YJA-Star gerillası Kader Kevser Eltürk (Ekin Wan) bedeninin teşhir edildiği yerde anıldı. Anmada DEM Parti Muş İl Eşbaşkanı Çiçek Tutuş konuşma yaptı.
Ekin Wan’ın anma töreninden, Foto: MA
Muş’un Gimgim (Varto) ilçesinde 10 Ağustos 2015 tarihinde öldürüldükten sonra bedeni işkenceye maruz bırakılarak medyada teşhir edilen YJA-Star gerillası Kader Kevser Eltürk (Ekin Wan) bedeninin teşhir edildiği yerde anıldı. Özgür Kadın Hareketi’nin (Tevgera Jinên Azad—TJA) anmasına siyasi parti ve demokratik kurum temsilcileriyle birlikte birçok kadın katıldı.
“Bu acılar bir daha yaşanmasın”
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Muş İl Eş Başkanı Çiçek Tutuş, o dönemde Gimgim’deki çatışmaların ve gerillalara yapılan işkencelerin ağırlığını hatırlattı. Ekin Wan’ın cansız bedeninin sosyal medyada teşhir edilmesi ile yakın zamanda Rojava’da DAİŞ’in bir kadının saçını kesip yüksek bir binadan aşağı attığını hatırlatarak kadınların tüm savaşlarda sömürülen taraf olduğunu söyledi:
“O dönem öyle acılar gelişti ki tarifi yok. DAİŞ’in Ortadoğu’daki katliam yöntemlerini Türkiye’de yaşadık. Gerillaların cenazelerine bile işkence yapıldı. Sosyal medyada yayınlandılar. Yakın zamanda Rojava’da da bunu gördük. DAİŞ’in bir kadın arkadaşın saçını keserek, katlardan attığını gördük.”
27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağırıyı hatırlatan Tutuş, “Bir barış süreci başladı. İki yıla yakındır bu acıları yaşamıyoruz. Umuyoruz ki bundan sonraki süreçte bir daha bu acılar yaşanmasın. Barış süreci başta kadınlara gelecektir. Kadınlar bütün savaşlarda hep katledilen, vücudu teşhir edilen, sömürülen taraf oluyor. Burada Ekin Wan’ı anıyoruz. Bugün onun anısına bağlığımızla buraya geldik. Bu acılar bir daha yaşanmasın” diye konuştu.
Anma programı kadınların Ekin Wan’ın bedeninin teşhir edildiği noktaya çiçek bırakması ve “Şehit Namirin” , “Jin Jiyan Azadî” sloganlarıyla sona erdi.
Ne olmuştu?
YJA-Star gerillası Ekin Wan, 10 Ağustos 2015’te Muş’un Varto ilçesinde meydana gelen bir çatışmada yaşamını yitirdi.
Ekin Wan’ın bedeni çıplak bir şekilde teşhir edilerek fotoğrafları medyaya servis edildi. Görgü tanıklarının beyanlarına göre, asker ve polisler olay yerine önce aydınlatma mermisi attı, ardından ise Ekin Wan’ı hedef alarak vurdu. Ekin Wan’ın otopsi raporu kimse ile paylaşılmazken, boynunda ip izleri olduğu böylece teşhir edilen bedeninin ipe bağlanarak sürüklenmiş olabileceği belirtildi.
Olayın kısa süre içerisinde medyada yayılması ve tepki toplaması nedeniyle ilk resmi açıklama 6 gün sonra Muş Valiliği’nden geldi. 16 Ağustos 2015’te olaya dair açıklama yayımlayan Valilik, medyaya servis edilen görüntülere değinerek, “Kamuoyu ve Valiliğimizce kabul edilemeyecek şekildeki bu görüntüleri çeken, yayınlayan ve sosyal medyaya servis eden kişi veya kişiler hakkında, adli ve idari soruşturma başlatılmıştır” ifadelerini kullandı.
Emniyet Müdürü, servis edilen fotoğrafları kendi ekibinden birinin çekmediğini, ancak olay yeri inceleme ekiplerinin çekmiş olabileceğini savundu. Ancak Emniyet Müdürü, olay yeri inceleme ekibinin, “dışarıdan” geldiğini söyleyerek bu ekibin nereden geldiklerini bilmediğini öne sürdü.
İşkence boyutunu raporlamak ve yaşananları kamuoyuna duyurmak adına İnsan Hakları Derneği (İHD), bir komisyon kurarak bölgeye incelemelerde bulunmak için gitti. Yapılan incelemeler sonucunda rapor hazırlayan İHD, 4 Eylül 2015 tarihinde raporu kamuoyuyla paylaştı. Raporda özetle şu ifadelere yer verildi: “Savaşlarda ve silahlı çatışmalarda kadına karşı şiddet bir savaş aracı olarak kullanılmaktadır. Böylece kadına karşı şiddet bir yana, savaşın karşı tarafa olan halkın, toplumsal ve sosyal yapısı da tahrip edilmektedir. Uluslararası hukuk, kadına yönelik şiddet konusunda uzun yıllar çok yetersiz kalmıştır. 1 ve 2’nci Dünya Savaşlarında milyonlarca kadın cinsel şiddete maruz kaldıkları halde, savaşlardan sonra kurulan Tokyo ve Nürnberg mahkemelerinde, bu suç yargılanmamış, gözden kaçırılmıştır. Ancak, Bosna ve Ruanda da yaşanan çatışmalarda, çok sayıda kadına karşı taciz, tecavüz ve her türlü cinsel şiddet, özellikle kadınların çabaları sonucunda, ‘savaş suçu’,’ insanlığa karşı suç’ olarak tanımlanmış ve yargılanmaya başlanmıştır. Yine Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünde de, kadına yönelik her türlü şiddet, bir’ savaş suçu’ ve’ insanlığa karşı işlenmiş suç’ olarak kabul edilmektedir. Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti UCMY’e taraf olmasa da, suç tanımı olarak Kader Kevser Eltürk’e (Ekin Van) karşı işlenen suç, savaş suçu niteliğindedir.”
Ekin Wan’ın ailesi avukatları “Kişinin hatırasına hakaret” suçundan sorumlu kişiler hakkında suç duyurusunda bulundu. Dilekçede, Ekin Wan’ın cenazesinin Malatya Adli Tıp Kurumundan (ATK) alındıktan sonra, cenaze yıkaması sırasında görgü tanıklarının Ekin Wan’ın boynunda ip izi olduğuna dair ifadelerine de yer verildi.
Ekin Wan’ın cenazesini gören doktor ve kadınların, boynundaki derin ip izlerini ifade ederek doğruladıkları işkenceye karşı, yapılan suç duyurusundan bir sonuç alınamadı.
*Bu haber, niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.
“Kadın, tarihsel irade sahibi bir birey olarak görülmek yerine, başkalarının kararlarının nesnesi haline getirilir. Fakat ben kadınların gerçek tarihinin bir ‘var oluş’ tarihi olduğunu düşünüyorum; kaydedilmediğinde bile var olan bir mevcudiyet.”
Fotoğraf: AWNA
Hadis Habibyar’ın Araştırmacı ve Yazar Farah Mostafavi ile yaptığı ve Afghanistan Kadın Haber Ajansı’nda (AWNA) yayınlanan söyleşisini sizler için Türkçeleştirdik.
Afganistan edebiyatı ve kültürü, son yıllarda tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya. Kadınlara yönelik geniş çaplı kısıtlamaların; onları üniversitelerden, medyadan, sanattan ve kamusal alanın pek çok boyutundan uzaklaştırdığı bir dönem… Kadınların silinmesi yalnızca bireysel fırsatların kaybı anlamına gelmiyor; aynı zamanda bir toplumun kolektif hafızasını, toplumsal anlatılarını ve insani deneyimlerini de sessizliğe bürünme tehlikesiyle baş başa bırakıyor.
Bu bağlamda, kadınların toplumdan soyutlanmasının Afganistan kültürü ve toplumsal kimliği üzerindeki etkilerini ele almak üzere Afgan araştırmacı ve yazar Farah Mostafavi ile bir söyleşi gerçekleştirdik.
“Vatan yalnızca bir coğrafi bir parça değil”
Farah Mostafavi sözlerine düşünsel ve mesleki hayatının uzun yıllarının Afganistan toplumunu, kültürünü, kadınların rolünü ve siyasi değişimlerin sosyal yaşam üzerindeki etkilerini incelemekle geçtiğini söyleyerek başladı. Akademik hayatının farklı aşamalarında hukuk ve siyaset bilimi, diplomasi, uluslararası güvenlik ve son yıllarda da insan hakları alanında araştırmalar yaptığını belirten Mostafavi, vatanı olan Afganistan’dan uzakta yaşasa da vatanın coğrafi bir parçadan çok daha fazlası olduğunu ifade etti:
“Bugün Afganistan’dan uzakta yaşıyorum, ancak vatan benim için mekânsal mesafeyle insandan kopup giden sadece coğrafi bir parça değil. Vatan, insanın yanında taşıdığı hafızaların, dilin, deneyimlerin, acıların, umutların ve soruların bütünüdür. Benim için yazmak yalnızca metin üretmek değildir, unutulmaya yüz tutmuş bir şeyi, yani hafızayı koruma çabasıdır. Her toplum, toprağını kaybetmeden önce hafızasını kaybedebilir, çünkü insan sadece ekmekle ve güvenlikle yaşamaz. İnsan anlamla, anlatıyla ve görünür olma imkânıyla da yaşar. İnsan kendi deneyimini ifade edemediğinde ve toplumun bir kesimi ortak dünyayı paylaşmaktan mahrum bırakıldığında, mesele sadece bireysel bir yoksunluk olmaktan çıkar, bir milletin kendini tanıma yetisinin bir parçası yok olup gider.”
Kadınların toplumdan uzaklaştırılmasının Afganistan’ın bilim, sanat ve edebiyatı üzerindeki etkilerini değerlendiren Mostafavi’ye göredüşünce, farklı insani deneyimler yan yana geldiğinde, insanlar soru sorabildiğinde, karşı çıkabildiğinde, diyalog kurabildiğinde ve dünyaya farklı açılardan bakabildiğinde şekillenir:
“Kadınların yer almadığı bir üniversite, yalnızca kız öğrencileri kaybetmiş olmaz, toplumun hayati sorularının bir kısmını da kaybeder. Kadınların bulunmadığı bir medya, yalnızca birkaç gazeteciden yoksun kalmaz, hayatın gerçekliğinin bir parçasına artık tercüman olamaz. Kadınların susturulduğu bir edebiyat ise sadece birkaç yazarı kaybetmez, dile dökülmesi gereken insani deneyimin çok önemli bir gövdesini yitirir.
Ancak kadınların toplumdan silinmesi meselesinin yanında, daha büyük bir soruyu da gündeme getirmek gerekir: Afganistan’daki düşünce krizi.”
“Düşünce üretme fırsatını kaçırdık”
Mostafavi, Afganistan’ın sorununun yalnızca kimlerin kamusal alandan mahrum bırakıldığı olmadığını söyleyerek asıl sorunu “Bizim yıllardır sloganların, güç odaklarının ve büyük kelimelerin tekrarından değil, toplumun gerçek ihtiyaçlarından doğan derin ve toplumsal bir düşünce üretme fırsatını kaçırmış olmamızdır” şeklinde tanımladı.
Bazen hazır cümlelerin ve kavramların arasında kaybolduğumuzu belirten Mostafavi, şu soruyu sordu: Afganistan acaba kendi insani gerçeklikleri zemininde mi inşa edildi, yoksa anlam üretmekten ziyade sadece gürültü çıkaran baskı, tekrar ve değer katmanları üzerine mi kuruldu?
