Dilbilimci Demir: Kürtçe’ye yönelik kırım politikası uygulanıyor

Bir dilin tehlike altında olup olmadığı ile ilgili en önemli ölçütün çocuklar olduğunu belirten dilbilimci Netice Altun Demir, Türkiye’de devletin Kürt diline yönelik bir “kırım” uyguladığını, Kürtlerin de “dil-intiharı” yaptıklarını düşünüyor.

Kürt Dil Günü etkinliği, Foto: Sosyal medya

Kürt Dili Hakları İzleme ve Raporlama Platformu (Kurdish Monitoring) verilerine göre; 2025 yılında Kürtçe kullanımı toplamda en az 70 kez engellenmiştir. Bu ihlallerin 25’i kamusal alanda, 15’i medyada, 18’i kültür-sanat alanında ve 12’si cezaevlerinde gerçekleşmiştir.

Parlamentoda milletvekilleri Kürtçe konuştuğunda konuşmalarının kesilmesi, Kürtçenin “bilinmeyen bir dil” olarak tanımlanması ve tutanaklarda Kürtçe kısımların yerine “X” işareti konulması uygulaması hâlâ devam etmektedir. Kürtler anadilde eğitim talebinde bulunsa da, hükümet programında bu talebe yönelik somut bir adım görülmemektedir.

Resmi olmayan verilere göre Kürtçe kullanımı sokaklarda, sosyal alanlarda ve giderek ev içlerinde bile azalmaktadır. Dilbilimci Netice Altun Demir, Kürtçenin Türkiye’deki mevcut durumunu “dil kırım” (linguicide) olarak nitelendiriyor. Ona göre “asimilasyon” kelimesi Kürtçenin durumunu tarif etmek için hafif kalmaktadır. Ayrıca Kürtlerin kendi dillerine karşı tutumunu da “kendi dilini öldürme” (dil-intiharı) olarak tanımlıyor.

Altun Demir, Kirmançkî (Zazaki) lehçesinin durumunun Kurmanci’ye göre çok daha kötü olduğunu belirtiyor.

Pek çok kişi Türkiye’de Kürt coğrafyasında Kürtçenin tehlike altında olduğunu söylüyor. Sizin görüşünüze göre de Kürtçe üzerinde bir tehlike var mı?

Elbette var. Eğer bir dili sadece yaşlılar konuşuyorsa tehlike çok büyüktür. Eğer yetişkinler ve yaşlılar konuşuyor ama çocuklar konuşmuyorsa yine büyük bir tehlike vardır; o dilin ölmesine iki nesil kalmış demektir. Burada en önemli ölçüt çocuklardır. Eğer çocuklar dili konuşuyorsa, o dil henüz tehlike yoluna girmemiş demektir. Kirmançkî/Zazakî’de tehlike çok büyüktür. Zazakî’nin sadece Türkçe ile değil, Kurmancî ile ilişkisinde de sorunlar var. Kurmancî’nin durumu da iyi değil ama nüfusu fazla olduğu ve devlet baskısı her anlamda sürdüğü için, bu baskı beraberinde bir tepki de doğuruyor. Bu iki nedenden dolayı Kurmancî, Zazakî kadar büyük sorunlar yaşamıyor. Ayrıca Kurmancî Kürdistan’ın dört parçasında konuşulduğu için özel bir duruma sahip. Kısacası tehlike var, önemli olan tehlikenin hangi aşamada olduğudur.

Nasıl bir tehlikeden bahsediyorsunuz?

Kürdistan’da en çok asimilasyondan bahsedilir. Ancak durumu daha iyi ifade edebilecek başka terimler de var. Çünkü asimilasyon çok yumuşak bir kelime. Bu terim ilk olarak Amerika’da hedeflenen bir entegrasyonu ifade etmek için kullanıldı. Devletin sistematik saldırısı ‘linguicide’ yani ‘dil kırım’ kapsamına girer. Bir dilin ‘kendi kendini öldürmesi’ ise, bir kişinin bilinçli olarak ve kendi çıkarı için bu dilin artık kendisine veya çocuğuna fayda sağlamayacağına karar verip, kendi dilinden vazgeçerek egemen dili seçmesidir. Kürtler arasında devlet tarafından yapılan asimilasyon değil, dil kırımdır; halk tarafından yapılan ise asimilasyon değil, ‘kendi dilini öldürme’dir (bunun yumuşak versiyonu oto-asimilasyondur). Şimdi devlet Kürtçeyi öldürmek istiyor, Kürtler de artık buna yardım ediyor. Kirmançkî daha yakın bir zamanda, Kurmancî ise aynı yolda; buna ‘hastalık yolu’ diyebiliriz. Eğer yara tedavi edilmezse ölüme gider.

Bunun sebebi nedir?

Pek çok sebebi var. Yüz yıllık, ilk günden bugüne zulüm ve baskıyla devam eden bir hikaye var. Entegrasyona sırtını dayamış, sözde Kürtler için ve Kürtler adına hareket eden ama Kürtçe olmadan yol alan bir Kürt siyaseti var. Zaten ezen ve ezilen arasında bir ‘birlikte yaşam’ söz konusuysa, orada asla eşit bir ilişki kurulamaz. Egemenlerle ilişki, ancak onlar egemenliklerini sürdürdükleri sürece mümkündür. Bir vatandaş, Kürt liderlerin ve aydınların sistemle barışık olduğunu gördüğünde, kendisi de prestiji olmayan dilinden kolayca vazgeçer. Kürtler Kürt olmayı kabul etmişler ama hâlâ kendilerine düşmanlarının gözüyle bakıyorlar; hâlâ kendilerini ve dillerini sevmiyorlar. Elbette istisnalardan değil, sıradan insanlardan veya büyük kitlelerden bahsediyorum. Çok değerli kişiler ve çalışmalar da var ama bunlar derde derman olacak kadar büyük değiller.

Kürtçenin bu tehlikeden kurtulması için ne yapılmalı? Kimler sorumluluk almalı?

Sorumlular yukarıdan aşağıya siyasetle uğraşanlar ve aydınlardır. Dilin prestij kazanması ve korunması için statü lazımdır. Statü için de Kürtlerin kendi topraklarında yetki sahibi olması gerekir. Eğer Bakur’daki Kürtler Türklerle, Rojhilat’takiler (İran) Farslarla, Rojava’dakiler (Suriye) Araplarla yaşarsa —ki siyasetimiz bunu savunuyor— o zaman Kürtlerin birbirleriyle bağı kalmaz. Diğer dillerin egemenliği sürer. Bugün olmazsa yarın Kürtçe yerini egemenlerin dillerine bırakır. Sorun sadece Bakur Kürtleri değildir; Rojhilat’ta az sayıda kişi tarafından konuşulan lehçeler yavaş yavaş Kürtlüklerinden de vazgeçiyorlar. Eğer Bakur’daki Kürt hareketi entegre olmak istiyorsa kurtuluş yoktur. Ancak iki millet ve iki devlet gibi yaşarlarsa; o zaman Kürtlerin ikinci dili Türkçe, Türklerin ikinci dili ise Kürtçe olur. Üçüncü dil ise her ikisi için İngilizce olur. Bu çözüm bile tek başına yetmez çünkü bir taraftaki Kürtleri kaderlerine terk edemeyiz. Orta Doğu’da ne kadar mümkünse o kadar, yüzde yüz bir eşitlik lazımdır. Eğer olmazsa, dilimiz bir süre daha ‘uzun’ süre yaşayacaktır ama hikayenin sonu iyi olmayacaktır.

Jaffer Şeyholislami: Dil sorunu sadece kelimelerle değil; otorite ve iktidar ile de ilgili

“Kürtçe’ye saldırılar sadece dilsel bir tercih değildir. Bu, çok daha geniş kapsamlı siyasal bir hamledir; sosyo-politik bir krizdir. Hatta dil aracılığıyla somutlaşan jeopolitik bir çatışmadır diyebiliriz.”

Bugün, 15 Mayıs, Kürt Dili Bayramı.

15 Mayıs Kürt Dil Bayramı, Celadet Ali Bedirhan öncülüğünde 15 Mayıs 1932’de Şam’da yayın hayatına başlayan ilk Latin harfli Kürtçe dergi Hawar’ın anısına, 2006 yılından beri her yıl kutlanan özel bir gündür. Kürtçe dilinin korunması, geliştirilmesi ve eğitim dili olması taleplerinin vurgulandığı gün; çeşitli şölen, panel ve etkinliklerle kutlanıyor.

Kürtçeye yönelik dil-kırım ve asimilasyon pratikleri, konuşulduğu ülkelerin statükocu politikaları çerçevesinde güncelliğini koruyor. İran’da Kürtçenin kamusal ve resmî alandan dışlanması, ana dilde eğitim hakkının hukuken engellenmesiyle kronik bir soruna dönüşmüş durumda. Dilin korunması ve geliştirilmesi yönünde faaliyet gösteren aktörler tutuklanıp ağır cezalara maruz kalıyor. Tüm bunlar rejimin kültürel hak arayışlarını bir güvenlik meselesi olarak kodladığını gösteriyor.

Tüm bunları, Kürtçe’nin İran’daki durumunu Kanada’daki Carleton Üniversitesi’nde görev yapan Dilbilimci Prof. Dr. Jaffer Şeyholislami ile konuştuk.

“Asimilasyon devam ediyor”

İran’da Kürtçe’nin, bir azınlık dili olarak kabul edildiğini belirten Şeyholislami, bundan dolayı Kürtçe konuşmanın yasak olmadığını söyledi. Şeyholislami konuşmasına şöyle devam etti:

“İnsanlar Kürtçe konuşabiliyor ancak Kürtçe’nin kamusal alanda herhangi bir ‘resmî’ karşılığı bulunmamaktadır. Kürtçe okullarda okutulmuyor ve devletin kurum ile kuruluşlarında da hiçbir resmiyeti bulunmuyor. Dolayısıyla Kürtçe, kurumsal bir kimlikten yoksun, yalnızca sözlü bir iletişim aracı seviyesinde kalmıştır.”

“Nisan 2025’te, Kürtçe’nin okullarda ve resmi kurumlarda tanınması hususu İran Parlamentosu’nun gündemine taşınmış ve oylamaya sunuldu. Ancak yapılan oylamada gerekli çoğunluk sağlanmadı ve teklif reddedilmişti. Bu durum, Türkiye’deki kısıtlı ‘seçmeli ders’ uygulamasının dahi İran’da mevcut olmadığını açıkça ortaya koydu. Türkiye’de Kürtçe yaklaşık 50-60 yıl boyunca mutlak bir yasakla karşı karşıya kaldığı dönemlerden sonra günümüzde seçmeli ders statüsüne geçilmişken, İran’da henüz bu yönde hiçbir somut adım atılmadı. İran’da mevcut olan durum, dilin gündelik hayattaki etkisini kırmayı amaçlayan bir ‘yumuşak asimilasyon’ (soft assimilation) politikasının devamıdır.”

