Barışın İzleri: “Kentle ilişki kuran farklı deneyimleri yan yana getirmeyi istiyoruz”

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi “Meydan” programı kapsamında “Barışın İzleri” adlı yeni bir proje duyuruldu. Proje, Diyarbakır’daki hafıza mekânlarını “duyu coğrafyasıyla” ele alan bir çalışma hedefliyor. Proje yürütücüsü Bervan Tan projede kentle ilişki kuran farklı deneyimleri yan yana getirmek için bir alan açmayı hedeflediğini, proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik ise amaçlarının acının içinden bir barış hikayesi çıkararak yaşananları romantikleştirmek değil, tüm kırılmalara rağmen ortak yaşama yeniden nasıl tutunulduğunu görmek olduğunu söyledi.

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin “Meydan: Toplanma Özgürlüğünü ve Kamusal Alanı Geri Kazanmak” projesi kapsamında desteklenen “Barışın İzleri” adında yeni bir proje duyuruldu.

Bir kentin değişimi ve dönüşümü çoğunlukla fiziksel bir değişim veya bir “iyileştirme” çalışmasının sonucunda kazandığı yeni formlar olarak düşünülse de Barışın İzleri projesi bu anlamları eksik buluyor. Toplumsal bir olaydan sonra kazanılan yeni bir bakış, mekân fiziksel formunu aynen korurken bile bıraktığı hislerle toplumsal hafızada farklı bir form kazanmış oluyor. Barışın İzleri projesi Diyarbakır’ın sayısız katmanında kazılı bu hafızayı karşılıklı paylaşarak belki daha önce hissedilmemişi, gözden kaçmış olanı deneyimlemeyi hedefliyor.

Proje yürütücüsü Bervan Tan ve proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik, Barışın İzleri projesinin Diyarbakır’ın yaslara, acılarla, zorunlu göçler ve kayıplara tanıklık etmiş hafıza mekânlarında barışın izinin nasıl sürülebileceğini, bu projede neleri amaçladıklarını ve yöntemlerini Niha+’a anlattı.

“Kent hafızası, bizimle birlikte yaşayan bir alan”

Proje yürütücüsü Bervan Tan’a göre, kent hafızası orada yaşayan insanların o kentle kurduğu ilişkide saklı:

“Aynı yer, farklı insanlar için bambaşka şeyler ifade edebilir. Birinin kendini ait hissettiği bir mekân, başka biri için bir kaybın ya da zor bir hatıranın karşılığı olabilir. Bazen de yıllardır içinde yaşadığımız bir yerin taşıdığı hikâyeyi hiç bilmiyor olabiliriz.”

Bervan Tan

Tan, kültürel ve tarihî mirasın dilde, anlatılarda, gündelik alışkanlıklarda, isimlerde ve kuşaktan kuşağa aktarılan hatıralarda da yaşamaya devam ettiğini söyledi. Bir şeyin artık o mekanda olmamasının bile hafızanın bir parçası haline geldiğini belirten Tan, “Kent hafızası, bugün de bizimle birlikte yaşayan, değişen ve farklı insanların deneyimleri ile çoğalan bir alan,” diye açıkladı.

“Fiziksel bir iz ortadan kalkıyor ama hafızadaki izi sürüyor”

Diyarbakır’ın çok katmanlı bir kent yapısına sahip olduğunu ancak tümünün aynı şekilde korunamamış olduğunu belirten Tan, yüzyıllardır varlığını sürdüren ve hala kentin kimliğinin çok önemli bir parçası olan yapıların yanında farklı dönemlerde yıkılmış, değiştirilmiş ya da dönüşmüş mekanları anlattı:

“Diyarbakır Surları bunun çok görünür örneklerinden biri. Cumhuriyetin ilk yıllarında surların bir bölümünün yıkıldığını biliyoruz. Daha sonraki yıllarda da farklı koruma, restorasyon ve düzenleme süreçleri yaşandı. Surların ve Hevsel Bahçeleri’nin bugün Dünya Mirası Listesi’nde olması elbette çok kıymetli ama bir yapının korunmasını yalnızca fiziksel olarak ayakta kalması üzerinden değerlendirmek yeterli değil. O yapının çevresiyle, kentle ve orada yaşayanlarla kurduğu ilişkinin nasıl devam ettiği de önemli. Dağkapı da bu anlamda üzerinde durulması gereken örneklerden biri. Farklı dönemlerde yapılan müdahalelerle meydanın görünümü ve kullanımı değişiyor. Burada ister istemez şu soru ortaya çıkıyor: Bir mekân yeniden düzenlenirken onun geçmişinden hangi izler korunuyor, hangileri görünür hâle geliyor, hangileri ortadan kalkıyor? Fiziksel olarak bir şeyi yeniden yapmakla o yerin hafızasını korumak her zaman aynı şey olmayabiliyor. İstasyon Meydanı da kentin hafızasında önemli ve ağır bir yere sahip. 5 Haziran 2015’te burada gerçekleşen bombalı saldırı, meydanın taşıdığı anlamlara kayıp ve yasla ilişkili başka bir hafıza katmanı ekledi. Meydanlar gündelik hayatın, buluşmaların ve karşılaşmaların yaşandığı yerler. Ancak böyle yıkıcı bir olayın ardından insanların o mekânla kurduğu ilişki değişebiliyor; oradan geçmek, orada bulunmak ya da o meydanı hatırlamak farklı anlamlar kazanabiliyor. Böylece meydan yaşananların hatırlandığı ve toplumsal hafızanın taşındığı bir mekân olarak da varlığını sürdürüyor.”

Bir kentin dönüşümünü yalnızca fiziksel değişimleri üzerinden okumanın yetersiz olduğunu düşünen Tan, mekânlarda yaşanan toplumsal olayların kent hafızasını ve insanların oradan geçerken ne hatırladığını ya da neleri konuşmakta zorlandığını değiştirerek insanların o yerlerle kurduğu ilişkiyi dönüştürdüğünü söyledi. Tan bu ikiliği “Bazen fiziksel bir iz ortadan kalkıyor ama hafızadaki izi sürüyor. Bazen de mekân olduğu yerde duruyor fakat artık taşıdığı anlam başka bir şeye dönüşüyor,” diye açıkladı.

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

“Bir yeri duyularla düşünmek”

Tan, yürümenin çevreyle kurulan ilişkiyi değiştiren bir deneyim olduğunu, daha önce defalarca geçilmiş bir yerde fark edilmeyen bir ayrıntı, bir ses ya da bir mekânın bıraktığı hissin yürüyüş sırasında başka türlü fark edildiğini anlattı. Projede hedeflenenler için ise Diyarbakır’ın hafıza mekânlarında bir araya gelmek, birlikte yürümek, dinlemek ve kentin geçmişiyle bugünü arasında kalan izlere dikkat etmek olduğunu anlattı.

Projenin “duyu coğrafyası” yaklaşımını anlatan Tan, “Bir yeri sesleriyle, ritmiyle, kokusuyla ve bedende bıraktığı hisle birlikte düşünmek. Biz katılımcılara kent hakkında tamamlanmış bir hikâye anlatıp onları belirli noktalara götürmek istemiyoruz. Elbette mekânların tarihini ve yaşananları önemsiyoruz ama katılımcıların kentle ve bulunduğumuz mekânlarla nasıl bir ilişki kurduğu da sürecin önemli bir parçası. O yer hakkında ne bildikleri, ne hatırladıkları, kendi deneyimlerinin o mekânla nerede kesiştiği ya da ilk kez neyi fark ettikleri de birlikte düşünmenin bir parçası hâline gelebiliyor. Herkes kendi deneyimi, hafızası ve algısıyla yürüyüşün bir parçası olabilir. Aynı mekâna birlikte bakmak, herkesin aynı şeyi görmesi ya da aynı şekilde hatırlaması anlamına gelmez” diye konuştu.

Proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik ise projenin yöntemlerinden bahsetti:

“Bir yerde kendi dilinde konuşabilmek, sesini çıkarabilmek, başkalarıyla yan yana durabilmek nasıl bir his bırakıyor? Bir şiir, stran, roman ya da kişisel bir hatıra bizi bir mekâna nasıl bağlıyor? Bunların hepsini hafızanın parçası olarak görüyoruz. Bir kentin hikâyesini kim anlatıyor ve kimlerin hikâyeleri duyuluyor? Dolayısıyla yürüyüşlerde bizim anlatımızı katılımcılara aktarmaktan çok, farklı hafızaların ve deneyimlerin yan yana gelebileceği bir alan açmaya çalışıyoruz. Yürüyüşlerden sonra da atölyelerde bir araya geleceğiz. Katılımcılar yürüyüşten kendilerinde kalan şeyi ister bir metinle, ister sesle, çizimle, şiirle, dizeyle, fotoğrafla ya da başka bir biçimde ifade edebilecek. Sonucun biçimini önceden belirlemememiz de projenin önemli bir parçası. Çünkü hem hafızanın hem de barışın tek bir anlatıya sığmadığını düşünüyoruz.”

Sevcan Tiftik

“Kentin hafızası yalnızca şiddetten oluşmuyor”

Tiftik, barışın çoğu zaman çatışmanın sona erdiği bir an ya da gelecekte ulaşacağımız bir durum olarak konuşulduğunu ancak barışın gündelik hayatın içinde, insanlarla ve mekânlarla kurduğumuz ilişkilerde de izleri olabileceğini söyledi. Bu projenin “Barış nerede?” sorusunun tek bir cevabını aramadığını, barışın nerelerde belirebildiğini, nelerelerde kesintiye uğradığını, nerelerde yeniden mümkün hale geldiğini aradığını belirtti.

Tiftik, kentin acılarla dolu geçmişine rağmen barışı aramak üzerine “Diyarbakır gibi çatışmanın, devlet şiddetinin, kayıpların, zorunlu göçün ve yasın kent hafızasında çok güçlü izler bıraktığı bir yerde bunu konuşurken elbette bu geçmişi paranteze alamayız. Ama kentin hafızası yalnızca yaşanan şiddetten de oluşmuyor. İnsanların o şiddetin ardından yeniden bir araya gelme, dayanışma, yas tutma, hatırlama, gündelik hayatı sürdürme ve kamusal alanı yeniden paylaşma deneyimleri de bu hafızanın içinde. Meydanlar bu açıdan bizim için özellikle önemli. Meydan dediğimiz yer yalnızca büyük toplumsal olayların gerçekleştiği bir zemin değil. Aynı zamanda buluştuğumuz, birbirimizi gördüğümüz, sözümüzü söylediğimiz, itiraz ettiğimiz, kutladığımız, yas tuttuğumuz ve yan yana durduğumuz yer. Dolayısıyla aynı meydanda hem şiddetin hem direnişin, hem kaybın hem dayanışmanın izleri bulunabiliyor. ‘Barışın izleri’ derken biraz da bu çelişkili hafızanın peşine düşüyoruz. Acının içinden kendiliğinden bir barış hikâyesi çıkarmaya ya da yaşananları romantikleştirmeye çalışmıyoruz. Tam tersine, bütün bu kırılmalara rağmen insanların birbirlerine, kente ve ortak yaşama yeniden nasıl tutunduğunu merak ediyoruz” diye konuştu.