Mostafavi, tarihsel krizlerden birinin “ses” ve “anlam” arasındaki farkı görmemek olduğunu söyleyerek “Çünkü her ses değerli değildir ve sesin yüksek çıkması her zaman hakikatin göstergesi sayılmaz” dedi. Mostafavi, üretebildikleri duygusal, acıyı dile getiren, feryat eden, yarayı gösteren bir edebiyatın yanında hâlâ acının yüzeyini aşabilen, soru soran, analiz eden ve geleceği tahayyül edebilen bir edebiyata ihtiyacımız olduğunu vurguladı.
Sevgi, acı ve fedakarlıkla inşa edilen her şeyin bir süre gizli kalsa bile gelecekte mutlaka kendi yolunu bulacağını söyleyen Mostafavi, kadim bir tarihi olan kadınları silmeye yönelik her adımın tam tersi bir sonuç verdiğini aktardı:
“Çünkü bu durum kadınları daha bilinçli, daha uyanık ve daha kararlı kılmaktadır.”
“Resmi tarih gücün tarihidir”
Kadınların Afganistan tarihinde, kültür ve edebiyat alanındaki rolü ne olduğuna da değinen Mostafavi, resmi tarihi bir kenara bırakıp insanların gerçek yaşamına bakarsak bambaşka bir tablo ortaya çıktığını ifade etti:
“Resmi tarih çoğunlukla gücün tarihidir, kaydetme imkânı olanların tarihidir. Ancak yaşamın tarihi, çoğu durumda evlerde, hafızalarda, ailelerde ve taşıyıcısı kadınlar olan anlatılarda korunmuştur.
Yani kadınlar, Afganistan kültürünün en büyük koruyucuları ve muhafızları olagelmiştir. Ana dili, ninniler, gece masalları, halk şiirleri, kültürel kutlamalar, ailevi gelenekler, savaş ve göç hatıraları ile toplumun pek çok ahlaki değeri kadınlar aracılığıyla nesilden nesile aktarılmıştır. Çağdaş edebiyatta da kadınlar sadece kadınlar hakkında yazmadılar; savaşı, aşkı, yoksulluğu, göçü, umudu, korkuyu, yenilgiyi ve geleceği yazdılar.
Kadınların Afganistan edebiyatındaki varlığı, sadece kadın yazar sayısının artmasından ibaret değildi, Afgan insanına bakışın yeni bir tarzda sahneye girişiydi. Ben resmi tarihe her zaman temkinle bakarım; çünkü pek çok dönemde kadınlar bu tarihte ya yok sayılmış ya da göstermelik bir varlık göstermişlerdir. Kadın özgürlüğünden söz edildiğinde bile bu özgürlük zaman zaman kadınların kendi tercihlerinden ziyade, egemen güçlerin bir projesi olarak tanımlanmıştır. Tıpkı bugün kadınların toplumdan silinmesinin bir başka güç tarafından uygulanması gibi…
Her iki durumda da tehlike şudur: Kadın, tarihsel irade sahibi bir birey olarak görülmek yerine, başkalarının kararlarının nesnesi haline getirilir. Fakat ben kadınların gerçek tarihinin bir ‘var oluş’ tarihi olduğunu düşünüyorum, kaydedilmediğinde bile var olan bir mevcudiyet.”
Taliban’ın kadınlara yönelik kısıtlamalarının Afganistan’daki kültürü etkileyip etkilememe meselesinin sadecekadınhakları konusu değil, kültürün ve insani toplumun niteliğiyle ilgili bir mesele olduğunu belirten Mostafavi, bir toplumun kültürünün o toplumdaki kadınların katılım düzeyinden okunabileceğini savundu:
“Toplum sadece bireylerin birleşimi değildir, insanların birbirini gördüğü, konuştuğu, deneyimlerini paylaştığı ve anlam ürettiği ortak bir dünyadır. Kadınlar üniversiteden, medyadan, sanattan, edebiyattan ve kamusal alandan silindiğinde, nüfusun sadece yarısı bir kenara atılmış olmaz; toplumun kendisini tanıdığı o dünyanın bir parçası daraltılmış olur. Şunu da eklemeliyim ki kültürü hükümetler yaratmaz; kültür insanlar arasında, diyalogda, farklılıkta, çeşitli deneyimlerin ve anlatıların yan yana gelmesinde şekillenir.
Toplumun ana seslerinden biri olan kadın susturulduğunda, kültür de giderek tek sesli ve sığ bir hal alır. Kendine sadece tek bir açıdan bakan bir toplum, er ya da geç kendi hakikatinin bir parçasını kaybedecektir.
Kadınların kendi aralarında kullandığı çok güzel bir söz vardır: ‘Evimin ışığını açık tutuyorum.’
Bu sade cümlenin çok derin bir anlamı var. Bu ışık, karanlık bir gecede sadece bir odayı aydınlatan bir lamba değildir; yarının ışığıdır. Çocukların, ailenin ve toplumun hâlâ nefes alma imkânına sahip olacağı bir yarının…
Ne acı ki kadınlar, yukarıdan aşağıya dayatılan kısıtlamalarla ve kendi iradeleri dışında, evlerinin ışığını açık tutmaktan alıkonuluyorlar. Oysa ev, sadece dört duvardan ibaret değildir; ev “hafıza”dır. Ev; dilin, kültürün, masalın, sevginin ve insani deneyimin kuşaktan kuşağa aktarıldığı yerdir. Bu çarkın tamamen durduğunu hayal edin; işte o zaman toplum zifiri bir karanlığa ve kültürel bir yoksulluğa gömülür. Bu kadar basit: Kadınların sistemli bir şekilde yok sayılması sürecinin tekrarlanması, Afganistan toplumunun kültürünü ve sosyal kimliğini doğrudan etkiler; tek kutuplu, ideolojik, dinamizmden ve gelişimden uzak bir toplum yaratır. Karanlık, kadın düşmanı, eril, durgun ve kapalı bir toplum meydana getirir.”
Mostafavi, her toplumun kendi anlatıları sayesinde yaşayıp ölümsüzleştiğini hatırlatarak milletlerin kendileri hakkında anlattıkları hikayelerle kendilerini inşa ettiklerine dikkat çekti. Mostafavi eğer kadınlar kendi deneyimlerini kaydedemezlerse, gelecek nesil Afganistan hakikatinin sadece bir kısmını tanıyabileğini söyledi ve “Kadın sesinin olmadığı bir tarih, sayfalarının yarısı yok olmuş ve çürümüş bir kitaba benzer” ifadelerini kullandı.
Mostafavi, bugün daha karmaşık bir durumla karşı karşıya olduğumuzu da ekledi:
“Dünya kamuoyunun büyük ölçüde savaşlara, küresel krizlere ve gelecek kaygısına odaklandığı bir ortamda, sessiz sedasız sistemli bir yok etme süreci devam ediyor. Bir grup, toplumun yarısını kamusal alandan uzaklaştırmayı başardı. Fakat unutmamalıyız ki edebiyat bu silinmeye karşı direnmektedir; Afgan kadınlarının edebiyatı, ‘Ekmek, İş, Özgürlük’ edebiyatıdır ve kadınların geniş mücadelesinin sesidir.
Kısıtlamalara karşı duran ve kendi deneyimlerini kaydeden kadınların sesi, sadece bireysel bir protesto değildir; çok değerli bir tarihsel dönemin belgelenmesidir. İktidardaki erkekler tarafından unutturulma çabası biz kadınların varlığını bir süreliğine kısıtlayabilir ama insani deneyimi yok edemez. Çünkü insanlar, iyisiyle kötüsüyle, kadınlardan dünyaya gelmiştir. Kadın köktür, asıldır; köke ne kadar balta vururlursa vurulsun kurumaz, yeniden tohum verir ve yeniden boy gösterir. Belki bu dönem sancılı geçebilir ama hakikate dönme imkânı her zaman vardır ve kadınların bu kez de kazanacağına inanıyorum.
Ülkemiz geçmiş yıllarda pek çok fırsata sahipti; ancak bazen iktidar gürültüsü, projeler, dış yardımlar ve siyasi rekabetler arasında derinlemesine düşünme fırsatını kaçırdık ve hepimiz bir boşlukta kaldık. Belki de tarihimizin en acı fırsatlarından biri tam da bu andır; yokluktan ve boşluktan doğan bir an… “Biz neydik? Ne olduk? Ve ne olacağız?” sorularını sormak için bir fırsat.”
Kadınların son yirmi yılda, Afganistan kültür ve edebiyatının en önemli üreticilerinden biri olduğunun altını çizen Mostafavi, Afganistan deneyiminin yeni bir boyutunu dile getirmeyi ve tanıtlmayı başaran pek çok kadın şair, yazar ve araştırmacının doğuşuna tanıklık ettiğini hatırlattı.
Mostafavi, sözlerine şu şekilde devam etti:
“Ancak bugün yaşanan bu zorunlu duraklamayı sadece bir son olarak görmemek gerekir; tarih bazen duraklama anlarında yeniden doğma imkânı bulur. Anka kuşunun kendi küllerinden yeniden doğduğunu duymuşsunuzdur. Bu efsane, Afganistan toplumunda gerçeğe dönüşen acı tarihsel tecrübelerden biridir. Umuyorum ki Afganistan bu kez ‘yıkanıp temizlendikten sonra kirli elbiselerini yeniden giymez.’
Eğer bir kız çocuğu bugün uyandığında kendisini kısıtlamaların, bekleyişin ve tükenmişliğin tekrarlanan çarkında buluyorsa, bilmelidir ki tam da bu an, tarihsel bir deneyimi kaydetmenin başlangıcı olabilir. Yazsın; sadece bugün için değil, yarın için yazsın. Belki bugün kimse onun yazdıklarını okumayacak ama yine de yazsın; çünkü insan kendi deneyimini kaydetmediğinde, tarihsel varlığının bir parçasını yitirir. Yazının kusursuz, eksiksiz ve yayımlanmaya hazır olmasını beklememek gerekir. Bazen sade bir not, kısa bir cümle veya kişisel bir hatıra, yüzlerce resmi metinden daha fazla tarihsel değer taşır. Bana göre yazmak, insanın varlığını ilan etmesidir ve işte bu varlık, Afgan kadınının anlatısını silinemez ve tarihsel kılar.”
Gülistan Doku dosyasında kolluk görevlilerine yönelik bir operasyon dalgası daha gerçekleştirildi. Akın Gürlek, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada 15 ilde düzenlenen eş zamanlı operasyonlarda 18 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
Fotoğraf: Elif Tuna / csgorselarsiv.org
Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında bugün (27 Temmuz) bir gözaltı operasyonu daha gerçekleşti. Operasyon sırasında soruşturma sürecinde görev alan 18 kolluk personeli gözaltına alındı.
Erzurum ve Dersim Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda, Erzurum İl Jandarma Komutanlığı ekipleri sabah saatlerinde Nevşehir, İstanbul, Isparta, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Ordu, Aydın, Diyarbakır, Kayseri, Ankara, Erzincan, Eskişehir, İzmir ve Antalya olmak üzere 15 ilde eş zamanlı baskın düzenledi. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in X hesabından yaptığı açıklamaya göre, 21 adreste arama yapıldı ve hakkında gözaltı kararı olan 19 şüpheliden 18’i gözaltına alındı.
Usulsüzlük ve delillere müdahale şüphesi
Yürütülen ifade analizleri ile teknik, dijital ve saha çalışmaları, Dersim’de görev yapmış bazı kolluk personelinin Doku’nun kaybolmasının ardından yürütülen adli süreçteki işlemlerinde usulsüzlük yaptığına ve delillere müdahale ettiğine dair bulgular ortaya koydu.
Gözaltına alınanlar arasında 1 emniyet müdür yardımcısı, 1 emniyet amiri, 1 başkomiser, 1 komiser, 1 başpolis memuru, 10 polis memuru, 1 bilgisayar işletmeni ve 3 emekli polis memuru bulunuyor.
Doku’nun kaybolmasının bir cinayetle sonuçlandığı yönündeki iddialara ilişkin soruşturmada, delillerin bazı kamu görevlileri eliyle karartıldığına dair emareler bütün yönleriyle incelendiği bildirdi.