“Kürtçe’ye saldırı sosyo-politik bir krizdir”

Dili siyasetten, ekonomiden, kültürden veya diğer toplumsal dinamiklerden izole ederek ele alınmayacağını söyleyen Jaffer Şeyholislami şöyle devam etti:

“Antonio Gramsci hapishane notlarında hayati bir tespitte bulunur: “Ne zaman bir dil meselesi hararetle tartışılmaya başlansa, bilin ki arka planda çok daha derin sorunlar mevcuttur.” Bunlar toplumsal, siyasal ve ekonomik krizlerin yansımalarıdır. Tüm bu yapısal sorunlar, dil tartışmaları şemsiyesi altında tezahür eder.”

“Örneğin; Haseke ve Kerkük’te Kürtçe tabelaların indirilerek yerlerine Arapça levhaların asılması, sadece dilsel bir tercih değildir. Bu, çok daha geniş kapsamlı siyasal bir hamledir; sosyo-politik bir krizdir. Hatta dil aracılığıyla somutlaşan jeopolitik bir çatışmadır diyebiliriz. Çünkü dili siyasetten, ekonomiden, kültürden veya diğer toplumsal dinamiklerden izole ederek ele alamazsınız. Dil, toplumun her hücresine nüfuz etmiş, organik bir bağdır. İşte bu nedenle, dil sorunu patlak verdiğinde bu sadece kelimelerle ilgili bir dava değil; doğrudan siyaset, otorite ve iktidar üzerine bir ihtilaftır. Özetle; dil mücadelesi bir iktidar mücadelesidir; her devirde ve her coğrafyada bu böyledir. Kürtlerin; Araplar, Türkler veya Farslarla yaşadığı her siyasi krizin merkezinde dil meselesinin daima yer alması tesadüf değildir.”

“Düşünceniz eğitim aldığınız dile göre şekilleniyor”

Eğitim kendi dilinizde olmadığında, mahkemede veya başka herhangi bir yerde Kürtçe konuşsanız dahi sizin Kürtçeniz; Farsça, Arapça veya Türkçe etkisinde bir Kürtçe olacağını belirten Şeyholislami konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Mesela Mahabad’da bir bankaya gidersiniz, memur Kürttür, onu tanırsınız ve onunla Kürtçe konuşursunuz. Yani bu durum İran’da hep vardı; İslam Cumhuriyeti öncesinde de vardı. Birçok kuruma gidersiniz, halk Kürtçe konuşur. Hatta mahkemeye gidersiniz, eğer memur Kürt ise mahkeme salonunda dahi Kürtçe konuşabilirsiniz. Eğer memur Fars veya Azeri ise o zaman Farsça konuşursunuz.”

“Ancak temel sorun şudur: Eğitim kendi dilinizde olmadığında, mahkemede veya başka herhangi bir yerde Kürtçe konuşsanız dahi sizin Kürtçeniz; Farsça, Arapça veya Türkçe etkisinde bir Kürtçedir. Türkçe, Farsça ve Arapça terimler kullanırsınız. Çünkü eğitimi bu dillerde alırsınız tüm düşünce ile değerlendirme biçimleriniz bu dillere göre şekillenir.”

“Buna dair elimde bir örnek var: Mahabad Belediye Başkanı çok basit bir şey söylüyor; “Caddeyek man tesîs kerdûwe ke obûr deka le muhîtî xaricî xiyabanî…” (Şehirden çıkan ve bir köye ulaşan bir cadde inşa ettik). Güya Kürtçe konuşuyor ama cümle tamamen Farsçadır. Belki ön ekler, son ekler ve fiil Kürtçe olabilir ancak isimler, zamirler, terimler… hepsi Farsçadır. Elimde bir başka video daha var; Senendec (Sine) Valisi güya Kürtçe konuşuyor ancak kullandığı tüm kelimeler Farsçadır; öyle ki bir Fars onu dinlediğinde ne dediğini çok rahat bir şekilde anlayabilir.”

“Bunun yanı sıra, yazılı alanda Kürtçeye dair hiçbir şey yoktur, her şey Farsçadır. İlaçlar Farsça yazılır, bankadaki resmi işlemler Farsçadır ve devlet kurumlarındaki tüm yazışmalar Farsça olmak zorundadır.”

“Eğitim olmadan bir dili yok olmaktan kurtaramazsınız”

Kendi dilinizle düşünmenizi, üretmenizi ve kendiniz olmayı istemediklerini aktaran Şeyholislami şöyle devam etti:

“Ayrıca Rojhilat’da Kürtçe konuşanlar da konuşmalarında Farsça kelime ve tabirler kullanıyorlar. Cümle yapıları Farsça’nın özelliklerine göre kuruluyor. Bunun sebebi, Farsça eğitim görmeleridir. Bu yüzden anadil eğitim esastır. Anadil’de eğitim olmadan bir dili yok olmaktan kurtaramazsınız. Eğer bir dil eğitim dili olmazsa yok olup kaybolacaktır.”

“Dil, toplumun ve insanlığın temelidir. Çünkü her alanda dille ilişki kurarız, üretim dille gerçekleşir; dil aynı zamanda kültürün inşa edicisidir. Dil, sizin varlığınız ve kimliğinizdir. Kendi dilinizle varsınızdır. Bu yüzden dilden bahsedildiğinde korkuyorlar. Sizin kendi dilinizle düşünmenizi, üretmenizi ve kendiniz olmanızı istemiyorlar. Dil işte bu yüzden çok önemlidir.”

“Yani Kürtçeyi engellemek isteyen her ülke, bunu bir şekilde hayata geçirir. İran’da da ‘Kürtçe yasaktır’ demiyorlar. Şöyle diyorlar: “Kürtçe göz bebeğimizdir, Kürtler bizim akrabamızdır, Kürtçe yasak değildir.” Madem Kürtçe yasak değil, o halde neden devlet kurumlarında Kürtçe yok? Neden okullarda Kürtçe resmi değil? Yukarıda da belirttiğim gibi; dil savaşı, iktidar savaşıdır.”

Rojava’da Kürtçe eğitimin geleceği tartışılıyor

10 yılı aşkın bir süredir Rojava’da bütün eğitim kurumlarında Kürtçe eğitim veriliyor. Ancak 29 Ocak’ta Özerk Yönetim ile geçici Şam yönetimi arasında imzalanan anlaşmadan sonra başlayan entegrasyon sürecinde Kürtçe eğitim, tartışma başlıklarından biri olmuş durumda.

Çalakiya ji bo zimanê kurdî li Qamişloyê, Foto: ANHA

Rojava Özerk Yönetim ile Şam’daki geçici yönetim arasında 29 Ocak 2026 tarihinde imzalanan anlaşmanın ardından entegrasyon süreci başladı. Bu süreç öncelikle askeri alanda, ardından eğitim ve diğer bazı alanlarda yürütülüyor. Ancak eğitim konusunda bölgeden gelen bilgilere göre, Özerk Yönetim ile Şam’daki geçici yönetim arasında sorunlar yaşanıyor.

Şam’daki geçici yönetime bağlı güçler, Mayıs ayının başında Haseke’deki adliye binasındaki Kürtçe, İngilizce ve Arapça tabelayı indirerek yerine sadece Arapça olan bir tabela astı. Ardından Haseke sakinleri bu duruma tepki göstererek Arapça tabelaları indirdi ve yerine tekrar Kürtçe olanları yerleştirdi. Bu konu birkaç gün boyunca bazı gerginliklere neden oldu.

Bu sorunun Haseke’de yaşandığı günlerde, Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, 13 Mayıs’ta Hawar Haber Ajansı’na (ANHA) yaptığı açıklamada, bu sorunun entegrasyon sürecinin durmasına neden olduğunu ve çözüm için Arapçanın bir süreliğine binada kalmasını kabul ettiklerini, ancak daha sonra Haseke’de de Rojava’nın diğer yerlerinde olduğu gibi Kürtçenin yerleştirileceğini söyledi.

Abdi, 14 Mayıs’ta ise Al-Monitor sitesine yaptığı açıklamada, eğitim konusu ve diploma krizi için Şam ile nihai bir anlaşmaya vardıklarını belirtti. Bu açıklamaya göre, Suriye devleti, Özerk Yönetim eğitimine göre eğitim görmüş öğrencilerin diplomalarını resmi olarak kabul edecek. Ayrıca, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde eğitimin Kürtçe olması şartıyla, ulusal müfredata geçiş için ortak komisyonlar kurulacak.

On yıldır Rojava’da eğitim Kürtçe

Suriye’de 2011 yılında savaşın patlak vermesi ve Rojava’da özerk bir bölgenin kurulmasının ardından burada Kürtçe eğitim başladı. O zamana kadar Suriye’de Kürtçe eğitim yoktu ve Kürtçenin kullanımı engelleniyordu.

1971’de başlayan “Araplaştırma politikaları”nın ardından yaşanan engellemelere rağmen Suriye ve Rojava’da Kürt dili için pek çok çalışma yapıldı. Modern Latin alfabesinin temeli Celadet Ali Bedirxan tarafından 1932 yılında Şam’da Hawar dergisinin ilk sayısının yayınlanmasıyla atıldı. Yine Cegerxwîn, Kamuran Bedirxan, Seydayê Tîrêj, Osman Sebrî ve daha pek çok isim burada Kürt dili için çalıştı ve eserler verdi.

2013 yılında Kürt bölgelerinde özerk bir yönetimin kurulmasıyla birlikte Kürtçe eğitim de resmi olarak başladı. O yıl Cizre Kantonu’nda ilk kez resmi olarak Kürtçe eğitim veren okullar açıldı. Kürtçenin yanı sıra Arapça ve Süryanice de resmi diller arasında kabul edildi. Ayrıca bazı yerlerde Ermenice dil eğitimi de başladı.

2014 yılında Cizre, Kobani ve Afrin kantonlarında Özerk Yönetim ilan edildikten sonra, aynı yıl yeni eğitim müfredatının hazırlıkları yapıldı. IŞİD’in Rojava’ya yönelik saldırıları nedeniyle eğitim kesintiye uğradı ancak 2015 yılında çalışmalar yeniden başladı. 2017 yılında Qamışlo’da Rojava Üniversitesi, ardından aynı yıl Kobani’de Kobani Üniversitesi açıldı. Bu yıllarda on binlerce öğrenci okula giderek Kürtçe eğitim gördü. Ancak şu anki durum nedeniyle bu kazanımların ortadan kalkması riski bulunuyor.

