15-16 Haziran Direnişi’nin 56. yılında konuşan Zafer Aydın ve Hakan Koçak, Türkiye işçi sınıfının siyasetle kurduğu ilişkinin zaman içinde zayıfladığına dikkat çekti. Koçak ve Aydın’a göre yeni bir işçi hareketinin filizlenmesi için sınıf temelli örgütlenmenin güçlenmesi ve sendikal-siyasal bağların yeniden kurulması gerekiyor.
15-16 Haziran Direnişi
Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15 -16 Haziran Direnişi’ni diğer işçi eylemlerinden ayıran nedenlerden biri de Türkiye işçi sınıfının politik taleplerle meydanlara çıkması olarak değerlendiriliyor.
Politika yapıcılar tarafından kendi aleyhlerinde geliştirilen bir yasaya karşı anayasal haklarına sahip çıkma motivasyonu ile politik sonuçlar elde eden Türkiye işçi sınıfının 56 yıl içinde yaşadığı dönüşümü, siyaset ile arasındaki mesafenin nedenlerini ve bu durumun nasıl değişebileceğini Doç. Dr. Hakan Koçak ve Zafer Aydın ile konuştuk.
Zafer Aydın: Direnişin başarısındaki önemli etmenler
15-16 Haziran 1970’te gerçekleşen direnişin, işçilerin Anayasa ve yasalar tarafından güvence altına alınan sendika seçme özgürlüğünü savunma eylemi olarak ortaya çıktığını belirten Zafer Aydın, işçilerin “benim hangi sendikaya üye olacağıma ancak ve yalnızca ben karar verebilirim” kararlılığı ile eyleme geçtiğini söyledi.
Türkiye işçi sınıfının örgütlü gücünün, mücadelesinin ve 1960’lı yıllar boyunca elde ettikleri deneyimlerin, direnişin başarısında önemli etmenler olduğunu savunan Aydın, işçiden yana esen politik rüzgarların, devletin müdahalesini kabul etmeyen ve daha çok özgürlük talep eden kültürel atmosferin de eylemin oluşumunu ve sonuçlarını olumlu olarak etkilediğini belirtti.
Zafer Aydın
Günümüzdeki işçi mücadelelerinin başarısızlığına dair de konuşan Zafer Aydın, işçilerin kolektif mücadele araçlarının işçi haklarını geliştirme perspektifi içinde hareket ettiği takdirde bir anlam taşıyabileceğini savundu:
“Böyle bir dert olmayınca sınırlanmış sendikal hak ve özgürlükler ‘yasal olarak mümkün değil’ mazeretiyle mücadeleden kaçmaya gerekçe olarak kullanılabiliyor. Öte yandan işçilerin sendikal hakları, piyasacılığı, liberal politikaları benimseyen siyasal muhalefetin de ilgi alanına girmiyor. Hal böyle olunca sendikal hak ve özgürlükler konusunda mevcut durumu olduğu gibi kabullenen bir statüko ortaya çıkıyor.”
15-16 Haziran’da siyasal iktidar muhattap aldı
15-16 Haziran Direnişi’ndeki taleplerin sendikal özler taşımasına rağmen eylemin doğrudan siyasal iktidarı muhatap alan bir bir hatta ilerlediğini belirten Zafer Aydın, hareketin gelişme süreci içerisinde politik sonuçları olduğunu da anlattı.
Hızlı politikleşmenin ve yüksek politizasyonun dönemin temel özelliklerinden biri olduğunu savunan Aydın, işçilerin döneme özgü koşullar içinde hem bireysel olarak, hem de sendikaları aracılığıyla siyasete müdahil olduğunu söyledi.
Buradaki temel itkinin “ekmek ile demokrasi arasındaki dolaysız bağın bilince çıkması”, olduğunu belirten Aydın, bu durumun paradoks gibi gözükebileceğini ama günümüzde özellikle AKP politikalarından duyulan rahatsızlığın da benzer bir politizasyonu oldukça yükselttiğini öne sürdü:
“Politika daha çok takip edilip, üzerinde konuşulan, tartışılan bir konu haline geldi. Ancak politik tutum alma aynı oranda gelişmedi. Özellikle de işçiler açısından. İşçiler siyasetle ilişkilenmenin, kendi ekmekleri ve gelecekleri açısından önemini kavramaktan uzaklar.”
Aydın, bu durumun uzun yıllardır Türk-İş tarafından savunulan ve “partiler üstü politika” diye kodlanan siyaset dışı tutumdan kaynaklanabileceğini de belirtti.
Sınıf bakış açısı ile hareket etmek
Eskiden işçiler lehine yaşanan gelişmelerin biçimlenmesinde sınıf bakış açısı ile hareket etmenin belirleyici olduğunu hatırlatan Aydın, bugün ise bu bakış açısı büyük oranda kaybolduğunu; oysa üstü kapatılmaya, görünmez kılmaya yönelik bütün çabalara rağmen rağmen yaşadığımız dönemin temel özelliklerinden birinin de sınıfsal saflaşma olduğunun altını çizdi:
“Derinleşen yoksulluk, bozulan gelir dağılımı, geniş kesimlerden yükselen “geçinemiyoruz” feryatları bu saflaşmayı açık bir biçimde gözler önüne seriyor. Buna rağmen, sınıf körlüğü, meseleyi sınıfsal boyutuyla ele almaktan uzak yaklaşımlarla ezilenlerin toplumsal yaşamda sesi çıkmıyor. İşçi muhalefeti, itirazı görünür hale gelmiyor. Bu çember, sınıfsal bakış açısına sahip sendikal ve siyasal bir muhalefet odağı yaratmakla kırılabilir. “
Hakan Koçak: Sendikal gerileme Türkiye’deki model ile ilişkili
Hakan Koçak
Çalışma ekonomisti Hakan Koçak ise Türkiye’de sendikal hakların bu kadar kısıtlanmış konuma gelmesini Türkiye kapitalizminin küresel sistem içerisinde tuttuğu rol ile açıkladı.
Ucuz işgücü sermayesi ile ön plana çıkan Türkiye kapitalizminin 2000’li yıllardan bu yana emek maliyetlerini düşürerek dünya kapitalist sisteminde avantaj sağladığını belirtti.
15-16 Haziran’ı yaratan yasal düzenlemelerin, bu modelin uygulanabilmesi için atılan adımların ilk örneklerinden olduğunu belirten Koçak, o gün işçilerin bu adımları “geri püskürttüğünü” ancak sermaye sınıfının 12 Eylül sonrası attığı adımlarla bu modelin inşasını tamamladığını söyledi.
Bugün işçi eylemlerinin yaygınlaştığını ve radikalleştiğini ifade eden Koçak, eylemlerin eskisi gibi büyük hacimli olmadığını ancak süreklilik ve yaygınlık açısından çok fazla eylem pratiğinin var olduğunu belirtti.
“15-16 Haziran 1960’ların meşruiyeti altında filizlendi”
15-16 Haziran’ın politik talepler etrafında şekillenmesinin dönemin politik konjonktürü içinde incelenmesi gerektiğini savunan Koçak, dönemin toplumsal hareketlerinin yarattığı meşruiyet içerisinde filizlenen işçi hareketinin bugün yalnızca ekonomik talepler etrafında şekillenmesinin ise normal olduğunu savundu.
Bugün işçi sınıfının hem örgütsel kapasite hem de referans alacağı ideolojik hegemonya ve politik konjonktür açısından dezavantajlı olduğunu söyleyen Koçak, nesnel koşulların ise mücadeleyi daha gerekli hâle getirdiğini savundu.
Ekonomik talepli hareketlerin de aslında politik olduğunu ifade eden Koçak, işçi sınıfının her eyleminin mevcut hükümete karşı da bir eylem olduğunu söyledi.
Türkiye işçi sınıfının siyasette özne olma fikrinden bilinçli şekilde uzaklaştırıldığını belirten Koçak, işten atma baskısı altında siyasi refleks göstermenin mümkün olmadığını da ekledi.
“Yeni bir işçi hareketi için yeterince nüve var”
31 Mart seçim sonuçlarının da işçi sınıfının mevcut iktidara verdiği bir yanıt olduğunu söyleyen Koçak, yaratılan bu konjonktürün mutlak bir doğru olmadığını da anlattı:
“Yeni bir işçi hareketi için yeterince nüvenin ortaya çıktığını düşünüyorum. Fiili ve meşru çizgide, hukuksal sınırların ötesinde bir ufku olan ancak şimdilik dağınık bir işçi hareketi var. Geçen 1 Mayıs’ta ve son madenci eylemlerinde gördüğümüz gibi bu nüveler canlı ve eğer güçlü biçimde kamuoyunda da görülebildiklerinde önemli bir destek de sağlıyorlar. Doruk Madencilik işçilerinin eylemi de bu açıdan önemli bir örnekti. İşçi hareketinin ne kadar hegemonik hâle gelebildiğini gösterdi. Hem sendikal kapasiteyi arttırarak hem de siyaseten burayı desteklemek gerekiyor.”
15-16 Haziran’ın mirasını değerlendiren Prof. Dr. Aziz Çelik, sendikal barajlar, grev yasakları ve sendikacıların tutuklanmalarının emek mücadelesini zayıflattığını belirterek, 15-16 Haziranın da kendi tarihsel koşulları ve sınırlılıkları ile incelenmesi gerektiğini savundu.
Fotoğraf: 68arsivi.com
Türkiye işçi sınıfının tarihteki en büyük eylemsellik deneyimlerinden biri olan 15-16 Haziran Direnişi’nden hareketle günümüzde sendikal haklar ve emek mücadelesinin durumunu, kapitalizmin Türkiye’deki krizlerini ve potansiyel işçi hareketliliklerini çalışma ekonomisti Prof. Dr. Aziz Çelik Niha+’ya değerlendirdi.
Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Aziz Çelik 15-16 Haziran’ı tetikleyen yasa tasarısında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) nezdinde sınıf sendikacılığının hedef alındığını belirtirken bugün ise sendikal hak ve özgürlüklerin o günlerden daha geride olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Aziz Çelik. Fotoğraf: Gazete Nisan
15-16 Haziran ile getirilmek istenen sendikal barajların “12 Eylül darbesi” sonrasında uygulandığını belirten Çelik, bugün de işkolu gibi barajların sendikal mücadele önündeki en büyük engel olduğunu savundu.
İşkolu barajının yanında işyeri ve işletme barajları ile anti-demokratik toplu iş sözleşmesi yetki sistemlerinin de sendika ve işçiler önündeki önemli engeller olduğunu vurgulayan Çelik, 15-16 Haziran’da fiili ve meşru mücadele çizgisiyle kısmi bir genel grev gerçekleştiren işçilerin bugün grev hakkını etkin biçimde kullanamadığını bunun ise grev erteleme adı altındaki grev yasaklamaları olduğunu ifade etti.
“Kocaeli ve İstanbul kapitalizmin doğuşunun beşiğiydi”
15-16 Haziran Direnişi’nin İstanbul ve Kocaeli eksenli bir hareket olduğunu ifade eden Çelik, bunun oldukça doğal olduğunu çünkü o dönemde imalat sanayi işçilerinin bu bölgede yoğunlaştığını ve DİSK’in de bu bölgede örgütlü olduğunu belirtti.
Bu kentlerin Türkiye’de kapitalizmin doğuşu ve yükselişinin beşiği olduğunu vurgulayan Çelik, Harem-Gebze minibüs hattı ile Haydarpaşa-Adapazarı banliyö tren hattı örneklerinin de bu durumu kanıtlayan, işçilerin evleri ve fabrikalar arasındaki erişim güzergahlarını oluşturduğunu aktardı.
Hizmet sektörünün yükselişi ve sanayisizleşme ile bu kentlerdeki sanayi işçisi ağırlığının azaldığını ve diğer bölgelere kaydığını belirten Çelik, yine de her iki kentin de hâlâ işçi sınıfının en güçlü olduğu kentler olma özelliğini koruduğunu ancak sanayi işçiliği ve sendikal hareketin eski gücünde olmadığını söyledi.
