Suriyeli göçmenlere yönelik baskılar arttı

Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı’nın hazırladığı rapora göre, Türkiye’de yaşayan Suriyeli göçmenlerin sağlık hizmetlerine erişimden adalete başvuru süreçlerine kadar birçok alanda artan hak ihlalleriyle karşı karşıya kaldığını ortaya koydu.

Fotoğraf: UNICEF

Bugün 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü. Bundan dört gün önce (16 Haziran) Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı tarafından hazırlanan “Geri Dönüş Baskısı Altında Suriyeli Göçmen Kadın, Lgbtq+ ve Çocukların Temel Hak Alanlarına Erişimde Karşılaştıkları Engel ve İhlaller” raporu, Türkiye’de yaşayan Suriyeli göçmenlerin sağlık, adalet ve eğitim alanlarındaki sorunlarını saha görüşmeleri ve derinlemesine mülakatlar üzerinden ele aldı.

Raporda göçmenlere yönelik hak kısıtlamalarının son birkaç yılda arttığı ve bunun özellikle kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+’lar üzerinde ağır sonuçlar yarattığı belirtildi.

Rapora göre Türkiye’de geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı 2021 yılında yaklaşık 3,7 milyon ile en yüksek seviyeye ulaştı, 2026 yılı itibarıyla ise 2,9 milyona geriledi. Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, bu düşüşün önemli bölümünün “gönüllü geri dönüş” kapsamında gerçekleştiğini ancak sahadaki verilere göre bu geri dönüş süreçlerinin çeşitli baskılarla ilişkilendirildiğini söyledi. Rapor bu durumu özellikle 2024 yılında Esad rejiminin devrilmesiyle göçmenlerin üzerinde hukuki ve idari baskıların oluşturulmasıyla açıkladı.

Rapor, ayrıca göç alanında çalışan pek çok sivil toplum kuruluşunun fonlarının uluslararası finansörler tarafından aniden kesilmesinin yarattığı trajik sonuçlara da dikkat çekti.

409 bin göçmene sadece 33 GSM

Raporun sağlık bölümünde göçmenlerin aile hekimliği hizmetleri, aşı takibi, gebelik izlemi ve kronik hastalık tedavileri gibi temel sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar yaşadığı ifade edildi. Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, özellikle 2022 yılı itibarıyla getirilen düzenlemeler nedeniyle çok sayıda göçmenin sağlık hizmetlerinden yararlanamadığını ve bunun hem göçmenler hem de toplum sağlığı açısından risk oluşturduğunu belirtti.

Raporda, 2025 yılında Suriyelilerin Aile Sağlığı Merkezleri’nden kayıtlarının silinerek Göçmen Sağlığı Merkezleri’ne yönlendirildiği, ancak mevcut merkezlerin ihtiyacı karşılamaktan uzak olduğu da belirtildi. İstanbul’daki 409 bin 164 kayıtlı Suriyeli için yalnızca 33 GSM’nin bulunduğunu kaydeden raporda, sağlık hizmetlerine erişimin zorlaşmasının bazı göçmenleri ruhsatsız kliniklere yönelttiği de söylendi.

Raporda yer verilen vaka örneklerine göre ekonomik yetersizlikler nedeniyle tedaviye erişemeyen, reçeteli ilaçlarını cebinden ödemek zorunda kalan ve sağlık sorunlarını evdeki eski ilaçlarla gidermeye çalışan birçok aile, çeşitli ekonomik ve sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kaldı.

Adalete erişimde korku

Raporun adalete erişim bölümünde ise Suriyeli göçmenlerin son yıllarda artan sınır dışı edilme korkusu nedeniyle kolluk kuvvetlerine ve yargı mekanizmalarına başvurmaktan çekindiği belirtildi. Özellikle adres kayıtlarındaki sorunlar, tercüman eksikliği ve hukuki destek mekanizmalarındaki yetersizliklerin göçmenlerin hak arama süreçlerini zorlaştırdığı ifade edildi.

Raporda, kadınların ve çocukların bu süreçten daha fazla etkilendiği vurgulanırken, ekonomik bağımsızlığı olmayan şiddet mağduru göçmen kadınların hukuki destek alamadığı için şiddet ortamında yaşamaya devam etmek zorunda kaldığı ileri sürüldü.

İstanbul Sözleşmesi vurgusu

Raporda görüş belirten bir avukata göre, Türkiye’nin 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin göçmen kadınlar açısından briçok risk yarattığı, ayrıca kadına yönelik şiddeti önlemek adına oluşturulan ulusal mekanizmaların mülteci kadınları kapsamadığı ve bunun göçmen kadınların şiddet karşısında daha korunmasız hale gelmesine yol açtığını öne sürdü.

Aynı avukatın aktarımına göre, yasal ikamet izni bulunmayan bir şiddet mağduru göçmen kadının koruma mekanizmalarına erişimi konusunda ciddi engellerle karşılaşıldığı iddia edildi.

Eğitimde ayrımcılık ve akran zorbalığı

Raporun eğitim bölümünde ise göçmen çocukların okullarda dışlanma, ayrımcılık ve akran zorbalığıyla karşı karşıya kaldığı belirtildi. Saha görüşmelerinde elde edilen anlatıların özellikle son yıllarda göçmen öğrencilere yönelik ötekileştirici tutumların arttığına işaret ettiği ve bunun çocuklar için belli psikolojik ve sosyal sonuçlar doğurduğu ifade edildi.

Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, eğitim alanında yaşanan sorunların çözülmemesi halinde hem göçmen çocukların toplumsal entegrasyonunun zarar göreceğini hem de uzun vadede daha büyük sosyal sorunların ortaya çıkabileceğini belirtti.

“Kentlerde ‘Göçmen Meclisleri’ kurulmalı”

Raporun sonuç bölümünde, sağlık, adalet ve eğitim alanlarında yaşanan hak kayıplarının yalnızca göçmenleri değil, toplumun tamamını etkileyebilecek sonuçlar doğurabileceği vurgulandı. Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, kamu kurumlarını ve kamuoyunu göçmenlerin karşı karşıya kaldığı hak ihlallerine karşı duyarlılık göstermeye çağırarak göçmen haklarına yönelik politika önerilerini dile getirdi:

• Uluslararası Mevzuat ve Mültecilik: Uluslararası belgelerle tanınan sığınma hakkına saygı gösterilmeli; Türkiye 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekinceyi kaldırarak şartları taşıyan göçmenlere mültecilik statüsü tanımalı, geri gönderme yasağına titizlikle uyulmalıdır.

• Yerel Yönetimlerin Sosyal Yardım Sorumluluğu: Belediyeler, mültecilerin ve göçmenlerin insani yaşam koşullarına erişimi için sundukları ayni ve nakdi sosyal yardımlarda “vatandaşlık” şartı yerine “ihtiyaç sahibi olma” kriterini esas almalıdır. Kent konseylerinde “Göçmen Meclisleri” kurularak, göçmenlerin kendi yaşamlarını ilgilendiren kararlarda söz sahibi olmaları sağlanmalıdır.

• İdari Uygulamalar ve Denetim: Uygulamada bir cezalandırma aracına dönüşmüş bulunan idari gözetim uygulamasına son verilmeli, geri gönderme merkezleri kapatılmalıdır. Bu uygulama sonlandırılana kadar, Geri Gönderme Merkezleri (GGM) ile ilgili mevcut işleyiş gözden geçirilmeli; idari gözetim süreçleri hukuki güvence altına alınmalıdır. GGM’ler başta olmak üzere göçmen haklarına yönelik denetimler tam yetkili bağımsız heyetlerce sağlanmalıdır. Ayrıca hastanelerde veya gözaltında bulunan göçmenler için barolarla iş birliği içinde çalışacak acil müdahale birimleri kurulmalıdır.

• Sınır Politikaları ve Yük Paylaşımı: Kitlesel göç hareketleri karşısında insani koruma ilkeleri gözetilerek güvenli geçiş imkânları değerlendirilmelidir. Göçün getirdiği sorumluluklar uluslararası düzeyde paylaşılmalı; bu amaçla devletleri, STK’ları ve uluslararası kurumları kapsayan, yüksek bütçeli ve yetkin bir küresel göç komisyonu hayata geçirilmelidir.

• Temel Haklar ve Öncelikli Gruplar: Yaşam ve sağlık başta olmak üzere bütün temel haklar, vatandaşlık statüsünden bağımsız olarak herkes için korunmalıdır. Bu hizmetlerin sunumunda; gebe kadınlar, çocuklar, kronik hastalıklardan mustarip olanlar ve acil vakalar önceliklenmeli ve söz konusu kişilere sağlık hizmetleri koşulsuz ve şartsız olarak verilmelidir.

• Sivil Toplum ve Çalışma Hayatı: Sivil toplum kuruluşlarının göç alanındaki çalışmaları desteklenmeli, bütçe kısıtlamaları yerine kamu-STK iş birliği güçlendirilmelidir. Tüm demokratik kitle örgütleri bünyesinde göçmen hakları birimleri oluşturulmalı ve iş dünyasında hak kayıplarının önlenmesi için sendikaların tüzükleri, göçmenleri ve göçmen işçileri kapsayacak şekilde güncellenmelidir.

Gençlerin çoğu “Müzakere Süreci”ne dahil edilmiyor

GoFor ve Hafıza Merkezi’nin paylaştığı 1741 genç ile yapılan saha araştırmasına göre gençlerin yüzde 50,7’si gündemdeki müzakere sürecini desteklerken yalnızca %35,8’i sürece dahil edildiğini düşünüyor. Rapor, gençlerin çoğunun örgütsüz ve yargıya güvensiz hissetse de toplumsal barışın koşulları konusunda ortaklaştığını gösteriyor.

Fotoğraf: Pexels.com

Gençlik Örgütleri Forumu (GoFor) ve Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin hazırladığı “Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci: Duygular, Deneyimler ve Beklentiler” raporu, 18 Haziran’da kamuoyuyla paylaşıldı.

Rapora göre gençlerin yüzde 70,7’si toplumsal barışın sağlandığı bir Türkiye’nin mümkün olduğuna inanırken yüzde 52,2’si süreç hakkında kaygı veya şüphe duyuyor.

Toplumsal Etki Araştırmaları Merkezi’nin (TEAM) ürettiği saha verisine dayanan rapor, 4-12 Aralık 2025 tarihleri arasında Türkiye’nin 47 ilinde ve 255 ilçesinde yaşayan 18-35 yaş arası 1741 gençle yapılan telefon görüşmelerinden elde edilen bulguları içeriyor.

Araştırmaya göre gençlerin yaklaşık yarısı müzakere sürecini desteklediğini, diğer yarısı ise desteklemediğini söylüyor. Süreci destekleyen neredeyse iki gençten biri kaygı duyduğunu da söylüyor.

Gençler: Toplumsal barış mümkün

Süreci destekleyen gençlerin bir bölümü sürecin gidişatından memnun olmadığını belirtirken süreci desteklemeyen gençlerin önemli bir bölümü de toplumsal barışın mümkün olduğuna inanıyor. Barışın koşulları söz konusu olduğunda gençler şu şekilde ortaklaşıyor: Hukuk devletini (%94,5), bireysel özgürlükleri (%92,4) ve eşit vatandaşlığı (%92,3) barışın koşulu olarak görenlerin oranı %90’ın üzerinde.

Gençler sürece dahil edilmediğini düşünüyor

Rapor, gençlerin süreci adıyla bildiğini ancak işleyişini aynı ölçüde takip etmediğini ortaya koyuyor. Gençlerin %60,9’u Müzakere Süreci’nden haberdarken, TBMM’de kurulan komisyonu bilenlerin oranı %32,4’e, komisyonu fiilen takip edenlerin oranı ise %19,8’e düşüyor.

Gençlerin yalnızca yüzde 35,8’i müzakere sürecine gençlerin dahil edildiğini düşünüyor. Buna göre gençlerin %90,5’i hiçbir partiye, derneğe veya topluluğa üye değil. Sürece katılımın önündeki en büyük iki engel “siyasetçilerin gençleri dinlememesi” (%29,3) ve “korku, damgalanma ya da yanlış anlaşılma endişesi” (%28,7) olarak öne çıkıyor.

Gençlerin yüzde 68,7’si yargıya güvenmezken 18 ile 21 yaş arası gençler sürece dahil edildiğini en az hissedenler arasında yer alıyor. Bu da sürecin en gençlere ulaşmadığını gösteriyor.

Her 10 gençten 7’si sosyal medyada siyasi görüş paylaşırken tedirgin olduğunu söylüyor. Gençlerin yüzde 49’u yetiştiği evde siyaset konuşulurken dikkatli ya da sessiz olunduğunu belirtiyor. Yüzde 48,4’ü ise kamusal alanda Kürtçe konuşulduğunda olumsuz tepkilere tanıklık ettiğini ifade ediyor. Her 3 MHP’li gençten 2’si ise bu olumsuz tepkileri doğruluyor.

Raporda öne çıkan bazı bulgular

Araştırmanın diğer öne çıkan bulguları ise şöyle:

  • Gençlerin yüzde 83,9’u yaşadığı ülkeye ve topluma ait hissediyor. Yüzde 70,1’i ise ülkenin gidişatını kötü olarak değerlendiriyor.
  • Gençlerin yüzde 36’sı Kürtçenin resmi dil olarak tanınmasını destekliyor. Anadili Kürtçe olan gençlerde bu destek yüzde 76’ya çıkarken anadili Türkçe olan gençlerde yüzde 25,4‘e düşüyor. Lise altı eğitim düzeyinde yüzde 52,5‘i destekçi olurken üniversite mezunlarında destekleyenler yüzde 27,6‘da kalıyor. Yüksek eğitimli gençler bu adımda en mesafeli grup.
  • Gençlerin yüzde 82,6’sı sivillere karşı suç işlemiş kamu görevlilerinin ve silahlı örgüt üyelerinin yargılanmasına ilişkin düzenlemeyi destekliyor.
  • Gençlerin yüzde 41,1’i vicdani ret hakkının tanınmasını destekliyor.
  • Gençlerin yüzde 62,2‘si “Kürt meselesi” tanımına katılmıyor.
  • Gençlerin 60,9‘u süreçten haberdar, ama yalnızca yüzde 19,8‘i komisyonu takip ediyor
  • Silah bırakan kişilerin topluma kazandırılmasını gençlerin yüzde 39,5’i, Terörle Mücadele Kanunu gerekçesiyle tutuklu bulunanların tahliyesini ise yüzde 37,1’i destekliyor.

“Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci: Duygular, Deneyimler ve Beklentiler” raporuna göre, sürecin güven ve geçim koşullarını değiştirebilme imkânı ile gençlerin sürece doğrudan dahil edilerek söz kurabilmesi, gençler için belirleyici olacak.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Şahin: “Irkçı saldırılar devlet aklının bir yansıması”

Ankara Üniversitesi’nin Cebeci Kampüsü’nde Kürt öğrencilere dönük gerçekleşen ırkçı saldırıya ilişkin görüş belirten TEV-KOM bileşeni Koma Zanîngeha Katîp Çelebî ya Kurdî üyesi Ozan Şahin, bu saldırılara karşı “Üniversitelerde bir araya gelen TEV-KOM yapısı olarak bu faşizan yapılara karşı hiçbir zaman geri adım atmayacağız” dedi.

Kürt öğrencilerin içinde bulunduğu amfi kapısını zorlayan “Ülkücü Hareket” adlı grup. Foto: Yeni Yaşam Gazetesi.

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde Hukuk Fakültesi’nde okuyan 4 Kürt öğrencinin 8 Haziran’da “Ülkücü Hareket” adlı bir grup tarafından ırkçı saldırıya uğraması gündeme gelmişti. 11 Haziran’da ise aynı 4 öğrenci, ikinci kez aynı grup tarafından saldırıya uğradı. Saldırıya uğrayan öğrencilere üniversite yönetimi disiplin soruşturması başlattı.

DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, 12 Haziran’da konuyu meclis gündemine taşımıştı. Koca’nın soru önergeleri şu şekilde:

“8 Haziran 2026 tarihinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde final sınavları döneminde bir grup öğrencinin, Kürt, demokrat ve sol görüşlü olarak nitelendirilen diğer öğrencilere yönelik sözlü ve fiziksel saldırıda bulunduğu ifade edilmiştir.

Üniversitede görevli bazı özel güvenlik personellerinin, saldırıya uğrayan öğrencilerin okulda oldukları bilgisini ve sınav saatlerini saldırıyı gerçekleştiren gruba haber verdiği öne sürülmüştür. Yaşanan güvenlik zafiyeti ve tehditler nedeniyle saldırıya uğrayan öğrenciler 4 final sınavına girememiş ve eğitim-öğrenim hakları engellenmiştir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nın yaşanan bu şiddet olaylarında öğrencilerin can güvenliğini sağlamak ve saldırganlar ile onlara yardım eden personel hakkında işlem yapmak yerine, şiddete uğrayan öğrencilere yönelik disiplin soruşturması başlatmıştır.

Soruyoruz:

1. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 8 Haziran 2026 tarihinde meydana geldiği belirtilen fiziksel saldırı ve darp olaylarından Bakanlığınız haberdar mıdır? Olayla ilgili olarak Yükseköğretim Kurulu (YÖK) veya üniversite rektörlüğü tarafından başlatılmış kapsamlı bir idari soruşturma bulunmakta mıdır?

2. Öğrencilerin kampüs içindeki yerlerini ve sınav saatlerini saldırgan gruba bildirdiği iddia edilen özel güvenlik görevlileri hakkında herhangi bir yasal veya idari işlem başlatılmış mıdır?

3. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nın, saldırıyı gerçekleştirenler yerine saldırıya uğrayan mağdur öğrencilere disiplin soruşturması açtığı yönündeki iddialar doğru mudur? Doğru ise bu uygulamanın hukuki ve idari gerekçesi nedir?

4. Saldırı ve can güvenliği endişesi nedeniyle 4 final sınavına giremediği belirtilen öğrencilerin gasp edilen eğitim ve öğrenim haklarının iadesi için hangi adımlar atılacaktır? Bu öğrencilere yönelik telafi sınavları düzenlenmesi ve sınav esnasında güvenliklerinin sağlanması için bir girişimde bulunulacak mıdır?”

Üniversitelerde Kürt öğrencilere dönük ırkçı saldırıları Niha+’ya değerlendiren Tevgera Komaleyên Xwendekaran a Kurdî (TEV-KOM / Kürt Dili ve Kültürü Öğrenci Toplulukları Hareketi) bileşeni olan Koma Zanîngeha Katîp Çelebî ya Kurdî (Katip Çelebi Üniversitesi Kürtçe Grubu) adına konuşan Ozan Şahin, öğrencilere yönelik ırkçı saldırıların devlet aklının yansıması olduğunu belirtti.

Şahin’e göre, Türkiye’de cumhuriyet kurulduğu andan beri “faşizan” bir devlet aklı her zaman var oldu. Bu aklın üniversitelerde devlet desteğiyle birlikte olduğunu vurgulayan Şahin, “Amaçları bir kimliği, bir cinsiyeti, bir dili görmezden gelip onlara bir alan oluşturmamaktır” dedi.

“ÖGB ve kolluk saldırılara alan açıyor”

Şahin’e göre, üniversitelerde saldırılara engel olmayan Özel Güvenlik Birimleri (ÖGB) ve kolluk kuvvetleri, “var olan bu inkar sisteminin korucularıdır”. Şahin, bugün üniversitelerde bu saldırıları gerçekleştiren çetelerle aralarında bu bağlamda bir bağ olduğunu söyleyerek şunları dile getirdi:

“Bu yapılar da bu saldırılara destek verir, onlara alan yaratır. Hatta bazen denk gelmişizdir. Arkadaşlarımızı ÖGB bu tür yapılara, bu tür faşist yapılara bildirmiştir, isim vermiştir, hedef göstermiştir. İnkarcı sistemin hizmetçileri oldukları oldukları için hani aralarında bir bağ vardır.”

Üniversitelerde gerçekleşen saldırıların, ötekileştirmenin, baskıların ve yok sayma politikalarının devlet aklının bir yansıması olarak değerlendiren Şahin “Biz de buna örgütlenmemizle cevap oluyoruz” dedi.

“Kimliğimizden dolayı pek çok sorun yaşıyoruz”

Şahin, üniversitede Kürt öğrenciler olarak sadece bu saldırılarla uğraşmadıklarını kimliklerinden dolayı başka sorunlarla da karşı karşıya kaldıklarını ifade etti:

“Üniversitede Kürt öğrenci olmak sadece bir faşizan yapının saldırısıyla sınırlı değil. Kürt öğrenciler, üniversitelere geldiği andan beri hedef alınmış, gerek devletin özel savaş politikaları, gerek üniversitelerde dediğimiz gibi bu faşizan kollarıyla baskıcı, alan daraltıcı pratikleriyle hedef hâline gelir. Özel savaş politikalarından kastım ise mesela arkadaşlarımız üniversitelere geldikleri zaman bağımsızlaştırılır, yalnızlaştırılır ve bir noktadan sonra uyuşturucu ile tanıştırılır, kültürel bir yozlaşma içine girer. Yoz bir alkol ortamı ile tanıştırılır. Bu devletin Kürt öğrenci üzerinde izlediği politikadır. Yine aynı amaca hizmet ediyor: Bir halkı kimliğiyle, diliyle yok etmek.”

“Saldırılara örgütlenmemizle cevap oluyoruz”

TEV-KOM’un ise bu durumlara karşı hangi perspektif ve çalışmaları yürüttüğünden bahsederek şu ifadeleri kullandı:

“Biz TEV-KOM olarak üniversitelerde yıllar boyu yaşadığı coğrafyada ötekileştirilmiş, katliamlara maruz kalmış, görmezden gelinmiş bir halkın üniversitede ve akademik alanlarda olan öğrencileriyiz. Bizler bu sorunlara çözüm noktası olmaya çalışıyoruz. Bunun için üniversitelerde kendi topluluklarımızı inşa ediyoruz. Bu topluluklarda sadece dil ve kimlik noktasında kalmıyor. Aynı zamanda toplumda bir insan olmanın ne olduğunu tartışıyoruz ve bunlara bir çözüm olmaya çalışıyoruz. Ve bunları pratik eylemselliğimize de yansıtıyoruz. Tabii bunun yanında sadece bunu bir şey örgütlü bir kültür dil örgütlü yalnız kalmıyor. Aynı zamanda üniversitede kendi öz savunmamızı da oluşturuyoruz. Arkadaşlarımızın özel savaş politikalarına karşı bir savunma geliştiriyor.”

TEV-KOM’un üniversitelerdeki bu tür saldırılara karşı en iyi cevabını örgütlülüğe verdiğini hatırlatan Şahin, “Bunu sadece bir sayısal kitle olarak değil aynı zamanda arkadaşlarımızla bir zihniyet birlikteliği ve bir örgütlülük sağlıyoruz. Anayasal haklarımızı kullanarak basın açıklamalarıyla gündem oluşturuyoruz. Biz şunu çok iyi biliyoruz ki bu ülkücü çeteler, bu faşist çeteler bu tür bir örgütlülük karşısında bu saldırganlığını istese de gösteremiyor. Zaten amaçları da TEV-KOM gibi yapıların oluşmasına engel olmak ve onlara bir alan yaratmamaktır” dedi.

“Üniversitelere barış sürecini yansıtmak bize düşer”

Türkiye’de devam eden bir süreç olduğunu belirten Şahin böylesi bir ortamda Kürt öğrencilere yönelik saldırının gündeme gelmesini “Devlet barış ve demokrasiyi, eşitliği üniversitede niye sağlamıyor?” sorusu ile dile getiriyor:

“Bunca zamandır halen tek bir adım atılmaması da bunun bir göstergesidir. Çünkü biz bunun en iyisini kendi yaşam alanlarımızda görüyoruz. Üniversitelerden görüyoruz. Biz her zaman yine biz barıştan yana olacağız. Biz demokrasiden yana olacağız. Biz eşitlikten yana olacağız. Biz üniversitelerin özgür alanlar olduğunu savunan insanlarız ve bu doğrultuda mücadele ediyoruz.”

Şahin, TEV-KOM olarak pratik eylemselliklerine devam edeceklerini belirterek “Üniversitelerde bir araya gelen TEV-KOM yapısı olarak, bileşenleriyle beraber, bu faşizan yapılara karşı hiçbir zaman adımızı geri atmayacağız. Nihai amacımız Kürt halkının, Kürt dilinin anayasal düzlemde bir statü kazanması, Kürt dilinin anadil ve resmi bir dil olması hedefimiz var ve bu konuda bu tür yapılara, sistemin inkar politikalarına bir adım dahi olsun geri atmayacağız” dedi.

Son bir senede üniversitelerde ırkçı saldırılar

Haziran 2025 – Haziran 2026

Eylül 2025 Taciz & Tehdit

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Tarih Bölümü 1. sınıf öğrencisi, kendilerini “okulun ülkücüleri” olarak tanımlayan bir grubun sistematik taciz ve baskısına maruz kalmaya başladı. Süreç sözlü tehditlerle başladı ve aylarca aralıksız devam etti.

Kaynak: Cumhuriyet

18 Kasım 2025 Silahlı Tehdit

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Aynı grup öğrencileri kamerasız bir sınıfa çekerek silahla tehdit etti. Olay çok sayıda tanık tarafından görüldü ve CİMER’e şikâyet edildi. Baskılar yine de sürdü.

Kaynak: Cumhuriyet

27 Ekim 2025 Palalı Saldırı

Ankara Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü

Kendilerini “Hacettepe Ülkücü Teşkilatı (HÜT)” olarak tanımlayan yüzleri maskeli grup, pala ve döner bıçaklarıyla kampüse girerek protesto eylemindeki öğrencilere saldırdı. En az bir öğrenci yaralandı ve Bilkent Şehir Hastanesi’ne kaldırıldı. Saldırıyı Ülkü Ocakları’na bağlı Hacettepe Teşkilatı sahiplendi, Ankara Ülkü Ocakları İl Başkan Yardımcısı sosyal medyadan “Kampüslerin tek sahibi ülkücülerdir” dedi.

Saldırganlar gözaltına alınmazken tedavi için hastaneye giden yaralı öğrenci dahil 44 öğrenci polis tarafından hastanede gözaltına alındı, tomografi sırası bekleyen öğrenciler de bu kapsamda tutuldu.

Kaynak: Gazete Pencere

24 Şubat 2026 Fiziksel Saldırı

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Eylülden bu yana süren taciz ve silahlı tehdit sürecinin ardından aynı grup sınıf içinde fiziksel saldırıya geçti. Öğrenci boyun ve kafa bölgesinden yaralandı, silahlı olduğu öne sürülen saldırganlar olay yerinden kaçtı. Mağdur darp raporu alarak Emniyet’e şikâyetçi oldu.

Kaynak: Cumhuriyet

8 Haziran 2026 Darp & Yaralama

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü — Hukuk Fakültesi

Kendilerini “Ülkücü Hareket” olarak tanımlayan grup, 4 Kürt öğrenciye ırkçı saldırı düzenledi. Saldırıda yaralanan öğrenciler hastanelerden darp raporu aldı. Avukat Doru Ninsu Arslan, üniversitedeki özel güvenlik görevlilerinin öğrencilerin kampüste olduğunu ırkçı gruba bildirdiğini açıkladı. Üniversite yönetimi saldırganlar yerine mağdur öğrencilere disiplin soruşturması başlattı.

Kaynak: MA

Haziran 2026 Çivili Sopayla Saldırı

İzmir Ege Üniversitesi — Kütüphane Önü

Hakkında kampüse uzaklaştırma kararı bulunan Mehmet Çınar Kumlu önderliğindeki ülkücü grup kütüphane önünde bir öğrenciye saldırdı. Görgü tanıklarına göre çivili sopalar kullanıldı. Aynı grubun daha önce Öğrenci Sendikası üyelerine pala ve kesici aletlerle saldırdığı basına yansımıştı.

Kaynak: Politika Haber

~12 Haziran 2026 İkinci Saldırı

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü — Hukuk Fakültesi

8 Haziran’da saldırıya uğrayan aynı Kürt öğrenciler, final sınavı için amfideyken ikinci kez ırkçı grubun hedefi oldu. Grup amfi kapısını zorladı, öğrenciler içeride mahsur kaldı. Polis kampüse girerek öğrencileri salonu terk ettirdi ancak dışarıda da saldırı sürdü. Öğrenciler can güvenliğinin kalmadığını açıkladı. 4 öğrencinin de sınava giremedikleri belirtildi.

TEV-KOM (Kürt Dili ve Kültürü Öğrenci Toplulukları Hareketi) Beyazıt Meydanı’nda protesto eylemi düzenledi. ÖHD Avukatı Doru Ninsu Arslan: “Bu saldırılar münferit değil, üniversiteleri yozlaştırma, apolitikleştirme, sindirme politikalarının birer parçasıdır.”

Kaynak: MA

Not: Bu kronoloji mevcut haberlerden derlenmiştir.

CİSST: Hapishane doluluk oranı yüzde 138,5’i aştı

CİSST’in açıkladığı verilere göre 2026 Haziran itibarıyla hapishanelerdeki 421.583 mahpus arasından en az 200’ü LGBTİ+, 476’sı engelli ve 14.276’sı yabancı uyruklu.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST), Haziran 2026 hapishane istatistiklerini açıkladı. Bu istatistiklere göre, haziran ayı itibarıyla Türkiye’de bulunan 402 hapishane, tasarlandığı kapasiteyi %138,5 oranında aşarak 421.583 kişiyi barındırıyor.

CİSST’in paylaştığı veriler, bu mahpusların 64.705’inin henüz yargılanmamış tutuklu, 4.673’ünün ise 18 yaşın altında çocuk olduğunu gösteriyor. İstatistiklerde ayrıca bu mahpuslar arasında en az 200 LGBTİ+ mahpus, 476 engelli mahpus ve 14.276’sı yabancı uyruklu mahpus bulunduğuna dikkat çekiliyor.

Hapishanelerde 891 bebek bulunuyor

Hapishanelerde kalan mahpuslar arasından yüzde 4,8’inin kadın mahpus olduğunu belirten CİSST’e göre hapishanelerde 891 bebek ve altı yaşını doldurmamış çocuk da bulunuyor. CİSST’in derlediği istatistikler, cezaevlerinin yalnızca bir hapis alanı değil, yaşlılar, çocuklar, engelliler ve anneleriyle birlikte kalan bebekler için de barındıkları bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Rapor · CİSST
Genel Görünüm
421.583
Toplam mahpus sayısı
402
Hapishane sayısı
304.390
Toplam kapasite
%38,5 kapasite aşımı
Koşullara Göre Dağılım
Kapalı hapishanelerde 303.922
Açık hapishanelerde 117.661
Hukuki Statü ve Özel Gruplar
356.878
Hükümlü
64.705
Tutuklu
(yargılanmayı bekliyor)
14.276
Yabancı uyruklu mahpus
200+
LGBTİ+ mahpus
Çocuklar ve Kadınlar
4.673
12–18 yaş arası çocuk mahpus
226’sı kız çocuk
20.360
Kadın mahpus
891
Annesiyle birlikte kalan 0–6 yaş çocuk
Yaş, Eğitim ve Çalışma
6.680
65 yaş ve üzeri mahpus
77.014
Eğitimini sürdürebilen mahpus
58.500
Sigortalı çalışan mahpus
Engelli Mahpuslar (Toplam: 476)
Engel TürüKişi Sayısı
Ortopedik engelli252
Görme engelli96
Dil ve konuşma engelli34
İşitme ve konuşma engelli26
İşitme engelli68
Günlük İaşe Bedeli (2026)
144 ₺
Yetişkin hükümlü, tutuklu ve görevli personel
275 ₺
Çocuk hükümlü ve tutuklu
275 ₺
Annesiyle kalan çocuklar, emziren anneler, hamileler
* Veriler CİSST tarafından derlenerek yayımlanmıştır.

IKBY’de 3 aylık bilanço: 751 saldırı, 22 ölü

ABD-İsrail ve İran arasında 28 Şubat’ta başlayan savaştan 28 Mayıs’a kadar geçen sürede Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) yapılan saldırıları raporlayan Toplumsal Barışı İnşa Timleri (CPT), bu sürede gerçekleşen 751 saldırının çoğundan İran destekli Irak milis gruplarının sorumlu olduğunu kaydetti.

İran’ın, Irak’ın Erbil kentindeki İngiliz bir şirkete ait tesise yaptığı insansız hava aracı (İHA) saldırısı. Fotoğraf: ANF.

Toplumsal Barışı İnşa Timleri – Irak Kürdistanı (CPT-IK) 28 Şubat 2026 tarihinde ABD, İsrail ve İran’ın dahil olduğu savaşın başlamasından bu yana, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (IKYB) İran güçleri ve İran destekli Irak milis grupları tarafından gerçekleştirilen saldırıların bir raporunu yayımladı.

28 Şubat ile 28 Mayıs 2026 tarihleri arasında IKYB’de gerçekleşen saldırıları kapsayan bu rapor, bölgede 751 saldırı kaydetti. Bu saldırılar arasında drone saldırıları, roket ve füze saldırıları, topçu bombardımanı ve silahlı çatışmaların yer aldığını belirten CPT-IK, İran destekli Irak milis gruplarının, bu dönemdeki saldırıların büyük çoğunluğundan (%60) sorumlu olduğunu vurguladı.

Ateşkes sonrası 104 saldırı

Rapora göre, saldırıların büyük çoğunluğu, yani 751 saldırı arasından 647’si, 8 Nisan 2026’da ateşkes ilan edilmeden önce, çatışmanın ilk 40 günü içinde meydana geldi. Bu dönemde, ABD’nin diplomatik ve askeri tesislerinin %42,8 oranda hedeflendiğini söyleyen CPT-IK, ateşkes sonrasında ise İran’daki Kürt muhalefet gruplarını ve kamplarını hedefleyen 104 saldırı kaydetti.

CPT-IK Raporu · 28 Şubat – 28 Mayıs 2026
Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde Üç Aylık Saldırı Raporu: 751 Saldırı, 22 Ölü
CPT-IK, 28 Şubat – 28 Mayıs 2026 tarihleri arasında Kürdistan Bölgesel Yönetimi genelinde İran kuvvetleri ve İran destekli Irak milis gruplarına atfedilen 751 saldırı belgeledi. Saldırılarda kamikaze drone, roket ve füze, topçu atışı ile ateşli silah kullanıldı. 8 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkesin ardından saldırılar tamamen durmadı, 104 ek saldırı daha kaydedildi.
Genel Saldırı Sayıları · 28 Şubat – 28 Mayıs 2026
751 Toplam Kayıt Edilen Saldırı
22 Hayatını Kaybeden Kişi
112 Yaralanan Kişi
Sorumlu Aktörler
İran destekli Irak milis grupları
453 (%60,3)
İran kuvvetleri
298 (%39,7)
Saldırı Türleri
Kamikaze drone
589 (%78,4)
Roket ve füze
149 (%19,8)
Topçu atışı
12 (%1,6)
Kayıplar
Hayatını Kaybedenler — 22 kişi
İranlı Kürt muhalefet grubu üyeleri
10
Siviller, peşmerge güçleri ve savaş dışı kişiler
12
Yaralananlar — 112 kişi
İranlı Kürt muhalefet grubu üyeleri
46
Siviller, peşmerge güçleri ve savaş dışı kişiler
66
Coğrafi Dağılım
Erbil Valiliği
%78,3
Süleymaniye Valiliği
%18,0
Duhok Valiliği
%2,9
Halabja Valiliği
%0,8
Hedef Alınan Konumlar
ABD diplomatik ve askeri tesisleri
281 (%37,4)
Sivil ve savaş dışı altyapı
238 (%31,7)
İranlı Kürt muhalefet grupları ve kamplar
232 (%30,9)
8 Nisan 2026 ateşkesine rağmen saldırılar durmadı. CPT-IK, ateşkes döneminde (8 Nisan – 28 Mayıs 2026) 104 ek saldırı daha belgeledi.
Ateşkes Dönemi Saldırı Verileri · 8 Nisan – 28 Mayıs 2026
104 Ateşkes Döneminde Kaydedilen Saldırı
5 Hayatını Kaybeden Kişi
17 Yaralanan Kişi
Sorumlu Aktörler (Ateşkes)
İran kuvvetleri
92 (%88,5)
İran destekli Irak milis grupları
12 (%11,5)
Hedef Alınan Konumlar (Ateşkes)
İranlı Kürt muhalefet grupları
86 (%82,7)
Sivil ve savaş dışı konumlar
14 (%13,5)
ABD diplomatik ve askeri tesisler
4 (%3,8)
Temel Gözlemler
İran destekli Irak milis grupları, raporlama dönemindeki saldırıların büyük çoğunluğundan (%60) sorumludur.
Kamikaze drone’lar, belgelenen tüm olayların dörtte üçünden fazlasını oluşturarak birincil saldırı yöntemi hâline geldi.
Erbil Valiliği, çatışma boyunca tüm saldırıların %78’inden fazlasıyla birincil hedef bölgesi olmayı sürdürdü.
Sivil ve savaş dışı altyapı yoğun biçimde saldırıya uğradı; bu durum çatışmanın sivil nüfus ve kamu altyapısı üzerindeki kapsamlı etkisini gözler önüne serdi.
Ateşkes döneminde saldırılar ağırlıklı olarak İranlı Kürt muhalefet gruplarına yöneldi; İran kuvvetleri bu dönemde belgelenen olayların neredeyse %89’undan sorumlu tutuldu.

*İnfografi, söz konusu rapordan edinilen bilgiler ve yapay zeka araçları ile hazırlanmıştır.

Tartışmalı AB göç yasası 12 Haziran’da yürürlüğe giriyor

Yunanistan Parlamentosu tarafından onaylanan yeni göç yasa tasarısı 12 Haziran’da yürürlüğe giriyor. Yasaya göre Yunanistan’a gelen mülteciler 12 haftaya kadar gözaltı merkezlerinde kalabilecek ve iltica başvurusu kabul edilmeksizin geri gönderilebilecek.

Türkiye kıyılarından Yunanistan’ın Lesbos adasına doğru Akdeniz’i geçen mülteciler, 2016 Foto: impakter.com

AB Göç ve İltica Paktı (EU Pact on Migration and Asylum), 12 Haziran’da yürürlüğe giriyor. 14 Mayıs 2024 yılında AB konseyi tarağından kabul edilen yasaya göre AB üyesi ülkeler, 12 Haziran 2026 yılına kadar kendi yasal mevzuatını oluşturmak zorunda. Yunanistan konuyla ilgili adım atan ülkelerin başında geliyor. 5 Şubat 2026 tarihinde yapılan oylamayla söz konusu yasal değişiklikler yapıldı.

AB ülkelerine mültecilerin ilk ayak bastığı yerlerin başında gelen Yunanistan, İtalya ve İspanya’yı yakından ilgilendiren yasa gereği sığınma başvuruları daha hızlı değerlendirilip ilticacı etmiş kişilerin 12 hafta gibi kısa sürede geri gönderilmesi öngörülüyor.

AB ülkelerinin göç politikaları

Avrupa’da “sıfır mülteci” sloganı ile yıllardır AB’nin en katı mülteci politikasını Danimarka uyguluyor. Macaristan ve Avusturya gibi ülkeler de iltica taleplerinin en az kabul edildiği ülkeler arasında. AB üyesi olmayan İsviçre ve İngiltere de uyguladıkları sert mülteci karşıtı politikalar ile yerinden göç etmek zorunda kalan mülteciler için bir çok yasal zorluklar çıkarıyor.

Avrupa genelinde bir çok hak savunucusu ve STKnın karşı çıktığı yasa 12 Haziran’da resmen yürürlüğe girecek. AB Göç ve İltica Paktı yasasını parlemontodan geçiren Yunanistan hükümeti de yasayı eksiksiz bir şekilde uygulamaya koyacağını belirtti.

Yunanistan Göç ve İltica Bakanlığı, “Yasal Göç Politikalarının Teşviki” konulu yasa tasarısının amacının bürokrasiyi azaltarak, Yunan ekonomisinin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde oturum izni verme süreçlerinin hızlandırılması olduğunu iddia ediyor. Düzenleme Avrupa’nın bir çok ülkesinde olduğu gibi Yunanistan’da da “vasıflı” ilticacıları kapsamıyor.

Teknoloji, sanat gibi alanlarda özel vasıflara sahip olanlar için yeni vize kategorileri oluşturulacak. Öğrencilere verilecek oturum izni süreleri, okul süresince aynı olacak ve yarı zamanlı çalışma imkanı da sunulacak. Eğitimlerini tamamlayan öğrencilere Yunanistan’da iş aramaları için süre tanınacak.

STK’lar yasaya karşı çıkıyor

Yunanistan’da sığınmacı ve göçmenlerin korunması amacıyla faaliyet gösteren 56 kuruluş, Göç ve İltica Bakanlığının yeni yasa tasarısındaki düzenlemeleri geri çekmesi için bildiri yayınlamıştı. Bildiride, yeni yasa ile birlikte göçmenlere yardım eden STK ve kişilerin göçe yardım edenler olarak ceza alabileceği belirtilmişti.

AB’nin yeni göç yasası

12 Haziran’dan sonra Mısır, Bangladeş ve Pakistan’dan gelen mülteciler düşük kabul oranına sahip ülkeler kategorisinde yer alacak ve 12 haftada geldikleri ülkelere geri gönderilebilecek.

Göçmen karşıtı söylemleri ile bilinen Yunanistan’ın mevcut Göç ve İltica Bakanı Thanos Plevris, Yunanistan basınına yaptığı açıklamada, 12 Haziran’da uygulanmaya başlanacak yasa için, yeni kuralların uluslararası koruma başvurusu yapmış olup olmadıklarına bakılmaksızın, Yunanistan’a düzensiz yollarla giren herkesi ilgilendirdiğini belirtti. Buna göre kurulacak göz altı tesislerinde, adalarda 3 gün içinde, ana karada ise 7 gün içinde ya iltica prosedürü veya geri gönderme prosedürü uygulanacak.

Uygulamaya göre iltica başvurusu yapan kişinin durumunun 12 hafta gibi kısa bir sürede incelenmesi öngörülüyor. Yunanistan’da iltica başvuru randevularının bile bazen 2-3 yılı bulduğu düşünüldüğünde mevcut 12 haftalık uygulamanın iltica edenler için olumsuz sonuçlar doğuracağı STK’ların itiraz ettiği en önemli nokta. STK’ların karşı çıktığı bir diğer nokta ise bu 12 haftalık sürecin gözaltına geçirilecek olması.

Zorla geri gönderilecekler

İlticaları kabul edilebilir bulunan kişiler için ise 3 ay içinde mülteci statüsü verilmesi öngörülüyor. İltica başvurusu kabul edilmeyenler ise zorla geri gönderilebilecek. Yunanistan’da uygulanacak yasaya göre iltica başvurusu kabul edilebilir kişiler açık kamplarda, kabul oranı düşük olan kişiler ise kapalı kamplarda yani gözaltı merkezlerinde tutulacak.

STK’ların yanı sıra Yunanistan Kominst Partisi (KKE) milletvekili Emmanuel Syntychakis, parlemontoda verdiği önergede yürürlüğe girecek yasayı, eleştirerek hükümeti AB’nin suç teşkil eden mülteci yasasına hizmet etmek ile suçladı.

YUNANİSTAN GÖÇ POLİTİKASI VE GERÇEKLER

Resmi İstatistikler ile Uluslararası Hak Örgütlerinin Eleştirel Yaklaşımları Karşı Karşıya

Resmi Veriler ve İstatistikler
52.180
Düzensiz Giriş (Yıllık)
Ege adalarının yanı sıra Kuzey Afrika rotasıyla Girit Adası çevresinde yoğunlaşan belgelenmiş düzensiz göçmen girişi.
1.000 / 5,3
Nüfusa Oranla Başvuru
Eurostat verilerine göre Yunanistan, bin kişi başına düşen 5,3 başvuruyla nüfusa oranla en çok iltica talebi alan AB ülkesidir.
İlk 3
Hızlandırılmış Prosedür
Fransa ve İtalya ile birlikte iltica başvurularını en hızlı karara bağlayan (ve sıklıkla reddeden) üç AB ülkesinden biri.
%400
Geri Kabul Talepleri
Dublin Sözleşmesi uyarınca diğer AB ülkelerinden Yunanistan’a iade edilmek istenen sığınmacı sayısındaki artış eğilimi.
Eleştirel Yaklaşımlar ve Hak İhlalleri
Yasa Dışı Geri İtmeler (Pushbacks)
Ege ve Meriç sınırında yakalanan sığınmacıların, uluslararası “geri gönderme yasağı” ilkesine aykırı olarak iltica başvuruları alınmadan zorla geri itilmesi.
İnsani Yardımın Kriminalize Edilmesi
Yeni uyum yasasındaki katı kurallarla, denizden insan kurtaran veya tıbbi destek sağlayan STK çalışanlarının “insan kaçakçılığı” ile suçlanması.
“Açık Hava Hapishanesi” Kampları
Adalarda inşa edilen yüksek güvenlikli Kapalı Kontrollü Erişim Merkezlerinin (CCACs) sığınmacılarda ağır psikolojik yıkıma yol açması.
“Güvenli Üçüncü Ülke” Sığınağı
Türkiye dahil transit ülkelerin “güvenli” kabul edilerek mülteci başvurularının esastan incelenmeksizin toptancı bir mantıkla doğrudan reddedilmesi.
Veriler ve Raporlar: UNHCR, Eurostat, Yunanistan Göç Bakanlığı, Amnesty International, Human Rights Watch raporlarından derlenmiştir.

*Infografi, söz konusu kaynaklardan elde edilen bilgilerden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

“Türkiye’de emeklilik ‘çalışma’ dönemine dönüştü”

“Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Araştırması”na göre “Emeklilerin %66’sı halihazırda borçlu ve borcu olanların %98,6 gibi neredeyse tamamı kredi kartı borcu taşıyor. Borçlanma, bir lüks tüketim değil, mutfak masraflarını ve faturaları karşılamak için bir rutin haline gelmiş durumda.

Foto: Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü raporundan

Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü tarafından hazırlanan kapsamlı “Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Araştırması”, emekliliğin Türkiye’de artık klasik anlamını yitirdiğini ve bir “hak edilmiş dinlenme” evresinden ziyade, hayatta kalmak için zorunlu çalışılan bir ara rejime dönüştüğünü ortaya koydu.

Asgari ücret emekli maaşını geçti

Raporda sunulan verilere göre, 2026 yılı başında en düşük emekli aylığı 20.000 TL iken, net asgari ücret 28.075,50 TL olarak belirlenmiş durumda. Bu tablo, ortalama bir emekli aylığının asgari ücretin ancak %83,9’una denk geldiğini gösteriyor. Araştırmaya katılan emeklilerin %83,5 gibi ezici bir çoğunluğu “alt” ve “alt-orta” gelir gruplarında yer alarak yoksulluk sınırının altında bir yaşam sürüyor.

Çalışmak bir tercih değil, mecburiyet

Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri emeklilerin çalışma nedenleri üzerine. Emekli olup çalışmaya devam edenlerin %89,4’ü bunu doğrudan “geçim zorunluluğu” ile açıklıyor. Katılımcıların %76’sı, emekli aylıkları insanca yaşayacak düzeye çıksa çalışmayı anında bırakacaklarını ifade ediyor. Emeklilik sonrası istihdamın niteliği de oldukça kırılgan; çalışan emeklilerin %62’si sigortasız (kayıt dışı) işlerde, çoğu zaman haftada 45 saati aşan yoğun mesailerle çalışıyor.

Kiracı emekliler için emeklilik “yıkım” demek

Konut sahipliği, emekli yoksulluğunun şiddetini belirleyen en temel eşiklerden biri. Rapora göre emeklilerin %30,5’i kiracı konumunda. Derinlemesine görüşmelerde katılımcılar, büyükşehirlerde kira bedellerinin emekli maaşlarını aşması nedeniyle kiracı olmayı “bir yıkım” olarak tarif ediyor. Kendi evinde oturanların yarısından fazlası ise bu evi 2008 öncesindeki görece daha avantajlı ekonomik koşullarda edinebilmiş durumda; bugünün şartlarında emekli ikramiyesi ile ev alabilmek neredeyse imkansız hale gelmiş görünüyor.

Borç döngüsü ve sağlıkta kırılganlık

Emeklilerin %66’sı halihazırda borçlu ve borcu olanların %98,6 gibi neredeyse tamamı kredi kartı borcu taşıyor. Borçlanma, bir lüks tüketim değil, mutfak masraflarını ve faturaları karşılamak için bir rutin haline gelmiş durumda. Sağlık alanında ise katılımcıların %56’sı sağlık hizmetlerine erişimde zorlandığını belirtirken, ilaç ve muayene farkları gibi cepten yapılan harcamalar hane bütçesini sarsan temel kalemlerden biri olarak öne çıkıyor.

Sosyal hayattan zorunlu kopuş

Emeklilerin %76’sı maddi imkansızlıklar nedeniyle misafirlik, sinema veya çay bahçesi gibi en basit sosyal etkinliklere bile katılamıyor. Katılımcılar, “arkadaşına bir çay ısmarlayamamanın” veya “torununa bayram harçlığı verememenin” yarattığı ruhsal çöküşü ve mahcubiyet hissini dile getiriyor.

Devlet desteğine güven az

Emeklilerin %78’i devletin kendilerine yeterli yaşam güvencesi sağlamadığını düşünüyor. Bu güvensizlik ortamında, katılımcıların %74’ü gelecek konusunda derin bir kaygı içinde. Özellikle yaşlılıkta bakıma muhtaç hale gelme, çocuklara yük olma ve yalnız kalma korkusu, emeklilerin gelecek tahayyülünü karamsarlaştırıyor.

Çözüm için politika önerileri

Rapor, emekli yoksulluğuyla mücadele için kapsamlı öneriler de sunuyor:

  • Asgari Gelir Güvencesi: En düşük emekli aylığının temel yaşam maliyetlerine göre yeniden belirlenmesi.
  • Barınma Desteği: Kiracı emekliler için merkezi bütçeden finanse edilen kira yardımı ve sosyal konut projeleri.
  • Sağlık Reformu: Yaşlılar için ilaç ve tedavi katılım paylarının kaldırılması veya minimize edilmesi.
  • Yerel Destekler: Belediyelerin emekli kartları ile ulaşım, gıda ve ısınma desteği sağlaması, mahalle temelli yaşlı dayanışma merkezlerinin kurulması

Gül Köksal: “Üniversite aynı değil ama biz hâlâ aynı barışı istiyoruz”

10 yılın ardından görevine iade edilen Barış Akademisyeni Köksal, “Bizi mağdur eden bu kararlar nasıl bir gecede çıkarıldıysa bugün de bu mağduriyet çok rahatlıkla dönüştürülebilir” dedi.

Bir önceki çözüm sürecinin tıkanmasıyla birlikte, bölgede yaşanan çatışmalara karşı “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladığı için Kocaeli Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen Barış Akademisyeni Doç. Dr. Gül Köksal; geçtiğimiz haftalarda görevine iade edildi.

10 yıla yakın bir hukuki sürecin ardından görevine Kocaeli Üniversitesi’nde yeniden başlayan Köksal, çok farklı duygular içerisinde olduğunu ifade ederken bunların iki yönlü olduğunu ifade etti. Sorularımızı yanıtlayan Köksal üniversitedeki ilk izlenimlerini, güncel barış sürecine dair düşüncelerini ve 10 yıllık süreçte karşılaştıkları ama yeteri kadar konuşulmayan zorlukları anlattı.

Kültürel değerler, mimarlık politikası/eleştirisi, müşterekleşme pratikleri, 21. yüzyılda mekan üretimi ve özgürleştirici başka bir dünya yolunda yaşam üzerine çalışan barış akademisyeni Gül Köksal, YTÜ’de mimarlık lisansının ardından İTÜ Restorasyon Anabilim Dalı’nda yüksek lisans ve doktorasını tamamladı, “mimari koruma” alanından doçentliğini aldı. DAAD, TÜBİTAK ve Collège de France/PAUSE bursları ile Almanya, ABD ve Fransa’da araştırmacı olarak görev yaptı. 1996-2016 yılları arasında İTÜ, Bahçeşehir, Bilgi, Kocaeli Üniversitelerinde akademisyen olarak görev yaptı. Hâlâ kurucu üyeleri arasında yer aldığı Başka Bir Atölye’de üretime devam ediyor.

Köksal: “İade kararları birçok insanı mutlu etti”

Göreve iade kararının sadece kendisi için değil, tüm yoldaşları ve toplum için bir umut ışığı olduğunu belirten Köksal, üniversitedeki ilk gününe dair duygularını şu sözlerle ifade etti:

“Kocaeli Üniversitesi özelinde ise 19 kişi ihraç edildiğimiz bir durum vardı. Dönen arkadaşlarımız oldu, benden sonra da haberini aldığımız kişiler oldu. Ancak bunun da böyle yine parça parça olması rahatsız edici, sıkıntı verici ve öfkelendirici ama bu kadar uzun bir süreçte dayanışmayla ve direnişle hukuki alanda da önümüze bir alan daha açılıyor olması sevindirici. Kararın bir sürü insan için çok sevindirici olması da bana mutluluk verdi açıkçası. Çünkü ülkenin koşullarında her şey o kadar olumsuz ki insanlar politik anlamda bir kazanım olduğunda hukuk yoluyla bile olsa çok mutlu oluyorlar ve benim haberimin öyle bir mutluluk yaydığını fark etmiştim. Dolayısıyla sevdiğim insanların, yoldaşların seviniyor olması da beni sevindiriyor.

Tabii önümüzdeki süreç üniversitenin içerisinde nasıl olacak onu merak ediyorum. Endişelerim de heyecanlarım da var. Diğer arkadaşlarımla bir şeyler yapabilme alanı açılmış oluyor. Yeni gençlerle tanışma imkanı var. Merak da ediyorum ama… Onların böylesi bir ülke ortamında akademiyle kurdukları bağ, hayaller, hevesleri nedir?”

“Ekonomik sorunlar gençlerin üstüne ağır yük bindiriyor”

9.5 yıl önceki üniversite ile bugünkü üniversiteyi karşılaştırınca ilk gözlemlerini aktaran Köksal, ortamın genel olarak çok sessiz olduğunu ve heyecanlı bir ortamın olmamasının da kendisini düşündürdüğünü belirtti.

Anıtpark Yerleşkesi’nde görev yapan Köksal, 10 sene önce Anıtpark’ın çok daha canlı olduğunu ifade etti. Bunun nedenlerinin ise yerleşkedeki bazı birim ve bölümlerin taşınmış ve kendi bölümünün de taşınacak olmasına bağlayan Köksal, yerleşkedeki binaların yıkık görüntüsünün de etkili olduğunu savundu:

“Bir – iki tane eskiden tanıdığım hocayla konuşuyorum. Bazı dersleri orada, bazı dersleri burada. Yani biz bu yerleşkede mesela şeyi arzu ediyorduk. Güzel Sanatlar, Konservatuvar, Mimarlık, İç Mimarlık gibi bölümlerin aslında birlikte hareket etmesini, kent içinde bir yerleşke olarak buradaki bir sergi alanı da var. Aktifti zaman da görece aktifti. Kent ile daha kültürel, sanatsal anlamda ilişkisi olan, daha açık bir üniversite ortamı olsun gibi bir şeye hevesliydik. İnsan bir üniversite ortamıyla karşılaşınca böyle cıvıltılı bir şeylerin paylaşıldığı bir tablo arzu ediyor tabii. Özellikle bu kadar gencin, bilginin paylaşıldığı bir yerde… Ama şunu da gözlemliyorum: Sadece Kocaeli için değil, çalışan başka arkadaşlarımla da bu ilk izlenimlerimi konuştuğumda pandeminin bir etkisi olduğu, özellikle de uzaktan eğitimin bir şekilde yaygınlaştığı ve genel kabul veya doğal hale geldiği bir durum var.”

Öğrencilerin barınma ve ulaşım sorunları nedeniyle hareketliliğinin kısıtlandığını vurgulayan Köksal, Ekonomik sorunların gençlerin üzerine çok ağır bindirdiğini biliyorum. Bunlar da bulunduğumuz mekanların daha cıvıltılı, daha aktif, üretken, muhalif görüşlerin üretilebildiği bir yer olmaktan uzaklaşması için de önemli bir zemin” değerlendirmesinde bulundu.

“Hukuksuzluklar tıpkı üretildiği gibi ortadan kaldırılabilir”

Hukuki sürecin hala tam bir güvence sunmadığını, Bölge İdare Mahkemesi kararıyla bekleyen dosyası lehine dönmüş olsa da Danıştay sürecinin belirsizliğini koruduğunu hatırlatan Köksal, içinde bulunduğu durumun tanımsız ve belirsiz olmasının yıpratıcı olduğunu belirtti.

Köksal, iade sürecinin sadece hukuki bir mesele değil, ülkedeki genel politik atmosferle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı. Özellikle son dönemde gündemde yer alan “süreç” tartışmalarına değinen Köksal, barışın inşası için gerekli zeminlerin oluşturulmamasının, akademisyenlerin yaşadığı belirsizlikle alakalı olduğunu belirtti.

“Genel olarak siyasal bir basıncın olduğu yerde özgür bir şekilde barışın tesisine dair bir şey konuşulmadığında (kaldı ki bizim sürecimiz aynı zamanda üniversitelerin de özgürleşmesi ve üniversitelerde de başka bir ortamın yaratılması için bir zemin) bunlar da ilişkili hale gelmiyor ve yaşadığımız süreçler de çok yıpratıcı oluyor. Ayrıca, bizim üretim alanımız da bunları konuşabilmek ama bunları konuşabileceğimiz zeminler de oluşmuyor hiçbir şekilde.”

Köksal; 10 yıl önce barış akademisyenleri olarak söyledikleri “Savaş bir suçtur ve bu suçun ortağı olmayacağız” gibi bugün de adil, eşit ve barışçıl bir yaşam noktasında durduklarını belirten akademisyen, şunları ifade etti:

“Bunu açıkça dile getiriyor, hâlâ yazıp çizmeye, üretmeye gayret ediyorum. Ancak bunun somut adımlarının öznesi olamadığımız gibi bir tür nesnesi halinde bile olamıyoruz artık ve bu hâlin kendisi politik konjonktür içerisinde rahatsızlık verici.

Ayrıca, bizi mağdur eden bu kararlar nasıl bir gecede çıkarıldıysa ve üstelik de 672’li güvenceli pozisyonlarımızın üstü çizildiyse, bugün de bu mağduriyet çok rahatlıkla dönüştürülebilir. Böylece seneler süren tantanalara, o mahkeme bu mahkeme gezmeye gerek kalmaz. Bütün bu hukuksuzluklar tıpkı üretildiği gibi ortadan kaldırılabilir ama bu da yapılmıyor.”

Barış toplumsal sorunları konuşmanın en temel zemini”

Köksal, sadece akademide değil hayatın her alanında bir mücadele yürüttüklerini belirterek sendikal faaliyetlerden deprem sonrası kentsel iyileştirme çalışmalarına kadar geniş bir yelpazede toplumsal fayda üretmeye çalıştıklarını ifade etti. Ancak bu üretim alanlarının kısıtlı olduğuna dikkat çeken Köksal, dayanışma ve yeni zeminler kurma vurgusu yaparak “Bu kısıtlı alanlara daha fazla sahip çıkmaya, onları geliştirecek zeminler kurmaya ihtiyacımız da var. Bizi besleyecek ve özgürleştirecek ve güçlü kılacak şeyin de bu olduğuna inanıyorum” dedi.

Savaşın olduğu bir yerde kronikleşen sorunları konuşmanın öncelik olamadığını ifade eden Köksal, “Barış, bunun en temel zeminidir” dedi ve ekledi:

“Şu anda ateşkes durumu söz konusu ve bu nedenle de bizim bahsettiğim sorunları test edebileceğimiz ve kurabileceğimiz ortaklıklara, zeminlere ihtiyaç var. Üniversiteler de bunun için tüm bileşenleriyle önemli bir platform ama görünen o ki bu zeminin üstünü çizmeye ve yok etmeye yönelik bir süreç var akademide de. Dolayısıyla da ister üniversitede ister başka yerde bunları sürdürmeye devam edeceğim. Arkadaşlarımın da ettiğini biliyorum. Umuyorum yolumuz hepimizin açık olur.”

Ne olmuştu?

11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 406 akademisyen, 1 Eylül 2016’da dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. Ayrıca bildiriye imza atan 822 akademisyen Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı.

Ağır Ceza Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek beraat kararı verse de Barış İçin Akademisyenler görevlerine iade edilmedi. Çünkü Barış Akademisyenlerinin bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) olan dosyaları için, “önce iç hukukun bitirilmesi gerekir” kararı verildi.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Barış Akademisyenleri ve Gülen Cemaati bağlantılı tüm dosyalar için OHAL Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, neredeyse tüm Barış Akademisyenlerinin iadesine ret kararı verdi. Komisyonun ret kararlarını açıklaması 2021 yılını bulduğu için akademisyenlerin bir üst mahkemeye erişimi yaklaşık 5 yıl gecikti.

Bunun üzerine 2019’dan itibaren BİM davaları başladı. Toplamda 10 yıla yaklaşan hukuki süreç hâlâ devam ediyor.

2023 Haziran itibariyle haklarında KHK ile ihraç kararı verilen çok sayıda Barış Akademisyeninin ise mahkemelerin göreve iade kararlarına rağmen üniversiteler tarafından işe başlatılmadığı kaydedilmişti.

10 yıllık hukuki mücadele: yalnızca 14 kesin iade

Rapor: barisicinakademisyenler.net

Barış İçin Akademisyenler’in düzenli aralıklar ile yayınladığı rapora göre, göreve iade için açmış oldukları iptal davalarında bazı mahkemeler evet derken bazıları ise hayır diyebiliyor.

2016’dan beri süren hukuki mücadele sonucunda Danıştay kararı ile iadesi kesinleşen dosya sayısı ise yalnızca 14 iken Bölge İdare Mahkemesi düzeyinde 119, Danıştay düzeyinde ise 211 davada karar yok.

Ayrıca, her kademedeki akademisyenlere sosyal medya hesaplarının taranmasından vakıf, dernek vb. üyeliklerine kadar yeniden bir güvenlik soruşturması da yapılıyor. Böylece iade süreçleri daha uzun sürüyor ve akademisyenlerin aktif ve eleştirel bilgi üretimi giderek kısıtlanıyor.

Nisan 2026: Gazetecilere dönük yargı ve sansür devam etti

Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) ve Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) tarafından hazırlanan Nisan 2026 raporlarına göre, Nisan ayında 1 gazeteci tutuklanırken 47 ayrı içerik ve sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi.

Gazetecilere yönelik hak ihlallerini raporlayan Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) ve Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG), Nisan 2026 raporlarını kamuoyuyla paylaştı.

DFG raporunda öne çıkan verilere göre, 2 yayın organı saldırıya uğrarken 3 gazetecinin evi basıldı, 3 gazeteci gözaltına alındı ve 1 gazeteci tutuklandı. Buna göre 1 gazeteci kötü muameleye maruz kaldı, 1 gazeteci tehdit edildi, 2 gazetecinin haber takibi engellendi, hapishanelerde ise en az 1 gazeteci hak ihlaline uğradı. Raporlarda gazetecilerin hem kamusal hem de özel yaşam alanlarında baskı altında olduğuna dikkat çekildi.

Nisan ayında 9 gazeteciye “hakaret” (TCK 125), “iftira” (TCK 267), “görevi yaptırmamak için direnme” (TCK 265), “suç işlemeye tahrik” (TCK 214) ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” (TCK 216) suçlamalarıyla soruşturma başlatıldığı ifade edildi. 35 dosyada ise 118 gazetecinin yargılanmasının sürdüğü belirtildi. Özellikle Siverek’teki okula saldırı olayıyla ilgili paylaşım yapan gazeteci Mehmet Yetim’in “Dezenformasyon Yasası” kapsamında tutuklanması örneğinin gazeteciler için ne denli bir tehlike olduğuna vurgu yapıldı.

MKG Nisan 2026 raporunda TBMM’de eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun muhabire fiziki müdahalesinden, 1 Mayıs alanına gazete sokulmama kararına kadar birçok noktada haber takibinin engellendiği aktarıldı.

Dijital sansür

  • 29 haber ve 18 sosyal medya içeriği sansürlendi.
  • Mezopotamya Ajansı, Yeni Yaşam Gazetesi gibi kuruluşların ve çok sayıda gazetecinin X, Instagram ve TikTok hesapları kapatıldı veya Türkiye’de erişime engellendi.
  • Televizyon kanallarına 13 ayrı yaptırım uygulanırken yayın durdurma ve para cezalarıyla idari baskı sürdürüldü.

Kadın gazetecilere yönelik hak ihlalleri

MKG raporunda öne çıkan bulgular arasında kadın gazetecilere yapılan hak ihlalleri geniş yer buldu. Raporda Hamdiye Çiftçi Öksüz’ün “örgüt üyeliği” iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldığı ve Neşe İdil’in Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ihlal kararına rağmen yeniden yargılandığı davada 1 yıl 3 ay hapis cezası aldığı belirtildi. Öznur Değer’in ise sokak röportajı sırasında taciz edildiği, ayrıca daha önce gözaltındayken gördüğü işkenceye tepki gösterdiği için hakkında yeni bir dava açıldığı ifade edildi.

Buna ek olarak gazeteciler Gülcan Dereli, Suzan Demir, Tuğçe Yılmaz ile sosyolog Berfin Atlı ve çevirmen Serap Güneş’in, haberlerinden aldıkları telif ücretleri gerekçe gösterilerek “örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” iddiasıyla yargılanmaya devam ettiği de aktarıldı.

MKG’ye göre şu an tutuklu olan kadın gazetecilerin listesi şöyle:

  1. Elif Bayburt – Etkin Haber Ajansı (ETHA) muhabiri
  2. Hatice Duman – Atılım Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü
  3. Nadiye Gürbüz – Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü
  4. Özden Kınık – TRT çalışanı
  5. Pınar Gayıp – Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü

DFG ve MKG’nin Nisan 2026 raporlarında gazetecilerin hem fiziksel güvenlik hem de yaşam hakkı açısından ciddi ihlallere maruz bırakıldığı ifade edildi.

DFG’nin raporu için tıklayın.

MKG’nin raporu için tıklayın.

Taksim’de 1 Mayıs: Son 13 yılın kronolojisi

Türkiye’de 1 Mayıs Taksim’de en son 2012’de kutlandı. O zamandan bu yana Taksim yasağına karşı polis müdahaleleri ve kitlesel gözaltılar ile geçen 1 Mayıs’ları derledik.

Fotoğraf: Murat Bay

1 Mayıs, Türkiye’de 1976’dan beri Taksim’e çıkma ısrarıyla birlikte kutlanan bir gün oldu. Özellikle 1977 1 Mayıs Taksim Katliamı sonrasında Taksim Meydanı, 1 Mayıs’ın hem sembolü hem de en tartışmalı mekanı haline geldi. Yıllardır süren yasakların ardından Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlama geleneği hala sendikalar ve sol örgütlerce sahipleniliyor.

Son 13 yılda 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasının yasaklanmasına karşı sendikaların ve sol örgütlerin Taksim’e çıkma girişimlerinde neler olduğunu derledik.

2013’ten 2025’e İstanbul’da 1 Mayıs: Taksim yasağı, polis müdahalesi, kitlesel gözaltılar ve süren mücadele.
1000+
Toplam gözaltı (en az)
13 yıl
Süren Taksim yasağı
100+
Toplam tutuklu sayısı
2013
Taksim, 2010’da açılmasının ardından yeniden yasaklandı. Valilik “yayalaştırma projesi”ni gerekçe gösterdi. Kent genelinde olağanüstü güvenlik önlemleri alındı; köprüler kaldırıldı, yollar kapatıldı. Beşiktaş ve Şişli başta olmak üzere birçok noktada saatler süren polis müdahaleleri yaşandı. Hastaneler ve evler dahi gazdan etkilendi. O gün Taksim’e 30.000 polis getirildiği öğrenildi. İstanbul Valiliği’nin açıklamasına göre olaylarda 3’ü ağır 25 eylemci, 6 gazeteci ve 3’ü ağır 22 polis yaralandı.
72 gözaltı
2014
Taksim Meydanı tamamen kapatıldı. Gün boyunca Şişli, Mecidiyeköy ve çevresinde yoğun gaz ve tazyikli su kullanıldı. Sağlık kurumları ve gazeteciler de müdahaleden etkilendi.
171 gözaltı • 12 gazeteci yaralı
2015
Taksim’e giriş yasaklandı. Sınırlı sayıda sendika anıta çelenk bırakabildi. Kent genelinde küçük gruplara müdahale edildi. Siyasi parti binalarına dahi polis girdiği iddiaları gündeme geldi.
203 gözaltı, 13’ü tutuklandı
2016
Kutlamalar Bakırköy’e çekildi. Buna rağmen Taksim’e gitmek isteyen gruplara müdahale sürdü. Farklı siyasi ve sendikal gruplar alternatif alanlara yönlendirildi. Nail Mavuş isimli yurttaşın TOMA’nın yaptığı kontrolsüz manevra sonucu ezilerek can verdi.
231 gözaltı, 5’i tutuklandı
2017
Taksim yasağı devam etti. İstanbul’un farklı noktalarında toplanan gruplar gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında oturma eylemi yapmak isteyenler de vardı.
165 gözaltı
2018
Valilik başvuruları reddetti. Miting alanı Maltepe’ye taşındı. Taksim sabah saatlerinden itibaren bariyerlerle kapatıldı.
84 gözaltı
2019
Şişli’de toplanan gruplara müdahale edildi. Taksim’e yürümek isteyenlere yönelik gözaltılar gün boyunca sürdü.
119 gözaltı
2020
Pandemi koşullarında sokağa çıkma yasakları gerekçe gösterildi. Gözaltılarda kötü muamele, darp ve ters kelepçe iddiaları raporlara yansıdı.
48 gözaltı
2021
Sokağa çıkma yasağına rağmen Taksim’e yürümek isteyen gruplara sert müdahale edildi. Sendika temsilcileri de gözaltına alındı.
212 gözaltı
2022
İki yıl aradan sonra kitlesel miting Maltepe’de yapıldı. Taksim’e yönelen gruplar yine engellendi ve gözaltılar yaşandı.
100+ gözaltı
2023
Şişli ve Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek isteyen çok sayıda grup gözaltına alındı. Basın çalışanlarının görüntü alması engellenmeye çalışıldı.
80+ gözaltı
2024
AYM, Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğunu söyledi, İstanbul Valiliği’nin Tasksim’i yasaklamasına “hak ihlali” dedi. Saraçhane’de toplanan binlerce kişi Taksim’e yürümek istedi. Polis barikat kurarak geçişe izin vermedi. Müdahale yaklaşık 1,5 saat sürdü. Sonrasında ev baskınları yapıldı. Mahkeme 2025’te yasağı hukuka aykırı buldu.
268 gözaltı, 77’si tutuklandı
2025
Taksim çağrısı yapan kurumlara yönelik operasyonlar düzenlendi. Gün boyunca Mecidiyeköy’de barikatlar zorlandı ve müdahaleler sürdü. Çağdaş Hukukçular Derneği’ne göre Şişli’de 10’u çocuk, 11’i avukat toplam 419 kişi gözaltına alındı.
419 gözaltı, 13’ü tutuklandı
Kaynak: İnsan hakları örgütleri ve basın derlemeleri.

1 Mayıs 2013

  • AKP, 2010 yılında 1 Mayıs’ı Taksim’e açıp 2013’te Taksim’i yeniden yasakladı.
  • Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu’ndan Taksim’e çıkmak isteyenler gözaltına alındı ve polisin sert müdahalesine maruz bırakıldı.
  • İstanbul Valiliği Taksim Meydanı’nda sürdürülen Yayalaştırma Projesi’ni gerekçe göstererek Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs toplantı ve gösteri yürüyüşleri için uygun olmadığını bildirdi.
  • DİSK ve KESK 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını söyledi.
  • 1 Mayıs’ta 30 bin polis getirildi.
  • Taksim’e ulaşımı engellemek için Valilik Galata Köprüsü’nü kaldırdı, Unkapanı Köprüsü’nü söktürdü.
  • Beşiktaş’tan, Şişli’den ve Mecidiyeköy’den Taksim’e gelmek isteyen gruba polis tazyikli su sıktı ve biber gazı bombası attı.
  • Taksim’e ulaşmak isteyen bir grup DİSK binasının önünde sürekli olarak gaza maruz kaldı.
  • Polis DİSK binasında gazdan etkilenen ve yaralananları almak için gelen ambulansa da biber gazı sıktı. Şişli Etfal Hastanesi’ne giren bir TOMA hastane bahçesine tazyikli su sıkarken polisler de biber gazı attı.
  • En az 72 kişi gözaltına alındı.

1 Mayıs 2014

  • Taksim Meydanı polis ve “sarı basın kartı olan” gazeteciler dışında herkese kapatıldı.
  • Türk-İş, Hak-İş ve HAKSEN küçük gruplar halinde Kazancı Yokuşu’nda anma yapmak ve Taksim anıtına çelenk bırakmak için kısa süreli olarak Taksim Meydanı’na alınırken polis diğer sendika ve örgütlere Tarlabaşı, Şişli, Beşiktaş, Okmeydanı, Mecidiyeköy, Levent, Gayrettepe’de biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti.
  • Ciddi kırık ve yaralanmalara sahip olan en az 22 kişi ise hastanelere kaldırıldı.
  • Müdahaleler sırasında 12 gazeteci, polisin sıktığı gaz kapsülü ve plastik mermiyle yaralandı.
  • ÇHD, 171 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.

1 Mayıs 2015

  • DİSK, KESK, TTB ve TMMOB gibi birçok sendika; 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istediklerini duyurdu.
  • Birleşik Kamu İş, Aksiyon İşçi Sendikaları Konfederasyonu, Cihan Sen, Yol İş, Hak İş ve Türk İş Taksim Anıtı’na çelenk bırakmalarına izin verildi.
  • İstanbul Valisi Vasip Şahin 1 Mayıs’ta 203 gözaltı yaşandığını, 18 göstericinin yaralandığını söyledi.
  • Beşiktaş CHP ilçe binasını girmeye çalışan polisler içeri giremeyince binanın girişine gaz attı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isterken gözaltına alınan 203 kişiden 13’ü tutuklandı.

1 Mayıs 2016

  • DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, DİSK Genel Merkezi’nde yaptıkları ortak açıklamada 1 Mayıs kutlamalarını Bakırköy Halk Pazarı Meydanı’nda gerçekleştirmeye karar verdiklerini açıkladı. Toplantıda bu kararın 2016’ya özgü olduğu söylendi.
  • Birçok sol/sosyalist parti ve örgüt gibi gruplar ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını açıkladı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenlere ise Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu civarında polis müdahale etti. 231 kişi gözaltına alındı, 5’i tutuklandı.

1 Mayıs 2017

  • 24 Nisan 2017’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Taksim’de kutlanmayacağını açıkladı.
  • DİSK, KESK, TTB ve TMMOB 1 Mayıs’ı İstanbul’da yine Bakırköy Halk Pazarı’nda kutlayacaklarını söyledi.
  • Taksim meydanına çağrı yapan sendika ve örgütlerden 165 kişi İstiklal Caddesi, Beşiktaş, Talimhane, Gayrettepe, Zincirlikuyu, Okmeydanı’nda gözaltına alındı.
  • Taksim Meydanına ulaşarak oturma eylemi yapmak isteyen iki kadın gözaltına alındı.

1 Mayıs 2018

  • DİSK, KESK, TMMOB ve TTB 10 Nisan 2018’de yaptıkları açıklamada İstanbul’da 1 Mayıs’ı Maltepe’deki miting alanında kutlayacaklarını açıkladı. Sol/sosyalist örgütler ve sendikalar ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını söyledi.
  • İstanbul Emniyet Müdürlüğü 84 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.
  • Taksim Meydanı sabahın erken saatlerinden itibaren bariyerlerle çevrildi. Meydan gazeteciler de dahil kimse alınmadı.

1 Mayıs 2019

  • Taksim meydanında kutlamak üzere çağrı yapan örgütler ile sendikalar, sabah 09.30 gibi Şişli’deki Cevahir Alışveriş Merkezi önünde toplanmaya başladı. Bu gruplara polis müdahalesi gerçekleşti.
  • ÇHD İstanbul Şubesi, 1 Mayıs’ı Taksim meydanında kutlamak isteyen en az 119 kişinin gözaltına alındığını söyledi.

1 Mayıs 2020

  • ÇHD İstanbul Şubesi 1 Mayıs’ta kentte 48 kişinin gözaltına alınıp serbest bırakıldığını, bazılarına “sokağa çıkma yasağını ihlalden” para cezası kesildiğini açıkladı.
  • ÇHD’ye göre; gözaltına alınanlar plastik kelepçe işkencesine maruz bırakılmışlar, darp edilmiş ve hakarete uğramışlardır. Sıkı kelepçe uygulamaları nedeniyle yurttaşların kollarında kan oturması gözlemlenmiştir. Gözaltına alınan bir kişinin sağ kolu kırılmış, gözaltına alınan kişiler otobüs içinde yere yatırılmış ve üstlerine çıkılarak işkence görmüşlerdir.

1 Mayıs 2021

  • İstanbul’da 212 kişi yerde polis tarafından sürüklenerek gözaltına alındı.
  • İstanbul Valiliği 2021 yılında sendikaların 1 Mayıs yaptığı etkinlik başvurusunu kabul etmedi ve sokağa çıkma yasağı ilan etti.
  • DİSK öncülüğünde çok sayıda sendika, Dolmabahçe’de toplanarak Taksim Meydanı’na yürümeye çalıştı.
  • Polisin sert müdahalesi sonucu aralarında DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı ve yargılandı.

1 Mayıs 2022

  • 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, salgın nedeniyle zorunlu olarak verilen iki yıl aranın ardından kitlesel olarak Türkiye genelinde kutlandı.
  • İstanbul’da sabah saatlerinde Elmadağ, Şişli, Beşiktaş, Feriköy, Kazancı Yokuşu gibi noktalardan Taksim’e çıkmak isteyen en az 100 kişi gözaltına alındı.
  • 1 Mayıs mitingi Valiliğin belirlediği alan olan Maltepe’de yapıldı.

1 Mayıs 2023

  • Şişli ve Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek isteyen DİSK/Enerji-Sen, İnşaat-İş Sendikası, ESP, SGDF, Birleşik İşçi Hareketi, Umut-Sen, TÖP, Devrimci Çözüm, Mücadele Birliği, Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri, Üniversiteli Feminist Kolektif, Gençlik Komiteleri, Devrimci Hareket, Devrimci Gençlik Dernekleri, Birleşik Mücadele Güçleri, Devrimci Parti ve Halkın Kurtuluş Partisi’nden çok sayıda kişi gözaltına alındı.
  • En az 80 kişi gözaltına alındı.

1 Mayıs 2024

  • DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB, 1 Mayıs’a üç gün kala Saraçhane Meydanı ve Beşiktaş Barbaros Meydanı olmak üzere iki kola çağrı yaptı. Sendika, meslek odaları ve sosyalist örgütler Saraçhane Meydanı’nda buluşarak Taksim Meydanı’na yürüyecek ve 1 Mayıs Taksim Meydanı’nda kutlanacaktı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamak için Saraçhane’de toplanma çağrısının ardından binler Saraçhane’ye ulaştı. Yüzlerce polis, tarihi Bozdoğan Su Kemeri’nin altına barikat kurdu. 1 Mayıs’ta günün erken saatlerinde evlerinden Saraçhane Meydanı’na doğru yola çıkan binlerce işçi ve emekçi kapanan yollarla, polis barikatlarıyla karşılaştı.
  • Kitle Taksim’e yürümek için polis ile müzakerede bulundu. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen polis Taksim yolunu açmadı. CHP, DİSK ve KESK üyeleri alandan ayrıldı. Kitle alınan bu karara tepki gösterdi. Tertip komitesince yapılan duyurunun ardından polis müdahalesi sertleşti. Polis, abluka altındaki Saraçhane’den Taksim’e yürümek isteyen yurttaşlara tazyikli su, biber gazı ve plastik mermiyle müdahale etti.
  • İstanbul Valisi Davut Gül, İstanbul’daki 1 Mayıs gösterilerinde 210 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
  • ÇHD, 3 Mayıs’ta 47 kişiye ev baskını gerçekleştiğini bildirdi.
  • Gül, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda, “Devlet yarına bırakır ama yanına bırakmaz” dedi.

1 Mayıs 2025

  • 40’a yakın sendika, gençlik örgütü ve sosyalist kurumun inisiyatifiyle kurulan 1 Mayıs Taksim Tertip Komitesi, 27 Nisan’da “Taksim halkındır” başlıklı bir açıklama yayımladı. 29 ve 30 Nisan tarihlerinde ise hem Tertip Komitesi üyelerine hem de 1 Mayıs için Taksim çağrısı yapanlara yönelik polis operasyonları düzenlendi.
  • 1 Mayıs günü, gün boyu çeşitli noktalardan Mecidiyeköy’deki polis barikatını zorladı; müdahaleler de aralıksız devam etti.
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasına göre 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten İstanbul’da 407 kişi gözaltına alındı.
  • Mecidiyeköy’de çok sayıda kişi ters kelepçe takılarak gözaltına alındı. Bir eylemci, polisin dizini üzerine bastırmasına tepki gösterdi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.