Sadece Küçükçekmece’de son bir haftada 101 leylek yaşamını yitirdi

Göç yolculuğunda elektrik akımına kapılarak ölen leyleklerin sayısı artıyor. İstanbul Küçükçekmece’de son bir haftada 101 leyleğin öldüğünü, 7 leyleğin ise yaralı olarak bulunduğunu gözlemleyen Erdem Kuruca, “Daha kaçının ölmesini bekleyeceğiz?” diyerek yetkililerin acilen harekete geçmesini talep etti. Ölümlere ilişkin Eko Alan bir imza kampanyası başlattı.

Küçükçekmece Gölü’nün kuzeyindeki Tahtakale’de, göç sırasında dinlenmek ve gecelemek için demiryolu hatlarındaki katener tellerine ve direklere konan leylekler, elektrik akımına kapılarak yaşamlarını yitiriyor. İstanbul Küçükçekmece’de son bir haftada 101 leyleğin öldüğünü, 7 leyleğin ise yaralı olarak bulunduğu gözlemlendi. Eko Alan, her geçen gün yeni ölümlerin ve yaralanmaların yaşandığı bölgede, göç sezonunun başlamasıyla birlikte riskin daha da büyüdüğüne dikkat çekiyor.

Mersin’de 9 Ağustos’ta elektrik direklerine konan leyleklerin elektrik çarpması nedeniyle yaşamını yitirmesinin ardından aynı durum İstanbul Küçükçekmece’deki tren yolundaki elektrifikasyon hattında da tekrarlandı. Leylek ölümlerine ilişkin Eko Alan tarafından bir imza kampanyası başlatıldı. ekoalan.org/leyleklericinacilcagri adresinde yürütülen kampanya kısa sürede yaklaşık 6 bin imzaya ulaştı.

Elektrik iletim ve dağıtım hatları ile demiryolu elektrifikasyon sistemlerinin özellikle göç dönemlerinde kuşlar açısından önemli riskler oluşturabildiğini kaydeden Eko Alan, bu nedenle riskli hatların belirlenmesi ve kuşların konmasını veya elektrik akımına maruz kalmasını önleyecek teknik önlemlerin alınmasının önem taşıdığını belirtti.

“Sorun sadece Küçükçekmece’den ibaret değil”

Leylek ölümlerinin ardından düzenlenen imza kampanyasını örgütleyen Erdem Kuruca, ölümlerin önlenmesi için özellikle demiryolu hatlarının acilen incelenmesi gerektiğini belirterek şöyle konuştu:

“TCDD Bölge Müdürlüğü, toplu ölümlerin yaşandığı noktada kısa vadede acil önlemler alacağını, uzun vadede ise benzer ölümlerin tekrar yaşanmaması için ilgili uzmanların görüşlerine başvuracağını iletti. Bu gerçekten önemli ve sevindirici bir gelişme. En azından bu noktadaki ölümlerin durdurulması için bir adım atılıyor.

Ancak bizim için önemli olan, bu müdahalenin kalıcı bir çözüme dönüşmesi. Bugün burada yaşanan ölümleri durdurmak elbette çok önemli; fakat aynı sorunun başka bir noktada tekrar yaşanmasını istemiyoruz. Başta Trakya ve Marmara olmak üzere göç yolları üzerindeki riskli demiryolu ve elektrik hatlarının belirlenmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerekiyor.

Bu nedenle yetkililerden yalnızca mevcut vakaya müdahale edilmesini değil, benzer ölümlerin önüne geçecek kalıcı adımlar atılmasını talep ediyoruz. Bu konuyu gündemde tutmaya ve takip etmeye devam edeceğiz.”

“Mevcut çalışmalar yeterli değil”

Konuyla ilgili açıklama yapan Doğa Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Tuba Kılıç Karcı ise şunları söyledi:

“Türkiye; leylek, pelikan, şahin, akbaba ve kartal gibi süzülerek göç eden kuş türleri açısından önemli yaşam alanlarına ev sahipliği yapıyor. Doğa Derneği, bu kuşlar üzerindeki en büyük tehdit olan elektrik çarpmasını engellemek için saha çalışmaları gerçekleştiriyor, elektrik hatlarındaki direklerin yalıtılması ve diğer azaltım önlemlerinin uygulanması konusunda elektrik şirketleriyle birlikte çalışıyor.

Ne yazık ki, mevcut çalışmalar Türkiye’nin geniş coğrafyası ve elektrik hatlarının farklı kurum ve kuruluşların sorumluluğunda bulunması nedeniyle yeterli olmuyor. Elektrik hatlarının planlanmasından direk tiplerinin seçimine, hatların geçtiği güzergâhlardan riskli alanların belirlenmesine kadar tüm süreçler ekolojik açıdan değerlendirilerek tasarlanmalı. Hat sahipleri, uzmanların desteğiyle gerekli azaltım önlemlerini ivedilikle hayata geçirmeli.

İlgili tüm kurumları, göçmen kuşların güvenliğini sağlamak ve bu tehdidi kalıcı olarak azaltmak amacıyla ülke çapında bütüncül bir planlama ve uygulama süreci başlatmaya çağırıyoruz. Doğa Derneği olarak, bu alandaki bilgi ve deneyimimizle gerekli çalışmalara destek vermeye hazırız.”

“Ölümler daha büyük bir soruna işaret ediyor”

Kuş Kolektifi’nden Seda Elhan ise sahadan gelen bilgilerin kayıt altına alınması ve paylaşılması sürecine dikkat çekti:

“Küçükçekmece’de yaşanan ölümlerin ardından Kuş Kolektifi olarak sahadan gelen görüntü ve bilgileri kayıt altına alarak kamuoyuyla ve sivil toplum kuruluşlarıyla paylaştık. Silivri, Mersin ve Eskişehir gibi farklı bölgelerden gelen benzer bildirimler, yaşananların tek bir noktadaki olaydan ibaret olmadığını gösteriyor. Güvenli konaklama alanlarının azalması, kuşların enerji ve demiryolu hatları gibi riskli yapılarda toplanma ihtimalini artırabiliyor. Bu nedenle göç döneminde yaşanan bu tür vakaların yalnızca tek tek olaylar olarak değil, kuşların göç ve konaklama davranışlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Biz de sahadan gelen yeni bilgileri izlemeye, kayıt altına almaya ve ilgili kurumlara aktarmaya devam edeceğiz.”

Göç sezonu başladı

Türkiye’nin kuşlar için en önemli göç yolları üzerinde bulunduğunu, Avrupa-Afrika arası her sonbahar yaklaşık 1 milyon leyleğin İstanbul Boğazı üzerinden uçtuğunu belirten Elhan, başlayan göç sezonu ile birlikte önümüzdeki günlerde çok daha büyük sürülerin bölgeden geçeceğini ve hızlı adım atmanın önemini vurguladı.

Kampanya kapsamında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Ulaşım ve Altyapı Bakanlığı, TEDAŞ, TEİAŞ, Dağıtım Şirketleri ve TCDD ile Doğa Koruma Milli Parklar başta olmak üzere ilgili kurumlara, riskli demiryolu, iletim ve dağıtım hatlarının acilen belirlenmesi, mevcut risklerin incelenmesi ve göç dönemi devam ederken gerekli önlemlerin hayata geçirilmesi için çağrı yapılıyor.

Kampanyacı Kuruca, “Daha fazla leyleğin ölmesini beklemeden harekete geçilmesi gerekiyor,” diyerek herkesten konunun takipçisi olmasını talep ediyor.

Eko Alan hakkında

Eko Alan, uzun yıllara dayanan iletişim, kampanyacılık ve savunuculuk deneyimlerini bir araya getiren doğa savunucuları, kampanyacılar ve iletişim uzmanlarından oluşan bir ekip olarak, ekoloji mücadelesi verenlerin sesini büyütmeyi ve iklim krizinin kesişimsel etkilerine dair farkındalığı artırmayı hedefliyor. Yerel mücadeleleri görünür kılan, kampanyacılık, savunuculuk ve iletişim eğitimleriyle yerel aktörlere ve kurumlara destek sunan, bir imza kampanyası platformu olarak imza kampanyalarının yürütülmesine imkan sunan bir platformdur. Türetim Ekonomisi Derneği bünyesinde çalışıyor.

Türetim Ekonomisi Derneği Hakkında

Türetim Ekonomisi Derneği sosyal girişimciler, sivil toplum uzmanları, araştırmacılar, bilim insanları, ekoloji ve insan hakları aktivistleri, finansal teknolojiler ve sürdürülebilirlik yatırımcıları tarafından Aralık 2015’te, ekolojik ve sosyal açıdan adil iş modellerine yönelik araştırmalar yapmak; iyi uygulamaları güçlendirerek yaygınlaştırmak ve toplumu türetim ekonomisinin doğanın korunması ile sürdürülebilir bir toplum inşası üzerindeki olumlu etkileri hakkında bilgilendirmek amacıyla kuruldu.

Kurulduğu günden beri Türkiye’nin farklı bölgelerinde yer alan, ekolojik ve sosyal açıdan adil üreticiler ile türeticiler arasında doğrudan bir ilişki kurmak ve sürdürülebilir, döngüsel ve adil bir ekonominin tesisi için çeşitli faaliyetler yürütüyor. Bugün derneğin etki alanı içerisinde 770’in üzerinde üretici ve 25 binin üzerinde türetici bulunuyor.

Van ve Hakkâri’de dağ keçisi ihalelerine tepki: “Bu turizm değil, vahşettir”

Van ve Hakkâri’de 2026-2027 av turizmi sezonu kapsamında dağ keçilerinin avlanması için av kotaları ihaleye çıkarıldı. Van Ekoloji Derneği’nden Fatih Şahin, “Bir canlıyı öldürmek için bu coğrafyaya gelen her insan bizim hedefimiz olacaktır” dedi.

Fotoğraf: Pixabay

Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü bünyesinde yürütülen “Av Turizmi” uygulamaları kapsamında Van ve Hakkâri’de dağ keçileri için av kotaları ihaleye çıkarıldı.

Hakkâri’nin Yüksekova (Gürkavak Genel Avlağı – 2 adet) ve Şemdinli (Konur Devlet Avlağı – 1 adet) ilçelerinde 2026-2027 av sezonu kapsamında toplam 3 dağ keçisi kotası satışa açıldı. Her bir dağ keçisi için tahmini bedel 1 milyon 650 bin TL, geçici teminat bedeli ise 49 bin 500 TL olarak belirlendi. Van’da da benzer şekilde bir dağ keçisi için 450 bin TL tahmini bedel belirlendi. Van ve Hakkari’nin yanında Bitlis ve Siirt’te de toplam 13 dağ keçisi “av kotası açık” teklif usulüyle ihaleye çıkarıldı. Bu dört şehirdeki dağ keçilerinin katledilmesi için istenilen toplam bedel 6 milyon 150 bin TL. Temmuz ayında Muğla’daki dağ keçileri için de 11 adetlik kota satışa çıkarılmıştı.

Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü verilerine göre 2000-2021 yılları arasında Türkiye genelinde toplam 4 bin 268 yaban (dağ) keçisi av turizmi ihaleleri kapsamında avlatılmıştır. Dağ keçileri ayrıca Dünya Doğa Koruma Birliği’nin (IUCN) Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türler Kırmızı Listesi’nde yer alıyor ve özellikle bazı alt türleri “tehlike altında” olarak sayılıyor.

4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, koruma altındaki türleri öldürenlere para cezası ve 2 ile 5 yıl arasında hapis cezası gibi yaptırımlar uyguluyor, fakat aynı kanunun hükümlerine uygun olarak yasal ve izinli avlanma yapılabiliyor. Kanun, avcılığı tamamen yasaklamıyor, hatta avcılığın belli kurallar, süreler, kotalar ve izinler çerçevesinde sürdürülebilir şekilde yapılmasını düzenliyor.

İhalelere yalnızca Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından verilmiş “Av Turizmi İzin Belgesi” sahibi seyahat acenteleri katılabiliyor. İhaleyi kazanan acente ve firmalar, yerli ve yabancı avcılara bu kotaları sunuyor. Hedef türler arasında öne çıkan dağ keçileri için genellikle 7 yaş ve üzerindekiler hedefleniyor. Dağ keçileri gibi koruma altında olan bu türlerin “izinli” bir şekilde avlanması, avcıların av turizminden gelir elde etme ve “trofe” (boynuz/post) koleksiyonu yapması gibi amaçlar uğruna gerçekleştiriliyor.

“Halkla birlikte karşı çıkacağız”

İhalelere ve av turizmi uygulamalarına karşı hukuki ve toplumsal mücadele başlatacaklarını belirten Van Ekoloji Derneği üyesi Fatih Şahin, sürece dair şu değerlendirmelerde bulundu:

“İhaleyi alan acentelerin bölgeye gelmesi durumunda eylemselliğimiz başlayacaktır. Mahalle ve köy komünlerimiz üzerinden yerel halkı organize ederek, avcıların gideceği her bölgede karşı duruş sergileyeceğiz. Ekoloji aktivistleri olarak avın yapılacağı alanlarda bulunacak ve buna sessiz kalmayacağız. Hukuki süreç de paralel şekilde devam edecek.”

“Canlı öldürmek meşrulaştırılamaz”

Şahin, bölgenin çeşitli güzellikleri olduğunu hatırlatarak bölgedeki bir canlıyı öldürmenin bölgeyi tanıtma amacı gütmediğini söyledi:

“Bir canlıyı öldürmeyi turizm adı altında meşrulaştırmak ve bölgeyi bu şekilde tanıtmak mümkün değildir. Bir canlının katledilmesi insanın egosunu tatmin etmekten başka bir şey değildir. Bunu açıkça bir vahşet olarak görüyoruz. Bir canlıyı öldürmek için bu coğrafyaya gelen her insan bizim hedefimiz olacaktır.”

