TPAO, Kerkük’ün yeniden geliştirilmesini yürüten BP şirketinde %15 pay aldı. The National Context’e göre bu adım, Türkiye’nin bir asır önce yalnızca royalti hakkı taşıdığı topraklara dönüşü anlamına geliyor. Ayrıca ortaklık yapısı, Ankara’nın bu koltuğu bir kontrol gücüne çevirmesine izin vermiyor.
Foto: The National Context
Türkiye’nin devlet petrol şirketi TPAO, Kerkük petrol sahalarının yeniden geliştirilmesini üstlenen yüklenici şirket British Petroleum (BP) Energy Company of Kirkuk Limited‘in %15’ini satın aldı. The National Context’te yayımlanan analiz, bu hamleyi Ankara’nın bir asır sonra ilk kez resmi bir ekonomik çıkar taşıdığı coğrafyaya dönüşünün bugüne dek atılmış en somut ticari adımı olarak değerlendiriyor.
Anlaşma Ankara’da imzalandı, TPAO Genel Müdürü Cem Erdem ile BP’nin yukarı akış iş geliştirme başkan yardımcısı Andrew McAuslan imzaları attı. Törende Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da yer aldı. İmza, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali el-Zeydi arasındaki görüşmeler öncesinde gerçekleşti. The National Context‘in aktardığına göre bu adım, ConocoPhillips’in ay başında aynı şirkette %42 pay almak üzere el-Zeydi’nin Washington ziyaretinde vardığı anlaşmanın hemen ardından geldi. BP ise kalan %43’lük payla çoğunluk hissesini korumaya devam ediyor.
Sözleşme alanı, Kerkük sahasının Baba ve Avana bölgelerinin yanı sıra Bai Hassan, Cambur ve Habbaz sahalarını kapsıyorken brüt kazanılabilir kaynak, üç milyar varil petrol eşdeğerinin üzerinde. Sahalar Irak devletinin mülkiyetinde kalıyor. North Oil Company ve North Gas Company işletmeci konumunu korurken ortaklar ise üretim ve rezervleri, “geliştirme ve üretim sözleşmesi” şartları uyarınca kayda geçirecek. İmza, Irak–Türkiye ham petrol boru hattı anlaşmasının sona ermesinden bir gün sonra atıldı. İki hükümet de artık bunun yerine kapsamlı bir enerji iş birliği anlaşması istediklerini duyurdu.
1926’ya bakış
The National Context, bu dönüşün büyüklüğünü ölçmek için Türkiye’nin bu topraklarda daha önce para bağladığı tek döneme yani 1926’ya odaklanıyor. Analize göre o zamanki düzenleme, bir yatırım payı olarak bile görülememektedir. Ancak, vazgeçilen topraklar karşılığında verilmiş bir teselli ikramiyesi olarak görülebilmektedir. Analizin hatırlattığına göre 1926 Ankara Antlaşması, eski Musul vilayetini sınırın Irak tarafında bırakan Brüksel Hattı’nı Türkiye’ye kabul ettirmişti. Buna karşılık Ankara’ya, 25 yıl boyunca Irak hükümetine ödenecek petrol royaltilerinin %10’u vaat edilmişti. Dahası, bu gelirin tamamını tek seferlik 500.000 sterline devretme seçeneği tanındı. Kilit ayrıntı ise şu: söz konusu %10, üretim, ihracat ya da kârdan değil, yalnızca royaltiden kesiliyordu. Üstelik Türkiye’ye Turkish Petroleum Company’de hiçbir ortaklık kazandırmıyordu.
Royalti, ticaret ve hukuk dilinde telif hakkı veya lisans bedeli anlamlarına geliyor.
The National Context‘in aktardığı rakamlara göre para, Baba Gurgur keşfedilene kadar hareketlenmedi. İlk ödeme 1931’de yapıldı: Irak’ın topladığı yaklaşık 400 bin sterlinlik royaltinin kabaca 40 bin sterlini Ankara’ya aktarıldı; bu tutar 1939’da yaklaşık 223 bin sterline çıktı. Analizin dayandığı Türkiye bütçe kayıtlarına göre %10 üzerinden ödemeler 1952’ye kadar sürdü, son ve daha küçük ödeme ise 1954’te yapıldı. Bu da Türkiye’nin hakkını 500.000 sterline devredip çıktığı yönündeki yaygın anlatının ya yanlış ya da eksik olduğunu ortaya koyuyor. Matematik, bu hakkın aslında ne kadar değersiz kaldığını da gözler önüne seriyor: brüt satışların zaten küçük bir dilimi olan royaltinin %10’u, Ankara’ya petrolün gerçek değerinin ancak %1’ine yakın bir tutar bırakıyordu. Yazıya göre, Lord Curzon’un bu toprakların önem taşıdığına dair sezgisi ise anlaşmadan bir yıl geçmeden doğrulanmıştı: Kerkük’ün dünyanın en büyük petrol sahalarından birini barındırdığı ortaya çıktı.
Analiz, daha geniş açıdan bakıldığında asıl arka planın 1918 sonrası sınırların paramparça ettiği bölgesel ekonomi olduğunu söylüyor. Sarah Shields’in on dokuzuncu yüzyıl Musul’u üzerine çalışmasına dayanan yazı, ticaret çevresi Avrupa’ya ya da İstanbul’a değil Halep, Bağdat, Şam ve Anadolu içlerine uzanan asırlık bağlara dönük olan, ticaretinin değer olarak yalnızca küçük bir bölümü bu ağın dışına taşan bir kent tablosu çiziyor. Halep, İskenderun üzerinden iç bölgeyi Akdeniz denizciliğine bağlıyordu. Bağdat Demiryolu ise Anadolu’yu, kuzey Suriye’yi ve Mezopotamya’yı modern altyapıyla birbirine bağlamaya çalışan, yarım kalmış bir girişimdi. Kerkük petrol çağına ancak 1927’de girdi. Dolayısıyla bugünün petrol düzeni, ticaretin, kervanların ve demiryollarının çok daha önce zaten oluşturduğu bir haritanın üzerine serilmekteydi.
