İSİG Temmuz ayı raporunu açıkladı: En az 214 işçi ölümü

İSİG Meclisi “2026 Temmuz Ayı İş Cinayetleri Raporu”nu yayımladı. Rapora göre 18’i göçmen işçi olan en az 214 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Hayatını kaybeden işçilerin yüzde 97’si sendikasız olduğu kaydedildi.

Fotoğraflar: İSİG

İşçi Sağlığı ve Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin yayımladığı “2026 Temmuz Ayı İş Cinayetleri Raporu” verilerine göre en az 214 işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu sene ocakta 155, şubatta 129, martta 150, nisanda 190, mayısda 213, haziranda 228 ve temmuzda 214 işçi hayatını kaybetmişti. Bu şekilde 2026’nın ilk 7 ay iş cinayeti sayısı 1279’a yükseldi.

Raporlanan ölümlerin yüzde 84’ünün işçi ve yüzde 16’sının kendi nam ve hesabına çalışan çiftçi, esnaf ve diğer emekçiler olduğunu belirtildi.

Ölümlerin iş kollarına göre dağılımı

Raporda 58 iş cinayetiyle en çok ölümün inşaat ve yol işkolunda meydana geldiği açıklandı. İnşaat kolundaki iş cinayetleri, TOKİ’nin başı çektiği dev Türk inşaat şirketlerinin yurtiçi ve yurtdışı projelerinde ve deprem bölgelerinde yoğunlaşıyor.

Bunu takip ederek toplam 45 işçi ve emekçinin yaşamını yitirdiği tarım/orman işkolu en çok ölümün raporlandığı diğer alan oldu. Kırım Kongo Kanamalı ateşi nedeniyle 3 tarım işçisinin yaşamını yitirdiği bildirildi. Tarım işçilerinin barınma, sıcakta çalışma ve hijyen kaynaklı su kanalları ve ırmaklarda ölümleri öne çıktığı belirtilen raporda bu alanda daha somut önlemlerin alınması gerektiği duyuruldu.

20 işçinin yaşamını yitirdiği taşımacılık kolunda ise lojistiğin büyümesiyle tır, kamyon şoförleri ve hizmetin genişlemesiyle otobüs, taksi şoförleri ve motor kuryelerinin yaşamını yitirdiği belirtildi.

NATO-Ukrayna’nın Karadeniz’deki sivil gemilere saldırması ve Rusya’nın karşılık vermesiyle büyük bir tehlikenin yaşandığı, Türk şirketlerine ait gemilerin vurulduğu belirtilen raporda çoğu göçmen olan deniz işçilerinin ölüm sayısının ise 18 olduğu belirtildi.

Toplamda sektör dağılımı ise 73 sanayi, 60 inşaat, 45 tarım ve 36 hizmet olarak raporlandı.

Rapora göre temmuz ayında en çok öne çıkan iş cinayeti nedenleri arasında sırasıyla trafik ve servis kazası, ezilme ve göçük ile yüksekten düşme yer aldı.

“Çocuk işçiliğine karşı mücadeleye”

Raporda dördü tarım, ikisi metal, ikisi inşaat, ikisi konaklama, biri taşımacılık ve işkolu belirlenemeyen bir çocuk olmak üzere 12 çocuk işçi hayatını kaybetti. İSİG Meclisinin önümüzdeki dönemde iki sacayağından birini “Çocuk İşçiliği ile Mücadele”nin oluşturacağı belirtilen raporda “Sanayide-tarımda-hizmette-inşaatta çocuk işçiliğine, paralı eğitime, mesleki eğitim adı altında kölece çalıştırılmaya, sanal bağımlılığa, uyuşturucuya, kumara, şiddete ve çetelere karşı mücadeleyi hep birlikte örelim!” çağrısı yapıldı.

Rapora göre 14 yaş ve altı 4 çocuk işçi, 15-17 yaş arası 8 çocuk/genç işçi, 18-29 yaş arası 53 işçi, 30-49 yaş arası 86 işçi, 50-64 yaş arası 41 işçi, 65 yaş ve üstü 15 işçi, ve yaşı bilinmeyen 7 işçi hayatını kaybetti.

En az 11 kadın işçi hayatını kaybetti

Raporda temmuz ayında 5’i tarım, 2’si konaklama, 1’i gıda, 1’i çimento, 1’i sağlık ve 1’i belediye olmak üzere en az 11 kadın işçinin hayatını kaybettiği belirtildi. İSİG, “Kadın iş cinayetleri, işçi sağlığı ve güvenliği mücadelesinde somut adımlar atmak zaruri” açıklamasını yaptı.

Göçmen işçi ölümleri: “Güçlü bir örgütlenme ihtiyacı”

Rapora göre, güvencesizlik kıskacında olam işçi sınıfının en kötü durumda çalışmaya zorlanan bileşenlerinden birisi göçmen işçiler. Temmuz ayında 6’sı Suriyeli, 4’ü Hindistanlı, 2’si Afganistanlı, 1’i İranlı ve 1’i Ukraynalı olmak üzere 14 göçmen işçinin hayatını kaybettiği raporlandı. Çoğunluğu Türk denizcilik şirketlerinde çalıştığı belirtilen işçiler için raporda “Şirketin, geminin ve bayrağın farklı ülkelere ait olduğu düşünülünce işçilerin can güvenliği, çalışma koşulları ve sosyal hakları açısından güçlü bir örgütlenme ihtiyacı ortaya çıkıyor” açıklamasıyla güvencesizliğe ve sömürüye karşı göçmen işçiler için örgütlenme ihtiyacı vurgusu yapıldı.

Ölen işçilerin yüzde 97’si sendikasız

Rapora göre temmuz ayında yaşamını yitiren 214 işçiden yalnızca 7 tanesinin sendika üyesi olduğuna ulaşıldı. Yüzde 97’lik bir kısmı oluşturan 207 işçinin ise sendikasız olduğu belirtildi. Sendikalı içişlerin işkolu dağılımı ise 3 belediye, 1 gıda, 1 enerji, 1 tersane ve 1 sağlık olarak raporlandı.

Raporda sendikaların durumu ve veriler açısından iki hususa değinildi. Sendikalarından herhangi bir açıklama olmadığı için metal, enerji, tarım ve belediye işkollarında ölen işçiler içinde başka sendikalı işçiler de olabileceği belirtildi. Kamu çalışanı ve memur sendikalarının durumunun vahimliğine de değinilen raporda “Özellikle sağlık, eğitim, büro ve belediye işkollarında ölen memurların (yüzde 70’i kağıt üzerinde sendikalı olsalar da) hangi sendikaya üye olduklarına dair bilgi almakta zorlanıyoruz. Zira bu sendikalar açısından hem İSİG gündemi çok geri planda hem de alana hakimiyet işçi sendikalarına göre daha zayıf” açıklaması yapıldı.

Raporda temmuz ayında Türkiye’de 55 şehirde ve yurtdışında kısa vadeli çalışmak için gidilen veya Türkiye menşeili şirketlerde çalışan 7 farklı ülkede iş cinayeti tespit edildi. Rapora göre 26 ölümle en çok iş cinayeti İstanbul’da yaşanırken Ukrayna’da 10 işçi yaşamını yitirdi. Antalya’da 9, Aydın, Denizli ve Muğla’da ise 7’şer ölüm kaydedildi.

Son bir aydaki işçi direnişlerine selam gönderildi

Raporda aynı zamanda “Son bir ayda mücadeleleri hala devam eden veya kazanımla sonuçlanan Bursagaz, İBB Ağaç A.Ş., Doruk Madencilik, Özel Sektör Öğretmenleri, Eti Gümüş, BBCA Storex, Panelsan, Of Çaysan, Vakıf Üniversitelerinde İşten Çıkarılan Akademisyenler, EPTA, Ursa Tersanesi, Bacım Sultan Öğrenci Yurdu, Global Tekstil, İnşaat İşçileri, EMO İstanbul Şubesi, GZH Lojistik, Büro Emekçileri, Platform Turizm AŞ, Hödlmayr Lojistik, Van BB İşçileri, Mersin Limanı, Hekimoğlu Döküm, Temel Conta, İÜ Çapa Efsane Kadro Yemekçilik, Beşiktaş Belediyesi, Özel İtalyan Lisesi, Yunus Emre Termik Santrali, Atakum Belediyesi, Nesko Maden, Emekli İşçiler, Körfez Global Tekstil, İstanbul 3. Havalimanı FUGO Yer Hizmetleri, AFP, Torbalı Belediyesi ve adını sayamadığımız onlarca işçi direnişini; Dilovası ve Gayrettepe Ailelerinin mücadelelerini selamlıyoruz…” mesajı verildi.

*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

33 yıllık cezasızlık: Digor Katliamı’nda adalet arayışı sürüyor

14 Ağustos 1993’te Kars’ın Digor ilçesinde koruculuk dayatması, köy baskınları, gözaltılar ve bölgedeki baskıları protesto etmek için yürüyen binlerce kişiye özel harekât polisleri ateş açtı. Altısı çocuk 17 kişi yaşamını yitirdi, resmi kayıtlara 63 yaralı geçti. Açılan davada sekiz özel harekât polisi beraat etti. Türkiye ise yıllar sonra AİHM önünde Digor’daki olay nedeniyle sorumluluk üstlendi.

Digor Katliamı’nın gerçekleştiği yerde 2025 yılında yapılan anma etkinliği, Foto: MA

14 Ağustos 1993 tarihinde Kars’ın Digor ilçesine bağlı köylerde yaşayanlar, yıllardır süren baskılara karşı ilçe merkezine doğru yürüyüşe geçti.

Ev baskınlarının, gözaltıların, koruculuk dayatmasının sona ermesini isteyen farklı köylerden toplanan insanlar Kocaköy çevresinde birleşti. Binlerce kişilir grup Digor’a yaklaşık iki kilometre kala durduruldu. Burada toplanan kalabalığa bir süre sonra özel harekât polisleri ateş açtı. Bunun sonucunda 17 kişi yaşamını yitirdi. Bunların altısı çocuktu.

Resmi kayıtlara göre 63 kişi de yaralandı. Ancak tanıklar ve dönemin bazı anlatımları yaralı sayısının bunun çok üzerinde olduğunu belirtiyor. Korku ve baskı nedeniyle birçok yaralının hastanelere başvurmadığı da tanıklıklarda yer alıyor.

Digor Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçti. Ancak Digor Katliamı’nda adalet arayışı hâlâ sonuçlanmış değil.

Digor Katliamı’nda yaşamını yitirenler

14 Ağustos 1993’te Digor’da düzenlenen yürüyüş sırasında yaşamını yitiren 17 kişinin isimleri:

17 Kişi
01 Gülcan Çağdavul (8)
02 Selvi Çağdavul (14)
03 Yeter Kerenciler (13)
04 Necla Geçener (14)
05 Zarife Boylu (15)
06 Erdal Buğan (17)
07 Zeynep Çağdavul (19)
08 Hacer Hacıoğlu (20)
09 Suna Çidemal (21)
10 Fatma Parlak (22)
11 Faruk Aydın (27)
12 Cemil Özvarış (39)
13 Gıyasettin Çalışçı (41)
14 Hasan Çağdavul (43)
15 Süleyman Taş (47)
16 Tütiye Talan (66)
17 Nurettin Orun (80)

İsim ve yaş bilgileri olayla ilgili haber ve dava dosyalarına yansıyan resmi kayıtlara göre düzenlenmiştir.

Üç yıl sonra dava açıldı

Katliamın ardından soruşturma başlatıldı. Dönemin SHP Kars Milletvekili Mahmut Alınak ve arkadaşları tarafından hazırlanan rapor Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’a sunuldu. Raporun Adalet Bakanlığı üzerinden Kars Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaşmasının ardından yargı süreci ilerledi.

Hazırlık soruşturması yaklaşık üç yıl sürdü. 1996 yılında Kars Emniyet Müdürlüğü’nde görevli sekiz özel harekât polisi hakkında “kasten öldürme” ve “kasten öldürmeye teşebbüs” suçlamalarıyla dava açıldı.

Sanık polisler, savunmalarında kalabalık içerisinden kendilerine ateş edildiğini ve roketatar kullanıldığını öne sürdü.

Ancak olay yeri incelemelerinde, özel harekât polislerinin kullandığı silahlara ait boş kovanların dışında bu iddiaları doğrulayacak bir roketatar ya da başka bir silaha ilişkin bulguya rastlanmadığı aktarıldı. Dönemin insan hakları raporlarında da dava dosyasındaki bu çelişkilere dikkat çekildi. Buna rağmen yıllarca süren yargılamanın sonunda sanık polisler beraat etti.

“Meşru müdafaa” gerekçesiyle beraat

40’tan fazla duruşmanın ardından Kars Ağır Ceza Mahkemesi, 24 Şubat 2006’da sekiz özel harekât polisi hakkında “meşru müdafaa” gerekçesiyle beraat kararı verdi.

Böylece 17 kişinin öldüğü, onlarca kişinin yaralandığı olayda sanık olarak yargılanan güvenlik görevlileri cezai sorumlulukla karşılaşmadan davadan çıktı.

Digor dosyasında ortaya çıkan tablo, yıllar sonra avukatlar tarafından da ağır biçimde eleştirildi. Davanın avukatlarından Kahraman Özçağın, yargılamanın uzun aralıklarla sürdüğünü, çok sayıda tanığın dinlenmesi yönündeki taleplerinin kabul edilmediğini ve iç hukukta sonuç alınmasının mümkün görünmediğini belirtiyor.

