“Türkiye’de emeklilik ‘çalışma’ dönemine dönüştü”

“Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Araştırması”na göre “Emeklilerin %66’sı halihazırda borçlu ve borcu olanların %98,6 gibi neredeyse tamamı kredi kartı borcu taşıyor. Borçlanma, bir lüks tüketim değil, mutfak masraflarını ve faturaları karşılamak için bir rutin haline gelmiş durumda.

Foto: Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü raporundan

Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü tarafından hazırlanan kapsamlı “Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Araştırması”, emekliliğin Türkiye’de artık klasik anlamını yitirdiğini ve bir “hak edilmiş dinlenme” evresinden ziyade, hayatta kalmak için zorunlu çalışılan bir ara rejime dönüştüğünü ortaya koydu.

Asgari ücret emekli maaşını geçti

Raporda sunulan verilere göre, 2026 yılı başında en düşük emekli aylığı 20.000 TL iken, net asgari ücret 28.075,50 TL olarak belirlenmiş durumda. Bu tablo, ortalama bir emekli aylığının asgari ücretin ancak %83,9’una denk geldiğini gösteriyor. Araştırmaya katılan emeklilerin %83,5 gibi ezici bir çoğunluğu “alt” ve “alt-orta” gelir gruplarında yer alarak yoksulluk sınırının altında bir yaşam sürüyor.

Çalışmak bir tercih değil, mecburiyet

Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri emeklilerin çalışma nedenleri üzerine. Emekli olup çalışmaya devam edenlerin %89,4’ü bunu doğrudan “geçim zorunluluğu” ile açıklıyor. Katılımcıların %76’sı, emekli aylıkları insanca yaşayacak düzeye çıksa çalışmayı anında bırakacaklarını ifade ediyor. Emeklilik sonrası istihdamın niteliği de oldukça kırılgan; çalışan emeklilerin %62’si sigortasız (kayıt dışı) işlerde, çoğu zaman haftada 45 saati aşan yoğun mesailerle çalışıyor.

Kiracı emekliler için emeklilik “yıkım” demek

Konut sahipliği, emekli yoksulluğunun şiddetini belirleyen en temel eşiklerden biri. Rapora göre emeklilerin %30,5’i kiracı konumunda. Derinlemesine görüşmelerde katılımcılar, büyükşehirlerde kira bedellerinin emekli maaşlarını aşması nedeniyle kiracı olmayı “bir yıkım” olarak tarif ediyor. Kendi evinde oturanların yarısından fazlası ise bu evi 2008 öncesindeki görece daha avantajlı ekonomik koşullarda edinebilmiş durumda; bugünün şartlarında emekli ikramiyesi ile ev alabilmek neredeyse imkansız hale gelmiş görünüyor.

Borç döngüsü ve sağlıkta kırılganlık

Emeklilerin %66’sı halihazırda borçlu ve borcu olanların %98,6 gibi neredeyse tamamı kredi kartı borcu taşıyor. Borçlanma, bir lüks tüketim değil, mutfak masraflarını ve faturaları karşılamak için bir rutin haline gelmiş durumda. Sağlık alanında ise katılımcıların %56’sı sağlık hizmetlerine erişimde zorlandığını belirtirken, ilaç ve muayene farkları gibi cepten yapılan harcamalar hane bütçesini sarsan temel kalemlerden biri olarak öne çıkıyor.

Sosyal hayattan zorunlu kopuş

Emeklilerin %76’sı maddi imkansızlıklar nedeniyle misafirlik, sinema veya çay bahçesi gibi en basit sosyal etkinliklere bile katılamıyor. Katılımcılar, “arkadaşına bir çay ısmarlayamamanın” veya “torununa bayram harçlığı verememenin” yarattığı ruhsal çöküşü ve mahcubiyet hissini dile getiriyor.

Devlet desteğine güven az

Emeklilerin %78’i devletin kendilerine yeterli yaşam güvencesi sağlamadığını düşünüyor. Bu güvensizlik ortamında, katılımcıların %74’ü gelecek konusunda derin bir kaygı içinde. Özellikle yaşlılıkta bakıma muhtaç hale gelme, çocuklara yük olma ve yalnız kalma korkusu, emeklilerin gelecek tahayyülünü karamsarlaştırıyor.

Çözüm için politika önerileri

Rapor, emekli yoksulluğuyla mücadele için kapsamlı öneriler de sunuyor:

  • Asgari Gelir Güvencesi: En düşük emekli aylığının temel yaşam maliyetlerine göre yeniden belirlenmesi.
  • Barınma Desteği: Kiracı emekliler için merkezi bütçeden finanse edilen kira yardımı ve sosyal konut projeleri.
  • Sağlık Reformu: Yaşlılar için ilaç ve tedavi katılım paylarının kaldırılması veya minimize edilmesi.
  • Yerel Destekler: Belediyelerin emekli kartları ile ulaşım, gıda ve ısınma desteği sağlaması, mahalle temelli yaşlı dayanışma merkezlerinin kurulması

Gül Köksal: “Üniversite aynı değil ama biz hâlâ aynı barışı istiyoruz”

10 yılın ardından görevine iade edilen Barış Akademisyeni Köksal, “Bizi mağdur eden bu kararlar nasıl bir gecede çıkarıldıysa bugün de bu mağduriyet çok rahatlıkla dönüştürülebilir” dedi.

Bir önceki çözüm sürecinin tıkanmasıyla birlikte, bölgede yaşanan çatışmalara karşı “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladığı için Kocaeli Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen Barış Akademisyeni Doç. Dr. Gül Köksal; geçtiğimiz haftalarda görevine iade edildi.

10 yıla yakın bir hukuki sürecin ardından görevine Kocaeli Üniversitesi’nde yeniden başlayan Köksal, çok farklı duygular içerisinde olduğunu ifade ederken bunların iki yönlü olduğunu ifade etti. Sorularımızı yanıtlayan Köksal üniversitedeki ilk izlenimlerini, güncel barış sürecine dair düşüncelerini ve 10 yıllık süreçte karşılaştıkları ama yeteri kadar konuşulmayan zorlukları anlattı.

Kültürel değerler, mimarlık politikası/eleştirisi, müşterekleşme pratikleri, 21. yüzyılda mekan üretimi ve özgürleştirici başka bir dünya yolunda yaşam üzerine çalışan barış akademisyeni Gül Köksal, YTÜ’de mimarlık lisansının ardından İTÜ Restorasyon Anabilim Dalı’nda yüksek lisans ve doktorasını tamamladı, “mimari koruma” alanından doçentliğini aldı. DAAD, TÜBİTAK ve Collège de France/PAUSE bursları ile Almanya, ABD ve Fransa’da araştırmacı olarak görev yaptı. 1996-2016 yılları arasında İTÜ, Bahçeşehir, Bilgi, Kocaeli Üniversitelerinde akademisyen olarak görev yaptı. Hâlâ kurucu üyeleri arasında yer aldığı Başka Bir Atölye’de üretime devam ediyor.

Köksal: “İade kararları birçok insanı mutlu etti”

Göreve iade kararının sadece kendisi için değil, tüm yoldaşları ve toplum için bir umut ışığı olduğunu belirten Köksal, üniversitedeki ilk gününe dair duygularını şu sözlerle ifade etti:

“Kocaeli Üniversitesi özelinde ise 19 kişi ihraç edildiğimiz bir durum vardı. Dönen arkadaşlarımız oldu, benden sonra da haberini aldığımız kişiler oldu. Ancak bunun da böyle yine parça parça olması rahatsız edici, sıkıntı verici ve öfkelendirici ama bu kadar uzun bir süreçte dayanışmayla ve direnişle hukuki alanda da önümüze bir alan daha açılıyor olması sevindirici. Kararın bir sürü insan için çok sevindirici olması da bana mutluluk verdi açıkçası. Çünkü ülkenin koşullarında her şey o kadar olumsuz ki insanlar politik anlamda bir kazanım olduğunda hukuk yoluyla bile olsa çok mutlu oluyorlar ve benim haberimin öyle bir mutluluk yaydığını fark etmiştim. Dolayısıyla sevdiğim insanların, yoldaşların seviniyor olması da beni sevindiriyor.

Tabii önümüzdeki süreç üniversitenin içerisinde nasıl olacak onu merak ediyorum. Endişelerim de heyecanlarım da var. Diğer arkadaşlarımla bir şeyler yapabilme alanı açılmış oluyor. Yeni gençlerle tanışma imkanı var. Merak da ediyorum ama… Onların böylesi bir ülke ortamında akademiyle kurdukları bağ, hayaller, hevesleri nedir?”

“Ekonomik sorunlar gençlerin üstüne ağır yük bindiriyor”

9.5 yıl önceki üniversite ile bugünkü üniversiteyi karşılaştırınca ilk gözlemlerini aktaran Köksal, ortamın genel olarak çok sessiz olduğunu ve heyecanlı bir ortamın olmamasının da kendisini düşündürdüğünü belirtti.

Anıtpark Yerleşkesi’nde görev yapan Köksal, 10 sene önce Anıtpark’ın çok daha canlı olduğunu ifade etti. Bunun nedenlerinin ise yerleşkedeki bazı birim ve bölümlerin taşınmış ve kendi bölümünün de taşınacak olmasına bağlayan Köksal, yerleşkedeki binaların yıkık görüntüsünün de etkili olduğunu savundu:

“Bir – iki tane eskiden tanıdığım hocayla konuşuyorum. Bazı dersleri orada, bazı dersleri burada. Yani biz bu yerleşkede mesela şeyi arzu ediyorduk. Güzel Sanatlar, Konservatuvar, Mimarlık, İç Mimarlık gibi bölümlerin aslında birlikte hareket etmesini, kent içinde bir yerleşke olarak buradaki bir sergi alanı da var. Aktifti zaman da görece aktifti. Kent ile daha kültürel, sanatsal anlamda ilişkisi olan, daha açık bir üniversite ortamı olsun gibi bir şeye hevesliydik. İnsan bir üniversite ortamıyla karşılaşınca böyle cıvıltılı bir şeylerin paylaşıldığı bir tablo arzu ediyor tabii. Özellikle bu kadar gencin, bilginin paylaşıldığı bir yerde… Ama şunu da gözlemliyorum: Sadece Kocaeli için değil, çalışan başka arkadaşlarımla da bu ilk izlenimlerimi konuştuğumda pandeminin bir etkisi olduğu, özellikle de uzaktan eğitimin bir şekilde yaygınlaştığı ve genel kabul veya doğal hale geldiği bir durum var.”

Öğrencilerin barınma ve ulaşım sorunları nedeniyle hareketliliğinin kısıtlandığını vurgulayan Köksal, Ekonomik sorunların gençlerin üzerine çok ağır bindirdiğini biliyorum. Bunlar da bulunduğumuz mekanların daha cıvıltılı, daha aktif, üretken, muhalif görüşlerin üretilebildiği bir yer olmaktan uzaklaşması için de önemli bir zemin” değerlendirmesinde bulundu.

“Hukuksuzluklar tıpkı üretildiği gibi ortadan kaldırılabilir”

Hukuki sürecin hala tam bir güvence sunmadığını, Bölge İdare Mahkemesi kararıyla bekleyen dosyası lehine dönmüş olsa da Danıştay sürecinin belirsizliğini koruduğunu hatırlatan Köksal, içinde bulunduğu durumun tanımsız ve belirsiz olmasının yıpratıcı olduğunu belirtti.

Köksal, iade sürecinin sadece hukuki bir mesele değil, ülkedeki genel politik atmosferle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı. Özellikle son dönemde gündemde yer alan “süreç” tartışmalarına değinen Köksal, barışın inşası için gerekli zeminlerin oluşturulmamasının, akademisyenlerin yaşadığı belirsizlikle alakalı olduğunu belirtti.

“Genel olarak siyasal bir basıncın olduğu yerde özgür bir şekilde barışın tesisine dair bir şey konuşulmadığında (kaldı ki bizim sürecimiz aynı zamanda üniversitelerin de özgürleşmesi ve üniversitelerde de başka bir ortamın yaratılması için bir zemin) bunlar da ilişkili hale gelmiyor ve yaşadığımız süreçler de çok yıpratıcı oluyor. Ayrıca, bizim üretim alanımız da bunları konuşabilmek ama bunları konuşabileceğimiz zeminler de oluşmuyor hiçbir şekilde.”

Köksal; 10 yıl önce barış akademisyenleri olarak söyledikleri “Savaş bir suçtur ve bu suçun ortağı olmayacağız” gibi bugün de adil, eşit ve barışçıl bir yaşam noktasında durduklarını belirten akademisyen, şunları ifade etti:

“Bunu açıkça dile getiriyor, hâlâ yazıp çizmeye, üretmeye gayret ediyorum. Ancak bunun somut adımlarının öznesi olamadığımız gibi bir tür nesnesi halinde bile olamıyoruz artık ve bu hâlin kendisi politik konjonktür içerisinde rahatsızlık verici.

Ayrıca, bizi mağdur eden bu kararlar nasıl bir gecede çıkarıldıysa ve üstelik de 672’li güvenceli pozisyonlarımızın üstü çizildiyse, bugün de bu mağduriyet çok rahatlıkla dönüştürülebilir. Böylece seneler süren tantanalara, o mahkeme bu mahkeme gezmeye gerek kalmaz. Bütün bu hukuksuzluklar tıpkı üretildiği gibi ortadan kaldırılabilir ama bu da yapılmıyor.”