Fulcrum Doktrini
The National Context, TPAO’nun payını kendi deyişiyle “Fulcrum Doktrini” içinde konumlandırıyor: Washington’ın Irak, Suriye ve Türkiye’de stratejik rotayı belirlediği, ancak işin asıl yükünü enerji ve altyapıyı kaldıraç olarak kullanıp bölgesel oyunculara devrettiği bir düzen.
Kaynak: The National Context
Analizin diplomatik okumasına göre Tom Barrack’ın aynı anda hem Ankara’da ABD Büyükelçisi hem de Suriye ve Irak özel temsilcisi olması bu tabloyu doğruluyor. Yazının aktardığına göre Barrack, görevi devralırken bu üç ülkeyi bölgesel istikrarın dayandığı stratejik nokta olarak nitelemiş ve bunun tek, tutarlı bir Amerikalı muhatap gerektirdiğini söylemişti. Bu düzende Suriye ve Irak, Ankara’daki büyükelçiye bağlandı. Analiz bunu Ankara’nın Washington’ın kuzey Ortadoğu politikasının idari merkezine dönüşmesi olarak okuyor. Ekonomik tablo da bu diplomatik tabloyla uyuşuyor. Haziran ayındaki ABD–Irak ortak açıklaması, Kerkük–Baniyas hattının Akdeniz’e kadar yeniden işler hâle getirilmesine destek verdi. Bu ay Washington’da imzalanan Irak–Suriye boru hattı anlaşması ise projenin mühendislik ve finansman ayağını ABD öncülüğündeki bir konsorsiyuma bıraktı. Yazıya göre hem kuzeydeki hem batıdaki bu koridorların amacı aynı: Irak’ın Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığını azaltmak.
Analiz, bu çerçevede Kerkük’teki tabloyu, herkesin rolünün özenle belirlendiği bir iş bölümü olarak okuyor: Washington stratejik şemsiyeyi sağlıyor, sermayeyi ve kurumsal işleyişi Amerika ve İngiltere şirketleri üstleniyor, sahayı, boru hatlarını ve bölgeye erişimi Türkiye sağlıyor, egemenlik ve petrolün mülkiyeti ise Irak’ta kalıyor. Analizin dikkat çektiği üzere BP ile ConocoPhillips’in elindeki toplam %85’lik pay, Türkiye’nin ulaşabileceği en üst sınırı da baştan belirliyor. The National Context‘e göre TPAO’nun bu ortaklığa dahil edilmesinin nedeni, Türkiye topraklarının, limanlarının ve boru hatlarının Ankara’yı hiçbir güzergâhın devre dışı bırakamayacağı bir kuzey kapısına dönüştürmesi, ancak ortaklık matematiği, bu payın hiçbir zaman bir kontrol gücüne dönüşmeyeceği şekilde kurgulanmış durumda. Analize göre Türkiye’nin bölgedeki gücü, sonuç belirleyici olmaktan değil, kontrol ettiği koridorlardan, ev sahibi olduğu coğrafyadan ve elindeki onay yetkisinden geliyor.
Türkiye, Musul vilayetini bırakması karşılığında Irak hükümetine ödenecek petrol royaltilerinin %10’unu, 25 yıl boyunca almayı kabul eder. Bu pay üretimden değil, yalnızca royaltiden kesilir; Turkish Petroleum Company’de hiçbir ortaklık sağlamaz.
1931 — İlk ödeme
Baba Gurgur sahasının keşfinin ardından Ankara’ya ilk royalti ödemesi yapılır: yaklaşık 400 bin sterlinlik toplam royaltinin kabaca 40 bin sterlini.
1939 — Yükselen gelir
Ankara’ya aktarılan yıllık tutar yaklaşık 223 bin sterline çıkar.
1952–1954 — Son ödemeler
%10 üzerinden ödemeler 1952’ye kadar sürer, son ve daha küçük ödeme 1954’te yapılır. Ankara’nın payı, petrolün gerçek değerinin ancak yaklaşık %1’ine denk gelir.
2026 — TPAO – BP ortaklığı
TPAO, Kerkük’ün yeniden geliştirilmesini üstlenen yüklenici şirketin %15’ini satın alır — bu kez royalti payı değil, doğrudan şirket ortaklığı olarak.
Kaynak: The National Context’te yayımlanan analiz.
1926’dan 2026’ya
Analiz, 1926 ile yapılacak karşılaştırmanın da aynı dikkatle ele alınması gerektiğini vurguluyor. Bir royalti payı ile bir şirket hissesi, birbirinden farklı hukuki araçlardır. Bu yüzden olayı “%10’dan %15’e çıkış” diye okumak, işin özünü kaçırmak olacaktır. Bu artışın salt mali açıdan bir anlamı yok. The National Context, asıl tekrarlanan şeyin kurulan yapının ta kendisi olduğunu söylüyor: 1926’da Londra’da tasarlanan anlaşma, Türkiye’nin toprak talebini, işletmeci şirketin dışından gelen kısa ömürlü bir royalti gelirine dönüştürmüş, sonrasında ise Amerika baskısı, Amerika şirketlerine kalıcı bir %23,75’lik pay kazandırmıştı.
The National Context‘in ulaştığı sonuca göre 2026’da aynı üç unsur (Türkiye’nin çıkarları, İngiltere petrol sermayesi ve Kerkük petrolü) yeniden tek bir çatı altında birleştiriliyor, ancak asıl değişen tek şey, Türkiye’nin bu ortaklık içindeki konumu: 1926’da Bağdat’ın royaltilerinden dışarıdan pay alırken 2026’da ise tasarımı Anglo-Amerikan, egemenliği Irak’a ait bir düzenin içinde, doğrudan yüklenici şirkete ortak oluyor. 1918’den sonra çizilen sınırlar hâlâ yerinde, fakat analizin son vurgusuna göre bu sınırları geçen enerji, güvenlik ve ticaret sistemleri giderek tek ve bütünleşik bir alan gibi işliyor. Türkiye de bu alanın kuzey merkezine yerleşmiş durumda.
*Bu haber, The National Context sitesinde yayımlanan “Turkey Returns to Kirkuk: From a 10% Royalty in 1926 to a 15% Stake in 2026” başlıklı analiz esas alınarak derlenmiştir.