Eski vali Sonel Erzurum Adliyesi’nde
Aynı gün, tutuklu bulunan eski Dersim Valisi Tuncay Sonel ile koruma polisi Şükrü Eroğlu ve emekli polis memuru Gökhan Ertok, yeni deliller kapsamında ifadeleri alınmak üzere Erzurum Adliyesi’ne sevk edildi.
Sonel, Eroğlu ve Ertok, Erzurum Adliyesi’nde görüntülendi
Başsavcılık tarafından yapılan incelemeler sonucu, Sonel ile aynı dosya kapsamında tutuklu bulunan ve ihraç edilen polis memuru Gökhan Ertok arasındaki yazışmaların “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme”, “kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme”, “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma”, “kasten yaralama”, “yağma” ve “bilişim sistemindeki verileri yok etme veya değiştirme” suçları kapsamında değerlendirildiği bildirildi.
Gülistan Doku
Ne olmuştu?
Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü’ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.
Kameralarda yapılan incelemelerde Doku’nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.
Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü’nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan’ın izine rastlanmadı.
Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov, olaydan iki sene sonra 2022’de Antalya’da gözaltına alındı ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.
Haziran 2024: HSK kararnamesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanan Ebru Cansu, dosyayı yeniden ele aldı. JASAT’tan özel bir ekip kuruldu, yaklaşık 700 saatlik güvenlik kamerası (KGYS) görüntüsü ve plaka tanıma sistemi (PTS) kayıtları yeniden incelendi.
2025: Ortaya çıkan bir gizli tanık ifadesi, Doku’nun cesedinin birden fazla kez taşındığını ve valinin oğlunu Gülistan Doku’ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.
14 Nisan 2026: Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, oğlu Mustafa Türkay Sonel, Doku’nun eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov ile anne ve babası, firari şüpheli Umut Altaş’ın anne ve babası, ihraç edilmiş polis memuru Gökhan Ertok, Sonel’in dönemin korumalarından Şükrü Eroğlu, İl Özel İdaresi çalışanı Erdoğan Elaldı, Munzur Üniversitesi’nde kameralardan sorumlu görevliler Savaş Gültürk ve Süleyman Önal gözaltına alındı, Gültürk ve Önal hariç herkes tutuklandı. ABD’de bulunan Umut Altaş hakkında kırmızı bülten çıkarıldı, daha sonra orada yakalanıp tutuklandı.
25 Nisan 2026: Soruşturma kapsamında Dersim Devlet Hastanesi bilgi işlem görevlileri B.Y. ve Y.E, gözaltına alındı.
21 Temmuz 2026: Elazığ, Malatya, Ankara, İstanbul ve Dersim’de eş zamanlı operasyon düzenlendi. 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş personeli, eski Vali Sonel’in eşi Handan Sonel, Doku’nun telefonuna müdahale ettiği değerlendirilen bilişim şirketi sahibi Mehmet Aca, 1 iş insanı ve 2 güvenlik korucusu olmak üzere 15 kişi gözaltına alındı.
24 Temmuz: soruşturma kapsamında gözaltına alınan şüphelilerden korucu Fatih Özmen tutuklanırken, Okan Yarıcı adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
25 Temmuz: Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel ile Doku’nun telefonuna müdahale edildiği iddia edilen bilişim şirketinin sahibi Mehmet Aca tutuklandı, korucu Yılmaz Arslan adli kontrolle serbest bırakıldı. Mehmet Aca, Handan Sonel ve Fatih Özmen, kolluk, savcılık ve hakimlik ifadelerinde hakkındaki suçlamaları reddetti.
Ağrı’da kadın sünneti yaptığını duyuran bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Dr. Ali Çakır’ın ifşalanmasının ardından İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu, kadın sünnetinde rıza olsa dahi sağlık yararı olmayan bu uygulamanın hukuka uygunluk sağlamayacağını vurguladı.
Fotoğraf: Avrupa Konseyi websitesi
Ağrı’da görev yapan bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Dr. Ali Çakır, sosyal medya üzerinden kadın sünneti (Kadın Genital Mutilasyonu) yaptığını duyurması üzerine kamuoyu tarafından tepki topladı. Türk Tabipler Birliği (TTB) Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu, X hesabı üzerinden kadın sünnetini kabul etmediklerini belirten bir açıklama yayınladı.
Açıklamada “Kadınların bedenine yönelik her türlü şiddetin ve hak ihlalinin karşısında olduğumuzu; tıp etiğini, bilimsel ilkeleri ve insan haklarını savunma sorumluluğumuz gereği bu sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz” ifadeleri yer aldı. Ağrı-Kars-Ardahan-Iğdır Tabip Odası söz konusu hekim hakkında idari soruşturma başlattı.
BBC Türkçe’ye açıklamada bulunan Ali Çakır, bu tür bir genital sakatlama işlemini asla uygulamadığını ve uyguladığı işlemin hud derisi alma işlemi olduğunu belirtmişti. Instagram’da “kadın sünneti’ni klinikte yapmaktayım” ifadesiyle paylaşan Çakır, daha sonra gönderisini “hud derisi alma işlemini klinikte yapmaktayım” şeklinde düzenledi.
Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), sosyal medya hesabından her iki işleme de tepki göstererek “Gelen tepkiler üzerine işlemin ‘Hud derisi alma’ olarak adlandırılması niteliğini değiştirmemektedir. Klitoral başlık, anatomik olarak klitorisi koruyan doğal bir dokudur. Kadın bedenine dayatılan bu operasyonlar, ister kâr amacıyla ister dini gerekçelerle yapılsın; ataerkil ve kapitalist bir dayatmadır, suçtur” dedi. EŞİK, açıklamasında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’ne (CEDAW) taraf olduğunu hatırlatarak devletin bu tür zararlı uygulamaları önleme ve yasaklama yükümlülüğünün yerine getirilmesini de talep etti.
Konuya ilişkin Niha+’ya değerlendirmelerde bulunan İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu, kadın cinsel organın sakatlanmasının tıp etiği, uluslararası yasalar ve Türk Ceza Kanunu açısından ihlal oluşturduğunu söyledi.
“Rıza olması hukuka uygun yapmaz”
Koyuncu, bir uzmanın kadın sünneti veya “kadın sünneti” adı altında başka bir işlem yapması halinde, her iki durumun da etik bir işlem olmadığını söyleyerek bunların tamamen bir ceza yargılaması konusu olduğunu belirtti:
“Kadın genital mutilasyonu (FGM), Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından açıkça mahkum edilmiş, hiçbir sağlık yararı bulunmayan bir uygulamadır. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 86. ve 87. maddeleri kapsamında ‘kasten yaralama’ suçunu oluşturur. Bu uygulamada kişinin rızasının bulunması, bunu hukuka uygun hale getirmez. Hatta mağdur çocuksa ceza oranını artıran nitelikli hal oluşur.”
Dünya Tabipler Birliği: “İnsani açıdan kabul edilemez”
Koyuncu, hekimlerin mesleki deontoloji kurallarına ve uluslararası deklarasyonlara uymakla yükümlü olduğu hatırlatılarak Dünya Tabipler Birliği’nin (WMA) 2016 yılında güncellediği resmi tutum belgesine değindi. WMA’nın kadın sünnetini yalnızca bir tıp etiği ihlali olarak değil, aynı zamanda kadın ve kız çocuklarının en temel insan haklarının gasp edilmesi ve ciddi bir sağlık sorunu olarak nitelendirdiğini hatırlatan Koyuncu, WMA’nın konu hakkındaki çizgilerini şu şekilde sıraladı:
Kadın genital mutilasyonu, derecesi ya da yöntemi ne olursa olsun tıbbi ve insani açıdan kesinlikle kabul edilemez bir uygulamadır.
Hekimler, kadın sünnetini hiçbir koşulda uygulamamalı, bu uygulamaya aracılık etmemeli veya meşrulaştıracak herhangi bir söylem ya da rol üstlenmemelidir.
Kadın sünnetini yasaklayan ulusal ve uluslararası yasaların etkin biçimde uygulanması tıp örgütlerince desteklenmelidir.
FGM mağdurlarına kapsamlı tıbbi ve psikolojik destek sunulmalı; erken risk tespiti, eğitim ve toplum liderleriyle iş birliği yoluyla bu hak ihlalinin önüne geçilmelidir.
Kadın sünneti (Kadın Genital Mutilasyonu)
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM), kamuoyunda “kadın sünneti” olarak bilinen ve uluslararası literatürde Kadın Genital Mutilasyonu / Sakatlaması adıyla geçen uygulamayı, kadın ve kız çocuklarının haklarına yönelik en ağır ihlallerden biri ve açık bir şiddet biçimi olarak tanımlıyor.
Kadın sünneti işlemi, kronik idrar yolu problemleri, ağrılı adet görme, kistler, cinsel ilişki sırasında ağrı, kısırlık, doğum sırasında aşırı kanama riski ve buna bağlı bebek/anne ölümleri, depresyon, anksiyete ve travma sonrası stres bozukluğu gibi birçok sonuca sebep olabiliyor.
Bugün Doğu ve Güney Afrika’da yaşayan yaklaşık 42 milyon kız çocuğu ve kadın, kadın sünnetine (FGM) maruz kalmış durumda, bu rakam küresel toplamın beşte birine yakın bir orana denk geliyor
Kadın sünnetine (FGM) maruz kalmış kız çocuğu ve kadın sayısı
Dogu ve Guney Afrika 42 milyon
Dogu ve Guney Afrika, 42M
Etiyopya30M
Somali6M
Kenya3M
Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti2M
Eritre1M
Uganda200B
Diger bolgeler
Doğu Asya ve Pasifik80M
Orta Doğu ve Kuzey Afrika59M
Batı ve Orta Afrika49M
Dünyanın geri kalanı1M
Güney Asya30B
Kaynak: Birleşmis Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Doğu ve Güney Afrika’da Kadın Sünneti Profili, UNICEF, New York, 2025.
Doğu ve Güney Afrika’dakı topluluklar kadın sünnetinin (FGM) terk edilmesine doğru ilerliyor, ancak bu ilerleme onlarca yılı bulabilir
15-19 yaş arası kız çocukları arasında kadın sünnetine (FGM) maruz kalma oranı
* Kaynak grafikte Tanzanya’nın güncel oranı icin sayısal etiket verilmemiştir, çizgi kaynaktakı görsel eğilime göre temsili olarak çizilmistir.
Kaynak: Birleşmis Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Doğu ve Güney Afrika’da Kadın Sünneti Profili, UNICEF, New York, 2025.
230 milyon kişiye kadın sünneti yapıldı
Afrika ve Ortadoğu’da yaklaşık 40 ülkede yapılan kadın sünneti işlemi, küresel bakımdan bir insan hakkı ihlali olduğu kabul ediliyor. UNFPA / UNICEF tarafından paylaşılan 2025 tarihli ortak rapora göre dünyada 230 milyon kız ve kadın, kadın sünnetine maruz bırakıldı, en az 4.5 milyon kız çocuğu (çoğu beş yaşından küçük) ise risk altında.
UNICEF Genel Direktör Yardımcısı Geeta Rao Gupta’nın 2016 tarihli bir açıklamasında birçok ülkede kız çocuklarının çoğunun beş yaşından önce kesme işlemine maruz kaldığını belirtmişti.
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) verilerine göre, dünya çapında kadın sünnetinin 92 ülkede uygulanıyor. Bu ülkelerin yalnızca yarısından biraz fazlasında (51 ülkede) kadın sünnetini yasaklayan ulusal yasalar bulunuyor. UN Women’ın paylaştığı bilgilere göre kadın sünnetinin uygulandığı ülkeler şunlar:
Afrika: Benin, Burkina Faso, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Fildişi Sahili, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Cibuti, Mısır, Eritre, Etiyopya, Gambiya, Gana, Gine, Gine-Bissau, Kenya, Liberya, Malavi, Mali, Moritanya, Nijer, Nijerya, Senegal, Sierra Leone, Somali, Güney Afrika, Güney Sudan, Sudan, Tanzanya, Togo, Uganda, Zambiya ve Zimbabve.
