İstanbul ve Diyarbakır’da “Özgürlük Mitingleri” düzenlendi

28 Haziran’da İstanbul ve Diyarbakır’da düzenlenen “Özgürlük Mitingleri”ne Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü talebiyle on binlerce kişi katıldı. Diyarbakır’daki mitingde konser veren Serhado, havaalanından gözaltına alındığında neler yaşandığını anlattı ve “Biz barış için geldik, biz huzur için geldik” dedi.

Diyarbakır İstasyon Meydanı’ndaki “Özgürlük Mitingi”, 28 Haziran 2026, Fotoğraf: MA

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ve Kadın Özgürlük Hareketi (TJA) öncülüğünde “Özgür Önderlikle Özgür Topluma” sloganıyla 27 Haziran’da Van ve Mersin’de, 28 Haziran’da ise İstanbul ve Diyarbakır’da eş zamanlı mitingler gerçekleştirildi.

Mitinglerin ana gündemi, Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü, toplumla buluşma koşullarının yaratılması ve Kürt sorununun demokratik çözümüydü. Konuşmacılar, yasal düzenlemelerin yapılması, demokratik siyasete katılımın önünün açılması ve barış sürecinin hukuki güvence altına alınması yönünde çağrılarda bulundu. Alanda katılımcılar Öcalan’ın posterlerini açarken sık sık “Bijî Serok Apo” (Yaşasın Önder Apo) ve “Bê Serok Jiyan Nabe” (Öndersiz Yaşam Olmaz) sloganları da attı.

İstanbul: “Barışın yolu İmralı’dan geçiyor”

Marmara Bölgesi’ndeki pek çok şehirden (Balıkesir, Bursa, Yalova, Kocaeli, Tekirdağ ve Edirne) yoğun katılımın olduğu İstanbul mitingi Bağcılar Meydanı’nda yapıldı. Miting, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşuyla başladı. Saygı duruşu sırasında “Çerxa Şoreşê” marşı okundu ve “Şehîd namirin” (Şehitler ölümsüzdür) sloganları atıldı. Mitingde ayrıca Öcalan’ın sanatçı Kadir İnanır için kaleme aldığı başsağlığı mesajı paylaşıldı.

Saygı duruşunun ardından söz alan DEM Parti İstanbul İl Eş Başkanı Arife Çınar, inkâr ve asimilasyon politikalarına rağmen barış, eşitlik ve özgürlük ısrarlarını sürdüreceklerini belirtti. Çınar, “Bugün açılan barış ve demokrasi yolunun mimarı Sayın Öcalan’dır, kendisinin statüsü bir an önce netleşmelidir” dedi.

Öcalan’ın 27 yıldır cezaevinde halkların barışı için mücadele ettiğini vurgulayan DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, kalıcı bir barış için öncelikle Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesi gerektiğini ifade etti. Doğan, “Kürt halkı da Türkiye halkları da kalıcı bir barışa hazır. Savaş yıllarının yerini artık barış almalı. Kürt sorununu ve dışlanan tüm kimlikleri cesaretle konuşma vaktidir, bu fırsatı kaçırmayalım” çağrısında bulundu.

Çözüm için net ve cesur bir “çerçeve yasa” yapılması gerektiğini savunan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Umut hakkı tanınmadan toplumsal barış inşa edilemez. Hazırlanacak yasa; dağdan, cezaevinden ve sürgünden demokratik siyasete dönüşün yolunu ayrımcılığa yer bırakmadan, güvenli bir şekilde açmalıdır” diye konuştu.

İstanbul Bağcılar Meydanı’ndaki “Özgürlük Mitingi”, 28 Haziran 2026, Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Konuşmaların ardından sanatçı Tara Mamedova’nın ve Agirê Jiyan grubunun sahne almasıyla son buldu. Agirê Jiyan konser sırasında barışı temsilen güvercinler uçurdu.

Diyarbakır: “Baskılar özgürlük yürüyüşünü durduramaz”

Diyarbakır İstasyon Meydanı’ndaki mitinge ise çevre illerden gelen on binlerce kişi katıldı. Mitingde öne çıkan konuşmalar şunlardı:

Alandaki kitlenin ortak bir demokratik yaşam iradesini temsil ettiğini söyleyen DEM Parti Diyarbakır İl Eş Başkanı Abbas Şahin, “Hiçbir baskı bu halkın özgürlük yürüyüşünü engelleyemez” mesajı verdi.

DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı çağrının sadece Kürtleri değil, tüm Türkiye halklarının ortak geleceğini ve demokratik birliğini hedeflediğini belirtti. Hükümet kanadından gelen “yasal çerçeve Meclis’e gelsin” açıklamalarına değinen Uçar, “Amed’den soruyoruz; bu yasayı Meclis’e kim getirecek? Barış masasında oturan muhatap kim?” sorusunu yöneltti.

“Barış ve Demokratik Toplum Süreci”ne rağmen İmralı’daki tecridin sürdüğünü ifade eden İmralı Sekreteryası‘ndan Veysi Aktaş, “Sayın Öcalan barışın, demokrasinin iradesidir ve baş müzakerecidir. Devlet bu iradeye saygılı yaklaşmalıdır. Talebimiz; eşit müzakere koşulları, özgür çalışma ortamı ve onurlu bir özgürlüktür” dedi ve ekledi: “Kimse iradeyi kırma operasyonuna dönüştürmemelidir. Bazıları ‘barış’ kelimesiyle diz çöktürmek istiyorsa, halkın diz çökmeyeceğini bilmelidir.”

Konuşmalardan sonra Kadir Çat’ın seslendirdiği şarkılar eşliğinde on binlerce kişi halay çekti. Ardından Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ındaha öncelerde yaptığı özgürlük, barış, demokrasi başlıklı yaptığı değerlendirmelerin yer aldığı bir sinevizyon gösterimi yapıldı.

Serhado: “Neden Önder Apo’dan bu kadar korkuyorlar?”

Diyarbakır’daki Özgürlük Mitingi’nde uzun yıllardır İsveç’te olan Kürt rap sanatçısı Serhado’nun konser verdi. Konser için sahneye çıkan Serhado, önce “Ez Kurdistan im” adlı şarkısını söyleyerek giriş yaptı. Şarkının ardından Diyarbakır’ı ne kadar özlediğini ifade eden Serhado, seyircilere “Cuma günü, 11 yıl aradan sonra arabayla geldim ve yeniden ülkemin topraklarına ayak bastım. Ne kadar da güzel bir histi” dedi.

Seyircilere havaalanı çıkışından gözaltına alındığını hatırlatan Serhado, o gün neler yaşandığını anlattı:

“Havalimanından çıktım, bana hiçbir şey söylemediler. Gittik, yemeğimizi yedik, güzelce çayımızı içtik ve dışarı çıkıp arabaya bindik. Bir baktım önümüze bir araba durdu ve polisler ‘gel gel gel’ yaptı. Ne bir kimlik gösterdiler, ne bir kağıt, ne belge, ne de başka bir şey… Dediler ki ‘gel şu arabaya bin’. Sonra ‘yok yok, şu arabaya bin’ dediler. Ardından ‘başka bir arabaya geçelim’ dediler. Yani beni yirmi defa arabadan arabaya aktardılar. Beni götürdüklerinde onlara sordum: ‘Ben neden gözaltına alındım?’ Biz buraya ‘Özgürlük Mitingi’ne geldik, biz barış istiyoruz!

Polislerden biri bana sordu, dedi ki: ‘Abi, İsveç mi daha güzel yoksa Amed mi?’ Ben de ‘Beni gözaltına alana kadar vallahi Amed daha güzel’ dedim. Sonra onlara sordum, dedim ki: ‘Beni neden havalimanında gözaltına almadınız?’ Bu sefer aralarından biri dedi ki: ‘Senin evraklarını hazırlamak biraz zaman alıyordu.’ Meğer yeni bir dava açmışlar, kaç yıl öncesinden… 16 yıl önce ‘Roja Îne’ (Cuma Günü) davasını açmışlar. Ben de onlara sordum, dedim ki: ‘Ben iki yıldır bu ülkedeydim, neden şimdiye kadar beni gözaltına almadınız?’ O da bunun sebebini bilmiyordu. Yahu dostlar, siz 16 gün önce ne yediğinizi hatırlıyor musunuz? Beni gözaltına alan o polis, 16 yıl önce bana bu dava açıldığında kendisi henüz 16 yaşındaydı!

Ben bu Amed’den ne zaman kurtulacağım? Sonra o polisin ‘püf-püf’ edip oflaması başladı… Allah aşkına, sanki ben kendi isteğimle, keyfimden gelip buraya oturmuşum gibi davranıyorlar. Ben gözaltına alındım ama onlar oflayıp pufluyordu.

İşte böyle dostlar, biz barış için geldik, biz huzur için geldik. Hadi ayağa kalkın, Önderliğimizin sesini daha da gürleştirelim! Neden Önder Apo’dan bu kadar çok korkuyorlar? Neden?”

Serhado’nun konseri ardından “Özgürlük Mitingi” son buldu.

Kaynak: MA, Yeni Yaşam Gazetesi

NATO Zirvesi öncesi tutuklama sayısı 236’ya çıktı

Ankara’da 7-8 Temmuz’da düzenlenecek NATO Zirvesi öncesinde yapılan ev baskınları kapsamında bu sabah 58 kişi daha tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Fotoğraf: Evrensel

Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenecek olan NATO zirvesi öncesinde soruşturmalar devam etti. Ankara’da NATO Zirvesi öncesinde 23 Haziran sabahı “Operasyon Turkuaz” adıyla düzenlenen ev baskınlarında gözaltına alınan 225 kişi arasından toplam 178 kişi tutuklanmıştı. Bu sabah da aynı operasyon kapsamında gözaltına alınan 58 kişi hakkında tutuklama kararı verildi.

46 tim ve 396 personelin katılımıyla gerçekleştirilen operasyonlarda “terör, narkotik, güvenlik ve asayiş” suçlamalarıyla arandığı duyurulan 58 kişi gözaltına alındı. Emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen 58 kişi, çıkarıldıkları mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi. Bu şekilde toplam tutuklu sayısı 236 oldu.

Perşembe günü 34 kişi ev hapsi adli kontrolüyle serbest bırakılırken, 6 kişi savcılık kararıyla serbest bırakılmıştı. O gün tutuklananlar arasında TEMA Vakfı gönüllüleri, Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emel Memiş, Halkevleri GYK üyesi Hediye Yıldırım, Umut-SEN sözcüsü Burcu Arıkan, Çağdaş Gazeteciler Derneği’nden (ÇHD) avukatlar Semra Demir ile avukat Kürşat Bafra gibi isimler de yer aldı.

Ankara Valiliği 7-8 Haziran’da yapılacak NATO Zirvesi nedeniyle şehirde 28 Haziran 00.00’dan 10 Temmuz 23.59’a kadar 13 gün boyunca toplantı, gösteri, yürüyüş, basın açıklaması, oturma eylemi ve miting gibi her türlü eylemi yasaklamıştı.

İstanbul Onur Yürüyüşü yasaklara rağmen başladı: En az 65 gözaltı

Bugün Kadıköy’de “Açık S’açık” temasıyla gerçekleşen 24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nde LGBTİ+lar “Siz yasak koydukça biz yeni yollar açtık. Eşit ve özgür yaşayabildiğimiz bir toplumu birlikte kuracağız” dedi. Kadıköy’de gözaltına alınan LGBTİ+’lar ve gazeteciler gece vakti serbest bırakıldı.

24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nden bir kare, Fotoğraf: ÜniKuir

24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü, bugün (28 Haziran) “Açık S’açık” temasıyla gerçekleşti. Kaymakamlık ve valilik yasaklamalarına rağmen Kadıköy’ün birkaç farklı sokağında bir araya gelen LGBTİ+’lar, yürüyüşe başladı.