Evdilfetah: Kazanımlarımızı bırakmayacağı

Dilbilimci Deham Evdilfetah, Rojava’daki mevcut durumla ilgili Niha+’ya yaptığı açıklamada, “Bugünlerde ortalık karışık” diyerek “ne olacağını bilmediklerini” ifade etti.

Zimanzan Deham Evdilfetah, 2019, Qoser, Foto: Ferid Demirel

Evdilfetah, bir süredir herkesin Kürt dilini korumak için harekete geçtiğini belirtti. Verdiği bilgilere göre, Özerk Yönetim’den bir heyet bu konu için Şam’da bulunuyor ve 15 Mayıs (Kürt Dil Bayramı) için ortak bir etkinlik düzenlenmesini talep edecekler.

Deham Evdilfetah, Şam’daki yönetimin Kürtlere, Türkiye’deki gibi seçmeli Kürtçe derslerini kabul edeceklerini söylediğini aktardı: “İki saat mi, üç saat mi artık neyse. Bazen dil özgürdür diyorlar. İstediğiniz gibi vereceğiz diyorlar. Doğrudan net bir şey ortaya çıkmıyor. Nasıl olacağını bilmiyoruz.”

Evdilfetah’ın ifadesine göre, Halep’in iki Kürt mahallesi olan Şeyh Maksut ve Eşrefiye’deki gelişmelerden sonra ellerinde fazla seçenek kalmadı ve halkta bir kırılma yaşandı. Bu nedenle Şam’daki geçici yönetim somut bir şey belirtmiyor: “Onlara ne dersen ‘evet evet’ diyorlar ama bunu anayasaya koyacaklarına dair bir inanç yok. Anayasa yok. Geçici bir hükümettir. ‘Hükümet kurulana, anayasa yapılana, parlamento oluşana kadar bekleyin, o zaman size her şeyi vereceğiz’ diyorlar. Onlara da güvenilmiyor.”

“Direniyoruz”

Pek çok yerdeki Kürt dili etkinliklerinden bahseden Evdilfetah, Kürt dili için yapılacak bir etkinliğe katılmak üzere Qamışlo’ya gideceğini söyleyerek şunları ekledi: “Biz kendimiz de eylemler yapıyoruz. Direniyoruz. Seminerler veriyoruz. Dilimiz varlığımızdır. Biz dilimizi ne kadar korursak, dilimiz de bizi o kadar koruyacaktır. Örneğin Kuzeydeki parçamız çok eridi. Dil gitti. Dil geri dönerse onlar da dönecektir. Herkes diliyle vardır. Bu sloganla çalışmalarımızı yürütüyoruz. Geçtiğimiz günlerde SZK (Kürt Dili Kurumu) ve KNK (Kürdistan Ulusal Kongresi) birlikte çok iyi bir toplantı yaptı. Hepsi dil üzerinde duruyor; dil her şeyden önce gelmeli diyor herkes. Dil, kimlik ve varlıktır. Gerçekten de varlık-yokluk meselesidir. Benim görüşüme göre Özerk Yönetim’de pek çok hata yapıldı. Sonra o felaket yaşandı. Ama yine iyi şeylerin yapılmadığı anlamına da gelmiyor . Çocuklarımız evde Kürtçe okuyor. Birbirleriyle konuşuyorlar.

Haseke, Rojava, Foto: ANHA

Bunlar kutsal şeylerdi. Üzerimizde ne kadar baskı olursa olsun, dil yasaklansa bile, bu çocukların dili unutacağına inanmıyorum. 11-12 yıldır bu eğitimi alıyorlar. Ne kadar eksikleri olsa da bir temel atıldı. Hatalar varsa düzeltilir. Ama o temel atıldı. Rüyamız ve umudumuz onu korumaktır. Geçtiğimiz bu deneyim devam ediyor. Bazı eksikler vardı, şikayetler vardı, eleştiriler vardı, bazen birbirimizle kavga ediyorduk ama yine de kendimize dönüyoruz. Yapılan şeyler, eğer onlar olmasaydı elimize geçmezdi. Ama şimdi elimizde ne kaldı, bilmiyoruz. Elimize ne geçmişse onu bırakmamalıyız. Şimdi Kürtçe okuyan o çocukların her birinin evinde küçük bir kütüphane var.”

Özerk Yönetim heyeti Şam’da

Rûdaw’ın geçtiği habere göre, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed ve Demokratik Birlik Partisi (PYD) Eş Başkanı Xerîb Hiso, Kürt Dil Bayramı vesilesiyle Suriye’nin başkenti Şam’da bulunan Mîr Bedirxan, Mîr Celadet Ali Bedirxan ve Rewşen Bedirxan’ın mezarlarını ziyaret etti.

İlham Ahmed, Kürtçenin resmiyet kazanması için mücadelenin yükseltilmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi: “Dilimizi bu ülkede resmi yapmak istiyoruz. Bunu kabul etmeyen bir zihniyet ve akıl olsa da 13 Sayılı Kararname uyarınca bazı okullarda Kürtçe eğitim izni verilmiştir. Kürtçenin resmi dil olması Suriye’nin zenginleşmesine ve güçlenmesine vesile olacaktır.”

TÜİK’in listesinde olmayan Kürtçe isimler: Jan, Ciwan, Arîn

TÜİK’in Türkiye’de en çok kullanılan ve yeni doğan çocuklara en çok verilen isimlerle ilgili verileri, Türkiye’de dini-geleneksel isimlerin yerine milliyetçi isimlerin geçtiğini gösteriyor. Kanunî ve pratik engellerden dolayı Kürtçe isimler her zaman kayıt altına alınmazken, TÜİK’in veri sisteminde Kürtçe isimlerle ilgili bilgilere ulaşmak imkansız.

Kolaj: Niha+

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2025 yılı içerisinde Türkiye’de en çok kullanılan isimleri ve en çok verilen bebek isimlerine dair verileri yayınladı. Kurumun verilerine göre, Türkiye’de erkeklerde en çok Mehmet, Mustafa, Ahmet ve Ali, kadınlarda ise Fatma, Ayşe, Emine ve Hatice ismi kullanılıyor. Bu dört ismin 2018 yılından bu yana sıralamayı koruduğu görülüyor verilerde.

TÜİK’in istatistiklerine göre yeni doğanlarda da en çok tercih edilen erkek isimleri arasında Alparslan birinci sırada yer alıyor. Toplamda 7 bin 509 yeni doğan erkek bebeğe aileleri bu ismi vermeyi tercih etmiş. Göktuğ, Metehan, Yusuf ve Kerem ilk sıraları paylaşıyorlar.

Kız Bebek İsimlerinde “Görünürlük” (2025)
Alya
8.739
Defne
7.716
Gökçe
7.582
Zeynep
6.228
Kayıt Sistemindeki Fonetik Engel

Kız bebek isimlerinde Alya ve Defne gibi modern isimler zirveye yerleşirken; kültürel hafızada yer eden Rozerîn, Bêrîvan ve Zîlan gibi isimler resmi istatistiklerin “bilinmeyen” veya “dönüştürülmüş” kategorisinde kalmaya devam ediyor. Bu durum, 100 yıllık dil politikasının istatistiksel bir yansımasıdır.

Yeni doğan en çok tercih edilen kadın isimler Alya, Defne, Gökçe, Zeynep ve Asel şeklinde gidiyor.

TÜİK’in sitesinde 2018 yılına kadar olan veriler var. Her bir kategori için 30’a kadar sıralama yapılmış. Yani ilk 30 ismi görmek mümkün.

Verilerle İsimlerin Dönüşümü (2025)

Yeni Doğan Erkek Bebek Tercihleri (Sayı Bazlı)

Alparslan
7.509
Göktuğ
6.029
Miran
3.751
Mustafa
2.407
Ahmet
2.280
Geleneksel Miras

Mehmet, 1.2 milyonun üzerindeki sayısıyla Türkiye genelinde hala 1. sırada. Ancak yeni doğanlarda 11. sıraya gerilemiş durumda.

Yeni Eğilim

Miran, 2018’de ilk 30’da yokken, 2025’te Ömer ve Miraç gibi köklü isimleri geride bırakarak 6. sıraya yükseldi.

Kaynak: TÜİK 2018-2025 İsim İstatistikleri Veri Seti. Grafik, Niha+ Özel Haber birimi tarafından hazırlanmıştır.

Bu verilere dayanarak, 2018 yılından bu yana Türkiye’de erkekler açısından Ahmet, Mehmet, Mustafa gibi geleneksel-dini kökenli isimlerin yerine Alparslan, Göktuğ, Metehan gibi daha milliyetçi isimler tercih edilmeye başlandığını söylemek mümkün. Çünkü Türkiye’de en çok kullanılan isimler sıralamasında hala Mehmet, Mustafa gibi isimler ilk sıralarda yer alırken, yeni doğanlar açısından 2018 yılından bu yana bu isimlerin daha az kullanıldığını görüyoruz. Bu da bir değişim yaşandığına işaret ediyor.

Listedeki “aykırı” isim

Aslında TÜİK’in ilk 30 ismi arasında “aykırı” bir isim var. O da, Mîran. Bu isim Türkçe’ye dizi sektörü aracılığıyla girdi.

Kürtçe “Mirler”, “Beyler” anlamına gelen “Miran”, 2025 yılı listesinin 6. sırasında yer alıyor. “Miran” 2018 yılı içerisinde ilk 30 ismin arasında yer bulamazken, 2019’da 8. sıradan giriş yapmış. Bunda 2019 yılında yayınlanan Hercai dizisinin etkisi olduğu görülüyor. Dizinin başkarakterinin ismi Miran Aslanbey. Bu dizinin ardından Türkiye’de erkek isimleri arasında “Miran” hızlı bir sıçrayış yaşadı.

Miran, 2020-2023 arası ilk 30 isim içinde yükselişini devam ettirdi; 2024’te 12., 2025’te 6. sırada yer aldı.

Bu örnek, hem ismin kökeninin kimi mecralarda Farsça olduğu gibi bir bilgiye dayanması, hem popüler kültür öğesi olmuş bir ismin kabulünün daha kolay olması hem de Kürtçe alfabenin ayırt edici harfleri olan “X, Q, W” gibi harfleri içermemesini anlatan bir örnek olarak verilebilir.