Barış toplumsal sorunları konuşmanın en temel zemini”

Köksal, sadece akademide değil hayatın her alanında bir mücadele yürüttüklerini belirterek sendikal faaliyetlerden deprem sonrası kentsel iyileştirme çalışmalarına kadar geniş bir yelpazede toplumsal fayda üretmeye çalıştıklarını ifade etti. Ancak bu üretim alanlarının kısıtlı olduğuna dikkat çeken Köksal, dayanışma ve yeni zeminler kurma vurgusu yaparak “Bu kısıtlı alanlara daha fazla sahip çıkmaya, onları geliştirecek zeminler kurmaya ihtiyacımız da var. Bizi besleyecek ve özgürleştirecek ve güçlü kılacak şeyin de bu olduğuna inanıyorum” dedi.

Savaşın olduğu bir yerde kronikleşen sorunları konuşmanın öncelik olamadığını ifade eden Köksal, “Barış, bunun en temel zeminidir” dedi ve ekledi:

“Şu anda ateşkes durumu söz konusu ve bu nedenle de bizim bahsettiğim sorunları test edebileceğimiz ve kurabileceğimiz ortaklıklara, zeminlere ihtiyaç var. Üniversiteler de bunun için tüm bileşenleriyle önemli bir platform ama görünen o ki bu zeminin üstünü çizmeye ve yok etmeye yönelik bir süreç var akademide de. Dolayısıyla da ister üniversitede ister başka yerde bunları sürdürmeye devam edeceğim. Arkadaşlarımın da ettiğini biliyorum. Umuyorum yolumuz hepimizin açık olur.”

Ne olmuştu?

11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 406 akademisyen, 1 Eylül 2016’da dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. Ayrıca bildiriye imza atan 822 akademisyen Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı.

Ağır Ceza Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek beraat kararı verse de Barış İçin Akademisyenler görevlerine iade edilmedi. Çünkü Barış Akademisyenlerinin bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) olan dosyaları için, “önce iç hukukun bitirilmesi gerekir” kararı verildi.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Barış Akademisyenleri ve Gülen Cemaati bağlantılı tüm dosyalar için OHAL Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, neredeyse tüm Barış Akademisyenlerinin iadesine ret kararı verdi. Komisyonun ret kararlarını açıklaması 2021 yılını bulduğu için akademisyenlerin bir üst mahkemeye erişimi yaklaşık 5 yıl gecikti.

Bunun üzerine 2019’dan itibaren BİM davaları başladı. Toplamda 10 yıla yaklaşan hukuki süreç hâlâ devam ediyor.

2023 Haziran itibariyle haklarında KHK ile ihraç kararı verilen çok sayıda Barış Akademisyeninin ise mahkemelerin göreve iade kararlarına rağmen üniversiteler tarafından işe başlatılmadığı kaydedilmişti.

10 yıllık hukuki mücadele: yalnızca 14 kesin iade

Rapor: barisicinakademisyenler.net

Barış İçin Akademisyenler’in düzenli aralıklar ile yayınladığı rapora göre, göreve iade için açmış oldukları iptal davalarında bazı mahkemeler evet derken bazıları ise hayır diyebiliyor.

2016’dan beri süren hukuki mücadele sonucunda Danıştay kararı ile iadesi kesinleşen dosya sayısı ise yalnızca 14 iken Bölge İdare Mahkemesi düzeyinde 119, Danıştay düzeyinde ise 211 davada karar yok.

Ayrıca, her kademedeki akademisyenlere sosyal medya hesaplarının taranmasından vakıf, dernek vb. üyeliklerine kadar yeniden bir güvenlik soruşturması da yapılıyor. Böylece iade süreçleri daha uzun sürüyor ve akademisyenlerin aktif ve eleştirel bilgi üretimi giderek kısıtlanıyor.

Nisan 2026: Gazetecilere dönük yargı ve sansür devam etti

Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) ve Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) tarafından hazırlanan Nisan 2026 raporlarına göre, Nisan ayında 1 gazeteci tutuklanırken 47 ayrı içerik ve sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi.

Gazetecilere yönelik hak ihlallerini raporlayan Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) ve Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG), Nisan 2026 raporlarını kamuoyuyla paylaştı.

DFG raporunda öne çıkan verilere göre, 2 yayın organı saldırıya uğrarken 3 gazetecinin evi basıldı, 3 gazeteci gözaltına alındı ve 1 gazeteci tutuklandı. Buna göre 1 gazeteci kötü muameleye maruz kaldı, 1 gazeteci tehdit edildi, 2 gazetecinin haber takibi engellendi, hapishanelerde ise en az 1 gazeteci hak ihlaline uğradı. Raporlarda gazetecilerin hem kamusal hem de özel yaşam alanlarında baskı altında olduğuna dikkat çekildi.

Nisan ayında 9 gazeteciye “hakaret” (TCK 125), “iftira” (TCK 267), “görevi yaptırmamak için direnme” (TCK 265), “suç işlemeye tahrik” (TCK 214) ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” (TCK 216) suçlamalarıyla soruşturma başlatıldığı ifade edildi. 35 dosyada ise 118 gazetecinin yargılanmasının sürdüğü belirtildi. Özellikle Siverek’teki okula saldırı olayıyla ilgili paylaşım yapan gazeteci Mehmet Yetim’in “Dezenformasyon Yasası” kapsamında tutuklanması örneğinin gazeteciler için ne denli bir tehlike olduğuna vurgu yapıldı.

MKG Nisan 2026 raporunda TBMM’de eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun muhabire fiziki müdahalesinden, 1 Mayıs alanına gazete sokulmama kararına kadar birçok noktada haber takibinin engellendiği aktarıldı.

Dijital sansür

  • 29 haber ve 18 sosyal medya içeriği sansürlendi.
  • Mezopotamya Ajansı, Yeni Yaşam Gazetesi gibi kuruluşların ve çok sayıda gazetecinin X, Instagram ve TikTok hesapları kapatıldı veya Türkiye’de erişime engellendi.
  • Televizyon kanallarına 13 ayrı yaptırım uygulanırken yayın durdurma ve para cezalarıyla idari baskı sürdürüldü.

Kadın gazetecilere yönelik hak ihlalleri

MKG raporunda öne çıkan bulgular arasında kadın gazetecilere yapılan hak ihlalleri geniş yer buldu. Raporda Hamdiye Çiftçi Öksüz’ün “örgüt üyeliği” iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldığı ve Neşe İdil’in Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ihlal kararına rağmen yeniden yargılandığı davada 1 yıl 3 ay hapis cezası aldığı belirtildi. Öznur Değer’in ise sokak röportajı sırasında taciz edildiği, ayrıca daha önce gözaltındayken gördüğü işkenceye tepki gösterdiği için hakkında yeni bir dava açıldığı ifade edildi.

Buna ek olarak gazeteciler Gülcan Dereli, Suzan Demir, Tuğçe Yılmaz ile sosyolog Berfin Atlı ve çevirmen Serap Güneş’in, haberlerinden aldıkları telif ücretleri gerekçe gösterilerek “örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” iddiasıyla yargılanmaya devam ettiği de aktarıldı.

MKG’ye göre şu an tutuklu olan kadın gazetecilerin listesi şöyle:

  1. Elif Bayburt – Etkin Haber Ajansı (ETHA) muhabiri
  2. Hatice Duman – Atılım Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü
  3. Nadiye Gürbüz – Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü
  4. Özden Kınık – TRT çalışanı
  5. Pınar Gayıp – Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü

DFG ve MKG’nin Nisan 2026 raporlarında gazetecilerin hem fiziksel güvenlik hem de yaşam hakkı açısından ciddi ihlallere maruz bırakıldığı ifade edildi.

DFG’nin raporu için tıklayın.

MKG’nin raporu için tıklayın.

Taksim’de 1 Mayıs: Son 13 yılın kronolojisi

Türkiye’de 1 Mayıs Taksim’de en son 2012’de kutlandı. O zamandan bu yana Taksim yasağına karşı polis müdahaleleri ve kitlesel gözaltılar ile geçen 1 Mayıs’ları derledik.

Fotoğraf: Murat Bay

1 Mayıs, Türkiye’de 1976’dan beri Taksim’e çıkma ısrarıyla birlikte kutlanan bir gün oldu. Özellikle 1977 1 Mayıs Taksim Katliamı sonrasında Taksim Meydanı, 1 Mayıs’ın hem sembolü hem de en tartışmalı mekanı haline geldi. Yıllardır süren yasakların ardından Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlama geleneği hala sendikalar ve sol örgütlerce sahipleniliyor.

Son 13 yılda 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasının yasaklanmasına karşı sendikaların ve sol örgütlerin Taksim’e çıkma girişimlerinde neler olduğunu derledik.

2013’ten 2025’e İstanbul’da 1 Mayıs: Taksim yasağı, polis müdahalesi, kitlesel gözaltılar ve süren mücadele.
1000+
Toplam gözaltı (en az)
13 yıl
Süren Taksim yasağı
100+
Toplam tutuklu sayısı
2013
Taksim, 2010’da açılmasının ardından yeniden yasaklandı. Valilik “yayalaştırma projesi”ni gerekçe gösterdi. Kent genelinde olağanüstü güvenlik önlemleri alındı; köprüler kaldırıldı, yollar kapatıldı. Beşiktaş ve Şişli başta olmak üzere birçok noktada saatler süren polis müdahaleleri yaşandı. Hastaneler ve evler dahi gazdan etkilendi. O gün Taksim’e 30.000 polis getirildiği öğrenildi. İstanbul Valiliği’nin açıklamasına göre olaylarda 3’ü ağır 25 eylemci, 6 gazeteci ve 3’ü ağır 22 polis yaralandı.
72 gözaltı
2014
Taksim Meydanı tamamen kapatıldı. Gün boyunca Şişli, Mecidiyeköy ve çevresinde yoğun gaz ve tazyikli su kullanıldı. Sağlık kurumları ve gazeteciler de müdahaleden etkilendi.
171 gözaltı • 12 gazeteci yaralı
2015
Taksim’e giriş yasaklandı. Sınırlı sayıda sendika anıta çelenk bırakabildi. Kent genelinde küçük gruplara müdahale edildi. Siyasi parti binalarına dahi polis girdiği iddiaları gündeme geldi.
203 gözaltı, 13’ü tutuklandı
2016
Kutlamalar Bakırköy’e çekildi. Buna rağmen Taksim’e gitmek isteyen gruplara müdahale sürdü. Farklı siyasi ve sendikal gruplar alternatif alanlara yönlendirildi. Nail Mavuş isimli yurttaşın TOMA’nın yaptığı kontrolsüz manevra sonucu ezilerek can verdi.
231 gözaltı, 5’i tutuklandı
2017
Taksim yasağı devam etti. İstanbul’un farklı noktalarında toplanan gruplar gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında oturma eylemi yapmak isteyenler de vardı.
165 gözaltı
2018
Valilik başvuruları reddetti. Miting alanı Maltepe’ye taşındı. Taksim sabah saatlerinden itibaren bariyerlerle kapatıldı.
84 gözaltı
2019
Şişli’de toplanan gruplara müdahale edildi. Taksim’e yürümek isteyenlere yönelik gözaltılar gün boyunca sürdü.
119 gözaltı
2020
Pandemi koşullarında sokağa çıkma yasakları gerekçe gösterildi. Gözaltılarda kötü muamele, darp ve ters kelepçe iddiaları raporlara yansıdı.
48 gözaltı
2021
Sokağa çıkma yasağına rağmen Taksim’e yürümek isteyen gruplara sert müdahale edildi. Sendika temsilcileri de gözaltına alındı.
212 gözaltı
2022
İki yıl aradan sonra kitlesel miting Maltepe’de yapıldı. Taksim’e yönelen gruplar yine engellendi ve gözaltılar yaşandı.
100+ gözaltı
2023
Şişli ve Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek isteyen çok sayıda grup gözaltına alındı. Basın çalışanlarının görüntü alması engellenmeye çalışıldı.
80+ gözaltı
2024
AYM, Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğunu söyledi, İstanbul Valiliği’nin Tasksim’i yasaklamasına “hak ihlali” dedi. Saraçhane’de toplanan binlerce kişi Taksim’e yürümek istedi. Polis barikat kurarak geçişe izin vermedi. Müdahale yaklaşık 1,5 saat sürdü. Sonrasında ev baskınları yapıldı. Mahkeme 2025’te yasağı hukuka aykırı buldu.
268 gözaltı, 77’si tutuklandı
2025
Taksim çağrısı yapan kurumlara yönelik operasyonlar düzenlendi. Gün boyunca Mecidiyeköy’de barikatlar zorlandı ve müdahaleler sürdü. Çağdaş Hukukçular Derneği’ne göre Şişli’de 10’u çocuk, 11’i avukat toplam 419 kişi gözaltına alındı.
419 gözaltı, 13’ü tutuklandı
Kaynak: İnsan hakları örgütleri ve basın derlemeleri.

