Abbas Vali: İran savaşından sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

ABD ve İran arasındaki mutabakatla Ortadoğu’nun dizaynı değişti. Prof. Dr. Abbas Vali, savaşın kazananlarını analiz ederken, Kürt siyasetine kritik bir uyarıda bulunuyor: ‘Silahlı mücadele dönemi kapandı, artık sivil toplum ve stratejik vizyon zamanı.

Foto: Niha+

28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Ortadoğu’daki fay hatlarını derinden sarsan savaş, 17 Haziran’da taraflar arasında varılan bir ‘Mutabakat Zaptı’ ile yeni bir evreye girdi. Çatışmalar sırasında Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir koz olarak kullanan İran, Körfez ülkelerine ve ABD üslerine yönelik misillemeleriyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yayarken; ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleriyle alevlenen kriz, bölgedeki güç dengelerini tamamen değiştirdi.

Peki, savaşın toz bulutu dağılırken Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu yeni dizaynda Kürtlerin yeri ne olacak?

Prof. Dr. Abbas Vali, bu tarihi kırılmayı ve savaşın ardında bıraktığı yeni tabloyu kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Vali’ye göre, ABD ve İsrail askeri alanda üstünlük sağlasa da, stratejik ve siyasi zafer İran’ın oldu. Ancak bu yeni bölgesel dizayn, parçalanmışlık ve stratejik hatalar nedeniyle Kürtler için oldukça kritik ve zorlu bir tabloyu ortaya çıkardı.

Abbas Vali hakkında

Prof. Dr. Abbas Vali, İran’ın Mahabad kentinden bir Kürt siyaset teorisyeni olup, Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerine çalışan en önde gelen akademisyenlerden biridir. Eğitimini Tahran ve Londra’da tamamlamış, doktorasını Londra Üniversitesi’nde Tarihsel Sosyoloji alanında yaptı. Daha sonra Swansea Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler verdi. Aynı zamanda Hewlêr’deki (Erbil) Kürdistan Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür. Eserleri arasında Essays on the Origins of Kurdish Nationalism (Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri Üzerine Denemeler) ve Kurds and the State in Iran: The Making of Kurdish Identity (İran’da Kürtler ve Devlet: Kürt Kimliğinin İnşası) yer almaktadır.

İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından, birkaç görüşme sonucunda 17 Haziran’da varılan bir mutabakatla birlikte başka bir aşamaya geçildi. Anlaşmanın içeriğine ve zamanlamasına baktığımızda, savaşın tarafları uzlaşmak zorunda mı kaldı?

Bu bir antlaşma değil. İngilizce’de buna Memorandum of Understanding (Mutabakat Zaptı), yani ortak anlayış ve uzlaşma diyorlar. Onun dışında bu resmi bir antlaşma veya uzlaşı değil. Bu mektup alışverişi. Bir taraf mektup yazıp imzalıyor, diğer taraf da imzalayıp gönderiyor. Bizim okuduğumuz şey buydu. Ortada bir ortak anlayış vardı. Burada şunu söylemeliyim ki, her iki tarafın, Amerika ve İran’ın üzerinde, dış siyasette daha az baskı olsa da iç siyasette çok büyük bir baskı vardı.

İran’dan bahsedecek olursak, İran’da sistemik bir kriz var. Hem ekonomik, hem sosyal, hem kültürel hem de mali. Ancak temel sorun ve ana kriz, ekonomik ve mali kriz. Parası yok, hükümet neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumda. Bu yüzden buna ihtiyaçları vardı. Bu ekonomik ve mali kriz nedeniyle İran, Biyopolitika denilen, yani halkın yaşam siyaseti dediğimiz konuda idare edemiyordu. Çünkü parası ve ekonomik imkanları yoktu. Bu da temel bir sorundu. Zira bunu uzun vadede idare edemezse, içeride başka bir isyanın daha patlak verme ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ocak ayındaki isyan çok büyüktü. Bu bir.

İran bir savaşa maruz kalmıştı. O savaşa girmişti ancak İran’ın askeri, güvenlik ve ekonomik programlarının büyük bir kısmı başarısız olmuş ve çökmüştü. Bu şekilde devam edemezdi. Ancak İran’ın bu savaşa girdiği durumu ile savaşın durmasından sonraki durumu birbirinden çok farklı. İran savaşa girdiğinde şartlar farklıydı, şimdi ise daha farklı. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, İran direnebildi. Büyük bir direniş ve savunma gösterdi. Şüphesiz büyük bir zarar da gördü. Birçok yer viraneye döndü, köprüleri yıkıldı, fabrikalar ve atölyeler yok oldu ama direnişini sürdürdü.

İkincisi ise İran’ın bu savaşta Hürmüz Boğazı’nı tutabilmesiydi. Bu hamleyle savaşın hesaplarını değiştirdi. Yani şu anda var olan o ortak anlayış, Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi temel bir soruna dayanıyor. Bu mesele savaştan önce yoktu. Savaş sırasında ortaya çıktı. Bir diğer nokta da Amerika’nın İran’ın atom yani nükleer silah yapmayacağını kabul etmesini ve söz vermesini istemesidir. Zaten İran başından beri böyle söyledi. Yapmayacağız dedi. Obama döneminde de anlaşmaları varken İran, uranyum zenginleştirmesinin, saflaştırılmasının %3.5 civarında, yani %4’ten az olmasını kabul etmişti. Ancak 2018 yılında Trump geldiğinde bu durumu değiştirdi, anlaşmayı bozdu ve Obama hükümetinin anlaşmasını yok etti. O zaman İran uranyum zenginleştirmeye başladı. Ta ki %60-65 seviyesine çıkarana kadar. Bu da atom bombası yapımına çok yakın bir seviye.

Şimdi Amerika, yaklaşık 400-450 kilo olan o zenginleştirilmiş uranyumun ya imha edilmesini ya da yoğunluğunun, yani konsantrasyonunun azaltılmasını istiyor. Ya da bu işlemi yapmaları için Rusya’ya veya Fransa gibi bir ülkeye verilmesini istiyor. İran ise “Bu şu anda benim elimde değil. Onlar bombalanan yerlerin altında ve çıkarılırsa bile İran dışına çıkarılmasına izin vermeyiz, biz kendimiz burada hallederiz.” diyor. İran’ın söylediği şey bu.

Hürmüz Boğazı, Foto: Wikipedia

ABD ne diyor?

Amerika birinci derecede Hürmüz Boğazı’nın açılmasını istiyor. Çünkü Amerika üzerinde büyük bir baskı var. Petrol fiyatları arttı, gıda fiyatları arttı. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da ve her yerde, hatta Türkiye’de bile benzin fiyatları ve uçak biletleri pahalandı. Bunların hepsi pahalandı.

Buranın açılmasını istiyorlar. İkinci olarak da İran’ın uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini kabul etmesini istiyorlar, mesele bu. Ancak Amerika’nın kendisi üzerinde de büyük bir baskı var. Hatırlarsanız Trump iktidara geldiğinde “Ben savaşmayan bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Fakat şu an bile bir şekilde devam eden bir savaş başlattı. Öte yandan, Trump’ın yürüttüğü bu savaş, Amerikan siyasetinin gereksinimleri açısından gerekli değildi. Ancak bu savaşın büyük bir kısmı İsrail’in kışkırtmasıylaydı, İsrail onu mecbur bıraktı.

Prof. Dr. Abbas Vali, Foto: Niha+

İsrail savaşın genişlemesini istiyordu

İsrail ne istiyordu?

Savaş başladığında Amerika ve İsrail’in amaçları farklıydı. Amerika İran’a bir darbe vurmak, askeri alanda onu zayıflatmak ve onu Amerika’nın şartlarını kabul etmeye mecbur bırakmak istiyordu. Amerika İran rejiminin değiştirilmesini istemiyordu. Amerika İran ile uzun süreli bir savaş yürütmek ya da İran’ın viran olup yok olmasını istemiyordu. Çünkü Amerika’nın stratejik çıkarları İsrail’inkilerden çok farklıydı. Amerika Ortadoğu’da büyük bir bölgesel güç. Oradaki mesele sadece İran değildir, aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarını da göz önünde bulundurması gerekir.

Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap ülkelerinin çıkarları… İran da bunu biliyordu. İran’ın siyaseti temel olarak Amerika’nın sınırlı bir savaş istediğini bilmesiydi, fakat o da savaşı genişletmek istiyordu.

Bu büyük savaşın sonucu ne oldu?

İran askeri olarak Amerika’yı yenemezdi ancak Amerika’nın askeri üslerinin bulunduğu ülkelere saldırabilirdi. Örneğin Bahreyn’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da ve hatta Maskat ve Umman’da. Bu nedenle Amerika bu konuda çok hassas ve zarar görebilir konumdaydı. Trump buna tahammül edemezdi. Çünkü başka bir şey daha vardı: Arap ülkeleri her zaman Amerika’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Amerika’ya para vermiş, orada yatırım yapmışlar ve aynı zamanda savunmalarını Amerika’nın eline bırakmışlardı. Fakat İran onlara saldırdığında Amerika onları koruyamadı ve büyük bir zarara uğradılar.

İran şu an çok daha güçlü

Acaba Körfez’de ve Ortadoğu’da var olan o denge İran savaşından sonra değişti mi?

Evet, o denge artık şu yönde değişti: İran şu an bölgede çok daha güçlü. Çünkü, Amerika ve İsrail’in karşısında durup savaşabilecek tek ülke olduğunu gösterdi. Ayrıca Hürmüz gibi stratejik bir bölge de onun kontrolü altında. Fakat dikkat ederseniz, İsrail’in stratejik çıkarları farklıydı. İsrail, elinden geldiğince İran rejimini değiştirmek istiyordu. Eğer bu olmazsa, İran’ı tamamen viran edip Suriye gibi yapmak istiyordu. Ondan sonra da İran’ın füze projesini, balistik ve seyir füzelerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. İsrail’in dördüncü şartı da vekil güçleri, yani Haşdi Şabi, Hizbullah ve Hamas gibi güçleri ortadan kaldırmaktı.

O güçler ortadan kalktı mı?

Hayır. İran’ın şu anki gücü, Amerika ile müzakere yapıyor olmasıdır. Ve Lübnan’ı müzakerelerin siyasi gündemine sokabilecek kadar bir gücü var. Lübnan İran’ın bir parçası değil ancak İran bu güce sahip olduğu için Lübnan’ı müzakerelerin gündemine sokabiliyor. Bu, İsrail’in çıkarlarına son derece ters olan bir şey. Dikkat ederseniz, başından beri İsrail’in stratejik çıkarları ile Amerika’nın çıkarları uyuşmuyordu. Savaş başladığında, doğru, askeri alanda Amerika ve İsrail birlikteydi ancak siyasi ve stratejik amaçları farklıydı.

Savaşın sonucunda bu farklılık ortadan kalktı mı, yoksa iki devletin amaçları arasındaki fark daha da mı arttı?

Şu an durum öyle bir noktaya geldi ki J.D. Vance İsrail’i tehdit ediyor. İran tarafında ise artık kimsenin “Kahrolsun Amerika” demesine izin vermiyorlar. Bu, onların anlaştığını gösteriyor. Yani İran’ın iktidar yapısı içerisinde yumuşak bir darbe gerçekleşti. O yumuşak darbe, Devrim Muhafızları içindeki güç sahibi odakların ve yönetimin bir kısmının Amerika ile anlaşmasına neden oldu. Dikkat ederseniz şu an Amerika ile anlaşıyorlar. Örneğin Kalibaf onlara “Biz Amerika ile anlaştık ancak bu sizin çıkarlarınıza aykırı değildir” demek için Pekin’e gidiyor. Dolayısıyla İran ve Amerika’nın tutumuna bakarsak bir paradoks göreceğiz: Amerika ve İsrail askeri alanda kazandı ama stratejik ve siyasi alanda İran kazandı.

Şah’ın oğlunun gücü yoktu

Amerika ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasının ardından, İran içinde rejimin yıkılması için gösteriler ve bir isyanın çıkması bekleniyordu ama bu gerçekleşmedi. Neden gerçekleşmedi? Bunun olmasını engelleyen neydi?

Evet, o isyan gerçek ve hakiki bir isyandı ancak bir liderliği yoktu. Çünkü o isyan sağcı güçlerin, özellikle de monarşistlerin ve şah yanlılarının etkisine girdi. Şah’ın oğlu çıkıp “Meydanlara inin, ben sizi destekleyeceğim.” dedi. Trump çıkıp “Sokaklara inin, rejim güçleriyle savaşın, ben rejimi yıkacağım.” dedi. Halk indi ama yardım gelmedi.

Şah’ın oğlunun böyle bir işe girişecek gücü var mıydı?