Özçağın’a göre dosyanın en önemli eksikliklerinden biri, olayın doğrudan tanıkları olan kişilerin mahkeme tarafından yeterince dinlenmemesiydi.

Türkiye, AİHM önünde sorumluluk üstlendi

Türkiye’de sanık polislerin beraat etmesinin ardından bazı aileler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.

Başvurularda özellikle yaşam hakkının ihlali, etkili soruşturma yürütülmemesi ve yargılamanın uzun sürmesi gündeme getirildi.

AİHM sürecinde Türkiye dostane çözüm yoluna gitti. 2007’de yayımlanan ve dönemin avukatlarından Tahir Elçi’nin açıklamalarına yer veren bianet haberine göre Türkiye, Digor’da yaşanan olayla ilgili sorumluluğunu kabul etti, yaşam hakkının korunması ve etkili soruşturma yürütülmesi konusunda taahhütte bulundu.

Türkiye’de sanık polisler beraat etti, Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sürecinde ise olayla bağlantılı olarak sorumluluk üstlendi.

Fakat AİHM süreci, katliamda ateş açan güvenlik görevlilerinin cezalandırılmasıyla sonuçlanmadı. Ailelere tazminat ödendi. Failler bakımından ise cezasızlık devam etti.

“O acıyla yıllarca yaşamak ölmekten daha acı”

Digor Katliamı’nın tanıkları için dava dosyası kapanmış olsa da 14 Ağustos 1993 kapanmadı. Kasım Çağdavul, yıllar önce verdiği bir söyleşide köylerdeki baskıyı ve koruculuk dayatmasını anlatırken, yürüyüşün bu baskılara karşı gerçekleştiğini söyledi.

Çağdavul’un anlatımına göre binlerce kişi Digor’a doğru yürürken tanklar yolun önünü kesti, özel harekât timleri mevzilendi ve kalabalığın üzerine ateş açıldı. Çağdavul, o gün ablasını ve akrabalarını kaybettiğini anlattı:

“Ölmemek, o acıyı yıllarca taşımaktan daha büyük bir acıdır.”

“Ortalık bir anda mahşer gününe döndü”

Katliamdan yaralı kurtulan Zahir Serbest de yıllar sonra yaşadıklarını anlattı. Serbest, yürüyüş sırasında bacağından vurulduğunu, ardından gözaltına alındığını ve 17 gün boyunca askeri bir birimde tutulduğunu söyledi. Serbest’in anlatımına göre katliam sırasında yaralıların bulunduğu alanda da silah sesleri devam etti.

33 yıl sonra aynı hafıza

13 Ağustos 2026’da yayımlanan bir tanıklıkta, katliam sırasında 15 yaşında olan Suna Karataş da o günü “kıyamet yeri” olarak hatırlıyor.

Karataş, yürüyüş sırasında insanların üzerine ateş açıldığını, insanların kaçıştığını ve yaralıların bulunduğu yerde yaşananları anlattı.

Karataş, köylere baskınların sürdüğünü, insanların gözaltına alındığını ve birçok kişinin yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kaldığını söylüyor.

Digor Katliamı yeniden açılacak mı?

Adalet Bakanı Akın Gürlek, 25 Nisan 2026’da Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın kurulduğunu ve 75 ilde 638 dosya ile 693 maktule ilişkin kapsamlı inceleme başlatıldığını açıkladı.

Bakanlık daha sonraki açıklamalarında bazı faili meçhul cinayet dosyalarının yeniden incelenmesi sonucunda cinayetlerin aydınlatıldığını duyurdu.

Ancak Digor Katliamı’nın bu inceleme kapsamına alınıp alınmadığı konusunda henüz kamuoyuna açık net bir bilgi bulunmuyor.

Dosyanın avukatı Kahraman Özçağın da bu nedenle Bakanlığa başvurarak Digor’un söz konusu listede olup olmadığını öğrenmek istediğini belirtiyor.

Özçağın’ın geçmiş yargı deneyimlerinden hareketle yaptığı değerlendirme ise temkinli:

“Özel tayinli yargıçlarla hakikat açığa çıkmaz”

Avukata göre gerçek bir yüzleşme için yalnızca mevcut yargı mekanizmalarının işletilmesi yeterli değil; devlet arşivlerinin açılması ve bağımsız bir Hakikat Komisyonu kurulması gerekiyor.

Kaynak: MA, bianet, münevverhaber

Lübnan Ortadoğu’da idamı kaldıran ilk ülke oldu

Lübnan Parlamentosu, idam cezasının ağırlaştırılmış müebbet hapis ve ağır çalışmayla değiştirilmesini kabul etti. Uluslararası Af Örgütü verilerine göre 2025 yılında dünya genelinde idam uygulamaları 1981 yılından bu yana en fazla artan yıl oldu.

Lübnan haritası, Google Maps

Lübnan Parlamentosu, idam cezasını kaldıran yasa teklifini kabul etti. Böylece Lübnan, idam cezasının yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis getiren ilk Arap ülkesi oldu.

Ülkenin 128 sandalyeli parlamentosunda milletvekillerinin çoğunluğu düzenlemeyi desteklerken, Hizbullah’ın parlamento grubu karşı oy kullandı. Adalet Bakanı Adel Nassar, kararı ülke açısından “tarihi bir adım” olarak nitelendirdi.

Yeni düzenlemeyle mevcut idam cezaları, ağır işlerde çalışmayı da içeren müebbet hapse çevrilecek. Ancak ağır çalışma cezasının nasıl uygulanacağına ilişkin ayrıntılar henüz netleşmedi.

2004’ten beri uygulanmıyor

Lübnan’da Ocak 2004’ten bu yana idam cezası infaz edilmiyordu. Buna karşın mahkemeler cinayet ve vatana ihanet gibi suçlar nedeniyle idam kararı vermeyi sürdürüyordu. Uluslararası Af Örgütünün verilerine göre 2024 yılı sonunda ülkede 78 kişi hakkında kesinleşmiş idam cezası bulunuyordu.

BİLGİ KUTUSU: Küresel Çapta İdam Cezası Gerçeği
Ölüm cezası olarak da adlandırılan idam cezası, bir suçun karşılığı olarak kişinin devlet onayıyla öldürülmesidir. Tarih boyunca dünyanın hemen hemen her yerinde uygulanmış olsa da, 2010’lu yıllar itibarıyla birçok ülke bu cezayı tamamen kaldırmış ya da uygulanmasını durdurmuştur.
2022 Yılı İnfaz Rekortmenleri: Küresel çapta en çok idam cezasının uygulandığı ilk beş ülke sırasıyla; Çin, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Amerika Birleşik Devletleri‘dir.
Dünya Genelindeki Durum (2024 İtibarıyla)
%27 53 Ülke İdam cezası hem kanunen hem de uygulamada aktif olarak yürürlüktedir.
%11 22 Ülke Kanunen yürürlükte ancak de facto (uygulamada) kaldırılmıştır. En az 10 yıldır infaz gerçekleştirilmemektedir.
%5 10 Ülke Savaş gibi bazı istisnai haller dışında tamamen kaldırılmıştır. (Örn: Gana, Zambiya)
%56 110 Ülke İdam cezası tamamen kaldırılmıştır. (Örn: Zimbabve, Kazakistan, Sierra Leone)
İdam Cezasının Yürürlükten Kaldırılma Kronolojisi
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ivme kazanan bu süreçte; 1990’larda 36, 2000’lerde 23, 2010’larda 11 ve 2020’lerde şu ana kadar 7 ülke idamı kaldırdı. (Tüm listeyi görmek için tabloyu kaydırınız)
YılÜlkeO Yılki SayıToplam Ülke
1863Venezuela11
1865San Marino12
1877Kosta Rika13
1903Panama14
1906Ekvador15
1907Uruguay16
1910Kolombiya17
1928İzlanda18
1949Almanya19
1956Honduras110
1962Monako111
1966Dominik Cumhuriyeti112
1968Avusturya113
1969Vatikan114
1972Finlandiya115
1973İsveç116
1976Portekiz117
1978Danimarka, Solomon Adaları, Tuvalu320
1979Kiribati, Lüksemburg, Nikaragua, Norveç424
1980Vanuatu125
1981Yeşil Burun Adaları, Fransa227
1982Hollanda128
1985Avustralya129
1986Marshall Adaları, Mikronezya Federal Devletleri231
1988Haiti132
1989Kamboçya, Lihtenştayn, Yeni Zelanda335
1990Andorra, Çekya, Slovakya, Macaristan, İrlanda, Mozambik, Namibya, Romanya, São Tomé ve Príncipe944
1991Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Slovenya347
1992Angola, Paraguay, İsviçre350
1993Gine-Bissau, Seyşeller252
1994İtalya, Palau254
1995Cibuti, Mauritius, Karadağ, Sırbistan, Güney Afrika, İspanya660
1996Belçika161
1997Nepal162
1998Ermenistan, Azerbaycan, Bulgaristan, Estonya, Litvanya, Polonya668
1999Kanada, Türkmenistan270
2000Fildişi Sahili, Malta, Ukrayna373
2002Kıbrıs Cumhuriyeti, Doğu Timor, Birleşik Krallık376
2004Bhutan, Yunanistan, Samoa, Senegal, Türkiye581
2005Meksika, Moldova283
2006Gürcistan, Filipinler285
2007Arnavutluk, Kırgızistan, Ruanda388
2008Özbekistan189
2009Arjantin, Bolivya, Burundi, Togo493
2010Gabon194
2012Letonya, Moğolistan296
2014Madagaskar197
2015Kongo Cumhuriyeti, Fiji, Surinam3100
2016Benin, Nauru2102
2017Gine1103
2019Bosna-Hersek1104
2020Çad1105
2021Kazakistan, Sierra Leone2107
2022Orta Afrika Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine2109
2024Zimbabve1110

‘Genel af’ gündemde

İnsan hakları örgütleri kararı memnuniyetle karşıladı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, düzenlemenin Lübnan’ın “zalim ve geri dönüşü olmayan bir cezadan kesin biçimde kopuşu” anlamına geldiğini bildirdi.

Lübnan Parlamentosu ayrıca bazı mahkûmların cezalarının azaltılmasını veya serbest bırakılmasını öngören genel af teklifini görüşüyor. Düzenlemeyle kapasitesinin üzerinde çalışan cezaevlerindeki yoğunluğun azaltılması hedefleniyor.

İdam uygulamaları yüzde 78 arttı

2025 Küresel İdam Cezaları Haritası

Uluslararası Af Örgütü Raporu: 1981’den bu yana kaydedilen en yüksek infaz rakamı.

2.707 Toplam İnfaz
%78 Yıllık Artış
17 Ülke Uyguladı
Dünya Haritası
Amerika Birleşik Devletleri İnfaz Sayısı: 47 Amerika kıtasında idam uygulayan tek ülke.
Avrupa ve Orta Asya İnfaz Sayısı: 0 2025 yılında hiç idam cezası verilmedi ve uygulanmadı.
Mısır (Afrika) İnfaz Sayısı: 23 Kıtada idam uygulayan 3 ülkeden biri.
Suudi Arabistan İnfaz Sayısı: 356 Bunların 240’ı uyuşturucu bağlantılı suçlardan.
İran İnfaz Sayısı: 2.159 İnfazlar bir önceki yıla göre iki kattan fazla arttı.
Çin Halk Cumhuriyeti İnfaz Sayısı: Devlet Sırrı Her yıl binlerce kişinin idam edildiği tahmin ediliyor.
Singapur İnfaz Sayısı: 17 Geçen yılki 9 olan infaz sayısında ciddi artış gözlendi.
* Detayları görmek için haritadaki noktaların üzerine dokunun.

Uluslararası Af Örgütü’nün Tespitleri

Topluma Gözdağı Aracı: 2025’teki dramatik infaz artışında (geçen yıla oranla %78); idam cezasını topluma bir korku ve gözdağı verme aracı olarak kullanan Çin, İran ve Suudi Arabistan gibi az sayıda ülke başrol oynadı.
Uygulayanlar Küresel Azınlıkta: Özellikle Ortadoğu’daki infaz artışına rağmen, küresel düzlemde idam cezası uygulayan ülkeler aslında bir “istisna” konumunda. Dünyadaki ülkelerin üçte ikisinden fazlası idam cezasını hukuken veya uygulamada kaldırmış durumda.
Acımasız İnfaz Yöntemleri: 2025 yılında gerçekleştirilen idamlarda; kafa kesme, asma, zehirli iğne (enjeksiyon), kurşuna dizme ve tartışmalı bir yöntem olan azot gazıyla boğma gibi metotlar kullanıldı.

Uyuşturucu Suçlarının İdamdaki Payı

Rapora göre dünya çapında yapılan infazların %46’sı uyuşturucu bağlantılı suçlarla ilgilidir. 2025’te bu kapsamda toplam 1.257 kişi idam edildi:

İran 998 İnfaz
Suudi Arabistan 240 İnfaz
Singapur 15 İnfaz
Kuveyt 2 İnfaz


JİTEM Davaları tekrar görülecek mi?