“İyi/kötü Kürt” ayrımı, makbul mağdurluk ve sömürgeci ikilikler kavramları üzerinden güncel ve tarihsel dinamikleri değerlendiren Özgür Sevgi Görel, ırkçılıkla mücadelenin salt hukuki mekanizmalarla sınırlanamayacağı, toplumsal hareketlerin programlarında politik bir hat kurulması gerektiğini aktarıyor.
Özel harekat polisleri Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde 12 gün boyunca süren ablukada duvarları ırkçı yazılarla donattı. 2015, Foto: Özgür Politika
Türkiye’de özellikle futbol maçlarında siyahi futbolcular dönem dönem ırkçı tezahüratlar ve saldırılarla karşılaşırlar. Yine son yıllarda Türkiye futbol dünyasında ismini çok sık duymaya başladığımız Amedspor üzerinden Kürtler’e yönelik ırkçı, ayrımcı ifadeler ise “Ama o, teröristlerin takımı” gibi ifadelerle savunulur.
Ya da “nerelisin diye” sorulan kişinin cevabı, Muş, Mardin, Diyarbakır gibi Kürt bölgesinden herhangi bir yerleşim yerinin adı ise, “Olsun o da insan” gibi yine kaynağını ırkçılıktan alan tepkilerle karşılaşılır.
Bu tür durumlar söz konusu olduğunda, siyaset, medya ve toplumun genelinde “Türkiye’de ırkçılık yoktur” sesleri yükselir. Geçen hafta Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından birinin sahibi olan Rahmi Koç’un kameralar karşısında anlattığı ve etrafındakilerle birlikte kahkaha attığı ırkçı fıkraya yönelik tepkide olduğu gibi.
Türkiye’de ırkçılığı, ırkçılığın türlerini, yansıma biçimlerini ve buna karşı verilen mücadeleleri, ırkçılık ve faşizm gibi konuları uzun yıllardır çalışan, Hafıza Merkezi’nin kurucularından, akademisyen Özgür Sevgi Göral ile konuştuk.
Özgür Sevgi Göral hakkında
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde erken cumhuriyet döneminde çocuk sorunu ve çocuk suçluluğu üzerine yüksek lisansını tamamladı. 2017 yılında, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (EHESS) Kürt Çatışması Bağlamında Zorla Kaybetme ve Zorunlu Göç: Kayıp, Yas ve Sınırda Siyaset başlıklı teziyle doktora derecesini aldı.
Türkiye’nin farklı üniversitelerinde çeşitli dersler veren Göral, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin kurucuları arasında yer aldı ve 2018’e kadar burada çalışmalar yürüttü. Ardından Paris 8 Üniversitesi’nde Türkiye ve Fransa’nın kolonyal hafıza rejimleri üzerine doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı. Sciences PO Paris ve INALCO’daki öğretim görevliliğinin ve Cambridge Üniversitesi’ndeki misafir araştırmacılığının ardından, Kasım 2023’ten itibaren EHESS’te Türkiye’deki politik ve toplumsal hareketler hakkındaki projesini yürütmektedir.
Zorla kaybetmeler, devlet şiddeti, hafıza çalışmaları, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve hukuk antropolojisi üzerine çeşitli kitap ve makaleleri bulunan Özgür Sevgi Göral, aynı zamanda Yaramız Derindir: Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi kitabının yazarıdır.
“Irkçılığın olmadığı toprak parçası yok”
Özellikle Afrikalılar, siyahiler özelinde ırkçılık konuşulduğunda, “Türkiye’de ırkçılık yoktur” gibi bir refleks var. “Türkiye’de ırkçılık yok. Biz ırkçı değiliz” deniyor. Türkiye’de ırkçılık yok mu?
Birincisi, ırksallaştırılmış küresel kapitalizm içinde yaşıyoruz. Irkçılığın olmadığı bir toprak parçası yok. Üstelik Türkiye, çok farklı ırkçılık biçimlerinin, çok farklı ırkçılık yapılarının, çok farklı ırkçı söylemlerin çeşitli gruplar tarafından dolaştırıldığı, zaman zaman bir yorumunun öne çıktığı, zaman zaman başka bir yorumunun geride kaldığı ve bence en önemlisi, “Irkçılık Türkiye’de yoktur” söyleminin çok geçer akçe olduğu bir yer.
Yani Türkiye’de çok güçlü sistematik ırkçılık yapıları sadece var olmakla kalmıyor, aynı zamanda “Türkiye’de ırkçılık yoktur” ya da “varsa bile çok ciddiye alınmayacak bir düzeydedir” ön kabulü yüzünden mevcut ırkçılık biçimleri, yapıları, söylemleri de doğallaştırılıyor. Kabaca, Türkiye’deki sağcılıklara ve farklı türdeki milliyetçiliklere tonunu veren şeyin ırkçılık değil, milliyetçilik olduğu düşüncesi hâkim. Dolayısıyla Türkiye ırkçılık için çok zengin bir memba olmasına rağmen bunun köklü biçimde inkar edildiği bir yer.
Dünyanın her yerinde ırkçılık, kapitalizme eklemlenen bir tahakküm biçimi. Onun sömürü yapılarıyla da çok güçlü ilişkiler kuruyor. Kapitalizm zaten göçmen işçilerle, Türkiye gibi vatandaş işçilerin de çok kötü koşullarda çalıştığı ülkelerde bile, göçmenlerin çok daha düşük ücretle, sigortasız, sendikasız modern kölelik dediğimiz koşullarda çalıştırılabilmesinin bir nedeni zaten ırkçılık. Sendikalaşma oranının en düşük olduğu, emek ücretlerinin baskılandığı bir ülke Türkiye.
Dolayısıyla “Irkçılık var mı, yok mu?” yanlış bir soru bence. Bence konuşulması gereken, Türkiye’deki ırkçılık yapıları, biçimleri neler? Bugün galebe çalan hangisi? Bunlar hangi propaganda ve ikna biçimleriyle dolaşımda normalleştiriliyor, üstü örtülüyor, genç kuşakları zehirliyor? Bunları konuşmalıyız gibime geliyor.