Tan ise Diyarbakır’ın çok katmanlı hafızası ve kentle ilişki kuran herkesin deneyiminin birbirinden farklı olması üzerine “Bizim yapmak istediğimiz bu farklılıkları tek bir anlatıda birleştirmekten çok, yan yana gelebilecekleri bir alan açmak. Kayıp ve yas da bu hafızanın önemli parçaları. Bunları geçmişte kalmış ya da geride bırakılması gereken deneyimler olarak değil, bugün de insanlarla, mekânlarla ve kentle kurulan ilişkide karşılığını bulan hafıza katmanları olarak düşünmek önemli” dedi.

“Aynı kentte birlikte olmanın başka biçimlerini nasıl düşünebiliriz?”

Tan, sözlerini sonlandırırken barışın insana bazen çok büyük bir kelime gibi geldiğini, oysa gündelik ilişkilerde ve hafızalarda da yer bulabildiğini anlattı:

“Birbirimizi gerçekten dinlediğimizde, farklı deneyimlerin yan yana durmasına izin verdiğimizde, bir mekânın geçmişiyle yüzleşmekten kaçınmadığımızda nasıl bir karşılaşma mümkün olabilir? Barış, birbirinin hafızasını geçersiz kılmadan dinleyebilmekte, aynı yere dair farklı hikâyelerin var olabileceğini kabul etmekte ya da hemen bir sonuca varmaya çalışmadan bir süre aynı sorunun etrafında birlikte durabilmekte.

Yürüyüş sırasında bazen bir ses, bir sokaktaki iz, bir yapının gölgesi, bir anlatı ya da daha önce önemsemeden yanından geçtiğimiz küçük bir ayrıntı bizi başka bir hatırlamaya, karşılaşmaya ya da düşünceye götürebilir. Geçmişi unutmadan, yaşananların ağırlığını azaltmadan ve farklı hafızaları tek bir anlatıda toplamadan, aynı kentte birlikte olmanın başka biçimlerini nasıl düşünebiliriz? Barışın İzleri biraz da bu sorunun etrafında birlikte yürümek, dinlemek ve bakmak için açılmış bir alan.”

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

Polis içki içenleri drone ile uyardı

Av. Alan: “Kamusal alanda içki tüketimine ilişkin bir yasaklama yok”

İstanbul’da son günlerde polisin içki içen yurttaşları insansız hava aracıyla (drone) uyardığı görüntüler, beraberinde hukuki tartışmaları da getirdi. Avukat Serhat Alan, yaşananların hukuki bir dayanağının olmadığını söyledi


İstanbul’da son günlerde polisin içki içen yurttaşları insansız hava aracıyla (drone) uyardığı görüntüler sosyal medyaya yansıdı.

31 Ağustos’ta Fatih ve 1 Eylül’de Üsküdar’da polis drone’si, içki içen yurttaşlara drone megafonuyla “Bu bölgede alkol içmek yasaktır. Lütfen uyarılara uyup uzaklaşın. Aksi takdirde cezai işlem uygulanacaktır” anonsu yaptı.

Yaşananlar, beraberinde hukuki tartışmaları da getirdi.

“Kamusal alanda içki tüketimine ilişkin bir yasaklama yok”

Avukat Serhat Alan, konuyu Niha+’a değerlendirdi.


Serhat Alan

Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde yapılan müdahalenin hukuken bir karşılığı olmadığını söyleyen Alan, “Çünkü kamusal alanda içki tüketimine ilişkin herhangi bir yasaklama söz konusu değil” dedi.

4250 sayılı kanunla içki satışı ve sunumuna ilişkin bir kanun olmakla birlikte tüketime ilişkin tek yasaklama otoyollardaki ve devlet karayollarındaki yapı ve tesislerde şeklinde ibare barındırıyor. 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nda olan düzenleme de sarhoş olarak çevreye rahatsızlık vermeye dair bir düzenleme barındırıyor. Bu kanunda da tüketime dair bir yasaklama söz konusu değil diye konuştu.

Ayrıca, valiliklerin de halka açık alanlarda içki tüketimini yasaklama yetkileri bulunmadığını söyledi.

Her ne kadar İstanbul Valiliği 2023 yılında bir genelgeyle yasaklama’ getirmeye çalışmış olsa da İstanbul Bölge İdare Mahkemesi söz konusu genelgeyi hukuka aykırı bularak iptal etti.

Alan, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bunların hepsinin ötesinde bir yasaklama söz konusu olsa ve polisin dağılın emri hukuka uygun bir nitelikte olsa da bunun drone aracılığıyla verilmesine dair bir hukuki düzenleme bulunmamaktadır. Böyle bir düzenleme söz konusu olmadığından kişilerin bu uyarılara maruz kalsa dahi uyarıları yerine getirmediğinde herhangi bir sorumlulukları doğmaz. Zira idare hukuku çerçevesinde yetki ve usul kurallarının yerine getirildiği bir durumdan söz etmemiz mümkün değil.

“Kolluk keyfi müdahale etmeme yükümlülüğünü açıkça aşıyor”

Kanunen “sınırın aşıldığı” ilk yerin polisin mevzuatta dayanağı bulunmayan, hatta buna ilişkin düzenleme bulunmayan bir yöntemle, yani drone ile müdahalede bulunması olduğunu söyleyen Alan, normalde bir kişiye müdahalede bulunan kolluğun kişiye müdahale etmeden önce kendini tanıtması, kimliğini ibraz etmesi ve ardından neden kaynaklı kendisine müdahalede bulunduğunu belirtmesi gerektiğini ifade etti.

“Lakin drone ile yapılan müdahalede kişi karşısındaki kişinin gerçekten polis olup olmadığını dahi tespit edebilme olanağına sahip değilken hukuka uygunluktan söz etmemiz mümkün değil.

İkinci önemli aşılan yasal sınırın ise hukuka uygun bir yasaklama söz konusu değilken kolluğun belli bir yaşam tarzına keyfi şekilde müdahale etmesi olduğunu söyledi Alan.

“Kolluğun, karşıdaki kişinin sarhoş olup olmadığını dahi tespit edemeyeceği bir araçla taciz edercesine müdahale etmesi keyfi müdahale etmeme yükümlülüğünü açıkça aştığını gösteriyor diyerek sözlerini noktaladı

Tutuklu 3 gazeteci bu ay mahkemeye çıkıyor

Tutuklu gazeteciler Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt hakkında iddianame 7 ay sonra hazırlandı. Üç gazeteci eylül ayında hâkim karşısına çıkacak.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Etkin Haber Ajansı (ETHA), DİSK/Limter-İş, Polen Ekoloji ve BEKSAV’a yönelik yürüttüğü soruşturma kapsamında 100’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Aynı soruşturma kapsamında ETHA çalışanı gazeteciler Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp, ve Elif Bayburt da tutuklandı.

Tutuklu gazetecilerin iddianameleri 7 ay sonra hazırlandı. Pınar Gayıp’ın duruşması 14 Eylül 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Nadiye Gürbüz’ün 15 Eylül 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Elif Bayburt’un 29 Eylül 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Ne olmuştu

Bu yılın Şubat ayının başında İstanbul başta olmak üzere 22 kentte ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi) ve bağlı kurumlara yönelik eş zamanlı operasyon düzenlendi. Operasyonun kapsamına ESP’nin yanı sıra Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Etkin Haber Ajansı (ETHA), DİSK/Limter-İş, Polen Ekoloji ve BEKSAV da girdi. Gözaltına alınan 96 kişiden 47’si tutuklandı.

ETHA çalışanları Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt o tarihten bu yana Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuluyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 3 Haziran 2026’da Gayıp hakkında MLKP’ye (Marksist Leninist Komünist Parti) üye olmak suçlamasıyla iddianame düzenlemişti.

Basın kartı, ajans çalışması, cenaze haberi suç sayıldı

Gayip hakkında hazırlanan iddianamede savcılığın delil olarak ETHA adına düzenlenmiş bir basın kartı bulunması, Atılım Gazetesi yazılı önlükle çekilmiş bir fotoğraf ve Telegram üzerinden bir haber grubuna bilgi mesajı göndermesi iddianamede ayrı ayrı suç delili olarak sıralandı.

Savcılık, Gayıp’ın 24 Temmuz 2025’te Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri eylemini takip etmesi ve ardından Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın sembol isimlerinden Emine Ocak’ın cenaze törenine katılması da iddianameye girdi. Gayıp’ın sosyal medya hesapları da incelendi; gözaltında bulunduğu sırada açlık grevi yapması ise iddianamede “örgütsel tavır” olarak nitelendirildi.

“Talimatı kimden aldın?”

Gayıp’a yöneltilen suçlamalar, tutuklanmadan önce emniyet sorgusunda da gündeme gelmişti. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki sorguda Gayıp’a, Cumartesi Anneleri eylemini takip etmesi, Emine Ocak’ın cenazesine katılması ve gazeteci arkadaşlarına 100, 65 TL gibi miktarlarda para göndermesi soruldu. Sorular arasında “Emine Ocak’ın cenazesine neden katıldın, talimatı kimden aldın?” da yer aldı.

Eski fındık işçisi Kayalp:

“İyi işçiler olduğumuzu bilsinler diye Köpek Meydanı’nda kaldığımızı söylemezdik”

Ailesiyle yıllardır mevsimlik fındık işçiliği yapan Diyarbakırlı Kayalp, maruz kaldıkları koşulları “Ben birkaç ay önceden gelip o yaz çalışacağımız yeri ayarlamaya çalışırdım. Haziran geldiğinde çoluk çocuk toplanır giderdik. Fakat bazen sözünden cayan patronlar da olurdu. Öyle olunca Köpek Meydanı’na gitmek durumunda kalıyorduk. Orası sahipsiz Kürt işçilerin iş bulmak için beklediği bir amele pazarıydı.” diyerek anlattı.

Geçtiğimiz günlerde Zonguldak Alaplı ve Düzce’de çalışan mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırılar Kürt halkına yönelik ırkçılığı yeniden gündeme getirse de mevsimlik tarım işçiliğinde ırkçılık yeni bir konu değil.

1980’lerden beri ailesiyle Diyarbakır’dan Batı Karadeniz’de yer alan şehirlere fındık toplamaya gelen Sinan Kayalp, kendilerini her yaz göçe zorlayan koşulların yanı sıra bölgedeki çalışma koşullarını ve yaşadıkları ırkçılık deneyimlerini Niha+’ya anlattı.