“Türkiye’de sendikalı çalışma oranları yanıltıcı”
%14,5 ile sendikalı çalışma oranı ile Avrupa sıralamalarında sonlarda olan Türkiye hakkındaki bu verilerin bile gerçeği yansıtmadığını savunan Çelik, bu düşüklüğün nedenlerinin ise sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmaları olduğunu vurguladı:
“%14 ile ifade edilen oranda kayıtdışı çalışan işçiler hesaba katılmaz. Öte yandan bu oran, kamu işçilerinin ağırlığı nedeniyle bu düzeydedir. Türkiye’de kamu işçileri arasında sendikalaşma oranı %75-80 bandındadır. Özel sektörde ise bu oran %7-8 civarına gerilemektedir. Bakılması gereken asıl yer özel sektördür. Öte yandan geleneksel imalat sanayi sektörlerinde (metal gibi) sendikalaşma daha yüksek iken inşaat ve hizmet sektöründe düşüktür.”
Sendikalaşma oranlarıyla ilgili gözden kaçırılmaması gereken bir diğer hususun ise toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamı olduğunu belirten Çelik, bunun sebebi olarak gerçek sendikal korumanının TİS ile sağlanmasından kaynaklandığını söyledi:
“Türkiye’de toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı, sendikalı işçi sayısının çok altındadır. Özel sektörde bu oran %4-5 civarına kadar gerilemektedir. Dolayısıyla %14 resmi sendikalaşma oranıdır.”
Sendikalaşma ve TİS kapsamının düşük olmasının sendikal hakların güvence altında olmamasından kaynaklandığını belirten Çelik, sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmalarının da bu sorunun diğer nedenlerini oluşturduğunu vurguladı.
“Tutuklamalar emek hareketine bir gözdağı”
Son dönemde artan sendikalaşma mücadeleleri kapsamında tutuklanan sendikacılara dair de görüşlerini paylaşan Çelik, şaşırtıcı olanın bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmaması olduğunu söyledi:
“Bu tutuklamalar emek hareketine gözdağı niteliği taşıyor ve alternatif bir sendikacılığın gelişiminin önünü kesmek istiyor. Bu hep olmuştur. Bu açıdan işçi hareketlerinin başını çekenlere yönelik baskılar şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmamasıdır. Gerek işçi direnişleri gerekse bu direnişler sırasında baskı gören sendikacılarla dayanışma zayıf kalıyor. Esas mesele budur. Özellikle ana akım sendikalar bu konuda pasif kalıyor. Oysa bu direnişler sendikacılığın nasıl yapılması gerektiğini gösteriyor. Mevcut sendikal statükonun bu konuda sessiz ve ilgisiz kalması manidardır.”
“Yeni ve ortak mücadelelere ihtiyaç var”
15-16 Haziran’ın bölgesel, yani işçi sınıfının bir bölümü ile sınırlı bir deneyim olduğunu belirten Çelik, işçi sınıfının genelini kapsayan grev ve eylem örneklerinin ise tarihte oldukça sınırlı olduğunu vurguladı. Topyekûn bir genel grev beklentisinin gerçekçi ve olanaklı olmadığını savunan Çelik, önemli olanın ise tekil olarak süren eylemleri koordine etmenin ve ortak bir mücadele hattı içinde birleştirmek olduğunu söyledi:
“Şu an çok sayıda mevzi eylemi sürüyor. Bu eylemlere öncülük edecek, güven verecek bir sendikal iradeye, bölünmüş, sessiz ve rekabet içindeki değil; dayanışma ve ortak hareket içinde bir emek hareketine ihtiyaç var. O nedenle çok sayıdaki tekil işçi eylemi yol göstericidir. Mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini gösteriyorlar. Tarihsel olaylar kendi koşulları içinde ortaya çıkar. 15-16 Haziran’ın tekrarı değil, günümüz koşullarına uygun yeni emek mücadelelerine ve bunların ortak hareketine ihtiyaç var.”
“Divan kararı AKP’ye de bir derstir”
Uluslararası Adalet Divanı’nın geçtiğimiz günlerde grev hakkının uluslararası çalışma hukukunun bir parçası olduğuna ilişkin kararını da çok önemli bulduğunu belirten Çelik, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) de uzun zamandır bu hakkı olmazsa olmaz olarak gördüğünü fakat işveren kanadının bu yorumu kabul etmediğini hatırlattı.
Bu durumun ILO denetim organlarında grev hakkı konusunda bir denetimi yokuşa sürdüğünü ifade eden Çelik, ILO’nun Uluslararası Adalet Divanı’ndan bu konuda görüş istediğini söyledi. Buna göre, divanın her ne kadar ILO sözleşmelerinde grev adıyla açık bir düzenleme olmasa da sendikalaşma hakkının grev hakkını da içerdiğine karar verdiğini belirtti.
Bu kararı uluslararası çalışma hukuku alanında büyük bir zafer olarak yorumlayan Çelik, Divan kararının AKP’ye de bir ders niteliğinde olduğunu savundu.
Almanya’da yaşayan Kürtlerin anadil mücadelesi eğitim alanında yeni bir boyuta taşınıyor. Asimilasyon politikalarına ve sistemdeki engellere karşı yıllardır çift dilli anaokullarıyla hizmet veren Yekmal, şimdi de Berlin’de Kürtçe ve Almanca eğitim verecek ilk resmi ilkokulu açmaya hazırlanıyor.
Yekmal’in kreşlerinden biri, Foto: Yekmal
Resmi olmayan istatistiklere göre Almanya’da yaklaşık bir buçuk milyon Kürt yaşıyor. Almanya’daki sistemde mülteci veya göçmenler geldikleri ülkelere göre kayıt altına alındığı için Kürtlerin net bir sayısı bulunmuyor. Bu sayıya rağmen, Almanya’da yedi eyalette resmi olarak Kürtçe dil dersleri veriliyor ve yaklaşık 3.500 öğrenci bu derslere katılıyor. Ayrıca Kürtçe dil kursları düzenleyen birkaç kurum bulunuyor ve toplumun bir kesimi buralarda Kürtçe dersleri alıyor. Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği) de bu kurumlardan biri.
Yekmal Koordinatörü Günay Darıcı, diasporadaki Kürtçenin durumunu ve Almanya sistemini değerlendirerek kurumu hakkında Niha+’ya kapsamlı bilgiler verdi.
“Karamsar değiliz”
Günay Darıcı, Kürtçe ve diaspora toplumunun tutumuna ilişkin değerlendirmelerinde mevcut potansiyele dikkat çekti. Engellere ve tarihsel asimilasyona rağmen, Kürt toplumunun eğitim çalışmalarına açık olduğunu ve kaliteli projelere destek verdiğini belirtti:
“Elbette özellikle Kuzey Kürtleri üzerinde yüz yıldır devam eden çok yoğun bir asimilasyon olduğunu biliyoruz. Ayrıca, yıllarca dilimize ve kimliğimize yeterince önem vermememiz bizim de bir eksiğimizdir. Ancak ben kesinlikle pesimist değilim, optimistim. İnsanlar iyi, kaliteli ve pedagojik bir iş ortaya koyduğunda, dört parçadan Kürt aileler büyük ilgi gösteriyor.”
Günay Darıcı
Darıcı, Alman devletinin Kürtçeye ve Kürt kimliğine yaklaşımının da iyiye doğru değiştiğine işaret etti. Eskiden Kürtlerin ve Kürtçenin hiç görülmediğini, Türkiye’den gelen Kürtlerin Türk, diğer ülkelerden gelenlerin ise Arap ve Fars olarak kabul edildiğini dile getirdi. Ancak bugün, anaokullarında ve eğitim çalışmalarında Kürtçenin bağımsız bir dil olarak saygı gördüğünü söyledi.
Okullarda sistem engeli
Bu olumlu gelişmelere rağmen Darıcı, yasal ve istatistiksel büyük bir eksikliği de hatırlatarak, Kürt kimliğinin Almanya’da halen resmi olarak tanınmadığını belirtti. Almanya’da 12 ailenin talep etmesi halinde devlet, anadil dersini açmak zorundadır. Ancak Darıcı, pratikteki engellere dikkat çekti:
“Sistem yıllarca kendini sözde ‘Türkiye’den gelen herkes Türk’tür’ şeklinde inşa etmiş. Okul formlarında Türkçe ve Arapça var ama Kürtçe yok. Bunun dışında, bazen ırkçı Türk aileler Kürt çocuklarına karşı ayrımcılık yapıyor ve bazı okul yönetimleri de ‘sorun çıkmasın’ diye Kürtçeyi görmezden geliyor.”
Bu engellere karşı ailelere çağrıda bulunan Darıcı: “Kürt aileler ‘biz evde Kürtçe konuşuyoruz ve Kürtçe eğitim istiyoruz’ dediklerinde, okullarda bu imkan ve hak mevcuttur. Aileler bu hakka sahip çıktığında, bizim ve Kürt kurumlarının eli daha da güçlenecektir.”
Yekmal Hakkında
Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği), toplum yararına çalışan, göçmenlerin kendi kendini yönettiği sivil bir kuruluştur. 9 Mayıs 1993’te Berlin’de kurulan dernek, sosyal adalet, fırsat eşitliği ve çok dilliliğin teşvik edilmesi için mücadele ediyor.
Başlangıçta sadece Berlin’de faaliyet gösteren Yekmal, artan talepler üzerine 2020 yılında tüzüğünü değiştirerek federal düzeyde çalışmalara başladı. Kurum şu anda Almanya’nın dört eyaletinde (Berlin, Kuzey Ren-Vestfalya, Rheinland-Pfalz ve Bremen) siyaset ve hükümetin bir ortağı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Genel merkezi Berlin’de bulunan kurumun 130 civarında maaşlı çalışanı bulunmakta olup projelerle birlikte toplamda 220’ye yakın kişi istihdam ediliyor. Yekmal’in çalışmaları Berlin Senatosu, belediyeler ve Alman devleti tarafından finanse ediliyor.
Kurum, topluma yönelik çok yönlü hizmet, destek ve inisiyatifler sunuyor:
Aile ve Danışmanlık Çalışmaları: Günlük yaşam sorunları ve kriz durumlarında çocuklara, gençlere ve ailelere destek veriyor. Bu kapsamda ebeveyn-çocuk grupları, eğitim danışmanlığı, evlere yönelik pedagojik ziyaretler ve açık buluşma merkezleri organize ediyor. Şu anda Yekmal çatısı altında 4 aile merkezi ve iki dilli eğitim veren 2 anaokulu faaliyet gösteriyor. Ayrıca, kurum bünyesinde ırkçılık ve ayrımcılığa karşı aktif olarak çalışan özel bir birim de bulunuyor.
Eğitim ve Kurslar: Anadilin gelişimi ve korunması amacıyla çocuklar için “Cumartesi Okulları” düzenliyor. Aynı zamanda yetişkinler için farklı seviyelerde Kürtçe (Kurmanci, Zazaca, Soranice) dil kursları veriyor.
Yekmal Akademisi (Yekmal Akademie gGmbH): Yekmal’e bağlı bir enstitü olarak faaliyet gösteren akademi, çok dillilik üzerine uzmanlaşmış durumda. Profesyonel çeviri hizmetleri sunan ve eğitim materyalleri hazırlayan enstitü, aynı zamanda “TESTKURD” adıyla Kürtçe için standartlaştırılmış dil yeterlilik sınavları gerçekleştiriyor.
İlkokul açacaklar
Bu toplumsal potansiyel ve kurumun tecrübesi temelinde, Yekmal şu anda eğitim alanındaki en büyük adımın hazırlığını yapıyor. Yekmal Koordinatörü, 2014 ve 2016 yıllarında iki anaokulu açtıklarını ve ailelerin sürekli olarak bir okul talebinde bulunduğunu belirtti. Bunun üzerine, 2021 yılından bu yana Berlin’de bir ilkokul açma projesini başlatmış durumdalar.
