“Jeotermal akışkan toprağa ve su yataklarına salınıyor”

“JES şirketleri teşvikler ve alım garantileriyle yüksek miktarda kâr elde ederken yerel halk üretilen elektrikten bile doğrudan faydalanamadı” diyen Deniz Mine Öztürk, jeotermal santrallerin ‘”temiz enerji” söyleminin arkasında ekolojik ve toplumsal bir yıkımın gizlendiğine dikkat çekiyor.

Kaynak: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enerji Yönetim Birimi websitesi

Aydın, İzmir, Manisa ve Denizli illerinde yoğun bir şekilde bulunan jeotermal enerji santrali (JES) projeleri, yerel halk ve uzmanlar tarafından tepkiyle karşılanıyor. Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde gerçekleştirilmek istenen JES projeleri ise toplam 22 köyün doğal yaşam alanlarını etkileyecek. Varto ve Karlıova’da ABD merkezli Ignis H2 Enerji Üretim A.Ş. tarafından hayata geçirilecek olan iki ayrı JES projesine karşı uzmanlar ve bölge halkı, bu projelerin sadece insan hayatını değil, doğal hayatı ve hayvanların hayatını da çok olumsuz edeceğini söylüyor.

Aydın başta olmak üzere Ege bölgesindeki halk, JES’ler yüzünden artan kanser riskleri, çürük yumurta kokusu ve tarım alanlarının verimsizliği gibi şikayetlerini dile getirmeye devam ediyor.

Öztürk: Yeraltındaki mineral, gaz ve ağır metaller toksik etkide

Deniz Mine Öztürk

Clark Üniversitesi’nde enerji coğrafyası üzerine doktora yapan Deniz Mine Öztürk, Jeotermal enerji santrallerinin yarattığı ekolojik tahribata ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulundu. Öztürk, jeotermal kaynaklardan enerji elde etmek için kullanılan teknolojinin farklı türleri olduğunu açıkladı:

“Türkiye’de bulunan kaynakların çoğunlukla hidrotermaldir, yeraltında biriken su rezervinin dünyanın çekirdeğinden iletilen ısıyla ısınması sonucu oluşur. Çekirdekten gelen ısı tektonik hareketliliği olan, kırıklı kayaçlarda yeryüzüne yakın noktalara kadar iletilebilir. Bu bölgelerde açılan kuyularla jeotermal akışkan yeryüzüne çıkarılıp enerji elde edilir. Hem kaynağın sürdürülebilirliğini uzatmak hem de yeryüzü ekosistemlerini korumak için çıkarılan bu akışkanın enerji edildikten sonra aynı noktaya geri basılması (re-injeksiyon) gerekmektedir.”

Yeryüzünden ne kadar derine inilirse, sıcaklık ve basıncın o kadar arttığını ifade eden Öztürk, bu durumun yeraltında biriken akışkanın temas ettiği kayaçlarda bulunan mineral, metal ve gazların daha fazla çözünmesini sağladığını söyledi. Jeotermal akışkanların bu sebeple bulunduğu bölgeye, derinliğe ve temas ettiği kayaca göre değiştiğini; Anadolu’daki jeotermal kaynaklarda ise daha çok sodyum, kalsiyum karbonat, sülfat gibi mineraller ile birlikte boron, arsenik, lityum gibi iz metaller tespit edildiğini vurguladı:

“Yeraltı ekosistemine ait bu mineral, ağır metal ve gazlar yeryüzüne çıkarıldıklarında canlılara toksik etkide bulunabilmektedir.”

Sodyum
Na
Kalsiyum Karbonat
CaCO₃
Sülfat
SO₄²⁻
Boron
B
Arsenik
As
Lityum
Li
Karbondioksit
CO₂
Hidrojen Sülfür
H₂S
Sülfürik Asit
H₂SO₄

Akışkanın çıkarılma işlemi ardından ne tür sonuçlar doğurduğuna değinen Öztürk, şunları söyledi:

“Çıkarılan akışkanın geri aynı noktaya basılmasının masraflı olması ve 5686 sayılı Jeotermal Yasası’ndaki esneklikler nedeniyle Batı Ege’deki bazı JES tesislerinin akışkanı toprağa ya da yakındaki su yataklarına salındığı gözlenmiştir. Bu da toprakta, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarında kirliliğe neden olmuştur. Ayrıca tam anlamıyla re-injeksiyon yapılmadığında, zamanla kaynağın basıncının düşmesi ve yeraltı suyunun azalması sonucu olarak toprakta çökme ve yarılmalar yaşanmıştır.”

Aydın’da çürük yumurta gibi kokan hidrojen sülfür

Re-injeksiyon sırasında akışkan içinde bulunan yoğuşmayan gazların santral bacalarından atmosfere salındığını açıklayan Öztürk, iklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden karbondioksit CO2 ve çürük yumurta gibi kokan, zehirli ve yanıcı Hidrojen Sülfür’ün (H2S) bu gazlardan olduğunu ekledi:

“Aydın’da en çok dile getirilen sıkıntılardan biri hidrojen sülfür kokusudur. Hidrojen sülfür ayrıca havada tepkimeye girerek sülfürik asit oluşturarak asit yağmurlarına sebep olabilir. Asit yağmurları ise insan ve hayvanlarda solunum güçlükleri yaratmakta, bitki gelişimini bozmaktadır.”

Jeotermal şirketlerin fosil yakıt kullanımına kıyasla “temiz” enerji adı altında üretim yaptıklarını ifade eden Öztürk, Türkiye’deki JES’lerin karbon dioksit salımı dünya ortalamalarının çok üstünde olduğunu hatırlattı:

“Bazı santrallerde oranlar fosil yakıt santrallerinin emisyonlarıyla yarışır haldedir. Bu da uzun vadede küresel iklim değişikliğine katkıda bulundukları anlamına gelir. Bunların dışında JES’ler yoğun oranlarda su buharı salarlar. Bu da mikro-iklimi değiştirir.”

Sondajlama hayvanlarda stres yaratabilir

Öztürk’e göre, jeotermal akışkanın içerdiği çeşitli elementler, oluşan bu asit yağmurları ve iklim değişikliği bitki ve hayvan türlerinin gelişimini olumsuz etkileyebiliyor. Bu süreçlerin biyolojik çeşitliliği ve endemik türleri tehdit ettiğini belirten Öztürk, “Sondaj, arama ve santral işletme faaliyetleri sırasında ortaya çıkan yoğun gürültü ve titreşimler hayvanlarda stres yaratabilmekte, göç ve üreme davranışlarını etkileyebilmektedir” dedi.

Bunun yanında tarım alanlarına yakın kurulan JES’lerin toprak kalitesinin bozabildiğini, sulama sularının kirletebildiğini ve dolayısıyla tarımsal verimin düşürebildiğini ifade eden Öztürk, otlakların ve su kaynaklarının zarar görmesinin hayvancılık faaliyetleri üzerinde ciddi baskılar yaratabildiğini söyledi.

“Bu projeler tepeden inme kararlarla uygulandı”

Öztürk, otoriter yollarla ve şirketlerin kârını artırmasını hedefleyen şirket politikalarının JES’lerin ağırlıklı olarak inşa edildiği Büyük Menderes ve Gediz Grabenleri’nde; Aydın, İzmir ve Manisa’da çok boyutlu adaletsizliklere sebep olduğunu ifade etti:

“Kirletilen hava, su ve toprak, insan ve insan dışı canlılar ile ekosistemler sağlığı üzerine olumsuz etkilere yol açtı. Bölgede üretilen gıda kirlendi. Gelecek nesillerin bu doğal ve temiz ekosistemlerden faydalanma hakları ellerinden alındı. JES şirketleri teşvikler ve alım garantileriyle yüksek miktarda kâr elde ederken yerel halk üretilen elektrikten bile doğrudan faydalanamadı. Üstüne geçim araçlarından ve yaşam alanlarından oldu.”

Bu projelerin tepeden inme kararlarla uygulandığını hatırlatan Öztürk, “Köylünün satmak istemediği araziye acele kamulaştırma kararları çıkarıldı. İnsanlar nesillerdir emek verdikleri, anı biriktirdikleri ve kültürlerini şekillendiren topraklarından oldular” dedi.

“Yerel halkın, belediyelerin, uzmanların, sivil toplum örgütlerinin ve muhalefet partilerinin karar süreçlerine katılımı sağlanmadı. En demokratik haklardan olan karar alma süreçlerine ‘katılım’ ve bir özne olarak ‘tanınma’ haklarından yoksun bırakıldılar” diyen Öztürk’ün gözlemine göre JES şirketleri özgürce örgütlenir ve hükümete taleplerini rahatça iletirken bu projeleri istemeyen yerel halkın örgütlenmesi suç sayıldı:

“Köylülerin şirketleri protesto etme haklarına kolluk kuvvetleriyle saldırıldı, protesto edenler hakkında davalar açıldı, gözaltına alındılar. Hatta Aydın / Mezeköy’de JES direnişi sonucu 1 hafta OHAL ilan edildi; köye giriş çıkış yasaklandı. Böylece Batı Ege’de ekolojik, ekonomik, politik, sosyal ve kültürel olarak çok boyutlu adaletsizlikler yaratıldı.”

“Kürt ve Alevilerin mülksüzleştirilmesi sosyal eşitsizliği derinleştirecektir”

Öztürk, Muş ve Bingöl’de yapılması planlanan yeni JES projelerinin Türkiye’de tarihsel olarak göçe zorlanmış Kürt ve Alevi köylerine yapılması ise duruma başka bir boyut daha eklediğini ifade etti:

“Kürt ve Alevilerin yaşam alanlarından fiilen sürülmesi ve geçim araçlarından yoksun bırakılması ihtimali derin sosyal ve kültürel tehditler barındırıyor. İnsanların 1980’ler ve 1990’lar boyunca köyleri boşaltılarak zorla yerinden edildiği bir coğrafyada tekrar mülksüzleştirilmesi; yaşam alanlarından, kültürlerinden ve sosyal bağlarından yoksunlaştırılması ihtimali tarihsel adaletsizliklerin yeniden üretilmesine ve sosyal eşitsizliklerin derinleşmesine yol açacaktır. Ancak süreç boyu yaratılan bütün adaletsizlikler ve derinleştirilen güç eşitsizliklerine rağmen Batı Ege’de örgütlenen halk, kararlılığı ve devamlılığı ile çok sayıda projeyi durdurdu. Bu anlamda Muş ve Bingöl’deki örgütlenme birikimi ve politik farkındalıkla sergilenen tutum, Türkiye’nin başka yerlerindeki enerji projelerine örnek olacaktır eminim.”

