Kürt Sorunu: 48 yılda Ankara’nın değişen aktörleri

Türkiye’nin son 48 yılına damga vuran PKK başlığı ile tartışılan Kürt sorunu, pek çok cumhurbaşkanı, onlarca başbakan hükümet, içişleri ve dış işleri bakanı ile genelkurmay başkanını eskitti. 1978 yılından 27 Şubat 2025 tarihine kadar geçen bu sürede, bu sorunun diğer tarafında ise Abdullah Öcalan değişmeyen aktör olarak duruyor.

Kolaj: Niha+

Yüz yılı aşkın geçmişi olmasına rağmen, Türkiye tarihinin son elli yılına damgasını vuran PKK başlığı ile birlikte tartışılan Kürt sorunu, sadece Türkiye tarihinin bir çatışma kronolojisi değil, aynı zamanda devletin kurumsal yapısının ve yönetim biçiminin nasıl dönüştüğünü de gösteren bir ayna durumunda.

O yüzden 48 yıllık bu uzun süreci kapsayan Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yandan Kürt sorununun nasıl bir değişim seyri izlediğinin, “red”, “imha”, “diyalog” ve “güvenlikçi statüko” arasında gidip gelen dönüşümün tarihi iken, bir yandan da nice hükümet, cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri, dış işleri ve savunma bakanı ile genelkurmay başkanının değişimini gösteren istatistiklerin tarihidir.

Devletin resmi söylemde Kürt sorunu olarak değil daha çok “terör” söylemi ile değerlendirdiği 48 yıl boyunca farklı partilerden gelen neredeyse tüm bakanların ortaklaştığı husus, ”Son teröriste kadar mücadele” vurgusu oldu. Süleyman Demirel’in “29. Kürt İsyanı” olarak nitelendirdiği ve Kürt sorununun bir sonucu olduğu yönünde yaygın bir görüşle değerlendirilen PKK’nin kurulduğu günden, kendisini feshettiğini açıkladığı güne kadar konu devlet tarafından “terör” şeklinde tasvir edildi. 12 Eylül’ün postallarından bugünün SİHA’lı sınır ötesi doktrinine kadar, Kürt meselesi hep bir “imha ve asayiş” parantezine sıkıştırmaya çalışıldı.

ANKARA SİCİLİ VE HAFIZA ARŞİVİ: 1978 – 2026

Odak ve Süreç Aktörleri
Abdullah Öcalan
1978 – Günümüz Abdullah Öcalan
Fis’ten İmralı’ya uzanan sürecin odağı. 2025’te örgütün tasfiyesini isteyen tarihi fesih çağrısını yaptı.
Devlet Bahçeli
1997 – Günümüz Devlet Bahçeli
2024 sonbaharında yaptığı “İmralı Meclis’e gelsin” çıkışıyla 48 yıllık düğümü çözen hamleyi yaptı.
Cumhurbaşkanlığı ve Liderlik
Recep Tayyip Erdoğan
2003 – 2026 Recep Tayyip Erdoğan
Meseleyi “Kürt sorunu benim sorunum”dan “Bekâ meselesi”ne, oradan da 2025 finaline taşıyan ana yönetici.
Turgut Özal
1989 – 1993 Turgut Özal
Tabuyu yıkan ilk sivil hamle. PKK ile diyalog ihtimalini devlet nezdinde ilk tartışan lider.
Süleyman Demirel
1991 – 2000 Süleyman Demirel
“Kürt Realitesi” çıkışını yapan ancak OHAL ve sert güvenlikçi politikaların mimarı olan devlet aklı.
Güvenlik ve Sorumluluk Durakları
Mehmet Ağar
1996 Mehmet Ağar
“Bin operasyon” dönemi. Karanlık ilişkiler ağı ve meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” metaforu.
Süleyman Soylu
2016 – 2023 Süleyman Soylu
Kayyım rejimi ve “Sınır ötesinde kurutma” doktriniyle sandığın yerine güvenliği koyan figür.
Hakan Fidan
2010 – 2026 Hakan Fidan
Oslo’dan bugüne çözümün ve operasyonların arka kapı diplomasisindeki en kritik siyasi akıl.
* Bu çizelge, NihaPlus’ın resmi kayıtlarından derlenmiş bir siyasi sicil özetidir.

Fis’ten 12 Eylül’e: Ankara’nın ‘asayiş’ parantezi

Kürt meselesinin modern tarihteki önemli dönemlerinden birinin temeli, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde PKK’nin kuruluşuyla atıldı. Bu toplantıya, 1978’den önce “Apocular” olarak bilinen yapıdan Abdullah Öcalan ve 21 kurucu üye katıldı. Toplantı, PKK’nin birinci kongresi olarak kabul edilir. PKK’nin ideolojik kökeni, Öcalan’ın 1970’li yıllarda Ankara Üniversitesi’nde şekillendirdiği siyasi çizgiye dayanır. Öcalan’ın örgütsel geçmişi 1974’te Marksist bir yapı olan Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği ile başlar.

ANKARA SİCİLİ
CUMHURBAŞKANIFahri Korutürk
BAŞBAKANLARBülent Ecevit (42. Hükümet), Süleyman Demirel (43. Hükümet)
İÇİŞLERİİrfan Özaydınlı, Hasan Fehmi Güneş, Vecdi İlhan, Mustafa Gülcügil
DIŞİŞLERİGündüz Ökçün, Hayrettin Erkmen
GENELKURMAYSemih Sancar, Kenan Evren

Türkiye, bu dönem öğrencilerin öncülük ettiği güçlü bir devrimci yapı ile sağ grupların çatışması ve ekonomik krizin gündemini tartışıyordu. O dönemde, Ankara Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün gözetiminde, ancak siyasi iradenin sürekli sarsıldığı bir kriz iklimindeydi. Bülent Ecevit liderliğindeki 42. ve ardından kurulan Süleyman Demirel liderliğindeki 43. hükümetler, kendilerinden önceki hükümetler döneminde olduğu gibi, kısa ömürlü yönetimleri boyunca Kürt meselesini, “bölücü faaliyetler” kapsamında teknik bir dosya olarak değerlendirdi. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan İrfan Özaydınlı ve Hasan Fehmi Güneş (Ecevit dönemi), Kürt halkının bölgedeki hak arayışlarını ve artan baskıları “bölücü faaliyet” ve “asayiş sorunu” çerçevesinde ele alıyordu. Yaşananların Kürt sorununun bir sonucu olduğu, devletin ve hükümetin “resmi” gündeminde kabul edilmiyordu.

1979’da Urfa-Siverek hattında yaşanan hareketlilik güvenlik bürokrasisinin dikkatini çektiğinde, Ankara’da Demirel kabinesinde İçişleri koltuğunda Mustafa Gülcügil , Dışişleri Bakanlığı koltuğunda ise Gündüz Ökçün ve sonra Hayrettin Erkmen vardı. PKK ile bölgedeki Ankara’daki siyasi güçlerle ilişkili olan kimi aşiretler arasında yoğun bir çatışma baş göstermişti bu dönemde. Gazete manşetlerinde her gün haber olmaya, sivil ve askeri yöneticilerin gündemlerinin ana maddesi haline gelmeye başlamıştı, o dönemki adıyla “Apocular”.

Siyasi yelpaze Ecevit ve Demirel hükümetlerinin arasında el değiştiriyordu. Bu siyasi sirkülasyonun tam merkezinde, sivil siyasetin çözüm üretemediği her an, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in temsil ettiği askeri vesayetin alanını biraz daha genişletiyordu. Ankara’nın aktörleri meseleyi “feodalitenin çözülmesiyle bağlantılı marjinal gruplar” olarak sunarken, aslında demokratik kanallar hızla kapanıyor ve Türkiye, Diyarbakır 5 No’lu gibi ağır hak ihlalleriyle hafızalara kazınacak olan 12 Eylül karanlığına doğru sürükleniyordu. Yarım asırlık bu parantez açılırken, Ankara’da aktörler değişirken, sorunun boyutu ve resmi yaklaşım daha da derinleşiyordu.

1980’ler: Darbe, inkâr ve Diyarbakır 5 No’lu vahşeti

DARBE VE İSTİKRAR ARAYIŞI
CUMHURBAŞKANIKenan Evren (Cunta Lideri)
BAŞBAKANLARBülent Ulusu (44. Hükümet), Turgut Özal (45. ve 46. Hükümetler)
İÇİŞLERİOrhan Eren, Selahattin Çetiner, Ali Tanrıyar, Yıldırım Akbulut
DIŞİŞLERİİlter Türkmen, Vahit Halefoğlu, Mesut Yılmaz
GENELKURMAYNurettin Ersin, Necdet Üruğ, Necip Torumtay

12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin siyasi tarihinde bir kırılma noktası olmanın ötesinde, Kürt sorununun demokratik çözüm zemininden tamamen koparıldığı karanlık bir miladı temsil eder. Cunta liderliğini üstlenen Orgeneral Kenan Evren’in yönetimi, Kürt kimliğini sadece bir “asayiş” meselesi değil, doğrudan devletin bekasına yönelik bir “siyasi tehdit” olarak konumlandırdı. Bu dönem, Kürtlerin en temel insan haklarının askıya alındığı, ana dilin yasaklandığı ve kimlik taleplerinin ağır işkence tezgahlarından geçirildiği bir sistematik baskı sürecine dönüştü.

Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi

Demokratik siyasetin tasfiye edildiği bu yıllarda, Başbakanlık koltuğuna oturtulan Bülend Ulusu ve İçişleri Bakanlığı’ndaki Selahattin Demircioğlu, askeri vesayetin inşa ettiği bu baskı rejiminin icracı figürleri olarak tarihteki yerlerini aldılar. Devletin çekirdek hafızasında Kürtlerin “dağlı Türkler” olarak yeniden tanımlandığı bu evrede, Ulusu ve Demircioğlu liderliğindeki bürokrasi, sahadaki hak ihlallerini bir “devlet disiplini” olarak meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak bu yönetimlerin imza attığı her baskıcı uygulama, sorunu daha da derinleştirdi.

Bu dönemin asıl trajedi merkezi ise, sadece bir hapishane değil, aynı zamanda bir “radikalizasyon laboratuvarı” işlevi gören Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi oldu. Kenan Evren ve cunta yönetiminin talimatlarıyla yürütülen insanlık dışı işkenceler, Kürt siyasi hareketinin hafızasında silinmeyecek izler bırakırken, Ankara’nın aktörleri bu vahşeti “disiplin” başlığı altında raporluyordu. Dışişleri koltuğunda İlter Türkmen oturuyordu ve darbe yönetimi, uluslararası camiada “darbe için anlayış” talep ediyorlardı. Darbe yönetiminin Türkiye içinde ve dışındaki mesaisi, sorunu çözmekten ziyade inkârı anayasal bir metne (1982 Anayasası) dönüştürmeye hizmet etti.

1980’li yıllar boyunca koltuktan geçen isimler, Kürt kimliğini yasaklayan kararların altına imza atarken, aslında çözümü değil, çatışmanın en şiddetli evresini (1984 Eruh-Şemdinli saldırıları) bizzat hazırlıyorlardı. Bülend Ulusu’dan Turgut Özal’a devredilen enkaz, sadece bir asayiş dosyası değil, milyonlarca insanın köksüzleştiği ve demokratik aidiyet duygusunun ağır hasar aldığı bir Türkiye gerçeğiydi. Ankara’nın bu “geçici” kadroları, 12 Eylül’ün postalları altında kimliği yok saymaya çalışırken, bugün hala içinden çıkılamayan o devasa parantezin asıl mimarları olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini aldılar.

1990’lar: Çatışmanın doruk noktası, OHAL ve boşaltılan köyler

SİS VE SİRKÜLASYON
CUMHURBAŞKANITurgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer
BAŞBAKANLARAli Bozer (9 Gün), Y. Akbulut, M. Yılmaz, S. Demirel, T. Çiller, N. Erbakan, B. Ecevit
İÇİŞLERİAhmet Selçuk, Mustafa Kalemli, Abdulkadir Aksu, Sabahattin Çakmakoğlu, İsmet Sezgin, Mehmet Ağar (126 Gün), Meral Akşener, Sadettin Tantan, R. K. Yücelen
DIŞİŞLERİHikmet Çetin, Mümtaz Soysal, Erdal İnönü, Deniz Baykal, İsmail Cem
GENELKURMAYNecip Torumtay, Doğan Güreş, İ. H. Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu

1990’lar, Türkiye-PKK çatışmasının en kanlı dönemini oluşturdu. Bu on yıla Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’in başbakanlıkları, Doğan Güreş’in genelkurmay başkanlığı damga vurdu. Kürt coğrafyasını kapsayan Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları çerçevesinde devlet, geniş çaplı güvenlik operasyonlarına başvurdu. Bu dönemde İçişleri Bakanlığı koltuğuna İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a, Meral Akşener’e kadar pek çok isim geçti.

Bu on yıl, siyasetçiler “güvenlik patronları” ile birlikte yeni bir konsept geliştirdiğine şahitlik edildi. İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a devredilen içişleri koltuğu, artık “rutin dışı” operasyonların karargâhıydı. 3 bin 428 köyün boşaltılması ve faili meçhul cinayetler, Ankara’nın meseleyi bir “imha” siyasetiyle ele aldığını gösteriyordu. Ağar’ın çok sonraları söylediği meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” sözü, o dönemin devlet hafızasının özetiydi.

TBMM’nin 1998 yılında hazırladığı rapora göre 3 bin 428 köy ve mezranın boşaltıldığı ve yaklaşık 500 bin insanın zorla yerinden edildiği belgelendi. Bazı siyasi parti ve sivil toplum örgütlerine göre ise bu rakamlar daha yüksek: 4 bin yerleşim yeri boşaltılmış, yaklaşık 3,5 milyon yurttaş iç göçe zorlandı. İnsan Hakları Derneği (İHD), 2025 yılında TBMM’de kurulan komisyona sunduğu raporda, 1991-2024 dönemini kapsayan çatışmalı süreçte 9 bin 454’ü sivil olmak üzere toplam 36 bin 409 kişinin yaşamını yitirdiğini belgeledi.

Tansu Çiller ve Mehmet Ağar

Bu tablonun en önemli siyasi kırılmalarından biri 1993’te yaşandı. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Turgut Özal oturuyordu. Özal, bir yandan ‘bir avuç şaki’ nitelemesiyle geleneksel asayiş dilini ve köy koruculuğu gibi güvenlikçi enstrümanları devreye sokarken, diğer yandan ‘Kürt realitesi’ vurgusuyla tabu sayılan diyalog kanallarını zorlayan pragmatik bir ikilemi temsil ediyordu. Özal, PKK ile diyalog olasılığını kamuoyu önünde dışlamayan nadir liderlerden biri olarak kayıtlara geçti. PKK Mart ayında ateşkes ilan etti. Ancak Nisan ayında Özal’ın ani ölümüyle bu pencere kapandı. Özal’ın ölümünün hemen akabinde, 24 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ kara yolunda, sivil kıyafetli ve silahsız 33 asker öldürüldü. Olay, o tarihe kadar ilan edilmiş tek taraflı PKK ateşkesinin fiilen sona ermesi anlamına geldi. Tansu Çiller’in (50. Hükümet) Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla güvenlik politikası daha sert bir çizgiye kaydı. Çiller’in, “Elimizde PKK’ye yardım eden Kürt iş adamlarının listesi var” açıklamasından sonra başlayan faili meçhul cinayetler dalgası, 1990’ların karanlık mirası oldu.

2000’ler: AB süreci, “Demokratik Açılım” ve Oslo Görüşmeleri

AÇILIM VE TIKANMA
CUMHURBAŞKANIAhmet Necdet Sezer, Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLARAbdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu
İÇİŞLERİA. Aksu, Beşir Atalay, İdris Naim Şahin, Muammer Güler, Efkan Ala
DIŞİŞLERİYaşar Yakış, Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu
GENELKURMAYHilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Işık Koşaner, Necdet Özel

1999 yılı, Kürt meselesinin hem hukuki hem de siyasi düzlemde yeni bir evreye evrildiği çok katmanlı bir dönüm noktası oldu. Bülent Ecevit liderliğindeki 56. ve 57. hükümetler döneminde Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi, sahada çatışmaların hızını kesse de Ankara’nın demokratik çözüm kapasitesini yeni bir sınavla baş başa bıraktı. İmralı Adası’nda kurulan yargılama düzeni, AB üyelik sürecinin yarattığı baskıyla birleşince, Türkiye, idam cezasının kaldırılması gibi köklü bir yasal dönüşüme imza attı. Bu dönemde içişleri bakanlığı koltuğuna oturan Sadettin Tantan ve Rüştü Kazım Yücelen ile Dışişleri Bakanı İsmail Cem, meselenin yasal çerçevesini uluslararası standartlara yaklaştırmaya çalışırken, siyasetin ömrü, bu reformları toplumsal bir barış projesine dönüştürmeye henüz yetmiyordu.

2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesi, devletin geleneksel güvenlikçi dilinde pragmatik bir kavis yarattı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ardından Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’ne çıkışı, Ankara’da “Kürt sorunu” ifadesinin en üst düzeyde telaffuz edildiği yeni bir iklimi başlattı. Mart 2009’da Gül’ün “İyi şeyler olacak” açıklamasıyla somutlaşan “Demokratik Açılım”, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın koordinasyonunda kapsamlı bir politika paketi olarak sunuldu. Ancak bu sivil arayış, devletin çekirdek yapısındaki statüko ile demokratik reform talepleri arasındaki kadim gerilime çarpmaktan kurtulamadı.

Aynı dönemde, arka planda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da dahil olduğu ve kamuoyuna “Oslo Görüşmeleri” olarak yansıyan KCK yöneticileriyle gizli diplomasi trafiği, Ankara’nın çözüm için muhataplık arayışını belgeledi. 19 Ekim 2009’da Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yapan 34 PKK’linin on binlerce kişi tarafından karşılanması, toplumsal barış umudunu canlandırsa da siyasi aktörlerin bu süreci anayasal bir zemine oturtamaması krizi derinleştirdi. Henüz Habur’un yankıları sürerken, Aralık 2009’da Anayasa Mahkemesi’nin Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP) kapatması, demokratik siyaset kanallarının yargısal bir müdahaleyle tıkanması anlamına geliyordu.

Bu on yıllık süreçte, Abdülkadir Aksu’dan Beşir Atalay’a devredilen içişleri koltuğu ve genelkurmay başkanlığı makamında değişen Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ gibi isimler, mesailerinin sonunda birer “geçici aktör” olarak yerlerini yenilerine bıraktılar. Ankara, Avrupa Birliği uyum yasalarıyla hak alanını genişletmeye çalışsa da her reform adımı, demokratik bir anayasa ile taçlandırılamadığı ölçüde, yerini yeniden güvenlikçi reflekslere ve yargısal engellere terk ediyordu.

2013–2015: “Çözüm Süreci” ve Dolmabahçe Mutabakatı

2013’ün başında, devlet-PKK müzakerelerinin yeni bir halkası başladı. Bu kez süreç daha açık bir biçimde yürütüldü: HDP’nin İmralı heyeti Öcalan ile görüşmeler yaptı. 21 Mart 2013’te Öcalan’ın mektubu Diyarbakır Newroz’unda okundu. Sürecin en somut çıktısı, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, HDP heyetiyle yürütülen diyalog trafiğinin merkezinde yer aldılar. 28 Şubat 2015’te açıklanan Dolmabahçe Mutabakatı, bu aktörlerin çözüm arayışındaki en somut eşiği oldu. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mutabakatı tanımadığını açıklaması ve Haziran 2015 seçimleri sonrası değişen siyasi dengeler, bu isimlerin yürüttüğü politikanın da sonunu getirdi. Efkan Ala ve Yalçın Akdoğan, çözüm sürecinin sona ermesiyle birlikte kademeli olarak karar mekanizmalarından uzaklaşırken, Başbakan Ahmet Davutoğlu da yerini Binali Yıldırım’a devrederek bu sirkülasyonun bir parçası oldu.

2016 Sonrası: Kayyım politikasının anatomisi

GÜVENLİKÇİ FİNAL
CUMHURBAŞKANIR. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANBinali Yıldırım (Sistem Değişikliği Öncesi)
İÇİŞLERİEfkan Ala, Süleyman Soylu, Ali Yerlikaya
DIŞİŞLERİMevlüt Çavuşoğlu, Hakan Fidan
GENELKURMAYHulusi Akar, Yaşar Güler, Metin Gürak

2016 sonrası ilan edilen OHAL ve sistem değişikliği, Ankara’nın “güvenlikçi” doktrini yeni isimlerle tahkim ettiği bir dönemi başlattı. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Süleyman Soylu, 674 sayılı KHK ile Belediye Kanunu’na eklenen düzenlemeyi işleterek, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atama politikasını yedi yıl boyunca sürdürdü. Soylu döneminde, demokratik temsil hakkı ile güvenlik bürokrasisi arasındaki gerilim yargısal ve operasyonel süreçlerle yönetildi. 2023 yılında görevi Ali Yerlikaya’ya devreden Soylu’nun ardından Ankara, sınır ötesi operasyonları Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler yönetimindeki askeri stratejilerle sürdürdü.

2024 yerel seçimleri sonucunda bölgedeki sandık iradesinin DEM Parti lehine tescillenmesi, 48 yıllık bu süreçte değişen onlarca başbakan, içişleri ve dışişleri bakanına rağmen meselenin toplumsal meşruiyet zeminini koruduğunu gösterdi. Bugün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yönetimindeki süreç, 1978’den bu yana aktörlerin hızla değiştiği ancak çözüm yöntemlerinin anayasal bir statüye kavuşamadığı o tarihsel parantezin en güncel halkasını oluşturuyor.

2025 ve sonrası: “Fesih” çağrısı ve belirsizliğini koruyan soru

2024 yılının sonbaharı, Ankara’da devletin geleneksel güvenlik politikalarının dışına çıkan yeni bir siyasi dilin kurulduğu bir dönemeç oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin meclis kürsüsünden yaptığı çıkış, on yıllardır süren çatışmalı sürecin muhataplık zeminini doğrudan İmralı’ya taşıyan bir hamle olarak kayıtlara geçti. Bu siyasi irade beyanının ardından, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, PKK’ye silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütsel yapıyı dağıtma yönünde açık bir çağrıda bulundu. Bu çağrıya yanıt veren örgüt, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde topladığı 12. Kongresinde, 27 Kasım 1978’den bu yana sürdürülen “PKK” adıyla yürütülen faaliyetlerin sonlandırılması kararını ilan etti.

Fesih ilanıyla birlikte mesele yeniden meclis zeminine taşınsa da, siyasi irade ile devletin kurumsal hafızası arasındaki gerilim varlığını sürdürdü. Meclis bünyesinde kurulan ve süreci raporlaştırmakla görevlendirilen komisyonun hazırladığı metin, çözümün adlandırılması konusunda geleneksel devlet dilinin dışına çıkamadı. Raporda “Kürt sorunu” tanımına yer verilmemesi, insan hakları savunucuları ve siyasi özneler tarafından meselenin anayasal zeminle buluşturulması önündeki kurumsal bir engel olarak değerlendirildi. Abdullah Öcalan ise fesih kararının birinci yıl dönümünde (Şubat 2026) yayımladığı mesajda, 27 Şubat 2025 çağrısının tercihin açıkça siyasetten yana yapıldığının bir beyanı olduğunu vurguladı.

