı hassasiyet ve duyguyu taşıyor ve dikkate değer görüyoruz. Bu kapsamda yalnızca sınırlı sayıdaki ağaç, bilimsel ve uygun yöntemlerle yerinden alınarak uygun alanlarda yeniden toprakla buluşturulmuştur.

Kentin ihtiyaçlarını ve halkın iradesini esas alan bu çalışmaya yönelik gerçek dışı değerlendirmelerin kamuoyunu yanıltmaması adına, doğru bilgilendirme sorumluluğumuzu bir kez daha yineliyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Amed’de bir Filistinli dansçı: İktidar kimliğimizi nasıl şekillendiriyor?

Kurucusu olduğu dans grubu Shaden Dans Topluluğu, 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nde “Tüyler” adıyla bir dans gösterisi sunan Filistinli dans sanatçısı Shaden Abu Elasal, Kürtlerin kültürlerine olan bağlılığından çok etkilendiğini belirtti. Abu Elasal’ın dans gösterisi, iktidarın beden ve kimlik üzerindeki etkilerini sorguluyor.

Shaden Dans Topluluğu’nun “Tüyler” dans gösterisinden, Foto: Amed Theater Fest

Diyarbakır’da bu sene düzenlenen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nin teması “Barış İçin Diyalog” olarak belirlendi. Belediyenin bünyesinde çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Şehir Tiyatrosu öncülüğünde gerçekleşen festival, 22 Nisan günü bir resepsiyonla başladı.

2 Mayıs tarihine kadar yani 10 gün sürece olan festivalde 19 ülkeden tiyatro topluluklarının katılımıyla pek çok tiyatro oyunu ve dans gösterimi seyirciyle buluşacak. Tiyatro ile ilgili çeşitli panel ve atölyeler düzenlenecek.

Sudan, Ukrayna, Suriye, Kürdistan Bölgesi gibi ülkelerin yanı sıra Filistin’den de Shaden Dans Topluluğu festivale katılan gruplar ve sanatçılar arasında yer alıyor. 25 Nisan tarihinde Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluşan ekibin projesinin adı “Feathers” (Tüyler).

Tanıtım bülteninde “Bilincimiz oluştuğunda, gerçekte ne kadar özgür olduğumuzu ve iktidarın pençesinden asla kurtulup kurtulamayacağımızı bilmediğimizi fark ederiz. Tüyler, iktidarın kimliğimizi nasıl şekillendirdiğini, güzellik ve iyilik algımızı nasıl etkilediğini ve bir insanı sevgiden nefrete nasıl sürüklediğini araştırıyor. Tüyler’de dört varlık bir araya gelir ve insan etkileşiminin karmaşıklığını ve yaşamlarını şekillendiren iktidar güçlerini ortaya koyan sahnelerde iç içe geçerler. Bu, biri baskın, diğeri itaatkar olan iki varlık arasındaki bir aşk hikayesinde somutlaşır. İtaatkar varlık, kendisinin ne olduğunu fark etmez” sözleriyle tanıtılan dans gösterisini, Filistin’de kadın bir dansçı olmayı ve festivali dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, topluluğun kurucusu Shahdan Ebu ile Niha+ için konuştu.

Merhaba Ms. Shaden. Amed’e hoş geldin. Filistinli bir koreograf ve dansçı olarak Uluslararası Tiyatro Festivalimize hoş geldin. Öncelikle şunu sormak istiyorum, Shaden Abu Elasal kimdir ve Shaden Dans Topluluğu nedir? Bize biraz kendinden bahseder misin?

Öncelikle burada olduğum için mutluyum, bu röportaj için teşekkürler Serhat. Ben Shaden Abu Elasal. Nasıra’da doğdum, Filistin’in kuzeyinde. Dans eğitimimi Kudüs’teki Müzik ve Dans Akademisi’nde tamamladım. Sonra Nasıra’ya geri döndüm ve dans üzerine projeler, eğitim programları kurmaya başladım. Bunun yanı sıra bağımsız bir koreograf olarak kendi eserlerimi üretmeye başladım. Yani bir yandan dans, bale ve çağdaş dans üzerine yoğunlaşan bir eğitim yolu, diğer yanda ise bir koreograf olarak kendimi geliştirme süreci vardı. 2016 yılında Nasıra’da 14-18 yaş arası gençler için bale ve çağdaş dans topluluğunu kurdum; orada dansı kendimizi, dünyayı ve karmaşık gerçekliğimizi anlamak için bir araç olarak kullandık. Teknik eğitimin yanı sıra, bedeni bir eğitim aracı olarak araştırdık. 2019’da ise Shaden Dans Topluluğu’nu kurdum. Bir dansçı olarak birçok projede yer alıp kendi eserlerimi sergiledikten sonra, artık sadece bir koreograf olmaya ve sahnede değil, sahne arkasında üretmeye karar verdim. Buna 2019’da başladım; toplulukta Filistinli dansçıların yanı sıra dünyanın dört bir yanından dansçılar var.