Kadıköy ve Beyoğlu Kaymakamlığı yasaklamıştı

Kadıköy Kaymakamlığı, sosyal medya üzerinden yapılan yürüyüş çağrılarını gerekçe göstererek ilçe sınırlarındaki tüm açık alanlarda eylem ve etkinlik yapılmasını yasakladı. Kaymakamlık açıklamasında etkinliğin “genel ahlaka aykırı olduğu ve toplumda infial uyandırabileceği” iddia edildi. 27 Haziran Cumartesi günü saat 08.00’de başlayan ve bugün (28 Haziran Pazar) saat 23.59’u kapsayacak şekilde uygulanan karar doğrultusunda, Kadıköy’de barışçıl protesto, basın açıklaması, oturma eylemi, insan zinciri ve bildiri dağıtımı gibi anayasal hakların kullanımı engellendi.

Beyoğlu Kaymakamlığı da benzer gerekçelerle bugün saat 00.01’den itibaren 24 saat süreyle ilçedeki tüm açık alanlarda toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması ve bildiri dağıtımı gibi etkinlikleri yasakladığını duyurdu. Saat 10.00 itibarıyla yürürlüğe giren tedbirler kapsamında Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı, Gezi Parkı, İstiklal Caddesi ve Tünel Meydanı ile buralara çıkan tüm ara sokaklar bariyerlerle kapatıldı. Araç ve yaya trafiğinin durdurulduğu ilçede Karaköy Meydanı, Şişhane Meydanı, Firuzağa Meydanı, Sıraselviler Caddesi ve Gümüşsuyu Caddesi gibi merkezi noktalar da yasaklamalara dahil.

Şu an itibari ile en az 5 farklı sokaktan gözaltına alınanların olduğu kaydedildi. Gözaltına alınanlar arasında gazeteci Müberra Ünsal, Derya Saadet ve Duru da bulunuyor.

Caferağa’daki Keresteci Aziz Sokak’ta da “Neredesin aşkım” sloganı atarak pankart açmak isteyen LGBTİ+’lar ile eylemi takip eden gazeteciler gözaltına alındı. DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki ve Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil de LGBTİ+’lara destek vermek için alandaydı.

Yaverbey Sokak’ta yürüyüşe geçen LGBTİ+’lara polis müdahale etti.

“Bugün daha bitmedi”

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Aşkım bugün daha bitmedi, hatta yeni başlıyoruz! Dağılmıyoruz! Bulunduğumuz her alandan sokakta olmaya devam ediyoruz!” dedi.

Ardından Şair Lütfi Sokak’ta ve Moda Caddesi’nde “Ner’desin Aşkım” sloganlarıyla bir araya gelen LGBTİ+’lar polis tarafından işkence ile gözaltına alındı. Yürüyüşü takip eden Evrensel muhabiri Eylem Nazlıer ile BirGün muhabiri Meral Danyıldız’a polis müdahale ederek haber takibi yapmalarını engelledi.

Moda Caddesi’ndeki yürüyüşü takip eden muhabirlerin aktardığına göre, Kadıköy’deki Gaam Burger adlı mekan polislere LGBTİ+’ların konumunu söyledi.

Akşam 18.00 sularında LGBTİ+’lar Kadıköy Ziverbey’de tekrar buluştu ve tekrar yürüdü. Bu yürüyüşün ardından 5 LGBTİ+ aktivisti daha gözaltına alındı.

Bugün farklı noktalardan alana çıkmaya çalışan en az beş ayrı gruptan en az 65 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan kişiler hastane kontrollerinin ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü ve saat 00.00 civarı farklı hastanelerden serbest bırakıldı.

“Siz yasak koydukça yeni yollar açtık”

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, düzenlediği basın açıklamasında özgürlük mücadelesinin en ön saflarında lubunyaların ve kadıların olacağını vurgulayarak “bedenlerimiz de, örgütlenmemiz de, mücadelemiz de denetlenemez” dedi. Gazeteci arkadaşları Yıldız Tar’a da özgürlük isteyen komite tarafından okunan basın metninin tamamı şu şekilde:

Bize çekilen bu barikatlar, kapatılan mahalleler, sokaklar, ilçeler, meydanlar… Bugün biz yürüyeceğiz diye bütün kent abluka altına alındı. Kamusal alanı bizlere kapatabileceğinizi, bizi görünmez kılabileceğinizi sanıyorsunuz. Oysa yürüyüşümüz de, örgütlülüğümüz de, varoluşumuz da engellenemez. Bizler bu kentin yabancısı değiliz; bu sokakların, bu meydanların, bu hayatın parçasıyız. Kamusal alan hepimizindir. Taktık tokuşturduk sardık sürüştürdük, inadına göründük inadına parladık.

Yıllardır bizlere kapattığınız meydanlardan, sokaklardan ve yaşam alanlarından vazgeçmedik. Yasaklarınızın arasındaki her çatlaktan sızdık, birbirimizi bulduk, dayanışmayı büyüttük. Çünkü biliyoruz ki barikatlarınız, iktidarınız kadar kırılgan. Siz baskıyı artırdıkça biz dayanışmayı büyüttük; siz yasak koydukça biz yeni yollar açtık. Geçmişte olduğu gibi bugün de özgürlük mücadelesinin en ön saflarında lubunyalar, translar, kadınlar olacak. Yurttaş olduğumuz, eşit ve özgür yaşayabildiğimiz bir toplumu birlikte kuracağız.

Korkmadan, saklanmadan, boyun eğmeden buradayız. Tüm görünen, gizlenmek zorunda kalan lubunyalar için açık kimliğimizle, açık çağrımızla buradayız. Açığız, saçığız. Saklı değiliz; örgütlüyüz, birlikteyiz. Sesimizi baskıyla, sloganlarımızı yasaklarla susturamazsınız. Hayatlarımızı yargı paketlerinizle, keyfi yasaklarınızla, nefret politikalarınızla düzenleyemezsiniz. İntersekslerin bedenlerine zorla müdahale edilerek, transların beden uyumlama süreçleri yasaklanarak var oluşumuzu bitiremeyeceksiniz; her nesilde yeniden doğacağız. LGBTİ+ bayraklarımızı da, kimliklerimizi de, varoluşlarımızı da suç ilan etmenize izin vermeyeceğiz. Devletin hukuksuz fiili yasaklarını da, nefreti yasallaştırmaya çalışan düzenlemeleri de meşru görmüyoruz.

Seçim meydanlarında bizi hedef gösterenler, toplumu kutuplaştırarak iktidarını sürdürmeye çalışanlar bilsin ki; aile söylemi üzerinden örgütlediğiniz nefret kampanyaları da, bizleri günah keçisi ilan eden siyasetiniz de sonuç vermeyecek. Biz LGBTİ+’lar ne sokaklarımızı, ne siyaseti, ne de hayatlarımızı sizlere bırakacağız.

Bizlere barikat kuran polis; kadın katillerine, çocuk istismarcılarına, patronların iş cinayetlerine, emeği sömüren düzene aynı kararlılıkla barikat kurmuyor. Hakkını arayan işçiye, öğretmene, öğrenciye, kadına ve LGBTİ+’lara yöneltilen şiddet; bu düzenin kimi koruduğunu, kimi hedef aldığını açıkça gösteriyor.

Lubunya dostlarımız; bu siyasal iklimin insanları nasıl yalnızlaştırdığını, yoksullaştırdığını, umutsuzluğa sürüklediğini biliyoruz. Barınma hakkının gasp edildiğini, sağlığa erişimin zorlaştırıldığını, güvencesizliğin hayatlarımızı kuşattığını biliyoruz. Ama yalnız değilsiniz. O eski kalabalıklar hâlâ burada. Dayanışma hâlâ burada. Biz birbirimizi bırakmadık, hiçbir yere gitmedik.

Bizleri yasaklayamazsınız. Arzularımız, kimliklerimiz, cinselliğimiz, bedenlerimiz, dönüşüm süreçlerimiz, hormonlarımız yasaklanamaz. Politik varlığımızı, kamusal görünürlüğümüzü nefret söylemleriyle, yasalarla, kolluk şiddetiyle ortadan kaldıramazsınız.

Bugün belki hepimiz aynı sokakta değiliz. Ama bizlere yasakladığınız her sokağın köşesinden yeniden çıkacağız. Eğer bu sokaklar yasaksa, bu kentin her yeri mücadele alanımızdır. Bir lubunyanın sesi hepimizin sesidir. Birimize yönelen saldırı hepimizedir. Bizi susturmaya çalışanlara karşı birbirimizin sesi, bizi yalnızlaştırmaya çalışanlara karşı birbirimizin omzu oluyoruz.

Bugün bu sokaklarda yalnızca lubunyalar yok. Devlet aileci politikalarla kadınların kazanımlarına saldırırken LGBTİ+ düşmanlığını bilinçli bir siyasal araç olarak kullanıyor. Kadın hareketi ile LGBTİ+ hareketini birbirinden koparmaya, feminist mücadeleyi daraltmaya çalışıyor. Ama başaramayacak. Bugün bu sokaklarda feministler, işçiler, öğrenciler, emekçiler, demokratik kitle örgütleri ve farklı toplumsal mücadelelerin yol arkadaşları birlikte yürüyor. Çünkü özgürlüğün yolu birbirimizle kurduğumuz dayanışmadan geçiyor.

Yıllardır aynı bahaneler tekrar ediliyor: Genel ahlak, aile, hayasızlık… Kelimeler değişiyor ama devletin LGBTİ+’lara yönelik baskısı değişmiyor.

Devlet erkek şiddetini, polis şiddetini ve nefreti meşrulaştırırken bizim bedenlerimizi, kimliklerimizi ve cinselliğimizi “müstehcenlik” ve “hayasızlık” diyerek hedef alıyor. Oysa ahlaksız olan görünür bedenlerimiz değil; baskıdır, şiddettir, yasaklardır. Ahlaksız olan bizim hayatlarımız değil, insanların yaşam hakkını hiçe sayan politikalardır.

Her gün bir transın, kadının öldürüldüğü haberleriyle uyanıyoruz. Biz translar artık öldürülmek değil; yaşamak, yaşlanmak ve ecelimizle ölmek istiyoruz. Bu devletin bizlere güvenli bir yaşam borcu var. Bugün burada Hande, Okyanus Efe, Poyraz, Roşin Çiçek, Cindy Çağla, Ecem Seçkin ve yaşam hakkı elinden alınan tüm arkadaşlarımız için de bulunuyoruz. Yas tutma hakkımızı bile engellemeye çalışanlardan korkmuyoruz. Haklarımızla birlikte yaşamak, eşit yurttaş olmak, yasımızı tutabilmek istiyoruz.

Direniş bizim için hayati. Tıpkı erişimi engellenmeye çalışılan hormonlarımız gibi. Hormona erişim temel bir sağlık hakkıdır. Bu hakkı savunan arkadaşlarımız işkenceyle gözaltına alınırken bile mücadelemizden vazgeçmiyoruz.

NATO Zirvesi öncesi sırf tüm muhaliflere gözdağı vermek için 178 kişi hukuksuzca tutuklandı, tutuklananlar arasında mücadele arkadaşımız ve gazeteci Yıldız Tar da bulunuyor. Yıldız, sadece gazeteci değil ve tutuklanmasının ne anlama geldiğini yine en iyi biz biliyoruz. Bugün, uğradığımız tüm hak ihlâllerini kamuoyuna duyuran Yıldız için de yürüyoruz.