Kamuoyunda faili meçhul siyasi cinayetlerle ilgili davaların tekrar görülmesine dair beklenti oluştuğunu belirten avukat Erdal Kuzu, “Adalet Bakanlığı’nın açıklamalarında her ne kadar ‘faili meçhul dosya kalmayacak’ şeklinde ifadeler bulunsa da, bu söylemlerin zaman aşımına uğramamış dosyalar için geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Mevcut Kürt siyaseti ile devlet iktidarı arasındaki müzakerelerin sonucu olarak JİTEM dosyalarının ya da faili meçhul dosyaların tekrar açılacağına dair bir emare bulunmamaktadır.”

Dargeçit Jitem davası

Akın Gürlek’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Adalet Bakanı olarak atanmasından sonra, “faili meçhul cinayetler” yeniden gündeme geldi. Gürlek’in açıklamasına göre, 75 ildeki 638 dosya ve 693 cinayete ilişkin çalışma yürütülecek. Şimdiye kadar daha çok adli dosyalar için harekete geçen Bakanlık, geçtiğimiz günlerde önce gazeteci Uğur Mumcu’nun, ardından da gazeteci Musa Anter’in ailesiyle görüştü. Bu durum kamuoyunda “faili meçhul cinayetler” dosyasında sıranın siyasi dosyalara geleceği yönünde bir beklentiye neden oldu.

2008 yılında davalar açıldı

2008 yılında Ergenekon Davaları sürecinde Aydos kod adlı gizli tanığın beyanları üzerine konu yargıya taşınmış ve ilgili devlet görevlileri ve kişiler hakkında davalar açılmıştı. Kamuoyunda JİTEM davaları olarak bilinen davaların bazıları 2010 yılında JİTEM Ana Davası olarak birleştirilmişti. Kızıltepe JİTEM Davası ise ayrı görülmeye devam etmişti. Ancak bir önceki “ Çözüm Sürecinin” 2015’te sonlandırılması sonrasında değişen siyasi iklimle birlikte Kürtlere karşı işlenen bu cinayetlerle ilgili davalarda cezasızlık politikası işlemeye devam etti. Kızıltepe Jitem Davası zamanaşımı gerekçesiyle 2019 yılında düşürüldü ve tüm sanıklar beraat etti. JİTEM Ana Davası ise yine zamanaşımı gerekçesiyle 2025 yılında düşürüldü. JİTEM’le ilgili ayrı görülen birçok davanın akıbeti aynı oldu.

Kızıltepe JİTEM Davası’nın karar duruşması 2019 yılında Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmüştü. Bu duruşmada mahkeme heyeti, davanın zamanaşımından düştüğünü ve tüm sanıklar hakkında beraat kararı verdiğini açıklamıştı. Böylece müzakerelerin devam ettiği 2014 yılında açılan ve bir “yüzleşme davası” niteliğinde olan dava, beraat kararıyla birlikte bir cezasızlık ve aklama davası örneğine dönüşmüştü.

O dönem davanın avukatlarından Erdal Kuzu davaya ilişkin açıklamasında 12 insanın kuyularda bulunduğunu belirtip “Bu karar güç dengelerindeki değişikliklerle ilgili. Yeniden yargılama konjonktüre bağlı. AKP’nin 2015’ten beri yaptığı yeni ittifaktan dolayı bu nitelikteki dosyalar kapatılmaya çalışılıyor.” demişti.

Ancak 2024 yılında Devlet Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti Milletvekillerinin bulunduğu sıralara giderek onlarla tokalaşması ve sonrasında Partisinin grup toplantısında Abdullah Öcalan ile ilgili yaptığı çağrı ile birlikte, PKK’nin silah bıraktığını açıklaması ve barış sürecine ilişkin yeni yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi beklentisi faili meçhul cinayetleri ve ilgili davaları tekrar gündeme getirdi. Kayıp yakınlarının bu konuda adalet beklentisi devam ediyor. Bu durum ise yeni süreçle birlikte Türkiye’de siyasal konjonktürün tekrar barış lehine değişip değişmediği sorusunu gündeme taşıyor.

JİTEM Davaları
JİTEM Ana Davası

1999’da hazırlanan 11 sanıklı iddianame ile 2005’te hazırlanan 5 sanıklı iddianame, 2010 yılında birleştirildi ve “JİTEM Ana Davası” olarak anıldı. Söz konusu dava, yazar-gazeteci Musa Anter’in öldürülmesine ilişkin 2013 yılında başlatılan dava ve Ayten Öztürk’ün işkence edilerek katledilmesine dair 2019’da başlatılan davayla birleştirilmişti. Ana davada toplam 18 sanık bulunuyordu.

27 Ocak 2025 tarihinde Ankara’da görülen duruşmada JİTEM, Musa Anter ve Ayten Öztürk Davası’nın kaybedilme tarihlerinin üzerinden 30 yıl geçmesi gerekçesiyle zaman aşımından düşme kararı verildi.

Kızıltepe Jitem Davası

Mardin’in Kızıltepe ilçesinde 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin yasadışı keyfi infaz edilmesi veya zorla kaybedilmesine ilişkin emekli Albay Hasan Atilla Uğur, dönemin Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Albay Eşref Hatipoğlu, Jandarma Komando Bölük Komutanı Ahmet Boncuk, Başçavuş Ünal Alkan ve köy korucuları Abdurrahman Kurğa, Mehmet Emin Kurğa, Ramazan Çetin, Mehmet Salih Kılınçaslan ile İsmet Kandemir hakkında “silahlı örgüt kurmak veya yönetmek, silahlı örgüte üye olmak ve tasarlayarak öldürmek” suçlarından 2014 yılında dava açıldı.

Dördü asker, beşi köy korucusu dokuz sanık hakkında açılan davanın karar duruşması 9 Eylül Pazartesi günü Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı. Mahkeme heyeti, davanın zamanaşımından düştüğünü ve tüm sanıklar hakkında beraat kararı verdiğini açıkladı.

Dargeçit JİTEM Davası

Yargıtay 1’inci Ceza Dairesi, Mardin’in Dargeçit ilçesinde 1995-1996 yılları arasında gözaltında kaybedilen ve öldürülen 8 kişi ile uzman çavuş Bilal Batırır’a ilişkin açılan “Dargeçit JİTEM Davası”nı zamanaşımı gerekçesiyle Mayıs 2026 tarihinde düşürdü.

Diğer Davalar

JİTEM ve faili meçhullerle ilgili açılmış ve beraatle sonuçlanmış diğer davalar: Derik Davası, Nezir Tekçi Davası, Görümlü Davası, Vartinis Davası, Cizre Davası, Kızılağaç Davası, Kulp Davası, Lice Davası, Ankara Davası.

Siyasi konjonktür değişti mi?

Konuya ilişkin niha+’a konuşan avukat Erdal Kuzu 2019 ile 2024 yılları arasında değişen siyasi konjonktüre dikkat çekti:

“Kızıltepe Jitem davasının görüldüğü tarihteki konjonktürle 2019 ve 2024 yıllarındaki konjonktürün aynı olduğunu söylemek mümkün değildir. 2019 yılında devletin politikaları, Kürt siyasi hareketlerini tasfiye etmeye dönük olarak şekillenmişken 2024 yılında ise Kürt sorununun şiddet dışı yöntemlerle çözümüne ilişkin adımlar atılmış ve iktidar ile Kürt siyasi hareketliliği arasında bir iletişim zemini oluşmuştur. Dolayısıyla bu iki dönemin aynı olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu durum kamuoyuna yansıyan bilgilerle sabittir.

2024 yılında devletin Kürt sorununa yaklaşım tarzının değiştiğini söylemek mümkündür. Silahlı mücadelenin ortadan kaldırılmasıyla siyasal alanın genişlediği ve demokratikleşmenin önünün açıldığı bir süreçten, en azından söylem düzeyinde bahsedebiliriz. Bunun pratikte olup olmayacağını ise önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak somut adımların ne olacağı, siyaset alanının ne kadar genişleyeceği ve devletin bu alana ne kadar izin vereceğini önümüzdeki süreçte atılacak pratik adımlarla ve çıkacak yasalarla göreceğiz. Bu anlamda kamuoyunda ciddi bir beklenti oluşmuş durumda.”

Avukat Erdal Kuzu

Kamuoyunun beklentisi

2025 yılında Adalet Bakanlığı bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Dairesi Başkanlığı kuruldu. Ancak yeni kurulan bu kurumun, düşürülen JİTEM davalarına ilişkin yeni bir çalışma başlatmasına dair bir işaret görülmüyor. Avukat Kuzu bu konuda şunları ifade etti:

“Faili meçhul dava dosyaları ve JİTEM’le ilgili olarak devletin yeniden bir yargılama mekanizması oluşturacağına dair henüz dışa yansımış bir durum söz konusu değildir. Adalet Bakanlığı’nın açıklamalarında her ne kadar “faili meçhul dosya kalmayacak” şeklinde ifadeler bulunsa da, bu söylemlerin zaman aşımına uğramamış dosyalar için geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Mevcut Kürt siyaseti ile devlet iktidarı arasındaki müzakerelerin sonucu olarak JİTEM dosyalarının ya da faili meçhul dosyaların tekrar açılacağına dair bir emare bulunmamaktadır. Ancak sürecin normalleşmesi, silahın tamamen devreden çıkarılması ve siyasi müzakerenin devam etmesi halinde geçmişle yüzleşme konusunun gündeme geleceği açıktır.

Her ne kadar 2005 yılından sonra insanlığa karşı işlenmiş suçların zaman aşımına uğramayacağına dair bir düzenleme Ceza Kanunu’nda yer alsa da, bu düzenlemenin 1990’lı yıllarda işlenmiş suçlar için geçerli olmadığı mahkeme kararlarıyla ortaya çıkmıştır. Bu nedenle mevcut hukuk sistemi içinde zaman aşımına uğramış dosyaların yeniden yargılamaya konu olacağını söylemek mümkün değildir. Ancak sürecin ve hayatın normalleşmesi halinde, ailelerin bu konuda adalet taleplerini daha yüksek sesle dile getirmeleri ve bu yöndeki mücadelelerinin artacağı da bilinen bir gerçektir.”

“Devlet kayıtsız kalamaz”

Devletin kayıp yakınlarının adalet beklentisine kayıtsız kalamayacağını belirten Kuzu şunları ekledi:

“Failler hâlâ bulunamamış ve cenazeler ortada durmaktadır. Ailelerin bu acılarını unutmasını beklemek hayatın olağan akışına aykırıdır. Evrensel ölçekte de çatışma çözümlerinin olduğu ülkelerde geçmişle yüzleşme mekanizmalarının ortaya konulduğu bilinir. Benzer bir durumun Türkiye’de yaşanması da doğal olacaktır. Bu yönde gelişecek taleplerin siyaset mekanizmasının duyarsız kalmasını beklemiyoruz. Ancak bunun nasıl bir yöntemle ve ne şekilde gelişeceğini önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz.

2019’da devletin faili meçhul ve JİTEM dosyalarını bir uzlaşı çerçevesinde kapattığını ve bunun siyasi bir karar olduğunu ifade etmiştik. 2024’ten sonra gelişen süreçte, devlet içindeki bu ittifakın henüz çözülmeye başlamasa da belirli açılardan ciddi değişimler yaşadığı ortaya çıkmıştır. Devlet açısından hiçbir kıymeti olmayan, ancak insanlığa karşı suç işledikleri düşünülen faillerin yeniden yargı önüne çıkması ve bu adımın devletin güven tazelemesi açısından sürpriz olmayacağı söylenebilir.”

Serhat Eren: “Çeteler bu noktaya gelinceye kadar devlet neredeydi?”

DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, kentte artan çeteleşmenin yalnızca güvenlik politikalarıyla açıklanamayacağını; sorunun zorunlu göç, yoksulluk, demokratik siyasetin daralması ve sosyal politikaların zayıflamasıyla bağlantılı olduğunu ifade ediyor.

Diyarbakır son dönemde “yeni nesil suç örgütlerinin” kentte yaygınlaşması tartışmalarıyla gündemde.

Kendilerine Daltonlar, Casperler, Çirkinler ve Redkitler gibi isimler veren “suç örgütlerinin” kentin çeşitli yerlerindeki işyerlerini kurşunladığı, esnaftan haraç istediği ve uyuşturucu ticaretiyle anıldığı haberleriyle her gün medyada yer buluyor .

Meclis’e konuyla ilgili araştırma önergesi de sunan DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren Diyarbakır’da artan çeteleşmeyi, çeteleşmenin sonuçlarını ve çözüm yollarını Niha+’a değerlendirdi.

“Çeteler toplumsal öfkeyi, kimlik arayışını ve siyasal boşlukları ele geçirerek kendilerini alternatif bir güç gibi sunmaya çalışıyorlar” diyen Eren, bundan dolayı çeteleşmenin “yalnızca kolluğun değil demokratik siyasetin de temel mücadele alanı” olduğunu düşünüyor.

Eren, “Bir suç örgütüne operasyon yapılması, o suç örgütünün büyümesine yol açan düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez” diyerek yapılan operasyonların büyüklüğünün “çoğu zaman yalnızca devletin gücünü değil suç örgütlerinin ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini de” gösterdiğini belirtiyor.

Türkiye’nin yakın tarihindeki kimi olaylara dikkat çeken Serhat Eren, “Susurluk’tan bugüne Türkiye’nin yakın tarihi de bize devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin istisnai olmadığını gösterdi. Bu nedenle gerçek bir mücadele, suç örgütünün yalnızca sokağını değil, yukarıya doğru bütün bağlantılarını takip etmek zorunda” dedi.