Soldan Sağa: Serhat Kural, Shaden Abu Elasal, Rugeş Kırıcı

“Filistin acı çekerken, sesimin güç çıkmasını istedim”

Filistin’de bir dansçı ve aynı zamanda bir kadın olmak ne demek? Bu konuda nasıl bir yolculuğun oldu?

1948 Nekbe’sinden bu yana uzun yıllardır baskı altında olan bir toplumda, Nekbe’nin üçüncü kuşağı olarak ve çok “sıcak” bir bölgede yaşayan bir Filistinli olarak… Çok zor, karmaşık ve güç bir durum bu. Her gün süren bir acı gibi. Bir kadın ve bir insan olarak benimsediğim değerlerin, beni ben yapan şeyleri oluşturduğunu söylemek istiyorum. Siyasi ve sosyal olarak çok aktif bir aileden geliyorum. Bu yüzden adalet, eşitlik ve insana saygı kavramları kimliğimin çok güçlü bir parçasıydı. Çocukluğumdan beri yaşadığımız dünya hakkında, kendim hakkında, bu durumda ne yapabileceğim ve etkimin ne olduğu hakkında kendime sorular soruyordum. Bunca yıl Filistinlilerin çektiği acıları görürken, sesimin olduğundan daha gür çıkmasını sağlayabilir miyim?

Bunu çok iyi anlayabiliyorum çünkü bizim hikayemiz de az çok Kürt dansçıların hikayesi de sizinkiyle aynı. Seninle ve grubunla tanıştığımda, performansınızı izlediğimde bir yanım çok mutlu oldu. Diğer yanım ise çok hassaslaştı çünkü panelinizi dinlediğimde, iktidarın bedeni nasıl etkileyebileceği üzerine bir koreografi oluşturduğunu söylemiştin. Birçok eser de bununla ilgili; çünkü denge değişkendir ve daha özgür olmak için kararlarımızı başkalarına bırakmak zorunda değiliz. Seni bu yüzden çok ama çok iyi anlayabiliyorum. Projeniz hakkında biraz bilgi verebilir misin, bize ne anlatmak istediniz?

Evet, bu aslında kim olduğumun, bu gerçeklik içinde bir insan olarak nasıl var olduğumun ve aynı zamanda hayatımdaki devrimci yanımın bir birleşimi. Genelde her şeyde farklı, yeni ve benzersiz olanı ararım. Bu yüzden sanatımda kurban olmak istemiyorum; ne gerçek hayatta ne de sanatımda. Dünyaya bir mesajı olan biriyle, yeni bir şeyler arayan bir sanatçı olmanın kombinasyonunu arıyorum. Otoritenin sanatımın nasıl olacağına karar vermesini istemiyorum. Gerçekliği kopyalamama konusunda çok hassasım. Gerçekliği alıyorum, onu kazmaya ve yeni bir şey yaratmaya başlıyorum. En büyük mutluluğum stüdyoya girip araştırmaya başladığım ve o anda daha önce görmediğim farklı bir şeyin yaratıldığı andır. Sanatın bana verdiği bu şaşkınlık hissi beni güçlü hissettiriyor ve bu güç, bu coğrafyada hayatta kalmamı sağlıyor. Yaratırken gücümü hissediyorum. Başkalarının benden istediği gibi değil, kendi istediğim gibi yaratırken gücümü hissediyorum. Bu, bir kadın, bir insan ve bir sanatçı olarak kim olduğumun birleşimidir. Umarım beni anlamışsınızdır.

“Kendimden bahsetmek benim için zor”

Bir sanatçı olarak Filistin’de yaşayan kadınlara cesaret verdiğini düşünüyor musun?

Bilmiyorum. Bildiğim tek şey…

Bu konuyu biraz açmak istiyorum; belki sana yardımcı olur. Eserlerinle ilgili iki video izledim, çok etkileyiciydi. İçinde birçok kadın dansçı gördüm, sanırım grubunuzda çok fazla kadın var. Sen bir şey yaratıyorsun ve onlar da seninle bir şeyler yapma fırsatı buluyor. Hem bir koreograf hem de bir kadın lider gibisin. Bu yüzden bunu sordum.