Av turizmi ihalelerine tepki

Av turizmi kapsamında açılan ihalelere, sivil toplum kuruluşları ve ekoloji aktivistleri tepki gösteriyor. Çeşitli illerde açılan davalar sonucunda bölge idare mahkemeleri zaman zaman av ihalelerini durdurma veya iptal etme kararları verse de sonraki av sezonlarında benzer ihale süreçleri tekrar gündeme gelebiliyor.

Change.org gibi dijital platformlarda kamuoyu oluşturmak amacıyla sanal imza kampanyaları düzenleniyor.

Ayrıca, yasal av turizminin yanı sıra herhangi bir mevsim veya yaş sınırı gözetilmeksizin gerçekleştirilen kaçak avcılık faaliyetleri, başta dağ keçileri olmak üzere koruma altındaki birçok türün popülasyonunu ciddi şekilde tehdit ediyor.

İhaleler meclise de taşındı

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Van Milletvekili Gülcan Kaçmaz Sayyiğit ve Hakkâri Milletvekili Vezir Parlak, ihalelerin iptal edilmesi ve sürecin durdurulması amacıyla konuyu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) taşıdı.

Sayyiğit, meclisteki konuşmasında dağ keçisinin bir gelir kalemi değil, Kürt halkının özgürlük simgesi olduğunu vurguladı.

“Katliam Yasası”nın 2. Yılı: “Barınaklardaki hayvanların akıbeti bilinmiyor”

2 sene önce yürürlüğe giren 7527 sayılı kanunun ardından, hayvan hakkı savunucuları Eray Özgüner ve Özlem Günaydın yasayla beraber hayvan katliamlarının önünün açıldığını ifade etti. Ankara Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Tuğba Gürsoy ise belediyelerdeki hayvan hakkı ihlaline dikkat çekerek bu konuda örnek gösterilecek bir belediye olmadığını söyledi.

2 Ağustos 2024’te yürürlüğe giren ve hayvan hakkı savunucuları tarafından “Katliam Yasası” olarak adlandırılan 7527 sayılı kanun, yürürlüğe girmesinin ikinci yılını doldurdu. Veteriner Hekimler Odası’nın, hayvan hakları savunucularının ve yaşam hakkına duyarlı tüm vatandaşların iki senelik bu dönemde basın açıklamaları ve eylemlerle karşısında durduğu bu yasa, hayvanlara yönelik şiddeti ve katliamı ikinci senesinde de meşrulaştırmaya devam etti.

Medya nasıl kullanıldı?

Yasanın yürürlüğe girme sürecinde hem sosyal medyada hem ana akım medyada yayınlanmaya başlayan sokakta yaşayan hayvanların hedef gösterildiği şiddet içerikli paylaşımlar ve haberler üzerinden yeni yasa, tartışmalara konu oldu. Çoğu medyada sokakta yaşayan hayvanlar, “başıboş” veya “sahipsiz” adıyla anılırken, kimi medya organlarında sokakta yaşayan köpeklerin saldırısı sonucu çocukların öldüğü, çoğu kez kanıt olmadan yansıtıldı. Örneğin Mart 2025’te, Ankara’da 6 yaşındaki bir çocuğun ölümü ilk anda köpek saldırısına bağlanmış, ancak ardından istismar ve cinayet sonucu öldürüldüğü ortaya çıkmıştı. Hayvan hakkı savunucuları, bu haberlerin bir kısmının yalanlandığını, birçoğunun da bilinçli bir şekilde medyaya sunulduğunu hatırlattı. Zaman zaman milletvekilleri aracılığıyla meclise de taşınmış olan hayvanlara yönelik dezenformasyon, bu haberlerin kamuoyunda yasanın benimsenmesi üzerine etkisi oldu.

2025’in ilk 6 ayını ve sonrasında 2025 yılını kapsayan Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin (HAKİM) medyaya yansıyan vakaları derlediği Medya İhlâl Raporu’na göre, sokakta yaşayan hayvanlara uygulanan işkence ve acı muamele ilk 6 ayda en az 1252 olarak saptanırken, yıl sonunda bu sayı 3980’e çıktı. 2025’in ikinci yarısında %117 oranında artmış olan “işkence ve acı verici muamele” verilerinin yanında sokakta yaşayan hayvanların belediyeler tarafından toplandığı vakaların haberleştirilmediğini duyurmuştu. Burak Özgüner Hayvan Hakları Çalışma Merkezi’nden (BURHAK) Eray Özgüner’e göre ise medyaya yönelik bu manipülasyonların hayvan hakları alanında haber yapan gazeteciler tarafından haberlerin gerçekliğinin kanıtlanamamış olması da büyük bir eksiklik.

İzleme Kaydı 2025

Medya İhlâl Raporu

Yıl içinde medyaya yansıyan hayvan hakkı ihlallerinin kayıt altına alınan türleri ve asgari sayıları.

01

Yaşam Hakkı

Birey + 2.530 kovan arı + 154.380 deniz canlısı

En az 3.939.077
02

İşkence ve Acı Verici Muamele

En az 3.980
03

Kaza

En az 820
04

Araçla Ezme

En az 21
05

Zehirleme

Birey + 76 kovan arı

En az 426
06

Ateşli Silahla Vurma

En az 263
07

Dövüştürme

En az 4.217
08

Yasadışı Avcılık

Birey + 124.548 deniz canlısı

En az 10.931
09

Yasaya Aykırı Ticaret

En az 9.512
10

Cinsel Şiddet

En az 16
11

Kamu İle İlgili İhlaller

En az 1.007.750
12

Kapatılma Sebebiyle Meydana Gelen İhlaller

Birey + 2.544 kovan arı + 51.000 kg deniz canlısı

En az 3.798.316
13

Bilinmeyen Sebepler

En az 2.342

Belediyelerde bilgiye ulaşmanın önünün kesildiğini, barınakların koşulları, barınaklardaki hayvan sayısı, kaçının kısırlaştırıldığı gibi soruların “Bilgi Edinme Kanunu” kapsamında verilen dilekçelerde bile cevapsız kaldığını hatırlatan Özgüner, belediyelerle yapılan toplantılarda da bu soruların geçiştirildiğini ve cevapsız bırakıldığını belirtti.

Eray Özgüner

Katledilen hayvanlar yargıya taşındı mı?

Hayvan hakları savunucularının aynı zamanda “Kanlı Yasa” olarak hitap ettiği 7527 sayılı kanun ile önü açılan hayvan katliamlarının mahkemelerce cezasızlık politikası ile desteklenerek uygulanmaya devam ediyor. Yaşam için Yasa İnisiyatifi’nden Özlem Günaydın, yasanın yürürlüğe girmesi ile başlayan bu iki yıllık deneyim için “Yaşanan katliamların ardından birçok suç duyurusunda bulunuluyor, hukuki süreçler takip ediliyor ve deliller kamuoyuyla paylaşılıyor. Ancak bu süreç faillerin büyük ölçüde cezasız kaldığını gösteriyor. Etkin soruşturmalar yürütülmüyor, dosyalar sürüncemede bırakılıyor ve sorumlular hakkında caydırıcı yaptırımlar uygulanmıyor. Bu durum yeni katliamların önünü açıyor ve yaşam hakkı ihlallerini sıradanlaştırıyor” ifadelerini kullandı.

Hayvan hakkı ihlalleri ve usulsüzlük uygulayan belediyelere yönelik meclise sunulan soru önergelerine karşı da benzer bir kayıtsızlık görülüyor. HAKİM 2025 Meclis Hayvan Hakları Raporu’nda yasa kapsamında meclise sunulan 24 soru önergesinde bir kısmının süresi geçtikten sonra cevaplandığı, bir kısmının ise cevaplanmadığına ulaşıldı. Ankara Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Tuğba Gürsoy, hayvanlara yapılan kötü muamelenin yargıda sonuç alamadığına ilişkin “Çoğunu yargıya taşımış olsak da pek sonuç alamıyoruz” dedi.

“İçişleri bakanlığından büyük baskı var”

Mecliste yöneltilen soru önergelerini cevapsız bırakan İçişleri Bakanlığı’nın rolünün yasanın uygulandığı şu süreçte oldukça aktif olduğu da görüldü. Özgüner, İçişleri Bakanlığı’ndan valiliklere, valiliklerden ise belediye başkanlarına yapılan baskının oldukça fazla olduğunu belirtti. Özgüner, “Belediyelerle yaptığımız İl Hayvanları Koruma Kurulu toplantılarında ‘hiç zaman kaybetmeden köpekleri toplayın’ şeklinde büyük bir baskı var. Belediyeler ceza alacağız korkusuyla hayvanları toplamak zorunda olduklarını belirttiler. Bu bir gerekçe değil. Eğer senin yerin yoksa, kapasiten yoksa, veterinerin yoksa bir belediye çıkmalı, ‘benim elemanım yok, kapasitem yok, barınağımda yer yok’ demeli. Türkiye’de hiçbir belediye böyle bir açıklama yapmadı” diye anlattı.

🐾

MECLİS HAYVAN HAKLARI RAPORU2025

— RAPOR VERİLERİ —

📄
KANUN TEKLİFLERİ 3

Rapor kapsamında 3 kanun teklifi incelenmiştir. Tekliflerin 2’si CHP İstanbul Milletvekili Nimet Özdemir, 1’i DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın ve Burcugül Çubuk tarafından hazırlanmıştır.

🔍
ARAŞTIRMA ÖNERGELERİ 4

Rapor kapsamında 4 araştırma önergesi incelenmiştir. Önergeler DEM Parti milletvekilleri tarafından hazırlanmıştır.

✉️
YAZILI SORU ÖNERGELERİ 167

Rapor kapsamında “hayvan” konulu soru önergelerinin 66’sına cevap verilmiş, 101’ine cevap verilmemiştir.

SORU ÖNERGELERİNİN PARTİLERE GÖRE DAĞILIMI

CHP 88
DEM 43
YYG 16
İYİ 12
BAĞIMSIZ 5
MHP 2
TİP 1

Belediyelerin tutumu ne oldu?

Yasa ile birlikte belediyeler tarafından uygulanan en sık karşılaşılan hayvan hakkı ihlali, usulsüz toplama ve takiben barınakların yetersizliği oldu. Özgüner, toplamalar yapılırken veteriner hekim olmadan Veteriner İşleri Müdürlüğü personellerinin toplanılan hayvanların yaşlarını ve koşullarını gözetmeden doz ayarlaması yapmadan uyuşturucu iğne atarak toplandığına şahit olduğunu anlattı. Özgüner, bu uygulamayı takiben iğne etkisi altındaki hayvanların bir de uzun yollarda barınağa götürülme süreçlerinde yarısının yolda ölmesine sebebiyet verdiğini belirtti.

Avukat Gürsoy, bu iki seneyi değerlendirirken belediyelerin tutumlarında herhangi bir ayrım yapılamayacağını, pek çoğunda “Ankara’da yaşananlar kadar korkunç” olaylar yaşandığını belirtti.

  • 8-10 Ağustos 2024’te Ankara Altındağ’da bir hayvan bakımevine yakın bir arazide 11 ölü köpek bulunmuş, hayvan hakları savunucuları belediyenin köpekleri uyuşturucu iğneyle öldürüp toplu şekilde gömdüğünü iddia etmişti.
  • 11 Haziran 2025’te Gölbaşı Belediyesi görevlilerinin Eymir Gölü etrafında ODTÜ arazisinden usulsüz şekilde işkenceyle sahipsiz sokakta yaşayan köpekleri sürükleyerek topladığı video sosyal medyaya yansımıştı.
  • Ankara İl Emniyet Müdürlüğü, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen NATO zirvesi öncesinde güzergahlardaki ve etkinlik alanlarındaki “sahipsiz tüm sokak köpeklerinin” toplatılması emriyle belediyelere yazı gönderdi.

Gürsoy ayrıca sürekli yapılan toplamalara karşın barınak kapasitelerinin yetersiz olduğunu da belirtti. Belediyelerin uyguladığı bu usulsüzlükler karşısında belediye denetimlerinin artırılması gerektiğini ve belediyelere bu kadar geniş yetkiler tanınmaması gerektiğinin altını çizdi. Günaydın ise belediyelerin tutumunu “Yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte belediyeler, sokakta yaşayan hayvanları korunması gereken canlılar olarak değil, ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak görmeye başladı.” şeklinde değerlendirdi.

Tuğba Gürsoy, Fotoğraf: 9. Köy

“Barınaklardaki hayvanların akıbeti bilinmiyor”

Sıkça tartışılan barınakların durumu da Günaydın tarafından “Bugün birçok barınak rehabilitasyon ve tedavi merkezi olmaktan çıkarılmış durumda. Hayvanlar mahallelerinden koparılarak kapalı alanlara hapsediliyor, akıbetleri belirsiz bırakılıyor.” şeklinde değerlendirildi. Gürsoy, yasayla birlikte son iki senede birçok barınağa hiçbir şekilde girmediklerini belirtti. “Yerel Hayvan Koruma Görevlisi” unvanının da kalkmasıyla barınaklara yapılmak istenen ziyaretlerin büyük oranda kısıtlandığını açıkladı. Rant açısından takibi zor büyük miktarlı ihalelere verildiğini söyleyen Gürsoy, barınaklara erişimin ne derecede kısıtlanmış olduğunu anlattı.

Barınaklara yönelik erişimlerin kısıtlanmasıyla toplanılan hayvanların miktarıyla ilgili gerçek verilere ulaşmanın da önü kapatıldı. Özgüner, İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı toplanan hayvan sayısıyla barınaklardaki hayvan sayılarının çeliştiğini belirtirken, aradaki farkı takibine dahi izin verilmeyen çok büyük bir katliamın söz konusu olduğu şeklinde açıkladı. Özgüner bu katliamı “Türkiye tarihinde Hayırsızada Toplu Sürgün Katliamı vaktinden sonraki ikinci katliam” olarak tanımladı.

