Kimliği belirlenen 2 PKK’linin cenazesi Kilyos’tan Karlıova’ya götürülüyor

Bitlis’teki Garzan Mezarlığı’ndan çıkarılarak İstanbul’un Kilyos semtinde bir kaldırım kenarına gömülen PKK’li Zehra Kısaoğlu ve Süheyla Kaya’nın kimlikleri tespit edildi. Cenazeler bugün Bingöl Karlıova’ya götürülmek üzere aileler tarafından teslim alındı.

Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

1999 yılında hayatını kaybeden PKK’li Zehra Kısaoğlu (Raperin) ve Süheyla Kaya’nın (Zilan), Bitlis’teki Garzan Mezarlığı’ndan çıkarılarak İstanbul’da Kilyos’ta bir kaldırımın altına defnedildi. Raperin ve Zilan’ın kimlikleri, ailelerin verdiği DNA ile eşleşti.

Aileler, 17 Eylül’de DNA’ların uyuştuğu haberini aldı. Bugün Zincirlikuyu Mezarlıklar Müdürlüğü’ne randevu alan aileler, müdürlüğün ardından İstanbul Sarıyer’de bulunan Kilyos Mezarlığı’na gitti.

Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, Zehra Kısaoğlu’nun cenazesini almaya gelen ağabeyi Abdullah Kısaoğlu, “Her yıl polis evimize gelip baskın yapıyordu, eşya arıyordu. Kız kardeşim liseyi bitirdikten sonra gitti. Nerede toplu mezarlık varsa gidip defalarca kez örnek verdik. En sonunda burada olduğunu 4 gün önce öğrendik” diye konuştu.

Aileler, cenazeleri bugün öğleden sonra saat 2 sularında teslim aldı. Cenazeleri teslim alan aileler, Kilyos Mezarlığı’ndan Bingöl’ün Karlıova ilçesine gitmek üzere yola çıktı. Karlıova’da iki PKK’li için 3 günlük taziye kuruluyor.

Ne olmuştu?

Garzan Mezarlığı’nda, 1990’lı yıllardaki çatışmalarda yaşamını yitiren ve daha sonra toplu mezarlardan ya da farklı bölgelerden çıkarılan PKK’lilerin, YPG’lilerin ve YPJ’lilerin cenazeleri bulunuyordu.

19 Aralık 2017’de Bitlis Valiliği’nin kararıyla mezarlıkta bulunan 282 cenaze, ailelerine haber verilmeden çıkarıldı. Kimlik tespiti amacıyla İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilen cenazeler, işlemlerin ardından Kilyos’taki Kimsesizler Mezarlığı’na, yol ve kaldırım kenarlarına defnedildi. Cenazelerin yaklaşık 50 metrekarelik bir alanda, plastik kaplar içerisinde ve üst üste gömüldüğü ortaya çıktı. Aileler, yaşamını yitiren aile üyelerinin cenazesini plastik kaplarla almak zorunda kaldı.

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), cenazelerin gömülme işlemlerinin usule aykırı olduğu gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Soruşturma izni verilmemesi üzerine konu Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. AYM’nin başvuruları kabul edilemez bulmasının ardından avukatlar, 2022 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Yıllar içerisinde DNA eşleşmeleri tamamlanan cenazelerin bir bölümü Kilyos’taki mezarlıktan çıkarılarak ailelerine teslim edildi.

Jîna Emînî ölümünün dördüncü yılında anılıyor

İran’ın başkenti Tahran’da 16 Eylül 2022’de Dilşad Devriyeleri (ahlak polisleri) tarafından işkence edilerek katledilen Jina Emini ölümünün 4. yılında anılıyor.

İran’da 4 yıl önce gözaltında katledilen Jina Mahsa Emini için İran ve Rojhılat’ın bir çok kentinde anma etkinliği düzenliyor. Jina Emini için Rojhilat Kürt Siyasi Güçleri İttifakı, Jina Emini için, 16 Eylül’de genel grev çağrısı yapmış, işyerleri ve pazarların açılmamasını istemişti.

Yapılan genel grev çağrısına İran’ın Kürt bölgelerinde yoğun katılım olurken, Jina’nın memleketi Saqız’da ise yoğun güvenlik önlemleri alındı.

Yoğun önlemlere rağmen mezarlık ziyaret edildi Jina Emînî’nin mezarının bulunduğu Aichi Mezarlığı ve çevre yolları İran güvenlik güçleri tarafından kontrol altına alındığı bildirildi. İran International, yıldönümü öncesinde Saqiz ve Senendec başta olmak üzere Rojhilat kentlerinde askeri ve güvenlik güçlerinin yoğun biçimde konuşlandırıldığını aktardı.

Tüm güvenlik önlemlerine rağmen Jina Emînî’nin Aichi Mezarlığı’ndaki mezarı ziyaret edildi. Ziyaretçiler, mezarlığın girişinde Jina Emînî’nin adının ve “Jin, jiyan, azadî” yazısının yer aldığı beyaz balonlar uçurdu.

Öğrenciler Jina’yı andı

İsfahan Üniversitesi girişindeki bir üst geçide Jina Emini için pankart asan öğrenciler ayrıca Jina Emini protestolarında hayatını kaybedenlerin adlarının yazılı olduğu beyaz balonlar uçurdular.

Tutuklular açlık grevi ile destek verdi

Kürdistan İnsan Hakları Ağı’nın aktardığına göre Zeynep Celaliyan, Verişe Muradi, Sekine Perwane ve Matlub Ahmediyan isimli dört Kürt siyasi tutuklu, 16 Eylül’de Kürdistan’daki genel grev çağrısına destek amacıyla açlık grevine başlayacaklarını açıkladı.

Ne olmuştu

13 Eylül 2022’de kardeşiyle birlikte Tahran’dayken İran’ın “ahlak polisi” olarak bilinen İrşad Devriyeleri tarafından “zorunlu örtünme” kuralına uymadığı gerekçesi ile gözaltına alınan Jina Emini, gördüğü işkence sonucu hastaneye kaldırıldı ve 16 Eylül’de yaşamını yitirdi. Ailesi, Jina’nın gözaltına alınmadan önce herhangi bir sağlık sorunu olmadığını belirterek ölümünden güvenlik güçlerini sorumlu tuttu.

Jina Emînî’nin ölümü Rojhilat’ın Saqız kentinden başlayarak İran geneline yayılan protestoların fitilini ateşledi. 17 Eylül’de Saqız’daki cenaze töreninde “Jin, jiyan, azadî” sloganı yükselirken, kadınların öncülüğündeki eylemler kısa sürede İran’ın birçok kentine yayıldı.

Yüzlerce ölü, binlerce idam

İran İnsan Hakları Örgütü (IHRNGO) ve İran İnsan Hakları Aktivistleri Ajansı verilerine göre, Jina Emini’nin öldürülmesi ardından başlaya ve “Jin Jiyan Azadi” eylemleri olarak bilinen protestolarda 68’i çocuk olmak üzere 551 kişi öldürüldü. IHRNGO verilerine göre “Kanlı Cuma” olarak bilinen 30 Eylül 2022’de Cuma namazından çıkan protestoculara açılan ateş sonucu 14’ü çocuk 4’ü kadın toplam 104 kişi öldürüldü. Ayrıca 16 Eylül 2022 ile 2025 yılları arasında İran’da 83’ü kadın olmak üzere en az 2910 kişi idam edildi. Bu idamların önemli bir kısmını protestoya katılan sivil insanlar oluşturuyordu.

Tutuklu gazeteci Pınar Gayıp ilk duruşmada tahliye edildi

Şubat ayında sosyalistlere yönelik operasyonda gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü Pınar Gayıp bugün ilk kez hakim karşısına çıktı. Gayıp, yaklaşık 8 aylık tutukluluğunun ardından adli kontrolle tahliye edildi.

Fotoğraf: Hikmet Adal / bianet

Şubat ayında gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü Pınar Gayıp bugün ilk kez hakim karşısına çıktı.

İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi, Gayıp’ın yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrolle tahliyesine karar verdi.

Emek Partisi (EMEP) Genel Başkan Yardımcısı ve Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca ile çok sayıda gazeteci takip ettiği duruşmada salonun dolduğu kaydedildi.