Orta Doğu: İran, Irak, Ürdün, Umman, Filistin Devleti, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen.
Asya: Hindistan, Endonezya, Malezya, Sri Lanka, Bangladeş, Tayland, Brunei, Singapur, Kamboçya, Vietnam, Laos, Filipinler, Afganistan, Pakistan ve Maldivler.
Avrupa: Gürcistan, Rusya ve Birleşik Krallık.
Amerika ve Okyanusya: Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Kolombiya, Ekvador, Panama ve Peru.
Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw‘ın yayımladığı rapora göre 2026’nın ilk altı ayında dokuz kadın idam edilirken en az kırk beş kadın aile içinde katledildi. Hak savunucusu kadınlar hakkında ölüm, hapis ve kırbaç cezaları istendi. İran’daki internet kısıtlaması nedeniyle kadınların kimliklerine erişilemiyor.
Fotoğraf: Pexels.com
Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw, 7 Temmuz’da “2026’nın İlk Yarısında İran’da Kadın Hakları İhlalleri” başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, yılın ilk altı ayında kadınlara verilen cezaların yanı sıra dokuz kadının idamını, en az 45 kadın cinayetini ve Ocak protestoları sırasında en az 250 kadının öldürülmesini belgeledi.
Rapora göre en az 5 bin kadın için hapis cezası istenirken, ülke genelinde savaştan beri süren internet kesintileri sebebiyle bu kadınlardan yalnızca 368’inin kimliği doğrulanabildi. Bu kadınlara ek olarak 23 kız çocuğunun da tutuklandığı raporda yer aldı.
Hak savunucusu kadınlar hedefte
Hengaw’ın verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında onlarca kadın aktivist İran İslam Cumhuriyeti yargısı tarafından ölüm cezası, hapis, kırbaç ve ertelenmiş hapis cezaları da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldı.
İran mahkemeleri en az 44 kadın hak savunucusu için toplamda 211 yıl 5 ay hapis cezası, en az üç kadın hak savunucusu toplamda 179 kırbaç cezası ve en az dört kadın aktivist toplamda 14 yıl ertelenmiş hapis cezası kararı verdi.
Hak savunucuları Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli ve Bita Hemmati için ölüm cezası istenirken Ocak ayındaki protestolar sırasında gözaltına alınan kadınlardan üçü için de Tahran Devrim Mahkemesi’nin 15 ve 26. şubeleri tarafından ölüm cezası istendi. Rapora göre Hemmati’nin ölüm cezası bozuldu ve yeni mahkeme kararı bekleniyor.
Beş bintutuklu kadının kimliği tespit edilemiyor
Rapora göre Hengaw, 2026 yılının ilk yarısında tutuklanan 5.000 kadın arasında 368 kadının kimliğini tespit edebildi.
Özellikle Ocak ayındaki protestolar ve İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı girdiği 40 günlük savaş sırasında yaşanan ciddi internet kısıtlamaları nedeniyle, Hengaw şu ana kadar tutuklanan kadınlardan yalnızca 368’inin kimliğini tam olarak doğrulayabildiğini belirtti. Tespit edilebilen 368 kişinin verilerine göre en az 29 Bahai, 70 Kürt, 50 Lor, 19 Gilak, 12 Beluç, 11 Türk kadın tutuklandı. Kimliği tespit edilebilen tutuklu kadınların en az altısı öğrenci, en az sekizi ise öğretmen. 368 kadına ek olarak 18 yaşından küçük yirmi üç kız çocuğunun da tutuklu olduğunu belirtti.
İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında bir Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) üyesi, iki Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi ve iki İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi olan en az beş kadın hayatını kaybetti.
Kadınlar hapishanelerde, sokaklarda ve evlerinde katledildi
Hengaw tarafından derlenen verilere göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelindeki hapishanelerde en az dokuz kadın idam edildi. İdamlar yedi vakada kasıtlı cinayet, ikisinde ise uyuşturucuyla ilgili suçlamalarına dayandırıldı.
Doğu Azerbaycan Eyaleti’ndeki hapishanelerde üç, İsfahan ve Kazvin’de ikişer, Zencan ve Ardabil’de ise birer kadın idam edildi.
Ali Hamaney’in ölümünün açıklanmasının ardından İran genelindeki şehirlerde düzenlenen sokak kutlamaları sırasında hükümet güçleri kalabalığa ateş açarak birkaç kişiyi öldürdü. Lorestan Eyaleti’nin başkenti Horramabad’dan Nahal AhouQalandari ve İsfahan Eyaleti’nin Semirom şehrinden Faezeh Afshari, sırasıyla 28 Şubat ve 1 Mart tarihlerinde hükümet güçlerinin doğrudan açtığı ateş sonucu öldürüldüler.
Hengaw İstatistik ve Belgeleme Merkezi’nin verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın kadın cinayeti vakasında öldürüldü. Rapor beş cinayeti, “sözde namus” motifleriyle bağlantılı buldu.
Rapora göre iki kadını çocuk yaşta evlendirildiği kocaları, beş kadını ise “sözde namus cinayetleri” öldürdü. 45 kadın cinayetinin 27’sinde aile içi anlaşmazlıkların tekrar ettiği belirtilen raporda, kadın cinayetlerinin çoğunun kadınlara en yakın kişiler tarafından işlenmesinin tutarlı bir örüntü olmaya devam ettiğine dikkat çekildi.
Rapora göre Tahran ilinde 16, Sistan ve Beluçiştan’da 6, Fars’ta 4, Doğu ve Batı Azerbaycan ve Huzistan’da ikişer; Yazd, Gilan, Lorestan, Mazandra, Kerman, Kürdistan, Golestan, Kazvin, Semnan, Kuzey Horasan, Çaharmahal ve Bakhtiari, İsfahan ve Elborz illerinin her birinde ise birer kadın katledildi.
Veri Dosyası
İran’da Kadınlara Yönelik Hak İhlalleri
2026’nın ilk altı ayına ait rakamlarla bir bilanço
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi
9
İdam edilen kadın
5.000
Gözaltına alınan kadın
45
Belgelenen kadın cinayeti
250+
Ocak protestolarında öldürülen kadın
1İdamlar
Hengaw’ın derlediği verilere göre 2026’nın ilk altı ayında İran hapishanelerinde en az dokuz kadın idam edildi. İdam edilenlerin en az beşi Azerbaycan Türkü kadınlardı.
Suçlamaya göre dağılım
Kasten öldürme7
Uyuşturucuyla ilgili suçlar2
Eyalete göre dağılım
Doğu Azerbaycan3
İsfahan2
Kazvin2
Zencan1
Erdebil1
2Aktivistlere Verilen Cezalar
İdama mahkûm edilen kadın aktivisten az 4
Toplam hapis cezasına çarptırılan aktivist (211 yıl 5 ay)en az 44
Kırbaç cezasına çarptırılan aktivist (toplam 179 kırbaç)en az 3
Ertelenmiş hapis cezası alan aktivist (toplam 14 yıl)en az 4
İdam kararı verilenler: Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli, Bita Hemmati. Hemmati’nin idam kararı sonradan bozuldu.
3Gözaltılar
2026’nın ilk yarısında 5 bin kadının gözaltına alındığı doğrulandı. Ocak protestoları ve İran-İsrail-ABD arasındaki 40 günlük savaş döneminde yaşanan ağır internet kısıtlamaları nedeniyle bunlardan yalnızca 368’inin kimliği tam olarak tespit edilebildi.
Kimliği belirlenen 368 kadının etnik/mesleki dağılımı
Kürt kadınen az 70
Lor kadınen az 50
Bahai kadınen az 29
Gilek kadınen az 19
Beluç kadınen az 12
Azerbaycan Türkü kadınen az 11
Öğretmenen az 8
Öğrencien az 6
Kimliği tam belirlenen, 18 yaş altı kız çocuğuen az 23
4Kadın Cinayetleri
Hengaw’ın verilerine göre 2026’nın ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın cinayeti işlendi. Bu vakaların beşi (%11) “namus” saikiyle bağlantılıydı. Çoğu vaka, kadınlara en yakın kişiler tarafından işlendi: kocalar, eski kocalar, babalar, erkek kardeşler ve diğer aile fertleri.
Saike göre öne çıkan veriler
Aile içi anlaşmazlık27
“Namus” cinayeti5
Çocuk yaşta evlendirilmiş ve eşi tarafından öldürülen2
Eyalete göre en yüksek sayılar
Tahran16
Sistan-Beluçistan6
Fars4
Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan (Urmiye), Huzistan2’şer
5Hamaney’in Ölümü Sonrası Kutlamalarda Öldürülenler
Ali Hamaney’in öldüğü haberinin ardından İran genelinde çeşitli şehirlerde sokağa çıkan kalabalıklara güvenlik güçleri ateş açtı. Bu saldırılarda en az iki kadın hayatını kaybetti.
Nahal Ahou Qalandari — Loristan eyaletinin merkezi Horremabad’dan, 28 Şubat’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
Faezeh Afshari — İsfahan eyaletine bağlı Semirom’dan, 1 Mart’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
6Hayatını Kaybeden Rojhilatlı Parti Üyeleri
İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında en az beş kadın hayatını kaybetti.
Gazal Molan — Mahabad, Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) peşmergesi, 14 Nisan 2026’da öldürüldü.
Neda Miri — Sine (Sanandaj), İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Samira Allahyari — Divandere, İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Perestu Sefayipur — Meriwan, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi
Zerin Akbaş — Türkiye Kürdistanı, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri üyesi
7Ocak Protestolarında Öldürülen Kadınlar
Hengaw’ın belgelediği verilere göre, Ocak 2026 protestoları sırasında İran genelinde şehirlerde güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle en az 250 kadın öldürüldü, bunlardan 206’sının kimliği tam olarak doğrulandı. 250 kadına ek olarak, 18 yaş altı en az 25 kız çocuğu da yaşamını yitirdi, bunlardan 19’unun kimliği doğrulandı.
En yüksek can kaybının yaşandığı eyaletler
Tahran61
İsfahan29
Elburz24
Gilan23
Rezavi Horasan22
Meslek grubuna göre
Öğrencien az 22
Sağlık çalışanı (doktor, hemşire vb.)en az 7
Öğretmenen az 2
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi — 2026 yılının ilk altı ayına ait veriler
15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısındacansız bedeni bulunan üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in bedeninde bulunan iki erkek DNA’sının kime ait olduğu hâlâ açıklanmadı. Silvan’da Rojin’in adının yer aldığı park tabelasına yapılan saldırının ardından Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, dosyadaki ihmalleri ve çelişkileri değerlendirdi.
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bulunan Rojin Kabaiş Parkı’nda, 27 Eylül’de kaybolan ve cansız bedeni 18 gün sonra Van Gölü’nde bulunan Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı bir tabela, 18 Haziran’da kimliği belirlenemeyen kişi veya kişiler tarafından kurşunlanmıştı.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi olan Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 tarihinde kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. 18 gün süren aramaların ardından, Kabaiş’in cansız bedeni 15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında bulunmuştu. Kabaiş’in ölümüyle ilgili sık sık “intihar” iddiaları öne sürülse de Adli Tıp Kurumu (ATK) raporlarında çıkan bulgular, Kabaiş davasının bir cinayet davası olduğunu ortaya çıkarmıştı. “İntihar” söylemiyle delillerin incelenmesini engelleyen girişimlere karşı Kabaiş davası yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Rojin’in faillerinin bulunması amacıyla kurulan Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları ise şu an 16 Nisan’da başlattığı imza kampanyasını yürütüyor.
Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, Kabaiş davasındaki sürecin çelişkili yapısını ve Silvan’da Rojin Kabaiş’in fotoğrafının olduğu park tabelasına yapılan saldırının boyutunu değerlendirdi.
“Silvan’daki saldırı basit bir olay değil”
Silvan’da Rojin Kabaiş Parkı’na yapılan saldırının basit bir olay olmadığını vurgulayan Çoban, saldırının katledilen bir kadının anısına ve mücadelesine yönelik olduğunun altını çizerek “Rojin Kabaiş’in adını her duyduğumuzda devlet ve kurumlarının bir kadının ölümünü şüpheli bırakmak için nasıl çırpındığını hatırlıyoruz. Kadınların bu çırpınışları nasıl boğduğunu ve ısrarlı adalet mücadelesi sonucu dosyanın seyrinin nasıl değiştiğini biliyoruz. Rojin Kabaiş’in failleri yargılanana kadar adalet mücadelemiz asla bitmeyecektir ve bizi sindirme hedefiyle gerçekleştirilen tüm saldırılar boşa düşecektir” dedi.
Rojin Kabaiş’in soruşturma ve yargı süreçlerinde sık sık çelişkilerin ve ihmallerin yaşandığını dile getiren Çoban, bu ihmallerden ilkinin cuma günü kaybedilen Rojin’in dosyasına savcının ancak salı günü atandığını hatırlattı. Çoban’a göre bu durum, erkek yargı tarafından dosyada etkin soruşturma yürütülmediğinin bir göstergesi.
Dosyada bir dizi ihmal ve çelişki
Rojin’in cansız bedeninin Mollakasım Köyü yakınlarında, Van Gölü kıyısında akıntının tersi yönünde bulunduğunu söyleyen Çoban, akıntının tersi yönünde bulunmasına rağmen ölüm nedeni olarak suda boğulması ve intihar ettiği üzerinde ısrarla durulduğunu belirtti.
Çoban’a göre Rojin’den haber alınmadığı 18 gün boyunca etkili bir arama çalışması yürütülmemesi örneğiyle başlayan ve şu ana kadar süren bir dizi ihmal ve algı operasyonu söz konusu:
“Aradan neredeyse 2 yıl geçmesine rağmen Rojin’in telefonu hâlâ açılmadı. Ancak kaybedildiği ilk zamanlarda sözde Rojin’in Google aramaları sosyal medya üzerinden yaygın paylaşılarak intihar algısı yaratılmaya ve pekiştirilmeye çalışılmıştı. Detaylı inceleme yapılmadan sunulan ilk adli tıp raporu, ‘suda boğulma’ diyerek Rojin’in akıbetini muğlak bıraktı. Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları’nın, ailenin ve birçok kentten öğrencinin yarattığı basınç ile ATK ikinci bir rapor hazırlamak durumunda kaldı ve iki erkek DNA’sının Rojin’in göğüslerinde ve vajinasının iç kısmında bulunduğu açıklandı. Ancak bu gelişmenin de üzerinden aylar geçmesine rağmen halen iki erkek DNA’sının kime ait olduğu açıklanmış değil. Savcılık ve Adalet Bakanlığı ise bütün bu apaçık delillere rağmen intihar mı cinayet mi çözmeye çalışıyoruz şeklinde açıklama yapıyor. Rojin’in kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca birçok ihmali görüyoruz, biliyoruz. Neredeyse 2 yılın ardından hala bu ihmallere sebep olan sorumluların sorgulanıp yargılanmadığını da görüyoruz.”
Dosyanın başından beri Rojin için etkin soruşturma yürütülmediğini ve cinayetin şüpheli bırakılmak istendiğini söylediklerini vurgulayan Çoban, “Biz kadınlar Rojin’in ölümünün şüpheli olmadığını, faillerin korunduğunu söyleyerek mücadeleyi büyütüyoruz” dedi.
“Devlet Kürt kadınını yalnızlaştırmaya çalışıyor”
“Kürdistan’da genç kadınlara yönelik özel savaş politikalarının bir boyutu olarak faillerin cezasızlıkla adeta ödüllerildiği, korunduğu ve aklandığını söyleyebiliriz” diyen Çoban, bunun özellikle üniversitelerde kampüslere devlet tarafından sokulan asker, polis, jandarma ve korucuların genç Kürt kadınlarını okuldan ve arkadaşlarından uzaklaştırarak, yalnızlaştırmaya çalışarak Kürt kadınının kimliğini ve iradesini yok etmeye çalıştığını belirtti.
Çoban, Kürt şehirlerindeki özel savaş politikalarının örneği niteliğinde olan belli kadın cinayeti ve intiharı vakalarını şöyle sıraladı:
“İpek Er’e cinsel saldırıda bulunan uzman çavuş Musa Orhan’ın erkek devlet tarafından korunup aklanmasının ardından İpek Er intihara sürüklenerek katledildi. Gittiği karakolda Türkçe bilmediği için ana dilinde ifadesi alınmayan Fatma Altınmakas şikayetçi olmak istediği erkek tarafından katledildi. Gülistan Doku dosyasında erkek devletin bütün kademelerinden kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca suç ortaklığını biliyorduk ki geçtiğimiz aylardaki gelişmelerle Vali Tuncay Sonel’in dahi tutuklanmasında gördük. 6 yıl boyunda unutturulmaya ve kapatılmaya çalışılan dosyada, gelişmeler ise ancak kadınların ve ailesinin ısrarlı mücadelesiyle mümkün oldu. 16 Haziran’da ise Siverek’te evlenmeyi reddettiği erkek tarafından bir kadın kaçırıldı, korucu ailesinin de işbirliğiyle de alıkonuldu ve cinsel saldırıya uğradı. Fail Berat S. ve korucu ailesi ise cezasızlık politikaları yüzünden elini kolunu sallayarak gezebiliyor.”
Çoban’a göre, “şüpheli ölüm” söylemiyle Rojin Kabaiş dosyasının unutturulup kapatılmak istenmesi ve 2 yıldır otopside bulunan iki erkek DNA’sının hala kime ait olduğunun açıklanmayışı, faillerin korunup aklandığının ve erkek devletin cezasızlık politikalarının bir göstergesi niteliğinde.
“Rojin’i unutturmadık”
Adalet Komisyonları’nın kurulduğu andan itibaren “Rojin’e ne oldu?” sorusuyla hayatın her alanında olduğunu söyleyen Çoban, “Rojin’i unutturmayacağız dedik ve unutturmadık” dedi.
Çoban, her yerde Rojin’i göstermeye devam edeceklerini ve Rojin için adalet mücadelemizi büyüteceklerini vurguladı:
“Rojin’in bedenindeki iki erkek DNA’sının kimlere ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in delil olan telefonunun açılması talepleriyle başlattığımız bir imza kampanyamız var. Kampanyamızı büyütmek için sosyal medyadan paylaşım yapıyor, sokaklarda stant açıyoruz. İmza föylerimizi elden ele dolaştırıyor, imza kampanyamızın taleplerini yükseltiyoruz. İmza kampanyamız bir süre daha devam edecek. Rojin’siz 2. yıla doğru giderken gerçek adalet mücadelemizi sokaklarda, meydanlarda, yaşamın her alanında daha da yükselteceğiz.”
Çoban, Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları olarak her bir kadın için gerçek adaleti sağlama ve şüpheli kadın ölümlerini aydınlatma amacıyla hareket ettiklerini hatırlattı:
“Geçmişte şüpheli ölüm diyerek üzeri örtülen, unutturulan, faili belli olmayan kadın cinayetleri varken bugün ısrarlı mücadelemiz sayesinde, nerede şüpheli kadın ölümü haberi varsa orada aslında erkek yargının cezasızlık politikalarının bir boyutu olarak etkin soruşturma yürütülmediğini, faillerin korunup aklandığını bütün kamuoyu biliyor. Bundan sonrası ise bu cezasızlık politikaları son bulana kadar biz kadınların sokaklarda, üniversitelerde, mahallelerde gerçek adalet için bir araya gelerek, bazen meydanlarda eylemlerde, bazen duvarda yazılamalarda haykırışlarımızın birbirine karışmasıyla büyüyen mücadelemiz sonucunda gerçek adaleti sağlamaya devam edeceğiz.”
Rojin Kabaiş dosyasında yaşananlar
Kayboluşundan bugüne, dosyada yaşanan gelişmelerin ve ihmallerin kronolojisi
27 Eylül 2024
Rojin Kabaiş kayboldu
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi Rojin Kabaiş, kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kayboldu.
15 Ekim 2024
Cansız bedeni bulundu
18 gün süren aramaların ardından Rojin Kabaiş’in cansız bedeni, Van’ın Tuşba ilçesine bağlı Mollakasım köyünde, Van Gölü kıyısında bulundu. Ceset, aynı gün Van Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi, radyolojik inceleme, ölü muayenesi ve otopsi işlemleri yapıldı. Otopside yaklaşık 80 sürüntü örneği alınarak İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’ne gönderildi.
1 Kasım 2024
İlk DNA raporu: Bölge bilgisi eksik
İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’nin raporunda, Rojin Kabaiş’in vücudunda iki farklı erkeğe ait DNA profili tespit edildiği belirtildi. Ancak raporda bu DNA örneklerinin vücudun hangi bölgesinden alındığı açıklanmadı, örneklerde “şüpheli bir bulgu tespit edilmediği” sonucuna varıldı.
8 Eylül 2025
Rojin Kabaiş’e ilişkin paylaşımlar erişime engellendi
Rojin Kabaiş’in ölümünün şüpheli olduğunu belirten ve etkin bir soruşturma talep eden X paylaşımları, Van 8’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 8 Eylül 2025 tarihli ve 2025/32 sayılı kararıyla 200’den fazla paylaşım ve hesap erişime kapatıldı. Kararının Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinin başvurusu üzerine alındığı belirtildi.
25 Eylül 2025
Barolardan suç duyurusu
Van ve Diyarbakır Baroları, Adli Tıp Kurumu’nun DNA örneklerinin vücudun hangi bölgelerinden alındığı bilgisini bir yılı aşkın süre açıklamaması nedeniyle “ciddi ihmaller” iddiasıyla kurum hakkında suç duyurusunda bulundu.
10 Ekim 2025
İkinci DNA raporu: Bölgeler açıklandı
Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi Merkezi’nin dosyaya giren yeni raporunda, bir yıl önce tespit edilen iki farklı erkek DNA’sının sternal (göğüs) ve intravajinal (vajina) bölgelerden alındığı açıklandı. Raporda ayrıca, bu DNA’ların bulaş (kontaminasyon) yoluyla gelmiş olma ihtimalinin bertaraf edilemediği belirtildi.
15-16 Ekim 2025
Meclis önergesi ve TBMM’de ret
DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz’un dosyadaki ATK raporu çelişkilerinin araştırılması amacıyla Meclis Başkanlığı’na sunduğu araştırma önergesinin ardından, DEM Parti grubunun “Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili dosyada yaşanan bütün eksikliklerin araştırılması” başlıklı önergesi TBMM Genel Kurulu’nda AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.
Kasım 2025
Bulaş ihtimali bertaraf edildi
Adli Tıp Kurumu’nun hazırladığı ek raporda, Rojin Kabaiş’in vücudunda bulunan iki DNA örneğinin 134 kişiden alınan DNA ile karşılaştırıldığı ve eşleşme çıkmadığı için bulaş ihtimalinin ortadan kalktığı açıklandı. Bu gelişmeyle birlikte savcılığın şüphelendiği kişiler yönünden DNA karşılaştırması yapacağı bilgisi ortaya çıktı.
16 Nisan
İmza kampanyası başladı
Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları, faillerin bulunması amacıyla birçok kentte eş zamanlı bir imza kampanyası başlattı. Kampanya taleplerinin başında, DNA örneklerinin kime ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in telefonunun açılması yer alıyor.