1 Mayıs 2013

  • AKP, 2010 yılında 1 Mayıs’ı Taksim’e açıp 2013’te Taksim’i yeniden yasakladı.
  • Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu’ndan Taksim’e çıkmak isteyenler gözaltına alındı ve polisin sert müdahalesine maruz bırakıldı.
  • İstanbul Valiliği Taksim Meydanı’nda sürdürülen Yayalaştırma Projesi’ni gerekçe göstererek Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs toplantı ve gösteri yürüyüşleri için uygun olmadığını bildirdi.
  • DİSK ve KESK 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını söyledi.
  • 1 Mayıs’ta 30 bin polis getirildi.
  • Taksim’e ulaşımı engellemek için Valilik Galata Köprüsü’nü kaldırdı, Unkapanı Köprüsü’nü söktürdü.
  • Beşiktaş’tan, Şişli’den ve Mecidiyeköy’den Taksim’e gelmek isteyen gruba polis tazyikli su sıktı ve biber gazı bombası attı.
  • Taksim’e ulaşmak isteyen bir grup DİSK binasının önünde sürekli olarak gaza maruz kaldı.
  • Polis DİSK binasında gazdan etkilenen ve yaralananları almak için gelen ambulansa da biber gazı sıktı. Şişli Etfal Hastanesi’ne giren bir TOMA hastane bahçesine tazyikli su sıkarken polisler de biber gazı attı.
  • En az 72 kişi gözaltına alındı.

1 Mayıs 2014

  • Taksim Meydanı polis ve “sarı basın kartı olan” gazeteciler dışında herkese kapatıldı.
  • Türk-İş, Hak-İş ve HAKSEN küçük gruplar halinde Kazancı Yokuşu’nda anma yapmak ve Taksim anıtına çelenk bırakmak için kısa süreli olarak Taksim Meydanı’na alınırken polis diğer sendika ve örgütlere Tarlabaşı, Şişli, Beşiktaş, Okmeydanı, Mecidiyeköy, Levent, Gayrettepe’de biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti.
  • Ciddi kırık ve yaralanmalara sahip olan en az 22 kişi ise hastanelere kaldırıldı.
  • Müdahaleler sırasında 12 gazeteci, polisin sıktığı gaz kapsülü ve plastik mermiyle yaralandı.
  • ÇHD, 171 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.

1 Mayıs 2015

  • DİSK, KESK, TTB ve TMMOB gibi birçok sendika; 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istediklerini duyurdu.
  • Birleşik Kamu İş, Aksiyon İşçi Sendikaları Konfederasyonu, Cihan Sen, Yol İş, Hak İş ve Türk İş Taksim Anıtı’na çelenk bırakmalarına izin verildi.
  • İstanbul Valisi Vasip Şahin 1 Mayıs’ta 203 gözaltı yaşandığını, 18 göstericinin yaralandığını söyledi.
  • Beşiktaş CHP ilçe binasını girmeye çalışan polisler içeri giremeyince binanın girişine gaz attı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isterken gözaltına alınan 203 kişiden 13’ü tutuklandı.

1 Mayıs 2016

  • DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, DİSK Genel Merkezi’nde yaptıkları ortak açıklamada 1 Mayıs kutlamalarını Bakırköy Halk Pazarı Meydanı’nda gerçekleştirmeye karar verdiklerini açıkladı. Toplantıda bu kararın 2016’ya özgü olduğu söylendi.
  • Birçok sol/sosyalist parti ve örgüt gibi gruplar ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını açıkladı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenlere ise Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu civarında polis müdahale etti. 231 kişi gözaltına alındı, 5’i tutuklandı.

1 Mayıs 2017

  • 24 Nisan 2017’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Taksim’de kutlanmayacağını açıkladı.
  • DİSK, KESK, TTB ve TMMOB 1 Mayıs’ı İstanbul’da yine Bakırköy Halk Pazarı’nda kutlayacaklarını söyledi.
  • Taksim meydanına çağrı yapan sendika ve örgütlerden 165 kişi İstiklal Caddesi, Beşiktaş, Talimhane, Gayrettepe, Zincirlikuyu, Okmeydanı’nda gözaltına alındı.
  • Taksim Meydanına ulaşarak oturma eylemi yapmak isteyen iki kadın gözaltına alındı.

1 Mayıs 2018

  • DİSK, KESK, TMMOB ve TTB 10 Nisan 2018’de yaptıkları açıklamada İstanbul’da 1 Mayıs’ı Maltepe’deki miting alanında kutlayacaklarını açıkladı. Sol/sosyalist örgütler ve sendikalar ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını söyledi.
  • İstanbul Emniyet Müdürlüğü 84 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.
  • Taksim Meydanı sabahın erken saatlerinden itibaren bariyerlerle çevrildi. Meydan gazeteciler de dahil kimse alınmadı.

1 Mayıs 2019

  • Taksim meydanında kutlamak üzere çağrı yapan örgütler ile sendikalar, sabah 09.30 gibi Şişli’deki Cevahir Alışveriş Merkezi önünde toplanmaya başladı. Bu gruplara polis müdahalesi gerçekleşti.
  • ÇHD İstanbul Şubesi, 1 Mayıs’ı Taksim meydanında kutlamak isteyen en az 119 kişinin gözaltına alındığını söyledi.

1 Mayıs 2020

  • ÇHD İstanbul Şubesi 1 Mayıs’ta kentte 48 kişinin gözaltına alınıp serbest bırakıldığını, bazılarına “sokağa çıkma yasağını ihlalden” para cezası kesildiğini açıkladı.
  • ÇHD’ye göre; gözaltına alınanlar plastik kelepçe işkencesine maruz bırakılmışlar, darp edilmiş ve hakarete uğramışlardır. Sıkı kelepçe uygulamaları nedeniyle yurttaşların kollarında kan oturması gözlemlenmiştir. Gözaltına alınan bir kişinin sağ kolu kırılmış, gözaltına alınan kişiler otobüs içinde yere yatırılmış ve üstlerine çıkılarak işkence görmüşlerdir.

1 Mayıs 2021

  • İstanbul’da 212 kişi yerde polis tarafından sürüklenerek gözaltına alındı.
  • İstanbul Valiliği 2021 yılında sendikaların 1 Mayıs yaptığı etkinlik başvurusunu kabul etmedi ve sokağa çıkma yasağı ilan etti.
  • DİSK öncülüğünde çok sayıda sendika, Dolmabahçe’de toplanarak Taksim Meydanı’na yürümeye çalıştı.
  • Polisin sert müdahalesi sonucu aralarında DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı ve yargılandı.

1 Mayıs 2022

  • 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, salgın nedeniyle zorunlu olarak verilen iki yıl aranın ardından kitlesel olarak Türkiye genelinde kutlandı.
  • İstanbul’da sabah saatlerinde Elmadağ, Şişli, Beşiktaş, Feriköy, Kazancı Yokuşu gibi noktalardan Taksim’e çıkmak isteyen en az 100 kişi gözaltına alındı.
  • 1 Mayıs mitingi Valiliğin belirlediği alan olan Maltepe’de yapıldı.

1 Mayıs 2023

  • Şişli ve Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek isteyen DİSK/Enerji-Sen, İnşaat-İş Sendikası, ESP, SGDF, Birleşik İşçi Hareketi, Umut-Sen, TÖP, Devrimci Çözüm, Mücadele Birliği, Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri, Üniversiteli Feminist Kolektif, Gençlik Komiteleri, Devrimci Hareket, Devrimci Gençlik Dernekleri, Birleşik Mücadele Güçleri, Devrimci Parti ve Halkın Kurtuluş Partisi’nden çok sayıda kişi gözaltına alındı.
  • En az 80 kişi gözaltına alındı.

1 Mayıs 2024

  • DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB, 1 Mayıs’a üç gün kala Saraçhane Meydanı ve Beşiktaş Barbaros Meydanı olmak üzere iki kola çağrı yaptı. Sendika, meslek odaları ve sosyalist örgütler Saraçhane Meydanı’nda buluşarak Taksim Meydanı’na yürüyecek ve 1 Mayıs Taksim Meydanı’nda kutlanacaktı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamak için Saraçhane’de toplanma çağrısının ardından binler Saraçhane’ye ulaştı. Yüzlerce polis, tarihi Bozdoğan Su Kemeri’nin altına barikat kurdu. 1 Mayıs’ta günün erken saatlerinde evlerinden Saraçhane Meydanı’na doğru yola çıkan binlerce işçi ve emekçi kapanan yollarla, polis barikatlarıyla karşılaştı.
  • Kitle Taksim’e yürümek için polis ile müzakerede bulundu. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen polis Taksim yolunu açmadı. CHP, DİSK ve KESK üyeleri alandan ayrıldı. Kitle alınan bu karara tepki gösterdi. Tertip komitesince yapılan duyurunun ardından polis müdahalesi sertleşti. Polis, abluka altındaki Saraçhane’den Taksim’e yürümek isteyen yurttaşlara tazyikli su, biber gazı ve plastik mermiyle müdahale etti.
  • İstanbul Valisi Davut Gül, İstanbul’daki 1 Mayıs gösterilerinde 210 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
  • ÇHD, 3 Mayıs’ta 47 kişiye ev baskını gerçekleştiğini bildirdi.
  • Gül, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda, “Devlet yarına bırakır ama yanına bırakmaz” dedi.

1 Mayıs 2025

  • 40’a yakın sendika, gençlik örgütü ve sosyalist kurumun inisiyatifiyle kurulan 1 Mayıs Taksim Tertip Komitesi, 27 Nisan’da “Taksim halkındır” başlıklı bir açıklama yayımladı. 29 ve 30 Nisan tarihlerinde ise hem Tertip Komitesi üyelerine hem de 1 Mayıs için Taksim çağrısı yapanlara yönelik polis operasyonları düzenlendi.
  • 1 Mayıs günü, gün boyu çeşitli noktalardan Mecidiyeköy’deki polis barikatını zorladı; müdahaleler de aralıksız devam etti.
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasına göre 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten İstanbul’da 407 kişi gözaltına alındı.
  • Mecidiyeköy’de çok sayıda kişi ters kelepçe takılarak gözaltına alındı. Bir eylemci, polisin dizini üzerine bastırmasına tepki gösterdi.

İHD: “Yasal güvence olmadan eskiye dönüş riski var”

İnsan Hakları Derneği (İHD), bugünkü eş zamanlı basın açıklamalarında Kürt meselesinin çözümüne yönelik başlatılan süreçte somut yasal adımların bir an önce atılması gerektiğini vurguladı.

İnsan Hakları Derneği (İHD) bugün (27 Nisan) “Silahsızlanma ve barış hukuki reformlarla güvence altına alınmalıdır” başlığıyla tüm şubelerinde eş zamanlı olarak basın açıklaması gerçekleştirdi.

Açıklamada PKK’nin Ekim 2024’te aldığı silah bırakma ve kendini feshetme kararıyla yeni bir evreye giren barış sürecinde, devletin bu iradeyi destekleyen yasal düzenlemeleri henüz hayata geçirmediğine dikkat çeken İHD, gecikmenin süreci tehlikeye atabileceği konusunda kamuoyunu uyardı.

İHD, yaptığı açıklamada silahların susmasının ve çatışma kaynaklı yaşam hakkı ihlallerinin ortadan kalkmasının tarihi bir fırsat yarattığını belirterek hukuki güvenceye kavuşturulmayan müzakere süreçlerinin kalıcı barışla sonuçlanmadığını vurguladı. Dernek, 2013-2015 yılları arasında yürütülen çözüm sürecinin de hukuki ve idari reformlar hayata geçirilmediği için başarısızlıkla sonuçlandığını hatırlattı.

Komisyon raporu beklemede

TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun nihai raporunu Meclis’e sunmasının üzerinden iki ayı aşkın süre geçmesine karşın herhangi bir adım atılmadığına dikkat çeken İHD, siyasi aktörlerin reformları “bayram sonrasına” ertelediğini, ancak söz verilen tarihlerde de somut gelişme yaşanmadığını kaydetti:

“Mevcut durumda fiili silahsızlanma iradesine karşılık, devletin bu iradeyi destekleyecek ‘geçiş dönemi yasalarını’ hayata geçirme konusunda söylem düzeyinde kalan bazı beyanlar haricinde süreci tahkim edecek somut adımlara dönüşmemiştir. Dünyadaki çatışma çözümü deneyimleri göstermiştir ki; hukuki ve idari reformlarla desteklenmeyen, yasal statüye kavuşturulmayan müzakere girişimleri, tekrarlanma ve eskiye dönüş riski taşımaktadır. Kürt Meselesinin çözümü konusunda önemli bir adım olarak değerlendirdiğimiz TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun, nihai raporunu tamamlayıp Meclise sunmasının üzerinden iki ayı aşkın bir süre geçmiştir. Siyasi aktörler yapılması planlanan reformlara dair bayram sonrasını işaret etmesine rağmen bugüne kadar hiçbir adımın atılmamış olması endişe vericidir. 2025 yılı içerisinde de muğlak da olsa çeşitli zaman dilimlerine infaz yasası başta olmak üzere bazı yasal düzenlemelere işaret edilmiş ancak her defasında ulusal ve bölgesel gelişmeler gerekçe gösterilerek geri adım atılmıştır.”