“Kanlı yasa bütünüyle kaldırılmalı”

Henüz yürürlüğe girmesinden önceki süreçle başlayan 2 yıl boyunca yarattığı kırımlarla bugün de uygulanmasının önünde mücadelesini sürdüren yaşam hakkı savunucularının talebi yasanın tamamıyla kaldırılması. Günaydın “Mücadelemiz, yalnızca bu yasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi için değil, ‘Kanlı Yasa’nın bütünüyle kaldırılması içindir. Çünkü sorun yalnızca belirli maddeler değil, yasanın dayandığı anlayışın kendisidir. Hayvanların yaşam hakkını yok sayan, onları mahallelerinden kopararak toplamayı ve öldürmeyi esas alan bu anlayış terk edilmelidir.” cümlelerini kullandı.

Özgüner çözüm için sokakta yaşayan hayvanları kurtarıp hayvanlara ayrı bir yaşam alanı yapma önerilerini ise “devletin ekmeğine yağ sürmek” olarak yorumladı. Bu çözüm önerisinin kısırlaştırmaya dahi bütçe ayrılmayan bir düzenden hayvanları sorumlu tutup onları ölüme ve ihmale terk etmek olduğunu anlattı. Böyle bir bütçe ayırıp hayvanları esaret altında tutulmasını değil, bu bütçenin kendi yaşam alanları olan sokaklarda özgürce yaşamaları için harcanmasını savunmak gerektiğini belirtti. Benzer şekilde Günaydın da “Hayvanların yerinde özgür yaşam hakkını güvence altına alan, kısırlaştırmayı, tedaviyi, korumayı ve kamusal sorumluluğu esas alan yeni bir yasal düzenleme hayata geçirilmelidir” diyerek ortak taleplerini belirtti.

“Eylemler ve kampanyalar ortaklaştırılıyor”

Günaydın farklı yerellerle ortak bir hat kurmak üzerine son iki senede edinilen deneyimleri özetledi:

“Son iki yılda yaşanan katliamlar, Türkiye’nin dört bir yanında yaşam hakkı savunucularını ortak bir mücadelede buluşturdu. Farklı şehirlerdeki platformlar, inisiyatifler ve bağımsız yaşam hakkı savunucuları arasında dayanışma ve koordinasyon her geçen gün güçleniyor. Katliamlar belgeleniyor, hukuki süreçler takip ediliyor, eylemler ve kampanyalar ortaklaştırılıyor. Karşımızda yalnızca belirli kentlerde yaşanan münferit olaylar değil, ülke genelinde yaşam hakkını hedef alan politikalar var. Bu nedenle farklı yerellerdeki yaşam hakkı savunucuları olarak ortak bir mücadele hattında buluşuyor, hayvanların yerinde özgür yaşam hakkını birlikte savunmaya devam ediyoruz.”

Kaynarpınar halkı JES için jandarma eşliğinde gelen iş makinelerine tepki gösterdi

Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Kaynarpınar köyünde JES projesi kapsamında jandarma eşliğinde getirilen iş makinelerine köylüler engel oldu. Peri Vadisi Çevre Koruma Platformu’ndan Nilüfer Uygun ve platform sözcüsü Ekrem Alan, kepçelerin sahaya girişinin şu anlık pazartesi gününe kadar durdurulduğunu ifade etti.

Fotoğraf ve video: Kanîreş Ekoloji Platformu

Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Kaynarpınar (Licik) köyünde, Amerika merkezli IGNIS H2 Anonim Şirketi’nin yürüttüğü Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesi kapsamında bugün öğlen saatlerinde jandarma eşliğinde iş makineleri köye girdi.

Kaynarpınar köylülerinin aktardığına göre jandarma son birkaç gündür köy içinde ve çevresinde sık sık devriye gezdi. Bölgedeki gerilim yalnızca Kaynarpınar’la sınırlı değil, Karlıova ve Varto’da toplam 22 köyü riske atacak bir proje. Bölge halkı aylardır, şirketin gerçekleştirmeyi planladığı jeotermal kaynak arama projesi için verilen “ÇED gerekli değildir” kararının hukuka aykırı olduğunu belirterek yürütmenin durdurulmasını ve kararın iptalini talep ediyor.

Proje şirketinin Bingöl’ün Karlıova (Kanîreş) ilçesine bağlı Kaynarpınar köyünde sondaj çalışması başlatmak istemesi üzerine, Çalıdere (Xwarik) köyünde 97 gündür nöbet tutan halk, şirkete karşı direnen köylülere destek vermek için yola çıktı. Varto’dan gelen destekçiler önce Kaynarpınar yolunda durdurularak köye alınmadı, kısa bir süre sonra engelin kaldırılmasıyla yurttaşlar Kaynarpınar’a ulaşabildi.

Peri Vadisi Çevre Koruma Platformu’ndan Nilüfer Uygun ve platform sözcüsü Ekrem Alan, yaşananları Niha+’a anlattı.

“En yoğun direniş göstereceğimiz gün pazartesi”

Peri Vadisi Çevre Koruma Platformu sözcüsü Alan, iş makinelerinin köye girdiğini ancak jeotermal sahaya sokulmadığını doğrulayarak “İş makineleri köye girdiğinde biz fark ettik. Ama makineleri jeotermal sahasına sokmadık. Sahaya girmediler” dedi.

Uygun da köyün belli noktalarının giriş-çıkışa kapatıldığını, ana yolun Erzincan’a bağlanması nedeniyle bazı köylülerin “Erzincan’a gidiyorum”, “Yedisu’ya gidiyorum” gibi gerekçelerle engellemelere rağmen alana girmeye çalıştığını aktardı.

Alan, sözlerine “Sabah saat 9’dan beri pazarlıktayız. En sonunda makineleri sahanın dışında tuttuk. Pazartesiye kadar süre aldık” diye devam etti. Uygun, pazartesi günü mahkeme kararının sonuçlanmasının beklendiğini, bu süreçte baro aracılığıyla yargı üzerinde baskı oluşturmayı planladıklarını belirtti.

Uygun, avukatların devreye girmesiyle Bingöl Adliyesi’nde nöbetçi hakim ve savcılarla görüşüldüğünü, hafta sonuna denk gelmesi nedeniyle pazartesiye kadar bir durdurma kararı alındığını söyleyerek “Pazartesi en yoğun direniş göstereceğimiz gün olacak” dedi.

Uygun, Peri Vadisi’nde jeotermal çalışmalarının başlatıldığı süreci hatırlatarak şu anki durumu özetledi:

“Bir yıl önce bize geldiklerinde biz bir mücadele başlattık. O mücadelenin sonunda biz durdurma kararı kazandık. Ama Kurban Madencilik adı altında o toprakları ranta sunan adam gidip tekrar (28 Temmuz’da) bir ÇED Olumlu raporu çıkartıp tekrar aynı yere ama farklı ÇED raporu üzerinden karar çıkarmış.”

Bugün sahaya makinelerle birlikte sondaj kuyusu açmak amacıyla giriş yapıldığını aktaran Uygun, şirket yetkililerinin ellerinde sondaj çalışmasına dair yasal bir belge bulunup bulunmadığı sorulduğunda evrak gösteremediklerini de ekledi:

“Arkadaşlar sormuş elinizde yasal bir evrağınız var mı? Bu sondaj kuyusu vuracağınıza dair bir evrağınız var mı? Evrak da yok. Ama makinelerle alana girmeye çalışmışlar.”

Ruhsat Kurban Madencilik’te, saha Ignis’te

Alan’a göre Varto, Yedisu ve çeşitli ekoloji gruplarından destekçilerin alana ulaşması pazarlık sürecinde köylülerin elini güçlendirdi. Alan, projenin hukuki sürecine ilişkin de bilgi verdi. Platformun açtığı davada Danıştay 3. Dairesi’nden onay çıktığını, ancak dosyanın halen Bingöl İdare Mahkemesi’nde beklediğini söyledi:

“Bingöl İdare Mahkemesi kararı onaylayıp şirkete bildirecek ama Bingöl İdare Mahkemesi öyle yapmıyor. İlla ben sahaya keşif göndereceğim diyor.”

Bingöl İdare Mahkemesi, 21 Temmuz 2026 tarihinde 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri uyarınca proje sahasında keşif yapılmasına ve bilirkişi incelemesi gerçekleştirilmesine karar vermişti.

Şirket yapısına ilişkin ise Alan, ruhsatın Kurban Madencilik’e ait olduğunu, ancak sahada fiilen çalışma yürüten firmanın Varto ve Karlıova’da JES projesi yapmayı planlayan Ignis şirketi olduğunu aktardı: “Burayı Ignis’e satan Kurban Madencilik. Ama esas sahaya gelen firma Ignis. Burada iş yapacak olan firma Ignis’tir.”

Uygun, Kurban Madencilik’in sahibi Mustafa Kurban’ın daha önce Kaynarpınar’da bir termal otel yaptığını da hatırlatarak Kurban’ın tutumunun rant sağlamak üzerine olduğunu belirtti.

Alan, projenin hayata geçmesi halinde köyün iskana tabi tutularak boşaltılacağının ve yok olacağının altını çizerek sözlerini sonlandırdı.

Nayir: “COP sistemin yeniden üretildiği bir zirve”

Antalya’da Kasım ayında düzenlenecek COP31 öncesinde Niha+’ya konuşan Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti Cemre Nayir, iklim zirvelerinin doğayı korumaktan çok sermayenin çıkarlarını koruduğunu söyledi. Nayir, COP31’i “kuşatılması gereken bir mücadele alanı” olarak tanımladı.


Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında 1992’de kabul edilen ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan uluslararası anlaşmaya taraf olan ülkeler, her yıl Taraflar Konferansı (COP) adı verilen zirvelerde bir araya geliyor. İklim finansmanlığı, sera gazı emisyon politikaları, enerji dönüşümü gibi başlıkların tartışıldığı bu toplantıların 31’incisi bu sene 9 Kasım 2026-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin Antalya ilinde yapılacak.

Fakat ekolojistler ve iklim aktivistleri, bu iklim konferanslarının doğaya ve iklime fayda sağlama amacı gütmediğini söylüyor. Konuya ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulunan Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti Cemre Nayir, COP zirvelerinin bütün mücadele kesimleri tarafından üzerine yürünülmesi gereken bir mücadele alanı olduğunu belirtti.

Cemre Nayir, 3 Şubat’ta sosyalistlere yönelik gerçekleştirilen operasyonda “örgüt üyeliği suçlamasıyla” tutuklanmış ve 2 Haziran’da serbest bırakılmıştır.

Cemre Nayir

“COP sistemin yeniden üretildiği bir toplantıdır”

COP zirveleri otuz yılı aşkın bir süredir düzenleniyor olsa da küresel iklim değişikliği dahil ekolojik çöküşün tüm dünyada derinleşmeye devam ettiğini belirten Nayir, bu toplantıların ve zirvelerin sistemik temelini net bir şekilde irdelemek gerektiğini söyledi:

“COP zirveleri temelde; kapitalizmin içinde olduğu emperyalist küreselleşme aşamasındaki en büyük ekonomik yağmayı kapan dünya tekellerinin ve bu tekellerin tarihsel birikim zemini olan emperyalist devletlerin güdümünde, politik çerçevesini bu tekelci sermayenin belirlediği diğer tüm zirvelerle aynıdır. G-7 ve G-20 zirveleri, NATO zirveleri, BM’nin farklı uluslararası ‘sözleşmeleri’ için düzenlenen zirveler ne ise, COP da odur: Emperyalistlerin ve bir avuç dünya tekelinin çıkarlarının korunduğu ve genişletildiği, yeni ticari çerçevelerin ve piyasalaştırma mekanizmalarının kurulduğu, bu merkezlerin hegemonyasının tahkim edildiği ve sistemin yeniden üretildiği bir başka toplantıdır.”

Nayir’e göre sermayenin kendini “yeşil aklaması” adına, yılda bir kez COP zirveleri şeklinde merkezi bir gündem oluşturmasının boşa düşürülebilmesi; ancak dünyada iklim değişikliğinden etkilenen halkların ve ezilenlerin çıkarlarını savunan toplumsal hareketlerin basıncıyla mümkündür:

“Doğanın metalaştırılmış diğer tüm unsurları gibi, esas olarak emekçilerin bu krizin yıkımı altında kaldığını vurgulamak; tarihsel sorumlulukları ülkeler bazında ele alırken günümüzdeki sınıf mücadelelerini öne çıkarmak, yani kapitalizmin devamı arayışıyla değil, emekçilerin ve halkların kurtuluşunun yeni bir düzenden geçtiği bir hattı inşa etmek gerekir.”

“COP31 bir mücadele alanıdır”

Büyük sermaye güçlerinin “kârsızlığın telafisini doğayı bedava bir rant kaynağı olarak görmekte” bulduğunu belirten Nayir, bu tür zirvelerin bir yandan rantın önündeki engelleri kaldıracak hukuki zemini oluşturmaya, diğer yandan ise “işçiler arasında yeni birikim modellerine rıza üretmeye” hizmet ettiğini vurguladı. Nayir, işçilerin yeni iklim koşullarında geçimini sağlamak zorunda kalırken kendi elleriyle dünyanın yaşanırlığını yıprattığını ve aynı anda kendisinin de yıprandığını ifade ederek şöyle dedi:

“Polen Ekoloji Kolektifi olarak emekoloji (emeğin ekolojisi) dediğimiz yaklaşımda, işçilerin kendi emeğine ve doğaya bu yabancılaşmasına, ağırlaşan iklim krizinin yarattığı daha yoğun sömürü koşullarına karşı iktidar hedefli, devrimci bir sınıf mücadelesinin kendi yolunu bulmasını savunuyoruz.”