Gayıp, savunmasını yapmak için duruşmaya Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nden getirildi. Savcının hakkındaki suçlamaları gazetecilik faaliyetleri nedeniyle oluşturduğunu belirtti.

İddianameyi beş buçuk ay sonra gördü

Gayıp, “Ben yedi buçuk aydır bu haberleri yaptığım için tutukluyum” diyerek gözaltı ve tutuklama sürecini anlattı.

İfadesi alınmadan mahkemeye sevk edildiğini, savcıyı görmeden tutuklandığını söyleyen Gayıp, tutukluluk incelemelerinde aylar boyunca neyle suçlandığını anlamaya çalıştığını belirtti.

Gayıp, iddianamenin tutuklanmasından yaklaşık beş buçuk ay sonra kendisine ulaştığını belirterek dosyada yer alan tanık anlatımlarına değindi. Anlatımlarda gazeteciliğinin vurgulandığını belirten Gayıp, yaptığı işin kamusal olduğunu ve kanıtlamak için tanık anlatımlarına gerek olmadığını belirtti.

Duruşma savcısı, Gayıp’ın tutukluluk halinin devamını talep ederken, mahkeme heyeti Pınar Gayıp’ın yurt dışına çıkış yasağı olmak şartıyla tahliyesine karar verdi.

Davanın bir sonraki duruşması 7 Aralık saat 10.15’te görülecek.

İki gazeteci hala tutuklu

Gayıp ile aynı soruşturma kapsamında tutuklu bulunan ETHA çalışanı gazeteciler Nadiye Gürbüz’ün duruşması yarın (15 Eylül), Elif Bayburt’un duruşması ise 17 Eylül’de görülecek.

Gayıp’ın duruşması öncesinde Çağlayan Adliyesi önünde tutuklu gazeteciler için yapılan basın açıklamasında şu sözlere yer verildi:

“Pınar’ın, Nadiye’nin ve Elif’in tutsaklığı da bu nedenle yalnızca üç gazetecinin özgürlüğünün gaspı değildir. Bu saldırı, halkın gerçeklerini yazan, ezilenlerin sözünü büyüten sosyalist gazeteciliğe yöneliktir.


Bu saldırılar yeni değildir. Bu topraklarda halktan, ezilenden ve emekçiden yana gazetecilik yapanlar dün de hedef alındı. Apê Musa, Gurbetelli Ersöz, Metin Göktepe, Hrant Dink ve daha nice gazeteci, halkların ve ezilenlerin gerçeklerini yazdıkları, egemenlerin suçlarını ve yalanlarını teşhir ettikleri için saldırıların hedefi oldu. Bugün Pınar, Nadiye ve Elif’in tutsaklığı da bu saldırı tarihinin devamıdır.


Dün gazetecileri katlederek, işkence ederek susturmaya çalışanlar, bugün sosyalist gazetecileri tutuklayarak aynı hakikat mücadelesinin önünü kesmek istiyor. Ancak biliyoruz: Gazetecilerin kalemini susturmak, halkların yaşadığı gerçekliği ortadan kaldırmaz.
Biz de buradan bir kez daha söylüyoruz: Göreceğiz, yazacağız, duyuracağız.”

LGBTİ+’lara dönük operasyonlara tepkiler: “12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!”

LGBTİ+ derneklerine, mekanlarına ve aktivistlere dönük operasyonlara siyasetçiler, hukukçular, siyasi partiler ve hak savunucuları tepki gösterdi. Yapılan açıklamalarda operasyonun siyasi olduğu ve LGBTİ+ varlığının hedef alındığı söylendi.

Bugün gece saatlerinde polis LGBTİ+ derneklerine, mekanlarına ve aktivistlere dönük “Ailem Güvende” adı altında eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda operasyonların 5 il merkezli ve toplam 15 ili kapsadığını; 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik adli işlemlerin gerçekleştirildiğini duyurdu.

LGBTİ+ dernekleri, aktivistler ve mekanlara yönelik operasyonlara siyasetçiler, hukukçular, siyasi partiler ve hak savunucuları tepki gösterdi.

DEM Parti Kadın Meclisi: Saldırılara asla sessiz kalmayacağız!

DEM Parti Kadın Meclisi “LGBTİ+ derneklerini, hak savunucularını ve dijital yayın mecralarını hedef alan gözaltı, arama, el koyma ve erişim engelleme saldırılarını kabul etmiyoruz.” dedi.

Açıklamanın devamında şöyle denildi:

“‘Ailem Güvende’ isminin verildiği bu operasyon, adından da anlaşılacağı üzere toplumu tahakküm altına alma operasyonudur. Tekçi ve cinsiyetçi politikaların ısrarla sürdürüldüğünün açık bir kanıtıdır.

Kadınlar her gün, “güvenli” denilen ailelerin içerisinde şiddete maruz bırakılmakta, katledilmektedir. Farklı cinsel kimlikler bu ülkenin, ailelerin ya da toplumun güvenlik sorunu değildir.

Asıl güvenlik sorunu; kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarını tehdit eden şiddet, cezasızlık ve ayrımcılıktır.

Hak savunucularını susturarak, nefret suçlarını körükleyerek, yayınları engelleyerek ve örgütlenme özgürlüğünü hedef alarak toplumu güvende tutamazsınız.

Adalet, bir kişi veya zümre için değil, herkes için olmalıdır. Adalet Bakanlığı’nın görevi hak savunucularını, gazetecileri, LGBTİ+’ları ve demokratik örgütlenmeleri baskı altına almak değil; herkesin hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.

Toplumun güvenliği, baskıyla ve yasaklarla değil; eşitlik, özgürlük, adalet ve yaşam hakkının güvence altına alınmasıyla mümkündür.

Bir arada ortak ve eşit yaşamın savunucuları olarak LGBTİ+’lara yönelik saldırılara asla sessiz kalmayacağız!

Gözaltılar derhal serbest bırakılmalıdır!

Herkes için adalet, herkes için özgürlük, herkes için eşit yaşam!”

DEM Parti Milletvekilleri Saki ve Konukçu devletin “cezasızlık politikasına” tepki göstererek sosyal medya hesaplarında birer açıklama yaptılar.

DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki, X hesabından yaptığı paylaşımda “Uydurma suçlarla insanlara, dayanıştıkları mekanlara saldırıyorsunuz.” dedi.

“Hedef aldığınız derneklerin, insanların ortak noktası sizin dayattığınız aileci, ahlakçı ve nefret üreten politikalara karşı çıkmaları.” diyen Saki, “aileyi koruma” adı altında iktidarın toplumu tek bir yaşam biçimine daraltmak, LGBTİ+’ları hedef göstermek ve hakları için mücadele edenleri kriminalize etmek istediğini ifade etti.

DEM Parti İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu da iktidarın “aileyi korumak” adı altında iktidarın kadınların ve LGBTİ+’ların katledilmesinin önünü açtığını, cezasızlık politikaları ile bunu teşvik ettiğini söyledi.

“Nefrete inat yaşasın hayat!” dedi.

İHD: 12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!

İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi LGBTİ+ Komisyonu, operasyonlara karşı yaptığı açıklamada “12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız.” dedi.

Yaşanan tablonun bir adli soruşturma değil “aileyi ve çocukları koruma” söylemi üzerinden toplumu tekçi bir aile modeline zorlayan, LGBTİ+’ları ve bağımsız sivil toplumu tasfiye etmeyi amaçlayan siyasi bir operasyon olduğunu söyleyen İHD, “12 Eylül’ün dernekleri kapatan, yayınları yasaklayan ve farklı olanı düşmanlaştıran devlet aklı bugün ‘Ailem Güvende’ adıyla sürdürülmektedir.” diyerek “süreklilik” vurgusu yaptı.

“LGBTİ+’ların, HIV ile yaşayanların ve hak savunucularının yanındayız! 12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!”dedi.

Yeni Partili Gökçen: Toplumsal barışa zarar veriyor

Yeni Parti İzmir Milletvekili Gökçe Gökçen ise tepkisini şu sözlerle aktardı:

“LGBTİ+ hakları savunucularının hedef alınması, aynı anda hem kimliklerin ve varoluşun cezalandırılması hem de meclisten geçirilememiş iki yasanın birden uygulamaya konmasıdır. Etki ajanlığı yasası geçmedi, eşcinselliğe özendirme (!) yasası geçmedi.”