Eski fındık işçisi Kayalp, muhabirimizle Köpek Meydanı’na gidiyor. Fotoğraf: Sabri Ülker

Kürt illerinde sanayinin ve istihdam olanaklarının yaratılmamış olması nedeniyle her yaz ailesi ile Sakarya’nın çeşitli ilçelerinde fındık toplamaya geldiklerini söyleyen Kayalp, geçimlerini sağlamak için para kazanmak zorunda olduklarını ve bu nedenle kötü çalışma koşullarına rağmen iş buldukları zamanlarda mutlu olduklarını söyledi:

“Ben birkaç ay önceden gelip o yaz çalışacağımız yeri ayarlamaya çalışırdım. Haziran geldiğinde çoluk çocuk toplanır giderdik. Fakat bazen sözünden cayan patronlar da olabiliyordu. Öyle olunca Köpek Meydanı’na gitmek durumunda kalıyorduk. Orası sahipsiz Kürtlerin iş bulmak için beklediği bir amele pazarıydı. Konaklama imkânları o kadar kötüydü ki bulduğumuz ilk işi kabul ederdik.”

Verilen çadırlar sağanak yağmurlarda yırtılırdı

Patronların kalacak yer sağladığı gerekçesiyle yerli işçilere kıyasla kendilerine daha az ücret ödediğini söyleyen Kayalp, gerçekte ise kendilerine verilen konaklama olanağının naylon çadırlardan ibaret olduğunu ve şiddetli bir yağmur durumunda bu çadırların kullanılamaz hâle geldiğini de söyledi.

Yemek ihtiyaçlarının işveren tarafından karşılandığı durumlarda da ücretlerinden kesinti yapıldığını anlatan Kayalp, “Kürdün getirdiği buğday bile kokar” denilen bir anlayışın var olduğunu ve bu nedenle çoğu zaman patronların zorla yemek giderlerini kendilerinin karşılamak istediğini belirtti. Kayalp, “bunun bir diğer nedeni de yemeklerin yapıldığı durumda bir aile ferdinin “evci” olarak istihdam edilmek zorunda olmasıydı” dedi.

Kayalp’a göre konaklama imkânları gelişmiş olsa da Kalkınma Atölyesi’nin yürüttüğü araştırmaya göre çadılar, mevsimlik tarım işçiliğinde hâlâ en yaygın konaklama şeçeneği. (2020)

Karasu’da Çağlayan ailesi ile tanışmasının ardından yıllar boyunca onlar için çalıştığını söyleyen Kayalp, bir daha Köpek Meydanı’na gitmek zorunda kalmasa da orada bekleyen akrabalarının olduğunu ve tuvalet, duş vb. hiçbir imkânı olmayan bu meydanda işçi ailelerinin günlerce beklemek zorunda kalabildiğini de hatırlattı.

Arifiye tren istasyonunda indikten sonra kalabalık aileler hâlinde fındık tarlalarının bulunduğu ilçelere hayvan kamyonları kiralayarak ulaştıklarını anlatan Kayalp, 1990’ların politik atmosferi nedeniyle çoğu zaman jandarma tarafından kimliklerinin toplandığını söyledi.

Kayalp ailesi ile 20 seneden fazla çalışan fındık üreticisi ve toprak sahibi Bahattin Çağlayan da Kürtlerin o yıllardan beri yaşadıklarını Niha+’ya değerlendirdi.

Görüştüğümüz fındık üreticisi, Kürt işçilerin maruz kaldığı ayrımcılıkları ve bunların nedenlerini şu sözlerle anlattı:

“Evet, Kürtler çok hoş görülmedi ve karşılanmadılar. O dönem özellikle Doğu’ya asker olarak giden yakınlarını kaybeden aileler ciddi bir önyargı içerisindeydi ancak bizim gibi aileler bu konunun aşılmasında yardımcı oldular. Doğu’dan gelenleri ilk çalıştıran ailelerden biriyiz. Bu konuda komşularımız tarafından yadırganmışızdır da. Çanakkale, Balıkesir gibi illerden de işçi gelirdi çünkü o dönemlerde. Onları tercih etmemiz beklenirdi.”

“Politikacılar birbirine saygı duyarsa insanlar da duyar”

İnsanların önyargılarının ve alışkanlıklarının kolay değişmediğini söyleyen Çağlayan, kendi ailesi gibi örnekler sayesinde yerel halkın Kürtlerin de normal insanlar olduğunu keşfettiğini söyledi.

Çağlayan, “Birbirimizi tanıdıkça konu farklı yerlere gitti. Kürtlerle birlikte çalıştıkça baktık ki onlar da aileleri, düzenleri ve duyguları olan bizim gibi sıradan insanlarmış.” diye konuştu.

Önyargıların hâlâ tamamen çözülmediğini belirten Çağlayan, bunun ise ülkedeki siyasal durumdan kaynaklandığını savundu. Çağlayan, politika yapan insanların birbirlerine saygı duyduğu takdirde yurttaşların da birbirine saygı ve sevgi duyabileceğini belirtti.

Düşüncelerini “Birbirimizi birbirimize düşman etmişler” diyerek ifade eden Çağlayan, bugün ise farklı bir süreçten geçildiğini hatırlatarak “birbirimizi anlayabiliriz.” dedi.

Sakarya Kocaali’de Köpek Meydanı olarak anılan işçi meydanını çok fazla hatırlamasa da “söylenmemiştir diyemem” diyen Çağlayan, yıllar sonra belediyenin bu alanda bekleyen işçilerin daha rahat konaklayabilmesi için tuvalet, vb. gereklilikleri yerine getirdiğini fakat kentsel dönüşüm ile bugün bu meydanın yerini yazlık konutların aldığını söyledi.

Prof. Dr. Lordoğlu: Irkçılığın temelinde ekonomik nedenler var

Prof. Dr. Kuvvet Lordoğlu, Niha+’dan Abbas Vural ile konuşurken

Mevsimlik tarım işçiliği üzerine çalışan emekli çalışma ekonomisi profesörü Kuvvet Lordoğlu da göçmen işçilere yönelik ayrımcılığın yeni olmadığını vurguladı.

Yabancı işçiye yönelik ayrımcılığın Suriyeli ve Kürt işçiler üzerinde yoğunlaştığını belirten Lordoğlu, dışarıdan gelen her türlü işçi için geçerli olabilen bu durumun her yerde görülebilecek olsa da Türkiye’de çok daha fazla gerçekleştiğini söyledi.

Son yıllarda basına yansıyan Kürt tarım işçilerine yönelik saldırı haberleri Kaynak: Gazete Duvar, T24, Kısa Dalga, Güneydoğu Ekspres

Yaşanan ırkçılığın temelinde ekonomik nedenlerin yatıyor olduğunu belirten Lordoğlu, ırkçılık pratiklerinin yerel halka mensup yurttaşlardaki yabancı işçiye yönelik önyargılardan kaynaklandığını belirtirken bunu önlemenin ise bu bölgede yaşayan yurttaşların sınıf bilincini güçlendirmekten geçtiğini söyledi:

“Bunu engellemenin tek yolu bu insanların da oradaki yerli yurttaşlar gibi işçi sınıfının parçası olduğunu anlatmaktan geçiyor. Bu da kamusal mekanizmaların işletilmesi ile mümkün olabilir.”

Ne olmuştu?

Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyüne mevsimlik fındık işçisi olarak çalışmaya giden 70’ten fazla Kürt işçinin iki gün boyunca saldırıya uğraması üzerine saldırı anındaki görüntüler sosyal medyada paylaşıldı.

Yaşanan olaylara dair işçilerin kendisine ulaştığını belirten DEM Parti Şırnak Milletvekili Newroz Uysal, Zonguldak Valiliği ve Alaplı Kaymakamlığı ile görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtmişti. Zonguldak Valiliği ise yaşananların “münferit anlaşmazlık” olduğunu öne süren bir açıklama yaptı.

Açıklamanın ardından Kürt işçilere dönük benzer saldırılar Düzce’de de yaşandı. Düzce Valiliği de yaşananların münferit olduğunu savundu.

Uçar: “Çocuklar uygun ayakkabısı olmadığı için okula gidemiyor”

Artan enflasyon ve düşen alım gücü, çocukların kıyafet ve ayakkabıya erişimini zorlaştırıyor. Derin Yoksulluk Ağı’ndan Önder Uçar, kıyafete erişememenin çocukların eğitim ve sosyal yaşamına etkilerini anlattı: “Kıyafet meselesini basitçe bir tüketim ihtiyacı olarak değil, çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele olarak görüyoruz.”

Fotoğraf: Canva

Artan enflasyon ve beraberinde düşen alım gücü, küçük yaşlardan ergenlik çağına kadar çocukların kıyafete erişimini de zorlaştırıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun paylaştığı verilere göre 2025’te Türkiye’de 0-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 36.8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyordu.

Derin Yoksulluk Ağı’ndan Önder Uçar sahadaki gözlemleri ve çalışmalarından yola çıkarak Türkiye’de çocukların kıyafete erişimde yaşadığı zorlukları anlattı.

“Yoksulluğun temel insan hakkı ihlali olduğunu görüyoruz”

Önder Uçar

Uçar, kıyafet ve ayakkabının derin yoksulluk yaşayan hanelerde mecburen ve sıklıkla ertelenen ihtiyaçlardan biri haline geldiğini sahada gözlemlediklerini söyledi. Uçar, “Hane geliri; kira, gıda, fatura, ulaşım gibi zorunlu giderleri dahi karşılamaya yetmediğinden yeni bir pantolon, mont ya da ayakkabı almak aile bütçesinde sürekli sonraya bırakılıyor” dedi.

Çocuklar büyüdüğü için yetişkinlerde olduğu gibi aynı kıyafeti yıllarca kullanmanın mümkün olmadığını söyleyen Uçar, ayakkabı numarası ve beden ölçüsü değiştikçe ihtiyacın tekrar ortaya çıktığını da belirtti.

Derin Yoksulluk Ağı

234 çocuktan 192’sinin ayakkabısı karşılanamıyor

Uçar, Derin Yoksulluk Ağı olarak 2025 yılında destek verdikleri 90 hanede yaşayan 0-18 yaş aralığındaki 234 çocuğun giyim ihtiyaçlarını incelediklerinde şu sonuçlarla karşılaştıklarını aktardı:

Karşılanamayan Giyim İhtiyaçları (234 çocuk üzerinden)

Ayakkabı / Spor Ayakkabı 192 çocuk
%82
Pantolon 158 çocuk
%68
Tişört 148 çocuk
%63
Yeterli İç Çamaşırı 129 çocuk
%55

“Türkiye genelindeki tablonun da bu saha gözleminden çok farklı olmadığını düşünüyoruz çünkü TÜİK’in 2024 verilerine göre 15 yaş ve altı çocukların bulunduğu hanelerin yüzde 9,2’sinde çocuklara maddi yetersizlik nedeniyle yeni giysi alınamıyordu; düzgün iki çift ayakkabıya sahip olamama oranı ise yüzde 9,4 idi.”