Sermayenin çözüm önerileriyle geçen bu otuz yıllık sürenin bir oyalama olduğunu görmek için marksist bir sınıf analizine dahi gerek olmadığını belirten Nayir, “COP31′ de çözümün mekanı değil, kuşatılması gereken bir mücadele alanı olarak bakıyoruz” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Enternasyonalist bir ortamda tüm işçiler, ezilenler ve sosyalistler için meşru ve üzerine yürünmesi gereken bir hedef olarak görüyoruz. Katılmaktan çok en iyi ihtimalle protesto edilmesi gereken ya da savaş zirvesi NATO’daki gibi engellenmesi için çabalanması gereken bir zirve. Tabii ki, bu düzeyde bir örgütlülük, amaç ortaklaşması, mücadele düzeyi şu an için Türkiye’deki toplumsal hareketlerde yok. Ama olmaması bu ilkesel tartışmalarda geri adım atmayı getirmemeli.”

“Ekoloji bütün siyasetin merkezinde olmalı”

Devletin bu tür zirveleri kendi iç sıkışmışlığına karşı bir meşruiyet aracı olarak kullandığını söyleyen Nayir’e göre bu zirveler, aynı zamanda Türk sermayesinin emperyalist hiyerarşideki rolünü güçlendirmesi, pazar kapması ve yeni finans kaynaklarına ulaşması açısından da önem taşıyor.

Nayir, işçi cinayetleri, kadın cinayetleri ile kentlerde açlık ve altyapı yoksunluğuyla geçen günlük yaşamın bir tür iç savaş biçiminde sürdüğünü ifade etti. Bu bağlamda iktidarın güç tazelemesinin ancak savaş cephesinde bir kazanım olabileceğini belirten Nayir, mevcut rejimin toplumsal rıza ve meşruiyeti sürdürülebilir kılmasının mümkün olmadığının altını çizdi. Birçok kentte süregelen bu savaş halinde kendi saflarımızdaki durumla yüzleştiğimizi hatırlatan Nayir; ezilenler cephesindeki dağınıklığın temel sebeplerinden birinin, “faşizm gerçekliği karşısında türlü burjuva ideolojik akımların etkisinde kalarak düzen içi arayışlara yönelme” olduğunu ekledi.

Önce tüm örgütlerin ve mücadeleci kesimlerin bir araya gelerek bu ortak mücadele hattının nasıl olacağını tartışması gerektiğini belirten Nayir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ekoloji meselesi bugün artık tüm devrimci sosyalist, sol ve ilerici partilerin siyasetinin merkezinde olmalı. İşçilerin partilerinin ve sendikalarının, kadın örgütlerinin, LGBTİ+ gruplarının, hayvan özgürlüğü mücadelesi yürütenlerin ekolojik çöküşe bir çöküş meselesi olarak bakması ve kendi kesimsel gruplarının ekolojik yıkımdan nasıl etkilendiğini ve diğer tüm mücadele alanlarıyla bu temelde birleşmesi gerekliliğini tartışmalı. Burada gerçek bir seferberlikten, tüm türlerin ölüm kalım meselesinden bahsediyoruz. Gezegende canlılık bir şekilde devam edecektir, bu açıdan hiçbir tür olmazsa olmaz değil, fakat bütün yarattıklarıyla, kültürüyle, insanlar dahil bütün türlerin dirimi için sağlıklı ve çeşitliliği yüksek bir ekolojik durumu sürdürmek elzem. Burada aslında ekososyalist bir toplumun, yani bu mücadele kesimlerini sınıfsal temelde birleştirecek, sınıfsal çıkarlarının bilinciyle hareket etmesini sağlayacak bir tartışmanın zeminini görüyoruz.”

Cemre Nayir, toplumsal güçlerin ittifakı konusu aynı zamanda devrimci inşanın da konusu olduğunu belirterek Türkiye devrimci hareketinin “50 yıllık örgüt ve savaşım deneyimi” olduğunu hatırlattı:

“En ağır bedelleri göğüsleyen, kendini yenileme, döneme uygun mücadele araçları geliştirmede sürekli arayışta olan ve belirli bir düzeyi olan bir toplam hareket tablosu var. Son 10-15 yılda yasal-demokratik ya da yeraltında çeşitli devrimci ittifaklar, cepheler kuruldu, tarihsel eşikler aşıldı, kazanımlar elde edildi. Bugün toplumsal hareketlerin meseleye bu ciddiyetle yaklaşması gerekiyor. Kesimsel talepleri kalıcı olarak kazanmanın yolu tüm ezilenler cephesinin direncinden geçiyor. Her şeyi yeniden icat etmeyeceğiz, bu deneyimleri güncel örgütlenme, iletişim araçlarıyla güncellemek, dirençli, sınıf öfkesiyle kuşanmış, bedelleri göğüslemeye hazır ve düzenle bağlarını bilinçli bir şekilde koparmış, koparmaya hazır kadrolar yetişiyor. Gerisini tarihimiz olarak yazacağız.”

“HİZ bir karşı zirve olmalı”

Polen Ekoloji Kolektifi olarak COP31 ile eş zamanlı düzenlenecek olan Halkların İklim Zirvesi’nin (HİZ) hazırlıklarını yakından takip ettiklerini hatırlatan Nayir, HİZ sürecini yeni kitlelerle buluşma ve örgütlenme süreci olarak gördüklerini ifade etti.

HİZ’in, düzen içi herhangi bir eğilime meşruiyet kazandırmayacak bir karşı zirve olması ve bu zirvede ekolojik kurtuluş mücadelesinin örgütlülüğü ile kapasitesini büyütmek adına nasıl bir mobilizasyona girişilmesi gerektiğinin tartışılması gerektiğini belirten Nayir, sözlerine şöyle devam etti:

Bunun yeri özellikle Antalya olmak zorunda değil, hatta tarihsel olarak bölge emperyalizminin ve kapitalizminin tahrip ettiği, yıkımın hâlâ sürdüğü alanlar, örneğin Varto direniş sahası bu karşı zirvenin veya ekososyalist inşa tartışmalarının merkezi olabilir. Büyük temsillerin büyük alışverişler yaptığı zirvelerden ziyade, yapılandırılmış, derli toplu forumları yılda bir kez değil, her gün düşünmeyi değerli buluyoruz.”

“Sorun enerjinin kâr amaçlı üretilmesi”

“Yenilenebilir” kavramının sanılanın aksine “temiz, doğa dostu, halk yararına” gibi anlamlar taşımadığına dikkat çeken Nayir, bu kelimenin enerji kaynağı olan maddenin insan toplumunun zaman ölçeğine göre tekrar yenilenebilmesi ve tekrar edilebilmesi için kullanıldığını hatırlattı.

Nayir, buradaki esas sorunun üretilen enerjinin ihtiyaç için değil kâr amaçlı üretilmesi olduğunu belirterek “Her teknoloji bu sınıflı toplumun ürünü olduğundan, toplumsal üretim ilişkileri içinde yerini bulur. Yani yenilenebilir enerji halkın yararına olur diye bir ezber yok” dedi. Termodinamik yasalarına atıfla sıfır etkisi olan, kullanılabilir bir enerji üretmenin imkanının bulunmadığını söyleyen Nayir, yenilenebilir enerjinin ancak “ekososyalist bir toplumda” küçük ölçekli, dağıtık ve coğrafyaya özgü biçimleriyle gerçekten halkın yararına olabileceğini savundu:

“Yenilenebilir enerjinin temelinde yeni bir metalaştırma ve kaynak paylaşım sürecinin olduğunu, düzen içi yenilenebilir enerji yatırım ve çalışmalarının fosil yakıt tüketimini azaltmak yerine bunun üzerine binip yıkımı daha da genişlettiğini biliyoruz. Bunun karşısında tüm meşruluğuyla canını ve üzerinde yaşadığı toprağı, soluduğu havayı, hayvan dostlarını, içtiği suyu korumak zorunda olan ve her gün yaşamın diğer bütün alanlarını kuşatmaya çalışan zorbalığa karşı direnen yaşam savunucuları olmalı, kendimizi savunmalıyız. Doğanın özsavunması olmalıyız ve çok daha örgütlü, güçlü bir şekilde yeryüzünün kapitalistlerin laboratuvarı olmasını engellemeli, doğayı ve emeği özgürleştirmek için kesimsel bütün mücadelelerin yaşam ve ekoloji savunması temelinde cepheleşmesini sağlamalıyız. Yenilenebilir enerji özelinde ise kapitalist özel mülkiyet yerine enerji egemenliğini sağlayacak, enerji yoksulluğunu giderecek enerji kooperatif ve komün denemelerini incelemeli ve uygulamaya çalışabiliriz bir ilk adım olarak. İklim değişikliğine karşı termik santrallerin alternatiflerini bu şekilde denemek ancak halkın emekolojik alternatifini sunacaktır. Ayrıca elbette, enerjinin sadece üretim aşamasını değil, iletim, dağıtım ve kullanım aşamalarını birlikte ele alarak bir bütün enerji sistemlerini toplumsal ya da grup mülkiyetlerine dönüştürmek için talepleri mücadeleye yansıtmalıyız.”

*Cemre Nayir’in yanıtları, Polen Ekoloji Kolektifi katkılarıyla birlikte hazırlandı

Bilirkişi raporu Afşin-Elbistan A Santrali için “ciddi bir tehdit” dedi

Afşin-Elbistan’daki Termik A Santrali’ne ilişkin yayınlanan bilirkişi raporunda kükürt dioksit ve azot dioksit için konulmuş yasal sınırların aşıldığı ifade edildi. Afşin Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu’ndan Mehmet Dalkanat, “Mesele sadece bir bölge değil, toprak meselesidir dedi.

Bilirkişi raporunda yer alan fotoğraf

Yıllardır bölgede ciddi sağlık ve ekolojik riskler oluşturmasıyla bilinen Afşin-Elbistan A Termik Santrali’ne eklenmesi planlanan 5 ve 6. ünitelere ilişkin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu kararı 8 Temmuz’da iptal edilmişti. Greenpeace Türkiye’nin Afşin-Elbistan A Termik Santrali 4. ünitesinin çevre izninin ve lisans belgesinin iptali için bölge halkıyla birlikte 2024 yılında açtığı davadaki bilirkişi raporu da bugün açıklandı.

Rapor, Afşin-Elbistan A Termik Santrali’nin 4. Ünitesinden yayılan hava kirliliğinin insan sağlığı, tarımsal üretim, su kaynakları ve ekosistem bütünlüğü üzerinde “ciddi ve sürekli bir risk” oluşturduğunu ortaya koydu. Raporda santralden yayılan zehrin yerel halkın sağlığı, tarım ve su kaynakları üzerinde “arızi bir hata” değil, “yapısal ve sürekli bir tehdit” oluşturduğu doğrulandı.

4’er ünitelik 1355 Megawatt’lık (MW) Afşin-Elbistan A Termik Santrali 42 yıldır, yine 4’er ünitelik 1440 MW’lık Afşin-Elbistan B Termik Santrali ise 22 yıldır Maraş’ta elektrik üretimi yapmaktadır. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, söz konusu Afşin-Elbistan A Termik Santrali’ne yeni bir termik santral büyüklüğünde olan toplam 688 MW kapasiteli ek 2 ünite için 27 Aralık 2024’te “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu Kararı” verdi. Santralin 5. ve 6. ünitelerine ilişkin ÇED olumlu kararının iptali istemiyle açılan davaların duruşmaları 11 Haziran’da görüldü. Eylül 2025’te hazırlanan ilk bilirkişi raporunda ek üniteler için planlanan projenin kamu yararı taşımadığı, Şubat 2026 tarihinde açıklanan ikinci bilirkişi raporunda da projenin uygun olmadığı yönündeki tespitler belgelenmişti.


Afşin Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu’ndan Mehmet Dalkanat, ÇED iptal kararı ve bilirkişi raporunun ardından bölgedeki durumu ve çevre mücadelesini anlattı. Dalkanat, 5. ve 6. ünitelerin kapatılması için açılan davaların Greenpeace, Tema Vakfı, Türk Tabipler Birliği, İklim Adalet Koalisyonu, Avrupa İklim Eylem Ağı, 350.org, Elbistan ve Nurhak Belediyeleri gibi birçok kurumun desteğiyle yürütüldüğünü hatırlatarak bu sonucun yerelin ve çevre örgütlerinin mücadelesiyle elde edildiğini vurguladı ve ilerideki günlerde mahkeme kararıyla sağlıkla ilgili istatistik bilgilerini de alacaklarını belirtti.

Mehmet Dalkanat

Dalkanat: “Santraldeki birçok işçi sakat kaldı”

İptal edilen ek ünite projesinin aslında 688 MW gücünde devasa yeni bir santral anlamına geldiğini belirten Dalkanat, bu kararla bölgenin şimdilik büyük bir yıkımdan kurtulduğunu ifade etti. Dalkanat, santralin açık işletme şeklinde çalıştığını, kömürü usulsüzleştirmek için yeraltından 1500 – 2000 pompayla sürekli su çektiğini ve bunun da yeraltı su seviyelerini ve birçok ekosistemi de beraberinde etkilediğini söyledi.

Dalkanat, bilirkişi raporunun ardından asıl hedefin mevcut santralin tamamen kapatılması olduğunu vurguladı:

“Karşımızda 42-43 yıllık çok eski bir metal yığını var. Patlamaya hazır bir bomba gibi. Arızalı olmadığı bir gün bile yok. Bu zamana kadar birçok işçi kardeşimiz yaşanan kazalardan dolayı sakat kaldı, bu durum hâlâ da oluyor.”

“Ölsek de karnımız tok ölelim”

Santralin bölgeye istihdam sağladığı yönündeki iddiaların bir aldatmaca olduğunu söyleyen Dalkanat, santral yetkililerinin yabancı işçi çalıştırarak ucuz iş gücünden faydalandığını belirtti ve “Nepal’den, Pakistan’dan, Afganistan’dan işçi getiriyorlar. Bu insanları 300 dolara, sigortasız çalıştırıyorlar” dedi.