“Eşitlikçi yaklaşımlar da var”
Irkçılık gündemi Kürtler başlığı altında tartışıldığında “Kürtlerle kız alıp vermişiz, onlara nasıl ırkçılık yapabiliriz!” gibi bir yaklaşım söz konusu. Ya da “Biz daha önce kim Kürttü, Türktü, Aleviydi, Sünniydi bilmiyorduk, sonradan bu meseleler çıktı, dış güçler getirdi” deniyor.
Kürtler, Aleviler, Romanlar… Onlar her zaman biliyordu ne olduklarını. Egemen grupların bilmemesi, zaten onun konuşulmadığını ve saklandığını gösterir. Ama orada söylenmek istenen şey şu tabii esasen, onu duyuyorum ben: “Bir zamanlar öyle güzel bir dünyaydı ki bu kötü Amerikan emperyalizmi ve Batı menşeli kimlik eksenli hareketler yoktu ve biz bu konuları temel konulardan biri olarak konuşmazdık.” Yine bu konuları, bu sistematik tahakküm yapılarını konuşmayalım çağrısı o aslında.
Bu birkaç açıdan yanlış. Birincisi, bu meseleler kimlik temelli hareketlerin, ki kimlik temelli hareketler terimine de şerh düşeyim, ben o ayrıma zaten katılmıyorum, bastırmasıyla falan tarih sahnesine çıkmadı. Yani 18. yüzyılda, 19. yüzyılda İngiltere’de işçi sınıfının oluşumunun tartışıldığı metinlerden tutalım da 19. yüzyıl feminizmlerinin metinlerine bakalım. Burada her zaman ulusal farklar ya da ırksal farklar, bu farkların nasıl üretildiği ve farklı özgürlük mücadelelerinde nasıl işlediğine dair nüveler, izler, tartışmalar diyebileceğimiz şeyler var. Bu ulusal ve ırksal farkların nasıl üretildiği, nasıl yaratıldığı, kapitalizm tarafından belirli mücadeleleri parçalamak amacıyla nasıl harekete geçirildiği, bunun o mücadelelerin bağrında nasıl kimi kabuller gördüğü meselesi son derece eskidir. Ama aynı zamanda ilk andan itibaren buna itiraz eden eşitlikçi yaklaşımların da olduğunu görebilirsiniz. Mesela İngiliz işçi sınıfının oluşumunda, Atlantik dünyasının köklü etkisini, zaten kendisi olarak çok dinli, çok etnikli, ulus ötesi, enternasyonal biçimde oluyor. İrlanda meselesi örneğin hep var. Bunlar zaten konuşuluyor, tartışılıyor. Şüphesiz her farklı zamansallıkta farklı kelimeler ve kavramlarla.
Elbette 1970’lerden itibaren bu meseleler daha fazla gündemde ancak dile getiren hareketler, sadece etnopolitik ya da ulusal temelli hareketler değil. Feminist hareket, LGBTİ+ hareketi, pek çok kurtuluş ve özgürlük hareketi, kendi meselelerinin sınıf indirgemeci yaklaşımlar tarafından ikincilleştirilmesine itiraz ediyor. Ben bunu olumlu bir şey olarak görüyorum. Çünkü bu bize enternasyonalist bir işçi sınıfı mücadelesi için imkân açıyor. Irksallaştırılmış kapitalizmi ve patriyarkayı birlikte işlerken düşünmek emek mücadeleleri açısından da çok temel politik imkanlar, alanlar açıyor. Burada tabii ki eleştiri konusu edilebilecek perspektifler olabilir, vardır. Bunlar politik ve toplumsal hareketler arası tartışmalarda ifade edilir ve ediliyor. Ama “Biz eskiden bunları bilmezdik, ne oldu da bunları bilir olduk?” lafları, tam da bu meselelerin, sömürgeciliğin, ırkçılığın ana meselelerden biri olarak konuşulmasına itiraz etmek için söyleniyor.
Eşitlik dalgası ve eşitlik nefreti
Öte yandan, Türkiye’de çok farklı ırkçılık biçimleri var: Göçmen karşıtı ırkçılık, Arap karşıtı ırkçılık, Roman karşıtı ırkçılık. Kürt karşıtı ırkçılık bunların arasında bence başat bir yerde duruyor. Çok önemli bir yerde duruyor. Hem tarihsel olarak çok güçlü bir ırkçılık yapısı, sistemi ve çok farklı söylemleri var hem de son Kürt isyanının başlamasıyla birlikte klasik Kürt karşıtı ırkçılıkların bir bölümü aşındırmasıyla birlikte yeni şekillerde tezahür etti. Kürt hareketinin mücadelesinin yarattığı birikimin, açtığı kapının Türk üstünlükçü kesimler arasında uyandırdığı “eşitlik nefreti” aynı zamanda yeni ırkçılık biçimleri doğurdu. Bu başka hareketler için de benzer biçimlerde ortaya çıkabiliyor. Örneğin feminist hareketin güçlenmesi, farklı feminizmlerin güçlenmesi aynı zamanda yeni kadın düşmanlıklarını, yeni mizojinileri de doğuruyor. Çünkü güçlü bir eşitlik dalgası geliyor orada ve karşısında Jacques Rancière’in ifade ettiği şekliyle söylersek “eşitlik nefreti” de oluşuyor, örgütleniyor.
Dolayısıyla bugün Türkiye’de son 40 yılda oluşmuş, çeşitlenmiş, farklı dönemlerde farklı söylemler kullanmış bir “Kürt Hareketi etrafında örgütlenmiş Kürtler karşıtı ırkçılık” da var. Bu, son 10 yılda, yani 2015’teki çözüm sürecinin çok gürültülü bir biçimde bitmesi ve çatışmanın şiddetlenerek yeniden başlamasıyla birlikte de güçlendi. Son 10 yılda oluk oluk milliyetçilik, şovenizm, ırkçılık, kadın düşmanlığı akıtıldığı için bu özgün ırkçılık biçimi güçlendi.
Şimdi bana göre son 2 yıldır başlayan süreç kapsamında yeni diller buldu, yeni aktörler çıkardı. Yani başka bir şekilde söylersem ırkçılık ezelden gelip ebede giden, tek bir şekilde üretilen ve tecrübe edilen bir şey değil. Farklı dönemlerde değişiyor, dönüşüyor. Farklı devlet klikleri, farklı toplumsal kesimler buna farklı biçimde iştirak ediyor.
Farklı kliklerin yaklaşımını, belki de Rahmi Koç özelinde de tam aslında güncel olduğu için konuşacağız ama ona gelmeden önce şunu sormak istiyorum: “Daha önce kim Kürt, kim Türk yoktu” meselesinin kaynağında, resmî söylemin “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” yaklaşımı yok mu?
Yani evet, kabaca bunu söyleyebiliriz. Ama öte yandan bu “Herkes Türk’tür” ön kabulü, aslında dile getirenler tarafından bile içindeki gerilimleri bilinen bir ön kabul. Kürtler burada biraz özgün bir yerde duruyor. Şöyle söyleyeyim: Türkiye’de Müslüman olmayan kesimler, örneğin Ermeniler, Rumlar, Yahudiler. Bunlar, Türkiye’deki farklı ırkçılık biçimleri üzerine çalışan pek çok sosyal bilimcinin de ileri sürdüğü gibi, Türkleşmesi mümkün olmayan kesimler. Onlar Türkleşme çağrısına dâhil değiller örneğin. Dolayısıyla onlarla ilgili hem Türk olmadıkları biliniyor hem Türk olmaları da arzulanmıyor. Ama buna rağmen bu söz söyleniyor.
Öte yandan Kürtler için durum biraz farklı. Kürtler asimilasyon çemberinden geçerek Türk olmaya davet ediliyorlar. Eğer Kürt olmaktan vazgeçerlerse, özellikle de mücadele eden, direnen Kürt olmaktan vazgeçerlerse, Türklük sahnesinin gönüllü olarak bir unsuru olurlarsa, onlara Türkleşme imkânı, kapısı açık. Çeşitli düzeyler var burada. Şimdi bu tabii genel bir doğru, ama bunun içinde pek çok farklı düzey, nüans var.
“Mücadele edenler devleti dönüştürüyor”
Bir “Türklük” dayatması elbette var. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda örneğin 54 yerde Türk kelimesi geçiyor mesela ve çok ilginç yerlerde geçiyor: Egemenlikte geçiyor, başlangıçta geçiyor, yasama ve yargı yetkisinin kullanımında geçiyor, vatandaşlıkta geçiyor. Dolayısıyla elbette böyle bir buyruk cümle olarak, bir çağrı olarak aynı zamanda, bu cümle var. Ama bu da, tıpkı ırkçılık biçimleri gibi, ezelden gelip ebede giden bir çağrı değil. Bu çağrı değişiyor; bazı dönemlerde açılıyor, bazı dönemlerde kapanıyor. Sadece egemenlerin farklı yaklaşımları nedeniyle de değil mücadele edenler dönüştürüyor bunu. Mücadele edenler devleti “Türkiye’de sadece Türkler yoktur, başka birileri de vardır ve biz bunu kabul etmek zorundayız” demeye mahkûm ediyor. Kürt meselesinde bu öyle olmuştur.
Bunu hiç görmemek bana politik olarak yanlış geliyor. Çünkü politik mücadelenin gücünü görmemek, politik mücadelenin birikimini görmemek anlamına gelir. Ya da Hrant Dink’in örneğin canıyla ödeyerek ortaya koyduğu, Agos’un ortaya koyduğu: “Türkiye’de Ermeniler vardır ve rehin değildir. Türkiye’ye, Türkiye siyasetine, Türkiye toplumuna söyleyecek sözü olan Ermeniler de vardır” cümlesi… Yani farklı mücadeleler, bu cümleyi kuranların da çok iyi bildiği gerçeği, söylemeye ve tanımaya mecbur bırakabiliyor. Bu “Türkiye’de Türk’ten başka kimse yoktur” cümlesini bence farklı biçimlerde söyletiyor. Biraz dönüştürüyor, bazen kapıları aralıyor. Sonuçta Kürt hareketinin kimi taleplerini, özellikle bu Kürt toplumunun pek çok farklı kesimlerinin talepleriyle de birleştiyse kabul etmek durumunda kaldı Türkiye Cumhuriyeti. Bunu aşağıda mücadelenin birikimi, tepede ise bu mücadele birikimine verilecek yeni cevaplar, farklı politik ittifaklar, yeni emperyal arzulardan oluşan bir toplam mümkün kıldı.
Dolayısıyla temelde çok değişmeyen, ırkçı, Türk üstünlükçü, milliyetçi bir çekirdek var. Bu doğru. Ama bence iki şey önemli. Bir, bu çekirdek çok farklı dönemlerde çok farklı yapılarla ittifak yaparak, farklı diller kurarak, kendisini yeniden üreterek tezahür ediyor. Yani tek bir şekilde tezahür etmiyor. Bir yandan o sert çekirdek anlamında doğru, ama onun nasıl dönemselleştirebileceğimizi, nasıl ittifaklar kurduğunu görmemek anlamında bana doğru gelmiyor.
İkincisi de söylediğim şey, bu çekirdeğe karşı büyük bir mücadele var Türkiye’de. Pek çok farklı politik ve toplumsal hareketin buna karşı ayağa kalktığı bir yer Türkiye. O mücadele birikimini de dikkate almak gerekir. O mücadele birikimi derken Kürt özgürlük hareketini, sömürgecilik karşıtı feminist birikimleri, ırkçılık karşıtı feminist birikimleri, sömürgecilik karşıtı LGBTİ+ birikimini, Türkiye radikal sollarını, hak örgütlerinin oluşturduğu birikimi ve tüm bu farklı hareketlerin oluşturduğu ortak alanı kastediyorum. Bunların oluşturduğu güçlü bir birikim var. Bu birikim ve içinde çatışmalar içeren ortak alan diyeyim, zaman zaman geriliyor, zaman zaman zayıflıyor. Bu da olağan. Onun yarattığı sonuçlar da var, bunu da görmek gerekiyor. Sadece bu şerhleri düşerek o cümleye katılırım.
“Türk milliyetçiliği makbul mağduru sever”
Türkiye’deki ırkçılık hallerini anlatırken müslüman olmayan toplulukların Türkleştirme parantezine alınmak gibi bir politikayla karşı karşıya olmadığını, Kürtler’in ise o paranteze alındığını belirttiniz. Başka ne tür ırkçılık türlerinden bahsedilebilir?