Yeni okul Berlin yasalarına göre inşa edilecek ve doğrudan Almanya ile Berlin’in eğitim sistemine bağlı olacak. Okul iki dilli (bilingual) olacak; hayat bilgisi, beden eğitimi ve müzik gibi tüm dersler hem Kürtçe hem de Almanca olarak öğretilecek. Darıcı, gelecekte Kurmancinin yanı sıra Soranice ve Zazaca eğitimin de bu sisteme eklenmesini umut ediyor.
Hedeflerinde lise açmak var
Darıcı, öğretmen konusunda hiçbir sıkıntıları olmadığını, ülkede çalışmış, Kürtçeyi iyi bilen ve Almanya’da Almanca öğrenmiş birçok öğretmenin ders vermek için hazır olduğunu ifade etti.
Okuldaki eğitim 2027 yılında başlayacak. Dernek bağımsız olduğu için, başlangıçta en fazla 24 çocukla işe başlanacak ve ilk iki yılın masrafları (öğretmen maaşları, kira ve diğer giderler) Yekmal tarafından karşılanacak. İki yılın ardından, eğer başarılı olunursa, Berlin Senatosu masrafların yüzde 95’ini üstlenecek. Darıcı, ilkokulun oturmasının ardından Gymnasium, yani bir lise de açmak istediklerini ve aynı projeyi Kürt nüfusunun yoğun olduğu Köln gibi diğer şehirlere de taşımayı planladıklarını söyledi.
15-16 Haziran Direnişi’nin 56. yılında konuşan DİSK Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Özkan Atar, 12 Eylül sonrası kurulan emek rejiminin ve neoliberal politikaların sendikal hakları hâlâ baskıladığını söyledi. Atar, işçi sınıfının yeniden güç kazanmasının yolunun sınıf sendikacılığından ve ortak mücadeleden geçtiğini vurguladı.
15-16 Haziran Direnişi sırasında işçiler İstanbul Cağaloğlu yokuşunda. Fotoğraf: DİSK Arşiv
1970’te Adalet Partisi iktidarının sendika yasasında yapmayı tasarladığı değişikliği protesto etmek amacıyla başlayan daha sonra geniş kitlelerin katıldığı bir harekete dönüşen 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümünde, Türkiye’de emek mücadelesi ve sendikal hakların durumunu Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar Niha+’ya değerlendirdi.
Atar, Türkiye’de sendikal hakların ve işçi örgütlenmelerinin durumunun geçmişe kıyasla zayıflamış olsa da hala işçi sınıfının ve emeğin ortak iradesinin kurulabileceğini anlattı.
Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar
“15-16 Haziran bir sınıfın iradesine sahip çıkmaktı”
Atar, 12 Eylül sonrasında kurulan emek rejiminin hâlâ yürürlükte olduğunu belirtirken sendikal örgütlenmenin hukuki engeller, işveren baskısı ve sarı sendikacılık nedeniyle ciddi biçimde sınırlandığını söyledi:
“15-16 Haziran 1970’de Türkiye işçi sınıfı sendikal örgütlenme özgürlüğüne ve iradesine sahip çıkmıştı. Bir sınıf olarak siyaset sahnesine damgasını vurdu ve 1970’li yıllar boyunca da bu etki sınıfsal ve toplumsal mücadele alanında hissedildi. İşçi sınıfının mevzi kazanmasına tahammülü olmayan sermaye ve iktidar sahipleri, önce 12 Mart 1971’te sonrasında ise çok daha sistematik sonuçları olan 12 Eylül 1980 darbesiyle işçi sınıfının bir sınıf olarak davranabilme kapasitesini baltaladılar. 12 Eylül’ün ardından inşa ettikleri emek düzeni ne yazık ki bugün hâlen hayatta. Darbe hukukunun ürünü olan yetki barajları, işverenlere sağlanan yetki itiraz hakkı, örgütlenmeye çalışan işçilerin işten atılması başta olmak üzere işverenlerin sistematik baskıları, fiilen işçilerin örgütlenme hakkını engelliyor.”
Anayasaya aykırı olarak hükümet eliyle grevlerin “milli güvenlik” gerekçe gösterilerek ertelenmesinin işçilerin en temel haklarından olan grev hakkının elinden alınması anlamına geldiğini belirten Atar, “Bu bağlamda sendikamızın 2025 yılı başında hükümetin grev ertelemesi kararlarına karşı binlerce üyesi ile birlikte greve çıkması, hukuksuz grev yasağına karşı işçi sınıfının çok önemli bir karşı duruşu olarak tarih sayfalarına yazılmıştır” dedi.
“12 Eylül’ün mirasın aktarımını engelledi”
Emek tarihini yorumlarken olay ve olguları tarihsel bağlamına oturtarak etüt etmenin bir zorunluluk olduğunu ifade eden Atar, 1970’lerin başında Türkiye’nin büyük bir siyasal-toplumsal dönüşümden geçmekte olduğunu değerlendirdi. Atar’a göre 15-16 Haziran mirasının günümüze aktarılamamasında Türkiye’deki neoliberal dönüşümün büyük payı var:
“12 Eylül Darbesi öncesinde işçi sınıfına yönelen silahlı saldırılar, başta Kemal Türkler olmak üzere bir çok işçi önderinin katledilerek hayatını yitirmesi bu pratiğin mirasının günümüze ulaşması önünde engellerden birisini teşkil ediyor. Bizzat işçi sınıfına ve örgütlerine karşı yapıldığı aşikâr olan 12 Eylül Darbesi ise işçi örgütlenmelerini dağıtmış, DİSK ve ona bağlı sendikaları kapatmış, kurumsal mirasın yeni nesillere aktarımı akamete uğratmıştır.
Ayrıca bu örgütleri var eden binlerce öncü işçi gözaltına alınmış, hapsedilmiştir. 1990’ların başından itibaren DİSK’in ve bağlı sendikaların tekrar açılması sınıfsal sendikal anlayış ile hareket eden işçi örgütleri açısından bir umut olmuştur. Ancak 12 Eylül’ün işçi sınıfına dayattığı, örgütlenmeyi fiilen engelleyen hukuki çerçeve tüm çabalara karşın kırılamamış, sarı sendikalara ve işveren saldırılarına karşı mücadele edilmiş ancak yetersiz kalınmıştır.
Ayrıca seksenlerin başından itibaren dünyada ve Türkiye’de güç kazanan neoliberal ideoloji ve politikalardan işçi sınıfı hareketleri de nasibini almış, özelleştirmeler, taşeronlaştırma, kısmi süreli ve esnek çalışma modelleriyle işçi sınıfı parçalanmış, işçiler arasındaki dayanışma duygusu zayıflatılmıştır.”
“Günümüz işçi hareketi çok daha parçalı ve dağınık”
Atar, 15-16 Hazirandan hareketle Türkiye işçi sınıfının günümüzdeki mücadele düzeyine ilişkin düşüncelerini şu şekilde açıkladı:
“15-16 Haziran işçi sınıfının uluslararası ve ulusal düzeylerde kendine güveninin, örgütlenme ve eylem yapma kapasitesinin çok daha yüksek olduğu bir dönemdi. Dönemin koşullarında işyerlerinde işçileri karar alma sürecine dahil ederek kararların alındığı, sınıfsal perspektifle, demokratik merkeziyetçi ilkelerle sevk ve idare edilen, yüzünü tüm işçi sınıfına dönen bir eylemdi. Farklı iş kollarından ve sendikalardan işçilerin aynı talep etrafında birleşmesi, en alt düzeydeki işçilerin eylemin öznesi haline getirilmesi, işçi sınıfının o günkü toplumsal-siyasal düzene radikal bir eleştirel tutum içerisinde olması eylem sırasında işçi iradesini de güçlendirmişti.
Günümüz işçi hareketi o güne kıyasla çok daha parçalı, dağınık bir nitelik taşıyor, kolektif eylem kapasitesi zayıflamış durumda. Sermaye birikim rejimi ithal-ikameci modelden ihracata dayalı modele evrildi, üretim yapısı farklılaştı, 12 Eylül’ün emeği zapturapt altına alan uygulamaları kalıcılaştı. 2010 yılından itibaren işçi düşmanı emek rejiminin yanısıra siyaseten de otoriter, günün siyasal ihtiyaçlarına göre şekillenen bir belirsizlik rejimi hakim hale geldi. Öte yandan, kıdem ve ihbar tazminatlarının yanı sıra hak ettikleri ücretleri dahi işverenlerce alıkonulan işçilerin direnişleri ve yeni mücadele pratikleri yaygınlaşmakta.”
Türkiye’de sendikalı çalışma verileri son sıralarda
Türkiye’de sendikalı çalışma verilerinin Avrupa sıralamalarında en sonlarda yer almasını da neoliberal politikalar ile ilişkilendiren Atar, egemen sendikal anlayışların da bu durumu beslediğini ifade etti:
“İlk ve önemli neden, 12 Eylül darbesi sonrasında neoliberal ekonomik politikaların egemen hale gelmesi ve siyasal-hukuki yapının bu politikalara uyumlu hale getirilmesidir. 1980’lerin başından itibaren hızlanan “esnek çalışma” rejimi, sendikalaşmayı zora sokmaktadır. İşçilerin güvenceli istihdam statüsü gün geçtikçe kaybolmaktadır. Böyle bir istihdam ikliminde, sendikalaşmanın sağlayacağı hakların ve iş güvencesinin değeri göreceli olarak düşmekte, aynı zamanda işçilerin sendikal örgütlenmesine dair riskler de artmakta, örgütlenme halinde işten atılma, kara listeye alınma vb. tehditler işçilerin örgütlenmeye mesafeli durmasına yol açmaktadır.
İkincisi, işverenlerin baskısı ve devleti yönetenlerin işçilerin örgütlenmesine set çeken politikalardır. Sendika temsilcileri ve örgütleyicilerine karşı yasal ve fiili baskılar, gözaltı ve tutuklamalar, işten atmalar bu baskının araçlarıdır. Üçüncüsü, işçi sınıfı içinde birliğin sağlanmasına yönelik ideolojik-politik tutum ve davranışlardaki noksanlıklardır. Ortak bir bakış açısı ve mücadele stratejisi eksikliği aşikardır. Bu da sendikalaşma oranlarına doğrudan yansımaktadır. Sonuncusu, sarı sendikaların on yıllar boyunca 12 Eylül’ün emek rejimini kemikleştiren, kastlar yaratan sendikal anlayışlarıdır. Bürokratlaşan, kendi çocuklarına istihdam yaratan bu yapılar sınıf eksenli mücadele yapıları olmaktan ne yazık ki çok uzaktır.”
Son dönemde gündeme gelen sendikalaşma girişimlerine dair de konuşan Atar, sendikacıların tutuklanmasının kabul edilemez olduğunu savundu:
“Sendikalaşma girişimlerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar, işten atma, kolluk gücü saldırıları, açıkça işçi sınıfına düşmanca yaklaşan eylemlerdir. İşçiler bırakın örgütlenmeyi, ödenmeyen ücretleri için günlerce, bazen aylarca sürecek hak arayışlarına mecbur bırakılıyor. Bu direnişlerin sonucunda tazminat ve ücretler ağır bedellerle alınmakta, bu mücadele pratikleri sınıf mücadelesi bakışını toplumsallaştırmakta ancak kalıcı örgütlenmeler yaratmak mümkün olamamaktadır. Yine de işçilerin mücadele ederek yükselttikleri her türlü hak talebi değerlidir, küçük-büyük tüm işçi mücadelelerini önemsiyoruz ve dayanışma içerisinde olmaya gayret ediyoruz.”
Günümüzde farklı sendikaların benzer tutumlar alamamasına dair de konuşan Atar, 15-16 Haziran gücünün farklı iş kollarındaki işçilerin aynı talep etrafında bir araya gelmesinden kaynaklandığını hatırlatarak “Bugün DİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ gibi farklı konfederasyonların aynı konuda farklı tutumlar alması, işçi sınıfının mücadele potansiyelini parçalamaktadır. Biz sanayide örgütlü bir sendika olarak farklı konfederasyonların ortak bir talep etrafında birleşerek harekete geçmesinin önemli bir eşiğin aşılması anlamına geleceğini düşünüyoruz” dedi.
“Ne işçi sınıfı yok oldu ne de emek değersizleşti”
Son olarak dünyada ve Türkiye’de de emek mücadelesinin ve sendikal yapıların değiştiğine dair tartışmalara yanıt veren Atar, bu dönüşümün sınıf mücadelesini ortadan kaldıramayacağını savundu:
“40-45 senedir bu tartışma sürüyor, özellikle reel sosyalizmin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, işçi sınıfının bittiğini ve emek mücadelesinin modasının geçtiğini iddia eden sesler çokça yükseldi. Hatta ileri gidip ‘işçi sınıfına elveda’ diyen teorisyenler de olmuştu. Oysa hakikat bu iddiaların tam tersi: Ne işçi sınıfı ortadan kalktı ne de emek değersizleşti. Bilakis, hem küresel ölçekte hem de Türkiye’de geçimini salt ücretiyle sağlayan insanların sayısı çığ gibi büyüdü. Bugün asıl değişen şey işçi sınıfının varlığı değil, çalıştıkları fabrikaların, ofislerin yapısının evrimi, üretimin organize edilme biçimleri ve sermayenin emek üzerindeki baskı mekanizmalarıdır.
Bizim örgütlü olduğumuz geleneksel sanayi işçiliği, ekonomik çarkların ana motoru olmayı bugün de sürdürüyor. Fakat artık sahneye milyonlarca yeni aktör de dahil oldu: Kargo emekçileri, kuryeler, dev depolarda çalışan işçiler, çağrı merkezlerinde kulaklıkla sabahlayanlar, yazılımcılar, dijital platformlarda çalışanlar… Bugün bir metal işçisiyle bir motosikletli kuryeyi, bir yazılımcıyla bir depo çalışanını aynı paydada buluşturan şey tam olarak budur. Dolayısıyla sendikal hareketin de yeniden yapılanması kaçınılmaz. Sadece toplu sözleşme ve ücret pazarlığına odaklanan sendikacılık anlayışı, bugün vergi adaletsizliğinden emekli haklarına, konut ve barınma hakkından, dijitalleşmenin getirdiği hak kayıplarına, yapay zekanın istihdamı tehdit etmesine, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına hatta çevre mücadelelerine kadar çok daha geniş bir cephede söz söylemek durumunda.”
Atar, sözlerini tamamlarken sendikal hareketin önündeki temel görevin daha da kitleselleşen işçi sınıfını ortak haklar ve yeniden savaşsız, sömürüsüz bir dünya ideali ve inşası etrafında birleştirebilmek olduğunu kaydetti: “Çünkü işçinin hayatına dokunan her adaletsizlik, doğrudan sendikanın da mücadele alanıdır.”
15-16 Haziran Direnişi Dosyası başlığında 1. haber:
Kürt siyasetçi Gültan Kışanak kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturmaktan bahsederek “Değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş dayanmış. Artık böyle sürdüremeyiz. Yol almamız lazım” dedi.
Gültan Kışanak, Foto: CDDKonferans/X
13-14 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşen “İkinci Yüzyılında Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak, konferansın açılış konuşmasında “Kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” diye sordu.
Konferansın gerçekleşmesinden kısa bir süre önce Avrupa’da çeşitli temaslarda bulunan Kışanak hem Avrupa seyahatine hem de konferansta yapmış olduğu konuşmanın içeriğine dair Niha+’ya değerlendirmelerde bulundu.
Fransa ve Almanya’da toplantı ve etkinliklere katılan Gülten Kışanak oradaki herkesin “Yasa ne zaman çıkacak?” diye sorduğunu belirterek “Valimizi hazırladık. Gelmek istiyoruz. Artık yasa çıksın diye bir özlem ve hasret ifade ediyorlar buraya dair. Aynı zamanda demokratik dönüşüme dair” bilgisini verdi.
Kışanak konferansın açılış konuşmasında dile getirdiği “kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” sorusu için “bunun için mücadele vermek gerekir” dedi:
“Bir şeyi istersek yaparız. Ama hemen yarın birileri bunu hazırlayıp bizim önümüze getirsin istersek bu mümkün değil. Onun için bir şey istiyorsan onun mücadelesini vermek, onun çabasını ortaya koymak, onun toplumsal gücünü açığa çıkarmak durumundasın. Bu iktidardan talep etme hali bence çok bizi bir yere götürmüyor.”
Bunun gerçekleşmesi için siyasi zorlukların olduğunu kaydeden Kışanak, “Bir değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş, dayanmış. Artık böyle sürdüremiyoruz, götüremiyoruz. Yol almamız lazım. Bunun için de toplum olarak bizim sorumluluk almamız bir şeyler yapmamız gerekiyor. Aynı zamanda böyle kestirme bir çözüm yok. Bu yol uzun ve zorlu, zahmetli. Bu yolu yürümek dışında ama bir seçeneğimiz yok” dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Haziran 2026 tarihinde Edirne’de katıldığı bir programda süreç için söylediği “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe katettik. İnşallah tempomuzu biraz daha artıracağız” sözleri için ise Gülten Kışanak “Taahhütleri var. Biz hepimiz de bu taahhüdün takipçisi olmalıyız. En yetkili ağızlardan Cumhurbaşkanının ağzından bile meclis kapanmadan yasanın çıkacağına dair söylemler var. Biz hepimiz artık bunun gereğinin yapılmasını bekliyoruz” değerlendirmesini yaptı.
Kulislere yansıyan çerçeve yasanın beklentileri karşılayıp karşılamayacağına dair soruya ise, “Karşılaması için mücadele ediyoruz. Mecliste o komisyon raporunun yazılabilmesi için nasıl mücadele ettik? Bu yasanın da bütünlüklü bir şekilde çıkması ve kapsamlı çıkması için mücadele edeceğiz” dedi.
“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan konuşmacılar ve katılımcılar, iki gün boyunca hem konferansın ana gündemi olan Türkiye Cumhuriyetinin birinci yüzyılında Kürt sorunu başta olmak üzere yaşanan sorunları ve ikinci yüzyılında bu sorunların nasıl çözülebileceğini konuştu. Ayrıca “süreç”te gelinen aşamalar da resmi olmayan sohbetlerin gündemiydi.
Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+
Türkiye’nin geçmiş yüz yılında “sorun” parantezine alınan başta Kürt sorunu olmak üzere pek çok sorununun çözümüne dair yürütülen tartışma ve bu amaçla verilen mücadeleler, ikinci yüz yılda hem “sorun” parantezinden çıkarılma hem de Cumhuriyet’in demokratik karakter taşımasının sağlanması amacıyla uzun yıllardır tartışılıyor.
Bu tartışmaları devam ettirmek ve ortaya çıkan sonuçları kamuoyuyla paylaşmak amacıyla 5 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da bir çağrı yapılarak “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” düzenleneceği ifade edilmişti.
Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Akın Birdal, Ayşegül Devecioğlu, Doğu Ergil, Gültan Kışanak gibi isimlerin çağrıcısı olduğu söz konusu konferans 13-14 Haziran tarihleri arasında İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.
Çağrı metninde ve basın açıklamasında da dile getirildiği gibi Konferansta Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Kürt sorunu, kadın sorunu, LGBTİ+’ların sorunu, ekoloji sorunu gibi pek çok başlıkta tartışmalar gerçekleşti.
Konferansın ilk günü olan 13 Haziran Cumartesi çağrıcılar dahil pek çok çevreden yüzlerce kişi Kültür Merkezi’ne gelerek konferansı izledi.
Saat 09.00 olarak duyurulan açılış etkinliği yaklaşık bir saati aşkın bir sürenin ardından ancak başlayabildi. Etkinlik çağrıcılar adına eski AİHM Yargıcı ve eski CHP Milletvekili Rıza Türmen ve Kürt siyasetçi Gültan Kışanak’ın açılış konuşmasıyla başladı.
“Demokrasi Kürtler için var olma meselesi”
Rıza Türmen. Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+
Konuşmasında demokratik olmayan bir toplumda Kürtlerin cumhuriyetin ötekisi olacağını belirten Rıza Türmen, “Kürtler demokrasi dedikleri zaman kendilerinden bahsediyor. Demokrasi Kürtler için bir var olup olmama meselesi” dedi. Devlet organları ile Abdullah Öcalan arasında devam eden sürecin, iktidar tarafından Kürt sorunu değil “Terörsüz Türkiye” olarak isimlendirildiğini vurgulayan Türmen, silahlı mücadeleye yol açan nedenler ortadan kaldırılmadıkça aynı nedenlerin aynı sonucu doğuracağını söyledi.
“Kürt realitesi hukuk kapısına dayanmıştır”
Gültan Kışanak. Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+
Türmen’in ardından kürsüye çıkan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak ise, konferansın yapıldığı yerin adına atıfla Cem Karaca’yı hatırlatarak “Bugün bizler, yurtsuz bırakılan ve iradesi yok sayılan bir sanatçının, Cem Karaca’nın ismini taşıyan bu mekanda, tam da ‘yüz yıllık yalnızlığı, ötekileşmeyi, dışlanmayı, kutuplaşmayı, yabancılaşmayı, çatışmayı’ ve en çok da bu sorunları nasıl aşacağımızı konuşacağız” dedi. Kışanak, Kürt meselesinin artık bir ayrılık meselesi olmaktan çıkıp bir tanınma, hukuk içerisine alınma meselesi haline geldiğini ifade ederek “Kürt realitesi artık hukuk kapısına gelip dayanmıştır” dedi.
Açılış konuşmalarından sonra yazar ve Uluslararası PEN Kulübü Başkanı Burhan Sönmez’in videolu mesajı yayınlandı. “Barışın yalnızca çatışmasızlık değil, özgürlük, demokrasi ve eşitlikle örülmesi gerektiğini yaşayarak öğrendik” diyen Sönmez, Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı. Sönmez, kalıcı barışın, Kürt meselesinin çözümünün ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin önlerinde duran ortak görevler olduğunu ifade ederek, şu sözlerle konuşmasını tamamladı: “Bugün kalın çizgilerle etrafımıza çizilen çerçevelerin içindeki ufuk barıştır. Barışa açılan yoldur. Bu yüzden barışta ısrar ediyoruz.”
"Barışın yalnızca çatışmasızlık değil; özgürlük, demokrasi ve eşitlikle örülmesi gerektiğini yaşayarak öğrendik."
Konferansımıza gönderdiği görüntülü mesajda Uluslararası PEN Başkanı Burhan Sönmez, Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye'nin demokratikleşmesinin… pic.twitter.com/HaGYbsrzh2
— İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü (@CDDkonferans) June 13, 2026
Hem Sönmez’in salonda ve sonrasında sosyal medyada önemli bulunan konuşması hem de Türmen ve Kışanak’ın çizdiği çerçeve, konferansın iki günlük programını ve salonda konuşulacak olan konuların kapsamını belirleyen konuşmalar oldu. Özellikle Sönmez’in edebi metaforlarla ve Kürtçe ifadeleri araya sıkıştırarak yaptığı konuşma, iki gün boyunca pek çok kişinin gündemi haline geldi.
Bu konuşmalar kadar DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan’ın yanı sıra CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu’nun gönderdiği mesajlar da salonda büyük bir dikkatle takip edildi.
DEM Parti Eş Genel Başkanlarının ve diğer üç liderin mesajlarındaki ortak noktalar, ikinci yüz yılında birinci yüz yılda eksik kalan demokrasi gibi öğelerin tamamlanması ve sorun olarak kodlanan Kürt sorunu gibi sorunların çözülmesi hususları idi.
İkinci yüzyılda Kürtlerin rolü
Konferans ilk gün, “Cumhuriyetin Kurucu Hikayesi, İmkanlar ve Dışarıda Bırakılanlar”, “Yüz Yıllık Yalnızlık: Milliyetçilik, Hafıza ve Toplumsal Kutuplaşma”, “Kürt Meselesi: Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı oturumlar ve “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı panellerle devam etti. İlk günkü oturumlarda Levent Köker, Erdoğan Aydın, Hülya Osmanoğlu, Namık Kemal Dinç, Pakrat Estukyan, Abbas Vali gibi isimler konuşmacı olarak katıldı.
Bu oturumlardan “Kürt Meselesi – Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı oturumda İmralı Cezaevinde Abdullah Öcalan ile birlikte bir süre kalan ve sonra tahliye olan Veysi Aktaş’ın konuşması salonda dikkatle dinlenen konuşmalardan biri oldu. Aktaş’ın söylediklerinin Türkiye’de devam eden “sürec”e dair kimi ipuçlarını barındırdığı düşüncesi, bu dikkatin en önemli nedenlerinden biriydi. Aktaş, demokratik entegrasyonun demokratik müzakere, hukuksal güvence ve toplumsal mutabakat gerektirdiğini belirterek “Türkiye ya korkularına teslim olacak ya da cesaretle yeni bir yüzyılın kapısını aralayacaktır” dedi:
“Demokratik entegrasyon, ne asimilasyondur, ne de teslimiyettir. Her kimliğin tanındığı, eşit ve özgür yurttaşlığın güçlendiği, yerel demokrasinin geliştiği bir modeldir. Sadece Kürt sorunuyla sınırlı değildir; Türkiye’nin tamamının demokratikleşmesi, bu anlamda tüm toplumsal yaraların sarılmasıdır.”
Veysi Aktaş. X / @CDDkonferans
Özellikle Aktaş’ın “süreç” için ifade ettiği “herkes için son şans” ifadesi ve sürecin üç sac ayağı üzerinde şekillenmesi gerektiğine dair belirlemeleri, Konferansın resmi oturumlarının dışında yapılan sohbetlerin de ana gündem maddelerinden biri oldu.
İlk günkü konuşmaların önemli bir bölümü tarihsel arka planda Kürtler’in ve diğer etnik, ulusal, dini grupların, kadınların ve diğer pek çok yapının Türklük potası içerisinde eritilmeye çalışıldığı üzerinde durarak ikinci yüzyılda özellikle Kürtler’in ve onların siyasi hareketinin Cumhuriyet’in demokratikleşmesinde temel ve başat bir rol oynayacağı kaydedildi.
Resmi oturumlarda olduğu gibi resmi oturumların dışında, verilen aralarda devam eden sürecin nedenleri, geldiği aşama ve nereye evrileceği bütün katılımcıların tartıştığı temel hususlardandı. Resmi oturumlarda Cumhuriyet’in ilk yüzyılının yol açtığı sorunların ikinci yüzyılda hangi temeller üzerinden yükselen yaklaşımlarla çözülmesi gerektiği hususları aralardaki tartışmalarda öne çıkıyordu.
Konferansa Kürt siyasetçi Ahmet Türk, DEM Parti Eş Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan ve pek çok vekili katıldığı için hem gazeteciler hem de katılımcılar, fırsat buldukları bütün aralarda Temmuz ayında Meclis’e geleceği yönünde beklentilerin olduğu yasal düzenlemelerin akıbetini, Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında süren görüşmeleri, kendisini fesh eden PKK’nin militanlarının Türkiye’ye gelişi için ne tür çalışmaların yapılacağını sormaya çalıştılar. Rojava ile Suriye’nin entegrasyonunun ne durumda olduğu ve muhtemel tehlikeler, İran’da ABD ile İsrail’in saldırılarının ve Kürt toplumu ile Kürt gruplarının durumu konuşulan diğer konulardı.
CHP’ye yönelik ‘mutlak butlan’ kararı eleştirildi
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının konuşulduğu bir ortamda, Cumhuriyet’in kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yönelik mahkemenin verdiği ‘mutlak butlan’ kararının konuşulmaması mümkün değildi.
CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel’in Konferansa mesaj göndermesinin yanı sıra pek çok konuşmacı da ‘mutlak butlan” kararına dikkat çekerek CHP’nin “süreç”ten dışlanarak ya da ona yönelik bu tür uygulamalar geliştirilerek demokrasinin sağlanamayacağı ifade edildi.
Ahmet Türk’ün konuşması damga vurdu
Konferans ikinci günde dördüncü oturum ile devam etti.
Akın Birdal moderasyonluğundaki “Toplumdan Devlete Demokratikleşme İmkanları” başlıklı dördüncü oturumda Şükrü Aslan, Ruşen Seydaoğlu, Mehmet Bekaroğlu ve Özgür Erol konuştu.
Kısa bir aradan sonra “Demokrasinin ve Barışın Toplumsallaşması” başlıklı beşinci oturumda Şebnem Korur Fincancı moderatörlüğüyle Ahmet Türk, Ahmet Faruk Ünsal, Yüksel Genç, Cemal Salman ve Vahap Coşkun söz aldı.
Oturumdaki ilk konuşmacı olan Ahmet Türk, “Kayyımdan söz ediyorlar. Yüksek Seçim Kurulu 3 dönem de adaylığımı önünde bir engel olmadığını ifade etti. 3 dönem Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne aday oldum, yerime kayyım atandı. Kürtler ne istiyor diyorlar, Kendimden örnek veriyorum. Kürdistan’da geniş toprağı olan bir ailenin çocuğuyum. Ama kimliğim yok. Dilim yok. Halkım yok sayılıyor. İşte Kürt sorunu benim. Kürt sorunu buradadır diyorum” dedi. Ahmet Türk’ün konuşması salonda duygusal anlara neden oldu.
Türk’ün herhangi somut bir gelişmenin olmamasına rağmen “Bu süreci bozan Kürtler olmayacak” sözü ise, Konferanstaki bütün resmi ve gayri resmi tartışmalarda sesli ya da sessiz bir şekilde dile getirilen bir husus olarak kayıtlara düşmüş oldu.
Fotoğraf: X / @CDDkonferans
“Aynı Göğün Altında: Dayanışma, Örgütlenme ve Katılımcı Demokrasi” başlıklı altıncı oturum Çilem Küçükkeleş’in moderasyonuyla başladı. Bu oturumda konuşan Arif Ali Cangı, Zülfiyet Yılmaz, Bahadır Özgür Ortak ve Cuma Çiçek, Kürt bölgelerinde yaşanan ekolojik yıkıma ve coğrafyadaki sermaye politikalarına değindi.
Kuban Kural’ın moderatörlüğünde başlayan “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı panel-forumda Neslihan Acar, Yıldız Tar, Diba Keskin, Ayşe Gül Altınay, Mehmet Uğur Korkmaz konuştu.
“Toplum LGBTİ+’ların eşit yaşamından yana”
Panelde konuşan Yıldız Tar, LGBTİ+’ların çoğu zaman siyasi partiler tarafından “toplum size hazır değil” denilerek desteklenmeme eğilimi gösterdiklerinden bahsetti. Buna karşın bir araştırma sonucunu paylaşan Tar, “Araştırmaya göre Türkiye’de yaşayan insanların %39’u LGBTİ+’ların eşit ve özgür yaşamasını istiyor. Bence bu iktidar partisinin aldığı oy oranından bile yüksek” dedi. Bu bağlamda sözlerine devam eden Tar, LGBTİ+’lara yönelik duyulan “korkunun” birlikte aşılması için karşılıklı olarak değişip dönüşmeye uygun bir zemin hazırlamak gerektiğini savundu.
Konferansa katılan Barış Anneleri Niha+’a bir an önce gerekli adımların atılması gerektiğini ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep ettiğini ifade etti.
Konferansa katılan gençler, iktidar medyası tarafından lanse edilen sürecin barış süreci değil “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan bir tasfiye süreci olduğunu söyledi. İktidarın oluşturduğu sürece dair beklentilerin gerçeklikte bir karşılık bulmadığını belirten gençler, yalnızca Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve hareketin önderi olan Abdullah Öcalan’a güvendiklerini söyledi.
Resmi olmayan sohbetlerde, süreçle ilgili belirsizliğe, iktidarın yasal güvenceyi sağlayacak adımları atıp atmayacağına dair soru işaretlerinin cevaplanmaya çalışıldığı Konferans “Çağrı Metni’nin okunmasıyla sona erdi.
Konferansın bitişinde okunan çağrı metni ise şu şekilde:
YENİ YÜZYILA DEMOKRATİK ÇAĞRI
Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda demokratik bir cumhuriyet ve yeni bir Türkiye fikrini yeniden düşünmek, ortak geleceğin imkanlarını tartışmak ve bu dönüşümün yollarını birlikte kurmak için bir araya geldik. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını demokrasi, eşitlik ve özgürlük perspektifiyle tartıştık.
Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı; ikinci yüzyılda siyasal, iktisadi, toplumsal, kültürel ve ekolojik alanda yapısal krizlerin yaşandığı ama aynı zamanda barış ve demokratikleşme taleplerinin yükseldiği bu dönemde; cesaret, coşku ve ısrarla birlikte yol yürüme kararlılığını pekiştiren önemli bir buluşma oldu. Konferansta birinci yüzyıl muhasebesini ve toplumsal-siyasal hafıza ile yüzleşme çağrısı yaparken geçmişten konuşsak da sözümüzü aslında içinde bulunduğumuz an’a ve geleceğe söyledik.
Konferansımız önemli bir tarihsel imkâna işaret etmiştir. Kürt meselesinin demokratik ve barışçı çözümüne dönük gelişen olanaklar, yalnızca bir sorunun çözümünü değil, Türkiye’nin bütününün demokratikleşmesini güçlendirecek tarihsel bir eşiği ifade ediyor. Böylesi bir dönemde, barışı ve özgürlükleri kurumsal güvenceye kavuşturacak düzenlemelerin gecikmeksizin gündeme gelmesi, geçmişin inkâr ve dışlama politikalarıyla yüzleşen, toplumsal güveni yeniden tesis eden ve demokratik dönüşümün önünü açan güçlü bir siyasal irade ile güven verici adımların atılması yalnızca siyasal bir tercih değil, ortak geleceğe karşı bir sorumluluk olarak görülmelidir.İnanıyoruz ki böylesine bir gelecek, toplumun dönüştürücü gücü ile siyasal ve kurumsal dönüşümün buluştuğu yerde kök salabilir. Barış ve demokrasi aynı ufka açılan iki yol, aynı geleceği kuran iki kurucu değerdir.
Konferansta öne çıkan vurgulardan biri, barışın imkanları ve sorunlarını tartışırken aynı zamanda mevcut baskıların bir an önce sona erdirilmesi ve memleketin bütünüyle demokrasiyeve barışa yoğunlaşması gereği oldu. Biliyoruz ki siyaset alanına yönelik her türlü müdahalenin, demokratik iradenin gasp edilmesinin ve ülkeyi saran krizlerin çıkış yolu demokrasiden geçiyor. Demokrasiye yönelik her tür baskı Türkiye’yi daha derin bir çıkmaza sürüklüyor. Buna karşın, demokratikleşme hem özgürlüğün hem de istikrarın yegâne güvencesi olabilir.Yürütülen tartışmalar bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’nin temel sorunları birbirinden ayrı değildir ve ortak bir demokratikleşme sorununun farklı görünümleridir.Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey devletin demokratikleşmesinin zorunluluğu yanında toplumun kendi demokratik örgütlülüğünü geliştirmesi, dayanışma ağlarını büyütmesi, ortak yaşam zeminlerini güçlendirmesi ve demokratik siyasetin toplumsal temellerini genişletmesidir.Kalıcı demokratikleşme; demokratik bir toplumun inşası ile devletin hukuk, özgürlükler ve eşit yurttaşlık temelinde yeniden yapılanmasının birbirini beslediği bir süreçtir.
İçinden geçtiğimiz dönem yalnızca eleştirme ya da tanıklık etme dönemi değildir. Demokrasi, özgürlük ve eşitlik temelinde yeni bir ortak yaşamın imkânlarını çoğaltacak kurucu bir siyasal ve toplumsal iradeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bu nedenle Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nı bir sonuç değil, uzun soluklu bir demokrasi arayışının, ortak düşünmenin ve ortak mücadele sürecinin yeni bir başlangıç buluşması olarak görüyoruz.Çünkü biliyoruz ki demokratik bir gelecek kendiliğinden ortaya çıkmayacak; onu ancak demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle birlikte kurabileceğiz. Geleceği inşa etmek ile demokrasi mücadelesini büyütmek aynı tarihsel zorunluluğunparçalarıdır. Bu ortak arayışı çoğaltmayı, yeni buluşmalarla derinleştirmeyi, toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi bugün ve gelecek için ortak sorumluluğumuz olarak görüyoruz.
Bu nedenle başta kadın, gençlik ve ekoloji hareketleri olmak üzere tüm toplumsal hareketleri, Türkiye’nin bütün demokratik güçlerini, emek ve meslek örgütlerini, hak ve özgürlük mücadelelerini, yerel inisiyatifleri, aydınları, sanatçıları, akademisyenleri ve ilk yüzyılda “dışarıda bırakılan” ve geleceğe dair sözü olan herkesi; bu ortak demokratik arayışı büyütmeye, yeni buluşmalar ve dayanışma ağları örmeye, demokrasi ve barış mücadelesini toplumsallaştırmaya ve demokratik dönüşümün öznesi olmaya çağırıyoruz.
Konferansımız hem bir çağrı hem de davet buluşması olarak sesini duyurdu. Cumhuriyet’in demokratikleşmesine kapının biraz daha aralanmasının kolektif bir uğrağı olan bu buluşma ile;
Yeni yüzyıla çağrımız; toplumu ve devleti demokratikleştirecek, demokrasiyi birlikte kuracak ve barışı kalıcılaştıracak ortak iradeyi bugünden büyütme, “yeni bir pencere açma” çağrısıdır, Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü çağrısıdır.
15-16 Haziran 1970’te yüz bine yakın işçi, sendikal haklara yönelik düzenlemelere karşı sokaklara çıktı. Aradan geçen 56 yıla rağmen Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerinden biri olarak anılan eylemlerin seyrini gün gün derledik.
Foto: Disk Arşivi
Bugün Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümü.
Üstüne kitaplar yazılan, film ve belgeseller çekilen, sayısız araştırma yapılan 15-16 Haziran direnişi, yarım asırdan fazla süredir Türkiye işçi sınıfının en büyük eylemlerinden biri olma özelliğini koruyor.
Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstrisi, Mutlu Akü, Vinileks, Otosan, Arçelik ve Vita gibi işletmelerden yüz bine yakın işçinin sokaklara döküldüğü bu eylemlerin hafızası, 56 yıl sonra hâlen korunmaya ihtiyaç duyuyor.
Adalet Partisi iktidarının sendika yasasında yapmayı tasarladığı değişikliği protesto etmek amacıyla başlayan, ama çok daha radikal ve geniş kapsamlı bir harekete dönüşen 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümünde Türkiye’de emek mücadelesi ve sendikal hakların durumunu Prof. Dr. Aziz Çelik, Doç. Dr. Hakan Koçak, Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar ve emek tarihçisi Zafer Aydın ile konuştuk.
15-16 Haziran Direnişi: Gün Gün Olayların Gelişimi ve Hukuki Süreç
15-16 Haziran 1970’te yüz bine yakın işçi, sendikal haklara yönelik düzenlemelere karşı sokaklara çıktı. Aradan geçen onca yıla rağmen Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerinden biri olarak anılan eylemlerin seyrini ve ardından gelen devasa hukuki mücadeleyi gün gün derledik.
11 Haziran 1970
274 sayılı Sendikalar Yasası ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası’nda değişiklik öngören tasarı, Türkiye İşçi Partisi (TİP) dışındaki partilerin (Adalet Partisi ve CHP dâhil) oylarıyla Millet Meclisi’nde kabul edildi. Tasarının asıl hedefi, Türk-İş’ten DİSK’e yönelik işçi akışını durdurmaktı. Bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için “kurulu bulunduğu işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini (1/3) üye yapmış olması” koşulu getirildi. Ayrıca konfederasyonlar için de Türkiye’deki sendikalı işçilerin en az üçte birini temsil etme zorunluluğu öngörüldü.
13 Haziran 1970
Meclis süreçleri tamamlanan yasaya göre; hademeler, kapıcılar ve temizlik işçileri gibi maaş alan devlet personeli işçi sayılacak, sendika kurabilmek için o işkolunda en az 3 yıl çalışma şartı konulacak, sendikadan ayrılma noter vasıtasıyla olacak, sendika genel kurulları iki yerine üç yılda bir toplanacak ve sendikaların fon yatırım izinleri konfederasyonların onayına bağlanacaktı.
14 Haziran 1970
Yasa tasarısının sendika seçme özgürlüğünü ortadan kaldırması üzerine, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı sendikaların Ankara, İzmir, Kocaeli ve Sakarya’daki işyeri temsilcileri ortak bir toplantı düzenleyerek tasarı geri alınana kadar eyleme geçme kararı aldı.
15 Haziran 1970
Son yıllarda fabrika zeminlerinde biriken gerilim sokağa taştı ve 75 bin ila 100 bin arasında işçi İstanbul’un çeşitli merkezlerine doğru yürüyüşe geçti. Tepki DİSK öncülüğünde başlasa da çok sayıda Türk-İş üyesi işçi de kendi destekledikleri partilerin tavrını reddederek sınıf dayanışmasıyla yürüyüşlere katıldı. Olayların ilk gününün akşamında Bakanlar Kurulu 60 günlük sıkıyönetim ilan etti.
Anadolu Yakası: Kartal’dan başlayan yürüyüş kolu Ankara Asfaltı (E-5) üzerinden ilerledi. Göztepe’de Otosan ve DMO işçilerinin, ayrıca Beykoz ve Paşabahçe’den gelen grupların katılımıyla Üsküdar ve Kadıköy yönüne doğru devasa bir kitle oluştu.
Avrupa Yakası: Bakırköy-Topkapı-Sağmalcılar güzergâhında yürüyüşler düzenlendi. İstanbul-Ankara karayolu trafiğe kapandı.
DİSK’in “Büyük Direniş” başlığıyla yayımlanan gazete ön sayfası. Haber, Haziran eylemlerini ve onbinlerce işçinin katılımını vurguluyor.
Gösteriler sırasında askeri birliklerin aldığı güvenlik önlemleri ve hoparlörden yapılan uyarı anı.
15-16 Haziran eylemleri sırasında sokaklarda yaşanan sert çatışmalar ve yaralanan işçiler.
16 Haziran 1970
İşçi eylemleri tüm şiddetiyle devam etti. Gebze’den başlayan yürüyüş, Kartal’daki işçilerle birleşerek Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy İskele Meydanı’na ulaştı. Avrupa yakasında ise Topkapı dışından gelen kollar Aksaray üzerinden Sultanahmet, Cağaloğlu ve Valilik önüne, oradan da Eminönü’ne indi. Ankara, Adana, Bursa ve İzmir’de de eylemler yaşandı.
Köprülerin Açılması: İstanbul Valiliği, hareketin Anadolu ve Avrupa yakasındaki kollarının (veya Beyoğlu tarafına geçişlerin) birleşmesini önlemek amacıyla Galata ve Unkapanı köprülerini ulaşıma açarak geçişi engelledi.
Can Kayıpları: Kadıköy’de polisin ateş açması ve yaşanan çatışmalar sonucunda işçiler Yaşar Yıldırım (Mutlu Akü), Mustafa Bayram (Vinleks) ve Mehmet Gıdak (Cevizli Tekel) ile esnaf Doğukan Dere ve polis memuru Yusuf Kahraman hayatını kaybetti.
Sıkıyönetim ve DİSK’in Tavrı: İstanbul ile Kocaeli’nin Merkez ve Gebze ilçelerinde sıkıyönetim ilan edildi. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, radyodan okunan mesajıyla işçileri provokasyonlara karşı uyararak anayasal çerçevenin dışına çıkılmaması çağrısında bulundu.
Cumhuriyet Gazetesi kupürü: Demir-Döküm fabrikası önünde alınan askeri tedbirler ve olaylarda hayatını kaybedenlerin haberleri.
17 Haziran 1970
Sıkıyönetim Komutanlığı, olayların tahrik ve teşvikçisi olduğu iddiasıyla aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Sekreter Kemal Sülker’in de bulunduğu 23 sendika yöneticisini gözaltına aldı. Bu isimler, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından “Anayasa’yı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs” gibi ağır bir suçlamayla yargılandı. Ayrıca olaylar sırasında yüze yakın işçi gözaltına alındı ve saat 21.00’den itibaren sokağa çıkma yasağı konuldu.
Aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Sekreter Kemal Sülker’in de bulunduğu sendika yöneticileri Üsküdar Ceza Tevkif Evi önünde.
18 Haziran 1970
Sıkıyönetimin ilan edilmediği İzmir’de de Lastik-İş, Maden-İş ve Gıda-İş’e bağlı bazı işyerlerindeki işçiler iş bırakarak direnişe destek verdi.
19 Haziran 1970
Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 13 sayılı bildirisiyle grev hakkının kullanımı yasaklandı; bir diğer bildiriyle toplu sözleşme görüşmeleri izne bağlandı.
20 Haziran 1970
DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’nın yayın organı olan Maden-İş Gazetesi’nin basımı ve dağıtımı yasaklandı.
22 Haziran 1970
Askeri birlikler, olaylardan önce başlayan ve devam eden İzsal grev alanına girdi. Sıkıyönetim görevlileri, askeri birliklere 25 metreden daha fazla yaklaşanlara ateşe açılması emrini verdi.
Direniş Sonrası İşçi Kıyımı (Temmuz 1970)
15-16 Haziran olayları sonrasında eylemlere katılan 5.090 işçi işten atılarak kara listeye alındı. Öncelikli işçilerin işsiz bırakılması, Marmara bölgesindeki işçi hareketliliğini uzun süre sessizliğe itti. 274 sayılı yasayı değiştiren tasarı ise olayların bastırılmasının ardından 29 Temmuz 1970’te 1317 sayılı Yasa olarak Meclis’te nihai kabulünü aldı.
Anayasa Mahkemesi’nde 274 sayılı Sendikalar Kanunu’ndaki değişikliklere yönelik açılan iptal davasının duruşma haberi.
12 Ağustos 1970
Söz konusu 1317 sayılı yasa değişikliği Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Aynı gün, Türkiye İşçi Partisi (TİP) adına Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın hazırladığı dilekçe ile yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) resmen dava açıldı.
18 Ağustos 1970
TİP’in başvurusunun hemen ardından, Cumhuriyet Halk Partisi de Genel Sekreter Bülent Ecevit ve Genel Başkan İsmet İnönü öncülüğünde yasanın iptali için AYM’ye ayrı bir başvuru yaptı. (AYM daha sonra bu davaları birleştirerek 1970/47 esas numarasıyla incelemiştir).
12 Mart 1971
Türk Silahlı Kuvvetleri, sokaklardaki çatışmaları ve ekonomik istikrarsızlığı gerekçe göstererek yayımladığı muhtırayla mevcut hükümeti istifaya zorladı ve yönetime el koydu.
19 Ekim 1972
Anayasa Mahkemesi’nin 9 Şubat 1972’de aldığı karar Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. AYM, yapılan değişikliklerin büyük kısmını, “Anayasa’nın sendika kurma ve grev hakkı ilkelerine aykırı olduğu” gerekçesiyle tamamen iptal etti.
İsviçre’de pazar günü gerçekleştirilen referandumda seçmenler, ülke nüfusunu on milyonla sınırlandırmayı öngören İsviçre Halk Partisi’nin mülteci karşıtı girişimini yüzde 54,8 oranında reddetti. Aynı gün, seçmenlerin yüzde 53’ü askerlik hizmetini reddetmeyi zorlaştıran yasal reformu ise destekledi.
Fotoğraf: Swissinfo.ch
İsviçre 14 Haziran Pazar günü, sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin (SVP), girişimi ile ülke nüfusunun 10 milyon kişiyle sınırlandırmasını hedefleyen referanduma gitti. Araştırma enstitüsü gfs.bern‘in açıkladığı sonuçlara göre seçmenler, “On milyona hayır” göç girişimini yüzde 45,2’ye karşı yüzde 54,8 çoğunluğuyla reddetti.
Swissinfo.ch, katılım oranının yüzde 58 olduğunu ve bu oranın önceki oylamalara kıyasla daha yüksek olduğunu kaydetti. Nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan göçmenlerin ise ulusal seçimlerde oy hakkı yok.
İsviçre’nin Neuchâtel kantonunda seçmenlerin yüzde 67,3’ü “hayır” derken bu oran Cenevre’de yüzde 65,4, Vaud’da ise yüzde 64,5 oldu. Reddin en güçlü çıktığı yer ise yüzde 73,5 oranla Almanca konuşan Basel-Şehir kantonu oldu. Sonuçlara göre İsviçre’nin kuzeydoğusundaki kırsal kanton Appenzell İç Roden, yüzde 65,9 oranında “evet” dedi. SVP’nin taleplerinin referandumda kabul edilmesi için girişimin hem ulusal düzeyde yüzde 50’den fazla oy alması hem de kantonların yarısından fazlasının onayını alması gerekiyordu.
SVP başkanı Marcel Dettling, İsviçre kamu radyosu SRF’e yaptığı açıklamada, kırsal kesimin açıkça “evet” dediğini fakat şehirlerin dengeyi değiştirdiğini söyledi.
Seçmenler AB ile ilişkileri korudu
SVP’nin referandumu destekleme amacı, 2050’den önce nüfusun 9,5 milyon eşiğini aşması durumunda hükümet olarak duruma müdahale ederek daha az mülteci kabul etmek ve mültecilerin aile birleşimini sınırlandırmak. Nüfusun 2050’den önce 10 milyonu aşması durumunda ise iki yıl içinde Avrupa Birliği (AB) ile kişilerin serbest dolaşımına ilişkin anlaşmayı feshetmesi talep edilmişti.
"Kişilerin Serbest Dolaşımı" anlaşması, AB vatandaşlarının vize veya oturum izni zorunluluğu olmadan üye ülkelerde seyahat etmesi, çalışması ve ikamet etmesini sağlayan anlaşmadır. Serbest Dolaşım (Free Movement), sınır kontrolünün ötesinde başka bir ülkede yasal olarak yaşama, çalışma, okuma ve eşit haklardan yararlanma güvencesidir.
SVP, aşırı kalabalık trenleri, tıkanan yolları ve dar konut piyasasının tümünü “kontrolsüz” göçe bağlıyordu. İsviçre’nin nüfusu şu an 9,1 milyon, 2002’de ülkenin AB ile serbest dolaşım anlaşmasının yürürlüğe girmesinden bu yana yüzde 23 artış kaydedildi. Oylamadan “evet” sonucu çıksaydı İsviçre, AB’den gelen göçü kesmek ve sığınma taleplerini kısıtlamak gibi bazı tedbirler alacaktı. Hükümet, bunun bedelinin AB ile serbest dolaşımın sona erdirilmesi olabileceği yönünde uyarıda bulunmuştu. Çünkü AB ile serbest dolaşım anlaşması, İsviçre’nin AB’ye entegrasyonunun temel taşı olarak duruyor.
Pazar günü Adalet Bakanı Beat Jans ise “Halkın bu kararı istikrar, açıklık ve güvenilirlik mesajı taşıyor” dedi.
Referandumda hayır oyu kullanma çağrısı yapan Sosyal Demokrat Parti eş başkanı Cédric Wermuth da SRF’e yaptığı açıklamada, İsviçre halkının çoğunluğunun SVP’nin “günah keçisi siyasetinden” bıktığını ifade etti. Wermuth, nüfus tavanının reddini, İsviçre’nin en büyük ticaret ortağı ve serbest dolaşım sayesinde nitelikli iş gücünün başlıca kaynağı olan AB ile ilişkileri koruma isteğine de bağladı.
Oylamanın ülke dışında da yakından izlendiğinin göstergesi olarak Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen şu mesajı paylaştı:
“İsviçre halkı konuştu. AB ile İsviçre arasında derin bağlar ve güçlü bir ortaklık var. İşbirliğimizi modernize etmek ve derinleştirmek için birlikte çalışmaya devam edeceğiz.”
Merkez Parti başkanı Matthias Bregy ise oylamanın, komşu ülkelerin gerisinde kalan nüfus artışının nasıl yönetileceğine ilişkin bir tartışmayı açtığını söyledi. Bregy, büyümenin gerçek bir sorun olduğunu vurgularken SVP’nin nüfus tavanı kapsamındaki çözüm önerilerinin ise hatalı olduğunu belirtti.
İsviçre’de askerlik hizmetini reddetmek zorlaştı
Pazar günü İsviçre seçmenleri, aynı zamanda sivil hizmete ilişkin kuralların sıkılaştırılmasını da onayladı. Seçmenlerin yüzde 53’ü, askerlik hizmetini reddetmeyi zorlaştıran yasal reformu destekledi. Referandumla itiraz edilen Federal Sivil Hizmet Kanunu’ndaki değişiklikler, askeri hizmet yerine sivil hizmeti tercih etmek isteyenlerin sayısını azaltmayı öngörüyor.
Teklif, batı İsviçre’deki Vaud, Cenevre, Neuchâtel ve Jura kantonları dışında, 26 kantonun büyük çoğunluğu tarafından reddedildi.
Yeni kurallar, en az 150 hizmet günü, kısıtlanmış esneklik ve zorunlu tazeleme kursları gibi daha katı koşullar getiriyor. Amaç, özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından jeopolitik gerginliklerin tırmandığı bu dönemde sivil hizmete her yıl başvurup kabul edilen kişi sayısını yaklaşık 7.200’den 4.000’e indirmek ve ordu kapasitesini güçlendirmek.
gfs.bern’den Golder, “Daha küçük, daha muhafazakar kantonlarda sonuç çok net” diyerek bu tabloyu, seçmenlerin “zor dönemlerde” orduyu güçlendirme iradesinin bir yansıması olarak değerlendirdi.
SVP milletvekili Nicolas Kolly, “Çok fazla belirsizliğin yaşandığı özel bir dönemdeyiz. Bu güvenliği sağlamak için çabalarımızı yeniden odaklamamız gerekiyor. Askerlik zorunludur, bunlar ülke için gerekli yükümlülükler” dedi.
“Ordu çağ dışı bir insan imajını temsil ediyor”
Pazar günkü oylama, başta sol eğilimli Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Protestan Parti’nin öncülük ettiği “Sivil Hizmeti Kurtarın” girişimiyle tetiklenmişti. Muhalifler, reformun sağlık, eğitim ve tarım gibi sektörlerdeki personel açığını derinleştireceğini ve orduya yapacağı katkının da oldukça sınırlı kalacağını savunmuştu.
Genç Yeşiller, yakın seçim sonucunu geniş tabanlı halk desteğinin kanıtı olarak gösterirken kampanyacılar, ek kısıtlamalara direnilebileceğinin sinyalini verdi.
Genç Yeşiller, oylama sonucuna ilişkin sosyal medya hesaplarından paylaştığı açıklamada şunları söyledi:
“Bugün 14 Haziran, feminist grev günü. Sivil hizmet yasasına “evet” oyu, feminist ve dayanışmacı İsviçre’ye karşı bir saldırı niteliği taşıyor.
Tüm sivil hizmet edimlerinin yüzde 83’ü sosyal, eğitim ve sağlık sektörlerinde gerçekleştiriliyor. Sivil hizmet görevlileri çoğunlukla, ağırlıklı olarak Finta topluluğundan bireylerin çalıştığı bakım alanlarında görev yapıyor. Sivil hizmeti değersizleştirerek destekçileri, bakım emeğini değersizleştiren köklü bir geleneği sürdürüyor.
Asıl sorun, ordunun çağ dışı bir insan imajını temsil etmesidir: Maço yapılar ve bireylerin neredeyse sınırsız güç kullanabildiği katı hiyerarşiler bunun başlıca göstergeleri. Ordu bünyesinde çeşitli ayrımcılık biçimleri ve cinsiyete dayalı şiddet yaygın biçimde var olmaya devam ediyor; bunlarla başa çıkmak için kurumsal düzeyde yeterli adım atılmıyor.
Sivil hizmet koşullarının sertleştirilmesi, ordunun bu iç sorunlarını hiçbir şekilde çözmüyor. İsviçre ordusu, sivil hizmet gibi işlevsel ve toplumsal açıdan değerli bir sisteme saldırmadan önce kendi iç sorunlarıyla ciddi biçimde yüzleşmeli!”
Swissinfo.ch’ye göre, Yeşiller üyesi ve İsviçre Sivil Hizmet Federasyonu başkanı Clarence Chollet ise sağ kesimin daha kapsamlı bir hedef güttüğü konusunda uyardı:
“Bu hedef, vicdan testinin yeniden getirilmesini ve sivil hizmetin sivil koruma ile birleştirilmesini de kapsıyor. Bizi asıl kaygılandıran bu adımlar.”
Bu konunun ise seçim kampanyası sürecinde “On milyona hayır” girişiminin gölgesinde kalarak sınırlı ilgi gördüğü kaydedildi.
“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Yıldız Tar, iktidar tarafından gündeme getirilen 12. Yargı Paketi’ni “Nazi Almanya’sının LGBTİ+’ları pembe üçgenlerle damgalayıp toplama kamplarına koymasının 2026 yılında güncellenmiş biçimi” olarak değerlendirdi.
Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 2026’dan 2035’e kadarki sürecin “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edilmesinin ardından LGBTİ+ karşıtı yasaları içeren 12. Yargı Paketi tekrar gündeme geldi. Feministler ve LGBTİ+’lar söz konusu yargı paketine karşı son birkaç günde çeşitli şehirlerde eylemsellik gösterdi. Dün ise Ankara Kadın Platformu’nun 12. Yargı Paketi’ne karşı Kolej Meydanı’nda yapmak istedikleri yürüyüşe polis saldırısı gerçekleşti ve 4 kişi gözaltına alındı.
“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nın ikinci gününe konuşmacı olarak katılan gazeteci ve KaosGL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Niha+’ya barış umudunun konuşulduğu günlerde 12. Yargı Paketi’nin gündeme getirilmesini bir provakasyon olarak değerlendirdi.
“Yargı paketi Nazi Almanyası’nı anımsatıyor”
Tar’a göre bu yargı paketleri gerçeğe aykırı iftiralardan, insanların teşvik edilerek LGBTİ+ olabileceği ve bu şekilde LGBTİ+ olmanın propagandasının yapılabileceği iddiasından oluşuyor.
KaosGL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar
“LGBTİ+ olmak insanların, doğanın, hayvanların, aslında yaşayan bütün canlıların hayatının en olağan parçalarından biri” diyen Tar, bu paketin bir grubu sırf sahip oldukları özellikleri ifade ettikleri için, başka bir grubu da onların haklarını savunduğu için hapse atmayı hedefleyen bir kuşatma belgesi olduğunu ifade etti:
“Bu paketin hukukla hiçbir ilgisi yok. Benzeştiği yer neresi derseniz, bu açıkçası Nazi Almanya’sının LGBTİ+’ları pembe üçgenlerle damgalayıp toplama kamplarına koymasının 2026 yılında güncellenmiş biçimi.”
“İktidar transların bedenini gasp etmeye çalışıyor”
“Siyasal iktidarın” uzun zamandır toplumu ve bireyi şekillendirme çabalarında LGBTİ+ düşmanlığını bir harç olarak kullandığını söyleyen Tar, bu düşmanlık üzerinden iktidarın kendi otoritesini genişletmeye çalıştığını vurguladı.
Bu yasa paketinin geçmesi durumunda karşılaşılacak tehlikeleri ifade eden Tar, şunları söyledi:
“Açıkçası LGBTİ+ ile ilgili tarafsız bir şekilde ağzını açan herkesin hapse girme riski var. Sadece ağzını açmak da gerekmiyor. Çok muğlak bir ifadeyle eğer ki genel geçer toplumsal cinsiyet normuna uymuyorsanız hapse girme ihtimaliniz var. Aynı zamanda transların uyum süreçlerini düzenlemiyor, bu süreçleri fiilen imkansız hale getiriyor. Yasaklıyor, yasakçı bir paket bu. Bu yasaklamayla translara şunu söylüyor: Sizin bedeniniz hakkındaki tasarruf size ait değildir, devlete aittir. Devlet transların bedenlerini gasp etmeye ve sömürgeleştirmeye çalışıyor.”
“LGBTİ+’da pişer, bütün topluma düşer”
Tar’a göre paketin tam da bir barış umudunun konuşulduğu, çözüm sürecinin gündemde olduğu bir yerde gündeme getirilmesini, barış sürecine bir provokasyon ve sürecin “altını dinamitleyen bir girişim” olarak okumak gerekiyor:
“Şu anda LGBTİ+’lara dönük bu düzenlemeye rıza gösterildiğinde ve bu bir meşruiyet kazandığında, yarın toplumda hiç kimsenin nefes alacak alanı olmayacak. Bunu tarihten de biliyoruz, yakın tarihimizden de biliyoruz. LGBTİ+ yasakları diye başladı, herkese düştü. Yani LGBTİ+’da pişer, bütün topluma düşer gibi bir durum var.”
“LGBTİ+ realitesi tanınmadan barış mümkün değil”
LGBTİ+ hareketinin taleplerinin en başından beri aynı olduğuna değinen Tar, bu taleplerin en temel eşit yurttaşlık talebi, özgürlük ve eşitlik talebi olduğunu söyledi. Tar, bu talepleri somut örneklerle şu şekilde sıraladı:
“Bu talepleri somutlaştırırsak: anayasanın eşitliğini düzenleyen maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin de eklenmesi, nefret cinayetleri ve nefret suçlarına, çalışma hayatı başta olmak üzere birçok alanda ayrımcılığa karşı yasal koruma ve hukuken tanınma. Burada bunun olabilmesi, LGBTİ+ realitesinin olduğu gibi tanınmasından geçiyor.”
Herhangi bir barış sürecinin toplumsal barışa evrilebilmesi ve demokratik topluma ulaşabilmesi için LGBTİ+ realitesinin tanınması gerektiğini ifade eden Tar, “LGBTİ+ realitesi tanınmadığı bir düzlemde demokratik toplum mümkün değil” dedi.
Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin 90’lardan beri Kürt sorununun çözümünde ve barış, eşitlik, tanınma, hakların verilmesi ve Kürtlerin hukukunun teslim edilmesi konusunda çok net olduğunu hatırlatan Tar, hareketin özgürlük ve eşitliğin sadece bir gruba verildiğinde diğer grupların gerçek anlamda özgür ve eşit olamayacağının farkında olduğunu söyledi. Tar’a göre şu anki süreçte bunun bir benzeri olarak iktidar ve devlet aygıtları düşmanlar ilan ediyor ve süreci tekçiliğe hapsediyor.
“LGBTİ+’lar olarak elimizi taşın altına koyuyoruz”
Tar, buna karşın demokratik topluma inananların ve bunun mücadelesini verenlerin, LGBTİ+’ların ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanması ve LGBTİ+ mücadelesinin önündeki engellerin kaldırılmasının demokratik toplumun önemli bir parçası olduğunu görmesi gerektiğinin altını çizerek dahil olduğu çalışmalardan bahsetti:
“Biz barış sürecinin başlaması ile birlikte geçtiğimiz yıl ‘Barış İçin LGBTİ+ İnisiyatifi’ diye bir inisiyatif kurduk. İki temel hedefimiz var orada. Bu coğrafyada yaşayan LGBTİ+ halklar olarak barış sürecine katkı sağlamayı tarihsel sorumluluğumuz olarak gördüğümüz için barışın toplumsallaşmasında üzerimize düşen rol, LGBTİ+ toplumu içerisinde toplumsal barış için gerekli adımları atmak ve birlikte yaşama kültürünü güçlendirmek. İkincisi ise barış ve çözüm süreçleri, toplumsal cinsiyet ekseni olmadığında başarıya ulaşmayan çözüm süreçleridir. Biz çözüm sürecine LGBTİ+’ların da eşit bir temsille katılması ve savaşın LGBTİ+’lar üzerinde yarattığı tahribatın nasıl tazmin edileceğine dair bir çalışma yürütülmesi, hakikate adalet yüzleşme komisyonlarında LGBTİ+’lara yönelik şiddetin de gündem edilmesi için çalışıyoruz.”
Tar, bunun bir “Biz de varız ve bize bir hakkımızı verin” beyanı olmadığını, aksine LGBTİ+’ların özne olarak “barışın hayata geçebilmesi için elimizi taşın altına koyuyoruz ve sorumluluğumuz neyse yerine getirmeye hazırız” şeklinde bir irade beyanı olduğunu ifade etti.
“Tutuklanmam mücadelemle bağlantılıydı”
Yıldız Tar, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) soruşturması kapsamında gözaltına alınarak 21 Şubat 2025 tarihinde tutuklanmış, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesinin ardından 30 Mayıs 2025 tarihinde tahliye edilmişti. Tar, bu operasyonun çözüm süreci başlamadan önce yapılmış bir provakasyon olduğunu belirterek kendisinin doğrudan hedef seçilmesinin kimliği ve mücadelesinden bağımsız olmadığını aktardı:
“Hem de aile yılında, Türkiye’deki en köklü LGBTİ+ derneklerinden birinin bir parçası ve onun genel yayın yönetmenini almak sembolik bir adım. Bu benim kimliğimden ve mücadelemden ve LGBTİ+ hareketinden bağımsız düşünülemez. Burada LGBTİ+ hareketine bir gözdağı verilmek istendi. İktidar cezaevlerine insanları koyarak korkutmaya çalışıyor ama bu işe yaramıyor. LGBTİ+’lar zaten baskı ve şiddetin her biçimiyle gündelik hayatta o kadar karşı karşıya ki bu yasa geçtiğinde de geçmeden de zaten uyguluyorlar bu arada. Yargı paketi geçmeden de uyguluyorlar. Ceza evlerine atarak bir insanın hakikatini yok edemezsiniz. Hakikat kendine yakacak yer buluyor. Ve biz şerbetliyiz. Doğduğun andan itibaren çok küçük yaşlarda baskı ve şiddetle karşılaşınca bu biraz vızgeliyor, tırıs gidiyor açıkçası.”
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, silahların bırakılması ile ilgili süreç için henüz siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak olmadığını kaydederek, Cumhurbaşkanı’nın sürecin temposunun artacağı yönündeki açıklaması için “Biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir” dedi.
Ayşegül Doğan
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 12 Haziran tarihinde, Selimiye Camii Şerifi’nin yeniden ibadete açılması ile ilgili gerçekleştirilen törende yaptığı konuşmada, silahların bırakılması ile ilgili süreç için, “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe kat ettik, inşallah, tempomuzu biraz daha artıracağız” dedi.
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan Niha+’ya yaptığı değerlendirmede, Erdoğan’ın yaptığı açıklamayı önemsediklerini belirterek bunu bir taahhüt olarak gördüklerini kaydetti:
“İktidar cenahından yapılan açıklamaların yanı sıra ülkenin cumhurbaşkanının işt daha dün yaptığı bir açıklama var. Sürecin temposunun hızlanacağını ifade ettiği açıklama. Dolayısıyla biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir. İhtiyaç duyulan somut adımlar ne? Hızlıca bir yasal çerçevenin takvimini oluşturmak, Meclis çalışmalarını ara vermeden bunu konsensüsle Genel Kurula getirmek ve bu yasal çerçeveyi artık oluşturmak.”
“Geçiş hukuku yasası gerekiyor”
Basına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, PKK’liler ile ilgili olarak bir çerçeve yasa hazırlanıyor ve bu yasa 9 maddeden oluşuyor.
“Henüz bir taslak yok. Siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak yok” diyen Doğan, kendilerinin çalışmalarının olduğunu belirtti:
“Bizim çalışmalarımız var zaten. Hep Türkiye’de demokratik siyaset alanının genişlemesine dönük çalışmalar yapan bir siyasi partiyiz. Bizim programımız var. Komisyonla sunduğumuz rapor var. Sonra komisyondan çıkan bir ortak rapor var. Bu raporun bir konsensüsle çıktığı birtakım eleştirilere, itirazlara, hatta şerhlere rağmen de kamuoyunca biliniyor. Yani yapılması gerekenler çok aşikar. Öyle gizli saklı bilinmeyen bir şey yok. Bizim yaklaşımımızı da yinelemek gerekirse DEM Parti olarak biz teknik bir hukuk yaklaşımıyla değil, sıradan bir yasal düzenleme çalışması olarak değil, çatışmalı bir dönemden kalıcı olarak çatışmaları sonlandırabilecek niteliğe sahip bir geçiş hukuku yasasının oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu da kategorik bir bakış açısı içermeyecek, kategorik bir yaklaşım içermeyecek, kapsayıcı olacak ve bütüncül bir hukuk yaklaşımıyla bir başlangıç adımı gibi düşünelim. Bu önemli bir başlangıç adımı. Sürecin aynasını oluşturacak ve bundan sonra da bir takım yeni düzenlemelerle infaz kanununu düzenlemeye ihtiyaç var. Anayasal bir takım gereklilikleri olan bir süreçten bahsediyoruz.”
“Beklenti silahların tümden devre dışı kalması”
Silahların bırakılması süreci ile ilgili olarak da konuşan DEM Parti sözcüsü Ayşegül Doğan “beklentimiz silahların tümden devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve kalıcı bir biçimde devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve bir takvimin hızla oluşturulması” dedi. Doğan
Abdullah Öcalan’ın yasal çerçeveye ve sürecin hızlanmasına ilişkin son görüşmede İmralı heyeti ile bir takım öneriler paylaştığını ifade ederek şöyle devam etti: “Kamuoyuna açık dolayısıyla yapılması gerekenler aşikar. Aşina olmadığımız ancak deneyimli olduğumuz bir zaman diliminden geçiyoruz. Burada önemli olan bu negatif süreci pozitif bir sürece dönüştürmek ve bundan sonra yasal çerçevelerle birlikte başlayan yeni bir dönemi konuşmak.”
Doğan İmralı Heyeti dışında Abdullah Öcalan ile görüşmek isteyen isimlerle ilgili bir gelişme olup olmadığı sorusuna henüz bir gelişme olmadığını söyledi: “Olması gerekir. Geç kalmış bir çalışma bu. Bizzat Öcalan’ın da kamuoyuna ulaştırmak istediği, doğrudan temas kurmak istediği yönünde mesajları da paylaştık. Yani kendi ifadesi de topluma doğrudan ulaşabilmek. Ve olması gereken de bu. Sürecin doğal ihtiyacıdır. Ana muhatap, baş aktör, çok kritik bir konuda müzakereci pozisyonunda iletişim koşullarının, çalışma koşullarının da bu sürecin hızlanacak temposuna uygun olması gerekir.”