Buna karşın ailelerin geliştirdiği çözümlerin “ihtiyacı bir süre daha idare etmeyi” sağladığını söyleyen Uçar, “Görüşmelerimizde ikinci el pazarlardan kıyafet almaya çalışan, belediyelerin desteklerinden yararlanan, elindeki kıyafeti mümkün olduğu kadar uzun süre kullanmak zorunda kalan ailelerle karşılaştık. Çok daha ağır yoksunluk yaşayan hanelerde kıyafetin veya okul çantasının çöpten temin edildiği örnekler de gördük” diye konuştu.

Uçar, uzun süredir çocuklarına mağazadan yeni bir kıyafet ya da ayakkabı alamadığı için çocuğunun güncel beden veya ayakkabı numarasını bilmediğini söyleyen ebeveynler olduğunu ancak burada ailelerin kıyafeti önemsemediği gibi bir sonuç çıkarılmaması gerektiğini, tam tersine, ailelerin çocuklarının ihtiyaçlarının farkında olduklarını fakat sürekli bir tercih yapmak zorunda bırakıldıklarını söyledi:

“O gün eve yemek mi alınacak, elektrik faturası mı ödenecek, çocuk için ayakkabı mı alınacak? Derin yoksulluk koşullarında bu tercihlerin hiçbirinin gerçek anlamda özgür bir tercih olmadığını görüyoruz, yoksulluğun nasıl bir temel insan hakkı ihlali olduğunu görüyoruz.”

“Kıyafet çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele”

Kıyafete erişim sorununun, yaşa bağlı olarak farklı biçimler aldığını varsayabileceklerini söyleyen Uçar, küçük çocuklarda çok hızlı değişen beden ve ayakkabı ölçülerinin ihtiyacın daha sık yenilenmesine yol açtığını, okul çağında ise giyim ihtiyacının eğitim yaşamıyla doğrudan birleştiğini; okul kıyafeti, ayakkabı, eşofman ve spor ayakkabısı gibi yeni kalemler ortaya çıktığını belirtti. Uçar, ergenlik döneminde ise çocuğun kendi bedeniyle ilişkisi, akranları tarafından nasıl görüldüğü, gruba ait hissetmesi ve kendi tercihlerini oluşturmasının daha fazla önem kazandığını, bu nedenle aynı maddi yoksunluk ergen bir çocuk için utanma, kendisini arkadaşlarıyla kıyaslama veya sosyal ortamlardan geri çekilme biçiminde daha görünür hale gelebildiğini ifade etti:

“Nitekim saha görüşmelerimizden birinde bir anne, ergenlik çağındaki kızının kıyafetleri nedeniyle zaman zaman okula gitmek istemediğini aktarmıştı.”

Uçar, mevsim açısından da en kritik dönemlerden birinin okulların açılmasıyla sonbahar ve kış koşullarının birbirini takip ettiği dönem olduğunu aktardı. “Birkaç ay içerisinde okul kıyafeti, kapalı ayakkabı veya spor ayakkabısı, mont, kazak ve benzeri ihtiyaçlar aynı hanenin önüne birlikte geliyor” diyen Uçar, kış aylarında bu ihtiyaçların çocukların soğuk ve yağışlı hava koşullarına karşı korunması açısından daha da kritik hale geldiğini de sözlerine ekledi.

Uçar, Giyim Güvensizliği çalışmalarında karşılaştıkları durumu ise şöyle anlattı:

“Giyim Güvensizliği çalışmamızda spor ayakkabısı olmadığı için beden eğitimi dersine katılamayan çocuklara rastladık. Okula terlikle gittiği için akran zorbalığına maruz kalan çocuklar vardı. Ayakkabısı yağmurda ıslandığı için soğuk havalarda okula gönderilemeyen çocuklar gördük. Bunların her biri ilk bakışta küçük bir ihtiyaç gibi görülebilir ama çocuğun eğitim hayatına doğrudan etki ediyor. Bir çocuk okula gitmediğinde bunu hemen çocuğun isteksizliğiyle ya da ailenin eğitime verdiği önemle açıklamak çok kolay. Oysa bazen arkasında son derece somut bir yoksunluk bulunuyor. Çocuk uygun ayakkabısı olmadığı için okula gidemiyor, spor dersine katılamıyor ya da arkadaşlarının kendisiyle alay etmesinden çekindiği için geri duruyor.”

Akran ilişkileri açısından da benzer bir durum olduğunu, özellikle okul çağında çocukların birbirlerinin nasıl giyindiğinin, hangi ayakkabıyı kullandığının, aynı kıyafeti ne kadar sık giydiğinin farkında olduklarını, dolayısıyla yoksulluk çocuk açısından utanma, zorbalığa maruz kalma, arkadaşlarından geri çekilme ya da bazı etkinliklere hiç katılmama sonucunu doğurabildiğini ifade etti:

“Bu nedenle kıyafet meselesini basitçe bir tüketim ihtiyacı olarak değil, çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele olarak görüyoruz.”

“Çocuğun gerçekten kullanabileceği ürüne ihtiyacı var”

İkinci el kıyafetlerin ihtiyacın ne kadarını karşıladığına ilişkin oran verebileceği bir veri olmadığını söyleyen Uçar, “Örneğin biz de ikinci el kıyafet bağışı kabul ediyoruz ancak bunun için ürünlerin çok iyi korunmuş, temiz ve yıkanmış, düzgün biçimde paketlenmiş olması gibi koşullarımız var. Bunun yanında hiç kullanılmamış ürünleri de bağış olarak kabul ediyor ve ihtiyaç sahibi hanelere ulaştırıyoruz. Bunların hepsi ihtiyacı karşılamak açısından şüphesiz önemli” diye konuştu.

Uçar, aynı bağışların doğal bir sınırı olduğunu da söyledi:

“Gelen ürünle çocuğun gerçek ihtiyacının her zaman birebir eşleşmesi mümkün olmayabiliyor. Burada sadece beden ya da ayakkabı numarasından söz etmiyoruz. Mevsim, kullanım amacı, model ve çocuğun neyi giymek istediği de önemli. Çocuğun herhangi bir monta ya da herhangi bir ayakkabıya değil, kendisine uyan ve gerçekten kullanabileceği ürüne ihtiyacı var. Tam da bu nedenlerle biz ağırlıklı olarak, özellikle bayram dönemlerinde açtığımız kampanyalarla kıyafet kodu satın alıp ailelere ulaştırıyoruz. Aileler ve çocuklar bu kodlarla kendi ihtiyaçlarını önceliklendirerek alışveriş yapabiliyor; bedenine, ihtiyacına ve tercihine uygun ürünü kendileri seçebiliyor. Bizim açımızdan en işlevsel ve en hak temelli model de bu. Çünkü burada tercih hakkını da gözetmek gerekiyor. Yoksulluk yaşayan bir çocuğun kıyafetinin sürekli başkaları tarafından belirlenmesi, onun zaten daralmış olan özgür alanını daha da daraltabiliyor. Kıyafet kodu ise hangi ihtiyacın önce karşılanacağına, hangi bedenin ya da modelin alınacağına aile ve çocuğun kendisinin karar vermesine imkân tanıyor.”

Uçar, bu yöntemin bir başka önemli tarafının da desteği alan kişiyi pasif bir yardım alıcısı konumuna yerleştirmemesi olduğunu belirtti. Kendi alışverişini yapabilmenin, kendi önceliğini ve tercihini belirleyebilmenin “yardım alıyorum” hissini ve bunun yaratabileceği damgalanmayı mümkün olduğunca azalttığını söyledi.

“Aile hangi ürüne ihtiyaç varsa ona ulaşabilmeli”

Uçar, “Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 27. maddesi de giyimi çocuğun yeterli yaşam standardının açık bir unsuru olarak tanımlıyor. Türkiye’de ihtiyaç sahibi hanelere yönelik eğitim yardımları var, Örneğin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları okul ihtiyaçlarına yönelik destek verebiliyor, Şartlı Eğitim Yardımı uygulanıyor” dedi. Ancak kıyafet ve ayakkabı açısından bakıldığında ailelerin ihtiyaç ortaya çıktıkça yeniden destek aramak zorunda kaldığını gördüklerini de ekledi.

Uçar’a göre burada yapılabilecek en somut şeylerden birinin düşük gelirli hanelerde yaşayan çocuklar için düzenli bir giyim ve ayakkabı desteğinin tanımlanması olabilir.

“Örneğin okul yılı başında ve kış öncesinde çocuk başına belirli bir destek sağlanabilir ve bu tutar güncel fiyatlara göre düzenli olarak yenilenebilir. Aile mont, ayakkabı, okul kıyafeti, iç giyim veya eşofman gibi o sırada gerçekten hangi ürüne ihtiyaç varsa ona ulaşabilmeli.”

Uçar’a göre bu desteğin aynı paketler yerine mümkün olduğunca nakit ya da belirli ürünlerde kullanılabilecek bir alışveriş desteği biçiminde olması da önemli:

“Çünkü her çocuğun bedeni, ihtiyacı ve tercihi farklı. Bazen aileye standart bir paket vermek yerine ona ihtiyacı olan ürünü seçebileceği alanı açmak hem daha işlevsel hem de daha onurlu bir destek biçimi oluyor.”

Uçar, kıyafet desteğinin tek başına çocuk yoksulluğunu çözmeyeceğini belirtti:

“Aynı aile kira, gıda, fatura, ulaşım ve eğitim giderleri arasında sürekli seçim yapmak zorunda kalıyorsa bir ihtiyacı çözünce diğeri ortaya çıkıyor. Bu nedenle kıyafet ve ayakkabı desteğini ücretsiz okul yemeği, eğitim giderlerinin karşılanması ve düzenli gelir desteği gibi politikaların parçası olarak düşünmek gerekiyor.”

CUMARTESİ ANNELERİ 1118. HAFTADA

“Yüzleşme olmadan demokrasi olmaz”

Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinin 1118’inci haftasında konuşan Sebla Arcan,“Devlet, insan haklarını ihlal edenleri koruyan değil, herkesin haklarını güvence altına alan bir yapıya dönüşmelidir. Geçmişle yüzleşen, hakikati açığa çıkaran, kayıp yakınlarının haklarını tanıyan ve sorumluların hesap vermesini sağlayan bir hukuk düzeni kurulmalıdır” dedi.

Cumartesi Anneleri/ İnsanları, gözaltında zorla kaybettirilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 1118’inci haftasında Beyoğlu’nda bulunan Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.