Epey konuştuk aslında; Türkiye’de çok güçlü bir Kürt karşıtı ırkçılık var. Özel olarak bence Kürt hareketi etrafında şekillenmiş, Kürtlere karşı bir ırkçılık var. Mesela yeni ırkçılık biçimleri çok fazla “İyi Kürt / Kötü Kürt” ayrımı üzerinden gidiyor. Kürtler vatanına, milletine saygılı olursa, devletine bağlı olursa, sosyal medyada bu çok dolaşıyor, işte elektrik faturalarını öderse, çok çocuk yapmazlarsa… Burada tabii çok farklı ırkçılık örüntüleri içine giriyor. Medeniyet, barbarlık, kültürün içinde olmak, olmamak vesaire gibi çok eski ikilikler bunlar.
Bu çerçeveye giren Kürtler, iyi Kürtler. Bu çerçeveye girmeyen Kürtler ise kötü Kürtler. Kim onlar? Onlar esas olarak Kürt özgürlük hareketini destekleyen Kürtler. Farklı şekillerde ifade edilmesi, o gerçeğin ismini örtmek için söyleniyor. Bunlar mağdur olmayan, sadece mağdur olma kaderini kabul etmeyen, itiraz eden, eşitlik talep eden, politika yapan, sokağa çıkan, Türkiye politik sahasını değiştiren Kürtler. Makbul olmayan mağdurlar bunlar. Bence Türk milliyetçiliğinin kahir ekseriyeti “makbul mağduru” sever. Hatta onu anmaya da itiraz etmez, politik içeriğinden tamamen kopartılmış mağdurlarla sorunu olmaz. Yeter ki gerçek bir politik özne olmasın, bir şeyleri değiştirme iradesiyle Türkiye siyasi sahasına çıkmasın. Kürt özgürlük hareketine yakın Kürtlere yönelik ırkçılık temelinde böyle bir şeyden işliyor bence: “Kaderine itiraz etmek mi, ne hakla? Ne hakla bunu yapabilir?”
Bir de tabii böyle söylenince sadece sözler gibi kalıyor, öyle anlaşılma riski var. Unutmamak lazım: Türkiye’de Kürt meselesi ekseninde yaşanan çatışma çok şiddetli, uzun bir 45 yıl boyunca sürdü. Türkiye’nin ana akım gazetelerinde öldürülen gerilla cenazelerinin panzere bağlanıp sokaklarda gezdirildiğini izledi Türkiye toplumu, hep birlikte. Yapılan işkenceyi izledi. İşleyen şiddeti izledi. Bunu büyük ölçüde onayladı. Bununla bir bağ kurdu.
Elbette buna itiraz eden kesimler de oldu ve zaten Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin alametifarikası da bu. Kendisine çizilen sınıra hapsolmayıp, Türkiye’nin tamamında buna karşı ortak, özgür ve eşit bir arada yaşam çağrısı için politika yapmak. Özgür ve eşit yeni bir ortak yaşam çağrısı, yeni bir siyasi sözleşme. 100 yıl önce Ermeni devrimcilerinin çağrısı da buydu. Bütün bu 100 yıllık süreçte farklı hareketlerin çağrısı da buydu: Özgür ve eşit yeni bir yaşam, ortak yaşam çağrısı. Dolayısıyla elbette hem Kürt hareketinin mücadelesiyle hem de Türkiye radikal politik hareketlerinde de kısmen nüveleri olan bu eşitlik, enternasyonalizm, sömürge karşıtı ufukla birlikte buna itiraz eden hareketler, yapılar da oldu. Çok farklı alanlarda oldu. Politik hareketler içinde oldu, hak örgütleri içinde oldu, siyasi partiler içinde oldu, taban örgütleri içinde oldu.
Fakat bu ikili ırkçılık yapısının işleyişi, genel bir Kürt karşıtı ırkçılıkla, Kürt özgürlük hareketi içinde mobilize olmuş Kürt kesimlerine karşı ırkçılık önemli sonuçlar yaratıyor. Mesela kadın düşmanlığı, mizojininin bu bağlamdaki kullanılma biçimleri. Sosyal medyada çok sık görürsünüz. Farklı dönemlerdeki Kürt kadın milletvekillerinin fotoğraflarını alıp “Şu çirkinliğe bak, içinin çirkinliği yüzüne yansıyor” diyerek hem kadın hem Kürt olmaya birlikte saldırmak mesela.
Yani ırkçılık kendisiyle birlikte cinsiyetçiliği de üreten bir şey.
Elbette. Cinsiyetçiliği tek başına o üretmiyor şüphesiz, ama cinsiyetçilik ile ırkçılık, iki tahakküm ve sömürü yapısı birlikte işliyor. Birbirinin içine girerek, eklemlenerek işliyor. Oradaki kadın düşmanlığını da güçlendiriyor, öte yandan o kadın düşmanlığı Kürt düşmanlığını da güçlendiriyor. Eklemlenme ilişkisi demeyi tercih ederim buna. Patriyarkanın, sömürgeciliğin ve ırkçılığın ürettiği ikili karşıtlıkları birlikte düşünmek önemli. Bu ikili karşıtlıkların işleyişine dair Fanon’la düşünebiliriz örneğin. Gerçi son zamanlarda çok farklı kesim de Fanon’a referans yapıldığı için, Fanon referansı vermekten biraz da imtina ediyorum. Bununla ilgili hatta yazmak istiyorum: “Fanon’un Türkiye ve Kürdistan siyasi sahalarındaki kullanımları” diye. Çünkü çok ilginç bir seyir izliyor bence.
Birçok kavram tüketildiği gibi bu da tüketiliyor galiba.