PKK’nin silah bırakmasına ilişkin çerçeve yasa çıkarılsın

İHD, açıklamada hükümetten bir an önce bir dizi yasal adım atmasını talep etti:

  • PKK’nin silah bırakmasına ilişkin çerçeve yasa en kısa sürede çıkarılmalı; yasa bütünlükçü ve açık olmalı, silah bırakan bireylerin eğitim, sağlık ve istihdam gibi ihtiyaçlarını karşılayacak destek mekanizmaları içermelidir.
  • Yasanın uygulanmasını denetlemek üzere TBMM bünyesinde tüm siyasi partilerin ve sivil toplumun katılımıyla bir İzleme ve Denetleme Komisyonu kurulmalıdır.
  • Tüm siyasi mahpuslar için serbest bırakılmayı sağlayacak yasal düzenleme yapılmalıdır.
  • Kayyım atanan belediyelerin seçilmiş başkanları görevlerine iade edilmelidir.
  • Hasta mahpuslar derhal serbest bırakılmalıdır.
  • Belediye başkanları, gazeteciler ve sivil toplum temsilcilerine yönelik yargısal tacize son verilmelidir.
  • Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kaldırılarak ilgili mevzuat AİHM ve AYM kararları doğrultusunda yeniden düzenlenmelidir.
  • KHK ile işten çıkarılan kamu görevlileri göreve iade edilmelidir.

İHD ayrıca tarafların sivillere karşı işlediği suçlar bakımından hakikat, adalet ve onarımı esas alan koşullu sorumluluk mekanizmalarının kurulmasını da talep etti.

İHD açıklamasını “Çatışmasızlık ve silahsızlanma ile elde edilen bu tarihi fırsatın kalıcı bir barışa dönüşmesi için siyasi ve hukuki adımların mümkün olan en kısa süre içinde hayata geçirilmesini talep ediyoruz” diyerek sonlandırdı.

Almanya’da şüpheli mülteci intiharları: Kamplar yeterince güvenli mi?

Hogir Alay ve Gökhan Kumak, Almanya’da kaldıkları mülteci kamplarında ağaca asılı halde bulundular. Alay ve Kumak, son yıllarda Almanya’daki kamplarda intihar ettiği söylenen Kürt mültecilerden sadece ikisi. 2023 ve 2024 yılında gerçekleşen bu iki intihar olayı mültecilerin kaldıkları kampların ne kadar güvenli olduğu sorusunu akla getiriyor. Aileler adalet bekliyor.

Almanya’da bir mülteci kampı, Foto: planet-wissen.de

Hogir Alay ve Gökhan Kumak son yıllarda Almanya’da mülteci kamplarında hayatını kaybeden iki Kürt mültecilerden sadece iki tanesi. Hogir, Mardin’den 2022 yılında, Gökhan ise Şırnak’tan 2023 yılında Almanya’ya gitti ve iltica etti. Siyasi baskılardan ya da daha iyi bir yaşam kurmak amacıyla çıktıkları bu yolda, uzun bir süre kaçak bir şekilde Almanya’ya ulaşmaya çalıştılar. Bu sürenin sonunda vardıkları kamplarda zorlu günler yaşadılar. Bir süre sonra da cesetleri, bulundukları mülteci kamplarının içindeki ağaçlara asılı olarak bulundu. Alay’ın cesedi, 24 gün sonra kaldığı kampın bahçesindeki ağaçlıklı alanda bulundu.

Alman yetkililer, hem Alay’ın hem de Kumak’ın intihar ettiğini açıkladı. Ancak ailelerine göre çocuklarının intihar etmesi için bir sebep yoktu. Aradan geçen zamana rağmen çocuklarının ölümlerinin sebepleri araştırılsın istiyorlar. Almanya’daki ilgili kurum ve kişilerin ihmalkarlıkları olduğunu iddia ediyorlar.

Almanya’da mülteciler neden intihar ediyor?

Basına ve kamuoyuna yansıyan verilere göre 2023’ten bu yana Almanya’da onlarca Kürt mülteci hayatına son verdi. 17 yaşındaki Kobanîli Mustafa Baki, Duhoklu Mehvan Muhammed Süleyman, Berlin’de bir psikiyatri kurumundaki 28 yaşındaki Fethullah Aslan ve Erfurt’taki Mustafa Polat bu listenin sadece birkaç ismi.

Mülteci danışma merkezi Pena-Ger’in verilerine göre, sadece 2024 yılında Sachsen eyaletinde 32 intihar girişimi yaşandı. Ancak Pena-Ger’e göre, etnik köken kaydı tutulmadığı ve birçok vaka ‘belgelenmediği’ için gerçek rakamlar bunun çok daha üzerinde.

1993–2018 arasında ise Almanya’daki mülteci kamplarında 288 intihar olayı belgelendi. Günümüzde yılda yaklaşık 30 intihar ve 400 girişiminin olduğu kaydediliyor.

Asma, yüksekten atlama veya aşırı doz almak

Mülteciler en çok kaldıkları kamplarda veya kampların çevresinde, iltica süreci devam ederken ya da sınır dışı edilme tehdidi altında intihar ediyor. En sık kendisini ağaca asmak, yüksekten atlamak veya aşırı doz almak şeklinde gerçekleşiyor.

Gökhan Kumak ve Hogir Alay’ın da kendilerini asarak intihar ettikleri açıklandı.

Hogir Alay’ın cesedi 24 gün sonra bulundu

Hogir Alay, 11 Ekim 2023’te hayatını kaybetti. Cesedi, 4 Kasım tarihinde kaldığı AfA-Kusel mülteci kampında kalan başka biri tarafından bulundu. Yani Alay’ın cesedi 24 gün sonra ortaya çıktı. Soruşturma dosyasında belirtildiği kadarıyla, cesedin bulunduğu yer kampın içindeki spor salonunun hemen arkasındaki ağaçlıklı alan.

Alay, 11 Ekim tarihinde babasını birkaç kez olmak üzere, abisini ve abisinin eşini telefonla arıyor ama onlara ulaşamıyor. Aynı gün akşam üzeri saat 18.00 gibi gerçekleşen bu girişimden sonra, Hogir’ın telefonuna ailesi bir daha ulaşamıyor.

Şiyar Alay’ın mail aracılığıyla yetkililerle yazışmasını gösteren ekran kayıtları

Ailenin iddiasına göre çocuklarından haber alamadıkları sonraki günlerde, Avusturya’da mülteci olarak kalan diğer çocukları Şiyar Alay aracılığıyla, Hogir’ın kaldığı mülteci kampına bir mail yazdı. Şiyar Alay’a cevaben yazılan 25 Ekim tarihli resmi e-mailde, polisin Hogir ile hiçbir şekilde iletişim kuramadığı ve Sosyal Hizmetler (Sozialdienst) üzerinden yapılan denemelerin sonuçsuz kaldığı açıkça ifade edildi.

Alay’ın ölümü ile ilgili olarak hazırlanan dosyada, kampın güvenlik görevlilerinin aktardığına göre, Alay’ın son giriş-çıkış kaydı kimlik kartı taramasının 11 Ekim 2023 saat 16:27’te yapılmış. O saatte tesise girdiği belirtiliyor. 17 Ekim 2023 tarihinde devriyeler arasında konaklama tesisinde bulunamadığı için kayıp olarak bildirildiği ifade ediliyor.

Kaiserslautern Polis Teşkilatı’nın Resmi Soruşturma Evrakı

Alay’ın kardeşi Rêber Alay Niha+’a, “4 Kasım’da kamptan bize haber geldi. Gördük ve hayatını kaybetmiş dediler. Göğsünde AK-47 dövmesi olduğu için onun olduğunu anlamışlar. Onun göğsünde bir dövme vardı” dedi.

Soruşturma ve otopsi raporlarında cesedin uzun süre dışarıda kalmış olmasından dolayı tanınamaz hale geldiği, kimliğinin tespit edilemediği ve ancak göğsündeki dövme sayesinde kimlik tespitinin mümkün olduğu ifade ediliyor.

Hogir Alay’ın ölüm haberi, Türkiye’nin Mainz Başkonsolosluğuna resmi olarak 6 Kasım 2023 günü saat 11:52’de polis tarafından iletiliyor.

Hogir Alay, mülteci olarak Almanya’ya gitmeden önce

Rêber Alay bu duruma isyan ediyor:

“Ayakları yere değiyor. Fotoğrafları var. Ayrıca cesedi çok fazla hırpalanmış. Çürümüş. 24 gün asılı kalmış olmalı. Eğer kampta ve görünen bir yerde ise, bu çocuk 24 gün nasıl asılı kalmış olmalı? Binlerce insan kalıyor o kampta. Bu süre zarfında kamp yetkilileri bu çocuğun kayıp olduğunu sormamış. Öldüğü belli olduktan sonra polise haber vermişler.

Dikkat çekici bir şey var, ölenlerin hepsinin kendisini astığı söyleniyor. İntihar eden insanlar başka bir yöntem denemiyorlar mı? Bu bir soru işareti. Hepsinin de kalp yetmezliğinden öldüğü teşhisi konuyor. Hogir’ın da aynı şekilde öldüğü söylenmiş. Hogır’ın çok içki içtiği, kanında iki promil alkol olduğu yazılmış. Hogır kendisini asmadan önce aslında baygınlık geçiriyor, boğulmadan değil de kalp yetmezliğinden öldüğü iddia ediliyor.”

Hogir Alay, Almanya’daki mülteci kampındayken

Kaçak yollarla gitti

Hogir Alay, öldüğü tarihten bir buçuk yıl önce, yani 2022 yılında Mardin’den Almanya’ya kaçak yollarla gitti. Ailesinin anlatımına göre, Hogir Mardin’de iken Kobanî için yapılan eylemlere katıldı ve bundan dolayı soruşturmaya uğradı. Hem bu soruşturma hem de zorunlu askerliği ret ettiğinden dolayı yaşadığı sıkıntılar karşısında, eşi ile birlikte Almanya’ya gitmeye karar verdi.

Hogir ölümünden önce defalarca kötü yaşam koşulları, ayrımcılık ve güvenlik personeli ile sosyal hizmet görevlilerinin uyguladığı şiddet hakkında şikayette bulunduğu ancak bu şikayetlerin ilgili yerlere iletilmediği iddia ediliyor.

Hogir Alay’ın resmi ölüm tarihini gösteren soruşturma belgesi

Abisi Rêber Alay, kardeşinin kamp yetkilileriyle sorun yaşadığını doğruladı: “Hogir bir gün, herkesin ortasında, ‘burada öldürülürsem ya onlar beni öldürmüştür ya da ben güvenlikçiyi öldüreceğim’ diyor. Anlaşamıyorlar.”

Hogir Alay’ın ölümünden sonra adalet arayışını sürdürmek için kurulan Hogir Alay İnisiyatifi’nin konuyla ilgili hazırladığı raporda, Alay’ın kampta kaldığı süre boyunca sürekli oda değişikliklerinden ve üzerindeki psikolojik baskıdan şikayetçi olduğu belirtiliyor. Güvenlik personelinin kendisine yönelik sistematik taciz ve fiziksel saldırılarda bulunduğu iddia ediliyor.

Hogir Alay’ın telefonundan alınan son konum bilgisi

“Kurumun itibarını koruma” gerekçesiyle şikayetleri iletilmemiş

Alay’ın bu şikayetlerini yönetim birimine iletmek istediği, ancak kamptaki tercümanların “kurumun itibarını koruma” gerekçesiyle bu ifadeleri çevirmeyi reddettiği iddiası dosyada yer alıyor.

Soruşturma dosyasında Hogir Alay’ın geçmişine dair yer alan adli kayıtlar ve özel hayatındaki çalkantılar, yetkililer tarafından ‘intiharı tetikleyen psikolojik faktörler’ olarak dosyaya eklenmiş durumda. Ancak mülteci hakları savunucuları ve aileye göre, bireyin içinde bulunduğu kişisel krizler, kamp yönetiminin üzerindeki ‘yaşam hakkını koruma’ sorumluluğunu hafifletmiyor; aksine, risk altındaki bir bireye yönelik denetim ve koruma yükümlülüğünü daha da artırıyor.

Almanya’da dosya hızlıca kapatılıyor

Hogir Alay’ın Almanya’da otopsisi yaptığı, soruşturma dosyasına yansıyan bilgilere göre anlaşılıyor.

Otopsi, 9 Kasım 2023 tarihinde Homburg’daki Saarland Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yapılmış. Ailenin otopsisi yapılmadığı yönündeki iddialarına Kaiserslautern Başsavcısı, 2025 tarihli yazısında, bu iddianın gerçeği yansıtmadığını belirterek, kapsamlı otopsi ve toksikoloji raporlarının dosyada mevcut olduğunu vurguluyor.

Buna rağmen aile Türkiye’de de bir otopsinin yapılmasını talep ediyor:

“Türkiye geldikten sonra önce bir şey düşünmedik. Sonra biraz düşününce, topraktan çıkardık. Otopsisini yaptırdık. Otopsiye göre, ön dişlerinin düştüğü söyleniyor. Bir kemiği kırılmış, kalbi ve kimi organlarının bazıları bozulmuş, bazıları yok. Türkiye’deki Adli Tıp Kurumu üst kurulu kesin sonucu verecek deniyor. Bir buçuk yıl sonra, otopsiden sonra, Almanya kendi otopsisini buradaki savcıya gönderdi. Buradaki yetkililer ne diyor şimdi? Almanya ve kendi otopsimizi yan yana koyacağız. Bakalım ne çıkacak ortaya. En sonunda, onlar da Almanya’daki otopsi gibi yaptılar kendi otopsi raporlarını. Onlar da Hogir’ın kendisini astığını söylüyorlar artık” diyor Rêber Alay.

İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun Hogir Alay ile ilgili ön otopsi raporundan

Babası Abdülvahap Alay Kızıltepe Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla Almanya’daki kurumlar nezdinde suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, çocuklarının intihar etme ihtimalinin bulunmadığını ve cinayete kurban gitmiş olabileceğini iddia ediyor.

Bu başvuruya rağmen, Zweibrücken Başsavcılığı, Hogir’ın kendi canına kastettiğini belirterek, başkasının etkisinde kalarak intihar etmediğini, içsel sorunlarından dolayı intihar ettiğini iddia etti. Ayrıca başka birileri tarafından öldürülme ihtimaline dair bir bilgi ve bulgunun bulunmadığını kaydetti ve yürüttüğü soruşturmayı suç teşkil eden bir durum saptanmadığı gerekçesiyle kapattı.

Söz konusu soruşturma dosyasında, Alay’ın güvenlik personeliyle geçmişte yaşadığı sürtüşmelerin ölüm olayıyla doğrudan bir bağlantısının kurulamadığı belirtiliyor. Alman savcılığı, Hogir Alay’ın 4 Ağustos 2023 tarihli ifadesinde bizzat “güvenlik personeliyle barıştığını” beyan etmesini, kamp içi çatışmaların intihar kararıyla bir bağı olmadığına delil olarak gösteriyor.

Rêber Alay’ın verdiği bilgiye göre, kardeşinin bazı özel eşyaları ve telefonu henüz kendilerine teslim edilmedi.

Türkiye’de açılan soruşturma ise devam ediyor.

Kumak: Beni öldürecekler

Gökhan Kumak, Hogir Alay gibi Almanya’da yaşadığı kampta intihar etti.

Kumak, Ocak 2023’te kaçak yollarla Almanya’ya gitti. 34 yaşındaydı. Uzun yol şoförüydü. İran ve Irak’a yük götürüp getiriyordu. Ailesinin anlatımına göre, “bir mesleğim yok, gelecek göremiyorum, Almanya’ya gideyim de belki oturum alırım ve kendime iyi bir hayat kurarım” diyerek Almanya’ya gitmeye karar verdi.

İlk 8 ay mültecilerin kabul edildiği ilk kampta kalan Kumak, daha sonra heim denilen ve kalıcı olarak kalacağı bir kampa yollandı. 6 ay da burada kalan Kumak, bu süre zarfında ailesine sürekli telefon açarak, kendisinin öldürüleceğini iddia etti.

Ailesi bu durumdan dolayı çocuklarının psikolojisinin çok bozulduğunu belirtiyor. Abisi Eser Kumak niha+’a anlattı:

“Ölmeden önce babamı aradı. ‘Alman polisinin başıma bir bela getirmesinden korkuyorum. Beni öldürecekler, beni yakacaklar’ diyor. Heimde başına bir şey gelmiş, onu bilmiyorum. Kampta çok eziyet çekmiş. Alman polisinin Afganları ona musallat ettiğini söylemiş.”

Gökhan Kumak, hayatını kaybetmeden önce, babasını arıyor ve psikolojisini bozduklarını, çok cidd bir mesele olduğunu ve kendisini kurtarmalarını istiyor.

Gökhan 2 Nisan 2024 tarihinde hayatını kaybetti. Ancak ailesi 9 Nisan’da haberdar oldu:

“Bir gün haber alamadık. Bir arkadaşı vardı. Telefon açtım ona, kardeşime ulaşamadığımızı söyledim. Gökhan’ı görmüyor musun dedim. ‘Beni aramayın’ dedi, ‘Gökhan nerede bilmiyorum’ dedi. Yanında başka biri daha vardı. O dedi ki, ‘onlara de polisler geldi Gökhan’ı götürdü ve Gökhan öldü’ de diye sesi geldi bana. Diğer çocuk ‘Beni karıştırma, beni karıştırma, beni arama dedi’ ve o günden sonra beni engelledi. Afgan bir çocuktu. Ancak Türkiye’den bir numara kullanıyordu.”

Gökhan Kumak

Almanya’dan resmi makamların kendilerine ulaşmadığını belirtti Eser Kumak.

Gökhan Kumak’ın cenazesi de Hogir Alay’ın cenazesi gibi ormanda bir ağaca asılı olarak görüldü. 14 Nisan 2024’te de Türkiye’ye gönderildi. Yapılan otopside, kalp krizi geçirdiği yazıldı. Ancak aile bu tespite inanmıyor. Yaşadıkları ağır durumdan kaynaklı Türkiye’de de otopsi yapılmasını istemeyi düşünemediklerini belirtiyor Eser Kumak.

Aile, Gökhan Kumak ile ilgili Türkiye’de herhangi bir soruşturma açılmadı bilgisini verdi.

Almanya’dan birileri aileyi arıyor: AİHM’e gitmeyin

18 Nisan 2026 tarihinde kendisini Ute Classen diye tanıtan ve Bad Wildungen şehrinde sosyal hizmet yetkilisi olduğunu belirten birisi, Almanya’dan aileye WhatsApp üzerinden sesli mesajlar gönderdi. Söz konusu kişi, Almanca olarak gönderdiği ses kaydında Gökhan’ın psikolojik sıkıntılarının olduğunu, herkesin ona yardımcı olmaya çalıştığını ancak buna rağmen intihar ettiğini belirtiyor. Ses kaydında ayrıca, “Avrupa Mahkemesi’ne başvurmanızı tavsiye etmem, çünkü burada, Bad Wildungen’de bunu haklı çıkaracak hiçbir şey yaşanmadı” diyor.

Gökhan Kumak

Pena-Ger: Mültecilerin intihar girişimleri kayıt altına alınmıyor

Pena-Ger, Almanya genelinde mülteciler için çevrimiçi danışmanlık hizmeti veren kâr gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu. Gökhan Kumak ve Hogir Alay dosyaları ile ilgilenen kuruluş, her iki dosyanın da hukuki sürecini yeniden başlatmanın hazırlığını yapıyor.

Pena-Ger’e göre son yıllarda Almanya’da Kürt mülteciler arasında meydana gelen ve çoğunlukla intihar olarak değerlendirilen bir dizi ölüm vakası biliniyor. Ancak söz konusu kuruluşa göre, bu gruba özel kesin bir istatistiksel kayıt bulunmuyor ve bu veri eksikliğinin Almanya’da genel olarak mülteciler arasındaki intiharlar veya intihar girişimlerinin sistematik biçimde kayıt altına alınmadığına dair daha temel bir soruna işaret ettiğini savunuyor.

Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaletinde bulunan Kızıl Haç’ın bir parçası olarak görev yapan DRK Rheinland-Pfalz’a göre, bu vakaların büyük bir kısmı yapısal sorunların sonucu olarak tanınmadığı veya belgelenmediği için görünmez kalıyor. Bu görünmezlik, siyasi karar vericilerin mültecilerin yeterli psikososyal destek ihtiyacını yeterince ciddiye almamasına yol alıyor ve bu durum ciddi sonuçlar doğuruyor. Söz konusu kuruluş, buna rağmen, tekil vakalar ve medya ile sivil toplum raporları üzerinden yapısal örüntüler tespit ediliyor.

“Kürt mültecilerin sorunları görünmez kalıyor”

Pena-Ger başka bir hususa da dikkat çekiyor: Ne Almanya Federal İstatistik Dairesi ne de Federal Göç ve Mülteciler Dairesi etnik kökene göre ayrım yapmıyor. Bu nedenle özellikle Kürt mültecilerin yaşadığı özgül sorunlar istatistiksel olarak görünmez kalıyor. Özellikle toplu barınma merkezleri, sınır dışı gözaltı ve benzeri kısıtlayıcı koşullar psikolojik sağlığı olumsuz etkiliyor. İzolasyon, mahremiyet eksikliği ve sürekli sınır dışı edilme korkusu mevcut krizleri derinleştiriyor ve intihar düşüncelerini arttırıyor. Aynı zamanda mültecilerin psikolojik sorunları kamuoyunda sıklıkla güvenlik perspektifiyle çarpıtılıyor.

Pena-Ger yaşanan intihar vakaları ve girişimlerinin nedenlerinin yapısal olduğunu düşünüyor. Yetersiz psikolojik destek, şikayetlerin iletilmemesi, yetersiz koruma mekanizmaları ve personel yetersizliğinin yanı sıra ayrıca kabul sistemi içindeki yaşam koşullarının yeniden travmatizasyona yol açtığı belirtiliyor.

Uzun iltica süreçleri, toplu barınma, mahremiyet eksikliği ve sürekli belirsizlik mevcut travmaları derinleştiriyor. Sağlık hizmetlerine erişimdeki hukuki durumun da kritik bir faktör olduğu düşünülüyor. Asylbewerberleistungsgesetz’in (AsylbLG), özellikle psikoterapiye erişimi ciddi biçimde kısıtladığı belirtiliyor. İlk 36 ayda yalnızca akut hastalıklar tedavi ediliyor. Bu da birçok mültecinin gerekli tedaviye ulaşamamasına yol açıyor.

Pena-Ger’den Beybûn Şeker, kurum olarak aktif destek sunmaya çalıştıklarını belirtiyor: “Her gün intihar düşünceleri yaşayan ya da destek olmadan derin bir çaresizlik içinde yaşayan insanlarla karşılaşıyoruz. Almanya’da mültecilerin ruh sağlığı genellikle yalnızca sansasyonel olaylardan sonra kısa süreliğine gündeme geliyor. Milyonlarca mülteci genelleştirilerek tehdit olarak gösteriliyor, oysa çözüm bu değil.”

Almanya’da Kürt Mülteci İntiharları ve Şüpheli Ölümler
Mülteci BilgileriYer / ŞehirÖlüm Nedeni ve Şüpheler
Fethullah Aslan (28)25 Kasım 2024BerlinPsikiyatri kurumunda gözetim altındayken hayatını kaybetti; resmi kayıt: “İntihar”.
Abdulkerim Şaman (22)28 Haziran 2024KetschSınır dışı edilmeye direndiği için hapiste tutuldu; serbest kalınca yaşamına son verdi.
Ramadan M. Bîrhat (27)21 Mayıs 2024Heilbronn8 yıl oturum alamadı; ailesinin yanına dönme prosedürü aşamayınca hastanede intihar etti.
Mehmet Sait Polat25 Nisan 2024ErfurtDiyarbakır’dan gelen 7 çocuk babası; kamptaki 9. ayında yaşamına son verdi.
Gökhan Kumak (34)2 Nisan 2024Bad WildungenAsılı bulundu; otopsiye “kalp krizi” yazıldı. Öncesinde “Beni öldürecekler” demişti.
Faruk Örnek (21)8 Aralık 2023BalingenBalingen mülteci kampında maruz kaldığı baskılar nedeniyle yaşamına son verdi.
Hogir Alay (25)4 Kasım 2023Kusel24 gün sonra kampın içinde asılı bulundu. Şikayetleri tercümanlarca engellendi.
İslam İşçi31 Ağustos 2023HeidelbergKaybolduktan 3 gün sonra bir gölette ölü bulundu; intihar ettiği ileri sürüldü.
İrfan Koçer3 Temmuz 2023Nersingenİltica kuralları gereği çocuğuyla ayrı bir kampta kalınca psikolojik çöküşle intihar etti.
Mustafa Baki (17)26 Haziran 2023GiessenKobanîli genç mülteci, kaldığı Giessen kampında yaşamına son verdi.
Mehvan M. Süleyman (34)15 Temmuz 2022GiessenSınır dışı kararına karşı geri gönderilmemek amacıyla intihar etti.
İsmet Aslan (25)24 Eylül 2000DaunKampın yanındaki hurdalıkta asılı bulundu; cesedi 3 gün sonra fark edildi.
Ali Güzel (35)Ocak 2000SingenAğır mültecilik ve kamp koşullarına dayanamayarak intihar etti.
Şahin ÇobanŞubat 2000Böblingenİltica talebinin reddi ve sınır dışı kararına karşı kendini yakarak yaşamına son verdi.
Murat İşlek30 Ocak 2000AlmanyaCizreli mülteci; talebinin “samimi” bulunmaması ve sınır dışı baskısıyla intihar etti.
Sultan Doğan (21)18 Şubat 2000Woldsuhtİzolasyon ve ailesine verilen sınır dışı kararı sonrası yaşamına son verdi.
Fuat OrakŞubat 2000Nusaybin (TR)Sınır dışı edilip Türkiye’de işkence gördükten sonra evinde intihar etti.
Süleyman AksoyTemmuz 1999Ankara (TR)Sınır dışı edilip Türkiye’ye teslim edildikten sonra askerde şüpheli şekilde öldü.
Muhammed Ali28 Temmuz 1999RegensburgYabancılar Dairesi’nden ret alınca polisin tepkisi üzerine bir aracın önüne atladı.
Enver Bulut (45)29 Ocak 1996Braunschweig10 çocuk babası; sınır dışı edilirse işkence göreceği korkusuyla yaşamına son verdi.
* Bu liste, sadece kimlik bilgileri doğrulanabilen sivil toplum kuruluşlarının açıkladığı ve medyadaki haberlerden elde edilen verilerden elde edilen 20 vakayı içermektedir.