Hormon kısıtlamaları, beden uyum süreçlerine yönelik keyfi engeller, yaş sınırlarının artırılması ve sürekli gündeme getirilen nefret düzenlemeleri; bedenlerimizi ve hayatlarımızı denetleme girişimleridir. Ama bedenlerimiz de, örgütlenmemiz de, mücadelemiz de denetlenemez.

Faşizme karşı direneceğiz. Gücümüzü bu topraklarda yıllardır direnen bütün lubunyalardan alıyoruz. Depremde dayanışma ağlarının dışında bırakılan lubunyalardan, seks işçisi lubunyalardan, göçmen lubunyalardan, Kürt lubunyalardan, savaşlara karşı direnen dünyanın dört bir yanındaki LGBTİ+’lardan alıyoruz. Çünkü bizim mücadelemiz yalnızca hayatta kalma mücadelesi değil; sömürüsüz, eşit, özgür bir yaşamı birlikte kurma mücadelesidir.

Lubunyaların, transların, kadınların ve bütün ezilenlerin özgür ve eşit yaşayacağı bir dünyayı kurmaktan vazgeçmeyeceğiz.

NEFRETE İNAT YAŞASIN HAYAT!”

Trump Towers önünde eylem: “Savaşa değil halka bütçe”

NATO’ya Hayır Koordinasyonu, İstanbul’daki Trump Towers önünde bir araya gelerek 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanacak NATO zirvesine karşı basın açıklaması düzenledi.

Fotoğraf: Müberra Ünsal / Muzır.org

Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan NATO Liderler Zirvesi öncesinde, NATO’ya Hayır Koordinasyonu öncülüğünde İstanbul’da NATO Zirvesi’ne ve zirve öncesi yapılan tutuklamalara ilişkin basın açıklaması düzenlendi.

İstanbul’daki eylemin adresi Şişli’de bulunan Trump Towers önü oldu. Çok sayıda siyasi parti, sendika ve kitle örgütünün katıldığı eyleme DEM Parti Milletvekili Özgül Saki ile Emek Partisi Milletvekili İskender Bayhan da destek verdi.

“NATO ve Emperyalist Savaşa Karşı Birlik” platformu ile birçok siyasi yapının oluşturduğu koordinasyon, İstanbul’daki eylemde ortak bir pankart açtı. “Emperyalist savaş örgütü NATO ve Trump istenmiyorsunuz” yazılı pankartın arkasında toplanan kalabalık, savaş ve NATO karşıtı sloganlar attı. Eylem esnasında katılımcılar “Savaşa değil halka bütçe,” “Katil ABD, işbirlikçi AKP” ve “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın” yazılı dövizler taşıdı.

“Arkadaşlarımız serbest bırakılsın”

Yapılan basın açıklamasında Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve askeri üslerin kapatılması talep edildi. Açıklama esnasında öne çıkan başlıca talepler şunlar oldu:

  • Tüm NATO üsleri kapatılmalı,
  • NATO’dan derhal çıkılmalı,
  • Dünyanın en büyük savaş ve saldırganlık örgütü olan NATO dağıtılmalı,
  • Dünyanın kanlı paylaşım savaşlarının hazırlığı olan silahlanma yarışı durdurulmalı,
  • Eğitimden sağlığa, barınmadan sosyal haklara kadar emekçi halkların en temel ihtiyaçlarından kesilerek silahlanmaya aktarılan devasa bütçelere son verilmeli,
  • NATO’ya ve emperyalizme karşı çıkmak suç değildir! İstanbul’da ve Ankara’da tutuklanan yüzlerce sosyalist, devrimci, ilerici ve demokrat mücadele arkadaşımız derhal serbest bırakılmalıdır.

“Sizi istemiyoruz!”

“Emperyalizmin kanlı suç örgütü NATO’nun liderleri 7-8 Temmuz’da ülkemize geliyor” diyerek başlatılan basın açıklamasında AKP iktidarı ve sermaye düzeni aktörlerinin bu zirveyi “bir fırsat” olarak gördüğü ve tüm Türkiye’yi bir açık hava hapishanesine çevirdiği ifade edildi. Açıklamanın devamında şu ifadeler yer aldı:

“7-8 Temmuz öncesinde devrimci, yurtsever, demokrat, ilerici ve sosyalist güçleri kolluk güçleri ile baskı altına alan, Valilik kararları ile en basit ‘demokratik’ hakkı bile hiçe sayan AKP iktidarı, adeta ülke çapında bir sürek avı başlatmış durumda. Zirve öncesinde şimdiden sayıları yüzlerce olan gözaltı ile anti-emperyalist tepkileri baskı altına alacağını düşünen AKP iktidarı, fırsat bu fırsat diyerek ‘kraldan çok kralcı’ bir şekilde davranıyor. Emperyalistleri memnun etmek adına ülkenin başkentini felç eden, yüzbinlerce emekçiyi yerinden etmeyi ‘güvenlik’ bahanesi ile göze alan, Macron ve Trump gibi figürler için ‘özelleşmiş’ alanlar tahsis eden iktidar emperyalistlerin gözüne girmeye çalışıyor.

Ancak bilsinler ki; fena halde yanılıyorlar.

Yanılıyorlar; çünkü unuttukları bir gerçek var ve bu gerçeği biz kendilerine buradan yeniden hatırlatıyoruz: Bölgemizin anti-emperyalist birikimini hiçe saymayın! Gazze’nin, Kudüs’ün, Bağdat’ın, Tahran’ın sokaklarını kana bulamış olabilirsiniz ama 6. Filoyu ve Komer’i asla unutmayın! Gazze’nin, Kudüs’ün Bağdat’ın, Tahran’ın sokaklarından yükselen halkların direnişinin sesi bugün İstanbul’un, Ankara’nın sokaklarında da bir kez daha kendini göstermektedir. Bölgemizde sizinle işbirliği yapacak hükümetler, patronlar ve siyasi çevreler bulabilirsiniz ama bu toprakların emekçileri, gençleri, kadınları, aydınları sizi istemiyor!

Bu nedenle bir kez daha söylemek istiyoruz, Yugoslavya’yı parçalamasıyla, Libya ve Afganistan’a saldırılarıyla, Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında ilerici güçlere dönük kontrgerilla faaliyetleri, siyasi operasyonlar ve darbelerle tanıdığımız NATO’yu ve onun temsilcilerini topraklarımızda istemiyoruz.

Filistin topraklarında devam eden soykırımın ortağı olan, İran’da masum kız çocuklarını katleden, Venezuela Devlet Başkanı’nı kaçıran, Küba’yı her gün tehdit eden ve ABD egemenliğini koruma çabası içinde sağa sola saldıran haydut Trump’ı topraklarımızda istemiyoruz! “Size demokrasi değil monarşi yakışır” diyerek bölge halklarını aşağılayan, istismarcı Epstein’in dostu, Trump’ın elçisi Tom Barack’ı topraklarımızda istemiyoruz!

Savaş ve işgallere yenilerini ekleme planlarına izin vermeyeceğiz. Burjuvazinin çıkarlarını temsil eden AKP iktidarı, Tom Barack’ın da ifadesiyle meşruiyetini Trump’tan alıyor. Trump’ın da söylediği gibi, “biz ne dersek Erdoğan onu yapıyor!”. Meşruiyetini emperyalizmin iki dudağı arasına bırakanları istemiyoruz!

AKP iktidarı, emperyalist dostlarıyla birlikte demokratik hakların, özgürlüklerin, emekçilerin kazanımlarının en küçük bir kırıntısına bile tahammül edemiyor; bunları ayaklar altına alıp tamamen yok etmek istiyor.

Emperyalizm askeriyle, üsleriyle, NATO’su ile bölgemize yeni bir deli gömleği giydirmek, yeni kurşun askerler yaratmak istiyor.

NATO’su, Trump’ı, Barack’ı, askeri üsleri, Saray’ı ve tüm işbirlikçileri…

Hiçbiriniz bu topraklarda ve dünyanın hiçbir yerinde istenmiyorsunuz!

Emperyalizme karşı mücadelenin ve öfkenin sokaklarda nasıl büyüyeceğini göreceksiniz.”

“Emperyallizme karşı duralım”

Emperyalizme meydan okuyan işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler ve aydınlar olarak bir arada olduklarını söyleyen Koordinasyon, “Siyonizm ve soykırım destekçileri, işgalci katiller Saray’ın dostu olabilir. Ama bilsinler ki; biz onurumuz, ülkemiz ve tüm dünya halkları adına ayaktayız ve on milyonlarız” dedi ve açıklamayı şu ifadelerle sonlandırdı:

“Bugün burada toplananlar olarak başta 7-8 Temmuz tarihlerinde zirvenin yapılması planlanan Ankara olmak üzere, Türkiye’nin dört bir yanında NATO’ya ve emperyalist politikalara karşı halklar arası barışın ve halkların sesini yükseltiyoruz. Bugün İstanbul, Ankara ve İzmir’de başlayan yürüyüşümüz Adana’da, Malatya’da, Diyarbakır’da ve emperyalizmin varlığının olduğu her yerde sesimizi büyüteceğiz.

Emperyalistlerin emir ve desteğiyle Filistin’de, İran’da, Lübnan’da, Suriye’de masum kardeşlerimiz öldürülürken, bölgemizde yeni savaş ve yıkım politikalarının merkezi olmak istemiyoruz. Bu ülkenin emekçilerini, kadınlarını, gençlerini, aydınlarını sesimizi yükseltmeye; tüm yurttaşlarımızı emperyalizme karşı durmaya ve NATO’nun emperyalist savaş zirvesine ve temsilcilerine karşı istenmediklerini gösterecek tepkiyi örmeye çağırıyoruz!”

LGBTİ+ Yürüyüşü öncesi gazetecilerin X hesaplarına erişim engeli

Serbest gazeteci Yusuf Çelik, Esra Ece Kutlu, Zilan Azad, Kaos GL Editörü Oğulcan Özgenç, sendika.org Yayın Kurulu Üyesi Nisan Çıra ve 25 Haziran’da tutuklanan gazeteci Yıldız Tar’ın da aralarında bulunduğu birçok kişinin X hesabına Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından erişim engeli getirildi.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Geçen hafta 19 Haziran’da LGBTİ+ haklarını savunan ve LGBTİ+’larla ilgili paylaşım yapan birçok derneğin veya örgütün X hesapları Türkiye’de erişime engellenmişti.


Bugün (27 Haziran) serbest gazeteci Yusuf Çelik, Esra Ece Kutlu, Zilan Azad, Kaos GL Editörü Oğulcan Özgenç ve sendika.org Yayın Kurulu Üyesi Nisan Çıra’nın da aralarında bulunduğu birçok X hesabına “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişim engeli getirildi.

Ayrıca 25 Haziran’da tutuklanan Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni ve gazeteci Yıldız Tar’ın da X hesabı bugün erişime engellendi.

Kaos GL’nin aktardığına göre, X kullanıcılara gönderdiği bildirimde erişim engeli talebinin Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından iletildiğini belirtti. Buna göre erişim engeli kararı, 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”un 8/A maddesi gerekçe gösterilerek alındı.

Abbas Vali: İran savaşından sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

ABD ve İran arasındaki mutabakatla Ortadoğu’nun dizaynı değişti. Prof. Dr. Abbas Vali, savaşın kazananlarını analiz ederken, Kürt siyasetine kritik bir uyarıda bulunuyor: ‘Silahlı mücadele dönemi kapandı, artık sivil toplum ve stratejik vizyon zamanı.

Foto: Niha+

28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Ortadoğu’daki fay hatlarını derinden sarsan savaş, 17 Haziran’da taraflar arasında varılan bir ‘Mutabakat Zaptı’ ile yeni bir evreye girdi. Çatışmalar sırasında Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir koz olarak kullanan İran, Körfez ülkelerine ve ABD üslerine yönelik misillemeleriyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yayarken; ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleriyle alevlenen kriz, bölgedeki güç dengelerini tamamen değiştirdi.