Bu durumda çaresiz bırakılan bölge halkının onlara “Biz bunun zararını biliyoruz, hepimiz hastayız. Bu hastalıktan öleceğimizi de biliyoruz ama ölsek de karnımız tok ölelim diye çalışıyoruz” dediklerini söyledi ve ekledi: “Burada böyle bir facia, böyle bir vahamet yaşanıyor.”

“Kanser vakasının uğramadığı ev yok”

Yıllardır bölgedeki sağlık verilerinin kamuoyundan gizlendiğini, ancak verdikleri hukuk mücadelesiyle bu verileri almaya hak kazandıklarını belirten Dalkanat, bölgedeki kanser gerçeğine dikkat çekti:

“Bölgede kanser vakasının uğramadığı ev yok, herkes bir kurban vermiş. İlçe merkezlerinde kanser vakaları Türkiye istatistiklerinin çok çok üzerinde. Oradan emekli olan memur arkadaşlardan 70 yaşını gören yok, yaşayanlar da 3-4 stentle yaşıyor. 25 yıl boyunca sülfür dioksit, kükürt dioksit ve diğer zehirli maddelerle muhatap olan bu insanlar değişik kanser türleriyle gidiyorlar. Genellikle akciğer kanseri.”

Greenpeace gibi iklim alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının paylaştığı bilgilere göre, Afşin-Elbistan A Termik Santrali’nin emisyon verileri yasal sınırlarının sekiz katına kadar aşıldı ve Afşin Elbistan A Santrali’nin açılışının ardından bölgedeki kanser vakaları sekiz kat yükseldi. Bu kuruluşlar ayrıca, ÇED raporuna göre ek ünitelerin Afşin ilçesinin bir yılda tükettiği suyun sekiz katı su tüketeceğini, eklenmesi planlanan iki ünitenin de tüm baca gazı filtreleri eksiksiz yapılsa bile 2 bin 268 erken ölüme yol açacağını ve santrale yakın topraklarda arsenik, kadmiyum, kurşun, çinko, mangan ve molibden gibi ağır metallerde ve iz elementlerde önemli artışlar olduğunu da açıklamıştı.

“Santraller yılda en az 4 milyon ton kül bırakıyor”

Santralin filtre sistemlerinin yetersizliğine de değinen Dalkanat, “Dünyanın en gelişmiş termik santrali bile olsa yüzde 2’lik bir sızıntı yapıyor. Bu santral senede 22 milyon ton kömür yakıyor. Havaya, atmosfere 4 milyon tonun üzerinde kül bırakıyor. Bu oran bile buradaki ekosistemi, su havzalarını, yer altı su dengesini bozmaya yetiyor” dedi.

Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’na imza attığını ve önümüzdeki süreçte bu sene Antalya’da gerçekleştirilecek İklim Zirvesi olan COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlandığını hatırlatan Dalkanat, bu süreçte kömür yatırımlarına devam edilmesinin büyük bir çelişki olduğunu söyledi. Yerel ve ulusal çevre örgütlerinin ortak dayanışmasıyla bu kararın alındığını belirten Dalkanat, sözlerini şöyle tamamladı:

“Hem iklim zirvesine talip olmak hem de karbon salınımı en yüksek olan sektöre ruhsat vermek büyük bir çelişki. Biz bu mücadeleyle devletin uluslararası kamuoyundaki itibarını da kurtarmış olduk. Şimdi Çanakkale Karabiga’da ithal kömürle çalışan yeni bir proje var. Mesele sadece bir bölgenin değil, ülkenin toprak meselesidir. Karabiga’daki arkadaşlarımızla da dayanışma içinde olacağız.”

Çanakkale’nin Biga ilçesine bağlı Karabiga beldesinde faaliyet gösteren ve 1320 MW güce sahip olan Cengiz Holding'e bağlı CENAL Entegre Termik Enerji Santrali, kapasite artışı adı altında 1050 MW gücünde yepyeni bir ünite daha eklenmesi için şirket ÇED başvurusunda bulunmuştu.

Bilirkişi raporu: Yasal sınırların aşılması ciddi bir risk

Afşin-Elbistan Termik A Santrali’ne ilişkin yayınlanan bilirkişi raporu, termik santralin 4. ünitesinden yayılan hava kirliliğinin insan sağlığı, tarımsal üretim, su kaynakları ve ekosistem bütünlüğü üzerinde “ciddi ve sürekli bir risk” oluşturduğunu ortaya koydu.

Raporda bilirkişi heyeti, “ortak kanaat”ini şöyle açıkladı:

  • Tesis hava emisyonu yönünden Çevre İzin ve Lisans Belgesi’nin asgari teknik şartlarını karşılamıyor, yönetmelik kapsamındaki entegre değerlendirme yükümlülüğünü yerine getirmiyor,
  • Bu yetersizlikler yapısal ve sürekli nitelik taşıyor,
  • Alınan önlemler ülke ve dünya standartlarıyla kıyaslandığında yetersiz ve elverişsiz kalıyor,
  • Hava emisyonu aykırılığı insan sağlığı, tarımsal üretim, su kaynakları ve ekosistem bütünlüğü üzerinde ciddi ve süregelen bir risk oluşturuyor.

Raporun ardından mahkemenin bilirkişi raporuna itirazları değerlendirdikten sonra yürütmeyi durdurma talebi hakkında karar vermesi ve duruşma tarihi belirlemesi bekleniyor.

Greenpeace Türkiye İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu Emel Türker Alpay, termik santralin çevre ve insan sağlığına yönelik olumsuz etkilerinin bilirkişi raporuyla ortaya konduğunu belirtti ve şu ifadeleri kullandı:

“Bilirkişi raporunda öne çıkan en önemli bulgulardan biri, hava kirliliği aşımının münferit olmadığı. Bizim 2024 yılında ilk kez elde ettiğimiz Sürekli Emisyon Ölçüm Sistemi (SEÖS) verileri de ortalama değerlerin yönetmelik sınırlarını 1 buçuk kattan 8 kata kadar aştığını gösteriyordu. Rapordaki bulguların anlamı açık: Yaşanan sorunlar bakımla giderilecek arızalar değil. Azot oksitler için tesiste arıtma ünitesi hiç yok, kükürt arıtma sisteminin verimi olması gerekenin çok altında; ünite kırk yıllık ve teknolojik ömrünü tüketmiş. Bölge için yapılması gereken bu ömrünü tüketmiş santrallere yatırım yapmaya devam etmek yerine bölgenin kömürden adil bir geçiş ile nasıl kurtarılacağını planlamak olmalı.”

Bilirkişi raporunda öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Rapora göre tesisin saptanan kazan arızasını giderdikten sonra “artık ölçüme hazırız” diyerek ölçüm anını kendisi belirlediği durumda bile havaya saldığı kükürt dioksit ve azot dioksit için konulmuş yasal sınırlar aşıldı. Bilirkişi heyeti bunu “arızi bir hata” olarak değil, “yapısal ve sürekli bir yetersizlik” olarak niteledi.
  • Dört üniteli tesiste izin yalnızca bir üniteye verilmiş; yönetmeliğin zorunlu kıldığı bütünsel değerlendirme yapılmamış. Rapor, aynı adresteki tüm tesislerin birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılan yönetmelik kuralının yerine getirilmediğini tespit etti.
  • Sağlık riskinin değerlendirilebilmesi için gereken veri bugüne dek eksiksiz üretilip paylaşılmadı. Bir çevresel riskin sağlık sonuçları, ancak bu veri eksiksiz ortaya konduğunda ölçülebilir, çünkü çevresel kaynaklı kronik hastalıkların kayıtlara geçmesi on yıllar alır. Bilirkişi de bu nedenle riski, gerçekleşmiş bir zarar üzerinden değil, “devam ettirilmesi kabul edilemez nitelikte ciddi bir tehdit” olarak tanımladı.
  • Yaklaşık 40 yıllık ünite, düşük verimiyle (yüzde 30-33) modern santrallerin (yüzde 45+) ve ülke-dünya standartlarının gerisinde; alınan önlemler “yetersiz ve elverişsiz” bulundu.

Ekonomik kalkınma mı yoksa ekolojik talan mı?

“Tarih bize defalarca gösterdi ki insan doğaya karşı kazandığını sandığı her savaşın sonunda aslında kendisi kaybetti. Kuruyan nehirler, yok olan ormanlar, kirlenen hava ve derinleşen iklim krizi bunun en acı kanıtıdır.”

Varto’daki çadır nöbetinden bir kare, Fotoğraf: Niha+

Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde hayata geçirilmek istenen jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı bölge halkı Mart ayından bu yana projeyi ve projeden sorumlu IGNIS H2 anonim şirketini protesto ediyor. Proje 22 köyün bütün yaşam alanını etkileyecek. Bu alanda yaşayan köylüler ise çadır nöbetine 61. gününde devam ediyor.

5 yıldır Varto’nun Teknedüzü (Badan) köyünde yaşayan emekli kimya öğretmeni ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi Muş Temsilcisi Ali Rıza Vural, Niha+’ya bölgede yürütülen ekolojik mücadeleyi ve JES’in bölge halkının gündelik hayatına etkisinin nasıl olduğunu yazdı:

Mezopotamya Ekoloji Hareketi Muş Temsilcisi Ali Rıza Vural

“Bir sabah köyünüzde kuş sesleri yerine sondaj makinelerinin gürültüsüyle uyandığınızı düşünün. Yıllardır ekip biçtiğiniz toprağın ortasına devasa kuleler dikiliyor. Asırlık ağaçların gölgesinde açılan yollar, ormanın sessizliğini parçalıyor. Derelerin akışı, tarlaların geleceği, çocukların soluyacağı hava artık bir yatırım dosyasının satır aralarında değerlendiriliyor.

İşte bugün Varto’da toplam 16 köyü doğrudan etkileyen ve Türkiye’nin birçok kırsal bölgesinde yaşanan tam da budur.

Jeotermal enerjinin iklim krizine karşı fosil yakıtlara alternatif olarak önemli bir kaynak olduğu söylencesi, aldatmacanın ötesinde bir anlam teşkil etmemektedir. Hiç bir enerji projesi, doğaya sınırsız müdahale etme hakkı vermez. ‘Yenilenebilir’ etiketi, çevresel yıkımı görünmez kılan bir perdeye dönüşmemelidir. Eğer bir proje yaşam alanlarını geri dönülmez biçimde etkiliyorsa, o projeyi sorgulamak yalnızca bir hak değil, toplumsal bir sorumluluktur.

Her sondaj kuyusu, yalnızca yerin derinliklerine açılan bir delik değildir. O kuyu, bazen bir köyün su umuduna, bazen atalarımızın mezarlarının kaybolma endişesine, bazen jaru diyarlarımızın kutsiyetlerine, bazen verimli bir ovanın geleceğine, bazen de binlerce canlıya ev sahipliği yapan bir ekosisteme uzanır. Doğanın dengesi, mühendislik hesaplarından ibaret değildir. Toprak yalnızca üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değil, milyonlarca canlının birlikte var olduğu yaşayan bir bütündür.

Bugün çevre mücadelesi veren insanlar çoğu zaman ‘kalkınma karşıtı’ ya da ‘yatırım düşmanı’ olmakla suçlanıyor. Oysa gerçek soru şudur: Kalkınma kimin için ve ne pahasına?

Bu sorunun cevabını irdelediğimizde sermaye sahiplerinin hiç bir canlının yaşam hakkını düşünmeden paralarına daha fazla para katma hesaplarının dışında başka hiç bir şeyi düşünmedikleri ortaya çıkmaktadır.

Bu gerçeklikten hareketle çevreye duyarlı köylülerimiz ve muhtarlarımız, yaşlımız gencimiz ve çocuklarımızla ortak hareket ederek bir direniş hattını oluşturmamız olması gerekendi. Bu toplumsal refleksin oluşmasının 20 Mayıs’ta sondajlamaya başlama planlarını ertelemek zorunda kalan küresel sermaye şirketi IGNIS H2 firmasını ve yerli işbirlikçilerini ürküttüğü gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz.

Bu toplumsal örgütlü gücümüzü yerel köylülerimizin yanında metropol kentlerdeki Vartolular ve diasporalara göç etmiş özellikle Avrupa kanadındaki Vartolu hemşerilerimiz ve dostlarının dayanışma destekleri ile büyümüş, büyümeye de devam edecektir.

Bir vadinin sessizliği bozulduğunda, yalnızca kuşlar susmaz. Çiftçinin umudu da eksilir. Bir dere kirlendiğinde yalnızca su kirlenmez; o suyla büyüyen meyve, o sudan içen hayvan ve o suya güvenen insanlar da etkilenir. Bir orman parçalandığında yalnızca ağaçlar kesilmiş olmaz, yaşamın birbirine bağlı bütün halkaları zarar görür.

Doğa, insanın dışında bir varlık değildir. Biz doğanın sahibi değil, onun yalnızca bir parçasıyız. Buna rağmen yıllardır aynı yanılgıyı sürdürüyoruz: Ekonomik büyümeyi yaşamın önüne koyuyoruz. Oysa para yeniden kazanılır; kuruyan bir kaynak suyu, yok olan bir tür ya da verimsizleşen bir toprak çoğu zaman geri getirilemez.

Jeotermal projelere ilişkin tartışmalar, yalnızca teknik raporlara bırakılacak kadar dar bir mesele değildir. Bu tartışmanın merkezinde insan hakları, çevre hakkı ve gelecek kuşakların yaşam hakkı vardır. Bir bölgede yaşayan insanların görüşü alınmadan, bilim insanlarının uyarıları yeterince dikkate alınmadan ve olası çevresel etkiler tüm yönleriyle değerlendirilmeden atılan her adım, toplumsal güveni de zedeler.

Bugün doğayı savunanlar yalnızca birkaç ağacı korumaya çalışmıyor. Onlar; çocukların içeceği suyu, çiftçinin ekeceği toprağı, arının konacağı çiçeği ve hepimizin ortak geleceğini savunuyor. Çünkü doğa, üzerinde pazarlık yapılacak bir meta değildir. O, yaşamın ta kendisidir.

Tarih bize defalarca gösterdi ki insan doğaya karşı kazandığını sandığı her savaşın sonunda aslında kendisi kaybetti. Kuruyan nehirler, yok olan ormanlar, kirlenen hava ve derinleşen iklim krizi bunun en acı kanıtıdır.

Artık tercih yapma zamanı geldi. Ya doğayı yalnızca ekonomik bir kaynak olarak görmeye devam edeceğiz ya da onu yaşamın vazgeçilmez temeli olarak kabul edeceğiz.

Çünkü mesele yalnızca bir sondaj kuyusu değildir. Mesele, çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağımızdır. Mesele, toprağın sesini duyup duymayacağımızdır.

Ve unutulmamalıdır ki doğa konuşmaz. Ama sustuğunda insanlık da susacak, bir gelecek de bulamayacak.”

Giresun’da köylüler iki aydır direniyor

Giresun’un Görele ve Tirebolu ilçelerinde maden arama faaliyetine karşı açılan davayı kazanan köylüler, mahkeme kararına rağmen sahaya inen sondaj makinelerini durdurmaya çalışıyor. Köylülerin avukatı Sevda Karataş Şahin, eski kapsam dışı kararların gerekçe göstererek iptal kararının uygulamamasını hukuken kabul edilemez olduğunu ifade ederken, Giresun Çevre Aktivisti Ramazan Doğru ise, sondaj faaliyetlerinin bölgedeki vadilere ve içme sularına ciddi zarar vereceğini belirtti. Sondaj çalışmaları ile sadece bir bölgede 158 bin ağacın kesilmesi gündemde.

Fotoğraf: Giresun Çevre ve Doğa Derneği

Giresun’un yüzde 85’i geçtiğimiz aylarda maden sahası ilan edildi. Giresun Merkez, Piraziz, Dereli, Bulancak ve Şebinkarahisar ilçelerini kapsayan maden ruhsatlarının toplam büyüklüğü 12 bin 512 hektarı (yaklaşık 125 bin dönüm) buluyor. Toplam 38 köy ve yaylayı doğrudan etkileyen karara karşı köylülerin direnişi ve hukuki mücadelesi de sürüyor.

Giresun’da Tirebolu, Sekü, Oyraca, Görele, Soğukpınar, Gürpınar, Karlıbel, Çanakçı, Karabörk, Kuşköy, Akköy ile Çanakçı ilçe merkezi sınırına kadar olan 29.630 futbol sahası büyüklüğündeki bir alan, Alagöz Holding’e bağlı Alagöz Maden’in aldığı ruhsat kapsamında.

Av. Karataş’ın paylaştığına göre Giresun’da ihale edilen diğer alanlar:

  • Giresun Merkez, Lidya Madencilik (Çalık Holding). Etkilediği köyler: Akköy, Sayca, Çukurköy, Burhaniye, Darköy, Yaykınlık, Hamidiye – Alan: 1671,47 ha – Köyler: Melikli, Osmaniye, Okçu, İnişdibi, Çamlık – Alan: 1814,8 ha – Köyler: Darköy, İnece, Boztepe – Alan: 436,29 ha
  • Piraziz – Gümüştaş Madencilik (Doğan Holding). Etkilediği köyler: Deregözü, Erenli, Alisayvan, Armutçukuru, Şerefli, Bahariye, Alan: 1750,17 ha – Etkilediği köyler: Güneyköy, Alınca, Kestaneköy, Ordu ili Osmaniye, Alan: 1645,86 ha
  • Dereli – Gencer Maden. Etkilediği köyler: Yeşiltepe, İçmesu, Bahçeli, Kartepe Yaylası – Alan: 1214,5 ha
  • Bulancak–Kar Mineral Madencilik. Etkilediği köyler/yaylalar: Naltaş Yaylası, Ortaoba, Çambaşı İkidere Obası, Karagöl Dağı Hevsel Bahçesi – Alan: 1991,15 ha
  • Şebinkarahisar – Mir Yıldız Madencilik. Etkilediği köyler/yaylalar: Asarcık, Duman Yaylası, Küllük Yaylası, Çakırgöl Yaylası, Dereyurt Obası, Suluyurt – Alan: 1987,75 ha

Görele’nin Karlıbel Köyü ile Tirebolu’nun Sekü Köyü’nde Alagöz Maden tarafından yürütülmek istenen IV. Grup maden arama projesine karşı köy halkının tepkisi basına yansımıştı. Giresun’da gerçekleşen ekolojik davalara bakan Avukat Sevda Karataş Şahin, köylülerin direnişini ve hukuki sürecin detaylarını Niha+’ya anlattı.

Giresun Maden Direnişi: Olayların Kronolojisi

24 Şubat 2026

Muhtarlar, köylüler ve derneklerin açtığı iptal davası sonucunda mahkeme, Karlıbel ve Sekü köylerinde Alagöz Maden’in maden arama projesine verilen ÇED Olumlu kararı için yürütmeyi durdurma kararı verdi. Karar, işlemin yetkili olmayan Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından verilmesi gerekçesiyle verildi.

5 Mart 2026

Yönetmelik değişti

Yürütmeyi durdurma kararından dokuz gün sonra, Resmi Gazete’de ÇED Yönetmeliği’ne dair değişiklik yayımlandı. Değişiklikle il müdürlüklerine belirli projeler için ÇED Olumlu kararı verme yetkisi devredilebilmesinin önü açıldı. Karataş düzenlemeye ilişkin “Halihazırda verilen kararları etkilemese de onlar açısından yetki sorunu ortadan kalkmış, il müdürlükleri gelişigüzel ÇED Olumlu kararı vermekte yetkili kılınmıştı” ifadelerini kullandı.

4 Nisan 2026

“İlk direniş ateşi yakıldı”

Yürütmeyi durdurma kararının geçerliliğini sürdürdüğü 4 Nisan’da Alagöz Maden’in sondaj çalışması yapmak üzere köye makine getirdiğini aktaran Karataş, şunları söyledi:

“Köylüler araçlarını yollara çekerek sondaj makinesinin alana çıkmasına izin vermedi. Sondaj makinesinin geldiğini duyan köylülerin, derneklerin alana gelmesiyle 60 gündür süren direnişin ilk ateşi yakılmış oldu. Köylülerin kalabalıklaşması, sondaj makinesinin hukuka aykırı biçimde alana girmeye çalışılmasının kamuoyuna yansımasıyla onlarca kolluk görevlisi de köye geldi. Kolluk görevlilerine, Alagöz Maden taşeronu ve yetkililerine ilgili karar ibraz edilerek yaptıklarının suç olduğu belirtilmişsek de köylülere 1 Nisan’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından verilen bir ‘ÇED Muafiyet’ yazılarının geçerli olduğuna dair aldıkları bir yazıyı esas alarak işlem yaptıklarını beyan ettiler.”

Karataş, bu yazının hukuki açıdan son derece sorunlu olduğunu belirterek, “Alagöz Maden, yürütmeyi durdurma kararına itiraz edemeyince davalı idareye başvurarak kararın uygulanmamasını sağlayacak bir işlem tesis edilmesini talep etti. Müdürlük de bu talebi karşılayarak kanunun ve mahkeme kararının arkasından dolandı” dedi.

5–6 Nisan 2026

Yetkililer köye geldi

5 Nisan’da sondaj makinesi yeniden alana getirilmek istendi, köylüler yine engelledi. 6 Nisan sabahı Avukat Karataş, Sekü Köyü muhtarı ve Tirebolu Çevre, Kültür ve Turizm Derneği yönetim kurulu önce il meclisine başvurdu, burada söz verilmeyince Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Murat Cavunt ile görüşmeye gidildi.

Karataş, görüşmenin seyrini şöyle aktarıyor:

“Cavunt ne taleplerimizi ne mahkeme kararını ne de bizi dinledi. Biz daha kendisiyle görüşürken, kolluk görevlilerinin kafası karışmasın diye 1 Nisan tarihli yazısını revize ederek yürütmeyi durdurma kararından hiç bahsetmeyen, doğrudan ÇED muafiyetini esas alan yeni bir yazı gönderdi. Köye geri döndüğümüzde çok sayıda kolluk kuvveti ve müdahaleye hazır birliklerin beklediğini gördük. Köylüler sondaj makinesinin önünde mevzi kurması üzerine saatler sonra kolluk kuvvetleri geri çekildi. O güne kadar köye bir kez dahi uğramamış olan Tirebolu Kaymakamı ile Murat Cavunt alanda bizzat görünerek sondaj faaliyetini teknik ve hukuki olarak meşrulaştırmaya çalıştılar.

7 Nisan 2026

“Fiilen OHAL ilan edildi”

Avukat Karataş bu tarihi şu sözlerle tanımladı:

“Alagöz Maden için fiilen OHAL ilan edilmişti. Sabah 6-6.30’unda köylüler evlerinde uyurken sondaj makinesi onlarca jandarma eşliğinde alana getirildi. Günlerce köylülere ‘yol kapatmak suçtur’ diyen yetkililer o sabah köylülerin kendi köylerinde araçlarıyla hareket etmesine izin vermedi. Aynı gün dosyada iptal kararı verildi. Yani dava kazanıldı, ÇED Olumlu kararı iptal edildi. Sondaj makinesi alana çıktığı saatte mahkeme kararını çoktan almıştık.”

7–10 Nisan 2026

Yaşlı ve çocuklar kilometrelerce yürütüldü

7 Nisan’dan itibaren köy fiilen abluka altına alındı. Araç ve yaya geçişleri jandarma tarafından kısıtlandı, trafik jandarması getirilerek köylülerin araçlarına para cezası kesildi. 8 Nisan’da çevre ilçelerden gelen destekçilerle alana çıkmak isteyen köylülerin, araçla geçişine izin verilmeyerek yaşlı ve çocuklar dahil onlarca köylü kilometrelerce yürümek zorunda bırakıldı.

10 Nisan’da iptal kararı kapsamındaki Görele’nin Soğukpınar ve Bakımlı köyleri arasında Alagöz’e ait ikinci sondaj makinesi çalışmaya başladı. O tarihten itibaren sondaj çalışmaları gece gündüz durmaksızın devam ediyor.

18 Nisan 2026

Büyük köylü mitingi

18 Nisan’da Giresun tarihinin madene karşı en büyük köylü mitingi düzenlendi. 29 Mayıs 2026’da Görele’de de miting gerçekleştirildi ancak mülki amirler bildirim ve izin süreçlerinde çok sayıda engel çıkardı.

29 Mayıs’taki köylü mitingi. Fotoğraf: Giresun Çevre ve Doğa Derneği

“İdare mahkeme kararını uygulamakla yükümlüydü”

ÇED Olumlu kararının yürütmeyi durdurma kararı aldığını hatırlatan Karataş şöyle devam etti: “ÇED Olumlu kararının yürütmesinin durdurulmasının ardından ‘ÇED kapsam dışı kararlar geçerlidir’ demek, sahada işletilebilir cevher aranıp aranmadığı tespitine dönmek demektir. Oysa burada açıkça sahada işletilebilir cevherin varlığına yönelik bir sondaj yapılmaktadır. Bu işlem için ÇED Olumlu kararı zorunludur. Yani bunlar birbirinden bağımsız işlemler değil.İptal kararı verildiği anda idare açısından bağlayıcıdır, derhal uygulanması gerekir. Eğer idare bu kararı uygulamaz ya da geciktirirse, hem tazminat ödemekle yükümlü olur hem de sorumlular hakkında cezai süreçler gündeme gelir.”

İlgililer hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu belirten Karataş soruşturma süreçlerinde yaşanan eşitsizliği şu sözlerle açıkladı: “Alagöz’ün taşeronu ve mühendisinin şikayetiyle avukat dahil direniş bileşenlerinin ifadesi hemen alınırken, Alagöz aleyhine açılan soruşturma dosyasında bugüne kadar tek bir ifadeye bile başvurulmadı.”

Alagöz Maden’e “fahri hemşerilik beratı”

Köylülerin çeşitli yöntemler ile cezalandırıldığını belirten Karataş, 29 Mayıs mitingine ilişkin afiş astığı gerekçesiyle köylülerden Mesut Yılmaz’a Doğankent Belediyesi Zabıta Amirliği tarafından 115.021 TL idari para cezası kesildiğini söyeldi. Yılmaz ve Ferhat Aslan hakkında, Alagöz müdürü ile sondaj makinesi sahibi ve taşeron işçisinin şikayetiyle soruşturma başlatıldı.

15 Mayıs’ta kamuoyuna yansıyan gelişmeleri de hatırlattı Karataş sözlerini şöyle sürdürdü: “O gün Doğankent Kaymakamı’nın çağrısıyla yaylalardaki kaçak yapılaşma gündemiyle toplantıya çağrılan muhtarlar ile Doğankent Belediye Başkanı tarafından Murat Cavunt, Alagöz Maden Genel Müdürü Ali Çağatay Çalışır ve şirket yetkililerinin bulunduğu ayrı bir görüşme alındı. Toplantı sırasında muhtarların telefonları toplatıldı, muhtarlara “yolumuza taş koymayın, kolaylaştırıcı olun” mesajı verildi. Yine kamuoyuna düşen bir videoda Doğankent Belediye Başkanı Rüşan Özden Cantürk, Alagöz’e “fahri hemşerilik beratı” vereceğini açıkladı.”

Alagöz Maden’in Giresun’da ruhsat aldığı alanlar. Fotoğraf: Sendika.org

Doğru: “158 bin ağaç kesilecek”

Niha+’ya Giresun’daki köylülerin sürdürdüğü mücadeleyi değerlendiren Giresun Çevre Aktivisti Ramazan Doğru, bölgenin ekolojik anlamda tahribata uğratıldığını ifade etti.

Görele Karlıbel köyünde yerleşim yerlerinin içinde çalışma yapıldığını aktaran Doğru, bölgedeki tarihi yapıların da risk altında olduğunu belirterek “Karlıbel Köyü Hapan mevkiinden Soğukpınar Köyü ile Çanakçı ilçesi Çöcen mevkii ve Karabörk istikametindeki alana Alagöz yol vurma çalışması adı altında orman katliamı yaptı” dedi. Doğru’nun aktardığına göre, Alagöz şirketi ruhsat kapsamında 158 bin ağaç kesecek.

Söz konusu yol güzergahında Alagöz Maden’in mahkeme kararına rağmen 300 metreden daha derin sondajlar vurduğunu dile getiren Doğru, bölgedeki riskleri şöyle sıraladı:

“Su kaynakları ve dere yatakları görmezden geliniyor. Soğukpınar köy halkının ciddi tedirginlikleri var. Heyelan ve sel riski fazla olan bir bölgede atık havuzları ve pasa alanları da planlanma ihtimali yüksek. Görele Soğukpınar ile Doğankent Çatak köyü arasında atık alanı planlanmış. Bu alana ait mahkeme süreci devam ediyor. Vadilerin tamamını riske atıyorlar. Yerleşim alanları ulaşım sebebiyle vadi tabanlarına yayılmış durumda. Halkı dinleyen yok. Bu alanda yapılacak çalışma Çömlekçi Vadisinde 35 köy, Çanakçı Vadisinde ise 40 a yakın köy ile Çanakçı ve Görele ilçelerini büyük ölçüde etkileyecek. Özellikle içme suları ve tarım faaliyetleri önlem alınmaz ise yok olacak.”

Çatalağaç Alagöz’e ilk kez 2016’da devredildi

Doğru’ya göre, 2007 yılında Doğankent Çatalağaç Köyü’nde Ciner Grubu’na bağlı Park Holding, yıllık 42 bin ton üretim kapasiteli Bakır-Kurşun-Çinko maden işleme sahasının ihalesini aldı ve şantiye kurulumuna başladı. 2009 yılına kadar şantiye kurulumunun, iş ve işçi kadrolarının tamamlanıp faaliyete başlandığını söyleyen Doğru, sondaj, galeri açma ve işleme işlemlerinin 2016 yılına kadar devam ettiğini ifade etti.

Bu süre içinde Park Holding’in herhangi bir usulsüzlük, mala ve çevreye zarar verme gibi bir olumsuz işlem yapmadığını belirten Doğru, köy halkı ve çevre köylerden vatandaşlar şirkette çalıştığını da söyledi. Ondan sonra gelişen süreci ise şöyle anlattı:

“2016 yılında Park Holding yeteri miktarda cevher bulunamadığı gerekçesiyle bu sahayı ilk kez maden işi yapacak olan Alagöz Holding bünyesindeki Alagöz Maden şirketine devrediyor. Alagöz Maden bu sahaya Şebinkarahisar’da atık havuzu patlayan Nesko Madencilik’te çalışan personelleri ekleyerek faaliyet yürütmeye başlıyor. 2018’den itibaren dere yataklarının kirletilmesi, usulsüz ağaç katliamı, köy yollarının usulsüz kullanımı, heyelanların oluşması, köy yollarının ağır tonajlı araçların aşırı kullanımı sebebiyle kullanılamaz hale gelmesiyle köy vatandaşlarının şikayetlerine sebep oluyor. Şikayetler dikkate alınmıyor, yargı süreçlerinde bir çok faaliyetin usulsüz olduğu ortaya çıkıyor. Dönemin Giresun Valisi Enver Ünlü, Iğdır’dan gelip şirkete usulsüz onaylar veriyor. ÇED olumlu raporları, kaçak atık havuz izinleri ile şirkete alan açıyor.”

2023’te Alagöz maden 9 köyü içine alan ruhsat sahası ihalesini alarak ÇED süreci başlattığını da hatırlatan Doğru, 23 Haziran 2023’te Giresun Valiliği’nin ÇED onayı verdiğini, daha sonra itiraz edilince iptal edildiğini daha sonra ise valiliğin yeniden bakanlığa başvurduğunu anlattı. Doğru’ya göre, 29 Kasım 2023’te Doğankent Söğütağzı köyünde bu dosya için vatandaşların itirazlarına rağmen usulsüz bir şekilde ÇED toplantısı yapıldı:

“Çevre Şehircilik Bakanlığındaki İDK (İnceleme Değerlendirme Kurulu) toplantısına 10 şirket çalışanını ve avukatlarını aldılar. 9 köyden 15 kişi zorla içeri alındı ve daha sonra ÇED olumlu kararı verildi. Bu kararı Tirebolu Çevre Kültür Derneği ve vatandaşlarla yargıya taşıdık. Keşif kararı var ve süreç devam ediyor.”

Şirketler valiliğin tayininde rol oynadı iddiası

Doğru’nun aktardığına göre, Tirebolu Sekü köyü ile Görele Soğukpınar ve Karlıbel ile Çanakçı ilçesi Akköy, Karabörk ve Kuşköy’ün dahil olduğu geniş bir alanda yeniden ihale alan Alagöz Maden, valilikten aldığı ÇED onayı ile sondajlama ve arama faaliyeti yürütmek istedi. Doğru, Vali Mehmet Fatih Serdengeçti’nin şirkete onay verdikten sonra farklı bir ile tayin olduğunun da altını çizdi.

Doğru şöyle devam etti:

“Valiliğin onay verdiği sondaj ve yarma işlemi ile arama faaliyeti mahkeme tarafından önce geri döndürülemez zararlar vereceği gerekçesiyle yürütmeyi durdurdu ve sonrasında ÇED onayını iptal etti. Ancak şirket ruhsat sahasında yol vurma ve sondaj işlemini Çevre ve Şehircilik İl müdürlüğünün mahkeme kararından bir gün önce verdiği tarihsiz bir muafiyet belgesiyle devam ettirmek istedi. Sekü köyüne sondaj makinası getirerek köyün tepesine çıkarmak isteyen Alagöz şirket yetkilileri ve taşeron firma yetkilisi vatandaşın tepkisiyle karşılaştı. Vatandaşlar üç gün direnerek makinanın geçişine izin vermedi. Jandarma 2 tabur asker ile 60 a yakın JÖH timiyle vatandaşlara müdahale etmeye kalkıştı. İl alay komutanı, vatandaşları suç işliyorsunuz diyerek tehdit etti. Mahkeme kararına rağmen şirketi savunan ifadelerle vatandaşların üzerinde baskı kurmaya çalıştı.”

“Alagöz 5 kez ceza yedi”

Doğru, iktidar tarafında olan milletvekillerinin, valiliklerin, Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nün şirketi kolladığını söyleyerek “Yasa gereği 3 kez suç işlemiş şirketin ruhsatı iptal edilir. Şirket Çatalağaç köyünde çevreye verdiği zararlardan dolayı 5 kez ceza yedi ve hala faaliyetini sürdürüyor” dedi.

Köy yolu kenarında köylülerinin ateş yakarak direnişe ve tepkilerine devam ettiklerini aktaran Doğru, Sekü köyüne siyasi partilerin, STK’lerin, akademisyenlerin, doktorların, sendikaların ve vatandaşların belirli zaman aralıklarıyla ziyaret ve destek verdiklerini de söyledi.

Diyadin’de GES gerginliği: “Köylülerin görüşü alınmadı”

Ağrı Diyadin’deki Satıcılar köyünde, resmi belgeleri olmadan alana giren GES şirketi çalışanları ile köylüler arasında gerginlik çıktı. Köylüler “Bu siyasi bir karardır, sonuna kadar mücadele edeceğiz” dedi. Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük ise Kuzey Serhat bölgesinin tamamen GES projeleriyle kuşatıldığını ifade etti.

Bugün Ağrı’nın Diyadin (Gîyadîn) ilçesindeki Satıcılar (Bezirgan) köyünde yapılmak istenen GES projesine karşı şirket çalışanları ile köy halkı arasında gerginlik yaşandı.

Varto ve Karlıova’da hayata geçirilmek istenen jeotermal enerji santrali (JES) projelerinin ardından Ağrı’nın Diyadin ilçesinde yapılmak istenen güneş enerjisi santrali (GES) projeleri gündeme gelmişti. Köylüler, Satıcılar köyünde hayata geçirilmek istenen GES projesi için şirket çalışanlarının resmi belgeleri olmadan alana girdiklerini ifade etti. Bu projeyi onaylamadıklarını belirten bölge halkı ise tepkisini sürdürüyor.

Altındağ: “Köylülerin görüşü alınmadı”

Diyadin’in Satıcılar köyünden Salih Altındağ, bölgedeki GES projesi tehdidine ilişkin Niha+’ya konuştu.

Altındağ, köylülerin görüşü alınmadan GES projesinin hayata geçirilmeye çalışıldığını söyledi. Altındağ, köy arazilerindeki kadastro sorunlarına rağmen projeye izin verilmesine tepki gösterdi.

Köyde yıllar önce yapılan kadastro çalışmaları nedeniyle arazi sınırlarında kaymalar yaşandığını söyleyen Altındağ, “Parseller birbirine girmiş durumda. Projenin bir kısmı meraya, bir kısmı ise şahısların ekili alanlarına denk geliyor” dedi. “Köy arazisi güncellenmeden ne hakla böyle bir projeye izin verilmiş” diyen Altındağ, proje sebebiyle köydeki hayvanların meraya çıkış yolunun da kapatıldığını ifade etti.

“Bunun siyasi bir karar olduğu aşikardır”

Altındağ, söz konusu alanın köyün en verimli hayvan otlak yeri olduğu halde buraya “atıl arazi” (verimsiz taşlık arazi) raporu düzenlenildiğini söyledi. Bu raporun araştırılmasını istediklerini belirten Altındağ, köylüler olarak bu projeye karşı olduklarını ifade etti.

Yapı ruhsatı olmamasına rağmen bu inşaat çalışmalarının sürdüğüne dikkat çeken Altındağ, “Bunun siyasi bir karar olduğu aşikardır” ifadelerini kullandı. Yetkililere çağrıda bulunan Altındağ, mücadeleyi sürdüreceklerini belirterek şunları söyledi:

“Biz köylü olarak kimsenin malına, canına zarar vermeden mücadelemize devam edeceğiz. Bu 9 yıl da olur, 49 yıl da olur ama sonuna kadar sürecek.”

Ödük: “Van’dan Kars’a kadar tüm bölge kuşatılmış durumda”

Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük, Ağrı dahil olmak üzere bütün Kuzey Serhat bölgesinin bir güneş enerjisi santrali alanına dönüştürülmeye çalışıldığını belirtti. Bunun sadece bir ilçeyle sınırlı olmadığını söyleyen Ödük; bütün mera alanlarının, hayvanların geçiş alanlarının, yoğun güneş alan bölgelerin sermayeye ve GES projelerine açıldığını ifade etti.

Bu durumun yalnızca Ağrı’da değil, Van ve Kars gibi yerleşimin seyrek olduğu ve yoğun güneş alan birçok bölgede yaşandığını belirterek “Bütün bölge sermayeye açılmış ve bütün alanlara şu anda çok ciddi bir saldırı var. Şu an başta Van olmak üzere, Van’dan başlayıp o hat boyunca Kars’a kadar bütün bir alan neredeyse güneş enerji santralleriyle kuşatılmış” dedi.

Projelerin başlangıçtaki sınırlarında kalmayıp sürekli genişletildiğine dikkat çeken Ödük, Van Edremit’te yaşanan örneği hatırlattı:

“Diyelim ki 1000 dönümlük bir arazide başlanılmış, iki-üç yıl sonra bir bakıyorsunuz 2000 dönüme çıkmış alanı. Mesela bazı projeler şu an bir dönüm arazide gözüküyor. Fakat onunla sınırlı kalmıyor. Şirket her yıl genişletme izni alıyor. Dolayısıyla net bir alan söylemek bile mümkün değil.”

Üretilen enerjinin yerel halkın yararına kullanılmadığını söyleyen Ödük, ÇED süreçlerinin de şeffaf yürütülmediğini savundu. Sürecin muhtarlar üzerinden veya halktan gizlenerek yürütülmeye çalışıldığını ileri süren Ödük, “Halk için bir enerji üretimi söz konusu değil. Birkaç şirket, sermayedar kazanacak diye maalesef bütün bu alanlar şirketlere peşkeş çekilmiş” ifadelerini kullandı.

Ödük, “Yarın öbür gün ormanları istedikleri düzeye getirebildikleri zaman, yani yakıp kül ettikleri zaman orayı da GES’lere çevirecekler” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Sümeyye Boz: “Kürdistan’da yaşanan tahribat bir eko-kırım politikasıdır”

“Temel geçim kaynağını yok etmek bir kalkınma değil, bir uzaklaştırma politikasıdır” diyen DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz, Kürt kentlerindeki GES, HES, JES ve maden projelerinden kayyım atamalarına uzanan sürecin sermaye ile güvenlikçi politikaların ortak ürünü olduğunu savundu.

Varto ve Karlıova’da hayata geçirilmek istenen jeotermal enerji santrali (JES) projelerine karşı halkın yoğun tepkisi sürüyor. Bölge halkı, sondaj çalışmalarına hiçbir şekilde izin vermeyeceklerini ifade ediyor.