Kendimden bir lider olarak bahsetmek benim için zor. Çevremdeki insanları, daha önce yapılmamış bir şeyi yapabilecekleri konusunda olumlu yönde etkileyebildiğimi söyleyebilirim. Eğer araçları varsa, ısrar ederlerse, kendilerine inanırlarsa ve çok çalışırlarsa, sanırım onlar için bir örnek teşkil edebilirim. Çünkü bir Arap kadını olarak Dans Akademisi’nde okuyan ilk kişiydim. O zamanlar toplumumuzda “çağdaş dans” kelimesi yaygın değildi. Ama bu adımı attım çünkü bunu yapmak istiyordum. Geri dönüp orada bir şeyler yaratmak… Benim performanslarım sadece güzel görünen “şovlar” değil. Benim performansım farklıdır, yüzeysel değildir ve bunda ısrarcıyım. Ayrıca teknik ve sanatsal olarak çok yüksek düzeyde iyi bir okul kurmayı başardım. Bu yüzden, eğitim verdiğim ve bu grupta dans eden bu kadın öğrencilerin dünyayı, toplumun görmemizi istediği yerden farklı gördüklerini umuyorum. Bazılarının dansa devam etmesi ve şimdi koreograf olarak kendi yollarını çizmeleri beni mutlu ediyor. Umarım üzerlerinde olumlu bir etkim olmuştur.

Foto: Amed Theater Fest

“Festival çok güçlü”

Bu kadınlar için bir örnek olacağından eminim. Amed’deki deneyiminden konuşmak istiyorum. Amed ve performansınız hakkında neler hissediyorsun? Seyirci eserinizi nasıl karşıladı, eleştiriler nasıldı? Bu deneyimi bizimle paylaşır mısın?

Öncelikle, bu festival fikri panelleriyle ve performanslarıyla gerçekten çok güçlü ve önemli. Çünkü her zaman sesimizi kısmaya, bizi susturmaya yönelik bir çaba var. Bu festivalde, baskı altındaki insanlara ayağa kalkma, kendilerini ifade etme ve bu yerin sahip olduğu tüm o güzellikle kendilerini anlatma gücü veriliyor. İnsanlar çok nazik, çok cömert. Birçok festivale gittim ama bir kadının yönettiği bir festivalde olmak farklı, bunu söylemeliyim. Kendine has bir ruhu var. Kürt halkının kültürlerine olan bağlılığına, kendilerini sanatla ifade etme konusundaki ısrarlarına gerçekten hayran kaldım. Kültürlerini kaybetmiyorlar. Açılışı gördüğümde “Vay canına” dedim. İnsanların burada birbirine ne kadar bağlı olduğunu görüyorum. Kadın belediye başkanı figürü de çok benzersiz bir şey. Sanırım bundan öğreneceğim şeyler var.

Son sorum. Filistin toplumuna derin bir saygı duyduğumu söylemek istiyorum. Her zaman yanınızdayız. Koşulların çok zor olduğunu biliyorum. Ama dediğim gibi, birbirimize benziyoruz. Umarım Filistin yakında özgür olacak. Son olarak, bir çağdaş dansçı olarak Filistin’deki izleyiciyle nasıl bir ilişkin var?

Daha önce de söylediğim gibi, bu hem Nasıra hem Filistin’in kuzeyi hem de Batı Şeria için yeni bir şey. Ama insanlar meraklı. Performanslarımıza geliyorlar ve sorular soruyorlar. Bazen “anlamıyoruz” deseler de, iyi olan taraf şu ki insanlarla konuşuyoruz, bir diyalog kuruluyor. Son eserimiz olan Feathers (Tüyler), daha net bir dramaya ve karakterlere sahip olduğu için seyirci onunla önceki daha soyut çalışmalarıma göre daha fazla etkileşim kurdu. Bu tür eserlerin insanları size yakınlaştırdığını düşünüyorum. Bazen bu tarz performanslardan korkuyorlar çünkü onları analiz edecek araçlara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Ama onlara gidip konuştuğunuzda, açıkladığınızda ve “Sorun değil, bunu istediğiniz yere çekebilirsiniz” dediğinizde insanlar rahatlıyor. Rahatladıklarında hayal güçleri çalışıyor. Bu yüzden bir izleyici kitlemiz olduğu için mutluyum. Çok büyük değil ama giderek büyüyen bir kitle var.

Kesinlikle. Çok iyi anlıyorum çünkü biz de aynı süreçteyiz. İzleyici için daha anlaşılır olma yolunda aynı şekilde ilerliyoruz. Ama bir yanımız da daha soyut olmak istiyor. Bu bizim kaderimiz demek istemiyorum ama seyirciyle yakınlaşmak için bir dengeye ihtiyacımız var.

Kesinlikle. Ve seyircinin “üstünde” olmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü işimiz sahnede var oluyor ve bu seyirci olmadan bizim için hiçbir anlamı yok. Sanatçı olarak kendine sadık kalmakla seyircine sadık kalmak arasındaki o kombinasyon… Sanatsal vizyonumuzdan ödün vermeden bu dengeyi bulmalıyız.