“Yalnızca polisiye yöntemlerle açıklanamaz”

Diyarbakır ve bölgedeki çeteleşme nasıl bu kadar can yakıcı bir sorun haline geldi? İşyerleri kurşunlanıyor, insanlar dükkânlarını kapatmak zorunda kalıyor. Uyuşturucu ve fuhuş olarak tanımlanan faaliyetlerin hiç olmadığı kadar ciddi bir problem haline geldiği ifade ediliyor. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Diyarbakır’da yaşanan çeteleşmeyi yalnızca birkaç suç örgütünün ortaya çıkışıyla açıklayamayız. Eğer meseleyi sadece polis operasyonları, yakalanan kişiler ya da işlenen suçlar üzerinden okursak asıl resmi kaçırmış oluruz. Çünkü bugün yaşadığımız tablo, uzun yıllara yayılan siyasal, ekonomik ve toplumsal bir dönüşümün sonucudur.

Diyarbakır’da artık sadece bir güvenlik sorunu yaşamıyoruz. Toplumun dokusunu hedef alan çok yönlü bir çözülmeyle karşı karşıyayız. Esnaftan haraç istenmesi, işyerlerinin kurşunlanması, çocukların tetikçi olarak kullanılması, uyuşturucu ticaretinin mahallelere kadar yayılması, kadınların fuhuş ağları üzerinden sömürülmesi, yasa dışı bahis ve kara para ekonomisinin büyümesi birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tamamı aynı düzenin farklı yüzleridir.

1990’lı yıllarda binlerce köy boşaltıldı. Yüz binlerce insan zorunlu göçle Diyarbakır başta olmak üzere bölge kentlerine geldi. Bağlar gibi ilçeler büyük ölçüde bu zorunlu göçün sonucunda oluştu. Bu insanlara ne düzenli bir istihdam sunuldu ne sağlıklı kentleşme politikaları geliştirildi ne de sosyal devlet mekanizmaları işletildi. Bu insanlar yoksullukla, dışlanmayla ve güvencesizlikle baş başa bırakıldı.

İlk kuşak, bütün zorluklara rağmen dayanışmasıyla, akrabalık ilişkileriyle ve siyasal bilinçle ayakta kalmaya çalıştı. Ancak sonraki kuşaklar çok daha farklı bir tabloyla karşılaştı. İşsizlik büyüdü. Eğitimden kopuş arttı. Uyuşturucu daha görünür hale geldi. Dijital kültür, tüketim baskısı ve hızlı para kazanma arzusu gençler üzerinde ciddi bir etki yarattı.

Tam da bu noktada çeteler devreye girdi. Çünkü çeteler önce silah teklif etmiyor. Önce aidiyet teklif ediyor. “Burada sana değer veririz” diyor. Aslında gençlere sundukları şey güç değil ölüm, cezaevi ve sömürü. Ama umudu elinden alınmış bir genç için bu sahte güç duygusu bile cazip hale getirilebiliyor.

Bugün Türkiye’deki çeteler artık eski mafya yapıları değil. Eskiden suç örgütleri görünmemeye çalışırdı. Bugün görünür olmaya çalışıyorlar. Sosyal medya kullanıyorlar. Rap kültürünü kullanıyorlar. Lüks otomobilleri, silahları ve gösterişi propaganda aracına dönüştürüyorlar. Çocuklara ve gençlere ulaşmak için dijital kültürü kullanıyorlar. En önemlisi de yalnızca para kazanmak istemiyorlar. Mahalle üzerinde otorite kurmak istiyorlar. Gençlerin hayallerini yönetmek istiyorlar. Korkuyu yönetmek istiyorlar. Kendi meşruiyetlerini üretmek istiyorlar.

Baygaralar bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Adana merkezli başlayan bu yapılanma zaman içinde Diyarbakır dahil birçok ilde etkili olan organize suç ağına dönüştü. Uyuşturucu ticareti, silahlı saldırılar, haraç ve cinayetlerle anılan bu yapının lideri Ramazan Baygara’nın Yunanistan’dan Türkiye’ye iadesi sırasında cezaevinde isyan çıkarılması, bu yapıların uluslararası bağlantılarını ve örgütlenme kapasitesini göstermesi bakımından dikkat çekici.

Daha dikkat çekici olan ise cezaevinde Kürt halkının siyasal sembollerinin kullanılması. Bu bize çok önemli bir şey söylüyor: Çeteler artık yalnızca suç örgütü olmak istemiyor, toplumsal meşruiyet de üretmeye çalışıyor. Kürt halkının yıllardır verdiği özgürlük mücadelesinin sembollerini istismar ederek kendisini siyasal bir hareket gibi göstermeye çalışıyor. Oysa burada çok net olmak gerekir. Uyuşturucu ticareti yapan, esnaftan haraç alan, kadınları sömüren, çocukları tetikçi yapan, insan öldüren bir yapı hangi sloganı atarsa atsın suç örgütüdür.

Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle mafyatik şiddetin hiçbir ortak yanı olamaz.

Barış Boyun örneği ise başka bir açıdan önemli. İtalya’da yürütülen soruşturmalarda savcılığın dinlemelerine yansıyan konuşmalarda, Kürt hareketinin zayıfladığı alanı kendi örgütlenmesi açısından fırsat olarak değerlendirdiği görülmekte. Bu bize yeni nesil suç örgütlerinin yalnızca ekonomik boşlukları değil siyasal boşlukları da hedeflediğini gösteriyor.

Daltonlar, Redkitler, Casperlar, Anucurlar, Gündoğmuşlar ve benzeri yapılar da aynı dönüşümün farklı örnekleri. Bu yapılar artık yalnızca belirli mahallelerde faaliyet gösteren klasik suç grupları değil uyuşturucu, silah, kara para ve dijital suç ekonomisini aynı anda yöneten yeni nesil yapılar. Dolayısıyla bugün Diyarbakır’daki mesele yalnızca Baygaralar, Daltonlar, Redkitler veya herhangi bir çete meselesi değildir. Toplumun geleceğiyle ilgili bir meseledir.

Çeteler toplumsal öfkeyi, kimlik arayışını ve siyasal boşlukları ele geçirerek kendilerini alternatif bir güç gibi sunmaya çalışıyorlar. Tam da bu nedenle çeteleşme yalnızca kolluğun değil demokratik siyasetin de temel mücadele alanıdır.

“Demokratik siyaset geri çekilirse başka bir güç gelir”

Özellikle Kürt kentlerinde 2015 ile 2016 yıllarında yaşanan çatışmaların ardından sivil siyaset üzerinde ciddi bir baskı oluştu. Bu baskının çeteleşmeye etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Mahalle örgütlenmelerinin ve politik alanın daralması çeteleşmenin önünü açtı mı sizce?

Kürt kentlerinde demokratik siyasetin, yerel yönetimlerin, sivil toplumun, gençlik çalışmalarının ve mahalle örgütlenmelerinin sistematik biçimde zayıflatılması, organize suç yapılarının hareket alanını genişletti. Toplum hiçbir zaman boşluk kabul etmez. Bir yerde demokratik siyaset geri çekilirse yerine mutlaka başka bir güç gelir.

Sorulması gereken asıl soru şu: O boşluğu kim doldurdu?

2015 sonrasında Sur başta olmak üzere birçok yerleşim alanı ağır bir yıkım yaşadı. Mahalleler dağıldı, insanlar yerinden edildi. Yalnızca evler yıkılmadı, yıllar içinde oluşmuş toplumsal hafıza da büyük ölçüde parçalandı.

Ardından kayyım dönemi başladı. Özellikle Kürt kentlerinde belediyeler aynı zamanda kadınların, gençlerin, çocukların, kültürün, sanatın, anadilin ve sosyal dayanışmanın da merkezleriydi.

Bu çalışmaların önemli bir bölümü ya sona erdi ya da büyük ölçüde işlevsiz hale getirildi. Sivil toplum üzerindeki baskılar arttı. Dernekler kapatıldı, siyasetçiler tutuklandı, gençlik örgütlenmeleri kriminalize edildi, demokratik siyaset neredeyse yalnızca seçim dönemlerine sıkıştırıldı.

Bütün bunlar olurken bir nesil büyüdü. Bu neslin önemli bir kısmı dayanışmayla değil rekabetle büyüdü. Kültür merkezleriyle değil dijital şiddet kültürüyle karşılaştı.

Mahalle komiteleri, kadın dayanışması, kültür merkezleri, spor kulüpleri, yerel yönetimler. Bütün bunlar yalnızca demokratik kurumlar değil aynı zamanda çeteleşmeye karşı en güçlü toplumsal savunma mekanizmaları. Siz bunları zayıflatırsanız çetelerin hareket alanını genişletirsiniz.

Bugün Diyarbakır’da tartışılması gereken mesele tam da budur. Biz güvenlik ile demokrasiyi birbirinin alternatifi olarak görmüyoruz. Tam tersine gerçek güvenliğin demokratik toplumdan geçtiğine inanıyoruz. Bu nedenle bana göre çeteleşmeyle mücadelenin ilk şartı demokratik toplumun yeniden güçlendirilmesi.

“Operasyon, suç örgütünün büyümesini engellemiyor”

Bir süredir Diyarbakır dahil pek çok kentte söz konusu oluşumlara baskın yapıldığına dair haberler servis ediliyor. Özellikle İç İşleri Bakanlığı her gün bu yönlü açıklamalar yapıyor. İktidarın ve devletin bu soruna yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletin hiçbir şey yapmadığını söylemek doğru olmaz. Diyarbakır’da ve Türkiye’nin farklı kentlerinde uyuşturucu, haraç, silahlı saldırı ve organize suç yapılanmalarına yönelik operasyonlar düzenleniyor.

Ancak bizim itirazımız tam da burada başlıyor. Bir suç örgütüne operasyon yapılması, o suç örgütünün büyümesine yol açan düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. Hatta operasyonların büyüklüğü çoğu zaman yalnızca devletin gücünü değil suç örgütlerinin ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini de gösteriyor.

Yüzlerce kişinin dahil olduğu, onlarca ilde faaliyet yürüten, silah ve uyuşturucu temin eden, çocukları tetikçi olarak kullanan ve yurt dışından yönetilebilen bir yapı bir gecede ortaya çıkmaz. Böyle bir yapının oluşması yıllar sürer. Finansman, insan kaynağı, silah, lojistik, barınma, iletişim ve koruma ilişkileri gerektirir.

Bu nedenle her büyük operasyonun ardından şu soruyu sormak zorundayız: Bu yapı bu noktaya gelene kadar devlet neredeydi?

Bir siyasi partinin mahalle toplantısını, gençlik çalışmasını veya basın açıklamasını yakından takip edebilen bir güvenlik ve istihbarat sistemi, yüzlerce kişilik suç ağlarını neden ancak onlarca saldırıdan sonra fark ediyor?

Bir genç demokratik bir gösteriye katıldığında, Newroz alanına girdiğinde veya siyasi faaliyette bulunduğunda devletin bütün kapasitesi devreye girebiliyor. Aynı genç uyuşturucu ağına çekildiğinde, kurye yapıldığında, silahlandırıldığında veya çete adına işyeri kurşunlamaya gönderildiğinde aynı erken müdahaleyi göremiyoruz.

Operasyonların bir başka sorunu da çoğunlukla suç örgütünün en alt kademesine yönelmesi. Tetikçi yakalanıyor, torbacı yakalanıyor, kurye yakalanıyor, silahı taşıyan çocuk yakalanıyor ancak çetenin parasını yöneten, silahı temin eden, kara parayı aklayan, şirketleri kuran, mal varlığını saklayan ve örgüte koruma sağlayan ilişkiler çoğu zaman kamuoyunun önüne gelmiyor.

* “DEM Parti Diyarbakır Gençlik Meclisi, uyuşturucu ve fuhuşa dikkat çekmek için Surlara astığı pankart”

“Asıl kaynağına inmek gerek”

Oysa organize suçun gerçek gücü sokaktaki tetikçiden ibaret değil. Gerçek güç şirketlerde, gayrimenkullerde, uyuşturucu gelirinin sisteme sokulduğu ticari faaliyetlerde, silah tedarikinde, bürokratik ve siyasi koruma ilişkilerinde ve uluslararası bağlantılarda. Bu alanlara gidilmediği sürece çetenin bir ismi dağıtılır, yerine başka bir isim gelir. Bir lider yakalanır, yerine yardımcısı geçer. Bir grup parçalanır, altından yeni gruplar çıkar. Bir çete tasfiye edilirken onun gençlik havuzu, para kaynakları ve toplumsal zemini yerinde kalır.

Bugün Daltonlar, Redkitler, Casperlar ve benzeri yapıların birbirlerinden ayrılıp yeniden örgütlenebilmesi tam olarak bunu gösteriyor.

İşyeri kurşunlandıktan sonra soruşturma başlıyor. Esnaf tehdit edildikten sonra koruma düşünülüyor. Genç çeteye dahil olduktan sonra yakalanıyor. Çocuk silah kullandıktan sonra cezaevine gönderiliyor. Kadın fuhuş ağı içinde sömürüldükten sonra dosya açılıyor.

Bu, önleyici bir güvenlik politikası değil. Bu, suç büyüdükten sonra müdahale eden bir kriz yönetimi. Önleyici politika, çocuğun çeteye katılmadan önce görülmesini gerektirir. Okuldan koptuğunda desteklenmesini gerektirir. Ailesi yoksullaştığında sosyal yardım ve istihdam mekanizmalarının devreye girmesini gerektirir. Mahallede uyuşturucu satışı başladığında toplumun ve yerel yönetimin sürece katılmasını gerektirir. Tehdit altındaki esnafın saldırı gerçekleşmeden korunmasını gerektirir. Bağımlı gencin kriminalize edilmeden tedaviye ulaşmasını gerektirir.