30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’ne dair açıklama yapılan eylemde basın metnini İnsan Hakları Derneği (İHD) Kayıplar Komisyonu üyesi Sebla Arcan okudu.

Sebla Arcan, 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’nün, dünyanın farklı yerlerinde zorla kaybedilen insanların akıbetinin ortaya çıkarılması için yürütülen mücadelenin ortak günü olduğunu belirterek, “Yarın, dünyanın dört bir yanında kayıp yakınları, kendilerinden zorla koparılan sevdiklerinin akıbetini öğrenmek için aynı soruyu soracak: Neredeler? Biz de bu mücadelenin bir parçası olarak Galatasaray’dan soruyoruz: Kayıplarımız nerede? Çünkü bizim için zorla kaybetme, yalnızca bir insanın devletin kontrolü altında ortadan kaybedilmesi değildir. Ardından gelen inkâr, soruşturmaların etkisiz bırakılması ve faillerin korunması da bu suçun devamıdır. Sevdiklerimiz güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındı ve bir daha geri dönmedi. Devlet, onların akıbetini ortaya çıkarmak yerine inkâr etti. Soruşturmalar etkisizleştirildi. Deliller karartıldı. Failler ve sorumlular korundu. İnkâr ve cezasızlıkla suçun üzeri örtüldü” dedi.

“İnkâr sürdükçe hakikat ortaya çıkamaz”

İnkâr ile cezasızlık düzeninin sürdüğünü belirten Sebla Arcan, “İnkâr sürdükçe hakikat ortaya çıkamaz. Cezasızlık sürdükçe adalet sağlanamaz. Adalet sağlanmadıkça yeni ihlallerin önü alınamaz. Bu nedenle talebimiz yalnızca kayıplarımızın bulunması değildir. Hakikatin açığa çıkarılmasını, fail ve sorumlulardan hesap sorulmasını, adaletin sağlanmasını ve bir daha hiç kimsenin zorla kaybedilmemesini istiyoruz 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü vesilesiyle devleti yönetenlere bir kez daha sesleniyoruz: Devletin görevi suçları gizlemek değil, açığa çıkarmaktır. Failleri korumak değil, hesap vermelerini sağlamaktır. Aileleri susturmak değil, hakikati bilme haklarını güvence altına almaktır. İhlal üreten bir düzenin normalleşmesini kabul etmiyoruz. Geçmişin ağır suçlarıyla yüzleşmeden, hakikati ortaya çıkarmadan, mağdurların haklarını tanımadan ve cezasızlığı ortadan kaldırmadan gerçek bir barıştan ve demokrasiden söz edilemez. Bu nedenle mücadelemiz yalnızca geçmişte yaşanan suçların hesabını sormakla sınırlı değil.”

“Geçmişle yüzleşen bir hukuk düzeni kurulmalıdır”

İhlal üreten sistemin değişmesini, insan haklarını merkeze alan bir hukuk düzeninin kurulmasını gerektiğini dile getiren Sebla Arcan, “Devlet, insan haklarını ihlal edenleri koruyan değil, herkesin haklarını güvence altına alan bir yapıya dönüşmelidir. Geçmişle yüzleşen, hakikati açığa çıkaran, kayıp yakınlarının haklarını tanıyan ve sorumluların hesap vermesini sağlayan bir hukuk düzeni kurulmalıdır. Talebimiz açık. Kayıplarımızın akıbeti açıklansın. Kayıplarımız bulunsun. Failler ve sorumlular açığa çıkarılsın. Zorla kaybetme suçları etkin biçimde soruşturulsun. Cezasızlık politikalarına son verilsin. Hakikati bilme hakkımız güvence altına alınsın. İhlal üreten sistem demokratikleşsin. Kayıplarımız bulunana, hakikat açığa çıkarılana ve sorumlular hesap verene kadar sormaya devam edeceğiz: Kayıplarımız nerede? Israrla söylemeye devam edeceğiz: Kayıplarımızı unutmuyoruz. İnkârı kabul etmiyoruz. Cezasızlığı kabul etmiyoruz. Hakikat ve adalet talebimizden vazgeçmiyoruz” diye konuştu.

“Failler bulunsun ve yargılansın”

Ardından konuşan İHD MYK Üyesi Eren Keskin de Türkiye’nin faili meçhul ve zorla kaybetmelere dair uluslararası sözleşmeleri imzalamadığını, birçok davanın zaman aşımından düşürülmeye çalışıldığını ifade etti.

Eren Keskin, Adalet Bakanlığı bünyesinde faili meçhul cinayetlere dair kurulan komisyonun buradaki aileleri de dinlemesini istedi.

32 yıldır Galatasaray Meydanı’ndan yetkililere seslendiğini vurgulayan Rıdvan Karakoç’un kardeşi Hasan Karakoç, “Failler bulunsun, sorumlular yargılansın. Burada doğan çocuklar şuan 32 yaşında. Senelerdir mücadele ediyoruz ama hiçbir gelişme yaşanmadı. Cumartesi İnsanlarından yitirdiğimiz anne, babalar oldu. Çocuklarının durumunu öğrenemeden yaşamlarını yitirdiler. Onların da yerine bu mücadeleyi sahiplenmeye devam ediyoruz” dedi.

Cemil Kırbayır’ın kardeşi Mikail Kırbayır, Galatasaray Meydanı’nın artık sadece bir meydan değil bir hafıza mekanı olduğunu söyleyerek, “Biz geçmişin hafızasıyız. Korkmuyoruz bıkmıyoruz, hiçbir yere de bıkmıyoruz. Yakınlarımızın akıbeti açıklanana kadar, failleri yargılanıncaya kadar bu mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” dedi.

Cumartesi Anneleri / İnsanları


Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.

Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.

12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.

Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.

Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.

İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.

Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri

Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.

3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.

Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.

Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.

41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.

BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur

Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.

BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.

Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.

5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.

Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.

Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.

Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.

Ödüller

2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü
2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü

Ağır hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım kalp krizi geçirdi

Ağır hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım’ın tahliyesi, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından üçüncü kez ertelendi. Kurul görüşmesinin ardından kalp krizi geçiren Yıldırım’a anjiyo yapıldı ve kalbine iki stent takıldı.


İzmir Kırıklar 1 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan 33 yıllık ağır hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım’ın (75) tahliyesi, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından üçüncü kez yakıldı.

Avukatlarının aktardığına göre Yıldırım, dün (24 Ağustos) Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu görüşmesinin ardından kalp krizi geçirdi. Hastaneye kaldırılan Yıldırım’a bugün anjiyo yapıldı ve kalbine iki stent takıldı.

bianet’in haberine göre Yıldırım’ın avukatları Aryen Turan ve Ali İhsan Güven, bugün saat 16.40 sıralarında İzmir Şehir Hastanesi 6. Kat Koroner Yoğun Bakım Servisi’nde Yıldırım’la beş dakika görüştü.

Avukat Ali İhsan Güven’in bianet’e aktardığı bilgiye göre Yıldırım, 24 Ağustos’ta saat 10.00 sıralarında İdare ve Gözlem Kurulu karşısına çıktı. Görüşmenin gergin geçtiğini belirten Güven, Yıldırım’a önceki kurul görüşmelerinde olduğu gibi yeniden “pişmanlık dayatıldığını” ve tartışma yaşandığını belirtti.

Güven, Yıldırım’ın odasına döndükten sonra kalp krizi geçirdiğini, koğuş arkadaşı Rohat Caruş’un cezaevi görevlilerine haber vermesi üzerine hastaneye sevk edildiğini söyledi.

Güven’in aktardığına göre Yıldırım önce Buca’daki bir hastaneye götürüldü, burada mahpus koğuşu bulunmadığı için İzmir Şehir Hastanesi’ne sevk edildi. Bugün saat 11.00 sıralarında anjiyo yapılan Yıldırım’ın kalbine iki stent takıldı. bianet’in haberine göre, Yıldırım’ın kalbine giden ana damarlardan birinin tıkandı ve Yıldırım ciddi bir hayati tehlike atlattı. Avukat Güven, sağlık durumunun şu an iyi olduğunu ve kendilerine yarın taburcu edilebileceğinin söylendiğini söyledi.

Avukatların belirttiğine göre Yıldırım’ın tahliyesi üç ay daha ertelendi.

Yıldırım: “Mert olun, idam edin”

Güven, kurul görüşmesi sırasında Yıldırım’ın şu ifadeleri kullandığını da bianet’e anlattı:

Bana DGM idam vermişti. İdamdan müebbet hapis cezasına çevrildi. Siz kurul olarak DGM’nin verdiği idam cezasını infaz etmek istiyorsunuz. Mert olun, sabah buraya bir darağacı yapın, idam edin.

Tahliyesi iki kez daha ertelenmişti

Mehmet Sait Yıldırım, 1993’te PKK üyesi olma iddiasıyla gözaltına alındı ve 1995’te müebbet hapis cezasına mahkum edildi. Yıldırım, kalp ve damar hastalıkları, KOAH, hipertansiyon ve diğer kronik rahatsızlıkları sebebiyle ağır hasta mahpuslar arasında yer alıyor ve ağır sağlık sorunlarına rağmen 33 yıldır cezaevinde tutulmaya devam ediyor.

Yıldırım, 2013-2015 çözüm sürecinde, Abdullah Öcalan’ın talebi üzerine oluşturulan ve kamuoyunda “İmralı sekreteryası” olarak bilinen 5 kişilik mahpus grubunda yer aldı. Sağlık sorunları nedeniyle İmralı’da yalnızca 9 gün kaldıktan sonra başka bir cezaevine sevk edildi. Daha sonra yaşadıklarını “İmralı’da Dokuz Gün” adlı kitabında anlattı. Tutsaklığının önemli bir kısmını tek kişilik hücrede, tecrit altında geçirdi.

Mehmet Sait Yıldırım, hapis cezası 27 Şubat 2025’te sona ermesine rağmen, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından “iyi halli” olmadığı ve “pişmanlık duymadığı” gerekçesiyle tahliye edilmemişti. 25 Kasım’da tekrar toplanan Kurul, Yıldırım’ın tahliyesini bir kez daha engellemişti. Bir sonraki değerlendirme için 9 ay sonraya (bugün, 25 Ağustos 2026) gün verdi.

Kasım’da tahliyesi ikinci kez ertelenen Yıldırım, avukatı Demirer aracılığıyla bianet’e şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“Benim 96’da aldığım idam cezam müebbet hapse çevrildi. 30 yıldan sonra benim artık tahliye edilmem gerekiyordu, bırakmıyorlar. İyi halli olmadığım bahane edilerek ikinci kez tahliyem erteleniyor. Kurula çıktığımda da söyledim, aslında bir nevi idam kararını infaz etmek istiyorsunuz. Eğer idam cezasını bu kadar uygulamak istiyorsanız mert davranın, avluda çıkarın darağacına idam edin. Ben bileyim bana idam cezası verildi, siz de açık açık ‘idam ettik’ diyin.”

Ayşegül Doğan’ın soru önergesi

DEM Parti Şırnak Milletvekili ve Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, sağlık durumu giderek kötüleşen mahpus Yıldırım için Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yanıtlaması istemiyle Meclis Başkanlığı’na 28 Temmuz’da yazılı soru önergesi sunmuştu.

Doğan’ın başvuruları ve Meclis’e sunduğu soru önergesinde, koşullu salıverilme süresi aylar önce dolmasına rağmen tahliye edilmeyen Yıldırım’ın kalp, KOAH, hipertansiyon ve akciğer rahatsızlıkları gibi pek çok kronik hastalığı bulunduğu ve temmuz başında sağ gözünde kan pıhtısı oluştuğu hatırlatıldı. Önergede Yıldırım’ın, sevk sırasında kelepçeli muayene dayatmasına maruz kaldığı, tedavisinin geciktiği ve görme sorunlarının devam ettiği belirtildi.

Doğan, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na da başvurarark Yıldırım’ın tahliyesinin yeniden değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, hastane sevkindeki kelepçeli muayene iddiasına ilişkin soruşturma başlatılıp başlatılmadığı ve “iyi hâl” gerekçesiyle tahliyesi ertelenen hasta mahpus sayısı hakkında yanıt talep etti. Ayrıca Yıldırım’ın sağlık koşullarının yerinde incelenmesi, cezaevinde kalmasının tıbben uygun olup olmadığının tespiti ve sağlık hizmetlerine kesintisiz erişiminin sağlanmasını da istedi.

Kaynak: bianet

AİHM Büyük Dairesi: Osman Kavala derhal serbest bırakılmalı

AİHM, Osman Kavala’nın mahkumiyetine ilişkin ikinci başvurusuna dair Türkiye’nin ifade, örgütlenme, adil yargılanma ve özgürlük haklarını içeren maddeleri ihlal ettiğine karar verdi. AİHM, Kavala’nın derhal serbest bırakılması ve Türkiye’nin Kavala’ya manevi tazminat ödemesi gerektiğine hükmetti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, Osman Kavala’nın 18 Ocak 2024 tarihli ikinci başvurusuna ilişkin kararını Strazburg’da açıkladı. Mahkeme, Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin beş ayrı maddesini ihlal etmekten mahkum etti ve Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerektiğine hükmetti.

AİHM, ayrıca Türkiye’nin Osman Kavala’ya üç ay içinde 70 bin Euro manevi tazminat ve 43 bin 342 Euro yargılama gideri ödemesi gerektiğine de hükmetti.

Kararın merkezinde, Kavala’nın 25 Nisan 2022’de aldığı ağırlaştırılmış mahkumiyetine ilişkin tespit yer aldı. Türkiye’nin Kavala’nın haklarını bir kez daha ihlal ettiğine hükmeden mahkeme, Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerektiğini yineledi. Büyük Daire’nin kararı olması sebebiyle Türkiye’nin karara itiraz edebileceği bir yol kalmadı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi tarafından verilen kararlar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesi uyarınca kesin ve nihai nitelik taşımaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararları ise Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi uyarınca bağlayıcı niteliktedir.

Kararlar 15’e karşı 2 oyla alındı. Karara Bosna Hersekli Faris Vehabović ile Türkiyeli Saadet Yüksel muhalif kaldı.

Mahkeme, ifade özgürlüğüne ilişkin 10. madde, toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin 11. madde, adil yargılanma hakkına ilişkin 6. maddenin 1. fıkrası, özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin 5. maddenin 1. fıkrası ile hakların sınırlandırılmasına ilişkin 18. maddenin ihlal edildiğine hükmetti. Bunun yanında mahkeme koşullu salıverilme olanağı bulunmayan ağırlaştırılmış müebbet cezasının, denetim mekanizması bulunmaması nedeniyle işkence ve kötü muamele yasağını düzenleyen 3. maddeyi ihlal ettiğini de tespit etti.

AİHM: AYM “usuli hareketsizlik” uyguluyor

2022’deki ağırlaştırılmış müebbet kararına ilişkin yapılan bireysel başvurunun ardından dosyanın dört yıldır bekletildiğini hatırlatan AİHM, Kavala’nın 8,5 yılı aşkın süredir kesintisiz tutuklu olduğunu belirterek Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) önündeki başvuruları yıllardır karara bağlamamasını “usuli hareketsizlik” olarak nitelendirdi ve bunun iç hukukta sağlanan korumayı “teorik ve hayali” bir hak düzeyine indirdiği eleştirisini de dile getirdi.

“AYM, davayı 25 Temmuz 2023 tarihinde gündemine aldıktan sonra, Genel Kurul’da derhal erteleyerek yargılamayı ve dolayısıyla başvuranın uzun süreli tutukluluğuyla ilgili belirsizliğini uzatmıştır.”

AİHM kararında, Kavala’nın 24 Ekim 2023’te sunduğu ve bu kez mahkumiyetinden kaynaklanan özgürlüğünden mahrum bırakılma ile ilgili olan ikinci bireysel başvurusunun da yaklaşık 3 yıldır beklemede olduğunu da belirtildi.

Türkiye, Kavala’nın 10. ve 11. maddeler kapsamındaki haklarını kullandığı için değil, şiddet olaylarıyla sonuçlanan Gezi Parkı eylemlerini örgütleme, yönetme ve finanse etmedeki merkezi rolü nedeniyle yargılandığını ileri sürdü. Buna karşılık AİHM, hakların kötüye kullanılmasını düzenleyen 17. maddenin yalnızca istisnai ve aşırı durumlarda uygulanabileceğini hatırlatarak Kavala’nın Sözleşme’deki hakları ortadan kaldırmayı amaçladığına ilişkin herhangi bir unsur bulunmadığını belirtti.

Şiddete doğrudan katılım veya teşvik olmaksızın “planlama, koordinasyon veya liderlikte stratejik rol” suçlamasının yapılmasının ceza hukukunun öngörülebilirliği ilkesine aykırı olduğu vurgulandı. Mahkeme, Kavala’nın o dönem sivil toplum veya uluslararası aktörlerle temas kurmasının, uluslararası kuruluşlar ve STK’larla toplantılar düzenlemesinin, göz yaşartıcı gaz kullanımını ve Türkiye’ye ihracatını eleştirmesinin, Gezi sırasında gerçekleştiği ileri sürülen insan hakları ihlallerini belgelemesinin “kendi başına nasıl bir ceza soruşturmasının dayanağını oluşturabileceğini” göremediğini de ekledi.

AİHM, 2019’dan bu yana Kavala’nın serbest bırakılması gerektiğini ve Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) ihlal ettiğini vurgulamaya devam ediyor.

Osman Kavala’nın avukatları olan Başak Çalı ve Philip Leach, AİHM Büyük Dairesi’nin Kavala hakkında verdiği karara ilişkin “Bu karar, Osman Kavala’nın ifade, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel haklarını kullanması nedeniyle neredeyse dokuz yıldır alıkonuyor olmasına ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilmiş olan üçüncü karardır. (…) Bu vahim adaletsizliğe son verilmesi için kararın artık gecikmeksizin uygulanması gerekmektedir” diye konuştu.

Ne olmuştu?

Osman Kavala, bir insan hakkı savunucusu olarak 25 Ekim 2017’de gözaltına alındıktan sonra 1 Kasım 2017’de tutuklandı.

AİHM, 10 Aralık 2019’da tutukluluğun AİHS’in 5. ve 18. maddelerini ihlal ettiğine hükmetmiş ve derhal serbest bırakılmasını istemişti.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de kararın uygulanmaması üzerine ihlal prosedürünü başlatmıştı. Ardından AİHM, 11 Temmuz 2022’de Türkiye’nin AİHS’ten kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmediğine karar vermişti.

1 Kasım 2017’den bu yana tutuklu bulunan Kavala, Gezi Parkı davasında 25 Nisan 2022’de “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Karar, 28 Eylül 2023’te yargıtay tarafından onandı.

Kavala’nın tutuklanmasına dair yaptığı ikinci başvurusuna ilişkin duruşma 25 Mart 2026’da görülmüştü.

Osman Kavala Kronolojisi
Kronoloji

Osman Kavala Davası: Gün Gün

18 Ekim 2017’den 25 Ağustos 2026’ya bir hukuk mücadelesi

Osman Kavala hakkındaki soruşturma, yargılama ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreçlerinin kronolojik dökümü.