Türkiye, 1978’den 2026’ya uzanan bu 48 yıllık süreçte; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yönetimindeki son evreye gelene dek pek çok başbakan ve onlarca içişleri bakanı eskitti. Siyasi aktörlerin hızla değiştiği, “son teröriste kadar mücadele” vaadinden “mecliste fesih çağrısına” kadar pek çok söylemin denendiği bu yarım asırlık sicil, gelinen noktada isimlerin geçiciliğini bir kez daha tescilledi. Bugün Ankara, PKK’nin feshi sonrası oluşan yeni tabloda, çözümün sadece isimlerin ve makamların değişimiyle değil, onlarca hükümetin ertelediği o demokratik ve anayasal zihniyet dönüşümünde yattığı gerçeğiyle yüzleşmeye devam ediyor.

Yazılan ama uygulanmayan raporlar

Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yanıyla da “yazılan ama uygulanmayan” raporlar tarihidir. Tarihçi Mehmet Bayrak, Kürt sorununu devlet açısından “Devlet aklı resmi planda ret ve inkarcı, gizli planda itirafçı ve kabulcu” diyerek tarif ediyor. 1978’den bu yana İçişleri Bakanlığı’nın asayiş bültenlerinden, Meclis Araştırma Komisyonu’nun binlerce sayfalık tutanaklarına kadar her belge, aslında bir çözümsüzlüğün anatomisini sunuyor. Devletin kendi kurumlarına hazırlattığı bu raporlar, “terörle mücadele” başlığı altında nelerin feda edildiğini de gözler önüne seriyor.

1990’lı yıllar, devletin sadece silahla değil, “rutin dışı” yapılarla sahaya indiği yıllardı. 1993’te kurulan Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu, aslında buzdağının görünen kısmını yansıtıyordu.

Komisyonun ulaştığı veriler, Mehmet Ağar’ın “Bin operasyon” sözünün sahadaki karşılığını belgeliyordu. Ancak Ağar döneminin asıl sembolü, devlet içindeki karanlık ilişkiler ağını tarif eden o meşhur ‘bir tuğla çekersem duvar yıkılır’ metaforuydu. İçişleri Bakanlığı, bu duvarın arkasındaki JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları ‘devlet sırrı’ kapsamına alarak rafa kaldırdı.

Rapora göre, özellikle 1992-1994 yılları arasında bölgedeki cinayetlerin büyük bir kısmı “devlet içindeki kontrolsüz güçler” tarafından işlenmişti. Ancak İçişleri Bakanlığı, bu raporların gereğini yapmak yerine, JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları “devlet sırrı” kapsamına alarak rafa kaldırdı.

Bu raporlar bugün hala Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’ndaki adalet arayışının anlamını gözler önüne seriyor.

1990’ların ikinci yarısında hazırlanan raporlar, İçişleri Bakanlığı’nın “güvenlikli bölge” stratejisinin toplumsal maliyetini ortaya koyuyordu.

Turgut Özal’ın ölümünün ardından ivme kazanan köy boşaltmalar, 1997 yılına gelindiğinde 3.000’den fazla yerleşim yerinin haritadan silinmesiyle sonuçlanmıştı. TBMM Göç Komisyonu Raporu’na göre (1998), yaklaşık 1 milyon insan yerinden edilmişti.

Dönemin İçişleri Bakanları, bu göç dalgasını “gönüllü” olarak lanse etmeye çalışsa da, sivil toplum kuruluşlarının (İHD, MAZLUMDER) raporları, yakılan ekinleri, kurşunlanan büyükbaş hayvanları ve “ya korucu ol ya da git” dayatmasını tarihe not düşüyordu.

AKP döneminin “Demokratik Açılım” sürecinde Beşir Atalay’ın koordinasyonunda yürütülen çalışmalar, sorunun sadece bir asayiş meselesi olmadığını kabul ediyor ancak somut bir sonuca dönüşmüyordu.

Bu çalışmalarda “entegrasyon”, “ana dilde kültürel haklar” ve “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” gibi kavramlar geçiyordu. Ancak bu kavramlar, devletin geleneksel kırmızı çizgileriyle (üniter yapı kaygısı) çarpışınca, 2011’den itibaren yerini yeniden “operasyonel” raporlara bıraktı. 2013-2015 Çözüm Süreci döneminde hazırlanan “Akil İnsanlar Heyeti Raporları”, toplumun büyük bir kısmının barışa hazır olduğunu ancak “güven” sorununun aşılamadığını gösteriyordu.

2016 sonrası, raporların içeriği tamamen “kayyım atamalarının gerekçelendirilmesi” üzerine kuruldu. Süleyman Soylu döneminde, seçilmiş belediye başkanlarını birer “lojistik destek birimi” olarak tanımlanarak kayyım rejimi yasallaştırmaya çalışıldı.

Bu çalışmalar, binlerce sayfalık iddianamelere temel oluştururken, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi gibi uluslararası kurumlar, hazırladıkları raporlarda bu durumun “seçme ve seçilme hakkının gaspı” olduğunu belirtti.

Dışişleri’nin savunma hattı

Dışişleri Bakanlığı ise bu süreçte 26 farklı isim tarafından yönetildi. Uluslararası raporlar, Türkiye’nin AİHM’deki mahkumiyet dosyalarının %70’inin “Kürt sorunu odaklı hak ihlalleri” (yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı) olduğunu gösteriyor.

Hakan Fidan döneminde diplomasi raporları artık “sorunun sınır dışına ihracı” üzerine kuruluyor. Irak ve Suriye’nin kuzeyine dair hazırlanan harekat raporları, sorunu Ankara’nın sokaklarından Erbil ve Süleymaniye’nin dağlarına taşıyan bir stratejik değişimi işaret ediyor.

İçişleri Bakanlığı’nın istatistiksel hafızası

Bu 48 yılda 30’u aşkın farklı isim içişleri bakanlığı koltuğuna oturdu. İstatistikler, bakan değişimlerinin “metot” değişimine yol açmadığını gösteriyor. 1987’den 2002’ye kadar kesintisiz süren 15 yıllık OHAL (Olağanüstü Hal) rejimi, bu istatistiğin en somut ve en karanlık verisidir.

ANKARA SİCİLİ: 48 YILLIK TAM LİSTE (1978 – 2026)
CUMHURBAŞKANLARI
1973 – 1980
Fahri Korutürk
1980 – 1980
İhsan Sabri Çağlayangil (VEKİL)
1980 – 1989
Kenan Evren
1989 – 1993
Turgut Özal
1993 – 1993
Hüsamettin Cindoruk (VEKİL)
1993 – 2000
Süleyman Demirel
2000 – 2007
Ahmet Necdet Sezer
2007 – 2014
Abdullah Gül
2014 – GÜNÜMÜZ
Recep Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLAR
1978 – 1979
Bülent Ecevit
1979 – 1980
Süleyman Demirel
1980 – 1983
Bülend Ulusu
1983 – 1989
Turgut Özal
1989 (31 EKİM – 9 KASIM)
Ali Bozer (VEKİL)
1989 – 1991
Yıldırım Akbulut
1991 – 1991
Mesut Yılmaz
1991 – 1993
Süleyman Demirel
1993 (16 MAYIS – 25 HAZİRAN)
Erdal İnönü (VEKİL)
1993 – 1996
Tansu Çiller
1996 – 1996
Mesut Yılmaz
1996 – 1997
Necmettin Erbakan
1997 – 1999
Mesut Yılmaz
1999 – 2002
Bülent Ecevit
2002 – 2003
Abdullah Gül
2003 – 2014
Recep Tayyip Erdoğan
2014 – 2016
Ahmet Davutoğlu
2016 – 2018
Binali Yıldırım
2018 – GÜNÜMÜZ
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (Makam Kaldırıldı)
İÇİŞLERİ BAKANLARI
1978 – 1979
İrfan Özaydınlı / Hasan Fehmi Güneş
1979 – 1979
Vecdi İlhan
1979 – 1980
Mustafa Gülcügil
1980 – 1980
Orhan Eren
1980 – 1983
Selahattin Çetiner
1983 – 1984
Ali Tanrıyar
1984 – 1987
Yıldırım Akbulut
1987 – 1987
Ahmet Selçuk
1987 – 1989
Mustafa Kalemli
1989 – 1991
Abdülkadir Aksu
1991 – 1991
Mustafa Kalemli
1991 – 1991
Sabahattin Çakmakoğlu
1991 – 1993
İsmet Sezgin
1993 – 1993
Beytullah Mehmet Gazioğlu
1993 – 1995
Nahit Menteşe
1995 – 1996
Teoman Ünüsan
1996 – 1996
Ülkü Gökalp Güney
1996 – 1996
Mehmet Ağar
1996 – 1997
Meral Akşener
1997 – 1998
Murat Başesgioğlu
1998 – 1999
Kutlu Aktaş
1999 – 1999
Cahit Bayar
1999 – 2001
Sadettin Tantan
2001 – 2002
Rüştü Kazım Yücelen
2002 – 2002
Muzaffer Ecemiş
2002 – 2007
Abdülkadir Aksu
2007 – 2007
Osman Güneş (VEKİL)
2007 – 2011
Beşir Atalay
2011 – 2011
Osman Güneş (VEKİL)
2011 – 2013
İdris Naim Şahin
2013 – 2013
Muammer Güler
2013 – 2015
Efkan Âlâ
2015 – 2015
Sebahattin Öztürk (VEKİL)
2015 – 2015
Selami Altınok (VEKİL)
2015 – 2016
Efkan Âlâ
2016 – 2023
Süleyman Soylu
2023 – 2026
Ali Yerlikaya
2026 (11 ŞUBAT) – GÜNÜMÜZ
Mustafa Çiftçi
DIŞİŞLERİ BAKANLARI
1978 – 1979
Ahmet Gündüz Ökçün
1979 – 1980
Hayrettin Erkmen
1980 – 1983
İlter Türkmen
1983 – 1987
Vahit Melih Halefoğlu
1987 – 1990
Ahmet Mesut Yılmaz
1990 – 1990
Ali Hüsrev Bozer
1990 – 1991
Ahmet Kurtcebe Alptemoçin
1991 – 1991
İsmail Safa Giray
1991 – 1994
Hikmet Çetin
1994 – 1994
Mümtaz Soysal
1994 – 1995
Murat Karayalçın
1995 – 1995
Erdal İnönü
1995 – 1995
Ali Coşkun Kırca
1995 – 1996
Deniz Baykal
1996 – 1996
Emre Gönensay
1996 – 1997
Tansu Çiller
1997 – 2002
İsmail Cem
2002 – 2002
Şükrü Sina Gürel
2002 – 2003
Yaşar Yakış
2003 – 2007
Abdullah Gül
2007 – 2009
Ali Babacan
2009 – 2014
Ahmet Davutoğlu
2014 – 2015
Mevlüt Çavuşoğlu
2015 – 2015
Feridun Sinirlioğlu (VEKİL)
2015 – 2023
Mevlüt Çavuşoğlu
2023 – GÜNÜMÜZ
Hakan Fidan
GENELKURMAY BAŞKANLARI
1973 – 1978
Semih Sancar
1978 – 1983
Kenan Evren
1983 – 1983
Nurettin Ersin
1983 – 1987
Necdet Üruğ
1987 – 1990
Necip Torumtay
1990 – 1994
Doğan Güreş
1994 – 1998
İsmail Hakkı Karadayı
1998 – 2002
Hüseyin Kıvrıkoğlu
2002 – 2006
Hilmi Özkök
2006 – 2008
Yaşar Büyükanıt
2008 – 2010
İlker Başbuğ
2010 – 2011
Işık Koşaner
2011 – 2015
Necdet Özel
2015 – 2018
Hulusi Akar
2016 (16 – 19 TEMMUZ)
Ümit Dündar (VEKİL)
2018 – 2023
Yaşar Güler
2023 (5 HAZİRAN – 16 AĞUSTOS)
Musa Avsever (VEKİL)
2023 – 2025
Metin Gürak
2025 (18 AĞUSTOS) – GÜNÜMÜZ
Selçuk Bayraktaroğlu

Diyarbakır’da gazeteci olmak: Yazdığın değil yazmadığın da bir sorumluluk

Diyarbakır’da çeşitli baskılara maruz kalarak yıllarca çalışmış gazetecilerden olan Veysi Polat, Öznur Değer, Murat Bayram ve Faruk Balıkçı; Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın sınırlarını ve zorluklarını değerlendirdi.

Kaynak: Dicle Fırat Gazeteciler Derneği

140journos’un Narin Güran cinayeti ile ilgili olarak hazırlamış olduğu “Şeytantepe” adlı belgeseli, beraberinde Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın ne anlama geldiğine dair eski bir tartışmayı alevlendirdi.

Diyarbakır ve bölge genelinde 1990’lı yıllar boyunca, gazeteciler “faili meçhul” cinayetlere kurban gitti, gözaltına alınıp işkence gördü ve tutuklandı, gazetelerin dağıtımının yasaklandı. 2000’li yıllara geldiğimizde “faili meçhul” cinayetler artık eskisi gibi uygulanan bir yöntem değil iken, bu sefer yargı ve kolluk kuvvetleri eliyle gazetecilerin sahada haber yapmaları zorlaştırıldı, tutuklamalar, sürgüne zorlamalar, ev hapisleriyle gazeteciler mesleklerinden uzak kaldı, gazeteler, tv kanalları, radyolar ve internet siteleri kapatıldı, yüzlerce gazeteci işsiz kaldı. Yıllardır bu bölgede haber yapan gazeteciler, yaşadıkları zorlukları ve sahada var olmanın bedelini anlattı.

Veysi Polat: Sahadaki gerçeklik serttir

Veysi Polat 1991 yılında Diyarbakır’da gazetecilik yapmaya başladı. Aynı zamanda dayısı olan Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir ile birlikte silahlı saldırıya uğradı. 1992 yılında İstanbul’a gidip mesleğini orada devam ettirmek zorunda kaldı. Uzun yıllar Özgür Gündem geleneğinden gelen basın kuruluşlarında çalışan Polat, 21 yıl sonra Diyarbakır’a dönerek Aborî adlı bir yerel haber mecrası kurdu.

Gazeteci Veysi Polat, Hafız Akdemir anması. Kaynak: Abori

Diyarbakır’daki güvenlik politikaları, yargı süreçleri, toplumsal hassasiyetler ve yerel dinamiklerin gazetecinin hareket alanını ciddi biçimde sınırladığını belirten Polat, hem sahadaki gerçekliğin sert olduğunu hem de o gerçekliği aktarma alanının dar olduğunu söyledi. Kürt meselesinin doğrudan etkilediği bir şehirde gazetecilik yapmanın her haberin birkaç kez düşünülmesini, her cümlenin tartılmasını gerektirdiğini belirterek “Sadece yazdığınız değil yazmadığınız da bir sorumluluk haline geliyor” dedi.

Diyarbakır’da gazetecilik yapmak ile batı illerinde gazetecilik yapmak arasındaki farkı, “mesleğin ağırlığı” üzerinden anlatan Veysi Polat, 21 yıl sonra İstanbul’dan Diyarbakır’a döndüğünde coğrafya değiştiğinde gazeteciliğin anlamının, riskinin ve yükünün değiştiğini gördüğünü belirtti.

Yerelden gelen haber nasıl başka bir habere dönüştürülür?

Yerelden merkeze taşınan bilginin çoğu zaman ya eksildiğini ya da dönüştüğünü düşündüğünü aktaran Polat, bu dönüşümün çoğu zaman politik, kurumsal ve ideolojik süzgeçlerden geçtiğini vurguladı:

“Özellikle merkez medyada, kurumların iktidarla kurduğu ilişkiyi zedelememe refleksi, haberi olduğu gibi aktarmanın önüne geçebiliyor. Bu da ya açık bir sansüre ya da daha sofistike bir ‘perdeleme’ye yol açıyor. Sonuçta ortaya çıkan metin, olayın kendisini değil, merkezin görmek istediği versiyonunu yansıtabiliyor.”

1990’lı yıllarda yaşanan bir örneği anlatan Polat, “Cizre’de kırsalda çobanlık yapan bir yurttaşın, güvenlik güçlerinin operasyonunda öldürülmesi haberi, merkeze ulaştığında bambaşka bir kimliğe büründürülüyor ve ‘operasyonda etkisiz hale getirilen bir PKK’li’ olarak servis ediliyor. Oysa sahadan gelen bilgi ve fotoğraflar gerçeğin çok daha çıplak ve sarsıcı olduğunu gösteriyor. Ayaklarından panzer aracına bağlanarak sürüklenen bir insanın görüntüsü bir hakikat belgesidir. Ama o kare, merkezin kurduğu anlatıya uymadığı için yok sayılıyor. Bizim o dönem bunu ‘İnsanlık sürükleniyor’ manşetiyle vermemiz, aslında gerçeği olduğu gibi göstermekti” dedi.

Kaynak: X/@Code644

Yerelde hakikatin daha çıplak ve daha doğrudan yaşandığını anlatan Polat, merkez basının ise çoğu zaman bu sertliği törpülediğini, kimi zaman ise tamamen görünmez kıldığını belirtti.

Narin Güran vakası: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak

Narin Güran gibi davaların nasıl haberleştirildiğinin, olayın geçtiği coğrafyayı, haberin dilini ve çerçevesini doğrudan etkilediğini aktaran Polat, “Eğer benzer bir olay İstanbul’da yaşansaydı muhtemelen haber akışı daha kurumsal, daha mesafeli ve daha kontrollü ilerlerdi” dedi.

Büyük şehirlerde medya kuruluşlarının merkezlerinin editöryal denetim mekanizmalarının ve farklı kaynaklara erişim imkanının daha güçlü olduğunu ve bilgi teyit süreçlerinin hızlandığını belirten Polat, Diyarbakır gibi politik ve toplumsal hassasiyetlerin yoğun olduğu bir yerde ise sürecin daha farklı işlediğini aktardı:

“İlk günlerde masum bir kayıp çocuk vakası olarak başlayan haberlerin, kısa sürede farklı iddialar, karanlık bağlantılar ve servis edilen bilgilerle başka bir boyuta evrildiğini gördük. Özellikle kolluk ve yargı kaynaklı bazı bilgi ve belgelerin belirli medya organlarına sızdırılması, gazetecilik refleksinden çok ilişki ağlarının belirleyici olduğu bir tabloyu ortaya çıkardı.”

Bu noktada iki temel sorunun öne çıktığını anlatan Polat, “Birincisi, gazetecinin haber kaynağıyla kurduğu ilişkinin sağlıklı bir mesafede olmaması, haberi sorgulamak yerine aktarmaya dayalı bir pratiği güçlendiriyor. Bu da gazeteciyi bir bilginin taşıyıcısı değil, üreticisi haline getirebiliyor. İkincisi ise bilgi kirliliği ve yönlendirme. Özellikle hassas davalarda parça parça servis edilen bilgiler, kamuoyunu aydınlatmaktan çok yönlendirmeye hizmet edebiliyor. Bu da toplumda ciddi bir algı karmaşası yaratıyor” dedi.

Diyarbakır’daki hem politik atmosfer hem de kaynak yapısının bu tür müdahalelere daha açık bir zemin oluşturabildiğini söyleyen Polat, meselenin yine gazeteciliğin temel ilkesine dayandığına vurgu yaptı: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak.

“Gazetecilik bir hayatta kalma mücadelesiydi”

90’lar ve 2000’lerin başındaki koşullar ile bugünü kıyaslayan gazeteci Polat, Diyarbakır’ın Kürt meselesinin en sert yaşandığı dönemlerde olağanüstü bir atmosferin içinde olduğunu aktardı. 1990’ların başında insan haklarının askıya alındığı ve yaşamın değersizleştirildiği bir süreç yaşandığını söyleyen Polat, o dönemde gazeteciliğin sadece bir meslek değil bir hayatta kalma mücadelesi olduğunu anlattı:

“İnsanlar güpegündüz enselerinden vuruluyor, köyler yakılıyor, zorunlu göçler yaşanıyor, gözaltında kayıplar ve işkenceler gündelik hayatın parçası haline geliyordu. Böylesi bir ortamda gazetecilik yapmak gerçekten ‘ateşten gömlek’ giymekti. 8 Haziran 1992’de, dayım olan gazeteci Hafız Akdemir ile birlikte evden gazete bürosuna giderken silahlı saldırıya uğramamız ve onun yaşamını yitirmesi, o dönemin nasıl bir karanlığa sahip olduğunu anlatmaya yeter.”

O yıllarda gazetecilerin sokak ortasında katledilebildiklerini söyleyen Polat, bugünden bakıldığında en temel farklardan biri artık o ölçekte ve o açıklıkta bir fiziksel yok etme pratiği olmadığını söyledi. Bugün, 1990’larda mümkün olmayan bazı şeylerin olduğunu aktaran Polat, “Dijital medya sayesinde haber çok daha hızlı yayılabiliyor, alternatif mecralar üzerinden sesini duyurma imkanı doğuyor. Bir haberin tamamen karartılması eskisi kadar kolay değil” dedi.

Gazetecilik artık daha çok denetlenen bir meslek

Fakat bu durumun baskıyı ortadan kaldırmadığını, sadece yöntemin değiştiğini ve gazeteciliğin bugün daha farklı araçlarla sınırlandırıldığını da anlattı:

“Sahada haber takibi yaparken engellemeler, gözaltılar, açılan davalar, uzun yargı süreçleri, dijital alanda erişim engelleri ve sosyal medya üzerinden yürütülen baskılar öne çıkıyor. Doğrudan şiddetin yerini, daha ‘hukuki’ ve ‘idari’ görünen ama etkisi azımsanmayacak bir denetim mekanizması almış durumda. Bugün gazetecilik bir yandan daha hızlı ve daha erişilebilirken diğer yandan daha fazla izlenen, daha kolay hedef haline getirilebilen bir meslek.”

Öznur Değer: Diyarbakır, yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir kent

Öznur Değer, bir kadın gazeteci olarak ilk kez gazeteciliğe 6 yıl önce Diyarbakır’da başladı. Onun için Diyarbakır’da gazetecilik yapmak, özel savaş politikalarının ve 90’lardan bu yana devlet baskısının merkezi olan Diyarbakır’ın her karışından yeni bir öykü çıkarmak demek.

Gazeteci Öznur Değer. Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi

Diyarbakır’ın uyuşturucudan fuhuşa, asimilasyondan ahlaki çürümeye kadar siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak kent sosyolojisinin değiştirilmek istendiği bir yer olduğunu söyleyen Değer, aynı zamanda Kürt meselesinin sonuçlarının en ağır haliyle vücut bulduğu bir yer olduğunu da belirtiyor:

“Sokakta kağıt toplayan çocuklardan, barış diye haykıran Barış Annelerine, hapishane önlerinde yakınlarını bekleyen ailelerden çocuklarının kemiklerini arayan annelere, mezarları tahrip edilmesin diye çocuklarının mezarı başında nöbet tutan annelerden alanda “Jin, jiyan, azadî” diye haykırdığı için tutuklanan kadınlara kadar her anlamıyla öteki ama politik bir yer Amed.”

“Polisin en çok engellediği gazeteciler, kadın gazeteciler”

Diyarbakır’da kadın gazeteci olmak, Değer için aslında korku duvarlarının cesur kalemlerle aşılması anlamına geliyor:

“90’larda birçok arkadaşımız sadece hakikati duyurduğu için katledilirken, öte yandan yakın tarihte Nagihan Akarsel Süleymaniye’de, Cihan Bilgin Rojava’da hakikatte ısrar ettikleri için katledilirken bizler emniyet, adliye ve hapishane arasında adeta mekik dokuyoruz. Bir yanıyla özel savaşın en çok etkilediği kadınlara dair yaptığımız haberler ile özel savaşın boyutlarını gözler önüne sererken, öte yandan yaptığımız haberler nedeniyle soruşturuluyor ve yargılanıyoruz.”

Kendisi dahil birçok kadın gazetecinin açığa çıkardığı haberler dolayısıyla yargılandığını ve tutuklandığını vurgulayan Değer, birçok kısıtlamaya da maruz kaldıklarını söyledi:

“Dünyaya örnek teşkil eden ajansımız JINNEWS de bir kadın haber ajansı olarak defalarca BTK tarafından erişime engellendi ve dijital medya hesapları kapatıldı.”

Değer, aynı zamanda sahada erilleşen basın diline karşı kadın gazeteciler olarak diğer gazetecilerle çetin bir mücadele içinde yer aldıklarını ve sahada polisin en çok engellediği gazetecilerin yine kadın gazeteciler olduğunu belirtti.

2024 yılında gazetecilere saldırı. Kaynak: MLSA

Ankara’da da bir süre gazeteci olarak çalıştığını aktaran Değer, Ankara’nın Diyarbakır’da üretilen politikaların kararlarının alındığı bir yer olduğunu anlattı:

“Hem Amed’te bir halkın hafızasını, belleğini, değerlerini ve bunları korumak için verilen mücadeleyi gördüm hem de Ankara’da burada üretilen politikaların kararlarının alındığını gördüm. Benim için bir kent kaderi yazan (talimatı veren) bir kent ise yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir yerdeydi.”

MKG kadın gazetecilerin emeğini görünür kılıyor

Kürt ve politik insanların yoğun yaşadığı bir kent olan Diyarbakır’da kadın gazeteciler için en büyük dayanışma ağının Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) olduğunu söyledi:

“Kadın gazetecilerin yaşadığı zorlukları, baskıları ve sorunları mercek altına aldığı gibi buna dair aylık rapor hazırlayan MKG, aynı zamanda basında kadın dilinin oluşmasına ve öteki kılınmak istenen kadın gazetecilerin emeğini görünür kılmaya da çalışıyor. Bu anlamda kadının sesini, rengini var kılarak yaşadıklarını dayanışmaya döküyor ve kadın gazetecilerin örgütlü mücadelesini örüyor.”

Narin olayında birçok veri çarpıtıldı”

Narin Güran olayının ise özel savaşın doğurduğu sosyolojik çürümenin bir sonucu olarak magazinal bir diziye dönüştüğünü gördüklerini belirten Değer, “Narin’in nasıl ve kim tarafından katledildiğinin açığa çıkmasından ziyade, özellikle dışardan gelen çok sayıda gazeteci Narin’in annesi ile amcası arasındaki ‘yasak aşk’ iddialarını öne sürerek olayı hakikati perdeleyen bir boyuta evirdi” dedi.

Değer, aynı durumun İstanbul’da yaşanması durumunda bir çocuğun kim tarafından katledildiği bir sır perdesi olarak kalmayacağını, yargının ise daha farklı ve çözümleyici bir tutum sergileyeceğini anlattı:

“Durumun Kürdistan’da yaşanmasının ve siyasi arka planının olmasının etkileri fazla. Nitekim Garip Ensarioğlu’nun olayın ilk günlerinde olayı ve olası failleri aklayan sözleri hala hafızalardaki tazeliğini koruyor. Amed’te gece gündüz magazin üretme peşinde koşan medya, İstanbul’da çocuğun faillerine odaklanırdı. Burada tarihsel, kültürel, aşiretsel etkenler ön planda tutularak birçok veri çarpıtıldı. Oysa olayın en başından toplumsal bir sorun olarak ele alınıp hakikatin ve arka plandaki tüm güç ve unsurların üzerine gidilmesi gerekirdi.”

Değer, gazetecilerin tarihsel sorumluluk ve vicdani yükümlülükler taşıdığını belirterek tek yolun hakikati korkusuzca haykırmaktan geçtiğini söyledi.

Murat Bayram: Diyarbakır’da sadece gazetecilerle ilgilenen özel bir polis grubu var

Murat Bayram 2010 yılında gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar hem Kürdistan Bölgeselinden yayın yapan medya kuruluşlarına hem de uluslararası medya için çalışan Bayram, şimdilerde Diyarbakır’da hem gazeteciler için eğitim veren hem de haber üreten Botan International’in yöneticiliğini yapıyor.

Gazeteci Murat Bayram

Bayram’a göre Diyarbakır’da mesleği icra etmek, ister istemez bir politik kimlik edinmek demek:

“Toplumsal, dini inanç ve diğer gruplar arasında da direkt senin bir propaganda aracı olduğun kabulüyle başlıyor. Hem Kürtler seni çok partizan kabul ediyor hem de hükümet. Ve seni potansiyel propaganda aracı veya terörist olarak algılayabiliyor.”

Bir süre İstanbul’da da çalışmış olan Bayram, İstanbul’da haber takibi sırasında kalabalığın arasına karışılabildiğini belirtti. Diyarbakır’da ise sadece gazetecilerle ilgilenen, her basın açıklamasına giden, gazetecilerin fotoğraflarını çeken, onları ismen bilen, nereye çalıştığını bilen, hangi haberleri yaptığını bilen bir polis grubu olduğunu ve baskının daha yoğun olduğunu kaydetti:

“Ben 2010’da ilk gazeteciliğe başladığım zamanlarda bir habere 40-50 kişi gidiyorduk. Çok fazla gazeteci olunca çok fazla göze batmıyordunuz. Şimdi bir basın açıklamasına gittiğimizde 3-5 kamera gelmiş oluyor. Herkes işlerini sosyal medyadan ve ajanslardan haber toplayarak hallediyor. Bu da var olan baskıyı daha net hissetmeye sebep oluyor” dedi.

“Basın İlan Kurumu Kürtçe dilini desteklemiyor”

Türkiye’de Kürtçe medyanın yapısı ve yaşanan sorunlarla ilgili raporlar da hazırlayan belirten Bayram, Türkiye’de 20 milyondan fazla Kürt nüfusu olduğunu ve Kürtçe günlük yayın yapan sadece bir haber ajansı ile sadece dört web sitesi olduğunu söyledi. Bayram Diyarbakır’da 2015-2016’daki çözüm süreci bitmeden önce sadece Kürtçe program yapan 9 televizyon kanalının bulunduğunu ve en az 4’ünün sadece Kürtçe yayın yaptığını kaydederek, şu anda ise Diyarbakır’da Kürtçe yayıncılık yapanın Zarok TV ve bir yerel gazete olduğunu aktardı. TRT’nin Diyarbakır’da 40’tan fazla medya temsilciliği ile en büyük temsilciliğe sahip olduğunu söyleyen Murat Bayram, “TRT’nin olması anlaşılır bir şey, anlaşılır olmayan şey sadece TRT’nin olması. Sadece Kürtçe haber programı yapan tek televizyonun devletin televizyonu olması” dedi.

Basın İlan Kurumu’nun yerel medyanın en büyük sponsoru olduğunu fakat yerel gazetelerin tamamının sadece Türkçe olduğunu dile getiren Bayram, bunun sebebinin Basın İlan Kurumu yayıncılıkta desteklediği diller arasında Kürtçenin olmaması olduğunu söyledi.

“Bir Kürtçe medya kurumunun ayakta kalması için ekonomik bir kaynağının olması lazım” diyen Bayram’ın aktardıklarına göre Türkiye’de Google reklamları Kürtçe’yi desteklemiyor ve Kürt medyası Basın İlan Kurumu’ndan ödeme alamıyor:

“Devletin bizzat bizim vergilerimizle yayınladığı ilanları alamıyorsunuz Kürtçe olunca. Kürtçe podcast’ler Türkçe podcast’ler arasında diziliyordu. Kürtçe müzik hala Türkçe müzik kategorisinde değerlendiriliyor.”

Kürtçe içerik üretmek sanki gönüllülük işiymişçesine değersizleştirildiğini belirten Bayram bunu şöyle ifade ediyor: “Kürtçe medyanın muhabirleri kiradan, yemek ücretinden, araç ücretinden muaf tutulmuyorlar. Ama emek verirken emek ücretinden muaf tutuluyorlar.”

Faruk Balıkçı: Yerelde bu işin mutfağındasın

Gazeteci Faruk Balıkçı. Kaynak: bianet

Faruk Balıkçı Anadolu Ajansı’nda başladığı gazetecilik hayatında, Milliyet ve Hürriyet gazeteleri ile IMC TV ve Doğan Haber ajansı gibi medya organlarının Diyarbakır’da temsilciliğini yapmış bir isim. Uzun yıllardır hem ulusal hem de yerel medya kuruluşlarında çalışan gazeteci Balıkçı Diyarbakır’ın gazetecilik açısından bölgenin merkezi durumunda olduğunu belirterek, hem Irak’ta hem Suriye’de olan savaşların etkisiyle hem de geçmişten beri yaşanan çatışma ortamının etkisiyle Diyarbakır gazetecilerinin bir anlamda ‘savaş muhalefetini’ yaptığını söyledi:

“Merkezi konumu nedeniyle ve daha çok Türkiye’nin önceliğinde olan haberlerin olduğu bir yer olması dolayısıyla gazeteciler sadece lokal gazetecilik yapmıyorlar. Aynı anda uluslararası gazetecilik de yapıyorlar. Bu da buradaki gazetecileri daha etkinleşen bir duruma getiriyor.”

Daha önce ana akım medyada da çalıştığını belirten Balıkçı, ulusal gazetenin ve yerel gazetelerin okuyucu kitlesi ve etkilediği alanın değiştiğini anlattı:

“Yerelde olan bir sorunu, olumsuzluğu dile getirdiğin zaman ikinci gün yetkililer bunu dikkate alarak o olumsuzluğu düzeltiyorlar. Bu yerel için önemli bir şey, gazetecilik açısından da insanı mutlu ediyor. Ulusal gazetede daha çok geneli ilgilendiren haber yaptığınız için daha kısıtlı habere ulaşmak zorunda kalıyorsun. Ama yereldeki bir gazeteciysen yerelde veya bölgede yaşanan birçok sorunu dile getirmek için daha fazla bir faaliyet göstermek zorundasın.”

Balıkçı, yerelin sorunlarıyla ilgili haberler yapan bir yerel gazetecinin aynı zamanda yapılan eksiklikleri dile getirerek bir çeşit denetleme görevi gördüğünü belirtti.

Daha genele hitap eden bir medyada çalışan bir gazetecinin sadece haber yaptığını, haberi biçimlendirenlerin ise İstanbul gibi merkezler olduğunu anlatan Balıkçı, “Yerelde öyle değil. Yerelde bu işin mutfağındasın. Gördüğün şeyi, istediğin biçimde yazabiliyorsun ve verebiliyorsun. Senin haberine dokunan başka bir şey olmuyor” dedi.

“Bu bakımdan yerel daha çok alternatif sağlıyor. Yerelde daha özgürsün çünkü bu işin mutfağındasın.”

Narin Güran davası: 21 Ağustos’tan bu yana yaşananlar

Niha+, 21 Ağustos’ta kaybolan ve cansız bedeni 19 gün sonra bulunan Narin Güran’a yönelik süren soruşturmanın gelişmelerine ve medyanın söylemlerine dair kronoloji hazırladı.

Narin Güran Davası
Kronoloji + Medya Analizi · Ağustos 2024 – 2026
Olay / Soruşturma / Yargı
Medya haberi / Analiz
21 Ağustos 2024Olay
Narin Güran kayboldu
Kur’an kursundan dönerken kaybolan 8 yaşındaki Narin için ağabeyi Baran saat 20.43’te 112’yi aradı. Aile önce köyde arama başlattı, baba kızının kaçırılmış olabileceğini söyledi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
22–26 Ağustos 2024Olay
Jandarma ve AFAD aramaya başladı
Jandarma, AFAD ve sağlık ekipleri köyde arama başlattı. Narin’e ait olduğu düşünülen bir terlik köyün 3 km uzağında bulundu; aile önce kabul etti, sonra reddetti. Yüzlerce arama kurtarma personeli bölgeye sevk edildi.
Kaynak: Wikipedia (TR), The National
22–26 Ağustos 2024Medya
Sahte sosyal medya hesabı haberlere kaynaklık etti
Çeşitli yayın organlarında, benzin istasyonu çalışanı olduğu öne sürülen bir kişinin sosyal medya paylaşımına dayanılarak Narin’in amcasının aracında battaniyeye sarılı halde görüldüğü iddia edildi.
Sonradan ne anlaşıldı?
Böyle bir çalışanın var olmadığı, hesapların sahte olduğu ortaya çıktı. Haber doğrulanmadan yayılmıştı.
Kaynak: T24
27 Ağustos 2024Soruşturma
Amca Salim Güran tutuklandı
Amca ve köy muhtarı Salim Güran, aracının şoför koltuğunda Narin’e ait DNA izi, silinmiş arama kayıtları ve mesajlar gerekçesiyle tutuklandı.
Kaynak: Wikipedia (TR)
28 Ağustos 2024Medya
Annenin sözleri “itiraf” olarak sunuldu
Annenin canlı yayında söylediği bir ifade bağlamından koparılarak çeşitli siteler tarafından “İtiraf: Şüphelenirler diye söylemedim” başlığıyla sunuldu. Gazeteci Ali Duran Topuz’a göre bu başlık anneyi baştan suçlu kabul eden bir çerçeve kuruyordu.
Hangi yayın organları?
28 Ağustos 2024 ve sonrasında pek çok haber sitesi ve sosyal medya hesabı bu başlığı yaydı. Kaynak gösterilmeden kopyalandı. CNN Türk, anne Yüksel’in söylediklerini çarpıtarak “Anneyi ele veren soru: Enes için ne yapabilirim?” başlıklı haber yayınladı.
Kaynak: Ali Duran Topuz / Serbestiyet, CNN Türk
28 Ağustos 2024Soruşturma
Ağabey Enes tutuklandı, serbest bırakıldı
Ağabey Enes Güran’ın kolunda ısırık izi tespit edildi ve tutuklandı. Ancak ısırık izinde Narin’e ait DNA tespit edilemedi; ertesi gün serbest bırakıldı.
Kaynak: Wikipedia (TR), Hürriyet
30 Ağustos 2024Soruşturma
Yayın yasağı getirildi
Narin Güran haberleri hakkında yayın yasağı kararı alındı. Tüm aile çapraz sorgu için ifadeye çağrıldı; anne ve baba serbest bırakılırken bazı aile fertlerinin gözaltı süresi devam etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8 Eylül 2024Olay
Narin’in cesedi Eğertutmaz Deresi’nde bulundu
Sabah 8.45’te Narin’in cesedi, köyün yaklaşık 2 km uzağındaki dere yatağında taşlar ve çalılarla gizlenmiş bir çuval içinde bulundu. Anne dahil 24 kişi gözaltına alındı. Komşu Nevzat Bahtiyar cesedi dereye sakladığını itiraf etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8–9 Eylül 2024Medya
Gazeteciler köyde “savcı gibi” haber yaptılar
Gazeteci Faruk Bildirici’nin analizine göre Tavşantepe’ye giden pek çok gazeteci, kendisini polis ya da savcı gibi konumlandırdı. Haberlerin büyük çoğunluğu Salim, Yüksel ve Enes Güran’ı baştan suçlu kabul eden bir çerçevede yapıldı.
Hangi kanallar öne çıktı?
CNN Türk, Haber Global, Show TV, TGRT, Halk TV, Sabah ve Hürriyet yoğun canlı yayın ve özel haber takibi yaptı. Avukat Mustafa Demir’e göre “muhabirler durmaksızın haber istedikleri için doğrulanmamış söylentileri aktardılar.”
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet, CNN Türk
8 Eylül 2024Medya
AKP’li Ensarioğlu: “Güran ailesiyle 40 yıllık dostluğumuz var”
Güran ailesi ile 40 yıllık dostluğunun bulunduğunu ifade eden AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, “Hizbullahçı olduğunu söyleyenler de var ancak aile Refah Partisi geleneğinden gelen bir aile” dedi.
Kaynak: Sözcü TV
9 Eylül 2024Medya / Show TV
Didem Arslan Yılmaz: “Yüzde 99, yasak ilişki var”
Show TV sunucusu Didem Arslan Yılmaz programında “Yüzde 99 diyorum, haber kaynağıma göre anne ile amca arasında bir ilişki var; cinayetin nedeni Narin’in bunu görmesi” dedi. Bu söylem sosyal medyada hızla yayıldı ve diğer medya kuruluşlarını tetikledi.
Mahkemede ne çıktı?
Mahkeme başkanı duruşmada Nevzat Bahtiyar’a “Hangi arada Yüksel ile ilişkiye girdi de Narin gördü?” diye sordu; Bahtiyar “Bilmiyorum” dedi. İddia kesin bulgu olarak karara yansımadı.
Kaynak: Show TV
11 Eylül 2024Medya / Hürriyet & Sabah
“Dört senaryo” manşeti ve “Yasak ilişki itirafı”
Hürriyet, “Narin cinayetinde dört senaryo” manşetinde senaryolardan biri olarak “Yasak ilişkiyi mi gördü?” başlığını kullandı. Sonraki günlerde Sabah gazetesi ise “Yasak ilişki itirafı: Katil amcanın itirafları ortaya çıktı” haberini yaptı.
Sonradan ne anlaşıldı?
Bu haberler, Nevzat Bahtiyar’ın sonradan verdiği ve daha önce çelişen ifadelerine dayanıyordu. Mahkeme gerekçeli kararında kesin bulgu olarak yasak ilişki tespitine yer vermedi.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
12 Eylül 2024Soruşturma
Anne Yüksel ve diğer aile fertleri tutuklandı
Anne Yüksel Güran, ağabey Enes ve birçok aile ferdi tutuklandı. Salim Güran’ın telefonundan kurtarılan ses kaydında işçisi R.A.’nın söylediği ifade soruşturmada kritik hale geldi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
12–13 Eylül 2024Medya
Kürtçe ses kaydının yanlış çevrilmesi ve Baran Güran’ın görüntüleri
Salim Güran ile 15 yaşındaki işçisi R.A. arasındaki Kürtçe konuşma pek çok yayın organında “Daha ölmemiş” olarak çevrildi ve büyük yankı uyandırdı. R.A. bu ifadeyle yeniden gözaltına alındı. Ayrıca 12 Eylül’de Yeni Şafak Gazetesi, Narin’in abisi Baran Güran’ın Newroz alanından olduğu tahmin edilen görüntülerini medyaya çarpıtarak servis etti.
Sonradan ne anlaşıldı?
Sonraki bilirkişi incelemesinde çevirinin hatalı olduğu ve bu ifadenin o konuşmada yer almadığı ortaya çıktı.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
19 Eylül 2024Soruşturma
ATK raporu açıklandı
Adli Tıp Kurumunca Narin’in kaybolduğu 21 Ağustos günü “ağız burun kapanması ve boyuna bası sonucu oksijensiz bırakılmasına bağlı” olarak öldüğü belirtildi.
Kaynak: euronews
6–8 Ekim 2024Medya / Hukuk
Aile medya kuruluşları hakkında suç duyurusunda bulundu
Ailenin avukatları yazılı açıklama yaparak “Aile fertlerinden alınan ifadeler ve röportajlar gerçek bağlamından koparılarak kamuoyu yanlış yönlendirilmiştir” dedi. Özellikle annenin “sabah çamaşır verdi” ifadesinin “tüm halı ve nevresimler yıkandı” olarak aktarılmasını somut örnek olarak gösterdi.
Kaynak: NTV
7 Ekim 2024Soruşturma
Sabit diskte 8 günlük kayıt silinmiş bulundu
Narin Güran’ın bir amcasının evinde ele geçirilen kamera sabit diskinde 15 günlük kayıt olduğu, ancak 8 günlük verinin silindiği açıklandı.
Kaynak: NTV
7 Kasım 2024Yargı
İlk duruşma başladı
Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşma görüldü. Sanık ve tanık ifadeleri dinlendi. Enes Güran kolundaki ısırık izini mahkemede göstererek kendi kendini ısırdığını öne sürdü. Dava 26 Aralık’a ertelendi.
Kaynak: Hürriyet
Kasım 2024Akademi
DergiPark araştırması: 268 haberde etik ihlal
Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan çalışma, en çok tıklanan 3 haber sitesinde 8–15 Eylül 2024 arasındaki 268 haberi içerik analizi yöntemiyle inceledi. Bulgular: kurban ve yakınlarının kimliği ve fotoğrafları açıkça paylaşılmış; cinayet sansasyonelleştirilmiş, siyasetçilerin doğrulanmamış açıklamaları esas alınmış.
Kaynak: DergiPark / Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi
28 Aralık 2024Yargı
Karar: Ağırlaştırılmış müebbet
Saat 21.35’te mahkeme kararını açıkladı. Anne Yüksel, ağabey Enes ve amca Salim Güran’a “iştirak halinde çocuğa karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Nevzat Bahtiyar’a ise “suç delillerini yok etme” suçundan 4 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
Kaynak: Hürriyet
Mayıs 2025Yargı
İstinaf: Cezalar oy çokluğuyla onandı
Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi dört sanığın cezalarını oy çokluğuyla onadı ve dosyayı Yargıtay’a iletti. Mahkeme başkanı muhalefet şerhinde dosyada eksik inceleme olduğunu vurguladı.
Kaynak: Anadolu Ajansı
Aralık 2025Yargı
Yargıtay: Müebbet onandı, Bahtiyar yeniden yargılanacak
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Salim, Yüksel ve Enes Güran’ın ağırlaştırılmış müebbet cezalarını onadı. Nevzat Bahtiyar’ın cezasını ise “nitelikli kasten öldürmeye yardım” kapsamında yeniden yargılanması için bozdu.
Kaynak: Anadolu Ajansı
6 Nisan 2026Yargı
Nevzat Bahtiyar yeniden yargılanıyor
Bahtiyar’ın ilk duruşması 6 Nisan 2026’da Diyarbakır 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Ailenin duruşma sırasında sanığa tepki gösterildiği belirtildi. Bahtiyar’ın mahkemedeki ve emniyetteki ifadelerinin uyuşmadığı ortaya çıktı.
Kaynak: bianet
16 Nisan 2026Yargı
Bahtiyar’a 17 yıl hapis cezası
Mahkeme Bahtiyar’ın “nitelikli kasten öldürmeye yardım” suçundan 17 yıl hapse çarptırılmasına karar verdi.
Kaynak: bianet

İsrail’in Lübnan’a saldırıları: 2 Mart’tan bu yana bilanço

İsrail’in 2 Mart’ta yeniden başlattığı Lübnan saldırıları 40. gününe girerken 8 Nisan’da düzenlenen kapsamlı saldırıyla birlikte Lübnan’daki ölü sayısı 1.953’e, yaralı sayısı ise 6.303’e ulaştı. Beyrut’tan Bekaa Vadisi’ne, Nebatiye’den Sur’a kadar onlarca belde yerle bir edildi.

İsrail’in Lübnan’a saldırıları: 2 Mart’tan bu yana bilanço

2 Mart – 9 Nisan 2026

Hayatını kaybeden

1.953+

Yaralı sayısı

6.303+

Yerinden edilen kişi

1.000.000+

Yerinden edilen çocuk

~390.000

Hayatını kaybeden / yaralanan çocuk (2 Mart’tan bu yana)

600+

8 Nisan tek günde ölü

357


Öne Çıkan Gelişmeler

2 Mart
Saldırı Başladı

İsrail, Lübnan’a yönelik kapsamlı saldırıları yeniden başlattı. Bu tarihten bu yana 1.953’ü aşkın kişi hayatını kaybetti; 6.303’ten fazla kişi yaralandı.

8 Nisan
Yoğun Bombardıman

Eş zamanlı hava saldırılarında tek günde en az 33 çocuk hayatını kaybetti, 153 çocuk yaralandı (UNICEF). Toplam 357 kişi öldü. Nebatiye kentinde yoğun bombardıman; Devlet Güvenlik Ofisi vuruldu, 8 güvenlik personeli hayatını kaybetti.

8 Nisan
Sivil Kayıp

Beyrut’un Tallet el-Hayyat mahallesinde Lübnanlı şair Khatun Salma yaşamını yitirdi. Beyrut Tıp Birliği, son saldırılarda 3 üyesinin hayatını kaybettiğini duyurdu.

8 Nisan
Diplomasi

Netanyahu, Lübnan ile doğrudan müzakere yürüteceklerini açıkladı; ancak aynı gün ateşkes olmayacağını da duyurdu. Saldırılar güneyde Kalile, Şehabiyye, Ansariyye, Tulin, Haruf, Şokin ve Mivdon beldelerinde sürdü.

9 Nisan
Hedef Operasyonu

İsrail ordusu, 8 Nisan’daki Beyrut saldırılarında Hizbullah lideri Naim Kasım’ın sekreteri ve yeğeni Ali Yusuf Harşi’nin öldürüldüğünü duyurdu.

9 Nisan
İnsani Boyut

Hükümet Afet Risk Yönetimi Birimi verilerine göre 36.000’den fazla ailenin bulunduğu sığınaklardan yerinden edildi. 2 Mart’tan bu yana 600’den fazla çocuk ya hayatını kaybetti ya da yaralandı; yaklaşık 390.000 çocuk yerinden edildi.

10 Nisan
Uluslararası

İsrail, İspanya’yı ABD liderliğindeki Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi’nden (CMCC) çıkardı. İsrail Dışişleri Bakanlığı, kararın gerekçesini İspanya hükümetinin “açıkça İsrail karşıtı önyargısı” olarak açıkladı.


2 Mart’tan Bu Yana Hedef Alınan Bölge ve Beldeler

Güney Lübnan
  • Nebatiye vilayeti: Sultaniye, Dibbin, Cibşit, Debal, Tibnin, Hanaviye, Habbuş, Zafta, Mervaniye, Kefr Tibnit, Cermek, Mahmudiye, Şarkiyye, Ceba, Keferrumman, Hadasa, Hiyam
  • Sur (Sûr) kenti ve çevresi: Kana, Mecadil, Sarifa, Şebriha, Kasimiyye, Bulat, Kerim Vadisi (Sadikin–Kefra arası), Maşuk, Burç Şemali, Reşidiye, Deyr Kifa, Kakaiyyet Cisir, Vadi Çilo, El-Bıs
  • Sayda çevresi: Sarafend, Hırbet Duveyr, Deyr Zehrani, Deyr Kifa
  • Güney sınır bölgesi: Kalile, Şehabiyye, Ansariyye, Tulin, Haruf, Şokin, Mivdon, Ayta eş-Şaab, Sarbin, Beyt Lif, Haris, Kefr Dunin
  • Diğer güney beldeler: Mahmudiye, Suvayri, Arzun Şahhur, Arnun, Yahmur Şakif, Yatir, Ramya, Ayn Kana, Kefer Sir, Şemaa, Tayr Harfa, Hinniyye, Kefra, Tayri, Şakra, el-Tayri, Uveynet
  • Misket bombası: Cıdeydet Mercayun (Nebatiye vilayeti)
  • Ambulans / sağlık hedefleri: Kefr Tibnit (ambulans), Doğu Zavtar (ambulans), Deyr Kanun Ras el-Ayn (ambulans ve itfaiye araçları), Nebatiye (ambulans)
Doğu Lübnan — Bekaa / Baalbek
  • Baalbek bölgesi: Şamstar (Şemstar), Buvadi
  • Bekaa Vadisi: Meşgara, Sahmar
  • Nebi Şit: Hava saldırısı ve yoğun bombardıman
Beyrut ve Çevresi
  • Dahiye (güney banliyöler): Düzenli bombardıman; Cinah ve Uzai bölgeleri de hedef alındı
  • Tallet el-Hayyat: Sivil konut bölgesi; şair Khatun Salma burada hayatını kaybetti
  • 8 Nisan: Başkente ön uyarı yapılmadan eş zamanlı ~100 hava saldırısı düzenlendi

İsrail ordusu 8 Nisan’da Beyrut, Bekaa ve Güney Lübnan’daki 100’den fazla Hizbullah komuta merkezi ve askeri tesisini 10 dakika içinde eş zamanlı hedef aldığını açıkladı. Saldırıların büyük bölümünün sivil nüfusun bulunduğu alanlara isabet ettiği belirtildi.

Kaynaklar: UNICEF · Lübnan Sağlık Bakanlığı · Lübnan Resmi Haber Ajansı (NNA) · Lübnan Hükümeti Afet Risk Yönetimi Birimi · Beyrut Tıp Birliği · Anadolu Ajansı · Mezopotamya Ajansı

İran’ın Irak üzerindeki etkisi ne olacak?

ABD-İsrail saldırıları ve Hürmüz Boğazı krizi Ortadoğu’daki dengeleri sarsarken İran-Irak ilişkileri tartışmalı hale geliyor. Ekonomik kırılma ve siyasi gerilim, Irak’ı nasıl bir duruma itebilir?

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ve gerilimler, önümüzdeki süreçte dış politikalardaki dengelerin nasıl değişeceği sorularını beraberinde getiriyor. Bu sorulardan birinin odağında ise İran ve Irak arasındaki ilişkilerin nasıl gelişeceği yer alıyor.

ABD-İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırılar bölge ülkelerinden en fazla Irak’ı etkiliyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla Irak’taki petrol ihracatının %82 oranda düşmesi de bunun somut sonuçlarından birisi.

Tarihsel arka plan

İran ve Irak’taki bölgesel dinamikler, tarihsel olarak Şii ve Sünni ekseninde rekabet ve çatışma içeriyor.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde İran, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biriydi ve Körfez’deki etkisini artırmaya çalışıyordu. O dönemler 1968’de Baas Partisi’nin kanlı bir şekilde iktidara gelişiyle 1979’da Irak Cumhurbaşkanı olan Saddam Hüseyin, Kürtlere ve Şiilere yönelik baskı ve katliam politikası gütmekteydi. Bu iki ülkenin arasında 1975’te imzalanan Cezayir Antlaşması, İran ve Irak sınırları arasında kalan Şat’ül Arab su yoluna dair anlaşmazlıkları kalıcı olarak çözmemişti.

İran, 1979 yılındaki “İslam Devrimi”nden sonra ABD’yle tüm diplomatik ilişkilerini keserek, bağımsız bir dış politika siyaseti izlemeye başladı. Devrimden bir yıl sonra Saddam Hüseyin, Cezayir Antlaşması’nı bahane ederek İran’a savaş açtı ve İran içindeki karışıklıktan yararlanmak istedi. İran-Irak Savaşı olarak bilinen bu savaşın temel sebeplerinden birisi ise Şat’ül Arab nehrinin hangi bölgesinin hangi devlete ait olduğunun belirlenmesiydi.

İran-Irak Savaşı, Eylül 1980’de Irak’ın İran’ı işgaliyle başlayan ve 8 yıl süren, yaklaşık 1 milyon insanın öldüğü bir savaştır ve 1988’de Birleşmiş Milletler arabuluculuğuyla başlangıç sınırlarına dönülmesiyle sonuçlanmıştır. Irak, savaş boyunca yalnızca İran askerlerine değil, kendi ülkesindeki Kürtlere (Halepçe Katliamı, Enfal, Feyli katliamları) de karşı yoğun kimyasal silah kullanmıştır. Bu dönemde her iki ülkede Kürtleri birbirine karşı kullanmak istemiştir. Barzani ve Talabani Saddam’dan kaçarak Tahran’a sığınırken, İran’ın en büyük Kürt örgütlerinden biri olan IKDP’nin Lideri Dr. Abdurahhman Kasımlo ise Bağdat’a sığınmak zorunda kalmıştır.

2003 yılındaki 2. Körfez Savaşı’ndan (ABD’nin Irak işgali) sonra Irak’ta Baas rejiminin son bulması ile İran, Irak’taki hakimiyetini arttırmaya başladı. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden bu yana İran ve Irak önemli bölgesel ittifak güçleri haline geldi. Ekonomik, askeri ve siyasi boyuttaki bu ittifak Şii ağırlıklı nüfus yapısına ve IŞİD gibi ortak güvenlik tehditlerine karşı birlik oluşturmaya dayanıyordu.

Bölgesel kırılma

3 Ocak 2020’de Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, 2023 Gazze soykırımıyla ve Lübnan Hizbullah’ına yönelik İsrail’in saldırıları ile 2024’te üst düzey Devrim Muhafızları komutanlarının öldürülmesi, Tahran’ın bölgedeki etkinliğini azalttı.

1988 yılında biten İran-Irak savaşının ardından İran, oluşturmak istediği “Şii Hilali” projesi ile bir yandan İsrail ve Körfez ülkeleri ile yaşadığı gerilimi ve savaşı kendi topraklarından uzakta tutmayı amaçlarken, diğer yandan Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan üzerindeki etkisini arttırmayı hedefliyordu. Fakat Suriye’deki Baas Rejimi’nin devrilmesi, İsrail’in Lübnan’a yönelik artan saldırıları, Yemen’de İran destekli Şii gruplara, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın saldırıları gibi durumlar; İran’ın bölgedeki müttefiklerinin zayıflamasına bu durum beraberinde İran’ında zayıflamasını beraberinde getirdi.

27 Temmuz 2025’te Haşdi Şabi’nin Irak Bağdat’taki Tarım Bakanlığı saldırısı sonucu yapılan soruşturma Haşdi Şabi tugay komutanlarının görevden alınması ve gözaltılarla sonuçlanmıştı. Hatta 2026 Mart’ta “Irak İslami Direnişi” çatısı altındaki bazı gruplar, Irak Terörle Mücadele Servisi ile ABD askerlerinin iş birliği yaptığı iddiası üzerinden Irak Ulusal İstihbarat Servisi’nin bir yerleşkesine yönelik saldırı gerçekleştirdi. Bu durum, Irak’ın Haşdi Şabi ile kurduğu dengenin bozulmaya başladığına dair bir tartışmalara yol açtı.

Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), 2014’te IŞİD’e karşı kurulan, 2018’den itibaren Bağdat hükümetine bağlı ve yasal olarak orduya entegre, ancak büyük ölçüde İran destekli ve Şii milis ağırlıklı bir yapı. Irak İslami Direnişi (IRI) ise İran destekli Şii milis grupların oluşturduğu, Haşdi Şabi’nin aksine gayri resmi bir çatı yapıdır.

Not: Haşdi Şabi içindeki grupların saldırı düzenlediği Irak Ulusal İstihbarat Servisi de ABD’nin Irak işgali sonrasında, 2004 yılında kuruldu ve başına ABD ile yakın ilişkileriyle bilinen Sünni Muhammed Abdullah Şehvani getirildi.

Mart 2025’te ABD’nin Irak’ın İran’dan elektrik ithalatı yapmasına olanak tanıyan izni sona erdirerek İran üzerindeki baskıyı arttırma girişimini de unutmamak gerek. Irak, artık İran’dan sınırlı biçimde elektrik alabiliyor hale geldi ve bu da Tahran’ın Bağdat’taki siyasi etkisini azaltmış durumda. Bu bağlamda, ABD’nin Irak ile kurduğu ilişkilerdeki ana politikalardan birinin; İran’ın vazgeçilmez bir tedarikçi olmamasını sağlamak olduğu söylenebilir.

İran ile Irak arasındaki anahtar Şii toplumunda

Irak’taki 2019 gösterileri, İran’ın Irak’taki etkisine ve belli yolsuzluklara yönelik halk protestosuydu. Medyaya yansıyan bilgilere göre, bu gösteriler doğrudan İran’ın Irak’taki siyasi etkisini hedef alıyordu ve bu da İran’a dair toplumsal rızanın kaybolduğunu gösteriyordu. Fakat çoğunluğu Şii olan ve mezhepçiliğin derin etkilerinin görüldüğü Irak toplumunda, son parlamento seçimleri Haşdi Şabi’ye yakın birçok milletvekilinin seçildiğini gösteriyor. Bu medyaya yansıtılanla gerçeklik arasındaki çelişki, İran ve Irak arasındaki ilişkinin Şii toplumunu esas alan bir toplumsal temeli olduğunu gösteriyor.

Irak’ta dini dağılım

%85
Irak nüfusunun Müslüman oranı
%60
Müslüman nüfus içinde Şii oranı (ortalama)

İran; Irak içerisindeki Dawa Partisi, Irak İslam Yüksek Konseyi (ISCI) ve Bedir Örgütü gibi Şii gruplarla tarihi bağlara sahiptir. Nuri el-Maliki gibi Tahran’a yakın figürler aracılığıyla hükümet oluşumlarında, Irak’ın iç politikalarında ve Irak’taki Kürt siyasetinde kilit rol oynamaktadır.

İran’ın desteklediği Lübnan merkezli Hizbullah, Haşdi Şabi ve Irak İslami Direnişi gibi milis örgütlerinin; İsrail’e ve ABD’ye karşı mücadele ettikleri için Şii toplumunda önemli bir etkisi vardır. İran’daki Şii devlet ile Irak’taki Şii toplum arasındaki bağ, bu yapılar sayesinde üretilmiştir.

İran’ın Irak’taki ekonomik ve siyasi etkisi

İran’ın nükleer silah için kullanılabilecek %60 oranında zenginleştirilmiş uranyumunun yaklaşık 440 kilograma ulaşması da nükleer ve askeri anlamda hala silah sanayisi işlevini önemli ölçüde koruduğunu gösterse de Irak ile enerji bağımlılığının ne kadar kırılacağı ve İran’ın bölgesel nüfuzunu ne kadar koruduğu tartışmalı.

Irak’ın güney petrol ihracatı durduruldu, Kürtlerin yaşadığı bölgeler de dahil Irak, İran’ın insansız hava araçları tarafından vuruldu ve Irak Hürmüz Kanalı’nın kapatılmasının ekonomik sonuçları derinleşiyorken Irak ve İran arasında ekonomik ve siyasi bir çatlağın olduğunu söylemek mümkün. Irak ise bu noktada hem Amerika’ya hem de İran’a yakın bir denge politikası izliyor.

Fakat Rûdaw’ın haberine göre, 5 Nisan’da Irak, İran’a Hürmüz Boğazı’nı Irak’a açtığını duyurduğu için teşekkür etti. Bu durum, İran’ın Irak’taki etkisini de devam ettirmek için kontrollü bir “ödül” hamlesi olabilir.

Kısacası kendine bağlı milis gruplarla Lübnan ve Yemen gibi bölgelerde vekalet savaşı veren İran, şu an Irak’ta çeşitli bölgelere ve uluslararası güçlere saldırarak üzerindeki baskıyı hafifletmeyi ve yaymayı amaçlıyor. Fakat vekil güçler, her zaman kontrol edilebilir mi?

İran’ın bölgedeki vekil güçleri

İran, bölgedeki etkisini yalnızca doğrudan devlet ilişkileriyle değil, farklı ülkelerde desteklediği silahlı ve siyasi yapılar üzerinden de kuruyor.

Lübnan

İran’ın en güçlü vekili Hizbullah, Tahran’ın bölgedeki en etkili nüfuz araçlarından biri olarak öne çıkıyor.

Irak

İran destekli Şii milisler, özellikle Haşdi Şabi içindeki gruplar üzerinden Irak siyasetinde ve güvenlik alanında etkili oldu.

Suriye

Esad dönemi boyunca İran’a bağlı milisler ve Hizbullah, Suriye sahasında rejim lehine aktif rol oynadı.

Yemen

Yemen’de Husiler, İran’ın bölgesel vekil ağı içinde en çok öne çıkan yapılardan biri olarak değerlendiriliyor.

Gazze

Gazze’de Hamas ve İslami Cihad, İran’ın İsrail karşıtı bölgesel hattında destek verdiği başlıca aktörler arasında yer alıyor.

Vietnam’dan İran’a ABD’nin ‘sonuçsuz’ savaşları

İran’da İsrail ve ABD’nin başlangıçta belirledikleri hedeflere ulaşamaması, ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşadığı diğer askeri müdahelelerdeki sonuçları tekrar hatırlatmaya yol açtı.

Donald Trump / Foto: Beyaz Saray

28 Şubat 2026 tarihinde ABD ile İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı saldırısı ile başlayan “İran Savaşı” 8 Nisan’da iki haftalık bir ateşkes anlaşması ile bir süreliğine ertelenmiş oldu.

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif sosyal medya hesabında bir mesaj paylaşarak İran, ABD ve müttefiklerinin derhal ateşkes konusunda anlaştığını duyurdu.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun aksi yöndeki beyanatına rağmen, Şerif, ateşkesin yalnızca belirli bölgelerde değil, Lübnan dahil “her yerde” geçerli olacağını söyledi.

Pakistan Başbakanı, “tüm anlaşmazlıkların nihai olarak çözülmesi için müzakereleri sürdürmek üzere heyetlerini 10 Nisan Cuma günü İslamabad’a davet ediyorum” diyerek kırılgan olan bu sürecin, nihai bir anlaşma ile sonuçlanmasına yönelik çabaların devam edeceği işaretini verdi.

Trump, İran'ın ABD ve İsrail'e 10 maddelik bir plan sunduğunu söyledi.

İran devlet televizyonuna göre 10 maddelik plan şu unsurları içeriyor:

* Irak, Lübnan ve Yemen'deki savaşın tamamen sona erdirilmesi
*İran'a yönelik savaşın süre sınırı olmaksızın tamamen ve kalıcı olarak sona erdirilmesi
*Bölgedeki tüm çatışmaların bütünüyle sona erdirilmesi
*Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması
*Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğü ve güvenliğini sağlamak için bir protokol ve koşullar oluşturulması
*İran'a yeniden inşa maliyetleri için tam tazminat ödenmesi
*İran'a yönelik yaptırımların tamamen kaldırılması taahhüdü
*ABD tarafından tutulan İran'a ait fonların ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması
*İran'ın hiçbir şekilde nükleer silah edinmeyeceğine tam bağlılık göstermesi
*Yukarıdaki koşulların onaylanmasının ardından tüm cephelerde derhal ateşkesin yürürlüğe girmesi

ABD Başkanı Donald Trump, İran devlet yetkilileri ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kabul ettiğini açıkladığı bu ateşkes anlaşması, sürecin buraya nasıl geldiği ile ilgili çeşitli tartışmaları da alevlendirdi.

Mevcut değerlendirmeler ABD ve İsrail’in savaş hedeflerinin kısmen başarısız olduğunu, İran’da istenen çapta rejim değişikliğinin gerçekleşmediği ve İran’ın bölgesel etkisinin sürmeye devam ettiğini göstermektedir. Bu durum ABD ve İsrail açısından başarısızlık olarak değerlendiremezse de başarılı oldukları yönünde kesin bir yorum yapılmasını da zorlaştırır.

Trump’ın “bütün bir medeniyeti yok etmek” ile tehdit ettiği 7 Nisan’dan 8 Nisan’a geçişte ortaya çıkan ateşkes anlaşması,

ABD ve İsrail açısından başarısızlık ve kısmı hedef sapmaları şeklinde yorumlanırken, bu durum ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşadığı diğer askeri müdahelelerdeki sonuçları tekrar hatırlatmaya yol açtı. Vietnam, Somali, Afganistan ve daha bir kaç yerde, ABD çeşitli gerekçelerle saldırılar başlatmış, ancak gerekçeleri ve hedefleriyle uyumlu olmayan sonuçlar elde etmişti.

Stratejik Analiz Dosyası

ABD Askeri Müdahaleleri ve Hedeflerinin İflası

Vietnam’dan İran Ateşkesine (1960 – 2026)

8 Nisan 2026 gece yarısı itibariyle yürürlüğe giren iki haftalık İran ateşkesi, ABD’nin yarım yüzyılı aşkın müdahale tarihindeki yeni bir düğümü temsil ediyor. İlan edilen siyasi hedeflerin sahadaki sosyolojik ve askeri gerçeklerle çarpıştığı bu kronoloji, stratejik bir geri çekilme döngüsünü işaret etmektedir.
Müdahale Kronolojisi
  • 01 Vietnam Savaşı 1960 – 1973
    Resmi Söylem Komünizmin yayılmasını (Domino Teorisi) durdurmak ve Güney Vietnam’ın bağımsızlığını korumak.
    Stratejik Sonuç ABD 50 binden fazla kayıp vererek çekildi; Kuzey Vietnam ülkeyi kendi idaresinde birleştirdi.
  • 02 Irak’ın İşgali 2003 – 2011
    Resmi Söylem Kitle imha silahlarını tasfiye etmek ve Baas rejimini devirerek demokrasi inşa etmek.
    Stratejik Sonuç Silah bulunamadı; ülke kaosa sürüklendi, bölgesel nüfuz İran lehine değişti ve IŞİD ortaya çıktı.
  • 03 Afganistan Savaşı 2001 – 2021
    Resmi Söylem El-Kaide’yi yok etmek ve Taliban rejimini kalıcı olarak tasfiye etmek.
    Stratejik Sonuç 20 yılın sonunda ABD mağlubiyeti kabul ederek çekildi; Taliban Kabil’de yönetimi devraldı.
  • 04 İran Savaşı 2025 – 2026
    Resmi Söylem Nükleer programı durdurmak ve bölgesel güvenlik tehdidini bertaraf etmek.
    Stratejik Sonuç 8 Nisan 2026 Ateşkesi: Rejim değişikliği hedefi başarısız oldu; Hürmüz Boğazı krizi küresel ekonomiyi sarstı.

Suriye ve HTŞ Gerçeği

ABD’nin Suriye’deki proksi savaşları ve radikal gruplarla olan dolaylı mücadelesinde, Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) yerel ve bölgesel dengeleri kökten değiştiren bir aktör olarak öne çıktı.

2011-2017 Nusra Cephesi’nden kopuş ve yerelleşme süreci.
2024-2026 İdlib merkezli sivil yönetim ve Şam’a yönelik stratejik baskı.

Stratejik Analiz: Ortak Desenler

Lojistik Teknolojik üstünlük, asimetrik direniş ve yerel sosyoloji karşısında stratejik olarak yetersiz kalmaktadır.
Meşruiyet İstihbarat fiyaskoları ve suni gerekçeler (KİS, demokrasi vb.) küresel kamuoyu desteğinin kaybına yol açmaktadır.
Maliyet Trilyonlarca dolarlık askeri harcama, sahada kalıcı siyasi istikrar üretmek yerine “güvenlik boşluğu” yaratmaktadır.
Sonuç 28 Şubat 2026’da başlayan süreç, 8 Nisan ateşkessiyle ABD’nin müzakere masasına “hedeflerine ulaşamadan” dönmesiyle sonuçlanmıştır.

Vietnam sendromu

Vietnam savaşı, ABD tarihinin en çok etki bırakan savaşlarından biri oldu. 1955 ile 1975 yılları arasında Kuzey Vietnam ile Güney Vietnam arasında süren bu savaşta ABD, Kuzey Vietnam ve Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne karşı Güney Vietnam yönetimine destek verdi. ABD’nin “Domino Teorisi” doktrinini çerçevesinde gerçekleşen bu savaş, 1965 ile 1973’te en yoğun halini yaşadı.

1 Kasım 1955’te başlayan savaş, 30 Nisan 1975’te Kuzey Vietnam’ın Saygon’u ele geçirmesiyle sona erdi.

Gerilla taktikleri kullanan Viet-Kong (Kuzey Vietnam destekli Güney’deki gerillalar), gelişmiş ABD teknolojisine karşı psikolojik üstünlük sağladı.

Foto: Derin Tarih dergisi

Yaklaşık 2 milyon sivil ve 1 milyondan fazla asker hayatını kaybetti. 58.000’den fazla ABD askeri öldü. Sonuçta ABD, Vietnam’dan çekildi, Güney Vietnam düştü ve ülke Kuzey Vietnam yönetiminde birleşti.

Domino Teorisi, Soğuk Savaş döneminde (1950’ler-70’ler) ABD’nin, Vietnam’daki gibi bir ülkenin komünist yönetime geçmesinin, bölgedeki diğer ülkelerin de sırayla komünizme “düşmesine” (domino etkisi) yol açacağı korkusuna dayanan dış politika doktrinidir.

Komünizmin Güneydoğu Asya’da yayılmasını engellemek ve “ilk domino taşı” olarak görülen Vietnam’ı koruyarak Laos, Kamboçya, Tayland gibi çevre ülkeleri güvence altına almaktı. Aynı amaçlarla sonraları Laos ve Kamboçya gibi yerlere müdaheleler gerçekleştirdi. ABD, bu teori gereği Güney Vietnam’daki komünist olmayan hükümeti desteklemek için doğrudan askeri müdahalede bulundu.

Somali: Kara Şahin Düştü

ABD’nin Somali İç Savaşı’na insani yardım misyonuyla başlayıp, Muhammed Farah Aidid’e bağlı milislerle çatışmaya dönüştüğü ve 18 Amerikan askerinin öldüğü ağır bir hezimetle sonuçlanan savaş yaşandı. 3-4 Ekim 1993’te yaşanan bu olay, ABD’nin Afrika’daki askeri müdahale politikasını değiştirerek birliklerini çekmesine yol açtı.

1992 yılında BM, Somali’deki kıtlık ve iç savaş ortamında insani yardımları korumak için “Restore Hope” (Umutu Yenile) operasyonunu başlattı.

Foto: Alexander Joe

ABD özel kuvvetleri (Rangers ve Delta Force), Mogadişu’da Somali askerî subay, politikacı ve iç savaşının en etkili isimlerindin biri Muhammed Farah Aidid’i yakalamak için operasyonlar düzenledi. ABD kuvvetleri, iki Black Hawk helikopterinin düşürülmesiyle şehir merkezinde kapana kısıldı. Çatışmalarda 18 ABD, 1 Malezya ve 1 Pakistan askeri ölürken, yüzlerce Somalili sivil ve milis hayatını kaybetti. Ölen ABD askerlerinin cesetlerinin sokaklarda sürüklenmesi ABD kamuoyunda büyük tepki yarattı. Başkan Clinton, 1994’te birliklerin geri çekilmesini emretti ve BM güçleri 1995’te Somali’den ayrıldı.

Her ne kadar ABD ve BM, “Somali’de açlık ve kaos nedeniyle insani yardım” adı altında bu işe giriştilerse de, bu hareketin amacı, ABD’nin özellikle Mogadişu civarında askeri ve lojistik varlığını arttırmasıydı. Analizler, insani gerekçenin sadece bir meşruiyet söylemi olduğunu vurgular. ABD, bölgede stratejik bir varlık göstermek ve Kuzeydoğu Afrika’da etkili olmak istedi.Yerel klanların güçlenmesini ve ABD’ye karşı direncini kırmak da operasyonun dolaylı amaçları arasındaydı.

ABD’nin en uzun savaşı: Afganistan

Afganistan Savaşı, 7 Ekim 2001 tarihinde başladı. ABD’nin en uzun savaşı olarak tarihe geçti.

ABD tarafından 11 Eylül saldırıları gerekçesi ile başlayan bu savaş, ABD Başkanı George W. Bush‘un “terörle mücadele” politikası çerçevesinde gerçekleşti. Savaş Usame bin Ladin‘in yakalanmasına değin sürecekti. Aynı zamanda diğer Taliban güçlerin ortadan kaldırılması ile sona erecekti. Böylelikle Afganistan’da iç güvenlik sağlanmış olacaktı.

ABD ve Birleşik Krallık önce hava bombardımanı daha sonra da takviye güçlerle beraber Afganistan’a asker indirdi. 2002’de Amerikan ve İngiliz askerleri Kuzey İttifakı ile savaşa katıldı. Daha sonra gerginlikler üzerine NATO güçleri (Koalisyon güçleri) Afganistan’a asker indirdiler. Amerikan hükûmeti kalıcı barışı sağlamak amacı ile bölgede asker bulundurup varlıklarını hissettireceklerini açıkladı.

Foto: Wikipedai

27 Mayıs 2014 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama, ABD birliklerinin savaş misyonunun yıl sonuna kadar sona ereceğini duyurdu. Geriye ise 9,800 kişilik bir grup kalacaktı ve Afgan güçlerini eğitecek, danışmanlık verecekti. Fakat 2015 tarihinden itibaren koalisyon güçleri kara çarpışmalarına katılmayacaktı. Obama ayrıca 2016 yılı sonuna kadar tüm Amerikan birliklerinin ülkeden çekileceğini duyurmuştu ancak ABD başkanlığı değişip yeni başkan Donald Trump olunca bu plan 2019 yılının sonlarına kadar rafa kalktı.[18] ABD ve Taliban 2020’nin Ocak ayında Katar’ın başkenti Doha’da bir araya gelerek Doha Anlaşmasını imzalayarak ABD askerlerinin 1 Mayıs 2021 tarihine kadar ülkeyi terk etmesi üzerine anlaştı.[19] Trump, Amerikan askerlerinin Noel’e kadar Afganistan’ı terk edeceğini söyledi ancak bu gerçekleşmedi. ABD’de seçimler yaklaşırken askerlerin ayrılması seçim sonrasına kaldı.[20]

Trump’ın ardından iktidar yine Demokratların eline geçti ve seçim sonrasına kalan Afganistan’dan çekilme politikası Joe Biden’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte kademeli şekilde başladı ve bu geri çekilme ile Taliban saldırısı başladı. Taliban, beş gün içerisinde 15 Ağustos 2021’de Kabil’e girdi.[21] Ertesi gün Taliban, Afganistan İslam Emirliği’ni ilan etti. Böylece 20 yılın ardından Afganistan’da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.

30 Ağustos’ta ABD’nin son askerlerinin de çekilmesiyle Amerika’nın en uzun savaşı sona erdi.

ABD’nin hedefleri (kalıcı iç güvenlik ve Taliban’ın devrilmesi) gerçekleşmedi. ABD, 20 yıl süren savaş boyunca sahada kalıcı sonuç alamadı; Taliban bölgesel ve toplumsal bir güç olarak geri döndü.

Irak savaşı

20 Mart 2003’te ABD liderliğindeki müttefik güçler Irak’ı işgale başlayarak Saddam Hüseyin rejimine son verdi.

ABD, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmasının uluslararası barışı tehdit ettiğini savundu ancak birçok ülke askeri harekatı desteklemeyi reddetti.

1990-1991 Körfez Savaşı’nda ABD, Irak güçlerinin Kuveyt’ten püskürtüldüğü çok uluslu bir koalisyona liderlik etmişti.

Daha sonra Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, Irak’ın tüm kitle imha silahlarını imha etmesini zorunlu kılan 687 sayılı kararı kabul etti. Karar nükleer, biyolojik, kimyasal silahları ve uzun menzilli balistik füzeleri kitle imha silahı olarak tanımlıyordu.

ABD’nin Irak İşgali’nden sonra, halk Saddam Hüseyin’in heykellerini devirdi, Foto: Rojnews

1998’de Irak, BM silah denetçilerine izin vermeyi reddetti, ABD ve İngiltere de buna hava saldırılarıyla karşılık verdi.

El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Washington’daki Pentagon’a düzenlediği saldırılardan sonra, dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Irak’ı işgal etme planları yapmaya başladı.

Bush, Saddam Hüsey’nin kitle imha silahları üretmeye ve saklamaya devam ettiğini, Irak’ın İran ve Kuzey Kore ile birlikte uluslararası bir “şer ekseninin” parçası olduğunu iddia etti.

ABD Kongresi izin verdi

ABD Kongresi, Ekim 2002’de Irak’a askeri operasyon düzenlenmesine izin verdi.

Şubat 2003’te dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, BM Güvenlik Konseyi’nden Irak’a askeri harekata onay vermesini istedi. Powell, Irak’ın kitle imha silahları programıyla önceki kararları ihlal ettiğini iddia etti.

Ancak Powell, Konsey’i ikna edemedi. BM üyelerinin çoğunluğu, BM ve Uluslararası Enerji Kurumu’nun Irak’ta daha fazla kanıt bulması gerektiğine karar verdi.

ABD, denetim raporlarını beklemeyeceğini söyledi ve Irak’a karşı bir “gönüllüler koalisyonu” kurdu.

Koalisyondaki 30 ülkeden İngiltere, Avustralya ve Polonya işgalde fiilen yer aldı.

İngiltere 45 bin, Avustralya 2 bin birlik gönderdi. Polonya 194 özel harekat timiyle işgali destekledi. Kuveyt de işgalin sınırları üzerinden başlamasını onayladı.

İspanya ve İtalya, ABD öncülüğündeki koalisyona diplomatik destek verdi. Bunun yanında Vilnius Grubu adı verilen doğu Avrupa ulusları da Irak’ın kitle imha silahları programı yürüttüğüne ve BM kararlarını ihlal ettiğine inandıklarını açıkladı.

Kimyasal silah iddiaları

Colin Powell, 2003’te BM’de yaptığı konuşmada, Irak’ın biyolojik silah üretmek amacıyla “mobil laboratuvarlar” geliştirdiğini söyledi. Ancak, 2004 yılında iddiasına yönelik kanıtların “pek sağlam görünmediğini” kabul etti.

İngiltere hükümeti, Irak’ın füzeleriyle Doğu Akdeniz’deki İngiltere hedeflerini 45 dakika içinde vurmaya hazır hale geleceğini iddia eden bir istihbarat dosyasını kamuoyuna açıkladı. Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları ürettiğinin “su götürmez bir gerçek” olduğunu söyledi.

Ülkelerin iddiaları büyük ölçüde, Irak’ın kitle imha silahları programı hakkında ilk elden bilgiye sahip olduklarını söyleyen iki Iraklı sığınmacının iddialarına dayanıyordu. Bu sığınmacılar Rafid Ahmed Alwan el-Cenabi adlı bir kimya mühendisi ve Maj Muhammed Harith adlı bir istihbarat görevlisiydi. Her iki isim de daha sonra, müttefiklerin Saddam Hüseyin’i devirmesini istedikleri için sahte kanıtlar öne sürdüklerini açıkladı.

ABD, Saddam rejimini devirdi ama kitle imha silahları bulunamadı. Başlangıç hedefleriyle sahadaki sonuçlar örtüşmedi.

İran’daki ekolojik hasar: Savaşın etkileri büyüyor

Conflict and Environment Observatory (CEOBS) verilerinin ortaya çıkardığı İran’daki çok katmanlı çevresel hasar tablosunu bir infografi olarak derledik.

Fotoğraf: Wikipedia

EKOLOJİ / İRAN / SAVAŞ

Ortadoğu’da süren İran merkezli savaş yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmıyor. Conflict and Environment Observatory (CEOBS) tarafından yayımlanan son değerlendirmeye göre, savaşın ilk günlerinden itibaren çevresel yıkım sistematik bir boyuta ulaştı.

CEOBS’un paylaştığı verilere göre, 28 Ocak’tan 10 Mart’a kadarki süreçte 300’den fazla çevresel risk içeren olay tespit edildi ve bunların 232’si detaylı risk analizine tabi tutuldu. %77’si kentleşmiş olan İran’da ortaya çıkan tablo yalnızca hava kirliliği değil; deniz kirliliği, kimyasal yayılım, sanayi hasarı gibi uzun vadeli ekolojik bozulma riskini birlikte büyütüyor.

300+
Kayıt altına alınan çevresel risk olayı

CEOBS’un 10 Mart 2026 itibarıyla saptadığı toplam olay sayısı.

232
Risk analizi yapılan olay

Uzaktan doğrulama ve temel çevresel risk değerlendirmesi yapılan olay sayısı.

123
Etkilenen askeri tesis

26
En çok etkilenen alt tür: hava üssü

Askeri nesneler içinde en sık vurulan alt tesis grubu.

Hasarın yoğunlaştığı başlıklar

43+

ABD açıklamasına göre İran donanmasına ait hasarlı ya da batmış olabilecek gemi sayısı.

20 km

Dena firkateyninin torpido saldırısına uğraması sonrası gözlenen petrol sızıntısının uzunluğu. Kıyı şeridindeki bölgeleri ve su ekosistemini tehdit ediyor.

12+

Körfez’de veya limanlarda vurulduğu belirtilen ticari gemi sayısı.

30

Hedef alınan petrol işleme ve depolama tesisi

Çevresel hasar yaratan olayların coğrafi yayılımı

  1. İran
  2. Irak
  3. İsrail
  4. Kuveyt
  5. Ürdün
  6. Kıbrıs
  7. Bahreyn
  8. Katar
  9. BAE
  10. Suudi Arabistan
  11. Umman
  12. Azerbaycan

Risk zinciri

1. Aşama

Askeri üsler, füze tesisleri, limanlar ve petrol altyapıları hedef alınıyor.

2. Aşama

Yangınlar ve ikincil patlamalar yakıt, ağır metal ve toksik madde yayıyor.

3. Aşama

Duman, partikül, dioksin, furan ve organik kirleticiler havaya karışıyor.

4. Aşama

Deniz, kıyı, toprak ve kent ekosistemleri zarar görüyor.

5. Aşama

Biyoçeşitlilik azalıyor, doğal kaynaklar yok oluyor, iklim değişiyor.

Tahran özelinde kritik veri

CEOBS, İsrail’in 7-8 Mart saldırılarında Tahran’daki dokuz milyonluk nüfusun tehlikeli kirlilik düzeylerine maruz kaldığını, is ve kirleticilerin yağışla geri dönmesi nedeniyle “siyah yağmur” etkisinin Tahran’da görüldüğünü aktarıyor.

İran’ın iklim yapısı

35.5%

Aşırı kurak (hyper-arid)

29.2%

Kurak (arid)

20.1%

Yarı kurak (semi-arid)

5%

Akdeniz iklimi

10%

Nemli bölgeler

Atlantic Council’in paylaştığı verilere göre, İran’ın %80’den fazlası kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alıyor. Bu koşullar İran’ı Ortadoğu’da çevresel hasara en hassas ülke yapıyor.

İran neden zaten kırılgandı?

Geopoliticalmonitor’e göre Tahran’daki eski yeraltı qanat/kariz sistemi dahil su altyapısının eskimesi, büyük su kayıplarına yol açıyordu. Bu nedenle normal yağışlı yıllarda bile su kıtlığı ağırlaşıyor. Bazı bölgelerde yeraltı sularının aşırı çekilmesi, geri döndürülemez tarım arazilerinin çökmesine neden oldu. Her yıl on binlerce insan, şiddetli hava ve su kirliliğinden dolayı erken yaşta hayatını kaybettiği biliniyor.

~10 milyon

Tahran şehir merkezi nüfusu. Tahran, çevresi dağlarla çevrili ve kirleticileri tutan coğrafi yapısı nedeniyle yüksek maruziyet riski taşıyan bir metropol. 10 milyon nüfuslu şehir, Alborz sıradağları ile çevrili olup, bu dağlar sıklıkla şehir içinde sis ve kirliliği hapsediyor.

450

Körfez genelinde içme suyu sağlayan tuzdan arındırma tesislerinin sayısı. Tuzdan arındırma sürecinde kullanılan kimyasallar: Sodyum hipoklorit, ferrik klorür ve sülfürik asit. Bu sebeple tesislere verilen hasar, çevreye zarar verir.

~100 milyon

Bu tesislerin içme suyu sağladığı yaklaşık nüfus. Bu da savaşın altyapı boyutunun ekolojik etkisini büyütüyor.

Altyapı ve eşik verileri

30 köy

Hürmüz Boğazı’ndaki Keshm Adası’ndaki tuzdan arındırma tesisine saldırı

7 Mart’taki saldırı sonrası su tedariki etkilenen köy sayısı. İran, saldırı için Amerika ‘yı suçlamıştı.

2 Mart

Natanz saldırısı

Nükleer tesislere dair risklerin yeniden öne çıktığı tarih.

5 km

Kentin kuzeydoğusunda hedef alındığı öne sürülen tesisin yaklaşık uzaklığı.

~150

Savaş başında Körfez’deki demirli ham petrol ve LNG tankeri

Enerji, deniz ve kirlilik riskini büyüten yığılma düzeyi.

CEOBS’nin öne çıkardığı çevresel hasar türleri

  1. Askeri tesislerde yangın ve patlamalar
  2. Petrol depoları ve rafinerilerde kirletici yayılımı
  3. Deniz kirliliği ve petrol tabakaları
  4. Liman ve gemi hasarına bağlı yakıt sızıntıları
  5. Nükleer tesislerde belirsizlik ve potansiyel risk
  6. Tuzdan arındırma tesislerindeki hasar
  7. Çevresel yönetimde zayıflama

Ana çerçeve

CEOBS verileri, İran’daki çevresel hasarın yalnızca hava kirliliği ya da su altyapısıyla sınırlı olmadığını; askeri alanlar, enerji tesisleri, denizcilik, kıyılar, nükleer sahalar ve yönetişim kapasitesi boyunca genişleyen çok katmanlı bir ekolojik yıkım ürettiğini gösteriyor.

Veri notu: Bu tasarım CEOBS’nin 10 Mart 2026 tarihli “Operation Epic Fury: emerging environmental harm and risks in Iran and the region” değerlendirmesindeki sayısal bulgular temel alınarak hazırlandı.

Avrupa’nın çıkarları Colani’nin geçmişini temizler mi?

Irak’ın Musul vilayetinde 2007 yılında Êzidîlere yönelik bir katliam gerçekleştirildi. Ahmed Şara, henüz Muhammed Colani olarak o dönem El Kaide üyesiydi ve Musul’dan sorumluydu. Êzidîler, bu yüzden Şara’yı katliamdan sorumlu tutuyor.

Şara, davet edildiği Berlin’de Almanya Başbakanı Merz ile görüştü / Foto: Welt

Şam Geçici Yönetiminin başındaki isim olan Ahmed Şara, 30 Mart 2026 yılında Almanya hükümeti tarafından resmi bir şekilde ağırlandı.

Başkent Berlin’de Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve Başbakan Friedrich Merz ile görüşen Şara, Almanya-Suriye Ekonomi Yuvarlak Masa Toplantısı’na da katıldı.

19 Ocak tarihinde yapılması planlanan, ancak son anda iptal edilen bu program, uzun bir süredir Almanya ve Avrupa’nın olduğu kadar Êzidîlerin de gündeminde yer alıyor. Êzidîler, 14 Ağustos 2007 yılında Irak’ın Musul vilayetine bağlı Şengal bölgesinde bulunan Êzidîlerin yaşam alanlarına yönelik iki ayrı bomba yüklü tanker ile intihar saldırıları düzenlendi. Saldırılar sırasında 700’ü aşkın sivil ölmüş binden fazlası ise yaralanmıştı. O dönemde El Kaide içinde ve Musul’da aktif olan ve Muhammed Colani adıyla bilinen Şara, Êzidîler tarafından bu katliamın sorumlusu olarak kabul görüyor.

3 Ağustos 2014 Katliamı ve “soykırım” tasarıları

Êzidilîler, 3 Ağustos 2014 yılında IŞİD’in Irak’ta Şengal’e yaptığı saldırıda 5 bin’i aşkın üyelerinin öldürülmesi sonrasında Almanya başta olmak üzere pek çok dünya ülkesinin ana gündem maddelerinden biri oldu. Êzidîleri Kurtarma Ofisi’nin çeşitli dönem paylaştığı verilere göre, IŞİD Şengal ve çevresinde 6 bin 417 Êzidî Kürdü kaçırdı. Bunlarda 3 bin 548’si kadın, 2 bin 869’u erkekti.

Aynı verilere göre, şu ana kadar 3 bin 562’si kurtarıldı ve 2 binin üzerinde kişi halen kayıp.

Şengal 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Bu katliam, pek çok ülke tarafından zamanla soykırım olarak tanındı. Êzidî soykırımını tanıyan topluluklardan biri, kendileri de bu katliamdan yaklaşık 100 yıl önce büyük bir soykırıma maruz kalan Ermeniler oldu. Ermenistan Parlamentosu 15 Ocak 2018 yılında IŞİD ve bazı örgütler tarafından Êzidîlere karşı işlenen suçları “soykırım” olarak niteleyen tasarıyı kabul etti. Ermenistan Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda kendisi de Êzidî olan, Rostem Mahmudyan, soykırım suçunun araştırılması için uluslararası kamuoyuna da çağrıda bulunarak, “Bu korkunç suçlar, Ermeni toplumuna karşı 1915-1923 yılları arasında işlenen soykırım suçlarıyla doğası itibariyle büyük benzerlik gösteriyor. Yasanın geçmesini sağlamak yetmez, ayrıca uluslararası topluma bu suçları araştırma çağrısı yapmak ve bu suçları işleyenlerin sorumlu tutulmasını sağlamak da önemlidir” diyordu.

Irak Kürdistan Bölge Parlamentosu da 3 Ağustos 2019 yılında, 3 Ağustos’u “Êzidî Soykırımı Günü” olarak kabul etti.

Parlamento Başkanlığı’na sunulan ve 3 Ağustos’un “Êzidî Soykırım Günü” olarak tanınmasını öngören ve oylamaya sunulan tasarı, Parlamento 87 evet oy ile onaylandı.

Almanya 2023’te “soykırım” dedi

Almanya Federal Meclisi ise 19 Ocak 2023 tarihinde, IŞİD’in 2014 yılında Êzidilere yönelik işlediği suçların “soykırım” olarak tanınmasını öngören teklifi oy birliği ile kabul etti. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, kararı sosyal medya hesabından paylaştığı Kürtçe mesajlarla duyurdu: “Dünyadaki herhangi bir meclisin alacağı herhangi bir kararın acılarını dindiremeyeceğini biliyoruz. Ama bu kararın bir fark yaratacağına inanıyorum: Bu, acılarını dindirme yolunda olduğu kadar hayatta kalanlar için adalet sağlama yolunda da önemli bir adım. Ülkemiz şu anda dünyanın en büyük Êzidi diasporası durumunda. Bugünkü oylama onların yorulmak bilmez çabaları sayesinde.”

Belçika Parlamentosu, Dış İşleri Komisyonu tarafından sunulan Êzidî Soykırımına dair karar tasarısını da 14 Temmuz 2021 yılında onayladı.

Şengal 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Tasarı, Parlamentodaki 150 milletvekilinden 139’unun “Evet” oyu ile kabul edildi. Hiç bir milletvekili tasarıya karşı çıkmazken 2 oy da geçersiz sayıldı.

Strasbourg’da bulunan Avrupa Parlamentosu, kararında, Irak ve Suriye’de Hıristiyanlar, Êzîdîler ve diğer dini ve etnik azınlıklara karşı bir soykırım yapıldığını kabul etti.

Lüksemburg Parlamentosu IŞİD’in Êzidilere uyguladığı katliamı soykırım olarak tanıyan başka bir ülke oldu. Bu ülke Parlamentosunda, 9 Kasım 2022 yılında oy birliği ile Êzidi soykırımını resmen tanıyan yasa tasarısı kabul edildi.

Yine İngiltere Parlamentosu da Ağustos 2023 tarihinde aldığı kararla ile 2014 yılında gerçekleşen İŞİD saldırılarını soykırım olarak adlandırdı.

İsviçre Ulusal Konsey’i de 2024’ün son ayında, 61 hayır oyuna karşı 105 evet oyu ile IŞİD’in Êzidî Kürtlere karşı işlediği suçları soykırım olarak kabul etti.

Ayrıca ABD, Fransa, Kanada, Avustralya, İskoçya, Portekiz, ve Hollanda ile Avrupa Birliği (AB), Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler (BM) Êzidi soykırımını tanıyan ülke ve kuruluşlar arasında bulunuyor.

Êzidîlerin siyasi iltica başvuruları red ediliyor

AB ülkelerinin büyük çoğunluğu Êzidî soykırımını kabul eden kararlar alırken, öte yandan bu soykırıma maruz kalıp İŞİD’ten kaçan ve Avrupa’ya sığınınan Êzidîlerin siyasi iltica başvurularını ya sürüncemede bırakıyor veya red ederek onları deport ediyor.

Musul 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Bunlardan biri olan 27 yaşındaki John Saidi Fars Silo isimli genç, Almanya tarafından 2023 yılında deport edildi. Silo 2012 tarihinden beri Almanya’da sığınma başvurunda bulunmuştu. Deport edildikten sonra, 28 Ağustos 2023 tarihinde Kürdistan Bölgesi’nin başkenti olan Erbil’de ölü bulundu.

Kuzey Ren-Vestfalya, Thüringen, Aşağı Saksonya ve Schleswig-Holstein dahil olmak üzere bazı federal eyaletler 2023 ve 2024 yıllarında Êzidîler için geçici sınır dışı yasağı getirdi. Ancak bu yasaklar sadece sınırlı bir süre için uzatılmıştı ve o zamandan beri süresi doldu.

Almanya’da 2023 yılında Irak’tan gelen Êzidî sığınmacıların sadece yüzde 53 ‘üne koruma statüsü verildi.

Almanya’nın Brandenburg eyaletinde yaşayan Êzidî bir aile ise, Potsdam İdare Mahkemesi’nin sınır dışı edilmelerini durdurmasına rağmen 2025 yılında sınır dışı edilmişti. Êzidî nüfusunun büyük bir çoğunluğu Almanya’da yaşamak ile birlikte Almanya’da iltica başvurularında Iraklı olarak geçtikleri için ne kadarının deport edildiği resmi olarak doğrulanamıyor.

Kürdistan Bölgesi Hükümeti’ne bağlı Göç ve Göçmenler ile Krizlere Müdahale Dairesi, sadece 2025 yılında büyük çoğunluğu Êzidî olan 20 bin Iraklı’nın Almanya tarafından sınır dışı edileceğini açıklamıştı.

Êzidîlerin 73. Fermanı ve Colani

Uğradıkları katliamın soykırım olduğunu kabul etmesine rağmen kendilerine sığınma başvurusunda bulunan Êzidîlerin başvurularını sürüncemede bırakan Almanya devleti ve hükümeti, bugünlerde Êzidîlere yönelik başka bir tarihde gerçekleşen iki büyük saldırının sorumlusu olarak görülen eski adıyla Colani, şimdiki adıyla Şara’yı resmi törenle ağırladı.

19 Ocak’ta gerçekleştirilmesi planlanan ve 30 Mart’ta gerçekleşen ziyaretler öncesinde Êzidîler başta olmak üzere o dönem Ortadoğu’da etkili olan El Kaide, IŞİD, El Nursa gibi örgütlerin katliamına maruz kalan topluluklar, Şara hakkında hem suç duyurularında bulundular hem de çeşitli protesto gösterileri organize ettiler.

İlk ziyaret öncesinde Kürt-Alman avukat Necdal Disli Karlsruhe’de Almanya Federal Başsavcılığı’na bir dilekçe ile başvurarak Şara hakkında suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, Şara’nın soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları dahil olmak üzere uluslararası ceza hukukunu ihlal ettiği yönünde güçlü şüpheler bulunduğu belirtildi.

Suç duyurusu için sunulan dilekçe

30 Mart’ta gerçekleşen ziyaret için de yine Suriye İnsan Hakları Topluluğu (AHRS- Association for Human Rights in Syria), Karlsruhe’deki Federal Başsavcılığına başvurdu.

Başvuruya ilişkin yayımlanan açıklamada; “Alman hükümetinin, Birleşmiş Milletler’in güncel raporlarına göre ağır insan hakları ihlalleriyle
ilişkilendirilen bir kişinin resmi olarak ağırlaması tarafımızca kabul edilemez. Uluslararası Ceza Hukuku çerçevesinde yaptığımız başvuruda, Ahmed el-Şaraa’nın Suriye’de işlenen insanlığa karşı suçlardan doğrudan sorumlu olduğu yönündeki bulgulara yer verilmiştir. Bu nedenle, söz konusu kişinin Almanya’ya girişinde diplomatik temaslarda bulunması değil, gözaltına alınarak yargı sürecine tabi tutulması gerektiğini açıkça ifade ediyoruz” ifadelerine yer verildi.

Êzîdî sosyolog ve Spectrum House’un Genel Direktörü Azad Barış, 2007 yılında ve 2012 yılında Rojava’da Serê Kaniye bölgesinde yaşanan Êzidî katliamlarında sorumlusunun Colani olduğunu belirterek uluslararası mahkemede suç duyurusunda bulunacaklarını açıklamıştı.

Birleşme-bölünme kıskacında: Kuzey İrlanda

İrlanda Bağımsızlık Savaşı 1921’de sona erdi. Fakat adanın bölünmesi, birleşik bir İrlanda için mücadeleyi beraberinde getirdi. 20. yüzyılın sonunda gelen barışa ulaşmaksa kimse için kolay değildi.

Belfast’ta bulunan ve bölünmenin simgelerinden olan “Barış Duvarı”, Fotoğraf: Conciliation Resources
İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun kökleri

İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (Irish Republican Army – IRA), bir anda ortaya çıkmış bir örgüt değildir. Kökleri, 1858 yılında James Stephens tarafından kurulan İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği’ne (Irish Republican Brotherhood – IRB) kadar uzanmaktadır. IRB, seleflerinin başaramadığı bir şeyi gerçekleştirerek İrlanda siyaset sahnesinde kalıcı bir varlık tesis etmiştir. Yaygın olarak Fenianlar (Fenians) adıyla bilinen destekçileri, ağırlıklı olarak işçi sınıfı ve alt-orta sınıfta örgütlenerek tabanlarını oluşturmuştur. Örgütün temel amacı, İrlanda’daki İngiltere egemenliğine son vermek ve tam bağımsız bir İrlanda cumhuriyeti kurmaktı. Bu fikirler, cumhuriyetçilik olarak bilinen ideolojinin de temelini oluşturacaktı. “İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu” ismini ilk kullananlar, 1860’larda Britanya Kanada’sına baskınlar düzenleyen IRB’nin İrlandalı-Amerikalı müttefikleri olmuştu.

1916 Paskalya Ayaklanması

Bu özgürlük ve bağımsızlık hareketi için dönüm noktası ise 1916’da gerçekleşen Paskalya Ayaklanması’ydı (Easter Rising). Bir grup IRB lideri, 24 Nisan’da Dublin’de bir ayaklanma başlattı. Altı gün süren şiddetli sokak çatışmalarının ardından isyancı komutan Patrick Pearse teslim oldu. Aralarında sosyalist lider James Connolly ve Patrick Pearse’ın da bulunduğu 16 kişi idam edildi. Bu idam silsilesi, halktaki şaşkınlık hissini ayaklanmanın liderlerine duyulan kitlesel bir saygıya dönüştürdü. İsyanda doğrudan bir rol oynamayan Sinn Féin, bu yeni dönemin öncüsü haline geldi ve 1918 genel seçimlerinde 105 İrlanda koltuğunun 73’ünü kazandı.

Paskalya Ayaklanması, Fotoğraf: People’s World

Sinn Féin milletvekillerinin İrlanda’nın bağımsızlığını ilan etmek üzere Dublin’de toplandığı gün olan 21 Ocak 1919’da bir grup İrlandalı gönüllü, Tipperary’de Kraliyet İrlanda Polis Teşkilatı’na (Royal Irish Constabulary) saldırdı. Sonrasında İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu adıyla bilinecek bu gönüllüler, Bağımsızlık Savaşı’nı başlatmış oldular. Uygulanan gerilla savaşı yönteminin başarısı, kırsal kesimin büyük bir bölümünü İngiltere yönetiminden kopararak Birleşik Krallık’ı çok şiddetli misillemelere zorladı.

İrlanda Özgür Devleti

Bağımsızlık Savaşı, 1921 İngiltere-İrlanda Antlaşması (Anglo-Irish Treaty) ile sona erdi. Antlaşma ile ortaya çıkan sonuç, cumhuriyetçiler için tatmin edici olmaktan uzaktı. İrlanda Özgür Devleti’ne (Irish Free State) dominyon statüsü verilmiş ve devlet, İngiliz Kraliyeti’ne tabi kalmaya devam etmişti. Fakat daha dikkat çekici olan ise adanın bölünmüş olmasıydı. Kuzey İrlanda’ya tahsis edilen altı county (idari bölge), herhangi bir demokratik temele dayanarak değil, Birlikçilerin (Unionists) yönetebilecekleri en büyük toprak parçası olduğu için seçilmişti. Buna rağmen, altı bölgeden ikisinde cumhuriyetçiler çoğunluktaydı. Antlaşma, cumhuriyetçi hareketi böldü ve İrlanda’yı 1922-23 yıllarında, Antlaşma karşıtı IRA’nın yenilgiye uğradığı bir iç savaşa sürükledi. Birleşik Krallık ve İrlanda Devleti arasındaki sınır, varlığını korudu. Yenilgi karşısında IRA silah bıraktı.

Bu günlerden İkinci Dünya Savaşına kadarki süreçte IRA, marjinal bir güç olarak kaldı ve hem İrlanda Devleti’ni hem de Kuzey İrlanda’yı tanımama tutumunu sürdürürdü. Bu düzeni değiştirebilecek bir kitle hareketi inşa etmeyi ise başaramadı. Kuzey İrlanda’daki İngiltere askeri hedeflerine karşı başlatılan 1956-62 Sınır Harekâtı başarısızlıkla sonuçlandı. 1962 yılına gelindiğinde örgüt, zayıflamış durumdaydı.

Bu başarısızlık ise uzun ömürlü olmayacaktı. IRA’nın yeni kurmay başkanı Cathal Goulding, hareketi sosyalist ve siyasi bir temele taşıdı. Cumhuriyetçi aktivistler, Kuzey İrlanda’daki Katolik azınlık için eşitlik talep eden sivil haklar kampanyasının merkezinde yer almaya başladılar. Bu hareket kapsamında yürüyüşler 1968 ve 1969 yıllarında polis şiddeti ve sadakatçi (loyalist) saldırılarla karşılaştığında Kuzey İrlanda toplumsal bir krize sürüklendi. Katoliklerin çoğunlukta olduğu bölgelerde isyanlar patlak verdi. Belfast’ta yüzlerce aile, evleri yakılarak yurtlarından edildi. Londra, bölgeye İngiltere Ordusu’nu gönderdi. Başlangıçta Katolikler tarafından koruyucu bir güç olarak görülmelerine karşın ordunun düzeni sağlamak için Katoliklere karşı gerçekleştirdiği saldırgan eylemler, bu düşüncenin hızlıca yok olmasına sebebiyet verdi ve ayrımı daha da derinleştirdi.

Geçici IRA

Geçici IRA (Provisional IRA), 1969’da Goulding’in örgütün askeri kapasitesini zayıflatmak ve Katolikleri savunmasız bırakmakla suçlanması üzerine kuruldu. Yayımlanan ilk kamuoyu bildirgesi, “otuz iki bölgeden oluşan İrlanda Cumhuriyeti”ne olan bağlılıklarını vurguluyordu. Sınırın, İrlanda’nın demokratik iradesi olmaksızın İngiltere tarafından dayatıldığını ve ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyorlardı.

Görselde “IRA’ya katıl” yazıyor, Fotoğraf: Belfast Newsletter

Örgüt kendini öncelikle Katolik toplulukların savunucusu olarak konumlandırmaktaydı. Ancak bu savunmacı çerçeve kısa sürede dönüşüme uğradı. Geçici IRA, devletin iradesini kırarak on yıllar boyunca sürdürülebilir bir baskı uygulamak amacıyla geleneksel IRA’nın toprakla sınırlı gerilla savaşı anlayışından koptu ve Uzun Savaş Doktrini adı verilen daha sistematik ve uzun soluklu bir strateji benimsedi. Bu amaçla hücresel bir yapıya geçildi ve örgüt daha küçük ama disiplinli bir hale geldi.

Örgütün sosyal tabanı ağırlıklı olarak Kuzey İrlanda’nın işçi sınıfı Katolik mahallelerindeydi. Sinn Féin’in önde gelen ismi Gerry Adams (IRA ile herhangi bir operasyonel bağı olduğunu her zaman reddetmiştir), bu dönemde cumhuriyetçi hareketin siyasi dönüşümünde kilit bir figür olarak öne çıktı.

Kanlı Pazar

Troubles’ın dönüm noktalarından biri 30 Ocak 1972 Pazar günüydü. O gün Derry’de, internment (tutuklama kararnamesi) adı verilen ve orduya şüpheli kişileri yargılama olmaksızın tutuklama yetkisi veren uygulamayı protesto etmek amacıyla barışçıl bir yürüyüş düzenlendi. İngiltere 1. Paraşüt Taburu askerleri, göstericilerin üzerine ateş açarak 13 kişiyi katletti. Yaralılardan biri ise sonraki gün hayatını kaybetti ve toplam ölü sayısı on dörde ulaştı. Katledilen 14 kişinin hepsi sivildi ve büyük çoğunluğu gençti.

İngiltere ordusunun kendi resmi belgeleri bu olayı, Troubles boyunca meydana gelen iki büyük hatadan biri olarak kaydetti. Bu katliam, IRA’ya o güne kadar hayal bile edemeyeceği bir taban kazandırdı. Barışçıl bir gösteriye katılmanın ölümle cezalandırılabileceğine şahitlik eden Kuzey İrlanda’nın Katolik nüfusu, artık silahlı mücadelenin kaçınılmaz olduğunu görmeye başladı. Kanlı Pazar’ın ardından hazırlanan Widgery Raporu ise kurbanları suçlayan ifadeler barındırarak öfkeyi daha da artırdı. 2010 yılında Lord Saville’in yeniden soruşturma raporu ve dönemin Başbakanı David Cameron’ın özrüyle katliamın boyutu resmi makamlarca da kabul edildi.

Kanlı Pazar, Fotoğraf: Sky News

Kanlı Pazar’dan birkaç ay önce hayata geçirilen Demetrius Operasyonu da benzer bir etki yarattı. Ağustos 1971’de İngiltere ordusu, büyük ölçüde güncel olmayan ve yanlış istihbarat bilgilerine dayanarak yüzlerce kişiyi gözaltına alıp tutukladı. Tutukluların önemli bir kısmının IRA ile ilgisi yoktu.

Artık güvenlik güçlerinin IRA’ya yönelik bir saldırısı, Katoliklerin bütününe yapılmış bir saldırı olarak görülüyordu. İrlandalı politikacı Eamonn McCann’ın ifadesiyle IRA, artık toplumun “etinden ve kanından” geliyordu. Operasyonun ardından 26 bin hanenin katıldığı kira ve vergi grevi başladı. Derry ve Belfast’ın Katolik mahallelerinde barikatlar yeniden kuruldu. Devlet otoritesi buralarda fiilen çöktü.

Savaş ve siyaset

Bu dönemde Kuzey İrlanda’da milliyetçi siyaset de derin bir gerilim içindeydi. Ilımlı milliyetçi parti SDLP (Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi), şiddeti reddediyor ama Stormont’u (Kuzey İrlanda Parlamentosu) boykot ederek baskı uygulamaya çalışıyordu. IRA ise siyaset yerine tamamen silahlı mücadeleyi öne çıkarmaktaydı.

Mart 1972’de Stormont’un askıya alınması ve Londra’dan doğrudan yönetim ilan edilmesi, Kuzey İrlanda siyasetinde yeni bir sayfa açtı. Yarım asırlık kesintisiz Birlikçi iktidar sona ermişti. Ancak bu, cumhuriyetçiler için olumlu bir anlama gelmiyordu. Aksine; Londra’nın Kuzey İrlanda’da demokrasiyi askıya alması, çatışmaları çok daha uzun soluklu hale getirecekti.

Bobby Sands ve açlık grevleri

1976’da İngiltere hükümeti, cumhuriyetçi mahkûmların siyasi statüsünü kaldırarak onlara sıradan mahkûmlar olarak muamele etmeye başladı. Buna karşı çıkan mahkûmlar ise önce battaniye protestosuna ve ardından kir protestosuna başladı. Bu protestoların yıllarca sürmesine karşın İngiltere hükümeti taviz vermedi.

Belfast’ın kuzeyinde büyüyen Bobby Sands, henüz genç yaştayken cumhuriyetçi fikirlerle tanıştı ve IRA’ya katıldı. Sonrasındaysa silah bulundurmaktan hüküm giydi. H Tipi Maze Cezaevinde geçirdiği yıllar, onu cumhuriyetçi hareketin içinde şekillendirdi. Serbest bırakıldıktan sonra da faaliyetlerini sürdüren Sands, çok geçmeden bir kez daha tutuklandı.

Belfast’ta bir duvar resmi, Fotoğraf: Shared Future News

1 Mart 1981’de Sands, cezaevlerindeki kötü koşullara ve siyasi mahkûmların statülerinin kaldırılmasına karşı başlatılan açlık grevi eylemine katıldı. Plana göre diğer mahkumlar ona tek tek katılacak ve her ölüm azami siyasi etkide olacaktı. Bunun için mahkûmlar, belirli zaman aralıklarıyla açlık grevine başlıyordu.

Grevin ilk haftasında ise Kuzey İrlanda’nın Fermanagh-South Tyrone bölgesinin bağımsız cumhuriyetçi Milletvekili Frank Maguire’ın ölümü sonrasında Nisan ayında bir ara seçim düzenlenecekti. Sands, bu seçimde kamuoyu farkındalığını artırmak için adaylığını koydu ve seçimi az bir farkla kazanarak ülke tarihinin en genç milletvekili oldu. Sands’in seçimi kazanması, İngiltere hükümetine uluslararası arenada sert bir darbe vurdu. Hükümet, aylarca kamuoyunun greve kayıtsız kaldığını ileri sürmüştü, fakat seçim sonucu bu iddianın doğru olmadığını gösterdi.

Bobby Sands’ın cenaze töreni, Fotoğraf: Bobby Sands Trust

Dönemin Başbakanı Margaret Thatcher ve hükümeti ise tüm baskılara rağmen taviz vermemekte ısrar etti. IRA’lı mahkûmların talepleri kabul edilmedi, Sands milletvekili olmasına rağmen tahliye edilmedi. Tarihler 5 Mayıs 1981’i gösterdiğindeyse Bobby Sands, açlık grevinin 66. gününde hayata gözlerini yumdu. Sands’ın cenazesi, Kanlı Pazar’dan bu yana görülen en büyük cumhuriyetçi kalabalığı bir araya getirdi. 100 bini aşkın insan, Sands’ın cenazesi için sokakları doldurdu. Sands’ın ölümü üzerine dünya genelinden de tepkiler yükseldi. Sonraki haftalarda dokuz mahkûm daha açlık grevinde hayatını kaybetti.

Silah ve sandık

Açlık grevlerinin yarattığı siyasi ivme, Sinn Féin’i seçim arenasına çekti. Sands’ın ölümünden sonra aynı bölge için yapılan seçimi yine bir cumhuriyetçi olan Owen Carron kazandı. Sinn Féin’e yakın An Phoblacht gazetesinin bu zaferin ardından yayımladığı bildiriye göre parti artık “seçim arenasına kararlılıkla adım atacak” ve “milliyetçi halkın tartışmasız önderliğini kuracak”tı. Ancak bu, silahın bırakılacağı anlamına gelmiyordu. “silah ve sandık stratejisi” (Armalite and ballot box strategy) böylece resmileşti. Bu ikili strateji, İngiltereli yetkilileri ve ılımlı milliyetçileri de kaygıya sürükledi. SDLP lideri John Hume, Thatcher hükümetinin açlık grevi sürecindeki tutumunun demokratik süreci “neredeyse yok ettiğini” söylüyordu. İngiltere hükümeti ise Sinn Féin’in yükselişini İrlanda cumhuriyetçiliğinin siyasi bir aktöre dönüşmesinin habercisi olarak görüyor ve bunu durdurmak için yollar arıyordu.

Askeri çıkmaz ve siyaset

1980’lerin ortasına gelindiğinde ne IRA ne de Britanya Hükümeti birbirlerine üstünlük kuramamıştı. Her iki taraf da net bir askeri zafer kazanamayacağını anlamaktaydı. Bu çıkmazın tam ortasında ise Sinn Féin sessiz ama kayda değer bir dönüşüm geçiriyordu. Parti, açlık grevlerinin yarattığı enerjiyi de arkasına aldı ve 1983 genel seçimlerinde 100 bini aşkın seçmenin oyunu aldı.

Bu sonuç, sadece cumhuriyetçiler için değil, Londra ve Dublin için de sürprizdi. Stormont’un askıya alınmasının ardından bölgenin doğrudan yönetimi için kurulan Kuzey İrlanda Ofisi’nin belgelerinde, cumhuriyetçilerin sandıktan bu denli güçlü çıkması rahatsızlık verici olarak görülüyordu.

İngiltere-İrlanda Anlaşması

Kasım 1985’te Margaret Thatcher ve İrlanda Başbakanı Garret FitzGerald, İngiltere-İrlanda Anlaşmasını (Anglo-Irish Agreement) imzaladı. Thatcher’ın anlaşmayı imzalamasının başlıca nedeni güvenlikti. Dublin’in İngiltere istihbaratıyla iş birliği yapmasını, IRA şüphelilerini iade etmesini ve sınır ötesi operasyonlara destek vermesini istiyordu. FitzGerald da Kuzey İrlanda’daki Katolik azınlığının devlet kurumlarına duyduğu güvensizliği gidermek için reformlar yapılması gerektiğini savunuyordu. İki hükümetin de nihai hedefi ise radikal cumhuriyetçiliği marjinalleştirmekti.

Fotoğraf: The Independent

Anlaşma, İrlanda hükümetine Kuzey İrlanda’nın yönetiminde sınırlı da olsa bir danışmanlık rolü verdi. Kuzey İrlanda, İngiltere’nin iç meselesi olmaktan çıktı ve Dublin’in de söz hakkı tanındı. Fakat sonuç, her iki hükümet için de hayal kırıklığı oldu. Güvenlik konusunda beklenen iş birliği sağlanamadı, iade süreçlerinde aksaklıklar yaşandı, kapsamlı reformlar hayata geçirilemedi ve polis teşkilatında köklü bir değişim yapılamadı.

Hem cumhuriyetçiler hem de birlikçiler anlaşmayı kabul etmedi. Sinn Féin, anlaşmayı İngiltere emperyalizminin bölgedeki varlığını meşrulaştırmaya ve Katolikleri cumhuriyetçi fikirlerden koparmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirdi. Ancak kamuoyu önünde verilen bu tepkilere karşın kapalı kapılar ardında cumhuriyetçiler arasında ciddi bir tartışma başlamış, bazı üst düzey isimler anlaşmanın aslında bir ilerleme olduğunu belirtmişti.

Anlaşmanın yorumları

Bu anlaşmanın önemli maddelerinden birine göre İngiltere hükümeti, çoğunluğun talep etmesi halinde Kuzey İrlanda’nın İrlanda Cumhuriyeti’yle birleşmesinin önün açacağını taahhüt ediyordu. SDLP lideri John Hume bu maddeyi, İngiltere’nin Kuzey İrlanda üzerinde herhangi bir stratejik ya da ekonomik çıkarı olmadığının resmi bir ilanı olarak yorumladı. Bu yorum, IRA’nın temel argümanına doğrudan karşı çıkmaktaydı.

Anlaşmadan üç yıl sonra 1988’de, SDLP ile Sinn Féin arasında yedi ay süren doğrudan görüşmeler başladı. SDLP, İngiltere’nin tarafsızlığını kanıtlamak için anlaşmadaki maddeleri öne sürerken Sinn Féin, İngiltere’nin Kuzey İrlanda’daki stratejik ve ekonomik çıkarlarını ön plana almaktaydı ve sonuçta iki taraf da somut bir uzlaşı olmaksızın masadan kalktı.

Fotoğraf: X/@IrishUnity

Kuzey İrlanda Ofisi’nin başında bulunan Peter Brooke, 9 Kasım 1990’da yaptığı konuşmasında “İngiltere hükümetinin Kuzey İrlanda’da bencil bir stratejik ya da ekonomik çıkarı yoktur” cümlesini kullandı. Bu cümle ile SDLP’nin öne sürdüğü argümanlar, hükümet tarafından da dile getirildi. Brooke’un sözleri, cumhuriyetçiler arasındaki tartışmaları da alevlendirdi.

Hume-Adams diyaloğu ve Downing Street Bildirisi

Brooke’un konuşmasının ardından SDLP lideri John Hume ve Sinn Féin lideri Garry Adams, birebir görüşmelere başladı. İkilinin amacı, hem iki hükümetin de onaylayacağı hem de cumhuriyetçilerin kabul edebileceği bir metin oluşturmaktı. 1992’de hazırlanan taslakta İrlanda halkının kendi kaderini tayin hakkı kabul ediliyordu ancak bu hakkın kullanımı, “Kuzey İrlanda halkının rızasına” bağlanıyordu. Yani Protestan çoğunluk, anayasal değişim için bir aktör olarak tanınıyordu. Sinn Féin’in onayladığı bu taslak, cumhuriyetçi hareketin köklü bir ideolojik değişimin eşiğinde olduğunu göstermekteydi. Adams’ın IRA liderliğine de bu metni onaylattığı iddia ediliyordu.

Aralık 1993’te yayımlanan Downing Street Bildirisi, kanlı bir sürecin ürünüydü. Ekim ayında IRA’nın Belfast’taki bir balıkçı dükkanına yerleştirdiği bomba erken patladı. Sadakatçi silahlı grup UDA (Ulster Savunma Birliği) liderliğini hedef alan saldırı, dokuz Protestan sivilin ölümüne yol açtı. Bunun üzerine Sadakatçi silahlı gruplar iki hafta içinde on dört kişiyi katletti. Bu kaos ortamında iki hükümet yoğun bir diplomatik trafiğe girişti ve İngiltere Başbakanı John Major ile İrlanda Başbakanı Albert Reynolds tarafından bildiri imzalandı.

John Major ve Albert Reynolds, Fotoğraf: BBC

Bildiri, Hume ve Adams arasındaki görüşmeler sonucunda ortaya çıkan metinden beslenmişti. Ancak, cumhuriyetçiler açısından kritik bir fark vardı. Hume-Adams taslağında İngiltere hükümetinin, İrlanda’nın birleşmesi yönünde tüm etkisini ve enerjisini kullanacağı taahhüdü yer alıyordu. Downing Street Bildirisi’nde ise bu maddeye yer verilmedi. Temel anayasal güvenceler de olduğu gibi kaldı. Yani Kuzey İrlanda’nın statüsü yalnızca bölge halkının çoğunluğunun onayıyla değişebilirdi.

O dönem Kuzey İrlanda Ofisi’nin başında bulunan Bakan Michael Ancram bildiriyi, “Yeşil bir dilde yazılmış oldukça turuncu bir belge” olarak nitelendirdi. Yani dil milliyetçiydi ama öz birlikçiydi. Bildiri, birlikçi çoğunluğun veto hakkını pekiştirirken cumhuriyetçi söylemleri kullanıyordu.

Balıkçı dükkanında patlayan bomba, cumhuriyetçileri ve Sinn Féin’i siyasi olarak köşeye sıkıştırmıştı. Üstelik pan-milliyetçi ittifakın ortağı olan Fianna Fáil ve SDLP bu bildiriyi kabul etmişken bildiriyi toptan reddetmek, hareketin son yıllarda inşa ettiği tüm siyasi altyapıyı yerle bir etmek anlamına geliyordu. Ancak öte yandan bunu görmezden gelmek de ideolojik bir tavizdi.

Adams ise İngiltere Başbakanı Major ile İrlanda Başbakanı Reynolds’ın bildiriyi kendi seçmen tabanlarına farklı biçimlerde sunduğunu iddia ederek bir açıklama talep etti. Adams’ın bu manevrası, IRA’yı ateşkese hazırlamak için zaman kazanma girişimiydi. Bu zaman diliminde Adams ABD’ye gitti. Orada gördüğü ilgi ve yarattığı etki, Adams’a bir ateşkesin cumhuriyetçi harekete ne kadar geniş bir uluslararası alan açabileceğini de gösterdi. Cumhuriyetçiler, Downing Street Bildirisi’ne rıza göstererek aslında pek çok şeyi kabul etmişlerdi.

Geleneksel bir açıdan bakılırsa bu bildiri, IRA’nın yıllardır savaştığı şeylerle örtüşmüyor gibi görünmekteydi. Birleşmenin Kuzey İrlanda’daki çoğunluğun onayına bağlanması, bölünmenin belirsiz bir süre daha devam edeceği anlamına geliyordu. Dünden bugüne gelindiğinde ortadaki fark ise artık Londra’nın, “bencil bir çıkarı olmadığını” söylemesiydi. Söylem renk değiştirse de sınırlar hâlâ olduğu gibi duruyordu.

İlk ateşkes ve bozuluşu

Downing Street Bildirisi’nin yayımlanmasından sekiz ay sonra, 31 Ağustos 1994’te IRA tam ve kapsamlı bir ateşkes ilan etti. Ekim 1994’te sadakatçi silahlı gruplar da ateşkese katıldı. Kuzey İrlanda’da 1969’dan bu yana ilk kez gerçek anlamda silahlar sustu.

Ama bu suskunluk tarafların beklentilerinin farklılığı nedeniyle uzun sürmedi. İngiltere hükümeti müzakerelere Sinn Féin’in katılabilmesi için önce silah bırakılmasını şart koştu. Adams ise bu şartı reddetti. Hükümet tarafından ateşkesten sonra Sinn Féin’in müzakere masasına davet edileceği ima edilmişti ancak silah bırakma, bir ön koşul olarak hiç gündeme gelmemişti.

Canary Wharf saldırısı, Fotoğraf: The Irish Times

Ocak 1996’da ABD arabulucusu George Mitchell bu konuda bir rapor hazırladı ve silah bırakmanın müzakerelerle eş zamanlı gerçekleşmesini önerdi. Ancak İngiltere hükümeti bunu kabul etmedi. Önce Kuzey İrlanda’da seçimle bir meclisin oluşturulmasını ve bunun sonrasında müzakerelere devam edilmesini talep etti. Cumhuriyetçiler ise bir parlamento seçimi yapılırsa mecliste birlikçilerin çoğunlukta olacağını, bunun da Sinn Féin’i müzakere masasından uzak tutmanın yeni bir yöntemi olduğunu düşündü. 9 Şubat 1996’da Londra’nın Canary Wharf bölgesinde gerçekleşen ve 2 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan bombalı saldırı, bu ateşkesi sona erdirdi. IRA’nın açıklamasına göre İngiltere Başbakanı Major, tarihi fırsatı değerlendirememişti.

1997 genel seçimleri

Canary Wharf sonrası dönemde her iki tarafta da belirsizlik hakimdi. IRA, İngiltere’de bombalı eylemlerini sürdürürken Kuzey İrlanda’da ise görece sessiz kaldı. IRA, süreci tamamen terk etmek istemiyor ve bunun için baskıyı sürdürüyordu.

Mayıs 1997’deki genel seçim, her şeyi değiştirdi. Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi (Labour Party), iktidara geldi. Blair’ın Kuzey İrlanda meselesine yaklaşımı Major’dan daha farklıydı ve silahlar bırakılmadan da Sinn Féin’in müzakere masasına oturabileceğini düşünüyordu. Blair göreve başlarken Kuzey İrlanda meselesini hükümetin en öncelikli konularından biri olarak belirlemişti. Aynı dönemde Dublin’de Bertie Ahern liderliğindeki Fianna Fáil iktidara geldi.

Fotoğraf: The Independent

Temmuz 1997’de IRA ikinci ateşkesini ilan etti. Bu kez ateşkes farklı bir zemine oturmuştu. IRA içerisinde hâlâ muhalif sesler vardı ama Adams ve yakın çevresi, cumhuriyetçileri büyük ölçüde kendi çizgisinde tutmayı başarmıştı. Sinn Féin, ABD’li arabulucu George Mitchell’ın hazırladığı ilkeleri kabul ederek müzakere masasına oturdu.

Müzakereler

Eylül 1997’den itibaren Stormont’ta çok partili müzakereler başladı. Süreç hiçbir zaman stabil bir çizgide ilerlemedi. DUP (Demokratik Birlik Partisi), Sinn Féin’in masada bulunmasını protesto ederek müzakerelerden çekildi. UUP (Ulster Birlikçi Partisi) lideri David Trimble ise masada kaldı ama Sinn Féin ile doğrudan görüşmeyi reddetti. Sadakatçi silahlı grupların siyasi temsilcileri ise esneklik göstererek sürecin içerisinde kaldı.

Bu dönemde müzakereleri tehdit eden kritik anlar yaşandı. Sadakatçi komutan Billy Wright’ın Aralık 1997’de Maze Cezaevinde INLA (İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu) militanları tarafından öldürülmesi, sadakatçilerin saldırılarını tetikledi. UDP (Ulster Demokratik Partisi) ve Sinn Féin kısa süreli olarak müzakere masasından uzak kaldı. Mart 1998’de her iki parti de müzakerelere geri döndü.

Arabulucu George Mitchell, 9 Nisan 1998’i anlaşma için son tarih olarak belirledi. Son haftalarda müzakereler kesintisiz sürdürüldü. UUP’nin masadan kalkacağına dair söylentiler ise yayılmaktaydı. Aynı söylentiler Sinn Féin için de dile getiriliyordu. Blair ve Ahern bizzat Stormont’a gelerek temaslarda bulundu. Tarihler 10 Nisan 1998 cumayı gösterdiğinde ise anlaşmaya varıldığı açıklandı ve Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday Agreement), bir diğer ismiyle Belfast Anlaşması, imzalandı.

Hayırlı Cuma Anlaşması

SDLP, güç paylaşımı konusunda istediğinin büyük bölümünü aldı. UUP, sınır ötesi kurumların kapsamını sınırlandırma konusunda istediğini büyük ölçüde elde etti. Sinn Féin ise iki önemli konuda kazanım sağladı. Bunların ilki, silah bırakmanın hükümete girmeden önce bir ön koşul olmaktan çıkması; diğeri ise IRA mahkumlarının iki yıl içinde serbest bırakılmasının yolunun açılmasıydı. Anlaşmanın üç temel yapısı, Kuzey İrlanda içi güç paylaşımına dayalı yeni bir yerel meclis, Kuzey ile Güney arasında Kuzey-Güney Bakanlık Konseyi ve İrlanda ile İngiltere arasında İngiltere-İrlanda Konseyi idi.

Hayırlı Cuma Anlaşması, Fotoğraf: Socialist Voice

Adams, Sinn Féin’in Mayıs 1998’deki Ard Fheis toplantısında anlaşmayı nihai çözüm olmaktan ziyade “barış yolundaki bir başka durak” olarak sundu:

“İngiltere yönetimi bitmedi. Bölünmüşlük de bitmedi. Bu yüzden mücadelemiz sürüyor.”

Yıllarca cezaevinde kalan ve anlaşma kapsamında özgürlüğüne kavuşan 4 IRA üyesi, konuşma sonrası sahneye çıktı ve dakikalarca alkışlandı. Bu, varılan anlaşmayla birlikte yoldaşlarının evlerine döneceğini IRA üyelerine hatırlatmak için yapıldı.

Mayıs 1998’de Hayırlı Cuma Anlaşması üzerine yapılan referandum sonucunda Güney İrlanda’nın %94’ü, Kuzey İrlanda’nın ise %71’i anlaşmayı destekledi. Milliyetçiler arasında destek %96 civarındayken Protestanların %52’si anlaşmaya evet demişti.

“Yenilmemiş ordu”

IRA’nın yıllar süren bu mücadeleyle ilgili değerlendirmesinde öne çıkan söylem “yenilmemiş ordu”ydu. Cumhuriyetçi liderlik; ateşkesi bir teslim oluş olarak değil, aksine taktik bir dönüşüm olarak görüyordu. Bu söylem; hareketi bir arada tutmak, yeni bir bölünmeyi önlemek ve tabanı ikna etmek için zorunlu görülmüştü.

IRA’nın birincil stratejik hedefi, yani İrlanda’nın birleşmesi ve İngiltere’nin bölgeden çekilmesi, gerçekleşmemişti. Kuzey İrlanda İngiltere egemenliği altında kalmaya devam edecekti. Ama öte yandan Kuzey İrlanda, artık 1969’daki Kuzey İrlanda değildi. Ayrımcılığı meşrulaştıran hukuki yapılar kaldırılacaktı. Cumhuriyetçiler güç paylaşımı çerçevesinde hükümetin içinde yer alacak, mahkumlar serbest bırakılacaktı. Önemli görülen ise anlaşmanın Kuzey İrlanda’nın statüsünü ucu açık olarak bırakmasıydı. Eğer çoğunluk isterse birleşme mümkün olacaktı.

En büyük gerçeklik ise silahların susmuş, savaşın bitmiş olmasıydı.

Kaynaklar:

  • Finn, D. (2019). One Man’s Terrorist: A Political History of the IRA. Verso.
  • McLoughlin, P.J. (2014). The first major step in the peace process? Irish Political Studies, 29(1), 116–133.
  • Ingraham, J. (1998). The Irish Peace Process. CAIN Web Service, Ulster University.

İran savaşında bir ay: Kaybedeni, kazanmayanı…


Birinci ayını dolduran İran’a yönelik ABD-İsrail saldırıları ile birlikte İran, Irak savaşının ardından ilk defa savaşı kendi topraklarında karşıladı.

Foto: Rojava’ya düşen bir İran füzesi / Sosyal medya

ABD ve İsrail’in İran’a karşı 28 Şubat 2026 tarihinde başlattığı saldırı, birinci ayını doldurdu. Saldırılarda resmi açıklamalara göre İran’da ölü sayısı 2 bini aştı. Savaşta en büyük sivil kayıplarının olduğu bir diğer yer ise Lübnan oldu. İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasıyla birlikte, Lübnan’a saldırılarının kapasitesi de arttı. Bunun sonucunda bin yüz kişinin yaşamını yitirdiği, bir milyon 200 bin Lübnanlı’nın da yerinden edildiği belirtiliyor. İsrail’in açıklamalarına göre saldırılarda şimdiye kadar 30’a yakın İsrailli, 15 de Amerikan askeri hayatını kaybetti. Savaşın yarattığı yıkım ile birlikte bir diğer darbeyi ise ekonomi aldı. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ile birlikte petrol varil fiyatları 70 dolar bandını aşıp 100 doları geçti. Bu durum başta Avrupa olmak üzere bir çok yerde benzin ve mazot fiyatlarında yüzde 20-30’luk artışların yaşanmasına yol açtı.

İsrail, daha sonra ABD’nin de katıldığı bir saldırı dalgasını 13 Haziran 2025’te gerçekleştirmiş. 12 gün süren bu ilk saldırı günlerinde, aralarında İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Devrim Muhafızları Komutanı Hüseyin Selami, Hatam el-Anbiya Karargahı’nın komutanı Gülam Ali Reşid, Gülam Ali Reşid’in yerine atanan general Ali Şadmani, Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Amir Ali Hacızade ve Devrim Muhafızları istihbarat birimi direktörü Muhammed Kazimi’nin de bulunduğu çok sayıda isim yaşamını yitirmişti. Bir ayı geride bırakan ve halen devam eden İran’a yönelik saldırılarda ise İran için bilanço çok daha ağır oldu.

Savaş öncesi protestolar

28 Şubat’tan iki ay önce, İran son yılların en büyük protestolarına tanık oluyordu. 28 Aralık 2025 yılında Tahran Kapalı Çarşısı’nda ekonomik kriz ve İran riyalinin çöküşü nedeniyle başlayan protestolar, 2022 yılındaki “Jin Jiyan Azadî” olarak adlandırılan eylemlerin ardından, ülkedeki en kalabalık gösterileri olarak nitelendiriliyor. Tahran’da başlayan ve kısa sürede İran’ın bir çok bölgesine yayılan ve rejim karşıtı protestolara dönüşen kitlesel eylemlere İran çok sert karşılık verdi. ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), İran içindeki aktivist ağından doğrulanmış bilgilere dayanarak en az 6 binin üzerinde sivilin öldürüldüğünü açıklarken, Time dergisi, İran Sağlık Bakanlığı’ndan iki üst düzey yetkiliye dayandırdığı haberinde, ülke genelindeki sokak çatışmalarında en az 30 bin kişinin öldürüldüğünü yazdı. The Guardian da benzer bir rakam paylaşırken bu rakamın çok üstünde kişinin kaybolduğunu veya tutuklandığını yazdı. 15-16 Ocak 2026 tarihlerinde protestoları büyük ölçüde bastıran Tahran yönetimi, protestolara katılanları ise tutuklamaya devam etti. Tahran, bu süre zarfında içeride bu tarz bir bastırma harekatını gerçekleştiriyorken, gerek ABD gerekse AB üyesi ülkelerin ciddi bir tepkisi ile karşılaşmadı. Bu süre zarfında ABD Başkanı Trump’ın “Protestoculara büyük yardım geliyor” açıklaması en dikkat çekici olanlarındandı. ABD ve İsrail’in yaptığı kimi açıklamalar ile protestoları bu ülkelerin kışkırttığı tezini savunan İran Rejimi, kendi kamuoyunu bu şekilde konsilide ederek protestoların din ve İslam’a karşı olduğunu açıklayarak oluşabilecek daha büyük protestoları kanlı biçimde bastıracağının sinyalini vermiş oluyordu.

Müzakereler ve savaşın başlaması

Bu arada ABD ve İran, müzakere süreci başlattı. Nisan 2025 tarihinde Umman’ın başkende Maskat’ta başlayıp İtalya ve Umman arasında gidip gelen bundan önceki müzakere sürecinin aynı yılın Haziran ayında İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırısıyla sona ermesinin ardından, 6 Şubat 2026’da yine Umman’ın başkente Maskat’ta Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi’nin ev sahipliğinde başladı. Müzakerelerde ABD tarafı, İran’dan uranyum zenginleştirme programını tamamen bitirmesini, elindeki zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmesini, balistik füze programını sonlandırmasını ve bölgedeki vekil güçlere desteğini kesmesini talep ederken, İran ise uranyum zengileştirme programının nükleer silah amaçlı olmadığını belirterek bu taleplere karşı çıktı. 26 Şubat’ta Cenevre’de yapılan müzakere görüşmelerinin ardından 28 Şubat tarihinde başlayan ve halen süren saldırılarda İran Rejimi ciddi bir darbe aldı.

Savaş öncesi ABD-İsrail hazırlığı

28 Şubat’ta başlayan ABD ve İsrail saldırıları sonucu İran siyasi ve ekonomik olarak büyük bir darbe almış olsa dahi 47 yıllık rejimini şimdiye kadar korumayı başardı. İsrail ve ABD’nin bu saldırıları, hem Tahran yönetiminin yönetim kabiliyetini ortadan kaldırmayı hem de bölgede vekil güçler eliyle sürdürdüğü “Savaşı kendi topraklarında yapmama” stratejisini bitirmeyi hedefliyordu. İran’a yönelik saldırılar başlamadan önce Husilere yönelik saldırılar ile Suveyş kanalının güvenliği kısmen sağlanıp, İran’ın elindeki en büyük kozlardan biri alınmıştı. Lübnan’da Hizbullah’ın aldığı ağır darbeler, Suriye’de Beşar Esed yönetimin devrilmesi ve İran’ın Irak’ta Şii güçler üzerindeki etkisinin azalması ile savaşı kendi topraklarında ilk defa bu şekilde karşılayan Tahran rejimi için sonunun başlangıcı demek için henüz erken görünüyor.

Savaşın İnsani Bilançosu (1. Ay)
İran (Resmi Ölü Sayısı)2.000+
Lübnan (Hayatını Kaybeden)1.100+
Lübnan (Yerinden Edilen)1.2 Milyon
İran (Hasarlı Yerleşim)10.000

İran savaşı beklemiyor muydu?

28 Şubat tarihinde gerçekleşen saldırıda dini lider Ayetullah Hamaney ile birlikte bir çok üst düzey yetkili ismini saldırılarda kaybeden İran’ın aylardır beklenen bu saldırılara karşı ne kadar hazırlıksız olduğu da ortaya çıktı. İran, körfez ülkelerindeki ABD üslerine misilleme saldırısı yapmış olsa da geniş bir coğrafyaya yayılan bu savaşı zamana yayarak geçiştirmeye çalışıyor. Pentagon’a göre, İran’a yönelik yapılan ilk saldırı 2003 yılında Irak’a yapılan saldırıların iki katı ateş gücüne sahipti.

Savaşın ilk haftasında, İsrail’in düzenlediği ilk hava saldırılarında, İran’ın fiili devlet başkanı ve dünya genelindeki milyonlarca Şii Müslüman için en yüksek manevi otorite olan Ali Hamaney ile birlikte üst düzey general Abdolrahim Mousavi, İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) komutanı Mohammad Pakpour ve Hamaney’in danışmanı Ali Shamkhani de dahil olmak üzere birçok üst düzey yetkili öldürüldü.

Saldırılarının ilk şokunu üzerinden atan İran, bölgedeki İsrail ve ABD üslerine ayrıca Körfez’deki enerji ve askeri hedeflere yüzlerce füze ve insansız hava aracı ile saldırdı. Tahran ayrıca küresel petrol ticareti bakımından önemli bir geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı’nı fiili olarak kapattı.

Karşılıklı saldırılar ve Hizbullah’ın savaşa dahil olması

Savaşın sürdüğü ilk haftada ABD ve İsrail, İran’a günlük saldırılarına devam ederken, ABD, savaştaki ilk kayıplarının Kuveyt’in Port Shuaiba kentindeki bir üsse düzenlenen saldırıda altı askerin öldürülmesi olarak duyurdu. ABD ayrıca Kuveyt üzerinde üç ABD savaş uçağının yanlışlıkla “dost ateşi” sonucu düşürüldüğünü iddia ederken, İran tarafı ise uçakların kendileri tarafından düşürüldüğünü ileri sürdü. İran’a yönelik saldırıların başlamasından iki gün sonra Lübnan’da bulunan Hizbullah, İsrail’e roketler fırlatarak savaşa dahil olmuş oldu. Hizbullah bu saldırıların Hamaney’in öldürülmesine ve 2024 ateşkesini ihlal eden İsrail’in Lübnan’a yönelik günlük saldırılarına bir yanıt olduğunu söyledi. Bu durumun ardından İsrail, Lübnan’a yönelik hem ağır bir bombardıman ile karşılık verirken ayrıca kara harekatı başlattı.

Savaşın ilk haftasında Trump, askeri harekatın amacının İran halkına “özgürlük” yani rejimi değiştirmek olduğunu söylesede ABD yetkilileri daha sonra İran’ın askeri kapasitesini yok etmek hedefinde olduklarını açıkladı.

Savaşın ilk haftasında İran’da bin üçüzü aşkın insan hayatını kaybederken, en büyük tepkiyi ise tamamı çocuk olan Minab’a bulunan bir okula ABD tarafından düzenlenen saldırı nedeniyle oldu. Bu saldırıda 170’i aşkın çocuk yaşamını yitirirken ortaya çıkan görüntüler bütün dünyada tepki topladı.

Savaşın ilk haftasının sonunda, dünyanın en büyük havaalanlarından bazılarına ev sahipliği yapan bölge ülkelerinde, sivil havacılık faaliyetleri ciddi oranda durdu.

Enerji kaynaklarına saldırı ve Hürmüz Boğazı

Savaşın ikinci haftasında, Irak’ta ABD’ye ait bir askeri yakıt ikmal uçağı düşerken, uçakta bulunan altı mürettebat üyesinin tamamı hayatını kaybetti. İran destekli Iraklı Şii gruplar, uçağın düşürülmesini üstlenirken, ABD ordusu kazanın “düşman ateşi veya dost ateşi nedeniyle” olmadığını söyledi. ABD ve İsrail, İran’a yönelik saldırılarında ilk kez, Tahran’daki petrol depolama tesislerini hedef aldı. Saldırılanda hedef olan tesislerin alev alması ile Tahran semalarında devasa duman bulutları oluştu.

İsrail ise bir yandan İran’a yönelik saldırılarını sürdürürken, diğer yandan, Güney Lübnan’da başlattığı işgali derinleştirerek Beyrut’u ve Dahiye olarak bilinen güney banliyölerini bombaladı. Savaşın başlangıcında Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlayıp buradan geçen gemilere refakat edeceklerini açıklayan ABD Başkanı Trump, bunu gerçekleştiremeyeceklerini itiraf etti. İran bu sürede Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü pekiştirerek boğaz yakınlarında bir çok gemiyi hedef aldı. İran, Suudi Arabistan’a düzenlediği saldırıyla Körfez’deki saldırılarını yoğunlaştırdı ve iki kişiyi öldürdü.

Küresel Enerji Şoku
Varil Başına Petrol Fiyatı
70$ ➞ 110$+
Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla Avrupa akaryakıt fiyatlarında %30 artış yaşandı.

Petrol fiyatları tarihi zirveyi gördü

İran savaşın ikinci haftasında yeni dini lider olarak Hamaney’in oğlunu seçerken, ABD’nin taleplerine ise meydan okudu. Savaşın başlangıcından itibaren çelişkili açıklamalarını sürdüren Trump, savaşın yakında biteceğini açıklarken, İsrailli yetkililer ise savaşın bir sınırı olmadığını belirterek daha uzun vadeli süreceğini açıkladı. Savaşın en yoğun sürdüğü bölgelerden olan Lübnan’da ise Hizbullah lideri Naim Kasım, İsrail ile uzun sürecek bir çatışmaya hazır olduklarını açıkladı. Ancak bu dönemde İsrail’in zorunlu tahliye edilmesini istediği yerlerden ayrılan yaklaşık 8 yüz bin kişi yerinden edilirken yaşamını yitiren kişilerin sayısı ise 770’i aştı. İran, ABD ve İsrail saldırılarında yaklaşık 10.000 sivil yerleşim yerinin hasar gördüğünü açıkladı. 8 Mart’ta petrol fiyatları varil başına 110 doları aştıktan sonra hafta içinde tekrar 90 ile 100 dolar arasına düştü. Uluslararası Enerji Ajansı, küresel yakıt arzındaki aksaklıklara yanıt olarak 400 milyon varil ham petrolün piyasaya sürülmesini kabul etti.

İran içinde önemli suikastler

Savaşın 3. haftasında İsrail, İran içinde önemli suikastler gerçekleştirerek, İran’ın güvenlik şefi Ali Larijani ve Besic paramiliter gücü başkanı Gholamrıza Soleimani’yi öldürdü. İran’dan atılan füzeler İsrail hava savunma sistemini aşarak Dimona ve Arad şehirlerinde geniş çaplı hasarlara neden oldu. İsrail’in, Güney Pars doğalgaz sahasına saldırmasına ise İran, Katar’daki sıvılaştırılmış doğalgaz tesisi ile İsrail’e ait bir petrol rafinerisini hedef alarak cevap verdi. ABD bölgedeki askeri varlığını arttırma kararı alarak 10 bin adet insan hava aracı konuşlandırdığını açıkladı. İran’daki doğal gaz tesislerine yapılan İsrail saldırılarının devam etmemesini isteyen Trump, bu konuda İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüştüğünü açıkladı. Savaşa ilişkin ilk müzakere girişimleri de ikinci haftada geldi. İran, savaşı sona erdirmek için şartlarını ortaya koydu; bunlar arasında saldırıların tekrarlanmayacağına dair güvence, zararların tazmini yer alıyordu. Savaşın henüz ikinci haftasında ABD’de üst düzey bir istifa geldi. ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent, İran’ın ABD için yakın bir tehdit oluşturmadığını belirtti. Süren savaşın ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiğini kaydederek istifa etti.

Lübnan: Bütün savaşların hedefi

İran Kızılayı, savaşta 204’ü çocuk olmak üzere toplam ölü sayısının bin 444’ü aştığını açıklarken, Lübnan’da ise İsrail saldırılarında ölü sayısı bini geçti ve yerinden edilenlerin sayısı bir milyonu aştı. 14 günlük süre içinde İran’ın bölge ülkelerinin enerji kaynaklarına yaptığı saldırılar küresel piyasayı da etkilemeye devam etti. Katar Energy’nin açıklamasına göre, İran saldırıları Katar’ın sıvılaştırılmış doğal gaz ihracat kapasitesinin yüzde 17’isini devre bıraktı. Bu durum başta Avrupa olmak üzere Asya’daki enerji piyasaları üzerinde olumsuz etki yarattı.

Savaşın dördüncü haftasında ABD, çatışmaların başlamasından bu yana ilk kez İran’la diplomatik temas kurduğunu açıkladı. Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı 48 saat içinde tamamen yeniden açmaması halinde İran’ın enerji santrallerini “yok edeceğini” söylemişti, ancak daha sonra bu süreyi önce beş gün, ardından da 10 gün daha uzattı. Trump çelişkili açıklamalarına devam ederken İran’ın ateşkes istediğini belirtti, ancak İranlı yetkililer Trump’un kendi kendine müzakere ettiğini belirterek iddiaları red etti.

Şimdiye kadar çatışmaların dışında kalan Yemen’deki Hussiler ise Kızıldeniz’in İran’a karşı saldırılar düzenlemek için kullanılması veya çatışmanın daha da tırmanması durumunda savaşa katılmaya hazır olduğunu söyledi. Nitekim İsrail ordusunun (IDF) sosyal medya hesaplarından yapılan açıklamada, 28 Mart’ta Yemen’den atılan füzeyi havada imha ettiklerini açıkladı.

Husi milislerin yayın organlarından, Sana merkezli El Mesire televizyonu da, bir Husi sözcüye dayandırdığı haberinde, İsrail’in güneyindeki “hassas askerî hedeflere” füze saldırısında bulunulduğunu doğruladı.

Husilerin de fiilen savaşa dahil olması ile halihazırda İran tarafından bloke edilen Hürmüz Boğazı’nın ardından, Akdeniz’den Hint Okyanusu’na geçişi sağlayan Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde de gemi trafiğini sıkıntıya girmesi halinde, küresel ekonominin daha da kötüye gitmesinden endişe ediliyor.

Birinci ayını dolduran savaşta şimdiye kadar İran’da ölü sayısı 2 bini aşmışken, Körfez genelinde ise 25 kişinin öldüğü açıklandı. BM verilerine göre İsrail’in Lübnan saldırılarında 1.2 milyon kişi yerinden edilirken, 121’i çocuk bin 100’ü aşkın kişi hayatını kaybetti.

Saldırılarda Öldürülen Üst Düzey Yetkililer
Ali Hamaney (Dini Lider)
Muhammed Bakıri (Gnkur. Bşk.)
Hüseyin Selami (D.M. Komutanı)
Ali Larijani (Güvenlik Şefi)
Muhammed Kazimi (İstihbarat)
Ali Fuladvand (Nükleer Prog.)

Kara harekatı mı müzakere mi?

Washington Post’un 28 Mart’ta Pentagon’a dayandırdığı haberine göre ise Trump yönetimi İran’a birkaç hafta sürecek bir kara harekatı için hazırlık yapıyor. ABD yetkilileri, operasyonun tam ölçekli bir işgalden ziyade sınırlı özel kuvvetler ve piyade baskınlarını içereceğini, ancak yine de birlikleri insansız hava araçları, füzeler ve yol kenarı bombaları gibi tehditlere maruz bırakacağını söyledi. Öte yandan bölgeye binlerce ABD askeri ve deniz piyadesi konuşlandırıldı ve İran’ın en önemli petrol ihracat terminali olan Harg Adası’nın ele geçirilmesi ve Hürmüz Boğazı yakınlarındaki kıyı mevzilerine saldırı da dahil olmak üzere çeşitli seçenekler değerlendiriliyor.

Devrim Muhafızları’na bağlı Tasnim Haber Ajansı’nın aktardığına göre İran İslam Cumhuriyeti Savunma Araştırma ve İnovasyon Teşkilatı’nın (Sapand) Araştırma Bölümü Başkanı Ali Fuladvand, 28 Mart sabahı Burucerd şehrine düzenlenen saldırılarda ailesiyle birlikte öldürüldü. Sepand Örgütü, İslam Cumhuriyeti’nin nükleer askeri programından sorumlusu olarak biliniyor.

1 aylık süre boyunca NATO ve AB ülkelerinden istediği desteği alamadığını belirten Trump, Miami’de basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin İran konusunda “NATO’dan daha fazla” ABD’ye destek olduğunu söyledi ve onlara teşekkür etti. NATO’nun kendilerine destek vermemesini, “Şimdi yaptıklarına bakılırsa, artık yanlarında olmamıza gerek yok, değil mi? Onlar bizim yanımızda değilse, biz neden onların yanında olalım ki?” sözleri ile eleştirirken NATO’nun geleceğini de tartışmaya açtı.

İran savaşı ve Kürtlerin pozisyonu

Türkiye, Irak ve Suriye’de olduğu gibi İran da söz konusu olduğunda akla gelen güçlerden biri de Kürtler. 28 Şubat’ta başlayan saldırıların hemen ertesindeki bir kaç gün içinde özellikle Trump’ın kimi açıklamaları, gözleri İran’daki Kürtler’e çevirdi.

İran’a yönelik savaş başlamadan 5 gün önce bir araya gelen Kürt partileri, “İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu”nun kurulduğunu 22 Şubat Pazar günü ilan etti. İttifakta Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) ve İran Kürdistanı Mücadele Örgütü (Sazman-ı Xebat) yer aldı. Bu ittifaka Mart ayında İran Kürdistanı Komala Partisi de dahil oldu. Böylece ittifaktaki güçlerin sayısı 6 oldu. İttifak amacını, “İslam Cumhuriyeti rejiminin tüm meşruiyetini yitirdiği ancak maalesef iktidarda kaldığı İran’daki mevcut siyasi durumda varlığımızı ortaya koymak” olarak ifade etti. Ortak açıklamada ittifakın ana hedefleri “İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmek ve Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi” olarak belirlendi.

Kürtler ABD’ye güvenmedi

Savaşın ilk haftası ABD medyasında Trump yönetiminin İran’da çatışması için bazı temaslar kurduğunu ve Kürtlerin İran’a saldırması için silah desteği seçeneğini değerlendirdiğini yazarken, Trump 6 Mart’ta yaptığı açıklamada, Kürt grupların İran’a saldırmasının “harika” olacağını söylemişti. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra ise Trump, İranlı muhalif Kürt grupların savaşa dahil olmasına ilişkin bir soruya “Evet, bunu devre dışı bıraktım. Kürtlerin içeri girmesini istemiyorum. Kürtlerin zarar görmesini ya da öldürülmesini görmek istemiyorum. Aramızda iyi bir ilişki var; içeri girmeye istekliler ama onlara içeri girmelerini istemediğimi söyledim. Savaş şu an Kürtler dahil olmadan da yeterince karışık bir durumda” ifadelerini kullandı. Her ne kadar Trump bu açıklamayı yapsada kısa bir süre önce ABD yönetiminin Rojava’da Kürtleri yüz üstü bıraktığı için İranlı Kürt gruplarının Trump’a olan güvensizlikten kaynaklı böyle bir teklifi kabul etmedikleri konuşuluyor.

Federal Irak Kürdistan Bölgesi’nin önde gelen Kürt liderler ile de görüşen Trump’ın, KDP ve YNK’den savaşa katılmalarını istediği iddia edildi. 5 Mart’ta AP’ye konuşan üç Kürt yetkili, ABD Başkanı Donald Trump’ın Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Bafel Talabani ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini bildirdi. Yetkililerden biri, Trump’ın Iraklı Kürtlerden İranlı gruplara askeri destek vermelerini ve bu grupların sınırdan serbestçe geçiş yapabilmesi için koridor açmalarını istediğini iddia etti. KYB’den yapılan açıklamada, Talabani’nin Trump ile görüştüğü doğrulanırken, “en iyi çözümün müzakere masasına dönmek olduğu” vurgulandı.

İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu
Bileşenler: PJAK, KDP-İ, PAK, Komala, Sazman-ı Xebat
Trump’ın Talebi: Kürtlerin aktif olarak savaşa girmesi.
Kürtlerin Yanıtı: Güvensizlik nedeniyle sahaya inmeyi reddetme, müzakere vurgusu.

İran’ın Kürtlere saldırıları

Savaşın başlamasının ardından İran’dan olduğu iddia edilen Kürdistan Bölgesi’ne 460’tan fazla İHA ve füze saldırısı düzenlendi. Saldırılarda 14 kişi hayatını kaybederken, 85 kişi yaralandı. 28 Mart günü saldırıların dozu arttırıldı. Neçirvan Barzani’nin konutuna yapılan saldırına KDP yönetimi sert tepki gösterdi. Barzani’nin Duhok’ta bulunan evine düzenlenen saldırıda can kaybı yaşanmazken İran saldırıyı kendilerinin tarafından yapılmadığını iddia etti. Aynı gün açıklama yapan Mesud Barzani de ilk defa açıklamasının tonunu sertleştirerek kendi ofisinin de bu bir aylık süre içinde 5 kez hedef alındığını belirtti. Barzani açıklamasında “Savaş başladığından beri Kürdistan Bölgesi ve Peşmerge karargahlarına 450’den fazla füze ve dron saldırısı yapıldı. Bu süreçte benim ofisime de 5 kez saldırı düzenlendi. Ancak halk içinde bir endişe ve öfke oluşmasın diye bugüne kadar sessiz kaldık” dedi. Bağdat’ın saldırılara karşı tutumunu ‘yetersiz’ olarak niteleyen Barzani şunları söyledi:

“Bu saldırılar açık bir savaş ilanı, büyük bir zulüm ve haksızlıktır. Bu mesele kınama mesajlarıyla, telefon görüşmeleriyle veya kurulan komisyonlarla çözülmez. Iraklı yetkililer artık kendilerini netleştirmeli: Ya bu yasa dışı gruplara engel olamadıklarını itiraf etsinler ya da ciddi bir adım atarak devleti ve Kürdistan Bölgesi’ni korumak için harekete geçsinler.”

Savaşın dünü yarını

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlayan saldırısının hazırlığını yeni yaptığını söylemek yanılgı olur. 2025 yılında 12 gün süren savaşta daha öncesinde başlayan bu savaşın devamı olurken, savaşı kendi topraklarında görmek istemeyen İran’ın bu politikası Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de hakim olduğu, hatta bir nevi hegemonyası altındaki bu bölgelerin son yıllarda etkisiz hale getirilmesi ile başladı. Savaşın başlangıcından bu yana İran’ın bu bölgedeki destekçileri yani Şii’lerden şimdiye kadar ciddi bir destek alamadı. Suriye’deki varlığını tümden kaybeden İran, Lübnan’daki Hizbullah’tan İsrail’e yönelik saldırılar İran’ın beklentisinin çok altında kaldı. Kaldı ki İsrail, Lübnan’dan atılan füzeleri bahane ederek, buradaki işgalini derinleştirdi. Savaşın daha ilk günlerinde Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, hükümetin Hizbullah’ın askeri ve güvenlik faaliyetlerine “derhal geçerli olmak üzere yasak” getirdiğini duyurdu ve Hizbullah üyelerini silahlarını teslim etmeye çağırdı. Lübnan hükümetinin bu kararına rağmen Hizbullah silahlarını teslim etmezken, İsrail, bunu Lübnan’ı işgal için yeni bir gerekçe olarak öne sürdü . Yemen’deki Husiler üzerinde büyük bir etkisi bulunan İran, yıllarca buradaki vekil güçler aracılığı ile Suudi Arabistan ile çatışmaları sürdürdü. 28 Şubat’ta başlayan savaşın ilk gününde, İran’a destek verip İsrail’e ve onun bölgedeki misyonlarına saldıracağını açıklayan Husiler, 28 Mart’a kadar savaşa fiilen dahil olmadı. 28 Mart günü ise İsrail’e füze saldırısında bulunduklarını açıkladılar. Dünyanın en fakir ülkelerinden olan Yemen’deki Husileri yıllar boyunca İran tarafından silahlandırılmıştı, ancak savaş başlamadan çok önce ABD ve İsrail Husilere ait bir çok askeri noktayı bombalamış ve Husilerin elindeki ateş gücünü büyük oranda yok etmişti.

İran’ın Şii’ler üzerindeki etkisi azaldı mı?

İran’ın arka bahçesi gibi gördüğü Irak’ta da işler İran’ın beklediği şekilde gelişmedi. Irak Hükümeti Haşdi Şabi güçlerinin savaştan uzak tutmak için yoğun çaba gösterirken, ABD ise Haşdi Şabi güçlerine yaptığı saldırılarda bile daha çok direkt olarak İran tarafından desteklenen birimleri hedef alması dikkat çekiciydi. Böylelikle ABD, Irak’taki tüm Şii’leri karşısına almayarak ince bir politika yürüttü. Irak’ta bulunan Kürtlerin bir şekilde kendi tarafında olmasını talep eden ABD, Kürtlerden istediği gibi bir cevabı almazken, İran sürekli olarak İranlı muhalif Kürt partilerinin olduğu bölgelere saldırılarını aralıksız sürdürdü. Bu süre zarfında Güney Kürdistan’ın başta Hewlêr ve Süleymaniye olmak üzere bir çok bölgesine gerçekleşen füze saldırıları da İran’ın hanesine yazıldı. Bu saldırıları, Kürtler’in mevcut savaşa katılmalarına yönelik caydırıcı adımlar olarak değerlendirmek mümkün iken, tam tersinden, bu saldırılarla Kürtler’in saldırılara dahil olmasının sağlanması da hedefleniyor olabilir. Sunni olan Kürtlerin İran’a karşı savaşa girmesi ile İran Irak içindeki yalnızca kendisine bağlı Şii güçleri Kürtler ile çatıştırmayacak, Necef merkezli ve İran’a daha mesafeli duran tüm Şii’leri de bu savaşa dahil edebilecektir. Böylelikle savaşın en azından bir bölümünü tekrardan kendi toprakları dışında yürütebilecekti.

İran’ın kendi toprakları dışındaki vekil güçleri böyle iken, içeride ise savaştan iki ay önce başlayan protestoların yeniden başlama tedirginliğini yaşıyor. Rejimin değişmesi için son yıllarda bir çok ayaklanma gerçekleştiren İran’daki halklar her seferinde katliam, tutuklamalar ve ardından toplu idamlar ile bastırılmıştı. Ancak İran, Arap Baharı’nda birkaç günlük protestolarda yönetimi değişen hiçbir Ortadoğu ülkesine benzemiyor. İran’ın köklü devlet yapısı, İslam Rejimi’nin 47 yıllık baskıcı rejimi ile birlikte sivil ve askeri gücü bakımından bölge devletlerinden ayrılan bir çok noktası var. Bütün bunlara rağmen, savaş yakın zamanda biterse bile Tahran rejimini bu savaşın kaybedeni olarak görmek mümkün, ancak ABD ve İsrail’inde bu savaşın kazananı olduğunu söylemek gerçekçi değil.

*Grafikler, yapay zeka aracı Gemini aracılığıyla oluşturulmuştur.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.