Şah’ın oğlunun gücü yoktu. Burada rejim bu isyanın çok önemli olduğunu biliyordu. Öte yandan bu isyan, “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının aksine demokratik bir kimliğe sahip değildi. Daha çok amaçları rejimi yıkmaktı ve demokrasiden bahsetmiyorlardı. İran rejimi bu işin içinde Amerika, İsrail ve Şah’ın oğlunun parmağının olduğunu anlayınca tüm gücüyle saldırdı. 48 saat içinde İran’da yaklaşık 50 bin kişiyi öldürdüler. Hatta İran Tıp Birliği 65 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.

Burada bir şey var: Trump “Siz gidin, ben size yardım edeceğim” dedi ama savaş başladıktan sonra kendini korumak adına çıkıp başka bir yalan daha söyledi ve “Biz Kürtlere silah verdik ama Kürtler gelmedi” dedi. Bu bir yalan. Birincisi, Kürtlere silah falan verilmedi. İkincisi de o dönem İran’da var olan muhalefet organize değildi ve bir örgütlenmesi yoktu. Silahı kime vereceksin? Silah sokağa götürüp dağıtacağın bir şey değildir. Bir örgüte vermelisin. Örgüt de yoktu. Sağcıların bir örgütlenmesi yoktu. Belki demokrasi yanlılarının az da olsa bir örgütlenmesi vardı ama onlar da sokağa çıkıp silahlanacak ve rejimle savaşacak şartlara sahip değillerdi. Trump’ın bunu söylemesinin nedeni şudur: İran muhalefeti içinde silahlı olan ve silah kullanabilen tek güç Kürt muhalefetidir.

Peki o dönemde Kürtler ne yaptı?

Zaten onlara silah verilmemişti. Hatta dönemin generali Trump’a karşı açıklama yaparak “Kürtlere silah verilmedi, silahlar Başûr’a (Irak Kürdistan Bölgesi) gitti ve Amerikan üslerindeler.” dedi. İki hafta önce temsilcileri Tom Barrack da “Biz Kürtlere silah vermedik.” dedi. Bu, Trump’ın kendini savunmak için söylediği büyük bir yalandı.

İran’daki Kürt güçleri bu savaş sırasında ne istiyordu?

Kürtler, elbette rejimin yıkılmasından memnuniyet duyuyorlardı ancak “Bu bizim savaşımız değil, biz bu savaşa katılmak istemiyoruz.” dediler. Çünkü Amerika ve İsrail’in amaçlarına inançları yoktu. Söyledikleri doğru da çıktı. Bakın, şimdi İran ve Amerika anlaştı, İsrail ise adeta marjinalize oldu. Doğru, İsrail yine eski yerine dönecek ancak bu zaman alır. Kürtler bu konuda İran’ın bombalanmasını desteklemiyoruz dediler ve bunu desteklememeleri iyi bir şeydi.

J. D. Vance İran heyeti ile görüşmeye hazırlanıyor, Foto: Nathan Howard-Pool/Getty Images

Sadece hava savaşıyla olmaz

Eğer destekleselerdi ne olurdu?

Olmazdı. Çünkü İran halkının hava savunma gücü yoktu, halk bombardıman altındaydı. Sadece Kürdistan değil, tüm İran’da halk bu bombardımandan rahatsızdı. Herkes, hatta tüm stratejistler bile İran rejiminin bombardımanla yıkılmayacağını biliyor. Tarihte bir rejimin sadece bombardımanla yıkıldığına dair bir örnek yoktur. Amerika ve İsrail gerçekten de rejimi yıkmak isteseydi, İran’a ordu göndermeleri gerekirdi. Tüm stratejistler İran’a ordu göndermenin intihar gibi bir şey olduğunu söylüyordu. İran’ın yüzölçümü 1 milyon 648 bin kilometrekaredir, yani neredeyse Batı Avrupa’nın tamamı kadar ve 95 milyon nüfusu var. O bölgeye ordu götürürseniz Irak’tan yüz kat daha kötü olur ve savaş kontrolden çıkar. Coğrafyası çok zordur. Bir ülkeye saldırıldığında halkın milliyetçi duyguları kabarır. Örneğin İran ve Irak savaşı. İran 8 yıl savaştı. Bir buçuk milyon insan öldürüldü, Huzistan ve Luristan’ın büyük bir bölümü viran oldu. Ama rejim düşmedi ve kazandı. Amerika ve o zamanki Sovyetler, ayakta kalması için Saddam rejimine el atın diyorlardı. Amerikalı stratejistler, İsrail’in uzun vadede sadece hava savaşı yürütebileceğini ancak kara savaşı yapamayacağını biliyorlardı. Çünkü İsrail’in küçük bir ordusu var ve çok küçük bir ülkedir. İran’dan 71-72 kat daha küçüktür.

Kürtlerin uzlaşması iyidir ama yeterli değildir

İran’daki Kürt güçler arasında bir anlaşma yapıldı. Birkaç Kürt parti ve gücü bir araya gelip bu anlaşmayı imzaladı. Kürt güçlerinin bu anlaşması savaş sırasında nasıl bir etkide bulundu?

Bu anlaşma iyi bir anlaşma. Lazım olan ama yeterli olmayan dedikleri şeye örnek olabilir. Çünkü bu anlaşmanın altyapısı, operasyonel ve pratik bir mekanizması yok. Ben defalarca onların anlaşmasının operasyonel bir altyapısının ve mekanizmasının olması gerektiğini söyledim. Bir nevi birleşik bir askeri-siyasi operasyon aşaması olmalı. Bu yok. Hatta başka bir şey de yok. O da söylem birliği. Bu yüzden şu anki anlaşmaları bir örgütlenme olarak çok ama çok zayıf. Askeri-siyasi bir altyapıya sahip olmalı, her şeyden önce birleşik bir Peşmerge gücü olmalı. Fikri ve stratejik açıdan birleşik olmalı. Yayınladıkları bildiriler, yani söylemleri de birleşik olmalı. Ve en önemlisi, siyasi güçlerin doğrultusunda hareket edeceği birleşik bir siyasi ve stratejik program oluşturulmalı. Ama bunu yapmıyorlar.

2026’nın başında Rojava’da meydana gelen savaş ve Rojava’da ortaya çıkan sonuçlar İran’daki Kürt güçleri etkilemiş olabilir mi?

Rojava’da Kürtlerin başına gelenler özellikle Rojhilatlı Kürtler için çok önemli. Birincisi; Eğer Amerika ile çalışıyorsan, Rojava güçleri gibi Amerika ile çalışıyorsan, Amerika’nın müttefiki olmalısın, Amerika’nın emri altında değil. Dahası, Rojava’da Amerika ile olan ilişkilerde, Amerika ile çalışırken herhangi bir siyasi anlaşma yoktu.

Askeri alanda da yoktu. Çünkü orada da onlara silah verdiklerinde, o silahlar Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika’nın onlara hayır dediği gün silahlarını da durdurdular.

Bunu az önce de belirttiniz. Silah meselesi İran savaşı sürecinde de Kürtler için gündeme geldi.

Amerika tarihinde, bilindiği üzere Amerika dünyada muhalif güçlerle birçok kez çalışmıştır. Ancak gizli bir şekilde. Bu CIA’in kontrolü altındaydı, gizli askeri kurumların kontrolü altındaydı. İlk defa Rojava’da açık bir şekilde çalıştı. Ama Rojava bundan faydalanamadı. Yani o IŞİD savaşını yürüttü, o savaşta on iki bin Kürt, gerilla öldürüldü. Fakat siyasi özne olamadı. Bu çok önemli bir nokta. Rojhılat’ta da muhtemelen Trump tam da bunu istiyordu. Kürtleri özel bir güç olarak kullanmak istiyordu.

Amerika’nın Kürtler için siyasi bir haritası yok mu?

Hayır. Siyasi bir haritası yok. O zaman Amerika Kürtlerle çalışıyordu ama aynı zamanda ‘Heyet Tahrir el-Şam’ ile de çalışıyordu. Ve bunu Kürtlere söylemiyordu. Eğer Kürtler o zaman bunu bilseydi, tutumlarını netleştirmeleri gerekirdi. Açıkçası Amerika ve özellikle İngiltere, çünkü bu bir İngiliz projesiydi, bunu Türkiye ile birlikte yaptılar. Sonunda buyurun bu bizim projemizdir dediler. Projeyi Amerika ve İngiltere oluşturdu. Türkiye’yi sadece kullandılar. Yani proje, fikir, stratejik fikir Amerika ve İngiltere’nindi.

Savaştan sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

Yaygın bir söylem var, Ortadoğu’da yeni bir dizayn olduğu söyleniyor. Size göre Ortadoğu’da yeni bir dizayn var mı?

O dizayn vardı ancak bu İran savaşı o dizaynı yerle bir etti. Şimdi ne tür bir dizayn kurarlarsa kursunlar, ne tür bir askeri ve siyasi denge kurarlarsa kursunlar, İran’ı hesaba katmak zorundalar. O zamanlar hedef İsrail’in de dahil olduğu Amerika’nın hegemonyasını, o askeri hegemonyayı güçlendirmekti. Şimdi o hesap kalmadı. Yani bu savaş onu yıktı. Çok önemli olan bir şey de şu ki; yapılan bu savaş, Amerika’nın Ortadoğu’daki hegemonyasının stratejik sınırlarını gösterdi. Bu, ülkelerin ve özellikle Kürtlerin alması gereken en büyük ders. Eğer Rojava’da Kürtler zamanında Dürziler ve Alevilerle anlaşma yapsalardı, onlarla birlikte savaşsalardı, o cephe kırılmazdı. Bu işi yapmadılar. Çünkü savunma olduğunda, direniş olduğunda hesapları değiştirebilirsiniz. Rojava’da askeri güçleri vardı. Gerillaları vardı, erkek gerillalar, kadın gerillalar, her şeyleri vardı. O zaman Ahmed Şer hükümeti tutunamamıştı. Ama onlar ses çıkarmadılar. Oturup Amerika’nın söylediği her şeyi kabul ettiler. Tom Barack onlara ne dediyse onu yaptılar. İnanıyorum ki Kürtler Rojava’da, sonuçları sadece Rojava için değil, Başûr ve Rojhilat için de kötü olan büyük bir stratejik hata yaptılar.

“Türkiye Musul’u almak istiyor olabilir”

Rojava’daki savaştan sonra Kürdistan Bölgesi’nin durumunun da değişebileceğini söyleyen yorumlar var. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Şu an böyle bir tehlike var. Amerika orayı da merkezileştirmek istiyor. Merkezileştirme, bölgesel hükümetin ya küçülmesi ya da güçlerinin büyük bir bölümünü kaybetmesi anlamına geliyor. Ancak bölgesel hükümet de bunu yapamıyor. Çünkü birleşik değil. Eğer bölgede birleşik bir hükümet olsaydı, bu iş yapılamazdı. İşin gerçeği şu ki, bunu sadece Amerika yapmıyor. Arkasında Türkiye de var. Büyük ihtimalle Türkiye gerçekten de Musul vilayetini ve çevresini kendi kontrolüne alacak şartların oluşmasını isteyecektir. Trump’ın Amerikası stratejik alanda çok ama çok zayıf bir düşünceye sahip. Örneğin, İranlılar müzakerelere düşünceleri oldukça iyi olan kişiler göndermişlerdi. Peki Amerika kimi göndermişti? Ortadoğu’nun ne olduğunu hiç bilmeyen Jared Kushner ile Witkoff’u göndermişti. Amerika’da, Tom Barack’ın da içinde olduğu o sağ kanat iş başında. Irkçı bir zihniyete sahipler. O ırkçılık, demokrasi ve eşitliğin Ortadoğu ülkeleri için olamayacağını söylüyor.

Otoriter merkezi hükümetler kurulmalı diyorlar. Bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Aynı şeyi Lübnan’da yapmak istiyorlar, aynı şeyi Irak’ta yapmak istiyorlar ve zaten bizzat böylesi otoriter bir hükümete sahip olan İran’da da bunu yapmak istiyorlar. Artık o “Yeni Ortadoğu” projesi kalmadı, şimdi başka bir proje ortaya koymalılar.

Bu duruma karşı Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtler ne yapıyor?

Başûr’daki Kürt güçleri birleşik değil. Başûr’daki Kürt güçlerinin stratejik bir düşüncesi yok. Eğer stratejik bir düşünceleri olsaydı, Başûr’daki Kürt güçleri Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere vermezdi. Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere verdiler, yani Kerkük’ün kaderini ve kontrolünü Türkiye’ye verdiler.

KYB ile Türkiye’nin ilişkisi kötüydü.

Şimdi iyi.

Neden şimdi iyi?

Yekitiya Niştimanî (KYB), Parti (KDP) ve Erbil ile olan rekabeti nedeniyle gidip Türkiye’ye yakınlaştığı için.

