ABD, gece saatlerinde düzenlediği saldırıda İran’ın petrol tankerlerini hedef aldı. Devrim Muhafızları Ordusu ise misilleme olarak Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerleri vuracağını duyurdu ve personelin tahliyesi için uyarıda bulundu.
Foto: Anka Haber Ajansı
Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Basra Körfezi’nin kuzeyinde yer alan petrol ihraç terminalinin bulunduğu Hark Adası ile Hürmüzgan Eyaleti’ne bağlı Cask kenti yakınlarında İran’a ait petrol tankerlerini hedef aldı. İran basınında yer alan haberlere göre, Hark Adası ile Cask kenti yakınlarında patlama sesleri duyuldu. Hark Adası’nda patlama seslerinin adada yer alan limanlara yakın bir bölgeden geldiği belirtilirken, Cask kentinde duyulan seslerin denizden geldiği ifade edildi.
İran’ın yarı resmi Tesnim Haber Ajansı‘nda yer alan haberde, ABD‘nin Hark Adası’na 6,4 kilometre (4 mil) mesafede bulunan küçük bir petrol tankerini füzeyle hedef aldığı ve tanker personelinin tahliye edildiği belirtildi. Haberde, saldırı sonucu herhangi bir can kaybının yaşanmadığı bilgisi yer aldı.
İran devlet televizyonu ise , Hürmüz Boğazı’na yakın Cask kenti kıyılarında iki petrol tankerinin ABD tarafından hedef alındığını duyurdu. Saldırıya uğrayan iki tankerin personelinin küçük botların yardımıyla kıyıya taşındığı belirtildi. Saldırılar sonucu herhangi bir can kaybının yaşanıp yaşanmadığı konusunda ise bilgi verilmedi.
“Daha geniş bir saldırı olacak”
Öte yandan Amerika merkezli Fox News kanalına konuşan ve adı açıklanmayan üst düzey ABD’li bir yetkili, ABD ordusunun Hark Adası ile Cask kentinde bazı yerleri hedef aldığını doğruladı. Açıklamada, “Hedefler arasında İranlı petrol tankerleri de bulunuyor. Bu, İran’ı ekonomik olarak sıkıştırmaya yönelik daha geniş çaplı bir girişimin parçasıdır. Bu strateji, İran’a ait ham petrol tankerlerini batırmayı ve hizmet dışı bırakmayı da içeriyor,” ifadelerini kullandı.
İran: Bahreyn ve Kuveyt’teki tankerleri vuracağız
İran Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, ABD’nin İran’a ait birkaç petrol tankerine yönelik saldırı düzenlemesinin ardından, Bahreyn ve Kuveyt’teki limanlara yakın petrol tankerlerine tahliye uyarısı yaparak söz konusu tankerleri hedef alacağını duyurdu. Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerlere tahliye uyarısında bulundu.
“Acil” koduyla yapılan tahliye uyarısında, ABD saldırılarına ortaklık yapmakla suçlanan Kuveyt ve Bahreyn’deki limanlara yakın olan petrol tankerlerinin personelinin tahliye olması istenirken, söz konusu tankerlerin limanda veya demirde bulunmasına bakılmaksızın hedef alınacağı belirtildi.
İran’a ait 36 havayolu şirketine yaptırım
ABD Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi’nin (OFAC), İran’a yönelik “Ekonomik Dışlama Operasyonu” kapsamında ülkenin havacılık sektörüne yönelik yeni yaptırımlar uyguladığı bildirildi.
Açıklamada, İran’ın silah, personel ve yasa dışı kargo taşımacılığında kullandığı havacılık sektörünü destekledikleri gerekçesiyle 36 şirketin yaptırım kapsamına alındığı belirtildi. Söz konusu yaptırımların, İran’ın ABD menşeli hava araçları ve hassas teknolojiler temin etmek amacıyla kullandığı paravan şirketleri de hedef aldığı kaydedildi.
Bu kapsamda İranlı 27 hava yolu şirketi ile farklı ülkelerde faaliyet gösteren 9 uluslararası havacılık şirketi yaptırım listesine dahil edildi.
Yaptırım listesine alınan 27 İranlı hava yolu şirketi arasında Air Shiraz, Asa Jet Airline, ATA Airlines, Atlas Aviation Group, Ava Airlines, Chabahar Airlines, Erwan Airline, Fly Kish Airlines, Fly Persia Airlines, Iran Air Tour, Iran Aseman Airlines, JSky Airlines, Karun Airlines, Kish Airlines, LAD Airways, Mehr Airways, Nasim Air, Pars Air, Qeshm Air, Raimon Airways, Saha Airlines, Sepehran Airlines, Soroush Air, Taban Airlines, Toos Airlines, Varesh Airlines ve Zagros Airlines yer aldı.
Yaptırım kapsamına alınan diğer 9 uluslararası havacılık şirketi arasında ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli Aerobravo Airplane Management and Operation LLC ve ECT Aviation Support LLC, İngiltere merkezli ECT Aviation Support Ltd, Malezya merkezli iCargo Sdn Bhd, Türkiye merkezli MES Kargo Taşımacılık Turizm ve Dış Ticaret Ltd. Şti., S Sistem Lojistik Hizmetleri A.Ş. ve Sky Phoenix Hava Yolları Taşımacılığı Ticaret Ltd. Şti. ile Kazakistan merkezli Tour Invest LLC bulunuyor.
ABD, İran’ın Lark Adası’nı vurduğunu açıklarken, İran Devrim Muhafızları ise, Ürdün’deki ABD üslerini ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Al Minhad tesisini hedef aldığını duyurdu. ABD ile İran arasında yaklaşık bir aydır süren çatışmasızlık ardından gerilim tekrar yükseldi.
ABD dün (30 Ağustos) gece Hürmüz Boğazı’ndaki Lark Adası’na saldırı düzenledi. İlk bilgilere göre, saldırıda 2 kişi yaşamını yitirdi. İran Devrim Muhafızları Ordusu ise, Hürmüz Boğazı semalarında ABD’ye ait bir MQ-9 Reaper İHA’sını Basra Körfezi’ne düşürdüklerini açıkladı.
İran, ayrıca saldırıya misilleme olarak ABD askeri üslerinden Ürdün’deki Kral Hüseyin ve Muvaffak Salti üsleri ile Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) Al Minhad tesisini hedef aldıklarını açıkladı.
Ürdün ordusu saldırıyı doğrulayarak, 31 Ağustos’un ilk saatlerinde sekiz füzeyi engellediğini bildirdi.
Bişkek ziyareti öncesi konuşan İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, “Savaş peşinde değiliz ama saldırılara kararlılıkla yanıt vereceğiz” dedi. İran ordusu ise boğazdaki hakimiyetlerinden taviz vermeyeceklerini açıkladı.
ABD ve İran çatışmalarının tekrar başlamasıyla birlikte Brent petrolün fiyatı yüzde 3 oranda yükselerek 90 doların üzerine çıktı.
Trump: İran gücünün hepsi yok edildi
ABD Başkanı Donald Trump da, Fox News’e verdiği demeçte İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyeceklerini belirterek, “Nükleer silahları olsaydı, onları fırlatırlardı” diyerek İranlı yetkilileri “çok şiddet yanlısı ve kötü insanlar” olarak tanımladı.
ABD tarafından İran limanlarına uygulanan ablukanın ve yürütülen mali baskının “başarılı” olduğunu savunan Trump, İran’ın askeri gücünün büyük kayıplar verdiğini belirterek, “Donanmaları bitti, hava kuvvetleri bitti, komutanları bitti ve tüm uçaksavar savunmaları. Yani, bunların hepsi yok edildi” dedi.
İran’a ikincil yaptırımlar
Öte yandan, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari yük gemisi sayısı günde beşe düştüğü öğrenildi. Birleşik Krallık Denizcilik Bilgi Merkezi, (UKMTO) gemicilere dikkatli olmaları uyarısında bulundu.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Reuters’e verdiği röportajda İran’a baskı uygulama çabalarının bir parçası olarak yeni yaptırımların açıklanmasının muhtemel olduğunu belirtti. Bessent, “Öncelikle bankalardan başlıyoruz ve onlara İran fonlarını tutmalarının veya İran rejimine yardım etmelerinin kabul edilemez olduğunu söylüyoruz” diye konuştu.
Ne olmuştu?
ABD Cumhurbaşkanı Donald Trump, 15 Ağustos’ta ABD Donanması’nın Hürmüz Boğazı’nda tam abluka kurduğunu belirterek İran’ın yenilgiye uğratılmasının ardından boğazı ABD toprağı ilan edeceğini iddia etmişti. Trump, sosyal medya hesabından bu sözlerini hatırlatarak Hürmüz Boğazı’nı “Yeni ABD Toprağı” olarak tanımlayan bir harita görseli paylaştı.
İki ülke arasında 15 Haziran’da sağlanan geçici ateşkese rağmen taraflar Hürmüz Boğazı konusunda uzlaşamadı. Tahran yönetimi, Washington’un 17 Haziran’daki mutabakata uymadığı sürece boğazı trafiğe açmayacağını söylüyor
Kronoloji
ABD–İran Çatışması: Ateşkeslerden Bugüne Saldırı Takvimi
28 Şubat 2026’da başlayan savaşın iki ayrı ateşkes girişimi çöktü, 30–31 Ağustos’ta çatışma yeniden tırmandı.
28 Şubat 2026
Savaşın başlangıcı
ABD ve İsrail, Dini Lider Ali Hamaney dahil üst düzey İran yetkililerini hedef alan suikastlar ve stratejik tesislere yönelik saldırılarla savaşı başlattı. İran; İsrail, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki ABD üslerine füze ve dronla karşılık verdi, Hürmüz Boğazı’nı kapattı.
Birinci Ateşkes
8 Nisan 2026
Pakistan arabuluculuğunda iki haftalık ateşkes
Pakistan’ın önerisiyle taraflar iki haftalık bir ateşkese vardı. Ancak İsrail’in Lübnan’a saldırması ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı reddetmesiyle ateşkes tehlikeye girdi, 12–13 Nisan’daki İslamabad görüşmeleri başarısız oldu ve ABD deniz ablukası başlattı.
İkinci Ateşkes
14–17 Haziran 2026
Versay mutabakatı imzalandı
14 Haziran’da savaşı sona erdirme mutabakatı açıklandı, 17 Haziran’da Trump Versay Sarayı’nda, Pezeşkiyan ise Tahran’da anlaşmayı imzaladı. Ablukalar ertesi gün kaldırıldı ancak gerilim sürdü.
27–28 Haziran 2026
İlk ihlal iddiaları
Trump, İran’ın saldırılarını “ateşkesin akılsızca ihlali” olarak nitelendirdi. Buna rağmen taraflar 28 Haziran’da karşılıklı saldırıları durdurma konusunda yeniden anlaştı.
7–8 Temmuz 2026
Ateşkes çöktü, saldırılar yeniden başladı
Trump mutabakatın “sona erdiğini” ilan etti. ABD, Hürmüz Boğazı çevresinde İran hedeflerini vurdu; Bandar Abbas, Buşehr ve Sirik’te patlamalar yaşandı, İran devlet televizyonuna göre 8 asker hayatını kaybetti. Pentagon, abluka ihlali gerekçesiyle bir yük gemisine ateş açtı.
Temmuz sonu – Ağustos ortası 2026
Düşük yoğunluklu çatışma
Taraflar arasında haftalarca görece düşük yoğunlukta çatışma sürdü. ABD’nin İran topraklarına yönelik doğrudan yeni bir operasyonu bu dönemde görülmedi, 18 Ağustos, nükleer müzakereler için gayriresmi bir eşik olarak anıldı.
30 Ağustos 2026 (Pazar)
ABD, Larak Adası’nı vurdu
ABD güçleri, Hürmüz Boğazı’ndaki Larak Adası’nda İran’a ait iki füze fırlatma sistemini hedef aldı, gerekçe olarak boğaza deniz mayını taşıyan roketlerin konuşlandırılmaya hazırlandığı gösterildi. Bu, ABD’nin temmuz sonundan bu yana İran topraklarına ilk doğrudan operasyonuydu. İran kaynaklarına göre saldırıda 2 kişi öldü, 2 kişi yaralandı. İran misilleme olarak Ürdün’deki iki ABD üssüne balistik füzeyle saldırdı.
31 Ağustos 2026 (Pazartesi – bugün)
Saldırılar tırmanıyor
ABD, Larak Adası’nı iki kez daha vurdu, İran’ın güneyindeki Sirik’te patlama sesleri duyuldu. İran, Hürmüz Boğazı yönünde ve bölgedeki ABD gemilerine füze ateşledi. Ürdün ordusu, hava sahasına giren 8 füzeyi hava savunma sistemleriyle imha ettiğini duyurdu. Gelişmeler, haftalardır düşük yoğunlukta seyreden çatışmada yeni bir tırmanma evresine işaret ediyor.
Ortadoğu, İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonları ve yükselen Türkiye-İsrail gerilimiyle yeni bir evreye girdi. İki ülke arasında doğrudan bir çatışma senaryosunu İran rejimi olduğu müddetçe ihtimal dışı bulan siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’ın savunmadan “saldırı doktrinine” geçişi olduğuna dikkat çekiyor. Yılmaz, yeni denklemde Suriye’den ziyade Irak’ın ve Kürdistan Bölgesi’nin ilan edilmemiş yeni bir cepheye dönüşeceği uyarısında bulunuyor. Trump’ın herkese bir ev ödevi verdiğini belirten Yılmaz’a göre Türkiye “Suriye ev ödevini başarıyla hallederken”, İsrail “İran ödevini berbat etti”.