Bu durum, ismin popüler kültür aracılığıyla ‘etnik politik’ bağlamından sıyrılarak farklı kökenlerden ebeveynler için de estetik bir tercih haline geldiğini gösteriyor.

“Harf” engeline takılan Kürtçe isimler

Ancak Mîran adı dışında listenin tuttuğu aynada, kör bir nokta bulunuyor. O kör noktada çocuklarına seçtikleri Kürtçe isimler bir ‘‘harf’ engeline takılan ve kimlik belgesi alabilmek için hukuk mücadelesi veren ailelerin gerçekliği var.

Anayasa’nın 66. Maddesi’nde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” deniliyor. Ancak Türkiye’de Türk etnik kökeni dışında da pek çok etnik kökene sahip insanların yaşadığı biliniyor.

Ayrıca, Türkiye’deki kanunî ve pratik engellerden dolayı, etnik ve dilsel kökene dair resmi bir kayıt tutulmadığı için bu konuda elde somut bir veri bulunmamakla birlikte günlük pratikler, Kürt anne ve babaların da yeni doğan çocuklarına Kürtçe isimler verdiğini gösteriyor. Özellikle son yıllarda bu durum çok daha gözle görülmeye başlandı.

İşte, sokakta, kafede, üniversitelerde, herhangi bir kurum ve kuruluşta Bêrîvan, Zîlan, Baran, Sosin, Rojbîn, Rojhat gibi isimler daha fazla duyuluyor. Buna rağmen resmi istatistikler, bu isimlerden bahsetmiyor. TÜİK’in verilerinde en çok kullanılan ve verilen listesinde ilk 30 isim olduğu için 30. sıradan sonraki isimlerle ilgili elde bir bilgi bulunmuyor. O yüzden objektif bir değerlendirme yapmak zor elbette. Kimi günlük pratikler ve engeller, Kürtçe isimlerin ilk 30’da yer almama nedenlerine dair kimi ihtimalleri gündeme getiriyor.

Acaba bu adlar sayı itibariyle daha az olduğu için mi TÜİK’in en çok kullanılan ve verilen isimlerle ilgili verilerine dahil olmuyor yoksa 1353 Sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun‘nda zaman içerisinde kimi değişiklikler yapılmasına rağmen nüfus müdürlüklerinin bu tür isimleri kimliğe yazmayı engelledikleri için mi görünmüyor?

İki isimli hayatlar

Bir süredir basına bu konuda haber yansımamış olsa da, bundan bir kaç yıl öncesine kadar çocuklarına Kürtçe isimler veren ailelerin pek çok zorluk yaşadıklarına dair haberler yayınlanıyordu.

Bundan yıllar önce nüfus müdürlüğüne giden ve çocuğuna “Rojhat” ismini koymak isteyen bir babanın hikayesini bu haberle ilgili araştırma yaparken öğreniyoruz. Nüfus müdürlüğündeki yetkili, “Rojhat” ismi için “Bu isim olmaz, başka bir isim olması gerekiyor” diyor ve kendi ismini çocuğun ismi olarak babaya kabul ettirerek kimliğe yazdırıyor.

“Jan” “Can” olsun?

2022 yılında yaşanan bir olayda bir çiftin yaşadığı olay, TÜİK’in verilerindeki “gri alanlara” dair kimi ipuçları veriyor. Güvenlik kaygıları nedeniyle ailenin ismi ve soyismi kullanamıyoruz.

Aile yeni doğan çocuklarına Jan Arvîn ismini vermek istiyor. Yaşadıkları şehrin nüfus müdürlüğüne gidiyorlar. Nüfus müdürlüğündeki yetkili, “Jan hangi dilde?” diye soruyor. Aile “hem Kürtçe hem de Çerkezce” diyor. Yetkili, “Yok, olmaz, Kürtçe kabul edemiyoruz” diye cevap veriyor. Ancak Türkçe bir isim olursa kabul edebileceğini belirtiyor. Aile Jan isminde ısrar ediyor ve daha geçen hafta ünlü birinin Kürtçe bir isim kullandığını belirtiyor. Yetkili, “Onlar sanatçılar, elleri uzundur, onlar yaparlar” diye cevap veriyor. Sonra da başka bir örnek veriyor. Diyor ki “Mesela geçen hafta bir kişi daha geldi. İsmi Ciwan. Biz Civan yazarak sorunu hallettik. Gelin sizin J harfini değiştirip Can yapalım.” Sonra da devam ediyor: “Bakın, bu çocuk bu isimden kaynaklı ileride okulda, arkadaşları arasında, başka yerlerde çok problemler yaşayacak. Bu sefer çocuk mahkeme mahkeme dolaşıp ismini değiştirmek için uğraşacak.”

Aile ısrarcı olunca bir üst yetkiliye gönderilirler. Orada da aynı şekilde karşılanırlar. En son bütün sorumluluğu üzerlerine aldıklarına dair bir belge imzalatarak Jan ismini kabul eder nüfus müdürlüğündeki yetkililer.

İsmi gerçekte Rojbîn olan ancak kimlikte Zeynep olarak kaydedilmiş, Rozerîn olan ancak kimlikte Ayşe olarak kaydedilmiş insanlar var.

Evde Rozerîn, Botan, Rojbîn olup dışarıda, devlet dairelerinde, okulda Zeynep, Ayşe, Ahmet olan insanlar bulunuyor.

Gerçek ismi Rojbîn olan ama kimlikte Ayşe yazılı olan kadın, maddi durumu kötü olmasına rağmen kredi çekerek ismini mahkeme aracılığıyla değiştirmek istedi. Mahkeme henüz devam ederken kadın hayatını kaybetti ve Ayşe ismiyle gömüldü.

Bu ve bunun gibi örnekler, kimi ailelerin istemelerine rağmen, çocuklarına Kürtçe isim koyma kararlarını etkiliyor. Çünkü işin ucunda uzun sürecek ve belki de sonuçsuz kalacak mahkeme süreçleri var.

Kanunlara yaslanan yasaklar kronolojisi

Jan Arvîn’in ailesinin yaşadığı ‘belge imzalatarak isim alma’ süreci, aslında Türkiye’nin son 100 yıllık dil ve kimlik politikalarının günümüze sarkan bir yansıması gibi. İşte yasaklar, genelgeler ve ‘alfabe’ engelleriyle dolu o kronoloji:

Kürtçe’nin 100 Yıllık İsim Sancısı
1925 Takrir-i Sükûn ve Şark Islahat Planı

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Türkçe dışındaki dillerin kullanımı yasaklandı. Şark Islahat Planı (Madde 41) ile çarşıda ve dairelerde Türkçe dışında dil kullananlara ceza verildi.

1928 1353 Sayılı Türk Harflerinin Tatbiki Kanunu

Latin alfabesine geçiş kanunu, Kürtçe isimlerin (özellikle q, w, x harfleri nedeniyle) nüfusa kaydının engellenmesinde temel gerekçe yapıldı.

1980 – 1991 2932 Sayılı Kanun: Mutlak Yasak

12 Eylül sonrası Kürtçe kullanımı tamamen yasaklandı. 1991’de kaldırılsa da pratikteki yasak ve engeller devam etti.

2002 – 2003 AB Uyum ve “Şartlı” İsim Hakkı

İçişleri Bakanlığı genelgesi ile isim yasağı “Türk alfabesine uygunluk” şartıyla kaldırıldı.

Nüfus müdürlükleri bu dönemde “genel ahlak” gibi gerekçelerle Kürtçe isimleri reddetmeyi sürdürdü.
2006 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu

Yeni kanunla çocuklara isim verme hakkı güvenceye alındı; ancak bürokratik engeller ve “harf yasağı” baki kaldı.

Günümüz Alfabe Duvarı ve Yargı Süreçleri

“Awin, Bawer, Xunaw” gibi isimler, alfabede olmayan harfler nedeniyle hala bürokratik engellere ve davalara konu oluyor.

Anayasal Engeller

Madde 3: “Türkiye Devleti’nin dili Türkçedir.” (Resmi tanınma engeli)

Madde 42: “Türkçeden başka hiçbir dil, ana dil olarak okutulamaz ve öğretilemez.” (Eğitim engeli)

*İnfografiler yapay zeka aracı Gemini tarafından oluşturuldu. Kimi isimler bireylerin talepleri ve güvenlik gerekçesiyle değiştirildi.

12 Mart Muhtırası ve 6 Mayıs idamları

12 Mart Muhtırası’nın ardından başlatılan Balyoz harekâtı, 1972 6 Mayıs’ında sabaha karşı idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamının yolunu döşedi.

Hürriyet gazetesi manşeti

1960-1970 dönemlerinde birçok eylem Türkiye’deki gençlik hareketlerinden yükseliyor ve kitlesel işçi eylemleri düzenleniyordu. 1970 yılında Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan tarafından Ankara’da kurulan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO), Türkiye’deki sağ-sol çatışmalarının yoğunlaştığı 1970’lerde siyasi tarihin en önemli aktörlerinden biri oldu. Bu idamların önünü açan bir kırılma noktası ise 12 Mart Muhtırası ile başlayan Balyoz Harekâtı oldu.

Balyoz Harekâtı ve başlatılan tasfiye süreçleri

Balyoz Harekâtı, CHP Kocaeli Milletvekili iken partisinden istifa ederek 12 Mart Muhtırası sonrası kurulan hükümetle başbakan koltuğuna oturan Nihat Erim‘in, 22 Nisan 1971 günü TRT’de yaptığı konuşmada, “Alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına hemen inecektir” söylemiyle ülkedeki sol örgütlere karşı başlatılan tutuklama, işkence, yargılama ve cezalandırmaları kapsayan bir süreçti.

Harekât kapsamında İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi. TİP ve DİSK gibi birçok kurum kapatıldı, binlerce demokratik ve sosyalist kişi gözaltına alınarak işkence ve sorgudan geçirildi. Kitaplar yasaklanıp topluca yakıldı, grev ve lokavt yasaklandı, basına geniş çaplı sansür uygulandı ve toplumsal muhalefet ağır baskı altına alındı.

Ocak 1971’den sonra “vur emri” ile aranan Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, 12 Mart Muhtırası’ndan dört gün sonra Sivas’ın Gemerek ilçesinde, Hüseyin İnan ise 23 Mart’ta Kayseri Pınarbaşı’nda yakalandı. Ankara 1 No.’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, üçünü de TCK’nın 146. maddesi uyarınca teşkilatı esasiye kanununu ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan idam cezasına çarptırdı.