Ancak KYB’nin aksine KDP ile Türkiye’nin ilişkisi çok iyiydi.

Artık eskisi gibi değil.

Ne değişti?

Çünkü Irak’taki durum ön plana çıkınca Parti (KDP) zayıfladı. Hem Bağdat hükümetinde hem de Kürdistan’da zayıfladı. Şimdi KYB hem İran’ın desteğini alıyor hem de Türkiye’nin desteğini alıyor.

Irak Kürdistan Bölgesin’de Türkiye’nin rolünden bahsettiniz. İran savaşı sırasında Türkiye’nin tutumu ve pozisyonu neydi?

Bugünlerde ortaya çıkan bir şey var ki bence doğru olması muhtemeldir. Trump’ın şöyle dediği söyleniyor: “Biz Kürtlere yardım etmediysek bunun sebebi Erdoğan’ın tehdit etmesiydi. Eğer bunu yaparsanız ben de İsrail’e saldırırım demişti.”

İran savaşıyla birlikte pek çok kişi artık bunu yüksek sesle dile getiriyor. Bu görüşe sahip olanlara göre bir gün İsrail ve Türkiye birbiriyle savaşacak.

Bu ihtimal vardı. Hatta onları korkutacak seviyedeydi. “Ben İran ile değil, Amerika ile de savaşmam ama İsrail’e saldırırım” demişti. Şu anlama geliyor: İran’ı Suriye’den çıkardıklarında, İran’ı Lübnan’dan çıkarmak istediklerinde, İran’ı Irak’tan çıkarmak istediklerinde, tüm bunlar Türkiye’nin çıkarına. Türkiye Suriye’de İran’ın yerini doldurdu. Muhtemelen aynı işi Irak’ta da yapacak. Çünkü İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyorlar. Ama bu zor bir şey, Irak’ta çok zor. Çünkü Irak halkının çoğunluğu Şii ve İran’ın orada nüfuzu var. Bu işi yapamazlar, büyük bir zorlukla yapabilirler. Büyük bir savaş çıkar. Bu kez Barzani eskisi gibi Şii güçlerle kolayca ittifak yapamadı ama YNK yaptı. Temel sorun burada.

İran halkının savaştan sonraki durumu savaş öncesine göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü?

Çok kötü oldu. Bu savaş devrimcilerin ve halkın siyasi özneliğini azalttı. Savaştan önce, Jina Aminî Devrimi’nden sonra İran’da sivil toplum oldukça radikalleşmişti. Ancak bu savaş bunu çok azalttı. Şimdi halk günlük zararların sıkıntılarıyla meşgul. Yani hayat pahalılığı çok fazla, ekmek yemek, geçim sağlamak çok zor. Böyle bir şart ve durumda halkın siyasi pratiği ve siyasi özneliği azalır. Bu savaş bunu azalttı.

Ortadoğu’da gerçekleşecek olan önümüzdeki dönemin senaryoları için öngörüleriniz nelerdir?

Bana göre şu an Ortadoğu’da iki temel güç var: Biri İsrail, diğeri ise İran. İçinden geçilen bu şartlar ve koşullar, ortaya çıkan durum ve Türkiye, Mısır ve diğerlerinin gösterdiği tutumla birlikte, Arap ülkelerinin “İbrahim Anlaşmaları”na üye olma ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çok ama çok düşük. Bence Arap ülkeleri Amerika’ya baskı yapmaya çalışıp bölgede güvenliğin sağlanması ve ayrıca İran’da daha iyi bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için “İran’la anlaş” diyecekler. Böyle ce İran istikrara kavuşsun. Eğer İran istikrara kavuşur ve tehdit edilmezse, o zaman bu bölge de istikrara kavuşabilir.

“Kürtler her zamankinden zayıf”

Bu senaryoda Kürtlerin rolü ve pozisyonu nedir? Kürtlerin payına ne düşüyor?

Bu dönemde Kürtlerin Ortadoğu’daki durumu her zamankinden daha zayıf ve güçsüz. Yirmi yıl önce “Yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak” denilen bir dönemdeydik. Ancak yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olmadı. Başûr’daki hatalar çok büyüktü. Başûr birleşik bir ulusal hükümet kuramadı. Başûr’da aşiretvari bir hükümet var. Amerika da biliyor, Türkiye da biliyor, İran da biliyor. Barzani ve Talabani arasındaki düşmanlığın her şeyden fazla olduğunu biliyorlar. Başûr başaramadı. Rojava da ortaya çıkan o şartlar ve koşullar altında silah elde edemedi. Rojhılat da şu an aynı durumda. Kürtler tek başına, yani sadece Kürtlerin kendileri böyle bir işi yapamazlar. Eğer yapacaklarsa bunu İran’ın demokratik güçleriyle birlikte yapmalılar. Fakat onlar da Kürtlerin tüm taleplerini kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden Kürtler artık gerçekten de görüşlerinde ve stratejilerinde stratejik bir gözden geçirme yapmalıdırlar.

Benim görüşüme göre artık ortaya çıkan şudur: Rojhilat’ta silahlı mücadele stratejisi başarısızlığa uğradı. Başka bir yol seçmeliler. Kendilerini nasıl toparlayacaklarını, nasıl bir birlik kuracaklarını ve Kürdistan’ın sivil toplumunda nasıl bir birliğin temelini atacaklarını bilmelidirler. Eğer Doğu Kürdistan’da stratejik bir değişim yapılacaksa silahlı mücadelenin sona erdiği söylenmelidir. Çünkü silahlı mücadele bir stratejidir. Eğer imkânları kalmazsa, o strateji devam edemez. Şu anda o imkânlar kalmamıştır.

Başka bir şey daha var, artık askeri teknoloji değişti. Şimdi örneğin Bakur’da bile PKK güçlerinin en büyük kısmı yeraltında. Yani savaşın teknolojisi böyle. Şu anda Türkiye’nin bilmem kaç bin askeri üssü var. Çok sayıdalar. Bu üslerin hepsi birbirine bağlı. O savaş dron savaşıdır, hava savaşıdır; o savaş Kalaşnikof savaşı değildir. Ama Kürtlerin savaşı gerçekten de Kalaşnikof savaşı. Bu yüzden Rojhilat için de bu stratejinin değişmesi gerekiyor. Yani bu stratejinin ağırlığının dağlardan şehirlere geçtiğini bilmelisin. Yani dağdan sivil topluma geçiyor. Dolayısıyla Kürt stratejisi odağını şehirlerde, sivil toplumun içinde nasıl yer edineceğine yöneltmelidir. Tamam, Kürtler İran hükümetinin despot bir hükümet olduğunu, insan öldürdüğünü söylüyorlar. Bunların hepsi doğru. Ancak dağda kalmak da hiçbir yere varmaz, dağda kalmak çözüm değil. Durum budur. Strateji değiştiğinde, işin ve mücadelenin merkezi de değişir.

“İran, özgürlük savaşçılarına karşı savaşını durdurmadı”

Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı, İran’da devam eden idamlar ve Kürt güçlerine yönelik saldırılar nedeniyle uluslararası kamuoyuna seslenerek, “rejime daha fazla baskı yapılması ve onunla olan diplomatik ilişkilerin askıya alınması” çağrısında bulundu.

İran’ın Kürdistan Bölgesi’nde bulunan Kürt partilerinin kamplarına yönelik saldırısı

İsrail-ABD ile İran arasında 28 Şubat’ta yaşanan çatışmaların ardından taraflar arasında ateşkes görüşmeleri başlamış ve 7 Nisan’da ateşkes ilan edilmişti. Bu ateşkes bugüne kadar devam etmektedir. Ancak böylesi bir dönemde İran devlet yönetimi; Kürtlerin ve İran rejiminin diğer muhaliflerinin idam edilmesinden vazgeçmiyor, Kürt güçlerine yönelik saldırılarına devam ediyor.

Yaşanan bu durum üzerine İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı yazılı bir açıklama yayımladı.

İttifak açıklamasında, “İslam Cumhuriyeti’nin baskı aygıtı; siyasi, askeri ve güvenlik alanındaki başarısızlıklarını gizlemek için İran’da, özellikle de Doğu Kürdistan’da (Rojhilat) siyasi tutukluları idam etmeye yönelik yeni bir dalga başlatmıştır,” ifadelerine yer verdi.

İttifakın kuruluşu ve arka planı

İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), İran Kürdistanı Emekçiler Topluluğu (Komala) ve İran Kürdistanı Mücadele Örgütü (Xebat), 22 Şubat 2026’da İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nı kurdu. İttifak; İran İslam Cumhuriyeti’ni yıkmak için mücadele etmeyi, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını hayata geçirmeyi ve Doğu’da Kürt ulusunun siyasi iradesine dayanan demokratik ve ulusal bir yapı kurmayı amaçlamaktadır.

İttifak, İran’ın Güney Kürdistan’daki Kürt partilerinin merkezlerini füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef aldığı bir dönemde kuruldu. Bu koalisyon, onlarca yıldır bölünmüş olan Doğu siyasi hareketinin tarihi birlik çabasını güçlendirmekte ve somutlaştırmaktadır. Abdullah Muhtedi liderliğindeki Komala Partisi başlangıçta ittifaka katılmamıştı; ancak 4 Mart 2026’da ittifaka dahil oldu.

İttifak, yeni idamları ve saldırıları “özellikle cezaevlerindeki özgürlük savaşçılarına yönelik yeni bir baskı ve zulüm dalgası” olarak nitelendirerek şunları kaydetti:

“Bu sıradan bir olay değildir ve normal bir şeymiş gibi görülmesine izin verilmemelidir. Bu siyasi idamlar ve cinayetler organize bir katliamdır. İslam Cumhuriyeti’nin bu idamları toplumu daha fazla korkutmak ve iktidarda kalabilmek için bir kalkan olarak kullandığı herkes için açıktır.”

Açıklamada Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi partilere yönelik saldırılara da dikkat çekilerek şöyle devam edildi:

“Yurt içindeki baskılar ve idamlar ile Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi partilerin füzelerle vurulmasına devam edilmesi; rejimin uluslararası arenada ve Amerika-İsrail ile yaşadığı savaş ve gerilimlerde stratejik yenilgilere, derin bir güvenlik zafiyetine uğradığı bir dönemde artmaktadır. Bu nedenle, her zaman olduğu gibi krizlerin altında ezilen rejim, yurtdışında krizler yaratarak, yurtiçinde ise daha fazla cinayet ve baskı uygulayarak kendini kurtarmaya çalışmaktadır.”

“İntikam Silahıdır”

İttifakın açıklaması şu sözlerle devam ediyor:

“Aynı zamanda, İslam Cumhuriyeti’nin Amerika ve İsrail ile geçici bir ateşkes dönemindeyken dahi suçlarını sürdürmesi; rejimin özgürlükçülere, hak savunucularına ve iç muhaliflere karşı savaşını durdurmadığının kesin bir kanıtıdır. Aksine, tüm fırsatları ve özellikle de bu ateşkesi, muhaliflerini fiziksel olarak ortadan kaldırmak için kullanmaktadır.

Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı; yabancılar için ‘casusluk’ veya rejime karşı ‘silahlı savaş’ gibi asılsız suçlamalarla tutuklanan kişiler için darağaçlarının yükseltilmesinin, gerçekte mücadeleci ve hak savunucusu halka karşı bir intikam silahı olduğuna inanmaktadır. Bu kana susamış rejim, var olduğu süre boyunca siyasi savaşçıları idam ederek acımasız iktidarına karşı verilen mücadele ve direnişin bedelini artırmaya; İran uluslarının hak arayışlarını, siyasi ve sivil hareketlerini sindirmeye çalışmıştır. Bu nedenle uluslararası toplum, İran’da bir yıl içinde yüzlerce tutuklunun idam edilmesini sadece ‘insan hakları ihlali’ olarak görmemeli; bu eylemleri ‘savaş suçu’ ve ‘insanlığa karşı suç’ olarak tanımalı ve rejimin bu cinayetlerine karşı pratik tutum ve kararlar almalıdır.”

“Rejime Karşı Sert Kararlar Alın”

“Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı ayrıca ilan etmektedir ki; İslam Cumhuriyeti ile yapılacak her türlü diplomasi, her türlü görüşme ve her türlü ateşkes, eğer İran’daki iç baskıyı, idamları ve bu rejim tarafından yapılan sistematik insan hakları ihlallerini engellemiyorsa, İslam Cumhuriyeti’ni sadece öldürme ve yok etme politikasını sürdürmeye teşvik etmekle kalmayacak, aynı zamanda o kana susamış ve baskıcı rejimin ömrünü uzatmasına da fırsat yaratacaktır.

Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı; Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Parlamentosu ve demokratik hükümetlerden, İslam Cumhuriyeti’nin suç ve cinayetlerini durdurmak için rejime daha fazla baskı yapmalarını ve onunla olan diplomatik ilişkileri askıya almalarını talep etmektedir. Ayrıca İran’daki iç baskı ve idamlar meselesinin BM Güvenlik Konseyi’nde temel bir konu haline gelmesi ve rejime karşı sert kararlar alınması gerekmektedir. Şüphesiz ki, İslam Cumhuriyeti üzerindeki idamların ve iç baskının siyasi veya ekonomik bedeli artırılmazsa, rejimin ülke içindeki tutumu ve politikası değişmeyecektir.

Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı ayrıca İran uluslarına ve İslam Cumhuriyeti muhalefetindeki siyasi parti ve taraflara, pratikteki birlik ve ortak çalışmalarıyla rejimin politikalarını geriletmeleri çağrısında bulunmaktadır. Eminiz ki Kürdistan halkı da saflarını daha fazla örgütleyerek, mücadele ve direnişiyle her zaman olduğu gibi rejimin politikalarına cevap verecektir.”

İsrail ateşkese rağmen Lübnan’a saldırıları sürdürüyor

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlayan saldırılarına paralel olarak Lübnan’a da saldıran İsrail, İran’la yürütülen ateşkes görüşmelerine rağmen Lübnan işgalini genişletiyor.

Foto: Al Jazeera, arşiv

İran’a 28 Şubat 2026 tarihinde gerçekleşen saldırılardan kısa bir süre sonra Lübna’a da saldırı başlatan İsrail’in saldırıları aralıksız sürüyor. ABD arabulucuğunda gerçekleşen ve en son 15 Mayıs’ta 45 gün uzatılan ateşkese uymayan İsrail, Hizbullah’ı bahane ederek hem güney Lübnan’a yönelik işgal harekatını derinleştiriyor hem de başkent Beyrut’a yönelik saldırılarını aralıksız sürdürüyor.

2 Mart’an bu yana süren saldırılarda 3 bini aşkın kişinin hayatını kaybettiği 1 milyon kişinin ise yerinden edildiği tahmin ediliyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu sabah yaptığı açıklamada, Hizbullah’ın ateşkesi ihlal ettiğini öne sürerek Beyrut’un güney kesimlerine saldırı emri verdiğini belirtti.

İsrail ordusu önceki gün de Güney Lübnan’daki stratejik Beaufort Kalesi’ni ele geçirdiklerini duyurmuştu. Tarihi kale 1982 ile 2000 yılları arasında da İsrail’in işgali altında kalmıştı.

Reuters’ın ABD’li bir yetkiliye dayandırdığı haberine göre, bugün ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşerek iki ülke arasındaki gerilimin kademeli olarak azaltılmasını öngören yeni bir plan önerisi sundu.

Bu kapsamda ABD’nin ilk adım olarak Hizbullah’ın İsrail’e yönelik tüm saldırılarını durdurmasını ve karşılığında İsrail’in Beyrut’taki gerilimi tırmandırmaktan kaçınmasını teklif ettiği belirtildi.

Lübnan Cumhurbaşkanı’nın ABD’nin önerisine sıcak baktığı ve İsrail ile bir anlaşma sağlamaya çalıştığı ifade edilen haberde, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’nin ise Hizbullah’ın ateşkese bağlı kalacağını “garanti ettiğini” belirterek İsrail’in saldırılara son vermesi talebinde bulunduğu kaydedildi.

İran’dan açıklama geldi

Öte yandan İran Dış İşleri Bakanı Seyed Abbas Araghchi sosyal medya platformu X’te resmi hesabından “Acil uyarı” başlığı ile yaptığı açıklamada, “İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ateşkes, hiç şüpheye yer bırakmaksızın, Lübnan dahil tüm cephelerde kapsamlı bir ateşkes olarak kabul edilir. Bu ateşkesi herhangi bir cephede ihlal etmek, tüm cephelerde ihlal olarak sayılır. ABD ve İsrail, ateşkesi ihlal etmenin tüm sonuçlarından sorumlu tutulacaktır” dedi.

Fransa karşı çıkıyor

Öte yandan Fransa Dışişleri Bakanı Jean Noel Barrot, İsrail’in Lübnan’daki saldırıları arttırması nedeniyle ülkesinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acil toplantıya çağrılmasını talep ettiğini duyurdu.

AFP’nin aktardığı açıklamada Barrot, “Hiçbir şey İsrail’in Lübnan’daki askeri operasyonlarını genişletmesini ve Lübnan topraklarını daha fazla işgal etmesini haklı çıkarmaz” ifadelerini kullandı.

Barrot, İsrail’in attığı adımla ciddi bir hata yaptığını belirterek, 17 Nisan’da Lübnan’da varılan ateşkes anlaşmasına bağlılığını ihlal ettiğini ve bunun uluslararası hukuka aykırı olduğunu söyledi.

Açıklama, İsrail ordusunun Litani Nehri’nin kuzeyindeki ek bölgelere yönelik kara operasyonlarını genişlettiğini duyurmasının ardından geldi.

Bu gelişme, hava saldırıları ve yoğun bombardımanla eş zamanlı yaşanırken, Birleşmiş Milletler siviller ve altyapı üzerindeki insani sonuçlara ilişkin uyarılarını artırdı.

Ateşkesten bu yana 15 çocuk öldü

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarında çocukların hedef olmaya devam ettiğini duyurdu. Kurumun paylaştığı verilere göre son bir haftada en az 15 çocuk yaşamını yitirdi, 62 çocuk ise yaralandı. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre ise ateşkesin yürürlüğe girdiği 17 Nisan’dan bu yana, Lübnan’da sağlık tesislerine toplam 27 saldırı düzenlendi ve bu saldırılarda 25 kişi hayatını kaybetti, 42 kişi yaralandı. Örgüt ayrıca, saldırılarda toplam 16 hastane ve 13 sağlık merkezinin hasar gördüğünü de belirtti.

Lübnan Sağlık Bakanlığı da yaptığı açıklamada, İsrail’in 2 Mart’tan bu yana düzenlediği saldırılarda 3 bin 412 kişinin hayatını kaybettiğini, 10 bin 269 kişinin yaralandığını belirtti.

Ateşkes sonrası sessiz savaş: İran’ın Kürt cephesi

2026’da İran ve rakipleri arasında sağlanan ateşkes bölgede tansiyonu düşürse de Kürt muhalefeti için durum farklı. Sınır hattında dronlar ve operasyonlarla devam eden bu “sessiz savaş,” ateşkesin barış değil sadece strateji değişikliği olduğunu kanıtlıyor.

Süleymaniye’ye yönelik bir dron saldırısı, Fotograf: Rudaw

İran ile dış rakipleri arasında 8 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkes, pek çok kişi tarafından bölgedeki gerilimin düştüğünün bir işareti olarak görüldü. Ancak İranlı Kürt muhalif hareketler için bu, barış anlamına gelmiyordu. Rojhilat (Doğu Kürdistan) ile Irak Kürt Bölgesi arasındaki alanda çatışma sona ermedi; sadece biçim değiştirdi.

Uluslararası ilgi İran, ABD ve İsrail üzerine yoğunlaşmışken, İran-Irak sınırı boyunca başka bir çatışma devam ediyordu. Ateşkesten sonra İran’ın askeri operasyonları, daha doğrudan Kürt muhalif gruplara odaklanmış göründü. Bu gruplar dronlar, füzeler, tutuklamalar ve güvenlik baskılarıyla hedef alındı.

Durumun “sessiz savaş” olarak adlandırılmasının nedeni budur. Resmi bir savaş değildir ve ortada resmi bir deklarasyon yoktur. Ancak saldırılar, baskı, korku ve ölümler devam etmektedir. Bölgedeki diğer çatışmalara kıyasla uluslararası alanda çok daha az ilgi gördüğü için “sessiz” kalmaktadır.

Ateşkesten hedefli saldırılara

Ateşkesten sonra İran’ın askeri odağı; aralarında İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI), Komala ve PAK’ın da bulunduğu, Irak Kürdistanı merkezli Kürt muhalif gruplara kaymış göründü.

İnsan hakları ve bölgesel izleme örgütlerinin raporları, şiddetin ateşkesten sonra sona ermediğini, aksine İranlı Kürt muhalif gruplara yöneldiğini gösteriyor. CPT Irak Kürdistanı, 8-24 Nisan 2026 tarihleri arasında 48 saldırı kaydetti. Bu saldırıların 37’si İranlı Kürt muhalif kamplarını ve üslerini hedeflerken, ABD diplomatik veya askeri tesislerine yönelik saldırı sayısı yalnızca dörttü. Aynı rapor, ateşkes sonrası saldırıların yüzde 75’inin doğrudan Devrim Muhafızları (DMO) tarafından gerçekleştirildiğini, yüzde 25’inin ise bağlı gruplara atfedildiğini belirtti. Kürdistan İnsan Hakları Ağı ve Hengaw gibi insan hakları örgütleri de DMO’nun PDKI ve Komala bağlantılı bölgelere düzenlediği, Kürt muhalif üyelerin ve sivillerin ölümüyle sonuçlanan ölümcül saldırıları belgeledi.

Bu tablo, İran’ın güvenlik odağında net bir kayma olduğuna işaret ediyor. Tahran, bu Kürt grupları hem İran içindeki Kürt bölgeleriyle bağlantılı oldukları hem de Irak Kürt Bölgesi’nde üslendikleri için sınır ötesi bir tehdit olarak görüyor. Kürt gruplar için ateşkes gerçek bir güvenlik getirmedi; sadece İran baskısının yönünü değiştirdi.

“Sessiz Savaş”ın coğrafyası

Bu çatışma esas olarak, İranlı Kürt muhalif grupların uzun yıllardır üslerinin bulunduğu dağlık İran-Irak sınırı boyunca, özellikle Süleymaniye ve Hewler (Erbil) çevresinde yaşanıyor.

Nisan 2026 ortalarında, Süleymaniye yakınlarındaki Surdash bölgesini bir dron saldırısı vurdu. Saldırıda, Kürdistan Emekçileri Topluluğu (Komala) mensubu genç bir kadın peşmerge olan Gazal Mawlan Chaparabad ağır yaralandı ve daha sonra hayatını kaybetti. HANA İnsan Hakları Örgütü hukuk ekibinin raporuna göre, kendisi önce Shorsh Hastanesi’nde acil müdahale almış, ardından ileri görüntüleme ve uzman travma bakımı gibi üst düzey tedaviye ihtiyaç duymuştu. HANA ayrıca, hastanelere kabulünün veya transferinin geciktirildiği ya da reddedildiğine, bu gecikmeler sırasında durumunun kötüleştiğine dair ciddi iddialarda bulundu. Bu vaka, Kürt muhalif kamplarının ve yakınındaki uzak bölgelerin, sadece saldırıların kendisi nedeniyle değil, aynı zamanda yaralıların gelişmiş tıbbi bakıma ulaşmada yaşayabileceği zorluklar nedeniyle dron saldırıları sonrası özellikle savunmasız olabileceğini gösteriyor.

Ghazal Mawlan Chaparabad (hana.org)

Birkaç gün sonra, Hewler yakınlarındaki Jezhnikan kampına bir saldırı daha düzenlendi. Rudaw’ın haberine göre, bir dron saldırısında bir peşmergenin oğlu olan Shahin Azarbarzin hayatını kaybetti, babası ise ağır yaralandı. Kurdistan24 de kampın sivillere ev sahipliği yaptığını, yaralılar arasında kadın ve çocukların da bulunduğunu bildirdi. Bu durum, söz konusu kampların sadece askeri veya siyasi alanlar olmadığını; buralarda ailelerin ve sivillerin de yaşadığını gösteriyor. Gazal Mawlan vakasıyla birlikte bu durum, uzak kamp bölgelerindeki yaralıların saldırılardan sonra acil bakıma ne kadar hızlı ulaşabileceği konusundaki endişeleri artırıyor.

Tehlike savaşçılar veya askeri alanlarla sınırlı değildi; sivil alanlar da risk altındaydı. Sonuç olarak, birçok Kürt kampı ve yakınındaki topluluklar şu anda sürekli bir güvensizlik içinde yaşıyor.