Peki, savaşın toz bulutu dağılırken Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu yeni dizaynda Kürtlerin yeri ne olacak?

Prof. Dr. Abbas Vali, bu tarihi kırılmayı ve savaşın ardında bıraktığı yeni tabloyu kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Vali’ye göre, ABD ve İsrail askeri alanda üstünlük sağlasa da, stratejik ve siyasi zafer İran’ın oldu. Ancak bu yeni bölgesel dizayn, parçalanmışlık ve stratejik hatalar nedeniyle Kürtler için oldukça kritik ve zorlu bir tabloyu ortaya çıkardı.

Abbas Vali hakkında

Prof. Dr. Abbas Vali, İran’ın Mahabad kentinden bir Kürt siyaset teorisyeni olup, Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerine çalışan en önde gelen akademisyenlerden biridir. Eğitimini Tahran ve Londra’da tamamlamış, doktorasını Londra Üniversitesi’nde Tarihsel Sosyoloji alanında yaptı. Daha sonra Swansea Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler verdi. Aynı zamanda Hewlêr’deki (Erbil) Kürdistan Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür. Eserleri arasında Essays on the Origins of Kurdish Nationalism (Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri Üzerine Denemeler) ve Kurds and the State in Iran: The Making of Kurdish Identity (İran’da Kürtler ve Devlet: Kürt Kimliğinin İnşası) yer almaktadır.

İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından, birkaç görüşme sonucunda 17 Haziran’da varılan bir mutabakatla birlikte başka bir aşamaya geçildi. Anlaşmanın içeriğine ve zamanlamasına baktığımızda, savaşın tarafları uzlaşmak zorunda mı kaldı?

Bu bir antlaşma değil. İngilizce’de buna Memorandum of Understanding (Mutabakat Zaptı), yani ortak anlayış ve uzlaşma diyorlar. Onun dışında bu resmi bir antlaşma veya uzlaşı değil. Bu mektup alışverişi. Bir taraf mektup yazıp imzalıyor, diğer taraf da imzalayıp gönderiyor. Bizim okuduğumuz şey buydu. Ortada bir ortak anlayış vardı. Burada şunu söylemeliyim ki, her iki tarafın, Amerika ve İran’ın üzerinde, dış siyasette daha az baskı olsa da iç siyasette çok büyük bir baskı vardı.

İran’dan bahsedecek olursak, İran’da sistemik bir kriz var. Hem ekonomik, hem sosyal, hem kültürel hem de mali. Ancak temel sorun ve ana kriz, ekonomik ve mali kriz. Parası yok, hükümet neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumda. Bu yüzden buna ihtiyaçları vardı. Bu ekonomik ve mali kriz nedeniyle İran, Biyopolitika denilen, yani halkın yaşam siyaseti dediğimiz konuda idare edemiyordu. Çünkü parası ve ekonomik imkanları yoktu. Bu da temel bir sorundu. Zira bunu uzun vadede idare edemezse, içeride başka bir isyanın daha patlak verme ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ocak ayındaki isyan çok büyüktü. Bu bir.

İran bir savaşa maruz kalmıştı. O savaşa girmişti ancak İran’ın askeri, güvenlik ve ekonomik programlarının büyük bir kısmı başarısız olmuş ve çökmüştü. Bu şekilde devam edemezdi. Ancak İran’ın bu savaşa girdiği durumu ile savaşın durmasından sonraki durumu birbirinden çok farklı. İran savaşa girdiğinde şartlar farklıydı, şimdi ise daha farklı. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, İran direnebildi. Büyük bir direniş ve savunma gösterdi. Şüphesiz büyük bir zarar da gördü. Birçok yer viraneye döndü, köprüleri yıkıldı, fabrikalar ve atölyeler yok oldu ama direnişini sürdürdü.

İkincisi ise İran’ın bu savaşta Hürmüz Boğazı’nı tutabilmesiydi. Bu hamleyle savaşın hesaplarını değiştirdi. Yani şu anda var olan o ortak anlayış, Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi temel bir soruna dayanıyor. Bu mesele savaştan önce yoktu. Savaş sırasında ortaya çıktı. Bir diğer nokta da Amerika’nın İran’ın atom yani nükleer silah yapmayacağını kabul etmesini ve söz vermesini istemesidir. Zaten İran başından beri böyle söyledi. Yapmayacağız dedi. Obama döneminde de anlaşmaları varken İran, uranyum zenginleştirmesinin, saflaştırılmasının %3.5 civarında, yani %4’ten az olmasını kabul etmişti. Ancak 2018 yılında Trump geldiğinde bu durumu değiştirdi, anlaşmayı bozdu ve Obama hükümetinin anlaşmasını yok etti. O zaman İran uranyum zenginleştirmeye başladı. Ta ki %60-65 seviyesine çıkarana kadar. Bu da atom bombası yapımına çok yakın bir seviye.

Şimdi Amerika, yaklaşık 400-450 kilo olan o zenginleştirilmiş uranyumun ya imha edilmesini ya da yoğunluğunun, yani konsantrasyonunun azaltılmasını istiyor. Ya da bu işlemi yapmaları için Rusya’ya veya Fransa gibi bir ülkeye verilmesini istiyor. İran ise “Bu şu anda benim elimde değil. Onlar bombalanan yerlerin altında ve çıkarılırsa bile İran dışına çıkarılmasına izin vermeyiz, biz kendimiz burada hallederiz.” diyor. İran’ın söylediği şey bu.

Hürmüz Boğazı, Foto: Wikipedia

ABD ne diyor?

Amerika birinci derecede Hürmüz Boğazı’nın açılmasını istiyor. Çünkü Amerika üzerinde büyük bir baskı var. Petrol fiyatları arttı, gıda fiyatları arttı. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da ve her yerde, hatta Türkiye’de bile benzin fiyatları ve uçak biletleri pahalandı. Bunların hepsi pahalandı.

Buranın açılmasını istiyorlar. İkinci olarak da İran’ın uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini kabul etmesini istiyorlar, mesele bu. Ancak Amerika’nın kendisi üzerinde de büyük bir baskı var. Hatırlarsanız Trump iktidara geldiğinde “Ben savaşmayan bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Fakat şu an bile bir şekilde devam eden bir savaş başlattı. Öte yandan, Trump’ın yürüttüğü bu savaş, Amerikan siyasetinin gereksinimleri açısından gerekli değildi. Ancak bu savaşın büyük bir kısmı İsrail’in kışkırtmasıylaydı, İsrail onu mecbur bıraktı.

Prof. Dr. Abbas Vali, Foto: Niha+

İsrail savaşın genişlemesini istiyordu

İsrail ne istiyordu?

Savaş başladığında Amerika ve İsrail’in amaçları farklıydı. Amerika İran’a bir darbe vurmak, askeri alanda onu zayıflatmak ve onu Amerika’nın şartlarını kabul etmeye mecbur bırakmak istiyordu. Amerika İran rejiminin değiştirilmesini istemiyordu. Amerika İran ile uzun süreli bir savaş yürütmek ya da İran’ın viran olup yok olmasını istemiyordu. Çünkü Amerika’nın stratejik çıkarları İsrail’inkilerden çok farklıydı. Amerika Ortadoğu’da büyük bir bölgesel güç. Oradaki mesele sadece İran değildir, aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarını da göz önünde bulundurması gerekir.

Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap ülkelerinin çıkarları… İran da bunu biliyordu. İran’ın siyaseti temel olarak Amerika’nın sınırlı bir savaş istediğini bilmesiydi, fakat o da savaşı genişletmek istiyordu.

Bu büyük savaşın sonucu ne oldu?

İran askeri olarak Amerika’yı yenemezdi ancak Amerika’nın askeri üslerinin bulunduğu ülkelere saldırabilirdi. Örneğin Bahreyn’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da ve hatta Maskat ve Umman’da. Bu nedenle Amerika bu konuda çok hassas ve zarar görebilir konumdaydı. Trump buna tahammül edemezdi. Çünkü başka bir şey daha vardı: Arap ülkeleri her zaman Amerika’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Amerika’ya para vermiş, orada yatırım yapmışlar ve aynı zamanda savunmalarını Amerika’nın eline bırakmışlardı. Fakat İran onlara saldırdığında Amerika onları koruyamadı ve büyük bir zarara uğradılar.

İran şu an çok daha güçlü

Acaba Körfez’de ve Ortadoğu’da var olan o denge İran savaşından sonra değişti mi?

Evet, o denge artık şu yönde değişti: İran şu an bölgede çok daha güçlü. Çünkü, Amerika ve İsrail’in karşısında durup savaşabilecek tek ülke olduğunu gösterdi. Ayrıca Hürmüz gibi stratejik bir bölge de onun kontrolü altında. Fakat dikkat ederseniz, İsrail’in stratejik çıkarları farklıydı. İsrail, elinden geldiğince İran rejimini değiştirmek istiyordu. Eğer bu olmazsa, İran’ı tamamen viran edip Suriye gibi yapmak istiyordu. Ondan sonra da İran’ın füze projesini, balistik ve seyir füzelerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. İsrail’in dördüncü şartı da vekil güçleri, yani Haşdi Şabi, Hizbullah ve Hamas gibi güçleri ortadan kaldırmaktı.

O güçler ortadan kalktı mı?

Hayır. İran’ın şu anki gücü, Amerika ile müzakere yapıyor olmasıdır. Ve Lübnan’ı müzakerelerin siyasi gündemine sokabilecek kadar bir gücü var. Lübnan İran’ın bir parçası değil ancak İran bu güce sahip olduğu için Lübnan’ı müzakerelerin gündemine sokabiliyor. Bu, İsrail’in çıkarlarına son derece ters olan bir şey. Dikkat ederseniz, başından beri İsrail’in stratejik çıkarları ile Amerika’nın çıkarları uyuşmuyordu. Savaş başladığında, doğru, askeri alanda Amerika ve İsrail birlikteydi ancak siyasi ve stratejik amaçları farklıydı.

Savaşın sonucunda bu farklılık ortadan kalktı mı, yoksa iki devletin amaçları arasındaki fark daha da mı arttı?

Şu an durum öyle bir noktaya geldi ki J.D. Vance İsrail’i tehdit ediyor. İran tarafında ise artık kimsenin “Kahrolsun Amerika” demesine izin vermiyorlar. Bu, onların anlaştığını gösteriyor. Yani İran’ın iktidar yapısı içerisinde yumuşak bir darbe gerçekleşti. O yumuşak darbe, Devrim Muhafızları içindeki güç sahibi odakların ve yönetimin bir kısmının Amerika ile anlaşmasına neden oldu. Dikkat ederseniz şu an Amerika ile anlaşıyorlar. Örneğin Kalibaf onlara “Biz Amerika ile anlaştık ancak bu sizin çıkarlarınıza aykırı değildir” demek için Pekin’e gidiyor. Dolayısıyla İran ve Amerika’nın tutumuna bakarsak bir paradoks göreceğiz: Amerika ve İsrail askeri alanda kazandı ama stratejik ve siyasi alanda İran kazandı.

Şah’ın oğlunun gücü yoktu

Amerika ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasının ardından, İran içinde rejimin yıkılması için gösteriler ve bir isyanın çıkması bekleniyordu ama bu gerçekleşmedi. Neden gerçekleşmedi? Bunun olmasını engelleyen neydi?

Evet, o isyan gerçek ve hakiki bir isyandı ancak bir liderliği yoktu. Çünkü o isyan sağcı güçlerin, özellikle de monarşistlerin ve şah yanlılarının etkisine girdi. Şah’ın oğlu çıkıp “Meydanlara inin, ben sizi destekleyeceğim.” dedi. Trump çıkıp “Sokaklara inin, rejim güçleriyle savaşın, ben rejimi yıkacağım.” dedi. Halk indi ama yardım gelmedi.

Şah’ın oğlunun böyle bir işe girişecek gücü var mıydı?

Şah’ın oğlunun gücü yoktu. Burada rejim bu isyanın çok önemli olduğunu biliyordu. Öte yandan bu isyan, “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının aksine demokratik bir kimliğe sahip değildi. Daha çok amaçları rejimi yıkmaktı ve demokrasiden bahsetmiyorlardı. İran rejimi bu işin içinde Amerika, İsrail ve Şah’ın oğlunun parmağının olduğunu anlayınca tüm gücüyle saldırdı. 48 saat içinde İran’da yaklaşık 50 bin kişiyi öldürdüler. Hatta İran Tıp Birliği 65 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.

Burada bir şey var: Trump “Siz gidin, ben size yardım edeceğim” dedi ama savaş başladıktan sonra kendini korumak adına çıkıp başka bir yalan daha söyledi ve “Biz Kürtlere silah verdik ama Kürtler gelmedi” dedi. Bu bir yalan. Birincisi, Kürtlere silah falan verilmedi. İkincisi de o dönem İran’da var olan muhalefet organize değildi ve bir örgütlenmesi yoktu. Silahı kime vereceksin? Silah sokağa götürüp dağıtacağın bir şey değildir. Bir örgüte vermelisin. Örgüt de yoktu. Sağcıların bir örgütlenmesi yoktu. Belki demokrasi yanlılarının az da olsa bir örgütlenmesi vardı ama onlar da sokağa çıkıp silahlanacak ve rejimle savaşacak şartlara sahip değillerdi. Trump’ın bunu söylemesinin nedeni şudur: İran muhalefeti içinde silahlı olan ve silah kullanabilen tek güç Kürt muhalefetidir.

Peki o dönemde Kürtler ne yaptı?

Zaten onlara silah verilmemişti. Hatta dönemin generali Trump’a karşı açıklama yaparak “Kürtlere silah verilmedi, silahlar Başûr’a (Irak Kürdistan Bölgesi) gitti ve Amerikan üslerindeler.” dedi. İki hafta önce temsilcileri Tom Barrack da “Biz Kürtlere silah vermedik.” dedi. Bu, Trump’ın kendini savunmak için söylediği büyük bir yalandı.

İran’daki Kürt güçleri bu savaş sırasında ne istiyordu?

Kürtler, elbette rejimin yıkılmasından memnuniyet duyuyorlardı ancak “Bu bizim savaşımız değil, biz bu savaşa katılmak istemiyoruz.” dediler. Çünkü Amerika ve İsrail’in amaçlarına inançları yoktu. Söyledikleri doğru da çıktı. Bakın, şimdi İran ve Amerika anlaştı, İsrail ise adeta marjinalize oldu. Doğru, İsrail yine eski yerine dönecek ancak bu zaman alır. Kürtler bu konuda İran’ın bombalanmasını desteklemiyoruz dediler ve bunu desteklememeleri iyi bir şeydi.

J. D. Vance İran heyeti ile görüşmeye hazırlanıyor, Foto: Nathan Howard-Pool/Getty Images

Sadece hava savaşıyla olmaz

Eğer destekleselerdi ne olurdu?

Olmazdı. Çünkü İran halkının hava savunma gücü yoktu, halk bombardıman altındaydı. Sadece Kürdistan değil, tüm İran’da halk bu bombardımandan rahatsızdı. Herkes, hatta tüm stratejistler bile İran rejiminin bombardımanla yıkılmayacağını biliyor. Tarihte bir rejimin sadece bombardımanla yıkıldığına dair bir örnek yoktur. Amerika ve İsrail gerçekten de rejimi yıkmak isteseydi, İran’a ordu göndermeleri gerekirdi. Tüm stratejistler İran’a ordu göndermenin intihar gibi bir şey olduğunu söylüyordu. İran’ın yüzölçümü 1 milyon 648 bin kilometrekaredir, yani neredeyse Batı Avrupa’nın tamamı kadar ve 95 milyon nüfusu var. O bölgeye ordu götürürseniz Irak’tan yüz kat daha kötü olur ve savaş kontrolden çıkar. Coğrafyası çok zordur. Bir ülkeye saldırıldığında halkın milliyetçi duyguları kabarır. Örneğin İran ve Irak savaşı. İran 8 yıl savaştı. Bir buçuk milyon insan öldürüldü, Huzistan ve Luristan’ın büyük bir bölümü viran oldu. Ama rejim düşmedi ve kazandı. Amerika ve o zamanki Sovyetler, ayakta kalması için Saddam rejimine el atın diyorlardı. Amerikalı stratejistler, İsrail’in uzun vadede sadece hava savaşı yürütebileceğini ancak kara savaşı yapamayacağını biliyorlardı. Çünkü İsrail’in küçük bir ordusu var ve çok küçük bir ülkedir. İran’dan 71-72 kat daha küçüktür.

Kürtlerin uzlaşması iyidir ama yeterli değildir

İran’daki Kürt güçler arasında bir anlaşma yapıldı. Birkaç Kürt parti ve gücü bir araya gelip bu anlaşmayı imzaladı. Kürt güçlerinin bu anlaşması savaş sırasında nasıl bir etkide bulundu?

Bu anlaşma iyi bir anlaşma. Lazım olan ama yeterli olmayan dedikleri şeye örnek olabilir. Çünkü bu anlaşmanın altyapısı, operasyonel ve pratik bir mekanizması yok. Ben defalarca onların anlaşmasının operasyonel bir altyapısının ve mekanizmasının olması gerektiğini söyledim. Bir nevi birleşik bir askeri-siyasi operasyon aşaması olmalı. Bu yok. Hatta başka bir şey de yok. O da söylem birliği. Bu yüzden şu anki anlaşmaları bir örgütlenme olarak çok ama çok zayıf. Askeri-siyasi bir altyapıya sahip olmalı, her şeyden önce birleşik bir Peşmerge gücü olmalı. Fikri ve stratejik açıdan birleşik olmalı. Yayınladıkları bildiriler, yani söylemleri de birleşik olmalı. Ve en önemlisi, siyasi güçlerin doğrultusunda hareket edeceği birleşik bir siyasi ve stratejik program oluşturulmalı. Ama bunu yapmıyorlar.

2026’nın başında Rojava’da meydana gelen savaş ve Rojava’da ortaya çıkan sonuçlar İran’daki Kürt güçleri etkilemiş olabilir mi?

Rojava’da Kürtlerin başına gelenler özellikle Rojhilatlı Kürtler için çok önemli. Birincisi; Eğer Amerika ile çalışıyorsan, Rojava güçleri gibi Amerika ile çalışıyorsan, Amerika’nın müttefiki olmalısın, Amerika’nın emri altında değil. Dahası, Rojava’da Amerika ile olan ilişkilerde, Amerika ile çalışırken herhangi bir siyasi anlaşma yoktu.

Askeri alanda da yoktu. Çünkü orada da onlara silah verdiklerinde, o silahlar Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika’nın onlara hayır dediği gün silahlarını da durdurdular.

Bunu az önce de belirttiniz. Silah meselesi İran savaşı sürecinde de Kürtler için gündeme geldi.

Amerika tarihinde, bilindiği üzere Amerika dünyada muhalif güçlerle birçok kez çalışmıştır. Ancak gizli bir şekilde. Bu CIA’in kontrolü altındaydı, gizli askeri kurumların kontrolü altındaydı. İlk defa Rojava’da açık bir şekilde çalıştı. Ama Rojava bundan faydalanamadı. Yani o IŞİD savaşını yürüttü, o savaşta on iki bin Kürt, gerilla öldürüldü. Fakat siyasi özne olamadı. Bu çok önemli bir nokta. Rojhılat’ta da muhtemelen Trump tam da bunu istiyordu. Kürtleri özel bir güç olarak kullanmak istiyordu.

Amerika’nın Kürtler için siyasi bir haritası yok mu?

Hayır. Siyasi bir haritası yok. O zaman Amerika Kürtlerle çalışıyordu ama aynı zamanda ‘Heyet Tahrir el-Şam’ ile de çalışıyordu. Ve bunu Kürtlere söylemiyordu. Eğer Kürtler o zaman bunu bilseydi, tutumlarını netleştirmeleri gerekirdi. Açıkçası Amerika ve özellikle İngiltere, çünkü bu bir İngiliz projesiydi, bunu Türkiye ile birlikte yaptılar. Sonunda buyurun bu bizim projemizdir dediler. Projeyi Amerika ve İngiltere oluşturdu. Türkiye’yi sadece kullandılar. Yani proje, fikir, stratejik fikir Amerika ve İngiltere’nindi.

Savaştan sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

Yaygın bir söylem var, Ortadoğu’da yeni bir dizayn olduğu söyleniyor. Size göre Ortadoğu’da yeni bir dizayn var mı?

O dizayn vardı ancak bu İran savaşı o dizaynı yerle bir etti. Şimdi ne tür bir dizayn kurarlarsa kursunlar, ne tür bir askeri ve siyasi denge kurarlarsa kursunlar, İran’ı hesaba katmak zorundalar. O zamanlar hedef İsrail’in de dahil olduğu Amerika’nın hegemonyasını, o askeri hegemonyayı güçlendirmekti. Şimdi o hesap kalmadı. Yani bu savaş onu yıktı. Çok önemli olan bir şey de şu ki; yapılan bu savaş, Amerika’nın Ortadoğu’daki hegemonyasının stratejik sınırlarını gösterdi. Bu, ülkelerin ve özellikle Kürtlerin alması gereken en büyük ders. Eğer Rojava’da Kürtler zamanında Dürziler ve Alevilerle anlaşma yapsalardı, onlarla birlikte savaşsalardı, o cephe kırılmazdı. Bu işi yapmadılar. Çünkü savunma olduğunda, direniş olduğunda hesapları değiştirebilirsiniz. Rojava’da askeri güçleri vardı. Gerillaları vardı, erkek gerillalar, kadın gerillalar, her şeyleri vardı. O zaman Ahmed Şer hükümeti tutunamamıştı. Ama onlar ses çıkarmadılar. Oturup Amerika’nın söylediği her şeyi kabul ettiler. Tom Barack onlara ne dediyse onu yaptılar. İnanıyorum ki Kürtler Rojava’da, sonuçları sadece Rojava için değil, Başûr ve Rojhilat için de kötü olan büyük bir stratejik hata yaptılar.

“Türkiye Musul’u almak istiyor olabilir”

Rojava’daki savaştan sonra Kürdistan Bölgesi’nin durumunun da değişebileceğini söyleyen yorumlar var. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Şu an böyle bir tehlike var. Amerika orayı da merkezileştirmek istiyor. Merkezileştirme, bölgesel hükümetin ya küçülmesi ya da güçlerinin büyük bir bölümünü kaybetmesi anlamına geliyor. Ancak bölgesel hükümet de bunu yapamıyor. Çünkü birleşik değil. Eğer bölgede birleşik bir hükümet olsaydı, bu iş yapılamazdı. İşin gerçeği şu ki, bunu sadece Amerika yapmıyor. Arkasında Türkiye de var. Büyük ihtimalle Türkiye gerçekten de Musul vilayetini ve çevresini kendi kontrolüne alacak şartların oluşmasını isteyecektir. Trump’ın Amerikası stratejik alanda çok ama çok zayıf bir düşünceye sahip. Örneğin, İranlılar müzakerelere düşünceleri oldukça iyi olan kişiler göndermişlerdi. Peki Amerika kimi göndermişti? Ortadoğu’nun ne olduğunu hiç bilmeyen Jared Kushner ile Witkoff’u göndermişti. Amerika’da, Tom Barack’ın da içinde olduğu o sağ kanat iş başında. Irkçı bir zihniyete sahipler. O ırkçılık, demokrasi ve eşitliğin Ortadoğu ülkeleri için olamayacağını söylüyor.

Otoriter merkezi hükümetler kurulmalı diyorlar. Bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Aynı şeyi Lübnan’da yapmak istiyorlar, aynı şeyi Irak’ta yapmak istiyorlar ve zaten bizzat böylesi otoriter bir hükümete sahip olan İran’da da bunu yapmak istiyorlar. Artık o “Yeni Ortadoğu” projesi kalmadı, şimdi başka bir proje ortaya koymalılar.

Bu duruma karşı Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtler ne yapıyor?

Başûr’daki Kürt güçleri birleşik değil. Başûr’daki Kürt güçlerinin stratejik bir düşüncesi yok. Eğer stratejik bir düşünceleri olsaydı, Başûr’daki Kürt güçleri Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere vermezdi. Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere verdiler, yani Kerkük’ün kaderini ve kontrolünü Türkiye’ye verdiler.

KYB ile Türkiye’nin ilişkisi kötüydü.

Şimdi iyi.

Neden şimdi iyi?

Yekitiya Niştimanî (KYB), Parti (KDP) ve Erbil ile olan rekabeti nedeniyle gidip Türkiye’ye yakınlaştığı için.

Ancak KYB’nin aksine KDP ile Türkiye’nin ilişkisi çok iyiydi.

Artık eskisi gibi değil.

Ne değişti?

Çünkü Irak’taki durum ön plana çıkınca Parti (KDP) zayıfladı. Hem Bağdat hükümetinde hem de Kürdistan’da zayıfladı. Şimdi KYB hem İran’ın desteğini alıyor hem de Türkiye’nin desteğini alıyor.

Irak Kürdistan Bölgesin’de Türkiye’nin rolünden bahsettiniz. İran savaşı sırasında Türkiye’nin tutumu ve pozisyonu neydi?

Bugünlerde ortaya çıkan bir şey var ki bence doğru olması muhtemeldir. Trump’ın şöyle dediği söyleniyor: “Biz Kürtlere yardım etmediysek bunun sebebi Erdoğan’ın tehdit etmesiydi. Eğer bunu yaparsanız ben de İsrail’e saldırırım demişti.”

İran savaşıyla birlikte pek çok kişi artık bunu yüksek sesle dile getiriyor. Bu görüşe sahip olanlara göre bir gün İsrail ve Türkiye birbiriyle savaşacak.

Bu ihtimal vardı. Hatta onları korkutacak seviyedeydi. “Ben İran ile değil, Amerika ile de savaşmam ama İsrail’e saldırırım” demişti. Şu anlama geliyor: İran’ı Suriye’den çıkardıklarında, İran’ı Lübnan’dan çıkarmak istediklerinde, İran’ı Irak’tan çıkarmak istediklerinde, tüm bunlar Türkiye’nin çıkarına. Türkiye Suriye’de İran’ın yerini doldurdu. Muhtemelen aynı işi Irak’ta da yapacak. Çünkü İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyorlar. Ama bu zor bir şey, Irak’ta çok zor. Çünkü Irak halkının çoğunluğu Şii ve İran’ın orada nüfuzu var. Bu işi yapamazlar, büyük bir zorlukla yapabilirler. Büyük bir savaş çıkar. Bu kez Barzani eskisi gibi Şii güçlerle kolayca ittifak yapamadı ama YNK yaptı. Temel sorun burada.

İran halkının savaştan sonraki durumu savaş öncesine göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü?

Çok kötü oldu. Bu savaş devrimcilerin ve halkın siyasi özneliğini azalttı. Savaştan önce, Jina Aminî Devrimi’nden sonra İran’da sivil toplum oldukça radikalleşmişti. Ancak bu savaş bunu çok azalttı. Şimdi halk günlük zararların sıkıntılarıyla meşgul. Yani hayat pahalılığı çok fazla, ekmek yemek, geçim sağlamak çok zor. Böyle bir şart ve durumda halkın siyasi pratiği ve siyasi özneliği azalır. Bu savaş bunu azalttı.

Ortadoğu’da gerçekleşecek olan önümüzdeki dönemin senaryoları için öngörüleriniz nelerdir?

Bana göre şu an Ortadoğu’da iki temel güç var: Biri İsrail, diğeri ise İran. İçinden geçilen bu şartlar ve koşullar, ortaya çıkan durum ve Türkiye, Mısır ve diğerlerinin gösterdiği tutumla birlikte, Arap ülkelerinin “İbrahim Anlaşmaları”na üye olma ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çok ama çok düşük. Bence Arap ülkeleri Amerika’ya baskı yapmaya çalışıp bölgede güvenliğin sağlanması ve ayrıca İran’da daha iyi bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için “İran’la anlaş” diyecekler. Böyle ce İran istikrara kavuşsun. Eğer İran istikrara kavuşur ve tehdit edilmezse, o zaman bu bölge de istikrara kavuşabilir.

“Kürtler her zamankinden zayıf”

Bu senaryoda Kürtlerin rolü ve pozisyonu nedir? Kürtlerin payına ne düşüyor?

Bu dönemde Kürtlerin Ortadoğu’daki durumu her zamankinden daha zayıf ve güçsüz. Yirmi yıl önce “Yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak” denilen bir dönemdeydik. Ancak yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olmadı. Başûr’daki hatalar çok büyüktü. Başûr birleşik bir ulusal hükümet kuramadı. Başûr’da aşiretvari bir hükümet var. Amerika da biliyor, Türkiye da biliyor, İran da biliyor. Barzani ve Talabani arasındaki düşmanlığın her şeyden fazla olduğunu biliyorlar. Başûr başaramadı. Rojava da ortaya çıkan o şartlar ve koşullar altında silah elde edemedi. Rojhılat da şu an aynı durumda. Kürtler tek başına, yani sadece Kürtlerin kendileri böyle bir işi yapamazlar. Eğer yapacaklarsa bunu İran’ın demokratik güçleriyle birlikte yapmalılar. Fakat onlar da Kürtlerin tüm taleplerini kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden Kürtler artık gerçekten de görüşlerinde ve stratejilerinde stratejik bir gözden geçirme yapmalıdırlar.

Benim görüşüme göre artık ortaya çıkan şudur: Rojhilat’ta silahlı mücadele stratejisi başarısızlığa uğradı. Başka bir yol seçmeliler. Kendilerini nasıl toparlayacaklarını, nasıl bir birlik kuracaklarını ve Kürdistan’ın sivil toplumunda nasıl bir birliğin temelini atacaklarını bilmelidirler. Eğer Doğu Kürdistan’da stratejik bir değişim yapılacaksa silahlı mücadelenin sona erdiği söylenmelidir. Çünkü silahlı mücadele bir stratejidir. Eğer imkânları kalmazsa, o strateji devam edemez. Şu anda o imkânlar kalmamıştır.

Başka bir şey daha var, artık askeri teknoloji değişti. Şimdi örneğin Bakur’da bile PKK güçlerinin en büyük kısmı yeraltında. Yani savaşın teknolojisi böyle. Şu anda Türkiye’nin bilmem kaç bin askeri üssü var. Çok sayıdalar. Bu üslerin hepsi birbirine bağlı. O savaş dron savaşıdır, hava savaşıdır; o savaş Kalaşnikof savaşı değildir. Ama Kürtlerin savaşı gerçekten de Kalaşnikof savaşı. Bu yüzden Rojhilat için de bu stratejinin değişmesi gerekiyor. Yani bu stratejinin ağırlığının dağlardan şehirlere geçtiğini bilmelisin. Yani dağdan sivil topluma geçiyor. Dolayısıyla Kürt stratejisi odağını şehirlerde, sivil toplumun içinde nasıl yer edineceğine yöneltmelidir. Tamam, Kürtler İran hükümetinin despot bir hükümet olduğunu, insan öldürdüğünü söylüyorlar. Bunların hepsi doğru. Ancak dağda kalmak da hiçbir yere varmaz, dağda kalmak çözüm değil. Durum budur. Strateji değiştiğinde, işin ve mücadelenin merkezi de değişir.

Emperyalizme ve NATO’ya Karşı Kadınlar Kadıköy’de eylem yaptı

Ankara’da yapılması planlanan NATO Zirvesi öncesinde kadınlar, Kadıköy’deki Khalkedon Meydanı’nda basın açıklaması düzenledi.

Fotoğraf ve Videolar: Doğa Tekneci


7-8 Temmuz’da gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesi’ne ve zirve öncesi yapılan tutuklamalara ilişkin “Emperyalizme ve NATO’ya Karşı Kadınlar” başlığıyla birçok kadın, bugün Kadıköy’deki Khalkedon Meydanı’nda basın açıklaması düzenledi.

Meydanda bir araya gelen kadınlar, “Jin Jiyan Azadî” sloganı atarak eylemlerine başladı.


Açıklama sırasında kadınlar, “Katil NATO Ortadoğu’dan Defol!”, “Lubunyanın onuru savaştan üstündür”, “Kadınların bedeni savaş meydanı değildir” sloganlarını attı. NATO Zirvesi öncesi tutuklanan arkadaşlarına özgürlük isteyen kadınlar, açıklamada “Göçün, yıkımın, yoksulluğun sebebi halklar değil, emperyalistlerin kanlı yağma düzeni, işgalleri ve müdahaleleridir” dedi.

Khalkedon Meydanı’nda toplanan kadınların basın açıklaması şu şekilde:

“Emperyalist savaşların bedelini kadınlar ödemeyecek! NATO’ya, militarizme ve savaşlara karşı isyandayız!

Bugün emperyalist çıkarlar için Gazze’yi kana bulayanlar, İran’da çocukları öldürenler ve Ortadoğu’yu topyekun bir savaş girdabına sürükleyenler, halklara ölüm, yoksulluk ve sürgün dayatıyor. Savaşlara ayrılan bütçe sadece şehirleri yok etmiyor, mutfağımızdaki yangını büyütüyor, ekmeğimizi küçültüyor, hayat pahalılığı olarak sırtımıza biniyor. Savaşın faturası evlerimize, kadınların üzerine yıkılan ağır bakım yükü, derinleşen yoksulluk, gasp edilen sağlık ve eğitim hakları olarak geri dönüyor. Savaş çığırtkanlığı yaşamlarımızı güvencesizliğe ve şiddete mahkum ediyor.

Emperyalistler, savaş tüccarları bedelin büyüğünü kadın bedenine yüklüyor. Filistin’de, Sudan’da, Ukrayna’da, Afganistan’da ve dünyanın birçok yerinde kadınlar savaşın yarattığı yıkımla baş başa bırakılıyor. Tecavüz, zorla yerinden edilme ve insan ticareti gibi savaşın doğrudan yıkıcı etkileriyle karşılaşıyor. Kadınlar, yaşamlarını, evlerini, sevdiklerini ve geleceklerini kaybederken, egemenler sömürü çarklarını bizim kanımızla döndürüyor.

Katil NATO Ortadoğudan defol!

Bu katliamların faili halklar değildir! Dünyayı kendi çıkarları için parsellemek isteyen emperyalist güçler, sermaye odakları ve onların siyasi işbirlikçileri, milyonlarca canı kâr hırslarına kurban ediyor. Savaş onlar için yeni silah pazarları, kanlı anlaşmalar ve daha fazla servet demektir. Savaştan halkların payına ise düşen ölüm ve yıkımı kabul etmiyoruz.

Savaş politikalarının en kanlı ortaklarından biri NATO’dur, “güvenlik”, “savunma” gibi yalanların arkasında saklanan NATO, emperyalizm ve sermaye tarafından beslenmekte, onların bekçiliğini yapmaktadır. Afganistan’da, Libya’da, Irak’ta, Yugoslavya’da ve emperyalizmin çıkarları uğruna yıkılan tüm coğrafyalarda, kadınların payına düşen yoksulluk ve zorunlu göçten fazlası değildir. Savaşlar bittiğinde yaşamı yeniden var etmek kadınlara yıkılırken erkek egemenlik ve militarizmin bedeli kadınların bedenlerine yüklenmektedir.

Kadınların bedeni savaş Meydanı değildir!

Yaşadığımız bu topraklar savaşın dışında değil, İncirlik Hava Üssü de Kürecik Radar Üssü de emperyalist saldırganlığın parçasıdır.

Natodan çıkılsın üsler kapatılsın!

Bizler yoksullukla boğuşurken, sosyal haklarımız birer birer budanırken savaş bütçeleri durmaksızın büyütülüyor. Silahlara ve bombalara akıtılan milyarlar, kadınların eşit, özgür yaşam hakkından ve emekçilerin geleceğinden çalınan kaynaklardır. Yoksulluk tırmandıkça kadın emeği daha vahşice sömürülüyor, bedenimiz ve haklarımız üzerindeki denetim mekanizmaları artıyor. LGBTİ+’lara dönük nefret saldırıları ve kazanılmış haklarımıza yönelik gasplar, bu militarist aile ve nüfus politikalarının doğrudan birer sonucudur. Savaşların göç yollarına sürüklediği milyonlarca kadın, LGBTİ+ ve çocuk güvencesizliğe terk edilirken asıl failler halkları birbirine düşman ederek suçlarını gizlemeye çalışıyor. Göçün, yıkımın, yoksulluğun sebebi halklar değil, emperyalistlerin kanlı yağma düzeni, işgalleri ve müdahaleleridir.

Lubunyanın onuru savaşlardan büyüktür!

Nefrete inat yaşasın hayat!

Dünyanın dört bir yanında kadınlar bu barbarlığa karşı yaşamın sesini yükseltiyor. Bizler, tarih boyunca militarizmin karşısına dikilenler, barışı omuzlayanlar olduk. Bugün Filistin’de işgale meydan okuyan, İran’da özgürlük çığlığı yükselten, Rojava’da gericiliğe direnen ve dünyanın dört bir yanında militarizme karşı duran kadınların kavgası ortaktır, bizim kavgamızdır. Emperyalistlerin kirli savaşlarında kazanan yoktur. Bu savaşlar halklara sadece yıkım, baskı ve ölüm getirir. NATO’nun olduğu yerde barış, emperyalizmin olduğu yerde özgürlük filizlenmez.

Emperyalistler işbirlikçiler yenilecek direnen halklar/kadınlar kazanacak!

Militarist politikalara, emperyalist kuşatmaya ve 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesi’ne karşı sesimizi ve öfkemizi birleştirelim!”

Yine Coşkunlar: Niğde’de Yertaş havai fişek fabrikasında patlama

2018’de Niğde’nin Bor ilçesinde ve 2020 yılında Sakarya’nın Hendek ilçesinde meydana gelen patlamaların ardından aynı sermaye grubunun yine Niğde’nin Bor ilçesinde bulunan Yertaş Havai Fişek Fabrikası’nda meydana gelen patlamada 1 işçi hayatını kaybetti, 1 işçi de yaralandı.

Niğde’nin Bor ilçesinde bulunan Yertaş Havai Fişek Fabrikası’nda patlama, Foto: Sosyal medya

Niğde Bor’a bağlı Kemerhisar beldesinde faaliyet gösteren Yertaş Havai Fişek Fabrikası‘nın yer altı deposunda saat 16.45 civarında büyük bir patlama meydana geldi. İtfaiyenin müdahalesiyle yangın büyümeden söndürülse de patlama sonucu, ilk belirlemelere göre Nuri Özkan hayatını kaybetti, Yasin Demirbaş ise yaralandı.

Niğde Valisi Nedim Akmeşe, patlamanın ardından çıkan yangının söndürüldüğünü belirterek “Bu yerler güvenlik önlemleri alınmış şekilde konumlandırılıyor. İmalat bütün halde değil, parça parça yerlerde yapılıyor. Şu anda devam eden bir durum yok. Hayatını kaybeden vatandaşımıza başsağlığı, yaralı işçimize de geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz” ifadelerini kullandı.

Yertaş havai fişek fabrikasında 2018 yılında meydana gelen patlama, Foto:AA

Aynı fabrikada 27 Ocak 2018 tarihinde de benzer bir patlama yaşanmış, İlyas Ünlü ve Muharrem Alkan isimli iki işçi hayatını kaybetmişti.

Bir şirketin evrimi: Coşkunlar’dan Yertaş’a

Bugünkü patlamanın yaşandığı Yertaş Havai Fişek Fabrikası, 2020 yılında Sakarya’nın Hendek ilçesinde büyük bir felakete sahne olan Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası ile aynı sermaye grubuna ait.

Yertaş havai fişek fabrikasının sitesinde şirket hakkında açıklaması

Sürekli yaşanan ölümlü kazalar sonrası kamuoyu tepkisinden sıyrılmak için “Coşkunlar”, “Büyük Coşkunlar”, “Venüs Coşkunlar” gibi isimlerle faaliyet gösteren şirket, bir süredir rotayı Niğde ve Sivas’a çevirmişti. Yertaş’ın resmi sitesindeki açıklama şöyle:

“Şirketimiz 2009 yılında merkezi Ankara olarak kurulmuştur. 2014 yılında şu anki fabrika sahibi Arif Yunus Coşkun tarafından bütün hisseleriyle satın alınmıştır. 27.11.2016 tarihinde şirket adına resmen patlayıcı maddeler ve havai fişek ürünleri üreten fabrika kurulmuş ve inşaat tamamlama ve izin alma işlemleri yapılmıştır.”

Sektörde tekel konumunda olan Coşkunlar Ailesi’nin bir ferdi olan Arif Yunus Coşkun’un devraldığı bu tesisler, ne yazık ki isim değiştirse de patlama olaylarıyla gündeme gelmeye devam ediyor.

2020 Hendek faciası ve yargı süreci

3 Temmuz 2020’de 7 işçinin ölümüyle sonuçlanan ve 127 işçinin yaralandığı Hendek’teki patlama, kilometrelerce öteden hissedilmişti. Olayın ardından başlatılan hukuki süreç, Türkiye’deki iş cinayeti davalarının cezasızlıkla sonuçlanmasına çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.

Hendek’te 2020 yılında meydana gelen patlama, Foto: Sosyal medya

Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 28 Şubat 2022’de görülen karar duruşmasında, fabrika sahiplerinden Yaşar Coşkun ve Ali Rıza Ergenç Coşkun’a “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 16 yıl 3’er ay hapis cezası verdi.

Kararın temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesi, tarihi bir bozma kararına imza attı. Yargıtay, Yaşar Coşkun’un daha önceki patlamalara ve uyarılara rağmen güvenli çalışma ortamı sağlamadığı, ruhsatsız yapılar inşa edildiği ve izinsiz barut depolandığı gerekçesiyle eylemin “bilinçli taksir” değil, doğrudan “olası kastla öldürme ve yaralama” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine hükmetti.

Ancak dosyanın geri gönderildiği Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay’ın “olası kast” kararına uymayarak eski kararında direndi. Mahkemenin bu direnme kararıyla birlikte, davadaki tek tutuklu sanık olan Yaşar Coşkun tahliye edildi. Bu karar, duruşmayı takip eden mağdur aileleri ve avukatları tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı.

Şirketin savunma kalkanı: İşçiyi suçlamak

Geçmiş felaketlerin ardından grubun eski Genel Müdürü Yaşar Coşkun’un sergilediği tutum, şirketin iş güvenliğine bakış açısını da özetliyor. Coşkun, 2009 yılında meydana gelen bir patlama sonrasında ölen işçileri hedef alarak, “Fitilleri yanlış kolilemişler, koruyucu kıyafeti ‘hava sıcak’ diye giymemişler” dedi. Coşkun 2011 yılında meydana gelen başka bir patlamadan sonra hayatını kaybeden 26 yaşındaki Hediye Hallaç için “Vücudunda yanık yoktu, doktorun dediğine göre korkudan ödü patlamış” ifadelerini kullandı.

Yaşar Coşkun Çin’deki patlamaları örnek göstererek, “Çin’de yüzlerce insan ölüyor, bizde 1 kişi ölüyorsa demek ki Avrupa’nın en güvenli fabrikasıyız” savunmasını yaptı.

Bilirkişi raporuna yansıyan bilimsel veriler

2020’deki Hendek patlamasının ardından Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kimya Mühendisleri Odası adına patlayıcı uzmanı Süleyman Polat tarafından hazırlanan rapor, fabrikadaki üretim usulsüzlüklerini kanıtlar nitelikteydi:

  • Patlama Şiddeti: Mevzuatta havai fişekler düşük risk grubunda yer almasına rağmen, infilak eden malzemenin patlama hızı saniyede 5400 metre olarak hesaplandı. Bu hız, madencilikte kullanılan ANFO (4400 m/sn) ile endüstriyel patlayıcı TNT (6930 m/sn) arasında, son derece yıkıcı bir seviyeye işaret ediyor.
  • Patlayıcı Miktarı: Kandilli Rasathanesi tarafından 111 saniye içinde kaydedilen 7 ayrı şok dalgası ve 1.8 kilometre uzağa ulaşan hava şoku basıncına göre, fabrikada en az 40 ton piroteknik malzemenin infilak ettiği tespit edildi.

TMMOB’un raporlarında; yönetmeliklerin uygulanma tarihlerinin sürekli ertelendiği, idari denetimlerin eksik yapıldığı ve asıl patronların sorumluluktan kaçarak tüm hukuki yükü kâğıt üzerinde görevlendirilen teknik personelin üzerine yıktığı önemle vurgulanıyor.

19 yılda yaşanan 10. patlama
Bugün Niğde’de meydana gelen can kaybı, söz konusu sermaye grubuna ait tesislerde 2007 yılından bu yana basına ve resmi kayıtlara yansıyan onuncu patlama olarak kayıtlara geçti. Geçmişten günümüze yaşanan o olayların bilançosu:
  • 1 Eylül 2007 (Sakarya): Barut üretiminde kömür öğütülürken çıkan kıvılcım nedeniyle 1 işçi yaralandı.
  • 21 Mayıs 2009 (Sakarya): Maytap imalathanesinde meydana gelen patlamada 3 işçi yaralandı.
  • 17 Ağustos 2009 (Sakarya): Laboratuvar bölümünde binaların yıkıldığı patlamada 1 işçi öldü, 33 işçi yaralandı.
  • 29 Eylül 2009 (Sakarya): Fitillerin kurumadan kesilmesi kaynaklı patlamada 1 işçi öldü, 1 işçi yaralandı.
  • 11 Şubat 2011 (Sakarya): İmalat bölümündeki patlamada 1 işçi hayatını kaybetti, 14 işçi yaralandı.
  • 30 Haziran 2013 (Sakarya): Yarı mamul deposuna sıçrayan alevler sonucu 15 işçi yaralandı.
  • 14 Aralık 2014 (Sakarya): Üretim bandında meydana gelen patlamada 1 işçi hayatını kaybetti.
  • 27 Ocak 2018 (Niğde/Yertaş): Üretim tesisindeki patlamada 2 işçi yaşamını yitirdi.
  • 3 Temmuz 2020 (Sakarya/Hendek): Fabrikadaki ardışık patlamalarda 7 işçi öldü, 127 işçi yaralandı. (Alanda kalan atıkların daha sonra taşınması sırasında yaşanan patlamada 3 asker şehit oldu.)
  • 26 Haziran 2026 (Niğde/Yertaş): Yer altı deposunda meydana gelen patlamada 1 işçi hayatını kaybetti, 1 işçi yaralandı.

Kaynak: Gazete Duvar, Sol Haber, Cumhuriyet, TMMOB, AA, bianet, nihaplus

Evrensel muhabiri Doğa Baskan tutuklandı

Evrensel Gazetesi muhabiri Doğa Baskan, gazetenin internet sitesinde yanlışlıkla (sehven) yayınlanan ve fark edildikten hemen sonra kaldırılan bir haber taslağı gerekçe gösterilerek tutuklandı. Avukat Işık, dosyada haberin hiçbir çıktısı olmadığını ve tutuklama kararının ağır olduğunu söyledi.

Doğa Baskan, Fotoğraf: Evrensel

Evrensel Gazetesi Muhabiri ve üniversite öğrencisi Doğa Baskan, gazetenin internet sitesinde yanlışlıkla (sehven) yayınlanan ve fark edildikten hemen sonra kaldırılan bir haber taslağı gerekçe gösterilerek dün (25 Haziran) tutuklandı.

Avukatlarıyla birlikte Basın Suçlarını Soruşturma Savcılığı’na giderek ifade veren Baskan, sevk edildiği Sulh Ceza Mahkemesi tarafından Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 217/A maddesi uyarınca “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla cezaevine sevkedildi.

Mahkeme kararında, haberin “kamu barışını bozmaya elverişli olduğu” ve “kaçma şüphesi bulunduğu” iddia edildi. Tutuklanmasının ardından Sincan Kadın Cezaevine götürülen Baskan için Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ve çok sayıda basın meslek örgütü “derhal serbest bırakılma” çağrısında bulundu.

Av. İlke Işık: “Tutuklama çok ağır bir tedbir”

Evrensel Gazetesi Avukatı İlke Işık, Evrensel muhabiri Zeynep Algedik’e söz konusu metnin internet sitesinde çok kısa bir süre kaldığını, kamuoyunda tartışılmadığını ve gündem olmadığını, bu nedenle TCK 217/A maddesinin hiçbir yasal koşulu ve unsuru gerçekleşmediğini anlattı.

Savcılığın bile haberi arattığını ve bulamadığını, dosyada hiçbir internet çıktısı olmadığını aktaran Işık, ayrıca Doğa Baskan’ın kaçma veya delil karartma şüphesinin olmadığını belirterek tutuklama kararının çok ağır bir tedbir olduğunun altını çizdi.

Tutuklu Gazeteciler Listesi

Expression Interrupted verilerine göre halen tutuklu bulunan gazeteciler ve bilinen görevleri aşağıda yer almaktadır.

1
Ali Aslan Kılıç – Today’s Zaman Ankara Parlamento Şefi
2
Ali Ünal – Zaman köşe yazarı16-08-2016
3
Cengiz Oğlağı – Kapatılan DİHA muhabiri19-02-2025
4
Doğa Baskan – Evrensel25-06-2026
5
Elif Bayburt – ETHA editörü06-02-2026
6
Erdal Süsem – Eylül dergisi editörü01-02-2010
7
Ergün Poyraz – Yazar02-10-2025
8
Erol Zavar – Odak dergisi sahibi ve yazı işleri müdürü20-01-2007
9
Hasan Taşar – TRT eski Ankara muhabiri
10
Hatice Duman – Atılım gazetesi sahibi ve yazı işleri müdürü01-04-2003
11
Hidayet Karaca – Samanyolu Yayın Grubu başkanı19-12-2014
12
Kadir Koç – huryol.com İmtiyaz Sahibi24-08-2023
13
Mehmet Akif Ersoy11-11-2025
14
Mehmet Baransu – Taraf gazetesi muhabiri02-03-2015
15
Merdan Yanardağ – TELE1 Genel Yayın Yönetmeni27-10-2025
16
Mustafa Gök – Ekmek ve Adalet dergisi Ankara temsilcisi01-02-2004
17
Müslüm Koyun – ETHA muhabiri06-02-2026
18
Nadiye Gürbüz – ETHA muhabiri06-02-2026
19
Osman Çalık – Samanyolu Haber Radyo yayın yönetmeni
20
Özden Kınık – TRT26-02-2019
21
Pınar Gayıp – ETHA editörü06-02-2026
22
Recai Morkoç – Cihan Haber Ajansı Antalya büro editörü11-01-2022
23
Yıldız Tar – Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni25-06-2026

Dilovası ailelerinin adalet nöbeti sonuç getirdi

7 işçinin yaşamını yitirdiği Dilovası Katliamı’nın ardından ailelerin başlattığı adalet nöbeti sonucunda aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu 7 kamu görevlisi tutuklandı. Kararı değerlendiren dava avukatı Umutcan Tarcan cezasızlık rejiminin sokaktaki kararlılıkla aşıldığını belirtirken patlamada ailesini kaybeden Emine Bulut ise 7 aydır ilk defa mutlu olduğunu söyledi.

Mağdur aileleri 20 Mayıs’taki duruşma öncesinde basın açıklaması yaptı, Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirmesine sebep olan patlamanın ardından hayatını kaybeden işçilerin ailelerinin iki hafta önce Gebze Meydanı’nda adalet nöbetine başlaması sonuç getirdi.

Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı dün (25 Haziran) aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu yedi müdür ve bir zabıta personeli hakkında yakalama, arama ve el koyma kararı verdi. Bu karar doğrultusunda dün gözaltına alınan sekiz kişiden yedisi bu sabah denetim ve sorumluluk ihmalinden tutuklandı.

Tutuklananlar alınanlar arasında Dilovası Belediyesi Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Cihan Sorgucu, Dilovası Belediyesi Eski İmar ve Şehircilik Müdürü (Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı) Hüseyin Öztürk, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Selim San, Dilovası Belediyesi Yapı Kontrol Müdürü Muammer Telli, Dilovası Belediyesi Eski Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür V. Nizamettin Balcı bulunuyor.

Av. Tarcan: “Aileler mücadeleyi sokağa taşıdı”

Niha+’ya konuşan dava avukatlarından Umutcan Tarcan gözaltıların işçi ailelerinin kararlı mücadelesinin sonucu olduğunu savundu.

Avukat Umutcan Tarcan, Fotoğraf: Kocaeli Üniversitesi

Türkiye’de pek çok iş cinayeti işlendiğini belirten Tarcan, avukatlık pratiği olarak da, politik pratiklerde de en çok karşılaştıkları konunun iş cinayeti davalarında hem kamu görevlileri hakkında soruşturma izni dahi verilmemesi hem de düzenli olarak bir cezasızlık rejiminin dayatılması olduğunu savundu.

Bunu aşmanın yolunun da sadece mahkemelerde mücadele etmekten değil, mücadeleyi sokağa taşımaktan geçtiğini söyleyen Tarcan, Dilovası ailelerinin de bunu başardığını vurguladı:

“Çok uzun süredir, neredeyse katliamın yaşandığı günden bu yana sadece hukuki mücadeleyi değil, fiili politik mücadeleyi de çok kitlesel, başarılı bir şekilde yürütüyorlar. Eğer böyle bir kamuoyu baskısı oluşturulmasaydı, geçmişte yaşadığımız pek çok deneyimde olduğu gibi yine dosyanın kamu görevlilerinin hiçbir şekilde yargılanmadığı, patronlarla iktidar bürokrasisi arasındaki ilişkinin teşhir edilmediği bir zeminde, kamuoyundan kaçırılarak yürütüleceği pek olasıydı.”

“Tahliyeler durdurulmalı”

Dilovası Belediyesi’nde yaşanan tutuklamalarda Dilovası ailelerinin meseleyi kitleselleştirmesinin çok büyük payı olduğunu söyleyen Tarcan, mücadeleyi devam ettirmenin de gerekli olduğunu belirtti. Dilovası Belediyesi’nin yanı sıra Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Sosyal Güvenlik Kurumu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi kurumların da sorumluluğu olduğunu söyleyen Tarcan, bu nedenle mücadeleyi, politik zeminde de yürüterek bunun devamlılığını sağlamak gerektiğinin altını çizdi.

Tarcan, ailelerin diğer taleplerini de anlattı:

“Aynı şekilde başka talepler de var. Onların da dile getirildiği bir süreç yaşayacağız önümüzdeki dönemde. Bunların başında bu davanın kamuoyundan kaçırılmasının önüne geçilmesi geliyor. Bir an önce davanın Gebze’ye taşınması ve Gebze’de devam ettirilmesi, cezaevi koridorlarından kurtarılması gerekiyor. Ali Osman Akat hakkında da zaten yaşanan güncel gelişmelerden biri o. Öldürme suçundan bir soruşturma başlatıldığını öğrendik. O soruşturmanın en kısa süre içinde tamamlanarak onun da öldürme suçundan yargılanıyor olması gerekiyor. Tahliyelerin durdurulması gerekiyor.”

Emine Bulut: “7 aydır hiç bu kadar mutlu olmamıştım”

Patlamada annesi ve ablasını kaybeden Emine Bulut da duygu ve düşüncelerini Niha+ ile paylaştı:

“Son dönemde hiç bu kadar mutlu olmamıştım. 7 aydır gülmeyen yüzüm iki gündür hep gülüyor. Şükürler olsun. Bu günleri de gördük. Adalet yerini bulmaya başladı. Daha doğrusu adaletin mücadelemizle yerine gelmeye başladığını görmeye başladık.”

Emine Bulut, Fotoğraf: Nazım Özgün Erbulan

Destek gösterenlere teşekkür de eden Bulut, daha fazlası için mücadeleyi de sürdüreceklerini belirtti:

“Sendikalara, sivil toplum kuruluşlarına, halkımıza, bize yardımcı olan ve kol kanat geren, yanımızda olan tüm basın yayın çalışanlarına ayrı ayrı buradan teşekkür ediyorum. Çok mutluyum. İnşallah daha iyisini de göreceğiz. Umarım dahası da olacak.“

Ne olmuştu?

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde meydana gelen çıkan yangında Tuğba Taşdemir (17) ile kuzeni Nisanur Taşdemir (15), Cansu Esetoğlu (15), Hanım Gülek (52), Esma Gikan (31), Şengül Yılmaz (59) ve Tuncay Yıldız hayatını kaybetmişti. Yaşanan patlama, sadece işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması değil, aynı zamanda denetim ile görevli kamu kurumlarının kaçak işletmede kayıt dışı ve çocuk işçi çalıştırılmasına göz yumulması nedeniyle de tartışma yaratmıştı.

Dilovası Katliamı’na yönelik soruşturmada aralarında iş yeri sahiplerinin de bulunduğu yedi kişi tutuklanmış, Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Zabıta Müdür Vekili Nizamettin Balcı ve üç zabıta personeli ise görevlerinden uzaklaştırılmıştı. Tutuklanan sanıklardan birisi olan Kurtuluş Oransal, Ceza İnfaz Kurumu’nda kalp krizi geçirerek yaşamını yitirmişti.

Ravive Kozmetik’te yaşanan patlamaya ilişkin davanın ilk duruşması 24 Mart 2026’da, ikinci duruşması ise 20 Mayıs’ta görüldü. Davanın ikinci duruşmasında verilen ara karar ile 3 sanığın tutukluluğunun devamına karar verilirken 3 sanık ise tahliye edilmişti. Fabrika sahipleri ve yakınlarının “olası kast ile ölüme sebebiyet vermek” ile yargılandığı davada verilen tahliye kararları işçi aileleri ve avukatların tepkisine neden olurken, aileler kamu görevlilerine yönelik bir soruşturmanın bir an önce başlatılması gerektiğine de dikkat çekmişti.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.