“Başka ülkelerde yazılmış ve planlanmış nefret kampanyalarının ucuz bir kopyala-yapıştır örneği ülkemizde sergilenmekte ve toplumsal barışa büyük bir zarar vermektedir.”

“Dinlediğiniz grubun yasaklanması, konserine gideceğiniz sanatçının hedef gösterilmesi, çocuğunuzun bakanlık tarafından iş cinayetlerine teslim edilmesi, oy verdiğiniz kişinin tutuklanması ve bu derneklere yapılan operasyon birbirinden bağımsız değildir: aksine, biri için yaratılan meşruiyet bir diğeri için güç sağlamaktadır. Dolayısıyla bütüncül bir hak ve özgürlük mücadelesi bugünlerde hayatidir ve gerçekten de bir haysiyet mücadelesidir.”

Karaca: Adalet Bakanı nefret ve ayrımcılığı körüklüyor

EMEP Genel Başkan Yardımcısı ve Antep Milletvekili Karaca, “Bir Adalet Bakanı düşünün ki; anayasal örgütlenme hakkını kriminalize ediyor, nefret ve ayrımcılığı bizzat körüklüyor, nefret ve düşmanlığın devlet eliyle büyütülmesine öncülük ediyor!” ifadeleriyle Akın Gürlek’e tepki gösterdi.

Operasyonların toplumu “makbul aile” ve “makbul yurttaş” kalıbına sokmak için yapıldığını ifade eden Karaca, “LGBTİ’lerin yaşam ve örgütlenme hakkını savunmak, bu ülkede herkesin haklarını ve özgürlüğünü savunmaktır.” dedi.

Karaca; nefret siyasetine, baskıya ve örgütlenme hakkının gaspına karşı yaşam hakkını, eşitliği, anayasal özgürlükleri ve örgütlenme hakkını savunmaya devam edeceklerini söyledi, gözaltına alınanların serbest bırakılmasını talep etti.

ÖHD ve ÇHD de operasyonlara tepki gösterdi

Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) gözaltıların ifade ve örgütlenme özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlükler açısından ihlal niteliğinde olduğunu söyledi.

Operasyonların 12 Eylül Darbesi’nin yıl dönümüne denk geldiğini hatırlatan ÖHD, yaşananlar için “Devletin farklı kimlik ve yaşam biçimlerine yönelik baskı ve kriminalizasyon pratiklerinin hala ne kadar canlı olduğunu hatırlatmaktadır.” dedi.

“LGBTİ+ haklarını savunmak suç değildir. Tam aksine demokratik toplumun gereğidir.” diyen ÖHD, gözaltı ve baskı uygulamalarına son verilmeli çağrısı yaptı.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi de X hesabından yaptığı paylaşımda “LGBTİ+ derneklerinin yönetim ve denetim kurullarında görev yapan üyeler ev baskınlarıyla gözaltına alındı. Dernek ofisleri basılıyor. Nefreti körükleyen, ahlakçı, aileci politikalarla örgütlenme özgürlüğünü gasp eden saldırıların karşısında, LGBTİ+’ların yanındayız!” dedi.

SKM: Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın

Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM) yaptığı açıklamada “Hangi aile?” diye sordu.

“Erkek egemen heteroseksist devlet, kadın ve LGBTİ+’ların her gün katledildiği, şiddet gördüğü, sömürüldüğü ailelere sığdıramadığı herkesi gözaltı ve tutuklama saldırılarıyla hizaya getirmeye çalışıyor.” diyen SKM, “Gözaltılarla, tutuklamalarla, yasaklarla varoluşumuzu yok edemezsiniz.” dedi.

“Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın.” çağrısı yaptı.

HTŞ tarafından kaçırılan gazeteci Ahmet Polad Türkiye’deki Metris Cezaevi’ne gönderildi

Rakka’da haber takibi yaparken gazeteci Eva Maria Michelmann ile birlikte 19 Ocak’ta HTŞ tarafından kaçırılan Özgür Tv programcısı ve ETHA yazarı Ahmet Polad 9 Eylül’de Türkiye’ye iade edildi. Polad, tutuklanarak Metris Hapishanesi’ne götürüldü.


Rakka’da haber takibi yaparken 19 Ocak’ta HTŞ (Heyet Tahrir eş-Şam) tarafından kaçırılan Özgür TV programcısı ve ETHA yazarı Ahmet Polad’ın (Mehmet Nizam Aslan), 10 Eylül’de Türkiye’ye iade edildiği öğrenildi. Polad, kaçırıldığı sırada gönüllü muhabir Eva Maria Michelmann ile birlikte bölgede bulunuyordu.

Edinilen bilgilere göre Polad, Türkiye’ye getirilmesinin ardından önce Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne, ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldü. 11 Eylül’de Çağlayan Adliyesi’ne çıkarılan Polad, çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak Metris 1 No’lu T Tipi Hapishanesi’ne gönderildi. Polad, hapishanede “uyuz hastalığı” teşhisiyle karantinaya alındı.

“8 aydır her gün işkence görüyorum”

Yaklaşık 8 aydır HTŞ’ye bağlı merkezlerde tutulduğu belirtilen Polad, ETHA’nın haberine göre hapishaneye sevk edilirken kısa bir açıklama yaptı. Polad, “8 aydır bana her gün işkence yapıyorlar, 4 aydır açlık grevindeyim” dedi.

Eva ve Ahmet’e Özgürlük İnisiyatifi: “Ahmet’i serbest bırakın”

Konuya ilişkin açıklama yapan Eva ve Ahmet’e Özgürlük İnisiyatifi, Polad’ın işkence ve açlık grevi nedeniyle ciddi biçimde zayıflamış ve bitkin durumda olduğunu belirtti. İnisiyatif, Halep’te kendisiyle karşılaşan tanıkların da onu yaralı gördüğüne dikkat çekerek, 8 ay boyunca uluslararası hukuku ve insan haklarını hiçe sayarak Polad’a ağır tecrit ve işkence uyguladığını ileri sürdüğü HTŞ yönetimini kınadı ve sorumluların yargılanması için mücadele edeceklerini açıkladı.

İnisiyatif ayrıca Polad’ın derhal hastaneye yatırılarak gerekli tedavinin yapılması gerektiğini vurgulayarak sağlığına ve yaşamına dair endişeli olduklarını belirtti. Açıklamada, Türk devletinin Polad’ı derhal serbest bırakması istendi ve bundan sonra sağlığına ilişkin yaşanacak her türlü olumsuzluğun sorumluluğunun Türk devletine ait olacağı ifade edildi. İnisiyatif, Polad serbest bırakılıncaya kadar mücadelesini kesintisiz sürdüreceğini de ekledi.

Polad ile birlikte kaçırılan Alman gazeteci Eva Maria Michelmann, uluslararası kampanya sonucunda 19 Haziran’da serbest bırakılmıştı.

Kaynak: Etkin Haber Ajansı

Barışın İzleri: “Kentle ilişki kuran farklı deneyimleri yan yana getirmeyi istiyoruz”

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi “Meydan” programı kapsamında “Barışın İzleri” adlı yeni bir proje duyuruldu. Proje, Diyarbakır’daki hafıza mekânlarını “duyu coğrafyasıyla” ele alan bir çalışma hedefliyor. Proje yürütücüsü Bervan Tan projede kentle ilişki kuran farklı deneyimleri yan yana getirmek için bir alan açmayı hedeflediğini, proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik ise amaçlarının acının içinden bir barış hikayesi çıkararak yaşananları romantikleştirmek değil, tüm kırılmalara rağmen ortak yaşama yeniden nasıl tutunulduğunu görmek olduğunu söyledi.

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin “Meydan: Toplanma Özgürlüğünü ve Kamusal Alanı Geri Kazanmak” projesi kapsamında desteklenen “Barışın İzleri” adında yeni bir proje duyuruldu.

Bir kentin değişimi ve dönüşümü çoğunlukla fiziksel bir değişim veya bir “iyileştirme” çalışmasının sonucunda kazandığı yeni formlar olarak düşünülse de Barışın İzleri projesi bu anlamları eksik buluyor. Toplumsal bir olaydan sonra kazanılan yeni bir bakış, mekân fiziksel formunu aynen korurken bile bıraktığı hislerle toplumsal hafızada farklı bir form kazanmış oluyor. Barışın İzleri projesi Diyarbakır’ın sayısız katmanında kazılı bu hafızayı karşılıklı paylaşarak belki daha önce hissedilmemişi, gözden kaçmış olanı deneyimlemeyi hedefliyor.

