Türkiye bir asır sonra Kerkük’e geri dönüyor: TPAO, BP’nin ortağı oldu

TPAO, Kerkük’ün yeniden geliştirilmesini yürüten BP şirketinde %15 pay aldı. The National Context’e göre bu adım, Türkiye’nin bir asır önce yalnızca royalti hakkı taşıdığı topraklara dönüşü anlamına geliyor. Ayrıca ortaklık yapısı, Ankara’nın bu koltuğu bir kontrol gücüne çevirmesine izin vermiyor.

Foto: The National Context

Türkiye’nin devlet petrol şirketi TPAO, Kerkük petrol sahalarının yeniden geliştirilmesini üstlenen yüklenici şirket British Petroleum (BP) Energy Company of Kirkuk Limited‘in %15’ini satın aldı. The National Context’te yayımlanan analiz, bu hamleyi Ankara’nın bir asır sonra ilk kez resmi bir ekonomik çıkar taşıdığı coğrafyaya dönüşünün bugüne dek atılmış en somut ticari adımı olarak değerlendiriyor.

Anlaşma Ankara’da imzalandı, TPAO Genel Müdürü Cem Erdem ile BP’nin yukarı akış iş geliştirme başkan yardımcısı Andrew McAuslan imzaları attı. Törende Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da yer aldı. İmza, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali el-Zeydi arasındaki görüşmeler öncesinde gerçekleşti. The National Context‘in aktardığına göre bu adım, ConocoPhillips’in ay başında aynı şirkette %42 pay almak üzere el-Zeydi’nin Washington ziyaretinde vardığı anlaşmanın hemen ardından geldi. BP ise kalan %43’lük payla çoğunluk hissesini korumaya devam ediyor.

Sözleşme alanı, Kerkük sahasının Baba ve Avana bölgelerinin yanı sıra Bai Hassan, Cambur ve Habbaz sahalarını kapsıyorken brüt kazanılabilir kaynak, üç milyar varil petrol eşdeğerinin üzerinde. Sahalar Irak devletinin mülkiyetinde kalıyor. North Oil Company ve North Gas Company işletmeci konumunu korurken ortaklar ise üretim ve rezervleri, “geliştirme ve üretim sözleşmesi” şartları uyarınca kayda geçirecek. İmza, Irak–Türkiye ham petrol boru hattı anlaşmasının sona ermesinden bir gün sonra atıldı. İki hükümet de artık bunun yerine kapsamlı bir enerji iş birliği anlaşması istediklerini duyurdu.

1926’ya bakış

The National Context, bu dönüşün büyüklüğünü ölçmek için Türkiye’nin bu topraklarda daha önce para bağladığı tek döneme yani 1926’ya odaklanıyor. Analize göre o zamanki düzenleme, bir yatırım payı olarak bile görülememektedir. Ancak, vazgeçilen topraklar karşılığında verilmiş bir teselli ikramiyesi olarak görülebilmektedir. Analizin hatırlattığına göre 1926 Ankara Antlaşması, eski Musul vilayetini sınırın Irak tarafında bırakan Brüksel Hattı’nı Türkiye’ye kabul ettirmişti. Buna karşılık Ankara’ya, 25 yıl boyunca Irak hükümetine ödenecek petrol royaltilerinin %10’u vaat edilmişti. Dahası, bu gelirin tamamını tek seferlik 500.000 sterline devretme seçeneği tanındı. Kilit ayrıntı ise şu: söz konusu %10, üretim, ihracat ya da kârdan değil, yalnızca royaltiden kesiliyordu. Üstelik Türkiye’ye Turkish Petroleum Company’de hiçbir ortaklık kazandırmıyordu.

Royalti, ticaret ve hukuk dilinde telif hakkı veya lisans bedeli anlamlarına geliyor.

The National Context‘in aktardığı rakamlara göre para, Baba Gurgur keşfedilene kadar hareketlenmedi. İlk ödeme 1931’de yapıldı: Irak’ın topladığı yaklaşık 400 bin sterlinlik royaltinin kabaca 40 bin sterlini Ankara’ya aktarıldı; bu tutar 1939’da yaklaşık 223 bin sterline çıktı. Analizin dayandığı Türkiye bütçe kayıtlarına göre %10 üzerinden ödemeler 1952’ye kadar sürdü, son ve daha küçük ödeme ise 1954’te yapıldı. Bu da Türkiye’nin hakkını 500.000 sterline devredip çıktığı yönündeki yaygın anlatının ya yanlış ya da eksik olduğunu ortaya koyuyor. Matematik, bu hakkın aslında ne kadar değersiz kaldığını da gözler önüne seriyor: brüt satışların zaten küçük bir dilimi olan royaltinin %10’u, Ankara’ya petrolün gerçek değerinin ancak %1’ine yakın bir tutar bırakıyordu. Yazıya göre, Lord Curzon’un bu toprakların önem taşıdığına dair sezgisi ise anlaşmadan bir yıl geçmeden doğrulanmıştı: Kerkük’ün dünyanın en büyük petrol sahalarından birini barındırdığı ortaya çıktı.

Analiz, daha geniş açıdan bakıldığında asıl arka planın 1918 sonrası sınırların paramparça ettiği bölgesel ekonomi olduğunu söylüyor. Sarah Shields’in on dokuzuncu yüzyıl Musul’u üzerine çalışmasına dayanan yazı, ticaret çevresi Avrupa’ya ya da İstanbul’a değil Halep, Bağdat, Şam ve Anadolu içlerine uzanan asırlık bağlara dönük olan, ticaretinin değer olarak yalnızca küçük bir bölümü bu ağın dışına taşan bir kent tablosu çiziyor. Halep, İskenderun üzerinden iç bölgeyi Akdeniz denizciliğine bağlıyordu. Bağdat Demiryolu ise Anadolu’yu, kuzey Suriye’yi ve Mezopotamya’yı modern altyapıyla birbirine bağlamaya çalışan, yarım kalmış bir girişimdi. Kerkük petrol çağına ancak 1927’de girdi. Dolayısıyla bugünün petrol düzeni, ticaretin, kervanların ve demiryollarının çok daha önce zaten oluşturduğu bir haritanın üzerine serilmekteydi.

Fulcrum Doktrini

The National Context, TPAO’nun payını kendi deyişiyle “Fulcrum Doktrini” içinde konumlandırıyor: Washington’ın Irak, Suriye ve Türkiye’de stratejik rotayı belirlediği, ancak işin asıl yükünü enerji ve altyapıyı kaldıraç olarak kullanıp bölgesel oyunculara devrettiği bir düzen.

Kaynak: The National Context

Analizin diplomatik okumasına göre Tom Barrack’ın aynı anda hem Ankara’da ABD Büyükelçisi hem de Suriye ve Irak özel temsilcisi olması bu tabloyu doğruluyor. Yazının aktardığına göre Barrack, görevi devralırken bu üç ülkeyi bölgesel istikrarın dayandığı stratejik nokta olarak nitelemiş ve bunun tek, tutarlı bir Amerikalı muhatap gerektirdiğini söylemişti. Bu düzende Suriye ve Irak, Ankara’daki büyükelçiye bağlandı. Analiz bunu Ankara’nın Washington’ın kuzey Ortadoğu politikasının idari merkezine dönüşmesi olarak okuyor. Ekonomik tablo da bu diplomatik tabloyla uyuşuyor. Haziran ayındaki ABD–Irak ortak açıklaması, Kerkük–Baniyas hattının Akdeniz’e kadar yeniden işler hâle getirilmesine destek verdi. Bu ay Washington’da imzalanan Irak–Suriye boru hattı anlaşması ise projenin mühendislik ve finansman ayağını ABD öncülüğündeki bir konsorsiyuma bıraktı. Yazıya göre hem kuzeydeki hem batıdaki bu koridorların amacı aynı: Irak’ın Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığını azaltmak.

Analiz, bu çerçevede Kerkük’teki tabloyu, herkesin rolünün özenle belirlendiği bir iş bölümü olarak okuyor: Washington stratejik şemsiyeyi sağlıyor, sermayeyi ve kurumsal işleyişi Amerika ve İngiltere şirketleri üstleniyor, sahayı, boru hatlarını ve bölgeye erişimi Türkiye sağlıyor, egemenlik ve petrolün mülkiyeti ise Irak’ta kalıyor. Analizin dikkat çektiği üzere BP ile ConocoPhillips’in elindeki toplam %85’lik pay, Türkiye’nin ulaşabileceği en üst sınırı da baştan belirliyor. The National Context‘e göre TPAO’nun bu ortaklığa dahil edilmesinin nedeni, Türkiye topraklarının, limanlarının ve boru hatlarının Ankara’yı hiçbir güzergâhın devre dışı bırakamayacağı bir kuzey kapısına dönüştürmesi, ancak ortaklık matematiği, bu payın hiçbir zaman bir kontrol gücüne dönüşmeyeceği şekilde kurgulanmış durumda. Analize göre Türkiye’nin bölgedeki gücü, sonuç belirleyici olmaktan değil, kontrol ettiği koridorlardan, ev sahibi olduğu coğrafyadan ve elindeki onay yetkisinden geliyor.

Bir asrın hikâyesi

Türkiye’nin Kerkük petrolündeki payı: 1926’dan 2026’ya

1926 — Ankara Antlaşması

Türkiye, Musul vilayetini bırakması karşılığında Irak hükümetine ödenecek petrol royaltilerinin %10’unu, 25 yıl boyunca almayı kabul eder. Bu pay üretimden değil, yalnızca royaltiden kesilir; Turkish Petroleum Company’de hiçbir ortaklık sağlamaz.

1931 — İlk ödeme

Baba Gurgur sahasının keşfinin ardından Ankara’ya ilk royalti ödemesi yapılır: yaklaşık 400 bin sterlinlik toplam royaltinin kabaca 40 bin sterlini.

1939 — Yükselen gelir

Ankara’ya aktarılan yıllık tutar yaklaşık 223 bin sterline çıkar.

1952–1954 — Son ödemeler

%10 üzerinden ödemeler 1952’ye kadar sürer, son ve daha küçük ödeme 1954’te yapılır. Ankara’nın payı, petrolün gerçek değerinin ancak yaklaşık %1’ine denk gelir.

2026 — TPAO – BP ortaklığı

TPAO, Kerkük’ün yeniden geliştirilmesini üstlenen yüklenici şirketin %15’ini satın alır — bu kez royalti payı değil, doğrudan şirket ortaklığı olarak.

2026 — Yüklenici şirket ortaklık payı

BP
%43
ConocoPhillips
%42
TPAO
%15

1926 vs. 2026 — hukuki araç farkı

1926: Royalti geliri payı (dışarıdan, üretim/kârdan bağımsız)

2026: Yüklenici şirkette doğrudan hisse ortaklığı

Kaynak: The National Context’te yayımlanan analiz.

1926’dan 2026’ya

Analiz, 1926 ile yapılacak karşılaştırmanın da aynı dikkatle ele alınması gerektiğini vurguluyor. Bir royalti payı ile bir şirket hissesi, birbirinden farklı hukuki araçlardır. Bu yüzden olayı “%10’dan %15’e çıkış” diye okumak, işin özünü kaçırmak olacaktır. Bu artışın salt mali açıdan bir anlamı yok. The National Context, asıl tekrarlanan şeyin kurulan yapının ta kendisi olduğunu söylüyor: 1926’da Londra’da tasarlanan anlaşma, Türkiye’nin toprak talebini, işletmeci şirketin dışından gelen kısa ömürlü bir royalti gelirine dönüştürmüş, sonrasında ise Amerika baskısı, Amerika şirketlerine kalıcı bir %23,75’lik pay kazandırmıştı.

The National Context‘in ulaştığı sonuca göre 2026’da aynı üç unsur (Türkiye’nin çıkarları, İngiltere petrol sermayesi ve Kerkük petrolü) yeniden tek bir çatı altında birleştiriliyor, ancak asıl değişen tek şey, Türkiye’nin bu ortaklık içindeki konumu: 1926’da Bağdat’ın royaltilerinden dışarıdan pay alırken 2026’da ise tasarımı Anglo-Amerikan, egemenliği Irak’a ait bir düzenin içinde, doğrudan yüklenici şirkete ortak oluyor. 1918’den sonra çizilen sınırlar hâlâ yerinde, fakat analizin son vurgusuna göre bu sınırları geçen enerji, güvenlik ve ticaret sistemleri giderek tek ve bütünleşik bir alan gibi işliyor. Türkiye de bu alanın kuzey merkezine yerleşmiş durumda.

*Bu haber, The National Context sitesinde yayımlanan “Turkey Returns to Kirkuk: From a 10% Royalty in 1926 to a 15% Stake in 2026” başlıklı analiz esas alınarak derlenmiştir.

ABD-İran arasında “içeriden çökertme” ve “bölme” savaşı

ABD, ağırlaşan abluka ve istihbarat sızıntılarıyla İran rejimini içeriden bölmeyi hedeflerken Tahran yönetimi öngörülemezlik stratejisi ve yatay tırmanma taktiğiyle ABD öncülüğündeki koalisyonu dışarıdan parçalamaya çalışıyor.

Foto: The National Context

The National Context’te yayımlanan kapsamlı bir analize göre Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile İran arasındaki çatışma ezber bozan bir yapıya büründü. Değerlendirmeye göre askeri yollarla İran rejimini deviremeyen Washington, rejimi içeriden çökertmeyi hedeflerken Tahran yönetimi ise ABD öncülüğündeki bölgesel koalisyonu dışarıdan parçalamak için asimetrik bir karşı strateji yürütüyor.

Makaleye göre, Şubat ayında başlayan savaş bugüne kadar üç evreden geçti. İlk evre, ABD ve İsrail’in İran İslam Cumhuriyeti’ni çökertmek amacıyla başlattığı askeri saldırılardı. 8 Nisan’daki ateşkesle birlikte süreç daha yavaş bir aşamaya, “tam abluka ve kuşatma altında müzakere” dönemine dönüştü. Haziran ayında varılan tek sayfalık mutabakat, durumu stabilize etmiş gibi görünse de temmuz başındaki gemi saldırıları bu anlaşmayı bozdu.

Bu kırılmanın ardından savaşın en geniş çaplı çatışmaları patlak verdi. Analizde bu tırmanışın kilometre taşları şu şekilde sıralanıyor:

  • 28 Temmuz: ABD’nin Ürdün’deki güçlerine yönelik sürpriz İran füze saldırısı.
  • Husilerin Suudi Arabistan şehirlerine ve tankerlerine yönelik füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları.
  • Iraklı silahlı grupların Suudi Arabistan’a yönelik saldırılara katılması ve Irak içinde ABD-Suudi Arabistan ortak misillemesi.
  • Hürmüz Boğazı ve Babülmendep’te eşzamanlı baskı.
  • Mısır’ın Akdeniz kıyısındaki (Dimyat) ABD’ye ait Energos Winter isimli gaz taşıyıcı gemisine yönelik İHA saldırısı. Herhangi bir aktörün üstlenmediği bu saldırıdan sadece iki gün önce, İran devlet televizyonu Dimyat’ı olası bir hedef olarak ismen zikretmişti. Bu durum, bölge hükümetleri nezdinde saldırının arkasında Tahran’ın olduğuna dair güçlü bir caydırıcılık algısı yarattı.

İran’ı içeriden parçalamak

Rejim değişikliğini askeri yollarla yapma inancını kaybeden Washington, artık rejimi “söylemler, istihbarat sızıntıları, periyodik tehditler ve zamanla ağırlaşan bir abluka” kombinasyonuyla içeriden yıkmaya çalışıyor.

Nisan ayındaki ateşkesten bu yana Donald Trump ve ABD yetkililerinin en az yedi farklı açıklamada İran yönetiminin “bölündüğünü” öne sürmesi bu stratejinin en net kanıtı olarak gösteriliyor. Analize göre ABD tarafı, sivil müzakereciler ile Devrim Muhafızları komutanları arasında mutlak bir kopuş olduğunu, yeni dini lider Mücteba Hamaney’e ulaşılamadığını ve Mart ayında suikasta kurban giden Ali Laricani’nin yokluğunda karar alma mekanizmasının dağıldığını iddia ediyor.

Hatta bu kopuş anlatısı o kadar somutlaştırıldı ki temmuz ayındaki nakliye gemisi saldırılarından sonra İranlı sivil yetkililerin gizlice Trump’ın danışmanlarına giderek bu saldırıların anlaşmayı müzakere eden liderliğin değil sertlik yanlılarının bir hatası olduğunu söylediği öne sürüldü.

Değerlendirmede dikkat çeken bir diğer nokta, The New York Times ve Haaretz üzerinden sızdırılan Mahmud Ahmedinejad haberi. Mossad’ın yıllarca eski cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ı bir istihbarat kaynağı olarak kullandığına dair yayımlanan raporun doğruluğundan ziyade, “zamanlaması ve amacı” ön plana çıkarılıyor. Analize göre, raporda yer alan Mossad direktörüyle Budapeşte’de yapılan görüşmeler, durumun CIA’e bildirilmesi ve savaşın ilk günü Ahmedinejad’ı ülkeden çıkarma girişimi gibi kritik detaylar, İran elitlerine “Sisteminiz en üst düzeyden sızdırıldı, elimizde daha fazlası var” mesajı vererek rejimi birbirine düşürmeyi amaçlıyor.

ABD’nin bu stratejisinde öne çıkan faktör ise “zaman.” Çatışma, ateşkes, müzakere ve yeniden tehdit döngüsü, ABD’ye mühimmat ve para tasarrufu sağlarken ambargo altındaki İran’ın ekonomisini ve rejim içi bütünlüğünü her geçen gün biraz daha boğuyor. Bölünme anlatısı, periyodik tırmanma tehditleriyle destekleniyor.

Örneğin Trump, Nisan ayındaki ateşkesi uzattığı gün CNBC’ye verdiği röportajda ateşkes süresi dolduğunda yeniden “bombalamaya başlamayı” beklediğini belirtmişti. Bu tür tehditler, saldırıları durdurmak için taviz vermek isteyenler ile tavizi rejimin sonunun başlangıcı olarak görenler arasında İran içinde sürekli bir tartışma yaratmayı amaçlıyor.