Dönemin siyasi konjonktürü içinde idamlara karşı yükselen itirazlar, harekâtın yarattığı baskı ortamında karşılık bulamadı. 24 Nisan 1972’deki meclis tutanaklarına göre TBMM’deki oylamaya 323 milletvekilinin katıldığı ve 273 ‘Evet’ oyuna karşı 48 ‘Hayır’ ile idam cezasının onaylandığı kaydedildi.

6 Mayıs 1972 infazlarını engelleme girişimleri ve balyoz harekatı

17 Mayıs 1971: Elrom’un kaçırılması 17 Mayıs 1971 günü Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi militanları Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir, İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırdılar.
1 Haziran 1971 1 Haziran 1971’de Maltepe’de Hüseyin Cevahir katledildi, Mahir Çayan yaralı ele geçirildi. 30 Haziran 1971’de ise Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özüdoğru Nurhak Dağları’nda katledildi.
Şubat – Mart 1972 Maltepe Cezaevi firarı sonrası 19 Şubat 1972’de Ulaş Bardakçı İstanbul’da, 9 Mart 1972’de ise Koray Doğan Ankara’da katledildi.
26-30 Mart 1972: Kızıldere olayı Mahir Çayan ve arkadaşları, üç yabancı teknisyeni kaçırarak infazları durdurmaya çalıştı. Tokat’ın Kızıldere köyündeki çatışmada Çayan ve 9 arkadaşı ile teknisyenler hayatını kaybetti.
4 Mayıs 1972: Boğaziçi uçağının kaçırılması Yaşar Aydın, Nuri Akça, Sefer Şimşek ve Mehmet Yılmaz; İstanbul-Ankara seferini yapan uçağı Sofya’ya kaçırdı. 36 saatlik bekleyişin ardından talepleri reddedilen grup teslim oldu ve Bulgaristan’a iltica etti.
4 Mayıs 1972: Kemalettin Eken girişimi THKO üyesi Hasan Ataol ve arkadaşları, Jandarma Genel Komutanı Kemalettin Eken’i kaçırmaya çalıştı. Çıkan çatışmada Niyazi Yıldızhan hayatını kaybetti, Sefa Asım Yıldız yaralı yakalandı.

Günümüzde 6 Mayıs, “Üç Fidan” parkında, sivil toplum kuruluşlarının ve sosyalist örgütlerin düzenlediği anmalarda ve Ankara Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde düzenlenen törenlerle toplumsal hafızada yerini koruyor.

Son mektuplar

“İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de tereddüte düşmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir. O bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı, ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum” — Deniz Gezmiş
“Babacığım, cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. herbirisi oğlun sayılır. Dışarda bizler için uğraşan dostlarımı ve dostlarını unutmayacağını biliyorum.” — Yusuf Aslan
“Metin olunuz. Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız. Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler” — Hüseyin İnan

KCK: ‘Yasal adımlar silah bırakmaya bağlı’ ifadesi gerçeği yansıtmıyor

KCK yönetimi adıyla yaptığı açıklamada, iktidarın, “sürecin ilerlemesini sağlayacak gerekli yasal adımları halen atmadığı” belirtilerek, “Ne zaman Rêber Apo’nun statüsü belli olur ve özgür çalışır koşullara kavuşursa o zaman sürecin ilerlemesinden söz edebiliriz” denildi.

KCK Yöneticilere Sozdar Avesta ve Mustafa Karasu’nun basın toplantısı, Foto: ANFnews

Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı çağrı sonrasında 5-7 Mayıs 2025 tarihinde yaptığı kongre ile kendisini fesheden PKK, “Apocu Hareket Yönetimi” adıyla yeni bir açıklama yayınladı.

Fesih kararının alındığı kongrenin birinci yıl dönümü nedeniyle KCK yöneticilerinden Sozdar Avesta ve Mustafa Karasu, Kürdistan Bölgesel yönetimi sınırları içerisindeki bir bölgede, bir basın toplantısı düzenledi.

Fırat Haber Ajansı’nın (ANF) yayınladığı haberde, bir grup basın mensubunun da katıldığı toplantının videosu da paylaşıldı.

KCK Yönetim Kurulu Üyesi Sozdar Avesta’nın Kürtçe, Mustafa Karasu’nun ise Türkçe okuduğu metinde, AKP hükümetinin ve iktidar çevrelerinin “sürecin” ilerlemesi için öne sürdükleri “ Yasal adımların ‘silahların bırakılmasının tespitine ve teyit edilmesine bağlı olduğunun’ ifade edilmesi gerçeği yansıtmamakta” denildi.

Öcalan’ın 27 Şubat çağrısından günümüze kadar yaşanan gelişmelerle ilgili değerlendirmelerin yapıldığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ilerlemesi için Rêber Apo’nun statüsünün belirlendiği siyasi bir kararın alınması ve demokratik siyasetin özgürce yapılacağı yasal adımların atılması gerekir. Silahların tümden bırakılmasının ve demokratik siyasete girilmesinin atılacak yasal adımlarla gerçekleşeceği sürecin başından beri tüm çevreler tarafından bilinmektedir” değerlendirilmesi yapıldı.

“Öcalan başmüzakerecidir”

Açıklamanın devamında Öcalan’ın statüsünün belirlenmesinin gerektiği kaydedilerek şu ifadelere yer verildi: “Biz, Kürt Özgürlük Hareketi olarak PKK’nin feshedildiği ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadelenin sonlandırıldığı kongrede barış ve demokratik toplum sürecinin Rêber Apo tarafından yürütülmesi kararı aldık. Başmüzakereci ve bu sürecin yürütücüsü Rêber Apo’dur. Bu gerçeklik dikkate alınarak Rêber Apo’nun temel muhatap olarak siyasi konumunun belli olması ve özgür çalışır koşullara kavuşması gerekir. Bu süreç ancak böyle doğru yürütülür ve sonuca ulaştırılır. Biz üzerimize düşeni dünyada hiçbir kesimin beklemediği düzeyde yaptık. Artık barış ve demokratik toplum sürecinin sonuca gitmesi için Rêber Apo’nun statüsünün belirlenmesi, yasal ve hukuki adımların atılması gerekmektedir. Halkımızın da demokratik güçlerin de bizlerin de beklentisi bu yöndedir.”

“İktidara eleştiri”

KCK yönetimi kendilerinin attıkları adımlara rağmen AKP iktidarı ve ona yakın medyanın yaklaşımını eleştirerek şunları kaydetti: “Biz, demokratik siyasal çözüm için Kürt kamuoyunu hazırlama ve Türkiye halklarına olumlu mesajlar verme konusunda hassas davranırken, bazı iktidar sözcüleri ve iktidara yakın basın, bırakalım kamuoyunu hazırlamayı, aksine kamuoyunda olumsuz algılar yaratan bir tutum içinde olmuşlardır. Muhalefete olumsuz yaklaşım da toplumsal desteğin artmasının önüne geçmiştir.”

27 Şubat 2025 tarihinden bu yana neler yaşandı?

“KCK açıklamasında 27 Şubat 2025 tarihinden günümüze kadar kendileri tarafından atılan adımlar şu şekilde açıklandı:

Rêber Apo 27 Şubat 2025 tarihli çağrısında PKK’nin çıkış koşulları ve nedenlerini ortaya koymuş, 50 yıl içinde yaşanan gelişmeler sonucu PKK’nin feshedilmesi ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadelenin sonlandırılması çağrısı yapmıştır. Hareketimiz, bu çağrıdan hemen sonra 1 Mart’ta tek taraflı ateşkes ilan etmiştir.

Bu çağrı sonrası birçok çevre ve kişi PKK’nin bu çağrıya uymayacağını belirtmiştir. Önderlik hareketi olarak doğan ve bu Önderliğin çizgisinde mücadele eden ve gelişen PKK, kısa sürede kongresini toplamıştır. Önderliğin çağrısına tereddütsüz biçimde uymuş; PKK’yi feshetme ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı almıştır. Bu kararların pratikleşmesini sağlayacak olanın da Rêber Apo olacağını kararlaştırmıştır. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni başmüzakereci olan Rêber Apo’nun yürüteceği de özellikle vurgulanmıştır.

“Önder Apo Bahçeli’nin çağrısına olumlu yanıt verdi”

Rêber Apo 1993 yılından bugüne defalarca tek taraflı ateşkes ilan ederek Kürt sorununda demokratik çözümün önünü açmak istemiştir. Dünyadaki diğer çatışma-çözüm örneklerinde görülmeyen makul yaklaşım ve çözüm önerileri sunmuştur. Ancak o zamanlar Türk devletinin bir çözüm politikası olmadığı için bu girişimler sonuçsuz kalmıştır. Rêber Apo, MHP genel başkanı ve iktidar ortağı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihinde yaptığı çağrısına, devlet içinde bir çözüm iradesinin olabileceğini düşünerek olumlu cevap vermiştir.

“Çözümün önünü açmak için devasa adımlar atıldı”

Özgürlük Hareketimiz, PKK’nin feshi ve silahlı mücadelenin sonlandırılması gibi çok radikal kararları Rêber Apo’nun çözüm gücüne inandığı için almıştır. Bu adımlar demokratik çözümün önünü açacak devasa adımlardır. Bu adımlar konusundaki irademizi ve kararlılığımızı ortaya koymak için KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanımız Besê Hozat, 11 Temmuz 2025’te 30 gerilla yoldaşımızla birlikte silahlarını yakmışlardır. Böylece gerekli yasal adımlar atılıp siyasi koşullar oluştuğunda binlerce gerillanın da silahları bırakacağı vurgulanmıştır. Nitekim Devlet Bahçeli de gerekli yasalar çıkarılıp silah yakanların Türkiye’ye gelişi sağlansaydı daha iyi olurdu, diyerek silah bırakıp Türkiye’ye dönüşün nasıl olacağını da ortaya koymuştur.

“Silahlı güçlerimizi sınır dışına çektik”

Özgürlük Hareketi olarak silahlı mücadelenin sonlandırılması ve demokratik siyasal çözüm irademizi ortaya koymak için Türkiye sınırları içindeki silahlı güçlerimizi sınır dışına çektik. Medya Savunma Alanlarındaki çatışma riski olabilecek bazı gerilla mevzilerini de boşalttık. 2017 yılında esir aldığımız MİT yöneticilerini de teslim ettik.

Tüm bunları demokratik siyasal çözümü sağlayacak siyasi ve yasal adımların atılması için yaptık. Bu süreçte İmralı’da Önderliğimizle yapılan bazı görüşmeler ve Medya Savunma Alanlarında bazı şehitlerimizin alınmasını sağlama dışında herhangi bir adım atılmadı.”

Teknik Süreç ve Kronoloji (27 Şubat 2025 Sonrası)
Şubat – Mart 2025
Karar ve İlk Diplomatik Adımlar
  • 27 Şubat: Fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırma çağrısı.
  • 1 Mart: Tek taraflı ateşkes ilanı.
  • Kongre Kararı: PKK’nin resmi feshi ve “Başmüzakereci” tayini teknik kayda geçti.
11 Temmuz 2025
Fiili Silah Bırakma ve İmha
  • KCK Yürütme Konseyi düzeyinde katılım.
  • 30 kişilik grup tarafından silahların fiziksel imhası (yakılması).
  • Gelecek binlerce güç için “teknik kapasite ve irade” beyanı.
Operasyonel Sahadaki Değişim
Lojistik ve Askeri Tahliye
  • Türkiye sınırları içerisindeki silahlı unsurların tam tahliyesi.
  • Çatışma riski taşıyan stratejik gerilla mevzilerinin boşaltılması.
  • 2017’den bu yana alıkonulan MİT yöneticilerinin teknik teslimatı.
Mevcut Durum
Beklenen Teknik Adımlar
  • Yasal altyapının oluşturulması ve dönüş yollarının hukuki statüsü.
  • Siyasi çözüm iradesinin somut yasal metinlere dökülmesi.
* Bu tablo KCK açıklamalarındaki teknik veriler ışığında kronolojik olarak derlenmiştir.

Ateşkes sonrası sessiz savaş: İran’ın Kürt cephesi

2026’da İran ve rakipleri arasında sağlanan ateşkes bölgede tansiyonu düşürse de Kürt muhalefeti için durum farklı. Sınır hattında dronlar ve operasyonlarla devam eden bu “sessiz savaş,” ateşkesin barış değil sadece strateji değişikliği olduğunu kanıtlıyor.

Süleymaniye’ye yönelik bir dron saldırısı, Fotograf: Rudaw

İran ile dış rakipleri arasında 8 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkes, pek çok kişi tarafından bölgedeki gerilimin düştüğünün bir işareti olarak görüldü. Ancak İranlı Kürt muhalif hareketler için bu, barış anlamına gelmiyordu. Rojhilat (Doğu Kürdistan) ile Irak Kürt Bölgesi arasındaki alanda çatışma sona ermedi; sadece biçim değiştirdi.

Uluslararası ilgi İran, ABD ve İsrail üzerine yoğunlaşmışken, İran-Irak sınırı boyunca başka bir çatışma devam ediyordu. Ateşkesten sonra İran’ın askeri operasyonları, daha doğrudan Kürt muhalif gruplara odaklanmış göründü. Bu gruplar dronlar, füzeler, tutuklamalar ve güvenlik baskılarıyla hedef alındı.

Durumun “sessiz savaş” olarak adlandırılmasının nedeni budur. Resmi bir savaş değildir ve ortada resmi bir deklarasyon yoktur. Ancak saldırılar, baskı, korku ve ölümler devam etmektedir. Bölgedeki diğer çatışmalara kıyasla uluslararası alanda çok daha az ilgi gördüğü için “sessiz” kalmaktadır.

Ateşkesten hedefli saldırılara

Ateşkesten sonra İran’ın askeri odağı; aralarında İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI), Komala ve PAK’ın da bulunduğu, Irak Kürdistanı merkezli Kürt muhalif gruplara kaymış göründü.

İnsan hakları ve bölgesel izleme örgütlerinin raporları, şiddetin ateşkesten sonra sona ermediğini, aksine İranlı Kürt muhalif gruplara yöneldiğini gösteriyor. CPT Irak Kürdistanı, 8-24 Nisan 2026 tarihleri arasında 48 saldırı kaydetti. Bu saldırıların 37’si İranlı Kürt muhalif kamplarını ve üslerini hedeflerken, ABD diplomatik veya askeri tesislerine yönelik saldırı sayısı yalnızca dörttü. Aynı rapor, ateşkes sonrası saldırıların yüzde 75’inin doğrudan Devrim Muhafızları (DMO) tarafından gerçekleştirildiğini, yüzde 25’inin ise bağlı gruplara atfedildiğini belirtti. Kürdistan İnsan Hakları Ağı ve Hengaw gibi insan hakları örgütleri de DMO’nun PDKI ve Komala bağlantılı bölgelere düzenlediği, Kürt muhalif üyelerin ve sivillerin ölümüyle sonuçlanan ölümcül saldırıları belgeledi.

Bu tablo, İran’ın güvenlik odağında net bir kayma olduğuna işaret ediyor. Tahran, bu Kürt grupları hem İran içindeki Kürt bölgeleriyle bağlantılı oldukları hem de Irak Kürt Bölgesi’nde üslendikleri için sınır ötesi bir tehdit olarak görüyor. Kürt gruplar için ateşkes gerçek bir güvenlik getirmedi; sadece İran baskısının yönünü değiştirdi.

“Sessiz Savaş”ın coğrafyası

Bu çatışma esas olarak, İranlı Kürt muhalif grupların uzun yıllardır üslerinin bulunduğu dağlık İran-Irak sınırı boyunca, özellikle Süleymaniye ve Hewler (Erbil) çevresinde yaşanıyor.

Nisan 2026 ortalarında, Süleymaniye yakınlarındaki Surdash bölgesini bir dron saldırısı vurdu. Saldırıda, Kürdistan Emekçileri Topluluğu (Komala) mensubu genç bir kadın peşmerge olan Gazal Mawlan Chaparabad ağır yaralandı ve daha sonra hayatını kaybetti. HANA İnsan Hakları Örgütü hukuk ekibinin raporuna göre, kendisi önce Shorsh Hastanesi’nde acil müdahale almış, ardından ileri görüntüleme ve uzman travma bakımı gibi üst düzey tedaviye ihtiyaç duymuştu. HANA ayrıca, hastanelere kabulünün veya transferinin geciktirildiği ya da reddedildiğine, bu gecikmeler sırasında durumunun kötüleştiğine dair ciddi iddialarda bulundu. Bu vaka, Kürt muhalif kamplarının ve yakınındaki uzak bölgelerin, sadece saldırıların kendisi nedeniyle değil, aynı zamanda yaralıların gelişmiş tıbbi bakıma ulaşmada yaşayabileceği zorluklar nedeniyle dron saldırıları sonrası özellikle savunmasız olabileceğini gösteriyor.

Ghazal Mawlan Chaparabad (hana.org)

Birkaç gün sonra, Hewler yakınlarındaki Jezhnikan kampına bir saldırı daha düzenlendi. Rudaw’ın haberine göre, bir dron saldırısında bir peşmergenin oğlu olan Shahin Azarbarzin hayatını kaybetti, babası ise ağır yaralandı. Kurdistan24 de kampın sivillere ev sahipliği yaptığını, yaralılar arasında kadın ve çocukların da bulunduğunu bildirdi. Bu durum, söz konusu kampların sadece askeri veya siyasi alanlar olmadığını; buralarda ailelerin ve sivillerin de yaşadığını gösteriyor. Gazal Mawlan vakasıyla birlikte bu durum, uzak kamp bölgelerindeki yaralıların saldırılardan sonra acil bakıma ne kadar hızlı ulaşabileceği konusundaki endişeleri artırıyor.

Tehlike savaşçılar veya askeri alanlarla sınırlı değildi; sivil alanlar da risk altındaydı. Sonuç olarak, birçok Kürt kampı ve yakınındaki topluluklar şu anda sürekli bir güvensizlik içinde yaşıyor.

Rojhilat iç baskı altında

Aynı zamanda, İran’ın Kürt bölgeleri içindeki baskı da arttı. Hengaw, İran makamlarının sivil giyimli güçlerin varlığını artırdığını; Sine (Senendej) çevresindeki şehir girişlerinde, şehirlerarası yollarda ve köy yollarında yeni kontrol noktaları oluşturduğunu bildirdi. Ayrıca, korku yaratmak, olası protestoları önlemek ve kamusal alanı kontrol etmek amacıyla bazı Kürt sınır bölgelerine güvenlik bağlantılı güçlerin konuşlandırıldığı belirtildi. Raporda bazı Kürt sınır bölgelerinde Haşdi Şabi güçleri, tanklar ve zırhlı araçlardan bahsedildi. Washington Kürt Enstitüsü’nün (WKI) bir bülteni de Kürt bölgelerinde genişletilen askeri ve vekil güç konuşlandırmalarını tarif etti. Bu raporlar bir bütün olarak, Kürt bölgelerinin ateşkesten sonra daha güçlü bir kamu güvenliği kontrolü altına alındığını gösteriyor.

Kürt halkı için bu; daha fazla gözetleme, daha az hareket özgürlüğü ve sürekli baskı anlamına geliyordu. Aynı döneme ait insan hakları raporları, emre tabi olmayan tutuklamalardan, aileyle iletişim kurulmasına izin verilmeyen gözaltılardan ve bir Kürt siyasi mahkumun infazından bahsetti. Örneğin KHRN, Bukanlı Yousef Karimi’nin tutuklandığını ve ailesiyle iletişim kurmasına izin verilmediğini bildirdi. Ayrı bir gelişmede Hengaw, Kürt siyasi mahkum Naser Bakrzadeh’in ölüm cezasının İran Yüksek Mahkemesi tarafından onanmasının ardından Mayıs 2026’da infaz edildiğini duyurdu.

Bu eylemler, İran’ın aynı anda iki strateji kullandığını gösteriyor: İran dışında, Irak Kürdistanı’ndaki Kürt muhalif grupları zayıflatmaya çalışırken; İran içinde, Rojhilat’taki siyasi hareketliliği durdurmaya çalışıyordu.

İran bunu neden yapıyor?

Fotograf: Rudaw

İran’ın stratejisi istikrarsızlık korkusuna dayanıyor gibi görünüyor. 2026 başındaki daha geniş çaplı kriz sırasında Chatham House, Kürt muhalif grupların, ABD’den gelen olası bir Kürt ayaklanmasına dair karışık mesajlar nedeniyle baskı ve belirsizlikle karşı karşıya kaldığını bildirdi. Ayrıca, Irak merkezli Kürt grupların teoride İran içinde daha geniş bir muhalefet faaliyeti için alan açabileceği, ancak İran güvenlik güçlerinin şiddet kapasitesinin hala yüksek olması nedeniyle bunun çok riskli olacağı not edildi.

Bu nedenle, ateşkes sonrası saldırılar bir uyarı olarak anlaşılabilir. İran; Kürt grupların yeniden örgütlenmesini durdurmak, sınır ötesi ağlarını zayıflatmak ve hem Rojhilat’ta hem de sınırın öteki tarafındaki Kürt mobilizasyonunu engellemek istiyordu. Bu anlamda, ateşkes sonrası saldırılar rastgele değildi; hem İran içindeki hem de dışındaki Kürt siyasi faaliyetlerini kontrol etmeyi amaçlayan bir güvenlik stratejisinin parçasıydı.

Çatışma sona ermedi, sadece biçim değiştirdi

Nisan 2026 ateşkesi daha büyük bir bölgesel savaş riskini azaltmış olabilir, ancak her yere istikrar getirmedi. Kürt muhalif hareketler ve Rojhilat ile Irak Kürdistanı arasındaki geniş bölge için çatışma, resmi olarak tanınmasa da devam etti.

Bu, büyük savaşların yaşandığı geleneksel bir savaş değildi. Dronlar, gözetleme, tutuklamalar ve hedefli saldırılar yoluyla yürütülen bir çatışmaydı. Bu nedenle, Rojhilat’taki durum gerçek bir barış değil, dönüşmüş bir çatışmaydı.

İran’daki Kürt meselesi artık sadece dahili bir sorun değil; daha geniş bir bölgesel güvenlik mücadelesinin parçası haline geldi. Çatışma sona ermedi; sadece daha sessiz, daha az görünür ve dünyanın göz ardı etmesi daha kolay bir hale geldi.

Jaba arşivini basan Bakanlık yüzlerce Kürtçe esere sansür uyguluyor

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Rus Konsolos Aleksandre Jaba’nın derlediği Kürtçe klasikleri 15 cilt halinde basarak kamuoyuna sundu. Ancak aynı bakanlık, kendi bünyesindeki Yazma Eserler Kurumu envanterinde bulunan 400’e yakın nadir Kürtçe eserin dijital sisteme aktarılmasını engelliyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Mardin Artuklu Üniversitesi’nin ortak çalışmasıyla basılan Rus Konsolos Aleksandre Jaba’nın koleksiyonu büyük ilgi gördü. 1856-1866 yılları arasında Erzurum’da görev yapan Jaba’nın Melle Mahmud Bâyezîdî ile derlediği bu eserler raflardaki yerini alırken, aynı bakanlık, yüzlerce Kürtçe esere sansür uyguluyor.

Türkiye’de yazma eserlerin toplandığı ve korunduğu Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun veri tabanı olan Portal.Yek.Gov.Tr adresine göre, kurum bünyesinde, 640 binden fazla eser kaydı bulunuyor. Ancak, bu eserler arasında yer alan Kürtçe yazma eserler, uzun yıllar boyunca ihmal edildi, Arapça ya da Farsça diyerek kataloglandı. Bir kaç yıl öncesine kadar sadece 25 tane Kürtçe yazma eser olduğu kayıtlara geçerken, geçen bir yıllık sürede bu sayının 79’a çıkarıldığı görülüyor.

Yazma Eserler Kurumu Envanterindeki Bazı Kürtçe Nadir Eserler

  • #Feqiyê Teyran:“Divan” ve “Manzûmê Feqiyê Tayra der. Hakkı Şeyhê San‘ân”
  • #Ahmed-i Hânî:“Mem û Zîn”
  • #Selîmiyê Hîzânî:Yûsuf u Zuleyxa
  • #Molla Cezeri:Dîwânâ Melayê Cizîrî
  • #Ahmedî Hanî:“Nûbihârâ Biçûkân” ve Şerhi “Çiçekâ Destê Zarukân”
  • #Molla Yunus el-Erkatinî:Terkîbâ Molla Yunus ve Zurûf
  • #Molla Hüseyin el-Bâteyî:Mewlûdâ Nebî
  • #Molla Halil es-Si‘irdî:Nehcü’l-Enâm li Nef‘i’l-‘Avâm
  • #Kürdîzâde Ahmet Râmiz:Reşbelek
  • #Molla Câmî (Çeviri):“Vâsıtatü’l-İkd” Kürtçe Tercümesi
  • #Muhammed Cevad Siyâhpoş:Dîwâna Siyâhpoş
  • #Ali et-Teramâhî:Tasrîfâ Kürdî
  • #Şeyh Nureddin el-Bırifkânî:“El-Kasâid ve’r-Rumûzât” ve “Gazelhâ”
  • #Zâhid Zeherî:Şev û Roj
  • #Şeyh Muhammed Can el-Aktepî:Leylâ ve Mecnûn
  • #Molla Muhammed el-Haldewî:Tûbe’z-Zamân (Gazzâlî’den Manzum Çeviri)
  • #Molla Muhammed el-Hizânî:Mecnûn u Leylâ
  • #Şeyh Hâlid ez-Zibârî:Sîseban
  • #Şeyh Abdülkâdir el-Hizânî:ed-Dîvân
  • #Molla Nasreddin Zokeydî:Akîdâ Îmânê
  • #Şeyh Muhammed Kerbelâ:Mirsâdü’l-Etfâl
  • #Molla Muhammed Hâdi el-Licevî:ed-Dürrü’l-A‘lâ fî İlmi’t-Tecvîd
  • #Molla Hâlid el-Orekî:İcâzetnâme
Niha+ Arşiv Çalışması – 2026

Ancak kurumun veri tabanında 300 ile 400 arası Kürtçe nadir eserin olduğu iddia ediliyor. Bu eserlerin tasnif edilmesine rağmen dijital sisteme aktarılmadığı ve bunun engellendiği ifade ediliyor. Uzmanlar, bu kaynakların, Kültür Bakanlığı tarafından basılan Jaba koleksiyonundan çok daha zengin ve kapsamlı olduğunu belirtiyorlar.

DEM Parti Milletvekili önerge verdi

DEM Parti Bitlis Milletvekili Semra Çağlar Gökalp Şubat ayında Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un cevaplaması için TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verdi. Aradan geçen süreye rağmen Bakan Ersoy soru önergesini cevapsız bıraktı.

Gökalp soru önergesinde “Kürtçe Nadir Eserler”in ağırlıkta olduğu belirtilen Şarkiyat Koleksiyonu kaç cilt ve kaç eserden oluşmaktadır? Bu koleksiyondaki kaç eserin dili Kürtçedir? Kataloglama işlemi tamamlanmış olmasına rağmen bu koleksiyondaki 94 cilt ve 130 tanesi Kürtçe, 3 tanesi Farsça, 62 tanesi Arapça olan 195 yazma eser neden kurumsal dijital sisteme dahil edilmemiştir?” diye sordu. Gökalp ayrıca Meclis bünyesinde bir de araştırma yapılmasını talep etti.

Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun veritabanında bulunan ve dijitalleşmeyi bekleyen 400’e yakın eserden bazıları şunlar:

Mem û Zîn (Ahmedê Xanî), Leyla û Mecnûn, Siyahpoş Dîwanı, Dîwana Seyyîd Qedrî, Dîwana M. Zeynelabîdîn, Manzume-î Faqiyê Teyran, Eqîda Îmanê ya Manzûm (M. Ali Nasreddin Zoki), Mewlûda Kurmancî (M. Muhammed Beşir Elcezeri), Kitaba Durri’l-Ala, Zübdetü’t-Tecvîd, Kürtçe Hikmetli Sözler / Kürtçe Deyimler, Dumanname (M. İzzet Cixsi), Çîçeka Destê Zaruka.

Bayrak: “Ortaya çıkmaları Kürt tarihi açısından önemli”

O dönemin kaynaklarının ortaya çıkmasının Kürt tarihi açısından ve Türkiye tarihi açısından önemli olduğunu belirten tarihçi Mehmet Bayrak, bir yandan Jaba koleksiyonunun yayınlanmasını öte yandan Yazma Eserler Kurumu bünyesindeki Kürtçe yazma eserlerin açığa çıkarılmamasını şu sözlerle değerlendirdi: “Bir ara biliyorsun Kürtçe Kur’an ve Mem û Zîn yayımladı Kültür Bakanlığı; sonra Türk Dil Kurumu Kürtçe sözlük yayımladı. Bunlar son derece sınırlı. Önce şu arşiv kaynaklarının bir tasnifi yapılıp bu eski el yazması eserlerin ortaya çıkarılması gerekiyor.”

Bayrak, geçmişte Beyazıt Devlet Kütüphanesinde görevli olduğu zaman Kürtçe bir alfabenin Arap harfli Türkçe eserler arasına koyduklarını ortaya çıkardığı bilgisini verdi:

“Ben tesadüfen Arap harfli Türkçe eserler kataloğunda gördüm. Orada eski kartoteks sistemi var ya; kartoteks sisteminde ‘ne varmış’ diye Osmanlıca da bildiğim için bir taradım, bir baktım: Arap harfli Kürtçe alfabe. Kürtçe alfabeyi de koymuşlar Türkçe Arap harfli eserler arasına. Bu nedenle, yani dürüstçe davranıp gerçekten de Arap harfli Kürtçe eserlerin bir tasnifi, bir derlemesi, bir külliyatı falan çıkarılsa son derece önemlidir.”

“Planlı olarak yapılan bir şey”

Tarihti Bayrak, Kürtçe eserlerin dijital sisteme aktarılmamasını, kamuoyu ve araştırmacılarla paylaşılmamasını “sansür” olarak değerlendiriyor:

“Tamamen bilinçli bir sansürdür bu. Yani o kadar şeyin ana coğrafyası bu Osmanlı İmparatorluğu iken, Osmanlı İmparatorluğu’nun kütüphane külliyatı Cumhuriyet’e kalmışken… Ya bir şey söyleyeyim bak; bu Atatürk döneminde tutuyorlar tren vagonlarıyla Osmanlı arşiv belgelerini burada kağıt fiyatına Bulgaristan’a satıyorlar. O adamlar orada onları koruyor ve ondan sonra doktora yapmak isteyen insanlar gidip orada parayla o kaynaklardan yararlanıyorlar. Yani geçmişle bağı koparmak amacıyla uygulanan bir sansürdür bu; işin açığı bu. O nedenle gerek o arşiv belgeleri gerekse külliyat kaynakları, yayımlanmış basılmış matbu kaynakların bir kataloğunun çıkarılması bizim açımızdan son derece önemlidir. Çünkü bu zaten İttihat ve Terakki’den bu tarafa uygulanan politika; o dinsel temizlik, tektipleştirme, Türk-İslamlaştırma politikasıdır. Bunun dışında kalan unsurlara dönük bir sansür hep olageldi zaten.”

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Meclis’te yapılan bir gizli görüşmeyi örnek gösteren Bayrak, burada bir kanun tasarısı hazırlandığını ancak zabıtlarda o bölümün olmadığını belirtiyor: “1922 Şubat ayında Meclis’te gizli celsede Kürdistan’a muhtariyet (özerklik) konusu kanun tasarısı olarak görüşülüyor. 10 Şubat 1922’de bu tasarı yasalaşıyor. Fakat Meclis’in yayımladığı gizli celse zabıtlarında 10 Şubat ve 10 Temmuz tarihleri boş.”

“Devlet sansür uyguluyor”

Araştırmacı Robert Olson’ın Amerikan ve İngiliz arşivlerini taradığı için Kürt Azadi Cemiyeti’nin şubeleri ve aktif üyelerinin listesinin ilk defa orada görüldüğünü kaydeden Bayrak, Şark İstiklal Mahkemesi yargılamalarını beş büyük devletin o zaman izlediğini, filme çektiklerini belirtti: “Türkiye’de devletin bu tür konulara uyguladığı sansürler yüzünden, elimizde hiç bir şey yok.”

Kürt coğrafyasındaki eserleri bir dönem Konya Kütüphanesine götürdüklerini dair bilgiler olduğunu kaydeden tarihçi Bayrak, bu kaynakların bildiği kadarıyla sağlıklı bir şekilde tasnif edilmediğini kaydetti.

Yazma Eserler Kurumu’ndaki ‘sessiz’ bekleyiş sürerken, araştırmacılar ve kamuoyu, Bakanlığın Jaba arşivindeki şeffaflığı kurumun tüm envanterine yaymasını bekliyor.

Mecidiyeköy’de 1 Mayıs: 576 kişi gözaltına alındı

1 Mayıs’ın Taksim’de ve çevresinde kutlanmasına karşı çıkarılan valilik yasağının ardından polis Taksim’e yürümek isteyen birçok sendika ve kuruma sert bir şekilde müdahale etti. ÇHD, en az 576 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.

Birçok demokratik kitle örgütü, sendika ve sosyalist kurum 1 Mayıs’ta Taksim’e yürümek istedi. Buna karşın İstanbul Valiliği, 30 Nisan akşamı çıkardığı yasak kararıyla Beyoğlu ve çevresindeki çok sayıda sokak ve caddeyi ulaşıma kapattı. Polis, sabahın erken saatlerinden itibaren Taksim Meydanı dahil Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş ilçelerini abluka altına aldı.

1 Mayıs İnisiyatifi’nin çağrısıyla sol/sosyalist örgütler ve sendikalar 10.00’dan itibaren Mecidiyeköy meydanında toplanmaya başladı.

Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, 1 Mayıs’ta İstanbul’da 17’si çocuk, 8’i avukat, 2’si basın mensubu olmak üzere toplam 576 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. Açıklamada, 336 kişinin İstanbul İl Emniyet (Vatan) Müdürlüğü’nde, 240 kişinin ise Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğü’nde tutulduğu aktarıldı. Boğaziçi Köprüsü’nden gözaltına alınan 47 kişinin yarın adliyeye sevk edileceği, 529 kişinin ise ifadelerinin ardından serbest bırakılacağı belirtildi.

ÇHD, ayrıca Vatan ve Gayrettepe emniyet birimlerinde müvekkillerinin gözaltına alınırken uğradıkları işkenceye dair anlatımlarının zapta geçirilmesi engellendiğini kaydetti.

2 Mayıs’ta ise gözaltına alınan 576 kişinin sabaha doğru serbest bırakıldığı açıklandı.

Sabah 10.30 civarında Mecidiyeköy’de toplanan sendika ve örgütlere ilk müdahale ve gözaltılar gerçekleşti. Mecidiyeköy Viyadük altındaki çevre yolunda toplanan gruplara polis sert bir şekilde müdahale etti.

Saat 10.45’te ise 1 Mayıs İnisiyatifi’nde yer alan kurumlardan bazıları Astoria AVM önünde toplanarak Mecidiyeköy meydana doğru yürüdü. Meydana varmadan çevik kuvvetin müdahalesine uğrayanlar, “Taksim kızıldır, kızıl kalacak” ve “Bijî yek gulan” sloganları attı.

Polis müdahalesini videoya çeken Niha+ çalışanı Doğa Tekneci’nin telefonu çevik kuvvet tarafından yere fırlatıldı.

Polisin müdahalesinden uzaklaşan kişiler Mecidiyeköy meydanındaki çevre yolunda tekrar toplandı. Polis basının görüntü almasını engelledi ve çevre yolunda toplanan bütün grubu ablukaya aldı.

Saat 11.15 civarında Astoria AVM önünden Mecidiyeköy meydana doğru yürüyen başka bir grup ile ablukadaki grup birleşti. Daha sonra polis, toplanan gruplara biber gazı ile müdahale etti.

Polisin Taksim’e çıkmalarına engel olduğu gruplar, saldırı sonrası, Mecidiyeköy’de ara sokaklara dağıldı. Sokaklarda biber gazından ötürü fenalaşan kişilere yurttaşlar ve basın çalışanları yardımcı oldu.

Daha sonra birçok örgüt ve kurum tekrar Mecidiyeköy meydanda toplandı. Polis bu grubu da ablukaya aldı.

Ablukayı takip eden gazeteci Yusuf Çelik gözaltına alındı. Polis, basın çalışanlarına müdahalesini sürdürdü.

Abluka içinden “Yaşasın 1 Mayıs”, “Bijî Yek Gulan”, “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları atıldı. TİP Genel Başkanı Erkan Baş ablukanın içinden bir konuşma yaptı. Polis, abluka içindekileri gözaltı araçlarına bindirdi. Araca bindirilen kişileri çekmeye çalışan basın çalışanlarına tekrar polis tarafından müdahale edildi.

Ablukanın dışında kalan lubunyalar, gözaltına alınanlar için “Lubunyanın onuru işkenceyi yenecek” sloganı attı.

1 Mayıs kutlamaları: İzmit ve Gebze’de işçiler yağmurlu havayı dinlemedi

İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs Türkiye’nin işçi nüfusu en yoğun şehirlerinden Gebze ve İzmit’te sendikaların çağrısıyla bir araya gelen işçiler tarafından kutlandı.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Türkiye’nin işçi nüfusunun yoğun kentlerinden Gebze ve İzmit’te 1 Mayıs Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü kutlandı.

Gebze Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla Gebze Kent Meydanı’nda yapılan kutlama, yağışlı havaya rağmen büyük bir coşku ve kitlesel bir katılımla gerçekleşirken binlerce işçi, sloganlar eşliğinde yürüyerek çalışma koşulları ile ilgili mesajlar verdi.

Türk-İş, DİSK, KESK, Birleşik Kamu-İş ve TMMOB’a bağlı sendika ve meslek odalarının bir araya gelerek oluşturduğu Gebze Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla düzenlenen kutlamada işçiler, sabah 09.30’da Trafo Meydanı’nda toplanarak kortejler oluşturdu. Her fabrikanın kendi kortejini oluşturmasının ardından işçiler, Gebze Kent Meydanı’na yürüdü.

Gebze’deki kutlamalara DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş ve Türk-İş’e bağlı Petrol-İş üyesi işçiler damgasını vururken çoğunluğunu bu iki sendikadan işçilerin oluşturduğu yaklaşık 10 bin işçi katıldı.

İzmit’teki yürüyüşe lastik işçileri damga vurdu

Gebze’deki kutlamaların yanı sıra İzmit’te de işçiler alandaydı.

Kocaeli Emek ve Demokrasi Platformu’nun çağrısıyla 13.30’da İzmit İnsan Hakları Parkı’nda toplanan sendikalar, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri, mitingin gerçekleştirileceği Real AVM otoparkına yürüdü.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri arabuluculuk sürecinde olan DİSK’e bağlı Lastik-İş üyesi binden fazla işçinin coşkusu yürüyüşe damga vurdu. İşçiler yoğun katılımıyla toplu iş sözleşmesi sürecine sahip çıktıklarını gösterdi.

Yürüyüş boyunca “Sermayeye değil, emekçiye bütçe” ve “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları ön plana çıktı. DİSK’e bağlı Emekliler Sendikası üyeleri miting alanının girişinde baretlerini yere vurarak geçtiğimiz günlerde ödenmeyen maaşları için mücadele ederek önemli bir kazanım elde eden Doruk Madencilik işçilerine “Madenciler kazandı, sıra bizde” sloganlarıyla dayanışma mesajı yolladı.

Geniş kesimler talepleriyle yan yana geldi

Emek Partisi (EMEP) “Savaşa ve sömürüye karşı, birlik mücadele ve dayanışma” pankartıyla yürüyüşe katılırken, grevdeki Bekaert işçilerine ve sözleşme görüşmeleri süren binlerce lastik işçisine destek pankartları taşıdı. Vartolular ve Dersimliler Derneği Varto’da yapılması planlanan JES projesini protesto edererek, “Havama, suyuma, toprağıma dokunma” sloganlarıyla yürüdü. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Kocaeli İl Örgütü ise Dilovası Ravive Kozmetik’te hayatını kaybeden işçilerin fotoğraflarının yer aldığı pankartla alana girdi.

Emek ve Demokrasi Platformu adına yapılan açıklamada, iktidar tarafından uygulanan yasaklamaların, hukuksuzlukların ve baskıların son bulduğu, eşit yurttaşlığın, barışın ve kardeşliğin hâkim olduğu bir ülke isteği dile getirilirken ücretlerin enflasyon karşısında erimesine ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı mücadele vurgusu yapıldı.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Gençlerin katılımı azaldı, işçilerinki arttı

Açıklamada, iş cinayetlerinin önlenmesi için güvenli çalışma koşullarının sağlanması, eğitim, sağlık ve tüm temel hakların parasız, nitelikli ve erişilebilir hâle getirilmesi, gençlerin ülkeye dair umudunu yitirmemesi ve emeklilerin insanca yaşam koşullarına kavuşması gerektiği ifade edildi. Ayrıca, doğanın ve kentlerin talanına karşı birlikte mücadele çağrısı yapıldı.

Geçtiğimiz sene 19 Mart eylemlerinin yarattığı koşullarda gerçekleşen İzmit 1 Mayıs’ına bu sene gençlerin ve gençlik örgütlerinin katılımının az olduğu görülürken işçilerin yoğun katılımı damga vurdu. Gebze’de de geçtiğimiz yılın aksine farklı konfederasyonlara ait sendikalar ortaklaşarak yerel bir kutlama kararı aldı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.