Siyaset bilimci Arzu Yılmaz
İsrail silahlı güçleri, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’de bulunan Ebu Zuhur havaalanı pisti ve depolama tesisine sekiz hava saldırısı düzenlendi. Saldırının gerçekleştiğini Suriye televizyonu duyurdu. Saldırıda herhangi bir yaralanma bildirilmedi.
Üs İdlib’de Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunuyor.
İsrail Başbakanlığı saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti.
Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Türkiye, Suriye ordusunu eğitiyor. Devlet kurumlarının ve altyapının yeniden inşasına yardımcı oluyor. Ayrıca askeri ve diplomatik destek sağlıyor.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack ise Ebu Zuhur’a yapılan son saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.
Bu gelişme, İran savaşı ile birlikte açık bir şekilde dile getirilmeye başlanan “Türkiye ile İsrail çatışabilir” tezinin çok daha güçlü bir şekilde tartışılmasına yol açtı.
Hem Amerikan basınında hem de uluslararası diğer basın kuruluşlarında buna yönelik değerlendirmeler ön plana çıktı. Türkiye ve İsrail basını da bu konuyla ilgili değerlendirmeler yapıyor.
Yakın zamana kadar Erbil Kürdistan Üniversitesi’nde ders veren siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’da mevcut rejim yerinde durduğu sürece, İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma ihtimalinin olmadığını düşünüyor.
Yılmaz, İsrail’in Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği 18 Ağustos tarihli son saldırının “Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlediği” bilgisinin ortaya çıkmasına yol açtığını belirtiyor.
İran savaşı ile birlikte ortaya çıkan yeni Ortadoğu denklemini değerlendiren Yılmaz, bu denklemde İsrail, Türkiye, İran, Irak, Lübnan ve Suriye gibi bölgesel güçler ile bunların uluslararası güçlerle olan ilişkilerini değerlendirdi.
“Suriye’de Ocak ayındaki tablo değişmiş durumda”
Geçen hafta İsrail Suriye’de Ebu Zuhur Askeri Hava üssünü bombaladı. Sonraki günlerde İsrailli yetkililer orada Türkiye’nin askeri güçlerinin bulunduğunu belirterek bu saldırının amacına dair kimi açıklamalar yaptılar. Bu saldırı, bir süredir konuşulan “Türkiye ile İsrail bir gün çatışabilir mi?” konusunun alevlenmesine yol açtı. Sizce artık herkesin açık bir şekilde dile getirdiği gibi, Türkiye ile İsrail’in savaşa girme ihtimali var mı?
En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ben İsrail’le Türkiye’nin bir çatışmaya girme ihtimalinin, hele ki İran’da rejim yerinde durduğu sürece, ihtimal dâhilinde olmadığını düşünenlerdenim. En son saldırı bağlamında ise benim için en değerli bilgi şu oldu: Demek ki Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlemiş. Bir kaynakta 70 km, Amerikan kaynaklarında 80 km diye geçiyor bu yakınlık. Bu kadar yakınındaki bir sahada Türkiye’nin İsrail’in belirlediği çerçevede hareket ettiği bilgisini sürpriz bulduğumu açık söyleyeyim.
Zira Ocak 2026’da Şam ve Tel Aviv arasında Paris’te yapılan anlaşma, bir bakıma, Suriye’nin kuzeyinin Türkiye’nin askeri ve siyasi nüfuz alanı, güneyinin ise İsrail’in askeri ve siyasi nüfuz alanı olarak tesciliydi.
Artık bu şekilde olduğunu düşünmüyor musunuz?
İsrail’in önceden Amerika’ya gönderdiği bilgi notunda, Türkiye’nin Paris Anlaşması’na aykırı bir şekilde İdlib bölgesinde askeri bir konuşlanma içinde olduğu söyleniyor. Tırnak içerisinde bu ifadeyi paylaşıyorum. Demek ki Ocak ayındaki tablonun detayında, Türkiye’nin kendi sınırlarının hemen yanında dahi hangi askeri sınırlar çerçevesinde konuşlanabileceği konusunda, İsrail’in sınırları belirlediği bir durum olmuş. Suriye sahasında, Türkiye’nin hangi sınırlar çerçevesinde ve hangi askeri kapasiteyle konuşlanacağı konusunda, Türkiye’nin kabul ettiği ve İsrail’in tayin ettiği birtakım sınırlar olduğunu öğrenmiş bulunduk.
Tel Aviv-Washington hattındaki çatlak
Bu tırmanışı İsrail’de yakın süreçte gerçekleşecek olan seçimlerle irtibatlandıranlar oluyor. Katılır mısınız?
Zamanlama açısından İsrail’deki seçimlerle ilişkili olduğunu düşünenlerdenim. En son yapılan saha araştırmalarında 32 sandalyeye sahip Netanyahu’nun Likud partisinin en fazla 20 sandalyeye kazanabileceği görülüyor. En büyük düşman İran yenilemedi, rejim düşürülemedi. Dolayısıyla, İran’ı öne çıkarmanın, seçimlere giderken iletişim stratejisi açısından bir yararı olmayacağını herhâlde görüyorlardır.
Öte yandan, Gazze operasyonuyla birlikte başlayan yalnızlaşmaya, İran Savaşı’nı planlama ve yürütmede İsrail’in sorumluluğunun ortaya çıkması sonrasında Amerika ile yaşanan sorunlar da eklendi. Bu konuda J. D. Vance’in açıklamaları tablonun vehametini ortaya koydu zaten. Herkes şimdi Tom Barrack’ın sözlerine odaklanıyor ama aslında ilk işareti J.D. Vance vermişti. Trump hala İsrail’den ve özellikle Netanyahu’dan memnuniyetsizliğini görece dikkatli bir şekilde dile getirse de, Trump’ın en yakın ekibindeki isimlerden önce J. D. Vance, şimdi de Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar Washington’ın Tel Aviv’den rahatsızlığının işaretlerini net olarak veriyor.
Trump, İsrail’in hem Lübnan’dan, hem Gazze’den, hem Suriye’den çekilmesini istiyor. İran’la ilgili rahatsızlığın, İsrail’in Gazze Savaşı’ndan sonra kazandığı mevzileri ve avantajları da geriye döndürecek ölçekte bir yalnızlaşma yarattığından bahsediyorum. Dolayısıyla işin bir kere böyle bir tarafı var.
Bu arada şunu da gözden kaçırmamakta fayda var: Kürtlerle barış ya da süreç bağlamında Türkiye’nin de bu saldırıyı nasıl fonksiyonel hâle getirildiğini, sadece Türkiye gazetesinin son bir haftadaki neşriyatı üzerinden bile görebiliriz. Fakat bundan daha da önemlisi; Ortadoğu’da tam da Türkiye’nin, Bahçeli’nin ifadesiyle “Türk barışı” iddiasıyla etkisini artırdığı, öbür yandan Pakistan ve Suudi Arabistan’la bir savunma paktı imzaladığı bir anda bu saldırıyla birlikte İsrail’in düşmanı olarak resmedilmesinin, Türkiye içinde itiraz edilecek bir tarafı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü sonuçta İsrail’in Türkiye’yi düşman ilan etmesi, Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da oynamaya çalıştığı rolün altını oyan mı yoksa destekleyen mi bir etki yaratır sorusunun cevabını, pekala “desteklediği” şeklinde çıkarmamız mümkün.
Son olarak şunu da söylemek isterim: Bakın, İsrail-Türkiye arasındaki gerginlik meselesinin, bugün benimsenen retoriğin dahi aslında miladının Gazze Savaşı’ndan bile önce, 2017-2018 yılları olduğunu unutmamak gerek. Bunu daha Mavi Marmara olayına, 2010’a kadar götürebiliriz ama özellikle Erdoğan’ın Netanyahu’ya “terörist”, “İsrail bir terörist devlettir” dediği tarihin 2018 olduğunu da unutmamalı. Buna mukabil Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelik, “antisemit diktatör”, “Kürtleri katleden”, “Hamas’ı destekleyen” gibi söylemleri aynı döneme rastlar. Yani bu retorik görece çok eski. Bırakın Suriye’de Esad rejiminin düşmesini, Gazze Savaşı’nın öncesine giden bir arka planı var. Dolayısıyla bugünü yorumlarken bu hafızayı tazelemekte fayda var diye düşünüyorum.
Ancak şunu da teslim etmek gerekiyor: İsrail-Türkiye ilişkilerini şekillendiren yapıda önemli değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin en önemlisi, Arap devletlerinin artık İsrail’i tanımayan ya da düşman kabul eden pozisyonundan çıkması ve dolayısıyla İsrail’in “çevre (periferi) doktrini” dediği, Arap olmayan ülkelerle işbirliği içinde olma hedefinin geçerliliğini yitirmesidir. Dolayısıyla, İsrail ve Türkiye ilişkileri yeni bir form alacak, bu muhakkak. Bu durum, Gazze’den de önce Doğu Akdeniz’deki hizalanma biçimiyle ortaya çıkmıştı zaten. Nihayetinde, her iki ülke de bölgede hegemonik güç olma iddiası taşıyor ve birbirlerini rakip görüyor.
Fakat sonuçta: Bir, İran rejimi yerinde kaldığı sürece Türkiye ile İsrail’in birbiriyle doğrudan çatışacağını düşünmek rasyonel değil. İki, Hazar’dan Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Karadeniz’e, oradan Basra’ya kadar olan “Beş Deniz” diye tarif edilen Ortadoğu haritasının yeniden tariflendiği ve ekonomik-ticari koridorlar üzerinden yeni bir güvenlik mimarisinin oluştuğu bir tabloda İsrail-Türkiye işbirliği bir zorunluluk. Bu tabloya rağmen yaşanan gerginlikte ise bana kalırsa İsrail’deki seçimler kadar her iki ülke liderinin 20 yılı aşan bir iktidar dönemindeki ilişkilerinin yıpranmışlığının da payı var. Yani, iki lider arasında artık kişisel husumete dönüşmüş bir bagaj olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Kendimi tekrar etmek pahasına bir kez daha altını çizmek isterim ki, Türkiye’nin de böyle bir konjonktürde İsrail ‘in düşmanı olarak görünmekten şikayetçi olacağını düşünmüyorum. Bu durum, en azından, Türkiye’nin Gaze Barış Planı’ndaki rolü ve yerini silikleştirdiği ölçüde faydalı bile sayılabilir.
Trump’ın ‘ev ödevleri’
Siz İsrail’in politikalarına artık Amerika’nın bir şekilde dur demeye başladığını söylediniz. İsrail bunu yapmak isteyecek midir? Ve Amerika’nın buna dair ısrarı ne kadar sürebilir?
Bugün artık Trump’ın İran’a saldırmaya niyeti olmadığı hâlde İsrail tarafından ikna edildiğini biliyoruz. Ama şunu bilmiyoruz: Nasıl oldu da Trump buna ikna oldu? Bu bilgi eksik. Buna Epstein dosyaları mı neden oldu? Bizim bilmediğimiz başka bir şantaj konusu mu var? Ya da Yahudi lobisinin finansal desteği mi etkili oldu? Bunları bilmiyoruz. Trump’ın niyeti olmadığı hâlde İran’a saldırmaya nasıl ikna edildiğini, bu iknayı bir şantajın mı yoksa başka bir şeyin mi mümkün kıldığı hâlâ açıklığa kavuşmadı. Amerika’nın hangi çıkarları için, hangi stratejik hedef doğrultusunda İran’a saldırıldığı konusunda net bir cevap yok.
Bugün de ABD İsrail’in Suriye’den, Lübnan’dan Gaze’den geri çekilmesi istiyor ama İsrail hiç birini yapmıyor. Yani Amerika İsrail’e sözünü geçiremiyor. İsrail bildiğini okumaya devam ediyor. Bu gücü nerden aldığının cevabını herhâlde tarihçiler verecek. Dolayısıyla sizin sorunuzun cevabına, bu arka planı akılda tuttuğumuzda net bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.
Fakat şunu söyleyebiliriz sanıyorum: Amerika’nın Türkiye’nin bu kadar önünü açması, bölgedeki rolünü parlatması, İsrail’i dengeleme amacı taşıdığını düşündürüyor.
O zaman İsrail ve Türkiye’nin bu şekilde çatışmasını, biraz İsrail’in bu dengeleyici unsuru ortadan kaldırmaya yönelik bir çabası olarak mı okumak gerekiyor?
Oraya gelmeden önce bakın Trump ne dedi? “Lübnan’da Hizbullah’la en iyi savaşacak olan Şam gücüdür, İsrail’den daha güzel savaşırlar” dedi.
Şam’da öyle bir güç var mı?
Suriye’de en başından beri bir oldubitti ritminde yaşanan ve günün sonunda bir illüzyonun gerçekmiş gibi dayatıldığı bir durum var. Neden bunu söylüyorum? Bırakın Hizbullah’la savaşacak olmasını, kendi içinde siyasi istikrarı, egemen bir güç olarak askeri birliğini bile sağlayabilmiş bir Şam yok. Bugün Şam’da bir iktidardan söz etmemizi mümkün kılan Körfez’in aktardığı mali kaynaklar, uluslararası toplumun tanıdığı siyasi meşruiyet ve Türkiye’nin verdiği askeri destek. Dolayısıyla, ben Trump’ın “Şam Hizbullah’la İsrail’den daha güzel savaşır” sözünü, “Türkiye İsrail’den daha güzel Hizbullah’la savaşır” diye anlıyorum.
Ankara’dan yapılan açıklamalar da dolaylı olarak bu yaklaşımı destekliyor zaten.Son zamanlarda Erdoğan’ın “ Türk -Arap- Kürt İttifakı” dediği şeyin haritası da belirginleşti artık. Ömer Çelik’ten, Dışişleri Bakanı’ndan, Savunma Bakanı’ndan, Devlet Bahçeli’den sürekli Lübnan, Irak, Suriye referansları duyuyoruz. Bu bağlamda, sorunuza yanıt olarak şunu söyleyebiliriz sanırım: Kabaca tarif etmek gerekirse, Trump yönetime geldiğinden beri herkese bir ev ödevi veriyor. Türkiye, “Suriye ev ödevini” başarıyla hallederken; İsrail, “İran ödevini” berbat etti, yapamadığı gibi bir de Washington’ın başını belaya soktuğu bir tablo var.
Dolayısıyla, mevzu sadece Türkiye’nin İsrail’i dengelemesi değil, aynı zamanda ev ödevinde başarısız olmuş, içeride seçim kaybetme riskiyle karşı karşıya olan, dışarıda yalnızlaşmış bir İsrail’e karşı Türkiye’nin yeni bir ödevle görevlendirilmesi. Bçyle baktığımızda, İsrail’in İdlib’deki saldırısını ön alıcı bir hamle olarak tarif etmesinin aynı zamanda siyasi bir boyutu da olduğu söylenebilir. İsrail, giriştiği hegemonya mücadelesinde Türkiye lehine yaşanan gelişmelere karşı da bir itirazda bulunuyor bana kalırsa.
İran savunmadan ‘saldırı doktrinine’ geçti
Bu çatışma ve çelişkilerin önemli merkezlerinden bir tanesi Suriye. Hatta belki de en önemlisi. Yakın dönemde Suriye açısından nasıl bir projeksiyon görüyorsunuz?
Hiçbir konuda “şu şöyle olacaktır” diyebileceğimiz bir durumda değiliz bana kalırsa.
Dinamik bir süreç ve hâlâ devam ettiği için mi?
Evet. Ancak şu söyleşiyi yaptığımız andaki duruma baktığımızda şu çıkarsamayı yapabiliriz: Washington’ın aldığı ağır ekonomik yaptırımları göz önüne aldığımızda, Amerika bugün itibarıyla askeri bir eskalasyondan çok ekonomik bir izolasyonu gündemine almış görünüyor. Bu gündeme karşılık İran’ın cevabı ne? “Bu yaptırımlara katılan her ülkeyi düşman sayarım” diyor. Bunu söylerken de “Eğer bu izolasyona katılırsanız alternatif hiçbir güzergâhtan bir damla petrol akmaz” diye ekliyor. Sorusunuzu cevaplarken bir kere bunu teslim edelim.
İkinci teslim edilmesi gereken husus ise İran’ın Ürdün’e saldırısıyla ortaya çıkan “saldırı doktrini”. Yani İran, Ürdün saldırısıyla birlikte savunmadan saldırıya geçme pozisyonunu ilan etti. Daha da önemlisi, sadece doğrudan bir tehdit durumunda değil, potansiyel bir saldırıyı önleyici saldırılar yapacağını da ilan etti. Amerika’nın savaşı bir kara savaşına dönüştürme veya rejimi askeri yollarla alaşağı etme niyeti yokmuş gibi görünse de, İran bu savaşı yayarak ve kendisine karşı saldırı olmadığı durumda dahi önleyici saldırılar yapabileceğini ilan ederek savunmadan saldırı pozisyonuna geçti.
Dolayısıyla, Suriye sahası da tıpkı Irak sahası gibi bugünün koşullarında potansiyel bir çatışma alanıdır. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye- İsrail Suriye’de gerginlik yaşarken, Mekke Paktı İran’ı açık bir tehdit olarak ilan etmemişken İran’ın Suriye’de bir hamle yapması beklenmez.
Bana kalırsa, savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiği durumda odaklanmamız gereken yer Suriye değil, Irak’tır. Kaldı ki İran bunun işaretlerini Kürdistan Başbakanlığını hedef alan saldırıyla çoktan vermeye başladı.
Mekke Paktı Sünni-Şii bloklaşması mı?
Mekke Paktı, Sünni ülkelerin oluşturduğu bir pakt. Orta Doğu’daki çatışmalar ve gelişmeler konuşulurken politik ve ideolojik yönleri konuşuluyor çoğunlukla. Mezhebi yönleri de yok mu? Bu paktı mezhebi açıdan da değerlendirmek gerek miyor mu? İran Şii bir güç. Buna karşı Sünni bir pakt oluştu diyebilir miyiz?
Biraz önce de söylediğim gibi “şu kesin şöyle olacak” diyebilecek durumda hissetmiyorum. Ama şu muhakkak: Eğer Ortadoğu’da bir istikrar ya da düzen kurma çabası varsa ve İran sadece kendi içindeki Şii referanslı rejimden ibaret değil, bölgedeki bütün Şii nüfusu etkileme kapasitesi ile hareket edebiliyorsa doğal olarak bunu çevreleyecek ya da buna karşı oluşacak bloğun Sünni olması çıkarılacak en erken sonuçtur. Geldiğimiz aşamada Mekke Paktı da buna işaret ediyor.
Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor: Paktın metninin açıklanmadığı, net bir tehdit tanımının yapılmadığı ve uluslararası toplumun daha çok “bekle-gör” şeklinde bir pozisyon aldığı ve her şeyden önemlisi , Trump’ın İran’a bir kara harekatı göze alamadığı hatta J.D. Vance’in, “İran’la anlaşıp bir ortak nokta bulabileceğimize inanıyoruz” dediği bir durumda pekala farklı bir sonuç da çıkabilir.
Zira barış denilen şey aslında realist perspektiften bir güçler dengesinin kurulmasına dayanır. Yani bu gelişmeler illaki bir çatışmayı değil, pekâlâ barışı ya da istikrarı mümkün kılacak bir dengenin kurulmasına da evrilebilir.
Ama, bana kalırsa, bunun bir koşulu var. İran’da siyasi iktidarı tümüyle ele geçiren Kudüs güçlerinin pozisyonunda bir değişiklik olması gerekir. Tam da böyle bir noktada Pezeşkiyan’ın “Savaşı kazandık, artık barış yapmanın, savaşı bitirmenin zamanıdır” demesi çok önemli. İran’da rejimin ılımlıların eline geçtiği ve İran’ın bu “beş deniz” üzerinden tarif edilen yeni güvenlik mimarisine entegre edildiği bir dengeye de pekâlâ kavuşulabilir. Hangisinin galip geleceğine ilişkin şu aşamada bir yorum yapmak beni çok aşar.
Post-Amerika dönemi
Ortadoğu’dan bahsedilirken çok sık tekrarlanır, “kartlar yeniden karılıyor” diye. Siz de yeni Ortadoğu’dan bahsettiniz? Yeni Orta Doğu nedir? Biraz bunu açabilir misiniz?
1990’da Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde, Bush’un güvenlik danışmanı “Yeni dünya düzenini kurmak için bu eşsiz bir fırsattır” demişti. O dönemde hedeflenen liberal yeni dünya düzenini kurmak için Ortadoğu’yu bir sıçrama tahtası olarak tasavvur eden Amerikan vizyonunun hem dünya hem de Ortadoğu ölçeğinde çöktüğü bir andayız. Yeni Ortadoğu tartışmasını yaparken bu arkaplanı hatırlamakta fayda var.
Artık “Post-Amerika” (Amerika sonrası) bir Orta Doğu’dan söz ediyoruz. Bu yeni Ortadoğu, Amerika’nın başat, hegemon bir aktör olarak tayin edici bir rol oynadığı bir Ortadoğu değil.
“Bu kaçıncı yeni Ortadoğu projesi” eleştirine katılmakla birlikte, yeni olanı da teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira artık başat bir aktörün olmadığı bir Ortadoğu var. Bu durum, bugüne kadar güvenliğini Amerikan garantörlüğüne dayandıran Körfez için, Ürdün için, İsrail için çok ciddi bir sorun.
Üstelik, bu boşluğu dolduracak nitelikte ne bir küresel güç var ne de bölgesel güç. Böyle bir ortamda yeni hizalanmalar, yeni ittifak arayışları içerisinden geçiyoruz. Bu arayışların uzlaşmayla mı yoksa savaşla mı şekilleneceğinin test edildiği bir sürecin tam ortasındayız. Her ne olursa olsun, ortaya çıkacak olan şey Ortadoğu denklemini ve mimarisini şekillendiren yapının temelden değiştiği yepyeni bir Ortadoğu düzenidir.
Tom Barrack’ın da dile getirdiği merkezi iktidarların güçlendirilmesi meselesi de bu çerçevede mi değerlendirilmeli?
Amerika Ortadoğu için kaç kere plan yaptıysa, savaş ya da barış fark etmez, hiç birinde başarılı olamadı. Savaşlara örnek Irak, Afganistan, barışa örnek ise Filistin, Oslo, Camp David süreçleri. Ne savaş, ne barış projelerinin hiçbirinde başarılı olamamış Amerika, şimdi kalkmış “merkezileştirme” gibi yeni bir projeden bahsediyor. Daha önceki başarısızlıklarını akılda tutarak bunun da başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.
Neden merkezileşmeyi destekliyorlar? Çünkü statükonun değişmesi çok ciddi siyasi ve askeri maliyetler doğurur. Amerika bu maliyete girmek istemediği için, zayıflayan hatta “başarısız devlet” (failed state) durumuna düşen ülkelerdeki mevcut statüko illüzyonunun devamını sağlamak üzere bölgesel müttefiklerine ev ödevi verip işi onlara ihale ediyor. İhale ettiği aktörlerden bir tanesi Büyük İsrail’i kurmak istiyor, bir tanesi yeni Osmanlıcılık peşinde koşuyor. Alın size merkezileşmenin başarısız olma ihtimalini güçlendiren ikinci faktör.
Üçüncü faktör ise örnekler üzerinden gidelim: O merkezileşmeyi Irak’ta başarabildiler mi? Bütün gücünle 100 bin asker yığıp 7 trilyon dolar para harcadığı, tekerinin önüne taş koyacak hiçbir düşmanın olmadığı bir durumda bile Irak’ta başaramadığını şimdi mi başaracak? Bugün Irak’ta bir Haşdi Şabi’yi bile tasfiye edememiş, çeteleşmiş bir yapıyı dahi eritememiş Amerika’nın, başarısız devletleri yeniden egemen devletler hâline getirme projesine ben ikna olamıyorum.
Amerika’nın 1990’lardaki yeni Ortadoğu planının başladığı merkez Irak. Yine Ortadoğu dizaynından bahsediyoruz ve Irak, Amerika’nın başını ağrıtan merkezlerden bir tanesi. Biraz da Kürtlerin konumunu göz önünde bulundurarak, Irak’ı ne bekliyor?
Irak’ın bugün Lübnan’dan, Suriye’den farklı bir pozisyonu yok. Yani Suriye’yi, Lübnan’ı ne bekliyorsa makro ölçekte Irak’ı da o bekliyor. Bunu teslim edelim. Fakat İran’ın Irak’ta diğer sahalardan farklılaşan bir konumu var.
Bugün İran rejiminin ayakta kalmasının birinci koşulu Tahran’daki iktidarsa, ikinci koşulu Bağdat’taki iktidarıdır. O çok ağır yaptırımlara, izolasyona ve içerideki toplumsal muhalefete rağmen İran rejimi yıllarca ayakta kalabildiyse, bunda Bağdat üzerinde kurduğu siyasi ve ekonomik tahakkümün payı büyüktür. Her şey bir tarafa, bugün Basra Körfezi’nde İran’ın sesi yüksek çıkıyorsa bunda Bağdat üzerindeki hükmü gözardı edilemez. Diğer yandan, unutulmamalı ki, İran’dan sonra en büyük Şii nüfus Irak’ta.
Sonuçta, Suriye’de Esad rejiminin düşmesi, Lübnan’ın güneyinden Hizbullah’ın çekilmesi veya Yemen’deki Husiler üzerinden düşündüğümüzde, Irak’ta İran’ın hâlâ çok güçlü olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zaten en son yine İran “Bağdat ve Tahran ayrılmaz müttefiklerdir” açıklamaları yaptı, ki ABD’nin tüm baskısına ve müdahalelerine rağmen bu doğru. İran için Irak sahasında neredeyse tek sorun Kürtler.
Zaten Kürdistan Bölgesi bu savaş boyunca ilan edilmeyen bir cepheydi. İran ve bağlı milisler ateşkes sürecinde bile Kürdistan’ı vurmaya devam ettiler. Öyle görünüyor ki, yeniden başlayacak bir askeri tırmanışta da yalnızca Kürdistan’ın değil, Irak’ın tümü bir cepheye dönüşecek.
ABD, ağırlaşan abluka ve istihbarat sızıntılarıyla İran rejimini içeriden bölmeyi hedeflerken Tahran yönetimi öngörülemezlik stratejisi ve yatay tırmanma taktiğiyle ABD öncülüğündeki koalisyonu dışarıdan parçalamaya çalışıyor.
Foto: The National Context
The National Context’te yayımlanan kapsamlı bir analize göre Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile İran arasındaki çatışma ezber bozan bir yapıya büründü. Değerlendirmeye göre askeri yollarla İran rejimini deviremeyen Washington, rejimi içeriden çökertmeyi hedeflerken Tahran yönetimi ise ABD öncülüğündeki bölgesel koalisyonu dışarıdan parçalamak için asimetrik bir karşı strateji yürütüyor.
Makaleye göre, Şubat ayında başlayan savaş bugüne kadar üç evreden geçti. İlk evre, ABD ve İsrail’in İran İslam Cumhuriyeti’ni çökertmek amacıyla başlattığı askeri saldırılardı. 8 Nisan’daki ateşkesle birlikte süreç daha yavaş bir aşamaya, “tam abluka ve kuşatma altında müzakere” dönemine dönüştü. Haziran ayında varılan tek sayfalık mutabakat, durumu stabilize etmiş gibi görünse de temmuz başındaki gemi saldırıları bu anlaşmayı bozdu.
Bu kırılmanın ardından savaşın en geniş çaplı çatışmaları patlak verdi. Analizde bu tırmanışın kilometre taşları şu şekilde sıralanıyor:
28 Temmuz: ABD’nin Ürdün’deki güçlerine yönelik sürpriz İran füze saldırısı.
Husilerin Suudi Arabistan şehirlerine ve tankerlerine yönelik füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları.
Iraklı silahlı grupların Suudi Arabistan’a yönelik saldırılara katılması ve Irak içinde ABD-Suudi Arabistan ortak misillemesi.
Hürmüz Boğazı ve Babülmendep’te eşzamanlı baskı.
Mısır’ın Akdeniz kıyısındaki (Dimyat) ABD’ye ait Energos Winter isimli gaz taşıyıcı gemisine yönelik İHA saldırısı. Herhangi bir aktörün üstlenmediği bu saldırıdan sadece iki gün önce, İran devlet televizyonu Dimyat’ı olası bir hedef olarak ismen zikretmişti. Bu durum, bölge hükümetleri nezdinde saldırının arkasında Tahran’ın olduğuna dair güçlü bir caydırıcılık algısı yarattı.
İran’ı içeriden parçalamak
Rejim değişikliğini askeri yollarla yapma inancını kaybeden Washington, artık rejimi “söylemler, istihbarat sızıntıları, periyodik tehditler ve zamanla ağırlaşan bir abluka” kombinasyonuyla içeriden yıkmaya çalışıyor.
Nisan ayındaki ateşkesten bu yana Donald Trump ve ABD yetkililerinin en az yedi farklı açıklamada İran yönetiminin “bölündüğünü” öne sürmesi bu stratejinin en net kanıtı olarak gösteriliyor. Analize göre ABD tarafı, sivil müzakereciler ile Devrim Muhafızları komutanları arasında mutlak bir kopuş olduğunu, yeni dini lider Mücteba Hamaney’e ulaşılamadığını ve Mart ayında suikasta kurban giden Ali Laricani’nin yokluğunda karar alma mekanizmasının dağıldığını iddia ediyor.
Hatta bu kopuş anlatısı o kadar somutlaştırıldı ki temmuz ayındaki nakliye gemisi saldırılarından sonra İranlı sivil yetkililerin gizlice Trump’ın danışmanlarına giderek bu saldırıların anlaşmayı müzakere eden liderliğin değil sertlik yanlılarının bir hatası olduğunu söylediği öne sürüldü.
Değerlendirmede dikkat çeken bir diğer nokta, The New York Times ve Haaretz üzerinden sızdırılan Mahmud Ahmedinejad haberi. Mossad’ın yıllarca eski cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ı bir istihbarat kaynağı olarak kullandığına dair yayımlanan raporun doğruluğundan ziyade, “zamanlaması ve amacı” ön plana çıkarılıyor. Analize göre, raporda yer alan Mossad direktörüyle Budapeşte’de yapılan görüşmeler, durumun CIA’e bildirilmesi ve savaşın ilk günü Ahmedinejad’ı ülkeden çıkarma girişimi gibi kritik detaylar, İran elitlerine “Sisteminiz en üst düzeyden sızdırıldı, elimizde daha fazlası var” mesajı vererek rejimi birbirine düşürmeyi amaçlıyor.
ABD’nin bu stratejisinde öne çıkan faktör ise “zaman.” Çatışma, ateşkes, müzakere ve yeniden tehdit döngüsü, ABD’ye mühimmat ve para tasarrufu sağlarken ambargo altındaki İran’ın ekonomisini ve rejim içi bütünlüğünü her geçen gün biraz daha boğuyor. Bölünme anlatısı, periyodik tırmanma tehditleriyle destekleniyor.
Örneğin Trump, Nisan ayındaki ateşkesi uzattığı gün CNBC’ye verdiği röportajda ateşkes süresi dolduğunda yeniden “bombalamaya başlamayı” beklediğini belirtmişti. Bu tür tehditler, saldırıları durdurmak için taviz vermek isteyenler ile tavizi rejimin sonunun başlangıcı olarak görenler arasında İran içinde sürekli bir tartışma yaratmayı amaçlıyor.
Koalisyonu dışarıdan parçalamak
İran ise bu yıpratma girişimlerine benzer bir şekilde yanıt veriyor. Analize göre Tahran’ın stratejisi, savaşı bölge ülkeleri için daha da maliyetli hale getirerek müttefiklerin ABD’nin rolünü sorgulamaya başlamasını sağlamak.
İran, “yatay tırmanma” taktiğiyle aktörleri ve cepheleri çoğaltıyor:
Husilerin Irak topraklarını kullanarak saldırılar düzenlemesi ve Devrim Muhafızları koordinasyonunda ağ tabanlı bir sistem yürütülmesi.
Husilerin Suudi limanlarına yönelik deniz baskınını “Ablukaya karşı abluka” olarak tanımlaması.
Mısır’daki Dimyat saldırısında olduğu gibi savaşın dışında olduğu düşünülen coğrafyaların (Süveyş koridoru çevresi) bile risk altına sokulması.
İran, rasyonel devlet imajından bilerek uzaklaşarak daha “pervasız” ve “öngörülemez” bir aktör profili çiziyor. Analize göre amaç, ablukanın kaldırılmasını sağlamak için çatışmanın maliyetini ABD müttefikleri için dayanılmaz boyutlara taşımak. Analizde, her iki tarafın da “öngörülemezlik” kartını kullandığı belirtiliyor. Önceden sadece Trump’ın anlık kararları ve değişken tehditleri varken artık İran da ateşkesleri bozarak ve eşikleri aşarak bu taktiği Trump’a karşı uyguluyor.
Bu strateji yarışının altında ise iki temel asimetri yatıyor:
İran için konu bir “rejim bekası” iken ABD için İran, Çin, Rusya ve Latin Amerika gibi pek çok cepheden sadece biri. AP-NORC anketine göre Amerika halkının yüzde 64’ü bu savaşın savaşmaya değmediğini düşünürken sadece yüzde 28’i Trump’ın hamlelerini destekliyor. İran, acilen siyasi zaferlere ihtiyaç duyan bir başkanın, ucu açık bir savaştansa bir anlaşmaya razı olacağına ihtimaline oynuyor.
İran on yıllardır süren yaptırımlara ve düzensizliğe alışkın. Ancak Suudi Arabistan ekonomisi tamamen istikrara, güvenli ihracata ve yatırımcı güvenine dayanıyor. Analize göre İran, maliyetler haftalar değil aylarca sürerse istikrara muhtaç Riyad yönetiminin ABD’ye baskı yaparak müdahaleyi bitirmek isteyeceğini düşünüyor. Ancak bu strateji büyük bir risk de taşıyor. Artan tehlike, koalisyonu bölmek yerine İran’a karşı daha da kenetlenmelerine yol açabilir.
Analize göre savaş, “iki kırılma stratejisi arasındaki bir yarış” olarak özetleniyor. Washington, savaşın maliyeti Amerika koalisyonunu dağıtmadan önce ablukanın İran rejimini çatlatacağına inanırken Tahran tam tersini düşünüyor.
Gelinen noktada en büyük tehlike her iki tarafın da boyun eğmediğini kanıtlamak için kontrolü kaybetmeye istekli görünmesi. Analize göre ufuktaki olası bir ateşkesin barış değil, bu “kırılma ve çökertme” savaşının yeni bir evresi olarak okunması gerekiyor.
Norveç merkezli Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İran’daki 2026 Temmuz ayı idam verilerini yayınladı. Rapora göre dokuzu siyasi ve düşünce suçundan hükümlü 67 mahpus, İranlı yetkililerce idama çarptırıldı.
Fotoğraf: Pexels.com
Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw, İran yetkilileri ve yargıya bağlı basın tarafından yalnızca sekiz tanesinin resmen duyurulduğu, yedi tanesinin ise ailelerine duyurulmadan, son görüş fırsatı verilmeden gizli şekilde gerçekleştirilen 67 idamın tamamının kimliğini belgeleyerek kapsamlı bir rapor yayınladı. Hengaw, geçen senenin temmuz raporuyla karşılaştırıldığında idam sayısının 96’dan en az 67’ye düşmesiyle %30 oranında bir düşüş olduğunu açıkladı.
İdamların ikisi kadın mahpus
Jahrom’dan Setayesh Mohammadipour uyuşturucu bağlantılı suçlamalarla Shiraz hapishanesinde idam edilirken Yasuj’dan Azam Gerami kasıtlı cinayetten hüküm giydikten sonra Yasuj hapishanesinde idam edildi.
9 siyasi mahpus idam edildi
Temmuz ayında en az 9 siyasi ve düşünce suçu mahpus, Ocak 2026 protestolarında ve “Kadın Yaşam Özgürlük” (Jin Jiyan Azadî) hareketinde tutuklanan mahpuslar “Allah’a karşı savaş açmak”, casusluk ve diğer milli güvenlik suçlamaları iddia edilerek idam edildi.
Hengaw’ın açıklamasında, idamların 35 tanesinin kasıtlı cinayet suçu olduğu belirlendi, bu sayı tüm suçlamaların %52’sini oluşturdu. Sonrasında 22 mahpusun idam edildiği ikinci yaygın suçlama uyuşturucu ile ilgili suçlamalar oldu. 9 siyasi mahpusun idamı ve bir adet tecavüz suçuyla gerçekleştirilen idamlarla birlikte temmuz ayında toplam 67 mahpus idam edildi.
İdamların ulusal ve etnik gruplara göre dağılımı
Hengaw’ın verilerine göre, idamların %33’ünü oluşturan en yaygın grup Farslar oldu. Fars 22 hükümlü raporlanırken 10 Kürt, 10 Türk, 5 Beluç, 6 Lor hükümlü olduğu da açıklandı.
Veri • İnfografik
İran’da Temmuz Ayında İdam Edilenlerin Etnik Dağılımı
Hengaw’ın kayıtlarına göre Temmuz ayında en az 67 kişi idam edildi. Farslar, kayıtlı idamların en büyük bölümünü oluşturdu.
Etnik Kökene Göre İdam Edilen Kişi Sayısı (Temmuz 2026)
Farslar
22
%33
Kürtler
10
%15
Türkler
10
%15
Lorlar
6
%9
Beluciler
5
%7,5
Gilaklar ve Mazaniler
5
%7,5
Etnik kökeni doğrulanmamış
5
%7,5
Türkmenler
2
%3
Araplar
1
%1,5
Afgan vatandaşı
1
%1,5
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, Temmuz ayı idam verileri. Toplam kayıtlı idam sayısı: 67. Yüzdeler toplam idam sayısına oranlanarak hesaplanmıştır.
İdamların coğrafi dağılımı
Toplamda 24 farklı eyalete dağılan raporda 10 mahpusun idam edildiği İsfahan, temmuzda en çok idamın raporlandığı eyalet oldu. Onu takip eden Doğu Azerbaycan ve Fars Eyaletinde sekizer idam raporlanırken Kürt nüfusun yoğunlaştığı farklı şehirlerde ise toplam 6 idam raporlandı.
Hengaw’ın yayınladığı Temmuz ayı verileri de dahil edildiğinde 2026 senesinde kaydedilen idam sayısı 442’ye yükseldi.
*Bu haber Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından yapıldı
Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin idamları, Ocak protestolarında gözaltına alınanların halk önünde idam edildiği bilinen ilk vakalar olarak kayıtlara geçti.
Foto: Hengaw
İranlı yetkililer, Ocak 2026 protestoları sırasında tutuklanan 23 yaşındaki Abolfazl Sepahi Badjani ve 29 yaşındaki Amirhossein Safari Hosseinabadi’yi Salı günü erken saatlerde İsfahan’daki Alikhani Meydanı’nda halka açık bir şekilde idam etti. İdamlar, “Alikhani Meydanı davası” olarak adlandırılan olayla bağlantılı olarak gerçekleştirildi. Üçüncü sanık Alireza Sepahi’nin nerede olduğu ve durumu bilinmiyor.
Hengaw İnsan Hakları Örgütü’nün elde ettiği bilgilere göre, iki adam 28 Temmuz 2026’da şafak vakti, İsfahan’daki Alikhani Meydanı’nda yoğun güvenlik önlemleri altında idam edildi.
Hengaw’ın açıklamasına göre, sosyal medyada dolaşan videolarda, gece boyunca infaz alanında çok sayıda güvenlik gücünün konuşlandırıldığı görüldü. Güvenlik güçleri, infazları protesto etmek için olay yerine toplanan insanları dağıttı. Bu durum birkaç yaralanmaya ve tutuklamaya yol açtı.
Her iki isim de ağır işkencelere maruz kaldı
Aynı açıklamada, olayla ilgili bilgi sahibi kaynakların, Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin tutuklanmalarının ardından zorla itiraf almak amacıyla ağır fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldıklarını söylediği aktarıldı. “Bağımsız avukatlık hizmetinden ve adil yargılamadan mahrum bırakıldılar” denilen açıklamada, “ölüm cezaları yalnızca işkence altında alınan itiraflara dayanıyordu” ifadelerine yer verildi.
İran yargısı, iki adamın Alikhani Meydanı protestoları sırasında çıkan çatışmalarla bağlantılı olarak, kesici silah taşıma ve hükümet güvenlik gücü mensubunun öldürülmesinde yer alma suçlarından mahkum edildiğini açıkladı. Yargı, iddiaları destekleyecek bağımsız kanıt veya yargılama sürecine ilişkin ayrıntı sunmadı.
Hengaw, aynı davada yargılanan diğer bir sanık olan Alireza Sepahi’nin akıbeti konusunda endişelerini dile getirdi. Ailesi son bir ziyaret için çağrıldı, ancak nerede olduğu bilinmiyor ve bu da idamının yakın olabileceği korkusunu artırıyor.
Ocak ayından bu yana en az 22 kişi idam edildi
Hengaw İstatistik ve Belgeleme Merkezi tarafından derlenen verilere göre, Ocak 2026 protestoları sırasında tutuklanan en az 22 kişi son beş ay içinde İran’da idam edildi. Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin idamları, Ocak protestolarında gözaltına alınanların halk önünde idam edildiği bilinen ilk vakalardır.
Hengaw daha önce Alikhani Meydanı davasında en az 12 sanığın ölüm cezasına çarptırıldığını bildirmişti. Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin infazlarıyla birlikte davadaki infaz sayısı dörde yükselirken, diğer sekiz mahkumun da infaz riski devam ediyor.
Hazar Denizi’nde Ukrayna tarafından düzenlenen insansız hava aracı saldırıları Tahran-Kiev hattında gerilimi yükseltti. Bir mürettebat üyesinin hayatını kaybettiği saldırıya ilişkin İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, bu saldırının “Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık bir ihlali” olduğunu vurguladı.
İran makamları, cumartesi (25 Temmuz) günü Ukrayna tarafından kendilerine ait ticari bir gemi olan deniz araçlarından birine saldırı düzenlendiğini, olayda bir denizcinin hayatını kaybettiğini ve yaralılar olduğunu duyurdu. Saldırının ardından Ukrayna Maslahatgüzarı’nı Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak resmi protesto notası veren Tahran yönetimi, vatandaşlarının can ve mal güvenliğine kasteden bu eylemin yanıtsız kalmayacağını ilan etti.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisine düzenlediği saldırının ardından açıklama yaptı.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde bir Iran ticari gemisini hedef almasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Erakçi, konuyu Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kallas ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile yaptığı telefon görüşmelerinde de ele aldığını belirtti.
Erakçi, saldırıya ilişkin açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Zelenski, bir iran ticaret gemisine saldırarak bir denizciyi öldürdü. Bu, İsrail’in Avrupa’yı kendi savaşına çekmek amacıyla yaptırdığı, Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık bir ihlalidir. AB Yüksek Temsilcisi Kallas ve Dışişleri Bakanı Lavrov ile yaptığım görüşmelerde, Kiev’deki ‘asalak’ yönetimin yaptığı bu eylemin cevapsız kalmayacağını açıkça ifade ettim.”
Ne olmuştu?
Ukrayna, cumartesi günü yaptığı açıklamada, uzun menzilli saldırıları kapsamında Hazar Denizi’nde İran ile Rusya arasında askeri yük taşımak için kullanıldığını öne sürdüğü gemileri hedef aldığını duyurdu. Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU), Hazar Denizi’nde dün Rusya’ya ait bir petrol platformuna ve “İran ve Rusya arasında askeri kargo taşımacılığında kullanılan gemilere” insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırı düzenlendiğini bildirdi.
SBU’dan paylaşılan yazılı açıklamada, Ukrayna’nın dün Hazar Denizi’ndeki bir petrol platformuna ve bazı gemilere düzenlediği saldırıların ayrıntıları paylaşıldı. Saldırıların, SBU tarafından İHA’larla yapıldığı belirtilen açıklamada, Hazar Denizi’nde Rusya’ya ait “Filanovski” petrol platformunun hedef alındığı ifade edildi.
İran, hedef alınan gemilerden birinin İran’a ait ticari bir gemi olduğunu, saldırıda bir mürettebat üyesinin hayatını kaybettiğini, birkaç kişinin de yaralandığını açıkladı.
Zelenski: “Rusya ile İran’ın saldırıları bağlantılı”
Saldırıdan önce Ukrayna devlet başkanı Volodimir Zelenski, X hesabından yaptığı açıklamada “Temmuz ayının başından bu yana, Körfez ülkeleri ve bu ülkelerde bulunan ABD askeri tesisleri üzerinde Rusya’nın aktif uydu gözetimi yaptığını tespit ettik. Bu görüntüler daha sonra İran’da ortaya çıkıyor. Aynı zamanda, Rusya’nın bu bölgelere ait uydu görüntüleri ile İran’ın saldırıları arasında – hem saldırılardan önce, hem hazırlık aşamasında, hem de sonrasında meydana gelen hasarı değerlendirmek amacıyla – açık bir bağlantı bulunmaktadır” ifadelerini kullandı.
I will instruct our intelligence to share with our partners the information we have regarding Russia’s new assistance to the Iranian regime. Since the beginning of July, we have recorded active Russian satellite surveillance of the Gulf states and U.S. military facilities located…
— Volodymyr Zelenskyy / Володимир Зеленський (@ZelenskyyUa) July 25, 2026
Güneyindeki deniz yollarında yaptırımlarla kısıtlanan İran için Hazar Denizi, Rusya ile askeri sevkiyat yürütmenin yanı sıra gıda ithalatı ve ticaret açısından da hayati bir koridor durumunda. Günümüzde Tahran yönetiminin ithalatının %30’dan fazlası Hazar limanları üzerinden sağlanıyor.
Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw‘ın yayımladığı rapora göre 2026’nın ilk altı ayında dokuz kadın idam edilirken en az kırk beş kadın aile içinde katledildi. Hak savunucusu kadınlar hakkında ölüm, hapis ve kırbaç cezaları istendi. İran’daki internet kısıtlaması nedeniyle kadınların kimliklerine erişilemiyor.
Fotoğraf: Pexels.com
Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw, 7 Temmuz’da “2026’nın İlk Yarısında İran’da Kadın Hakları İhlalleri” başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, yılın ilk altı ayında kadınlara verilen cezaların yanı sıra dokuz kadının idamını, en az 45 kadın cinayetini ve Ocak protestoları sırasında en az 250 kadının öldürülmesini belgeledi.
Rapora göre en az 5 bin kadın için hapis cezası istenirken, ülke genelinde savaştan beri süren internet kesintileri sebebiyle bu kadınlardan yalnızca 368’inin kimliği doğrulanabildi. Bu kadınlara ek olarak 23 kız çocuğunun da tutuklandığı raporda yer aldı.
Hak savunucusu kadınlar hedefte
Hengaw’ın verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında onlarca kadın aktivist İran İslam Cumhuriyeti yargısı tarafından ölüm cezası, hapis, kırbaç ve ertelenmiş hapis cezaları da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldı.
İran mahkemeleri en az 44 kadın hak savunucusu için toplamda 211 yıl 5 ay hapis cezası, en az üç kadın hak savunucusu toplamda 179 kırbaç cezası ve en az dört kadın aktivist toplamda 14 yıl ertelenmiş hapis cezası kararı verdi.
Hak savunucuları Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli ve Bita Hemmati için ölüm cezası istenirken Ocak ayındaki protestolar sırasında gözaltına alınan kadınlardan üçü için de Tahran Devrim Mahkemesi’nin 15 ve 26. şubeleri tarafından ölüm cezası istendi. Rapora göre Hemmati’nin ölüm cezası bozuldu ve yeni mahkeme kararı bekleniyor.
Beş bintutuklu kadının kimliği tespit edilemiyor
Rapora göre Hengaw, 2026 yılının ilk yarısında tutuklanan 5.000 kadın arasında 368 kadının kimliğini tespit edebildi.
Özellikle Ocak ayındaki protestolar ve İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı girdiği 40 günlük savaş sırasında yaşanan ciddi internet kısıtlamaları nedeniyle, Hengaw şu ana kadar tutuklanan kadınlardan yalnızca 368’inin kimliğini tam olarak doğrulayabildiğini belirtti. Tespit edilebilen 368 kişinin verilerine göre en az 29 Bahai, 70 Kürt, 50 Lor, 19 Gilak, 12 Beluç, 11 Türk kadın tutuklandı. Kimliği tespit edilebilen tutuklu kadınların en az altısı öğrenci, en az sekizi ise öğretmen. 368 kadına ek olarak 18 yaşından küçük yirmi üç kız çocuğunun da tutuklu olduğunu belirtti.
İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında bir Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) üyesi, iki Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi ve iki İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi olan en az beş kadın hayatını kaybetti.
Kadınlar hapishanelerde, sokaklarda ve evlerinde katledildi
Hengaw tarafından derlenen verilere göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelindeki hapishanelerde en az dokuz kadın idam edildi. İdamlar yedi vakada kasıtlı cinayet, ikisinde ise uyuşturucuyla ilgili suçlamalarına dayandırıldı.
Doğu Azerbaycan Eyaleti’ndeki hapishanelerde üç, İsfahan ve Kazvin’de ikişer, Zencan ve Ardabil’de ise birer kadın idam edildi.
Ali Hamaney’in ölümünün açıklanmasının ardından İran genelindeki şehirlerde düzenlenen sokak kutlamaları sırasında hükümet güçleri kalabalığa ateş açarak birkaç kişiyi öldürdü. Lorestan Eyaleti’nin başkenti Horramabad’dan Nahal AhouQalandari ve İsfahan Eyaleti’nin Semirom şehrinden Faezeh Afshari, sırasıyla 28 Şubat ve 1 Mart tarihlerinde hükümet güçlerinin doğrudan açtığı ateş sonucu öldürüldüler.
Hengaw İstatistik ve Belgeleme Merkezi’nin verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın kadın cinayeti vakasında öldürüldü. Rapor beş cinayeti, “sözde namus” motifleriyle bağlantılı buldu.
Rapora göre iki kadını çocuk yaşta evlendirildiği kocaları, beş kadını ise “sözde namus cinayetleri” öldürdü. 45 kadın cinayetinin 27’sinde aile içi anlaşmazlıkların tekrar ettiği belirtilen raporda, kadın cinayetlerinin çoğunun kadınlara en yakın kişiler tarafından işlenmesinin tutarlı bir örüntü olmaya devam ettiğine dikkat çekildi.
Rapora göre Tahran ilinde 16, Sistan ve Beluçiştan’da 6, Fars’ta 4, Doğu ve Batı Azerbaycan ve Huzistan’da ikişer; Yazd, Gilan, Lorestan, Mazandra, Kerman, Kürdistan, Golestan, Kazvin, Semnan, Kuzey Horasan, Çaharmahal ve Bakhtiari, İsfahan ve Elborz illerinin her birinde ise birer kadın katledildi.
Veri Dosyası
İran’da Kadınlara Yönelik Hak İhlalleri
2026’nın ilk altı ayına ait rakamlarla bir bilanço
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi
9
İdam edilen kadın
5.000
Gözaltına alınan kadın
45
Belgelenen kadın cinayeti
250+
Ocak protestolarında öldürülen kadın
1İdamlar
Hengaw’ın derlediği verilere göre 2026’nın ilk altı ayında İran hapishanelerinde en az dokuz kadın idam edildi. İdam edilenlerin en az beşi Azerbaycan Türkü kadınlardı.
Suçlamaya göre dağılım
Kasten öldürme7
Uyuşturucuyla ilgili suçlar2
Eyalete göre dağılım
Doğu Azerbaycan3
İsfahan2
Kazvin2
Zencan1
Erdebil1
2Aktivistlere Verilen Cezalar
İdama mahkûm edilen kadın aktivisten az 4
Toplam hapis cezasına çarptırılan aktivist (211 yıl 5 ay)en az 44
Kırbaç cezasına çarptırılan aktivist (toplam 179 kırbaç)en az 3
Ertelenmiş hapis cezası alan aktivist (toplam 14 yıl)en az 4
İdam kararı verilenler: Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli, Bita Hemmati. Hemmati’nin idam kararı sonradan bozuldu.
3Gözaltılar
2026’nın ilk yarısında 5 bin kadının gözaltına alındığı doğrulandı. Ocak protestoları ve İran-İsrail-ABD arasındaki 40 günlük savaş döneminde yaşanan ağır internet kısıtlamaları nedeniyle bunlardan yalnızca 368’inin kimliği tam olarak tespit edilebildi.
Kimliği belirlenen 368 kadının etnik/mesleki dağılımı
Kürt kadınen az 70
Lor kadınen az 50
Bahai kadınen az 29
Gilek kadınen az 19
Beluç kadınen az 12
Azerbaycan Türkü kadınen az 11
Öğretmenen az 8
Öğrencien az 6
Kimliği tam belirlenen, 18 yaş altı kız çocuğuen az 23
4Kadın Cinayetleri
Hengaw’ın verilerine göre 2026’nın ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın cinayeti işlendi. Bu vakaların beşi (%11) “namus” saikiyle bağlantılıydı. Çoğu vaka, kadınlara en yakın kişiler tarafından işlendi: kocalar, eski kocalar, babalar, erkek kardeşler ve diğer aile fertleri.
Saike göre öne çıkan veriler
Aile içi anlaşmazlık27
“Namus” cinayeti5
Çocuk yaşta evlendirilmiş ve eşi tarafından öldürülen2
Eyalete göre en yüksek sayılar
Tahran16
Sistan-Beluçistan6
Fars4
Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan (Urmiye), Huzistan2’şer
5Hamaney’in Ölümü Sonrası Kutlamalarda Öldürülenler
Ali Hamaney’in öldüğü haberinin ardından İran genelinde çeşitli şehirlerde sokağa çıkan kalabalıklara güvenlik güçleri ateş açtı. Bu saldırılarda en az iki kadın hayatını kaybetti.
Nahal Ahou Qalandari — Loristan eyaletinin merkezi Horremabad’dan, 28 Şubat’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
Faezeh Afshari — İsfahan eyaletine bağlı Semirom’dan, 1 Mart’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
6Hayatını Kaybeden Rojhilatlı Parti Üyeleri
İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında en az beş kadın hayatını kaybetti.
Gazal Molan — Mahabad, Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) peşmergesi, 14 Nisan 2026’da öldürüldü.
Neda Miri — Sine (Sanandaj), İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Samira Allahyari — Divandere, İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Perestu Sefayipur — Meriwan, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi
Zerin Akbaş — Türkiye Kürdistanı, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri üyesi
7Ocak Protestolarında Öldürülen Kadınlar
Hengaw’ın belgelediği verilere göre, Ocak 2026 protestoları sırasında İran genelinde şehirlerde güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle en az 250 kadın öldürüldü, bunlardan 206’sının kimliği tam olarak doğrulandı. 250 kadına ek olarak, 18 yaş altı en az 25 kız çocuğu da yaşamını yitirdi, bunlardan 19’unun kimliği doğrulandı.
En yüksek can kaybının yaşandığı eyaletler
Tahran61
İsfahan29
Elburz24
Gilan23
Rezavi Horasan22
Meslek grubuna göre
Öğrencien az 22
Sağlık çalışanı (doktor, hemşire vb.)en az 7
Öğretmenen az 2
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi — 2026 yılının ilk altı ayına ait veriler
ABD ve İran arasındaki mutabakatla Ortadoğu’nun dizaynı değişti. Prof. Dr. Abbas Vali, savaşın kazananlarını analiz ederken, Kürt siyasetine kritik bir uyarıda bulunuyor: ‘Silahlı mücadele dönemi kapandı, artık sivil toplum ve stratejik vizyon zamanı.
Foto: Niha+
28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Ortadoğu’daki fay hatlarını derinden sarsan savaş, 17 Haziran’da taraflar arasında varılan bir ‘Mutabakat Zaptı’ ile yeni bir evreye girdi. Çatışmalar sırasında Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir koz olarak kullanan İran, Körfez ülkelerine ve ABD üslerine yönelik misillemeleriyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yayarken; ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleriyle alevlenen kriz, bölgedeki güç dengelerini tamamen değiştirdi.
Peki, savaşın toz bulutu dağılırken Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu yeni dizaynda Kürtlerin yeri ne olacak?
Prof. Dr. Abbas Vali, bu tarihi kırılmayı ve savaşın ardında bıraktığı yeni tabloyu kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Vali’ye göre, ABD ve İsrail askeri alanda üstünlük sağlasa da, stratejik ve siyasi zafer İran’ın oldu. Ancak bu yeni bölgesel dizayn, parçalanmışlık ve stratejik hatalar nedeniyle Kürtler için oldukça kritik ve zorlu bir tabloyu ortaya çıkardı.
Abbas Vali hakkında
Prof. Dr. Abbas Vali, İran’ın Mahabad kentinden bir Kürt siyaset teorisyeni olup, Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerine çalışan en önde gelen akademisyenlerden biridir. Eğitimini Tahran ve Londra’da tamamlamış, doktorasını Londra Üniversitesi’nde Tarihsel Sosyoloji alanında yaptı. Daha sonra Swansea Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler verdi. Aynı zamanda Hewlêr’deki (Erbil) Kürdistan Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür. Eserleri arasında Essays on the Origins of Kurdish Nationalism (Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri Üzerine Denemeler) ve Kurds and the State in Iran: The Making of Kurdish Identity (İran’da Kürtler ve Devlet: Kürt Kimliğinin İnşası) yer almaktadır.
İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından, birkaç görüşme sonucunda 17 Haziran’da varılan bir mutabakatla birlikte başka bir aşamaya geçildi. Anlaşmanın içeriğine ve zamanlamasına baktığımızda, savaşın tarafları uzlaşmak zorunda mı kaldı?
Bu bir antlaşma değil. İngilizce’de buna Memorandum of Understanding (Mutabakat Zaptı), yani ortak anlayış ve uzlaşma diyorlar. Onun dışında bu resmi bir antlaşma veya uzlaşı değil. Bu mektup alışverişi. Bir taraf mektup yazıp imzalıyor, diğer taraf da imzalayıp gönderiyor. Bizim okuduğumuz şey buydu. Ortada bir ortak anlayış vardı. Burada şunu söylemeliyim ki, her iki tarafın, Amerika ve İran’ın üzerinde, dış siyasette daha az baskı olsa da iç siyasette çok büyük bir baskı vardı.
İran’dan bahsedecek olursak, İran’da sistemik bir kriz var. Hem ekonomik, hem sosyal, hem kültürel hem de mali. Ancak temel sorun ve ana kriz, ekonomik ve mali kriz. Parası yok, hükümet neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumda. Bu yüzden buna ihtiyaçları vardı. Bu ekonomik ve mali kriz nedeniyle İran, Biyopolitika denilen, yani halkın yaşam siyaseti dediğimiz konuda idare edemiyordu. Çünkü parası ve ekonomik imkanları yoktu. Bu da temel bir sorundu. Zira bunu uzun vadede idare edemezse, içeride başka bir isyanın daha patlak verme ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ocak ayındaki isyan çok büyüktü. Bu bir.
İran bir savaşa maruz kalmıştı. O savaşa girmişti ancak İran’ın askeri, güvenlik ve ekonomik programlarının büyük bir kısmı başarısız olmuş ve çökmüştü. Bu şekilde devam edemezdi. Ancak İran’ın bu savaşa girdiği durumu ile savaşın durmasından sonraki durumu birbirinden çok farklı. İran savaşa girdiğinde şartlar farklıydı, şimdi ise daha farklı. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, İran direnebildi. Büyük bir direniş ve savunma gösterdi. Şüphesiz büyük bir zarar da gördü. Birçok yer viraneye döndü, köprüleri yıkıldı, fabrikalar ve atölyeler yok oldu ama direnişini sürdürdü.
İkincisi ise İran’ın bu savaşta Hürmüz Boğazı’nı tutabilmesiydi. Bu hamleyle savaşın hesaplarını değiştirdi. Yani şu anda var olan o ortak anlayış, Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi temel bir soruna dayanıyor. Bu mesele savaştan önce yoktu. Savaş sırasında ortaya çıktı. Bir diğer nokta da Amerika’nın İran’ın atom yani nükleer silah yapmayacağını kabul etmesini ve söz vermesini istemesidir. Zaten İran başından beri böyle söyledi. Yapmayacağız dedi. Obama döneminde de anlaşmaları varken İran, uranyum zenginleştirmesinin, saflaştırılmasının %3.5 civarında, yani %4’ten az olmasını kabul etmişti. Ancak 2018 yılında Trump geldiğinde bu durumu değiştirdi, anlaşmayı bozdu ve Obama hükümetinin anlaşmasını yok etti. O zaman İran uranyum zenginleştirmeye başladı. Ta ki %60-65 seviyesine çıkarana kadar. Bu da atom bombası yapımına çok yakın bir seviye.
Şimdi Amerika, yaklaşık 400-450 kilo olan o zenginleştirilmiş uranyumun ya imha edilmesini ya da yoğunluğunun, yani konsantrasyonunun azaltılmasını istiyor. Ya da bu işlemi yapmaları için Rusya’ya veya Fransa gibi bir ülkeye verilmesini istiyor. İran ise “Bu şu anda benim elimde değil. Onlar bombalanan yerlerin altında ve çıkarılırsa bile İran dışına çıkarılmasına izin vermeyiz, biz kendimiz burada hallederiz.” diyor. İran’ın söylediği şey bu.
Hürmüz Boğazı, Foto: Wikipedia
ABD ne diyor?
Amerika birinci derecede Hürmüz Boğazı’nın açılmasını istiyor. Çünkü Amerika üzerinde büyük bir baskı var. Petrol fiyatları arttı, gıda fiyatları arttı. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da ve her yerde, hatta Türkiye’de bile benzin fiyatları ve uçak biletleri pahalandı. Bunların hepsi pahalandı.
Buranın açılmasını istiyorlar. İkinci olarak da İran’ın uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini kabul etmesini istiyorlar, mesele bu. Ancak Amerika’nın kendisi üzerinde de büyük bir baskı var. Hatırlarsanız Trump iktidara geldiğinde “Ben savaşmayan bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Fakat şu an bile bir şekilde devam eden bir savaş başlattı. Öte yandan, Trump’ın yürüttüğü bu savaş, Amerikan siyasetinin gereksinimleri açısından gerekli değildi. Ancak bu savaşın büyük bir kısmı İsrail’in kışkırtmasıylaydı, İsrail onu mecbur bıraktı.
Prof. Dr. Abbas Vali, Foto: Niha+
“İsrail savaşın genişlemesini istiyordu“
İsrail ne istiyordu?
Savaş başladığında Amerika ve İsrail’in amaçları farklıydı. Amerika İran’a bir darbe vurmak, askeri alanda onu zayıflatmak ve onu Amerika’nın şartlarını kabul etmeye mecbur bırakmak istiyordu. Amerika İran rejiminin değiştirilmesini istemiyordu. Amerika İran ile uzun süreli bir savaş yürütmek ya da İran’ın viran olup yok olmasını istemiyordu. Çünkü Amerika’nın stratejik çıkarları İsrail’inkilerden çok farklıydı. Amerika Ortadoğu’da büyük bir bölgesel güç. Oradaki mesele sadece İran değildir, aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarını da göz önünde bulundurması gerekir.
Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap ülkelerinin çıkarları… İran da bunu biliyordu. İran’ın siyaseti temel olarak Amerika’nın sınırlı bir savaş istediğini bilmesiydi, fakat o da savaşı genişletmek istiyordu.
Bu büyük savaşın sonucu ne oldu?
İran askeri olarak Amerika’yı yenemezdi ancak Amerika’nın askeri üslerinin bulunduğu ülkelere saldırabilirdi. Örneğin Bahreyn’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da ve hatta Maskat ve Umman’da. Bu nedenle Amerika bu konuda çok hassas ve zarar görebilir konumdaydı. Trump buna tahammül edemezdi. Çünkü başka bir şey daha vardı: Arap ülkeleri her zaman Amerika’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Amerika’ya para vermiş, orada yatırım yapmışlar ve aynı zamanda savunmalarını Amerika’nın eline bırakmışlardı. Fakat İran onlara saldırdığında Amerika onları koruyamadı ve büyük bir zarara uğradılar.
“İran şu an çok daha güçlü“
Acaba Körfez’de ve Ortadoğu’da var olan o denge İran savaşından sonra değişti mi?
Evet, o denge artık şu yönde değişti: İran şu an bölgede çok daha güçlü. Çünkü, Amerika ve İsrail’in karşısında durup savaşabilecek tek ülke olduğunu gösterdi. Ayrıca Hürmüz gibi stratejik bir bölge de onun kontrolü altında. Fakat dikkat ederseniz, İsrail’in stratejik çıkarları farklıydı. İsrail, elinden geldiğince İran rejimini değiştirmek istiyordu. Eğer bu olmazsa, İran’ı tamamen viran edip Suriye gibi yapmak istiyordu. Ondan sonra da İran’ın füze projesini, balistik ve seyir füzelerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. İsrail’in dördüncü şartı da vekil güçleri, yani Haşdi Şabi, Hizbullah ve Hamas gibi güçleri ortadan kaldırmaktı.
Hayır. İran’ın şu anki gücü, Amerika ile müzakere yapıyor olmasıdır. Ve Lübnan’ı müzakerelerin siyasi gündemine sokabilecek kadar bir gücü var. Lübnan İran’ın bir parçası değil ancak İran bu güce sahip olduğu için Lübnan’ı müzakerelerin gündemine sokabiliyor. Bu, İsrail’in çıkarlarına son derece ters olan bir şey. Dikkat ederseniz, başından beri İsrail’in stratejik çıkarları ile Amerika’nın çıkarları uyuşmuyordu. Savaş başladığında, doğru, askeri alanda Amerika ve İsrail birlikteydi ancak siyasi ve stratejik amaçları farklıydı.
Savaşın sonucunda bu farklılık ortadan kalktı mı, yoksa iki devletin amaçları arasındaki fark daha da mı arttı?
Şu an durum öyle bir noktaya geldi ki J.D. Vance İsrail’i tehdit ediyor. İran tarafında ise artık kimsenin “Kahrolsun Amerika” demesine izin vermiyorlar. Bu, onların anlaştığını gösteriyor. Yani İran’ın iktidar yapısı içerisinde yumuşak bir darbe gerçekleşti. O yumuşak darbe, Devrim Muhafızları içindeki güç sahibi odakların ve yönetimin bir kısmının Amerika ile anlaşmasına neden oldu. Dikkat ederseniz şu an Amerika ile anlaşıyorlar. Örneğin Kalibaf onlara “Biz Amerika ile anlaştık ancak bu sizin çıkarlarınıza aykırı değildir” demek için Pekin’e gidiyor. Dolayısıyla İran ve Amerika’nın tutumuna bakarsak bir paradoks göreceğiz: Amerika ve İsrail askeri alanda kazandı ama stratejik ve siyasi alanda İran kazandı.
“Şah’ın oğlunun gücü yoktu“
Amerika ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasının ardından, İran içinde rejimin yıkılması için gösteriler ve bir isyanın çıkması bekleniyordu ama bu gerçekleşmedi. Neden gerçekleşmedi? Bunun olmasını engelleyen neydi?
Evet, o isyan gerçek ve hakiki bir isyandı ancak bir liderliği yoktu. Çünkü o isyan sağcı güçlerin, özellikle de monarşistlerin ve şah yanlılarının etkisine girdi. Şah’ın oğlu çıkıp “Meydanlara inin, ben sizi destekleyeceğim.” dedi. Trump çıkıp “Sokaklara inin, rejim güçleriyle savaşın, ben rejimi yıkacağım.” dedi. Halk indi ama yardım gelmedi.
Şah’ın oğlunun böyle bir işe girişecek gücü var mıydı?
Şah’ın oğlunun gücü yoktu. Burada rejim bu isyanın çok önemli olduğunu biliyordu. Öte yandan bu isyan, “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının aksine demokratik bir kimliğe sahip değildi. Daha çok amaçları rejimi yıkmaktı ve demokrasiden bahsetmiyorlardı. İran rejimi bu işin içinde Amerika, İsrail ve Şah’ın oğlunun parmağının olduğunu anlayınca tüm gücüyle saldırdı. 48 saat içinde İran’da yaklaşık 50 bin kişiyi öldürdüler. Hatta İran Tıp Birliği 65 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.
Burada bir şey var: Trump “Siz gidin, ben size yardım edeceğim” dedi ama savaş başladıktan sonra kendini korumak adına çıkıp başka bir yalan daha söyledi ve “Biz Kürtlere silah verdik ama Kürtler gelmedi” dedi. Bu bir yalan. Birincisi, Kürtlere silah falan verilmedi. İkincisi de o dönem İran’da var olan muhalefet organize değildi ve bir örgütlenmesi yoktu. Silahı kime vereceksin? Silah sokağa götürüp dağıtacağın bir şey değildir. Bir örgüte vermelisin. Örgüt de yoktu. Sağcıların bir örgütlenmesi yoktu. Belki demokrasi yanlılarının az da olsa bir örgütlenmesi vardı ama onlar da sokağa çıkıp silahlanacak ve rejimle savaşacak şartlara sahip değillerdi. Trump’ın bunu söylemesinin nedeni şudur: İran muhalefeti içinde silahlı olan ve silah kullanabilen tek güç Kürt muhalefetidir.
Peki o dönemde Kürtler ne yaptı?
Zaten onlara silah verilmemişti. Hatta dönemin generali Trump’a karşı açıklama yaparak “Kürtlere silah verilmedi, silahlar Başûr’a (Irak Kürdistan Bölgesi) gitti ve Amerikan üslerindeler.” dedi. İki hafta önce temsilcileri Tom Barrack da “Biz Kürtlere silah vermedik.” dedi. Bu, Trump’ın kendini savunmak için söylediği büyük bir yalandı.
İran’daki Kürt güçleri bu savaş sırasında ne istiyordu?
Kürtler, elbette rejimin yıkılmasından memnuniyet duyuyorlardı ancak “Bu bizim savaşımız değil, biz bu savaşa katılmak istemiyoruz.” dediler. Çünkü Amerika ve İsrail’in amaçlarına inançları yoktu. Söyledikleri doğru da çıktı. Bakın, şimdi İran ve Amerika anlaştı, İsrail ise adeta marjinalize oldu. Doğru, İsrail yine eski yerine dönecek ancak bu zaman alır. Kürtler bu konuda İran’ın bombalanmasını desteklemiyoruz dediler ve bunu desteklememeleri iyi bir şeydi.
J. D. Vance İran heyeti ile görüşmeye hazırlanıyor, Foto: Nathan Howard-Pool/Getty Images
“Sadece hava savaşıyla olmaz“
Eğer destekleselerdi ne olurdu?
Olmazdı. Çünkü İran halkının hava savunma gücü yoktu, halk bombardıman altındaydı. Sadece Kürdistan değil, tüm İran’da halk bu bombardımandan rahatsızdı. Herkes, hatta tüm stratejistler bile İran rejiminin bombardımanla yıkılmayacağını biliyor. Tarihte bir rejimin sadece bombardımanla yıkıldığına dair bir örnek yoktur. Amerika ve İsrail gerçekten de rejimi yıkmak isteseydi, İran’a ordu göndermeleri gerekirdi. Tüm stratejistler İran’a ordu göndermenin intihar gibi bir şey olduğunu söylüyordu. İran’ın yüzölçümü 1 milyon 648 bin kilometrekaredir, yani neredeyse Batı Avrupa’nın tamamı kadar ve 95 milyon nüfusu var. O bölgeye ordu götürürseniz Irak’tan yüz kat daha kötü olur ve savaş kontrolden çıkar. Coğrafyası çok zordur. Bir ülkeye saldırıldığında halkın milliyetçi duyguları kabarır. Örneğin İran ve Irak savaşı. İran 8 yıl savaştı. Bir buçuk milyon insan öldürüldü, Huzistan ve Luristan’ın büyük bir bölümü viran oldu. Ama rejim düşmedi ve kazandı. Amerika ve o zamanki Sovyetler, ayakta kalması için Saddam rejimine el atın diyorlardı. Amerikalı stratejistler, İsrail’in uzun vadede sadece hava savaşı yürütebileceğini ancak kara savaşı yapamayacağını biliyorlardı. Çünkü İsrail’in küçük bir ordusu var ve çok küçük bir ülkedir. İran’dan 71-72 kat daha küçüktür.
Kürtlerin uzlaşması iyidir ama yeterli değildir
İran’daki Kürt güçler arasında bir anlaşma yapıldı. Birkaç Kürt parti ve gücü bir araya gelip bu anlaşmayı imzaladı. Kürt güçlerinin bu anlaşması savaş sırasında nasıl bir etkide bulundu?
Bu anlaşma iyi bir anlaşma. Lazım olan ama yeterli olmayan dedikleri şeye örnek olabilir. Çünkü bu anlaşmanın altyapısı, operasyonel ve pratik bir mekanizması yok. Ben defalarca onların anlaşmasının operasyonel bir altyapısının ve mekanizmasının olması gerektiğini söyledim. Bir nevi birleşik bir askeri-siyasi operasyon aşaması olmalı. Bu yok. Hatta başka bir şey de yok. O da söylem birliği. Bu yüzden şu anki anlaşmaları bir örgütlenme olarak çok ama çok zayıf. Askeri-siyasi bir altyapıya sahip olmalı, her şeyden önce birleşik bir Peşmerge gücü olmalı. Fikri ve stratejik açıdan birleşik olmalı. Yayınladıkları bildiriler, yani söylemleri de birleşik olmalı. Ve en önemlisi, siyasi güçlerin doğrultusunda hareket edeceği birleşik bir siyasi ve stratejik program oluşturulmalı. Ama bunu yapmıyorlar.
2026’nın başında Rojava’da meydana gelen savaş ve Rojava’da ortaya çıkan sonuçlar İran’daki Kürt güçleri etkilemiş olabilir mi?
Rojava’da Kürtlerin başına gelenler özellikle Rojhilatlı Kürtler için çok önemli. Birincisi; Eğer Amerika ile çalışıyorsan, Rojava güçleri gibi Amerika ile çalışıyorsan, Amerika’nın müttefiki olmalısın, Amerika’nın emri altında değil. Dahası, Rojava’da Amerika ile olan ilişkilerde, Amerika ile çalışırken herhangi bir siyasi anlaşma yoktu.
Askeri alanda da yoktu. Çünkü orada da onlara silah verdiklerinde, o silahlar Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika’nın onlara hayır dediği gün silahlarını da durdurdular.
Bunu az önce de belirttiniz. Silah meselesi İran savaşı sürecinde de Kürtler için gündeme geldi.
Amerika tarihinde, bilindiği üzere Amerika dünyada muhalif güçlerle birçok kez çalışmıştır. Ancak gizli bir şekilde. Bu CIA’in kontrolü altındaydı, gizli askeri kurumların kontrolü altındaydı. İlk defa Rojava’da açık bir şekilde çalıştı. Ama Rojava bundan faydalanamadı. Yani o IŞİD savaşını yürüttü, o savaşta on iki bin Kürt, gerilla öldürüldü. Fakat siyasi özne olamadı. Bu çok önemli bir nokta. Rojhılat’ta da muhtemelen Trump tam da bunu istiyordu. Kürtleri özel bir güç olarak kullanmak istiyordu.
Amerika’nın Kürtler için siyasi bir haritası yok mu?
Hayır. Siyasi bir haritası yok. O zaman Amerika Kürtlerle çalışıyordu ama aynı zamanda ‘Heyet Tahrir el-Şam’ ile de çalışıyordu. Ve bunu Kürtlere söylemiyordu. Eğer Kürtler o zaman bunu bilseydi, tutumlarını netleştirmeleri gerekirdi. Açıkçası Amerika ve özellikle İngiltere, çünkü bu bir İngiliz projesiydi, bunu Türkiye ile birlikte yaptılar. Sonunda buyurun bu bizim projemizdir dediler. Projeyi Amerika ve İngiltere oluşturdu. Türkiye’yi sadece kullandılar. Yani proje, fikir, stratejik fikir Amerika ve İngiltere’nindi.
Savaştan sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti
Yaygın bir söylem var, Ortadoğu’da yeni bir dizayn olduğu söyleniyor. Size göre Ortadoğu’da yeni bir dizayn var mı?
O dizayn vardı ancak bu İran savaşı o dizaynı yerle bir etti. Şimdi ne tür bir dizayn kurarlarsa kursunlar, ne tür bir askeri ve siyasi denge kurarlarsa kursunlar, İran’ı hesaba katmak zorundalar. O zamanlar hedef İsrail’in de dahil olduğu Amerika’nın hegemonyasını, o askeri hegemonyayı güçlendirmekti. Şimdi o hesap kalmadı. Yani bu savaş onu yıktı. Çok önemli olan bir şey de şu ki; yapılan bu savaş, Amerika’nın Ortadoğu’daki hegemonyasının stratejik sınırlarını gösterdi. Bu, ülkelerin ve özellikle Kürtlerin alması gereken en büyük ders. Eğer Rojava’da Kürtler zamanında Dürziler ve Alevilerle anlaşma yapsalardı, onlarla birlikte savaşsalardı, o cephe kırılmazdı. Bu işi yapmadılar. Çünkü savunma olduğunda, direniş olduğunda hesapları değiştirebilirsiniz. Rojava’da askeri güçleri vardı. Gerillaları vardı, erkek gerillalar, kadın gerillalar, her şeyleri vardı. O zaman Ahmed Şer hükümeti tutunamamıştı. Ama onlar ses çıkarmadılar. Oturup Amerika’nın söylediği her şeyi kabul ettiler. Tom Barack onlara ne dediyse onu yaptılar. İnanıyorum ki Kürtler Rojava’da, sonuçları sadece Rojava için değil, Başûr ve Rojhilat için de kötü olan büyük bir stratejik hata yaptılar.
“Türkiye Musul’u almak istiyor olabilir”
Rojava’daki savaştan sonra Kürdistan Bölgesi’nin durumunun da değişebileceğini söyleyen yorumlar var. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Şu an böyle bir tehlike var. Amerika orayı da merkezileştirmek istiyor. Merkezileştirme, bölgesel hükümetin ya küçülmesi ya da güçlerinin büyük bir bölümünü kaybetmesi anlamına geliyor. Ancak bölgesel hükümet de bunu yapamıyor. Çünkü birleşik değil. Eğer bölgede birleşik bir hükümet olsaydı, bu iş yapılamazdı. İşin gerçeği şu ki, bunu sadece Amerika yapmıyor. Arkasında Türkiye de var. Büyük ihtimalle Türkiye gerçekten de Musul vilayetini ve çevresini kendi kontrolüne alacak şartların oluşmasını isteyecektir. Trump’ın Amerikası stratejik alanda çok ama çok zayıf bir düşünceye sahip. Örneğin, İranlılar müzakerelere düşünceleri oldukça iyi olan kişiler göndermişlerdi. Peki Amerika kimi göndermişti? Ortadoğu’nun ne olduğunu hiç bilmeyen Jared Kushner ile Witkoff’u göndermişti. Amerika’da, Tom Barack’ın da içinde olduğu o sağ kanat iş başında. Irkçı bir zihniyete sahipler. O ırkçılık, demokrasi ve eşitliğin Ortadoğu ülkeleri için olamayacağını söylüyor.
Otoriter merkezi hükümetler kurulmalı diyorlar. Bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Aynı şeyi Lübnan’da yapmak istiyorlar, aynı şeyi Irak’ta yapmak istiyorlar ve zaten bizzat böylesi otoriter bir hükümete sahip olan İran’da da bunu yapmak istiyorlar. Artık o “Yeni Ortadoğu” projesi kalmadı, şimdi başka bir proje ortaya koymalılar.
Bu duruma karşı Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtler ne yapıyor?
Başûr’daki Kürt güçleri birleşik değil. Başûr’daki Kürt güçlerinin stratejik bir düşüncesi yok. Eğer stratejik bir düşünceleri olsaydı, Başûr’daki Kürt güçleri Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere vermezdi. Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere verdiler, yani Kerkük’ün kaderini ve kontrolünü Türkiye’ye verdiler.
KYB ile Türkiye’nin ilişkisi kötüydü.
Şimdi iyi.
Neden şimdi iyi?
Yekitiya Niştimanî (KYB), Parti (KDP) ve Erbil ile olan rekabeti nedeniyle gidip Türkiye’ye yakınlaştığı için.
Ancak KYB’nin aksine KDP ile Türkiye’nin ilişkisi çok iyiydi.
Artık eskisi gibi değil.
Ne değişti?
Çünkü Irak’taki durum ön plana çıkınca Parti (KDP) zayıfladı. Hem Bağdat hükümetinde hem de Kürdistan’da zayıfladı. Şimdi KYB hem İran’ın desteğini alıyor hem de Türkiye’nin desteğini alıyor.
Irak Kürdistan Bölgesin’de Türkiye’nin rolünden bahsettiniz. İran savaşı sırasında Türkiye’nin tutumu ve pozisyonu neydi?
Bugünlerde ortaya çıkan bir şey var ki bence doğru olması muhtemeldir. Trump’ın şöyle dediği söyleniyor: “Biz Kürtlere yardım etmediysek bunun sebebi Erdoğan’ın tehdit etmesiydi. Eğer bunu yaparsanız ben de İsrail’e saldırırım demişti.”
İran savaşıyla birlikte pek çok kişi artık bunu yüksek sesle dile getiriyor. Bu görüşe sahip olanlara göre bir gün İsrail ve Türkiye birbiriyle savaşacak.
Bu ihtimal vardı. Hatta onları korkutacak seviyedeydi. “Ben İran ile değil, Amerika ile de savaşmam ama İsrail’e saldırırım” demişti. Şu anlama geliyor: İran’ı Suriye’den çıkardıklarında, İran’ı Lübnan’dan çıkarmak istediklerinde, İran’ı Irak’tan çıkarmak istediklerinde, tüm bunlar Türkiye’nin çıkarına. Türkiye Suriye’de İran’ın yerini doldurdu. Muhtemelen aynı işi Irak’ta da yapacak. Çünkü İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyorlar. Ama bu zor bir şey, Irak’ta çok zor. Çünkü Irak halkının çoğunluğu Şii ve İran’ın orada nüfuzu var. Bu işi yapamazlar, büyük bir zorlukla yapabilirler. Büyük bir savaş çıkar. Bu kez Barzani eskisi gibi Şii güçlerle kolayca ittifak yapamadı ama YNK yaptı. Temel sorun burada.
İran halkının savaştan sonraki durumu savaş öncesine göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü?
Çok kötü oldu. Bu savaş devrimcilerin ve halkın siyasi özneliğini azalttı. Savaştan önce, Jina Aminî Devrimi’nden sonra İran’da sivil toplum oldukça radikalleşmişti. Ancak bu savaş bunu çok azalttı. Şimdi halk günlük zararların sıkıntılarıyla meşgul. Yani hayat pahalılığı çok fazla, ekmek yemek, geçim sağlamak çok zor. Böyle bir şart ve durumda halkın siyasi pratiği ve siyasi özneliği azalır. Bu savaş bunu azalttı.
Ortadoğu’da gerçekleşecek olan önümüzdeki dönemin senaryoları için öngörüleriniz nelerdir?
Bana göre şu an Ortadoğu’da iki temel güç var: Biri İsrail, diğeri ise İran. İçinden geçilen bu şartlar ve koşullar, ortaya çıkan durum ve Türkiye, Mısır ve diğerlerinin gösterdiği tutumla birlikte, Arap ülkelerinin “İbrahim Anlaşmaları”na üye olma ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çok ama çok düşük. Bence Arap ülkeleri Amerika’ya baskı yapmaya çalışıp bölgede güvenliğin sağlanması ve ayrıca İran’da daha iyi bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için “İran’la anlaş” diyecekler. Böyle ce İran istikrara kavuşsun. Eğer İran istikrara kavuşur ve tehdit edilmezse, o zaman bu bölge de istikrara kavuşabilir.
“Kürtler her zamankinden zayıf”
Bu senaryoda Kürtlerin rolü ve pozisyonu nedir? Kürtlerin payına ne düşüyor?
Bu dönemde Kürtlerin Ortadoğu’daki durumu her zamankinden daha zayıf ve güçsüz. Yirmi yıl önce “Yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak” denilen bir dönemdeydik. Ancak yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olmadı. Başûr’daki hatalar çok büyüktü. Başûr birleşik bir ulusal hükümet kuramadı. Başûr’da aşiretvari bir hükümet var. Amerika da biliyor, Türkiye da biliyor, İran da biliyor. Barzani ve Talabani arasındaki düşmanlığın her şeyden fazla olduğunu biliyorlar. Başûr başaramadı. Rojava da ortaya çıkan o şartlar ve koşullar altında silah elde edemedi. Rojhılat da şu an aynı durumda. Kürtler tek başına, yani sadece Kürtlerin kendileri böyle bir işi yapamazlar. Eğer yapacaklarsa bunu İran’ın demokratik güçleriyle birlikte yapmalılar. Fakat onlar da Kürtlerin tüm taleplerini kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden Kürtler artık gerçekten de görüşlerinde ve stratejilerinde stratejik bir gözden geçirme yapmalıdırlar.
Benim görüşüme göre artık ortaya çıkan şudur: Rojhilat’ta silahlı mücadele stratejisi başarısızlığa uğradı. Başka bir yol seçmeliler. Kendilerini nasıl toparlayacaklarını, nasıl bir birlik kuracaklarını ve Kürdistan’ın sivil toplumunda nasıl bir birliğin temelini atacaklarını bilmelidirler. Eğer Doğu Kürdistan’da stratejik bir değişim yapılacaksa silahlı mücadelenin sona erdiği söylenmelidir. Çünkü silahlı mücadele bir stratejidir. Eğer imkânları kalmazsa, o strateji devam edemez. Şu anda o imkânlar kalmamıştır.
Başka bir şey daha var, artık askeri teknoloji değişti. Şimdi örneğin Bakur’da bile PKK güçlerinin en büyük kısmı yeraltında. Yani savaşın teknolojisi böyle. Şu anda Türkiye’nin bilmem kaç bin askeri üssü var. Çok sayıdalar. Bu üslerin hepsi birbirine bağlı. O savaş dron savaşıdır, hava savaşıdır; o savaş Kalaşnikof savaşı değildir. Ama Kürtlerin savaşı gerçekten de Kalaşnikof savaşı. Bu yüzden Rojhilat için de bu stratejinin değişmesi gerekiyor. Yani bu stratejinin ağırlığının dağlardan şehirlere geçtiğini bilmelisin. Yani dağdan sivil topluma geçiyor. Dolayısıyla Kürt stratejisi odağını şehirlerde, sivil toplumun içinde nasıl yer edineceğine yöneltmelidir. Tamam, Kürtler İran hükümetinin despot bir hükümet olduğunu, insan öldürdüğünü söylüyorlar. Bunların hepsi doğru. Ancak dağda kalmak da hiçbir yere varmaz, dağda kalmak çözüm değil. Durum budur. Strateji değiştiğinde, işin ve mücadelenin merkezi de değişir.
Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı, İran’da devam eden idamlar ve Kürt güçlerine yönelik saldırılar nedeniyle uluslararası kamuoyuna seslenerek, “rejime daha fazla baskı yapılması ve onunla olan diplomatik ilişkilerin askıya alınması” çağrısında bulundu.
İran’ın Kürdistan Bölgesi’nde bulunan Kürt partilerinin kamplarına yönelik saldırısı
İsrail-ABD ile İran arasında 28 Şubat’ta yaşanan çatışmaların ardından taraflar arasında ateşkes görüşmeleri başlamış ve 7 Nisan’da ateşkes ilan edilmişti. Bu ateşkes bugüne kadar devam etmektedir. Ancak böylesi bir dönemde İran devlet yönetimi; Kürtlerin ve İran rejiminin diğer muhaliflerinin idam edilmesinden vazgeçmiyor, Kürt güçlerine yönelik saldırılarına devam ediyor.
Yaşanan bu durum üzerine İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı yazılı bir açıklama yayımladı.
İttifak açıklamasında, “İslam Cumhuriyeti’nin baskı aygıtı; siyasi, askeri ve güvenlik alanındaki başarısızlıklarını gizlemek için İran’da, özellikle de Doğu Kürdistan’da (Rojhilat) siyasi tutukluları idam etmeye yönelik yeni bir dalga başlatmıştır,” ifadelerine yer verdi.
İttifakın kuruluşu ve arka planı
İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), İran Kürdistanı Emekçiler Topluluğu (Komala) ve İran Kürdistanı Mücadele Örgütü (Xebat), 22 Şubat 2026’da İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nı kurdu. İttifak; İran İslam Cumhuriyeti’ni yıkmak için mücadele etmeyi, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını hayata geçirmeyi ve Doğu’da Kürt ulusunun siyasi iradesine dayanan demokratik ve ulusal bir yapı kurmayı amaçlamaktadır.
İttifak, İran’ın Güney Kürdistan’daki Kürt partilerinin merkezlerini füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef aldığı bir dönemde kuruldu. Bu koalisyon, onlarca yıldır bölünmüş olan Doğu siyasi hareketinin tarihi birlik çabasını güçlendirmekte ve somutlaştırmaktadır. Abdullah Muhtedi liderliğindeki Komala Partisi başlangıçta ittifaka katılmamıştı; ancak 4 Mart 2026’da ittifaka dahil oldu.
İttifak, yeni idamları ve saldırıları “özellikle cezaevlerindeki özgürlük savaşçılarına yönelik yeni bir baskı ve zulüm dalgası” olarak nitelendirerek şunları kaydetti:
“Bu sıradan bir olay değildir ve normal bir şeymiş gibi görülmesine izin verilmemelidir. Bu siyasi idamlar ve cinayetler organize bir katliamdır. İslam Cumhuriyeti’nin bu idamları toplumu daha fazla korkutmak ve iktidarda kalabilmek için bir kalkan olarak kullandığı herkes için açıktır.”
Açıklamada Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi partilere yönelik saldırılara da dikkat çekilerek şöyle devam edildi:
“Yurt içindeki baskılar ve idamlar ile Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi partilerin füzelerle vurulmasına devam edilmesi; rejimin uluslararası arenada ve Amerika-İsrail ile yaşadığı savaş ve gerilimlerde stratejik yenilgilere, derin bir güvenlik zafiyetine uğradığı bir dönemde artmaktadır. Bu nedenle, her zaman olduğu gibi krizlerin altında ezilen rejim, yurtdışında krizler yaratarak, yurtiçinde ise daha fazla cinayet ve baskı uygulayarak kendini kurtarmaya çalışmaktadır.”
“İntikam Silahıdır”
İttifakın açıklaması şu sözlerle devam ediyor:
“Aynı zamanda, İslam Cumhuriyeti’nin Amerika ve İsrail ile geçici bir ateşkes dönemindeyken dahi suçlarını sürdürmesi; rejimin özgürlükçülere, hak savunucularına ve iç muhaliflere karşı savaşını durdurmadığının kesin bir kanıtıdır. Aksine, tüm fırsatları ve özellikle de bu ateşkesi, muhaliflerini fiziksel olarak ortadan kaldırmak için kullanmaktadır.
Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı; yabancılar için ‘casusluk’ veya rejime karşı ‘silahlı savaş’ gibi asılsız suçlamalarla tutuklanan kişiler için darağaçlarının yükseltilmesinin, gerçekte mücadeleci ve hak savunucusu halka karşı bir intikam silahı olduğuna inanmaktadır. Bu kana susamış rejim, var olduğu süre boyunca siyasi savaşçıları idam ederek acımasız iktidarına karşı verilen mücadele ve direnişin bedelini artırmaya; İran uluslarının hak arayışlarını, siyasi ve sivil hareketlerini sindirmeye çalışmıştır. Bu nedenle uluslararası toplum, İran’da bir yıl içinde yüzlerce tutuklunun idam edilmesini sadece ‘insan hakları ihlali’ olarak görmemeli; bu eylemleri ‘savaş suçu’ ve ‘insanlığa karşı suç’ olarak tanımalı ve rejimin bu cinayetlerine karşı pratik tutum ve kararlar almalıdır.”
“Rejime Karşı Sert Kararlar Alın”
“Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı ayrıca ilan etmektedir ki; İslam Cumhuriyeti ile yapılacak her türlü diplomasi, her türlü görüşme ve her türlü ateşkes, eğer İran’daki iç baskıyı, idamları ve bu rejim tarafından yapılan sistematik insan hakları ihlallerini engellemiyorsa, İslam Cumhuriyeti’ni sadece öldürme ve yok etme politikasını sürdürmeye teşvik etmekle kalmayacak, aynı zamanda o kana susamış ve baskıcı rejimin ömrünü uzatmasına da fırsat yaratacaktır.
Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı; Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Parlamentosu ve demokratik hükümetlerden, İslam Cumhuriyeti’nin suç ve cinayetlerini durdurmak için rejime daha fazla baskı yapmalarını ve onunla olan diplomatik ilişkileri askıya almalarını talep etmektedir. Ayrıca İran’daki iç baskı ve idamlar meselesinin BM Güvenlik Konseyi’nde temel bir konu haline gelmesi ve rejime karşı sert kararlar alınması gerekmektedir. Şüphesiz ki, İslam Cumhuriyeti üzerindeki idamların ve iç baskının siyasi veya ekonomik bedeli artırılmazsa, rejimin ülke içindeki tutumu ve politikası değişmeyecektir.
Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı ayrıca İran uluslarına ve İslam Cumhuriyeti muhalefetindeki siyasi parti ve taraflara, pratikteki birlik ve ortak çalışmalarıyla rejimin politikalarını geriletmeleri çağrısında bulunmaktadır. Eminiz ki Kürdistan halkı da saflarını daha fazla örgütleyerek, mücadele ve direnişiyle her zaman olduğu gibi rejimin politikalarına cevap verecektir.”