Koalisyonu dışarıdan parçalamak

İran ise bu yıpratma girişimlerine benzer bir şekilde yanıt veriyor. Analize göre Tahran’ın stratejisi, savaşı bölge ülkeleri için daha da maliyetli hale getirerek müttefiklerin ABD’nin rolünü sorgulamaya başlamasını sağlamak.

İran, “yatay tırmanma” taktiğiyle aktörleri ve cepheleri çoğaltıyor:

  • Husilerin Irak topraklarını kullanarak saldırılar düzenlemesi ve Devrim Muhafızları koordinasyonunda ağ tabanlı bir sistem yürütülmesi.
  • Husilerin Suudi limanlarına yönelik deniz baskınını “Ablukaya karşı abluka” olarak tanımlaması.
  • Mısır’daki Dimyat saldırısında olduğu gibi savaşın dışında olduğu düşünülen coğrafyaların (Süveyş koridoru çevresi) bile risk altına sokulması.

İran, rasyonel devlet imajından bilerek uzaklaşarak daha “pervasız” ve “öngörülemez” bir aktör profili çiziyor. Analize göre amaç, ablukanın kaldırılmasını sağlamak için çatışmanın maliyetini ABD müttefikleri için dayanılmaz boyutlara taşımak. Analizde, her iki tarafın da “öngörülemezlik” kartını kullandığı belirtiliyor. Önceden sadece Trump’ın anlık kararları ve değişken tehditleri varken artık İran da ateşkesleri bozarak ve eşikleri aşarak bu taktiği Trump’a karşı uyguluyor.

Bu strateji yarışının altında ise iki temel asimetri yatıyor:

  1. İran için konu bir “rejim bekası” iken ABD için İran, Çin, Rusya ve Latin Amerika gibi pek çok cepheden sadece biri. AP-NORC anketine göre Amerika halkının yüzde 64’ü bu savaşın savaşmaya değmediğini düşünürken sadece yüzde 28’i Trump’ın hamlelerini destekliyor. İran, acilen siyasi zaferlere ihtiyaç duyan bir başkanın, ucu açık bir savaştansa bir anlaşmaya razı olacağına ihtimaline oynuyor.
  2. İran on yıllardır süren yaptırımlara ve düzensizliğe alışkın. Ancak Suudi Arabistan ekonomisi tamamen istikrara, güvenli ihracata ve yatırımcı güvenine dayanıyor. Analize göre İran, maliyetler haftalar değil aylarca sürerse istikrara muhtaç Riyad yönetiminin ABD’ye baskı yaparak müdahaleyi bitirmek isteyeceğini düşünüyor. Ancak bu strateji büyük bir risk de taşıyor. Artan tehlike, koalisyonu bölmek yerine İran’a karşı daha da kenetlenmelerine yol açabilir.

Analize göre savaş, “iki kırılma stratejisi arasındaki bir yarış” olarak özetleniyor. Washington, savaşın maliyeti Amerika koalisyonunu dağıtmadan önce ablukanın İran rejimini çatlatacağına inanırken Tahran tam tersini düşünüyor.

Gelinen noktada en büyük tehlike her iki tarafın da boyun eğmediğini kanıtlamak için kontrolü kaybetmeye istekli görünmesi. Analize göre ufuktaki olası bir ateşkesin barış değil, bu “kırılma ve çökertme” savaşının yeni bir evresi olarak okunması gerekiyor.

Bir şair, bir şehir, bir devrimci, Bîr inisiyatif

Bingöl hem toplumsal hem de siyasal olarak kendine has özellikleri barındıran bir şehir olarak Metin Altıok’a da ev sahipliği yapmıştır. Şehir pek çok Kürt örgütünün de örgütlenme alanı bulduğu bir alan.

“Bedenim üşür, yüreğim sızlar./ Ah kavaklar, kavaklar…/ Beni hoyrat bir makasla /Eski bir fotoğraftan oydular./ Orda yanağımın yarısı,/ Kendini boşlukta tamamlar./ Omuzumda bir kesik el,/ Ki durmadan kanar./ Ah kavaklar kavaklar …/ Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.”

Bingöl ‘de felsefe öğretmenliği yaparken lisesin camından izlediği Çapakçur Deresi’nin kenarındaki kavaklara bakarak yazılan şiirin sahibi Metin Altıok.

Şair için o “kesik el” sürgün, baskı, işkencelerin toplumun birçok kesiminde durmadan kanamasıdır.

1941 İzmir doğumlu, dokuz yıl Bingöl’de zorunlu öğretmenlik yapan şair, kendi gibi öğretmen olan Sıdık Bilgin’in öldürüldüğü Bingöl’ün Genç ilçesine sürgün sonrası Karaman İman Hatip Lisesine tayin edilir, kısa bir dönem sonra malulen emekli olup Ankara’ya yerleşir.

Metin Altıok, Sivas Madımak Otel’de saldırı esnasında Aziz Nesin ve diğer aydınlarla birlikte

1993 ‘de Sivas Madımak katliamından ağır yaralı olarak kurtulsa da komadan çıkamayarak 52 yaşında Ankara’da yaşamını yitirir. 1968 yılına kadar Türkiye İşçi Partisi’ne üye sosyalist düşünceli şair için Bingöl onun için ikinci bir üniversitedir. Bingöl’de yaşadığı yıllarından bahsederken “Şiirimin dünü ile bugünü arasında değişen tek şey kandır. Kan sıçradı üstüne o nazenin (!) şiirimin. Doğu cephesi hep aynı. Ne var ki bana yalnızlığın korkunç saltanatı verildi. İnanın acılarının dişleri tenimde hala.” der

Metin Altıok, Bingöl’de öğretmenlik yaparken

İnsanlık sürükleniyor

Altıok, Bingöl’de 1980’lerde şahit olduğu bir olayı şu şekilde anlatır: “Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Morga götürüyorlardı cesetleri.

Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kadın… Erkeğin elbiseleri üstünde, kadın çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Bir de şiir yazdım:

“Öyle ak öyle ak ki teni; / İpekten biçilmiş sanki / Duyulmamış bu yüzden / Üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak, incecik / Sedyede bir kız cesedi / On parmağı boyalı; / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer; / Bir kızım morgda şimdi.”

Metin Altıok ve ailesi

Bingöl’de öğretmenlik yaptığı yıllarda en çok kızı Zeynep’i özler. Zeynep’i hiç görmeyen öğrencileri bile Zeynep’i çok sever, kızına, eşi Nebahat’a sık sık mektuplar yazar.

Kentin önemli siyasi figürlerinden Şakir Elçi’nin vurulması onu derinden etkiler. Şakir Elçi avukattır. 1980’de MHP belediye başkanın yeğeni tarafından öldürülüyor. Cumhuriyet sonrası Bingöl’de yapılmış ilk ve en kitlesel cenaze töreni düzenleniyor.

Avukat Şakir Elçi

Eşine yazdığı mektupta bu durumdan bahseder:

“Nebahat sevgilim………

Bingöl’e gelir gelmez aldım kötü haberi; Şakir Elçi’yi kent alanında beş kurşunla vurmuşlar, ölmüş. Şiir düşkünü güzelim Kürt, iki çocuk babası herkesin meccani avukatı Şakir kardeş öldürülmüş. Sana anlatmıştım beni yemeğe davet etmişti evine. Rakılar içip şiirden, Cegerxwîn’den, Nazım’dan söz etmiştik. Müthiş sarsıldım. Ne kadar üzüldüm bilemezsin. Bu yetmiyormuş gibi arkasından gelen olaylar da üstüne tuz, biber ekti. Bizim lise, boykota girdi. Öğrenciler okula gelmedi. Polis geldi, jandarma geldi. Hepimizi sorguya çektiler. Ben iki gün geç geldiğim için paçayı kurtardım. Öğrencileri boykota teşvik eden öğretmenleri arıyorlar –sanki varmış gibi- oysa hiçbir öğretmenin boykotla ilgisi yok.

(…)

Ne olursa olsun dönem sonuna kadar kalacağım burada. Yılmayacağım. Benim kanım Şakir’inkinden daha kırmızı değil. Amaçları hepimizi yıldırmak. Hevesleri kursaklarında kalacak. İstifa edip gidelim istiyorlar.”

Şair’in Bingöl’e vedası

Sürgün kokusunu kaleme dökmesi, şahit olduğu acılar karşısında yaşadığı hesaplaşmaları şiirini, ruhunu derinden etkilemiş, veda vakti geldiğinde şair;

“Hoşça kal Bingöl şehri

Bir şehri bırakıp göçerken başkasına;/ Umuda sinmiş bir hüznün kokusudur/ Yayılan köşe bucak evin her yanında, /Duyulan sanki bir sınav korkusudur, / Mukavva kutular ve denkler arasında./Sonunda bir şey mutlaka unutulur ” der Bingöl’e!

Altıok’un yaşadığı 1970’ler ve 1980’ler ortası Bingöl şehri özel bir yere sahip, geçiş noktasıdır.

Zazaların ve Kurmancların olduğu homojen olmayan bir yapıya sahiptir. Devletin toplumsal mühendislik amaçlı değişiklikler tam cevap vermediği şehirdir.

Bingöl’e özel politikalar

İttihat ve Terakki’nin toplumsal mühendislik yaklaşımının Cumhuriyet döneminde devletin şiddete, göçe zorlama ve asimilasyon pratiklerinin şekillendirilmesinde etkili olan dönemin İçişleri Bakanı Mustafa Abdülhalik Renda, Şeyh Said İsyanında tekrar devreye girer. 25 Eylül 1925’te kabul edilen Şark Islahat Planı, Abdülhalik’in raporu temel alınarak bölgenin Türkleştirilmesi görevini uygulamak için bir belge olur. Tek parti döneminde raporlar ve teklifler özellikle Erzurum, Malatya, Erzincan, Elazığ’da büyük oranda başarılı olsa da süreç Bingöl için uzun sürmüştür.

1925 Hareketinin Bingöl’de başlaması, hızla yayılması ve sonrasındaki katliam şehrin belleğinde en önemli yere sahiptir.

Yetmişli yıllar, Bingöl’de Kürt siyasetinin uzun yıllar sessizlik döneminden sonra varlık göstermeye başladığı bir dönem. 1925 Hareketinin yasının yerine politik bir tavıra dönüştüğü yıllar. Sait Elçi öncülüğünde Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurulması, Bingöl’de birçok çevre ve kişinin politik dengelerini değiştirmiştir. Bingöl’de birçok çevrenin “sömürge Kürdistan” tezi üzerine kafa yormaya başladığı dönemler. Bingöl’deki bu dönemi, yalnızca geleneksel 12 Eylül’e giden “sağ-sol çatışması” ile açıklanamaz, çeşitli katmanları vardı. Yerel siyaset, öğretmen hareketi Kürt siyasi çevreleri, milliyetçi hareket ve devlet-toplum ilişkileri birlikte değerlendirilmelidir.

Sait Elçi

Kürt hareketlerinin öncüleri

Öğretmenler eğitimi, sendikal faaliyetleri, siyasi tartışmaları kamusal alana taşıyarak önemli bir toplumsal role sahiptiler. TÖB-DER çevresi, öğretmen hareketinin önemli bir alanıdır.

1970’lerin ortalarından itibaren Türkiye solundan ayrı örgütlenme kararı alan yapılar özellikle Bingöl’de de taban buldu: Kürt siyasi çevrelerden öne çıkan T-KDP (Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi), DDKO mirasıyla ilişkili çevreler, KAWA, KUK, Rizgarî Hareketi, Özgürlük Yolu, PKK, bağımsız Kürt aydın çevreleri bunlardan bazılarıdır. Şehirde farklı siyasi çevrelerin temsilcileri olsalar da; T-KDP’nin kurucularından Sait Elçi, 49’lar davasından Sait Bingöl, DDKO’nun kurucularından Şakir Elçi, PKK‘nin kurucularından Mehmet Karasungur, Hayri Durmuş ,Özgürlük Yolu’nda Ramazan Adıgüzel, Hatip Demiralp, Faik Savaş, Cihat Elçi, İdris Ekinci, Hişar Ağaoğlu ,Sıraç Bilgin, Sıddık Bilgin, Zeki Adsız, Ahmet Aytimur, Mehmet Ersöz, Zeki Palabıyık, Resul Altınok, Mustafa Ayçiçek, Abdullah Ekinci (Gözlüklü Ali ) örgütler üstü olarak anılırlar.

MHP’nin etkisi

Şehrin genel siyasi eğilimi ağırlıklı olarak merkez sağa tanımlansa da MHP Bingöl’de belirgin bir güce sahiptir. O dönemin en çarpıcı olaylarında biri de MHP’li Belediye Başkanı Hikmet Tekin ve ailesine yönelik silahlı saldırısı sonucu hayatını kaybetmesidir. Bu eylem, PKK’nin (Partiya Karkerên Kurdistan) bölgedeki ilk silahlı eylemlerden biri olarak toplumsal hafızada derin izler bırakan bir eylemdir.

Şehrin hafızasında siyasi cinayetler denildiğinde ilk öldürülen T-KDP/KUK çevresiyle yakınlığıyla bilinen öğretmen Cihat Elçi’dir. Bu cinayet şehirdeki tüm siyasetlerin ülkücü ve paramiliter güçlere karşı ortak tavır almasına vesile olmuştur. 1978’de öldürülen İdris Ekinci, T-KDP/KUK geleneğinden olup BİN-GENÇ-DER kurucusudur. Bingöl’de gençlik örgütlenmeleri ile siyasi şiddetin kesiştiği önemli olaylarından biridir. 1980’de başından vurularak öldürülen Şakir Elçi ise BİN-GENÇ-DER ve DDKO kurucularından, DDKD (Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri) yönetiminde olup siyasi çevrelerinde sevilen isimlerden biridir. Bu üç devrimcinin ortaklaştığı bir nokta da Xalit Şervan olarak bilinen Hatip Demiralp’tır.

Bir sonraki yazı: Hatip Demiralp ve Bingöl’deki etkisi.

Suriye’nin silahlara el koyması, Washington’a Hizbullah üzerinde koz sağlıyor

Suriye yetkilileri, Irak petrolü taşıyan ve içinde İran kanalları üzerinden Lübnan’daki Hizbullah’a ulaştırılacak uzun menzilli füzeler ve insansız hava araçları da dahil olmak üzere bir silah sevkiyatı sakladığı tespit edilen bir kamyonu ele geçirdi. Bu olay, bu koridorda enerji akışları ile güvenlik hesaplamalarının nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor

Fotoğraf: Rûdaw

Suriye İçişleri Bakanlığı, Suriye makamlarının Irak sınırı yakınlarında, arasında insansız hava araçları ve uzun menzilli füzelerin de bulunduğu bir silah sevkiyatını engellediğini duyurdu. Ortadoğu dinamikleri ve Kürtlerle ilgili analiz yazıları yayımlayan The National Context’in “Syria’s Arms Seizure Sells Washington Its Leverage Over Hezbollah” adlı yazısını sizler için Türkçeye çevirdik.

Suriye yetkilileri, Irak petrolü taşıyan ve içinde İran kanalları üzerinden Lübnan’daki Hizbullah’a ulaştırılacak uzun menzilli füzeler ve insansız hava araçları da dahil olmak üzere bir silah sevkiyatı sakladığı tespit edilen bir kamyonu ele geçirdi. Suriye-Irak sınırındaki el-Tanf sınır kapısında gerçekleşen bu operasyon, Washington’ın, Hizbullah’ı köşeye sıkıştırmak için Suriye’nin rolünü tartıştığı bir döneme denk geldi. Bu adım aynı zamanda Şam’ın, Irak-Suriye kara petrol hattı üzerinde kurulan lojistik ağı baltalamaya yönelik hamlelerinin en son örneğini oluşturuyor.

Arka plan: Irak petrolü, Hürmüz Boğazı krizinin tetiklediği güzergâh değişikliği kapsamında karadan Suriye’ye akmaktadır. Bu kriz, Bağdat’ı Suriye’nin Baniyas limanı üzerinden alternatif ihracat ve transit koridorları aramaya itmiştir. Bu trafik, Irak’ın petrol ve sınır patronaj ağlarına yerleşmiş, milislerle bağlantılı olduğu düşünülen dört tüccar üzerinden geçmekte ve bu tüccarların yeni ortaya çıkan güzergâhta varil başına 5-10 dolar kazandıkları bildirilmektedir. Bu düzenleme, sessizce önemli bir sınır ötesi ticaret kanalı haline gelmiş ve bu ele geçirmenin de gösterdiği gibi, yasadışı yükleri de taşıyabilen bir vektör haline gelmiştir.

Analiz: Bu ele geçirme olayından üç noktaya dikkat çekmek gerekir.

İlk olarak bu zamanlama, Trump’ın, Hizbullah’la mücadelede İsrail yerine Suriye’nin rol üstlenmesi gerektiğine dair açıklamalarını sıklaştırdığı bir dönemde, Suriye’nin elini güçlendirmek için bilinçli bir hamle yaptığını gösteriyor. Ele geçirilen bu sevkiyat, İran’dan Hizbullah’a uzanan lojistik hattı kesmenin ancak Suriye’nin iş birliğiyle mümkün olabileceğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu da Şam’a pazarlık için somut bir koz sağlıyor. Muhtemel talepler arasında, Süveyda anlaşmazlığıyla bağlantılı tampon bölgeler de dahil olmak üzere, İsrail’in son dönemde Suriye topraklarında ilerlediği noktalardan geri çekilmesi yer alıyor. Ele geçirmenin Trump’ın Netanyahu’dan İsrail güçlerini Suriye’den çekmeye başlaması için çağrıda bulunmasından sadece iki gün sonra gerçekleşmesi de dikkat çekicidir.

Bununla birlikte dikkate alınması gereken bir başka yorum da var. eş-Şara yönetimi, Trump’ın ısrarla dayattığı “Hizbullah’la doğrudan çatışma” seçeneğine pek sıcak bakmıyor. Örgütle açık bir savaşa girmek, henüz kırılgan bir aşamada olan başkanlık için ciddi riskler barındırır ve hem Hizbullah’ın kendisinden hem de Suriye’nin doğusundaki Irak’ta İran yanlısı milislerden misillemesiyle karşılaşma tehlikesini taşır. Üzerindeki baskı ne düzeyde olursa olsun, eş-Şara’nın bu denli riskli bir rolü doğrudan üstlenmesi pek olası değil. Bu açıdan bakıldığında silahların ele geçirilmesi, Şam’ın doğrudan çatışmaya girmediği yollarla Hizbullah meselesinde yardımcı olabileceğini, bir yandan da İsrail’in çekilmesi ve Süveyda konusunda istediği baskı gücünü de oluşturmaya devam edebileceğini gösteren dolaylı bir sinyal işlevi görüyor.

İkincisi, Suriye’ye gönderilen petrol, Irak devlet petrol pazarlama şirketinin Iraklı dört tüccarla yaptığı vadeli sözleşmeler kapsamında taşınıyor. Bu sevkiyat, ABD Hazine Bakanlığı’nın yaptırım listesinde yer alan ve İran yanlısı milislerle bağlantılı olan bir petrol ve sınır ekonomisi üzerinden geçiyor. Hatta KDP Milletvekili Majid Shingali’nin iddiasına göre, siyasi gruplar bu güzergah üzerinden varil başına 5 ile 20 dolar arasında komisyon alıyor.Elbette tüm bunlar, bu zincirdeki herhangi birinin bilerek Hizbullah’a silah taşıdığını kanıtlamaz. Durumu açıklayan asıl unsur, sevkiyatın hacminde saklı: Bu koridordaki kontrol noktaları nakit parayla dönüyor, denetlenmesi zor ve rüşvete son derece açık. Konvoylar her hafta aynı evraklarla aynı noktalardan geçerken, bu yoğun akışın arasına gizli bir sevkiyatı sıkıştırmak oldukça kolay.

Üçüncüsü, Şam yönetimi bu güzergahtan zaten haberdar olabilir. Bu durum, ağı tamamen çökertmeye yönelik yeni bir kararlılıktan ziyade baskı kurmak amacıyla zamanlaması ayarlanmış, gerçek bir operasyondan çok seçici bir uygulama tercih etmiş olabilir. Nitekim Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Nisan ayında yaptığı açıklamada örgütün Suriye’nin yeni liderliğiyle bir sorunu olmadığını belirtip tek düşmanlarının İsrail olduğunu vurgulamıştı. Bu söylem, Şam’ın sürece karşı çıkmadığını, aksine zımnen onay verdiğini düşündürüyor. Ayrıca Al-Marsad’ın aktardığı bir kaynak da Suriyeli yetkililerin Hizbullah’a giden silah sevkiyatlarının ülkeden geçişine bilerek göz yumduğunu ifade ediyor. Tüm bu arka plan dikkate alındığında, bu son el koyma operasyonunun zamanlamasındaki nokta atışı hassasiyeti “tesadüf” diyerek geçiştirmek pek mümkün görünmüyor.

Genel olarak bakıldığında bu olay, bu koridorda enerji akışları ile güvenlik hesaplamalarının nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor, bu bağlamda yaptırımların kendisi bir politika olmaktan ziyade bir pazarlık kozu olarak işlev görüyor.

Soykırıma giden yol: Srebrenica’nın 31. yılında hâlâ kayıplar var

Her yıl 11 Temmuz’da anılan Srebrenica Soykırımı’nda 8 bin 372 sivil hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” ilan ettiği kasabada işlenen savaş suçları; uluslararası topluma duyulan güveni zedeledi, bölge halkları arasında derin yaralar açtı.

Foto: Thomas Brey/dpa/Alamy Live News

Temmuz 1995’te Bosna-Hersek’in doğusunda bulunan Srebrenica’da (Okunuşu: Srebrenitsa), 8 bini aşkın Boşnak erkek ve çocuk öldürüldü. Yıllar içinde kazı ve DNA eşleştirmeleriyle tespit edilen kurban sayısı 8 bin 372‘ye ulaştı. Kurbanlar arasında henüz kimliği belirlenemeyen ya da hâlâ kayıp olan bine yakın kişi bulunuyor.

Katliam, savaş suçu olmasının yanı sıra soykırım olarak da tescillendi. ICTY (International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia – Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi), 2001’de Radislav Krstić davasında verdiği kararla olayları soykırım olarak nitelendirdi. Bu karar 2004’te İstinaf Dairesi tarafından, 2007’de ise ICJ (International Court of Justice – Uluslararası Adalet Divanı) tarafından onandı. Srebrenica Katliamı, böylece II. Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası mahkemelerce soykırım olarak tescillenen ilk olay olarak kayıtlara geçti.

Srebrenica’da ne oldu?

II. Dünya Savaşı sonrasında altı cumhuriyetten oluşan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti, 1980 yılında ülkenin kurucusu ve Devlet Başkanı Josip Broz Tito’nun hayatını kaybetmesi sonrasında çatırdamaya başladı. 1980’li yıllar boyunca zayıflayan merkezi otorite, 1991’de Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesiyle birlikte tamamen dağıldı.

Bosna-Hersek, Yugoslavya’da etnik çeşitliliğin en yüksek olduğu cumhuriyetti. Ülke nüfusunun yaklaşık %44’ü Müslüman Boşnak, %31’i Ortodoks Sırp ve %17’si Katolik Hırvatlardan oluşmaktaydı. Bosna-Hersek 1992’de bağımsızlığını ilan ettiğinde Bosnalı Sırplar bu karara karşı çıktı ve Sırbistan ile Sırpların domine ettiği Yugoslav Halk Ordusu’nun da desteğiyle kendi kontrollerindeki bölgelerde Sırp nüfusun yaşayacağı etnik olarak homojen bir toprak parçası [Republika Srpska] oluşturma amacıyla silahlı mücadeleye başladı. 1992’de Sırp askeri ve paramiliter güçler, Boşnaklara karşı etnik temizlik sürecini başlattı ve bu süreçte binlerce insan öldürüldü ya da yerinden edildi.

Bosna-Hersek’in doğusunda, Sırbistan sınırına yakın bir kasaba olan Srebrenica, çatışmaların ortasında kalmıştı. Republika Srpska ile Sırbistan arasında kesintisiz kara bağlantısı kurulabilmesi için bu bölgeye önem atfedilmekteydi. 1992 sonunda Srebrenica, ağırlıklı olarak Boşnaklardan oluşan Bosna-Hersek Cumhuriyeti Ordusu’nun (Armija Republike Bosne i Hercegovine – ARBiH) kontrolündeydi ve çevre köylerden kaçan on binlerce Boşnak sivil buraya sığınmıştı. Kasabanın nüfusu, savaşın ilk yıllarından bu yana birkaç kat artmış; sağlık, gıda ve barınma koşulları giderek daha da kötüleşmişti.

11 Mart 1993’te UNPROFOR (BM Koruma Gücü) komutanı Fransalı General Philippe Morillon, çevredeki Cerska ve Konjević Polje‘nin Sırp güçlerince ele geçirilmesinin ardından durumu yerinde görmek için Srebrenica’ya gitti. Ayrıca Morillon’un konvoyu gıda ve yardım maddeleri de taşıyordu. Konvoy, Srebrenica’ya gittiği sırada Bosnalı Sırp Ordusu (Vojske Republike Srpske – VRS) tarafından durduruldu ve şehre girilmesi engellendi. Sonrasında yapılan görüşmeler sonucunda gıda maddeleri olmadan konvoyun şehre girişine izin verildi. Şehirde sevinçle karşılanan konvoy, 2 gün kadar şehirde kaldı.

General Morillon, Srebrenica halkına BM koruması altında olduklarını söylüyor, Foto: The Death of Yugoslavia (BBC Belgeseli/1995)

Bu sürenin sonunda Morillon şehirden ayrılmak istediğinde ise halk, BM Koruma Gücü’nün şehri terk etmesini engelledi. Bunun üzerine Morillon, yanına bir BM bayrağı ve megafon alarak postane binasının camından “Artık Birleşmiş Milletler koruması altındasınız, sizi asla terk etmeyeceğim” cümlesiyle şehrin BM koruması altına alındığını ilan etti ve şehirde BM bayrağı dalgalandırıldı. Fakat Morillon, üstlerinden böyle bir yetki almamıştı. Morillon’un bu beklenmedik vaadinden bir ay sonra 16 Nisan 1993’te BM Güvenlik Konseyi Srebrenica’yı resmen “güvenli bölge” ilan etti ve bölgenin “güç kullanımı dahil gerekli her türlü araçla” korunacağını duyurdu. Bu kararın uygulanması için görevlendirilen ise birkaç yüz kişiden oluşan hafif silahlı bir Hollanda BM barış gücü taburuydu (Dutchbat).

Kuşatma ve insani durum

1993’ten 1995’e kadar açlık, ilaç ve tıbbi malzeme yokluğunun yanı sıra ateşkes ihlalleri de kasabadaki yaşam şartlarını kötüleştiriyordu. Mart 1995’e gelindiğinde Republika Srpska lideri Radovan Karadžić‘in verdiği talimatlar doğrultusunda yapılan askeri operasyonlar neticesinde Srebrenica’daki kuşatma daha da sertleşmişti. Mayıs ayı itibarıyla Bosnalı Sırp askerler, gıda ve diğer temel malzemelerin geçişine izin vermemekteydi. Bu durum, kasabadaki Boşnak savaşçıların çoğunu bölgeyi terk etmeye zorlamış, bölgenin savunmasını daha da zayıflatmıştı.

Aynı dönemde, uluslararası müdahalenin önünde de engeller görünüyordu. 4 Haziran 1995’te UNPROFOR komutanı Fransalı General Bernard Janvier, Zvornik’te Sırp General Ratko Mladić ile bir araya geldi. Bu görüşmenin resmi gündemi, Sırplar tarafından esir alınan [çoğu Fransalı] BM askerlerinin serbest bırakılmasıydı. Dönemin Bosna-Hersek Başbakanı Hasan Muratović ve bazı kaynaklara göre Janvier bu görüşmede rehinelerin serbest bırakılması karşılığında NATO’dan hava saldırısı talep edilmeyeceğine dair örtülü bir güvence vermişti. Ancak Janvier bu iddiayı BM soruşturmasında ve 2001’de Fransa Parlamentosu önünde verdiği ifadesinde reddetti.

Haziran ayı sonunda geride kalan birkaç Boşnak savaşçı grubuyla yaşanan küçük çatışmaların ardından VRS, kod adı “Krivaja 95” olan bir operasyon planladı. Bu operasyon ise birkaç hafta içinde soykırımla sonuçlanacaktı. Kasabayı korumakla görevli güç ise hâlâ yalnızca birkaç yüz kişilik hafif silahlı bir Hollanda BM taburuydu.

VRS’nin saldırısı ve Srebrenica’nın düşüşü

6 Temmuz 1995 sabahı başlayan saldırıyla Bosnalı Sırp güçleri, ilerledikleri güzergah boyunca Boşnakların evlerini ateşe verdiler. Sonraki üç gün boyunca VRS’nin bombardımanı yoğunlaştı ve bölgeyi çevreleyen gözlem noktaları teker teker düştü. Dutchbat askerleri, direnmeden kasaba merkezine doğru geri çekilmeye başladı. 9 Temmuz’da, ilerleyişin beklenenden daha kolay olduğunu gören Karadžić, operasyonun kapsamını genişletti ve Srebrenica’nın tamamen ele geçirilmesi için VRS’ye yetki verdi.

10 Temmuz’a gelindiğinde VRS tankları kasabaya yaklaşıyordu ve Dutchbat komutanı Yarbay Thomas Karremans NATO’dan acil hava desteği talep etti. Aynı gün Dutchbat, Bosnalı Sırplara geri çekilmedikleri takdirde hava saldırısı düzenleneceği uyarısını yaptı. Ancak Zagreb’deki kriz toplantısında UNPROFOR komutanı General Bernard Janvier, hava saldırısı kararını ertesi sabaha erteledi.

VRS Generali Ratko Mladić (solda) ve Thomas Karremans (soldan üçüncü) Foto: SIPA/REX

11 Temmuz öğleden sonra saat 14.40’ta NATO iki hava saldırısı gerçekleştirdi. VRS güçleri, Hollandalı ve Fransalı esirleri öldürmekle ve 20-30 bin sivil mültecinin bulunduğu çevre bölgelere saldırmakla tehdit edince, planlanan diğer hava saldırısı iptal edildi. VRS bu sırada 30 Dutchbat askerini rehin aldı.

Aynı gün artık hiçbir direnişle karşılaşmayan General Ratko Mladić; General Milenko Živanović, General Radislav Krstić ve diğer VRS subaylarıyla birlikte saat 16.15’te Srebrenica sokaklarında zafer yürüyüşü yaptı. Bir Sırp televizyonunun kaydettiği görüntülerde Mladić, buradaki “Türklerden” 1804’te başlayan Sırp ayaklanmasının intikamını alma zamanının geldiğini söylüyordu.

Toplu infazlar

Srebrenica’nın düşüşünün ardından [çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı] yaklaşık 25 bin mülteci Potočari’deki BM karargâhında toplanmıştı, fakat Bosnalı Sırp güçler mültecileri buradan çıkmaya zorladı. 12 Temmuz öğleden sonra otobüs ve kamyonlarla kadınlar, çocuklar ve yaşlılar Boşnak kontrolündeki bölgelere sürüldü. Bu tahliye sırasında Sırp askerleri, otobüslere binmeden önce tüm erkekleri kalabalıktan ayırıp “savaş suçu soruşturması” bahanesiyle alıkoydu.

11 Temmuz gecesi 10 bini aşkın Boşnak erkek, güvenli bir bölgeye ulaşabilmek umuduyla sık ormanlık araziden geçerek Srebrenica’dan kaçmaya çalışıyordu. Ertesi sabahtan itibaren Bosnalı Sırp subaylar, ele geçirdikleri BM ekipmanlarını kullanarak ve sahte güvenceler vererek kaçan insanları teslim olmaya ikna etti. Bu insanların büyük bölümü yol boyunca pusu kurularak ve top atışları ile öldürüldü ya da doğrudan infaz edildi. Kaçan insanların ancak üçte biri güvenli bölgelere ulaşabildi. Potočari’den ayrılan ve ormanda yakalanan insanlar, 12-13 Temmuz’da çoğunlukla Bratunac’taki çeşitli noktalara götürüldü. Buradan itibaren ise sistematik infazlar başladı.

ICTY, 11-19 Temmuz arasında dokuz farklı yerde gerçekleştirilen toplu infazları belgeledi:

  • 13 Temmuz sabahı – Jadar Nehri
  • 13 Temmuz öğleden sonra – Čerska Vadisi
  • 13 Temmuz öğleden sonra – Kravica Deposu (bin ila bin 500 kişinin öldürüldüğü tahmin ediliyor)
  • 13-14 Temmuz – Tišća
  • 14 Temmuz – Grbavci Okulu ve Orahovac
  • 14-15 Temmuz – Petkovci Okulu ve Petkovci Barajı
  • 14-16 Temmuz – Pilica Okulu ve Branjevo Askeri Çiftliği
  • 16 Temmuz – Pilica Kültür Merkezi
  • 14-17 Temmuz – Kozluk

Bu infazların en ciddi şekilde belgelenmiş olanı, VRS’nin 10. Sabotaj Müfrezesi’nden asker Dražen Erdemović‘in katıldığı Branjevo Askeri Çiftliği katliamıydı. Erdemović, daha sonra suçunu itiraf edip Krstić davasında tanıklık yapmış ve yalnızca 16 Temmuz’da kendi biriminin bu çiftlikte bin ila bin 200 kişiyi öldürdüğünü tahmin ettiğini söylemişti. Erdemović’in tanıklığına göre kurbanların neredeyse tamamı sivil kıyafetler giyiyordu, bir kısmının gözleri bağlıydı ve elleri arkadan bağlanmıştı. Kaçmaya çalışan tek bir kişi dışında herkes direnmeden kurşuna dizildi.

Mahkemenin incelediği toplu mezarlarda 448 gözbağı ile kurbanların ellerini bağlamakta kullanılan 423 parça bez, ip ya da tel bulundu. Branjevo’daki infazdan sağ kurtulan bir kişi mahkeme ifadesinde, ateş açıldığı anda yere kapaklandığını ve bir başka kişinin onun üzerine düştüğünü, yanındaki bir yaralıya askerlerin “Bırak acı çeksin, onu sonra öldürürüz” dediğini anlatmıştı. Ayrıca, katledilen kişiler sonrasında toplu mezarlara gömüldü.

Toplu mezarlar

Bosnalı Sırp güçleri, işlenen suçları gizlemek amacıyla Eylül ve Ekim 1995 arasındaki birkaç haftalık süre zarfında kurbanların bedenlerini ilk gömüldükleri toplu mezarlardan çıkardılar ve ikincil mezar alanları olarak adlandırılan başka konumlara taşınarak yeniden gömdüler. 1996 ile 2000 yılları arasında ICTY tarafından açılan 21 toplu mezardan yedisinin bu şekilde oluşturulmuş ikincil mezarlar olduğu tespit edildi.

Srebrenica’daki Potočari Anıt Mezarlığı, Foto: Michael Büker/Wikimedia Commons

Bosnalı Sırp güçleri, cesetleri çıkarmak ve başka yerlere taşımak için buldozerler ve diğer ağır iş makineleri kullandı. Bunun sonucunda bazı kurbanların bedenleri parçalandı ve ağır hasar gördü. Ayrıca bazı kurbanlara ait vücut parçaları hem birincil hem de ikincil olmak üzere iki farklı toplu mezarda bulundu. Mahkeme savcılığı, açılan 21 toplu mezar üzerinde kapsamlı adli analizler gerçekleştirdi. Adli tıp uzmanlarının mezarlardan çıkarılan toprak yapısı, mermiler ve diğer materyaller üzerindeki incelemeleri sonucunda birincil ve ikincil mezar alanlarından bazılarının birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğu kanıtlandı.

Yargılamalar ve mahkumiyetler

Dönemin Republika Srpska lideri Radovan Karadžić, Srebrenica soykırımı ile diğer savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan dolayı Mart 2016’da suçlu bulundu. Başlangıçta 40 yıl hapis cezasına çarptırılan Karadžić, 2019 yılında ICTY’nin hukuki halefi olan IRMCT (International Residual Mechanism for Criminal Tribunals – Ceza Mahkemeleri Uluslararası Rezidüel Mekanizması) Temyiz Dairesi tarafından ömür boyu hapisle cezalandırıldı. Srebrenica’daki askeri harekâtın bizzat başında bulunan VRS komutanı Ratko Mladić ise 2011’de yakalandı, 2017 yılında soykırım ile insanlığa karşı işlenen suçları kapsayan 11 suçlamanın 10’undan suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Mladić’in bu cezası, 2021 yılının Haziran ayında görülen temyiz davasında da onandı.

Uluslararası ceza mahkemeleri, Srebrenica’daki suçlara dahil oldukları sebebiyle toplamda yirmiden fazla kişi hakkında iddianame hazırladı. Bu iddianamelerin [biri hariç] tamamı operasyonu bizzat planlayan ve emir veren üst düzey komutanlar hakkında oluşturuldu. Yargılamalar sonucunda Karadžić ve Mladić gibi isimlerin yanı sıra Dražen Erdemović, Dragan Obrenović, Vidoje Blagojević, Dragan Jokić ve Momir Nikolić gibi çok sayıda askeri ve istihbarat yetkilisi işledikleri insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçlarından dolayı uzun hapis cezalarına çarptırıldı.

Marš Mira ve hafıza

Srebrenica’nın düşmesinin ardından kasabadaki 10 bini aşkın Boşnak’ın Bosna Ordusu’nun kontrolündeki Tuzla’ya ulaşmak umuduyla ormanlık ve dağlık arazide yürüdüğü güzergah, tarihe “Ölüm Yolu” (Put Smrti) olarak geçti. Soykırımı anmak, unutulmasına engel olmak ve kurbanların anısını yaşatmak amacıyla 2005 yılından bu yana her yıl uluslararası katılımlı düzenlenen “Marš Mira” (Barış Yürüyüşü), bu kaçış güzergahının tam tersi istikamette gerçekleştirilmektedir. Katılımcılar, hayatta kalanların ulaştığı güvenli bölge olan Tuzla’nın Nezuk kasabasında toplanarak Srebrenica’ya yürümektedir.

Yaklaşık 100 kilometre uzunluğundaki bu güzergah, her yıl 8-10 Temmuz tarihleri arasında üç günde yürünmektedir. Katliamdan sağ kurtulanların, kurban yakınlarının ve dünyanın dört bir yanından gelen binlerce kişinin katıldığı kortej, yürüyüş boyunca infazların ve pusuların yaşandığı noktalardan geçerek 10 Temmuz akşamı Potočari Anıt Mezarlığı’na ulaşılmasıyla tamamlanır.

Kürt şehirlerinde mayın ve patlayıcı sorunu: Dört yılda 8 kişi öldü

İHD Hakkari Şubesi’nden Eren Baskın ve Hakkari Baro Başkanı Ergün Canan, Kürt illerinde onlarca yıldır süren mayın, mühimmat ve zırhlı araç kaynaklı ölümlerinin ardındaki pratiğin birçok hak ihlali ve travmaya yol açtığını belirtti: “Sorumluluk vatandaşta değil, devlette.”

Bu sene, 9 Mayıs 2026’da hayvanlarını otlatan 17 yaşındaki Muhammed Aykut, bastığı mayınla yaralanmış ve birçok hayvan da hayatını kaybetmişti. İki yıl önce 24 Temmuz’da yine Hakkari’de koyunlarını otlatan çoban Bedrettin Düzen ise mayın patlaması sonucu hayatını kaybetmişti. Bu olaylarla birlikte Kürt şehirlerindeki mayın ve patlayıcı kaynaklı ölüm ve yaralanmaları, bu davalardaki soruşturma süreçlerini tekrar gündeme getirdi.

Türkiye’deki çoğu Kürt kentinde hâlâ binlerce mayın ve patlamamış mühimmat sivillerin olduğu alanlarda bulunuyor. Mayınsız Bir Türkiye Girişimi’nin verilerine göre ülke genelinde yaklaşık 1 milyon mayın toprak altında, Milli Savunma Bakanlığı’nın 2021 verilerine göre ise bu rakam 850 bine, alan sayısı da 3.800’e yakın.

Diyarbakır Barosu’nun 2011-2021 dönemine ilişkin hazırladığı “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporu, bu mayın ve savaş atıklarının en çok çocukları etkilediğini ortaya koymuştu. Buna göre, bu on yıllık dönemde savaş mühimmatı veya mayın patlaması sonucu 45 çocuk yaşamını yitirirken 135 çocuk ise yaralandı. Zırhlı araç kaynaklı ölen çocuk sayısı ise 22, yaralanan çocuk sayısı da 27. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) yıllık hak ihlali raporlarında ise bu tablo hala devam ediyor. İHD verilerine göre 2020-2024 arasında mühimmat ve mayın patlamaları sonucu en az 8’i çocuk 23 kişi yaralanırken 3’ü çocuk 8 kişi hayatını kaybetti. Ölüm ve yaralanmaların en yoğun yaşandığı iller ise Diyarbakır, Şırnak, Hakkari ve Mardin.

Toplu mayın döşenmesinin durması ve sınır hattındaki büyük ölçekli temizleme uygulamalarıyla zırhlı araç kaynaklı veya savaş mühimmatı ve mayın patlaması sonucu ölüm ve yaralanmaların 2000’li yıllara göre azaldığı gözlemlense de bu durum, Kürt illerinde onlarca yıldır sürüyor. Çünkü bu temizlik ağırlıklı olarak Ermenistan ve İran sınır hattında yapıldı. Avrupa Dış İlişkiler Servisi‘nin raporladığına göre 2021-2023 arasında toplam 50 bin kara mayını Ermenistan ve İran sınırından arındırıldı. Asıl risk ise iç kesimlerde: 90’larda boşaltılıp daha sonra geri dönüşe açılan köylerin meraları, eski askeri karakol ve üs çevreleri hâlâ temizlenmedi.

Mayın ve Mühimmat Patlamaları İnfografik

Kürt Şehirlerinde Mayın ve Mühimmat Patlamaları

İnsan Hakları Derneği yıllık Hak İhlalleri Raporları verileriyle (2020–2024)

8
Hayatını kaybeden
3’ü çocuk
23
Yaralanan
8’i çocuk

2020–2024 arası toplam, İHD verileri

Yıllara göre ölü ve yaralı sayısı

Mayın ve sahipsiz patlayıcı/mühimmat kaynaklı

2020
Ölü
1
Yaralı
4
1 ölüm ve 2 yaralanma çocuk
2021
Ölü
4
Yaralı
6
2 ölüm ve 2 yaralanma çocuk
2022
Ölü
0
Yaralı
8
3 yaralanma çocuk
2023
Ölü
0
Yaralı
1
Çocuk bilgisi belirtilmemiş
2024
Ölü
3
Yaralı
4
1 ölüm ve 1 yaralanma çocuk
Ölü
Yaralı

Türkiye’nin 2003’te taraf olduğu Ottawa Sözleşmesi’ne göre mayınların temizlenmesi gereken tarih defalarca ertelendi, hatta son uzatma talebi 2025 sonuna kadar geçerliydi. Bu süre boyunca yaralanma ve ölümle sonuçlanan davalarda sorumluların çoğunlukla cezasız bırakıldığı, etkin bir soruşturmanın yürütülmediği görülüyor. Hakkari Baro Başkanı Ergün Canan ve İHD Hakkari Şubesi’nden Eren Baskın bu ölümlerin ardındaki hukuki ve siyasi tabloyu değerlendirdi.

Uluslararası Mayın Yasağı Sözleşmesi (Ottawa Sözleşmesi), anti-personel mayınlarının kullanılması, üretilmesi, depolanması ve devredilmesini yasaklayan ve bu mayınların imhasını şart koşan uluslararası bir anlaşmadır. Türkiye, sözleşmeye 2003 yılında taraf olmuş ve sözleşme Türkiye için 1 Mart 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Önceleri yasadışı sınır ihlallerini engellemek amacıyla Türkiye tarafından Ermenistan, İran ve Irak sınırının yanı sıra 1956-1959 arasında Suriye sınırına döşenen antipersonel mayınlar, daha sonra 1984 yılında başlayan çatışmalı ortam ile iç bölgelerde de döşenmeye başlanmıştır. Kürdistan İşçi Partisi (PKK), Temmuz 2006’da, Geneva Call Sözleşmesi’ni imzalayarak, mayın kullanımına son verdiğini açıklamıştır.

2013’te Milli Savunma Bakanı, Ottawa Sözleşmesi’ne göre Türkiye’nin toprak altı mayınlarını temizlemesi için son tarih olan 1 Mart 2014’ün 2022’ye dek uzatılması talebinde bulunduklarını açıkladı. Türkiye, 22-24 Haziran tarihleri arasında yapılan Mayın Yasağı Sözleşmesi Oturumlar arası Toplantısı’nda 1 Mart 2022 ile 31 Aralık 2025 arasını kapsayan üç yıl dokuz aylık yeni bir ek süre talebinde bulunmuş, bu süre sonunda da tekrar ek bir uzatmaya ihtiyaç duyacağını açıklamıştı.

Kara Mayınlarının Yasaklanması için Uluslararası Kampanya (ICBL), “2023 Kara Mayını Takip Raporu”na göre, Ottawa Anlaşması’nın taraflarından Bosna Hersek, Kamboçya, Hırvatistan, Etiyopya, Irak, Türkiye ve Ukrayna, en çok kara mayını bulunan ülkeler arasında yer alıyor.

“Sorumluluk vatandaşa yüklenemez”

Ergün Canan, Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Hakkari Baro Başkanı Ergün Canan, Hakkari’de hayatını kaybeden Bedrettin Düzen’i ve ağır yaralanan Muhammed Aykut’un koyunlarını otlatırken mayına bastığını hatırlattı. Bu bölgede çatışma dönemlerinden kalan patlamamış mühimmatların her yerde olduğunu belirten Canan, “Buradaki sorumluluk vatandaşa yüklenemez. Burada hukuken öncelikli sorumluluk tabii ki devlete aittir” dedi.

Canan’a göre uzun yıllar çatışmalı sürecin ağır sonuçlarını yaşamış bir kentte sivillerin yaşamını koruma, riskli alanları temizleme, güvenlik altına alma ve etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü devlete ait. Canan, bu bağlamda devletin yükümlülüklerini yerine getirmesinin hayati bir mesele olduğunu vurguladı:

“Çocukların ya da yetişkilerin hem merada, hem köy yollarında, hem kırsalda ve yerleşim alanına yakın bölgelerde mayın ya da mühimmatla karşılaşılması bir kere kabul edilebilir bir durum değil. Bu alanların bir an evvel temizlenmesi gerekmektedir. Aksi halde buna benzer olaylarla karşılaşmamız mümkündür. İnsanların buradaki tek geçim kaynağı tarımcılık, hayvancılıktır. O meralara hayvanlarını götürüp otlatacak. Güvenli alanlar olmadığı zaman insanlar bir taraftan da mecburen o alanları kullanmak zorunda kalıyor. Burada bir güvenlik zaafı da söz konusu. Devlet de maalesef bugüne kadar bu konularla ilgili bir çalışma yürütmüş değil, en azından Hakkari bölgesinde öyle.”

“Hakikatle yüzleşme komisyonu kurulmalı”

Barış süreci dönemlerinde hakikatle yüzleşmenin, mağdurların sesini duyurmanın ve çözüm ihtimalinin daha fazla konuşulabildiğini aktaran Canan, çatışmalı dönemlerde ise güvenlikçi yaklaşımın ağır bastığını ve ailenin adalet arayışının ikinci plana atıldığını belirtti. Şu an bahsedilen barış sürecinin sonuç alabilmesi için öncelikle hakikatlerle yüzleşmek gerektiğini belirten Canan, şu ifadeleri kullandı:

“Hakikatlerle yüzleşme komisyonun bir an evvel kurulması lazım. Bu soruşturmaların ya da bu olayların en azından daha etkin soruşturma yürütülmesi anlamında bir çalışmanın yürütülmesi gerekiyor. Hepimizin destek çıktığı bir toplumsal barış süreci var. Özellikle bu mayınlı alanların mutlaka bir an evvel temizlenmesi gerekiyor.”

Mühimmat ve mayın patlaması, zırhlı araç altında kalma gibi olayların davalarının sonucu genellikle cezasızlık oluyor. Canan’a göre bu tablonun değişmesi için cezasızlık pratiğine son verilmeli, mayınlı ve riskli alanlar şeffaf biçimde haritalandırılmalı, bu alanlar temizlenmeli ve ailelere de bilgi verilmeli, bağımsız ve etkili soruşturma yürütülmeli. Canan, bunların yapılmadığı bir durumda “Dağlarda, kırsal alanlarda ya da şehir içinde yine çocuklarımızı kaybedeceğiz” dedi.

Ottawa Sözleşmesi kapsamında Türkiye Devleti’nin mayınlı alanları temizlemekle yükümlü olduğunu hatırlatan Canan, bu yükümlülüğün 2025’e kadar uzatıldığını ve bu yükümlülüğü sürekli erteleme durumunun da sahada yeterli ve somut ilerleme sağlanmadığını gösterdiğinin altını çizdi. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu yönde kararları bulunduğunu ama Türkiye yargısının sözleşmeye rağmen bu kararlara uymadığını belirten Canan, “Bu sürecin nihayet ermesi halinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde de özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de birtakım somut adımların bundan sonraki süreçlerde sirayet edeceğini düşünüyoruz” dedi.

“Bu dosyalar faili meçhul gibi değerlendiriliyor”

Muhammed Aykut’un davasının hala sürdüğünü ve davayı takip ettiklerini ifade eden Canan, davanın hala fail-i meçhul gibi değerlendirildiğini belirterek şunları söyledi:

Mahkemenin kimin oraya bu mühimmatı koyduğuna dair araştırması yok. Etkin bir soruşturma, etkin bir kovuşturma maalesef yürütülmüyor. Yürütülmediği zaman da bunlar işte ya daimi aramaya kalıyor ya faili meçhul olarak bu şekilde kayıtlarda yer alıyor. Ailenin de manevi anlamda çok büyük zararları var. Ömür boyu sakat kalabilir. Ailelerin de buradaki isteği devletten ve Türkiye yargısından istediği şudur: Gerçekler ortaya çıksın, failler ortaya çıksın ve mahkemeler karşısında yargılansın.

Canan, özellikle mayınlı veya patlamamış mühimmatlı alanların sivillere açılabilmesi için temizlenmesi gerektiğini, temizlenmediği süre boyunca insan benzer olayların yaşanmaya devam edeceğini belirtti.

Mayın ve Zırhlı Araç Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri

Mayın ve Zırhlı Araç Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri

Diyarbakır Barosu, “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporu (2011–2021)

Mayın / Savaş Atığı
Ölen çocuk 45
Yaralanan çocuk 135
2011–2021
Zırhlı Araç
Ölen çocuk 22
Yaralanan çocuk 27
2011–2021

Çocuk ölüm ve yaralanma sayıları, 2011–2021

Mayın / Savaş Atığı
Ölü
45
Yaralı
135
Zırhlı Araç
Ölü
22
Yaralı
27
Ölü
Yaralı
OHAL döneminde keskin artış
Mayın ve savaş atığı kaynaklı ölüm ve yaralanma oranlarında ciddi artış, OHAL süreci ve sonrasına denk gelen 2015–2018 yılları arasında gözlemlendi.
Zırhlı araç olaylarının yarısından fazlası üç yılda
11 yıllık dönemde zırhlı araçların sebep olduğu ölüm ve yaralanma olaylarının sayısı en az 49. Bu olayların %52’si, güvenlik odaklı devlet politikalarının yoğunlaştığı 2016–2018 yılları arasında yaşandı.
En çok etkilenen iller (2011–2021)
1Mayın / savaş atığıDiyarbakır, Şırnak, Hakkari, Mardin
2Zırhlı araçŞırnak, Diyarbakır, Hakkari, Mardin
Mayın bulunduğu bilinen iller
Ağrı Ardahan Batman Bingöl Bitlis Diyarbakır Gaziantep Hakkari Hatay Iğdır Kars Mardin Siirt Şanlıurfa Şırnak Dersim Van

Kaynak: Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi, “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporu, 2011–2021 dönemi. Görsel niha özel haber için hazırlanmıştır.

“Mühimmat patladıysa idarenin kusurudur”

Eren Baskın, Fotoğraf: bianet

İHD Hakkari Şubesi’nden Eren Baskın’a göre, Hakkari’de ya da Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Mardin’de mühimmat patlamaları, sadece hukuki bir terim veya kağıt üstündeki rapor verilerinden ibaret değil. Baskın bu meseleyi şöyle özetliyor:

“Bizim için bu mesele; meralarda koyun güden, köylerinin hemen yanındaki patikalarda oyun oynayan çocukların ellerini, ayaklarını, hayatlarını kaybetmesidir. Ceylan Önkol’dur, Nihat Kazanhan’dır, evinin duvarını yıkan panzerin altında can veren çocuklarımızdır.”

Baskın, bir patlama haberi alıp olay yerine gittiklerinde karşılaştıkları ilk duvarın hukukun teorisi ile devlet pratiği arasındaki uçurum olduğunu söyledi:

“Uluslararası sözleşmelere ve Anayasa’nın 125. maddesine göre devlet, egemenlik alanındaki her bir yurttaşın yaşam hakkını korumakla yükümlüdür. Bir mühimmat patladıysa, orada idarenin ‘hizmet kusuru’ vardır. Alanı kapatmamış, tabelalandırmamış, mühimmatı başıboş bırakmıştır.”

Baskın, Hakkari’deki gerçeklikte idare mahkemeleri veya savcılıkların sorumluluğu mağdura yükleme eğiliminde olduğunu aktardı. “Askeri yasak bölgeye girmiş”, “Kendi kusuru var”, “Ebeveynlerin gözetim yükümlülüğü ihmal edilmiş” gibi gerekçelerle çocukların suçlu ilan edildiğini belirten Baskın, “Bir çocuğun askeri yasak bölge sınırını bilmesi beklenemez, ancak devletin o mühimmatı orada bırakmaması ve o alanı bir çocuğun giremeyeceği şekilde tecrit etmesi zorunludur” ifadelerini kullandı.

“Yaşam hakkı eşit değil”

Mayın ve patlayıcı kaynaklı ölüm ve yaralanma dosyalarını faili meçhul değil, faili korunan dosyalar olarak tanımlayan Baskın, Kürt şehirlerinde cezasızlığı adaletsizliğin bir aracı olarak deneyimlendiğini ve bunun bölgede birçok hak ihlali ve travmaya yol açtığını söyledi:

“Bir fail cezalandırılmadığında, aile için ihlal bitmez, aksine büyüyerek devam eder. Patlamadan sonra etkin bir soruşturma yürütülmez. Olay yeri incelemesi ya geç yapılır ya da deliller karartılır. Savcılar, şüpheli kolluk görevlileri hakkında soruşturma açmak istediğinde mülki amirler (valilik veya kaymakamlık) izin vermez. Dosyalar yıllarca adliye raflarında bekletilip zamanaşımına uğratılır. Çocuğunu kaybetmiş bir anneye, mahkeme salonunda ‘Çocuğun orada ne işi vardı?’ sorusunun sorulması, o aile için patlamanın kendisi kadar ağır bir psikolojik şiddettir. Cezasızlık, bu topraklarda yaşayan insanlara şu örtük mesajı verir: ‘Sizin yaşam hakkınız, batıdaki bir yurttaşla eşit korunmuyor.’ Bu, toplumsal barış bağını koparan en ağır ihlaldir.”

“Davanın takipsiz bırakılması isteniyor”

İHD olarak adalet mekanizmasının, Ankara’daki siyasi rüzgara göre nasıl yön değiştirdiğini defalarca raporladıklarını belirten Baskın, güvenlik politikalarının tırmandığı dönemlerde yargının tamamen kolluk güçlerini koruma refleksine büründüğünü, davaların “güvenlik” gerekçesiyle mağdur ailelerin kilometrelerce uzağına (Ankara, İzmir, Karabük gibi yerlere) sürüldüğünü hatırlattı ve “Hakkari’deki yoksul bir köylünün, çocuğunun davasını takip etmek için her ay batı illerine gitmesi fiziken ve ekonomik olarak imkansızdır. Bu, davanın takipsiz kalması için bilinçli yapılan bir stratejidir” dedi.

“Çatışmasızlık dönemlerinde ise adliyelerin kapıları bize biraz daha açılır” diyen Baskın, bu süreçlerde savcıların daha rahat hareket edebildiğini, STK’lar olarak olay yerine gidip bağımsız inceleme raporları hazırlayabildiklerini ifade etti ve ekledi: “Ancak ne yazık ki bu dönemlerde bile geçmişin failleriyle yüzleşme konusunda köklü ve kalıcı yapısal adımlar atılmadı, barış süreçleri geçici bir nefes alma döneminden öteye geçemedi.”

Türkiye’nin de imzacı olduğu Ottawa Sözleşmesi’ni hatırlatan Baskın, verileri inceleyip sınır köylerini gezdiklerinde Türkiye’nin taahhütlerinin çok gerisinde olduğunu gördüklerini söyledi. Baskın’a göre, özellikle uluslararası fonlarla (AB ve UNDP destekli projelerle) İran ve Ermenistan sınır hatlarında bazı somut adımlar atıldı ve çokça mayın temizlendi, fakat asıl sorun bu noktada başlıyor:

“Hakkari’nin, Şırnak’ın iç kesimlerinde; 90’lı yıllarda boşaltılan ve bugün geri dönüşe açılan köylerin meralarında, eski askeri karakol ve üs bölgelerinin çevresinde temizlik yapılmıyor. Haritalar sivil kurumlarla paylaşılmıyor. Sürekli ek süreler alınarak yükümlülükler erteleniyor.”

“Risk eğitimi anadilde verilmeli”

Baskın, ölüm ve yaralanmaların önüne geçebilmek için İHD olarak taleplerini açıkladı:

“Milli Mayın Faaliyet Merkezi (MAFAM) askeri bir yapı olmaktan çıkarılmalı; içinde bizlerin (insan hakları örgütlerinin), yerel baroların ve tabipler odasının da yer aldığı sivil ve şeffaf bir denetime açılmalıdır. Çocukların ölümüne veya sakatlanmasına yol açan mühimmat bırakma eylemleri, yaşam hakkının ağır ihlali kapsamında değerlendirilmeli ve bu davalarda zamanaşımı tamamen kaldırılmalıdır. Hakkari’nin, Yüksekova’nın, Çukurca’nın köylerindeki çocuklara mayın riski eğitimi verilecekse, bu eğitim mutlaka çocukların kendilerini en güvende hissettikleri dilde, yani anadillerinde verilmelidir. Bir çocuğun uyarıyı tam olarak anlaması, hayatta kalması demektir.”

.

KDP-YNK anlaşmazlığı yeni riskler barındıyor

20 ayı aşkın süredir devam eden hükümet krizi, Kürdistan Bölgesi’ni sadece siyasi bir çıkmaza değil, aynı zamanda idari ve askeri bir bölünmüşlüğe sürüklüyor. Erbil ve Süleymaniye arasındaki denge arayışı, yerel siyasetin ötesine geçerek bölge güvenliğini tehdit eden kritik bir kırılma noktasına dönüştü.

IKYB Parlamentosu

Irak Federe Kürdistan Bölgesi’nde 20 Ekim 2024’de yapılan seçimlerin üzerinden 20 ayı aşkın bir süre geçmesine rağmen henüz hükümet kurulamadı. 105 sandalyeye sahip parlementoda 50+1’i bulan bir ittifak kurulamadığı için bölgedeki siyasi kriz derinleşiyor.

20 Ekim 2024 yılında yapılan seçimlerde, KDP 40, YNK 23, Yeni Nesil, 16, Kürdistan İslami Birlik (Yekgirtî) 7, Helwest 3, Halk Cephesi (Berey Gel), 2, Goran ve Komal 3 sandalye kazanmıştı.

Seçimlerin ardından KDP ile YNK arasında bakanlıkların yeniden belirlenmesi ve başkanın seçilmesi gibi başlıkların müzakere edildiği 30’u aşkın görüşme sonuç vermedi. Yeni hükümet belirlenmediği için yaklaşık 20 aydır bir önceki seçimde oluşturulan hükümet geçici hükümet olarak faaliyetlerini sürdürüyor. KDP ve YNK arasındaki bu anlaşmazlık sadece Kürdistan Bölgesi Hükümet seçimi için değil Irak Cumhurbaşkanı seçiminde de yansıdı ve Kürtler parçalı duruşları nedeniyle Irak Cumhurbaşkanı seçimi de zamana yayıldı.

IKBY Siyasi ve İdari Etkinlik Haritası
Sarı Bölge: Kürdistan Demokrat Partisi (KDP)

KDP’nin temel gücü ve mutlak hakimiyet alanı Erbil (Hewlêr) ve Duhok vilayetlerini kapsar. IKBY’nin başkenti Erbil olduğu için resmi idari yapının merkezinde de KDP’nin ağırlığı hissedilir. Aynı zamanda Türkiye ile sınırı olan Zaho ve çevresi de KDP’nin tam kontrolündedir.

Yeşil Bölge: Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB)

KYB’nin geleneksel tabanı ve siyasi, idari, askeri kontrol noktası Süleymaniye ve Halepçe vilayetleridir. Bu bölge, İran sınırına paralel uzanır ve KYB idaresi bu vilayetlerin güvenliğini, yerel yönetimini kendi askeri (70. Birlik) ve idari kadrolarıyla sağlamaktadır.

Muhalefet ve Diğer Partilerin Etkinlik Alanları
  • Gorran (Değişim Hareketi): Ortaya çıkış noktası ve en güçlü olduğu taban Süleymaniye vilayetidir. KYB içinden çıkarak büyüyen bu hareket, Süleymaniye siyasetinde bir faktördür.
  • Yeni Nesil Hareketi (Naway Nwe): Merkezi ve temel kitlesi ağırlıklı olarak Süleymaniye’dedir, ancak Erbil’de de belli bir protest oya hitap etmeyi başarmış bölge genelinde karşılık bulan güncel ana muhalefettir.
  • İslami Partiler: Kürdistan İslami Birlik (Yekgirtû) Duhok bölgesinde ciddi bir varlık gösterirken; Kürdistan Adalet Topluluğu (Komal) ağırlıklı olarak Süleymaniye ve Halepçe civarında etkilidir.

2005 yılında onaylanan Irak Anayasası’na göre teamüller gereği Cumhurbaşkanı Kürtlerden seçiliyor. KDP ve YNK arasındaki anlaşmaya göre ise o günden itibaren Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’nı KDP’li, Irak Cumhurbaşkanı ise YNK’li bir isimden seçiliyor. Cumhurbaşkanı seçimi konusunda da anlaşamayan her iki parti farklı adaylar ile seçime girerken 11 Nisan’da yapılan seçimi YNK’nin adayı Nizar Amedi kazandı. KDP ise seçimi boykot ederek Nizar Amedi’yi Kürdistan temsilcisi olarak tanımadıklarını duyurdu.

KDP Politbürosu tarafından yapılan açıklamada, “Cumhurbaşkanı makamı için belirlenen aday, Kürdistani mekanizmaların dışında tutulmuştur. Oysa bu makam bir partinin değil, Kürdistan halkının hakkıdır. Ancak bu makam için söz konusu aday bir parti tarafından belirlenmiş ve Irak’ın diğer bileşenlerine mensup bazı taraflarca onaylanmıştır. Bu nedenle bu seçim yöntemini reddediyoruz ve bu şekilde belirlenen bir kişiyi Kürdistan çoğunluğunun temsilcisi olarak tanımıyor, onunla muhatap olmayacağız” ifadelerine yer verildi.

Hükümet görüşmeleri sonuçsuz kaldı

Irak Cumhurbaşkanlığı seçimi bu şekilde çözümlenirken bölgesel hükümetin kurulması ise yapılan onlarca görüşmeye rağmen çözülemedi. Federe Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi teammüllere göre her seçim süreci için Kürdistan Bölgesi Başbakanlığı her iki parti arasında 2 yıl dönüşümlü olarak paylaşılıyordu. Ancak KDP bu teamül bir süredir uygulanmıyor. KDP, Kürdistan Bölgesi Başkanlığı ve Başbakanlığı kendisinde kalmasını istiyor. Buna karşın YNK ise hükümet içinde daha fazla bakanlık ve yetki istiyor. KDP 2023 yılına kadar 11 sandalyelik bileşen kotası ile birlikte yüzde 50’lilik çoğunluğu sağlayıp hükümeti kurabiliyordu. Ancak 2023 yılında Irak Federal Mahkemesi kararı ile Kürdistan Bölge Parlamontosu’nda sandalye sayısı 111’den 100’e ve kota sandalye sayısı ise 11’den 5’e düşürüldü.

Kürdistan Bölgesi yönetiminde tam ortak olmayı isteyen YNK, karar alma süreçlerinde KDP’nin belirleyici hale geldiğini ve bunun siyasi dengeyi bozduğunu savunuyor.

Taraflar arasında İçişleri Bakanlığı ve güvenlik kurumları üzerindeki denetim konusunda yaşanan ayrılıkla birlikte sonuç olarak KDP yönetimdeki ağırlığın kendi elinde kalmasını istiyor, YNK ise eşit ortaklık talebinde bulunuyor.

KDP ve YNK arasındaki bu anlaşmazlık Kürdistan Bölgesi’nde bir çok olumsuzluğu da beraberinde getiriyor. Hükümetin kurulamaması nedeniyle siyasi, ekonomik ve toplumsal krizler ile maaşların ödenmemesi gibi sıkıntılar yaşanırken, merkezi hükümet ile olan ilişkilerde yaşanan parçalı durum nedeniyle Bağdat ile Kürdistan bölgesi arasında yaşanan sorunların çözümü de sürekli erteleniyor.

IKBY Siyasetinin Etkili İsimleri
Mesud Barzani

Mesud Barzani

Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Başkanı

Kürdistan Bölgesi’nin eski başkanı ve KDP’nin tarihi lideridir. Resmi bir hükümet görevi olmamasına rağmen, Sarı Bölge’de (Erbil-Duhok) ve tüm bölge siyasetinde nihai kararları alan en güçlü siyasi figür konumundadır.

Neçirvan Barzani

Neçirvan Barzani

IKBY Başkanı & KDP Başkan Yrd.

Bölgenin mevcut başkanıdır. Özellikle Erbil merkezli diplomaside, Bağdat ve Ankara ile olan ilişkilerin yönetiminde ve KDP ile KYB arasındaki bölgesel krizlerin dengelenmesinde kilit bir rol oynamaktadır.

Bafel Talabani

Bafel Talabani

Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı

Yeşil Bölge’nin (Süleymaniye-Halepçe) fiili lideridir. Parti içi çekişmeleri sonlandırarak KYB’nin askeri (70. Birlik) ve istihbari gücünü tek elde toplamış, Erbil’in politikalarına karşı Süleymaniye’nin özerkliğini savunan ana aktör olmuştur.

Şaswar Abdulvahid

Şaswar Abdulvahid

Yeni Nesil Hareketi (Naway Nwe) Lideri

Süleymaniye çıkışlı bir medya patronu ve siyasetçidir. KDP ve KYB’nin geleneksel ikili iktidarına sert eleştiriler yönelterek her iki bölgede de sistem karşıtı, protest oyların güncel merkezini oluşturmaktadır.

YNK ve Nesil Hareketi’nin ittifakı

KDP ve YNK’nin uzun süren sonuçsuz müzakerelerinin ardından geçtiğimiz aylarda YNK ve Yeni Nesil Hareketi parlementoda birlikte çalışma kararı aldılar. Toplamda 38 sandalyeye tekabül eden bu anlaşma ile Kürdistan Bölgesel Parlemontosu’nda KDP’ye yakın bir sayı elde ederek güç dengelerini kısmen değiştiren bu ittifak ile hükümet kurmaya yetecek sayıya ulaşılamasada KDP’ye karşı Süleymaniye merkezli bu iki hareketin birleşimi yeni bir güç dengesi ortaya çıkardı. Nitekim iki parti Irak Parlemontosu’nda da ortak çalışma kararı alarak önemli bir güç sağladığı görülüyor.

YNK ve Yeni Nesil Hareketi tarafından varılan anlaşmanın ardından YNK Başkanı Bafıl Talabani, KDP ile anlaşıp hükümeti bir an önce kurmak istediklerini belirtirken Yeni Nesil Hareketi Lideri Şaswar Abdulvahid, başbakanlığın KDP dışında bir isimde olması gerektiğini belirterek YNK ile aynı çizgide oldukları mesajını verdi. KDP ise tüm ittifak tekliflerini sürüncemede bırakmasına rağmen hükümet kurulmama gerekçesi olarak YNK’yi gösteriyor. KDP Sözcüsü Mahmud Muhammed, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, YNK’yi süreci tıkamakla suçlayarak “Halkın oyunu ve iradesini hiçe sayarak, zorbalıkla kendini seçim sonuçlarına dayatan ve partilerin aldığı oy ve sandalye sayılarını hesaba katmayan taraf bizzat KYB’dir” ifadelerini kullandı..

KDP: Gerçek temsilci biziz

KDP’nin hem Kürdistan Parlamentosu hem de Irak Temsilciler Meclisi seçimlerinde YNK’den daha fazla o aldığına dikkaç çeken Muhammed, halkın gerçek temsilcisinin KDP olduğunu; YNK’nin ise sadece 23 sandalyeye sahip olarak yalnızca kendi seçmenini temsil ettiğini dile getirdi.

Askeri kriz: Pêşmergenin birleşememesi

KDP ve YNK arasındaki bu siyasi krizin yanında askeri bir kriz olarak değerlendirilebilecek olan peşmergenin birleşmesi sorunu da bulunuyor. Her iki partinin ayrı ayrı silahlı gücü yani Pêşmergesi bulunuyor. 2010 yılında başlayan her iki partiye bağlı Pêşmerge gücünün birleşmesinde 2013 yılına kadar 42 bin Pêşmergenin birleşmesi ile 14 tugay oluşturulmuş ancak daha sonra birleşme süreci durmuştu. 2018’de ABD ve İŞİD’e karşı kurulan uluslararası koalisyonun desteği ve zorlamasıyla bu süreç yeniden başladı ancak halen sonuca ulaştırılamadı. ABD’nin yeni Irak ve Suriye temsilcisi Tom Barrack’ın ABD’nin yeni bölge politikası olarak ilan ettiği ve uygulamaya koymaya çalıştığı bölgede tek ordu, tek merkezi yapı doktrini ile Pêşmergenin Irak ordusu ile entegre edileceği tartışılmış ancak bu durum Pêşmerge Bakanlığı ve KDP tarafından yalanlanmıştı.

Mela Bahtiyar: “Sonuçlar ağır olur”

Federe Kürdistan ve Irak siyasetinde önemli bir fügür olan Kürt Siyasetçi Mela Bahtiyar, geçtiğimiz günlerde Rudaw’a yaptığı açıklamada, hükümet kuramamanın siyasi sonuçlarının ağır olacağı uyarısında bulundu. Mevcut durumun Federe Kürdistan bölgesinin pozisyonunu zayıflattığına dikkat çeken Bahtiyar, bölgede fiilen iki ayrı alan bulunduğunu söyledi. Pêşmerge güçlerinin, polis teşkilatının ve çeşitli kamu kurumlarının yıllardır tam anlamıyla birleştirilemediğini anımsatan Bahtiyar, “Hükümetimiz Koye’den Xaneqîn’e kadar YNK’ye sormadan bir hizmetli bile atayamaz; YNK de Koye’den Zaxo’ya kadar KDP’ye sormadan bir asker atayamaz” dedi.

“Temsilciyi ABD belirler”

Bahtiyar, ABD’nin Irak’ta güçlü ve birleşik bir devlet yapısını desteklediğini, Washington yönetiminin birleşik ordu, birleşik mali sistem ve güçlü merkezi kurumlar görmek istediğini belirterek Federe Kürdistan ile Bağdat arasındaki sorunların çözümünün de bu nedenle önem taşıdığını söyledi. KDP ve YNK’nin mevcut anlaşmazlıklarını aşamaması halinde dış aktörlerin sürece daha fazla müdahil olabileceğini ifade eden Bahtiyar, şunları kaydetti: “Çözseler daha iyi olur ama çözmezlerse, bence sonunda ABD, Kürtlerin temsilcisinin kim olduğuna bizzat karar verir. Durum oraya varmadan çözmeleri en iyisidir.”

20 ayı aşkın süredir her iki partinin anlaşamamasından dolayı kurulamayan bölgesel hükümet, Kürdistan bölgesinde ciddi ekonomik ve siyasi sorunları beraberinde getirirken bir yandan da bölge devletlerinin müdahalelerine karşı bölgeyi savunmasız bırakıyor.

IKYB Siyasi Sistemi: Kronoloji ve Yapısal Analiz
Siyasi Sistemin Ortaya Çıkışı ve Kronolojisi
  • 1946: Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Mahabad’da Mustafa Barzani tarafından kuruldu.
  • 1970: Irak ile Kürt liderler arasında “11 Mart Otonomi Anlaşması” imzalandı.
  • 1975: Celal Talabani önderliğinde Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) kuruldu.
  • 1991: 1. Körfez Savaşı sonrası Raperin (ayaklanma) gerçekleşti. BM kararıyla 36. paralelin kuzeyi “Uçuşa Yasak Bölge” ilan edilerek fiili bir özerklik yaratıldı.
  • 1992: Bölgede ilk parlamento seçimleri yapıldı. KDP ve KYB mecliste %50-50 güç paylaştı ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti (KRG) fiilen kuruldu.
  • 1994 – 1998: KDP ve KYB arasında yaşanan iç savaş (Brakujî) sonucunda bölge idari olarak ikiye bölündü (Erbil ve Süleymaniye).
  • 2003: ABD’nin Irak’ı işgaliyle Baas rejimi devrildi, Peşmerge güçleri koalisyonla hareket etti.
  • 2005: Yeni Irak Anayasası ile Kürdistan Bölgesi “federal bir bölge” olarak hukuki (de jure) statü kazandı.
  • 2006: KDP ve KYB idareleri birleşerek tek bir hükümet kurdu.
  • 2009: Gorran (Değişim) Hareketi kurularak iki partili hegemonya kırıldı.
  • 2014 – 2017: IŞİD savaşı süresince Peşmerge, Kerkük dahil tartışmalı bölgelerin kontrolünü sağladı.
  • 2017: Bağımsızlık Referandumu yapıldı, ardından Irak ordusu Kerkük ve diğer bölgeleri geri aldı.
  • 2024: Ertelenen Kürdistan Parlamentosu seçimleri Ekim ayında gerçekleştirildi.
Etkin Siyasi Güçler ve Hakimiyet Alanları
  • Kürdistan Demokrat Partisi (KDP): Erbil ve Duhok vilayetlerinde (“Sarı Bölge”) hakimdir. Askeri gücü 80. Birlik’tir.
  • Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB): Süleymaniye ve Halepçe vilayetlerinde (“Yeşil Bölge”) hakimdir. Askeri gücü 70. Birlik’tir.
  • Yeni Nesil Hareketi (Naway Nwe): KDP-KYB ikiliğine karşı çıkan, bölgedeki en büyük güncel muhalefet partisidir.
  • Gorran: Süleymaniye merkezli eski ana muhalefet hareketidir.
  • İslami Partiler: Kürdistan İslami Birlik (Yekgirtû) ve Kürdistan Adalet Topluluğu (Komal) mecliste yer alan muhafazakar güçlerdir.
Bölgesel ve Uluslararası İlişkiler Denklemi
  • Irak Merkezi Hükümeti (Bağdat): İlişkiler federal bütçe payı, memur maaşları, enerji ihracatı ve “Madde 140” kapsamındaki tartışmalı bölgelerin statüsü üzerinden yürütülür.
  • Türkiye: Erbil ile özellikle ticari, siyasi ve enerji (Ceyhan boru hattı) alanında güçlü ilişkileri vardır. PKK’ye yönelik askeri operasyonlar ilişki dinamiklerinin bir parçasıdır.
  • İran: Sınır komşusu olduğu KYB bölgesinde tarihi ve siyasi nüfuzu yüksektir. Kendi muhalif Kürt partilerine yönelik askeri baskıları üzerinden sürece müdahil olur.
  • ABD ve Uluslararası Koalisyon: Güvenlik eksenli ilişkiler sürdürülmektedir. Peşmerge güçlerinin birleştirilip partisiz bir orduya dönüşmesi için fon ve eğitim sağlarlar.
Ne İstiyorlar? (Temel Siyasi Talepler)
  • Madde 140’ın Uygulanması: Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde referandum yapılarak bu alanların Erbil’e mi Bağdat’a mı bağlanacağının kesinleşmesi.
  • Mali Güvence: Memur ve Peşmerge maaşlarının Bağdat tarafından kesintisiz olarak ödenmesi.
  • Enerji Bağımsızlığı: Bölgedeki petrol ve gaz kaynaklarını yönetme yetkisinin tanınması veya elde edilen gelirden adil pay alınması.
Ne Yapıyorlar? (Mevcut Faaliyetler)
  • Ekim 2024 seçimleri sonrası yeni koalisyon hükümetinin kurulmasına yönelik parti içi ve partiler arası müzakereler.
  • Parti kontrolündeki askeri birlikleri tek bir Peşmerge Bakanlığı altında birleştirme (Reform) çalışmaları.
  • Memur maaşlarının bankalar aracılığıyla (Tevtin/MyAccount projeleri) ödenmesi için Bağdat ile teknik görüşmeler.
  • Güvenlik boşluğu olan tartışmalı bölgelerde IŞİD hücrelerine karşı Irak ordusuyla koordineli operasyonlar.

Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Narin Güran davasında mahkûmiyete gerekçe yapılan “daraltılmış baz” yönteminin bilimsel geçerliliği ve adli süreçteki takvim çelişkileri, dijital delillerin yargıdaki rolünü yeniden tartışmaya açtı. Dosyadaki resmi açıklamaların kronolojisi, sivil alanın yargıya etkisi ve İstinaf Mahkemesi başkanının kamuoyunda yeterince yer bulmayan muhalefet şerhi, sürecin hukuki ve teknik arka planındaki boşlukları ortaya koyuyor.

Görsel yapay zeka araçları ile yapıldı

Türkiye, dünya bilim literatürünün “geçmişe dönük olarak bu hassasiyette yapılması neredeyse imkânsızdır” diye tanımladığı bir yöntemin, kamuoyunun en hassas olduğu dava üzerinden meşrulaştırılmasına tanıklık etti. Narin Güran davasında ilk kez kullanılan, uzmanlığı tartışmalı isimlerin ürettiği ve teknik olarak denetlenmesi mümkün olmayan bu “daraltılmış baz” yöntemi, sadece tek bir cinayet dosyasının sınırlarında kalmıyor. Toplumun vicdanını yaralayan bir davaya bu yöntemle ‘sözde’ bir açıklık getirilirken, aslında şimdiden ve gelecekte milyonlarca insanın hayatını doğrudan riske atabilecek tehlikeli bir emsalin zemini hazırlanıyor.

Karşımızdaki bu tablo, bir takım güçlerin hukuk sistemini tasfiye etme çabası mı, siyasi bir strateji mi, yoksa devletin omuzlarındaki gecikmiş adalet yükünü teknik bir illüzyonla hafifletme arayışı mı, henüz bilinmiyor. Ancak net olan bir şey var: Narin Güran davasındaki bu süreci baştan sona incelemek, bugün adalet mekanizmasına ihtiyacı olan her vatandaşın ve her hukukçunun, yarın kendisini nasıl bir tehlikenin beklediğini anlaması açısından en vahim örnek. Türkiye adalet sistemini geri dönülmez bir kırılmaya sürükleyen bu sürecin perde arkasına, kurumsal aktörlerine ve zamanlama ilişkilerine daha yakından bakmak bu yüzden bir zorunluluk.

Kobay dava

Yazıya temel konu olan Narin Güran davasında mahkûmiyet temelini oluşturan en önemli unsur, “Dar Alan Baz” analizi olarak adlandırılan yöntem. Baz istasyonlarından alınan hücresel verileri dar bir ölçekte incelediğini iddia eden bu yöntemle oluşturulan raporlar, şüphelilerin konumunu ev içindeki odalara kadar tanımlayan netlikte veriler sundu. Oysa uluslararası adli bilişim literatürüne göre bir telefonun yerini spesifik bir noktaya kadar kesin olarak tespit etmek her zaman mümkün değil. Hatta bunun geçmiş tarihli bir olay için ölçümününde hiçbir imkanı yok. Türkiye’nin de akredite olduğu ISO 17025 standartlarının gerektirdiği “ölçüm belirsizliği” (uncertainty) raporlanmadan Narin Güran davasında hüküm sonucu doğuran geçmişe dönük daraltılmış baz alan raporları ve mahkemeye sunulan kamera görüntü analizleri, mutlak birer konum kanıtı olmaktan ziyade, uzman yorumuna dayalı çıkarımlar ve mahkemelerce hükme esas delil olarak alınması kabul edilir değil.

Türkiye’de adli tıp literatüründe benzeri bulunmayan bu ‘geçmişe dönük dar alan baz’ yöntemleri, Narin Güran davasında üç ağırlaştırılmış müebbet cezasının temel gerekçesi yapıldı. Bugün ise bu yöntem, yargı mekanizmasında ‘meşhur’ bir aydınlatıcı olarak birçok davada kullanılmaya devam ediyor.

Kamuoyunun bu dava vesilesiyle ayrıntılı olarak duyduğu “daraltılmış baz” kavramı, adli mekanizmanın teknik verileri ele alış biçimi ile idari makamların bu verilere dair açıklamaları arasındaki zamanlama ilişkisini göstermesi açısından dikkat çekici bir zamanlamaya sahip. Söz konusu süreç, resmi kayıtlara ve açıklamalara göre özet olarak şu temel adımlarla gelişmişti:

Kronoloji: Söylem ve Rapor Arasındaki Zamanlama
20 EYLÜL 2024
Kamuoyuna İlk Resmi İlan
Dönemin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, TBMM’deki bir resepsiyonda kameralar karşısına geçerek Narin Güran davasındaki soruşturmanın teknik boyutuna dair ilk kapsamlı açıklamayı yaptı. “Daraltılmış baz” yönteminin bu dosyada uygulandığı kamuoyuna ilk kez ilan edildi.
“Soruşturma çok titiz bir şekilde yürütülüyor. Teknolojinin son verileri kullanılıyor. İlk defa uygulanan bazı teknik yöntemler burada denendi. Gerek daraltılmış baz istasyonlarının tespiti gerek oradaki tüm teknik veriler, kamera görüntülerinin TÜBİTAK tarafından en ince detayına kadar incelenmesi yapıldı. Bu yöntemle kimin, hangi dakikada, nerede olduğu net olarak belirlenecek…”
11 EKİM 2024
Raporun UYAP’a Kaydedilmesi
Soruşturmanın teknik altyapısını oluşturan ve adli bilişim uzmanları ile kolluk tarafından hazırlanan “Daraltılmış Baz Analiz Raporu” tamamlanarak Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma dosyasına (UYAP) resmi olarak kaydedildi.
14 EKİM 2024
Rapor Sonrası İlk Açıklama
Teknik raporun dosyaya girmesini takip eden günlerde Bakan Yılmaz Tunç yeniden kameraların karşısına geçti ve 20 Eylül’de çerçevesini sunduğu yönteme atıfta bulunarak verilerin kesinliğine dair söylemini yineledi.
“Yine HTS kayıtları tespit edildi. Geriye dönük o bölgede kimlerin kimlerle konuştuğu, şüpheliler bakımından özellikle baz çakışmaları, en son yapılan teknik çalışmalar çok önemliydi. O daraltılmış baz çakışması dediğimiz bilirkişi incelemeleriyle çok önemli verilere de ulaşıldı. Teknik çalışmaların son aşamasına gelinmiş durumda. Katillerin kim olduğu görülecek.”

Bu takvim, teknik nitelikteki bir bilirkişi raporunun UYAP sistemine yüklenmesi ile yürütme organı tarafından bu verilerin kamuoyuna kesin birer delil olarak sunulması arasındaki sürenin darlığı açısından incelenmeye değerdi. Bakan Tunç’un 14 Ekim’deki konuşmasında yer alan “o daraltılmış baz çakışması dediğimiz” ifadesi, temeli 20 Eylül’deki ilk açıklamada atılan söylem dilinin bir devamı oldu. Bu durum, savunma makamının söz konusu bilirkişi raporunu satır satır inceleyip baz sapmaları, sinyal kirliliği veya kırsal alandaki kapsama alanı hataları gibi teknik hususlara yönelik hukuki itirazlarını henüz mahkemeye sunamadığı bir zaman diliminde, dijital veriler üzerinden adli algının önceden şekillenmesine zemin hazırlayarak birçok kişinin tarif ettiği ‘iddianame jet hızıyla hazırlandı’ söyleminin ortaya çıkmasına neden oldu.

Teknik ceza yargılamasına ait bu teknik delil yönteminin idari kurumlar tarafından da erken aşamada sahiplenildiği başka bir açıklamada görebiliyoruz:

DEM Parti Milletvekili Sevilay Çelenk’in Medyascope mecrasına verdiği mülakatta aktardığı üzere, New York’taki bir uluslararası toplantıda bir araya geldiği Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Narin Güran davasından bahsederken söze doğrudan, “Daraltılmış baz konusunda kendilerinin (Bakanlığın) bir ön açıcı olduğunu” belirterek başlıyor. Bu aktarım, teknik bir ceza yargılaması unsurunun, idari kurumlar tarafından da paylaşılan bir kurumsal refleks alanına dönüştüğünün basına yansıyan somut bir verisi sayılabilir. Aile Bakanlığı’nın ‘‘dar baz’’ yönteminde bir ön açıcı olması nasıl mümkün olabilir? Bu bakanlığın adli davalarda kullanılagelen ve bilimsel olarak tartışmalı olan bu yönteme dair nasıl ön açıcı rolü olabilir? Bu bilginin üzerinde gazetecilerin durmamış olması, bu konunun irdelenmemiş olması ya da medya, sosyal medya gibi alanlarda kendine yeterli yeri bulmamış olması da yine yazının başından beri ele aldığımız algıyı farklı organlar eliyle belirlemeye dönük çalışmaların nasıl sonuç verdiğine dair başka çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.

Üst yargının teknik tereddütleri

Dava sürecinde dijital ve tıbbi verilerin medya mecralarında kesin nitelikli argümanlarla sunulması ile üst yargı organlarının dosyaya koyduğu şerhler arasındaki mesafe ise dikkat çekici. Kamuoyunun odağındaki sivil toplum kuruluşları ile müdahil avukatların açıklamaları da davanın algısını belirleyen katmanlardan bir diğeri.

UCİM Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği Türkiye Hukuk Koordinatörü avukat Mine Rana Kahramanoğlu, Flash TV kanalındaki bir canlı yayında sunucunun, “Narin’in bedeninde PSA (Prostat Spesifik Antijen) örneği bulunmuş olması, Narin’in kesinlikle ve kesinlikle istismara uğradığının bir işareti midir?” sorusuna, Kahramanoğlu”Hayır, değildir. Şöyledir: Adli tıp raporunda zaten bu açıklığa kavuşturuldu. Zaten istismara uğradığına dair hiçbir delil bulunamaz çünkü deliller yok olmuş” diyerek yanıt verdi.

Kahramanoğlu devamında “bulgunun maktulün vücudunda olmadığı, sadece kıyafetlerinde yer aldığı ve cinsel istismar olasılığının bütünüyle çürütüldüğü” yönünde bir çıkarımda bulunuyor. Ama bu çıkarım eksik çünkü burada bahsedilmeyen en önemli veri PSA’nın Narin’in vücudunun başka yerlerinde de bulunduğu.

Öte yandan aynı derneğin kurucusu ve başkanı olan Saadet Özkan’ın resmi X hesabından Şirin Elmas davasına ilişkin yaptığı açıklama ise UCİM’in dernek olarak çelişkili beyanlar verdiğinin en net örneği olarak karşımıza çıkıyor:

Peki nasıl olur da Narin Güran’da bulunan PSA örneği bir cinsel istismar bulgusu değilken Şirin Elmas’ta bulunan PSA, cinsel eylemin gerçekleştiğinin ispatı olabiliyor?

Mahkeme başkanı şerh düştü

Dava kamuoyunda kendinden söz ettirmeye devam ederken, PSA konusuna ilişkin en önemli çıkış Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi Başkanı Mehmet Selim Erem’den geldi. Kamuoyunda büyük bir yankı bulmayan ve hızla yerini başka gündemlere bırakan bu dosyayı inceleyen Daire Başkanı Erem; mahkemenin 2025/666 Esas ve 2025/1428 Karar sayılı ilamına koyduğu muhalefet şerhinde, ilk derece mahkemesinin hükmüne karşı PSA bulguları yönünden ciddi teknik tereddütler bulunduğunu kaydetti.

Erem istinaf şerhinde adli verilerin kesin bir dille çürütülmüş sayılamayacağı ve dosyada bu yönüyle eksik inceleme yapıldığı teknik detaylarla vurguluyor.

Üye hakim, maddi gerçeğin tereddütsüz açığa çıkarılması için söz konusu hususların incelenmesini talep eden şerh düşüyor.

Aynı zamanda yüksek mahkemenin bu şerhinde, sanıkların saniyelerle ölçülen dar bir zaman diliminde ortak bir amaçla hareket etmesinin “hayatın olağan akışına uygun bulunmadığı” da kayda geçirilmiş. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında dönemsel kurumsal anlatılarla veya medya sunumlarıyla “kesin gözüyle bakılan” teknik detaylar, üst yargı denetiminde maddi gerçeğin bütünüyle ortaya çıkarılmasını engelleyen birer “eksik inceleme” gerekçesi olarak resmi kayıtlara geçmiş. Bu durum, kamuoyunu temsil eden aktörlerin medya mecralarında kesin yargılarla sunduğu beyanlar ile yargısal mekanizmanın arka planında devam eden teknik ve fenni kuşkular arasındaki mesafeyi net bir şekilde göstermekte.

Narin Güran davasında katılan taraf olarak bulunan bir diğer önemli aktör ise Diyarbakır Barosu oldu. Dönemin Baro Başkanı Nahit Eren katıldığı canlı yayın programlarında hem Kahramanoğlu’nun PSA yönünde yaptığı açıklamaları destekler ve öncü olan türden açıklamak yaparken hem de daraltılmış baz yönteminin ayak izi niteliği taşıdığını ve aynı zamanda bu raporlarda hesaplama hatası olmadığı sürece rapor baz istasyonu verilerinin kesin delil yapılabileceğini vurguladı. TELE1 kanalının canlı yayınına katıldığı bu program kaydının 4.dakikasının 11.saniyesinde, daraltılmış baz raporuna ilişkin bizzat ifade ettiği kendi sözleri bulunuyor: “Raporda bir sayısal veri hatası ya da bazların çakışması ve sinyallerin açıları konusunda bir sorun olmazsa bana göre yer tespiti açısından kesin bir delil niteliği taşıyor.”

Yine aynı kanalın başka bir canlı yayın programına katılan Eren’in kendisine sorulan ‘’Narin’de bir cinsel istismar var mı?’’ sorusuna dönük yaptığı açıklama ise şuydu:

‘’PSA dışında cinsel istismara dair başka cinsel istismarın bağlamına dair bir olgu, bir delil maalesef başkaca dosya içerisinde yok.’’

Yargıtay incelemeye gerek duymadı

Birinci derece mahkemesine kadarki süreçte sahne alan bu figürlerin açıklamaları, toplumda ve hatta yargı mercilerinde peşin bir “vicdani kanaat” eğilimi yarattı. Sürecin kamuoyuna sunuluş biçimi adli algıyı tamamen kilitledi. Oysa İstinaf aşamasında daire başkanının koyduğu muhalefet şerhi, gerek daraltılmış baz raporlarının bilimsel denetlenebilirliğini sarsıyor, gerek PSA konusunda kapsamlı inceleme talep ediyor, gerekse de ailenin masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkesinin göz ardı edildiğini açıkça belgeliyor.

Ne yazık ki bu hukuki şerhler, 86 milyon insanda oluşan ve “algının olgunun üzerinde” inşa edildiği o devasa siber barajı yıkmaya yetmedi. İstinafın bu teknik ve sarsıcı muhalefet şerhini rağmen Yargıtay ilgili konularda incelemeye gerek duymadı.

Narin Güran davasında karşımıza çıkan bu tehlikeli süreç ne ilk ne de son örnek. Bugün Güran ailesi fertleri, dün Mazlum İçli ve daha niceleri, maddi hakikati yansıtmaktan uzak, akıllara zarar sözde teknik verilerle dört duvar arasında tutuluyor ve hayatları yok oluyor. İnsanların ömürleri, bu sorunlu adli yaklaşımlar, siyasi hesaplar ya da devletin omuzlarındaki o devasa adalet enkazını teknik yöntemlerle hafifletme arayışları yüzünden göz göre göre harcanıyor. Narin Güran davasını baştan sona incelemek bu yüzden hayati. Çünkü uydurma raporlarla, sinyal kirlilikleriyle ve sipariş algılarla inşa edilen bu siber baraja, bu dijital adaletsizliğe bugün sessiz kalan her hukukçu ve her vatandaş, yarın o adliye kapısından içeri girdiğinde kendisini nasıl bir felaketin beklediğini görmek zorunda.

Düzeltme Doktrini Dosyası
  1. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar
  2. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar

Narin Güran, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi sarsıcı davalarda organize trol ağları, kurgusal HTS kayıtları ve sahte delillerle şekillenen “algoritmik adalet” sisteminin tehlikeli boyutlarını gözler önüne seriyor.

Görsel yapay zeka aracıyla yapıldı

Sinema ve televizyon tarihi, uzun yıllar boyunca bizi uzak felaket senaryolarının kurgusal güvenliğiyle ekrana bağlarken, bugün yerini bizzat içinde yaşadığımız distopyayı sahneleyen yapımlara bıraktı. Öyle ki, bir davanın seyrini değiştirmek, birini suçlu ilan etmek ya da suçluyu gizlemek için artık fiziksel delillere ihtiyaç yok. Bunun için ekranlarda akan bir video kaydı, manipüle edilmiş bir metadata ya da daraltılmış bir baz istasyonu verisi yetiyor.

BBC’nin The Capture dizisinde “Düzeltme Doktrini” olarak kavramsallaştıran siber kumpas mekanizması, yani resmi kurumların adli süreçleri yönlendirmek için dijital delilleri yeniden üretmesi, kurgusal bir distopya değil, modern yargı sistemlerinin bugün içinde bulunduğu belki de en tehlikeli kurumsal gerçek. Sistemin, kendi inandığı suçluluk şablonunu yaratmak adına dijital veriyi mutlak hakikat kabul etmesi, savunma hakkını tamamen ortadan kaldırırken yargılama süreçlerini de maddi gerçekten uzak birer algı operasyonuna dönüştürüyor. Bu algoritmik adalet modeli, dijitalleşmenin bir tahakküm aracına dönüştüğü coğrafyalarda ise çoktan somut bir laboratuvar bulmuş durumda.

Türkiye’deki dijital veri tartışmalarının temeli, aslında 2013 yılındaki Gezi Parkı sürecinde tabandan gelen organik toplumsal hareketleri baskılamak ve dijital alanda yönlendirmek amacıyla kurulan ilk organize troll faaliyetlerine kadar uzanıyor. Kamuoyu algısını yapay içerik kampanyalarıyla kontrol etme çabasıyla şekillenen bu süreç, KCK davalarında el konulan hard disklerin olay yerinde dijital parmak izlerinin (hash değerlerinin) alınmaması ve savunmaya imaj kopyası verilmemesi usulsüzlüğü ile Odatv ve Poyrazköy davalarında bilgisayarlara dışarıdan virüsler (trojan) yoluyla suç dokümanı yüklenmesiyle, Balyoz davasında ise sistem saati geriye alınarak imal edilen kurcalanmış üst verilerle (metadata) teknik birer siber kumpas modeline dönüştü. İlerleyen yıllarda Kobani davasındaki seçici ve kitlesel HTS (sinyal) analizleri, ByLock veri tabanında binlerce masum insanı tuzaklayan “Mor Beyin” yönlendirme algoritmaları ve bugün İBB iştiraklerinde somut suç fiili yerine veri havuzları üzerinden işletilen soyut “irtibat ve iltisak” şablonları, adli mekanizmayı bütünüyle bir “algoritmik suçluluk çağına” evriltti. Yargı, maddi gerçeğe ulaşmak yerine, denetlenmesi güç dijital havuzlar ve saniyeler içinde kurgulanabilir siber profiller üzerinden hüküm vermeyi kurumsal bir alışkanlık haline getirdi.

Artık adli davalarda da uygulanıyor

Geçtiğimiz yıllarda daha çok siyasi dava başlıklarında rastlanan bu teknik ve metodolojik durum, bir süredir adli davalara, cinayet ve çocuk istismarı soruşturmalarına da sirayet etti. Toplumsal trajediler ve adli vakalar, siber verilerin yorumlanma biçimlerinin ve medya etkisinin en yoğun yaşandığı alanlar haline geldi. Bu süreç, geniş kitlelerin adalet arayışını ve toplumsal duyarlılıkları sosyal medya ağları üzerinden manipüle ederek, dosyaların adli gerçekliğinden ziyade dijital mecralarda üretilen kurgusal anlatıların öne çıkmasına zemin hazırlıyor. Hatta toplumsal figürlerin, popülist siyaset kurumlarının ve medyanın da bu dijital histeri dalgasına eklemlenmesi ile yargılama süreçleri maddi gerçeği aramaktan uzaklaşıp, hedef saptıran organize birer siber algı operasyonuna dönüşüyor.

Narin Güran, Foto: Sosyal medya

Bu durumun güncel laboratuvarlarından biri, 8 yaşındaki Narin Güran’ın ölümüyle ilgili yürütülen soruşturma ve dava süreci oldu. Narin’in ailesinden anne, abi ve amcanın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarıyla sonuçlanan ilk derece mahkemesi kararının gerekçesinde, olayın neden ve nasıl gerçekleştiğine dair bütünlüklü bir kronoloji netleştirilemedi. Yargılama makamı, maddi ve somut delillerin yanı sıra süreç içinde yedi kez ifade değiştiren ve Narin’in bedenini Eğertutmaz Deresi’ne gömdüğü mahkemece kanıtlanan komşu sanık Nevzat Bahtiyar’ın anlatımlarına ve bilimsel doğruluğu ile hata payları teknik olarak tartışılan “daraltılmış baz istasyonu (HTS)” kayıtlarına dayandı.

Evinin bulunduğu mahalle askeri bölge olduğu halde, jandarma yetkilileri güvenlik kamerası kayıtlarının Narin’in 19 gün sonra, 8 Eylül 2024’te bulunan cansız bedeninin ardından incelemeye konulduğu ve Narin’in en son bulunduğu yer olduğu iddia edilen evi ve etrafındaki alanı net gören CCTV kamerasının 15 günden fazla kaydının tutulmadığını söyledi. Bu durumda Narin’in kaybolduğu günden itibaren bakılması gereken kamera kayıtlarının hem zamanında incelenmemesi hem de daha sonra 15 günden fazla kayıt aldığının söylenmesi akıllarda ciddi soru işaretlerine neden oldu.

Trol orduları davaları rehin alıyorlar

Türkiye’deki siber manipülasyonun ulaştığı bugünkü aşamanın sahadaki karşılığını daha iyi anlamak adına, tanık olduğumuz yöntem ve kullanıcıları, homojen ve tek merkezli bir troll yapısından ziyade, ‘dava bazlı’ fraksiyonlara bölünmüş durumda ve bunu yapanlar ise çoğunlukla dersine iyi çalışan organize siber saldırı grupları.

Bugün siber alanda, arkalarında devlet içindeki farklı kliklerin, silahlı unsurların ya da yerel çıkar ağlarının bulunduğu siber tugaylardan bağımsız gruplaşmalar halinde hareket eden farklı ağlar çarpışıyor. Bu trol orduları artık yalnızca ideolojik ya da siyasi kavgalar yürütmüyor. Ucu belirli güç odaklarına dokunan her kritik adli vakada, adeta birer “dijital özel güvenlik şirketi” gibi dosyayı rehin alıyor. Örneğin, namını Narin Güran davasında mahkeme için hazırladığı ve bilimsel olarak doğrulanması imkansız olan “iyileştirilmiş” kamera görüntüsü raporuyla pekiştiren sivil bir şirket, bugün Türkiye’nin en çetrefilli adli dosyalarına başat bilirkişi olarak atanabiliyor.

Gülistan Doku, Foto: Sosyal medya

Ulusal Kriminal Büro (UKB) gibi yapılar, uluslararası adli bilişim standartlarından ve akademik denetimden uzak, uzmanlıkları ceza hukuku literatüründe tartışmalı figürler eliyle mahkemelere kesin hüküm içeren dökümanlar sunuyor. Dahası, bu yapılar sosyal medya hesapları üzerinden tarafsız kurumsal kimliklerini bütünüyle terk ederek, dosyaya bilimsel eleştiri getiren bağımsız uzmanları ve gazetecileri açıkça tehdit edebiliyor:

Buna rağmen yargı mekanizması, üniversitelerin akredite adli tıp enstitüleri ya da bağımsız bilim insanları yerine, bu sivil yapıları en sadık ve vazgeçilmez adli çözüm ortağı olarak görmeye devam ediyor.

Narin Güran davasındaki manipülasyon

Son tahlilde karşımıza çıkan tablo, devlet içi güç kliklerininden yerel unsurlara birçok kurumun siber ağları birer silah olarak kullandığı iki farklı stratejiyi ifşa ediyor: Kimi odaklar kurumsal prestiji korumak adına Rojin Kabaiş veya Gülistan Doku dosyalarında delil zincirini ve dijital imajları savunma makamına tamamen kapatırken kimi kliklerin trolleri ise Narin Güran davasında olduğu gibi kurgusal WhatsApp yazışmaları, çarpıtılmış HTS verileri ve sahte adli tıp senaryoları üreterek maddi hakikati bütünüyle tasfiye ediyor.

Narin Güran davasında siber alanı manipüle eden bu mekanizma, soyut birer algoritmadan ibaret değil. Bu davanın tarafları arasında konumlanmış binlerce sosyal medya kullanıcısı var. Özellikle Güran ailesi aleyhine pozisyon almış birçok hesabın 21 aydır aktif olarak paylaşım yaptığı X platformunda belli başlıklar altında algı yaratan, devletin mahkemelerinin verdiği kararların sorgulanmasına müsaade etmediklerini beyan eden, aile üyelerinin hepsinin katil ve suçlu olduğuna dönük sayısız içerik paylaşan ve etki gücü yüksek kimi hesaplar var.

Rojin Kabaiş’in babası, Foto: Sosyal medya

Bu davayı prototip bir örnek olarak ele aldığımızda Kabaiş, Doku, İçli ve daha nice önemli, kamuoyunda tartışma yaratan davaların işlenmesi ve dijital medyada şekillenmesinde büyük role sahip olan bu destekçi ve içerik üreticisi grubun eylemleri başka amaçların hedeflendiğine dair düşüncelere neden oluyor. Onlarcasının öncü olduğu farklı isimlerle faaliyet veren belirli anonim şebekeler eliyle bilhassa davaya dair söylemi olan kadınların neredeyse hepsi siber saldırılara maruz kalıyor. Bu hesaplar, dosyada maddi gerçeği arayan bağımsız gazetecileri, avukatları ve sivil aktörleri sürekli olarak ağır karalamalarla hedef alırken, son olarak Narin Güran davasında ‘yeniden adil yargılanma’ talebinde bulunan ve hakikati arayan kadınları ‘porno sitelerine montaj görseller yüklemekle’ tehdit edecek kadar fütursuz olabiliyor.

Cezasızlık zırhı

Peki bu troller hem maddi hem de yasal olarak nereye dayanıyor olabilir? Cevabı, bu davada en ön planda olan ve görünen yüzlerin, anonim hesapların oluşturduğu X odalarında aylarca mikrofon alıp davaya ilişkin beyanlarını tıpkı bir gazeteciye cevap verir gibi muhatap saydıkları bu hesaplara karşı yaptıkları uzun soluklu konuşmalarda aramak gerekiyor.

Bir tarafın ürettiği siber gürültü, tehdit, işinden ettirmeye varan şantaj ve karalama kampanyalarının, davanın diğer aktörleri ve medya figürleri eliyle nasıl büyütülüp dolaşıma sokulduğunu, adli bir trajedinin etrafında nasıl organize bir algı ekosistemi kurulduğunu açıkça gözler önüne seriyor.

Mazlum İçli, Foto: Özgür Politika

Bu siber abluka zincirinin en tehlikeli ve düşündürücü halkası olan X platformundaki kullanıcıların yaptığı bu aleni şantaj, nitelikli tehdit ve dijital eylemlerine karşı X Türkiye yönetiminin yeterince yaptırım uygulamaması ve bu hesapların askıya alınmaması ise belki de herkesin güvenliği açısından en önemli sorun. Sıradan vatandaşların dijital ayak izlerinin saniyeler içinde takibe alındığı bir adli iklimde, söz konusu anonim hesap kullanıcılarının sahip olduğu bu fütursuz cezasızlık zırhı, akıllara kaçınılmaz soru işaretleri getiriyor.

İlginç olan ise kamuoyuna mal olmuş bir şarkıcının, bir Cumhurbaşkanı danışmanının ve bir gazetecinin söz konusu X kullanıcılardan birinin X ev sahipliği yaptığı yankı odalarında uzun süre konuşmacı olarak katılması, ilgili anonim hesapların bahsi geçen davanın bilinen isimlerine sürekli destek veren paylaşımlar yapıyor olması ise kamuoyu nezdinde bir davada güç ve bilinirlik açısından avantajlı konumdaki kişiler ile siber dijital saldırı yapan anonim hesaplı bu X kullanıcıları arasındaki niteliğini henüz bilmediğimiz bir tür alışveriş-ilişki ağı olduğunun ise somut kanıtlarından biri olarak görülebilir.

Dijital Delillerin Gölgesindeki Adli Vakalar
Yakın tarihteki bazı önemli adli vakalar incelendiğinde, delil toplama süreçlerindeki teknik ve yöntemsel sorunlar yine Narin Güran davasındaki işleyişe benzerliğiyle dikkat çekiyor:
• Mazlum İçli Davası
6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen Kobani olayları sırasında 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum İçli’nin dosyası, dijital delillerin mahkemelerce ele alınış biçimine dair en çarpıcı ve trajik örneklerden bir başkası. İçli’nin cinayetlerin işlendiği saatte, olay mahallinden kilometrelerce uzaktaki bir köy düğününde çalıştığına dair mahkemeye sunulan net kamera görüntüleri, HTS sinyal kayıtları ve adli bilişim raporlarına rağmen, yargılama süreci somut verilerden ziyade dönemsel siyasi kanaatler üzerinden şekillendi. Yaklaşık 11 yıldır cezaevinde bulunan İçli, tüm bu bilimsel ve dijital kanıtlara rağmen 124 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi. Bu dava, ceza hukukunun en temel unsuru olan maddi gerçeğin, denetlenebilir siber verilere rağmen nasıl göz ardı edildiğinin somut bir örneğidir.
• Rojin Kabaiş Dosyası
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi 21 yaşındaki Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 akşamı kaldığı yurttan çakıl taşı toplamak için çıktı ve bir daha kendisinden haber alınamadı. Kaybolmasından tam 18 gün sonra, 15 Ekim 2024 tarihinde Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi sahilinde cansız bedenine ulaşıldı.

Bu süreç, dijital verilerin, baz istasyonu kayıtlarının ve adli tıp bulgularının resmi bir refleksle nasıl hızlıca “intihar” denilerek kapatılmak istendiğini gösterdi. Soruşturma aşamasında, Kabaiş’in son görüldüğü sahildeki baz istasyonlarına ait HTS ve sinyal verilerinin analizi derinleştirilmedi. Olay yerini gören kameraların kör noktaları incelenmedi ve dijital veriler savunma makamından gizlendi. Delil zincirinin en kritik halkası olan cep telefonu ve dijital materyaller üzerindeki incelemeler, bağımsız uzmanlara tamamen kapatıldı. Bu dosya, kolluk ve adli makamların somut bir cinayet şüphesini rasyonel olarak soruşturmak yerine, dijital verileri ve adli süreçleri kurumsal prestiji koruma kaygısıyla hızla kapattığını net şekilde ortaya koydu.
• Gülistan Doku Dosyası
Munzur Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki Gülistan Doku, 5 Ocak 2020 tarihinde Tunceli’de kayboldu ve aradan geçen yıllara rağmen izine rastlanamadı. Soruşturma süreci; baş şüphelinin ailevi nüfuzu nedeniyle dijital delillerin ve siber verilerin kurumsal bir refleksle nasıl karartıldığını veya ihmal edildiğini belgeledi. Soruşturmanın kaderini belirleyecek olan Dinar Köprüsü’nü gören kamera kayıtları üzerinden ilk etapta sahte bir “intihar” kurgusu imal edildi.

Resmi bilirkişi olarak atanan Ulusal Kriminal Büro (UKB) bile hazırladığı raporda, emniyetin iddiasının aksine köprüden düşen hareketliliğin bir insan değil, nesne veya kuş olduğunu belirterek intihar senaryosunu çürüttü. Buna rağmen yargı mekanizması, baş şüphelinin cep telefonu imajlarını ve siber ayak izlerini aylarca incelemeyerek dijital delil zincirinin yok olmasına göz yumdu. Bu dosya, sistemin kendi içindeki mekanizmaları korumak adına kamera kayıtlarını, sinyal verilerini ve en temel bilişim gerçeklerini nasıl işlevsiz bıraktığını tarihe sarsıcı bir yargı skandalı olarak geçirdi.

Dijital infaz şebekeleri

Türkiye’de organize siber operasyonların ve dijital manipülasyonun ilk belirgin kırılma noktasının 2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları olduğu bilinmektedir; oysa bu mekanizmanın kökleri tarihsel olarak daha da geriye uzanmaktadır. Eski ismiyle Twitter, bugünkü adıyla X platformundaki sahte hesaplar ve trol ağları, özellikle büyük siyasi davalarda ve kamuoyunun yakından takip ettiği sansasyonel dosyalarda sarsıcı birer aktör olarak defalarca gündeme geldi. Bir hukuki sürecin seyrini doğrudan etkileyen algı operasyonlarının en çok bu troll mekanizmaları aracılığıyla yürütüldüğü, hedef seçilen kişileri itibarsızlaştırma, lekeleme, meşru bir hak mücadelesini bağlamından koparıp yanlış bir yola evriltme ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını engelleme çabaları, artık toplumun yakından tanıdığı sistematik bir olgu olarak gözler önünde duruyor.

Uzun yıllardır adli ve siyasi davalarda karşımıza çıkan bu yapılar, genellikle anonim hesaplar kullanıyorlar. Gerçek kimlikleri ve isimleri belli olmayan, çoğunun takipçi sayısı yok denecek kadar az olan bu hesaplar, sıradan birer kullanıcı gibi görünüyorlar. Ancak kamuoyunun odağındaki önemli bir dava söz konusu olduğunda, bu uyuyan hücrelerden günde on binlerce, hatta yüz binlerce organize paylaşım yapılıyor. Eş zamanlı hareket eden bu siber ağlar, yapay etkileşim dalgaları yaratarak ana akım medyanın gündemini doğrudan belirliyor, adliye koridorlarında ve sokakta en çok konuşulan konunun ne olacağını, planlı hashtag (etiket) çalışmalarıyla adeta bir laboratuvarda şekillendiriyor.

Bunun en çarpıcı, güncel ve can yakıcı laboratuvarı olan Narin Güran cinayeti davasında ise bu siber endüstrinin nasıl “fraksiyonel” ve profesyonel bir faza geçtiği gözler önüne serildi. Bu davada, sayıları 500 ile 1000 arasında değişen organize bir kümenin içinden sıyrılan, özellikle 50 ila 100 kadar son derece profesyonel çalışan çekirdek hesap, ilk günden itibaren medyada yönlendirici bir algı mimarisi inşa etti. Bilimsel olarak doğruluğu tartışmalı olan, sahte ya da manipüle edilmiş olduğu bizzat uzmanlarca belirtilen deliller, kurcalanmış teknik raporlar ve asparagas beyanlar bu profesyonel hesaplar eliyle sürekli, sistematik ve vardiyalı bir biçimde kamuoyuna sunuldu. Hedef tahtasına oturtulacak ya da korunacak yeni isimler bu ağlar üzerinden etiketlenerek kamuoyunun önüne atıldı. Üstelik bu dijital operasyon sadece tek bir platformla sınırlı kalmadı. Ekşi Sözlük gibi kitlesel forum sitelerinde planlı başlıklarla gündemleştirilerek zamanla ana akım medyanın ve “ekran dedektiflerinin” hiçbir doğrulama süzgecinden geçirmeden havada kaptığı hayati birer “haber değeri” unsuru hâline getirildi.

Doğal olarak, bu anonim şebekelerin 24 saat kesintisiz ve milimetrik bir koordinasyonla aktif şekilde kullanıldığını görmek, bu kişilerin bu işi sıradan bir sosyal medya aktivizmi olarak değil, tamamen profesyonel bir meslek olarak icra ettiklerini kanıtlar bir çok veriye açık kaynaklar ulaşmak mümkün. Ortaya çıkan bu tablo şunu gösteriyor: Siber kliklerin arkasında devasa bir kurumsal organizasyonun, kesintisiz bir lojistik desteğin ve en önemlisi, adli kararları algoritmalarla rehin almak isteyen belirli güç odaklarının sağladığı sistematik bir gücün bulunduğunu açıkça ortada.

Yarın: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Yazı Dizisi: 15-16 Haziran Direnişi 56 yaşında

15-16 Haziran 1970’te yüz bine yakın işçi, sendikal haklara yönelik düzenlemelere karşı sokaklara çıktı. Aradan geçen 56 yıla rağmen Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerinden biri olarak anılan eylemlerin seyrini gün gün derledik.

Foto: Disk Arşivi

Bugün Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümü.

Üstüne kitaplar yazılan, film ve belgeseller çekilen, sayısız araştırma yapılan 15-16 Haziran direnişi, yarım asırdan fazla süredir Türkiye işçi sınıfının en büyük eylemlerinden biri olma özelliğini koruyor.

Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstrisi, Mutlu Akü, Vinileks, Otosan, Arçelik ve Vita gibi işletmelerden yüz bine yakın işçinin sokaklara döküldüğü bu eylemlerin hafızası, 56 yıl sonra hâlen korunmaya ihtiyaç duyuyor.

Adalet Partisi iktidarının sendika yasasında yapmayı tasarladığı değişikliği protesto etmek amacıyla başlayan, ama çok daha radikal ve geniş kapsamlı bir harekete dönüşen 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümünde Türkiye’de emek mücadelesi ve sendikal hakların durumunu Prof. Dr. Aziz Çelik, Doç. Dr. Hakan Koçak, Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar ve emek tarihçisi Zafer Aydın ile konuştuk.

15-16 Haziran Direnişi: Gün Gün Olayların Gelişimi ve Hukuki Süreç
15-16 Haziran 1970’te yüz bine yakın işçi, sendikal haklara yönelik düzenlemelere karşı sokaklara çıktı. Aradan geçen onca yıla rağmen Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerinden biri olarak anılan eylemlerin seyrini ve ardından gelen devasa hukuki mücadeleyi gün gün derledik.
11 Haziran 1970

274 sayılı Sendikalar Yasası ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası’nda değişiklik öngören tasarı, Türkiye İşçi Partisi (TİP) dışındaki partilerin (Adalet Partisi ve CHP dâhil) oylarıyla Millet Meclisi’nde kabul edildi. Tasarının asıl hedefi, Türk-İş’ten DİSK’e yönelik işçi akışını durdurmaktı. Bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için “kurulu bulunduğu işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini (1/3) üye yapmış olması” koşulu getirildi. Ayrıca konfederasyonlar için de Türkiye’deki sendikalı işçilerin en az üçte birini temsil etme zorunluluğu öngörüldü.

13 Haziran 1970

Meclis süreçleri tamamlanan yasaya göre; hademeler, kapıcılar ve temizlik işçileri gibi maaş alan devlet personeli işçi sayılacak, sendika kurabilmek için o işkolunda en az 3 yıl çalışma şartı konulacak, sendikadan ayrılma noter vasıtasıyla olacak, sendika genel kurulları iki yerine üç yılda bir toplanacak ve sendikaların fon yatırım izinleri konfederasyonların onayına bağlanacaktı.

14 Haziran 1970

Yasa tasarısının sendika seçme özgürlüğünü ortadan kaldırması üzerine, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı sendikaların Ankara, İzmir, Kocaeli ve Sakarya’daki işyeri temsilcileri ortak bir toplantı düzenleyerek tasarı geri alınana kadar eyleme geçme kararı aldı.

15 Haziran 1970

Son yıllarda fabrika zeminlerinde biriken gerilim sokağa taştı ve 75 bin ila 100 bin arasında işçi İstanbul’un çeşitli merkezlerine doğru yürüyüşe geçti. Tepki DİSK öncülüğünde başlasa da çok sayıda Türk-İş üyesi işçi de kendi destekledikleri partilerin tavrını reddederek sınıf dayanışmasıyla yürüyüşlere katıldı. Olayların ilk gününün akşamında Bakanlar Kurulu 60 günlük sıkıyönetim ilan etti.

  • Anadolu Yakası: Kartal’dan başlayan yürüyüş kolu Ankara Asfaltı (E-5) üzerinden ilerledi. Göztepe’de Otosan ve DMO işçilerinin, ayrıca Beykoz ve Paşabahçe’den gelen grupların katılımıyla Üsküdar ve Kadıköy yönüne doğru devasa bir kitle oluştu.
  • Avrupa Yakası: Bakırköy-Topkapı-Sağmalcılar güzergâhında yürüyüşler düzenlendi. İstanbul-Ankara karayolu trafiğe kapandı.
DİSK'in Büyük Direniş başlığıyla yayımlanan gazete ön sayfası.
DİSK’in “Büyük Direniş” başlığıyla yayımlanan gazete ön sayfası. Haber, Haziran eylemlerini ve onbinlerce işçinin katılımını vurguluyor.
Gösteriler sırasında askeri birliklerin önleyici tedbirleri.
Gösteriler sırasında askeri birliklerin aldığı güvenlik önlemleri ve hoparlörden yapılan uyarı anı.
15-16 Haziran eylemleri sırasında çıkan çatışmalar.
15-16 Haziran eylemleri sırasında sokaklarda yaşanan sert çatışmalar ve yaralanan işçiler.
16 Haziran 1970

İşçi eylemleri tüm şiddetiyle devam etti. Gebze’den başlayan yürüyüş, Kartal’daki işçilerle birleşerek Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy İskele Meydanı’na ulaştı. Avrupa yakasında ise Topkapı dışından gelen kollar Aksaray üzerinden Sultanahmet, Cağaloğlu ve Valilik önüne, oradan da Eminönü’ne indi. Ankara, Adana, Bursa ve İzmir’de de eylemler yaşandı.

  • Köprülerin Açılması: İstanbul Valiliği, hareketin Anadolu ve Avrupa yakasındaki kollarının (veya Beyoğlu tarafına geçişlerin) birleşmesini önlemek amacıyla Galata ve Unkapanı köprülerini ulaşıma açarak geçişi engelledi.
  • Can Kayıpları: Kadıköy’de polisin ateş açması ve yaşanan çatışmalar sonucunda işçiler Yaşar Yıldırım (Mutlu Akü), Mustafa Bayram (Vinleks) ve Mehmet Gıdak (Cevizli Tekel) ile esnaf Doğukan Dere ve polis memuru Yusuf Kahraman hayatını kaybetti.
  • Sıkıyönetim ve DİSK’in Tavrı: İstanbul ile Kocaeli’nin Merkez ve Gebze ilçelerinde sıkıyönetim ilan edildi. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, radyodan okunan mesajıyla işçileri provokasyonlara karşı uyararak anayasal çerçevenin dışına çıkılmaması çağrısında bulundu.
Demir-Döküm fabrikası önünde askeri tedbirler ve polis cenazesi haberi.
Cumhuriyet Gazetesi kupürü: Demir-Döküm fabrikası önünde alınan askeri tedbirler ve olaylarda hayatını kaybedenlerin haberleri.
17 Haziran 1970

Sıkıyönetim Komutanlığı, olayların tahrik ve teşvikçisi olduğu iddiasıyla aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Sekreter Kemal Sülker’in de bulunduğu 23 sendika yöneticisini gözaltına aldı. Bu isimler, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından “Anayasa’yı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs” gibi ağır bir suçlamayla yargılandı. Ayrıca olaylar sırasında yüze yakın işçi gözaltına alındı ve saat 21.00’den itibaren sokağa çıkma yasağı konuldu.

DİSK yöneticilerinin Üsküdar Ceza Tevkif Evi önündeki tarihi fotoğrafı.
Aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Sekreter Kemal Sülker’in de bulunduğu sendika yöneticileri Üsküdar Ceza Tevkif Evi önünde.
18 Haziran 1970

Sıkıyönetimin ilan edilmediği İzmir’de de Lastik-İş, Maden-İş ve Gıda-İş’e bağlı bazı işyerlerindeki işçiler iş bırakarak direnişe destek verdi.

19 Haziran 1970

Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 13 sayılı bildirisiyle grev hakkının kullanımı yasaklandı; bir diğer bildiriyle toplu sözleşme görüşmeleri izne bağlandı.

20 Haziran 1970

DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’nın yayın organı olan Maden-İş Gazetesi’nin basımı ve dağıtımı yasaklandı.

22 Haziran 1970

Askeri birlikler, olaylardan önce başlayan ve devam eden İzsal grev alanına girdi. Sıkıyönetim görevlileri, askeri birliklere 25 metreden daha fazla yaklaşanlara ateşe açılması emrini verdi.

Direniş Sonrası İşçi Kıyımı (Temmuz 1970)

15-16 Haziran olayları sonrasında eylemlere katılan 5.090 işçi işten atılarak kara listeye alındı. Öncelikli işçilerin işsiz bırakılması, Marmara bölgesindeki işçi hareketliliğini uzun süre sessizliğe itti. 274 sayılı yasayı değiştiren tasarı ise olayların bastırılmasının ardından 29 Temmuz 1970’te 1317 sayılı Yasa olarak Meclis’te nihai kabulünü aldı.

Anayasa Mahkemesi Sendikalar Kanununa itirazı görüşüyor kupürü.
Anayasa Mahkemesi’nde 274 sayılı Sendikalar Kanunu’ndaki değişikliklere yönelik açılan iptal davasının duruşma haberi.
12 Ağustos 1970

Söz konusu 1317 sayılı yasa değişikliği Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Aynı gün, Türkiye İşçi Partisi (TİP) adına Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın hazırladığı dilekçe ile yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) resmen dava açıldı.

18 Ağustos 1970

TİP’in başvurusunun hemen ardından, Cumhuriyet Halk Partisi de Genel Sekreter Bülent Ecevit ve Genel Başkan İsmet İnönü öncülüğünde yasanın iptali için AYM’ye ayrı bir başvuru yaptı. (AYM daha sonra bu davaları birleştirerek 1970/47 esas numarasıyla incelemiştir).

12 Mart 1971

Türk Silahlı Kuvvetleri, sokaklardaki çatışmaları ve ekonomik istikrarsızlığı gerekçe göstererek yayımladığı muhtırayla mevcut hükümeti istifaya zorladı ve yönetime el koydu.

19 Ekim 1972

Anayasa Mahkemesi’nin 9 Şubat 1972’de aldığı karar Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. AYM, yapılan değişikliklerin büyük kısmını, “Anayasa’nın sendika kurma ve grev hakkı ilkelerine aykırı olduğu” gerekçesiyle tamamen iptal etti.

Kaynak: Wikipedia, disk.org.tr,

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.