Tüketmekten öte, sömürgecilik çerçevesi, gerçek sömürgecilik karşıtı politik mücadeleyi sürdüren hareketlere karşı kullanılan bir şeye dönüşüyor Türkiye’de. Önemli bir dönüşüm o yüzden. O çok uzun bir tartışma. Ama Fanon, sömürgeciliğin işleme biçimlerini anlatırken çok önemli bir şey söylüyor bence. Ve aslında bu, genel olarak sömürü ve tahakküm yapıları için geçerli bir şey: İkili karşıtlıklar kurmak. “Yeryüzünün Lanetlileri”nde kolonyal dünyanın en önemli özelliklerinden birinin, katı ikiliklerle belirlenmiş ve bu ikili karşıtlıklara dayanarak kompartımanlara, bölmelere ayrılmış, hareketsiz, bir dünya kurmak olduğunu söyler. Ona göre, Maniheist bir dünya kurmak, bölmelere ayırmak, sömürge düzeninin temel hamlesidir. Toplulukları ve dünyaları birbirinden ayırmak, kolonyal asimetrileri sürdürmek açısından hayati önemdedir. Siyahı beyazdan, sömürgeyi metropolden, kültürü barbarlıktan ayırmak buna dayalı olarak inşa edilir. Bu dünyalar arasına maddi ve sembolik duvarlar örmeye yarar: İkili yasa, ikili hukuk, ikili politik düzen, ikili sosyal dünya ve o iki dünyanın arasındaki duvarlar. Bir dünyadan öbür dünyaya geçemezsin. Ama en önemlisi, bu ikilikler bizim zihnimizde de vardır. Biz de o ikilikleri birbirinden ayrı olarak görürüz. Onları bir arada düşünmeye, bağlantılı görmeye cesaret edemeyiz.
Son 40 yıllık Kürt çatışması, o çatışmanın askeri yöntemlerle ele alınması, militarizmle yanıtlanması, kontrgerilla taktikleri, bunun yarattığı şiddet, o şiddetin basında kullanımı, Türkiye düşün dünyasındaki etkileri, bugün sosyal medyadaki tezahürleri… Bunların hepsini birlikte düşünürsek, araya örülen maddi ve sembolik/düşünsel duvarların gücünü görürüz. Bu zaten vardı, ama son 10 yılın buna özgül katkılar yaptığına inanıyorum.
Dolayısıyla eğer ırkçılık karşıtı mücadeleden ve düşünme biçimlerinden bahsedeceksek, bunu Kürt meselesi bağlamında konuşunca yanına hep sömürgecilik karşıtlığı da ekleniyor bence. Kürt karşıtı ırkçılığın kısmen özgül bir yanıdır bu. Bundan bahsedeceksek bu ikilikleri kırmaktan bahsetmeliyiz. Yani bu ikilikleri aşan bağlantılı tarihler, bağlantılı politikalar ve bağlantılı toplumsallıklar. Türkiye’de Kürt kadınları bu tip bir şedit, sömürgeci, ırkçı kadın düşmanlığıyla damgalanırken Türkiyeli diğer kadınlara yönelik mizojini de bundan payını alacaktır. Birebir aynı şeyi yaşamak anlamında söylemiyorum bunu, ama bunlar birbiriyle ilişkilidir. Yani Türkiye’de bir alanda bu kadar büyük bir şiddet beslenirken, diğer alanlarda steril ve kurtarılmış bölgeler olmayacaktır. Bence Türkiye’nin son 10 yılı, çok sert bir biçimde bunu yeniden gösterdi zaten.
“Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiren bir isim”
Bir kaç gün önce Türkiye’nin önde gelen sermayedarlarından Rahmi Koç’un bir konuşmasının yer aldığı bir video yayıldı internette. Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı ifadelerin kullanıldığı o videoya yoğun tepki oldu. Rahmi Koç’un yaşlığı olduğu, Türkiye’de Karadenizliler, Lazlarla ilgili de pek çok fırka olduğu ve takılmamak gerektiği gibi ifadeler de dile getirildi. Bütün bu konuştuklarımızdan da yola çıkarak Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik bu söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir şerh düşmek istiyorum. Ben bu konularda, böyle bir şey olup onun üzerinden hararetlenilmesi, büyük büyük laflar savrulması ve iki gün sonra unutulmasından rahatsızım. Meseleyi konuşurken böyle konuşulmasından rahatsız olduğumu bir kere söyleyeyim.
Türkiye’de ırkçılık o kadar gani gani ifade ediliyor ki, bu, ırkçılığın farklı biçimlerde nasıl tezahür ettiğini görmemiz açısından güzel bir örnek olabilir. “Rahmi Koç yaşlı bir adam” kısmını gülerek geçiyorum. Ona cevap vermek istemiyorum gerçekten. Yani evet, yaşı ilerlemiş biri ama konunun bununla ilgisi yok. Tabii Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiriyor. Rahmi Koç demek, Türkiye kapitalizminin mühim isimlerinden, sermaye sınıfının, Türkiye’nin üstelik en saldırgan, sömürücü kapitalist sermaye sınıfının, kurucularından, sahiplerinden, sürdürücülerinden biri demek. Her döneme adapte olan, her dönemde kâr paylarını muazzam artıran bir sermaye grubunun öndeki isimleriden biri. Hayatının her alanına yayılmış bir rahatlık vardır muhtemelen. Yaşından çok, dünyanın sahiplerinden birisi olmanın, Türkiye’nin sahiplerinden birisi olmanın verdiği rahatlık belki burada parametre olabilir.
Öte yandan, anlattığı hikayenin pespaye ırkçılığı, bunu ifade edişindeki rahatlık bir yana yayınladığı özür de son derece sorunlu. Verdiği cevap da ırkçılığı tanıyan bir cevap değil. Anlattığı hikâyede adıyla sanıyla “Kürt kadın” geçiyor, verdiği cevapta, dilediği özürde Kürt kelimesi geçmiyor. Koç Grubu’nun sermaye birikimi sürecinde acaba Türkiye’nin soykırımlarının, pogromlarının, Kürt çatışması eksenindeki savaşının katkısı ne diye kabaca bir bakarsak zaten tablo ortaya çıkar. Dolayısıyla bu örnek hem Türkiye’deki ırkçılığın ferah feza ifade edilmesine daha genel bir durumu hem de Koç grubunun temsil ettiği şeylere dair daha spesifik durumu ifşa etti.
Koç bir figür, sermaye sınıfının, topluluğunun özelliklerinin cisimleştiği bir kişi olduğu için daha önemli mi oluyor?