Proje yürütücüsü Bervan Tan ve proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik, Barışın İzleri projesinin Diyarbakır’ın yaslara, acılarla, zorunlu göçler ve kayıplara tanıklık etmiş hafıza mekânlarında barışın izinin nasıl sürülebileceğini, bu projede neleri amaçladıklarını ve yöntemlerini Niha+’a anlattı.

“Kent hafızası, bizimle birlikte yaşayan bir alan”

Proje yürütücüsü Bervan Tan’a göre, kent hafızası orada yaşayan insanların o kentle kurduğu ilişkide saklı:

“Aynı yer, farklı insanlar için bambaşka şeyler ifade edebilir. Birinin kendini ait hissettiği bir mekân, başka biri için bir kaybın ya da zor bir hatıranın karşılığı olabilir. Bazen de yıllardır içinde yaşadığımız bir yerin taşıdığı hikâyeyi hiç bilmiyor olabiliriz.”

Bervan Tan

Tan, kültürel ve tarihî mirasın dilde, anlatılarda, gündelik alışkanlıklarda, isimlerde ve kuşaktan kuşağa aktarılan hatıralarda da yaşamaya devam ettiğini söyledi. Bir şeyin artık o mekanda olmamasının bile hafızanın bir parçası haline geldiğini belirten Tan, “Kent hafızası, bugün de bizimle birlikte yaşayan, değişen ve farklı insanların deneyimleri ile çoğalan bir alan,” diye açıkladı.

“Fiziksel bir iz ortadan kalkıyor ama hafızadaki izi sürüyor”

Diyarbakır’ın çok katmanlı bir kent yapısına sahip olduğunu ancak tümünün aynı şekilde korunamamış olduğunu belirten Tan, yüzyıllardır varlığını sürdüren ve hala kentin kimliğinin çok önemli bir parçası olan yapıların yanında farklı dönemlerde yıkılmış, değiştirilmiş ya da dönüşmüş mekanları anlattı:

“Diyarbakır Surları bunun çok görünür örneklerinden biri. Cumhuriyetin ilk yıllarında surların bir bölümünün yıkıldığını biliyoruz. Daha sonraki yıllarda da farklı koruma, restorasyon ve düzenleme süreçleri yaşandı. Surların ve Hevsel Bahçeleri’nin bugün Dünya Mirası Listesi’nde olması elbette çok kıymetli ama bir yapının korunmasını yalnızca fiziksel olarak ayakta kalması üzerinden değerlendirmek yeterli değil. O yapının çevresiyle, kentle ve orada yaşayanlarla kurduğu ilişkinin nasıl devam ettiği de önemli. Dağkapı da bu anlamda üzerinde durulması gereken örneklerden biri. Farklı dönemlerde yapılan müdahalelerle meydanın görünümü ve kullanımı değişiyor. Burada ister istemez şu soru ortaya çıkıyor: Bir mekân yeniden düzenlenirken onun geçmişinden hangi izler korunuyor, hangileri görünür hâle geliyor, hangileri ortadan kalkıyor? Fiziksel olarak bir şeyi yeniden yapmakla o yerin hafızasını korumak her zaman aynı şey olmayabiliyor. İstasyon Meydanı da kentin hafızasında önemli ve ağır bir yere sahip. 5 Haziran 2015’te burada gerçekleşen bombalı saldırı, meydanın taşıdığı anlamlara kayıp ve yasla ilişkili başka bir hafıza katmanı ekledi. Meydanlar gündelik hayatın, buluşmaların ve karşılaşmaların yaşandığı yerler. Ancak böyle yıkıcı bir olayın ardından insanların o mekânla kurduğu ilişki değişebiliyor; oradan geçmek, orada bulunmak ya da o meydanı hatırlamak farklı anlamlar kazanabiliyor. Böylece meydan yaşananların hatırlandığı ve toplumsal hafızanın taşındığı bir mekân olarak da varlığını sürdürüyor.”

Bir kentin dönüşümünü yalnızca fiziksel değişimleri üzerinden okumanın yetersiz olduğunu düşünen Tan, mekânlarda yaşanan toplumsal olayların kent hafızasını ve insanların oradan geçerken ne hatırladığını ya da neleri konuşmakta zorlandığını değiştirerek insanların o yerlerle kurduğu ilişkiyi dönüştürdüğünü söyledi. Tan bu ikiliği “Bazen fiziksel bir iz ortadan kalkıyor ama hafızadaki izi sürüyor. Bazen de mekân olduğu yerde duruyor fakat artık taşıdığı anlam başka bir şeye dönüşüyor,” diye açıkladı.

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

“Bir yeri duyularla düşünmek”

Tan, yürümenin çevreyle kurulan ilişkiyi değiştiren bir deneyim olduğunu, daha önce defalarca geçilmiş bir yerde fark edilmeyen bir ayrıntı, bir ses ya da bir mekânın bıraktığı hissin yürüyüş sırasında başka türlü fark edildiğini anlattı. Projede hedeflenenler için ise Diyarbakır’ın hafıza mekânlarında bir araya gelmek, birlikte yürümek, dinlemek ve kentin geçmişiyle bugünü arasında kalan izlere dikkat etmek olduğunu anlattı.

Projenin “duyu coğrafyası” yaklaşımını anlatan Tan, “Bir yeri sesleriyle, ritmiyle, kokusuyla ve bedende bıraktığı hisle birlikte düşünmek. Biz katılımcılara kent hakkında tamamlanmış bir hikâye anlatıp onları belirli noktalara götürmek istemiyoruz. Elbette mekânların tarihini ve yaşananları önemsiyoruz ama katılımcıların kentle ve bulunduğumuz mekânlarla nasıl bir ilişki kurduğu da sürecin önemli bir parçası. O yer hakkında ne bildikleri, ne hatırladıkları, kendi deneyimlerinin o mekânla nerede kesiştiği ya da ilk kez neyi fark ettikleri de birlikte düşünmenin bir parçası hâline gelebiliyor. Herkes kendi deneyimi, hafızası ve algısıyla yürüyüşün bir parçası olabilir. Aynı mekâna birlikte bakmak, herkesin aynı şeyi görmesi ya da aynı şekilde hatırlaması anlamına gelmez” diye konuştu.

Proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik ise projenin yöntemlerinden bahsetti:

“Bir yerde kendi dilinde konuşabilmek, sesini çıkarabilmek, başkalarıyla yan yana durabilmek nasıl bir his bırakıyor? Bir şiir, stran, roman ya da kişisel bir hatıra bizi bir mekâna nasıl bağlıyor? Bunların hepsini hafızanın parçası olarak görüyoruz. Bir kentin hikâyesini kim anlatıyor ve kimlerin hikâyeleri duyuluyor? Dolayısıyla yürüyüşlerde bizim anlatımızı katılımcılara aktarmaktan çok, farklı hafızaların ve deneyimlerin yan yana gelebileceği bir alan açmaya çalışıyoruz. Yürüyüşlerden sonra da atölyelerde bir araya geleceğiz. Katılımcılar yürüyüşten kendilerinde kalan şeyi ister bir metinle, ister sesle, çizimle, şiirle, dizeyle, fotoğrafla ya da başka bir biçimde ifade edebilecek. Sonucun biçimini önceden belirlemememiz de projenin önemli bir parçası. Çünkü hem hafızanın hem de barışın tek bir anlatıya sığmadığını düşünüyoruz.”

Sevcan Tiftik

“Kentin hafızası yalnızca şiddetten oluşmuyor”

Tiftik, barışın çoğu zaman çatışmanın sona erdiği bir an ya da gelecekte ulaşacağımız bir durum olarak konuşulduğunu ancak barışın gündelik hayatın içinde, insanlarla ve mekânlarla kurduğumuz ilişkilerde de izleri olabileceğini söyledi. Bu projenin “Barış nerede?” sorusunun tek bir cevabını aramadığını, barışın nerelerde belirebildiğini, nelerelerde kesintiye uğradığını, nerelerde yeniden mümkün hale geldiğini aradığını belirtti.