Diyarbakır’da yüzlerce kişiyi kapsayan uyuşturucu operasyonları yapılabiliyorsa, bu kentte neden yeterli kapasiteye sahip tedavi ve rehabilitasyon merkezleri kurulmadığını da sormamız gerekiyor. Devlet yalnızca yakalama kapasitesiyle övünemez. Tedavi etme, koruma, topluma yeniden kazandırma ve yeniden suça sürüklenmeyi önleme kapasitesini de göstermek zorundadır.

Kaç kişi hakkında dava açıldı? Kaç dosya mahkumiyetle sonuçlandı? Kaç kişinin mal varlığına el konuldu? Kaç şirket incelendi? Kaç kamu görevlisi hakkında soruşturma yürütüldü? Kaç çocuk çete ağından çıkarılıp rehabilitasyon programına alındı? Kaç bağımlı kişi ücretsiz tedaviye ulaştı? Kaç işyeri sahibi koruma altına alındı? Bunların cevabını bilmiyoruz. Sadece gözaltı sayısını açıklayan bir politika, gerçek başarıyı ölçmemize imkân vermez.

Devletin organize suçla mücadelede samimi olup olmadığını anlamanın bir başka ölçüsü de kamu içindeki bağlantılara yaklaşımı. Bu büyüklükte suç ağlarının hiçbir koruma, ihmal veya ilişki olmadan yıllarca faaliyet yürütebildiğini düşünmek gerçekçi değil. Burada peşinen herkesi suçlamamak gerekiyor. Ancak güvenlik bürokrasisi, yerel yönetim, siyaset, ticaret ve sermaye çevreleriyle bağlantı ihtimali araştırılmadan hiçbir organize suç soruşturması tamamlanmış sayılamaz. Çeteleşme yalnızca devletin dışında gelişen bir suç alanı değildir. Suç ekonomisi kimi zaman devlet içindeki çürümeyle, siyasi korumayla ve sermaye ilişkileriyle kesişir. Susurluk’tan bugüne Türkiye’nin yakın tarihi de bize devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin istisnai olmadığını gösterdi. Bu nedenle gerçek bir mücadele, suç örgütünün yalnızca sokağını değil, yukarıya doğru bütün bağlantılarını takip etmek zorunda.

“En güçlü güvence örgütlü toplumdur”

DEM Parti olarak çözüm önerileriniz nelerdir? Yerel düzeyde pek çok belediyeyi elinizde bulunduruyorsunuz. Bu kuruluşlar eliyle ne tür çalışmalar yürütüyorsunuz?

Çeteleşmeye çözüm çok boyutlu olmak zorunda. Bizim yaklaşımımız güvenlik, demokrasi, ekonomik adalet, sosyal haklar, kadın özgürlüğü, gençlik politikası ve demokratik yerel yönetimi birlikte ele almakta.

  1. Soruşturmalar sokaktaki çocuk veya tetikçide durmamalıdır. Çetelerin banka hesapları, şirketleri, gayrimenkulleri, araç filoları, kripto para hareketleri ve ticari ortaklıkları araştırılmalı; suçtan elde edilen bütün servete el konulmalıdır. Kamu görevlileri veya siyasi çevrelerle koruma ilişkisi varsa üzerine gidilmelidir.
  2. Çocuğa motosiklet ve silah verilip saldırı yaptırılıyor. Çocuğu cezaevine gönderip dosyayı kapatmak çeteye yeni çocuklar bırakmaktır. Her çocuk için özel sosyal çalışma yürütülmeli, ailesinin ekonomik durumu, okuldan kopma nedeni incelenerek eğitim, psikolojik destek ve istihdam programları oluşturulmalıdır.
  3. Uyuşturucu baronu suç yöneticisidir, bağımlı genç ise mağdurdur. Bağımlılık bir sağlık ve sosyal hak sorunudur. Diyarbakır’da ücretsiz, erişilebilir ve anadilinde hizmet veren AMATEM/ÇEMATEM kapasiteleri artırılmalı, tedavi sonrasını kapsayan barınma ve iş imkânları sağlanmalıdır.
  4. Fuhuş ağları kadınların yoksulluğu ve çaresizliği üzerinden işletiliyor. Kadınlara yönelik güvenli barınma merkezleri, hukuki yardım ve psikososyal destek mekanizmaları güçlendirilmelidir. Kayyımların kapattığı kadın kurumlarının önemi burada bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
  5. Çetelerin en büyük engeli örgütlü toplumdur. Her mahallede gençlik merkezleri, kadın dayanışma merkezleri, spor alanları ve kütüphaneler kurulmalıdır. “İhbar toplumu” değil halkın birbirine sahip çıktığı “dayanışma toplumu” örgütlenmelidir.
  6. Yoksulluk doğrudan suç üretmez ancak çeteler yoksulluğu istismar eder. Diyarbakır ve bölge kentlerinde gençlere yönelik güvenceli istihdam programları oluşturulmalı, kamusal yatırımlar artırılmalı ve kooperatifleşme desteklenmelidir.
  7. Çetelerin en büyük rakibi gençlere anlamlı bir yaşam ve ortak mücadele sunabilen demokratik siyasettir. Siyasi faaliyetler kriminalize edildiğinde gençlerin adalet arayışı yön kaybetmekte ve mafyatik yapılar bu boşluğu doldurmaktadır.
  8. Kayyım uygulaması belediyelerin gençlik, kadın, kültür ve sosyal destek ağlarını tasfiye ederek toplumsal alanı savunmasız bıraktı. Belediyelerimiz sınırlı imkânlarına rağmen madde bağımlılığına karşı danışmanlık ve psikolojik destek sunmaktadır ancak çete finansmanını soruşturma ve silah kaçakçılığını engelleme yetkisi merkezi idarededir.
  9. Diyarbakır ve bölge kentlerindeki çeteleşme, uyuşturucu, haraç ve yasa dışı bahis ağları Meclis düzeyinde araştırılmalıdır. Komisyon baroları, esnafı, kadın örgütlerini ve belediyeleri dinlemeli, şeffaf veriler kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
  10. Haraç talebiyle karşılaşan veya işyeri kurşunlanan esnaf yalnız bırakılmamalıdır. Tanık koruma, hukuki, ekonomik ve psikolojik destek mekanizmaları işletilmeli, insanlara sadece “şikâyet edin” demek yerine şikâyet ettikten sonra güvende kalacakları ortam yaratılmalıdır.

“Bu düzene teslim etmeyeceğiz”

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Şunu çok açık ifade etmek isterim: Diyarbakır’da ve bölge kentlerinde yaşanan çeteleşme Kürt toplumunun doğal, kültürel veya ahlaki bir sorunu değildir. Bu tabloyu Kürt gençlerine, ailelere veya yoksul mahallelere mal etmeye çalışan her yaklaşım gerçeği ters yüz eder. Karşımızdaki sorun savaş politikalarının, zorunlu göçün, yoksullaştırmanın, demokratik siyasetin baskı altına alınmasının, yerel yönetimlerin iradesizleştirilmesinin ve neoliberal suç ekonomisinin ürettiği tarihsel bir sonuçtur.

Haraç alan, uyuşturucu satan, kadınları sömüren, çocukları silahlandıran ve insanları korkuyla yöneten bir yapı hangi sloganı atarsa atsın çetedir.

Kürt halkının özgürlük mücadelesi insanı özne haline getirir, çete insanı araç haline getirir. Özgürlük mücadelesi topluma dayanır, çete korkuya ve bireysel çıkara dayanır. Demokratik siyaset gençlere ortak bir gelecek sunar, çete ise gence silah verir, sonra onun hayatını elinden alır. Bu ayrım çok açık kurulmalıdır.

Diyarbakır’ın gençlerini siyaset ile suç arasında tercih yapmaya zorlayan bir düzeni kabul etmiyoruz. Demokratik siyaseti suç, mafyatik şiddeti ise sıradan asayiş vakası gibi gören anlayış tersine çevrilmelidir. Biz Diyarbakır’ı çetelerin korkusuna, uyuşturucu tüccarlarının insafına ve gençleri geleceksiz bırakan bu düzene teslim etmeyeceğiz.

Bu mücadele yalnızca suçla mücadele değildir. Kentin geleceğini, toplumun ahlaki dokusunu ve halkın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olma hakkını savunma mücadelesidir.

Akbulut: “Kürt karşıtı ırkçılık ayrı bir ırkçılık biçimi olarak tanınmalı”

Avrupa’da Kürtlere yönelik ırkçılığın resmi olarak tanınmadığını söyleyen Anti-Kürt Irkçılığı Bilgi Merkezi (IAKR) Başkanı Civan Akbulut, adı konulmadığında bu durumun görünmez ve cezasız kaldığını belirtti. Akbulut, Kürt sığınmacıların Avrupa ülkeleri tarafından yüksek ret oranlarıyla karşılaştığını ifade ederek “Ankara ile siyasi yakınlaşma arttıkça Kürtlerin maruz kaldığı zulüm geçmişinin tanınması o kadar zorlaşıyor” dedi.

Fotoğraf: The Amargi

Avrupa genelinde “Kürt karşıtı ırkçılık”, en az tanınan ama en yaygın sistematik ayrımcılık biçimlerinden biri olmaya devam ediyor. Avrupa genelinde aşırı sağcı eğilimler ve göçmen düşmanlığı artarken Avrupa’da yaşayan Kürtler hem bu genel yabancı düşmanı ortamla hem de jeopolitik hesapların ve aşırı sağın körüklediği sınır ötesi bir baskıyla karşı karşıya kalıyor.

Nüfusunun bir milyonu aştığı tahmin edilen ve Avrupa’nın en büyük Kürt diasporasına ev sahipliği yapan Almanya gibi ülkelerde bu durum, gündelik yaşamda, kamu kurumlarında ve sokakta somut biçimde kendini gösteriyor. Söz konusu olaylar, aşırı milliyetçi grupların uyguladığı fiziksel şiddetten kurumsal ihmale kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Son yıllarda Essen, Stuttgart ve Köln gibi kentlerde Kürt toplum merkezlerini, kültürel etkinlikleri ve bireyleri hedef alan şiddetli saldırılar, Türk aşırı sağ ağlarının, özellikle “Bozkurtların”, oluşturduğu artan tehdidi gözler önüne serdi.

Bu büyüyen tehlikeye rağmen Kürtlere yönelik saldırılar çoğu zaman yalnızca “yabancı kaynaklı siyasi anlaşmazlık” ya da genel bir “siyasi saikli suç” olarak kayda geçiriliyor, bu da şiddetin Kürt karşıtı özgül niteliğini gizliyor. Ayrıca Almanya’da Kürt siyasi ifade biçimlerinin ısrarla “terör” adı altında değerlendirebiliyor. Bu pratikler diasporada yaşayan Kürtler için çoğu zaman trajik sonuçlara da yol açabiliyor. Basında ve kamuoyunda yer alan verilere göre 2023’ten bu yana Almanya’da onlarca Kürt mülteci intihar etti.

Almanya’nın Berlin kentinde faaliyet gösteren Kürt Karşıtı Irkçılık Bilgi Merkezi’nin (IAKR) Federal Parlamento’da sunduğu “2024 Yılı Kürt Karşıtı Irkçılık Raporu”ndaki verilere göre, yalnızca 2024 yılı içerisinde belgelenmiş 217 Kürt karşıtı ırkçılık vakası kaydedildi. Raporda, siyasi, saldırı ve ayrımcılık vakalarının %37,8’i (82 vaka) aşırı sağcı Türk milliyetçiliği ve “Ülkü Ocakları” (Bozkurtlar) gibi grupların sembol ve söylemleriyle bağdaştırıldığı bildirildi.

Avukat, siyasetçi ve IAKR Başkanı Civan Akbulut, anti-Kürt ırkçılığının Avrupa’da hukukun, siyasetin ve gündelik yaşamın her alanına nüfuz eden yapısal bir sorun olduğuna dikkat çekti.

IAKR Başkanı Civan Akbulut, Fotoğraf: ANF

“Anti-Kürt ırkçılığı gündelik hayata uzanıyor”

Akbulut’a göre, anti-Kürt ırkçılığı, Kürt kimliğinin temelden reddedilmesiyle başlıyor ve bu da sözlü taciz, tehditler ve fiziksel saldırıların normalleştiği bir zemin oluşturuyor.

TikTok ve X gibi platformların açıktan yapılan düşmanlığın eşiğini düşürdüğünü, platformlarda bunun neredeyse “sıradan bir üslup” haline geldiğini ve bu düşmanlığın rutin biçimde okullara, kamu kurumlarına ve iş yerlerine sıçradığını vurgulayan Akbulut, Kürtlerin başkalarından farklı, kendine özgü bir risk katmanıyla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Akbulut, bu durumda söz konusu olanın temel haklar meselesi olduğunu savundu:

“Burada söz konusu olan temel haklardır: saldırılara karşı bedensel bütünlük ve ayrımcılıktan korunma hakkı. Avrupa’da kendini açıkça Kürt olarak tanımlayan herkes, bu hakların kendisine güvence altına alınmadığını hesaba katmak zorunda. Irkçılık genel olarak Avrupa’da büyüyen bir sorun ve son yıllarda belirgin biçimde arttı. Kürt karşıtı ırkçılık da bu gidişatın bir parçası ve onunla birlikte yoğunlaşıyor.”