Güreh: Soykırım aynı zamanda bir tasfiyedir

Yazar Nişan Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti.

1915 Soykırımı’nda trene bindirilen Ermeni kafilesi

1915 Ermeni Soykırımı’nın ardından hayatta kalan insanların bir kısmı, Müslümanlaştırılarak hayatta kaldılar. Uzun yıllar soykırımın etkisinden kaynaklı olarak kimliklerini gizleyen bu insanların bir kısmı zaman içerisinde kimliklerinin arayışına girdiler. Asimilasyonun bir çeşidi olarak değerlendirilen bu durum için belli kriterlere göre seçilen Ermeniler zorla Müslümanlaştırıldı. Ayrıca özellikle on iki yaş ve altı çocuklar ya yetimhanelerde toplanıp ya da Müslüman evlere dağıtılarak Türk-İslam kültürüne göre yetiştirildi. Bu ikisinin haricinde kadınlar ve özellikle genç kızlar zorla Müslüman yapıldıktan sonra Müslüman erkeklerle evlendirildi.

Yazar Nişan Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti.

Yazar Güreh, 24 Nisan 1915 Soykırımının yıl dönümünde soykırımı, Müslümanlaştırılmış Ermenileri ve toplumsal hafızaya etkilerini Niha+’a değerlendirdi. Nişan Güreh 1915 soykırımının bir başlangıç değil, uzun bir tasfiye sürecinin doruk noktası olduğunu belirterek, Ermeni soykırım sürecinin literatürde 1915 ile sınırlandırılmasının yetersiz olduğunu etti ve süreci 1860’lara kadar dayandırdı:

“1894-1895 Sason ve Zeytun isyanları, 1909 Adana katliamları ve 24 Nisan 1915 gerçekliği var. Kamuoyunda sadece 256 aydın olarak bahsedilir ama gerçekte toplumda önde gelen 2 bin 400 kişi tutuklanıp katledildi.”

Güreh, 24 Nisan operasyonunu “iktidarın bir toplumu savunmasız bırakmak için önce örgütlü ve politik kesimini pasivize etme stratejisi” olarak tanımladı.

Osmanlı’nın “İslamlaştırma” siyasetinden İttihat ve Terakki dönemine

İslamlaştırma sürecinin köklerinin Abbasi halifeliğine kadar uzandığını belirten Güreh, tarihsel bir sürekliliğe işaret etti. Özellikle 1915 sürecinde Arap dünyasındaki bazı İslam alimlerinin takındığı tutumu hatırlatarak şunları söyledi:

“Soykırım başladığında, köklü bir ortak hafızaya sahip olan bazı Arap İslam alimleri devletin politikalarına karşı durarak, ‘Ermeniler bizim dostumuz ve komşumuzdur’ şeklinde fetvalar vermişlerdir. Bu vicdani duruş, Arap coğrafyasında katliamın yayılmasını engellemiştir.”

Nişan Güreh, Osmanlı Devleti’nin ekonomik temelinin gayrimüslim tebaaya dayandığını vurguladı. 1900’lü yılların başında Osmanlı Devleti’nin Ermenilerin İslamlaşmasını sınırlayan bir yasa çıkardığını aktaran Güreh, bunun sebebinin Ermenilerin Müslüman olmasının devleti vergi kaybına uğratması olduğunu belirtti. İttihat ve Terakki dönemiyle birlikte, pozitivist ve milliyetçi bir vatan anlayışı hakim olduğunu belirten Güreh, müslümanlaştırmanın kadınların ve çocukların zorla alıkonulması gibi ağır asimilasyon uygulamalarına dönüştüğünü anlattı.

Güreh, bu süreçte katliamlar ve zorunlu din değiştirmeler yoluyla Ermeni mülklerine el koyduğunu belirterek, özellikle kadınların yaşadığı travmalara değindi ve “zorla evlendirmelerin” aslında sistematik bir şiddet ve tecavüz pratiği olduğunu vurguladı.

1990’larda yaklaşık 50 bin Müslümanlaşmış Ermeni’nin, kimliğine dönmek istediğini ancak Ermeni toplumunun buna hazır olmadığını söyleyen yazar Güreh, yeni kuşaklarda bir uyanış başladığını ifade etti:

“Önceden bizde ‘makbul Ermeni, Hristiyan olandır’ anlayışı hakimdi. Oysa Y ve Z kuşaklarıyla bu ulus-kültür anlayışı çatırdıyor. Artık kalıcı evlilikler var, politik duruşlar var. Kendilerini bulmaya çalışan insanlar var. Artık kimliklerin hem kamusal alanda hem de Ermeni dünyası tarafından desteklenerek yaşayabileceği bir mekanizmaya ihtiyaç var.”

Soykırımdan kurtulan Ermeni çocuklar

“Tarih, farklı kültürlerin zenginlik olduğunu öğretmeli”

Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti. Elazığ’dan Amerika’ya uzanan parçalanmış aile hikayeleri üzerinden örnekler veren Güreh, şu ifadeleri kullandı:

“Elazığ’da bu konuda konuşmak gerçekten sıkıntılı. Bu konularla ilgili yayın yapan bir arkadaşın evi yıkıldı. Sabancı Üniversitesi’nde bir akademik çalışmaya müdahale olundu. İnsanlar geçmişlerini araştırdıklarında bazen akrabanı buluyorsun ve seni reddediyor mesela. İki kimlik arasında kalıyor bu insanlar.”

“Hafızamız bizi biz yapan kodları barındırıyor ancak hep geçmişe takılıyoruz ve geleceğe dair bir şey koyamıyoruz” diyen yazar, tarihin insanlara farklı kültürlerin bir zenginlik olduğunu öğretmesi gerektiğini belirtti.

“Katili değil, hayatı savunanı kahramanlaştırmalıyız”

Toplumsal yüzleşmenin nasıl mümkün olabileceğine dair ise Güreh, “kahraman” tanımının değişmesi gerektiğini ifade etti:

“Türkiye toplumunda soykırım denildiğinde insanlar bireysel bir savunma mekanizmasıyla ‘ben katil miyim?’ diye soruyor. Mesele bu değil. Mesele, sevdiklerini kaybetmiş birinin acısını anlamaktır. Bugün soykırım ve katliamlarda rol alanlar kahramanlaştırılıyor. Eğer biz ölümü ve şiddeti savunanları değil, o bedeli ödeyen, hayatı kurtaranları model alırsak, gerçek yüzleşme o zaman başlar.

Dünyada her yerde milliyetçi akıl var. Biraz inatçı olmak gerek. Başka ülkelerde, ‘yabancı cennetlerde’ yaşayabiliriz ama asıl olan kendi cennetini burada kurabilmektir. Hayatta kalma inadı. Ermeni toplumu dağlarda kurulmuş, hiç olmayan yerlerde çalışarak, üreterek kurulmuş. Hem kendimizi hem de bizim gibi düşünenleri yaşatmak için inatla burada kalmalı ve bu dayanışmayı birlikte örmeliyiz.”

1990’lı yılların düşünsel dünyasındaki tartışma iklimine dikkat çeken Güreh, bu dönemde birçok konunun özgürce konuşulabildiğini ancak bunun ağır bedellerle sonuçlandığını ifade etti.

“Soykırım hala devam ediyor”

Soykırım kavramını sadece tarihsel bir olay değil, sürekliliği olan bir olgu olarak tanımlayan Nişan Güreh, şu ifadeleri kullandı:

“Soykırım bitmiş bir mesele değil, farklı biçimlerde devam eden bir süreç. Ankara’nın göbeğinde Êzidi kadınlar pazarlanıyor. Bugün Gazze’de soykırımlar devam ediyor. Ruanda soykırımı dünyanın gözü önünde oldu. Bizim gibi insanların buna karşı tepki geliştirmesi gerekiyor.”

“Genç kuşaklara tartışma alanları açmalıyız”

Genç kuşağa umutla baktığını ifade eden Güreh, gençlerle kurulacak iletişimin yönteminin önemine dikkat çekti:

“Z ve Alfa kuşakları bizden daha zeki ve kültürel olarak farklı bir algıya sahipler. Onları sanıldığından daha ‘anarşist’ ve özgürlükçü buluyorum. Ancak onlara ‘her şeyi ben bilirim’ diyen despotik bir liderlik anlayışıyla değil, fikirlerine değer veren, tartışma alanları açan ve doğru bilgiyi aktaran bir yöntemle yaklaşmalıyız.”

Geçmişte Hrant Dink Vakfı gibi kurumların sağladığı “seyahat fonları” ve kültürel değişim programlarının toplumlar arasındaki diyaloga etkisini hatırlatan Güreh, gençliğin dünyayı tanıması ve örgütlenmesi için yeni imkanlar yaratılması gerektiğini vurguladı.

Tarihsel süreçte bölgedeki halkların iç içe geçtiğini ve birbirlerinin dillerini bilerek barış içinde yaşadığını hatırlatan yazar Güreh, günümüzdeki kısıtlamaları eleştirdi. Dünyaca ünlü caz sanatçısı Tigran Hamasyan’ın Kars’ta konser vermeye çalışırken yaşadığı zorlukları ve engellemeleri örnek göstererek demokratik kesimlerin bu baskılara karşı daha güçlü bir duruş sergilemesi gerektiğini ifade etti.

Güreh, farklı kültürlerin sadece Diyarbakır gibi belirli merkezlerde değil, her yerde özgürce yaşandığı bir zemin oluşturulması gerektiğini söyleyerek sözlerini sonlandırdı.

Asadur’un hikayesi

Nor Zartonk İnisiyatifi, 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümü dolayısıyla 19 Nisan Pazar günü Şişli’deki Nostalji Kitap & Kahve’de “Müslümanlaştırılmış Ermeniler” konusunu işleyen bir etkinlik düzenledi. Etkinlikte yönetmenliğini Mehmet Emin Yıldız’ın üstlendiği, hayatının büyük bölümünü Müslüman kimliğiyle geçirdikten sonra ileri yaşlarda Ermeni kimliğiyle yeniden bağ kurmaya çalışan Malatyalı Asadur‘un (Hüsamettin Kurultay) hikâyesini anlatan “Asadur: Kayıp Kimliğin İzinde” belgeseli izleyiciyle buluştu.

Kimliğe geç kalmış bir dönüş

Belgesel’de hayatının büyük bölümünü Müslüman kimliğiyle geçirdikten sonra ileri yaşlarda Ermeni kimliğiyle yeniden bağ kurmaya çalışan Malatyalı Asadur’un hikayesini anlatıyor. Ancak bu hikaye yalnızca bireysel bir arayış değil, aynı zamanda yıllar süren baskı, sessizlik ve asimilasyon politikalarının izlerini taşıyan kolektif bir hafızaya da işaret ediyor.

Belgesel, onlarca yıl süren baskı ve sessizliğin ardından kimliğini açıkça yaşamaya başlayan Asadur’un hikayesi üzerinden 1915 sonrası hayatta kalmak için kökenlerini gizlemek zorunda kalan ailelerin deneyimlerine de ışık tutuyor. Bu yönüyle Asadur’un yolculuğu, bastırılmış bir hafızanın yeniden ortaya çıkışını simgeliyor.

Belgesel boyunca dikkat çeken bir diğer şey ise Asadur’un kimliğiyle kurduğu ilişkinin özellikle dil üzerinden yeniden inşa edilmesi. Asadur’un Ermenice öğrenmeye başlaması, gündelik hayatında kelimeleri yeniden sahiplenmesi, kimliğin yalnızca doğuştan gelen bir aidiyet değil, zamanla yeniden kurulmak zorunda kalınan bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.

68 kuşağından kimlik sahiplenmeye

Belgesel, Türk ve Müslüman olarak büyüyen Asadur’un, 1960’lı yılların öğrenci hareketleriyle politikleşmesini ve 60 yaşından sonra etnik kimliğini keşfetme yolculuğunu kendi ağzından aktarıyor. Asadur’un 68 kuşağı içindeki tanıklıkları, dönemin politik figürlerinden İbrahim Kaypakkaya ile kendi köyünde geçen hikâyesi ve Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) kadar uzanan politik yaşamı; belgeseli sadece bir kimlik arayışı değil aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tarihine tutulan bir ayna haline getiriyor.

Gösterimin ardından düzenlenen panelde Alexis Kalk ve Öndercan Muti, Nişan Güreh’in moderatörlüğünde Müslümanlaştırılmış Ermeni kimliğinin tarihsel ve toplumsal boyutlarını tartıştı. Nişan Güreh, “Asadur, yurtlarını terk etmemek adına Müslümanlaşmak zorunda kalan binlerce aileden birinin üyesiydi” dedi. Belgeselde Asadur’un çocukluğunda Ermeni mezarlarını ve kiliseyi taşladığını anlattığı sahneler, salonda derin bir sessizlik yarattı. Kendi köklerini bilmeden gerçekleştirdiği bu eylemin ileride büyük bir travmaya ve kişilik dönüşümüne yol açması, asimilasyonun insan ruhundaki yıkıcı etkisini gözler önüne seriyordu.

Kimliğin inşasında dil

Panelde söz alan Alexis Kalk, Asadur ile yollarının bir Ermenice kursunda kesiştiğini belirterek belgeselin yapım sürecine dair bilgiler paylaştı. Kalk, Asadur’un kimliğiyle kurduğu ilişkinin dil üzerinden şekillendiğini vurguladı:

“Asadur, Ermenice ile olan bağını gündelik hayatının içine yerleştiriyordu. Kavanozların üzerine baharatların, ağaçların üzerine isimlerini Ermenice, Kürtçe ve Türkçe yazıp asması, kimliğini dil üzerinden geri kazanma çabasının somut bir örneğiydi.

Kalk, Asadur ile ikinci kez Kamp Armen direnişi sırasında karşılaştıklarını belirterek, 70 yaşında bir Ermeni yetiminin yıkılmak istenen bir yetimhanede adalet nöbeti tutmasının sembolik önemine değindi. Bu durumun, soykırımın etkilerinin mekânsal ve toplumsal olarak günümüzde de devam ettiğinin bir göstergesi olduğunu ifade etti. Kalk’ın aktardığı Asudur’un “Soykırım hâlâ sürüyor” ifadesi, mekânsal hafızanın yok edilmesinin de bu sürekliliğin bir parçası olduğunu belirtiyordu.

Toplu şiddet ve arşivsizlik

Araştırmacı Öndercan Muti ise 1915 sürecini yalnızca “devlet şiddeti” olarak tanımlamanın yetersiz kalacağını, bunun aynı zamanda toplumsal katılımla gerçekleşen bir “toplu şiddet” olduğunu ifade etti. Müslümanlaştırılmanın birçok kişi için bir tercih değil, bir hayatta kalma stratejisi olduğunu belirten Muti, Hemşinli Ermeniler gibi farklı deneyimlerin de bu kimlik çeşitliliğinin parçası olduğunu vurguladı. Muti Asadur’un hikâyesindeki en dikkat çekici unsurun”arşivsizlik” olduğunu söyledi:

“Kurumsal ve yazınsal bir literatürün olmaması, bireyin kendi kültürel mirasına sahip çıkmasını zorlaştırıyor. Asadur, yetişkin bir birey olarak bu kimliği tek başına ve el yordamıyla inşa etmek zorunda kaldı. 1915’te sadece insanlar değil, bir halkın geleceğe dair arşivi ve hafızası da yok edildi.

Panelin ardından Ermeni yazar Nişan Güreh, Anadolu’daki Ermeni toplumunun yaşadığı tarihsel süreci ve “Müslümanlaştırılmış Ermenileri” değerlendirdi.

Etkinlikte ayrıca soykırımın 111. yılında, nefret cinayetiyle hayatını kaybeden Sevag Balıkçı ve Garbis Balıkçı da anıldı.

İnsan haklarının durumu: Küreselde sistemsel adaletsizliğe karşı direniş

Uluslararası Af Örgütü’nün raporu; ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve İsrail gibi ülkeler başta olmak üzere ülkelerin yaptığı hukuksuzluğu, ayrımcılığı ve hak ihlallerini ortaya koyarken bunlara direniş gösteren halklar tarafından yeni bir insanlık tarihi yazıldığını söylüyor.

Uluslararası Af Örgütü 2025 yılındaki sınırlı gelişme alanlarıyla birlikte hükümetler ve diğer aktörler tarafından işlenen yaygın ihlalleri, hesap verebilirlik eksikliklerini ve sistemsel adaletsizlikleri Nisan 2026’da rapor olarak yayımladı.

144 ülkenin değerlendirildiği, 406 sayfalık Dünyada İnsan Haklarının Durumu 2025/26 raporunda, özellikle ABD, İsrail ve Rusya’nın etkisiyle 2025 yılında uluslararası hukukun önemli boyutta sarsıldığını vurguladı. İsrail’in ateşkese rağmen hukuk dışı yerleşimler ve yardım engellemeleriyle soykırıma devam ettiğine; Lübnan, İran gibi ülkelerde de saldırılarını genişlettiğine dikkat çekildi.

Dünya, kurumsal cezasızlığın ve devlet şiddetinin en karanlık dönemlerinden birini yaşarken, direnişin de aynı oranda yayıldığını aktaran rapordaki göre; birçok Avrupa ülkesindeki liman işçileri, İsrail’e giden silah sevkiyatlarını durdurmak için gövdelerini siper ederek küresel bir dayanışma ağı kurarken Endonezya’dan Peru’ya kadar uzanan gençlik hareketleri, 2025 yılında sistemsel adaletsizliği hedef alarak sokakları “dönüşümün mekanı” haline getirdi.

“İnsan hakları tarihini yazmamızın zamanı geldi”

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnés Callamard, raporun başında şunları kaydetti:

Bu dönemin temel farkı şu: En güçlü aktörler kontrol, cezasızlık ve kâr amacıyla doğrudan insan haklarının ve uluslararası kural esaslı düzenin temellerine saldırıyor. Orta Doğu’da giderek şiddetlenen çatışmalar, bu kural tanımazlığın sonucu. ABD-İsrail’in BM Şartı’na aykırı olarak başlattığı, İran’ın gelişigüzel misillemelerini tetikleyen saldırılarının ardından çatışmalar hızla sivillere ve sivil altyapıya yönelik açık bir savaşa dönüştü ve bölgede zaten derin acılar çeken insanların ızdırabını artırdı. Çatışmalar artık dünyanın dört yanındaki ülkeleri de sararak her yerde halkları etkiliyor ve milyonlarca insanın geçim kaynaklarını tehdit ediyor.

Direnişin aynı zamanda nelerin dönüştürülmesi gerektiğini de netleştirmek olduğunu belirten Callamard, son 80 yılda inşa edilmiş her şeyi yok etmekle tehdit edilen halklar olarak değişim cesareti gösterilmesi gerektiğini söylüyor:

“Yalnızca bir zamanlar yaşadığımız dünyanın bakış açısıyla insan haklarını savunmakla kalmamalı, eşiğinde olduğumuz dünya için de dönüşen ve dönüştürücü bir insan hakları vizyonu tahayyül etmeliyiz. Buradan başlayarak, birlikte tüm yaratıcılığımızla, kararlılığımızla ve direncimizle o dönüşümü gerçekleştirmeliyiz. Tarih salt başımıza gelen bir şey değildir. Bizim de yazdığımız bir şeydir. İnsanlık adına, insan haklarının tarihini yazmamızın zamanı geldi.”

Rapora göre, Türkiye ile birlikte Angola, Kamerun, Ekvador, Endonezya, Kenya, Madagaskar, Pakistan, Peru gibi ülkelerde hukuka aykırı güç kullanımından kaynaklanan protestocu ölümleri belgelendi. Afganistan, Belarus, Burkina Faso, Çin, Küba, Mali, Myanmar, Nikaragua, Kuzey Kore, Pakistan, Rusya, Uganda ve Venezuela gibi bazı ülkelerde ise korku yaymak için insan hakları savunucularını, aktivistleri, gazetecileri ve diğerlerini zorla kaybettiği aktarıldı. İran ve Suudi Arabistan dahil diğer birçok ülke ölüm cezasına başvurdu.

Türkiye’de temelsiz soruşturmalar ve mahkumiyetler arttı

Rapor, Türkiye’deki kolluk görevlileri tarafından protestoculara yönelik işkence ve hak ihlalleri iddiaları ile cezasızlık uygulamalarını gündeme getirdi. Ayrıca rapor, insan hakları savunucularına yönelik temelsiz soruşturmaların ve mahkumiyetlerin arttığına dikkat çekti. Yürütmenin yargıya müdahalesi daha da derinleştiğini belirten raporda Türkiye ile ilgili öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Türkiye’de ayrımcılığın devam ettiğini belirten rapor, Türkiye’nin LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ haklarını savunanları kriminalize eden yasa tekliflerini gündeme getirdiğini ve Macaristan gibi Türkiye’nin de Onur Yürüyüşleri’ni yasakladığını aktardı. Düzenlenen Trans Onur ve Onur Yürüyüşleri’nde kolluk kuvvetlerince hukuka aykırı güç kullanıldığı kayda geçirildi. Türkiye’nin LGBTİ+ derneklerine yönelik yasakları da kayda geçti.
  • Türkiye’de İBB Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından yüzlerce barışçıl protestocunun gözaltına alınması kayda geçildi. CHP’ye yönelik yapılan operasyonlar ile birlikte İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan 19-26 Mart 2025 protestolarında hukuka aykırı güç kullanıldığı belirtildi.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına ve Avrupa Konseyi’nin 2022 yılında Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlatmasına rağmen Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi isimlerin hapishanelerden serbest bırakılmadığını kayda geçti.
  • Van Büyükşehir Belediyesi’nin seçilmiş başkanı Abdullah Zeydan’ın yargılandığı davada hapis cezası alması üzerine yapılan protestolarda kolluk kuvvetleri ve yargı tarafından hukuka aykırı güç kullanıldığı tespiti yapıldı.
  • Raporda, 1 Mayıs protestolarındaki hak ihlallerine ve ev baskınlarına dikkat çekildi.
  • 2025 yılında erkeklerin 294 kadın cinayeti işlediği, 297 kadının ise şüpheli koşullarda ölü bulunduğu belirtildi.

Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da artan şiddet ve ayrımcılık

Raporda Ortadoğu başta olmak üzere farklı aktörler tarafından uygulanan saldırıların arttığına dikkat çekildi. Öne çıkan tespitler ise şu şekilde:

  • İsrail’in Gazze’de 2025 yılında da devam eden saldırılarında yaklaşık 27 bin Filistinli öldürüldü (kurbanların %60’ı kadın ve çocuk). Konutların ve sivil altyapının sistematik imhasıyla yaşam koşulları yok edildi. Gazze’de 18 yıllık abluka sıkılaştırıldı; yarım milyon insan kıtlıkla karşı karşıya bırakıldı, tıbbi tahliyeler yasaklandı.
  • İsrail; Lübnan, İran, Katar, Suriye ve Yemen’e de askeri saldırılar düzenledi. İran’da sivil yerlerin (Evin Cezaevi gibi) hedef alınması savaş suçu kapsamında değerlendirildi. Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesiyle yeni bir dönem başlasa da mezhep temelli katliamlar sürdü. Yemen’de ise ABD‘nin yardımları kesmesiyle insani kriz derinleşti. Libya’da milis gruplar arasındaki çatışmalar sivil ölümlerine yol açtı.
  • Mısır, Tunus, Suudi Arabistan ve Irak gibi ülkelerde bağımsız olmayan yargı sistemleri aracılığıyla siyasi güdümlü hapis cezaları verildi. İran, Cezayir ve Tunus’ta barışçıl protestolar şiddet ve keyfi gözaltılarla bastırıldı.
  • Tunus ve Cezayir’de Siyah mültecilere yönelik ırkçı saldırılar ve toplu sınırdışı uygulamaları arttı. Libya, mülteciler için işkence ve keyfi gözaltı merkezi olmayı sürdürdü. Irak ve İran gibi ülkelerde yasalar, kadınları ikinci sınıf vatandaş konumunda tutan ayrımcı maddeleri korumaya devam etti.
  • LGBTİ+’lar cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri sebebiyle gözaltına alınmaya, hapis ve ölüm cezalarıyla yargılanmaya devam etti.

Devletlerin çoğu ABD, Rusya, İsrail ve Çin’in saldırgan eylemlerini engellemede isteksizdi

  • 2026 başında ABD ve İsrail’in Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nı ihlal ederek İran’a karşı hukuksuz güç kullanımı, İran’ın İsrail’e ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine karşı misilleme saldırılarını tetikledi. İsrail, Lübnan’daki saldırılarını artırdı. ABD’nin İran’da bir okula yönelik hukuksuz saldırısında 100’den fazla çocuğun öldürülmesinden tüm tarafların enerji altyapısını hedef alan yıkıcı saldırılarına kadar, çatışmalar milyonlarca sivilin hayatını tehlikeye attı ve enerji, sağlık, gıda ve suya erişimini olumsuz etkiledi.
  • ABD, İsrail ve Rusya, uluslararası hesap verebilirlik mekanizmalarını, özellikle de Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) daha da zayıflattı. Trump yönetimi, UCM çalışanlarına, mahkemeyle işbirliği yapan kuruluşlara ve İşgal Altındaki Filistin Toprağı’na İlişkin BM Özel Raportörü’ne yaptırım uygularken, Rusya mahkemeleri UCM yetkilileri hakkında yakalama kararları çıkardı.
  • Devletlerin çoğu; ABD, Rusya, İsrail veya Çin’in gerçekleştirdiği saldırgan eylemlere karşı engelleme mekanizmalarını etkinleştirmekte isteksiz davrandılar veya engellemediler.
  • Eylül’de ABD ordusu, Latin Amerika, Karayip Denizi ve Pasifik Okyanusu’nda açıkça yargısız infazlar gerçekleştirirken Rusya, Ukrayna’ya yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı.
  • Birleşik Krallık’ta, hükümetin İsrail ordusunun operasyonlarındaki rolüne karşı çıkan bir doğrudan eylem ağı olan Palestine Action’ı muğlak terörle mücadele yasaları uyarınca yasaklı örgüt ilan etti. Birleşik Krallık genelinde 2 binden fazla kişi, yasaklama kararını barışçıl biçimde protesto ettikleri için gözaltına alındı.