Ignis H2 şirketinin 2023 Maraş depremlerindeki fay kırılmalarından sonra Kaynarpınar köyü çevresinde yeni sıcak su kaynaklarının oluştuğunu kaydettiğine değinen Öztürk, bölgenin oldukça hareketli iki fay hattı üzerinde olduğunu söyledi. Öztürk’e göre projenin taşıdığı riskler bu bağlamda çift yönlü değerlendirilebilir: İlki jeotermal faaliyetlerin tetikleyebileceği depremler, ikincisi de doğal depremlere jeotermal sistemlerin verebileceği tepkiler.

Fotoğraf https://sismikharita.com/‘dan alınarak düzenlendi

26 Nisan sabahı Güzgülü-Yedisu merkezli meydana gelen 4.3 şiddetli depremin ardından Kandilli Rasathanesi ve Naci Görür’ün açıklamaları basına yansıdı. Kandilli Rasathanesi’nin sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, Yedisu’daki sarsıntının Türkiye’nin en riskli “sismik boşluklarından biri” üzerinde gerçekleştiğine dikkat çekildi.

Yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür, sosyal medyada yaptığı açıklamada Türkiye’nin en riskli noktalarından biri olarak gösterilen Yedisu fayının kırılması durumunda büyük bir deprem olursa Erzincan, Bingöl ve Dersim’in ciddi oranda etkileneceğini belirtti.

  • Sismik boşluk, aynı hattaki diğer segmentlere kıyasla oldukça uzun bir süredir kaymamış olarak bilinen, önemli depremler üreten aktif bir fayın bir segmentidir.
  • Yedisu hattı, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın (KAF) doğu ucunda bulunmaktadır.

Jeotermal santrallerde kuyu açma ve akışkanın yüksek basınçla yeraltına geri basılması işlemlerinin deprem riskini tetikleyebileceğine dair çalışmalar nedeniyle iptal edilen proje örnekleri olduğunu hatırlatan Öztürk, şu örnekleri sıraladı:

“Örneğin, Güney Kore’nin Pohang kentinde 2017 yılında bir JES’de akışkanın yeraltına geri basılmasının 5,5 büyüklüğünde bir depremi tetiklediğinin tespit edilmesi üzerine santral kapatılmıştır. Almanya’da ise 2014 yılında geliştirilmiş jeotermal projesi deprem riski ve yaratılacak kirlilik nedeniyle halkın tepkisine yol açmıştır. Sonunda üretilecek elektriğin alınan riske değmeyeceğine karar verilerek proje başlamadan iptal edilmiştir.”

“Öte yandan jeotermal taşıyan bu borular kimi zaman kendiliğinden de patlayabiliyor. Bunun örnekleri Manisa ve Aydın’da defalarca yaşandı” diyen Öztürk’e göre şirketin her hâlükârda patlama (blow-up) riskine karşı acil eylem planı olup olmadığını, patlama ve sızma risklerinin sonuçlarını ölçüp bunları gidermek için bir plan çıkarıp çıkarmadığını da açıklaması gerekir.

“Projeler şeffaflıktan uzak bir şekilde yürütülüyor”

Türkiye’de, JES’ler dahil bütün enerji projelerindeki en büyük problemlerden birinin bu projelerin kaynak aramadan santral işletme aşamasına kadar şeffaflıktan uzak bir şekilde yürütüldüğünü hatırlattı:

“İlanlar ve haberler yatırımcıyı bilgilendirme amacıyla hazırlanıyor ve kısa sürede kaldırılıyor. Halkın karar alma sürecine katılması amaçlanmadığı gibi, sürece ve projeye dair bilgiye eşit erişimi de amaçlanmıyor. Aydın’da kaynak arama sahasında tapulu arazisi bulunan köylülerin bile durumu sondaj çalışmasına bir iki ay kala öğrendiği durumlar oldu. Resmi belgeler topluca muhtara gidince, bu bilgiyi köylülerle ne zaman paylaşacağı da ona kalmış oluyor. Bu da köylülerin hukuksal sürece ve fiili örgütlenmeye geriden başlamasına yol açabiliyor.”

2026 yılında Balıkesir, Kayseri, Bitlis, Niğde, Malatya, Konya, Çorum, Kırşehir, Erzincan’da jeotermal arama sahalarının ihaleye açıldığı basına yansıdı. Ayrıca Ağrı, Adana ve Diyarbakır’da üç jeotermal saha için de ihale başlatıldığı kaydedildi.

Varto’da JES nöbeti: “Doğamızı korumaya söz verdik”

Varto ve Karlıova bölgelerinde yapılması planlanan jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı köylüler, doğalarını korumak için çadır kurarak direniş başlattı. Söz konusu JES projeleri için 20 Mayıs’ta ilk sondaj çalışmalarının başlatılacağı kaydediliyor.

Fotoğraf: Varto Ekoloji Platformu

Amerikalı Ignis H2 Anonim Şirketi tarafından Muş’un Varto (Gimgim) ve Bingöl’ün Karlıova’da (Kanîreş) ilçelerinde iki ayrı jeotermal enerji santrali (JES) projesi hayata geçirilmek istenmesine karşı, bölge halkı çadırlar kurarak nöbete başladı. 3 Mayıs’ta Varto’nun Çallıdere (Xwarik) köyünde sondajın yapılması planlandığı alana çadır kuran bölge halkı, santrallerin durdurulmasını talep ediyor.

Uzmanlar ve bölge sakinleri, bu projelerin deprem ve doğa tahribatı riski olduğuna, bölgedeki hayvancılığı ve yaşamı yok edeceğine dikkat çekiyor.

Çadır eylemine ilişkin konuşan Varto sakinlerinden Ali Rıza Vural “Toprağımızı, doğamızı koruyacağımıza dair birbirimize söz verdik” dedi. Avukat Bahar Koç ise “Proje tanıtım dosyasında hukuka aykırılıklar var” değerlendirmesinde bulundu.

22 köyü etkileyecek olan bu projeye karşı 24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da Karlıova’da birçok şehirden gelen ekolojistlerin ve halkların buluştuğu bir miting düzenlendi.

“Bilimsel raporlarla hareket ediyoruz

Teknedüzü (Badan) köyünden Ali Rıza Vural, projenin olası zararlarını Türkiye Mimar ve Mühendisler Odası’nın (TMMOB) raporlarına bakarak incelediklerini belirterek buna karşı örgütlenmeye başladıklarını belirtti:

“Bu jeotermal yaklaşık olarak 3-4 aydır bizim gündemimizde. Öncelikle halk örgütleri yani jeotermalin doğaya, insanlara, canlılara verdiği zararları önce araştırdık sonra halkımıza anlatmaya çalıştık. Yani öyle bir bütün ezber cümleler değil gerçekten de Türkiye Mimar ve Mühendisler Odası’nın raporu var. Bu rapor üzerinde çok yoğunlaştık. Olası tehlikeler nasıl ki Büyük Menderes Havzası’nda yaşandıysa aynı şeylerin de burada da yaşanabileceği korkusuyla ciddi bir örgütlülüğe geçtik.”

20 Mayıs’ta planlanan sondaja karşı 16 köy nöbette

Vural, ilk işletme ruhsatının alındığı ve 20 Mayıs’ta sondaj yapılmasının beklendiği Çallıdere ve Teknedüzü köyleri arasında, halkın toplumsal refleks göstererek alanın korunması için hazırlıklarını tamamladığını söyledi:

“Arkadaşlarımıza yanında yakınında olmaya çalışıyoruz, destek vermeye çalışıyoruz. Onlara lojistik destek sağlamaya çalışıyoruz. 3 gün sonra gençler nöbet sıralarını artık köylere devredecek. Bu manada etkilenen 16 köyden her akşam iki köy nöbet tutacak orada. İşte bir muhtar da dahil olmak üzere köyün temsilcileri tutacak. Yani gece onlar tuttuklarında en ufak olası bir şeyde haberleşmemiz, hepimizin bir bütünen bu alanda olacağımız, kendi toprağımızı, doğamızı koruyacağımız noktasında birbirimize söz verdik.”

Fotoğraf: Varto Ekoloji Platformu

Eylemlerinin hiçbir siyasi kurum ya da STK’nın güdümünde olmadığını, tamamen yerel bir halk hareketi olduğunu söyleyen Vural, bütün köylerin birbirine kenetlendiğini ifade etti:

“Kadın, çoluk, çocuk, yaşlı ve gencimiz… Yani burada hiçbir siyasetin ya da hiçbir kurumun ya da hiçbir STK’nın güdümünde değil, tamamen Varto Ekoloji Platformu. Bunun içinde yaşlısı, genci, çocuğu ve herkesin de yani siyasi görüşü ne olursa olsun herkesin kenetlendiği, tamamen doğasına sahip çıktığı bir örgütlülükten bahsediyorum.”

“Dayanışma ile daha da güçleniyoruz”

Çadır direnişine lojistik ve manevi desteğin her geçen gün büyüdüğünü belirten Vural, nöbet tutanların günlük işlerini komşularının üstlendiğini söyledi:

“Çadır ziyaretinden anlıyoruz ki her kesimden insan gelip çadırlarımızı ziyaret ediyor. Her türlü maddi manevi destek sunuyorlar. Orada nöbet tutan arkadaşların hepsinin kendi işleri, güçleri var. Hayvanları var. Buna rağmen oradan nöbet tutanların yerine diğer köylüler, komşular onların hayvanlarına bakıyor, ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Kesinlikle burada hiçbir taviz verme olayı yok. Hatta daha da güçleniyoruz.”

Devletin ve bakanlıkların firmanın önünü açıp açmama konusunda kaygıları olduğunu ifade eden Vural, ne olursa olsun topraklarına dokunmalarına izin vermeyeceklerini söyledi.

Avukat Koç: Yürütmeyi durdurma kararını bekliyoruz

Varto ve Bingöl’de hayata geçirilmek istenen projelerin hukuki boyutuna ilişkin bilgi veren Avukat Bahar Koç, hem “ÇED Gerekli Değildir” kararına hem de şirkete verilen işletme ruhsatına karşı ayrı ayrı dava açıldığını belirtti:

“Normalde bir ‘ÇED gerekli değildir’ kararı var, bir de şirkete verilen bir ruhsat var. İkisi için ayrı ayrı dava açılması gerekir. Valilik ikisine ayrı ayrı tarihlerde cevap verdi. Dolayısıyla iki dava açtık ama ikisinin tarihi aynı değil. Ruhsata ilişkin davayı daha önce açtık, ‘ÇED gerekli değildir’ kararını ise geçen hafta açtık. Şu an Bingöl İdare Mahkemesi’nde iki davamız devam ediyor.”

Mahkemenin henüz bir karar vermediğini ve idarenin savunmasının beklendiğini vurgulayan Koç, sürecin işleyişine dair şunları söyledi:

“Şu anda yürütmeyi durdurma kararı verilmiş değil çünkü idarenin savunmasının alınması gerekiyor. Henüz savunma da yapılmış değil, hukuk süreci devam ediyor. Projenin yapılacağı bölgedeki yetkili mahkeme Bingöl İdare Mahkemesi olduğu için orada davalarımızı açtık. İdareden savunma geldikten sonra keşif günü verilecektir.”

“Olası fiili bir duruma karşı toplumsal tepki şart”

20 Mayıs’ta yapılması beklenen sondaj çalışmasına dair ellerinde yürütmeyi durdurma kararı olmadığını söyleyen Koç, mahkeme kararı çıkana kadar şirketin sahaya girmesini engellemek için toplumsal tepkinin şart olduğunu ifade etti:

“Şirket ruhsat sahibi olduğu için gelip orada fiili bir durum yaratabilir. Bu fiili durumu yaratmasının önüne geçmek için de ancak toplumsal tepki gerekli. Toplumsal tepkiyle bunu durdurmaya ve yürütmeyi durdurma kararının da bir an önce mahkemeden temin edilmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bu süreç zaten Türkiye’nin her yerinde bu şekilde iki ayaklı yürütülüyor. Bir yandan toplumsal tepki diğer taraftan hukuki süreç.”

“Bu bir hak arayışıdır”

Gençlerin öncülüğünde kurulan nöbet çadırlarının hem bir hak arayışı hem de hukuka uygun bir tepki olduğunu savunan Koç, “Proje tanıtım dosyası hukuka aykırı hükümlerle dolu. Bu kadar hukuksuzluk varken arkadaşlarımızın orada direnç göstermesi, çadır kurması ve nöbet tutması hukuka son derece uygundur” dedi.

Diyarbakır’da 30 yıllık ağaçlar sökülüyor

Diyarbakır’ın Polatlar kavşağında belediye ekiplerince bu sabah yüzlerce ağacın söküm çalışmalarına başlandığı bildirildi. Bölgeye giden Ekoloji Derneği, söküm işlemi durdurulana kadar nöbet eylemlerine devam edeceklerini duyurdu.

Fotoğraf: Ekoloji Derneği

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ekipleri, Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesindeki Polatlar Kavşağı ve çevresinde başlattığı düzenleme çalışması kapsamında kentin 30 yıllık ağaçlarını bu sabah saatlerinde sökmeye başladı. Sabah söküm işleminin yapıldığı bölgeye giden Ekoloji Derneği üyeleri, Amed Ekoloji Meclisi, Diyarbakır Barosu ve halk; iş makinelerinin önüne geçerek çalışmaları durdurdu.

Amed Ekoloji Meclisi, çarpı şeklinde işaretlenen yüzlerce ağaçtan bir tanesinin kesildiğini bildirdi.

“Ağaç sökümü Kürt halkının hafızasındaki trajik olayları hatırlatıyor”

Öz Diyarbakır Gazetesi’ne göre Ekoloji Derneği tarafından yapılan basın açıklamasında, belediyenin sivil toplumla diyalog kurmadan hareket ettiği vurgulandı. Özellikle sökülecek ağaçların üzerine atılan çarpı işaretlerinin bölge halkı için ağır bir sembolik anlam taşıdığı ifade edilen açıklamada, şu sözlere yer verildi:

“20-30 yıllık ağaçların işaretlenerek yerinden edilmesi, Kürt halkının hafızasındaki trajik olayları ve katliamları hatırlatmaktadır. Bu uygulama sadece ekolojik bir yıkım değil, aynı zamanda kentin tarihsel belleğine ve ruhuna yönelik bir saldırıdır.”

Belediye yetkilileri, ağaçların kesilmediğini ve uygun ekipmanlarla başka bir bölgeye nakledilmek üzere söküldüğünü savundu. Ancak çevre aktivistleri bu savunmaya bilimsel verilerle karşı çıkıyor. Aktivistler, belirli bir yaşa gelmiş ağaçların kök yapısının bu tür müdahalelerle geri dönülemez zarar gördüğünü ve sökülen ağaçların kuruma riskinin çok yüksek olduğunu belirtiyor.

Nöbet eylemi sürüyor

Diyarbakır’daki doğa savunucuları ve yerel halk, projenin tamamen iptal edilmesini talep ediyor. Ekoloji Derneği, söküm işlemi durdurulana ve geri adım atılana kadar bölgedeki nöbet eylemlerine ve iş makinelerini engelleme çalışmalarına kararlılıkla devam edeceklerini duyurdu.

Konuya dair Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin açıklaması ise şu şekilde:

BASINA VE KAMUOYUNA

Bugün Fırat Bulvarı üzerinde yürütülen çalışmalara ilişkin kamuoyunda yer alan yanlış ve yanıltıcı bilgilerin düzeltilmesi amacıyla aşağıdaki bilgilendirmenin yapılması zaruri görülmüştür.

Kayapınar İlçesi Fırat Bulvarı’nda yaklaşık 20 yıl önce dönemin teknik imkânlarıyla gerçekleştirilen altyapı, üstyapı ve peyzaj düzenlemeleri; gelişen kent yapısı ve artan ihtiyaçlar karşısında yetersiz kalmaktadır. Mevcut durum, araç ve yaya trafiği açısından riskler oluşturmakta; yağmur suyu birikintileri ve yetersiz kanalizasyon altyapısı ise çevresel sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenlerle, söz konusu bulvarın yenilenmesi yönündeki talep halk nezdinde önemli bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi olarak, halkın taleplerini ve kentin güncel ihtiyaçlarını dikkate alma sorumluluğuyla; ekolojik dengeyi gözeten ve çağın gerekliliklerine uygun kapsamlı bir proje hazırlanmıştır. Proje kapsamında:

  • Yolun genişletilerek altı şeride çıkarılması,
  • Modern kaldırım düzenlemelerinin yapılması,
  • Bisiklet yolunun inşa edilmesi,
  • Yağmur suyu altyapısının yenilenmesi,
  • Aydınlatma sisteminin modernize edilmesi,
  • Kavşak düzenlemeleri ile orta refüj ve peyzaj çalışmalarının gerçekleştirilmesi planlanmıştır.

Proje sürecinde, bulvar üzerinde ikamet eden yurttaşlar, işletme sahipleri ve yolu aktif olarak kullanan yurttaşlarla tüm detaylar şeffaf bir şekilde paylaşılmış; bu kapsamda bin kişiyle yüz yüze anket çalışması yürütülmüştür. Yapılan halk oylamasında katılımcıların yüzde 96’sı projeye onay vermiştir.

Ayrıca proje hazırlık süreci; kentte faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri, ilgili paydaşlar ve ekoloji hareketleriyle paylaşılmış, çok sayıda toplantı gerçekleştirilmiştir. Bu toplantılar sonucunda farklı görüşler değerlendirilmiş, anlaşmazlıkların önemli bir kısmı karşılıklı mutabakatla giderilmiştir. İtiraz edilen hususlar hassasiyetle ele alınmış ve ilgili birimlere azami memnuniyetin sağlanması yönünde gerekli talimatlar verilmiştir.

Proje, herhangi bir dayatma ya da oldu bitti anlayışıyla değil; ortak akıl ve katılımcı bir süreçle şekillendirilmiştir. Söz konusu itiraz edilen konularda demokratik ve ekolojik kamuoyuyla aynı hassasiyet ve duyguyu taşıyor ve dikkate değer görüyoruz. Bu kapsamda yalnızca sınırlı sayıdaki ağaç, bilimsel ve uygun yöntemlerle yerinden alınarak uygun alanlarda yeniden toprakla buluşturulmuştur.

Kentin ihtiyaçlarını ve halkın iradesini esas alan bu çalışmaya yönelik gerçek dışı değerlendirmelerin kamuoyunu yanıltmaması adına, doğru bilgilendirme sorumluluğumuzu bir kez daha yineliyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Varto ve Karlıova’daki ekoloji mitingi: JES’e hayır

Varto’da ve Karlıova’da hayata geçirilmek istenen JES (Jeotermal Enerji Santrali) projelerine karşı “Doğamıza, suyumuza ve toprağımıza sahip çıkıyoruz” şiarıyla ekoloji mitingleri düzenlendi. Mitinge binlerce vatandaş, ekolojist, hak savunucusu ve siyasetçi katıldı.

Merkezi Amerika’da bulunan Ignis H2 A.Ş. adlı şirket, Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde iki ayrı Jeotermal Enerji Santrali projesi yapmayı planlıyor. Bu projelerin, Karlıova ile Varto arasındaki en az 22 köyü etkilemesi bekleniyor.

Varto’daki ve Karlıova’daki JES projelerine karşı dün (24 Nisan) ve bugün (25 Nisan) miting gerçekleştirildi. Türkiye’nin farklı şehirlerinden binlerce kişi miting alanlarını doldurdu. İstanbul, İzmir, Ankara, Kocaeli ve Antalya gibi illerden yüzlerce vatandaş, Varto’daki ve Karlıova’daki mitinglere katılmak üzere onlarca otobüsle yola çıktı.

Mitinglere birçok siyasi partiden milletvekilleri, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve çok sayıda doğa savunucusu katıldı. Doğayı korumak için alanlara yürüyen binlerce kişi, hep bir ağızdan “JES istemiyoruz” dedi.

Varto ve Karlıova’daki mitinglerden bazı kareler:

Varto

Karlıova

Hayvan hakkı savunucuları Ankara’daki eyleme çağırıyor

Hak savunucusu platformlar bütün hayvanseverleri 25 Nisan’da Ankara’daki buluşmaya çağırıyor: “Katliam yasanın yürürlüğe girmesi ile yurt çapında artan hayvana yönelik şiddet, işkence ve katliam vakaları arasında bağlantı olduğunu görmek hiç zor değil.”

Hayvanlara yönelik “katliam yasasına” karşı uzun süredir kitlesel kampanya ve eylemler yapan Ankara’dan Hayvan Yaşam Özgürlük İnisiyatifi, İstanbul’dan Yaşatacağız Platformu ve İzmir’den İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları; yarın (25 Nisan) Ankara’da bir araya geliyor.

Platformlar, tüm hayvan hakkı savunucularını 25 Nisan saat 16.00’da Ankara Kolej metrosu önünde başlayıp Sakarya Caddesi’nde sonlanacak eyleme ve basın açıklamasına çağırıyor.

Herkesi ‘Barınaklarda hayat yok, sokaklarda olacak’ demeye çağırıyoruz

İki yıldır yürürlükte olan katliam yasasına ilişkin ortak açıklama yapan Hayvan Yaşam Özgürlük İnisiyatifi, Yaşatacağız Platformu ve İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları; şunları söyledi:

Katliam yasası yürürlüğe gireli neredeyse 2 yıl oluyor. Bu sürede kaç hayvan katledildi, kaç hayvan işkence gördü, kaç hayvan kan kokan barınaklara hapsedildi, yaşadıkları yerden koparıldı; sayısını dahi bilemiyoruz. Yalnızca kamuoyuna yansıyan vakaları biliyoruz. Bildiklerimiz, duyduklarımız hepimizin kanını dondururken her gün yeni bir katliam ve toplama haberine uyanıyoruz. Katliam yasanın yürürlüğe girmesi ile yurt çapında artan hayvana yönelik şiddet, işkence ve katliam vakaları arasında bağlantı olduğunu görmek hiç zor değil.

Yasa değişiklikleri hayvanlara yönelik nefreti ve şiddeti meşrulaştırıyor, hatta teşvik ediyor, körüklüyor. Bu gidişata dur demek için, toplumun ezici çoğunluğunun yasaya karşı olduğunu vurgulamak için Ankara’dan ses yükselteceğiz. Basın açıklamamıza tüm basın mensuplarını davet ediyor; bu hayati mesele için tüm hayvan hakkı savunucularını da 25 Nisan Cumartesi günü 16.00’da Ankara’da Kolej metrosu önünde başlayıp Sakarya Caddesi’nde sona erecek olan kitlesel eylemimize katılmaya ve ‘Barınaklarda hayat yok, sokaklarda olacak’ demeye davet ediyoruz.

Açıklamada ayrıca, farklı kentlerden Ankara’ya ücretsiz gelmek isteyenler için İstanbul, İzmir, Kocaeli, Tekirdağ, Antalya ve Adana başta olmak üzere birçok kentten ücretsiz otobüs kaldırılacağı aktarıldı.

Ne olmuştu?

Kedi ya da köpek fark etmeksizin sokakta yaşayan hayvanların toplatılmasını ve bakımevlerinde tutulmasını, bazılarının ise uyutulmasını (öldürülmesini) öngören 7527 nolu Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 2 Ağustos 2024’te Resmi Gazete’de yayımlandı.

Kanun’da değiştirilen maddeler şu şekilde:

MADDE 1- 24/6/2004 tarihli ve 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun 1 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Kanunun amacı;” ibaresinden sonra gelmek üzere “insan, hayvan ve çevre sağlığı gözetilmek kaydıyla” ibaresi eklenmiştir.

MADDE 2- 5199 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (f) ve (j) bentleri aşağıdaki şekilde ve (k) bendinde yer alan “ve hayvanların rehabilite edileceği” ibaresi “, hayvanların sahiplendirilinceye kadar barındırıldığı ve rehabilite edildiği” şeklinde değiştirilmiştir.

“f) Sahipsiz hayvan: Sahipli hayvanlar dışında kalan evcil hayvanları,”

“j) Sahipli hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan ve Bakanlık veri tabanına kaydedilen ev hayvanlarını,”

MADDE 3- 5199 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi yürürlükten kaldırılmış, (d) bendinde yer alan “hayvanlara bakan veya bakmak” ibaresi “hayvanları sahiplenmek” şeklinde ve (j) bendinde yer alan “ve güçten düşmüş hayvanların korunması” ibaresi “hayvanların sahiplendirilinceye kadar bakılmaları” şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 4- 5199 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında” ibaresi “kanuni istisnalar hariç” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “çevreye olabilecek” ibaresi “insan ve çevre sağlığı için oluşabilecek” şeklinde ve “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı” ibaresi “Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı” şeklinde, dördüncü fıkrasının son cümlesi aşağıdaki şekilde ve altıncı fıkrasında yer alan “hayvanlara bakan veya bakmak” ibaresi “hayvanları hayvan bakımevi kurarak sahiplenmek” şeklinde değiştirilmiştir.

“Bakımevlerine alınan hayvanlar Bakanlık veri sistemine kaydedilir ve rehabilite edilen köpekler, sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevlerinde barındırılır.”

MADDE 5- 5199 sayılı Kanunun İkinci Kısım Dördüncü Bölüm başlığında yer alan “Öldürülmesi” ibaresi “Ötanazisi” şeklinde ve 13 üncü maddesinin başlığı “Hayvanların ötanazisi” şeklinde değiştirilmiş, maddeye birinci fıkrasından önce gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiş ve mevcut ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “Öldürme esas ve usulleri” ibaresi “Öldürme ve ötanazi işlemine ilişkin esas ve usuller” şeklinde değiştirilmiştir.

“Bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanlara 11/6/2010 tarihli ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununun 9 uncu maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen tedbir uygulanır.

Yerel yönetimler sahipsiz köpeklere ilişkin yürüttüğü iş ve işlemlerde Bakanlar Kurulunun 28/8/2003 tarihli ve 2003/6168 sayılı Kararı ile onaylanan Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi kapsamında gerekli idari tedbirleri almaya yetkilidir.”

MADDE 6- 5199 sayılı Kanunun 14 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde yer alan “Tıbbî” ibaresi “Kanunî ve tıbbî” şeklinde değiştirilmiş ve fıkraya aşağıdaki bent eklenmiştir.

“o) Yerel yönetimler adına toplanan sahipsiz hayvanları bakımevi dışında bir yere terk etmek veya bakımevinde barındırılan köpekleri bakımevi dışında bir yere bırakmak.”

MADDE 7- 5199 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve (f) bendi yürürlükten kaldırılmıştır.

“b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin ve sahipsiz hayvanlardan kaynaklı sorunları belirleyip, sorunların çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plan ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak insan, hayvan ve çevre sağlığına ilişkin her türlü önlemi almak,”

MADDE 8- 5199 sayılı Kanunun 19 uncu maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“İnsan, hayvan ve çevre sağlığının korunması amacıyla bakımevleri, hastaneler ve ameliyathaneler kurmak, bunlara ilişkin ilaç, alet ve ekipmanları temin etmek ile bakımevlerinde bakım, rehabilitasyon ve sahiplendirme gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara teşvik veya Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır.”

MADDE 9- 5199 sayılı Kanunun 24 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ve bu suretle bulundurduğu” ibaresi “veya sahiplendiği” şeklinde ve fıkranın son cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Söz konusu hayvanlardan sahiplendirilme niteliği olanlar sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevinde barındırılır.”

MADDE 10- 5199 sayılı Kanunun 28 inci maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinde yer alan “ikinci” ibaresi “dördüncü” şeklinde, (j) bendinde yer alan “hayvan başına iki bin” ibaresi “hayvan başına altmış bin” şeklinde ve aynı bentte yer alan “idarî para cezası.” ibaresi “; (o) bendine aykırı davrananlara hayvan başına elli bin Türk lirası idarî para cezası.” şeklinde değiştirilmiş, ikinci fıkrasında yer alan “hayvan koruma gönüllüsü,” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.

MADDE 11- 5199 sayılı Kanunun 28/A maddesinin ikinci fıkrasına “birinci” ibaresinden sonra gelmek üzere “, ikinci ve üçüncü” ibaresi eklenmiş ve yedinci fıkrasında yer alan “hayvan koruma gönüllüsü,” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.

MADDE 12- 5199 sayılı Kanunun 31 inci maddesinde yer alan “3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu” ibaresi “5996 sayılı Kanun” şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 13- 5199 sayılı Kanunun ek 1 inci maddesinin başlığı “Yerel yönetimlerin sorumluluğu” şeklinde değiştirilmiş, birinci fıkrasında yer alan “büyükşehir ilçe belediyeleri ile diğer” ibaresi madde metninden çıkarılmış, fıkraya “korunması ve” ibaresinden sonra gelmek üzere “sahiplendirilinceye kadar” ibaresi, ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “olmayan belediyeler” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile il özel idareleri” ibaresi eklenmiş ve fıkranın üçüncü ve dördüncü cümleleri ile üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Bakımevlerine alınan hayvanlar Bakanlık veri sistemine kaydedilir. Rehabilite edilen köpekler, sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevlerinde barındırılır.”

“Büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler bakımından, geçici 4 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen kaynağı ayırmayan belediye başkanı ve meclis üyeleri ile ayrılan kaynağı hayvan bakımevi kurmak, sahipsiz hayvanları toplamak, rehabilite etmek veya sahiplendirilinceye kadar bakmak için sarf etmeyen ya da bu kaynağı başka amaçlar için sarf eden belediye başkanı ve belediye yetkililerine altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.”

MADDE 14- 5199 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 4- Büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler 31/12/2028 tarihine kadar ek 1 inci maddenin birinci fıkrasında belirtilen hayvan bakımevlerini kurmakla ve mevcut bakımevlerinin koşullarını iyileştirmekle yükümlüdür.

Belediyeler 31/12/2028 tarihine kadar birinci fıkra gereğince hayvan bakımevleri kurmak, rehabilitasyon işlemlerini gerçekleştirmek ve sahipsiz hayvanlara sahiplendirilinceye kadar bakmak için kesinleşmiş en son bütçe gelirlerinin binde beşi oranında kaynak ayırır. Bu oran büyükşehir belediyelerinde binde üç olarak uygulanır. Bu fıkra uyarınca ayrılan ödenekler başka bir amaç için kullanılamaz.

Belediyelerce bu maddenin ikinci fıkrasında belirlenen oranların üzerinde yapılan harcamaların yüzde 40’ı, tevsik edilmesi kaydıyla ilgili belediyeye Hazine ve Maliye Bakanlığınca aktarılır. Ancak, aktarılacak tutar hiçbir şekilde ikinci fıkrada belirlenen oranların yüzde 40’ını geçemez. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Hazine ve Maliye Bakanlığınca belirlenir.

Kedi ve köpek sahipleri, hayvanlarını en geç 31/12/2025 tarihine kadar dijital kimliklendirme yöntemleriyle kayıt altına aldırmak zorundadır.”

MADDE 15- 5199 sayılı Kanunun;

a) 5 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “veya ona bakan” ibaresi, dördüncü fıkrasında yer alan “ve kontrollü hayvanları bulundurma ve” ibaresi ile 17 nci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “ev hayvanları ile” ibaresi metinden çıkarılmış,

b) Üçüncü Kısım İkinci Bölüm başlığında yer alan “ve Hayvan Koruma Gönüllüleri” ibaresi kanun metninden çıkarılmış ve 18 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.

MADDE 16- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 17- Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür

15 Ağustos 2024: Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 16 maddesinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması talebiyle dava açmıştı.

8 Mayıs 2025: AYM Genel Kurulu, sokakta yaşayan hayvanların yaşam hakkını ihlal eden ve kamuoyunda tepkilere yol açan düzenlemeyle ilgili iptal başvurusunu reddetti.

22 Ağustos 2025: İstanbul Valiliği, okulların açılmasına kısa bir süre kalmasını gerekçe göstererek sokakta yaşayan köpeklerin acilen toplatılmasına karar vermişti.

6 Kasım 2025: Ankara Valiliği sokakta yaşayan hayvanları beslemeyi yasakladı. Karara uymayanlara ise Kabahatler Kanunu kapsamında ceza uygulanacağını duyurmuştu.

24 Kasım 2025: İstanbul Valiliği sokakta yaşayan köpekleri beslemeyi yasakladı.

Mart 2026: Ankara Valiliği’nin sokakta yaşayan hayvanları besleme yasağı kararı, iptal edildi.

4 Nisan 2026: İstanbul Valiliği, sahipsiz köpeklerin toplanarak bakımevlerine götürülmesi için mayıs ayı sonuna kadar süre tanındığını duyurdu.

JES’lere karşı Karlıova ve Varto’da iki büyük miting düzenleniyor

Muş’un Varto (Gimgim) ve Bingöl’ün Karlıova (Kanîreş) ilçelerinde yapılması planlanan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesine dönük tepkiler devam ediyor. Projeye karşı 24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da ise Karlıova’da ekoloji mitingleri düzenlenecek. Bölge halkı, herkesi bu mitinglere katılmaya çağırıyor.

Amerikalı Ignis H2 A.Ş. tarafından Varto ve Karlıova’da iki ayrı JES projesi hayata geçirilmek isteniyor. Uzmanlar ve bölge sakinleri, bu projelerin sadece doğayı değil, aynı zamanda bölgedeki yaşamı da yok edeceğine dikkat çekiyor. Söz konusu projeler, Karlıova ve Varto arasındaki 22 köyü doğrudan etkileyecek.

Karlıova

Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Kızılağaç (Aynik), Kaynarpınar (Licik), Kantarkaya (Şorik), Sakaören (Siqavêlan), Ilıpınar (Çêrmûk) ve Kargapazar (Qerxabazar) köylerinde, IGNIS H2 A.Ş. tarafından yürütülen “Jeotermal enerji arama” çalışmaları kapsamında en az 25 sondaj kuyusu açılması planlanıyor. 3 Ekim 2025’te ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) sürecini başlatan şirket, 1 Nisan’da “ÇED Olumlu” kararı aldı. Bölge halkı bu rapora karşı dava açmaya hazırlanıyor.

Varto

Aynı şirket, Varto’nun Xwarik köyü sınırları içinde de JES projeleri gerçekleştirmeyi hedefliyor. Bu projenin Varto’da etkileyeceği köyler:

Armutkaşı (Tanzik), Güzelkent (Tatan), Küçüktepe (Hemug), Yeşildal (Çorsan), Çallıdere (Xwarik) ve ona bağlı Dewreşêlî mezrası, Kasman (Qasiman), Onpınar (Ameran), Güzeldere (Zengena), Alabalık (Mengel), Gölyayla (Kuzik), Kartaldere (Civarkan), Dağcılar (Caneseran), Eryurdu (Xaşxaş), Çaylar (Uskira), Tuzlu (Şorik), Taşlıyayla (Şeman), Ozankent (Gadizan), Teknedüzü (Badan).

24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da Karlıova’da JES projesine karşı birçok şehirden gelen ekolojistlerin ve halkların buluştuğu bir miting düzenlenecek. Yapılacak mitinglere; Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, TJA Aktivisti Sebahat Tuncel, DEM Parti Milletvekilleri Ömer Faruk Hülakü, Sümeyye Boz, Ayten Kordu ve çok sayıda ekoloji aktivisti katılacak.

“Doğamızı kimseye teslim etmiyoruz”

Kargapazar köyü sakinlerinden Mahsun Avcı, yaşadıkları toprakların kendileri için tarihi ve inançsal açıdan çok kıymetli olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Burası bizim yaşam alanımız; bu yüzden karşı çıkıyoruz. JES projesi, zararlı maddeler açığa çıkardığı için, toprakları talan ettiği için karşıyız. Ayın 24’ünde Varto’daki kardeşlerimizle birlikte bir miting düzenleyeceğiz; tüm halkımızı bekliyoruz. Ayrıca 25’inde Karlıova’da da bir mitingimiz var, oradaki kardeşlerimizi de bekliyoruz. Gün dayanışma ve kardeşlik günüdür. Toprağımızı talan edenlere karşı dimdik durmalıyız.”

Halil Harmancı da Kargapazar’da kimsenin JES projesini istemediğini ve doğanın yıkıma uğratılmasına razı gelmediklerini ifade ederek şöyle konuştu:

“Biz köyümüzden çıkmayacağız. Ölene kadar, sonuna kadar direneceğiz. Coğrafyamıza göz dikmelerinin sebebi, eşsiz güzellikte olması. Köyümüzde hayvancılık, su var. Çocukluğumuz burada geçti. Köyümüze gelmelerini istemiyoruz.”

Mehmet Harmancı ise Niha+’ya yaptığı açıklamada, talancılara karşı direnişlerinin henüz yeni başladığını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:

“İnsanlık onuruna sahip biri; toprağını, suyunu, doğasını ve yuvasını yıkılması için birilerine teslim eder mi hiç? Bilsinler ki toprağımız ve doğamız, bizim onurumuzdur. Ne yaparlarsa yapsınlar bu alanı ve doğayı onlara vermeyeceğiz, talan etmelerine izin vermeyeceğiz. Mitingden sonra da çalışmalarımıza devam edeceğiz. Gerekli hukuki başvuruları şimdiden yaptık.”

Harmancı, vatandaşlara mitinge katılarak onurlarına sahip çıkmaları çağrısında bulundu: “Suyumuzu, doğamızı ve hayvanlarımızı bu talancılardan korumalıyız.”

DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz ise iklim ve maden yasalarının büyük bir hızla çıkarıldığını hatırlatarak, bu kararların tamamen siyasi tercihlerden ibaret olduğunu belirtti. Boz, doğanın “sürdürülebilir enerji” adı altında şirketlerin çıkarına sunulduğunu ve yasaların halka dayatıldığını ifade ederek “Halkı görmeyen, tanımayan yasal düzenlemelerin, demokratikleşmesi ve doğayla, insanla iç içe, halkın taleplerine kulak veren bir hale dönüştürülmesi gerekiyor” dedi.

“Hepimiz Varto’ya”

DBP Muş İl Eşbaşkanı Umut Yılmaz, bu mitingin bölgedeki ilk büyük ekoloji mitingi olacağını belirterek “Hepimiz Varto’ya akalım ve bu doğa talanına ses çıkaralım,” dedi.

ÖHD Muş Şubesi üyesi İsmail Mazlum Saysal ve Muş Belediye Eşbaşkanı Tuba Sayılgan da yaptıkları açıklamalarda projenin sadece geçim kaynaklarını değil, ekosistemi de tehdit ettiğini belirterek katılım çağrısında bulundular.

Bölgedeki deprem riski

Karlıova fay hattı, Bingöl’ün Karlıova ilçesinde iki büyük hattın, yani Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF) ile Doğu Anadolu Fay Hattı’nın (DAF) birleştiği ortak noktadır. Bu bölge Karlıova-Bingöl-Göynük hattı üzerinde doğu ve batı yönlerinde uzanmakta olup KAF, DAF ve Varto hatlarıyla birleşerek Erzincan’dan Marmara’ya kadar uzanan tehlikeli bir koridor oluşturmaktadır.

Şirket, Mayıs ayında Varto’nun Çallıdere köyünde (Kargapazar’a yaklaşık 25 kilometre mesafede) aynı hat üzerinde ilk sondajı vurmaya hazırlanıyor.

Fay hatlarını inceleyen sismologlar, Kargapazar’daki sismik boşlukta büyük bir enerjinin biriktiğine ve en az 7 büyüklüğünde bir depremin meydana gelebileceğine dikkat çekiyor. Ayrıca, proje kapsamında sadece Kargapazar köyünde 8 bin 139 metrekarelik bir alan kullanılacak. Proje meraları işgal ederek, bölgenin temel geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığı yok edecek. Bunun yanı sıra proje nedeniyle, Karlıova’daki Kürt Alevi vatandaşların kutsal mekanları da olumsuz etkilenecek.

JES projelerinin olası zararları şunlardır:
  • Sondaj sırasında açığa çıkan hidrojen sülfür (H2S) ve ağır metaller (arsenik, bor) yeraltı sularını zehirleyebilir.
  • Yeraltından çıkarılan sıcak su, kontrol edilmediği takdirde nehir ekosistemlerini ve endemik bitkileri yok edebilir.
  • Fay hatları üzerindeki derin sondajlar sismik hareketliliği etkileyebilir.
  • Santrallerin yaydığı kötü koku ve duman, bölgenin temel geçim kaynağı olan hayvancılığı ve arıcılığı bitirme noktasına getirebilir.
  • Yaşam alanlarının bozulmasıyla birlikte 22 köyün boşaltılması ve zorunlu göç gibi riskleri doğurabilir.

Ignis H2 hakkında

2021 yılında ABD’nin Houston kentinde kurulan Ignis H2 Energy, petrol ve gaz sektöründeki deneyimini jeotermal enerjiye aktarmayı hedefleyen bir şirkettir. Türkiye’de İzmir merkezli ofisi üzerinden özellikle Doğu Anadolu bölgesindeki jeotermal kaynaklar üzerine yoğunlaşmaktadır.

2030’a kadar 1 GW yenilenebilir enerji kapasitesi hedeflediğini söyleyen şirket, Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ile Doğu Anadolu Fayı (DAF) kesişen Varto-Karlıova bölgesi arasında çalışma yapmayı planlıyor. Şu an Varto, Güzelkent’te 10 adet sondaj kuyusu açma çalışmasını başlatmayı hedefliyor ve şirketin 453 bin 494,83 metrekare içerisinde yapacağı çalışmalar, Varto’nun yaklaşık 3’te 1’ini kaplayacak.

Kaynak: Google Maps, Gemini AI, Ignis H2, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Mezopotamya Ajansı (röportajların bir kısmı).

Kargapazar köyü JES’e karşı: “Bilimsel gerçekler gözardı ediliyor”

Kar yağışına rağmen jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı eylem düzenleyen Kargapazar Ekoloji Platformu, “Halkın rızası olmadan hiçbir çalışma yapılmamalıdır” dedi.

Bingöl’ün (Çewlig) Karlıova (Kanîreş) ilçesine bağlı Kargapazar (Qerxebazar) köyü halkı, Jeotermal Enerji Santrali (JES) projelerine karşı bir eylem düzenledi.

Amerika merkezli Ignis şirketi, Varto’nun (Gimgim) ardından Bingöl’ün Karlıova ilçesinde de bir JES projesini hayata geçirmek istediği ortaya çıkmıştı. Söz konusu proje Varto’daki projede olduğu gibi fay hattının üstünde bulunan bir alanda gerçekleştirilecek. Yaratacağı olumsuz ekolojik etkileri sebebiyle bölge halkı projeye onay verilmesine tepkili. Bu projenin Kargapazar dahil Karlıova’daki 6 köyü kapsadığı biliniyor.

Mezopotamya Ajansı’na (MA) göre, kar yağışına rağmen, halk protestolarını gerçekleştirdi.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği önünde yapılan eylemde “Jeotermale Geçit Yok” yazılı bir pankart taşındı.

Kargapazar Ekoloji Platformu üyesi Mehmet Ali Harmancı; proje kapsamında yaşam alanlarına, tarım ve hayvancılık yapılan meraların olumsuz etkileneceğini aktardı. Harmancı, bu projenin doğrudan yayılmacı ve emperyalist politikalarla ve kurumlarla ilişkin olduğunu belirterek doğal kaynakların bu politikalar sebebiyle hedeflendiğini anlattı.

Deprem riski binlerce yaşamı tehdit ediyor

Harmancı’nın ardından basın açıklamasını okuyan Kargapazar Ekoloji Derneği üyesi Kasım Demiralp, JES projesinin bilimsel gerçekleri gözardı ederek yapıldığını belirtti:

“Yaşadığımız coğrafya, aktif fay hatlarının bulunduğu, deprem riski yüksek bir bölgedir. Bu hassas yapıya rağmen onlarca jeotermal kuyunun açılmak istenmesi, sadece doğayı değil, insan hayatını da ciddi şekilde tehlikeye atmaktadır. Bilimsel gerçekler göz ardı edilerek yürütülen bu projeler, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir.”

Demiralp, ayrıca fay hatları üzerinde gerçekleştirilecek sondaj ve enjeksiyon işlemlerinin deprem riski taşıdığına ve binlerce insanın yaşam alanını tehdit ettiğine değindi.

“Sağlıklı yaşama hakkımız hiçbir çıkar uğruna yok sayılamaz”

Açıklamada bu duruma ek olarak JES projesinin yeraltı su kaynaklarını kirleteceği, tarım alanlarını verimsizleştireceği, hayvancılığı ve ekosistemi olumsuz etkileyeceğine vurgu yapıldı.

Anayasa’nın 56. maddesindeki “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” kısmı vurgulayan Demiralp, bu hakkın hiçbir proje, hiçbir şirket ve hiçbir çıkar uğruna yok sayılamayacağını ifade etti.

Demiralp sözlerini “Kargapazar ve çevresinde planlanan jeotermal projeler derhal durdurulmalıdır. Halkın rızası olmadan hiçbir çalışma yapılmamalıdır” diyerek sonlandırdı.

Hayvan deneyleri: Zorunluluk mu, sömürü mü?

Hayvan deneylerinin bir gereklilik mi yoksa sistematik bir sömürü mü olduğunu akademisyen ve aktivistlerle konuştuk. Tartışmanın odağında ise hayvanların “feda edilebilir” kabul edilmesi var.

Hayvan deneyleri, hayvan hakları ve etiği bakımından en tartışmalı alanlardan biri. Bir yandan bilimsel gelişmelerin parçası olarak yürütülen deneylerde hayvanlar kullanılırken, diğer yandan hayvan haklarını merkeze alan alternatif yöntemler ise tartışılmaya devam ediyor. Bu tartışmanın merkezinde bilimsel süreçlerin hangi etik yaklaşıma dayandığı ve bilimsel süreçlerin nasıl işlediği soruları yatıyor.

Konuya ilişkin görüşüne başvurduğumuz Gebze Teknik Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uygar Halis Tazebay, hayvan deneylerinin etik kurullardaki süreçlerine ve alternatif metotların ne olduğuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Etik kurul süreci nasıl işliyor?

Hayvan deneylerinin 13. yüzyıldan beri ele alınan bir çelişki ve tartışma barındırdığını ifade eden Tazebay, hayvan deneylerini bilimsel zorunluluk ile etik kaygı arasında verilen bir “taviz” olarak değerlendiriyor. Hayvan deneyleri konusunda bilim insanlarının da bu ikilemde kaldığını söyleyen Tazebay,

“Etik kurulların temel yaklaşımı, hayvan kullanımını doğrudan kabul etmek değil; öncelikle bunun zorunlu olup olmadığını sorgulamak” dedi. Deney başvurularında yalnızca araştırmanın amacının değil, alternatif yöntemlerin olup olmadığının ve kullanılacak hayvan sayısının da detaylı biçimde incelendiğini aktaran Tazebay, “Kaç tane hayvan kullanılacak? Neden o sayı belirlendi? Hayvan kullanılmadan bu iş olmuyor mu? Bunlar sorgulanıyor” dedi.

Türkiye’de hayvan deneyleri etik kurullarının resmi süreci, 2004 yılında çıkan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve 2006 yılında yayınlanan yönetmeliklerle başladı. 2014 tarihindeki yönetmelik ile de Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu (HADMEK) ve Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurullar (HADYEK) yapıları kurulmaya başlandı.

Şirketlerdeki ana odak: Maliyet

Tazebay, şirketlerin hayvan deneylerinden alternatif yöntemlere yönelmeye çabaladığını fakat bunun altında hayvan deneylerinin maliyetli olması gibi kâr ve kapitalist odaklı bir yaklaşım yattığını söyledi. Tazebay, “İlaç şirketleri bir an önce ilacı piyasaya sürmek ister. Bir keşfi ne kadar erken piyasaya çıkartabilirseniz o kadar erken para kazanmaya başlıyorsunuz.” dedi.

Alternatif yöntemler neden sınırlı?

Tazebay, alternatiflerin ne olduğuna dair bilimsel ve teknik detayları da aktardı:

“Hayvan deneylerine alternatif olabilen yaklaşımlardan ilki yapay zeka ve hesaplamalı biyolojiyi kullanarak hayvanları devre dışı bırakmak. Mesela toksikoloji çalışmaları tamamen yapay zeka temelli. İkinci bir yaklaşım da hayvanı mimik edecek yani benzerini oluşturacak şekilde in vitro (laboratuvar ortamında) sistemlere geçmek” dedi.

Alternatif yöntemlerin sınırlayıcı tarafına dikkat çeken Tazebay, “Yapay zeka ve hesaplamalı biyoloji aslında bizim bildiklerimiz temelinde bize sonuç veriyor ama biz hücre ile ilgili her şeyi daha bilmiyoruz. Dolayısıyla biz her şeyi biliyormuşuz gibi bir model oluşturduğumuz zaman oluşturduğumuz model bize tam yanıt vermiyor” diye konuştu. Tazebay, bu nedenle hayvan deneylerinin tamamen ortadan kaldırılmasının mevcut bilimsel bilgi düzeyiyle mümkün olmadığı görüşünü dile getiriyor.

Buna göre, mevcut etik yaklaşım, hayvan kullanımını tamamen reddetmek yerine bu kullanımın nasıl sınırlandırılacağı üzerine.

“Temel sorun hayvanların feda edilebilir kabul edilmesi”

Ancak hayvan hakları savunucularına göre, bu durum yalnızca teknik ve bilimsel değil. Vegan ve ekofeminist bir aktivist olan Özge Özgüner, konuya ilişkin değerlendirmelerinde hayvan yaşamını da merkeze alan bir perspektif sundu.

Hayvan deneylerinin en görünür ve sistematik sömürü biçimlerinden birisi olduğunu belirterek sözlerine başlayan Özgüner, “Hayvan hakları perspektifinden baktığımızda hayvan deneylerindeki temel sorun, hakların tanınması ve ‘acı çekme’ meselesinin ötesinde, hayvanların yaşamlarının insan çıkarları için meşru biçimde feda edilebilir kabul edilmesi. Yani hayvan yaşamı ile insan yaşamının değeri sürekli olarak karşı karşıya getirilerek hayvan sömürüsü meşru kılınıyor.” dedi.

“Şirketler için etik değil, güç ilişkileri belirleyici”

Şirketlerin hayvan deneylerinin etik kısmıyla hiç ilgilenmediğini aktaran Özgüner, “Şirketler, hayvan deneylerini satış yapabilmek için regülasyonlara uyum sağlama ve risk yönetimi açısından teknik bir konu olarak ele alıyorlar. Yani birçok şirket için ‘yapmak zorunda mıyım, değil miyim?’ sorusunun cevabı belirleyici oluyor.” dedi. Günümüzde şirketletin hayvan deneylerine alternatif metotlara yöneliminin her geçen gün arttığını söyleyen Özgüner, bunun nedeninin şirketlerin OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) rehberlerine uyum sağlamak ve uluslararası standartları karşılamak zorunda olduklarını ifade etti. “Bu olumlu gözüken dönüşümün ardında bilimsel etik değil, bilimsel verimlilik hesapları var.” dedi.

Özgüner, hayvan deneylerinin “bilimsel zorunluluk” olarak sunulmasının bilimsel ve ekonomik altyapının yönlendirdiği güç ilişkileriyle ilgili olduğunu anlattı.

“Alternatif yöntemler (in vitro modeller, organoidler, bilgisayar simülasyonları) yeterince desteklenirse ve yaygınlaştırılırsa, birçok deney hayvan kullanımı olmadan yapılabilir.”

Etik kurullar hayvan kullanımını düzenlemeye odaklanıyor

Araştırmalarda kullanılan hayvan modellerinin insanlar üzerinde güvenilir sonuç verme oranının oldukça düşük olduğunu hatırlatan Özgüner, “Hayvanlar üzerinde ne kadar test yapılmış olursa olsun, sonuçta bu yöntemlerin ilk gerçek uygulaması yine insanlar üzerinde gerçekleşiyor. Bu durum, hayvan kullanılan deneylerin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor” dedi. Hayvan haklarının bilimsel etik düzeyde tanınmadığını belirten Özgüner’e göre HADMEK gibi etik kurullar, hayvan kullanımını ortadan kaldırmak yerine düzenlemeyle yetiniyor.

Türkiye’de hayvan deneylerinin büyük ölçüde Avrupa Birliği (AB) mevzuatına uyum çerçevesinde düzenlendiğini söyleyen Özgüner, “Etik kurullar yasal düzlemde deneylerin nasıl yapılacağını düzenliyor. Kozmetik ürünlerde AB uyum mevzuatları gereği hayvan deneyleri yasaklanmış olsa da, ilaç geliştirme ve akademik araştırmalar alanında hayvan sömürüsü devam ediyor” dedi.

Türkiye’de hayvan deneylerini sonlandırmaya yönelik açıklanmış bir takvim veya uzun vadeli bir ulusal strateji olmadığını belirten Özgüner, “Mevcut sınırlamalar uluslararası ticaret standartlarının etkisiyle ortaya çıkıyor. Oysaki, hayvanların bilimsel üretim süreçlerinde yaşam hakkının hiçe sayılmasına ve araçsallaştırılmasına izin veren düşünce biçimi ile bilimsel bir ilerleme sağlanamayacağı çok açık” diye konuştu.

Kurumsal politikaları dönüştürmeli, alternatifleri desteklemeliyiz

Özgüner, hayvan deneylerinin tamamen yasaklandığı bir dünyanın mümkün olduğunu söyledi. Dünyada bu deneylerin sonlandırılmasına hayvan hakları açısından yaklaşılmıyor olsa da, geliştirilen alternatiflerin ve hayvanları sömürmeyen yöntemlerin işe yaradığını kanıtlar nitelikte olduğunu aktaran Özgüner, bu yöntemlerin yeterince desteklenmesi halinde hayvan kullanımının büyük ölçüde azaltılabileceğini belirtti.

Özgüner sözlerine şöyle devam etti: “Bunun için de öğrencilerin, bilimsel araştırmacıların, etik kurulların hayvan haklarını tanıyan bir perspektiften eğitim alması sağlanmalı. Mücadele hattı, araştırmalarda hayvan kullanımını reddeden, alternatifleri destekleyen ve kurumsal politikaları dönüştürmeye odaklanan hak temelli bir strateji ile kurulabilir.”

Varto ve Karlıova’da doğal yaşam JES ile tahrip olacak

Amerika merkezli Ignis şirketinin Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yapacajı JES projeleri, insan hayatının yanı sıra, doğal hayatı ve diğer canlıların hayatını da derinden etkileyecek.

Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yapılacak olan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projeleri, toplam 22 köyün doğal yaşam alanlarını etkileyecek. ABD merkezli IGNIS H2 Enerji Üretim A.Ş. tarafından hayata geçirilecek olan iki ayrı jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı uzmanlar ve bölge halkı, bu projelerin sadece insan hayatını değil, doğal hayatı ve hayvanların hayatını da çok olumsuz edeceğini söylüyorlar.

JES’lerin yapılması durumunda yok olacak olan doğal hayat alanları:

Qasiman / Varto

Arpîran Köyü(Serpmekaya) / Karlıova

Karlıova

Kargapazarı Köyü / Karlıova

Badan Köyü / Varto

Kargapazarı Köyü

Onpınar / Varto

Kargapazarı Köyü Yaylaları

Kargapazarı ve Sakaören Köyleri ovası

Onpınar Köyü / Varto

Goşkar Köyü / Varto

Qasiman / Varto

Kargapazarı-Karlıova

Zengene / Varto

Foto: Varto Ekoloji Platformu’ndan Alev Yılmaz, fotoğrafları Niha+ için gönderdi.

COP31’e karşı alternatif bir irade: Halkların İklim Zirvesi

Halkların İklim Meclisi, Türkiye’de yapılacak olan COP31’e alternatif bir buluşma olarak örgütleniyor. Meclis, “COP’lar dünyayı koruyacak bir çözüm üretmiyor” diyor.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (UNFCCC), tarafından 1992’de kabul edilen ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan uluslararası anlaşmaya taraf olan ülkeler, her yıl Taraflar Konferansı (COP) adı verilen zirvelerde bir araya geliyor. İklim finansmanlığı, sera gazı emisyon politikaları, enerji dönüşümü gibi başlıkların tartışıldığı bu toplantıların 31’incisi bu sene 9 Kasım 2026-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin Antalya ilinde yapılacak.

İklim diplomasisinin en kritik anlaşmalarından biri 2015 yılındaki COP21 sırasında yapılan ve 200 ülkenin imzaladığı Paris Anlaşması. Bu anlaşmanın temel hedefi, küresel sıcaklık artışını 2050 yılına kadar 1,5 santigrat derecenin altında tutmak ve ülkelerin kendi emisyon azaltım planlarını düzenli olarak güncellemesi.

Ancak bilimsel raporlar, ülkelerin mevcut uygulamalarının bu hedeflere ulaşmak için yetersiz kaldığını ve yapılan projelerin sürekli sera gazı emisyonlarını ve küresel ısınmayı arttırdığını gösteriyor. Bu nedenle COP toplantıları giderek halk ve ekolojistler tarafından daha sert politik eleştirilere maruz kalıyor.

COP30 geçen sene (2025) Brezilya, Belém’de düzenlenmişti. Zirve öncesinde, konferans trafiğini azaltma gerekçesiyle Amazon yağmur ormanlarının bir bölümünün kesilerek otoyol yapılması büyük tepki çekmiş ve çevre örgütleri tarafından iklim zirvesinin amacıyla çeliştiği yönünde eleştirilmişti.

Bu sene (2026) yapılacak COP31 ise Avusturalya veya Türkiye arasından bir ülkede yapılacaktı. Avusturalya’nın talebi geri çekmesiyle COP31’e Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı netleşti. Avusturalya konferansta başmüzakereci olacak.

9 Kasım 2026 – 20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek olan COP31’den beklenenler ise, iklim krizini yaşayan ülkelerin desteklenmesi, fosil yakıtların kullanımının azaltılması ve yenilenebilir enerji kaynakları için yatırım yapılması. Fakat ekolojistler ve iklim aktivistleri, iklim konferanslarının doğaya ve iklime fayda sağlama amacı gütmediğini söylüyor.

Halkların İklim Meclisi kuruldu

Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması netleşince Ekoloji Birliği, İklim Adaleti Koalisyonu ve Türkiye Çevre Platformu geçtiğimiz 29 Kasım’da bir açıklama yayımlamıştı. Türkiye’nin COP sürecine ev sahipliği yapma girişiminin, çözüm üretmeyen iklim politikalarını meşrulaştırma riski taşıdığı ifade edilen açıklamada, iklim kriziyle gerçek bir mücadelenin ancak uluslararası halkların dayanışmasıyla mümkün olabileceği vurgulandı.

Bu çağrının ardından 16 Aralık’ta Ankara’da bir ön hazırlık toplantısı gerçekleştirildi. Sürecin devamında emek örgütlerine, demokrasi örgütlerine, kadın ve LGBTİ+ örgütlerine, hayvan hakları savunucularına, iklim aktivistlerine, sanatçılar ve akademisyenlere çağrı yapıldı. Böylelikle 20 Şubat’ta Halkların İklim Meclisi kurulduğunu duyurdu. COP31 ile eş zamanlı düzenlenecek Halkların İklim Zirvesi, 15-18 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşecek.

Belém’deki deneyimi Türkiye’ye taşımak istiyoruz

Halkların İklim Meclisi gönüllüsü Çiğdem Özbaş, sürece ilişkin yaptığı değerlendirmede, birçok ülkede COP’lara paralel olarak alternatif halk zirvelerinin düzenlendiğini hatırlatarak şunları söyledi:

“Geçen yıl halkların zirvesi buluşması vardı Belém’de, ona katıldık. Belém’deki buluşmada hem Amazon ormanlarına yönelik saldırılar ifşa edildi hem de halkların kendi yaşam alanlarını savunma hakkı desteklendi. Bu deneyimi Türkiye’ye taşımak istiyoruz. Bu sebeple; Türkiye’de COP31 toplantısı olacağı netleşince Türkiye’deki çevre örgütleri, İklim Adaleti Koalisyonu, Ekoloji birliği ve TÜRÇEP olarak Halkların İklim Zirvesi’ni Antalya’da gerçekleştirmek üzere bir çağrı yaptık.”

Ekolojik yıkıma karşı birleşik mücadele

Özbaş; 17 Ocak 2026’da İstanbul’da düzenlenen “Halkların İklim Zirvesi” toplantısına sadece ekoloji hareketini değil, toplumsal muhalefet temsilcilerini, kadın ile gençlik hareketlerini, LGBTİ+’ları ve halkları kapsayacak bir çağrı yaptıklarını ifade etti. Özbaş, mücadeleyi toplumsal bir boyuta ulaştırmanın bu zirvenin amaçlarından birisi olduğunu belirterek,

“Türkiye’de ekolojik saldırılara karşı direnen yerel halkların mücadelesini Antalya’ya taşımak ve ekolojik yıkıma karşı kampanya yürütmek istiyoruz. Doğrudan etkilenen insanların kendi deneyimlerini anlatacağı, uluslararası ve yerel delegasyonların buluşacağı bir alan kurmayı hedefliyoruz” dedi.

COP’lar çözüm üretmiyor”

COP31’deki zirveye 80 bin kişinin katılmasının beklendiğini söyleyen Özbaş, katılacak kişilerin yalnızca yüzde birlik bir kesimi temsil ettiğini vurguladı. Özbaş, COP zirvelerine ilişkin eleştirileri ve Halkların İklim Meclisi’nin hedeflediği hattı ise şöyle ifade etti:

“Bizim asıl yapmak istediğimiz yeşile boyanmış kapitalizmin sorunlarını çözmekten ziyade uluslararası düzeyde bir iradeyi açığa çıkartmak, o iradenin varlığını göstermek. Egemenlerin bizi kendi gündemleriyle oyalamaya çalıştıkları bir ajandaya mahkum olmadığımızı gösterecek bir buluşma inşa etmeye çalışıyoruz. Bunu da ancak bir hareket inşa ederek yapabileceğimiz görüyoruz.”

İklim krizinin mevcut üretim ve tüketim modeliyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirten Özbaş, COP’ların çözüm üretmediğini söyleyerek,

“Bilimsel olarak gezegenin ciddi bir tehdit altında olduğu ortada. Ancak devletler sıcaklığı 1,5 derecede tutma iddiasını bile hayata geçiremiyor. Bunun yerine COP’lar, sermayenin ittirdiği bir silahlanma ekonomisinin parçası oldu. Bu zirveler, halklarımızı ve dünyamızı koruyacak bir çözüme sahip değil. COP30’un gündeminde Amazon’un korunmasına yönelik finansman ihtiyacı koyulmuştu. Ama Amazon ormanlarının metalaştırılmasından bağımsız bir finansman tartışması değildi” diye konuştu.

14 Kasım’a kadar toplantı ve etkinlikler

7-8 Temmuz’da yapılacak NATO zirvesi için de barış buluşmaları düzenleyeceklerini belirten Özbaş, zirveye kadar birçok etkinlik ve kampanya yapacaklarını açıkladı.

“14-18 Kasım tarihlerinde buluşuncaya kadar bir dizi tematik toplantılar, kampanyalar, yerel düzeyde iklim meclisleri inşa ederek bu buluşmaları güçlendirmek istiyoruz. Şu an da bütün yerellerdeki kurum ve bireyleri bilgilendirmek üzere çeşitli toplantılar yapıyoruz.” diye konuyan Özbaş, 14 Kasım’da bir festivalle başlayacaklarını ve 15’inde ise küresel eylem birliği yapılacağını duyurdu.

Özbaş, yapacaklarını eylem ve etkinliklerinin programını ise şöyle açıkladı: “15’inde dünyanın her yerinde mücadelede verenleri sokağa davet ettiğimiz, Antalya’da da büyük eylem yaptığımız bir gün olacak. 16, 17, 18’inde de uluslararası düzeyde bir program düzenleyeceğiz. Bu süreçte panellerle, forumlarla, atölyelerle çok sayıda toplantıyı yapılandırdığımız üç günlük zirve programı inşa edeceğiz.”

Savaş gündemi önceliğimiz

İran’da süren savaşı örnek vererek savaşların sürdüğü bir zamanda buluşacaklarını ifade eden Özbaş,

“Uluslararası düzeyde 3. paylaşım savaşının içindeyiz. Nükleer savaş tehditinin tam ortasındayız. O yüzden nükleer ve savaş politikalarının gezegendeki iklim krizini nasıl arttırdığına yönelik bir gündem önceliğimiz olacak. Pasifik ülkeleriyle de buluşacağız. Akdeniz ülkeleri etrafındaki gaz aramaları, denizaltı petrol arayışlarının getirdiği ciddi bir çatışma ortamı var. Akdeniz ülkeleri arasındaki o işbirliğini güçlendirmeyi hedefliyoruz” diye konuştu.

İklim karşıtı politikalara teslim olmayacağız

Özbaş, bütün dünyada ve Türkiye’de yükselen iklim karşıtı politikalara dikkat çekerek bu politikalara teslim olmayacaklarını vurgulayarak,

“Paris Antlaşması’ndan sonra kömürden çıkmayı reddeden, mülksüzleşmeyle bütün zeytinliklerimize, tarım alanlarımıza saldıran yeni yasalar çıkmış durumda. Şu anda Akbelen mücadelesini yürüten köylülerden birisi olan Esra’nın tutuklanmış olması dahil bütün direnen hareketlere yönelik bir göz dağı verme, tutuklama, şiddetle sahnenin dışına atma gibi bir niyet var. Ama buna teslim olmayacağız. Türkiye’de de böylesine bir toplumsal hareket olduğunu bütün dünyaya gösterebilecek bir muhalefet odağı olduğumuzu da göstermiş olacağız” dedi.

Özbaş, barış ve demokrasinin mümkün olabilmesi için her türlü desteğe ihtiyaçları olduğunu belirtti.

“Dünya halklarının geleceği için ortak mücadele”

Halkların İklim Meclisi’nin 20 Şubat’ta kuruluşunu ilan ettiği duyuru şu şekilde:

EKOLOJİK YIKIMA KARŞI YAŞAM İÇİN HALKLARIN İKLİM ZİRVESİ

Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülen COP (Conference of Parties – Taraflar Konferansı) süreçleri, küresel iklim krizine gerçek çözümler üretmek yerine çoğu zaman devletler ve şirketler arasında pazarlık alanlarına dönüşüyor. Fosil yakıtlardan çıkış için bağlayıcı kararların ortaya konulamaması, iklim felaketinin giderek ağırlaşan yükünü halkların omzuna bırakıyor.

Yangınlar, seller ve kuraklık artık gündelik hayatımızın parçası. Gıda fiyatları artıyor, su kaynakları azalıyor. Kentler ve tarım alanları betonlaşma baskısı altında kalırken kırsal alanlar parçalanıyor. Ormanlar ve biyolojik çeşitlilik hızla yok oluyor. Gelecek, giderek daha güvensiz, belirsiz ve eşitsiz bir hal alıyor. COP31’in bu yıl Türkiye ve Avustralya ortaklığında Antalya’da düzenlenmesi, iklim krizini derinleştiren politikaların yaşadığımız coğrafyada yeniden ele alınması ihtiyacını doğuruyor.

Bu gidişatın seyircisi olmayı reddeden ve yaşamı savunan özneler, COP31 ile eşzamanlı olarak aynı kentte Halkların İklim Zirvesi’nde buluşuyor. Resmi zirvelerde sesi bastırılan, geleceğin yalnızca piyasa hesaplarına bırakılmasına razı olmayan, suyun ve havanın geleceği için mücadele veren, iklim adaletini eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz parçası olarak görenler, bu alternatif zirvede kendi sözünü kuruyor.

Ekolojik felaket yazgı değil, siyasal tercihlerin sonucu

Küresel sıcaklık artışı geri dönüşü zor eşiklere dayanmış durumda. Aşırı hava olayları olağanlaşıyor, türler hızla yok oluyor, ekosistemler kırılganlaşıyor. Gıda, su ve barınma güvencesi zayıflarken eşitsizlikler derinleşiyor.

Bu yeni tarihsel eşik; fosil yakıt temelli üretim ve tüketim modeli, endüstriyel tarımın yayılması ve sınırsız büyüme ideolojisi tarafından şekillendiriliyor. Atmosferin sınırları bilinmesine rağmen emisyonların artması, bilimsel uyarıların göz ardı edilmesi ve şirket çıkarlarının kamusal yararın önüne geçirilmesi yaşanan yıkımın doğal bir yazgı değil siyasal tercihlerin sonucu olduğunu açıkça gösteriyor.

Eşitsizlik rejimine karşı iklim adaleti

Ekolojik felaket, yalnızca çevresel bir sorun olmanın ötesinde, en az sorumluluğu olanlara en ağır bedeli ödeterek eşitsizlikleri büyüten bir sistem krizi anlamına geliyor. Tarihsel olarak en fazla kirleten küresel kuzeyin yarattığı ekolojik ve toplumsal yıkım nedeniyle taşıdığı iklim borcu, iklim mücadelesinin temel başlıklarından birini oluşturuyor. İnsan dışı tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte emekçiler, kent yoksulları, köylüler, kırsal topluluklar, kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar, gençler, yaşlılar, engelliler, sağlık açısından kırılgan gruplar ve yerinden edilen halklar bu eşitsizlikten orantısız biçimde etkilenirken artan gıda fiyatları, temiz suya erişimdeki kısıtlar, büyüyen sağlık riskleri ve yaşam alanlarının kaybıyla karşı karşıya kalıyor.

İklim adaleti, eşitlik için verilen kolektif bir mücadele ve ancak gezegeni varoluşsal bir yıkımın eşiğine sürükleyen sistemin köklü biçimde dönüştürülmesiyle mümkün. Bu dönüşümün temelinde fosil yakıtlardan adil ve planlı çıkış, enerji demokrasisi ve kamusal varlıkların korunması yatıyor. Gıda egemenliği, agroekoloji ve ekosistemlerin onarımı acil öncelikleri oluşturuyor.

Nükleer enerji çözüm teşkil etmiyor; yüksek riskli enerji yatırımları ve savaş ekonomisi, güvenlik üretmezken kırılganlığı derinleştiriyor. Savaşlar yalnızca insan yaşamını değil toprağı, suyu ve havayı hedef alıyor. Bombardımanlar, askeri yığınaklar, yakılan alanlar ve tahrip edilen altyapılar, ekosistemleri onarılamaz biçimde parçalayarak iklim felaketini derinleştiriyor. İklim adaleti mücadelesi, militarizme karşı barışı da savunmayı gerektiriyor.

Dünya halklarının ortak geleceği için demokratik mücadele

Halkların İklim Zirvesi, yaşamı piyasa araçlarına indirgeyen anlayışa karşı kamusal sorumluluğu, toplumsal denetimi ve demokratik katılımı savunuyor. Adalet, tarihsel emisyon sorumlulukları ile iklim krizinden en fazla etkilenen toplumlar arasındaki eşitsizliklerin giderilmesini gerektiriyor.

İklim adaleti yalnızca emisyon hedeflerini değil emeğin korunmasını, yerinden edilenlerin haklarını, kayıp ve zararların telafisini ve kuşaklar arası adaleti de kapsıyor. Eko-toplumcu bir yaklaşımın geliştirilmesi önceliklendiriliyor.

Hakların İklim Zirvesi, iklim adaletsizliğinin tüm mağdurlarını uluslararası ölçekte bir araya getirme çabasıyla tüm Türkiye’den toplumsal mücadele alanlarındaki örgütlenmelerle bir araya geliyor. Kasımda Antalya’da gerçekleştirilecek Halkların İklim Zirvesi için hazırlıklar sürerken, oluşturulan tematik kozalar ve çalışma grupları dünya halklarının ortak sözünü kurmak ve yaygınlaştırmak için çalışıyor.

İklim felaketi çağında tarafsız olunamaz

Yıkımın sürekliliğini sağlayan politikaların yanında durmakla yaşamdan yana bir dönüşüm iradesi büyütmek arasında seçim yapılması bu ölçüde zaruriyken COP31, fosil yakıtlardan çıkış konusunda güçlü bir irade ortaya koymadan iş insanları ile devlet temsilcilerinin yeni yatırım ve büyüme anlaşmalarının müzakere ettiği bir platforma dönüşme riski taşıyor. Bu tabloda Halkların İklim Zirvesi, yaşamdan yana konumlanıyor. Bu taraf, bir zirve organizasyonunun sınırlarını aşarak halklar arasında kalıcı adalet, dayanışma ve ortak bir gelecek hattını kurma iradesi ortaya koyuyor.

16 Aralık 2025’te üç ekoloji çatı örgütünün ortaya koyduğu bu irade 17 Ocak 2026’da yerel direnişler, emek ve meslek örgütleri, sendikalar, kadın, hayvan hakları, LGBTQI+ örgütleri, gençlik hareketleri, bilim insanları ve sanatçıların katılımıyla büyüdü.

Bu ortak mücadele hattını genişletmek için; ekolojik yıkıma karşı sözünü ve emeğini ortaya koymak isteyen herkesi, Halkların İklim Zirvesi Meclisi etrafında buluşmaya ve 14-18 Kasım’da yapılacak Halkların İklim Zirvesi’nde, COP süreçlerinde sesi duyulmayanların kendi sözlerini kurabilmesi için kolektif iradeyi birlikte büyütmeye davet ediyoruz.

Halkların İklim Zirvesi Meclisi

20 Şubat 2026

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.