18 Haziran 2026
Silvan’da park tabelasına saldırı
Silvan’da, Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı park tabelasına bir saldırı düzenlendi. Adalet Komisyonları, saldırıyı katledilen bir kadının anısına ve sürdürülen adalet mücadelesine yönelik bir hedef alma girişimi olarak değerlendirdi.
Kaynaklar: Van Adli Tıp Kurumu ve İstanbul Adli Tıp Kurumu raporları, TBMM önerge metinleri, Van ve Diyarbakır Baroları açıklamaları, bianet.
GABB Kadın Politikaları Müdürlüğü’nün Bağlar, Sur ve Kayapınar’da yürüttüğü araştırmaya göre, kadınların çoğu herhangi bir gelir getirici işte çalışmıyor. Bunun esas sebeplerinden biri ise çocuk bakımının ve ev içi emeğin büyük ölçüde kadınların üzerine bırakılması.
Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi
Güneydoğu Anadolu Bölgesi Belediyeler Birliği (GABB) Kadın Politikaları Müdürlüğü’nün hazırlattığı “Diyarbakır’da Kadın Yoksulluğu” raporu, üç ilçede 2.975 kadınla yapılan anket ve 29 kadınla yapılan derinlemesine görüşmelere dayanıyor. Bağımsız araştırmacı Semiha Arı’nın kaleme aldığı bu araştırma Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi tarafından raporlandı ve 15 Şubat 2026’da yayımlandı.
Araştırma kapsamında Bağlar’da 12 mahallede 1.070, Sur’da 19 mahallede 782, Kayapınar’da 8 mahallede 1.123 kadınla yüz yüze anketler yapıldı.
Kadınlar çocuk bakımı sebebiyle çalışamıyor
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2023 verisine göre Diyarbakır’da genel istihdam oranı %37,7. Kadın istihdamı ise erkek istihdamının yaklaşık üçte biri düzeyinde. Rapordaki bulgular, Bağlar ve Sur’daki kadınların %89-90’ından fazlası herhangi bir gelir getirici işte çalışmadığını gösteriyor, Kayapınar’da ise bu oran %74.
Nitel araştırma için görüşülen 29 kadından ise sadece 6’sının ücretli işi var, bunlar da genellikle düzensiz, sigortasız ve düşük ücretli işler. Kadınların çalışırken dahi derin yoksulluğa itildiğini ortaya koyan araştırmada, 15 yıl çalışan bir katılımcının sigorta priminin yalnızca 8 yıl yatırıldığı, bazı kadınların ise onlarca yıllık iş deneyimine rağmen birkaç yüz günlük prim gün sayısına sahip olduğu tespit edildi. Mevsimlik tarım işçiliği yapan Kürt veya Suriyeli kadınlar, mevsimlik işçilik sırasında maruz kaldıkları ağır sömürü ve ayrımcılık koşullarını “travmatik” olarak tarif ediyor.
Bağlar’da kadınların %46’sının, Sur’da %47’sinin, Kayapınar’da %16,1’inin hiçbir kişisel geliri yok. Kadınların istihdama katılamama nedenlerinin başında (Bağlar’da %58,2, Sur’da %59, Kayapınar’da %53,6 ile) çocuk bakımı geliyor.
Rapora göre kadınlar çalıştığında da tüm eğitim düzeylerinde ve tüm meslek gruplarında erkeklerden daha düşük ücret alıyor. Kadınların daha yoğun biçimde yarı zamanlı, esnek ve güvencesiz işlerde çalıştırıldığı belirtilirken kadınların istihdama katılmamalarının en temel sebeplerinden birinin çocuk bakımının ve ev içi emeğin büyük ölçüde kadınların üzerine bırakılması olarak gösteriliyor.
Kadınların ev işlerini ve çocuk bakımını “genellikle ben yaparım” diyen oranı her üç ilçede de %80-90 bandında.
Hane gelirleri asgari ücretin altında
Rapordaki verilere göre, Bağlar’da hanelerin dörtte biri 1-14.000 TL, Sur’da ise %14’ü aynı miktarda gelire sahip. Kayapınar’da görece daha yüksek gelir düzeyine rağmen (%37,2’si 40.000 TL üstü) katılımcıların sadece %16’sı “gelirim giderimi karşılıyor” diyor. Rapor, her üç ilçede de hanelerin en az yarısının borçlu olduğunu ortaya koyuyor. Buna göre borçlanmanın başlıca nedeni gıda ve giyim gibi temel ihtiyaçlar oluyor. Kayapınar’da borçlanma sebeplerinde ilk sırada ev almak var.
Sosyal yardım alan kadınların oranı Bağlar ve Sur’da %25, Kayapınar’da %13 civarında kalıyor, yardım alanların %92’si bu desteğin ihtiyacı karşılamadığını belirtiyor. Araştırmadaki kadınların beyanlarına göre, boşanma sürecindeki kadınların sosyal yardım hakkı “boşanmamışsın” gerekçesiyle reddediliyor. Rapora göre özellikle boşanmış veya şiddet gören kadınlar, ekonomik destekten yoksun oldukları için şiddet ortamına geri dönmek zorunda kalabiliyor.
Bağlar’da katılımcıların %60’ından fazlası temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorken %77’si de faturalarını ödemekte zorlanıyor. Kadınların %70’i çocuklarının eğitim masraflarını karşılayamıyor.
Sur’da gıda ürünlerinden kısıtlama yapanların oranı %93-94, sinema/tiyatro/konser gibi etkinliklere hiç katılmayanların oranı ise %96-97.
Kayapınar’da %77’lik bir kesim temel ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayamıyor.
Kadınların çoğu “boş vaktim yok” diyor.
Bölgedeki savaş politikalarının etkisi
Yoksulluğun ve kadın yoksulluğunun Kürt bir coğrafyasında neden daha farklı yaşandığına savaş ve kayyım politikaları üzerinden değinmenin önemli olduğunun altını çizen rapor, kadınların her türlü şiddet, zorla kaybetme, faili meçhuller, işkenceler, zorunlu göçler ve kadın intiharlarının öznesi olduğunu söylüyor.
Ayrıca 2016 sonrası atanan kayyımların kadın merkezlerini, Jin Kart uygulamasını, kreşleri ve kadın istihdamına yönelik politikaları büyük ölçüde kapattığını/işlevsizleştirdiğini ve bunun yoksulluğu derinleştiren bir etken olduğunu vurguluyor.
Anketlerde belediyelerden talep edilenler ise istihdam alanları yaratılması, Adli Yardım Protokolünün hayata geçirilmesi, meslek edindirme kurslarının sürelerinin uzatılması, nakdi yardım ve gıda/kreş/bakım desteği.
İBB ve 39 ilçe belediyesinin 59 Kadın Danışma Merkezlerinin sadece ikisinde sınırlı düzeyde Kürtçe hizmet verilmesi üzerine, Kadın Zamanı Derneği, JinMap adıyla bir mobile uygulama çalışması oluşturdu.
JinMap
Kadın Zamanı Derneği, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarına yardımcı olmak amacıyla JinMap adıyla bir mobile uygulama geliştirdi. JinMap, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınların şiddetle mücadele mekanizmalarına anadilinde erişimi sağlanmayı amaçlıyor.
Haritada kadın danışma merkezlerine ve şiddetle mücadele birimlerine Kürtçe olarak görülüyor. Ayrıca söz konusu kurumların Kürtçe hizmet sunup sunmadığına dair bilgiye ulaşılabiliyor.
Kadın Zamanı Derneği, bu haritayı İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarının şiddetle mücadele ve destek mekanizmalarına Kürtçe erişebilecekleri mekanizmaların yoksunluğunu görerek hazırladı.
JinMap’ı hazırlama sürecini, haritanın amacı ve uygulama alanlarını Kadın Zamanı Derneği’nden Derya Aslan Niha+’a anlattı.
Derya Aslan, Kadın Zamanı Derneği YK üyesi
Kadın Zamanı Derneği, 2020 yılında, pandemi sürecinde kurulan bir dernek. Derneği İstanbul’da yaşayan ve şiddetle mücadele mekanizmalarına kendi anadilleriyle ulaşamayan Kürt kadınlarına destek olmak amacıyla bir grup Kürt kadını kuruyor. İçlerinde sosyologlar, psikologlar, sosyal çalışmacılar, avukatlar, doktorlar, hemşireler ve gazeteciler var. Dernek, şiddet başta olmak üzere kadınları ilgilendiren pek çok konuda atölyelerin yanı sıra pek çok etkinlik düzenliyor. Ayrıca erkek şiddeti gibi olaylarda dava takip süreçlerine dahil oluyor, basın açıklamaları gerçekleştiriyor ve diğer kadın örgütleriyle birlikte eylemler organize edip eylemlere katılıyor.
JinMap yayında!
İstanbul’da yaşayan Kürt kadınların şiddetle mücadele mekanizmalarına anadilinde erişimini görünür kılmak amacıyla hazırladığımız JinMap artık erişimde.
Harita üzerinden kadın danışma merkezlerine ve şiddetle mücadele birimlerine ulaşabilir; bu kurumların Kürtçe… pic.twitter.com/7qnRnFDccw
— Kadın Zamanı Derneği (@kadinzamanider) June 9, 2026
“İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek sunan kurum yoktu”
Derneğin yönetim kurulu üyelerinden Derya Aslan, derneği İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek veren kurumların olmaması yüzünden kurduklarını belirtti:
“İstanbul, Kürdistan’dan çok göç alan büyük bir metropol ve burada yaşayan çok sayıda Kürt kadının şiddet mekanizmalarına erişemediği bir durum söz konusuydu. Çift dilli hizmet veren, şiddet alanında profesyonelce çalışıp kadınlara Kürtçe destek sunan sivil toplum kurumlarının olmaması, bizi harekete geçiren temel sebep oldu. Bu alanda İstanbul’daki tek kurumuz. Yönetimimizi oluştururken, kadın bilinci yüksek, kadın paradigmasına hakim ve şiddet alanında çalışan kadınlarla yola çıktık. Kürt kadınlarının kendini daha rahat hissedebileceği bir alan yaratma iddiamız olduğu için ekibimizin Kürt olması bizim için çok önemliydi.”
“Özellikle İstanbul’da çok susturulan kadınların kendilerini anlatıp açılabilecekleri, ‘benim dilimde konuşan, onlarla kolektif çalışma yürütmek isteyen bir kurumum var’ diyebilecekleri bir zemin oluşturmak” diyen Aslan derneği kurduklarında şiddete veya hukuki haklarına dair Kürtçe bir veri ve literatür bulunmadığı için kendi materyallerini Kürt dil uzmanlarıyla birlikte hazırladıklarının bilgisini veren Aslan kimi bütün çalışmalarını iki dilli yaptıklarını kaydetti.
“Bize gelen başvurularda kolluk şiddeti, toplumsal şiddet, dil baskısı veya dijital şiddet oldukça fazla” diyen Aslan, bu süreçleri takip ederken yargıda, kollukta veya gündelik yaşamda Kürtçeye yönelik büyük bir tepkiyle karşılaştıkları için kadınlara Kürtçe destek vermenin öneminden bahsetti:
“Katledilen kızının hakkını Kürtçe savunmak isteyen bir annenin heyet tarafından ‘Burada tek bir dil var, Türkçedir. Savunmanı bu şekilde alamayız’ denilerek susturulması, yaşadığımız yargı şiddetinin somut bir örneği.”