Türkiye genelinde 2026 başından bu yana 12 farklı şehirdeki JES projesinin ihaleye açıldığı basına yansımıştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre, Türkiye ve Kürt bölgelerinde en az 776 hidroelektrik santrali (HES) ve en az 68 JES var. Kürdistan’daki durum, Türkiye’dekine kıyasla biraz daha farklı. Örneğin, orman yangınlarının sıkça görüldüğü Şırnak’ta bu yılın başından beri çoğu maden projesi olmak üzere 17 projeye “ÇED olumlu” veya “ÇED gerekli değildir” kararı verildi. Van’da ise toplam son 5 ayda 20 projeye “ÇED olumlu” veya “ÇED gerekli değildir” kararı verildi.

Birçok siyasetçi ve hak savunucusu; Kürt şehirlerindeki 80’li ve 90’lı yıllardan beri zorunlu göç boşaltmalarının, orman yangınlarının, “güvenlik” sebepli yapılan HES ve baraj projelerinin sadece ekolojik değil aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir yıkım yarattığını da dile getiriyor. Özellikle Hasankeyf’in sular altında kalması gibi durumlar hatırlatılarak baraj ve diğer santral projelerinin kültürel hafızayı yok ettiğine dikkat çekiliyor.

Sümeyye Boz: “Sadece bir toprak tahribatı değil, kırım politikası”

Uzun yıllardır Kürdistan coğrafyasında yaşanan doğa tahribatlarına dair Niha+‘ya görüş belirten DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz, bu durumu eko-kırım olarak değerlendirdiğini belirtti:

“Sadece bir ekolojik alanın ya da bir toprak parçasının tahribatından söz etmiyoruz. Oradaki yaşam dengesini, yaşam parçalarını, yaşam nüvesini ve bununla kültürel anlamda kurulan ilişkiyi geri dönülemez bir biçimde yok etmekten, imha etmekten bahsediyoruz.”

DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz

Boz, bölgedeki insan yaşamının, çayır ve çimenlerin, böceklerin, endemik bitki ve canlıların; hava, su ve toprağın geri dönülemez biçimde zehirlenmesini yalnızca bir şirket projesinin olumsuz sonucu olarak değerlendirmenin mümkün olmadığını belirtti:

“Orada bir kırım politikası vardır. Oradaki kişilerin, canlıların doğayla kurmuş olduğu ilişkinin sonucunda gelişen kültür, bu kültürle beraber yaşama entegre edilen, yaşamla iç içe geçirilen sosyolojik bir durum. Yani özünde demografisinden canlısına, toplumsal boyutundan inanç boyutuna çok yönlü bir yıkım vardır.”

“Halk kendi meralarına giremezken şirketler girebildi”

Varto’nun ekonomik gelirini tarım ve hayvancılık üzerinden sağlayan bir yer olduğunu hatırlatan Boz’a göre, bir kalkınma projesinden bahsedilecekse bölgedeki halkın doğasıyla kurduğu ilişki göz önünde bulundurulmalı. Ancak Boz, iktidarın şirketler ve güvenlik politikaları eliyle halkın kendi coğrafyasıyla kurduğu bağ ve mücadeleyi engelleyen bir yaptırım uyguladığını ifade etti.

Boz, söz konusu yatırımların bölge halkının ihtiyaçlarını ve temel geçim kaynaklarını ellerinden almadan kalkınmasına hizmet verecek şekilde hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı.

Varto Belediyesi’nin uzun zamandır katılımcı bütçe kapsamında Varto’daki bütün köy ve mahallelerle toplantılar yaptığını hatırlatan Boz, halkın da talep ettiği tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin önünü açacak projelere destek verilmeyip kaynakların şirketlere aktarıldığını söyledi. “Yerel yönetimler ve halk bunun dışında bırakılıyor. O halde bir halkın faydasına, bir halkın geleceğine dair bir yatırım projesi olmakla ilgili söylenen bütün beyanların bir oyalama ve aldatmaca olduğunu ifade etmek gerekiyor” dedi.

“Oradaki temel geçim kaynağını yok etmek; bir kalkınma değil bir yaptırım, bir uzaklaştırma politikası olarak değerlendirilebilir” diyen Boz, şirketlerin ve devletin yürüttüğü ortak politikalara dair şunları söyledi:

“Muş’ta Şenyayla var. Bu çok müthiş ormanlık alanlarının bulunduğu bir yer. Aynı projeler ve güvenlikçi yaklaşımlar orada ağaç kesimini de devreye koydu. Ve son birkaç yıl içerisinde tamamen ağaçsız, çıplak kalan bir coğrafyadan bahsediyoruz. Oradaki insanlar o kesilen ağaçlardan herhangi bir ekonomik fayda görebildi mi? Hayır. Yine şirketler bundan rant sağladı. Devletin güvenlikçi politikaları devreye girdi. Orası insansızlaştı. Halklar kendi meralarına, yaylalarına gidemediler. Sadece şirketler girebildi. Şirketler çok rahat gidip ağaçları kesebildi.”

“Özgür irade bulaşıcıdır”

Bölge halkının kendi yaşamına dair verilen bir kararın parçası olmadığını fark ettiği andan itibaren “Burada yaşayan bizler bu kararın parçası değiliz ve bizim dahil olmadığımız bir kararın karşısına itiraz etmek hakkımızı kullanıyoruz” dediğini belirten Boz’a göre, iktidarların her zaman en çok korktuğu mesele halkın öz örgütlenmeyle itirazlarını dile getirmesi.

Şimdiye kadar birçok siyasi oluşum ve STK’nin etrafında bir araya gelen halkın siyasi bir kimlik üzerinden kriminalize edilmeye çalışıldığını hatırlatan Boz, insanların kendi yaşamına dair verilen bir kararın parçası olmadığını fark ettiği andan itibaren kendi kendilerini örgütleyerek buna itiraz geliştirdiklerini açıkladı:

“Ancak şimdi halkın herhangi bir siyasi faaliyete, partiye, derneğe vesaire bağlı olmaksızın kendi yaşamlarını korumak için kendi yerelinden öz örgütlenerek ortaya çıkarttığı direniş, itiraz hakkı, mücadele hakkı, eylem ve özgür örgütlenme hakkını kullanması başka bir tehlikeli yol olarak karşılarında görülmeye başladı. Kriminalize edilemeyecek bir alan olarak görülmeye başladı. Bu yüzden başka alanlardan bu direnişi kırmaya, bu mücadelenin önünü kapatmaya, başka yöntemler kullanarak geri adım attırmaya başladıklarını görmüş oluyoruz.”

Boz, halkın kendi yaşam alanlarına dair söz söyleyebilecek bir özne olarak kendi kendini örgütlemesinin önemini vurguladı:

“Demokratik bir şekilde alınacak olan kararlara halkın dahil edilmesi, kendi yaşam alanlarıyla ilgili halkın kendisinin söz söylemesi ve buna dair bir planlama çıkarması olması, bunun karşısındaki her türlü tavır ve davranışa karşı kendi örgütlülüğünü ortaya çıkarma, kendi mücadelesini yaratma, kendi mücadelesini oluşturma hakkı bakımından da çok önemli ve kıymetli bir örnek. Burada herhangi bir kılıfa ihtiyaç duyulmadan içerisinde bulundukları, bağ kurdukları alanı muhafaza etmek ve şirketlerin çıkarlarına peşkeş çekmemek için ortaya çıkartılan bir özgür irade var. Ve bu özgür irade mutlaka bulaşır.”

Varto’daki çadır nöbeti

Devlet babaya karşı toprak ana

Boz, halkın inşa ettiği ekoloji mücadelesine engel olmaya çalışan bir “devlet baba” olduğunu belirterek erkek aklı karşısındaki kadın mücadelesine dikkat çekti:

“Devlet babanın karşısında ise mücadele eden, üreten, emek veren ve bunu demokratikleştirmeye çalışan, toplumsallaştırmaya çalışan bir toprak ana etrafında birleşen halk var. Çatışan erkek aklının karşısında barışan, savunan, koruyan bir kadın mücadelesi var aslında. Bu yüzden bu mücadelenin özünü erkek aklına karşı bir kadın mücadelesidir diye okumak gerekiyor.”

Kadınların her mücadelenin öncüsü olduklarını belirten Boz, “Çünkü geçmişten bugüne kadar bütün direnişlerde, mücadelelerde özellikle de Kürt coğrafyasında, Kürdistan’ın bölgelerinde yürütülen her türlü asimilasyon, yok etme, inkar, talandan etme, yerinden etme, göç etme politikaları karşısında ilk erkek aklına karşı mücadele eden, ses çıkaran, örgütlenen kadınlar oldu” dedi.

“Bu yüzden de kadının doğayla kurduğu ilişki, toplumla kurduğu ilişki, barışla kurduğu ilişki her zaman erkeğin savaşla kurduğu ilişkiden daha güçlü olmuştur. Yani karşımızda da erkeğin savaşla kurduğu bir ilişki var. Ama onun karşısında daha güçlü örgütlenen, daha toplum toplumsallaşan bir kadın direnişi, kadın mücadelesi var.”

Barış çağrısını doğru okumak gerekiyor

Boz, 2015 yılındaki Türkiye Devleti ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında yapılan çözüm sürecinin bittiği günden bugüne devletin neoliberal politikalarının özellikle Kürdistan coğrafyasında hayata geçirilmesinin tesadüf olmadığını belirtti:

“Acele kamulaştırma kararları, madenle ilgili verilen yasalar, iklim zirveleri ile ilgili yapılan bütün girişimlerin hepsine baktığımızda sermayeyle kurulan doğrudan ilişki var. Bu ilişkinin yereldeki halkın yaşamını ve oradaki kültürel, inançsal bütün bağlamları yok ettiğini görüyoruz. 2015’ten bu yana ciddi bir artış var ve bu artış Türkiye’nin batısında sadece sermaye odaklıyken Kürdistan’da ise sermaye ve güvenlikçi politikalarla eş güdümlü ilerletiliyor.”

Bu çatışma ortamının sonuçlarına bakarak barışı kurmak gerektiğini ifade eden Boz, “27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın yapmış olduğu Demokratik Toplum ve Barış Çağrısının her bir alt maddesini doğru okumak gerekiyor. Onun içerisinde toplumun kendi kendini yönetebilmeye, kendi örgütlenmesini sağlayabilmeye, yerelinden kendi ihtiyacına cevap olabilmeye ve bununla beraber doğayla kurmuş olduğu ilişkiye de aslında bir gönderme var” dedi.

Boz, kalıcı bir barış sürecinin demokratik bir inşa gerektirdiğini hatırlatarak şunları sıraladı: Barış sürecinin karşılığı olarak yerel yönetimin özerklik şartının yeniden devreye konulması, kadınların, gençlerin, ekolojik alanda mücadele eden bütün her kesimin örgütlenme hakkının yeniden oluşturulması, düşünce ve ifade özgürlüğünün önünün açılması.

“Bunun için de barış sürecine destek olunması ve bununla çelişen bütün yaptırımlardan iktidarın vazgeçmesi gerekiyor” diyen Boz; DEM partinin hem genel programında hem de yerel yönetim programında demokratik, kadın özgürlükçü ve ekolojik yaklaşımın üç temel başlık olarak yer aldığını belirtti. Boz, kayyım atamalarının bu üç ilkeyi fiilen engellediğini anlattı.

“Kayyımlar yeşil alanları betona çevirdi”

DEM Partili belediyelerin, merkezi yönetimden gelen yazılara ve şirketlerle kurulan protokollere karşı birçok projeyi ekolojik, kadın özgürlükçü ve demokratik anlayışı gereği onaylamadığını ifade eden Boz, söz konusu projelerin, kayyım atamalarının ardından bizzat kayyımlar eliyle hayata geçirildiğini vurguladı. “Bir anda sermayenin güvenlikçi politikalarla ve devletle kurmuş olduğu işbirliğiyle yerel yönetimlerimizin zamanında hayata geçirilmesine izin vermediği projeler, kayyım politikalarıyla hayata geçirildi” dedi.

Boz, kayyım yönetimlerinde ekolojik bir yaklaşımın olmadığını, bu yönetimlerin her yeri betona dönüştürdüğüne bakarak bu yaklaşımın görülebileceğini ifade etti:

“Yeşil alanların her birisinin betona boğup betonarmelerle bir kenti güzelleştirdiğini sanan bir akıl. Bütün o kayyım politikalarıyla afet toplanma alanlarındaki yeşil alanların her birisini betona dönüştüren bir yaklaşım oldu. Şu anda kayyım döneminde hayata geçirilen birçok projeye baktığınızda ve her birisinin ekolojiyle olan ilişkisini değerlendirmek istediğinizde çok ciddi bir şekilde sınıfta kaldığını görürsünüz.”

“İktidar ‘Belediye onay verdi’ algısı oluşturdu”

Mevcut belediyelerin var olan projeler karşısında birtakım bürokratik tehditlerle de karşı karşıya kalabildiğini söyleyen Boz, Varto’da hayata geçirilmek istenen JES projesi hakkında da belediyeye karşı bir algı oluşturulduğunu belirtti:

“Belediyeler projeleri uygun bir dille reddettiklerinde ise bunu bir manipüleye çevirip ‘Belediye onay verdi’ şeklinde lanse eden bir algıyla da karşı karşıya geliyoruz. Kaldı ki normalde bu projelerin hayata geçirildiği yerler belediyenin yetki alanı içerisinde de değil. Köyler olduğu için İl Özel İdaresi’nin ve valiliğin yetki alanında olan bir yer.”

Belediyenin yetki alanında bulunmamasına rağmen şirketin belediyeye yazı gönderdiğini, belediyenin “yetki alanımızda değildir” yanıtının ardından gelen bürokratik cümlenin ise iktidar tarafından “Belediye buna onay verdi” biçiminde kamuoyuna yansıtıldığını aktardı:

“Belediyenin yetki alanında olmamasına rağmen şirket tarafından belediyeye bir yazı neden gönderilir? Çok planlı, çok bilinçli Ve hakikaten hedefledikleri yere ulaşabilmek için bütün mekanizmaları devreye koyan bir özel savaş aklının ürünü olduğunu da ifade etmek gerekiyor.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.