Rojhilat iç baskı altında

Aynı zamanda, İran’ın Kürt bölgeleri içindeki baskı da arttı. Hengaw, İran makamlarının sivil giyimli güçlerin varlığını artırdığını; Sine (Senendej) çevresindeki şehir girişlerinde, şehirlerarası yollarda ve köy yollarında yeni kontrol noktaları oluşturduğunu bildirdi. Ayrıca, korku yaratmak, olası protestoları önlemek ve kamusal alanı kontrol etmek amacıyla bazı Kürt sınır bölgelerine güvenlik bağlantılı güçlerin konuşlandırıldığı belirtildi. Raporda bazı Kürt sınır bölgelerinde Haşdi Şabi güçleri, tanklar ve zırhlı araçlardan bahsedildi. Washington Kürt Enstitüsü’nün (WKI) bir bülteni de Kürt bölgelerinde genişletilen askeri ve vekil güç konuşlandırmalarını tarif etti. Bu raporlar bir bütün olarak, Kürt bölgelerinin ateşkesten sonra daha güçlü bir kamu güvenliği kontrolü altına alındığını gösteriyor.

Kürt halkı için bu; daha fazla gözetleme, daha az hareket özgürlüğü ve sürekli baskı anlamına geliyordu. Aynı döneme ait insan hakları raporları, emre tabi olmayan tutuklamalardan, aileyle iletişim kurulmasına izin verilmeyen gözaltılardan ve bir Kürt siyasi mahkumun infazından bahsetti. Örneğin KHRN, Bukanlı Yousef Karimi’nin tutuklandığını ve ailesiyle iletişim kurmasına izin verilmediğini bildirdi. Ayrı bir gelişmede Hengaw, Kürt siyasi mahkum Naser Bakrzadeh’in ölüm cezasının İran Yüksek Mahkemesi tarafından onanmasının ardından Mayıs 2026’da infaz edildiğini duyurdu.

Bu eylemler, İran’ın aynı anda iki strateji kullandığını gösteriyor: İran dışında, Irak Kürdistanı’ndaki Kürt muhalif grupları zayıflatmaya çalışırken; İran içinde, Rojhilat’taki siyasi hareketliliği durdurmaya çalışıyordu.

İran bunu neden yapıyor?

Fotograf: Rudaw

İran’ın stratejisi istikrarsızlık korkusuna dayanıyor gibi görünüyor. 2026 başındaki daha geniş çaplı kriz sırasında Chatham House, Kürt muhalif grupların, ABD’den gelen olası bir Kürt ayaklanmasına dair karışık mesajlar nedeniyle baskı ve belirsizlikle karşı karşıya kaldığını bildirdi. Ayrıca, Irak merkezli Kürt grupların teoride İran içinde daha geniş bir muhalefet faaliyeti için alan açabileceği, ancak İran güvenlik güçlerinin şiddet kapasitesinin hala yüksek olması nedeniyle bunun çok riskli olacağı not edildi.

Bu nedenle, ateşkes sonrası saldırılar bir uyarı olarak anlaşılabilir. İran; Kürt grupların yeniden örgütlenmesini durdurmak, sınır ötesi ağlarını zayıflatmak ve hem Rojhilat’ta hem de sınırın öteki tarafındaki Kürt mobilizasyonunu engellemek istiyordu. Bu anlamda, ateşkes sonrası saldırılar rastgele değildi; hem İran içindeki hem de dışındaki Kürt siyasi faaliyetlerini kontrol etmeyi amaçlayan bir güvenlik stratejisinin parçasıydı.

Çatışma sona ermedi, sadece biçim değiştirdi

Nisan 2026 ateşkesi daha büyük bir bölgesel savaş riskini azaltmış olabilir, ancak her yere istikrar getirmedi. Kürt muhalif hareketler ve Rojhilat ile Irak Kürdistanı arasındaki geniş bölge için çatışma, resmi olarak tanınmasa da devam etti.

Bu, büyük savaşların yaşandığı geleneksel bir savaş değildi. Dronlar, gözetleme, tutuklamalar ve hedefli saldırılar yoluyla yürütülen bir çatışmaydı. Bu nedenle, Rojhilat’taki durum gerçek bir barış değil, dönüşmüş bir çatışmaydı.

İran’daki Kürt meselesi artık sadece dahili bir sorun değil; daha geniş bir bölgesel güvenlik mücadelesinin parçası haline geldi. Çatışma sona ermedi; sadece daha sessiz, daha az görünür ve dünyanın göz ardı etmesi daha kolay bir hale geldi.

İran-ABD arasındaki müzakereler başladı

ABD-İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı saldırıların ardından, 8 Nisan’da uygulanmaya başlanan 2 haftalık ateşkes kararı sonrası taraflar ilk kez, Pakistan’ın arabuluculuğunda başkent İslamabad’da bir araya geldi.

Foto: Seoul Economic Daily

ABD’li ve İranlı yetkililer, 8 Nisan’da Pakistan arabuluculuğunda varılan 2 haftalık ateşkesin ardından bugün (11 Nisan) Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi. Kalıcı barışın sağlanabilmesi adına gerçekleştirilen bu görüşmelere ABD’yi temsilen Başkan Yardımcısı JD Vance’in başkanlığını yaptığı bir heyet katılıyor. Heyette, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ve özel temsilci Steve Witkoff da bulunuyor. İran’ı ise Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf başkanlığındaki heyet temsil ediyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de İran heyetinde bulunuyor.

Reuters‘ın iddiasına göre iki ülke de müzakere masasında karşılarında görmeyi tercih ettikleri muhataplarla görüşecek. Görüşmelere aşina olan İranlı yetkililere dayandırılan söylemlere göre JD Vance, İranlılar tarafından Trump’ın çevresindeki en savaş karşıtı isimlerden biri olarak görülüyor. Bu da İranlıları, Vance ile yapılacak görüşmelerden kârlı çıkabileceklerini düşündürüyor. Reuters’a konuşan bir Beyaz Saray yetkilisi ise, İranlıların bu iddialarını yalanladı. Öte yandan başka bir Beyaz Saray yetkilisi, İranlıların görüşmeler için Vance’i işaret ettiklerini fakat bir sebep sunmadıklarını belirtti. Ayrıca, yönetim içi tartışmalara aşina iki kaynağın belirttiğine göre, bazı Beyaz Saray yetkilileri de son haftalarda, pragmatik bir eğilimi olduğunu sezerek Kalibaf’ı muhatap olarak belirlediler.

Trump tarafından İslamabad’a gönderilen Vance, kendisi için de önemli bir sınav verecek. 2028 ABD Başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin aday adaylığı için adı geçen isimlerden olan Vance’in burada göstereceği performans, onun geleceğini de belirleyecek. Olası başarılı bir anlaşma sağlanması, Vance’in siyasi gücünü artırabileceği gibi, başarısız bir sonuç ise kendisini daha da savaşın yüzü olarak gösterebilir.

Ana gündem maddeleri; taraflar ne istiyor
  • İran, çatışmaların başlamasından bu yana İsrail’in Hizbullah militanlarına yönelik saldırılarında yaklaşık 2 bin kişinin hayatını kaybettiği Lübnan’da da ateşkes istiyor. İsrail ve ABD, Lübnan’ın İran-ABD ateşkesinin bir parçası olmadığını söylerken Tahran, bunun ateşkes kapsamına dahil edilmesinde ısrar ediyor.
  • İran, ABD’nin dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakmasını ve yaptırımlara son vermesini istiyor. Washington, yaptırımların önemli ölçüde hafifletilmesine açık olduğunun sinyalini verirken, bunun yalnızca İran’ın nükleer programlarından taviz vermesi karşılığında olabileceğini belirtti.
  • İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki otoritesinin tanınmasını istiyor. ABD ise boğazın petrol tankerlerine ve diğer deniz trafiğine, geçiş ücretleri de dahil olmak üzere, hiçbir sınırlama olmaksızın açılmasını istiyor.
  • İran’ın altı haftalık savaş boyunca oluşan tüm zararlar için tazminat talep etmesi beklenirken, ABD bu konuda henüz bir açıklama yapmadı.
  • İran, uranyum zenginleştirmesine izin verilmesini isterken, Trump bu konunun müzakereye kapalı olduğunda ısrar ediyor.
  • İsrail ve ABD, İran’ın füze kapasitesinin ciddi ölçüde kısıtlanmasını isterken, Tahran ise sahip olduğu füzelerin müzakereye kapalı olduğunu belirtiyor.
  • İran, ABD muharip güçlerinin bölgeden çekilmesini, tüm cephelerde savaşın sona ermesini ve saldırmazlık taahhüdünde bulunulmasını isterken Trump, bir barış anlaşmasına varılana kadar Orta Doğu’daki askeri unsurlarını bölgede tutacağını belirtiyor.

Kaynak: Reuters

Trump’tan paylaşım

Ayrıca Trump, bugün yaptığı bir sosyal medya paylaşımında “Çin, Japonya, Güney Kore, Fransa, Almanya ve daha pek çok ülke dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerine bir iyilik olarak Hürmüz Boğazı’nı temizleme sürecini an itibarıyla başlatıyoruz. İnanılmaz ama, bu işi kendi başlarına yapacak cesarete ya da iradeye sahip değiller” ifadelerini kullandı.

Lübnan’da çatışmalar sürüyor

ABD ve İran arasındaki görüşmeler başlarken Lübnan’da ise çatışmalar hâlâ sürüyor. İran’ın görüşmelerdeki gündemlerinden biri Lübnan’ın da ateşkes kapsamına girmesiyken ABD tarafı, Lübnan’ın anlaşmanın bir parçası olmadığını belirtiyor. Öte yandan arabulucu Pakistan da Lübnan’ın anlaşmaya dahil olduğunu söyledi. Bu doğrultuda, İsrailli ve Lübnanlı yetkililerin 14 Nisan Salı günü ABD’nin başkenti Washington DC’de bir araya gelmesi bekleniyor.

Öte yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bugün Erdoğan’la İran-ABD görüşmeleri ve Ukrayna’daki durum üzerine bir görüşme gerçekleştirdiklerini sosyal medya hesabından açıkladı.

Ateşkese giden süreç

6 Nisan’da ABD Başkanı Trump, İran’a Hürmüz Boğazı’nı ticari trafiğe açması için verdiği mühleti 7 Nisan Salı akşamına kadar uzattı. Boğazın açılmaması halinde ise İran’ın elektrik santralleri ve köprüler gibi sivil altyapı hedeflerini vurmakla tehdit etti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, tehdit altında pazarlık yapmayacaklarını açıkladı. Tahran yönetimi, Pakistan üzerinden iletilen 45 günlük geçici ateşkes önerisini reddederek 10 maddelik kendi taleplerini sundu.

Verdiği mühletin dolmasına saatler kala Trump, sosyal medya üzerinden bir tehdit mesajı paylaştı. Mesajda, “Bu gece koca bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri getirilmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak. Ne olacağını bilmiyorum ama galiba olacak. […] Kim Bilir? Uzun ve karmaşık dünya tarihinin en önemli anlarından olan bu gecede öğreneceğiz. 47 yıllık gasp, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek” ifadelerine yer verildi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yaptığı açıklamada, ABD’nin askeri hedeflerinin büyük ölçüde tamamlandığını ve savaşın çok yakında biteceğini belirtti. Vance, İran’ın ya “normal bir ülke olup dünya ticaretine katılacağını” ya da “masaya gelmeyip ekonomik olarak çok kötü bir duruma düşeceğini” ifade etti.

Trump’ın işaret ettiği sürenin dolmasına yalnızca yarım saat kala, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in arabuluculuğuyla bir ateşkes adımı atıldı. Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı “Tam, derhal ve güvenli biçimde açmayı” kabul etmesi şartıyla, bombardıman planını iki haftalığına askıya aldığını duyurdu. Trump ayrıca İran’dan üzerinde çalışılabilir 10 maddelik bir öneri aldıklarını, askeri hedeflere çoktan ulaştıklarını ve onları aştıklarını savundu.

İranlı uzmanlar: “Savaş, karşıtlığı büyütüyor”

2 haftalık ateşkes ilanı ile şimdilik durulan “İran Savaşı”nın İran toplumunda bulunan fay hatlarını derinleştirdiğini söyleyen Emami ve Talebi, görünen şeyin “umut verici” olmadığını belirtti.

28 Şubat’ta ABD – İsrail’in saldırılarıyla başlayan İran savaşında, 8 Nisan tarihi itibariyle iki haftalık ateşkes ilan edildi. Ancak hem karşılıklı saldırıların olduğu süre zarfında hem de ateşkes sürecinde savaşın etkileri ve geleceği tartışılmaya devam ediyor. İran’da yaşananları ve savaşın İran halkları üzerindeki etkilerini sosyolog Dr. Mehrdad Emami ve İranlı gazeteci Reza Talebi ile konuştuk.

İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşın, toplumun siyasal eğilimlerini de değiştirdiğini belirten Dr. Mehrdad Emami, savaş öncesi milyonlarca İranlının rejim karşıtı protestolarda yan yana geldiğini hatırlattı. Savaştan iki ay öncesine kadar süren bu protestolara orta ve alt sınıfın öncülük ettiğini belirten Emami, “Bu protestolar için yarı devrimci bir durumdan bile bahsedilebilirdi. Birçok merkezi bölgede İranlılar devletin devrilmesi talebiyle sert protestolar gerçekleştirdiler. Bunun sonucunda da büyük bir katliam yapıldı devlet tarafından” diye konuştu.