2017
18 Ekim 2017
Osman Kavala gözaltına alındı.
25 Ekim 2017
Gözaltı süresi bir hafta uzatıldı.
31 Ekim 2017
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde sorgusu yapıldı.
1 Kasım 2017
İfade alınmaksızın tutuklamaya sevk edildi, İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği, TCK 309 ve 312. maddelerinden tutuklama kararı verdi.
8 Kasım 2017
Tutuklama kararına itiraz edildi.
29 Aralık 2017
Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapıldı.
2018
Ocak – Ağustos 2018
Aylık tutukluluk incelemelerinde tutukluluk halinin devamına karar verilmesi sürdü, 3 Ağustos’ta avukatlara haber verilmeden atanan baro avukatıyla duruşma yapıldı.
23 Ağustos 2018
AİHM, başvurunun öncelikli değerlendirilmesi talebini kabul etti.
Eylül – Kasım 2018
Dosyanın tefrik edilmesi talep edildi. Tutukluluk incelemeleri devam etti.
21 Aralık 2018
Tutukluluk halinin devamına karar verildi.
2019
19 Şubat 2019
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame düzenledi.
22 Mayıs 2019
Anayasa Mahkemesi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine 10’a karşı 5 oyla karar verdi, Başkan ve Başkan Yardımcısı karşı oy kullandı.
24 Haziran 2019
Silivri Kampüsü’nde ilk celse görüldü, sorgusu yapıldı.
Haziran – Ekim 2019
30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde art arda duruşmalarda tutukluluk halinin devamına karar verildi.
11 Ekim 2019
TCK 309. madde kapsamındaki soruşturmadan re’sen tahliye edildi (diğer suçlamalar nedeniyle tutukluluğu sürdü).
10 Aralık 2019
AİHM, tutukluluğun Sözleşme’nin 5/1, 5/4 ve 18. maddelerine aykırı olduğuna ve derhal serbest bırakılmasına karar verdi.
24 Aralık 2019
30. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM kararını hiçe sayarak tutukluluk halinin devamına karar verdi.
2020
28 Ocak 2020
Mahkeme, AİHM’in serbest bırakma kararını bir kez daha hiçe sayarak tutukluluğun devamına karar verdi.
18 Şubat 2020
Gezi Davası’nda (2019/74 Esas) oy birliğiyle beraat kararı verildi — ancak aynı gün başka bir soruşturma kapsamında gözaltına alındı.
19 Şubat 2020
Emniyette veya savcılıkta sorgulanmadan, TCK 309. madde uyarınca yeniden tutuklandı.
9 Mart 2020
Bu kez casusluk suçlamasıyla (TCK 328) aynı soruşturma dosyası kapsamında tutuklama kararı verildi — Adliye’ye dahi getirilmeden.
12 Mayıs 2020
Türkiye’nin AİHM ihlal kararına yaptığı itiraz reddedildi, karar kesinleşti.
3 Eylül 2020
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararının uygulanmasına ve derhal serbest bırakılmasına yönelik karar aldı.
29 Eylül 2020
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, TCK 309 ve 328. maddeleri uyarınca yeni iddianame düzenledi.
29 Aralık 2020
Anayasa Mahkemesi, kişi hürriyeti hakkının ihlal edilmediğine 8’e karşı 7 oyla karar verdi.
2021
22 Ocak 2021
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, Gezi Davası’ndaki beraat kararının bozulmasına karar verdi.
5 Şubat 2021
Dava dosyası, Gezi Davası ile birleştirilmesine karar verilerek 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başladı.
9 Haziran 2021
Bakanlar Komitesi ilk kez, AİHM kararı uygulanmazsa Türkiye’ye yönelik ihlal prosedürü başlatılacağını açıkladı.
Temmuz – Ağustos 2021
Çarşı Davası ile Gezi Davası’nın birleştirilmesi tartışması sonucu 2 Ağustos’ta dosyalar birleştirildi.
16 Eylül 2021
Bakanlar Komitesi, kasım-aralık toplantısından önce derhal serbest bırakılması çağrısını yineledi.
8 Ekim – 26 Kasım 2021
Birleştirilmiş dosyada 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmalarda tutukluluk halinin devamına karar verildi.
2 Aralık 2021
Bakanlar Komitesi, ihlal prosedürünü başlatma eğiliminde olduğunu Türkiye’ye bildirdi.
2022
17 Ocak 2022
13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutukluluk halinin devamına karar verildi.
2 Şubat 2022
Bakanlar Komitesi, AİHS’in 46. maddesi uyarınca resmen ihlal prosedürü başlattı.
4 Mart 2022
Savcı, TCK 312. madde uyarınca mahkûmiyet ve yeniden tutuklama talep eden esas hakkında mütalaayı sundu.
25 Nisan 2022
TCK 312. madde uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı ve yeniden tutuklandı, casusluk suçlamasından beraat etti. Diğer 7 sanık da mahkum edildi.
9 Haziran 2022
Tutukluluğun devamı kararına karşı Anayasa Mahkemesi’ne yeni bireysel başvuru yapıldı.
11 Temmuz 2022
AİHM Büyük Dairesi, Türkiye’nin 2019 kararına uymayarak 46/1. maddeyi ihlal ettiğine karar verdi.
28 Aralık 2022
İstanbul 3. Bölge Adliye Mahkemesi, mahkûmiyet kararına karşı başvuruyu esastan reddetti.
2023
7 Temmuz 2023
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, mahkûmiyetin onanmasını talep eden tebliğnameyi yayınladı.
28 Eylül 2023
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, ağırlaştırılmış müebbet cezasını ve diğer sanıkların cezalarını onadı; infaza başlandı.
24 Ekim 2023
Anayasa Mahkemesi’ne ek başvuruda bulunuldu, öncelikli inceleme ve geçici tedbir talep edildi.
2024
18 Ocak 2024
2019 kararından bu yana derinleşen ihlallere ilişkin AİHM’e yeni başvuru yapıldı (Kavala/Türkiye No. 2).
2025 – 2026
16 Aralık 2025
AİHM Dairesi, yargılama yetkisini Büyük Daire lehine bıraktı.
25 Mart 2026
Büyük Daire’de duruşma görüldü.
25 Ağustos 2026
Büyük Daire, Kavala/Türkiye (No. 2) davasında kararını açıkladı.
Kaynak: Dava sürecine ilişkin basına yansıyan kayıtlar ve AİHM kararları

Rakka’da Kürtleri kaçırıyorlar, işkence edip göçe zorluyorlar

Kimliği belirsiz kişiler Rakka’da Kürtleri kaçırarak ailelerinden para istiyor. Söz konusu kişiler, kaçırdıklarını bilinmeyen yerlere götürüp ağır işkencelere maruz bırakıyorlar. Bu durumdan dolayı on binlerce Kürt aile Rakka’dan göç etmek zorunda kaldı.

HSD’nin kontrolünde bulunduğu dönem Rakka’dan bir görüntü, Foto: Hawarnews

Elî Mihemed bundan bir süre önce öğle saat 11.00 civarında Rakka’daki evinin önünde kaçırıldı. Mihemed evinden dışarı çıktığında, siyah ve plakasız bir araçla bir kaç kişinin kendisini beklediğini gördü. Bu kişiler silahlıydı ve son dönemlerde Rakka’da Kürtler’i kaçıranlara benziyorlardı. Mihemed’den kendileriyle gitmesini istedi. Üzerindeki eşyaları ve telefonu bırakarak Mihemed’i araca bindirerek kendileriyle götürdüler.

Mihemed son bir buçuk ay içerisinde Rakka’da kaçırılan 10’a yakın kişiden sadece biri.

Görgü tanıkları ve Rakka’da yaşayan konuya hakim kimi kaynakların aktardığına göre, bir süredir gündüz saat 11.00 civarında söz konusu grup, Mihemed’i kaçırdıkları yöntemle hareket ediyor. Kaçırdıkları kişilere ağır işkenceler yapıyor, fotoğraflarını çekerek ailelerine gönderiyor ve onlardan para istiyor.

Bilgilere göre kaçırılanların hepsi de Kürt.

Rakka kentinde yaşananlara şahit iki kişi niha+’a verdikleri bilgilere göre kaçırılma olayları başladığından bu yana, pek çok Kürt aile şehri terk etti. Kaynaklara göre, bu durumla amaçlananın Rakka’yı Kürtler’den temizlemek olduğunu iddia ettiyorlar.

Güvenlik gerekçesi ile söz konusu kaynaklar isimlerinin açıklanmasını istemedi. Ayrıca aynı amaçla kaçırılan kişilerin isimlerini de değiştirdik.

Kürt mahallesinin yüzde 70”i göç etti

Rakka, Suriye’nin kuzeyinde Fırat Nehri’nin kıyısında yer alıyor. Stratejik bir şehir olan Rakka, Halep’in 160 km doğusunda bulunuyor. Burası pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış durumda.

Şehir 2014 ile 2017 yılları arasında IŞİD’in kontrolündeydi ve IŞİD burayı ‘başkent’ olarak tanımlıyordu. 2017 yılında Suriye Demokratik Güçleri (HSD) ABD güçlerinin desteğiyle, IŞİD’den kurtardı. Binlerce IŞİD’li teslim oldu. Teslim olan IŞİD’liler kamplara yerleştirildi.

Rakka şehir haritası

Ocak 2026 yılına kadar HSD’nin kontrolünde kalan Rakka şehri, 2025 yılının sonu ile 2026 yılının başında Halep’teki Kürt mahalleri ile Rojava’ya yönelik saldırılar sonucunda, geçici Şam yönetimine devredildi.

2011-2021 yılları arasında yapılan nüfus sayımına göre, Rakka’da 60 bine yakın Kürt yaşıyordu. Ancak Suriye savaşı sonrasında başlayan süreçle birlikte pek çok Kürt buradan göç etmek zorunda kaldı. HSD’nin Rakka’nın kontrol etmesiyle birlikte bunlardan bazıları geri döndü. 2026’nın başındaki çatışmalarla birlikte şehirde bulunan Kürt mahallesinin sakinlerinin hepsinin göç ettiği ifade ediliyor. Sonrasında bir kısmı terk ettikleri evlerine döndü.

Son kaçırılma olayları ile birlikte, aynı mahallede bulunan Kürtler’in yüzde 70’i göç etmek zorunda kaldı. Rakka’nn tamamında geçmişde yüzde 40’lık Kürt nüfusu, yüzde 60’lik da Arap nüfusu olduğu tahmin ediliyor. Ancak şu anda şehirde kalan Kürtler’in oranının yüzde 5 ile 10 arasında olduğu kaydediliyor.

“Kürtler burada misafir diyorlar”

Mahmûd Derwîş kaçırıldıktan sonra kendisinden istenen parayı verince serbest kaldı. O da serbest kaldıktan sonra diğerleri gibi Rakka’ya terk etti. Kendisini kaçıranlar, ya şehri terk edersin ya da seni öldürürüz diyerek tehdit etmişlerdi.

Kaçırılanlardan bazıları, aile üyelerinin kaçırılması ile tehdit ediliyor.

Göç edenlerin önemli bir kısmı mallarını ve mülklerini fiyatının çok çok altında satmak zorunda kalıyor. Derwîş de 60 bin dolara olan evini 40 bin dolara satmak zorunda kalmış.

İsmini vermek istemeyen kaynaklardan biri, insanlar dükkanlarını, hasatlarını, arabalarını satıp Rakka’yı terk ediyor dedi: “İnsanlar canımdan olacağımdan malımdan olayım diye düşünüyor.”

Başka bir kaynağa göre, bu işi yapanların düşüncesi “Kürtler burada misafir” o yüzden buradan göç etmeliler şeklinde.

Baas rejimi döneminde Kürt bölgelerine Arapların yerleştirildiği “Arap kemeri” projesini hatırlatan aynı kaynak, bu yapılanların da onun bir benzeri olduğunu kaydetti. Bununla Kürtlerin olduğu bölgelerde demografik değişimin yapılmak istendiğini ifade etti.

Bu kaynağın verdiği bilgiye göre son bir hafta on gün içerisinde Rakka’dan üç kişinin daha arandığını ve onlardan Rakka’dan göç etmeleri istendiğini kaydetti.

Geçici hükümet ne yapıyor?

Kaynaklardan biri, bu işi yapanların sadece bir grup olduğunu, başka bir kaynak ise iki üç ayrı grup olduğunu söylüyor.

İddiaya göre bu kişiler kendilerini asayiş üyesi olarak tanıyor ve bu yüzden de kimsenin onlara karışamadığını iddia ediyor.

Bu kişiler gizli numaralardan ya da yabancı ülke numaralarından insanları arıyorlar.

Onları kaçırdıklarında 250 bin Dolara yakın para istiyorlar. Ancak bazıları 20 ya da 30 bin Dolar ile ancak bunların ellerinden kurtulabiliyorlar.

Söz konusu para, Sham Cash adlı bir dijital para sistemi aracılığıyla gönderiliyor. Bu sistem, geçici Şam yönetiminin memur maaşlarını ödemek için kabul ettiği bir sistem.

Suriye’de kamu sektöründe çalışan binlerce kişi bu Nisan ayında Ramazan Bayramı öncesinde maaşlarını almaya çalışırken, birçoğu birkaç ay önce indirmeleri istenen arızalı bir uygulamaya erişemediklerini fark etti.

Sham Cash adlı uygulama, Suriye hükümetinin maaş dağıtımı, fatura ödemeleri ve para transferleri için tercih ettiği yöntem haline geldi. Ancak kullanıcılar uygulamanın çalışmadığını, uzmanlar ise güvenli olmaktan çok uzak olduğunu söylüyor.

Kamu sektörü çalışanları için zorunlu hale getirilen Sham Cash uygulaması, dijital güvenlik konusunda acil endişeleri gündeme getiriyor.

Ocak ayında, Suriye kamu sektörü çalışanlarına maaşlarını alabilmeleri için “Sham Cash” adlı bir uygulamayı indirmeleri yönünde sessizce talimat verildi.

Sham Cash uygulaması yalnızca kendi web sitesi üzerinden indirilebiliyor ve iOS mağazasında (App Store) bulunmuyor. Bu durum, resmi mağazalarda yer alan uygulamaların geçmesi gereken sıkı güvenlik doğrulama testlerinden geçmediği için uygulamanın güvenli olmadığı anlamına geliyor.

Ocak ayında basında yer alan haberler ayrıca uygulamanın, uluslararası alanda tanınmayan, Türkiye’de kayıtlı bir döviz bürosu olan İdlib’deki “Çam Bankası”ndan gelen transferlerle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Sham Cash aracılığıyla transfer edilen fonlar, Suriye Merkez Bankası veya küresel bankacılık sisteminden geçmiyor.

Nisan ayına gelindiğinde uygulama tamamen zorunlu hale getirildi. Ancak uygulama; teknik arızalar, şüpheli finansal bağlantılar ve endişe verici bir şeffaflık eksikliğiyle gölgelenmiş durumda. Kullanıcılar arasında hayal kırıklığı artarken, SMEX’in Adli Analiz Birimi arka planda gerçekte neler olup bittiğini araştırdı.

Sham Cash’in arkasındaki bilinmeyen geliştirici

Sham Cash’in arkasındaki şirket hakkında kamuya açık hiçbir bilgi bulunmaması, şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda ciddi endişelere yol açıyor. Bilinen veya resmi olarak kayıtlı bir geliştirici olmadığı için veri ihlalleri, dolandırıcılık veya mali kayıp durumlarında sorumlu tutulacak bir muhatap bulunmuyor.

Uygulamada ayrıca açıkça belirtilmiş bir Kullanım Şartları, Gizlilik Politikası veya yasal yetki alanına ilişkin herhangi bir ibare yer almıyor; bu da yasal yollara başvurmayı neredeyse imkansız hale getiriyor.

Sham Cash’in yasal veya doğrulanabilir bir şirketle bağlantısı olmadığı için güvenlik protokolleri değerlendirilemiyor. Bu durum, kötü amaçlı yazılımların veya casus yazılımların kullanıcı cihazlarını tehlikeye atma riskini önemli ölçüde artırıyor.

Resmi olarak kayıtlı bir sahibi olmadığı için kişisel bilgiler, finansal detaylar ve işlem geçmişleri de dahil olmak üzere hassas kullanıcı verilerinin kötüye kullanımı veya satışı izlenemiyor ve denetlenemiyor.

niha+a bilgi veren bir kaynak, bu uygulamanın geçici Şam yönetimi tarafından kabul edilen bir uygulama olduğunu, o yüzden bunlara para gönderildiğinde, hükümetin bunları bulması gerekiyor.

Bir komite oluşturuldu

Bilgilere göre, söz konusu konuyla ilgilenmek ve Rakka’daki Kürtlerin sorunlarına çözüm bulmak amacıyla üç kişilik bir komite oluşturuldu. Bu komitenin verdiği bilgilere göre, şimdiye kadar Rakka’dan 4 bin aile göç etti. Bunların bir kısmı Kobaniye, diğerleri de Haseke’ye gitti.

Bir kaynak, kaçırılanların ve tehdit edilenlerin sayısının çok daha fazla olduğunu iddia ediyor. Bu kaynağa göre, bazıları isimlerinin duyurulmasını istemediği için kamuoyuyla paylaşmıyorlar.

CUMARTESİ ANNELERİ 1117. HAFTADA

Mehmet Mustafa Günkan’ın akıbeti soruldu

Gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan Cumartesi İnsanları/Anneleri 1117. haftada Galatasaray Meydanı’nda Mustafa Mehmet Günkan için adalet istedi.

Cumartesi Anneleri/İnsanları 1117. hafta eylemlerinde 1994 yılından bu yana haber alınamayan Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı Akçayurt köyü muhtarı Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetini sordu.

Galatasaray Meydanı’ndaki polis bariyerlerinin önünde yapılan açıklamada, inkâr ve cezasızlık politikalarının geçmişten günümüze bir devlet politikası olarak sürdüğü vurgulandı.

Akçayurt ve çevre köylerin sakinlerinden oluşan yüzlerce kişi, Topçular Jandarma Karakolu’nun yanında oluşturulan toplama alanına götürüldü. Köylüler yaklaşık bir hafta burada tutuldu. Mustafa Mehmet Günkan da bu kişiler arasındaydı.

Açıklamayı Cumartesi İnsanları’ndan Yasemin Bektaş okudu.

Açıklamada, Günkan’ın serbest bırakıldığında ağır işkence gördüğü ve bunun üzerine Ankara’ya giderek hükümet yetkilileri nezdinde girişimlerde bulunduğu belirtildi. Günkan’ın İnsan Hakları Derneği’ne başvurduğu ve bir televizyon kanalında yaşadıklarını anlattığı kaydedildi.

Açıklamanın tamamı şöyle:

32 yıldır soruyoruz: Mustafa Mehmet Günkan nerede?

1117. haftamızda, bizi Galatasaray Meydanı’ndan ayıran polis bariyerlerinin önünden kamuoyuna sesleniyoruz.

1117 haftadır kayıplarımızın hikâyelerini anlatırken yalnızca geçmişte yaşanan ağır hukuksuzlukları hatırlatmıyoruz. Aynı zamanda inkârın bu topraklarda nasıl kökleştiğini, cezasızlığın nasıl bir devlet politikasına dönüştüğünü de anlatıyoruz.

Çünkü biliyoruz ki inkâr ve cezasızlık geçmişte kalmış bir mesele değildir. Bugünümüzü de zehirlemeye devam ediyor; hukukla, adaletle ve demokrasiyle aramıza kalın duvarlar örüyor.

Bugün hikâyesini paylaşacağımız Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetinin 32 yıldır karanlıkta bırakılması, işte bu duvarın nasıl örüldüğünü gösteren örneklerden biridir.

Mehmet Günkan, Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı Akçayurt köyünün muhtarıydı.

13 Haziran 1994 tarihinde köy yakınında bir çatışma yaşandı. Sonrasında sabah erken saatlerde jandarma Akçayurt köyüne baskın yaptı ve köyü zorla boşalttı. Akçayurt ve çevre köylerin sakinlerinden oluşan yüzlerce kişi, Topçular Jandarma Karakolu’nun yanında kurulan bir toplama alanına götürüldü. Yaklaşık bir hafta burada tutulan köylüler arasında Mustafa Mehmet Günkan da vardı.

Günkan, bir hafta sonra serbest bırakıldığında ağır işkence görmüştü. Yaşananlar üzerine Ankara’ya giderek hükümet yetkilileri nezdinde girişimlerde bulundu. İnsan Hakları Derneği’ne başvurdu. Bir televizyon kanalında yaşadıklarını anlattı.

3 Ağustos 1994 tarihli Turkish Daily News gazetesinin haberine göre Günkan, yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:

“Güvenlik güçleri köyümü yaktılar. Beni Topçular Jandarma Karakolu’na götürüp işkence yaptılar. Kaburgalarım kırıldı. Köy dışında insanları bir araya topladılar ve dört gün boyunca hiçbir şey vermediler. Köyümden toplam 430 kişi şu anda Adana’ya, Diyarbakır’a ve çevre köylere gitmiş durumda. Yiyecek hiçbir şeyimiz yok. Ayrıca tüm ekinlerimizi de yaktılar. Hükümetten yardım istemek için Ankara’ya geldim.”

Günkan, Ankara’dan döndükten sonra köylerine yeniden dönebilmeleri için girişimlerde bulundu. Bu amaçla Hani Topçular Jandarma Karakolu’na başvurdu.

18 Ağustos 1994 günü askerler, Hakan Astsubay tarafından Topçular Jandarma Karakolu’na çağrıldığını söyledi. Günkan karakola gitti. Bir süre sonra karakol binasından çıkarıldı ve askeri bir helikoptere bindirildi.

O günden sonra Mustafa Mehmet Günkan’dan bir daha haber alınamadı.

Ailesi, onun bulunması ve akıbetinin açıklanması için Hani Kaymakamlığı, İlçe Jandarma Komutanlığı, Devlet Güvenlik Mahkemesi, Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı nezdinde başvurularda bulundu.

Uluslararası Af Örgütü de 21 Eylül 1994 tarihinde yayımladığı Acil Eylem Çağrısı ile Mustafa Mehmet Günkan’ın güvenliği konusunda duyduğu endişeyi dile getirdi. Af Örgütü; Jandarma Genel Komutanı Aydın İlter, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ve İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Azimet Köylüoğlu’ndan Günkan’ın nerede olduğunun tespit edilmesi için acil önlemler alınmasını ve soruşturmanın sonuçları hakkında bilgi verilmesini talep etti.

Bütün bu başvurulara, tanıklıklara ve çağrılara rağmen, Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetinin açığa çıkarılması ve sorumluların tespit edilerek yargılanması amacıyla etkin bir adli süreç işletilmedi.

Günkan’ın akıbeti karanlıkta bırakıldı. Onu kaybedenler ve kaybedilmesini önleme yükümlülüğünü yerine getirmeyenler cezasızlıkla korundu.

Bu yüzden 32 yıldır aynı soruyu sormaya devam ediyoruz: Mustafa Mehmet Günkan nerede?

Kaç yıl geçerse geçsin; Mustafa Mehmet Günkan için, tüm kayıplarımız için, adalet istemekten, devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.

Cumartesi Anneleri / İnsanları


Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.

Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.

12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.

Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.

Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.

İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.

Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri

Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.

3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.

Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.

Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.

41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.

BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur

Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.

BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.

Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.

5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.

Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.

Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.

Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.

Ödüller

2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü
2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.