Hak ihlalleri, ayrımcılık ve ağır işkenceler dünya genelinde arttı

  • Afganistan, Çin, Mısır, Hindistan, İran, Kenya, Birleşik Krallık, ABD ve Venezuela hükümetleri 2025 yılında protestoları şiddetle bastırdı, terörle mücadele ve güvenlik yasaları üzerinden muhalefeti kriminalize etti, zorla kaybetmeler ve infazlar gerçekleştirdi. Afganistan ve Myanmar’da tutuklulara elektrik şoku ve cinsel istismar gibi ağır işkenceler uygulandığı kayda geçti.
  • Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Myanmar’daki birçok silahlı grup sivilleri hukuk dışı bir biçimde öldürdü.
  • Brezilya Rio de Janeiro’da sivil ve askeri polislerin düzenlediği yoksul mahallelerde uyuşturucuyla mücadele operasyonunda çoğu Siyah ve yoksulluk içinde yaşayan 120’den fazla kişi öldürüldü, çok sayıda yargısız infaz bildirildi.
  • Afganistan’da Taliban, kadınların okula gitmesini, çalışmasını ve serbestçe seyahat etmesini yasaklayarak saldırgan politikalarını tırmandırdı.
  • İran’da yetkililer, muhtemelen onlarca yıldır gerçekleştirilen en ölümcül baskı kapsamında Ocak 2026’da protestocuları katletti.
  • 2025’te Gen Z protestoları Endonezya, Kenya, Madagaskar, Fas, Nepal ve Peru gibi onlarca ülkeye yayıldı. 2026 boyunca protestocular, ABD’nin göçmenlere yönelik şiddetli ve militarist baskınlarına karşı Los Angeles’tan Minneapolis’e sokak sokak örgütlendi.
  • Avrupa ve Orta Asya‘da Romanlara, LGBTİ+’lara ve Müslüman veya Yahudi olduğu varsayılan kişilere yönelik fiziksel ve sözlü saldırı bildirimlerinde ciddi bir artış yaşandı.
  • Pakistan’daki seller milyonları yerinden ederken Yeni Delhi dünyanın en kirli havasına sahip kenti oldu. Pasifik adaları ise yükselen deniz seviyesi nedeniyle varoluşsal tehdit altında. Birçok ülkede iklim aktivistlerine yönelik sürgünler ve hukuk dışı güç kullanımı arttı.

İsrail’e karşı küresel direniş artışta

  • Soykırıma ve İsrail’e silah akışına karşı küresel aktivizm genişledi; Fransa, Yunanistan, İtalya, Fas, İspanya ve İsveç’te liman işçileri silah sevkiyatı rotalarını durdurmaya çalıştı. Aktivizm ve hukuki baskı, birçok devletin İsrail’e silah ihracatını kısıtlamasını veya yasaklamasını sağladı. Artan sayıda devlet İsrail’in soykırım işlediğini kabul etti. Bazı devletler İsrail’i uluslararası hukuk ihlallerinden sorumlu tutmayı amaçlayan Lahey Grubu’na katıldı, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) İsrail’e açtığı davaya katkı sundu.
  • BM İnsan Hakları Konseyi, Afganistan hakkında bağımsız bir soruşturma mekanizması ile Doğu Kongo Demokratik Cumhuriyeti hakkında veri toplama ve soruşturma komisyonu kurdu, İran hakkında veri toplama misyonunun görev süresini uzattı.
  • Raporda, 2026’da İspanya hükümetinin İsrail’e karşı ilkeli bir duruş sergilediği belirtildi.

Raporun tamamı için tıklayınız.

Son üç ayda 432 işçi iş cinayetine kurban gitti

İSİG Meclisi’nin Ocak, Şubat ve Mart’ta yayınladığı iş cinayeti raporlarına göre iş cinayetine kurban giden 432 işçi arasından en az 425’i sendikasızdı.

İş Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin aylık iş cinayeti raporlarına göre, 2026 başından bu yana en az 432 işçinin iş cinayetlerinde öldü. Mart ayında yayınlanan raporda, güncel verilere göre Ocak ayında 155, Şubat ayında 129, Mart ayında ise 148 iş cinayeti gözlemlendiği ifade edildi.

İSİG meclisi Mart ayı raporuna BİRTEK-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in serbest bırakılmasını isteyerek başladı.

Üç aylık verilerde öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Ocak, Şubat ve Mart aylarını kapsayan verilerde göre ölen işçilerin yaklaşık olarak yüzde 98.6 (432 işçiden en az 425’i) kadarı sendikasız.
  • İSİG’in verilerine göre, son üç ayda da en çok iş cinayetinin görüldüğü işkolunun inşaat, ikinci olarak da taşımacılık oldu. 2026 başından bu yana inşaat işkolunda en az 89 ölüm, taşımacılık işkolunda ise 67 ölüm olduğu aktarıldı.
  • İş cinayetlerine kurban giden 432 işçi arasından en az 25’i kadın, en az 25’inin ise göçmen olduğu aktarıldı. İş cinayetlerinde ölen 0-17 yaş çocuk sayısı ise 12.
  • Son üç ayda ölen işçilerin yaklaşık yarısının 30-49 yaş aralığında olduğu biliniyor.
  • Şubat ve Mart aylarında yaşanan iş cinayetlerinde en çok görülen ölüm sebebi trafik/servis kazası olurken Ocak ayında ise öne çıkan sebep ezilme oldu. Son üç ayda en çok görülen ölüm sebepleri sırasıyla trafik/servis kazası, yüksekten düşme, ezilme/göçük altında kalma ve kalp krizi veya beyin kanaması oldu.
  • Son üç ayda İstanbul’da gerçekleşen iş cinayetleri sayısı 52, Antalya’da gerçekleşenlerin sayısı ise 25. En çok iş cinayetlerinin gerçekleştiği şehirler İstanbul ve Antalya olarak öne çıktı.

2026’nın İlk 3 Ayında İş Cinayetleri

432
Toplam ölüm
%98.6
Sendikasız
89
İnşaat
67
Taşımacılık

Aylara göre iş cinayetleri

Ocak 155
Şubat 129
Mart 148

Öne çıkan veriler

425
En az sendikasız işçi ölümü
25
En az kadın işçi
25
En az göçmen işçi
12
0-17 yaş çocuk işçi

Yaş aralıklarına göre ölümler (3 ay toplamı)

6
0-14 yaş
6
15-17 yaş
74
18-29 yaş
195
30-49 yaş
104
50-64 yaş
19
65+ yaş

İşkolları

İnşaat 89
Taşımacılık 67

Şehirlere göre öne çıkan tablo

İstanbul 52
Antalya 25

Ölüm nedenleri

Trafik / servis kazası
Yüksekten düşme
Ezilme / göçük
Kalp krizi / beyin kanaması

İHD: Urfa ve Maraş’ta yaşananlar şiddet politikalarının bir sonucudur

14 ve 15 Nisan’da sırasıyla Urfa ve Maraş’taki okullarda gerçekleştirilen silahlı saldırılara ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) açıklama yaptı: “Yaşanan bu vahim olaylar birer sonuçtur.”

14 Nisan’da Urfa’nın Siverek ilçesindeki Siverek Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Lisesi’ne, okulun bir öğrencisi tarafından silahlı saldırı gerçekleştirildi. Saldırı sonucunda en az 16 kişi yaralandı. Bu olayın ardından 15 Nisan’da Maraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu’na bir öğrenci tarafından silahlı saldırı gerçekleştirildi. Maraş’taki saldırıda en az 9 ölünün ve 20 yaralı bulunduğu basına yansıdı.

Art arda gerçekleşen bu saldırıların ardından birçok eğitim sendikası 2 günlük greve gideceklerini duyurarak bütün kamuoyunu İl Milli Eğitim Müdürlükleri önündeki yaşam nöbetine çağırdı.

İnsan Hakları Derneği (İHD), meydana gelen saldırılara ilişkin bugün (16 Nisan’da) açıklama yayınladı. Açıklamada Urfa’da ve Maraş’ta art arda gerçekleşen saldırıların çocukların temel haklarının korunmasına ilişkin yapısal sorunları tekrar açığa çıkardığı vurgulandı.

İHD, konuya ilişkin şiddetin her yerde olağan bir duruma dönüştüğünü ve Türkiye’de son dönemlerde şiddetin bir kültür haline gelerek toplumsal yaşamı tehdit ettiğini belirtti. Açıklamada şiddetin meşrulaştırılmasının, politikacıların ve medyanın kullandığı şiddeti ve nefreti yücelten dilden kolay silaha erişebilmeye kadar birçok sebebi olduğu ifade edildi:

“Kimlik ve inanç temelli hedef gösterme, muhaliflere karşı kullanılan dil ve siyasi operasyonlar, LGBTİ’ler, göçmen ve mülteci karşıtı söylemler ile medya ve sosyal medya üzerinden üretilen şiddet ve nefret söylemleri, kurumsallaşmış cezasızlık politikalarıyla birlikte değerlendirildiğinde bu ve benzeri saldırılara zemin hazırlamaktadır. Yani yaşanan bu vahim olaylar birer sonuçtur.”

Şiddeti meşrulaştıran yargının seçici tavrı ve katmerleşmiş cezasızlık politikalarıdır

İHD; açıklamasında başta siyasi aktörler ve medya olmak üzere şiddet ve nefret dilini kullanan herkesi bu dili terk etmeye, yargı sistemini ise şiddet ve nefret söylemleri konusunda seçici olmaktan vazgeçmeye çağırdı. Şiddeti meşrulaştıran en önemli etken olarak yargının cezasızlık politikaları ve seçiciliği olduğu vurgulandı. Yargının bir yandan şiddet ve nefret söylemlerine tolerans göstermesinin diğer yandan ise muhalif, hak temelli ya da azınlıkları ve kırılgan grupları gözeten ifadeleri hedef alan hukuki baskı uygulamasının bir çifte standart olduğu belirtildi. Bu yaklaşımın nefret söylemleri şiddet eylemlerine dönüştürdüğü ve bazı gruplar için şiddeti meşrulaştırdığı ifade edildi.

Çatışmayı meşrulaştıran TV programlarının, dizilerin, filmlerin ve oyunların da şiddetin normalleşmesine katkı sunduğunu belirten açıklamada bu duruma ilişkin yazılı, görsel ve sosyal medyada şiddet ve nefret söylemlerine karşı etkili tedbirlerin alınması gerektiği aktarıldı. Siyasi aktörlerin ise şiddet ve nefret söylemlerini terk etmeleri gerektiği söylendi.

“Çocuklar başta olmak üzere yaşam hakkı, güvenlik hakkı ve nitelikli, güvenli eğitim ortamına erişim hakkı devletin mutlak yükümlülüğüdür. Bu yükümlülük yalnızca olay sonrası müdahaleyi değil; şiddeti önleyici, riskleri ortadan kaldırıcı ve çocukları her koşulda koruyucu politikaların hayata geçirilmesini gerektirir.

Taraf olunan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme uyarınca çocuklar her türlü şiddete karşı korunmalıdır. Buna rağmen eğitim alanlarının silahlı saldırılara açık hale gelmesi, koruma mekanizmalarının yetersizliğini ve ihmalin sonuçlarını ortaya koymaktadır.”

“Müfredat ayrımcı ve militarist söylemlerden arındırılmalıdır”

Bu olayın bireysel bir şiddet eylemi olmadığını ve rutinleşen şiddet ve nefret politikaların bir sonucu olduğunu belirten İHD, bu durumların önüne geçmek için taleplerini sıraladı:

1-) Olay tüm boyutlarıyla etkili ve bağımsız biçimde soruşturulmalı, sorumlular hakkında cezasızlığa izin verilmemelidir.

2-) Okullarda çocukların güvenliğini esas alan, hak temelli ve bütüncül koruma politikaları derhal oluşturulmalıdır.

3-) Çocuklara yönelik şiddeti önlemeye dönük erken uyarı ve izleme mekanizmaları kurulmalı, müfredat ayrımcı ve militarist söylemlerden arındırılmalıdır.

4-) Bu şiddet olayından etkilenen tüm çocuklara uzun süreli, erişilebilir ve ücretsiz psikososyal destek sağlanmalıdır.

İHD, bu tür olayların ardından getirilen yayın yasaklarının ve kamuoyunun doğru bilgiye erişimini engelleyen uygulamaların, şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe zarar vererek yaşananların görünmez kılınmasına yol açtığını ifade etti. Açıklamada, bu olaylarla etkin mücadelenin ancak gerçeklerin açıkça konuşulabildiği bir ortamda gerçekleşebileceği yer aldı.

İHD açıklamasında Urfa ve Maraş’ta meydana gelen olaylara benzer ihlallerin bir daha yaşanmaması için yetkilileri etkili önlemler almaya, sorumluluklarını yerine getirmeye ve çocukların yararını esas alan politikaları bir an önce hayata geçirmeye çağırdı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.