Geçtiğimiz Aralık ve Ocak aylarında yaşanan protestolarda Pehleviciliğin etkilerinin olduğunu iddia eden Emami, “İran dışında yayın yapan uydu kanallarının bir çoğu Pehlevici kanallar. Batı tarafından da desteklenen bu kanalların Masha Amini protestoları sonrasında özgürlükçü akımlara kıyasla bu akımın aşırı sağcı, milliyetçi bir akım olarak örgütlenmiş olması öngörülemez bir durum değildi. Bir diğer neden ise, Mahsa Amini protestoları sonrası solcuların ve feministlerin kendine önder bir figür yaratamaması ile de ilişkilidir” dedi.

Emami: Pehlevicilik çelişkileri derinleştirdi

Bir ayı geride bırakan İran savaşında resmî açıklamalara göre 3000’den fazla kişinin yaşamını yitirdiğini hatırlatan Emami, savaşın büyük bir toplumsal travma yarattığını ve Pehlevicilik akımının da çelişkileri derinleştirdiğini ifade etti:

“Günümüze kadar sol ve feminist hareketleri vatan hainliği ile suçlayan İran milliyetçiliği bugün ABD ve İsrail’in peşinde savaşın devamını savunuyor. Nitekim, İran’da bugün milyonlarca insan mevcut rejime karşı olsa ve bunu bedelini çeşitli biçimlerde ödese bile bugün yaşanan bu saldırılar, ortak bir düşmana karşı birleşme eğilimini güçlendiriyor. Rejim karşıtı da olsa insanlar her gün bombalanıyor. Mülkleri zarar görüyor, yaşamları tehdit altında kalıyor. Bu da savaşın son bulması talebini güçlendiriyor” dedi.

Rejim tarafından uzun yıllardır baskı altında olan azınlıkların eğilimlerinin de değiştiğini belirten Emami şöyle devam etti:

“İran’daki uluslaşma sürecinin bir sonucu olarak Pehlevi döneminden beri baskı altında olan ve İran İslam Cumhuriyeti’nin de bu mirası devralmasından kaynaklı ezilmeye devam eden azınlık halklarının yaşadığı bölgeler, son dönemlerdeki isyanların merkezi olmuştu. Çünkü kapitalizmin doğası gereği çevre bölgeler merkeze göre daha az gelişmiştir. Oysa bu bölgeler kaynak bakımından oldukça zengin olmasına rağmen bu bölgelerde yaşayan halklar oldukça yoksul durumdalar. Yine de Aralık-Ocak protestolarında bu bölgelerdeki katılımın azdı. Bu durum da protestolara öncülük eden milliyetçi akımın tepkisini topladı. Sonuç olarak Masha Amini ve son dönemde yaşanan diğer toplumsal hareketliliklerde birleşen bu rejim karşıtı kesimler bugün daha parçalı bir görüntü içerisinde.”

“Siyasal islam hafife alınmamalı”

“İran’da siyasal islamcıların hafife alınmaması gerektiğini” savunan Emami, “Zira sol, 1979 devrimini bu nedenle kaybetmişti. İran – Irak savaşını hatırlayalım. 8 yıl süren bu savaşta İran, oldukça genç ve bugüne kıyasla çok daha meşru bir devlete sahipti. Çünkü gerek toplum gerekse de uluslararası kamuoyu bu devletin gerçek yüzünü henüz görmemişti. Nitekim savaş beklenenden çok daha uzun sürdü” değerlendirmesinde bulundu.

Savaşı savunan Pehlevi taraftarlarının da süren savaş konusunda ayrıştığını belirten Emami, “Çünkü İranlı yurttaşlar ABD’nin kendi politikalarını uygulamak için sivilleri öldürdüğünü ve İran’ın altyapılarını bombaladığını görüyorlar. Burada ABD kamuoyunun da etkisi büyük. Çünkü ABD kaynakları da bu müdahalenin yanlışlığını sorguladı ve ABD’nin İran’ın elindeki petrol, nükleer güç ve menzil gücünü sınırlamak istediği zamanla anlaşılmaya başlandı” diye konuştu.

Talebi: “Savaş sahadan çok medyada sürüyor”

İran’da süren savaşın İran halklarının günlük yaşamını nasıl etkilediğini değerlendiren gazeteci Reza Talebi, İran medyasının savaşın neresinde durduğuna dair soruya, İranlıların slogandan ve inkârdan öteye geçemeyen İran resmi medyası ile gelir üretme kaygısıyla hareket eden uluslararası medya arasında sıkışmasının üzücü olduğunu belirtti.

Talebi, yazılı medyanın da nefes alamaz durumda olduğunu ve toplumun sosyal medya platformlarına hapsolduğunu savundu.

“Gerilim seviyesi yüksek”

İran’da yaşayan Kürtlerin ve diğer azınlık halklarının pozisyonlarına ve geleceğe dönük senaryolara dair de konuşan Talebi sözlerine şöyle devam etti:

“İran’daki Kürtler, Türkler, Araplar ve Beluçlar hakkındaki tüm tartışmalara hakim değilim ancak toplumsal ve etnik faylar İran için yeni değil ve sadece savaşa bağlı da değildir.

Söz konusu faylar tabii ki savaş koşullarında daha da derinleşir ve yeni çatışmalara yol açabilir. Gerilim seviyesi yüksektir. Kürtler, Türkler, Araplar ve Beluçların yanı sıra dindar ve seküler gibi ayrımlar da mevcuttur ve bu çatlaklar bugün tam anlamıyla görünmese de çok tehlikelidir. Eğer süreç doğru yönetilmezse Suriye ve Afganistan’dakine benzer durumlar mümkündür.

Nitekim, İran için net bir gelecek görememekle beraber her konuda ‘uzmanmış’ gibi de davranamayacağım. Yanılıyor olabilirim ama gördüğüm manzara umut verici de değil. İran toplumu kırılgan ve değişken bir yapıda, belki bu ortak acılar bir denge yaratabilir.”

Kürtler kimsenin vekil gücü değil

“Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir.”

Foto: X/@vvanwildenburg

The Amargi yazarı Elif Sarıcan‘ın Novara Media için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Kürt mücadelesi, Orta Doğu’da süregelen en eski ulusal kurtuluş mücadelelerinden biri. Türkiye, Suriye, Irak ile İran’a yayılan ve 45 milyon Kürt nüfusu barındıran Kürdistan, hem CIA’den hem de İsrail Devleti’nden daha eskiye dayanır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı başladığından beri, Kürdistan’ın 2025 sonlarında bir Langley odasında üretildiğini düşünürseniz kimse size kızmaz.

Bölgedeki devletlerin, bölgesel amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı sayısız strateji var. İsrail; Arap devletleri, Türkiye ve İran’a karşı koz oluşturabilmek için yıllar boyunca Orta Doğu’daki azınlıklarla yakın ilişkiler geliştirdi ve şu an yaşanan savaşın da bundan bir farkı yok. Mart başında CNN‘in aktardığına göre CIA, aylardır Irak-İran sınırındaki Kürt güçlerini silahlandırmaya çalışıyor. Axios, Mossad tarafından kurgulanan ve CIA’in desteklediği planın detaylarını ortaya çıkardı. Plana göre Kürt güçleri, Kuzey İran’da bir tampon bölge oluşturmak ve rejimi devirmek için İran’da daha fazla iç isyanı teşvik etmek amacıyla sahada bir vekil güç olarak kullanılacaktı.

Ancak ABD-İsrail’in, İran’ı bombalama ve bu yılın başında patlak veren protesto hareketlerinden faydalanma planı işe yaramadı. [Son zamanlarda] abartılı açıklamalarının birinde Trump, İran’daki rejim karşıtı eylemcilere “bir sürü” silah yolladıklarını iddia etti ve Kürt aracıları bu silahları almakla suçladı. İran ise ABD-İsrail saldırılarına, bölgedeki önemli ekonomik merkezleri hedef alarak karşılık verdi. Kürdistan, savaşa dahil olmamasına karşın bu bölgelerin içindeydi. İran, Irak’taki vekil gücü Haşdi Şabi’yi kullanarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil dahil olmak üzere sivil alanları hedef aldı.

Ancak başarısızlık, daha derindeki bir şeyi gün yüzüne çıkardı: Ne ABD-İsrail tarafı ne de İran rejimi, İran’ın karmaşık sosyolojisini dikkate almamıştı. Bunun bedelini ise Kürtler ödüyordu.

İran’ın kuzeybatısında bulunan Doğu Kürdistan, İran’da güvenlik önlemlerinin en üst düzeyde olduğu bölgedir. Oradaki Kürt toplumu, tüm ülkenin maruz kaldığından daha yoğun bir gözetim ve polis mekanizmasıyla yaşıyor. Bu durum, bölgeyi iki şekilde baş hedef haline getiriyor: Kontrolün devamını sağlamaya çalışan bir rejim ve İran’ın güvenlik altyapısını zayıflatmayı amaçlayan bir yabancı askeri güç. Kürt bölgeleri, hem rejimin baskıları hem de ABD-İsrail bombalamaları nedeniyle orantısız şekilde etkilendi. Tek başına bu gerçek, farklı bir yaklaşım gerektirmektedir. Emperyalist bombardıman ve otoriter baskı arasında yanlış tercih yapmayı reddeden bir üçüncü yol.

Elbette, 45 milyonluk bir ulustan sanki tek bir aktörmüş ve tek bir telefon numarası varmış gibi “Kürtler” olarak bahsetmek açık bir sorundur. Batı’daki çoğu insanın Kürt siyasi yaşamıyla tanışması, IŞİD’e karşı yapılan bölgesel savaşa dayanmaktadır. Bu dönemde Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) ve sonrasında Suriye Demokratik Güçleri (QSD), ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonla ilişkiler geliştirmişti. Ancak burada, Rojava’daki Kürt güçlerinin [Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi], IŞİD karşısında kendi topraklarını savunmayı koalisyon onlarla ilgilenmeden çok daha uzun süre önceden beri sürdürdüğü de belirtmek gerekiyor.

Yine de, Suriye’deki ilişkinin (ne kadar irdelenmeyi hak ederse etsin) bir vekalet ilişkisi olmadığı göz önüne alındığında, bazıları “Kürtlerin” ilk düşünülen vekil güç olmasına şaşırmış olabilir. Diğerleri ise tam tersi bir nedenden ötürü bunu şaşırtıcı bulabilir: Bölgedeki en büyük Kürt güçlerinin birçoğu, hem ABD’nin hem de İsrail’in ideolojik projelerine özünde ve açıkça karşıdır. Vekil güç planının görünürdeki en muhtemel motivasyonu, Kürt savaşçıların savaşa hazır olma durumlarının ve deneyimlerinin doğrudan kabulü ile İsrail’in bölgesel çıkarlarını ilerletmek için etnik azınlıkları bir nüfuz aracı olarak kullanmaya yönelik daha geniş stratejisinin birleşimiydi. Tüm bunlar bir araya geldiğinde “Kürtler,” ideal aday haline geldi. CIA’den “bilgi sızması” açıkça bir tesadüf değil, gerilimin yüksek olduğu anda kullanılan bir kamuoyu baskısı silahıydı. Bölgedeki Kürt güçlerini ikna etmek için kullanılacak argüman ise bilinen en eski kural olacaktı: Düşmanınızın düşmanı dostunuzdur.

Buna rağmen, Doğu Kürdistan’da faaliyet gösteren bir düzine Kürt partisi oldukça farklı bir şey söylüyordu: Başkalarının savaşında savaşmayacaklardı. Onlar satılık asker değiller. Mevcut konjonktürde kendi çıkarları bulunuyor ve bunların başında halklarının kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik bir İran geliyor. Elbette ABD ve İsrail’in çıkarlarının gerçekleşmesi için demokratik bir İran zorunlu değil. Bu da Kürtlerin taleplerinin her zaman gözden çıkarılabilir olduğu anlamına gelmekteydi. Batı’daki analizlerin hâkim sorusu, Kürtlerin savaşa “dahil olup olmayacağı” yönündeydi. Sanki Kürtlerin siyasi varlığı, kimin tarafında yer aldıkları sorusuyla başlayıp bitiyormuş gibi. Bugüne dek ABD-İsrail planından somut bir netice çıkmadı. Kürt güçleri; hem ABD ve İsrail ile hem de İran rejimiyle görüşmeler yürüttüklerini yalanlamadı. Ancak görünüşe göre, öncelikleri hala kendi çıkarları olmaya devam ediyor: Kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük.