59 merkezden ikisinde sınırlı hizmet
İstanbul’daki yerel yönetimlerin anadil politikalarını izlemek amacıyla kapsamlı bir araştırma yürüten Kadın Zamanı Derneği, 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verildiğini fark ediyor:
“Bize gelen sosyal destek veya barınma taleplerini sığınağımız olmadığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) veya ilçe belediyelerine yönlendirmek zorunda kalıyoruz. Ancak izleme sürecinde zar zor aldığımız resmi veriler, durumun vahim olduğunu gösterdi. İstanbul’daki 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nin eşitlik eylem planlarını ve vizyon belgelerini taradık. Çok dilli hizmete dair hiçbir iddialarının olmadığını gördük. Milyonlarca Kürt’ün yaşadığı bir şehirde, bu 59 merkezin sadece ikisi, Avcılar ve Bağcılar, Kürtçe destek veriyor. İBB’nin ‘Alo Şiddet’ hattının da Kürtçe destek verdiğini iddia etmesine rağmen, bizzat aradığımda böyle bir hizmetin olmadığını ve çoklu şiddete maruz kalan kadınlar için iyi bir politikalarının bulunmadığını fark ettim.”
JinMap, ekran görüntüsü
5 belediye belirlediler
Resmi verilerde Kürt nüfusuna dair bir bilgi bulunmadığı için Kadın Zamanı Derneği, sivil toplum kuruluşlarının ve araştırma şirketlerinin araştırmalarından yola çıkarak İstanbul’da en az 1 milyon Kürt kadınının yaşadığını düşünüyor. İBB ve 39 ilçe belediyelerinden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verilmesi ve bu sayının Kürt kadınlarının ihtiyacını karşılamaktan uzak olması nedeniyle bir dizi görüşme gerçekleştirme kararı alıyorlar:
“Bu tespitlerin ardından, hazırladığımız veri analizi politika öneri belgesini Kürt nüfusunun yoğun olduğu Arnavutköy, Beyoğlu, Avcılar, Sancaktepe, Ataşehir belediyelerine ve İBB’ye bizzat sunduk. Kadın danışma merkezlerinde Kürtçe bilen uzman personelin istihdam edilmesi, 7/24 erişilebilir tercüman desteği sağlanması, anadilde hizmet eğitimleri verilmesi ve sığınaklara dair Kürtçe broşürler hazırlanması gibi somut politika önerileri ilettik. Ayrıca farklı etnik kimliklerdeki mülteci veya Kürt kadınların şiddet verisinin tutulmamasının da büyük bir sorun olduğunu vurgulayarak bu verilerin kayıt altına alınmasını talep ettik.”
“Anadilinde konuşamamak çoklu şiddete yol açıyor”
“Şiddet mekanizmasından çıkmaya çalışırken kendi dilinde konuşamamak, kadını kamu kurumlarında çoklu şiddete maruz bırakıyor ve travmayı tetikliyor” diyen Derya Aslan adliyelerde tercüman desteğinin bunun için yeterli olmadığını düşünüyor: “Tercüman olsa da çok yanlış notlar alınıyor, hikaye başka bir yere dönüşüyor ve kadın hakkını savunamıyor. Hastanelerde ve kollukta ise tercüman hiç yok. Kolluğa giden kadın derdini anlatamadığı için ikna edilip eve geri gönderiliyor. Kürtçe ifade veremediği için eve gönderilip katledilen Fatma Altınmakas bunun en acı örneğidir. ‘Kürtçe konuştuğumda kendimim ama yardım istediğimde dilimi unutmam beklendi. İyileşmem için Kürtçeye ihtiyacım vardı’ diyen kadınların hikayeleri, tercümanın tek başına yeterli olmadığını, kadının kendini kendi dilinde ifade edebileceği bağımsız mekanizmalara ihtiyaç duyduğunu açıkça gösteriyor. İktidarın kadını kamusal alandan çekip eve mahkum eden aile odaklı politikalarıyla da birleşince, kadınlar çözümsüz kalıp şiddet gördükleri yere dönmek zorunda bırakılıyor. Dil engeli, bizatihi yeni bir şiddet üretiyor.”
Afgan kadın hakları savunucusu Laleh Osmany, Afganistan’ın Herat kentindeki protestolarda atılan “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının ortak bir kültürel alana dayanan derin ve sınır ötesi bir kadın dayanışmasını ve kadınların temel haklarına dair yüksek farkındalığını yansıttığını belirtti.
Herat kentinde Taliban’ın protestoculara müdahalesi, 9 Haziran 2026. Fotoğraf: 8am Media
Afganistan’daki Herat vilayetinin Cebrail bölgesi sakinleri, Taliban’ın kadınları gözaltına alıp şiddet uygulamasını protesto etmek amacıyla 8 Haziran’da sokaklara çıkmıştı. Yerel kaynaklara göre protestolar, Taliban’ın Ahlak Polisi tarafından 6 Haziran’da kadınlara yönelik sürdürülen gözaltılar ve sert muamele üzerine tırmanışa geçmişti.
11 Haziran’da ise ikinci bir protesto dalgası olarak Herat halkı, valilik binası önünde bir araya gelerek kadınlara yönelik gözaltı ve şiddet eylemlerini “Diktatöre Ölüm,” “Eğitim, İş, Özgürlük” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganlarıyla protesto etti. Taliban polisleri, 8 Haziran’dan bu yana bir araya gelen insanların üzerine günlerce ateş açarak kitleyi dağıtmaya çalıştı.
Murtaza, 16 yaşındaki Afganistanlı bir genç, Herat’taki protestolara yönelik Taliban polisinin saldırısı sırasında bacağına isabet eden iki kurşunla yaralandı ve 16 Haziran’da hayatını kaybetti. Taliban polisinin protestoculara ateş açması sonucu bölgede en az 20 kişinin yaralandığı kaydedildi.
Taliban’ın Herat güvenlik işlerinden sorumlu polis komutanı Necibullah Ali, 18 Haziran’da yaptığı açıklamada, “başörtüsü kuralına uymamak” olarak adlandırdığı gerekçeyle, Taliban’ın “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” güçleri tarafından şimdiye kadar 19’dan fazla kadının gözaltına alındığını duyurdu. Yerel kaynaklara göre ise bu sayı en az 30. Necibullah Ali, Herat’ta “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” güçleri tarafından kadınların gözaltına alınmasına devam edileceğini de sözlerine ekledi.
Afgan kadın hakları savunucusu Laleh Osmany, Herat’ta patlak veren kadın protestolarını ve Taliban yönetimi süresince kadınların maruz kaldığı sistematik baskıyı Niha+’ya değerlendirdi.
“Kadınları kamusal alandan silmek istiyorlar”
Laleh Osmany
Osmany’ye göre, “uygunsuz hicap” ya da mahremsiz sokağa çıkma bahanesiyle kadınlara yönelik şiddet, terör, keyfi gözaltı ve aşağılama, Taliban’ın İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı ile istihbarat birimleri eliyle yürütülen yapısal ve günlük bir politika haline geldi. Taliban’ın ahlak timleri (muhtasib), şehirlerde kadınların kıyafetlerini denetlemek için sayısız kontrol noktası kurdu.
Osmany, birçok durumda genç kadın ve kız çocuklarının yanlarında bir erkek vasi (mahram) olmadan gözaltına alındığını, kablo ve kırbaçla acımasızca dövüldüğünü ve ailelerinin ağır “fidye” ödemesi ya da baskıyla imza attırılan taahhütnameler sonrası serbest bırakıldıklarını aktardı. Osmany bu uygulamaları, “kadınların kamusal alandan tamamen silinmesini hedefleyen daha geniş bir stratejinin bilinçli bir parçası” olarak nitelendirdi.
“Jin, Jiyan, Azadî” sloganı Herat’ta yankılandı
Yerel kaynakların sosyal medyada paylaştığı videolarda Herat’ta protestocuların “Jin, Jiyan, Azadî” (Türkçe: Kadın, Yaşam, Özgürlük / Farsça: Zan, Zendegi, Azadî) sloganı attığı da görülüyordu. Bu sloganın ortak bir kültürel alana dayanan derin ve sınır ötesi bir kadın dayanışmasını ve kadınların temel haklarına dair yüksek farkındalığını yansıttığını belirten Osmany, Herat’ın tarihsel olarak Afganistan’da kültürel bir merkez ve ilerici sivil hareketlerin yeşerdiği bir zemin olduğunu da vurguladı.
Kadın örgütlerinden çağrı
Yurt dışındaki Afganistan vatandaşları tarafından organize edilen ve Berlin ile daha birçok yerde protestolar düzenlenmesini öngören çok sayıda eylem çağrısı sosyal medyada yayılmaya devam ediyor.
Adalet Arayan Kadınlar Hareketi üyeleri, bir protesto kampanyası başlatıp küresel imdat (SOS) sembolünü kullanarak, Herat’ta kadınlara yönelik artan kısıtlamalardan duydukları endişeyi dile getirdi ve uluslararası toplumu 18 Haziran’da yaşanan bu durum karşısında sessiz kalmamaya çağırdı.
Bu hareketin üyeleri, “Afgan Kadınları Tehlikede, Bu Kampanyaya Katılın” sloganıyla yürüttükleri kampanya kapsamında, yüzlerindeki Afganistan haritasını siyaha boyayarak ve küresel imdat sembolünü kullanarak uluslararası toplumun dikkatini acilen ülkedeki kadınların durumuna çekmeye çalıştı.
Osmany’ye göre bu protestolar, doğrudan ateş açılması, şiddet ve hapis tehdidine rağmen kadınların direnme iradesinin canlı kaldığını kanıtladı:
“Herat’taki protestolar dünyaya net bir mesaj verdi: Afgan kadınlarının özgürlük arayışının kökleri, cinsiyet ayrımcılığı kararnameleri ve Taliban’ın gözdağıyla kurutulamaz. Onlar, insani onurları için en ağır bedeli ödemeye hazırlar.”
Yeraltı direniş ağları
Hayati risklere rağmen Afgan kadınlarının çok sayıda gizli veya açık direniş ve farkındalık ağı kurduğunu söyleyen Osmany, bu çabaları üç ana eksende özetledi:
Vatandaş belgelendirmesi: “Gözaltından serbest bırakılan kadınlar, takma isimlerle sosyal medya ve uluslararası haber kuruluşları aracılığıyla gördükleri işkence ve insanlık dışı muameleyi ifşa ediyor.”
Güvenli evler ve gizli okullar: “Eğitimden mahrum bırakılan kız çocukları için evlerde gizli okullar kuruluyor, aile reisini kaybetmiş kadınlar için psikolojik ve maddi dayanışma çevreleri oluşturuluyor.”
Dinamik sivil hareketler: “Taban hareketleri, kapalı mekanlarda düzenli olarak açıklama ve protesto yaparak seslerini Birleşmiş Milletler insan hakları organlarına duyuruyor ve Taliban’ın uluslararası meşruiyet kazanmasını engellemeye çalışıyor.”
Anayasa Mahkemesi’nin boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etmesine tepki gösteren Derin Yoksulluk Ağı’nın kurucusu Hacer Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını hatırlattı.
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org
Anayasa Mahkemesi (AYM), Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etti. AYM Genel Kurulu, yasal düzenleme yapılması için TBMM’ye 9 ay süre tanınmasına karar verdi.
Antalya 12. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” alınması ibaresinin iptali için 2025 yılında Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurmuştu. Yüksek mahkeme, bu kararı yerel mahkemenin başvurusu üzerine aldı.
İptal kararı sonrası AKP’nin masasındaki taslakta evlilik süresinin esas alınması planlandığı basına yansıdı. Buna göre, 3 yıl evli kalanlara 5 yıl, 5 yıl evli kalanlara 7 yıl, 10 yıl evli kalanlara ise 12 süreyle nafaka ödenmesi öngörülüyor.
Konuya ilişkin Niha+‘ya değerlendirmede bulunan Derin Yoksulluk Ağı’nın (DYA) kurucusu Hacer Foggo, nafaka kesildiğinde ya da ödenmediğinde hanelerde ortaya çıkan açlık, borçlanma, okuldan kopuş ve barınma risklerinin altını çizdi.