Tiftik, kentin acılarla dolu geçmişine rağmen barışı aramak üzerine “Diyarbakır gibi çatışmanın, devlet şiddetinin, kayıpların, zorunlu göçün ve yasın kent hafızasında çok güçlü izler bıraktığı bir yerde bunu konuşurken elbette bu geçmişi paranteze alamayız. Ama kentin hafızası yalnızca yaşanan şiddetten de oluşmuyor. İnsanların o şiddetin ardından yeniden bir araya gelme, dayanışma, yas tutma, hatırlama, gündelik hayatı sürdürme ve kamusal alanı yeniden paylaşma deneyimleri de bu hafızanın içinde. Meydanlar bu açıdan bizim için özellikle önemli. Meydan dediğimiz yer yalnızca büyük toplumsal olayların gerçekleştiği bir zemin değil. Aynı zamanda buluştuğumuz, birbirimizi gördüğümüz, sözümüzü söylediğimiz, itiraz ettiğimiz, kutladığımız, yas tuttuğumuz ve yan yana durduğumuz yer. Dolayısıyla aynı meydanda hem şiddetin hem direnişin, hem kaybın hem dayanışmanın izleri bulunabiliyor. ‘Barışın izleri’ derken biraz da bu çelişkili hafızanın peşine düşüyoruz. Acının içinden kendiliğinden bir barış hikâyesi çıkarmaya ya da yaşananları romantikleştirmeye çalışmıyoruz. Tam tersine, bütün bu kırılmalara rağmen insanların birbirlerine, kente ve ortak yaşama yeniden nasıl tutunduğunu merak ediyoruz” diye konuştu.

Tan ise Diyarbakır’ın çok katmanlı hafızası ve kentle ilişki kuran herkesin deneyiminin birbirinden farklı olması üzerine “Bizim yapmak istediğimiz bu farklılıkları tek bir anlatıda birleştirmekten çok, yan yana gelebilecekleri bir alan açmak. Kayıp ve yas da bu hafızanın önemli parçaları. Bunları geçmişte kalmış ya da geride bırakılması gereken deneyimler olarak değil, bugün de insanlarla, mekânlarla ve kentle kurulan ilişkide karşılığını bulan hafıza katmanları olarak düşünmek önemli” dedi.

“Aynı kentte birlikte olmanın başka biçimlerini nasıl düşünebiliriz?”

Tan, sözlerini sonlandırırken barışın insana bazen çok büyük bir kelime gibi geldiğini, oysa gündelik ilişkilerde ve hafızalarda da yer bulabildiğini anlattı:

“Birbirimizi gerçekten dinlediğimizde, farklı deneyimlerin yan yana durmasına izin verdiğimizde, bir mekânın geçmişiyle yüzleşmekten kaçınmadığımızda nasıl bir karşılaşma mümkün olabilir? Barış, birbirinin hafızasını geçersiz kılmadan dinleyebilmekte, aynı yere dair farklı hikâyelerin var olabileceğini kabul etmekte ya da hemen bir sonuca varmaya çalışmadan bir süre aynı sorunun etrafında birlikte durabilmekte.

Yürüyüş sırasında bazen bir ses, bir sokaktaki iz, bir yapının gölgesi, bir anlatı ya da daha önce önemsemeden yanından geçtiğimiz küçük bir ayrıntı bizi başka bir hatırlamaya, karşılaşmaya ya da düşünceye götürebilir. Geçmişi unutmadan, yaşananların ağırlığını azaltmadan ve farklı hafızaları tek bir anlatıda toplamadan, aynı kentte birlikte olmanın başka biçimlerini nasıl düşünebiliriz? Barışın İzleri biraz da bu sorunun etrafında birlikte yürümek, dinlemek ve bakmak için açılmış bir alan.”

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

Polis içki içenleri drone ile uyardı

Av. Alan: “Kamusal alanda içki tüketimine ilişkin bir yasaklama yok”

İstanbul’da son günlerde polisin içki içen yurttaşları insansız hava aracıyla (drone) uyardığı görüntüler, beraberinde hukuki tartışmaları da getirdi. Avukat Serhat Alan, yaşananların hukuki bir dayanağının olmadığını söyledi


İstanbul’da son günlerde polisin içki içen yurttaşları insansız hava aracıyla (drone) uyardığı görüntüler sosyal medyaya yansıdı.

31 Ağustos’ta Fatih ve 1 Eylül’de Üsküdar’da polis drone’si, içki içen yurttaşlara drone megafonuyla “Bu bölgede alkol içmek yasaktır. Lütfen uyarılara uyup uzaklaşın. Aksi takdirde cezai işlem uygulanacaktır” anonsu yaptı.

Yaşananlar, beraberinde hukuki tartışmaları da getirdi.

“Kamusal alanda içki tüketimine ilişkin bir yasaklama yok”

Avukat Serhat Alan, konuyu Niha+’a değerlendirdi.


Serhat Alan

Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde yapılan müdahalenin hukuken bir karşılığı olmadığını söyleyen Alan, “Çünkü kamusal alanda içki tüketimine ilişkin herhangi bir yasaklama söz konusu değil” dedi.

“4250 sayılı kanunla içki satışı ve sunumuna ilişkin bir kanun olmakla birlikte tüketime ilişkin tek yasaklama ‘otoyollardaki ve devlet karayollarındaki yapı ve tesislerde’ şeklinde ibare barındırıyor. 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nda olan düzenleme de sarhoş olarak çevreye rahatsızlık vermeye dair bir düzenleme barındırıyor. Bu kanunda da tüketime dair bir yasaklama söz konusu değil” diye konuştu.

Ayrıca, valiliklerin de halka açık alanlarda içki tüketimini yasaklama yetkileri bulunmadığını söyledi.

“Her ne kadar İstanbul Valiliği 2023 yılında bir genelgeyle ‘yasaklama’ getirmeye çalışmış olsa da İstanbul Bölge İdare Mahkemesi söz konusu genelgeyi hukuka aykırı bularak iptal etti.”

Alan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bunların hepsinin ötesinde bir yasaklama söz konusu olsa ve polisin ‘dağılın’ emri hukuka uygun bir nitelikte olsa da bunun drone aracılığıyla verilmesine dair bir hukuki düzenleme bulunmamaktadır. Böyle bir düzenleme söz konusu olmadığından kişilerin bu uyarılara maruz kalsa dahi uyarıları yerine getirmediğinde herhangi bir sorumlulukları doğmaz. Zira idare hukuku çerçevesinde yetki ve usul kurallarının yerine getirildiği bir durumdan söz etmemiz mümkün değil.”

“Kolluk keyfi müdahale etmeme yükümlülüğünü açıkça aşıyor”

Kanunen “sınırın aşıldığı” ilk yerin polisin mevzuatta dayanağı bulunmayan, hatta buna ilişkin düzenleme bulunmayan bir yöntemle, yani drone ile müdahalede bulunması olduğunu söyleyen Alan, normalde bir kişiye müdahalede bulunan kolluğun kişiye müdahale etmeden önce kendini tanıtması, kimliğini ibraz etmesi ve ardından neden kaynaklı kendisine müdahalede bulunduğunu belirtmesi gerektiğini ifade etti.

“Lakin drone ile yapılan müdahalede kişi karşısındaki kişinin gerçekten polis olup olmadığını dahi tespit edebilme olanağına sahip değilken hukuka uygunluktan söz etmemiz mümkün değil.”

İkinci önemli aşılan yasal sınırın ise hukuka uygun bir yasaklama söz konusu değilken kolluğun belli bir yaşam tarzına keyfi şekilde müdahale etmesi olduğunu söyledi Alan.

“Kolluğun, karşıdaki kişinin sarhoş olup olmadığını dahi tespit edemeyeceği bir araçla taciz edercesine müdahale etmesi keyfi müdahale etmeme yükümlülüğünü açıkça aştığını gösteriyor” diyerek sözlerini noktaladı

Tutuklu 3 gazeteci bu ay mahkemeye çıkıyor

Tutuklu gazeteciler Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt hakkında iddianame 7 ay sonra hazırlandı. Üç gazeteci eylül ayında hâkim karşısına çıkacak.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Etkin Haber Ajansı (ETHA), DİSK/Limter-İş, Polen Ekoloji ve BEKSAV’a yönelik yürüttüğü soruşturma kapsamında 100’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Aynı soruşturma kapsamında ETHA çalışanı gazeteciler Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp, ve Elif Bayburt da tutuklandı.

Tutuklu gazetecilerin iddianameleri 7 ay sonra hazırlandı. Pınar Gayıp’ın duruşması 14 Eylül 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Nadiye Gürbüz’ün 15 Eylül 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Elif Bayburt’un 29 Eylül 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Ne olmuştu

Bu yılın Şubat ayının başında İstanbul başta olmak üzere 22 kentte ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi) ve bağlı kurumlara yönelik eş zamanlı operasyon düzenlendi. Operasyonun kapsamına ESP’nin yanı sıra Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Etkin Haber Ajansı (ETHA), DİSK/Limter-İş, Polen Ekoloji ve BEKSAV da girdi. Gözaltına alınan 96 kişiden 47’si tutuklandı.

ETHA çalışanları Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt o tarihten bu yana Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuluyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 3 Haziran 2026’da Gayıp hakkında MLKP’ye (Marksist Leninist Komünist Parti) üye olmak suçlamasıyla iddianame düzenlemişti.

Basın kartı, ajans çalışması, cenaze haberi suç sayıldı

Gayip hakkında hazırlanan iddianamede savcılığın delil olarak ETHA adına düzenlenmiş bir basın kartı bulunması, Atılım Gazetesi yazılı önlükle çekilmiş bir fotoğraf ve Telegram üzerinden bir haber grubuna bilgi mesajı göndermesi iddianamede ayrı ayrı suç delili olarak sıralandı.

Savcılık, Gayıp’ın 24 Temmuz 2025’te Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri eylemini takip etmesi ve ardından Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın sembol isimlerinden Emine Ocak’ın cenaze törenine katılması da iddianameye girdi. Gayıp’ın sosyal medya hesapları da incelendi; gözaltında bulunduğu sırada açlık grevi yapması ise iddianamede “örgütsel tavır” olarak nitelendirildi.

“Talimatı kimden aldın?”

Gayıp’a yöneltilen suçlamalar, tutuklanmadan önce emniyet sorgusunda da gündeme gelmişti. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki sorguda Gayıp’a, Cumartesi Anneleri eylemini takip etmesi, Emine Ocak’ın cenazesine katılması ve gazeteci arkadaşlarına 100, 65 TL gibi miktarlarda para göndermesi soruldu. Sorular arasında “Emine Ocak’ın cenazesine neden katıldın, talimatı kimden aldın?” da yer aldı.

Eski fındık işçisi Kayalp:

“İyi işçiler olduğumuzu bilsinler diye Köpek Meydanı’nda kaldığımızı söylemezdik”

Ailesiyle yıllardır mevsimlik fındık işçiliği yapan Diyarbakırlı Kayalp, maruz kaldıkları koşulları “Ben birkaç ay önceden gelip o yaz çalışacağımız yeri ayarlamaya çalışırdım. Haziran geldiğinde çoluk çocuk toplanır giderdik. Fakat bazen sözünden cayan patronlar da olurdu. Öyle olunca Köpek Meydanı’na gitmek durumunda kalıyorduk. Orası sahipsiz Kürt işçilerin iş bulmak için beklediği bir amele pazarıydı.” diyerek anlattı.

Geçtiğimiz günlerde Zonguldak Alaplı ve Düzce’de çalışan mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırılar Kürt halkına yönelik ırkçılığı yeniden gündeme getirse de mevsimlik tarım işçiliğinde ırkçılık yeni bir konu değil.

1980’lerden beri ailesiyle Diyarbakır’dan Batı Karadeniz’de yer alan şehirlere fındık toplamaya gelen Sinan Kayalp, kendilerini her yaz göçe zorlayan koşulların yanı sıra bölgedeki çalışma koşullarını ve yaşadıkları ırkçılık deneyimlerini Niha+’ya anlattı.

Eski fındık işçisi Kayalp, muhabirimizle Köpek Meydanı’na gidiyor. Fotoğraf: Sabri Ülker

Kürt illerinde sanayinin ve istihdam olanaklarının yaratılmamış olması nedeniyle her yaz ailesi ile Sakarya’nın çeşitli ilçelerinde fındık toplamaya geldiklerini söyleyen Kayalp, geçimlerini sağlamak için para kazanmak zorunda olduklarını ve bu nedenle kötü çalışma koşullarına rağmen iş buldukları zamanlarda mutlu olduklarını söyledi:

“Ben birkaç ay önceden gelip o yaz çalışacağımız yeri ayarlamaya çalışırdım. Haziran geldiğinde çoluk çocuk toplanır giderdik. Fakat bazen sözünden cayan patronlar da olabiliyordu. Öyle olunca Köpek Meydanı’na gitmek durumunda kalıyorduk. Orası sahipsiz Kürtlerin iş bulmak için beklediği bir amele pazarıydı. Konaklama imkânları o kadar kötüydü ki bulduğumuz ilk işi kabul ederdik.”

“Verilen çadırlar sağanak yağmurlarda yırtılırdı”

Patronların kalacak yer sağladığı gerekçesiyle yerli işçilere kıyasla kendilerine daha az ücret ödediğini söyleyen Kayalp, gerçekte ise kendilerine verilen konaklama olanağının naylon çadırlardan ibaret olduğunu ve şiddetli bir yağmur durumunda bu çadırların kullanılamaz hâle geldiğini de söyledi.

Yemek ihtiyaçlarının işveren tarafından karşılandığı durumlarda da ücretlerinden kesinti yapıldığını anlatan Kayalp, “Kürdün getirdiği buğday bile kokar” denilen bir anlayışın var olduğunu ve bu nedenle çoğu zaman patronların zorla yemek giderlerini kendilerinin karşılamak istediğini belirtti. Kayalp, “bunun bir diğer nedeni de yemeklerin yapıldığı durumda bir aile ferdinin “evci” olarak istihdam edilmek zorunda olmasıydı” dedi.

Kayalp’a göre konaklama imkânları gelişmiş olsa da Kalkınma Atölyesi’nin yürüttüğü araştırmaya göre çadılar, mevsimlik tarım işçiliğinde hâlâ en yaygın konaklama şeçeneği. (2020)

Karasu’da Çağlayan ailesi ile tanışmasının ardından yıllar boyunca onlar için çalıştığını söyleyen Kayalp, bir daha Köpek Meydanı’na gitmek zorunda kalmasa da orada bekleyen akrabalarının olduğunu ve tuvalet, duş vb. hiçbir imkânı olmayan bu meydanda işçi ailelerinin günlerce beklemek zorunda kalabildiğini de hatırlattı.

Arifiye tren istasyonunda indikten sonra kalabalık aileler hâlinde fındık tarlalarının bulunduğu ilçelere hayvan kamyonları kiralayarak ulaştıklarını anlatan Kayalp, 1990’ların politik atmosferi nedeniyle çoğu zaman jandarma tarafından kimliklerinin toplandığını söyledi.

Kayalp ailesi ile 20 seneden fazla çalışan fındık üreticisi ve toprak sahibi Bahattin Çağlayan da Kürtlerin o yıllardan beri yaşadıklarını Niha+’ya değerlendirdi.

Görüştüğümüz fındık üreticisi, Kürt işçilerin maruz kaldığı ayrımcılıkları ve bunların nedenlerini şu sözlerle anlattı:

“Evet, Kürtler çok hoş görülmedi ve karşılanmadılar. O dönem özellikle Doğu’ya asker olarak giden yakınlarını kaybeden aileler ciddi bir önyargı içerisindeydi ancak bizim gibi aileler bu konunun aşılmasında yardımcı oldular. Doğu’dan gelenleri ilk çalıştıran ailelerden biriyiz. Bu konuda komşularımız tarafından yadırganmışızdır da. Çanakkale, Balıkesir gibi illerden de işçi gelirdi çünkü o dönemlerde. Onları tercih etmemiz beklenirdi.”

“Politikacılar birbirine saygı duyarsa insanlar da duyar”

İnsanların önyargılarının ve alışkanlıklarının kolay değişmediğini söyleyen Çağlayan, kendi ailesi gibi örnekler sayesinde yerel halkın Kürtlerin de normal insanlar olduğunu keşfettiğini söyledi.

Çağlayan, “Birbirimizi tanıdıkça konu farklı yerlere gitti. Kürtlerle birlikte çalıştıkça baktık ki onlar da aileleri, düzenleri ve duyguları olan bizim gibi sıradan insanlarmış.” diye konuştu.

Önyargıların hâlâ tamamen çözülmediğini belirten Çağlayan, bunun ise ülkedeki siyasal durumdan kaynaklandığını savundu. Çağlayan, politika yapan insanların birbirlerine saygı duyduğu takdirde yurttaşların da birbirine saygı ve sevgi duyabileceğini belirtti.

Düşüncelerini “Birbirimizi birbirimize düşman etmişler” diyerek ifade eden Çağlayan, bugün ise farklı bir süreçten geçildiğini hatırlatarak “birbirimizi anlayabiliriz.” dedi.

Sakarya Kocaali’de Köpek Meydanı olarak anılan işçi meydanını çok fazla hatırlamasa da “söylenmemiştir diyemem” diyen Çağlayan, yıllar sonra belediyenin bu alanda bekleyen işçilerin daha rahat konaklayabilmesi için tuvalet, vb. gereklilikleri yerine getirdiğini fakat kentsel dönüşüm ile bugün bu meydanın yerini yazlık konutların aldığını söyledi.

Prof. Dr. Lordoğlu: Irkçılığın temelinde ekonomik nedenler var

Prof. Dr. Kuvvet Lordoğlu, Niha+’dan Abbas Vural ile konuşurken

Mevsimlik tarım işçiliği üzerine çalışan emekli çalışma ekonomisi profesörü Kuvvet Lordoğlu da göçmen işçilere yönelik ayrımcılığın yeni olmadığını vurguladı.

Yabancı işçiye yönelik ayrımcılığın Suriyeli ve Kürt işçiler üzerinde yoğunlaştığını belirten Lordoğlu, dışarıdan gelen her türlü işçi için geçerli olabilen bu durumun her yerde görülebilecek olsa da Türkiye’de çok daha fazla gerçekleştiğini söyledi.

Son yıllarda basına yansıyan Kürt tarım işçilerine yönelik saldırı haberleri Kaynak: Gazete Duvar, T24, Kısa Dalga, Güneydoğu Ekspres

Yaşanan ırkçılığın temelinde ekonomik nedenlerin yatıyor olduğunu belirten Lordoğlu, ırkçılık pratiklerinin yerel halka mensup yurttaşlardaki yabancı işçiye yönelik önyargılardan kaynaklandığını belirtirken bunu önlemenin ise bu bölgede yaşayan yurttaşların sınıf bilincini güçlendirmekten geçtiğini söyledi:

“Bunu engellemenin tek yolu bu insanların da oradaki yerli yurttaşlar gibi işçi sınıfının parçası olduğunu anlatmaktan geçiyor. Bu da kamusal mekanizmaların işletilmesi ile mümkün olabilir.”

Ne olmuştu?

Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyüne mevsimlik fındık işçisi olarak çalışmaya giden 70’ten fazla Kürt işçinin iki gün boyunca saldırıya uğraması üzerine saldırı anındaki görüntüler sosyal medyada paylaşıldı.

Yaşanan olaylara dair işçilerin kendisine ulaştığını belirten DEM Parti Şırnak Milletvekili Newroz Uysal, Zonguldak Valiliği ve Alaplı Kaymakamlığı ile görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtmişti. Zonguldak Valiliği ise yaşananların “münferit anlaşmazlık” olduğunu öne süren bir açıklama yaptı.

Açıklamanın ardından Kürt işçilere dönük benzer saldırılar Düzce’de de yaşandı. Düzce Valiliği de yaşananların münferit olduğunu savundu.

Uçar: “Çocuklar uygun ayakkabısı olmadığı için okula gidemiyor”

Artan enflasyon ve düşen alım gücü, çocukların kıyafet ve ayakkabıya erişimini zorlaştırıyor. Derin Yoksulluk Ağı’ndan Önder Uçar, kıyafete erişememenin çocukların eğitim ve sosyal yaşamına etkilerini anlattı: “Kıyafet meselesini basitçe bir tüketim ihtiyacı olarak değil, çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele olarak görüyoruz.”

Fotoğraf: Canva

Artan enflasyon ve beraberinde düşen alım gücü, küçük yaşlardan ergenlik çağına kadar çocukların kıyafete erişimini de zorlaştırıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun paylaştığı verilere göre 2025’te Türkiye’de 0-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 36.8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyordu.

Derin Yoksulluk Ağı’ndan Önder Uçar sahadaki gözlemleri ve çalışmalarından yola çıkarak Türkiye’de çocukların kıyafete erişimde yaşadığı zorlukları anlattı.

“Yoksulluğun temel insan hakkı ihlali olduğunu görüyoruz”

Önder Uçar

Uçar, kıyafet ve ayakkabının derin yoksulluk yaşayan hanelerde mecburen ve sıklıkla ertelenen ihtiyaçlardan biri haline geldiğini sahada gözlemlediklerini söyledi. Uçar, “Hane geliri; kira, gıda, fatura, ulaşım gibi zorunlu giderleri dahi karşılamaya yetmediğinden yeni bir pantolon, mont ya da ayakkabı almak aile bütçesinde sürekli sonraya bırakılıyor” dedi.

Çocuklar büyüdüğü için yetişkinlerde olduğu gibi aynı kıyafeti yıllarca kullanmanın mümkün olmadığını söyleyen Uçar, ayakkabı numarası ve beden ölçüsü değiştikçe ihtiyacın tekrar ortaya çıktığını da belirtti.

Derin Yoksulluk Ağı

234 çocuktan 192’sinin ayakkabısı karşılanamıyor

Uçar, Derin Yoksulluk Ağı olarak 2025 yılında destek verdikleri 90 hanede yaşayan 0-18 yaş aralığındaki 234 çocuğun giyim ihtiyaçlarını incelediklerinde şu sonuçlarla karşılaştıklarını aktardı:

Karşılanamayan Giyim İhtiyaçları (234 çocuk üzerinden)

Ayakkabı / Spor Ayakkabı 192 çocuk
%82
Pantolon 158 çocuk
%68
Tişört 148 çocuk
%63
Yeterli İç Çamaşırı 129 çocuk
%55

“Türkiye genelindeki tablonun da bu saha gözleminden çok farklı olmadığını düşünüyoruz çünkü TÜİK’in 2024 verilerine göre 15 yaş ve altı çocukların bulunduğu hanelerin yüzde 9,2’sinde çocuklara maddi yetersizlik nedeniyle yeni giysi alınamıyordu; düzgün iki çift ayakkabıya sahip olamama oranı ise yüzde 9,4 idi.”

Buna karşın ailelerin geliştirdiği çözümlerin “ihtiyacı bir süre daha idare etmeyi” sağladığını söyleyen Uçar, “Görüşmelerimizde ikinci el pazarlardan kıyafet almaya çalışan, belediyelerin desteklerinden yararlanan, elindeki kıyafeti mümkün olduğu kadar uzun süre kullanmak zorunda kalan ailelerle karşılaştık. Çok daha ağır yoksunluk yaşayan hanelerde kıyafetin veya okul çantasının çöpten temin edildiği örnekler de gördük” diye konuştu.

Uçar, uzun süredir çocuklarına mağazadan yeni bir kıyafet ya da ayakkabı alamadığı için çocuğunun güncel beden veya ayakkabı numarasını bilmediğini söyleyen ebeveynler olduğunu ancak burada ailelerin kıyafeti önemsemediği gibi bir sonuç çıkarılmaması gerektiğini, tam tersine, ailelerin çocuklarının ihtiyaçlarının farkında olduklarını fakat sürekli bir tercih yapmak zorunda bırakıldıklarını söyledi:

“O gün eve yemek mi alınacak, elektrik faturası mı ödenecek, çocuk için ayakkabı mı alınacak? Derin yoksulluk koşullarında bu tercihlerin hiçbirinin gerçek anlamda özgür bir tercih olmadığını görüyoruz, yoksulluğun nasıl bir temel insan hakkı ihlali olduğunu görüyoruz.”

“Kıyafet çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele”

Kıyafete erişim sorununun, yaşa bağlı olarak farklı biçimler aldığını varsayabileceklerini söyleyen Uçar, küçük çocuklarda çok hızlı değişen beden ve ayakkabı ölçülerinin ihtiyacın daha sık yenilenmesine yol açtığını, okul çağında ise giyim ihtiyacının eğitim yaşamıyla doğrudan birleştiğini; okul kıyafeti, ayakkabı, eşofman ve spor ayakkabısı gibi yeni kalemler ortaya çıktığını belirtti. Uçar, ergenlik döneminde ise çocuğun kendi bedeniyle ilişkisi, akranları tarafından nasıl görüldüğü, gruba ait hissetmesi ve kendi tercihlerini oluşturmasının daha fazla önem kazandığını, bu nedenle aynı maddi yoksunluk ergen bir çocuk için utanma, kendisini arkadaşlarıyla kıyaslama veya sosyal ortamlardan geri çekilme biçiminde daha görünür hale gelebildiğini ifade etti:

“Nitekim saha görüşmelerimizden birinde bir anne, ergenlik çağındaki kızının kıyafetleri nedeniyle zaman zaman okula gitmek istemediğini aktarmıştı.”

Uçar, mevsim açısından da en kritik dönemlerden birinin okulların açılmasıyla sonbahar ve kış koşullarının birbirini takip ettiği dönem olduğunu aktardı. “Birkaç ay içerisinde okul kıyafeti, kapalı ayakkabı veya spor ayakkabısı, mont, kazak ve benzeri ihtiyaçlar aynı hanenin önüne birlikte geliyor” diyen Uçar, kış aylarında bu ihtiyaçların çocukların soğuk ve yağışlı hava koşullarına karşı korunması açısından daha da kritik hale geldiğini de sözlerine ekledi.

Uçar, Giyim Güvensizliği çalışmalarında karşılaştıkları durumu ise şöyle anlattı:

“Giyim Güvensizliği çalışmamızda spor ayakkabısı olmadığı için beden eğitimi dersine katılamayan çocuklara rastladık. Okula terlikle gittiği için akran zorbalığına maruz kalan çocuklar vardı. Ayakkabısı yağmurda ıslandığı için soğuk havalarda okula gönderilemeyen çocuklar gördük. Bunların her biri ilk bakışta küçük bir ihtiyaç gibi görülebilir ama çocuğun eğitim hayatına doğrudan etki ediyor. Bir çocuk okula gitmediğinde bunu hemen çocuğun isteksizliğiyle ya da ailenin eğitime verdiği önemle açıklamak çok kolay. Oysa bazen arkasında son derece somut bir yoksunluk bulunuyor. Çocuk uygun ayakkabısı olmadığı için okula gidemiyor, spor dersine katılamıyor ya da arkadaşlarının kendisiyle alay etmesinden çekindiği için geri duruyor.”

Akran ilişkileri açısından da benzer bir durum olduğunu, özellikle okul çağında çocukların birbirlerinin nasıl giyindiğinin, hangi ayakkabıyı kullandığının, aynı kıyafeti ne kadar sık giydiğinin farkında olduklarını, dolayısıyla yoksulluk çocuk açısından utanma, zorbalığa maruz kalma, arkadaşlarından geri çekilme ya da bazı etkinliklere hiç katılmama sonucunu doğurabildiğini ifade etti:

“Bu nedenle kıyafet meselesini basitçe bir tüketim ihtiyacı olarak değil, çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele olarak görüyoruz.”

“Çocuğun gerçekten kullanabileceği ürüne ihtiyacı var”

İkinci el kıyafetlerin ihtiyacın ne kadarını karşıladığına ilişkin oran verebileceği bir veri olmadığını söyleyen Uçar, “Örneğin biz de ikinci el kıyafet bağışı kabul ediyoruz ancak bunun için ürünlerin çok iyi korunmuş, temiz ve yıkanmış, düzgün biçimde paketlenmiş olması gibi koşullarımız var. Bunun yanında hiç kullanılmamış ürünleri de bağış olarak kabul ediyor ve ihtiyaç sahibi hanelere ulaştırıyoruz. Bunların hepsi ihtiyacı karşılamak açısından şüphesiz önemli” diye konuştu.

Uçar, aynı bağışların doğal bir sınırı olduğunu da söyledi:

“Gelen ürünle çocuğun gerçek ihtiyacının her zaman birebir eşleşmesi mümkün olmayabiliyor. Burada sadece beden ya da ayakkabı numarasından söz etmiyoruz. Mevsim, kullanım amacı, model ve çocuğun neyi giymek istediği de önemli. Çocuğun herhangi bir monta ya da herhangi bir ayakkabıya değil, kendisine uyan ve gerçekten kullanabileceği ürüne ihtiyacı var. Tam da bu nedenlerle biz ağırlıklı olarak, özellikle bayram dönemlerinde açtığımız kampanyalarla kıyafet kodu satın alıp ailelere ulaştırıyoruz. Aileler ve çocuklar bu kodlarla kendi ihtiyaçlarını önceliklendirerek alışveriş yapabiliyor; bedenine, ihtiyacına ve tercihine uygun ürünü kendileri seçebiliyor. Bizim açımızdan en işlevsel ve en hak temelli model de bu. Çünkü burada tercih hakkını da gözetmek gerekiyor. Yoksulluk yaşayan bir çocuğun kıyafetinin sürekli başkaları tarafından belirlenmesi, onun zaten daralmış olan özgür alanını daha da daraltabiliyor. Kıyafet kodu ise hangi ihtiyacın önce karşılanacağına, hangi bedenin ya da modelin alınacağına aile ve çocuğun kendisinin karar vermesine imkân tanıyor.”

Uçar, bu yöntemin bir başka önemli tarafının da desteği alan kişiyi pasif bir yardım alıcısı konumuna yerleştirmemesi olduğunu belirtti. Kendi alışverişini yapabilmenin, kendi önceliğini ve tercihini belirleyebilmenin “yardım alıyorum” hissini ve bunun yaratabileceği damgalanmayı mümkün olduğunca azalttığını söyledi.

“Aile hangi ürüne ihtiyaç varsa ona ulaşabilmeli”

Uçar, “Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 27. maddesi de giyimi çocuğun yeterli yaşam standardının açık bir unsuru olarak tanımlıyor. Türkiye’de ihtiyaç sahibi hanelere yönelik eğitim yardımları var, Örneğin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları okul ihtiyaçlarına yönelik destek verebiliyor, Şartlı Eğitim Yardımı uygulanıyor” dedi. Ancak kıyafet ve ayakkabı açısından bakıldığında ailelerin ihtiyaç ortaya çıktıkça yeniden destek aramak zorunda kaldığını gördüklerini de ekledi.

Uçar’a göre burada yapılabilecek en somut şeylerden birinin düşük gelirli hanelerde yaşayan çocuklar için düzenli bir giyim ve ayakkabı desteğinin tanımlanması olabilir.

“Örneğin okul yılı başında ve kış öncesinde çocuk başına belirli bir destek sağlanabilir ve bu tutar güncel fiyatlara göre düzenli olarak yenilenebilir. Aile mont, ayakkabı, okul kıyafeti, iç giyim veya eşofman gibi o sırada gerçekten hangi ürüne ihtiyaç varsa ona ulaşabilmeli.”

Uçar’a göre bu desteğin aynı paketler yerine mümkün olduğunca nakit ya da belirli ürünlerde kullanılabilecek bir alışveriş desteği biçiminde olması da önemli:

“Çünkü her çocuğun bedeni, ihtiyacı ve tercihi farklı. Bazen aileye standart bir paket vermek yerine ona ihtiyacı olan ürünü seçebileceği alanı açmak hem daha işlevsel hem de daha onurlu bir destek biçimi oluyor.”

Uçar, kıyafet desteğinin tek başına çocuk yoksulluğunu çözmeyeceğini belirtti:

“Aynı aile kira, gıda, fatura, ulaşım ve eğitim giderleri arasında sürekli seçim yapmak zorunda kalıyorsa bir ihtiyacı çözünce diğeri ortaya çıkıyor. Bu nedenle kıyafet ve ayakkabı desteğini ücretsiz okul yemeği, eğitim giderlerinin karşılanması ve düzenli gelir desteği gibi politikaların parçası olarak düşünmek gerekiyor.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.