Kürt ulusu homojen bir yapıya sahip değil. Partileri ve hareketleri, seküler milliyetçilerden Marksistlere ve demokratik konfederalistlere (Kürt lider Abdullah Öcalan tarafından geleneksel ulus devlete bir alternatif olarak geliştirilen; yerel demokrasi, toplumsal cinsiyet özgürlüğü ve ekolojiyi merkeze alan siyasi bir model) kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Fakat bu kesimlerin hepsi tek bir konuda hemfikir: Başkasının savaşında piyon olunmayacak. Şubat sonlarında beş İranlı Kürt siyasi partisi, uzun zamandır beklenen bir koalisyon çerçeve anlaşmasına imza attı. İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu, yıllar süren bir diyaloğun ürünü ve İran’daki Kürt siyasi saflarının tarihsel olarak parçalanmış olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Bu parçalanmışlık, devlet aktörlerinin Kürtlerin pazarlık gücünü zayıflatmak ve mücadelelerini sulandırmak için uzun süredir istismar ettiği bir durumdu.

Bu anlamda koalisyon, alet edilmeye karşı bir öz savunma eylemiydi: Herhangi bir dış gücün birleşik bir siyasi duruşu araçsallaştırması, birbiriyle rekabet halindeki bir düzine yapıyı araçsallaştırmasından çok daha zordu. Ayrıca koalisyon, savaşın başlamasından bu yana sessiz kalmadı. İttifak, 2 Mart’taki ilk ortak açıklamasında “bu savaşın İran halklarının savaşı olmadığını” ilan etti. Kürt toplumunu teyakkuzda ve koordinasyon içinde kalmaya çağırdı. Kürt bölgelerinde konuşlu İran silahlı kuvvetlerini rejimden kopmaya davet etti ve çok kritik bir şekilde bireysel intikam eylemlerine karşı uyarı yaparak bunun yerine itidale ve kamu kurumlarının korunması yönünde çağrıda bulundu. Bu açıklama, Kürt toplumunu eşzamanlı olarak hem İslam Cumhuriyeti’nin savaşından uzaklaştıran hem de görünüşe göre tabandan yükselecek demokratik bir geçişin zeminini hazırlamayı amaçlayan bir beyandı.

Soldaki bazı kesimler “maddi gerçekliğin” üçüncü bir yolu işlevsiz kıldığını ve emperyal merkezlerde yaşayan bizlerin, kendi hükümetlerimizin suç ortaklığına karşı durmaya odaklanmamız gerektiğini savunacaktır. Bu anlaşılabilir bir örgütlenme ilkesi olsa da iki şey göz ardı ediliyor. İlk olarak; burada yaşayan, kalpleri anavatanlarıyla atan ve bu meselenin soyut bir jeopolitik veya politik sorun değil, aileleri ile halkları için bir hayatta kalma meselesi olan toplulukları görmezden geliyor. İkinci olarak; iki şeyin aynı anda doğru olabileceği gerçeğini es geçiyor: Batı emperyalizminin şiddetine karşı çıkarken, aynı zamanda sırf Ocak ayında bile kendi halkından yüzlerce kişiyi katleden bir rejimi meşrulaştırmayı reddedebiliriz. Bir kez daha yeniden şekillendirilen bir bölgedeki tüm halkların kurtuluşu için üçüncü bir yol inşa etmenin, hiç bu kadar acil olduğu bir dönem yaşanmamıştı

Aynı anda birden fazla gerçeklik söz konusu. İslam Cumhuriyeti Kürtlere yönelik tutumunu değiştirmiş olsaydı, Kürtler İran’a karşı potansiyel “vekil güçler” bile olmazlardı. Bu, İran halkının savaşı değildir. Ve bu savaş yalnızca topraklar üzerinde değil, bizzat Orta Doğu’nun gelecekteki istikameti üzerinden veriliyor. Asıl mesele hangi vizyonun galip geleceğidir: ABD-İsrail nüfuzuyla şekillenen mi, yoksa İran rejimi ve müttefikleri tarafından şekillenen mi? Sahadaki halkların birçoğu için, özellikle de her iki tahakküm biçimi altında yaşamış olanlar için, bu iki vizyonun görünüşü farklı olabilir, ancak özleri çarpıcı şekilde birbirine benzerdir. Bunların her ikisi de süregelen bir özgürlüksüzlük sunuyor.

Bu durumu bazılarının, bilhassa da siyasi duruşlarını birine karşı çıkmak için diğerini savunmanın şart olduğu ikili bir karşıtlık üzerine kuranların, kabullenmesi zor olabilir. Fakat gerçek şu ki, üçüncü yol sadece bir gereklilik değildir. Doğu Kürdistan’da çağrısı yapılan köy meclislerinden, Kürt koalisyonunun İran’daki tüm ezilen uluslarla işbirliği ve demokratik yönetim ısrarına kadar halihazırda inşa edilmektedir. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir. Asıl mesele yalnızca kimin tarafında olduğumuz değildir. Asıl mesele şu: Biz neyi savunuyoruz?

İran’ın Irak üzerindeki etkisi ne olacak?

ABD-İsrail saldırıları ve Hürmüz Boğazı krizi Ortadoğu’daki dengeleri sarsarken İran-Irak ilişkileri tartışmalı hale geliyor. Ekonomik kırılma ve siyasi gerilim, Irak’ı nasıl bir duruma itebilir?

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ve gerilimler, önümüzdeki süreçte dış politikalardaki dengelerin nasıl değişeceği sorularını beraberinde getiriyor. Bu sorulardan birinin odağında ise İran ve Irak arasındaki ilişkilerin nasıl gelişeceği yer alıyor.

ABD-İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırılar bölge ülkelerinden en fazla Irak’ı etkiliyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla Irak’taki petrol ihracatının %82 oranda düşmesi de bunun somut sonuçlarından birisi.

Tarihsel arka plan

İran ve Irak’taki bölgesel dinamikler, tarihsel olarak Şii ve Sünni ekseninde rekabet ve çatışma içeriyor.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde İran, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biriydi ve Körfez’deki etkisini artırmaya çalışıyordu. O dönemler 1968’de Baas Partisi’nin kanlı bir şekilde iktidara gelişiyle 1979’da Irak Cumhurbaşkanı olan Saddam Hüseyin, Kürtlere ve Şiilere yönelik baskı ve katliam politikası gütmekteydi. Bu iki ülkenin arasında 1975’te imzalanan Cezayir Antlaşması, İran ve Irak sınırları arasında kalan Şat’ül Arab su yoluna dair anlaşmazlıkları kalıcı olarak çözmemişti.

İran, 1979 yılındaki “İslam Devrimi”nden sonra ABD’yle tüm diplomatik ilişkilerini keserek, bağımsız bir dış politika siyaseti izlemeye başladı. Devrimden bir yıl sonra Saddam Hüseyin, Cezayir Antlaşması’nı bahane ederek İran’a savaş açtı ve İran içindeki karışıklıktan yararlanmak istedi. İran-Irak Savaşı olarak bilinen bu savaşın temel sebeplerinden birisi ise Şat’ül Arab nehrinin hangi bölgesinin hangi devlete ait olduğunun belirlenmesiydi.

İran-Irak Savaşı, Eylül 1980’de Irak’ın İran’ı işgaliyle başlayan ve 8 yıl süren, yaklaşık 1 milyon insanın öldüğü bir savaştır ve 1988’de Birleşmiş Milletler arabuluculuğuyla başlangıç sınırlarına dönülmesiyle sonuçlanmıştır. Irak, savaş boyunca yalnızca İran askerlerine değil, kendi ülkesindeki Kürtlere (Halepçe Katliamı, Enfal, Feyli katliamları) de karşı yoğun kimyasal silah kullanmıştır. Bu dönemde her iki ülkede Kürtleri birbirine karşı kullanmak istemiştir. Barzani ve Talabani Saddam’dan kaçarak Tahran’a sığınırken, İran’ın en büyük Kürt örgütlerinden biri olan IKDP’nin Lideri Dr. Abdurahhman Kasımlo ise Bağdat’a sığınmak zorunda kalmıştır.

2003 yılındaki 2. Körfez Savaşı’ndan (ABD’nin Irak işgali) sonra Irak’ta Baas rejiminin son bulması ile İran, Irak’taki hakimiyetini arttırmaya başladı. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden bu yana İran ve Irak önemli bölgesel ittifak güçleri haline geldi. Ekonomik, askeri ve siyasi boyuttaki bu ittifak Şii ağırlıklı nüfus yapısına ve IŞİD gibi ortak güvenlik tehditlerine karşı birlik oluşturmaya dayanıyordu.

Bölgesel kırılma

3 Ocak 2020’de Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, 2023 Gazze soykırımıyla ve Lübnan Hizbullah’ına yönelik İsrail’in saldırıları ile 2024’te üst düzey Devrim Muhafızları komutanlarının öldürülmesi, Tahran’ın bölgedeki etkinliğini azalttı.

1988 yılında biten İran-Irak savaşının ardından İran, oluşturmak istediği “Şii Hilali” projesi ile bir yandan İsrail ve Körfez ülkeleri ile yaşadığı gerilimi ve savaşı kendi topraklarından uzakta tutmayı amaçlarken, diğer yandan Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan üzerindeki etkisini arttırmayı hedefliyordu. Fakat Suriye’deki Baas Rejimi’nin devrilmesi, İsrail’in Lübnan’a yönelik artan saldırıları, Yemen’de İran destekli Şii gruplara, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın saldırıları gibi durumlar; İran’ın bölgedeki müttefiklerinin zayıflamasına bu durum beraberinde İran’ında zayıflamasını beraberinde getirdi.

27 Temmuz 2025’te Haşdi Şabi’nin Irak Bağdat’taki Tarım Bakanlığı saldırısı sonucu yapılan soruşturma Haşdi Şabi tugay komutanlarının görevden alınması ve gözaltılarla sonuçlanmıştı. Hatta 2026 Mart’ta “Irak İslami Direnişi” çatısı altındaki bazı gruplar, Irak Terörle Mücadele Servisi ile ABD askerlerinin iş birliği yaptığı iddiası üzerinden Irak Ulusal İstihbarat Servisi’nin bir yerleşkesine yönelik saldırı gerçekleştirdi. Bu durum, Irak’ın Haşdi Şabi ile kurduğu dengenin bozulmaya başladığına dair bir tartışmalara yol açtı.

Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), 2014’te IŞİD’e karşı kurulan, 2018’den itibaren Bağdat hükümetine bağlı ve yasal olarak orduya entegre, ancak büyük ölçüde İran destekli ve Şii milis ağırlıklı bir yapı. Irak İslami Direnişi (IRI) ise İran destekli Şii milis grupların oluşturduğu, Haşdi Şabi’nin aksine gayri resmi bir çatı yapıdır.

Not: Haşdi Şabi içindeki grupların saldırı düzenlediği Irak Ulusal İstihbarat Servisi de ABD’nin Irak işgali sonrasında, 2004 yılında kuruldu ve başına ABD ile yakın ilişkileriyle bilinen Sünni Muhammed Abdullah Şehvani getirildi.

Mart 2025’te ABD’nin Irak’ın İran’dan elektrik ithalatı yapmasına olanak tanıyan izni sona erdirerek İran üzerindeki baskıyı arttırma girişimini de unutmamak gerek. Irak, artık İran’dan sınırlı biçimde elektrik alabiliyor hale geldi ve bu da Tahran’ın Bağdat’taki siyasi etkisini azaltmış durumda. Bu bağlamda, ABD’nin Irak ile kurduğu ilişkilerdeki ana politikalardan birinin; İran’ın vazgeçilmez bir tedarikçi olmamasını sağlamak olduğu söylenebilir.

İran ile Irak arasındaki anahtar Şii toplumunda

Irak’taki 2019 gösterileri, İran’ın Irak’taki etkisine ve belli yolsuzluklara yönelik halk protestosuydu. Medyaya yansıyan bilgilere göre, bu gösteriler doğrudan İran’ın Irak’taki siyasi etkisini hedef alıyordu ve bu da İran’a dair toplumsal rızanın kaybolduğunu gösteriyordu. Fakat çoğunluğu Şii olan ve mezhepçiliğin derin etkilerinin görüldüğü Irak toplumunda, son parlamento seçimleri Haşdi Şabi’ye yakın birçok milletvekilinin seçildiğini gösteriyor. Bu medyaya yansıtılanla gerçeklik arasındaki çelişki, İran ve Irak arasındaki ilişkinin Şii toplumunu esas alan bir toplumsal temeli olduğunu gösteriyor.