Çok teşekkür ederim Shahdan.

Spas Serhat.

Diyarbakır’da gazeteci olmak: Yazdığın değil yazmadığın da bir sorumluluk

Diyarbakır’da çeşitli baskılara maruz kalarak yıllarca çalışmış gazetecilerden olan Veysi Polat, Öznur Değer, Murat Bayram ve Faruk Balıkçı; Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın sınırlarını ve zorluklarını değerlendirdi.

Kaynak: Dicle Fırat Gazeteciler Derneği

140journos’un Narin Güran cinayeti ile ilgili olarak hazırlamış olduğu “Şeytantepe” adlı belgeseli, beraberinde Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın ne anlama geldiğine dair eski bir tartışmayı alevlendirdi.

Diyarbakır ve bölge genelinde 1990’lı yıllar boyunca, gazeteciler “faili meçhul” cinayetlere kurban gitti, gözaltına alınıp işkence gördü ve tutuklandı, gazetelerin dağıtımının yasaklandı. 2000’li yıllara geldiğimizde “faili meçhul” cinayetler artık eskisi gibi uygulanan bir yöntem değil iken, bu sefer yargı ve kolluk kuvvetleri eliyle gazetecilerin sahada haber yapmaları zorlaştırıldı, tutuklamalar, sürgüne zorlamalar, ev hapisleriyle gazeteciler mesleklerinden uzak kaldı, gazeteler, tv kanalları, radyolar ve internet siteleri kapatıldı, yüzlerce gazeteci işsiz kaldı. Yıllardır bu bölgede haber yapan gazeteciler, yaşadıkları zorlukları ve sahada var olmanın bedelini anlattı.

Veysi Polat: Sahadaki gerçeklik serttir

Veysi Polat 1991 yılında Diyarbakır’da gazetecilik yapmaya başladı. Aynı zamanda dayısı olan Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir ile birlikte silahlı saldırıya uğradı. 1992 yılında İstanbul’a gidip mesleğini orada devam ettirmek zorunda kaldı. Uzun yıllar Özgür Gündem geleneğinden gelen basın kuruluşlarında çalışan Polat, 21 yıl sonra Diyarbakır’a dönerek Aborî adlı bir yerel haber mecrası kurdu.

Gazeteci Veysi Polat, Hafız Akdemir anması. Kaynak: Abori

Diyarbakır’daki güvenlik politikaları, yargı süreçleri, toplumsal hassasiyetler ve yerel dinamiklerin gazetecinin hareket alanını ciddi biçimde sınırladığını belirten Polat, hem sahadaki gerçekliğin sert olduğunu hem de o gerçekliği aktarma alanının dar olduğunu söyledi. Kürt meselesinin doğrudan etkilediği bir şehirde gazetecilik yapmanın her haberin birkaç kez düşünülmesini, her cümlenin tartılmasını gerektirdiğini belirterek “Sadece yazdığınız değil yazmadığınız da bir sorumluluk haline geliyor” dedi.

Diyarbakır’da gazetecilik yapmak ile batı illerinde gazetecilik yapmak arasındaki farkı, “mesleğin ağırlığı” üzerinden anlatan Veysi Polat, 21 yıl sonra İstanbul’dan Diyarbakır’a döndüğünde coğrafya değiştiğinde gazeteciliğin anlamının, riskinin ve yükünün değiştiğini gördüğünü belirtti.

Yerelden gelen haber nasıl başka bir habere dönüştürülür?

Yerelden merkeze taşınan bilginin çoğu zaman ya eksildiğini ya da dönüştüğünü düşündüğünü aktaran Polat, bu dönüşümün çoğu zaman politik, kurumsal ve ideolojik süzgeçlerden geçtiğini vurguladı:

“Özellikle merkez medyada, kurumların iktidarla kurduğu ilişkiyi zedelememe refleksi, haberi olduğu gibi aktarmanın önüne geçebiliyor. Bu da ya açık bir sansüre ya da daha sofistike bir ‘perdeleme’ye yol açıyor. Sonuçta ortaya çıkan metin, olayın kendisini değil, merkezin görmek istediği versiyonunu yansıtabiliyor.”

1990’lı yıllarda yaşanan bir örneği anlatan Polat, “Cizre’de kırsalda çobanlık yapan bir yurttaşın, güvenlik güçlerinin operasyonunda öldürülmesi haberi, merkeze ulaştığında bambaşka bir kimliğe büründürülüyor ve ‘operasyonda etkisiz hale getirilen bir PKK’li’ olarak servis ediliyor. Oysa sahadan gelen bilgi ve fotoğraflar gerçeğin çok daha çıplak ve sarsıcı olduğunu gösteriyor. Ayaklarından panzer aracına bağlanarak sürüklenen bir insanın görüntüsü bir hakikat belgesidir. Ama o kare, merkezin kurduğu anlatıya uymadığı için yok sayılıyor. Bizim o dönem bunu ‘İnsanlık sürükleniyor’ manşetiyle vermemiz, aslında gerçeği olduğu gibi göstermekti” dedi.

Kaynak: X/@Code644

Yerelde hakikatin daha çıplak ve daha doğrudan yaşandığını anlatan Polat, merkez basının ise çoğu zaman bu sertliği törpülediğini, kimi zaman ise tamamen görünmez kıldığını belirtti.

Narin Güran vakası: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak

Narin Güran gibi davaların nasıl haberleştirildiğinin, olayın geçtiği coğrafyayı, haberin dilini ve çerçevesini doğrudan etkilediğini aktaran Polat, “Eğer benzer bir olay İstanbul’da yaşansaydı muhtemelen haber akışı daha kurumsal, daha mesafeli ve daha kontrollü ilerlerdi” dedi.

Büyük şehirlerde medya kuruluşlarının merkezlerinin editöryal denetim mekanizmalarının ve farklı kaynaklara erişim imkanının daha güçlü olduğunu ve bilgi teyit süreçlerinin hızlandığını belirten Polat, Diyarbakır gibi politik ve toplumsal hassasiyetlerin yoğun olduğu bir yerde ise sürecin daha farklı işlediğini aktardı:

“İlk günlerde masum bir kayıp çocuk vakası olarak başlayan haberlerin, kısa sürede farklı iddialar, karanlık bağlantılar ve servis edilen bilgilerle başka bir boyuta evrildiğini gördük. Özellikle kolluk ve yargı kaynaklı bazı bilgi ve belgelerin belirli medya organlarına sızdırılması, gazetecilik refleksinden çok ilişki ağlarının belirleyici olduğu bir tabloyu ortaya çıkardı.”

Bu noktada iki temel sorunun öne çıktığını anlatan Polat, “Birincisi, gazetecinin haber kaynağıyla kurduğu ilişkinin sağlıklı bir mesafede olmaması, haberi sorgulamak yerine aktarmaya dayalı bir pratiği güçlendiriyor. Bu da gazeteciyi bir bilginin taşıyıcısı değil, üreticisi haline getirebiliyor. İkincisi ise bilgi kirliliği ve yönlendirme. Özellikle hassas davalarda parça parça servis edilen bilgiler, kamuoyunu aydınlatmaktan çok yönlendirmeye hizmet edebiliyor. Bu da toplumda ciddi bir algı karmaşası yaratıyor” dedi.

Diyarbakır’daki hem politik atmosfer hem de kaynak yapısının bu tür müdahalelere daha açık bir zemin oluşturabildiğini söyleyen Polat, meselenin yine gazeteciliğin temel ilkesine dayandığına vurgu yaptı: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak.

“Gazetecilik bir hayatta kalma mücadelesiydi”

90’lar ve 2000’lerin başındaki koşullar ile bugünü kıyaslayan gazeteci Polat, Diyarbakır’ın Kürt meselesinin en sert yaşandığı dönemlerde olağanüstü bir atmosferin içinde olduğunu aktardı. 1990’ların başında insan haklarının askıya alındığı ve yaşamın değersizleştirildiği bir süreç yaşandığını söyleyen Polat, o dönemde gazeteciliğin sadece bir meslek değil bir hayatta kalma mücadelesi olduğunu anlattı:

“İnsanlar güpegündüz enselerinden vuruluyor, köyler yakılıyor, zorunlu göçler yaşanıyor, gözaltında kayıplar ve işkenceler gündelik hayatın parçası haline geliyordu. Böylesi bir ortamda gazetecilik yapmak gerçekten ‘ateşten gömlek’ giymekti. 8 Haziran 1992’de, dayım olan gazeteci Hafız Akdemir ile birlikte evden gazete bürosuna giderken silahlı saldırıya uğramamız ve onun yaşamını yitirmesi, o dönemin nasıl bir karanlığa sahip olduğunu anlatmaya yeter.”

O yıllarda gazetecilerin sokak ortasında katledilebildiklerini söyleyen Polat, bugünden bakıldığında en temel farklardan biri artık o ölçekte ve o açıklıkta bir fiziksel yok etme pratiği olmadığını söyledi. Bugün, 1990’larda mümkün olmayan bazı şeylerin olduğunu aktaran Polat, “Dijital medya sayesinde haber çok daha hızlı yayılabiliyor, alternatif mecralar üzerinden sesini duyurma imkanı doğuyor. Bir haberin tamamen karartılması eskisi kadar kolay değil” dedi.

Gazetecilik artık daha çok denetlenen bir meslek

Fakat bu durumun baskıyı ortadan kaldırmadığını, sadece yöntemin değiştiğini ve gazeteciliğin bugün daha farklı araçlarla sınırlandırıldığını da anlattı:

“Sahada haber takibi yaparken engellemeler, gözaltılar, açılan davalar, uzun yargı süreçleri, dijital alanda erişim engelleri ve sosyal medya üzerinden yürütülen baskılar öne çıkıyor. Doğrudan şiddetin yerini, daha ‘hukuki’ ve ‘idari’ görünen ama etkisi azımsanmayacak bir denetim mekanizması almış durumda. Bugün gazetecilik bir yandan daha hızlı ve daha erişilebilirken diğer yandan daha fazla izlenen, daha kolay hedef haline getirilebilen bir meslek.”

Öznur Değer: Diyarbakır, yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir kent

Öznur Değer, bir kadın gazeteci olarak ilk kez gazeteciliğe 6 yıl önce Diyarbakır’da başladı. Onun için Diyarbakır’da gazetecilik yapmak, özel savaş politikalarının ve 90’lardan bu yana devlet baskısının merkezi olan Diyarbakır’ın her karışından yeni bir öykü çıkarmak demek.

Gazeteci Öznur Değer. Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi

Diyarbakır’ın uyuşturucudan fuhuşa, asimilasyondan ahlaki çürümeye kadar siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak kent sosyolojisinin değiştirilmek istendiği bir yer olduğunu söyleyen Değer, aynı zamanda Kürt meselesinin sonuçlarının en ağır haliyle vücut bulduğu bir yer olduğunu da belirtiyor:

“Sokakta kağıt toplayan çocuklardan, barış diye haykıran Barış Annelerine, hapishane önlerinde yakınlarını bekleyen ailelerden çocuklarının kemiklerini arayan annelere, mezarları tahrip edilmesin diye çocuklarının mezarı başında nöbet tutan annelerden alanda “Jin, jiyan, azadî” diye haykırdığı için tutuklanan kadınlara kadar her anlamıyla öteki ama politik bir yer Amed.”

“Polisin en çok engellediği gazeteciler, kadın gazeteciler”

Diyarbakır’da kadın gazeteci olmak, Değer için aslında korku duvarlarının cesur kalemlerle aşılması anlamına geliyor:

“90’larda birçok arkadaşımız sadece hakikati duyurduğu için katledilirken, öte yandan yakın tarihte Nagihan Akarsel Süleymaniye’de, Cihan Bilgin Rojava’da hakikatte ısrar ettikleri için katledilirken bizler emniyet, adliye ve hapishane arasında adeta mekik dokuyoruz. Bir yanıyla özel savaşın en çok etkilediği kadınlara dair yaptığımız haberler ile özel savaşın boyutlarını gözler önüne sererken, öte yandan yaptığımız haberler nedeniyle soruşturuluyor ve yargılanıyoruz.”

Kendisi dahil birçok kadın gazetecinin açığa çıkardığı haberler dolayısıyla yargılandığını ve tutuklandığını vurgulayan Değer, birçok kısıtlamaya da maruz kaldıklarını söyledi:

“Dünyaya örnek teşkil eden ajansımız JINNEWS de bir kadın haber ajansı olarak defalarca BTK tarafından erişime engellendi ve dijital medya hesapları kapatıldı.”

Değer, aynı zamanda sahada erilleşen basın diline karşı kadın gazeteciler olarak diğer gazetecilerle çetin bir mücadele içinde yer aldıklarını ve sahada polisin en çok engellediği gazetecilerin yine kadın gazeteciler olduğunu belirtti.

2024 yılında gazetecilere saldırı. Kaynak: MLSA

Ankara’da da bir süre gazeteci olarak çalıştığını aktaran Değer, Ankara’nın Diyarbakır’da üretilen politikaların kararlarının alındığı bir yer olduğunu anlattı:

“Hem Amed’te bir halkın hafızasını, belleğini, değerlerini ve bunları korumak için verilen mücadeleyi gördüm hem de Ankara’da burada üretilen politikaların kararlarının alındığını gördüm. Benim için bir kent kaderi yazan (talimatı veren) bir kent ise yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir yerdeydi.”

MKG kadın gazetecilerin emeğini görünür kılıyor

Kürt ve politik insanların yoğun yaşadığı bir kent olan Diyarbakır’da kadın gazeteciler için en büyük dayanışma ağının Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) olduğunu söyledi:

“Kadın gazetecilerin yaşadığı zorlukları, baskıları ve sorunları mercek altına aldığı gibi buna dair aylık rapor hazırlayan MKG, aynı zamanda basında kadın dilinin oluşmasına ve öteki kılınmak istenen kadın gazetecilerin emeğini görünür kılmaya da çalışıyor. Bu anlamda kadının sesini, rengini var kılarak yaşadıklarını dayanışmaya döküyor ve kadın gazetecilerin örgütlü mücadelesini örüyor.”

Narin olayında birçok veri çarpıtıldı”

Narin Güran olayının ise özel savaşın doğurduğu sosyolojik çürümenin bir sonucu olarak magazinal bir diziye dönüştüğünü gördüklerini belirten Değer, “Narin’in nasıl ve kim tarafından katledildiğinin açığa çıkmasından ziyade, özellikle dışardan gelen çok sayıda gazeteci Narin’in annesi ile amcası arasındaki ‘yasak aşk’ iddialarını öne sürerek olayı hakikati perdeleyen bir boyuta evirdi” dedi.

Değer, aynı durumun İstanbul’da yaşanması durumunda bir çocuğun kim tarafından katledildiği bir sır perdesi olarak kalmayacağını, yargının ise daha farklı ve çözümleyici bir tutum sergileyeceğini anlattı:

“Durumun Kürdistan’da yaşanmasının ve siyasi arka planının olmasının etkileri fazla. Nitekim Garip Ensarioğlu’nun olayın ilk günlerinde olayı ve olası failleri aklayan sözleri hala hafızalardaki tazeliğini koruyor. Amed’te gece gündüz magazin üretme peşinde koşan medya, İstanbul’da çocuğun faillerine odaklanırdı. Burada tarihsel, kültürel, aşiretsel etkenler ön planda tutularak birçok veri çarpıtıldı. Oysa olayın en başından toplumsal bir sorun olarak ele alınıp hakikatin ve arka plandaki tüm güç ve unsurların üzerine gidilmesi gerekirdi.”

Değer, gazetecilerin tarihsel sorumluluk ve vicdani yükümlülükler taşıdığını belirterek tek yolun hakikati korkusuzca haykırmaktan geçtiğini söyledi.

Murat Bayram: Diyarbakır’da sadece gazetecilerle ilgilenen özel bir polis grubu var

Murat Bayram 2010 yılında gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar hem Kürdistan Bölgeselinden yayın yapan medya kuruluşlarına hem de uluslararası medya için çalışan Bayram, şimdilerde Diyarbakır’da hem gazeteciler için eğitim veren hem de haber üreten Botan International’in yöneticiliğini yapıyor.

Gazeteci Murat Bayram

Bayram’a göre Diyarbakır’da mesleği icra etmek, ister istemez bir politik kimlik edinmek demek:

“Toplumsal, dini inanç ve diğer gruplar arasında da direkt senin bir propaganda aracı olduğun kabulüyle başlıyor. Hem Kürtler seni çok partizan kabul ediyor hem de hükümet. Ve seni potansiyel propaganda aracı veya terörist olarak algılayabiliyor.”

Bir süre İstanbul’da da çalışmış olan Bayram, İstanbul’da haber takibi sırasında kalabalığın arasına karışılabildiğini belirtti. Diyarbakır’da ise sadece gazetecilerle ilgilenen, her basın açıklamasına giden, gazetecilerin fotoğraflarını çeken, onları ismen bilen, nereye çalıştığını bilen, hangi haberleri yaptığını bilen bir polis grubu olduğunu ve baskının daha yoğun olduğunu kaydetti:

“Ben 2010’da ilk gazeteciliğe başladığım zamanlarda bir habere 40-50 kişi gidiyorduk. Çok fazla gazeteci olunca çok fazla göze batmıyordunuz. Şimdi bir basın açıklamasına gittiğimizde 3-5 kamera gelmiş oluyor. Herkes işlerini sosyal medyadan ve ajanslardan haber toplayarak hallediyor. Bu da var olan baskıyı daha net hissetmeye sebep oluyor” dedi.

“Basın İlan Kurumu Kürtçe dilini desteklemiyor”

Türkiye’de Kürtçe medyanın yapısı ve yaşanan sorunlarla ilgili raporlar da hazırlayan belirten Bayram, Türkiye’de 20 milyondan fazla Kürt nüfusu olduğunu ve Kürtçe günlük yayın yapan sadece bir haber ajansı ile sadece dört web sitesi olduğunu söyledi. Bayram Diyarbakır’da 2015-2016’daki çözüm süreci bitmeden önce sadece Kürtçe program yapan 9 televizyon kanalının bulunduğunu ve en az 4’ünün sadece Kürtçe yayın yaptığını kaydederek, şu anda ise Diyarbakır’da Kürtçe yayıncılık yapanın Zarok TV ve bir yerel gazete olduğunu aktardı. TRT’nin Diyarbakır’da 40’tan fazla medya temsilciliği ile en büyük temsilciliğe sahip olduğunu söyleyen Murat Bayram, “TRT’nin olması anlaşılır bir şey, anlaşılır olmayan şey sadece TRT’nin olması. Sadece Kürtçe haber programı yapan tek televizyonun devletin televizyonu olması” dedi.