Hacer Foggo: “Nafaka yetersiz ama hayati bir destek”
Fotoğraf: Hacer Foggo
Foggo, nafakanın kadınlar için ne kadar hayati önemde olduğunu vurgulayarak kamuoyunda yaratılan “kadınlar yüksek meblağlarda nafaka alıyor” algısının sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini söyledi:
“Derin yoksulluk yaşayan ve bizim sahada destek verdiğimiz özellikle günlük güvencesiz çalışan yalnız annelerin önemli bir kısmı ya çok düşük miktarlarda nafaka alıyor ya da hükmedilen nafakayı düzenli tahsil edemiyor. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu’nda da incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğu görülüyor. Bu miktarın bir kadının tek başına yaşamasına yetmesi mümkün değil. Bizim sahada gördüğümüz şu: Nafaka kadınlar için bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, çocukların okul beslenmesi, ulaşım, ilaç, yakacak ve güvenli bir yaşam için çoğu zaman hayati ama yetersiz bir destek. Derin yoksulluk yaşayan kadınlar zaten günlük, düzensiz ve güvencesiz işlerle ayakta kalmaya çalışıyor.”
Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda, mahkemeler tarafından hükmedilen nafakaların yalnızca yüzde 20,7’sinin nafaka yükümlüleri tarafından ödendiği, yüzde 50,7’sinin ise hiç ödenmediği kaydedilmişti.
Vakfın 2024 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda ise herhangi bir geliri olmayan erkeklerin oranı yüzde 7 iken hiçbir geliri olmayan kadınların oranının yüzde 47 olduğu belirtilmişti. Buna göre, erkeklerin yüzde 80’i asgari ücret ve üzeri ücrete çalışırken bu oran kadınlarda yüzde 46’dan ibaret.
“Kadınların bulunduğu yapısal eşitsizlikler görmezden geliniyor”
Kamuoyunda nafakanın süreli hale getirilmesini “Kadınlar da çalışsın” diyerek savunan argümana tepki gösteren Foggo, bu argümanın kadınların içinde bulunduğu yapısal eşitsizlikleri görmezden geldiğini ifade etti. Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda çalıştığını, gündelik temizliğe gittiğini, parça başı işler yaptığını, düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını söyleyerek bu işlerin düzenli gelir, sosyal güvence ve insanca yaşam sağlayan işler olmadığının altını çizdi.
Kadınların işgücüne katılımının önündeki en büyük engellerden birinin bakım yükü olduğunu hatırlatan Foggo, “Ücretsiz ve erişilebilir kreş yoksa, kadın çocuğunu güvenle bırakabileceği bir yer bulamıyorsa sabit gelirle çalışması fiilen mümkün olmuyor. Birçok kadın çocuk bakımı, okul takibi, hastane süreçleri, ev işleri ve geçim sorumluluğunu tek başına üstleniyor. Bu koşulları görmezden gelmek derin yoksulluk koşullarını bilmemek demektir” dedi.
“Kadının şiddetten uzaklaşması zorlaşır”
Foggo’ya göre, nafaka süresi bittiğinde ekonomik bağımsızlığını henüz kuramamış bir kadını daha derin yoksulluk bekliyor. “Çocuğunu bırakabileceği ücretsiz bir kreş bulamayan, düzenli ve güvenceli işe erişemeyen bir kadın için nafakanın kesilmesi, temel yaşam giderlerini karşılayamamak anlamına geliyor” diyen Foggo, bunun kadınları daha güvencesiz ve sağlıksız bir duruma sokacağını anlattı:
“Bu durum kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmaya zorlayabilir. Bazı kadınlar için ise şiddet gördüğü eve dönme ya da şiddet ilişkisine katlanma baskısını artırabilir. Çünkü boşanma kararı yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir karardır. Kadın ‘çocuğumla nerede kalacağım, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğumu nasıl doyuracağım’ sorularına yanıt bulamıyorsa şiddetten uzaklaşması da zorlaşır.”
“Nafaka çocuğun hayatını da etkiliyor”
Nafakanın yalnızca kadının değil, çocukların da yaşam koşullarını doğrudan etkilediğini söyleyen Foggo’ya göre bir annenin gelirinin azalması, çocuğun beslenmesinden eğitimine, sağlığa erişiminden barınmasına kadar her alanda sonuç doğuruyor.
Foggo, nafaka güvencesinin ortadan kalkmasının çocuk işçiliği, eğitimden kopuşu, yetersiz beslenmeyi ve çocuk yaşta evlilik risklerini artırabilecek etkenlerden biri olduğunu vurguladı ve buna örnek olarak “Sahada çocukların okul yol parasının karşılanamadığı için eğitimden koptuğunu, okul beslenmesi hazırlanamadığını, çocukların evde küçük kardeşlerine bakmak ya da haneye gelir getirmek için çalışmak zorunda kaldığını görüyoruz” dedi.
Böyle bir kararın sadece nafaka başlığı altında değil, kadın yoksulluğu, çocuk yoksulluğu, bakım emeği ve şiddetten uzaklaşma hakkı ile birlikte düşünülerek ele alınması gerektiğini söyledi:
“Bizce acil olarak sahadaki etkileri izlenmeli. Aynı zamanda ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygınlaştırılmalı, yalnız annelere düzenli sosyal destek sağlanmalı, güvenceli istihdam olanakları artırılmalı ve nafakanın tahsil edilememesi durumunda etkili kamu mekanizmaları işletilmeli. Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar kurulmadan nafaka hakkının süreyle sınırlandırılması kabul edilemez. Bizim açımızdan nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşam hakkına dokunmaktır.”
DYA: “Yalnız anneler için nafaka hayatidir”
Derin Yoksulluk Ağı’nın süresiz nafaka iptali kararına ilişkin açıklaması ise şu şekilde:
Nafaka Hakkına Dokunmak, Kadınların ve Çocukların Yaşam Hakkına Dokunmaktır
Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi, yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildir. Bu karar, Türkiye’de kadınların, özellikle de derin yoksulluk yaşayan, günlük ve güvencesiz işlerde çalışan yalnız annelerin yaşam koşullarından bağımsız değerlendirilemez.
Yoksulluk nafakası kamuoyunda sunulduğu gibi koşulsuz, sınırsız ve otomatik bir ayrıcalık değildir. Ağır kusurlu olmamak, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmek ve ihtiyacın devam etmesi gibi koşullara bağlıdır. İhtiyaç ortadan kalktığında, nafaka zaten kaldırılabilmektedir. Buna rağmen nafaka hakkının “ömür boyu yük” gibi sunulması, kadınların evlilik içinde üstlendiği karşılıksız bakım emeğini, boşanma sonrası yoksullaşmayı ve erkek şiddetinden uzaklaşmanın ekonomik koşullarını görünmez kılmaktadır. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu ise nafaka miktarlarının kamuoyunda iddia edildiği gibi yüksek olmadığını, incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğunu ve hükmedilen nafakaların önemli bir kısmının tahsil edilemediğini göstermektedir. Derin Yoksulluk Ağı olarak sahada gördüğümüz gerçek şudur: Yalnız anneler için nafaka, bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, okul beslenmesi, ulaşım, odun, kömür, ilaç ve “güvenli” bir yaşam için çoğu zaman hayati bir eşiktir.
Derin yoksulluk yaşayan yalnız anneler, bir yandan çocuklarının bakımını tek başına üstlenirken diğer yandan hanenin geçimini günlük, düzensiz, düşük ücretli ve güvencesiz işlerle sağlamaya çalışmaktadır. Tek ebeveynli hanelerin, güvenceli işi, düzenli geliri ve çocuklarını güvenle bırakabileceği ücretsiz bakım desteği yoktur. Bu nedenle nafakanın süreyle sınırlandırılması, özellikle yalnız anneler açısından şu sonuçları doğuracaktır:
Kadınların ve çocukların yoksulluğunu derinleştirecektir. Günlük işlerde çalışan bir anne için gelir, her gün yeniden bulunması gereken bir şeydir, o gün iş yoksa açlık vardır, çocuk hastaysa ilaç yoktur. Nafakanın sınırlandırılması yoksulluğu derinleştirecektir. “Bazı günler kendim yemiyorum çocuklarım daha fazla yiyebilsin diye. Ama makarna ile ne kadar yeterli beslenebilirler ki? Bazı günler hiç olmuyor, hepimiz aç geçirmek zorunda kalıyoruz.”
Şiddetten uzaklaşmayı zorlaştıracaktır. Kadınların boşanma kararı almasının önündeki en büyük engellerden biri ekonomik güvencesizliktir. Şiddet gördüğü evden çıkmak isteyen kadın, çocuğuyla birlikte nerede kalacağını, kirayı nasıl ödeyeceğini, çocuğunu nasıl doyuracağını düşünmek zorunda bırakılacak ve şiddete “katlanmaya” devam edecektir. “Eski eşimle olan sıkıntılarımdan dolayı hayati tehlikem hala devam etmekte. Beni öldürür çocuklarıma zarar verir diye evden çıkamıyorum. Oğlum okulu bıraktı, günlük işler yapıyor.”
Bakım emeğinin yükünü tamamen kadınların omzuna bırakacaktır. Çocuk bakımı, okul takibi, hastane, ev işleri ve geçim aynı anda yalnız annenin sorumluluğuna bırakılmaktadır. Ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygın değilken, esnek ve güvenceli istihdam sağlanmazken nafaka hakkının sınırlandırılması kadınları eve kapatacaktır. “Her gün, günlük işler de çalışıyorum, çocuklarımla doğru düzgün vakit bile geçiremiyorum yorgunluktan. Büyük oğlum okuldan ayrıldı, küçük kardeşlerine bakıyor evde.”
Çocukların eğitim, beslenme ve sağlık hakkını elinden alacaktır. Nafaka tartışması yalnızca kadınların değil, çocukların da yaşam koşullarıyla ilgilidir. Yalnız annenin yoksullaşması, çocuğun okuldan kopması, yetersiz beslenmesi, sağlık hizmetlerine erişememesi anlamına gelebilir. “Lise 1’de oğlanın yol parasını veremedim, mecburen okuldan aldım.”
Barınma krizini ağırlaştıracaktır. Tek ebeveynli hanelerde kira, fatura ve temel ev giderleri yoksulluğun en yakıcı başlıklarındandır. Nafaka hakkının sınırlandırılması, kadınları çocuklarıyla birlikte güvensiz, sağlıksız yaşam alanlarına itecektir. “Geçinemiyorum, çocuğa beslenme mi koyayım hergün, kiramı ödeyim”
Ekonomik şiddetin boşanma sonrasında da sürmesine yol açacaktır. Nafakanın ödenmemesi, geciktirilmesi, kadının nafakadan vazgeçmeye zorlanması ekonomik şiddetin biçimleridir. Ekonomik şiddet uygulayan erkeklerin sorumluluktan kaçmasını kolaylaştıracaktır. Kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmak zorunda kalacaktır. “Ne kadar çalışırsam çalışayım yetmiyor. Patron hep geciktiriyor. Sesimi çıkaramıyorum. Her kuruşu hesap ederek yaşamak zorundayım… İnan Ped bile kullanamıyorum.”
Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar geliştirilmeden, ücretsiz kreşler yaygınlaştırılmadan, güvenceli istihdam sağlanmadan, eşit işe eşit ücret hayata geçirilmeden ve bakım emeği hayata geçirilmeden nafaka hakkının sınırlandırılması kabul edilemez. Uygulamada bu haktan çoğunlukla kadınların yararlanması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Yoksulluk nafakası kadınlara tanınmış bir ayrıcalık değil, boşanma sonrası yoksulluğa düşen taraf için sosyal koruma mekanizmasıdır ve yeterli değildir.
Kadın yoksulluğunu görmezden gelen hiçbir düzenleme adil değildir.
Çocukların bakım yükünü yalnız annelerin omzuna bırakan hiçbir politika sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmaz.
Şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınların ekonomik güvencesini zayıflatan hiçbir karar yaşam hakkından bağımsız düşünülemez.
Nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşamına dokunmaktır. Kadınları yoksulluğa, şiddete ve eve kapatmaya, bağımlılık ilişkilerine mahkum edecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz.