KDP-YNK anlaşmazlığı yeni riskler barındıyor

20 ayı aşkın süredir devam eden hükümet krizi, Kürdistan Bölgesi’ni sadece siyasi bir çıkmaza değil, aynı zamanda idari ve askeri bir bölünmüşlüğe sürüklüyor. Erbil ve Süleymaniye arasındaki denge arayışı, yerel siyasetin ötesine geçerek bölge güvenliğini tehdit eden kritik bir kırılma noktasına dönüştü.

IKYB Parlamentosu

Irak Federe Kürdistan Bölgesi’nde 20 Ekim 2024’de yapılan seçimlerin üzerinden 20 ayı aşkın bir süre geçmesine rağmen henüz hükümet kurulamadı. 105 sandalyeye sahip parlementoda 50+1’i bulan bir ittifak kurulamadığı için bölgedeki siyasi kriz derinleşiyor.

20 Ekim 2024 yılında yapılan seçimlerde, KDP 40, YNK 23, Yeni Nesil, 16, Kürdistan İslami Birlik (Yekgirtî) 7, Helwest 3, Halk Cephesi (Berey Gel), 2, Goran ve Komal 3 sandalye kazanmıştı.

Seçimlerin ardından KDP ile YNK arasında bakanlıkların yeniden belirlenmesi ve başkanın seçilmesi gibi başlıkların müzakere edildiği 30’u aşkın görüşme sonuç vermedi. Yeni hükümet belirlenmediği için yaklaşık 20 aydır bir önceki seçimde oluşturulan hükümet geçici hükümet olarak faaliyetlerini sürdürüyor. KDP ve YNK arasındaki bu anlaşmazlık sadece Kürdistan Bölgesi Hükümet seçimi için değil Irak Cumhurbaşkanı seçiminde de yansıdı ve Kürtler parçalı duruşları nedeniyle Irak Cumhurbaşkanı seçimi de zamana yayıldı.

IKBY Siyasi ve İdari Etkinlik Haritası
Sarı Bölge: Kürdistan Demokrat Partisi (KDP)

KDP’nin temel gücü ve mutlak hakimiyet alanı Erbil (Hewlêr) ve Duhok vilayetlerini kapsar. IKBY’nin başkenti Erbil olduğu için resmi idari yapının merkezinde de KDP’nin ağırlığı hissedilir. Aynı zamanda Türkiye ile sınırı olan Zaho ve çevresi de KDP’nin tam kontrolündedir.

Yeşil Bölge: Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB)

KYB’nin geleneksel tabanı ve siyasi, idari, askeri kontrol noktası Süleymaniye ve Halepçe vilayetleridir. Bu bölge, İran sınırına paralel uzanır ve KYB idaresi bu vilayetlerin güvenliğini, yerel yönetimini kendi askeri (70. Birlik) ve idari kadrolarıyla sağlamaktadır.

Muhalefet ve Diğer Partilerin Etkinlik Alanları
  • Gorran (Değişim Hareketi): Ortaya çıkış noktası ve en güçlü olduğu taban Süleymaniye vilayetidir. KYB içinden çıkarak büyüyen bu hareket, Süleymaniye siyasetinde bir faktördür.
  • Yeni Nesil Hareketi (Naway Nwe): Merkezi ve temel kitlesi ağırlıklı olarak Süleymaniye’dedir, ancak Erbil’de de belli bir protest oya hitap etmeyi başarmış bölge genelinde karşılık bulan güncel ana muhalefettir.
  • İslami Partiler: Kürdistan İslami Birlik (Yekgirtû) Duhok bölgesinde ciddi bir varlık gösterirken; Kürdistan Adalet Topluluğu (Komal) ağırlıklı olarak Süleymaniye ve Halepçe civarında etkilidir.

2005 yılında onaylanan Irak Anayasası’na göre teamüller gereği Cumhurbaşkanı Kürtlerden seçiliyor. KDP ve YNK arasındaki anlaşmaya göre ise o günden itibaren Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’nı KDP’li, Irak Cumhurbaşkanı ise YNK’li bir isimden seçiliyor. Cumhurbaşkanı seçimi konusunda da anlaşamayan her iki parti farklı adaylar ile seçime girerken 11 Nisan’da yapılan seçimi YNK’nin adayı Nizar Amedi kazandı. KDP ise seçimi boykot ederek Nizar Amedi’yi Kürdistan temsilcisi olarak tanımadıklarını duyurdu.

KDP Politbürosu tarafından yapılan açıklamada, “Cumhurbaşkanı makamı için belirlenen aday, Kürdistani mekanizmaların dışında tutulmuştur. Oysa bu makam bir partinin değil, Kürdistan halkının hakkıdır. Ancak bu makam için söz konusu aday bir parti tarafından belirlenmiş ve Irak’ın diğer bileşenlerine mensup bazı taraflarca onaylanmıştır. Bu nedenle bu seçim yöntemini reddediyoruz ve bu şekilde belirlenen bir kişiyi Kürdistan çoğunluğunun temsilcisi olarak tanımıyor, onunla muhatap olmayacağız” ifadelerine yer verildi.

Hükümet görüşmeleri sonuçsuz kaldı

Irak Cumhurbaşkanlığı seçimi bu şekilde çözümlenirken bölgesel hükümetin kurulması ise yapılan onlarca görüşmeye rağmen çözülemedi. Federe Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi teammüllere göre her seçim süreci için Kürdistan Bölgesi Başbakanlığı her iki parti arasında 2 yıl dönüşümlü olarak paylaşılıyordu. Ancak KDP bu teamül bir süredir uygulanmıyor. KDP, Kürdistan Bölgesi Başkanlığı ve Başbakanlığı kendisinde kalmasını istiyor. Buna karşın YNK ise hükümet içinde daha fazla bakanlık ve yetki istiyor. KDP 2023 yılına kadar 11 sandalyelik bileşen kotası ile birlikte yüzde 50’lilik çoğunluğu sağlayıp hükümeti kurabiliyordu. Ancak 2023 yılında Irak Federal Mahkemesi kararı ile Kürdistan Bölge Parlamontosu’nda sandalye sayısı 111’den 100’e ve kota sandalye sayısı ise 11’den 5’e düşürüldü.

Kürdistan Bölgesi yönetiminde tam ortak olmayı isteyen YNK, karar alma süreçlerinde KDP’nin belirleyici hale geldiğini ve bunun siyasi dengeyi bozduğunu savunuyor.

Taraflar arasında İçişleri Bakanlığı ve güvenlik kurumları üzerindeki denetim konusunda yaşanan ayrılıkla birlikte sonuç olarak KDP yönetimdeki ağırlığın kendi elinde kalmasını istiyor, YNK ise eşit ortaklık talebinde bulunuyor.

KDP ve YNK arasındaki bu anlaşmazlık Kürdistan Bölgesi’nde bir çok olumsuzluğu da beraberinde getiriyor. Hükümetin kurulamaması nedeniyle siyasi, ekonomik ve toplumsal krizler ile maaşların ödenmemesi gibi sıkıntılar yaşanırken, merkezi hükümet ile olan ilişkilerde yaşanan parçalı durum nedeniyle Bağdat ile Kürdistan bölgesi arasında yaşanan sorunların çözümü de sürekli erteleniyor.

IKBY Siyasetinin Etkili İsimleri
Mesud Barzani

Mesud Barzani

Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Başkanı

Kürdistan Bölgesi’nin eski başkanı ve KDP’nin tarihi lideridir. Resmi bir hükümet görevi olmamasına rağmen, Sarı Bölge’de (Erbil-Duhok) ve tüm bölge siyasetinde nihai kararları alan en güçlü siyasi figür konumundadır.

Neçirvan Barzani

Neçirvan Barzani

IKBY Başkanı & KDP Başkan Yrd.

Bölgenin mevcut başkanıdır. Özellikle Erbil merkezli diplomaside, Bağdat ve Ankara ile olan ilişkilerin yönetiminde ve KDP ile KYB arasındaki bölgesel krizlerin dengelenmesinde kilit bir rol oynamaktadır.

Bafel Talabani

Bafel Talabani

Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı

Yeşil Bölge’nin (Süleymaniye-Halepçe) fiili lideridir. Parti içi çekişmeleri sonlandırarak KYB’nin askeri (70. Birlik) ve istihbari gücünü tek elde toplamış, Erbil’in politikalarına karşı Süleymaniye’nin özerkliğini savunan ana aktör olmuştur.

Şaswar Abdulvahid

Şaswar Abdulvahid

Yeni Nesil Hareketi (Naway Nwe) Lideri

Süleymaniye çıkışlı bir medya patronu ve siyasetçidir. KDP ve KYB’nin geleneksel ikili iktidarına sert eleştiriler yönelterek her iki bölgede de sistem karşıtı, protest oyların güncel merkezini oluşturmaktadır.

YNK ve Nesil Hareketi’nin ittifakı

KDP ve YNK’nin uzun süren sonuçsuz müzakerelerinin ardından geçtiğimiz aylarda YNK ve Yeni Nesil Hareketi parlementoda birlikte çalışma kararı aldılar. Toplamda 38 sandalyeye tekabül eden bu anlaşma ile Kürdistan Bölgesel Parlemontosu’nda KDP’ye yakın bir sayı elde ederek güç dengelerini kısmen değiştiren bu ittifak ile hükümet kurmaya yetecek sayıya ulaşılamasada KDP’ye karşı Süleymaniye merkezli bu iki hareketin birleşimi yeni bir güç dengesi ortaya çıkardı. Nitekim iki parti Irak Parlemontosu’nda da ortak çalışma kararı alarak önemli bir güç sağladığı görülüyor.

YNK ve Yeni Nesil Hareketi tarafından varılan anlaşmanın ardından YNK Başkanı Bafıl Talabani, KDP ile anlaşıp hükümeti bir an önce kurmak istediklerini belirtirken Yeni Nesil Hareketi Lideri Şaswar Abdulvahid, başbakanlığın KDP dışında bir isimde olması gerektiğini belirterek YNK ile aynı çizgide oldukları mesajını verdi. KDP ise tüm ittifak tekliflerini sürüncemede bırakmasına rağmen hükümet kurulmama gerekçesi olarak YNK’yi gösteriyor. KDP Sözcüsü Mahmud Muhammed, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, YNK’yi süreci tıkamakla suçlayarak “Halkın oyunu ve iradesini hiçe sayarak, zorbalıkla kendini seçim sonuçlarına dayatan ve partilerin aldığı oy ve sandalye sayılarını hesaba katmayan taraf bizzat KYB’dir” ifadelerini kullandı..

KDP: Gerçek temsilci biziz

KDP’nin hem Kürdistan Parlamentosu hem de Irak Temsilciler Meclisi seçimlerinde YNK’den daha fazla o aldığına dikkaç çeken Muhammed, halkın gerçek temsilcisinin KDP olduğunu; YNK’nin ise sadece 23 sandalyeye sahip olarak yalnızca kendi seçmenini temsil ettiğini dile getirdi.

Askeri kriz: Pêşmergenin birleşememesi

KDP ve YNK arasındaki bu siyasi krizin yanında askeri bir kriz olarak değerlendirilebilecek olan peşmergenin birleşmesi sorunu da bulunuyor. Her iki partinin ayrı ayrı silahlı gücü yani Pêşmergesi bulunuyor. 2010 yılında başlayan her iki partiye bağlı Pêşmerge gücünün birleşmesinde 2013 yılına kadar 42 bin Pêşmergenin birleşmesi ile 14 tugay oluşturulmuş ancak daha sonra birleşme süreci durmuştu. 2018’de ABD ve İŞİD’e karşı kurulan uluslararası koalisyonun desteği ve zorlamasıyla bu süreç yeniden başladı ancak halen sonuca ulaştırılamadı. ABD’nin yeni Irak ve Suriye temsilcisi Tom Barrack’ın ABD’nin yeni bölge politikası olarak ilan ettiği ve uygulamaya koymaya çalıştığı bölgede tek ordu, tek merkezi yapı doktrini ile Pêşmergenin Irak ordusu ile entegre edileceği tartışılmış ancak bu durum Pêşmerge Bakanlığı ve KDP tarafından yalanlanmıştı.

Mela Bahtiyar: “Sonuçlar ağır olur”

Federe Kürdistan ve Irak siyasetinde önemli bir fügür olan Kürt Siyasetçi Mela Bahtiyar, geçtiğimiz günlerde Rudaw’a yaptığı açıklamada, hükümet kuramamanın siyasi sonuçlarının ağır olacağı uyarısında bulundu. Mevcut durumun Federe Kürdistan bölgesinin pozisyonunu zayıflattığına dikkat çeken Bahtiyar, bölgede fiilen iki ayrı alan bulunduğunu söyledi. Pêşmerge güçlerinin, polis teşkilatının ve çeşitli kamu kurumlarının yıllardır tam anlamıyla birleştirilemediğini anımsatan Bahtiyar, “Hükümetimiz Koye’den Xaneqîn’e kadar YNK’ye sormadan bir hizmetli bile atayamaz; YNK de Koye’den Zaxo’ya kadar KDP’ye sormadan bir asker atayamaz” dedi.

“Temsilciyi ABD belirler”

Bahtiyar, ABD’nin Irak’ta güçlü ve birleşik bir devlet yapısını desteklediğini, Washington yönetiminin birleşik ordu, birleşik mali sistem ve güçlü merkezi kurumlar görmek istediğini belirterek Federe Kürdistan ile Bağdat arasındaki sorunların çözümünün de bu nedenle önem taşıdığını söyledi. KDP ve YNK’nin mevcut anlaşmazlıklarını aşamaması halinde dış aktörlerin sürece daha fazla müdahil olabileceğini ifade eden Bahtiyar, şunları kaydetti: “Çözseler daha iyi olur ama çözmezlerse, bence sonunda ABD, Kürtlerin temsilcisinin kim olduğuna bizzat karar verir. Durum oraya varmadan çözmeleri en iyisidir.”

20 ayı aşkın süredir her iki partinin anlaşamamasından dolayı kurulamayan bölgesel hükümet, Kürdistan bölgesinde ciddi ekonomik ve siyasi sorunları beraberinde getirirken bir yandan da bölge devletlerinin müdahalelerine karşı bölgeyi savunmasız bırakıyor.

IKYB Siyasi Sistemi: Kronoloji ve Yapısal Analiz
Siyasi Sistemin Ortaya Çıkışı ve Kronolojisi
  • 1946: Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Mahabad’da Mustafa Barzani tarafından kuruldu.
  • 1970: Irak ile Kürt liderler arasında “11 Mart Otonomi Anlaşması” imzalandı.
  • 1975: Celal Talabani önderliğinde Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) kuruldu.
  • 1991: 1. Körfez Savaşı sonrası Raperin (ayaklanma) gerçekleşti. BM kararıyla 36. paralelin kuzeyi “Uçuşa Yasak Bölge” ilan edilerek fiili bir özerklik yaratıldı.
  • 1992: Bölgede ilk parlamento seçimleri yapıldı. KDP ve KYB mecliste %50-50 güç paylaştı ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti (KRG) fiilen kuruldu.
  • 1994 – 1998: KDP ve KYB arasında yaşanan iç savaş (Brakujî) sonucunda bölge idari olarak ikiye bölündü (Erbil ve Süleymaniye).
  • 2003: ABD’nin Irak’ı işgaliyle Baas rejimi devrildi, Peşmerge güçleri koalisyonla hareket etti.
  • 2005: Yeni Irak Anayasası ile Kürdistan Bölgesi “federal bir bölge” olarak hukuki (de jure) statü kazandı.
  • 2006: KDP ve KYB idareleri birleşerek tek bir hükümet kurdu.
  • 2009: Gorran (Değişim) Hareketi kurularak iki partili hegemonya kırıldı.
  • 2014 – 2017: IŞİD savaşı süresince Peşmerge, Kerkük dahil tartışmalı bölgelerin kontrolünü sağladı.
  • 2017: Bağımsızlık Referandumu yapıldı, ardından Irak ordusu Kerkük ve diğer bölgeleri geri aldı.
  • 2024: Ertelenen Kürdistan Parlamentosu seçimleri Ekim ayında gerçekleştirildi.
Etkin Siyasi Güçler ve Hakimiyet Alanları
  • Kürdistan Demokrat Partisi (KDP): Erbil ve Duhok vilayetlerinde (“Sarı Bölge”) hakimdir. Askeri gücü 80. Birlik’tir.
  • Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB): Süleymaniye ve Halepçe vilayetlerinde (“Yeşil Bölge”) hakimdir. Askeri gücü 70. Birlik’tir.
  • Yeni Nesil Hareketi (Naway Nwe): KDP-KYB ikiliğine karşı çıkan, bölgedeki en büyük güncel muhalefet partisidir.
  • Gorran: Süleymaniye merkezli eski ana muhalefet hareketidir.
  • İslami Partiler: Kürdistan İslami Birlik (Yekgirtû) ve Kürdistan Adalet Topluluğu (Komal) mecliste yer alan muhafazakar güçlerdir.
Bölgesel ve Uluslararası İlişkiler Denklemi
  • Irak Merkezi Hükümeti (Bağdat): İlişkiler federal bütçe payı, memur maaşları, enerji ihracatı ve “Madde 140” kapsamındaki tartışmalı bölgelerin statüsü üzerinden yürütülür.
  • Türkiye: Erbil ile özellikle ticari, siyasi ve enerji (Ceyhan boru hattı) alanında güçlü ilişkileri vardır. PKK’ye yönelik askeri operasyonlar ilişki dinamiklerinin bir parçasıdır.
  • İran: Sınır komşusu olduğu KYB bölgesinde tarihi ve siyasi nüfuzu yüksektir. Kendi muhalif Kürt partilerine yönelik askeri baskıları üzerinden sürece müdahil olur.
  • ABD ve Uluslararası Koalisyon: Güvenlik eksenli ilişkiler sürdürülmektedir. Peşmerge güçlerinin birleştirilip partisiz bir orduya dönüşmesi için fon ve eğitim sağlarlar.
Ne İstiyorlar? (Temel Siyasi Talepler)
  • Madde 140’ın Uygulanması: Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde referandum yapılarak bu alanların Erbil’e mi Bağdat’a mı bağlanacağının kesinleşmesi.
  • Mali Güvence: Memur ve Peşmerge maaşlarının Bağdat tarafından kesintisiz olarak ödenmesi.
  • Enerji Bağımsızlığı: Bölgedeki petrol ve gaz kaynaklarını yönetme yetkisinin tanınması veya elde edilen gelirden adil pay alınması.
Ne Yapıyorlar? (Mevcut Faaliyetler)
  • Ekim 2024 seçimleri sonrası yeni koalisyon hükümetinin kurulmasına yönelik parti içi ve partiler arası müzakereler.
  • Parti kontrolündeki askeri birlikleri tek bir Peşmerge Bakanlığı altında birleştirme (Reform) çalışmaları.
  • Memur maaşlarının bankalar aracılığıyla (Tevtin/MyAccount projeleri) ödenmesi için Bağdat ile teknik görüşmeler.
  • Güvenlik boşluğu olan tartışmalı bölgelerde IŞİD hücrelerine karşı Irak ordusuyla koordineli operasyonlar.

Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Narin Güran davasında mahkûmiyete gerekçe yapılan “daraltılmış baz” yönteminin bilimsel geçerliliği ve adli süreçteki takvim çelişkileri, dijital delillerin yargıdaki rolünü yeniden tartışmaya açtı. Dosyadaki resmi açıklamaların kronolojisi, sivil alanın yargıya etkisi ve İstinaf Mahkemesi başkanının kamuoyunda yeterince yer bulmayan muhalefet şerhi, sürecin hukuki ve teknik arka planındaki boşlukları ortaya koyuyor.

Görsel yapay zeka araçları ile yapıldı

Türkiye, dünya bilim literatürünün “geçmişe dönük olarak bu hassasiyette yapılması neredeyse imkânsızdır” diye tanımladığı bir yöntemin, kamuoyunun en hassas olduğu dava üzerinden meşrulaştırılmasına tanıklık etti. Narin Güran davasında ilk kez kullanılan, uzmanlığı tartışmalı isimlerin ürettiği ve teknik olarak denetlenmesi mümkün olmayan bu “daraltılmış baz” yöntemi, sadece tek bir cinayet dosyasının sınırlarında kalmıyor. Toplumun vicdanını yaralayan bir davaya bu yöntemle ‘sözde’ bir açıklık getirilirken, aslında şimdiden ve gelecekte milyonlarca insanın hayatını doğrudan riske atabilecek tehlikeli bir emsalin zemini hazırlanıyor.

Karşımızdaki bu tablo, bir takım güçlerin hukuk sistemini tasfiye etme çabası mı, siyasi bir strateji mi, yoksa devletin omuzlarındaki gecikmiş adalet yükünü teknik bir illüzyonla hafifletme arayışı mı, henüz bilinmiyor. Ancak net olan bir şey var: Narin Güran davasındaki bu süreci baştan sona incelemek, bugün adalet mekanizmasına ihtiyacı olan her vatandaşın ve her hukukçunun, yarın kendisini nasıl bir tehlikenin beklediğini anlaması açısından en vahim örnek. Türkiye adalet sistemini geri dönülmez bir kırılmaya sürükleyen bu sürecin perde arkasına, kurumsal aktörlerine ve zamanlama ilişkilerine daha yakından bakmak bu yüzden bir zorunluluk.

Kobay dava

Yazıya temel konu olan Narin Güran davasında mahkûmiyet temelini oluşturan en önemli unsur, “Dar Alan Baz” analizi olarak adlandırılan yöntem. Baz istasyonlarından alınan hücresel verileri dar bir ölçekte incelediğini iddia eden bu yöntemle oluşturulan raporlar, şüphelilerin konumunu ev içindeki odalara kadar tanımlayan netlikte veriler sundu. Oysa uluslararası adli bilişim literatürüne göre bir telefonun yerini spesifik bir noktaya kadar kesin olarak tespit etmek her zaman mümkün değil. Hatta bunun geçmiş tarihli bir olay için ölçümününde hiçbir imkanı yok. Türkiye’nin de akredite olduğu ISO 17025 standartlarının gerektirdiği “ölçüm belirsizliği” (uncertainty) raporlanmadan Narin Güran davasında hüküm sonucu doğuran geçmişe dönük daraltılmış baz alan raporları ve mahkemeye sunulan kamera görüntü analizleri, mutlak birer konum kanıtı olmaktan ziyade, uzman yorumuna dayalı çıkarımlar ve mahkemelerce hükme esas delil olarak alınması kabul edilir değil.

Türkiye’de adli tıp literatüründe benzeri bulunmayan bu ‘geçmişe dönük dar alan baz’ yöntemleri, Narin Güran davasında üç ağırlaştırılmış müebbet cezasının temel gerekçesi yapıldı. Bugün ise bu yöntem, yargı mekanizmasında ‘meşhur’ bir aydınlatıcı olarak birçok davada kullanılmaya devam ediyor.

Kamuoyunun bu dava vesilesiyle ayrıntılı olarak duyduğu “daraltılmış baz” kavramı, adli mekanizmanın teknik verileri ele alış biçimi ile idari makamların bu verilere dair açıklamaları arasındaki zamanlama ilişkisini göstermesi açısından dikkat çekici bir zamanlamaya sahip. Söz konusu süreç, resmi kayıtlara ve açıklamalara göre özet olarak şu temel adımlarla gelişmişti:

Kronoloji: Söylem ve Rapor Arasındaki Zamanlama
20 EYLÜL 2024
Kamuoyuna İlk Resmi İlan
Dönemin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, TBMM’deki bir resepsiyonda kameralar karşısına geçerek Narin Güran davasındaki soruşturmanın teknik boyutuna dair ilk kapsamlı açıklamayı yaptı. “Daraltılmış baz” yönteminin bu dosyada uygulandığı kamuoyuna ilk kez ilan edildi.
“Soruşturma çok titiz bir şekilde yürütülüyor. Teknolojinin son verileri kullanılıyor. İlk defa uygulanan bazı teknik yöntemler burada denendi. Gerek daraltılmış baz istasyonlarının tespiti gerek oradaki tüm teknik veriler, kamera görüntülerinin TÜBİTAK tarafından en ince detayına kadar incelenmesi yapıldı. Bu yöntemle kimin, hangi dakikada, nerede olduğu net olarak belirlenecek…”
11 EKİM 2024
Raporun UYAP’a Kaydedilmesi
Soruşturmanın teknik altyapısını oluşturan ve adli bilişim uzmanları ile kolluk tarafından hazırlanan “Daraltılmış Baz Analiz Raporu” tamamlanarak Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma dosyasına (UYAP) resmi olarak kaydedildi.
14 EKİM 2024
Rapor Sonrası İlk Açıklama
Teknik raporun dosyaya girmesini takip eden günlerde Bakan Yılmaz Tunç yeniden kameraların karşısına geçti ve 20 Eylül’de çerçevesini sunduğu yönteme atıfta bulunarak verilerin kesinliğine dair söylemini yineledi.
“Yine HTS kayıtları tespit edildi. Geriye dönük o bölgede kimlerin kimlerle konuştuğu, şüpheliler bakımından özellikle baz çakışmaları, en son yapılan teknik çalışmalar çok önemliydi. O daraltılmış baz çakışması dediğimiz bilirkişi incelemeleriyle çok önemli verilere de ulaşıldı. Teknik çalışmaların son aşamasına gelinmiş durumda. Katillerin kim olduğu görülecek.”

Bu takvim, teknik nitelikteki bir bilirkişi raporunun UYAP sistemine yüklenmesi ile yürütme organı tarafından bu verilerin kamuoyuna kesin birer delil olarak sunulması arasındaki sürenin darlığı açısından incelenmeye değerdi. Bakan Tunç’un 14 Ekim’deki konuşmasında yer alan “o daraltılmış baz çakışması dediğimiz” ifadesi, temeli 20 Eylül’deki ilk açıklamada atılan söylem dilinin bir devamı oldu. Bu durum, savunma makamının söz konusu bilirkişi raporunu satır satır inceleyip baz sapmaları, sinyal kirliliği veya kırsal alandaki kapsama alanı hataları gibi teknik hususlara yönelik hukuki itirazlarını henüz mahkemeye sunamadığı bir zaman diliminde, dijital veriler üzerinden adli algının önceden şekillenmesine zemin hazırlayarak birçok kişinin tarif ettiği ‘iddianame jet hızıyla hazırlandı’ söyleminin ortaya çıkmasına neden oldu.

Teknik ceza yargılamasına ait bu teknik delil yönteminin idari kurumlar tarafından da erken aşamada sahiplenildiği başka bir açıklamada görebiliyoruz:

DEM Parti Milletvekili Sevilay Çelenk’in Medyascope mecrasına verdiği mülakatta aktardığı üzere, New York’taki bir uluslararası toplantıda bir araya geldiği Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Narin Güran davasından bahsederken söze doğrudan, “Daraltılmış baz konusunda kendilerinin (Bakanlığın) bir ön açıcı olduğunu” belirterek başlıyor. Bu aktarım, teknik bir ceza yargılaması unsurunun, idari kurumlar tarafından da paylaşılan bir kurumsal refleks alanına dönüştüğünün basına yansıyan somut bir verisi sayılabilir. Aile Bakanlığı’nın ‘‘dar baz’’ yönteminde bir ön açıcı olması nasıl mümkün olabilir? Bu bakanlığın adli davalarda kullanılagelen ve bilimsel olarak tartışmalı olan bu yönteme dair nasıl ön açıcı rolü olabilir? Bu bilginin üzerinde gazetecilerin durmamış olması, bu konunun irdelenmemiş olması ya da medya, sosyal medya gibi alanlarda kendine yeterli yeri bulmamış olması da yine yazının başından beri ele aldığımız algıyı farklı organlar eliyle belirlemeye dönük çalışmaların nasıl sonuç verdiğine dair başka çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.

Üst yargının teknik tereddütleri

Dava sürecinde dijital ve tıbbi verilerin medya mecralarında kesin nitelikli argümanlarla sunulması ile üst yargı organlarının dosyaya koyduğu şerhler arasındaki mesafe ise dikkat çekici. Kamuoyunun odağındaki sivil toplum kuruluşları ile müdahil avukatların açıklamaları da davanın algısını belirleyen katmanlardan bir diğeri.

UCİM Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği Türkiye Hukuk Koordinatörü avukat Mine Rana Kahramanoğlu, Flash TV kanalındaki bir canlı yayında sunucunun, “Narin’in bedeninde PSA (Prostat Spesifik Antijen) örneği bulunmuş olması, Narin’in kesinlikle ve kesinlikle istismara uğradığının bir işareti midir?” sorusuna, Kahramanoğlu”Hayır, değildir. Şöyledir: Adli tıp raporunda zaten bu açıklığa kavuşturuldu. Zaten istismara uğradığına dair hiçbir delil bulunamaz çünkü deliller yok olmuş” diyerek yanıt verdi.

Kahramanoğlu devamında “bulgunun maktulün vücudunda olmadığı, sadece kıyafetlerinde yer aldığı ve cinsel istismar olasılığının bütünüyle çürütüldüğü” yönünde bir çıkarımda bulunuyor. Ama bu çıkarım eksik çünkü burada bahsedilmeyen en önemli veri PSA’nın Narin’in vücudunun başka yerlerinde de bulunduğu.

Öte yandan aynı derneğin kurucusu ve başkanı olan Saadet Özkan’ın resmi X hesabından Şirin Elmas davasına ilişkin yaptığı açıklama ise UCİM’in dernek olarak çelişkili beyanlar verdiğinin en net örneği olarak karşımıza çıkıyor:

Peki nasıl olur da Narin Güran’da bulunan PSA örneği bir cinsel istismar bulgusu değilken Şirin Elmas’ta bulunan PSA, cinsel eylemin gerçekleştiğinin ispatı olabiliyor?

Mahkeme başkanı şerh düştü

Dava kamuoyunda kendinden söz ettirmeye devam ederken, PSA konusuna ilişkin en önemli çıkış Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi Başkanı Mehmet Selim Erem’den geldi. Kamuoyunda büyük bir yankı bulmayan ve hızla yerini başka gündemlere bırakan bu dosyayı inceleyen Daire Başkanı Erem; mahkemenin 2025/666 Esas ve 2025/1428 Karar sayılı ilamına koyduğu muhalefet şerhinde, ilk derece mahkemesinin hükmüne karşı PSA bulguları yönünden ciddi teknik tereddütler bulunduğunu kaydetti.

Erem istinaf şerhinde adli verilerin kesin bir dille çürütülmüş sayılamayacağı ve dosyada bu yönüyle eksik inceleme yapıldığı teknik detaylarla vurguluyor.

Üye hakim, maddi gerçeğin tereddütsüz açığa çıkarılması için söz konusu hususların incelenmesini talep eden şerh düşüyor.

Aynı zamanda yüksek mahkemenin bu şerhinde, sanıkların saniyelerle ölçülen dar bir zaman diliminde ortak bir amaçla hareket etmesinin “hayatın olağan akışına uygun bulunmadığı” da kayda geçirilmiş. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında dönemsel kurumsal anlatılarla veya medya sunumlarıyla “kesin gözüyle bakılan” teknik detaylar, üst yargı denetiminde maddi gerçeğin bütünüyle ortaya çıkarılmasını engelleyen birer “eksik inceleme” gerekçesi olarak resmi kayıtlara geçmiş. Bu durum, kamuoyunu temsil eden aktörlerin medya mecralarında kesin yargılarla sunduğu beyanlar ile yargısal mekanizmanın arka planında devam eden teknik ve fenni kuşkular arasındaki mesafeyi net bir şekilde göstermekte.

Narin Güran davasında katılan taraf olarak bulunan bir diğer önemli aktör ise Diyarbakır Barosu oldu. Dönemin Baro Başkanı Nahit Eren katıldığı canlı yayın programlarında hem Kahramanoğlu’nun PSA yönünde yaptığı açıklamaları destekler ve öncü olan türden açıklamak yaparken hem de daraltılmış baz yönteminin ayak izi niteliği taşıdığını ve aynı zamanda bu raporlarda hesaplama hatası olmadığı sürece rapor baz istasyonu verilerinin kesin delil yapılabileceğini vurguladı. TELE1 kanalının canlı yayınına katıldığı bu program kaydının 4.dakikasının 11.saniyesinde, daraltılmış baz raporuna ilişkin bizzat ifade ettiği kendi sözleri bulunuyor: “Raporda bir sayısal veri hatası ya da bazların çakışması ve sinyallerin açıları konusunda bir sorun olmazsa bana göre yer tespiti açısından kesin bir delil niteliği taşıyor.”

Yine aynı kanalın başka bir canlı yayın programına katılan Eren’in kendisine sorulan ‘’Narin’de bir cinsel istismar var mı?’’ sorusuna dönük yaptığı açıklama ise şuydu:

‘’PSA dışında cinsel istismara dair başka cinsel istismarın bağlamına dair bir olgu, bir delil maalesef başkaca dosya içerisinde yok.’’

Yargıtay incelemeye gerek duymadı

Birinci derece mahkemesine kadarki süreçte sahne alan bu figürlerin açıklamaları, toplumda ve hatta yargı mercilerinde peşin bir “vicdani kanaat” eğilimi yarattı. Sürecin kamuoyuna sunuluş biçimi adli algıyı tamamen kilitledi. Oysa İstinaf aşamasında daire başkanının koyduğu muhalefet şerhi, gerek daraltılmış baz raporlarının bilimsel denetlenebilirliğini sarsıyor, gerek PSA konusunda kapsamlı inceleme talep ediyor, gerekse de ailenin masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkesinin göz ardı edildiğini açıkça belgeliyor.

Ne yazık ki bu hukuki şerhler, 86 milyon insanda oluşan ve “algının olgunun üzerinde” inşa edildiği o devasa siber barajı yıkmaya yetmedi. İstinafın bu teknik ve sarsıcı muhalefet şerhini rağmen Yargıtay ilgili konularda incelemeye gerek duymadı.

Narin Güran davasında karşımıza çıkan bu tehlikeli süreç ne ilk ne de son örnek. Bugün Güran ailesi fertleri, dün Mazlum İçli ve daha niceleri, maddi hakikati yansıtmaktan uzak, akıllara zarar sözde teknik verilerle dört duvar arasında tutuluyor ve hayatları yok oluyor. İnsanların ömürleri, bu sorunlu adli yaklaşımlar, siyasi hesaplar ya da devletin omuzlarındaki o devasa adalet enkazını teknik yöntemlerle hafifletme arayışları yüzünden göz göre göre harcanıyor. Narin Güran davasını baştan sona incelemek bu yüzden hayati. Çünkü uydurma raporlarla, sinyal kirlilikleriyle ve sipariş algılarla inşa edilen bu siber baraja, bu dijital adaletsizliğe bugün sessiz kalan her hukukçu ve her vatandaş, yarın o adliye kapısından içeri girdiğinde kendisini nasıl bir felaketin beklediğini görmek zorunda.

Düzeltme Doktrini Dosyası
  1. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar
  2. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar

Narin Güran, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi sarsıcı davalarda organize trol ağları, kurgusal HTS kayıtları ve sahte delillerle şekillenen “algoritmik adalet” sisteminin tehlikeli boyutlarını gözler önüne seriyor.

Görsel yapay zeka aracıyla yapıldı

Sinema ve televizyon tarihi, uzun yıllar boyunca bizi uzak felaket senaryolarının kurgusal güvenliğiyle ekrana bağlarken, bugün yerini bizzat içinde yaşadığımız distopyayı sahneleyen yapımlara bıraktı. Öyle ki, bir davanın seyrini değiştirmek, birini suçlu ilan etmek ya da suçluyu gizlemek için artık fiziksel delillere ihtiyaç yok. Bunun için ekranlarda akan bir video kaydı, manipüle edilmiş bir metadata ya da daraltılmış bir baz istasyonu verisi yetiyor.

BBC’nin The Capture dizisinde “Düzeltme Doktrini” olarak kavramsallaştıran siber kumpas mekanizması, yani resmi kurumların adli süreçleri yönlendirmek için dijital delilleri yeniden üretmesi, kurgusal bir distopya değil, modern yargı sistemlerinin bugün içinde bulunduğu belki de en tehlikeli kurumsal gerçek. Sistemin, kendi inandığı suçluluk şablonunu yaratmak adına dijital veriyi mutlak hakikat kabul etmesi, savunma hakkını tamamen ortadan kaldırırken yargılama süreçlerini de maddi gerçekten uzak birer algı operasyonuna dönüştürüyor. Bu algoritmik adalet modeli, dijitalleşmenin bir tahakküm aracına dönüştüğü coğrafyalarda ise çoktan somut bir laboratuvar bulmuş durumda.

Türkiye’deki dijital veri tartışmalarının temeli, aslında 2013 yılındaki Gezi Parkı sürecinde tabandan gelen organik toplumsal hareketleri baskılamak ve dijital alanda yönlendirmek amacıyla kurulan ilk organize troll faaliyetlerine kadar uzanıyor. Kamuoyu algısını yapay içerik kampanyalarıyla kontrol etme çabasıyla şekillenen bu süreç, KCK davalarında el konulan hard disklerin olay yerinde dijital parmak izlerinin (hash değerlerinin) alınmaması ve savunmaya imaj kopyası verilmemesi usulsüzlüğü ile Odatv ve Poyrazköy davalarında bilgisayarlara dışarıdan virüsler (trojan) yoluyla suç dokümanı yüklenmesiyle, Balyoz davasında ise sistem saati geriye alınarak imal edilen kurcalanmış üst verilerle (metadata) teknik birer siber kumpas modeline dönüştü. İlerleyen yıllarda Kobani davasındaki seçici ve kitlesel HTS (sinyal) analizleri, ByLock veri tabanında binlerce masum insanı tuzaklayan “Mor Beyin” yönlendirme algoritmaları ve bugün İBB iştiraklerinde somut suç fiili yerine veri havuzları üzerinden işletilen soyut “irtibat ve iltisak” şablonları, adli mekanizmayı bütünüyle bir “algoritmik suçluluk çağına” evriltti. Yargı, maddi gerçeğe ulaşmak yerine, denetlenmesi güç dijital havuzlar ve saniyeler içinde kurgulanabilir siber profiller üzerinden hüküm vermeyi kurumsal bir alışkanlık haline getirdi.

Artık adli davalarda da uygulanıyor

Geçtiğimiz yıllarda daha çok siyasi dava başlıklarında rastlanan bu teknik ve metodolojik durum, bir süredir adli davalara, cinayet ve çocuk istismarı soruşturmalarına da sirayet etti. Toplumsal trajediler ve adli vakalar, siber verilerin yorumlanma biçimlerinin ve medya etkisinin en yoğun yaşandığı alanlar haline geldi. Bu süreç, geniş kitlelerin adalet arayışını ve toplumsal duyarlılıkları sosyal medya ağları üzerinden manipüle ederek, dosyaların adli gerçekliğinden ziyade dijital mecralarda üretilen kurgusal anlatıların öne çıkmasına zemin hazırlıyor. Hatta toplumsal figürlerin, popülist siyaset kurumlarının ve medyanın da bu dijital histeri dalgasına eklemlenmesi ile yargılama süreçleri maddi gerçeği aramaktan uzaklaşıp, hedef saptıran organize birer siber algı operasyonuna dönüşüyor.

Narin Güran, Foto: Sosyal medya

Bu durumun güncel laboratuvarlarından biri, 8 yaşındaki Narin Güran’ın ölümüyle ilgili yürütülen soruşturma ve dava süreci oldu. Narin’in ailesinden anne, abi ve amcanın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarıyla sonuçlanan ilk derece mahkemesi kararının gerekçesinde, olayın neden ve nasıl gerçekleştiğine dair bütünlüklü bir kronoloji netleştirilemedi. Yargılama makamı, maddi ve somut delillerin yanı sıra süreç içinde yedi kez ifade değiştiren ve Narin’in bedenini Eğertutmaz Deresi’ne gömdüğü mahkemece kanıtlanan komşu sanık Nevzat Bahtiyar’ın anlatımlarına ve bilimsel doğruluğu ile hata payları teknik olarak tartışılan “daraltılmış baz istasyonu (HTS)” kayıtlarına dayandı.

Evinin bulunduğu mahalle askeri bölge olduğu halde, jandarma yetkilileri güvenlik kamerası kayıtlarının Narin’in 19 gün sonra, 8 Eylül 2024’te bulunan cansız bedeninin ardından incelemeye konulduğu ve Narin’in en son bulunduğu yer olduğu iddia edilen evi ve etrafındaki alanı net gören CCTV kamerasının 15 günden fazla kaydının tutulmadığını söyledi. Bu durumda Narin’in kaybolduğu günden itibaren bakılması gereken kamera kayıtlarının hem zamanında incelenmemesi hem de daha sonra 15 günden fazla kayıt aldığının söylenmesi akıllarda ciddi soru işaretlerine neden oldu.

Trol orduları davaları rehin alıyorlar

Türkiye’deki siber manipülasyonun ulaştığı bugünkü aşamanın sahadaki karşılığını daha iyi anlamak adına, tanık olduğumuz yöntem ve kullanıcıları, homojen ve tek merkezli bir troll yapısından ziyade, ‘dava bazlı’ fraksiyonlara bölünmüş durumda ve bunu yapanlar ise çoğunlukla dersine iyi çalışan organize siber saldırı grupları.

Bugün siber alanda, arkalarında devlet içindeki farklı kliklerin, silahlı unsurların ya da yerel çıkar ağlarının bulunduğu siber tugaylardan bağımsız gruplaşmalar halinde hareket eden farklı ağlar çarpışıyor. Bu trol orduları artık yalnızca ideolojik ya da siyasi kavgalar yürütmüyor. Ucu belirli güç odaklarına dokunan her kritik adli vakada, adeta birer “dijital özel güvenlik şirketi” gibi dosyayı rehin alıyor. Örneğin, namını Narin Güran davasında mahkeme için hazırladığı ve bilimsel olarak doğrulanması imkansız olan “iyileştirilmiş” kamera görüntüsü raporuyla pekiştiren sivil bir şirket, bugün Türkiye’nin en çetrefilli adli dosyalarına başat bilirkişi olarak atanabiliyor.

Gülistan Doku, Foto: Sosyal medya

Ulusal Kriminal Büro (UKB) gibi yapılar, uluslararası adli bilişim standartlarından ve akademik denetimden uzak, uzmanlıkları ceza hukuku literatüründe tartışmalı figürler eliyle mahkemelere kesin hüküm içeren dökümanlar sunuyor. Dahası, bu yapılar sosyal medya hesapları üzerinden tarafsız kurumsal kimliklerini bütünüyle terk ederek, dosyaya bilimsel eleştiri getiren bağımsız uzmanları ve gazetecileri açıkça tehdit edebiliyor:

Buna rağmen yargı mekanizması, üniversitelerin akredite adli tıp enstitüleri ya da bağımsız bilim insanları yerine, bu sivil yapıları en sadık ve vazgeçilmez adli çözüm ortağı olarak görmeye devam ediyor.

Narin Güran davasındaki manipülasyon

Son tahlilde karşımıza çıkan tablo, devlet içi güç kliklerininden yerel unsurlara birçok kurumun siber ağları birer silah olarak kullandığı iki farklı stratejiyi ifşa ediyor: Kimi odaklar kurumsal prestiji korumak adına Rojin Kabaiş veya Gülistan Doku dosyalarında delil zincirini ve dijital imajları savunma makamına tamamen kapatırken kimi kliklerin trolleri ise Narin Güran davasında olduğu gibi kurgusal WhatsApp yazışmaları, çarpıtılmış HTS verileri ve sahte adli tıp senaryoları üreterek maddi hakikati bütünüyle tasfiye ediyor.

Narin Güran davasında siber alanı manipüle eden bu mekanizma, soyut birer algoritmadan ibaret değil. Bu davanın tarafları arasında konumlanmış binlerce sosyal medya kullanıcısı var. Özellikle Güran ailesi aleyhine pozisyon almış birçok hesabın 21 aydır aktif olarak paylaşım yaptığı X platformunda belli başlıklar altında algı yaratan, devletin mahkemelerinin verdiği kararların sorgulanmasına müsaade etmediklerini beyan eden, aile üyelerinin hepsinin katil ve suçlu olduğuna dönük sayısız içerik paylaşan ve etki gücü yüksek kimi hesaplar var.

Rojin Kabaiş’in babası, Foto: Sosyal medya

Bu davayı prototip bir örnek olarak ele aldığımızda Kabaiş, Doku, İçli ve daha nice önemli, kamuoyunda tartışma yaratan davaların işlenmesi ve dijital medyada şekillenmesinde büyük role sahip olan bu destekçi ve içerik üreticisi grubun eylemleri başka amaçların hedeflendiğine dair düşüncelere neden oluyor. Onlarcasının öncü olduğu farklı isimlerle faaliyet veren belirli anonim şebekeler eliyle bilhassa davaya dair söylemi olan kadınların neredeyse hepsi siber saldırılara maruz kalıyor. Bu hesaplar, dosyada maddi gerçeği arayan bağımsız gazetecileri, avukatları ve sivil aktörleri sürekli olarak ağır karalamalarla hedef alırken, son olarak Narin Güran davasında ‘yeniden adil yargılanma’ talebinde bulunan ve hakikati arayan kadınları ‘porno sitelerine montaj görseller yüklemekle’ tehdit edecek kadar fütursuz olabiliyor.

Cezasızlık zırhı

Peki bu troller hem maddi hem de yasal olarak nereye dayanıyor olabilir? Cevabı, bu davada en ön planda olan ve görünen yüzlerin, anonim hesapların oluşturduğu X odalarında aylarca mikrofon alıp davaya ilişkin beyanlarını tıpkı bir gazeteciye cevap verir gibi muhatap saydıkları bu hesaplara karşı yaptıkları uzun soluklu konuşmalarda aramak gerekiyor.

Bir tarafın ürettiği siber gürültü, tehdit, işinden ettirmeye varan şantaj ve karalama kampanyalarının, davanın diğer aktörleri ve medya figürleri eliyle nasıl büyütülüp dolaşıma sokulduğunu, adli bir trajedinin etrafında nasıl organize bir algı ekosistemi kurulduğunu açıkça gözler önüne seriyor.

Mazlum İçli, Foto: Özgür Politika

Bu siber abluka zincirinin en tehlikeli ve düşündürücü halkası olan X platformundaki kullanıcıların yaptığı bu aleni şantaj, nitelikli tehdit ve dijital eylemlerine karşı X Türkiye yönetiminin yeterince yaptırım uygulamaması ve bu hesapların askıya alınmaması ise belki de herkesin güvenliği açısından en önemli sorun. Sıradan vatandaşların dijital ayak izlerinin saniyeler içinde takibe alındığı bir adli iklimde, söz konusu anonim hesap kullanıcılarının sahip olduğu bu fütursuz cezasızlık zırhı, akıllara kaçınılmaz soru işaretleri getiriyor.

İlginç olan ise kamuoyuna mal olmuş bir şarkıcının, bir Cumhurbaşkanı danışmanının ve bir gazetecinin söz konusu X kullanıcılardan birinin X ev sahipliği yaptığı yankı odalarında uzun süre konuşmacı olarak katılması, ilgili anonim hesapların bahsi geçen davanın bilinen isimlerine sürekli destek veren paylaşımlar yapıyor olması ise kamuoyu nezdinde bir davada güç ve bilinirlik açısından avantajlı konumdaki kişiler ile siber dijital saldırı yapan anonim hesaplı bu X kullanıcıları arasındaki niteliğini henüz bilmediğimiz bir tür alışveriş-ilişki ağı olduğunun ise somut kanıtlarından biri olarak görülebilir.

Dijital Delillerin Gölgesindeki Adli Vakalar
Yakın tarihteki bazı önemli adli vakalar incelendiğinde, delil toplama süreçlerindeki teknik ve yöntemsel sorunlar yine Narin Güran davasındaki işleyişe benzerliğiyle dikkat çekiyor:
• Mazlum İçli Davası
6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen Kobani olayları sırasında 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum İçli’nin dosyası, dijital delillerin mahkemelerce ele alınış biçimine dair en çarpıcı ve trajik örneklerden bir başkası. İçli’nin cinayetlerin işlendiği saatte, olay mahallinden kilometrelerce uzaktaki bir köy düğününde çalıştığına dair mahkemeye sunulan net kamera görüntüleri, HTS sinyal kayıtları ve adli bilişim raporlarına rağmen, yargılama süreci somut verilerden ziyade dönemsel siyasi kanaatler üzerinden şekillendi. Yaklaşık 11 yıldır cezaevinde bulunan İçli, tüm bu bilimsel ve dijital kanıtlara rağmen 124 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi. Bu dava, ceza hukukunun en temel unsuru olan maddi gerçeğin, denetlenebilir siber verilere rağmen nasıl göz ardı edildiğinin somut bir örneğidir.
• Rojin Kabaiş Dosyası
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi 21 yaşındaki Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 akşamı kaldığı yurttan çakıl taşı toplamak için çıktı ve bir daha kendisinden haber alınamadı. Kaybolmasından tam 18 gün sonra, 15 Ekim 2024 tarihinde Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi sahilinde cansız bedenine ulaşıldı.

Bu süreç, dijital verilerin, baz istasyonu kayıtlarının ve adli tıp bulgularının resmi bir refleksle nasıl hızlıca “intihar” denilerek kapatılmak istendiğini gösterdi. Soruşturma aşamasında, Kabaiş’in son görüldüğü sahildeki baz istasyonlarına ait HTS ve sinyal verilerinin analizi derinleştirilmedi. Olay yerini gören kameraların kör noktaları incelenmedi ve dijital veriler savunma makamından gizlendi. Delil zincirinin en kritik halkası olan cep telefonu ve dijital materyaller üzerindeki incelemeler, bağımsız uzmanlara tamamen kapatıldı. Bu dosya, kolluk ve adli makamların somut bir cinayet şüphesini rasyonel olarak soruşturmak yerine, dijital verileri ve adli süreçleri kurumsal prestiji koruma kaygısıyla hızla kapattığını net şekilde ortaya koydu.
• Gülistan Doku Dosyası
Munzur Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki Gülistan Doku, 5 Ocak 2020 tarihinde Tunceli’de kayboldu ve aradan geçen yıllara rağmen izine rastlanamadı. Soruşturma süreci; baş şüphelinin ailevi nüfuzu nedeniyle dijital delillerin ve siber verilerin kurumsal bir refleksle nasıl karartıldığını veya ihmal edildiğini belgeledi. Soruşturmanın kaderini belirleyecek olan Dinar Köprüsü’nü gören kamera kayıtları üzerinden ilk etapta sahte bir “intihar” kurgusu imal edildi.

Resmi bilirkişi olarak atanan Ulusal Kriminal Büro (UKB) bile hazırladığı raporda, emniyetin iddiasının aksine köprüden düşen hareketliliğin bir insan değil, nesne veya kuş olduğunu belirterek intihar senaryosunu çürüttü. Buna rağmen yargı mekanizması, baş şüphelinin cep telefonu imajlarını ve siber ayak izlerini aylarca incelemeyerek dijital delil zincirinin yok olmasına göz yumdu. Bu dosya, sistemin kendi içindeki mekanizmaları korumak adına kamera kayıtlarını, sinyal verilerini ve en temel bilişim gerçeklerini nasıl işlevsiz bıraktığını tarihe sarsıcı bir yargı skandalı olarak geçirdi.

Dijital infaz şebekeleri

Türkiye’de organize siber operasyonların ve dijital manipülasyonun ilk belirgin kırılma noktasının 2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları olduğu bilinmektedir; oysa bu mekanizmanın kökleri tarihsel olarak daha da geriye uzanmaktadır. Eski ismiyle Twitter, bugünkü adıyla X platformundaki sahte hesaplar ve trol ağları, özellikle büyük siyasi davalarda ve kamuoyunun yakından takip ettiği sansasyonel dosyalarda sarsıcı birer aktör olarak defalarca gündeme geldi. Bir hukuki sürecin seyrini doğrudan etkileyen algı operasyonlarının en çok bu troll mekanizmaları aracılığıyla yürütüldüğü, hedef seçilen kişileri itibarsızlaştırma, lekeleme, meşru bir hak mücadelesini bağlamından koparıp yanlış bir yola evriltme ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını engelleme çabaları, artık toplumun yakından tanıdığı sistematik bir olgu olarak gözler önünde duruyor.

Uzun yıllardır adli ve siyasi davalarda karşımıza çıkan bu yapılar, genellikle anonim hesaplar kullanıyorlar. Gerçek kimlikleri ve isimleri belli olmayan, çoğunun takipçi sayısı yok denecek kadar az olan bu hesaplar, sıradan birer kullanıcı gibi görünüyorlar. Ancak kamuoyunun odağındaki önemli bir dava söz konusu olduğunda, bu uyuyan hücrelerden günde on binlerce, hatta yüz binlerce organize paylaşım yapılıyor. Eş zamanlı hareket eden bu siber ağlar, yapay etkileşim dalgaları yaratarak ana akım medyanın gündemini doğrudan belirliyor, adliye koridorlarında ve sokakta en çok konuşulan konunun ne olacağını, planlı hashtag (etiket) çalışmalarıyla adeta bir laboratuvarda şekillendiriyor.

Bunun en çarpıcı, güncel ve can yakıcı laboratuvarı olan Narin Güran cinayeti davasında ise bu siber endüstrinin nasıl “fraksiyonel” ve profesyonel bir faza geçtiği gözler önüne serildi. Bu davada, sayıları 500 ile 1000 arasında değişen organize bir kümenin içinden sıyrılan, özellikle 50 ila 100 kadar son derece profesyonel çalışan çekirdek hesap, ilk günden itibaren medyada yönlendirici bir algı mimarisi inşa etti. Bilimsel olarak doğruluğu tartışmalı olan, sahte ya da manipüle edilmiş olduğu bizzat uzmanlarca belirtilen deliller, kurcalanmış teknik raporlar ve asparagas beyanlar bu profesyonel hesaplar eliyle sürekli, sistematik ve vardiyalı bir biçimde kamuoyuna sunuldu. Hedef tahtasına oturtulacak ya da korunacak yeni isimler bu ağlar üzerinden etiketlenerek kamuoyunun önüne atıldı. Üstelik bu dijital operasyon sadece tek bir platformla sınırlı kalmadı. Ekşi Sözlük gibi kitlesel forum sitelerinde planlı başlıklarla gündemleştirilerek zamanla ana akım medyanın ve “ekran dedektiflerinin” hiçbir doğrulama süzgecinden geçirmeden havada kaptığı hayati birer “haber değeri” unsuru hâline getirildi.

Doğal olarak, bu anonim şebekelerin 24 saat kesintisiz ve milimetrik bir koordinasyonla aktif şekilde kullanıldığını görmek, bu kişilerin bu işi sıradan bir sosyal medya aktivizmi olarak değil, tamamen profesyonel bir meslek olarak icra ettiklerini kanıtlar bir çok veriye açık kaynaklar ulaşmak mümkün. Ortaya çıkan bu tablo şunu gösteriyor: Siber kliklerin arkasında devasa bir kurumsal organizasyonun, kesintisiz bir lojistik desteğin ve en önemlisi, adli kararları algoritmalarla rehin almak isteyen belirli güç odaklarının sağladığı sistematik bir gücün bulunduğunu açıkça ortada.

Yarın: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Yazı Dizisi: 15-16 Haziran Direnişi 56 yaşında

15-16 Haziran 1970’te yüz bine yakın işçi, sendikal haklara yönelik düzenlemelere karşı sokaklara çıktı. Aradan geçen 56 yıla rağmen Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerinden biri olarak anılan eylemlerin seyrini gün gün derledik.

Foto: Disk Arşivi

Bugün Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümü.

Üstüne kitaplar yazılan, film ve belgeseller çekilen, sayısız araştırma yapılan 15-16 Haziran direnişi, yarım asırdan fazla süredir Türkiye işçi sınıfının en büyük eylemlerinden biri olma özelliğini koruyor.

Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstrisi, Mutlu Akü, Vinileks, Otosan, Arçelik ve Vita gibi işletmelerden yüz bine yakın işçinin sokaklara döküldüğü bu eylemlerin hafızası, 56 yıl sonra hâlen korunmaya ihtiyaç duyuyor.

Adalet Partisi iktidarının sendika yasasında yapmayı tasarladığı değişikliği protesto etmek amacıyla başlayan, ama çok daha radikal ve geniş kapsamlı bir harekete dönüşen 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümünde Türkiye’de emek mücadelesi ve sendikal hakların durumunu Prof. Dr. Aziz Çelik, Doç. Dr. Hakan Koçak, Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar ve emek tarihçisi Zafer Aydın ile konuştuk.

15-16 Haziran Direnişi: Gün Gün Olayların Gelişimi ve Hukuki Süreç
15-16 Haziran 1970’te yüz bine yakın işçi, sendikal haklara yönelik düzenlemelere karşı sokaklara çıktı. Aradan geçen onca yıla rağmen Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerinden biri olarak anılan eylemlerin seyrini ve ardından gelen devasa hukuki mücadeleyi gün gün derledik.
11 Haziran 1970

274 sayılı Sendikalar Yasası ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası’nda değişiklik öngören tasarı, Türkiye İşçi Partisi (TİP) dışındaki partilerin (Adalet Partisi ve CHP dâhil) oylarıyla Millet Meclisi’nde kabul edildi. Tasarının asıl hedefi, Türk-İş’ten DİSK’e yönelik işçi akışını durdurmaktı. Bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için “kurulu bulunduğu işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini (1/3) üye yapmış olması” koşulu getirildi. Ayrıca konfederasyonlar için de Türkiye’deki sendikalı işçilerin en az üçte birini temsil etme zorunluluğu öngörüldü.

13 Haziran 1970

Meclis süreçleri tamamlanan yasaya göre; hademeler, kapıcılar ve temizlik işçileri gibi maaş alan devlet personeli işçi sayılacak, sendika kurabilmek için o işkolunda en az 3 yıl çalışma şartı konulacak, sendikadan ayrılma noter vasıtasıyla olacak, sendika genel kurulları iki yerine üç yılda bir toplanacak ve sendikaların fon yatırım izinleri konfederasyonların onayına bağlanacaktı.

14 Haziran 1970

Yasa tasarısının sendika seçme özgürlüğünü ortadan kaldırması üzerine, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı sendikaların Ankara, İzmir, Kocaeli ve Sakarya’daki işyeri temsilcileri ortak bir toplantı düzenleyerek tasarı geri alınana kadar eyleme geçme kararı aldı.

15 Haziran 1970

Son yıllarda fabrika zeminlerinde biriken gerilim sokağa taştı ve 75 bin ila 100 bin arasında işçi İstanbul’un çeşitli merkezlerine doğru yürüyüşe geçti. Tepki DİSK öncülüğünde başlasa da çok sayıda Türk-İş üyesi işçi de kendi destekledikleri partilerin tavrını reddederek sınıf dayanışmasıyla yürüyüşlere katıldı. Olayların ilk gününün akşamında Bakanlar Kurulu 60 günlük sıkıyönetim ilan etti.

  • Anadolu Yakası: Kartal’dan başlayan yürüyüş kolu Ankara Asfaltı (E-5) üzerinden ilerledi. Göztepe’de Otosan ve DMO işçilerinin, ayrıca Beykoz ve Paşabahçe’den gelen grupların katılımıyla Üsküdar ve Kadıköy yönüne doğru devasa bir kitle oluştu.
  • Avrupa Yakası: Bakırköy-Topkapı-Sağmalcılar güzergâhında yürüyüşler düzenlendi. İstanbul-Ankara karayolu trafiğe kapandı.
DİSK'in Büyük Direniş başlığıyla yayımlanan gazete ön sayfası.
DİSK’in “Büyük Direniş” başlığıyla yayımlanan gazete ön sayfası. Haber, Haziran eylemlerini ve onbinlerce işçinin katılımını vurguluyor.
Gösteriler sırasında askeri birliklerin önleyici tedbirleri.
Gösteriler sırasında askeri birliklerin aldığı güvenlik önlemleri ve hoparlörden yapılan uyarı anı.
15-16 Haziran eylemleri sırasında çıkan çatışmalar.
15-16 Haziran eylemleri sırasında sokaklarda yaşanan sert çatışmalar ve yaralanan işçiler.
16 Haziran 1970

İşçi eylemleri tüm şiddetiyle devam etti. Gebze’den başlayan yürüyüş, Kartal’daki işçilerle birleşerek Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy İskele Meydanı’na ulaştı. Avrupa yakasında ise Topkapı dışından gelen kollar Aksaray üzerinden Sultanahmet, Cağaloğlu ve Valilik önüne, oradan da Eminönü’ne indi. Ankara, Adana, Bursa ve İzmir’de de eylemler yaşandı.

  • Köprülerin Açılması: İstanbul Valiliği, hareketin Anadolu ve Avrupa yakasındaki kollarının (veya Beyoğlu tarafına geçişlerin) birleşmesini önlemek amacıyla Galata ve Unkapanı köprülerini ulaşıma açarak geçişi engelledi.
  • Can Kayıpları: Kadıköy’de polisin ateş açması ve yaşanan çatışmalar sonucunda işçiler Yaşar Yıldırım (Mutlu Akü), Mustafa Bayram (Vinleks) ve Mehmet Gıdak (Cevizli Tekel) ile esnaf Doğukan Dere ve polis memuru Yusuf Kahraman hayatını kaybetti.
  • Sıkıyönetim ve DİSK’in Tavrı: İstanbul ile Kocaeli’nin Merkez ve Gebze ilçelerinde sıkıyönetim ilan edildi. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, radyodan okunan mesajıyla işçileri provokasyonlara karşı uyararak anayasal çerçevenin dışına çıkılmaması çağrısında bulundu.
Demir-Döküm fabrikası önünde askeri tedbirler ve polis cenazesi haberi.
Cumhuriyet Gazetesi kupürü: Demir-Döküm fabrikası önünde alınan askeri tedbirler ve olaylarda hayatını kaybedenlerin haberleri.
17 Haziran 1970

Sıkıyönetim Komutanlığı, olayların tahrik ve teşvikçisi olduğu iddiasıyla aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Sekreter Kemal Sülker’in de bulunduğu 23 sendika yöneticisini gözaltına aldı. Bu isimler, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından “Anayasa’yı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs” gibi ağır bir suçlamayla yargılandı. Ayrıca olaylar sırasında yüze yakın işçi gözaltına alındı ve saat 21.00’den itibaren sokağa çıkma yasağı konuldu.

DİSK yöneticilerinin Üsküdar Ceza Tevkif Evi önündeki tarihi fotoğrafı.
Aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Sekreter Kemal Sülker’in de bulunduğu sendika yöneticileri Üsküdar Ceza Tevkif Evi önünde.
18 Haziran 1970

Sıkıyönetimin ilan edilmediği İzmir’de de Lastik-İş, Maden-İş ve Gıda-İş’e bağlı bazı işyerlerindeki işçiler iş bırakarak direnişe destek verdi.

19 Haziran 1970

Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 13 sayılı bildirisiyle grev hakkının kullanımı yasaklandı; bir diğer bildiriyle toplu sözleşme görüşmeleri izne bağlandı.

20 Haziran 1970

DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’nın yayın organı olan Maden-İş Gazetesi’nin basımı ve dağıtımı yasaklandı.

22 Haziran 1970

Askeri birlikler, olaylardan önce başlayan ve devam eden İzsal grev alanına girdi. Sıkıyönetim görevlileri, askeri birliklere 25 metreden daha fazla yaklaşanlara ateşe açılması emrini verdi.

Direniş Sonrası İşçi Kıyımı (Temmuz 1970)

15-16 Haziran olayları sonrasında eylemlere katılan 5.090 işçi işten atılarak kara listeye alındı. Öncelikli işçilerin işsiz bırakılması, Marmara bölgesindeki işçi hareketliliğini uzun süre sessizliğe itti. 274 sayılı yasayı değiştiren tasarı ise olayların bastırılmasının ardından 29 Temmuz 1970’te 1317 sayılı Yasa olarak Meclis’te nihai kabulünü aldı.

Anayasa Mahkemesi Sendikalar Kanununa itirazı görüşüyor kupürü.
Anayasa Mahkemesi’nde 274 sayılı Sendikalar Kanunu’ndaki değişikliklere yönelik açılan iptal davasının duruşma haberi.
12 Ağustos 1970

Söz konusu 1317 sayılı yasa değişikliği Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Aynı gün, Türkiye İşçi Partisi (TİP) adına Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın hazırladığı dilekçe ile yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) resmen dava açıldı.

18 Ağustos 1970

TİP’in başvurusunun hemen ardından, Cumhuriyet Halk Partisi de Genel Sekreter Bülent Ecevit ve Genel Başkan İsmet İnönü öncülüğünde yasanın iptali için AYM’ye ayrı bir başvuru yaptı. (AYM daha sonra bu davaları birleştirerek 1970/47 esas numarasıyla incelemiştir).

12 Mart 1971

Türk Silahlı Kuvvetleri, sokaklardaki çatışmaları ve ekonomik istikrarsızlığı gerekçe göstererek yayımladığı muhtırayla mevcut hükümeti istifaya zorladı ve yönetime el koydu.

19 Ekim 1972

Anayasa Mahkemesi’nin 9 Şubat 1972’de aldığı karar Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. AYM, yapılan değişikliklerin büyük kısmını, “Anayasa’nın sendika kurma ve grev hakkı ilkelerine aykırı olduğu” gerekçesiyle tamamen iptal etti.

Kaynak: Wikipedia, disk.org.tr,

CHP: Birinci parti, kırılgan muhalefet

Türkiye’nin ana muhalefet partisi olan CHP, tarihinin en yüksek yerel seçim başarısını elde ettiği dönemde kurultay krizleri, yargı kararları ve siyasi operasyonlarla sarsıldı. Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel dönemlerini karşılaştıran bu dosya, CHP’nin yükselişiyle eş zamanlı yaşadığı kırılmayı, demokrasiye katkı, siyasi etik ve muhalefet sorumluluğu ekseninde inceliyor.

Özgür Özel’in CHP Genel Başkanı seçildiği 2023 yılında düzenlenen CHP Genel Kurultayı, Foto: CHP

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 2024 yerel seçimlerinde, uzun yıllar sonra Türkiye’nin birinci partisi olmanın anahtarına sahip oldu. Büyükşehirlerde elde edilen başarı ve artan oy oranları, partiyi yeniden iktidar alternatifi olarak tartışmaların merkezine taşıdı. Ancak bu yükseliş, kurultay tartışmaları, liderlik mücadeleleri, yargı müdahaleleri ve belediyelere yönelik operasyonlarla aynı döneme denk geldi. Bu bölüm, CHP’nin son yıllardaki bu kritik kırılma anını; Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel dönemlerini seçim sonuçları, temsil gücü ve siyasal gelişmeler üzerinden karşılaştırırken, iki dönemin demokrasiye katkısını, siyasi etik anlayışını ve muhalefet olmanın gerektirdiği sorumlulukları da tartışmaya açıyor.

2024–2026 bilançosu

31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişleri ve Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturmaların ulaştığı hacim, muhalefet yerel yönetimleri üzerindeki idari kıskacı sayısal olarak da doğrulamaktadır. Dönem itibarıyla adli ve idari takibata uğrayan CHP’li yerel yönetim kadrolarının dökümü şu şekildedir:

2024–2026 Yargı Kıskacı Bilançosu: CHP’li Belediyeler
Soruşturma İzni 371 İçişleri Bakanlığı verilerine göre adli makamlara sevk edilen dosya sayısı.
Tutuklu / Tutuklu Yargılanan 22 Yargı sürecinde tutuklama veya infaz kararı çıkan toplam Belediye Başkanı.
Removed / Kayyum 13 Kayyum atanan veya meclis içi vekalet değişimine zorlanan belediyeler.
Tutuklu ve Tutuksuz Yargılanan Kadro Dağılımı
  • Belediye Başkan Yardımcısı “Kent Uzlaşısı” ve “Mali Usulsüzlük” soruşturmaları.
    14 Kişi
  • Belediye Meclis Üyesi Örgüt üyeliği/yardım, ihale ve rüşvet şüpheleri.
    42 Üye
  • Bürokrat / Yönetim Üyesi Adli kontrol şartı veya tutuklulukla yargılamalar.
    35 Yönetici
Kaynak: İçişleri Bakanlığı resmi verileri ve Nihaplus adli sicil tarama sonuçları (2024-2026).

İçişleri Bakanlığı, soruşturma izinlerinin %44’ünün AKP’li belediyelere (%44’e tekabül eden 677 belediye) yönelik olduğunu belirterek sürecin “siyasi olmadığını” savunsa da, muhalefet blokundaki tutuklamaların doğrudan “şafak operasyonları, görevden el çektirmeler ve yerel meclis iradesinin baypas edilmesi” (kayyum) şeklinde tezahür etmesi, idari vesayetin siyasi bir enstrüman olarak kullanıldığı eleştirilerini güçlendirmektedir.

Kılıçdaroğlu vs Özgür Özel Dönemi

14–28 Mayıs 2023 seçimlerinde hem genel başkanlığı hem cumhurbaşkanlığı adaylığını kaybeden Kılıçdaroğlu, 4–5 Kasım 2023’te toplanan 38. Olağan Kurultay’da Özgür Özel’e karşı yarıştı ve yenildi. Özel, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun da desteğiyle yüzde 54,7 oranında oy aldı; Kılıçdaroğlu 13 yıllık genel başkanlığını geride bıraktı.

Kılıçdaroğlu ve Özel’in demokratikleşmeye dair tüm söylemleri ile birlikte nasıl birer muhalefet yürüttükleri sürekli karşılaştırılır oldu.

CHP’de İki Dönem: Kurumsal ve Siyasi Karşılaştırma
K. Kılıçdaroğlu Dönemi (2010-2023)
Özgür Özel Dönemi (2023-2026)
YSK Verileri (Genel Seçim Oyları)
2023 Genel Seçimleri: %25.33 CHP 169 milletvekili çıkardı (Kontejanlar dahil).
2024 Yerel Seçimleri: %37.76 CHP 47 yıl sonra ilk kez birinci parti konumuna ulaştı.
Parlamenter Koltuk Sayısı Dinamiği
Seçim başlangıcında 169 koltuk. DEVA, Gelecek, Saadet ve DP’ye verilen 39 kontenjan sonrası net 130 vekil.
Mayıs 2026 itibarıyla: İstifalar ve transferler sonrası meclisteki koltuk sayısı 128’e gerilemiştir.
Belediye Gücü (YSK Verisi)
2019 Yerel Seçimleri: İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya dahil 11 Büyükşehir ve kritik metropoller.
2024 Yerel Seçimleri: 14 Büyükşehir, 21 il merkezi ve toplamda 420 belediye ile zirve yapıldı.
Siyasi Etik ve Sorumluluk Sınavı
2016 Dokunulmazlık Kararı: HDP’li vekillerin tutuklanmasının önünü açan “Anayasaya aykırı ama evet” denilmesi.
İktidarla “normalleşme” adı altında yürütülen müzakerelerin, yargı kuşatmasına engel olamaması.
Yargısal/Hukuki Müdahaleler
Genel Başkan’ın Ankara’da “Adalet Yürüyüşü” başlattığı ve parlamenter reaksiyonun yoğun olduğu dönem.
2026 İstinaf Kararı: İmamoğlu’na siyasi yasak ve Esenyurt/İstanbul yönetiminin “mutlak butlan” ile devralınma süreci.

Kırılma noktası: Kasım 2023 Kurultayı ve sonrası

  • Kasım 2023: İktidar değişimi

Kılıçdaroğlu, 13 yıllık genel başkanlık hayatı 4–5 Kasım 2023’te toplanan 38. Olağan Kurultay’daki yenilgi ile geride bıraktı. Bu kurultayın sonuçları Türkiye siyasi tarihine CHP’deki bir başkanlık değişiminden çok daha fazlası olarak geçecekti.

Kurultayın hemen ardından kulislerde iki isim arasındaki gerilime dair söylentiler başladı. Özel’in genel başkanlığını pekiştirmeye, İmamoğlu’nun ise İstanbul dışında etki alanını genişletmeye çalıştığı yorumları parti içi kaynaklar tarafından aktarıldı.

  • Ekim 2023: İlk parti içi kayyım dalgası

8 Ekim 2023’te yapılan İstanbul İl Kongresi’nde İmamoğlu’nun desteklediği Özgür Çelik, il başkanlığına seçildi. Kılıçdaroğlu’na yakın eski isim Canpolat ise kaybetti. Buradan da parti içi bir kıvılcım çaktı. Aslında CHP’de belediyelerine atanan kayyımların dışında bir “parti içi kayyım mekanizması” burada başladı.

İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, il kongresi hakkında açılan iptal davasında Özgür Çelik ve yönetimini tedbiren görevden aldı; aralarında Kılıçdaroğlu’na yakın Gürsel Tekin’in de bulunduğu 5 kişilik kayyım heyeti atandı. CHP Genel Başkanı Özel bunu’yargı darbesi’olarak nitelendirdi; mahkeme kararını tanımayacaklarını açıkladı.

Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararını memnuniyetle karşılaması, İstanbul İl Başkanlığı kayyım heyeti üyelerini ofisinde ağırlaması ve görevi devralmayı kabul etmesi, siyaset bilimciler tarafından “muhalefetin iktidar eliyle tanzim edilmesi operasyonuna ortak olmak” şeklinde yorumlandı. Sandıkta ve delege iradesiyle kaybedilen genel başkanlık koltuğunun, iktidarın kontrolündeki yargı kararıyla geri alınması, CHP içindeki koltuk sevdasının demokratik meşruiyetin önüne geçtiğini gösteren en acı mikro tarih vesikası oldu.

  • Kurultay iptali ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun dönüşü

CHP içindeki absürt ve sarsıcı kırılma, Mayıs 2026’da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği kararla yaşandı.

Süreç Kasım 2023 kurultayına sıçradı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 38. Olağan Kurultay için ‘mutlak butlan’ kararı verdi. Mahkeme, bu kararla Kılıçdaroğlu’nu hukuken genel başkan olarak atadı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise kurultay günü para karşılığı oy kullandırıldığı iddiasıyla soruşturma başlatmıştı.

  • “Mutlak Butlan” kararı ve Özgür Özel’in görevden alınması

Delegelerin iradesinin sakatlandığı iddiasıyla açılan dava sonucunda mahkeme, Özgür Özel’in genel başkan seçildiği 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultay’ı ile sonraki olağanüstü kurultayları “mutlak butlan” (hukuken hiç yapılmamış sayılma) gerekçesiyle oy birliğiyle iptal etti. Kararla birlikte Özgür Özel ve mevcut parti yönetimi tedbiren görevden uzaklaştırıldı.

  • Kılıçdaroğlu’nun “Kayyım Genel Başkan” olarak atanması

Mahkeme, hukuki durumun 4 Kasım 2023 kurultayından önceki ana döndürülmesine hükmederek, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve eski parti organlarının görevlerine aynen devam etmelerine karar verdi. Hukuk dairesi, iki hafta içinde Yargıtay’a temyiz yolu açık olmak üzere partiyi eski yönetime teslim etti.

Siyasi etik ve meşruiyet krizi

Kemal Kılıçdaroğlu, partisine kayyım atayan iradenin “iç kayyımı” olmayı kabul ederek siyasi etik çıtasını en alt seviyeye indirdi.

Kararın ardından yaşananlar siyasi tarih sayfalarına geçecek türdendi: Kılıçdaroğlu’nun avukatları CHP Genel Merkezi’nin boşaltılması için Ankara Valiliği’ne başvurdu; Genel Merkez önüne çevik kuvvet sevk edildi; Özel’i destekleyen bazı milletvekilleri demir parmaklıkları tırmanarak binaya girmeye çalıştı.

Türkiye’nin ana muhalefet partisinin genel merkezi önünde yaşanan bu manzara, ülkenin demokratik krizinin simgesi hâline geldi.

Muhalefet olmanın sorumluluğu

Muhalefet Paradoksu

Robert Dahl, polyarchy teorisinde etkili muhalefetin iki önkoşulunu şöyle tanımlar: iktidarın kuralları bozmasını teşhir etme kapasitesi ve alternatif bir yönetim vizyonu sunma yetkinliği. CHP bu iki kriter üzerinden değerlendirildiğinde, tablo karmaşıktır.

Seçim verileri açısından CHP, 2002’den bu yana tutarlı biçimde ikinci sırayı korumuş; 2024’te yerel seçimlerde birinci konuma yükselmiştir. Bu, seçimsel varlığı kanıtlar. Öte yandan parlamentodaki oy oranı uzun yıllar yüzde 20–26 bandında takılmış; muhalefet işlevi —iktidar politikalarına karşı somut alternatif üretmek, denetim mekanizmalarını etkin kullanmak— tartışmalı kalmıştır.

2016 paradoksundan 2025 krizine

Kılıçdaroğlu’nun 2016’da dokunulmazlıklara ‘evet’ demesi, 2024–2025’te belediye başkanlarının tutuklanmasının meşruiyet kılıfı olarak kullanılmaktadır. Bu, tarihsel sorumluluk kavramının somut bir örneğidir: Bir muhalefetin demokratik kurumları zayıflatan süreçlere destek vermesi, ileride kendi aleyhine dönebilecek emsal yaratır.

Siyasi etik ve kurumsal süreklilik

Demokratik siyasi etik, parti çıkarının sistem kurallarının önüne geçemeyeceğini gerektirir. 2023 kurultayı kararının yargı yoluyla iptal edilmesi ve ardından Genel Merkez önündeki kuşatma sahnesi, hem iktidar tarafına hem muhalefet tarafına bakıldığında aynı soruyu sormayı zorunlu kılıyor: Siyasi partiler hangi meşruiyet zemininde iddialarını taşıyor?

Mahkemelerin parti içi seçimlere müdahalesinin ve Ankara Valiliği aracılığıyla bir siyasi partinin genel merkezinin kuşatılmasının demokratik normlarla bağdaşmadığı açık. Aynı zamanda CHP içindeki iç çatışmanın bu ölçeğe taşınmasının ve mahkeme kapılarında çözüm aranmasının da sorgulanması gerekiyor.

Ana muhalefet olmanın ‘dayanılmaz hafifliği’, tam da bu noktada anlam kazanıyor: En büyük muhalefet partisi, hem dışarıdan gelen baskıyla hem de kendi iç tartışmalarıyla eş zamanlı boğuşurken muhalefet işlevini nasıl yerine getirecek?

Son söz: Tarihin açık ucu

CHP, kuruluşundan bu yana Türkiye siyasetinin en uzun soluklu aktörü olarak kalmayı sürdürüyor. Tek parti döneminin devlet kimliğinden 1950’deki yenilgiye, oradan Ecevit’in sol çizgisine ve nihayetinde onlarca yıllık muhalefet dönemine uzanan yol, her siyasi nesille farklı bir anlam kazanıyor.

2023 kurultayının ardından başlayan süreç, Kılıçdaroğlu’nun kayyım olarak atanması iddiası, kongreler hakkındaki iptal davaları, belediye başkanlarının tutuklanması ve Genel Merkez önündeki manzara, tek bir siyasi partinin iç krizini aşıyor. Türkiye’nin demokratik dengesinin nerede durduğunu gösteren bir ayna işlevi görüyor.

Muhalefet literatürü, güçlü bir muhalefetin demokratik sistemin zorunlu unsuru olduğunu ısrarla vurgular. Bu vurgunun somutlaşması için üç koşul gerekiyor: muhalefet partisinin kendi içinde demokratik olması, yargı ve yürütmenin parti içi süreçleri araçsallaştırmaması ve seçmenin bu süreçteki sorumluluğunu bilmesi.

Türkiye’nin en eski partisi, kendi tarihinin en büyük paradoksu içinde seyrediyor: Seçim sandığında en güçlü olduğu dönemde siyasi ve hukuki olarak en kırılgan noktasına gelmiş görünüyor. Bu çelişkinin nasıl çözüleceği, yalnızca CHP’nin değil, Türk demokrasisinin geleceğini de belirleyecek.

Yapısal konforun ve ideolojik esnekliğin eleştirisi
Mikro Tarih Notu
Büyük anlatılar siyasi elitlerin retoriğidir. Oysa mikro tarih, 2016’daki tek bir meclis el kaldırma anına veya 2026’daki bir mahkeme kalemi tutanağına bakar. Bu dosyanın asıl eleştirisi; aktörlerin isimlerinden ziyade, “ana muhalefet” kurumsal kimliğinin Türkiye’de yapısal bir sigorta işlevi görmesidir.
“Sorumluluk” Kavramının Araçsallaştırılması
Siyasette muhalefet topluma karşı sorumludur. Ancak veriler, CHP elitlerinin sorumluluk kavramını “parti içi iktidarı koruma sorumluluğuna” indirgediğini gösteriyor. Kılıçdaroğlu dönemindeki dokunulmazlık kararı anlık bir tepkiyi absorbe etmek için rasyonel görünse de, demokratik siyaset alanını yok etmiştir. Bu, siyasi etiğin günübirlik taktiklere feda edilmesidir.
2024 Yanılsaması ve Stratejik Acziyet
Özgür Özel yönetiminin elde ettiği %37.76’lık başarı, ardından gelen kayyım ve tutuklama dalgasıyla bir “stratejik acziyete” dönüşmüştür. Bir parti kazandığı belediyeleri koruyacak direnç mekanizmalarını kuramıyorsa, o oy oranları sadece kağıt üzerinde birer YSK verisidir. CHP, iktidarın yargı hamlelerini adeta birer “doğal afet” gibi izlemiştir.
İdeolojik Boşluk ve Sağ Siyasete Sığınma
Seçmeni “iktidarı değiştirmek” için konsolide eden ana muhalefet, kendi listelerinden meclise taşıdığı isimlerin iktidarın meclis çoğunluğunu pekiştirmesine (AKP sandalye sayısının 275’e yükselmesi) neden olmuştur. Bu durum, “Kime oy verirsem vereyim sistem aynı yere çıkıyor” algısını besleyerek demokratik inançsızlığı körüklemiştir.
EK 2: Muhalif Olmanın Gerçek Sorumlulukları ve “Büyük Kaçış”
Siyaset felsefesinde muhalif olmak; iktidarın alan kapattığı her yerde topluma bir nefes borusu açma, demokratik ahlakı koruma ve siyasi bir barikat kurma sorumluluğudur. Ana muhalefet, bu sorumluluğu kendi kurumsal ikbali uğruna sistematik olarak terk etmiştir.
Korkaklığın “Strateji” Olarak Sunulması: Muhalif olmanın ilk sorumluluğu cesarettir. 2016’daki dokunulmazlık oylamasında CHP, “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” derken iktidarın “terör” parantezinden kaçmaya çalışıyordu. Kendi vekillerini korumayı reddetmek bir strateji değil, siyasi ahlakın korkaklığa feda edilmesidir.
Seçmenin İradesini “Koruyamama” Acziyeti: Esenyurt’tan İstanbul’a uzanan kayyım dalgası karşısında genel merkez, “hukuki süreci takip ediyoruz” konforuna sığındı. Seçmene “oy verin” deyip, iradesi gasp edilirken meydanları dolduramayan bir yapı, ahlaki olarak muhalif olma vasfını yitirir.
Siyasi Ticaret ve Temsiliyet İhaneti: Seçmenin muhalif kalması için verdiği oyu, iktidarın meclis çoğunluğunu 275’e çıkarmak için harcayanlar temel ilkeyi çiğnemiştir. Muhalif olmak, iktidara vekil taşıyan bir lojistik firmasına dönüşmek demek değildir.
Koltuk Siyasetinin Demokratik Meşruiyeti Yutması: Mayıs 2026’da kurultay iptal edilip, partinin başına “kayyım” gibi dönmenin önü açıldığında, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu karardan memnuniyet duyması muhalif olma sorumluluğunun tasfiye edildiği andır. Sandıkta kaybedilen koltuğu iktidar mahkemeleriyle geri almaya çalışmak, operasyona gönüllü yazılmaktır.
Sonuç Özeti: Dayanılmaz Hafiflik
“Ana muhalefet olmanın dayanılmaz hafifliği”, her şeyi eleştirip hiçbir şeyin sorumluluğunu almama konforudur. CHP; ülkeyi yönetmenin getirdiği ağır riskleri almadan, hazine bütçelerini ve koltukları korumuş; ancak toplumu ve sandığı savunma sorumluluğundan her seferinde kaçmıştır. Sonuç, sorumluluktan kaçan bir muhalefetin, iktidarın ömrünü uzatan en büyük güvenceye dönüşmesidir.
  1. Bölüm: CHP’nin kısa muhalefet tarihi

CHP’nin kısa muhalefet tarihi

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin Kasım 2023 tarihli CHP Kurultayı hakkında ‘mutlak butlan’ kararı vermesi ve ardından parti merkezine çevik kuvvet sevk edilmesi, Türkiye’nin en eski ve tek kesintisiz var olan partisi için yeni bir eşiği işaret ediyor. Bu dosya; muhalefet kavramının doğuşundan CHP’nin bugünkü krizine uzanan çizgiyi, seçim verileri ve kronolojiyle birlikte ele alıyor.

Foto: CHP

Siyaset teorisinde muhalefet, yalnızca iktidarın karşı kutbu veya bir sonraki seçimde koltuğu devralmayı bekleyen yedek bir güç değil. Demokratik meşruiyetin sacayağı olan muhalefet, kamusal denetimi, toplumsal rıza üretimini ve siyasi etiğin korunmasını sağlayan kurumsal bir zorunluluk. Ancak Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme serüveninde, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ekseninde muhalefet, yapısal bir konfor alanına, iktidar olamamanın getirdiği yapısal bir “dayanılmaz hafifliğe” dönüşmüş durumda.

2023 Genel Seçimleri’nden başlayan ve Mayıs 2026’da yargı eliyle partiye “kayyım” tayin edilmesine kadar uzanan kurumsal kırılma, bu hafifliğin ve siyasi etik krizinin mikro tarihsel bir vesikası. Bu metin, tarihsel kökenlerden güncel Yüksek Seçim Kurulu (YSK) verilerine, parlamenter erozyondan kurultay iptaline uzanan süreçte, ana muhalefetin kurumsal çözülüşünü kronolojik bir karşılaştırmayla mercek altına almakta.

Muhalefet nedir? Kavramın doğuşu

Muhalefet kavramı modern siyaset literatürüne sanıldığından erken girdi. İngilizce ‘opposition’ sözcüğünün modern siyasi anlamda kullanımı 18. yüzyıla, İngiltere’de sistematik parlamento muhalefetinin kurumsallaşmasına dayanıyor. 1826’da Whig Parti lideri George Tierney’in kullandığı Onurlu Muhalefet’ (His Majesty’s Opposition) kavramını zamanla liberal demokrasilerin vazgeçilmez kurumsal sütunlarından biri hâline geldi.

Antik Yunan’da isegoria (eşit söz hakkı) ve parrhesia (gerçeği söyleme cesareti) üzerine kurulu agora kültürü, muhalefet fikrinin düşünsel köklerini barındırken örgütlü siyasi muhalefet, yani iktidarı denetleyip alternatif politika öneren kalıcı yapılar, modern parlamentarizmin ürünü olarak devam etmekte.

Siyaset biliminde Robert Dahl’ın çoğulculuk teorisi ve Giovanni Sartori’nin parti sistemi tipolojisi, muhalefetin demokratik sistemlerdeki işlevini şöyle teorize eder: İktidarı sınırlamak, seçmenlere seçenek sunmak, yönetişim hatalarını görünür kılmak ve meşru iktidar değişiminin kapısını açık tutmak. Bu işlevleri yerine getiremeyen bir muhalefet, varlığının ağırlığını taşıyamaz; bu yazının temel argümanı da buradan besleniyor.

Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü, Foto: Wikipedia

Osmanlı’dan Cumhuriyete giderken muhalefet

Osmanlı-Türk modernleşmesinde ilk organize siyasi muhalefet odağı, Sultan Abdülaziz yönetimine karşı gizli bir cemiyet olarak kurulan Yeni Osmanlılar (1865) ve ardından gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti (1889)’dir. Parlamenter düzeydeki ilk resmi muhalefet partisi ise İttihat ve Terakki’nin tek parti eğilimine karşı 1911’de kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası.

CHP, 1923’te ‘Halk Fırkası’ adıyla kurulduğunda ne bir muhalefet partisiydi ne de çoğulcu bir siyasi ortamda filizleniyordu. Tam tersine, kurucu iktidar partisiydi. Devleti, orduyu ve toplumsal dönüşümü yönlendiren tek yapıydı.

CHP, devlet kuran bir parti olarak Osmanlı bürokratik elitinin ve kurucu askeri kadronun mirasçısıdır. Osmanlı döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti geleneğinden gelen Mustafa Kemal ve kadrosu, 1923–1946 arasında CHP’yi bir parti olmaktan çok devletle özdeşleşmiş bir hareket olarak konumlandırdı. Bu durum, partinin genetik kodlarına “devletin asıl sahibi” olma bilincini işlemiştir. Modern devlet aygıtını inşa eden CHP, ilk yıllarında muhalefeti “içeriden” kontrol etmeye çalıştı: 1924 yılındaki ilk çok partili deneme, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile gerçekleşti. Fırka dokuz ay içinde kapatıldı. 1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyi ise beklenmedik halk ilgisi nedeniyle üç ayda sona erdirildi. Her iki örnekte de sistem, muhalefeti değil iktidar tekini taşıyordu.

Bu tarihsel arka plan, CHP’nin muhalefeti kurumlaştıran değil, tarihsel olarak onu dışlayan ya da kısa tutmaya çalışan yapıdan evrilmesi/ doğması yönüyle önemli.. Peki Türkiye’nin en uzun soluklu muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi nasıl bir muhalefet kimliğine sahip, muhalefet olmanın sorumluluklarını yerine getirdi mi?

Cumhuriyet Halk Fırkası Kürsüsü, Foto: Wikipedia

Türkiye’de ilk muhalefet örneği

1946’da Demokrat Parti’nin kuruluşu ve 1950’deki seçim yenilgisi, CHP’yi bu sefer kendi icat etmediği bir role yani muhalefete zorladı. 1950 seçimleri Türk siyasi tarihinin en köklü iktidar değişimini getirdi. Adnan Menderes liderliğindeki DP, yüzde 53,3 oy ve 487 sandalyeyle iktidara gelirken CHP 69 sandalyeyle küçük bir muhalefet grubuna dönüştü. O güne kadar devlet ile neredeyse özdeşleşmiş olan CHP, 14 Mayıs 1950 seçimleriyle ile birlikte barışçıl yollarla Demokrat Parti’ye devrederek “kurucu parti” pozisyonundan “ana muhalefet” konumuna keskin bir geçiş yapmış oldu. Bu tarihten sonra CHP, toplumsal merkez ile özellikle muhafazakar ve taşralı seçmenle kurumsal bir doku uyumsuzluğu yaşadı.

İktidardan muhalefete geçiş

Siyasi elitlerin koridor siyasetine sıkışması, CHP’yi iktidarı hedefleyen dinamik bir aktör olmaktan çıkarıp mevcut statükoyu ve kendi kurumsal varlığını korumaya odaklı “ebedi muhalefet” pozisyonuna sabitlendi.

1960 askerî darbesi, 1961’de Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu ve ardından gelen 1965–1977 arası konjonktür, çok partili hayatın oturmasını sağladı. CHP, bu dönemde Bülent Ecevit liderliğinde ‘Ortanın Solu’ söylemiyle solun ana partisi konumuna yerleşti. 1973’te yüzde 33, 1977’de yüzde 41,4 oy alarak tarihin en yüksek oy tavanına ulaştı. Ecevit, başbakanlık da yaptı. Ancak 1980 darbesiyle tüm partiler kapatıldı ve CHP’nin mirası önce SHP’ye, ardından DSP ile CHP’nin yeniden birleşmesiyle bugünkü yapıya taşındı.

CHP 1950’de iktidarsız kalmayı öğrenmek zorundaydı. 75 yıl sonra hâlâ bu öğrenme sürecini tamamlayıp tamamlamadığı tartışılıyor.

Rakamlarla CHP’nin Muhalefet Dönemi (2002-2023)
🔍 Detaylı siyasi notları okumak için grafik çubuklarının üzerine gelin
2002 Genel Seçimi %19,4
178 Vekil
AK Parti karşısında tek muhalefet partisi olarak mecliste yer aldı.
2007 Genel Seçimi %20,9
112 Vekil
Cumhurbaşkanlığı krizinin (“367 Krizi” ve e-muhtıra) gölgesinde girilen seçim.
2011 Genel Seçimi %26,0
135 Vekil
Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki ilk seçim. Sonraki 12 yıl boyunca bir daha aşılamayacak olan en yüksek oy oranı.
Haziran 2015 Genel Seçimi %25,0
132 Vekil
HDP’nin barajı aşmasıyla dört partili meclis aritmetiği oluştu, iktidar çoğunluğu ilk kez sarsıldı.
Kasım 2015 Genel Seçimi %25,3
134 Vekil
Hükümet kurulamaması sonrası erken seçim. Türkiye genelindeki büyük değişimlere rağmen CHP tablosu aynı kaldı.
2018 Genel Seçimi %22,6
146 Vekil
Millet İttifakı yapısının şekillendiği ilk seçim dönemi. Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı adaylığı gölgesinde kaldı.
2023 Genel Seçimi %25,4
169 Vekil*
Millet İttifakı çatı listesiyle girildi. 169 vekilin 39’u sonrasında DEVA, Gelecek, SP ve DP’ye ayrılarak meclis gücünü eritti.
Veriler çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor: Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa geldiği 2010’dan 2023’e kadar geçen on üç yıllık süreçte, ana muhalefet partisinin oyları yüzde 19 ile yüzde 26 bandına sıkışmış ve “aşılmaz bir cam tavan” görüntüsü çizmiştir.
* Kaynak: YSK resmî seçim sonuçları. 2023 milletvekili sayısı, ittifak ortaklarıyla CHP listesinden seçilenleri kapsamaktadır (toplam 169 + ittifak vekilleri).

Veriler çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor: CHP, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa geldiği 2010’dan 2023’e kadar oy oranını yüzde 19–26 bandından çıkaramadı. 2011’deki yüzde 26 zirve, sonraki on iki yılda da aşılamadı. Bu grafik, Kılıçdaroğlu sonrasında Özel liderliğinde mümkün olabilecek değişimin referansı olarak da okunabilir.

Peki Kılıçdaroğlu’nun birinci başkanlık dönemi CHP’nin muhalif tarihine hangi noktaları bıraktı?

Kılıçdaroğlu’nun birinci başkanlığı

Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2010 yılında kaset komplosu sonrası genel başkanlığa gelişi, rasyonel bürokratik bir muhalefet vaat ediyordu. Ancak bu dönem, kurumsal muhalefetin “taktiksel hatalarla” kendi bacağına sıktığı bir sürece dönüştü.

Bu sürecin en büyük kırılma noktası, AKP’nin Mayıs 2016’da milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına yönelik anayasa değişikliği teklifini Meclis’e getirip oylaması oldu. Teklifin asıl hedefi HDP’ydi. Ancak tasarı kapsamında, CHP’li 50’ye yakın milletvekilinin dosyası da bulunuyordu. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP, iktidarın “teröre destek verenleri koruyorlar” propagandasına yenik düşme korkusuyla, siyasi etiği ve parlamenter denetim hakkını çiğneyerek “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” tavrını benimsedi. Kılıçdaroğlu’nun karar noktasındaki sözleri dikkat çekiciydi: ‘Eğer bedel ödenecekse önce bedeli biz ödeyelim.’

Kılıçdaroğlu’nun bu tavrı ‘siyasi güvenilirliği test eden bir adım’ olarak savunuldu. Yasama organının yargı ve yürütme karşısında tamamen diz çökmesine neden oldu. HDP’li vekillerin tutuklanmasının önünü açan ve 4 Kasım 2016’da eş genel başkanlar dahil 9 HDP’li vekilin tutuklanmasına zemin hazırlayan bu hamle, dönüp dolaşıp Enis Berberoğlu örneğinde olduğu gibi CHP’li vekilleri ve ilerleyen yıllarda CHP’li belediye başkanlarını vuracak olan yargısal kuşatmanın yasal zeminini hazırladı. Ana muhalefet, kendi kurumsal kalkanını kendi elleriyle yok etti.

Bu olay, bugünden geriye bakıldığında farklı bir anlam kazanıyor. Kılıçdaroğlu’nun ‘önce bedeli biz ödeyelim’ dediği mekanizma, tam olarak bugün CHP’nin kendi belediye başkanlarına ve liderlerine uygulandığı iddia edilen araç hâline gelmiş durumda. Tarihin ironisi, zaman zaman kurumsal hafıza kaybıyla tamamlanıyor.

Yerel seçimlerde değişim

CHP’nin asıl seçim odaklı ve coğrafi sıçrayışı 2023 genel seçimlerinde değil, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde gerçekleşti. Bu seçimlerde parti, uzun yıllardır aşamadığı kıyı şeridi ve metropol sınırlarını kırarak Anadolu’nun içlerine doğru tarihî bir genişleme yakaladı. 2019 yılında İstanbul ve Ankara gibi sembolik merkezleri geri kazanan CHP, 2024 yerel seçimlerinde Adana, Mersin, Muğla ve Tekirdağ gibi mevcut kalelerini korumakla kalmadı Bursa, Balıkesir ve Denizli gibi sanayi odaklı muhafazakar büyükşehirleri de ilk kez AKP’den devralarak portföyüne ekledi. Her ne kadar Hatay gibi kritik bir sınır kenti bu dönemde AKP’ye kaybedilmiş olsa da Manisa, Afyonkarahisar, Amasya ve Giresun gibi geleneksel olarak sağ partilerin domine ettiği İç ve Ege Anadolu illerinin kazanılması, muhalefet partisinin oylarını %37,76’ya ulaştırarak 47 yıl aradan sonra onu Türkiye genelinde birinci parti konumuna taşıdı.

Yerel Yönetimlerde Tarihi Sıçrama (2004–2024)
CHP’nin kıyı şeridinden Anadolu’ya uzanan genişleme grafiği ve kazanılan belediyeler
Oy Oranı
%18,2
Kazanılan Belediye
~250
İzmir ve batı sahil şeridindeki kaleler korundu. Sınırlı bir yerel muhalefet hattı oluşturuldu.
Oy Oranı
%23,1
Kazanılan Belediye
~340
İzmir tamamen güvenceye alındı; oylarda ülke genelinde sınırlı bir yükseliş trendi başladı.
Oy Oranı
%26,3
Kazanılan Belediye
~280
Büyükşehir yasasının değiştiği ilk seçim. İzmir elde tutulurken, Adana ve Antalya kaybedildi.
Kritik Kırılma
Oy Oranı
%32,1
Kazanılan Belediye
263
İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya kazanılarak iktidarın yıllar süren yerel hegemonyası ilk kez büyükşehirler nezdinde bölündü.
Tarihî Zirve
Oy Oranı
%37,76
Kazanılan Belediye
420
47 yıl aradan sonra Türkiye genelinde 1. Parti olundu. Bursa, Balıkesir, Denizli gibi muhafazakar/sanayi büyükşehirleri ile toplamda 14 büyükşehir ve 21 il merkezi kazanıldı.
* Kaynak: YSK Seçim Arşivi ve Resmi Gazete Sonuçları.

Bu tablo, yazının devamında anlatacağımız “Sandıkta bu kadar büyüyen ve coğrafi olarak Türkiye’nin kalbine yerleşen bir partinin, nasıl olup da 2025 ve 2026’da kendi kazandığı bu mevzileri yargı kayyımlarına ve iç kavgalara teslim ettiği” paradoksunu çok daha çarpıcı ve sarsıcı olduğunun altını çizerek siyasi etik ve sorumluluk krizini vurgulamak için gereken kusursuz kontrastı ortaya koyuyor.

Tabloya göre;
  • Bursa, Balıkesir ve Denizli büyükşehirlerinin ilk kez AKP’den alınarak CHP portföyüne katıldı.
  • Adana, Mersin, Muğla ve Tekirdağ’ın zaten CHP’de kalarak ve korundu.
  • Manisa, Afyonkarahisar, Amasya ve Giresun gibi yerlerin kazanılması tarihsel olarak değerlendirilebilr.
  • Kritik Kayıp: Hatay’ın AKP’ye geçti.
  • Tarihî Eşik: CHP’nin Türkiye genelinde %37,76 ile 47 yıl sonra (1977 Bülent Ecevit döneminden beri) ilk kez birinci parti oldu.
  • 2019 Dönümü: İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya’nın kazanılmasıyla yaşanan ilk büyük kırılma olarak değerlendirilebilir.
  • 2024 Dönümü: Toplam kazanılan belediye sayısının (il, ilçe ve beldeler dahil) 420’ye ulaştığı ve oy oranı 37,76 oldu.

Büyük çözülme: İstifalar ve saf değiştirmeler

14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde 600 sandalyeli Meclis’te kendi listelerinden 169 milletvekili çıkararak görece güçlü bir muhalefet bloğu oluşturan CHP, bu aritmetiğin yapısal paradoksuyla seçim hemen ertesi günü yüzleşti. Seçim ittifakı protokolü gereği CHP listelerinden bağımsız ya da kontenjan adayı olarak giren 39 ittifak vekilinin (DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat Parti) mazbatalarını alır almaz kendi partilerine dönmesiyle ana muhalefetin çekirdek sandalye gücü bir gecede 130’a deklare oldu. Takip eden süreçte parti içi transferler ve katılımlarla meclis gücü 138 sandalyeye kadar dengelenmiş olsa da asıl ideolojik kırılma, CHP listelerinden taşınan sağ/muhafazakar ittifak unsurlarının ve parti içi disiplin süreçleriyle ters düşen bazı isimlerin ilerleyen dönemde Cumhur İttifakı ya da iktidar blokuna zemin hazırlayan saf değiştirmeleriyle yaşandı. Muhalefet oylarıyla meclise giren bu isimlerin iktidar eksenine kayması, seçmen nezdindeki kurumsal inandırıcılık krizini derinleştiren en görünür kırılma noktası oldu.

Özellikle CHP listelerinden seçilen sağ kökenli figürler ile parti içi disiplin süreçleriyle ters düşen isimlerin Cumhur İttifakı blokuna (AKP) katılması, Türk siyasetinde “vekil transferi” tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

TBMM 28. Dönem: Muhalefet Blokundaki Kritik Vekil Transferleri ve İstifalar
Prof. Dr. Serap Yazıcı Özbudun
Seçim Listesi: CHP Listesi (Gelecek Partisi)
Durum: AK Parti’ye Katılım (Şubat 2025)
“Muhalefet bloğundaki dağınıklık ve yeni anayasa sürecindeki yapısal uyumsuzluk.”
Hasan Ufuk Çakır
Seçim Listesi: CHP (Mersin Milletvekili)
Durum: AK Parti’ye Katılım (Aralık 2025)
“Parti yönetimine yönelik sert eleştirileri sonrası ‘kesin ihraç’ istemiyle disipline sevk edilmesi.”
Cemal Enginyurt
Seçim Listesi: CHP Listesi (Demokrat Parti)
Durum: Bağımsız / CHP İle Ortak Hareket
“Demokrat Parti kongre sürecindeki usulsüzlük iddiaları ve merkez sağda yeni odak inşa etme fikri.”
Salih Uzun
Seçim Listesi: CHP Listesi (Demokrat Parti)
Durum: Bağımsız (Kasım 2024)
“Demokrat Parti’nin kurumsal dönüşüm vizyonu ve aceleci kongre kararlarıyla ters düşülmesi.”
Lütfullah Kayalar
Seçim Listesi: İYİ Parti (Yozgat)
Durum: Bağımsız
“İYİ Parti’nin genel seçim sonrası izlediği ‘hür ve müstakil’ siyaset konseptiyle yaşanan stratejik fikir ayrılıkları.”
* Kaynak: TBMM 28. Dönem Milletvekilleri listesi ve güncel siyasi transfer arşivleri.

Bu tablo ve muhalefet bloğundaki çözülmenin tek yönlü olmadığını, hem kurumsal (DP’den kopuşlar gibi) hem de doğrudan iktidar odağına yönelim (Özbudun ve Çakır örnekleri gibi) şeklinde iki farklı düzlemde ilerlediğini gösteriyor. Gelecek Partili Serap Yazıcı Özbudun’un AKP’ye katılım süreci, seçimlerden sonra muhalefet milletvekillerinin Cumhur İttifakı blokuna geçiş dinamiklerini ve meclisteki aritmetik değişimleri somut bir örnek üzerinden gözler önüne seriyor.

Yerel yönetimlerde yargı kuşatması

CHP’nin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde tarihî zafer kazanmasının ardından, genel başkan Özgür Özel’in ‘normalleşme süreci’ beklentisiyle başladığı dönem, çok kısa sürdü. 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasıyla başlayan operasyon dalgası, 2025 boyunca genişleyerek devam etti:

31 Mart 2024 yerel seçimlerinin hemen ardından, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki idari vesayet ve yargı denetimi yetkileri, Türk siyasi tarihinde eşine az rastlanır bir frekansta işletilmeye başlandı. Süreç, geçmiş dönemlerde olduğu gibi yalnızca Kürt bölgesindeki DEM Partili belediyelerle sınırlı kalmadı. Ana muhalefet partisi CHP’nin kalesi niteliğindeki metropol ilçelerine ve büyükşehirlere de uzanan sistematik bir görevden alma dalgasına dönüştü.

Buradaki en kritik hukuki ayrım, belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılmasının ardından yerlerine yönetim modelinin nasıl şekillendirildiğidir:

Yerel Yönetimlere Müdahale Biçimleri
Doğrudan Kayyum Ataması
Belediye Kanunu’nun 45. maddesi uyarınca; “terör örgütü üyeliği veya propagandası” suçlamasıyla görevden alınan başkanların yerine İçişleri Bakanlığı tarafından mülki idare amirleri (vali yardımcısı/kaymakam) “Belediye Başkan Vekili” olarak atanmıştır.
Meclis İçi Vekalet Seçimi
“Yolsuzluk, usulsüzlük veya mal varlığı aklama” gibi adi suç şüpheleriyle uzaklaştırılan isimlerin yerine belediye meclisleri kendi içinden yeni bir vekil seçmiştir. Bu noktada meclis çoğunluğunun hangi ittifakta olduğu yönetimin rengini belirlemiştir.

2024–2026 Dönemi Kritik Görevden Alma ve Kayyum Matrisi
Doğrudan Kayyum Ataması
Meclis İçi Vekalet Seçimi
Belediye (İl/İlçe)Görevden Uzaklaştırılan BaşkanMüdahale Gerekçesi / İddiaYeni Yönetim Biçimi ve Durum
Esenyurt (İstanbul)Ahmet ÖzerTerör örgütü üyeliği iddiası / SoruşturmaDoğrudan Kayyum
Şişli (İstanbul)Resul Emrah ŞahanYargı süreçleri ve yapısal soruşturmalarDoğrudan Kayyum
Ovacık (Tunceli)Mustafa SarıgülÖrgüt üyeliği davasında alınan cezaDoğrudan Kayyum
İstanbul BBEkrem İmamoğluSiyasi yasak / “Ahmak Davası” ve soruşturmalarMeclis Seçimi
Gaziosmanpaşa (İst.)Hakan Bahçetepeİdari ve adli soruşturmalar kapsamıMeclis Seçimi
Uşak MerkezÖzkan YalımYolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları (Tutuklama)Meclis Seçimi
Not: Mardin, Batman, Hakkari ve Van gibi büyükşehir/il belediyelerindeki kayyum süreçleri DEM Parti çatısı altında gerçekleştiği için bu tabloda sadece CHP eksenindeki ya da CHP’yi doğrudan sarsan ana kırılmalara yer verilmiştir.

Yarın: CHP: Birinci parti, kırılgan muhalefet

Mayıs 2026 Birleşik Kralık seçimleri: Neler oldu?

Mayıs 2026 Birleşik Krallık seçimleri, Labour hükümeti için ciddi bir uyarı, Muhafazakar Parti için yeniden yapılanma baskısı, Reform UK için büyük bir fırsat ve iç siyaset açısından yeni bir dönemin işareti oldu. Bu seçimler, Birleşik Krallık siyasetinin artık daha parçalı, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.

Image: onlondon.co.uk

Geçtiğimiz ay Birleşik Krallık’ta yapılan seçimler, genel seçim olmamasına rağmen ülkenin siyasi yönelimini göstermesi açısından oldukça önemli bir dönüm noktası oldu. İngiltere’de birçok yerel yönetimin belirlendiği seçimler, İskoçya’da Parlamento seçimleri ve Galler’de Senedd seçimleri yapıldı. Bu seçimler, özellikle Labour (İşçi) Partisi hükümeti için ciddi bir uyarı sinyali verdi. 2024 genel seçimlerinde büyük çoğunlukla iktidara gelen Labour, yalnızca iki yıl sonra üç ülkede de seçmen desteğinde ciddi bir düşüş yaşadı.

Seçimlerin belki de en önemli sonucu siyasi parçalanmanın artması oldu. Birleşik Krallık siyaseti uzun süre Labour ve Conservative (Muhafazakar) Parti arasındaki rekabet üzerinden şekilleniyordu. Ancak 2026 seçim sonuçları, iki büyük partili sistemin zayıfladığını gözler önüne serdi. Reform UK sağ popülist bir alternatif olarak bu seçimde güç kazanırken, Yeşil Parti, Liberal Demokratlar, Plaid Cymru ve SNP gibi partiler de farklı bölgelerde seçmen desteğini artırdı. Bu durum, seçmenlerin artık geleneksel partilere “otomatik” olarak bağlı kalmadığını gösteriyor.

Mayıs yerel seçimlerinin İngiltere’de özellikle Labour için bir hayal kırıklığı olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. 7 Mayıs’ta yapılan seçimlerde Labour, “kalesi” olarak tanımlanabilecek birçok yerde ya seçimleri kaybetti ya da buralarda oy oranında ciddi bir düşüş yaşadı. Reform UK ise, özellikle Brexit desteğinin yüksek olduğu bölgelerde başarılı seçim sonuçları elde etti. Göçmen karşıtlığıyla tepki çeken ve aynı zamanda son dönemlerde desteğini de artıran Reform UK, İngiltere’de bin 400’den fazla meclis üyesi elde ederek rakiplerini 2029 seçimleri için şimdiden baskı altına aldı. Reform UK’nin bu seçimlerde elde ettiği başarı, göç, ekonomik güvensizlik ve kamu hizmetleri gibi konuların seçmenler üzerinde hala güçlü bir etkisi olduğunu gösteriyor.

Bu seçimlerde Yeşil Parti önemli bir başarı göstererek 500’ün üzerinde meclis üyesi ve Londra’da iki belediye başkanlığı kazandı. Liberal Demokratlar da bir önceki seçime kıyasla meclis üye sayılarını artırdılar.

Mayıs 2026 Birleşik Krallık Seçimleri

Siyasi parçalanma, uyarı sinyalleri ve 2029 yol haritası analizi

Bölgesel sandalye dağılımları ve radikal değişim

Galler Senedd seçimleri

Plaid Cymru
43
Reform UK
34
Labour
9

İskoçya Holyrood seçimleri

SNP (İskoç Ulusal Partisi)
57
Reform UK
17
İskoç İşçi Partisi
17

İngiltere yerel seçimleri & alternatif güçler

İngiltere genelinde yapılan meclis üyeliklerinde geleneksel iki partili sisteme alternatif arayan seçmenler, sağ ve sol kulvarda radikal değişimlere imza attı:

1.400+
Reform UK Meclis Üyeliği

Özellikle Brexit desteğinin yüksek olduğu bölgelerde büyük başarı yakalayarak 2029 için dev bir baskı unsuru oluşturdu.

500+
Yeşil Parti Meclis Üyeliği

Londra’da iki belediye başkanlığı ve 500’den fazla sandalye kazanarak sol/ilerici seçmenin yeni odağı haline geldi.

Seçmen davranışını değiştiren temel dinamikler

Geleneksel partilere yönelik “otomatik” bağlılığın bitmesinin arkasında kronikleşen sorunlar yatıyor:

  • Ekonomik İstikrarsızlık & Yaşam Maliyeti: Seçmenler, 2024’teki iktidar değişiminin günlük hayatlarına yansımadığını düşünüyor.
  • Sağlık Hizmetleri (NHS) ve Kamu Krizi: Kamu hizmetlerindeki gerileme geleneksel partilere fatura ediliyor.
  • Göç ve Güvenlik Tartışmaları: Sağ popülist Reform UK’nin yükselişindeki ana yakıt haline geldi.

2029 genel seçimlerine doğru siyasi projeksiyon

Baskı altındaki Başbakan Keir Starmer, seçim sonuçlarının ardından istifa etmeyeceğini ve ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemeyeceğini açıklasa da hükümetin hareket alanı daralmıştır. Siyasetin artık çok daha parçalı, rekabetçi ve öngörülemez bir yapıya dönüştüğü bu yeni dönemde, Mayıs 2026 sonuçları tüm partiler için 2029 genel seçimlerine giden yolda sert birer uyarı niteliğindedir.

Özel HTML İnfografik Modülü | Yazıdan yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

Galler’de Labour sadece 9 sandalye kazandı

7 Mayıs’ta İskoçya ve Galler’de halk kendi ulusal parlamentolarının temsilcilerini seçmek için sandık başına gitti ve Reform UK bu iki ülkede de başarılı bir seçim sonucu elde etti. Galler’de Galler milliyetçisi Plaid Cymru seçimlerde en fazla sandalye (43) alarak, meclisteki en büyük parti olurken Reform UK 34 sandalyeyle ikinci parti oldu. Galler’de Labour sadece 9 sandalye kazanabildi.

İskoç parlamentosu (Holyrood) için yapılan seçimlerde İskoç Ulusal Partisi (SNP) seçimleri beşinci kez kazanmasına rağmen çoğunluğunu kaybetti. SNP, bu seçimlerde 57 sandalye kazanırken, Reform UK ve İskoç İşçi Partisi 17 sandalyeyle ikinci sırayı paylaştılar. İskoçya’daki seçimler, bağımsızlık meselesine hala seçmenlerin gündeminde çok önemli bir konumda olduğunu ama aynı zamanda yaşam maliyeti, NHS, kamu hizmetleri gibi konularında seçmenlerin oy kullanırken göz önüne aldığı konular oldu.

7 Mayıs seçimlerinin Labour açısından en önemli mesajı, 2024’teki büyük genel seçim zaferinin kalıcı bir güven oyu olmadığıdır. Baskı altındaki Keir Starmer hükümeti, seçmenlere ekonomik istikrar, kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi ve siyasi güvenin yeniden kurulması sözü vermişti. Ancak 2026 seçimleri, birçok seçmenin bu değişimi henüz günlük hayatında hissetmediğini gösterdi. Starmer’ın seçim sonuçlarından sonra istifa etmeyeceğini ve ülkeyi “kaos” içine bırakmayacağını söylemesi, hükümetinin baskı altında olduğunu açıkça ortaya koydu.

Konut krizi, göç tartışmaları

2026 seçimlerinin daha geniş anlamı, Birleşik Krallık’ta artık daha güncel sorunların dikkate alındığı seçmen davranışı olduğunu ortaya koyuyor. Ekonomik sorunlar, göç tartışmaları, kamu hizmetlerinin durumu, konut krizi ve siyasi güvensizlik seçmenlerin geleneksel oy verme alışkanlıklarını değiştiriyor. Bu nedenle Mayıs 2026 seçimleri, yalnızca yerel veya bölgesel bir seçim olmaktan ziyade, 2029 genel seçimine giden yolda önemli bir yol haritası olarak partileri ciddi uyarılar verdi.

Mayıs 2026 Birleşik Krallık seçimleri, Labour hükümeti için ciddi bir uyarı, Muhafazakar Parti için yeniden yapılanma baskısı, Reform UK için büyük bir fırsat ve iç siyaset açısından yeni bir dönemin işareti oldu. Bu seçimler, Birleşik Krallık siyasetinin artık daha parçalı, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.

Zorla kaybedilmenin hafızası: Sayılar, davalar ve cezasızlık

Birleşmiş Milletler’e göre bugüne kadar 100’den fazla ülkeden 60 bini aşkın zorla kaybedilme dosyası BM mekanizmalarına taşındı. Ancak insan hakları örgütleri, devletlerin kayıt tutmaması ve dosyaların gizlenmesi nedeniyle gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu belirtiyor. Türkiye’de kayıp yakınlarının en uzun soluklu mücadelesini ise Cumartesi Anneleri yürüttü.

Cumartesi Annelir/İnsanları’nın Galatasaray Meydanındaki eyleminden

Kayıp” kelimesi gündelik dilde çoğu zaman basit bir yokluğu tarif eder. Kaybolan bir eşya, izi sürülemeyen bir nesne, bulunamayan bir adres… Oysa insan hakları literatüründe “kayıp” bambaşka bir politik ve hukuki anlama sahip. Çünkü burada söz konusu olan şey, sıradan bir kaybolma hâli değil; zorla kaybettirilme. Bu kayıp; politik olarak üretilmiş, hukuki olarak inkâr edilmiş, toplumsal olarak derin yaralar bırakmış bir yok etme biçimi.

Zorla kaybedilme; bir kişinin devlet görevlileri ya da devlet destekli yapılar tarafından gözaltına alınması, ardından akıbetinin inkâr edilmesi ve hukuki koruma dışına çıkarılması anlamına geliyor. Uluslararası hukukta “enforced disappearance” olarak tanımlanan zorla kaybedilme; “insanlığa karşı suç” kapsamında değerlendirilen bu suç tipi, yalnızca kaybedilen kişileri değil; aileleri, toplumsal hafızayı ve adalet mekanizmasını da hedef alıyor.

İşte tam burada modern devletin ironilerinden biri ortaya çıkmakta. Peki bu devlet her şeyi kayıt altına almak isterken nasıl olur da insanlar kaybolur?

“Desaparecidos”: Kavramın doğuşu

Her ne kadar kaybettirme pratiğinin kökleri daha eskiye uzansa da modern anlamıyla zorla kaybettirme pratiği özellikle 20. yüzyılda sistematikleşti. Nazi Almanyası’nın Nacht und Nebel Kararnamesi, modern devletin görünmezleştirme tekniklerinin erken örneklerinden biri olarak kabul edilir. “Gece ve Sis” adı verilen bu uygulamada rejim muhaliflerinin iz bırakmadan ortadan kaldırılması amaçlanıyordu. Kavramın politik literatürde yaygın biçimde kullanılmaya başlanması ise Latin Amerika askeri diktatörlükleri ile oldu. Zorla kaybedilme kavramı, özellikle Arjantin’de 1976-1983 askeri cunta döneminde yaklaşık 30 bin kişinin kaybedilmesiyle birlikte “desaparecidos” kavramı dünya literatürüne girdi.

Askeri cunta döneminde:
  • Yaklaşık 340 gizli gözaltı merkezi kuruldu,
  • Binlerce kişi işkence merkezlerinde tutuldu,
  • Hamile kadınların çocukları ailelerinden koparıldı,
  • İnsanlar “ölüm uçuşlarıyla” denize atıldı.

Askeri rejim, kaybedilen kişiler için “yok oldular” diyordu. Böylece “desaparecidos” yani “kaybolanlar” kavramı doğdu. Bu süreçte ortaya çıkan Plaza de Mayo Anneleri hareketi, dünyanın en uzun soluklu hafıza mücadelelerinden biri oldu. Anneler, yıllarca Buenos Aires meydanlarında çocuklarının fotoğraflarıyla yürüdü. Daha sonra Plaza de Mayo Anneleri hareketi, kayıplara karşı küresel hafıza mücadelesinin sembolü haline geldi. (OHCHR, 2006)

Arjantin, çocukları zorla kaybedilenlerin Plaza de Mayo’daki eyleminden

Dünyada 60 binden fazla resmî başvuru

Birleşmiş Milletler Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu’na göre bugüne kadar 100’den fazla ülkeden 60 bini aşkın zorla kaybedilme dosyası BM mekanizmalarına taşındı. Ancak insan hakları örgütleri, devletlerin kayıt tutmaması ve dosyaların gizlenmesi nedeniyle gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu belirtiyor. Suriye’de iç savaş boyunca 100 binden fazla kişinin kaybedildiği tahmin edilirken, Meksika’da kayıp kişi sayısı resmî verilere göre 110 bini geçti. Bosna Hersek’te savaş sonrası yaklaşık 30 bin kayıp dosyası açıldı. (ICMP, 2024; Human Rights Watch, 2024)

Dünyada öne çıkan bazı veriler
ÜlkeTahminî Kayıp SayısıDönem
Arjantin30.0001976–1983
Şili3.200+Pinochet dönemi
Bosna Hersek30.000 civarı1992–1995
Sri Lanka60.000–100.000İç savaş yılları
Suriye100.000+2011 sonrası
Meksika110.000+Güncel resmî veri

Özellikle Meksika bugün dünyanın en büyük kayıp krizlerinden biriyle karşı karşıya. Ülkede hemen her gün yeni toplu mezarlar bulunurken, kayıp yakınları devlet kurumlarının önünde nöbet tutuyor.

Türkiye’de en yoğun dönem: 1993–1996

1990’lı yıllarda Türkiye’nin özellikle Kürt bölgesinde, insanlar gündüz vakti evlerinden, işyerlerinden ya da sokaktan alındı; bir kısmı gözaltına götürüldü, bir kısmı ise kendilerini “güvenlik görevlisi” olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldı. Günler, aylar ve yıllar boyunca aileler çocuklarından, eşlerinden ya da kardeşlerinden haber almaya çalıştı. Karakollar “bizde yok” dedi, savcılıklar dosyaları ilerletmedi, tanıklar susturuldu. Bazı kayıpların bedenleri işkence izleriyle kimsesizler mezarlıklarında bulundu; bazıları ise hâlâ kayıp. İnsan hakları örgütleri ve hukukçulara göre Türkiye’de zorla kaybedilmeler, özellikle 1990’larda sistematik bir devlet şiddeti ve cezasızlık rejiminin parçası haline geldi. (İHD, 2025; Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2025)

Türkiye’de zorla kaybedilmelerin en yoğun yaşandığı dönem ise 1993–1996 yılları oldu. CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu tarafından hazırlanan “1980–2020 Türkiye’de Gözaltında Kayıplar Raporu”na göre yalnızca 1994 yılında 532 kişi gözaltında kaybedildi. Raporda 1993 yılı için 108, 1995 yılı için 235, 1996 yılı için ise 166 kayıp vakası kaydedildi. Rapora göre 1980–2020 arasında kayıtlara geçen toplam gözaltında kayıp sayısı en az 1.352 oldu. (Tanrıkulu, 2020)

Zorla kaybetmelerin özellikle 1990’lı yıllarda sistematik hale geldiğini ortaya koyuyor.

Yıllara Göre Gözaltında Kayıp Sayıları
YılGözaltında Kayıp Sayısı
1980–199033
199117
199227
1993108
1994532
1995235
1996166
199787
199853
199952
2000 sonrası28
Tarihi bilinmeyen14

Rapora göre toplam gözaltında kayıp sayısı en az 1.352 olarak kayıtlara geçti. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verileri ise daha yüksek bir tablo ortaya koyuyor. İHD Kayıplar Komisyonu’na göre 1990’lardan bugüne gözaltına alındıktan sonra kaybedilen kişi sayısı 1.388’e ulaştı. Özellikle Diyarbakır, Şırnak, Batman, Mardin ve İstanbul en yoğun kayıp vakalarının yaşandığı merkezler olarak öne çıktı. (İHD, 2025)

253 toplu mezar, 4 binden fazla cenaze

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi ve insan hakları örgütlerinin çalışmalarına göre Türkiye’de bugüne kadar en az 253 toplu mezar tespit edildi. Bu mezarlarda 4 binden fazla kişinin gömülü olduğu belirtiliyor. Özellikle Diyarbakır, Şırnak, Batman ve Bitlis çevresindeki toplu mezar iddiaları yıllardır insan hakları örgütlerinin gündeminde yer alıyor. Ancak birçok bölgede etkili kazı çalışmaları yürütülmediği ve delillerin korunmadığı belirtiliyor. (Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2025; Tanrıkulu, 2020)

Terkos Mezarlığı, İstanbul, Foto: Ferid Demirel/Niha+

Türkiye’de zorla kaybedilmeler denildiğinde öne çıkan dosyalar arasında Hasan Ocak, Fehmi Tosun, Murat Yıldız, Rıdvan Karakoç ve Cemil Kırbayır yer alıyor. Hasan Ocak’ın işkence izleri taşıyan bedeni haftalar sonra kimsesizler mezarlığında bulunurken, Fehmi Tosun’dan ise hâlâ haber alınamadı. Cemil Kırbayır dosyasında ise yıllar sonra Devlet Denetleme Kurulu, Kırbayır’ın işkence altında öldüğünü kabul etti. (Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2025)

Zamanaşımı, takipsizlik, cezasızlık,

Bu dosyaların büyük bölümü ise cezasızlıkla sonuçlandı. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin verilerine göre incelenen 344 kayıp dosyasının yüzde 63’ü yıllarca sürüncemede bırakıldı. Dosyaların yüzde 7’si zamanaşımı nedeniyle kapatılırken, yüzde 5’inde takipsizlik kararı verildi. Sadece yüzde 24’ünde dava açıldı. Açılan 15 davanın ise 8’i beraatle sonuçlandı. Yalnızca iki dosyada mahkûmiyet kararı çıktı. (Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2017)

Türkiye’de zorla kaybedilmelerle ilgili en çarpıcı verilerden biri soruşturma süreçlerine ilişkin.

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi çalışmalarına göre 2017 itibarıyla ulaşılan 344 dosyada:

Soruşturma Durumu (Veri Dağılımı)
Sürüncemede Bırakılan %63
Dava Açılan %24
Zamanaşımı %7
Takipsizlik %5
Analiz: Toplam veriye göre 218 dosya yıllarca ilerletilmedi, 24 dosya zamanaşımına uğradı ve yalnızca 84 kişiyle ilgili dava açıldı.

Açılan 15 davanın çoğu beraatle sonuçlandı

84 kişinin zorla kaybedilmesine ilişkin toplam 15 dava açıldı. Ancak bu davaların çoğu cezasızlıkla sonuçlandı.

Yıllara Göre Dava Durumları
Dava DurumuDosya Sayısı
Beraatle sonuçlanan10
Mahkumiyetle sonuçlanan16
Devam eden32
Yargıtay/İstinaf aşamasında26

AİHM’den 55 mahkumiye kararı

Türkiye hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararlar da cezasızlık tablosunu ortaya koyuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin yaşam hakkını ihlal ettiğine, etkili soruşturma yürütmediğine ve kayıp yakınlarını insanlık dışı muameleye maruz bıraktığına ilişkin çok sayıda karar verdi. “Kurt/Türkiye”, “Timurtaş/Türkiye”, “Çakıcı/Türkiye” ve “Taş/Türkiye” kararları, zorla kaybedilmelerin uluslararası hukuk bakımından kayıt altına alınmasında kritik rol oynadı. Tanrıkulu raporuna göre AİHM, 103 kişiye ilişkin 55 başvuruda Türkiye’yi mahkûm etti. (AİHM HUDOC; Tanrıkulu, 2020)

Yargılama Sonuçları ve AİHM Raporu
Yargılama SonucuDosya Sayısı
Beraatle sonuçlanan8
Devam eden5
Mahkûmiyet çıkan2
Mahkûmiyet çıkan dosyalara dair not:
  • Bazı sanıklara 30 yıl, bir dosyada ise 24 yıl hapis cezası verildi.
Tanrıkulu Raporu ve Öne Çıkan AİHM Davaları
  • 103 kişiyle ilgili 55 başvuruda Türkiye’nin hak ihlali kararı.
  • 11 kişiye ilişkin 6 başvuruda “dostane çözüm” süreci.
  • Yalnızca 1 dosyada “ihlal yok” kararı.

Öne çıkan davalar: Kurt, Timurtaş, Çakıcı, Taş / Türkiye

Mahkeme kararlarında vurgulananlar:

  • Yaşam hakkı ihlali ve etkili soruşturma yürütülmemesi,
  • İşkence yasağı ve yakınların maruz kaldığı ağır psikolojik yıkım.

Türkiyenin en uzun süren sivil itaatsizlik eylemi

Türkiye’de kayıp yakınlarının en uzun soluklu mücadelesini ise Cumartesi Anneleri yürüttü. İlk kez 27 Mayıs 1995’te Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen kayıp yakınları, yaklaşık 30 yıldır kayıpların akıbetini soruyor. Hareket 1000 haftayı aşan bir hafıza direnişine dönüştü. Ancak özellikle 700. hafta buluşması 2018 yılında polis müdahalesiyle engellendi; çok sayıda insan hakları savunucusu gözaltına alındı ve haklarında dava açıldı. Daha sonra Anayasa Mahkemesi müdahaleyi hak ihlali olarak değerlendirdi. (AYM, 2022)

Cumartesi Anneleri’nden Emine Ocak polis müdahalesi ile gözaltına alınıyor. Foto: Hayri Tunç

Zorla kaybedilmeler yalnızca geçmişe ait bir mesele olarak da görülmüyor. Özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından bazı kişilerin aylarca kayıp kaldığı ve daha sonra ortaya çıktıkları yönündeki iddialar yeniden gündeme geldi. Sezgin Tanrıkulu’nun raporuna göre 2016 sonrası en az 28 kişi zorla kaybedildi; bazı kişiler aylar sonra emniyet birimlerinde ortaya çıktı ve işkence gördüklerini anlattı. 2019 yılında ise BM başvurularının ardından kayıp olduğu belirtilen 5 kişinin sağ bulunduğu açıklandı. (Tanrıkulu, 2020)

Türkiye, ilgili sözleşmeyi imzalamadı

Türkiye, zorla kaybedilmeleri doğrudan düzenleyen en önemli uluslararası belge olan “Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme”yi hâlâ imzalamadı. Birleşmiş Milletler tarafından 2006 yılında kabul edilen sözleşme; devletlere etkin soruşturma yürütme, toplu mezarları araştırma, failleri yargılama ve kayıp yakınlarının hakikat hakkını tanıma yükümlülüğü getiriyor. Sözleşmenin uygulanmasını ise BM Zorla Kaybetmelere Karşı Komite (CED) denetliyor. (OHCHR, 2006)

Barolar: “Hakikat Komisyonu” kurulsun

Son yıllarda Diyarbakır Barosu, insan hakları örgütleri ve kayıp yakınları Türkiye’de bağımsız bir “Hakikat Komisyonu” kurulması çağrısını yeniden gündeme taşıdı. Özellikle devlet arşivlerinin açılması, toplu mezarların araştırılması ve zorla kaybedilmelerin insanlığa karşı suç olarak tanınması talepleri öne çıkıyor. 2025 yılında yapılan çağrıda Diyarbakır Barosu, cezasızlık politikalarının sona ermesi için zamanaşımının kaldırılması gerektiğini vurguladı. (Diyarbakır Barosu, 2025)

Cumartesi Anneleri/İnsanları

Kazanımlar: Hafızanın kurumsallaşması

Tüm bu tabloya rağmen insan hakları savunucuları, zorla kaybedilmeler konusunda en büyük kazanımın hafızanın korunması olduğunu söylüyor. Çünkü kayıp yakınlarına göre bir kişinin akıbeti açıklanmadığı sürece suç sona ermiyor. Tüm cezasızlığa rağmen kayıp yakınlarının ve insan hakları örgütlerinin mücadelesi önemli kazanımlar yarattı:

  • Zorla kaybedilme uluslararası hukukta bağımsız suç olarak tanındı,
  • AİHM kararlarıyla devlet sorumluluğu kayıt altına alındı,
  • toplu mezar çalışmaları yaygınlaştı,
  • DNA eşleştirme teknikleri gelişti,
  • Cumartesi Anneleri küresel hafıza hareketlerinden biri haline geldi,
  • hakikat komisyonu tartışmaları kurumsal gündeme taşındı.

Bu nedenle Cumartesi Anneleri’nin yaklaşık otuz yıldır sorduğu soru hâlâ güncelliğini koruyor: “Onları kim aldı ve neredeler?”

Kaynaklar

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. (2025). HUDOC karar veritabanı. HUDOC

Diyarbakır Barosu. (2025). Hakikat komisyonu kurulsun çağrısı. T24 Haberi

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi. (2017). Gözaltında kayıp dosyaları araştırması.

Human Rights Watch. (2024). World Report 2024. Human Rights Watch

İnsan Hakları Derneği (İHD). (2025). Gözaltında kayıplar verileri.

International Commission on Missing Persons. (2024). Global missing persons overview. ICMP

OHCHR. (2006). International Convention for the Protection of All Persons from Enforced Disappearance. OHCHR

Tanrıkulu, S. (2020). 1980–2020 Türkiye’de gözaltında kayıplar raporu. Gazete Duvar Haberi

Dinç: En çok Kürdistan ve Doğu Karadeniz’de isimler değiştirildi

Tarihçi Namık Kemal Dinç, Cumhuriyet’in ilanından bir süre önceden başlamak üzere günümüze kadar 75 bin yer isminin incelendiğini, bu süre zarfında 28 bin yerin isminin değiştirildiğini belirtiyor. Dinç’e göre bu durum “Anadolu’dan bir ana vatan yaratma meselesidir. Bunu yaparken Kürdistan, Ermenistan, Pontus vb. tarihsel coğrafyanın yok edilmesidir. Yani Anadolu isminin yayılmacı, gizleyen bir yönü de vardır.”

Türkiye haritası

15 Mayıs Kürt Dil Bayramı dolayısıyla yine çok yoğun bir şekilde Kürtçe üzerindeki baskılar gündeme geliyor. Kürtçenin Kürt toplumunda küçük çocuklar arasında bile artık yeterince konuşulmadığı, bunun dilin geleceği için ciddi tehlikeler doğuracağını ifade eden dil bilimciler ve hak savunucuları; bu yüzden Kürtçenin eğitim ve pazar dili olmasını istiyorlar.

Kürtçenin bugün eğitim ve pazar dili olarak kullanılamamasının, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtçe üzerinde yürütülen hem resmî hem de pratik engeller ve yasaklarla bağlantısının olduğu belirtiliyor. İlk dönemlerden bu yana çeşitli şekillerde uygulanan engel ve yasaklardan bir tanesi de yer adlarının değiştirilmesi. Cumhuriyet henüz kurulmadan başlandığı anlaşılan bu politika ile Türkiye sınırları içerisinde orijinali Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Rumca olan binlerce yer adı değiştirildi.

Tarihçi Namık Kemal Dinç, yer adlarının değiştirilmesinin sistematik politikalar çerçevesinde yapıldığını düşünüyor. Bunun için çeşitli kurulların oluşturulduğunu ve kararların alındığını belirten Dinç, bu politikanın amacının “tarih ve hafıza silmek” olduğunu ifade ediyor.

Türkiye’de yer isimlerinin değiştirilmesi ilk ne zaman uygulanmaya başlanıyor?

5 Ocak 1916 tarihinde Enver Paşa, Başkumandan Vekili unvanı ile bütün vilayetlere bir talimatname gönderiyor. Bu, tarihî önemdeki bir talimatnamedir. Öncelikle altındaki unvana bakmak lazım. Başkumandan vekili yazıyor; savaşa girmiş bir ordunun tepesindeki isim, başkumandan. Padişahın savaşı sürdürecek durumu olmadığı, Enver Paşa’nın sarayın damadı olduğu düşünüldüğünde imza atan kişi devletin en yetkili ismi.

Bu talimatnamenin birinci maddesinde ne diyor? “Bu müsait zamandan yararlanarak süratle yer isimleri değiştirilsin.” Ocak 1916 nasıl müsait bir zaman oluyor? Osmanlı ordusu savaşta, birçok cephede yenilgi almış, müttefiklerin ilerleyişi Çanakkale’de zorla durdurulmuş, Ruslar Doğu’da ilerlemeye devam ediyor ama Enver Paşa “müsait zaman” diyor. Ermeni Soykırımı tamamlanmış, Balkan Savaşları’nda yaşanan yenilginin ve kayıpların hıncı Ermenilerden çıkarılmış, Rumlar akın akın kaçıyorlar. Böyle bir zaman.

Enver Paşa, Foto: Wikipedia

Talimatname ile ne hedefleniyor?

Talimatnamenin hedeflediği yer isimleri, gayrimüslim olan Ermenice, Rumca ve Bulgarca isimler. Yer isimlerinin değiştirilmesine gayrimüslimlere ait yerleşimlerden başlanması tesadüf değil. Bu, bir Türk ulusu ve Türk vatanı yaratmada ilk aşama. Önce Müslüman olmayan toplumsal gruplar, sonra da Müslüman ama Türk olmayan toplumsal gruplar hedeflenecektir.

İkinci maddede yer isimlerinin değiştirilmesinin kimler tarafından yapılacağı anlatılmakta. Burada dikkat çeken, askerî yetkililer ile mülki memurların birlikte çalışacaklarının söylenmesi. Nihai karar ise Harbiye Nezareti tarafından veriliyor. Cumhuriyet döneminde de askerî yetkililerin hep bu işin merkezinde oldukları görülüyor.

Üçüncü madde, yerleşim yerlerine yeni isimler konulurken nelere dikkat edilmesi gerektiğini ayrıntılı anlatıyor.

Nelere dikkat edilmesi isteniyor?

Aslında eski hafızayı silerken yeni bir hafızanın nasıl inşa edilmesi gerektiği üzerinde duruyor. Bunun için askerî olayların ve iftihar edilecek şeylerin isimlerinin konulmasına öncelik verildiği görülüyor. Vatanı, savaş, kan ve öldürme edimiyle algılayan bir yaklaşım bu. Yine burada dil açısından dikkat edilmesi gerekenlere vurgusu önemli. Zira bu da Cumhuriyet döneminde de devam eden bir uygulama olacaktır. Örnek veriyor: Erkli, Erikli veya Oraklı olsun. Yapabildikleri değişiklikleri yapacaklardır.

Yeni konulan isimlerin bazen katliamlara karışmış askerî kimlikli kişiler olması ya da ırkçı, milliyetçi göndermeler içermesi dikkat çekmekte. Örneğin Dêrsim’de Abdullah Alpdoğan isminin caddelere verilmesi ya da Rumca ismiyle Tatavla olan Şişli ilçesinin mahallesinde sokak ve cadde isimlerinin Ergenekon, Bozkurt, Talat Paşa gibi isimlerle dolu olması gibi.


Enver Paşa'nın tüm vilayetlere gönderdiği talimatname


DH/ İ-UM
48/17
S.N. 1333
İstanbul Vilayeti
Hulasa: Suret Melfuf

1-Osmanlı ülkesinde Ermenice, Rumca veya Bulgarca kısaca İslam olmayan milletlerin lisanıyla anılan vilayet, sancak, köy, dağ, nehir ve benzeri bütün isimlerin Türkçeye dönüştürülmesi kararlaştırılmıştır. Şu müsait zamanımızdan istifade ederek, süratle bu amacın uygulamaya konulması hususunda çalışmanızı rica ederim.

2- Mıntıkanız dâhilindeki asker alma reisleri ile mülkiye memurları bir araya gelerek bu değişiklikler için müşir cetvelleri düzenlesinler ve öncelikle vilayet, sancak, kaza merkezlerinden başlayarak tamamlanan cetvelleri peyderpey genel karargâha göndersinler. Toplanan cetveller incelenecek ve birbirine çok benzeyen isimler muhabere edilerek değiştirildikten sonra bunlar İç İşleri ve Posta bakanlıklarına genelge ile uygulanmak için gönderilecektir.

3- Yeni konulacak isimlerin daima çalışmak için ibret olacak iftihar duyduğumuz askeri tarihimizi kapsaması gerekmektedir. Gerek şimdi gerekse daha önce askeri olaylara maruz kalmış mevkiler orada yaşanmış şanlı olayları hatırlatmalı. Eğer böyle bir olay yoksa en namuslu ve memlekete yararlı hizmetlerde bulunup da vefat etmiş kişilerin isimleri konulmalı. Veyahut o mevkiinin daima çok bilinen ürünleri, sanayisi veya ticaretine sabit kalacak ve sanat ve coğrafya şekline yakışan isimler bulunmalı. Kısaca mektep hocaları öğrencilerine coğrafya öğrettikleri zaman vatanımızın her parçasını anarken onlara aynı zamanda her mevkiinin şanlı tarihine, iklim, mahsul, sanat ve ticaretine ait faydalı mevzular bulabilmelidir. Bir de öteden beri yabancı da olsa nasılsa dil açısından alışılmış isimlerin birden bire lafzen hiç de benzeri olmayan isimlere dönüştürülmesi hem bazı yanlışlıklara hem de ahalinin dilinde eski isimlerin kullanılmasına sebep olacağından ahalinin doğal kabiliyeti dikkate alınmalı ve ona göre isim bulmaya özen gösterilmelidir. Mesela: bu belirtilen esas dâhilinde isim bulmak mümkün olmazsa “Erkli” yi “Erikli” veyahut “Oraklı”, “Gelibolu” yu “Velibolu” diyerek her şekilde eskisi ile uyum sağlanmış olur.

5 Ocak 1916

Başkumandan Vekili
Enver

Bu talimatname ne kadar süre uygulanıyor?

Yer isimlerinin değiştirilmesi talimatını veriyor. Uygulamaya başlıyorlar ama ne oluyor? 6 ay sonra, yani 15 Haziran 1916’da geçici olarak durduruluyor. Gerekçesi, yer isimlerinin değiştirilmesinin yarattığı karışıklıktır. Haberleşmede yarattığı sıkıntılar nedeniyle talimatnamenin savaş sonrasında uygulanmak üzere geçici olarak bekletilmesine karar veriliyor. Çünkü savaş zamanı karmaşa doğuyor. Şimdi eski ismi var, yeni ismi var. Telgrafta hangisini yazacaksın? Onu yazıyor, öbür tarafa gidiyor. Dolayısıyla bir karışıklık oluyor. Ondan sonra diyorlar ki “Bunu bir durduralım.”

Ama aslında durdurulmasına rağmen talimatname bugüne kadar uygulanmaya devam etmektedir.

Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca değişik şekillerde uygulanan yer adlarını değiştirme politikası ile hedeflenen neydi? Neden böyle bir çalışma yapılıyor?

O zaman yapılmak istenen ve bugün de devam eden şey, Türk ulusunun inşası ve Türkler için bir vatan inşa etmektir. Yer isimleri açısından mesele, Anadolu’dan bir ana vatan yaratma meselesidir. Bunu yaparken Kürdistan, Ermenistan, Pontus vb. tarihsel coğrafyanın yok edilmesidir. Yani Anadolu isminin yayılmacı, gizleyen bir yönü de vardır.

Balkan Savaşları sonrası Avrupa’daki toprakları tamamıyla kaybeden Osmanlı elitleri, modern zamanlara uygun bir vatan yaratma telaşına girdiler. Anadolu’yu bilmiyorlardı, onların gözdesi Balkanlar’dı ve çoğu orada doğmuştu. Balkanlar’dan kovulunca devletin tutunacağı, Türklerden oluşan bir vatan yaratmak istediler. Ama Anadolu dedikleri coğrafyada Rumlar ve Ermeniler, bu coğrafyanın yerleşik halkları olarak bin yıllardır yaşıyorlardı. Savaştan önce bu bölgede nüfusun en az yüzde 20’sini oluşturuyorlardı. Savaş aslında bu nüfusu buradan söküp atmak için bir fırsattı. O yüzden Enver Paşa “müsait zaman” diyor. Yani bu planı önceden hazırlamışlar, fırsatı yakalayınca da “uygulayalım” diyorlar.

HAFIZA SİLME OPERASYONU: VERİLERLE YER ADLARI DEĞİŞİMİ
75.000 İncelenen Toplam Yerleşimi
28.000 Resmi Değişim Kararı
%35 Toplam Değişim Oranı
~30.000 Tahmini Toplam Değişiklik

Bölgesel ve Sayısal Dağılım

Diyarbakır: 795 yerleşim ismi değiştirildi (Sayısal Birinci).
Artvin: %88 oransal değişim (359 yerleşim).
%80 Üzeri Değişim: Mardin, Muş, Bitlis, Batman, Siirt, Hakkari.
%60 Alt Sınırı: Kürdistan coğrafyasında bu oranın altında il bulunmuyor.

Kurumsal İşleyiş ve Süreç

Mesai Süresi: 1957 – 1978 (Tam 21 yıl kesintisiz çalışma).
1983-1986 Dönemi: Kurulun tekrar faaliyetiyle 280 yerleşim daha değiştirildi.
Nihai Onay: Kararlar Harbiye Nezareti (eski) ve İçişleri Bakanlığı koordinasyonuyla alındı.

Ad Değiştirme İhtisas Kurulu Bileşenleri

Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve Türk Dil Kurumu temsilcilerinden oluşan geniş kapsamlı bir heyet tarafından yürütülmüştür.

Bu uygulamaların Ermeni, Pontus ve Rum halklarının soykırıma uğratılması politikalarıyla bağlantısı var mı?

Mekânı değiştirip bir Türk vatanı yaratmak için ilk adım Müslüman olmayan halklardan kurtulmaktır. Bu amaçla soykırım, tehcir vb. politikalar uygulanır. İkinci aşamada ise Müslüman olan ama Türk olmayan gruplar hedeflenecektir. Bu anlamda İttihat ve Terakki’nin verdiği start mesajı, sonraki devirlerde de aralıksız uygulanmaya devam etmiştir.

Küçük Asya, Yukarı Mezopotamya, Güney Kafkasya’yı kapsayan bu coğrafya, uygarlığın yeşerdiği merkez. Tarihi, kültürü ve yarattığı değerlerle onlarca uygarlığa beşiklik yapmış. Yer isimleri de bütün bunların izlerini taşıyor. Dolayısıyla yapılan, bu izlerin tamamının silinmesidir. Yani tam bir kültür ve tarih katliamıdır.

Enver Paşa’nın talimatnamesi nerelerde uygulamaya konuldu? Örnekler var mı?

Örneğin Dêrsim’de Kızıl Kilise kazası Nazimiye, Muğla’da Megri kazası Fethiye, 1918’de ismi Bursa yapılan Hüdavendigâr’a bağlı Atranos kazası Orhaneli, yine Bursa’da Mihaliç kazası Karacabey, İzmir’deki Ayasluğ kazasının ismi ise Selçuk olarak değiştirilmiştir. Savaştan sonra bu politikanın Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından devam ettirildiği görülmektedir.

Yani Enver Paşa’nın aldığı bir karar sonradan Meclis eliyle bir devlet politikası haline mi getirildi?

1920’li yılların başında, yani daha Cumhuriyet’in ilanından önce TBMM’ye isimlerin değiştirilmesi için girişimlerde bulunulmuştur. Bu dönemde Meclis’e 2-3 tane önerge verildiği görülmektedir. Yer isimlerinin “millîleştirilmesi” amacıyla ilk teklif, 20 Aralık 1920 tarihinde İzmit Milletvekili Sırrı Bey tarafından yapılıyor. Sırrı Bey, ülkedeki yer isimlerinin “gayrimillî” kalmasından şikâyet ediyor. Isparta Milletvekili Nadir Bey ise “ecnebi isimleri taşıyan köy isimlerinin değiştirilmesine dair” bir önerge veriyor.

Ancak yer isimlerinin değiştirilmesi meselesi en çok Kürtlerin yerleşim yerleri ve Kürtçe ile ilişkili tartışılıyor. Siz ise bunun Müslüman olmayan diğer halklarla başladığını söylüyorsunuz. Kürtçe yer isimlerinin değiştirilmesi ne zaman başlıyor?

Cumhuriyet dönemi, bir Türk ulusu ve devleti inşa etmek gayesiyle gayritürk olan her şeye şiddetle yönelmişti. Artık Müslüman olmayanların dışında Kürtler gibi Müslüman gruplar da hedef seçilmeye başlandı. Kürt, Kürtçe, Kürdistan gibi isimler de yasaklandı. 8 Aralık 1925’te yayımlanan bir genelge var, ismi “Türk birliğini parçalamaya çalışan cereyanlar”. Bu genelgede açıkça Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan isimlerinin kullanılması yasaklanmıştır. Yani artık Müslüman olmayanlar dışında Müslümanlar da hedefe konuluyor. Tek bir hedef vardır: Millîleştirmek dedikleri Türkleştirme… Bu dönemin politikasının temel ismi budur.

Yer isimleri en çok değişikliğe uğrayan yerlerin başında Kürdistan gelir, onu ise Doğu Karadeniz Bölgesi takip eder. Bu iki bölgenin halkı Cumhuriyet döneminde hayli baskıya uğramıştır. Kürdistan’da Kürtler, Doğu Karadeniz’de Gürcü, Rum, Laz, Hemşin kimlikleri üzerinde yapılan baskının göstergesidir bunlar. Demek ki Kürdistan’da ağırlıklı Kürtçe isimler değiştirildiği gibi Ermenice ve Süryanice isimlerin de değiştirildiği görülmektedir. Zira bölgenin otokton halkları olan Ermeniler ve Süryaniler de bin yıllardır bu topraklarda yaşamaları nedeniyle damgalarını vurmuşlardır.

Ama sanki çok başarılı olunmadı gibi. Kürdistan’ın pek çok yerinde hâlâ Kürtçe ya da Süryanice, Ermenice isimleri söylenir.

Hayır, öyle değil. Yani sadece Kürtler bağlamında da bakmamak gerekiyor. Şimdi Karadeniz’i düşünelim, Ege’yi düşünelim. Yıllar önce Antalya’da Adrasan diye bir yer var, oraya gitmiştim. Tarla tapan gezmeyi severim. Bir tarlanın yanında bir çiftçi gördüm. “Abi nasılsın? Ne ekiyorsun? Domates momates işte şu bu…” diye sohbet ettim. “Bu Adrasan ismi nereden geliyor?” diye sordum. Orada bir şey üretmişler ki… “Ya işte ardından gelen demek Türkçede” diye bir şeyler söyledi. “Şuradan geliyor” gibi bir sürü şey uydurmuşlar. Adrasan’ın bununla ne alakası var şimdi? Rumların yaşadığı bir memleket. Orada bir sürü medeniyet var. Şimdi oradan gelmiş yani. “Ardından gelen” şu bu falan filan… Atmasyon yani ama adamın bilincine yerleşmiş.

Sonrasında ne tür şekillerde devam ediyor? Özellikle Kürt isyanlarının bastırılması sonrasında yer isimlerinin değiştirilmesine dair neler biliyoruz?

Cumhuriyet döneminde yer isimlerinin değiştirilmesi politikasını uygulama açısından iki döneme ayırmak mümkün gibi geliyor. Biri 1957’ye kadar gelen süreçtir. Bu dönemde devlet elitleri, Enver Paşa’dan devraldıkları politikayı dağınık da olsa sürdürüyorlar. Yani çok sistematik işlemeyen ama durmayan da bir süreç olarak devam ediyor. 1957’den sonra ise kurumsal bir çatı altında sistematik bir çalışma var.

Bu dönemde devlet Kürt direnişleriyle uğraşıyor, bunları tek tek kırarken yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesine devam ediyor. En bilineni 1935’te Dêrsim’in isminin Tunceli olarak değiştirilmesi. Özel bir kanun çıkarılıyor. Bir soykırım eşliğinde bunun yapılması ayrıca manidardır. 1937’de Mamuretülaziz’e bizzat Mustafa Kemal tarafından “bereket-bolluk” anlamına gelen “El’azık” ismi veriliyor; sonra bu, telaffuz sorunlarından dolayı Elazığ’a dönüştürülüyor. Bizzat Mustafa Kemal’in müdahale ettiği isimlerden biri de Diyarbakır’dır. Şehrin ismi 1937 Kasım’ına kadar Diyarbekir’dir ve Osmanlı evrakında da Diyarbekir olarak geçer. Ama şehir merkezine, kale içine Amed derler. Yani Amed, Amid ismi de kullanılır. Fakat vilayetin genel ismi Diyarbekir’dir. Bu yaygın olarak böyledir, 1937’ye kadar. Mustafa Kemal, “Dêrsim Harekâtı” sırasında Diyarbakır’a gidiyor. Orada şehirde bir konuşma yapıyor. Konuşmada “Diyarbekir” demiyor, “Diyarbakır” diyor. Anında vali, hepsi harekete geçiyorlar. “Tamam” diyorlar, “İsmimiz bundan sonra Diyarbakır’dır.” Sonra işte Cumhurbaşkanının elemanları; Tarih Kurumuna, Dil Kurumuna, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine telgraflar çekiyorlar bunun ispatı için. “Yüce Atatürk’ümüzün, yüce liderimizin işte büyük buluşu” diye.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan “Osmanlı Yer Adları” kitabı

Eski yazışmalarda da Amed ya da Amid olarak geçiyor mu?

Tabii Amed derler, Amid derler. Yani İstanbul için Konstantinopolis kullanılır Cumhuriyet’e kadar. İstanbul isminin değişimi de çok daha yenidir. 1939’da İskenderun sancağının Hatay olarak değiştirilmesi söz konusudur. 1930’larda, 1940’larda Halkevlerinin bu çalışmalarda aktif olduğunu görüyoruz. Ancak asıl sistemli çalışma, 1957 yılında Demokrat Parti döneminde kurulan “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” eli ile yapılıyor.

Bir tarih yazılıyor, yaratılıyor aslında değil mi?

Tabii, tabii. Talimat çıkıyor. Bunların hepsi Şevket Beysanoğlu’nun Diyarbakır kitabında var. Bütün safhaları yazmış. Bir de kurul oluşturuyorlar. Hasan Reşit Tankut ve başka isimler kurulda yer alıyorlar. Bütün o kelle adamların hepsi, Türk Tarih Tezi’ni yazanlar orada yer alıyorlar ve Diyarbekir isminin aslında nasıl Diyarbakır olduğunu ispatlıyorlar. “Burası” diyorlar, “aslında bakır diyarı anlamında Diyarbakır’dır. Aslında eskiden de burası bakır diyarıydı. Hatta Yakutya’da da bakır, Amida demektir. Amida, bakır sikkeye verilen isimdir. Dolayısıyla burası Amida ismi de Yakutçadan gelir” tarzında anlatır.

Bu çalışmayı yapmak için bir kurul mu kuruluyor yani?

Evet. Görevi yer isimlerinin değiştirilmesi olan bu İhtisas Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri, Savunma ve Millî Eğitim bakanlıkları, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumunun temsilcilerinden oluşacaktır. Bu kurul 1957 ile 1978 arasında tam 21 yıl boyunca çalışıyor. Ve bunun tek işi bütün yer isimlerini; dağları, ovaları, ırmakları, köyleri vesaire hepsini değiştirmek üzerinedir. Bütün rolü bu.

1978’den sonra neden devam etmediğine dair bir bilgi var mı?

1978’de hedefine ulaşmış gibi oluyor. 12 Eylül Darbesi’nden sonra bir daha oluşturuyorlar, 1983 gibi. Kısa süre yine bir faaliyette bulunuyor ama “Artık önemli oranda amaca ulaştı herhâlde” diye düşünüyorlar ve uzatmadan kapatıyorlar o mevzuyu. Tabii biraz konjonktür de artık değişiyor; Kürt Hareketi’nin gelişimi, yaygınlaşması ve başka şeyler var. Daha da fazla uzatmadan mevzuyu kapatıyorlar.

Burada altı çizilmesi gereken hususlardan biri de söz konusu kurulun Demokrat Parti döneminde kurulmasıdır. Hani liberal bir izlenimi olan bir partidir Demokrat Parti.

Bundan nasıl bir sonuç çıkarmak gerekiyor?

Bu bize bahsedilen politikanın devlet politikası olduğunu, hükümetler değişse de değişmediğini gösterir. Sağda görünse solda görünse bunu uyguluyor. Tıpkı iskân politikaları gibi; Kürtlerin batıya göç ettirilmesi, Türklerin de Kürdistan’a yerleştirilmesi hükümetler üstü bir siyaset olarak her daim devam edecektir.

Peki, bu kurul oluşmadan önce ve önceki süreçlerde bu isimler resmî kayıtlarda hep orijinal şekilde geçiyor değil mi? Mesela Kürtçe ise Kürtçe, Ermenice ise Ermenice değil mi?

Aslında o konuda bir kaynak var: Osmanlıca. 1927 yılında bu nüfus sayımı sürecinde herhâlde yine bu yer isimlerinin bir envanterini çıkartıyorlar. Sanki o Latinize edilmedi diye hatırlıyorum. Orada bildiğin bütün bu isimlerin evveliyatını görebiliyorsun. 1927’de diyelim ki o yerleşimler nasıl? İşte Güneysu değil de Potomya diye geçiyor. Bahçesaray değil de Miks diye geçiyor gibi… Hepsi öyle. Yani adım adım süreç içerisinde bunlar değiştiriliyor. Bir kısmının değişim tarihi çok daha yakın zamanlara kadar geliyor; 1950’ler, 1960’lar, 1970’ler, 1980’ler…

Yüzyıla yayılan bir politikadan bahsediyorsunuz. Bütün bu süreci nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Yani bu bir devlet politikası olarak bütün zamanlar istisnasız sürüp giden bir uygulama. Bir Türkleştirme politikasının devamı aslında. Ad koymak bir anlamda ona ruh vermektir, ona sahipliktir. Ad koymak o yüzden çok önemli. Türkleştirme dediğimizde, coğrafyanın mekân üzerindeki dönüşümüne baktığımızda; eski isim sürekli bir hafızayı ve çağrışımı yaratacaktır. Dolayısıyla o eski ismi değiştirmesi lazım ki yeni hafıza, yeni bir tarih, yeni bir bilinç bunun üzerine inşa edebilsin. Dolayısıyla eskiyi silgiyle silerken yeni bir kalemle yeni bir tarih yazıyorlar.

Ad değiştirme kurulunun misyonları arasına baktığımızda amaç biraz daha anlaşılıyor. Mesela “Şıh” gibi Alevi kökenli isimler “Şeyh” yapılarak Sünnileştirildi. İçinde “kızıl”, “çan”, “kilise” gibi kelimeler olan yer isimlerinin kesinlikle değiştirilmesi kararı var. “Kızıl” hem Kızılbaş kelimesinden dolayı Alevileri çağrıştırıyor hem de komünizmi çağrıştırıyor diye ambargo yiyor. “Çan” ve “kilise” ise oradaki Hristiyan geçmişine gönderme yaptığı için yasaklanıyor.

Kürt Sorunu: 48 yılda Ankara’nın değişen aktörleri

Türkiye’nin son 48 yılına damga vuran PKK başlığı ile tartışılan Kürt sorunu, pek çok cumhurbaşkanı, onlarca başbakan hükümet, içişleri ve dış işleri bakanı ile genelkurmay başkanını eskitti. 1978 yılından 27 Şubat 2025 tarihine kadar geçen bu sürede, bu sorunun diğer tarafında ise Abdullah Öcalan değişmeyen aktör olarak duruyor.

Kolaj: Niha+

Yüz yılı aşkın geçmişi olmasına rağmen, Türkiye tarihinin son elli yılına damgasını vuran PKK başlığı ile birlikte tartışılan Kürt sorunu, sadece Türkiye tarihinin bir çatışma kronolojisi değil, aynı zamanda devletin kurumsal yapısının ve yönetim biçiminin nasıl dönüştüğünü de gösteren bir ayna durumunda.

O yüzden 48 yıllık bu uzun süreci kapsayan Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yandan Kürt sorununun nasıl bir değişim seyri izlediğinin, “red”, “imha”, “diyalog” ve “güvenlikçi statüko” arasında gidip gelen dönüşümün tarihi iken, bir yandan da nice hükümet, cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri, dış işleri ve savunma bakanı ile genelkurmay başkanının değişimini gösteren istatistiklerin tarihidir.

Devletin resmi söylemde Kürt sorunu olarak değil daha çok “terör” söylemi ile değerlendirdiği 48 yıl boyunca farklı partilerden gelen neredeyse tüm bakanların ortaklaştığı husus, ”Son teröriste kadar mücadele” vurgusu oldu. Süleyman Demirel’in “29. Kürt İsyanı” olarak nitelendirdiği ve Kürt sorununun bir sonucu olduğu yönünde yaygın bir görüşle değerlendirilen PKK’nin kurulduğu günden, kendisini feshettiğini açıkladığı güne kadar konu devlet tarafından “terör” şeklinde tasvir edildi. 12 Eylül’ün postallarından bugünün SİHA’lı sınır ötesi doktrinine kadar, Kürt meselesi hep bir “imha ve asayiş” parantezine sıkıştırmaya çalışıldı.

ANKARA SİCİLİ VE HAFIZA ARŞİVİ: 1978 – 2026

Odak ve Süreç Aktörleri
Abdullah Öcalan
1978 – Günümüz Abdullah Öcalan
Fis’ten İmralı’ya uzanan sürecin odağı. 2025’te örgütün tasfiyesini isteyen tarihi fesih çağrısını yaptı.
Devlet Bahçeli
1997 – Günümüz Devlet Bahçeli
2024 sonbaharında yaptığı “İmralı Meclis’e gelsin” çıkışıyla 48 yıllık düğümü çözen hamleyi yaptı.
Cumhurbaşkanlığı ve Liderlik
Recep Tayyip Erdoğan
2003 – 2026 Recep Tayyip Erdoğan
Meseleyi “Kürt sorunu benim sorunum”dan “Bekâ meselesi”ne, oradan da 2025 finaline taşıyan ana yönetici.
Turgut Özal
1989 – 1993 Turgut Özal
Tabuyu yıkan ilk sivil hamle. PKK ile diyalog ihtimalini devlet nezdinde ilk tartışan lider.
Süleyman Demirel
1991 – 2000 Süleyman Demirel
“Kürt Realitesi” çıkışını yapan ancak OHAL ve sert güvenlikçi politikaların mimarı olan devlet aklı.
Güvenlik ve Sorumluluk Durakları
Mehmet Ağar
1996 Mehmet Ağar
“Bin operasyon” dönemi. Karanlık ilişkiler ağı ve meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” metaforu.
Süleyman Soylu
2016 – 2023 Süleyman Soylu
Kayyım rejimi ve “Sınır ötesinde kurutma” doktriniyle sandığın yerine güvenliği koyan figür.
Hakan Fidan
2010 – 2026 Hakan Fidan
Oslo’dan bugüne çözümün ve operasyonların arka kapı diplomasisindeki en kritik siyasi akıl.
* Bu çizelge, NihaPlus’ın resmi kayıtlarından derlenmiş bir siyasi sicil özetidir.

Fis’ten 12 Eylül’e: Ankara’nın ‘asayiş’ parantezi

Kürt meselesinin modern tarihteki önemli dönemlerinden birinin temeli, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde PKK’nin kuruluşuyla atıldı. Bu toplantıya, 1978’den önce “Apocular” olarak bilinen yapıdan Abdullah Öcalan ve 21 kurucu üye katıldı. Toplantı, PKK’nin birinci kongresi olarak kabul edilir. PKK’nin ideolojik kökeni, Öcalan’ın 1970’li yıllarda Ankara Üniversitesi’nde şekillendirdiği siyasi çizgiye dayanır. Öcalan’ın örgütsel geçmişi 1974’te Marksist bir yapı olan Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği ile başlar.

ANKARA SİCİLİ
CUMHURBAŞKANIFahri Korutürk
BAŞBAKANLARBülent Ecevit (42. Hükümet), Süleyman Demirel (43. Hükümet)
İÇİŞLERİİrfan Özaydınlı, Hasan Fehmi Güneş, Vecdi İlhan, Mustafa Gülcügil
DIŞİŞLERİGündüz Ökçün, Hayrettin Erkmen
GENELKURMAYSemih Sancar, Kenan Evren

Türkiye, bu dönem öğrencilerin öncülük ettiği güçlü bir devrimci yapı ile sağ grupların çatışması ve ekonomik krizin gündemini tartışıyordu. O dönemde, Ankara Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün gözetiminde, ancak siyasi iradenin sürekli sarsıldığı bir kriz iklimindeydi. Bülent Ecevit liderliğindeki 42. ve ardından kurulan Süleyman Demirel liderliğindeki 43. hükümetler, kendilerinden önceki hükümetler döneminde olduğu gibi, kısa ömürlü yönetimleri boyunca Kürt meselesini, “bölücü faaliyetler” kapsamında teknik bir dosya olarak değerlendirdi. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan İrfan Özaydınlı ve Hasan Fehmi Güneş (Ecevit dönemi), Kürt halkının bölgedeki hak arayışlarını ve artan baskıları “bölücü faaliyet” ve “asayiş sorunu” çerçevesinde ele alıyordu. Yaşananların Kürt sorununun bir sonucu olduğu, devletin ve hükümetin “resmi” gündeminde kabul edilmiyordu.

1979’da Urfa-Siverek hattında yaşanan hareketlilik güvenlik bürokrasisinin dikkatini çektiğinde, Ankara’da Demirel kabinesinde İçişleri koltuğunda Mustafa Gülcügil , Dışişleri Bakanlığı koltuğunda ise Gündüz Ökçün ve sonra Hayrettin Erkmen vardı. PKK ile bölgedeki Ankara’daki siyasi güçlerle ilişkili olan kimi aşiretler arasında yoğun bir çatışma baş göstermişti bu dönemde. Gazete manşetlerinde her gün haber olmaya, sivil ve askeri yöneticilerin gündemlerinin ana maddesi haline gelmeye başlamıştı, o dönemki adıyla “Apocular”.

Siyasi yelpaze Ecevit ve Demirel hükümetlerinin arasında el değiştiriyordu. Bu siyasi sirkülasyonun tam merkezinde, sivil siyasetin çözüm üretemediği her an, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in temsil ettiği askeri vesayetin alanını biraz daha genişletiyordu. Ankara’nın aktörleri meseleyi “feodalitenin çözülmesiyle bağlantılı marjinal gruplar” olarak sunarken, aslında demokratik kanallar hızla kapanıyor ve Türkiye, Diyarbakır 5 No’lu gibi ağır hak ihlalleriyle hafızalara kazınacak olan 12 Eylül karanlığına doğru sürükleniyordu. Yarım asırlık bu parantez açılırken, Ankara’da aktörler değişirken, sorunun boyutu ve resmi yaklaşım daha da derinleşiyordu.

1980’ler: Darbe, inkâr ve Diyarbakır 5 No’lu vahşeti

DARBE VE İSTİKRAR ARAYIŞI
CUMHURBAŞKANIKenan Evren (Cunta Lideri)
BAŞBAKANLARBülent Ulusu (44. Hükümet), Turgut Özal (45. ve 46. Hükümetler)
İÇİŞLERİOrhan Eren, Selahattin Çetiner, Ali Tanrıyar, Yıldırım Akbulut
DIŞİŞLERİİlter Türkmen, Vahit Halefoğlu, Mesut Yılmaz
GENELKURMAYNurettin Ersin, Necdet Üruğ, Necip Torumtay

12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin siyasi tarihinde bir kırılma noktası olmanın ötesinde, Kürt sorununun demokratik çözüm zemininden tamamen koparıldığı karanlık bir miladı temsil eder. Cunta liderliğini üstlenen Orgeneral Kenan Evren’in yönetimi, Kürt kimliğini sadece bir “asayiş” meselesi değil, doğrudan devletin bekasına yönelik bir “siyasi tehdit” olarak konumlandırdı. Bu dönem, Kürtlerin en temel insan haklarının askıya alındığı, ana dilin yasaklandığı ve kimlik taleplerinin ağır işkence tezgahlarından geçirildiği bir sistematik baskı sürecine dönüştü.

Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi

Demokratik siyasetin tasfiye edildiği bu yıllarda, Başbakanlık koltuğuna oturtulan Bülend Ulusu ve İçişleri Bakanlığı’ndaki Selahattin Demircioğlu, askeri vesayetin inşa ettiği bu baskı rejiminin icracı figürleri olarak tarihteki yerlerini aldılar. Devletin çekirdek hafızasında Kürtlerin “dağlı Türkler” olarak yeniden tanımlandığı bu evrede, Ulusu ve Demircioğlu liderliğindeki bürokrasi, sahadaki hak ihlallerini bir “devlet disiplini” olarak meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak bu yönetimlerin imza attığı her baskıcı uygulama, sorunu daha da derinleştirdi.

Bu dönemin asıl trajedi merkezi ise, sadece bir hapishane değil, aynı zamanda bir “radikalizasyon laboratuvarı” işlevi gören Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi oldu. Kenan Evren ve cunta yönetiminin talimatlarıyla yürütülen insanlık dışı işkenceler, Kürt siyasi hareketinin hafızasında silinmeyecek izler bırakırken, Ankara’nın aktörleri bu vahşeti “disiplin” başlığı altında raporluyordu. Dışişleri koltuğunda İlter Türkmen oturuyordu ve darbe yönetimi, uluslararası camiada “darbe için anlayış” talep ediyorlardı. Darbe yönetiminin Türkiye içinde ve dışındaki mesaisi, sorunu çözmekten ziyade inkârı anayasal bir metne (1982 Anayasası) dönüştürmeye hizmet etti.

1980’li yıllar boyunca koltuktan geçen isimler, Kürt kimliğini yasaklayan kararların altına imza atarken, aslında çözümü değil, çatışmanın en şiddetli evresini (1984 Eruh-Şemdinli saldırıları) bizzat hazırlıyorlardı. Bülend Ulusu’dan Turgut Özal’a devredilen enkaz, sadece bir asayiş dosyası değil, milyonlarca insanın köksüzleştiği ve demokratik aidiyet duygusunun ağır hasar aldığı bir Türkiye gerçeğiydi. Ankara’nın bu “geçici” kadroları, 12 Eylül’ün postalları altında kimliği yok saymaya çalışırken, bugün hala içinden çıkılamayan o devasa parantezin asıl mimarları olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini aldılar.

1990’lar: Çatışmanın doruk noktası, OHAL ve boşaltılan köyler

SİS VE SİRKÜLASYON
CUMHURBAŞKANITurgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer
BAŞBAKANLARAli Bozer (9 Gün), Y. Akbulut, M. Yılmaz, S. Demirel, T. Çiller, N. Erbakan, B. Ecevit
İÇİŞLERİAhmet Selçuk, Mustafa Kalemli, Abdulkadir Aksu, Sabahattin Çakmakoğlu, İsmet Sezgin, Mehmet Ağar (126 Gün), Meral Akşener, Sadettin Tantan, R. K. Yücelen
DIŞİŞLERİHikmet Çetin, Mümtaz Soysal, Erdal İnönü, Deniz Baykal, İsmail Cem
GENELKURMAYNecip Torumtay, Doğan Güreş, İ. H. Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu

1990’lar, Türkiye-PKK çatışmasının en kanlı dönemini oluşturdu. Bu on yıla Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’in başbakanlıkları, Doğan Güreş’in genelkurmay başkanlığı damga vurdu. Kürt coğrafyasını kapsayan Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları çerçevesinde devlet, geniş çaplı güvenlik operasyonlarına başvurdu. Bu dönemde İçişleri Bakanlığı koltuğuna İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a, Meral Akşener’e kadar pek çok isim geçti.

Bu on yıl, siyasetçiler “güvenlik patronları” ile birlikte yeni bir konsept geliştirdiğine şahitlik edildi. İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a devredilen içişleri koltuğu, artık “rutin dışı” operasyonların karargâhıydı. 3 bin 428 köyün boşaltılması ve faili meçhul cinayetler, Ankara’nın meseleyi bir “imha” siyasetiyle ele aldığını gösteriyordu. Ağar’ın çok sonraları söylediği meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” sözü, o dönemin devlet hafızasının özetiydi.

TBMM’nin 1998 yılında hazırladığı rapora göre 3 bin 428 köy ve mezranın boşaltıldığı ve yaklaşık 500 bin insanın zorla yerinden edildiği belgelendi. Bazı siyasi parti ve sivil toplum örgütlerine göre ise bu rakamlar daha yüksek: 4 bin yerleşim yeri boşaltılmış, yaklaşık 3,5 milyon yurttaş iç göçe zorlandı. İnsan Hakları Derneği (İHD), 2025 yılında TBMM’de kurulan komisyona sunduğu raporda, 1991-2024 dönemini kapsayan çatışmalı süreçte 9 bin 454’ü sivil olmak üzere toplam 36 bin 409 kişinin yaşamını yitirdiğini belgeledi.

Tansu Çiller ve Mehmet Ağar

Bu tablonun en önemli siyasi kırılmalarından biri 1993’te yaşandı. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Turgut Özal oturuyordu. Özal, bir yandan ‘bir avuç şaki’ nitelemesiyle geleneksel asayiş dilini ve köy koruculuğu gibi güvenlikçi enstrümanları devreye sokarken, diğer yandan ‘Kürt realitesi’ vurgusuyla tabu sayılan diyalog kanallarını zorlayan pragmatik bir ikilemi temsil ediyordu. Özal, PKK ile diyalog olasılığını kamuoyu önünde dışlamayan nadir liderlerden biri olarak kayıtlara geçti. PKK Mart ayında ateşkes ilan etti. Ancak Nisan ayında Özal’ın ani ölümüyle bu pencere kapandı. Özal’ın ölümünün hemen akabinde, 24 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ kara yolunda, sivil kıyafetli ve silahsız 33 asker öldürüldü. Olay, o tarihe kadar ilan edilmiş tek taraflı PKK ateşkesinin fiilen sona ermesi anlamına geldi. Tansu Çiller’in (50. Hükümet) Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla güvenlik politikası daha sert bir çizgiye kaydı. Çiller’in, “Elimizde PKK’ye yardım eden Kürt iş adamlarının listesi var” açıklamasından sonra başlayan faili meçhul cinayetler dalgası, 1990’ların karanlık mirası oldu.

2000’ler: AB süreci, “Demokratik Açılım” ve Oslo Görüşmeleri

AÇILIM VE TIKANMA
CUMHURBAŞKANIAhmet Necdet Sezer, Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLARAbdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu
İÇİŞLERİA. Aksu, Beşir Atalay, İdris Naim Şahin, Muammer Güler, Efkan Ala
DIŞİŞLERİYaşar Yakış, Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu
GENELKURMAYHilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Işık Koşaner, Necdet Özel

1999 yılı, Kürt meselesinin hem hukuki hem de siyasi düzlemde yeni bir evreye evrildiği çok katmanlı bir dönüm noktası oldu. Bülent Ecevit liderliğindeki 56. ve 57. hükümetler döneminde Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi, sahada çatışmaların hızını kesse de Ankara’nın demokratik çözüm kapasitesini yeni bir sınavla baş başa bıraktı. İmralı Adası’nda kurulan yargılama düzeni, AB üyelik sürecinin yarattığı baskıyla birleşince, Türkiye, idam cezasının kaldırılması gibi köklü bir yasal dönüşüme imza attı. Bu dönemde içişleri bakanlığı koltuğuna oturan Sadettin Tantan ve Rüştü Kazım Yücelen ile Dışişleri Bakanı İsmail Cem, meselenin yasal çerçevesini uluslararası standartlara yaklaştırmaya çalışırken, siyasetin ömrü, bu reformları toplumsal bir barış projesine dönüştürmeye henüz yetmiyordu.

2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesi, devletin geleneksel güvenlikçi dilinde pragmatik bir kavis yarattı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ardından Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’ne çıkışı, Ankara’da “Kürt sorunu” ifadesinin en üst düzeyde telaffuz edildiği yeni bir iklimi başlattı. Mart 2009’da Gül’ün “İyi şeyler olacak” açıklamasıyla somutlaşan “Demokratik Açılım”, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın koordinasyonunda kapsamlı bir politika paketi olarak sunuldu. Ancak bu sivil arayış, devletin çekirdek yapısındaki statüko ile demokratik reform talepleri arasındaki kadim gerilime çarpmaktan kurtulamadı.

Aynı dönemde, arka planda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da dahil olduğu ve kamuoyuna “Oslo Görüşmeleri” olarak yansıyan KCK yöneticileriyle gizli diplomasi trafiği, Ankara’nın çözüm için muhataplık arayışını belgeledi. 19 Ekim 2009’da Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yapan 34 PKK’linin on binlerce kişi tarafından karşılanması, toplumsal barış umudunu canlandırsa da siyasi aktörlerin bu süreci anayasal bir zemine oturtamaması krizi derinleştirdi. Henüz Habur’un yankıları sürerken, Aralık 2009’da Anayasa Mahkemesi’nin Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP) kapatması, demokratik siyaset kanallarının yargısal bir müdahaleyle tıkanması anlamına geliyordu.

Bu on yıllık süreçte, Abdülkadir Aksu’dan Beşir Atalay’a devredilen içişleri koltuğu ve genelkurmay başkanlığı makamında değişen Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ gibi isimler, mesailerinin sonunda birer “geçici aktör” olarak yerlerini yenilerine bıraktılar. Ankara, Avrupa Birliği uyum yasalarıyla hak alanını genişletmeye çalışsa da her reform adımı, demokratik bir anayasa ile taçlandırılamadığı ölçüde, yerini yeniden güvenlikçi reflekslere ve yargısal engellere terk ediyordu.

2013–2015: “Çözüm Süreci” ve Dolmabahçe Mutabakatı

2013’ün başında, devlet-PKK müzakerelerinin yeni bir halkası başladı. Bu kez süreç daha açık bir biçimde yürütüldü: HDP’nin İmralı heyeti Öcalan ile görüşmeler yaptı. 21 Mart 2013’te Öcalan’ın mektubu Diyarbakır Newroz’unda okundu. Sürecin en somut çıktısı, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, HDP heyetiyle yürütülen diyalog trafiğinin merkezinde yer aldılar. 28 Şubat 2015’te açıklanan Dolmabahçe Mutabakatı, bu aktörlerin çözüm arayışındaki en somut eşiği oldu. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mutabakatı tanımadığını açıklaması ve Haziran 2015 seçimleri sonrası değişen siyasi dengeler, bu isimlerin yürüttüğü politikanın da sonunu getirdi. Efkan Ala ve Yalçın Akdoğan, çözüm sürecinin sona ermesiyle birlikte kademeli olarak karar mekanizmalarından uzaklaşırken, Başbakan Ahmet Davutoğlu da yerini Binali Yıldırım’a devrederek bu sirkülasyonun bir parçası oldu.

2016 Sonrası: Kayyım politikasının anatomisi

GÜVENLİKÇİ FİNAL
CUMHURBAŞKANIR. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANBinali Yıldırım (Sistem Değişikliği Öncesi)
İÇİŞLERİEfkan Ala, Süleyman Soylu, Ali Yerlikaya
DIŞİŞLERİMevlüt Çavuşoğlu, Hakan Fidan
GENELKURMAYHulusi Akar, Yaşar Güler, Metin Gürak

2016 sonrası ilan edilen OHAL ve sistem değişikliği, Ankara’nın “güvenlikçi” doktrini yeni isimlerle tahkim ettiği bir dönemi başlattı. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Süleyman Soylu, 674 sayılı KHK ile Belediye Kanunu’na eklenen düzenlemeyi işleterek, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atama politikasını yedi yıl boyunca sürdürdü. Soylu döneminde, demokratik temsil hakkı ile güvenlik bürokrasisi arasındaki gerilim yargısal ve operasyonel süreçlerle yönetildi. 2023 yılında görevi Ali Yerlikaya’ya devreden Soylu’nun ardından Ankara, sınır ötesi operasyonları Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler yönetimindeki askeri stratejilerle sürdürdü.

2024 yerel seçimleri sonucunda bölgedeki sandık iradesinin DEM Parti lehine tescillenmesi, 48 yıllık bu süreçte değişen onlarca başbakan, içişleri ve dışişleri bakanına rağmen meselenin toplumsal meşruiyet zeminini koruduğunu gösterdi. Bugün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yönetimindeki süreç, 1978’den bu yana aktörlerin hızla değiştiği ancak çözüm yöntemlerinin anayasal bir statüye kavuşamadığı o tarihsel parantezin en güncel halkasını oluşturuyor.

2025 ve sonrası: “Fesih” çağrısı ve belirsizliğini koruyan soru

2024 yılının sonbaharı, Ankara’da devletin geleneksel güvenlik politikalarının dışına çıkan yeni bir siyasi dilin kurulduğu bir dönemeç oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin meclis kürsüsünden yaptığı çıkış, on yıllardır süren çatışmalı sürecin muhataplık zeminini doğrudan İmralı’ya taşıyan bir hamle olarak kayıtlara geçti. Bu siyasi irade beyanının ardından, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, PKK’ye silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütsel yapıyı dağıtma yönünde açık bir çağrıda bulundu. Bu çağrıya yanıt veren örgüt, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde topladığı 12. Kongresinde, 27 Kasım 1978’den bu yana sürdürülen “PKK” adıyla yürütülen faaliyetlerin sonlandırılması kararını ilan etti.

Fesih ilanıyla birlikte mesele yeniden meclis zeminine taşınsa da, siyasi irade ile devletin kurumsal hafızası arasındaki gerilim varlığını sürdürdü. Meclis bünyesinde kurulan ve süreci raporlaştırmakla görevlendirilen komisyonun hazırladığı metin, çözümün adlandırılması konusunda geleneksel devlet dilinin dışına çıkamadı. Raporda “Kürt sorunu” tanımına yer verilmemesi, insan hakları savunucuları ve siyasi özneler tarafından meselenin anayasal zeminle buluşturulması önündeki kurumsal bir engel olarak değerlendirildi. Abdullah Öcalan ise fesih kararının birinci yıl dönümünde (Şubat 2026) yayımladığı mesajda, 27 Şubat 2025 çağrısının tercihin açıkça siyasetten yana yapıldığının bir beyanı olduğunu vurguladı.

Türkiye, 1978’den 2026’ya uzanan bu 48 yıllık süreçte; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yönetimindeki son evreye gelene dek pek çok başbakan ve onlarca içişleri bakanı eskitti. Siyasi aktörlerin hızla değiştiği, “son teröriste kadar mücadele” vaadinden “mecliste fesih çağrısına” kadar pek çok söylemin denendiği bu yarım asırlık sicil, gelinen noktada isimlerin geçiciliğini bir kez daha tescilledi. Bugün Ankara, PKK’nin feshi sonrası oluşan yeni tabloda, çözümün sadece isimlerin ve makamların değişimiyle değil, onlarca hükümetin ertelediği o demokratik ve anayasal zihniyet dönüşümünde yattığı gerçeğiyle yüzleşmeye devam ediyor.

Yazılan ama uygulanmayan raporlar

Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yanıyla da “yazılan ama uygulanmayan” raporlar tarihidir. Tarihçi Mehmet Bayrak, Kürt sorununu devlet açısından “Devlet aklı resmi planda ret ve inkarcı, gizli planda itirafçı ve kabulcu” diyerek tarif ediyor. 1978’den bu yana İçişleri Bakanlığı’nın asayiş bültenlerinden, Meclis Araştırma Komisyonu’nun binlerce sayfalık tutanaklarına kadar her belge, aslında bir çözümsüzlüğün anatomisini sunuyor. Devletin kendi kurumlarına hazırlattığı bu raporlar, “terörle mücadele” başlığı altında nelerin feda edildiğini de gözler önüne seriyor.

1990’lı yıllar, devletin sadece silahla değil, “rutin dışı” yapılarla sahaya indiği yıllardı. 1993’te kurulan Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu, aslında buzdağının görünen kısmını yansıtıyordu.

Komisyonun ulaştığı veriler, Mehmet Ağar’ın “Bin operasyon” sözünün sahadaki karşılığını belgeliyordu. Ancak Ağar döneminin asıl sembolü, devlet içindeki karanlık ilişkiler ağını tarif eden o meşhur ‘bir tuğla çekersem duvar yıkılır’ metaforuydu. İçişleri Bakanlığı, bu duvarın arkasındaki JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları ‘devlet sırrı’ kapsamına alarak rafa kaldırdı.

Rapora göre, özellikle 1992-1994 yılları arasında bölgedeki cinayetlerin büyük bir kısmı “devlet içindeki kontrolsüz güçler” tarafından işlenmişti. Ancak İçişleri Bakanlığı, bu raporların gereğini yapmak yerine, JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları “devlet sırrı” kapsamına alarak rafa kaldırdı.

Bu raporlar bugün hala Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’ndaki adalet arayışının anlamını gözler önüne seriyor.

1990’ların ikinci yarısında hazırlanan raporlar, İçişleri Bakanlığı’nın “güvenlikli bölge” stratejisinin toplumsal maliyetini ortaya koyuyordu.

Turgut Özal’ın ölümünün ardından ivme kazanan köy boşaltmalar, 1997 yılına gelindiğinde 3.000’den fazla yerleşim yerinin haritadan silinmesiyle sonuçlanmıştı. TBMM Göç Komisyonu Raporu’na göre (1998), yaklaşık 1 milyon insan yerinden edilmişti.

Dönemin İçişleri Bakanları, bu göç dalgasını “gönüllü” olarak lanse etmeye çalışsa da, sivil toplum kuruluşlarının (İHD, MAZLUMDER) raporları, yakılan ekinleri, kurşunlanan büyükbaş hayvanları ve “ya korucu ol ya da git” dayatmasını tarihe not düşüyordu.

AKP döneminin “Demokratik Açılım” sürecinde Beşir Atalay’ın koordinasyonunda yürütülen çalışmalar, sorunun sadece bir asayiş meselesi olmadığını kabul ediyor ancak somut bir sonuca dönüşmüyordu.

Bu çalışmalarda “entegrasyon”, “ana dilde kültürel haklar” ve “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” gibi kavramlar geçiyordu. Ancak bu kavramlar, devletin geleneksel kırmızı çizgileriyle (üniter yapı kaygısı) çarpışınca, 2011’den itibaren yerini yeniden “operasyonel” raporlara bıraktı. 2013-2015 Çözüm Süreci döneminde hazırlanan “Akil İnsanlar Heyeti Raporları”, toplumun büyük bir kısmının barışa hazır olduğunu ancak “güven” sorununun aşılamadığını gösteriyordu.

2016 sonrası, raporların içeriği tamamen “kayyım atamalarının gerekçelendirilmesi” üzerine kuruldu. Süleyman Soylu döneminde, seçilmiş belediye başkanlarını birer “lojistik destek birimi” olarak tanımlanarak kayyım rejimi yasallaştırmaya çalışıldı.

Bu çalışmalar, binlerce sayfalık iddianamelere temel oluştururken, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi gibi uluslararası kurumlar, hazırladıkları raporlarda bu durumun “seçme ve seçilme hakkının gaspı” olduğunu belirtti.

Dışişleri’nin savunma hattı

Dışişleri Bakanlığı ise bu süreçte 26 farklı isim tarafından yönetildi. Uluslararası raporlar, Türkiye’nin AİHM’deki mahkumiyet dosyalarının %70’inin “Kürt sorunu odaklı hak ihlalleri” (yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı) olduğunu gösteriyor.

Hakan Fidan döneminde diplomasi raporları artık “sorunun sınır dışına ihracı” üzerine kuruluyor. Irak ve Suriye’nin kuzeyine dair hazırlanan harekat raporları, sorunu Ankara’nın sokaklarından Erbil ve Süleymaniye’nin dağlarına taşıyan bir stratejik değişimi işaret ediyor.

İçişleri Bakanlığı’nın istatistiksel hafızası

Bu 48 yılda 30’u aşkın farklı isim içişleri bakanlığı koltuğuna oturdu. İstatistikler, bakan değişimlerinin “metot” değişimine yol açmadığını gösteriyor. 1987’den 2002’ye kadar kesintisiz süren 15 yıllık OHAL (Olağanüstü Hal) rejimi, bu istatistiğin en somut ve en karanlık verisidir.

ANKARA SİCİLİ: 48 YILLIK TAM LİSTE (1978 – 2026)
CUMHURBAŞKANLARI
1973 – 1980
Fahri Korutürk
1980 – 1980
İhsan Sabri Çağlayangil (VEKİL)
1980 – 1989
Kenan Evren
1989 – 1993
Turgut Özal
1993 – 1993
Hüsamettin Cindoruk (VEKİL)
1993 – 2000
Süleyman Demirel
2000 – 2007
Ahmet Necdet Sezer
2007 – 2014
Abdullah Gül
2014 – GÜNÜMÜZ
Recep Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLAR
1978 – 1979
Bülent Ecevit
1979 – 1980
Süleyman Demirel
1980 – 1983
Bülend Ulusu
1983 – 1989
Turgut Özal
1989 (31 EKİM – 9 KASIM)
Ali Bozer (VEKİL)
1989 – 1991
Yıldırım Akbulut
1991 – 1991
Mesut Yılmaz
1991 – 1993
Süleyman Demirel
1993 (16 MAYIS – 25 HAZİRAN)
Erdal İnönü (VEKİL)
1993 – 1996
Tansu Çiller
1996 – 1996
Mesut Yılmaz
1996 – 1997
Necmettin Erbakan
1997 – 1999
Mesut Yılmaz
1999 – 2002
Bülent Ecevit
2002 – 2003
Abdullah Gül
2003 – 2014
Recep Tayyip Erdoğan
2014 – 2016
Ahmet Davutoğlu
2016 – 2018
Binali Yıldırım
2018 – GÜNÜMÜZ
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (Makam Kaldırıldı)
İÇİŞLERİ BAKANLARI
1978 – 1979
İrfan Özaydınlı / Hasan Fehmi Güneş
1979 – 1979
Vecdi İlhan
1979 – 1980
Mustafa Gülcügil
1980 – 1980
Orhan Eren
1980 – 1983
Selahattin Çetiner
1983 – 1984
Ali Tanrıyar
1984 – 1987
Yıldırım Akbulut
1987 – 1987
Ahmet Selçuk
1987 – 1989
Mustafa Kalemli
1989 – 1991
Abdülkadir Aksu
1991 – 1991
Mustafa Kalemli
1991 – 1991
Sabahattin Çakmakoğlu
1991 – 1993
İsmet Sezgin
1993 – 1993
Beytullah Mehmet Gazioğlu
1993 – 1995
Nahit Menteşe
1995 – 1996
Teoman Ünüsan
1996 – 1996
Ülkü Gökalp Güney
1996 – 1996
Mehmet Ağar
1996 – 1997
Meral Akşener
1997 – 1998
Murat Başesgioğlu
1998 – 1999
Kutlu Aktaş
1999 – 1999
Cahit Bayar
1999 – 2001
Sadettin Tantan
2001 – 2002
Rüştü Kazım Yücelen
2002 – 2002
Muzaffer Ecemiş
2002 – 2007
Abdülkadir Aksu
2007 – 2007
Osman Güneş (VEKİL)
2007 – 2011
Beşir Atalay
2011 – 2011
Osman Güneş (VEKİL)
2011 – 2013
İdris Naim Şahin
2013 – 2013
Muammer Güler
2013 – 2015
Efkan Âlâ
2015 – 2015
Sebahattin Öztürk (VEKİL)
2015 – 2015
Selami Altınok (VEKİL)
2015 – 2016
Efkan Âlâ
2016 – 2023
Süleyman Soylu
2023 – 2026
Ali Yerlikaya
2026 (11 ŞUBAT) – GÜNÜMÜZ
Mustafa Çiftçi
DIŞİŞLERİ BAKANLARI
1978 – 1979
Ahmet Gündüz Ökçün
1979 – 1980
Hayrettin Erkmen
1980 – 1983
İlter Türkmen
1983 – 1987
Vahit Melih Halefoğlu
1987 – 1990
Ahmet Mesut Yılmaz
1990 – 1990
Ali Hüsrev Bozer
1990 – 1991
Ahmet Kurtcebe Alptemoçin
1991 – 1991
İsmail Safa Giray
1991 – 1994
Hikmet Çetin
1994 – 1994
Mümtaz Soysal
1994 – 1995
Murat Karayalçın
1995 – 1995
Erdal İnönü
1995 – 1995
Ali Coşkun Kırca
1995 – 1996
Deniz Baykal
1996 – 1996
Emre Gönensay
1996 – 1997
Tansu Çiller
1997 – 2002
İsmail Cem
2002 – 2002
Şükrü Sina Gürel
2002 – 2003
Yaşar Yakış
2003 – 2007
Abdullah Gül
2007 – 2009
Ali Babacan
2009 – 2014
Ahmet Davutoğlu
2014 – 2015
Mevlüt Çavuşoğlu
2015 – 2015
Feridun Sinirlioğlu (VEKİL)
2015 – 2023
Mevlüt Çavuşoğlu
2023 – GÜNÜMÜZ
Hakan Fidan
GENELKURMAY BAŞKANLARI
1973 – 1978
Semih Sancar
1978 – 1983
Kenan Evren
1983 – 1983
Nurettin Ersin
1983 – 1987
Necdet Üruğ
1987 – 1990
Necip Torumtay
1990 – 1994
Doğan Güreş
1994 – 1998
İsmail Hakkı Karadayı
1998 – 2002
Hüseyin Kıvrıkoğlu
2002 – 2006
Hilmi Özkök
2006 – 2008
Yaşar Büyükanıt
2008 – 2010
İlker Başbuğ
2010 – 2011
Işık Koşaner
2011 – 2015
Necdet Özel
2015 – 2018
Hulusi Akar
2016 (16 – 19 TEMMUZ)
Ümit Dündar (VEKİL)
2018 – 2023
Yaşar Güler
2023 (5 HAZİRAN – 16 AĞUSTOS)
Musa Avsever (VEKİL)
2023 – 2025
Metin Gürak
2025 (18 AĞUSTOS) – GÜNÜMÜZ
Selçuk Bayraktaroğlu

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.