Basın İlan Kurumu’nun yerel medyanın en büyük sponsoru olduğunu fakat yerel gazetelerin tamamının sadece Türkçe olduğunu dile getiren Bayram, bunun sebebinin Basın İlan Kurumu yayıncılıkta desteklediği diller arasında Kürtçenin olmaması olduğunu söyledi.

“Bir Kürtçe medya kurumunun ayakta kalması için ekonomik bir kaynağının olması lazım” diyen Bayram’ın aktardıklarına göre Türkiye’de Google reklamları Kürtçe’yi desteklemiyor ve Kürt medyası Basın İlan Kurumu’ndan ödeme alamıyor:

“Devletin bizzat bizim vergilerimizle yayınladığı ilanları alamıyorsunuz Kürtçe olunca. Kürtçe podcast’ler Türkçe podcast’ler arasında diziliyordu. Kürtçe müzik hala Türkçe müzik kategorisinde değerlendiriliyor.”

Kürtçe içerik üretmek sanki gönüllülük işiymişçesine değersizleştirildiğini belirten Bayram bunu şöyle ifade ediyor: “Kürtçe medyanın muhabirleri kiradan, yemek ücretinden, araç ücretinden muaf tutulmuyorlar. Ama emek verirken emek ücretinden muaf tutuluyorlar.”

Faruk Balıkçı: Yerelde bu işin mutfağındasın

Gazeteci Faruk Balıkçı. Kaynak: bianet

Faruk Balıkçı Anadolu Ajansı’nda başladığı gazetecilik hayatında, Milliyet ve Hürriyet gazeteleri ile IMC TV ve Doğan Haber ajansı gibi medya organlarının Diyarbakır’da temsilciliğini yapmış bir isim. Uzun yıllardır hem ulusal hem de yerel medya kuruluşlarında çalışan gazeteci Balıkçı Diyarbakır’ın gazetecilik açısından bölgenin merkezi durumunda olduğunu belirterek, hem Irak’ta hem Suriye’de olan savaşların etkisiyle hem de geçmişten beri yaşanan çatışma ortamının etkisiyle Diyarbakır gazetecilerinin bir anlamda ‘savaş muhalefetini’ yaptığını söyledi:

“Merkezi konumu nedeniyle ve daha çok Türkiye’nin önceliğinde olan haberlerin olduğu bir yer olması dolayısıyla gazeteciler sadece lokal gazetecilik yapmıyorlar. Aynı anda uluslararası gazetecilik de yapıyorlar. Bu da buradaki gazetecileri daha etkinleşen bir duruma getiriyor.”

Daha önce ana akım medyada da çalıştığını belirten Balıkçı, ulusal gazetenin ve yerel gazetelerin okuyucu kitlesi ve etkilediği alanın değiştiğini anlattı:

“Yerelde olan bir sorunu, olumsuzluğu dile getirdiğin zaman ikinci gün yetkililer bunu dikkate alarak o olumsuzluğu düzeltiyorlar. Bu yerel için önemli bir şey, gazetecilik açısından da insanı mutlu ediyor. Ulusal gazetede daha çok geneli ilgilendiren haber yaptığınız için daha kısıtlı habere ulaşmak zorunda kalıyorsun. Ama yereldeki bir gazeteciysen yerelde veya bölgede yaşanan birçok sorunu dile getirmek için daha fazla bir faaliyet göstermek zorundasın.”

Balıkçı, yerelin sorunlarıyla ilgili haberler yapan bir yerel gazetecinin aynı zamanda yapılan eksiklikleri dile getirerek bir çeşit denetleme görevi gördüğünü belirtti.

Daha genele hitap eden bir medyada çalışan bir gazetecinin sadece haber yaptığını, haberi biçimlendirenlerin ise İstanbul gibi merkezler olduğunu anlatan Balıkçı, “Yerelde öyle değil. Yerelde bu işin mutfağındasın. Gördüğün şeyi, istediğin biçimde yazabiliyorsun ve verebiliyorsun. Senin haberine dokunan başka bir şey olmuyor” dedi.

“Bu bakımdan yerel daha çok alternatif sağlıyor. Yerelde daha özgürsün çünkü bu işin mutfağındasın.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.