“Yaklaşık 18 bin kişi Bozkurtlarla bağlantılı”

Akbulut, bu düşmanlığın, Ankara’ya yönelik jeopolitik hesaplamalar nedeniyle aşırı milliyetçi grupların faaliyetlerini sıklıkla göz ardı eden Avrupa dış politikası ve göçmen politikası ile daha da iç içe geçtiğini ve bunun sonucunda ulusötesi ırkçılığın Avrupa sınırları içinde cezasız bir şekilde faaliyet göstermesine fiilen izin verildiğini belirtti:

“Almanya ve Avrupa’daki en büyük aşırı sağ hareketlerden biri olan Bozkurtlar, son derece yüksek bir seferberlik kapasitesine sahip ve şiddete meyilliler. Yalnızca Almanya’da yaklaşık 18 bin kişinin bu harekete bağlı olduğu tahmin ediliyor ve Kürtler bu hareket için başlıca düşman konumunda. Buna ek olarak, Ankara’ya yönelik jeopolitik hesaplar nedeniyle bu duruma göz yuman bir Avrupa siyaseti de mevcut. Türk hükümeti tarafından yayılan suçlama ve genel şüphe, sorgulanmadan Avrupa medyasına sızdığında, Kürtlere dair kamuoyu algısını da değiştiriyor. Kürt karşıtı ırkçılık ulusötesi biçimde işliyor, ama sahaya yansıması bir Alman ve Avrupa sorunu. Burada gerçekleşiyor, iç siyaset tarafından göz yumuluyor ve büyük ölçüde cezasız kalıyor.”

Almanya’da Kürt Karşıtı Irkçılık

IAKR Sonderbericht Nr.1 (Ocak 2026) • Öne Çıkan Bulgular

Rapor, Suriye’de yaşanan gelişmelerin Almanya’daki Kürt toplumuna yönelik nefret söylemini, dijital saldırıları ve kamusal alandaki ayrımcılığı görünür biçimde artırdığını; uluslararası gelişmelerin diaspora üzerinde doğrudan etkiler yarattığını vurguluyor.
43
Şêx Meqsûd ve Eşrefiyê saldırılarında hayatını kaybeden kişi
25
Ölen siviller
155.000
Yerinden edilen sivil sayısı
1.500
Al-Shaddadi Cezaevi saldırısından sonra kaçtığı belirtilen IŞİD mensubu
400.000+
Saldırı öncesinde Şêx Meqsûd ve Eşrefiyê mahallelerinde yaşayan nüfus
10.000
Kuzeydoğu Suriye’deki cezaevlerinde tutulan IŞİD mensubu
40.000+
IŞİD bağlantılı kişi ve aile bireylerinin tutulduğu kamplardaki nüfus
54
Esad yönetiminin sona erdiği yıllık dönem

Rapordaki Kritik Bulgular

Bombardıman
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre saldırılarda yerleşim alanları ve hastaneler hedef alındı.
Zorunlu Göç
Suriye devlet ajansı SANA dahi çatışmalar nedeniyle en az 155 bin kişinin evlerini terk ettiğini kabul etti.
Kadınlara Yönelik Şiddet
Rapor, kadın savaşçılara yönelik işkence görüntülerinin uluslararası dayanışma kampanyalarını tetiklediğini aktardı.
Güvenlik Riski
Cezaevlerine yönelik saldırılar nedeniyle IŞİD mensuplarının kaçmasının uluslararası güvenlik tehdidi oluşturduğu belirtiliyor.
Diasporaya Etkisi
Rapora göre Suriye’deki askeri gelişmeler Almanya’da Kürtlere yönelik nefret söylemini ve dijital saldırıları artırdı.

Ocak 2026 Zaman Çizelgesi

10 Ocak

Suriye geçiş hükümeti ile Kürt güçleri arasındaki müzakerelerin başarısızlığa uğramasının ardından askeri operasyonlar hız kazandı.

11 Ocak

Şêx Meqsûd ve Eşrefiyê mahalleleri ele geçirildi, rapora göre 43 kişi öldü, 25’i sivildi.

Sonraki Günler

İşkence, infaz ve kötü muamele görüntülerinin sosyal medyada yayılması uluslararası tepki yarattı.

13 Ocak

DAANES bölgelerine yönelik saldırılar genişledi, Al-Shaddadi cezaevine yönelik saldırı sonrasında yaklaşık 1.500 IŞİD mensubunun kaçtığı bildirildi.
Kaynak: Informationsstelle Antikurdischer Rassismus (IAKR), Sonderbericht Nr.1 – Vorfälle von antikurdischem Rassismus in Deutschland, Ocak 2026.

“Kürtler devlete asla güvenmemeyi öğrendi”

Akbulut, bu ayrımcılığın üstesinden gelinmesindeki temel sorunun resmi tanınmama olduğunu belirtti:

“Kategori yok, farkındalık yok. Kürt toplumu ciddi bir baskı altında ve kendisi de kriminalize ediliyor, oysa Türk aşırı-sağcılar, Kürtlere karşı bir katalizör görevi gören derneklerini ve etkinliklerini büyük ölçüde engellenmeden yürütebiliyorlar. Bu dengesizlik, yetkililerin kendilerine kadar uzanıyor. Kürtler tarihsel olarak devlete asla güvenemeyeceklerini öğrendi ve şikayetlerin sonuçsuz kalması ya da tehditlerin ciddiye alınmaması durumunda bu güvensizlik Avrupa’da da devam ediyor.”

Akbulut’a göre “en güçlü ve dolayısıyla en tehlikeli” unsurlardan biri, Kürt karşıtı ırkçılığın kendini kriminalizasyon olarak ifade etmesi, çünkü bu durum baskı ve şiddet için bir gerekçe sağlıyor. “Kürt aktivizmi genel bir şekilde ‘terör’ ile ilişkilendirildiğinde, her türlü Kürt öz-örgütlenmesinin topyekûn şüphe altına alındığı bir ortam ortaya çıkar. Bir kişi güvenlik riski olarak işaretlendiğinde, ona karşı neredeyse her şey meşrulaştırılabilir,” diye devam etti.

Akbulut, Avrupa’da bu suç sayma uygulamasının derneklere yapılan baskınlarda, bayrak ve sembollerin yasaklanmasında ve sözde güvenlik gerekçesiyle konuşma ve etkinliklerin iptal edilmesinde ya da mekanların son anda geri çekilmesinde kendini gösterdiğini belirtti. Bunun dışsal etkisinin, sürekli olarak güvenlik riski olmadıklarını açıklamak zorunda kalanların, maruz kaldıkları ayrımcılıktan bahsetme fırsatı bile bulamamaları olduğunu vurguladı.

“Suçlu muamelesi, rolleri tersine çeviriyor: Mağdurlar şüpheli konumuna itiliyor. Bu çok büyük bir sorun” dedi.

“İltica değerlendirmeleri tarafsız değil”

Akbulut, Avrupa makamlarının Türkiye’yi rutin biçimde “güvenli menşe ülke” olarak sınıflandırdığını ve Kürtlerin orada gruba dayalı bir baskıya maruz kalmadığını yanlış biçimde varsaydığını, bu yüzden Kürt sığınmacıların olağanüstü yüksek ret oranlarıyla karşılaştığını anlattı. “Diğer başvuru sahiplerine kıyasla Kürtlere çok daha az sıklıkla koruma veriliyor” diyen Akbulut, bunun tesadüf değil yapısal bir durum olduğunu vurguladı:

“Kararlarda, Kürtlerin Türkiye’de Kürt oldukları için herhangi bir baskıya maruz kalmadıkları yönündeki tespit defalarca tekrarlanıyor. Bu tamamen yanlış ve gerçeklerle çelişiyor, ama koruma taleplerinin reddi için bir dayanak oluşturuyor. Bu değerlendirmeler tarafsız değil. Ankara ile siyasi yakınlaşma arttıkça, Türkiye’deki duruma dair resmi değerlendirme de olumlulaşıyor ve Kürtlerin maruz kaldığı zulüm geçmişinin tanınması o kadar zorlaşıyor. Bu yalnızca Türkiye’den gelen Kürtleri ilgilendirmiyor; Suriye, Irak ve İran’dan gelen Kürtler de çok daha büyük zorluklarla karşılaşıyor. Ve bunun ötesinde genel bir eğilim de söz konusu: sağa kayış, kışkırtma ve sınırları kapatmaya yönelik giderek sertleşen politikalar karşısında, Avrupa genelinde mültecilerin koruma alması gitgide zorlaşıyor. Kürtler, tüm bu kısıtlamaların kesiştiği bir noktada duruyor.”

“Kürt karşıtı ırkçılık, cinsiyetçilikle iç içe”

Bu ayrımcılığın etkisi, Akbulut’un “kesişimsel ezilmenin tipik bir örneği” olarak tanımladığı durumu yaşayan Kürt kadınlar için özellikle ağır. Akbulut’a göre, Kürt kimliğine yöneltilen bu düşmanlık, yapısal cinsiyetçilikle kesişerek katmanlı bir değersizleştirme dinamiği yaratıyor:

“Dolayısıyla Kürt karşıtı ırkçılık, cinsiyetçilik, sağlamcılık, queerfobi veya sınıfçılıkla eşzamanlı olarak ve bunlarla etkileşim halinde ortaya çıkabilir. Belirleyici olan nokta, bunların sadece yan yana duran farklı baskı deneyimleri olmaması, birbirlerini etkilemeleri ve pekiştirmeleridir. Kürt kadınlar söz konusu olduğunda bu durum çok somut hale gelir: Kürtlere yönelik ırkçı düşman imgesi, hem ırkçı hem de cinsiyetçi olan bir Kürt kadınları değersizleştirme sürecine dönüşür. Burada çeşitli değersizleştirme mantıkları birbiriyle iç içe geçmektedir ve tam da bu nedenle kesişimsel bakış açısı çalışmalarımız için bu kadar önemlidir.”

Kürt karşıtı ırkçılığın, kurumsal ihmal ve kriminalizasyon gibi diğer grup odaklı düşmanlık biçimleriyle aynı temel mekanizmalara dayandığını belirten Akbulut, dayanışmanın yapısal bir gereklilik olduğunu vurguladı:

“Irkçılık tek başına ortaya çıkmaz. Irkçılıkla mücadele eden herkes, her seferinde diğer grupları da etkileyen aynı mekanizmalarla karşılaşır: değersizleştirme, suç sayma, kurumların görmezden gelmesi.”

Kürtlerin devletin yardım etmediği durumlarda kendi başlarının çaresine bakmayı öğrendikleri için Kürtlerin öz-örgütlenmesinin uzun bir geçmişe sahip olduğuna da dikkat çeken Akbulut, bu durumun pek çok marjinalleştirilmiş grubun aşina olduğu bir örüntü olduğunu söyledi.

“Irkçılıkla mücadele şart”

Bu yapısal engelleri ortadan kaldırmak için Akbulut, üç temel siyasi ve hukuki önlemi sıraladı:

“Birincisi, Kürt karşıtı ırkçılık ayrı bir ırkçılık biçimi olarak tanınmalı. Kendi kategorisi olmadan yetkililer, okullar ve mahkemeler ilgili olayları kayda bile geçiremiyor, adı konmayan şey görünmez ve cezasız kalıyor.

İkincisi, göz yummak yerine tutarlı bir ırkçılıkla mücadele şart. Irkçı aktörlerin denetimsiz biçimde faaliyet göstermesine artık izin verilmemeli; Bozkurtlar da oldukları gibi, yani aşırı sağcı bir hareket olarak ele alınmalı. Bu, daha geniş tablodan ayrı düşünülemez: Kürt karşıtı ırkçılık, ırkçılığın genel olarak normalleştiği ve Avrupa genelinde sağa kayışın ivme kazandığı bir zeminde büyüyor.

Üçüncüsü ve en belirleyicisi, siyasetin kendisi Kürt karşıtı söylemleri benimsemeyi bırakmalı. Suçlama ve genel şüphe, Avrupa’daki idari uygulamalara ve medya diline sızdığında, ırkçılıkla mücadele edilmiyor, tam tersine, ırkçılık idare ediliyor ve sürdürülüyor.”

AB yeni göç yasası ile Yunanistan’da keyfi uygulamalar arttı

12 Haziran’da tüm Avrupa’da yürürlüğe giren AB Göç ve İltica Konusunda Yeni Pakt anlaşması ile mültecilere yönelik hak ihlalleri artıyor. Yunanistan’da hamile bir kadın eşi ile birlikte keyfi bir şekilde 1 ay tutuklu kalırken bir anne iki çocuğu ile birlikte gerekçesiz bir şekilde gözaltına alınarak haklarında 2 yıl hapis istemi ile dava açıldı.

Fotoğraf: The Press Project

Yunanistan’da mültecilere hukuki ve sosyal yardım yapan Reffuge Support Aegen (RSA) adlı kuruluşun bildirdiğine göre yasanın yürürlüğe girmesi ile birlikte güvenlik güçlerinin keyfi uygulamaları da arttı. Yasanın yürürlüğe girdiği 12 Haziran’dan hemen sonra Göçmen Kabul ve Kimlik Tespiti Merkezi (RIC) sisteminin çökmesi ile mülteciler için iltica başvurusu yapabilmek tam bir işkenceye dönüştü. Yeni yasaya göre başvuru merkezlerinde gözaltında tutulabilen mülteciler keyfi uygulamalarında hedefi haline geliyor. RSA’ya göre, Yeni Pakt’ın uygulanması ile birlikte mültecilerin keyfi olarak tutuklanması, gözaltına alınması ve suçlu muamelesi görmesi, prosedürlerin çökmesi ve sığınma başvurularının kayda alınmasının durdurulması damga vurdu.