Irak’ta dini dağılım

%85
Irak nüfusunun Müslüman oranı
%60
Müslüman nüfus içinde Şii oranı (ortalama)

İran; Irak içerisindeki Dawa Partisi, Irak İslam Yüksek Konseyi (ISCI) ve Bedir Örgütü gibi Şii gruplarla tarihi bağlara sahiptir. Nuri el-Maliki gibi Tahran’a yakın figürler aracılığıyla hükümet oluşumlarında, Irak’ın iç politikalarında ve Irak’taki Kürt siyasetinde kilit rol oynamaktadır.

İran’ın desteklediği Lübnan merkezli Hizbullah, Haşdi Şabi ve Irak İslami Direnişi gibi milis örgütlerinin; İsrail’e ve ABD’ye karşı mücadele ettikleri için Şii toplumunda önemli bir etkisi vardır. İran’daki Şii devlet ile Irak’taki Şii toplum arasındaki bağ, bu yapılar sayesinde üretilmiştir.

İran’ın Irak’taki ekonomik ve siyasi etkisi

İran’ın nükleer silah için kullanılabilecek %60 oranında zenginleştirilmiş uranyumunun yaklaşık 440 kilograma ulaşması da nükleer ve askeri anlamda hala silah sanayisi işlevini önemli ölçüde koruduğunu gösterse de Irak ile enerji bağımlılığının ne kadar kırılacağı ve İran’ın bölgesel nüfuzunu ne kadar koruduğu tartışmalı.

Irak’ın güney petrol ihracatı durduruldu, Kürtlerin yaşadığı bölgeler de dahil Irak, İran’ın insansız hava araçları tarafından vuruldu ve Irak Hürmüz Kanalı’nın kapatılmasının ekonomik sonuçları derinleşiyorken Irak ve İran arasında ekonomik ve siyasi bir çatlağın olduğunu söylemek mümkün. Irak ise bu noktada hem Amerika’ya hem de İran’a yakın bir denge politikası izliyor.

Fakat Rûdaw’ın haberine göre, 5 Nisan’da Irak, İran’a Hürmüz Boğazı’nı Irak’a açtığını duyurduğu için teşekkür etti. Bu durum, İran’ın Irak’taki etkisini de devam ettirmek için kontrollü bir “ödül” hamlesi olabilir.

Kısacası kendine bağlı milis gruplarla Lübnan ve Yemen gibi bölgelerde vekalet savaşı veren İran, şu an Irak’ta çeşitli bölgelere ve uluslararası güçlere saldırarak üzerindeki baskıyı hafifletmeyi ve yaymayı amaçlıyor. Fakat vekil güçler, her zaman kontrol edilebilir mi?

İran’ın bölgedeki vekil güçleri

İran, bölgedeki etkisini yalnızca doğrudan devlet ilişkileriyle değil, farklı ülkelerde desteklediği silahlı ve siyasi yapılar üzerinden de kuruyor.

Lübnan

İran’ın en güçlü vekili Hizbullah, Tahran’ın bölgedeki en etkili nüfuz araçlarından biri olarak öne çıkıyor.

Irak

İran destekli Şii milisler, özellikle Haşdi Şabi içindeki gruplar üzerinden Irak siyasetinde ve güvenlik alanında etkili oldu.

Suriye

Esad dönemi boyunca İran’a bağlı milisler ve Hizbullah, Suriye sahasında rejim lehine aktif rol oynadı.

Yemen

Yemen’de Husiler, İran’ın bölgesel vekil ağı içinde en çok öne çıkan yapılardan biri olarak değerlendiriliyor.

Gazze

Gazze’de Hamas ve İslami Cihad, İran’ın İsrail karşıtı bölgesel hattında destek verdiği başlıca aktörler arasında yer alıyor.

Kürtler ABD silahı aldı mı? PJAK’tan yanıt, PDKI’dan açıklama

PJAK ve PDKI temsilcileri, Trump’ın Kürtler’in ABD’nin gönderdiği silahları aldığı açıklamalarını yalanladı.

ABD Başkanı Donald Trump, 5 Nisan 2026 tarihinde Fox TV’de yayınlanan bir habere göre, “İran protestolarından sonra Kürtler üzerinden silah yolladık. Sanırım Kürtler silahları kendileri aldı” dedi.

Trump’ın 5 Nisan tarihli bu açıklamasının doğru olup olmadığını Niha+ olarak PJAK Dışişleri Komitesi Üyesi Zegrus Enderyarî’ye sorduk. Enderyarî, bu konunun doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında hiç bir bilgilerinin olmadığını söyledi. Ayrıca PJAK olarak kendileri ile ABD arasında, bu tarzda bir ilişkinin olmadığını da belirtti.

Zegrus Enderyarî İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nun (CPFIK) ABD ile böylesi bir iletişimin olup olmadığı sorusuna da aynı şekilde “Koalisyon olarak da böyle bir şey yok” cevabını verdi.

PDKI de yalanladı

Bu arada, İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI) ABD Temsilcisi Hejar Berenji de sosyal medya hesabından yaptığı bir açıklama ile “İran Kürdistan Demokrat Partisi olarak, Fox News tarafından bildirilen bilgileri kesinlikle reddediyoruz. Herhangi bir yönetimden silah aldığımız yönündeki iddialar yanlıştır ve gerçeği yansıtmamaktadır.” dedi.

Trump daha önce de açıklama yapmıştı

İran’a yönelik saldırıların başladığı 28 Şubat tarihinden bir kaç gün sonra, 5 Mart’ta Trump Kürtler’in savaşa dahil olması tartışmaları ile ilgili olarak “Kürtler İran’a saldırı düzenlemek isterse yapsınlar. Bunu yapmak isterlerse harika olur” demişti.

8 Mart’ta ise Kürtlerin İran’da yeni bir özerk bölge kurma ihtimali ve savaşa dahil olup olmayacakları yönündeki soruya Trump, “Kürtlerle çok dostuz ancak savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtlerin oraya girmesini istemediğime karar verdim” yanıtını verdi.

İran’daki ekolojik hasar: Savaşın etkileri büyüyor

Conflict and Environment Observatory (CEOBS) verilerinin ortaya çıkardığı İran’daki çok katmanlı çevresel hasar tablosunu bir infografi olarak derledik.

Fotoğraf: Wikipedia

EKOLOJİ / İRAN / SAVAŞ

Ortadoğu’da süren İran merkezli savaş yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmıyor. Conflict and Environment Observatory (CEOBS) tarafından yayımlanan son değerlendirmeye göre, savaşın ilk günlerinden itibaren çevresel yıkım sistematik bir boyuta ulaştı.

CEOBS’un paylaştığı verilere göre, 28 Ocak’tan 10 Mart’a kadarki süreçte 300’den fazla çevresel risk içeren olay tespit edildi ve bunların 232’si detaylı risk analizine tabi tutuldu. %77’si kentleşmiş olan İran’da ortaya çıkan tablo yalnızca hava kirliliği değil; deniz kirliliği, kimyasal yayılım, sanayi hasarı gibi uzun vadeli ekolojik bozulma riskini birlikte büyütüyor.

300+
Kayıt altına alınan çevresel risk olayı

CEOBS’un 10 Mart 2026 itibarıyla saptadığı toplam olay sayısı.

232
Risk analizi yapılan olay

Uzaktan doğrulama ve temel çevresel risk değerlendirmesi yapılan olay sayısı.

123
Etkilenen askeri tesis

26
En çok etkilenen alt tür: hava üssü

Askeri nesneler içinde en sık vurulan alt tesis grubu.

Hasarın yoğunlaştığı başlıklar

43+

ABD açıklamasına göre İran donanmasına ait hasarlı ya da batmış olabilecek gemi sayısı.

20 km

Dena firkateyninin torpido saldırısına uğraması sonrası gözlenen petrol sızıntısının uzunluğu. Kıyı şeridindeki bölgeleri ve su ekosistemini tehdit ediyor.

12+

Körfez’de veya limanlarda vurulduğu belirtilen ticari gemi sayısı.

30

Hedef alınan petrol işleme ve depolama tesisi

Çevresel hasar yaratan olayların coğrafi yayılımı

  1. İran
  2. Irak
  3. İsrail
  4. Kuveyt
  5. Ürdün
  6. Kıbrıs
  7. Bahreyn
  8. Katar
  9. BAE
  10. Suudi Arabistan
  11. Umman
  12. Azerbaycan

Risk zinciri

1. Aşama

Askeri üsler, füze tesisleri, limanlar ve petrol altyapıları hedef alınıyor.

2. Aşama

Yangınlar ve ikincil patlamalar yakıt, ağır metal ve toksik madde yayıyor.

3. Aşama

Duman, partikül, dioksin, furan ve organik kirleticiler havaya karışıyor.

4. Aşama

Deniz, kıyı, toprak ve kent ekosistemleri zarar görüyor.

5. Aşama

Biyoçeşitlilik azalıyor, doğal kaynaklar yok oluyor, iklim değişiyor.

Tahran özelinde kritik veri

CEOBS, İsrail’in 7-8 Mart saldırılarında Tahran’daki dokuz milyonluk nüfusun tehlikeli kirlilik düzeylerine maruz kaldığını, is ve kirleticilerin yağışla geri dönmesi nedeniyle “siyah yağmur” etkisinin Tahran’da görüldüğünü aktarıyor.

İran’ın iklim yapısı

35.5%

Aşırı kurak (hyper-arid)

29.2%

Kurak (arid)

20.1%

Yarı kurak (semi-arid)

5%

Akdeniz iklimi

10%

Nemli bölgeler

Atlantic Council’in paylaştığı verilere göre, İran’ın %80’den fazlası kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alıyor. Bu koşullar İran’ı Ortadoğu’da çevresel hasara en hassas ülke yapıyor.

İran neden zaten kırılgandı?

Geopoliticalmonitor’e göre Tahran’daki eski yeraltı qanat/kariz sistemi dahil su altyapısının eskimesi, büyük su kayıplarına yol açıyordu. Bu nedenle normal yağışlı yıllarda bile su kıtlığı ağırlaşıyor. Bazı bölgelerde yeraltı sularının aşırı çekilmesi, geri döndürülemez tarım arazilerinin çökmesine neden oldu. Her yıl on binlerce insan, şiddetli hava ve su kirliliğinden dolayı erken yaşta hayatını kaybettiği biliniyor.

~10 milyon

Tahran şehir merkezi nüfusu. Tahran, çevresi dağlarla çevrili ve kirleticileri tutan coğrafi yapısı nedeniyle yüksek maruziyet riski taşıyan bir metropol. 10 milyon nüfuslu şehir, Alborz sıradağları ile çevrili olup, bu dağlar sıklıkla şehir içinde sis ve kirliliği hapsediyor.

450

Körfez genelinde içme suyu sağlayan tuzdan arındırma tesislerinin sayısı. Tuzdan arındırma sürecinde kullanılan kimyasallar: Sodyum hipoklorit, ferrik klorür ve sülfürik asit. Bu sebeple tesislere verilen hasar, çevreye zarar verir.

~100 milyon

Bu tesislerin içme suyu sağladığı yaklaşık nüfus. Bu da savaşın altyapı boyutunun ekolojik etkisini büyütüyor.

Altyapı ve eşik verileri

30 köy

Hürmüz Boğazı’ndaki Keshm Adası’ndaki tuzdan arındırma tesisine saldırı

7 Mart’taki saldırı sonrası su tedariki etkilenen köy sayısı. İran, saldırı için Amerika ‘yı suçlamıştı.

2 Mart

Natanz saldırısı

Nükleer tesislere dair risklerin yeniden öne çıktığı tarih.

5 km

Kentin kuzeydoğusunda hedef alındığı öne sürülen tesisin yaklaşık uzaklığı.

~150

Savaş başında Körfez’deki demirli ham petrol ve LNG tankeri

Enerji, deniz ve kirlilik riskini büyüten yığılma düzeyi.

CEOBS’nin öne çıkardığı çevresel hasar türleri

  1. Askeri tesislerde yangın ve patlamalar
  2. Petrol depoları ve rafinerilerde kirletici yayılımı
  3. Deniz kirliliği ve petrol tabakaları
  4. Liman ve gemi hasarına bağlı yakıt sızıntıları
  5. Nükleer tesislerde belirsizlik ve potansiyel risk
  6. Tuzdan arındırma tesislerindeki hasar
  7. Çevresel yönetimde zayıflama

Ana çerçeve

CEOBS verileri, İran’daki çevresel hasarın yalnızca hava kirliliği ya da su altyapısıyla sınırlı olmadığını; askeri alanlar, enerji tesisleri, denizcilik, kıyılar, nükleer sahalar ve yönetişim kapasitesi boyunca genişleyen çok katmanlı bir ekolojik yıkım ürettiğini gösteriyor.

Veri notu: Bu tasarım CEOBS’nin 10 Mart 2026 tarihli “Operation Epic Fury: emerging environmental harm and risks in Iran and the region” değerlendirmesindeki sayısal bulgular temel alınarak hazırlandı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.