Başvuru merkezine gitti gözaltına alındı

Yeni Pakt’ın uygulanmaya başladığı 12 Haziran itibarıyla Yunanistan’a gelenler kayıtsız bir şekilde gözaltında tutulurken; bazıları ise sığınma talebinde bulunurken keyfi olarak tutuklandığını cezai kovuşturmaya uğrayarak gözaltına alındığını belirten RSA, bu durumun, Göç ve İltica Bakanlığı’nın yetkili birimlerinin sığınma başvurularını kaydetmeye yönelik zaten sorunlu olan prosedürleri daha da kötü haline getirdiğini açıkladı. RSA, yaşanan ihlallerden güvenlik nedeniyle isimlerini açıklanmadığı iki başvurucuyu örnek olarak gösterdi. Başvuruculardan ilki Atina’da 6 ve 8 yaşlarındaki iki çocuğu ile iltica başvurusunda bulunan bir anneye ait. Buna göre Temmuz ayında Malasaka Kabul ve Kimlik Tespit Merkezi’ne başvuran anne başka bir Avrupa ülkesinde yaşayan eşinin yanına çocukları ile birlikte gitmek için aile birleşimin olmasını istedi. Ancak başvuru merkezindeki görevliler polisi çağırarak, anne ve iki çocuğunu gözaltına alıp, iki yıl hapis cezası gerektiren bir suç olan “yasa dışı kalış” suçundan yargılanmak üzere savcılığa çıkarıldılar. Aile daha sonra Amygdaleza Geri Gönderme Öncesi Gözaltı Merkezi’nde (PRDC) gözaltına alınmış ve sığınma başvurusunda bulunmuş olmalarına rağmen haklarında sınır dışı kararı çıkarıldı. RSA’nın yaptığı başvurular sonucu karara itiraz edilerek aile son anda sınır dışı edilmekten kurtularak başvuru merkezinde işlemleri yapılmaya başlandı.

Münferit değil

RSA gönüllüsü ve avukat Marianna Tzeferakou yaşanan olayın münferit bir olay olmadığını belirterek şunları söyledi: “Malakasa RIC Yönetimi’nin bir sığınmacı ve çocuklarını kaydetmeyi açıkça reddetmesi ve ardından Malakasa RIC tarafından polis yetkililerinin çağrılarak yasa dışı kalış suçundan tutuklanmalarına, idari geri gönderme kararı çıkarılmasına ve polis yetkileri tarafından — üstelik korkunç koşullar altında — gözaltına alınmalarına yol açması; Yunan hukukunu, AB hukukunu ve uluslararası hukuku açıkça ihlal eden, insanları riske atan ve insan onurunu zedeleyen hukuka aykırı bir muameledir. Bu münferit bir olay değildir. Bu tür uygulamaların yerleşmesi ve Yeni Pakt’ın uygulanması bağlamında tartışmasız insan haklarının çiğnenmesi hukuka aykırıdır ve demokratik bir devlette kabul edilemez.”

Hamile kadın ve eşi bir ay tutuklu kaldı

RSA’nın açıkladığı ikinci olay ise Midilli Adası’nda gerçekleşiyor. İleri derecede hamile olan bir kadın ve eşi Midilli Adasına’na geldikten sonra yetkililer tarafından güvenlik taraması ve sığınma prosedürlerinden geçmek üzere Midilli Kapalı Kontrollü Erişim Merkezi’ne (CCAC) götürüldüler. Yaklaşık bir ay boyunca herhangi bir belgeye ve durumları hakkında bilgiye sahip olmaksızın orada kayıtsız bir şekilde gözaltında kaldılar. RSA’nın girişimleri sonucu keyfi gözaltıya son verilmesi için Midilli İdare Mahkemesi’ne yapılan itiraz ardından çift, bir aylık tutukluluğun ardından serbest bırakılarak sığınmacı kartları verildi.

RSA yaptığı açıklamada şunlara dikkat çekti:

“Burada yukarıdaki iki olaydan yola çıkarak dile getirdiğimiz hususlar, Temmuz 2026 başından bu yana Yunan makamlarının ve AB kurumlarının dikkatine sunulmuş ancak herhangi bir yanıt alınamamıştır. RSA, Yeni Pakt’a ve bunun Yunanistan’daki uygulama yasasına karşı olduğunu, temel insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeleri ihlal ettiğini belirterek güçlü çekincelerini dile getirmiştir. Başta sığınma hakkına erişim olmak üzere sığınma güvencelerinin korunması, sığınmacıların gözaltında tutulmasına son verilmesi, hukuka ve insan haklarına uyulması çağrısında bulunuyoruz. Yeni Pakt ve Yunanistan’daki uygulama yasası tarafından zedelenen, uluslararası hukuk ve Anayasa ile güvence altına alınan her insanın yaşam, özgürlük ve onur haklarına ayrım gözetilmeksizin saygı gösterilmesini talep ediyoruz.”

Yunanistan’da nasıl uygulanıyor?

Yasaya göre, göre iltica başvurusu yapan kişinin durumunun 12 hafta gibi kısa bir sürede incelenmesi öngörülüyor. Yunanistan’da iltica başvuru randevularının bile bazen 2-3 yılı bulduğu düşünüldüğünde mevcut 12 haftalık uygulamanın iltica edenler için olumsuz sonuçlar doğuracağı STK’ların itiraz ettiği en önemli nokta. STK’ların karşı çıktığı bir diğer nokta ise bu 12 haftalık sürecin gözaltına geçirilecek olması.

İlticaları kabul edilebilir bulunan kişiler için ise 3 ay içinde mülteci statüsü verilmesi öngörülüyor. İltica başvurusu kabul edilmeyenler ise zorla geri gönderilebilecek. Yunanistan’da uygulanacak yasaya göre iltica başvurusu kabul edilebilir kişiler açık kamplarda, kabul oranı düşük olan kişiler ise kapalı kamplarda yani gözaltı merkezlerinde tutulacak.

Şengal Soykırımı’nın 12. yılı: Kaçırılan Ezidilerin yüzde 40’ının akıbeti bilinmiyor

3 Ağustos 2014’te Musul’u ele geçiren IŞİD’in, Şengal’e yönelerek binlerce Ezidiyi katletmesi, Ezidi kadın ve çocukları kaçırması üzerinden 12 yıl geçti. 4 Mayıs 2026 verilerine göre IŞİD tarafından kaçırılan Ezidilerin 3 bin 595’i kurtarılabildi, yaklaşık 2 bin 500 kişinin akıbeti ise hala bilinmiyor.

Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) 3 Ağustos 2014’te yaklaşık 550 bin Ezidi yaşadığı Şengal’e saldırmasının üzerinden 12 yıl geçti. Binlerce sivil yerinde infaz edildi, on binlerce kişi yerinden edildi, Ezidi kadınlar ve kız çocukları kaçırıldı ve tecavüze uğradı. 2014 yılına kadar 72 katliam yaşamış olan Ezidiler, 2014’te IŞİD’in kendilerine yönelik saldırı ve katliamlarını “73. ferman” olarak nitelendiriyor.

Saldırının ardından bölgeden kaçan Ezidi’ler, Türkiye, Suriye, ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi dahil olmak üzere birçok bölgedeki kamplara gitti. Rûdaw’ın haberine göre, evlerini ovaya değil Şengal dağının eteklerine inşa etmek isteyen Ezidiler için şu ana dek dağın eteklerinde yaklaşık 2 bin 500 ev inşa edildi. Şengal ve çevresine on binlerce Ezidi dönmüş olsa da hala birçoğu kendi toprağından uzaktaki kamplarda yaşamını sürdürüyor.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin 2379 sayılı kararı ile kurulan BM IŞİD Suçlarını Soruşturma Ekibi (UNITAD) ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi İçişleri Bakanlığı ve IŞİD Tarafından Kaçırılanları Kurtarma Ofisi arşivlerinde, Ezidilere ilişkin belgeler kayıt altında tutuluyor.

ŞENGAL / EZİDİ SOYKIRIMI — VERİLERLE

12 Yıllık Bilanço

IŞİD Tarafından Kaçırılanları Kurtarma Ofisi’nin resmî verilerine göre, Şengal’de kaçırılan 6 bin 417 Ezidi’den 2 bin 500’ünün akıbeti hâlâ meçhul

Saldırı tarihi: 3 Ağustos 2014 Son veri güncellemesi: 4 Mayıs 2026

6.417

Toplam Kaçırılan Ezidi

3.595

Esaretten Kurtarılan

~2.500

Akıbeti Hâlâ Meçhul

Kaçırılan 6.417 Kişinin Bugünkü Durumu

%56
%39
%5
Kurtarılanlar (3.595) Akıbeti meçhul (~2.500) Katledildiği/kayıp olduğu bilinen diğer vakalar
Kaynak: Merkezi Duhok’ta bulunan “IŞİD Tarafından Kaçırılanları Kurtarma Ofisi” resmi verileri (4 Mayıs 2026 itibarıyla). Oran hesaplamaları toplam kaçırılan sayısı (6.417) üzerinden yapılmıştır.

Ezidi inanışında “ferman”, tarih boyunca kendilerine yönelik gerçekleştirilen katliam ve zorunlu göç dalgalarını tanımlamak için bir “ölüm fermanı” niteliğinde kullanılıyor. Ezidiler, 2014’e kadar tarih boyunca 72 kez benzer zulüm ve katliama maruz kaldıklarını söylüyor. Bu sebeple IŞİD’in Ağustos 2014’te Şengal’e yönelik saldırısı, çeşitli kaynaklarda ve Ezidilerin deyimiyle “73. Ferman” olarak geçiyor.

Şengal Savunma Birlikleri kuruldu

IŞİD, 10 Haziran 2014’te herhangi bir direnişle karşılaşmadan Musul’u ele geçirdi ve Irak ordusundan kalan askeri mühimmatla güçlenerek aynı yılın 3 Ağustos gecesinde Ezidilerin yaşadığı Şengal Dağı’nın güneyindeki köyleri hedef aldı. Saldırı sürecinde binlerce Ezidi öldürüldü, kadın ve çocuklar esir alınarak köle pazarlarında satıldı, güncel verilere göre ise Şengal ve çevresinde bugüne kadar 93 toplu mezar toplu mezar tespit edildi.

IŞİD’in saldırıları sonucu Şengal Dağı’nda mahsur kalan yüz binlerce Ezidi’yi kurtarmak üzere Halk Savunma Güçleri (HPG) üyeleri bölgeye giderek savaştı ve birçok Ezidi’nin kurtarılmasına sebep oldu. On binlerce Ezidi, 12 kişilik bir HPG biriminin açtığı koridor sayesinde kurtulabildi, HPG’liler günler süren çatışmaların ardından IŞİD’i püskürterek Ezidileri Kuzey ve Doğu Suriye’ye geçirmeyi başardı.

YBŞ (Yekîneyên Berxwedana Şengalê / Şengal Direniş Birlikleri) güvenli bölgelere yerleştirildikten sonra Ezidi gençleri tarafından aynı ay içinde kuruldu. Şengal’i Özgürleştirme Hamlesi sürecinde YBŞ bünyesinde yer alan kadınlar, kendilerini güçlendirmek amacıyla 2015 tarihli bir konferansla YPJ Şengal (Yekîneyên Parastina Jin ê Şengalê / Şengal Kadın Koruma Birlikleri) kimliğiyle örgütlendiklerini ilan etti.

Türkiye’de kamplarda kalan Ezidiler

Hayata Destek Derneği’nin Mayıs 2020 tarihinde yayımladığı “Mardin ve Batman’da yaşayan Ezidilerin hizmetlere erişimi” başlıklı rapora göre, 2014 yılı Ağustos-Ekim ayları arasında 22.062 Ezidi Türkiye’ye sığındı, IŞİD saldırılarının devamında ise bu sayı 30 bini aştı. Rapordaki verilerde Ezidilerin Şırnak (5.675 kişi), Batman (2.857 kişi), Diyarbakır (5.360 kişi), Siirt (1.686 kişi) ve Mardin’deki (5.471) akrabalarının yanına veya belediyeler tarafından oluşturulan kamplara yerleştiği kaydedildi.

2016’da Diyarbakır Belediyesi’ne kayyım atanmasından sonra kampın Aralık 2016’da kapatılması, Ezidilerin bir kısmının Şengal’e veya Irak’a geri dönmesi, bir kısmının da Almanya’ya gitmesi sonucunda şu an Türkiye’de az sayıda Ezidi bulunuyor.

Avrupa Parlamentosu “soykırım” demişti

İlk olarak Avrupa Parlamentosu, Şubat 2016’da IŞİD’in Ezidilere saldırılarını soykırım olarak tanıdı. BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulan UNITAD, Şengal’de işlenen suçların soykırım dahil en ağır uluslararası suçlar kapsamına girdiğini açık biçimde tespit etti. ABD, İrlanda, Kanada, Lüksemburg, Hollanda, Belçika, Almanya, İsviçre, Ermenistan, İngiltere, Portekiz’in de aralarında olduğu 20’ye yakın ülke Ezidi soykırımını tanıdı.

Ancak henüz bir uluslararası ceza mahkemesinde “73. Ferman” bir soykırım olarak tanınmıyor.

Saldırı öncesi Çilê Havînê bayramı

Ezidi inancında 25 Haziran’da başlayan 40 günlük oruç süreci 1 Ağustos’ta sona eriyor. Sabır, ruhsal arınma ve şükranın sembolü olarak kabul edilen bu dönemde Ezidiler, yılın en sıcak günlerinde şafak vaktinden gün batımına kadar yeme ve içmeden uzak durarak kendilerini ibadete adıyor. Bu oruç dönemi Ezidi takviminde Çilê Havînê (Yaz Çilesi) olarak biliniyor. 40 günlük bir diğer oruç dönemi ise kış aylarında tutulan Çilê Zivistanê (Kış Çilesi).

Çilê Havînê’nin bitişinin ardından 2 Ağustos’ta kutlanan bayram, 2014’te IŞİD’in Şengal’e saldırısının başladığı 3 Ağustos’a sadece bir gün düzenlenmişti.

İran’da yalnızca temmuz ayında 67 mahpus idam edildi

Norveç merkezli Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İran’daki 2026 Temmuz ayı idam verilerini yayınladı. Rapora göre dokuzu siyasi ve düşünce suçundan hükümlü 67 mahpus, İranlı yetkililerce idama çarptırıldı.

Fotoğraf: Pexels.com

Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw, İran yetkilileri ve yargıya bağlı basın tarafından yalnızca sekiz tanesinin resmen duyurulduğu, yedi tanesinin ise ailelerine duyurulmadan, son görüş fırsatı verilmeden gizli şekilde gerçekleştirilen 67 idamın tamamının kimliğini belgeleyerek kapsamlı bir rapor yayınladı. Hengaw, geçen senenin temmuz raporuyla karşılaştırıldığında idam sayısının 96’dan en az 67’ye düşmesiyle %30 oranında bir düşüş olduğunu açıkladı.

İdamların ikisi kadın mahpus

Jahrom’dan Setayesh Mohammadipour uyuşturucu bağlantılı suçlamalarla Shiraz hapishanesinde idam edilirken Yasuj’dan Azam Gerami kasıtlı cinayetten hüküm giydikten sonra Yasuj hapishanesinde idam edildi.

9 siyasi mahpus idam edildi

Temmuz ayında en az 9 siyasi ve düşünce suçu mahpus, Ocak 2026 protestolarında ve “Kadın Yaşam Özgürlük” (Jin Jiyan Azadî) hareketinde tutuklanan mahpuslar “Allah’a karşı savaş açmak”, casusluk ve diğer milli güvenlik suçlamaları iddia edilerek idam edildi.

Hengaw’ın açıklamasında, idamların 35 tanesinin kasıtlı cinayet suçu olduğu belirlendi, bu sayı tüm suçlamaların %52’sini oluşturdu. Sonrasında 22 mahpusun idam edildiği ikinci yaygın suçlama uyuşturucu ile ilgili suçlamalar oldu. 9 siyasi mahpusun idamı ve bir adet tecavüz suçuyla gerçekleştirilen idamlarla birlikte temmuz ayında toplam 67 mahpus idam edildi.

İdamların ulusal ve etnik gruplara göre dağılımı

Hengaw’ın verilerine göre, idamların %33’ünü oluşturan en yaygın grup Farslar oldu. Fars 22 hükümlü raporlanırken 10 Kürt, 10 Türk, 5 Beluç, 6 Lor hükümlü olduğu da açıklandı.

Veri • İnfografik

İran’da Temmuz Ayında İdam Edilenlerin Etnik Dağılımı

Hengaw’ın kayıtlarına göre Temmuz ayında en az 67 kişi idam edildi. Farslar, kayıtlı idamların en büyük bölümünü oluşturdu.

Etnik Kökene Göre İdam Edilen Kişi Sayısı (Temmuz 2026)
Farslar
22
%33
Kürtler
10
%15
Türkler
10
%15
Lorlar
6
%9
Beluciler
5
%7,5
Gilaklar ve Mazaniler
5
%7,5
Etnik kökeni doğrulanmamış
5
%7,5
Türkmenler
2
%3
Araplar
1
%1,5
Afgan vatandaşı
1
%1,5
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, Temmuz ayı idam verileri. Toplam kayıtlı idam sayısı: 67. Yüzdeler toplam idam sayısına oranlanarak hesaplanmıştır.

İdamların coğrafi dağılımı

Toplamda 24 farklı eyalete dağılan raporda 10 mahpusun idam edildiği İsfahan, temmuzda en çok idamın raporlandığı eyalet oldu. Onu takip eden Doğu Azerbaycan ve Fars Eyaletinde sekizer idam raporlanırken Kürt nüfusun yoğunlaştığı farklı şehirlerde ise toplam 6 idam raporlandı.

Hengaw’ın yayınladığı Temmuz ayı verileri de dahil edildiğinde 2026 senesinde kaydedilen idam sayısı 442’ye yükseldi.

*Bu haber Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından yapıldı

Yaşı büyütülerek müebbet verilen mahpusun yeniden yargılanma başvurusu reddedildi

Çocuk yaşta gözaltına alındıktan sonra yaşı büyütülerek müebbet hapis verilen Emrah Bayram’ın “yeniden yargılanma” talepli başvurusu, Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi. Avukat Derya Yıldırım, Van 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz başvurusunda bulunacağını aktardı.


Çocuk yaşta gözaltına alındıktan sonra yaşı büyütülerek müebbet hapis verilen Emrah Bayram’ın “yeniden yargılanma” talepli başvurusu, Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi. Avukat Derya Yıldırım, Van 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz başvurusunda bulunacak.

11 Ekim 1994 doğumlu Emrah Bayram, 27 Eylül 2009 tarihinde Bitlis merkeze bağlı Kayalıbağ köyü kırsalında çıkan çatışma sırasında HPG’li olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Bayram, “suça sürüklenen çocuk” kategorisinden çıkarılarak ağır cezada müebbet hapse mahkum edildi. Emrah Bayram’ın yeniden yargılanma talepli başvurusu reddedildi.

Bayram gözaltına alındığı dönemde emniyetin girişimleri üzerine yaşının büyük olduğuna dair rapor alınması için Bitlis Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Hastanede doktorun “Yaşı büyütülecek kişi bu mu?” diyerek hazırladığı bilimsel olmayan raporla, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) itirazına rağmen mahkeme heyeti tarafından tek celsede 7 yaş birden büyütüldü.

Mezopotamya Ajansı’ndan Berivan Altan’ın haberine göre, Bayram’ın avukatı Derya Yıldırım, 23 Haziran’da Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yeniden yargılama talepli başvuru yaptı. Savcı, Bayram’ın yeniden yargılanması talebinin reddedilmesini istedi. Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 311. maddesinde düzenlenen “yargılamanın yenilenmesi” şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle talebi reddetti.

Gerekçede, Bayram’ın Bitlis Devlet Hastanesi’nden alınan raporla yaşının düzeltildiği ve o dönemde Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Dairesi’nden de alınan raporu hatırlattı. Mahkeme, Bayram’ın yeniden mahkeme kararıyla yapılan yaş düzeltme raporu ile Bitlis Devlet Hastanesi’nden alınan raporun usulsüz olduğu iddialarını görmemezlikten geldi.

Avukat Derya Yıldırım, Van 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz başvurusunda bulunacak.

Ne olmuştu?

11 Ekim 1994 doğumlu Emrah Bayram, 27 Eylül 2009 tarihinde Bitlis merkeze bağlı Kayalıbağ köyü kırsalında çıkan çatışma sırasında HPG’li olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Bayram, “suça sürüklenen çocuk” kategorisinde yargılanarak tutuklandı. Emniyetin girişimleri üzerine yaşının büyük olduğuna dair rapor alınması için Bitlis Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Hastane, Bayram’ın 22 yaşında olduğuna dair rapor düzenledi. İtiraz üzerine 1 Eylül 2009’da bir kez daha aynı rapor hazırlandı.

Avukatlar, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden yargılama sürecinde müvekkillerinin Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesini istedi. Mahkeme, hastanenin raporunu 26 Nisan 2011’de İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderdi. ATK, hastane raporuyla yaşın belirlenmesinin zor olduğunu belirtti.

Mahkeme, buna rağmen karar duruşmasında Bayram’ın doğum tarihinin 1987 olarak düzeltilmesine karar verdi. Bayram, böylelikle Çocuk Mahkemesi yerine ağır cezada yargılandı ve “ülkenin birliğini ve bütünlüğünü bozma” iddiasıyla müebbet hapis ve 10 yıl 5 ay hapse mahkum edildi.

O dönem Bayram’ın avukatlığını yapan Osman Çelik, 2011 yılında gerçekleştirilen “KCK” operasyonları sırasında tutuklandı. Avukatsız kalan Bayram, yeni avukatına vekalet vermek için gittiği noterde yaşı küçük olması nedeniyle işlem yapamadı. Anne ve babasının gelmesiyle noter işlemleri yapıldı. Mahkemenin verdiği ceza ise 26 Nisan 2013’da Yargıtay’da onandı.

Hakim ve savcı FETÖ’den alındı

15 Temmuz 2016’daki askeri kalkışma sonrası ise bir başka gelişme yaşandı. Söz konusu hukuksuzlukta imzası bulunan savcı ve hakimler “FETÖ” soruşturması kapsamında görevden alındı. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), askeri kalkışmadan hemen sonra Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görev savcı Mehmet Ali Canavcı, üye hakim Ahmet Ödül ile mahkeme başkanı Behçet Aşılar’ı görevden aldı.

3 Aralık 2021’de yaşın nüfusta düzeltilmesi için dava açıldı. Bismil Asliye Hukuk Mahkemesi’ne yapılan başvuruda, Bayram’ın hastanede karşılaştığı duruma dair aktardığı “savcı 7 yaş büyütün demişti, gördüm, tamamdır, çıkın” bilgi de yer aldı. Bayram’ın ilkokul birinci sınıfta çektiği fotoğraf, okul belgeleri, aile nüfus kayıt örneği de mahkemeye sunuldu.

Yeniden yargılama başvurusu

Bayram’ın 1995 yılında nüfusa tescil edildiği vurgulanan başvuruda, “Müvekkilin kendinden bir büyük aile bireyinin nüfusa tescil edildiği tarih 1990’dır. Müvekkil iddia edildiği gibi 1987 doğumlu olsa 1990 yılında ya da 1995 yılında abisiyle beraber onunda doğum tarihi nüfusa tescil edilecekti. Ancak müvekkil tam doğum tarihine göre yani 11.10.1994 tarihli olarak nüfusa kaydedilmiştir” denildi.

Bayram, yeni rapor için Patnos Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Hastane Sağlık Kurulu’nun 3 Şubat 2022 tarihli raporunda, “Şahsın kemik yaşı tespitine yönelik yapılan direkt grafilerin değerlendirmesinde erkek olgun kemik yaşı 30 olarak değerlendirilmiştir. Oy birliği ile karar verilmiştir” denildi.

Mahkeme, yaşın yeniden düzenlenmesi için yapılan başvuruyu, “(…) ceza mahkemesinde yaş konusunda verilen kararların kesin hüküm niteliğinde olması nedeniyle, bu konularda hukuk mahkemesinde yeni bir dava açılamayacağı anlaşılmakla (…)” gerekçesiyle reddetti.

Bayram’ın avukatı Derya Yıldırım, kararı istinafa taşıdı. Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi’ne yapılan başvuruda, “Ceza yargılamasını yapan mahkemenin tarafsız davranmadığını, yargılandığı dosyanın konusunu baz alarak henüz çocuk yaşta iken yaşını büyüterek mağduriyetine yol açtığını, herhangi bir teste alınmadan yaşının büyütülmüş olması ve bunu kanıtlayan delillere rağmen ortadaki mağduriyetin giderilmediğini” vurguları yer aldı.

Mahkeme, ‘usul’ eksikliklerin giderilmesi talebiyle kararı bozdu ve yeniden yargılama kararı verdi.

Yerel mahkeme

Yerel mahkemeden benzer bir karar çıkması üzerine bir üst mahkemeye yeni bir başvuru yapıldı. Mahkeme, bu kez başvuruyu reddetti ve 13 Mart 2026’da yerel mahkemenin kararını onadı. Kararda, “Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36’ınci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi ve CMK’nın 218. maddesi gereğince ceza mahkemesinde yaş konusunda verilen kararların kesin hüküm niteliğinde olması nedeniyle, bu konularda hukuk mahkemesinde yeni bir dava açılamayacağı anlaşılmakla…” denildi.

Anayasa Mahkemesi

3 Haziran’da Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuru yapıldı. Başvuruda, benzer talepler sıralanarak, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği vurgulandı. Başvuruda, Patnos Devlet Hastanesi’nin verdiği rapora işaret ederek, “Bilimsel bir raporun hangi gerekçeyle yok sayıldığı açıklanmadan verilen bu karar açıkça ihlaldir” denildi. Ayrıca yeniden yargılanma talebi yer aldı.

Avukat Derya Yıldırım, ayrıca hem Bayram’ın yaşının büyütülmesi hem de o dönem karar verici konumdaki kamu görevlilerinin cemaat yapılanmasında yer alması nedeniyle yeniden yargılanma talebiyle 23 Haziran’da Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurdu.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.