Onu “Rahmi Koç” yapan arkadaki büyük yapıdır en nihayetinde. “Böyle şakalar zaten her zaman yapılır ve bu da ırkçı değildir” görüşüne tabii ki katılmıyorum. Böyle şakalar her zaman yapılır ve bunların hepsi ırkçıdır. Ama bununla nasıl mücadele edeceğiz? Bence soru bu. Böyle şakalar en tepeden en aşağıya kadar farklı kesimler arasında yapılır ve normalleştirilir.
Rahmi Koç söz konusu ırkçı fıkrayı anlatırken “Kürt kadını” diyor. Aslında resmi söylemde, Kürt değil ama “Kürt kökenli”dir. Bu tür örneklerde Kürt olarak karşımıza çıkmasını nasıl yorumlamak gerekiyor?
Çok doğru. Bir de malum süreç, hani artık “Kürt” demek birkaç yıl öncesine kıyasla daha kolay, o da kolaylaştırmıştır. Bir yandan, olayın sonrası da süreçle ve başka güç ilişkileriyle birlikte ve onlarla ilgili işledi. Bu sahne faş olabilirdi, açığa çıkabilirdi ve böyle bir patırtı yaratmayabilirdi de. Mutlaka Kürt Özgürlük Hareketi itiraz ederdi, ama böyle büyük bir şeye dönüşmeyebilirdi. O da bence Türkiye’nin içinde bulunduğu politik süreçle, güç ilişkileriyle alakalı.
“Uzun soluklu bir mücadele hattı kurmalı”
Irkçılıkla mücadele için ne tür yol ve yöntemler olmalı? Türkiye’de buna yönelik verilen mücadele için neler söylenebilir?
Bütün politik mücadeleler gibi çok uzun soluklu bakmak gerekiyor bu işe gerçekten. Bir günlük, iki günlük bir olay üzerine değil. Bir, Türkiye’de çok güçlü ırkçılık yapılarının var olduğunu, ikiincisi, bunun çok farklı aktörler eliyle sürdürüldüğü, farklı retoriklerin dolaşıma sokulduğunu, üçüncüsü, bunun çok güçlü bir toplumsal katılımla işlediğini ve dördüncüsü de her zaman da Türkiye devrimci hareketlerinin tarihinde, bazen azınlık olsa, bazen unutturulsa da, buna karşı seslerin olduğunu hatırlatarak uzun soluklu bir mücadele hattı kurmak gerekiyor bana göre.
Bunu günlük mücadelelerin kalbine koymak şart. Türkiye’deki işçi sınıfı mücadeleleri, feminizm mücadelesi, LGBTİ+ mücadelesi ya da Kürt özgürlük mücadelesi bir yerde, ırkçılık karşıtı mücadele başka bir yerde gibi görmemek gerekiyor. Irkçılık karşıtı mücadeleyi hareketlerin kendi programlarının, günlük mücadelelerinin bir parçası olarak görmesi ve çalışması gerekiyor. Naçizane görebildiğim bu.
Aynısı bilgi üretenler için de geçerli. Akademi içi ya da akademi dışı, bilgi üretiminin ya da Türkiye düşün dünyasının diyelim, ırkçılık konusunu böyle tali, zaman zaman göçmen karşıtı pogromlarla ya da en son örnekte olduğu gibi yanıp sönen bir hevesle ve bu biçimde ele alması değil, bunun üzerine sürekli düşünmesi, çalışması gerekiyor.
Ve tabii insanların konum değiştirebileceğini unutmamak gerekiyor bence. En sert eleştiriyi yaparken bile, politika diye bir şeye inanıyorsak onun dönüştürme gücüne, kapasitesine inanıyoruz demektir. Dolayısıyla en sert tartışmayı yaparken bile kendi kendini rahatlatan bir tarzdan çıkıp karşı tarafı yanına çağırmak gerekiyor. Irkçılık yapılarından, söylemlerinden farklı bir “bir arada varoluş” üzerine politika yapmaya, düşünmeye, kafa yormaya davet eden bir dil olması gerekiyor.
“Irkçılığı politik olarak yenebiliriz”
Bu zor bir mesele. Bence bu dünyadaki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin, Türkiye’deki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin de, uzun zamandır aradığı bir dil. Nasıl bir dil bu? Örneğin Adorno faşizm üzerine yazarken şunu söylüyor: “Faşist potansiyel, insanların isterlerse çok sınırlı olan çıkarlarında dayanak buluyorsa eğer, en etkin panzehir, onların çıkarlarının, hem de dolaysız çıkarlarının nerede yattığını inandırıcı, çünkü doğru bir şekilde göstermek olabilir.” Uzak idealler ya da başkalarının kolaylıkla unutulabilecek acılarına yapılacak göndermeler yerine, insanlara dolaysız çıkarlarının nerede olduğunu göstermekten söz ediyor Adorno. Bunu ırkçılık karşıtı bir mücadele bağlamında düşünürsek neler çıkar mesela? Çıkarların yanı sıra, hayal ettiğimiz dünyaları bugün’de kurmak için ısrar etmek gibi bir hatta daha fazla vurgu yapanlar da var örneğin. Bunlar köklü tartışmalar. Öyle bir dil olacak ki hem mevcut durumu hak ettiği bir dille ifşa edecek, ama öte yandan bunu yaparken çok geniş kesimleri ırkçılık karşıtı bir politikada, bir koalisyonda/ittifakta, çünkü bu ancak bir ittifakla olur en nihayetinde, bir arada olmaya, bir arada düşünmeye, bir arada politika yapmaya davet edecek.
Ben bunun ancak çoğul hatta eklektik yöntemlerle yapılabileceğini düşünüyorum. Bir yerde çok pedagojik yöntemler, bir yerde daha fazla açıktan karşına alan yöntemler, bir yerde daha fazla taban örgütlerinde işleyen çalışma tarzları, bir yerde ana akıma da hitap eden bir şeyler… Tek bir yöntemle olmaz bu bence. Çok güçlü bir çoğulluğu oluşturmak, kurmak gerekiyor.
Şuna pek inanmıyorum: Bunu “Yaramız Derindir” kitabımda da uzun uzun anlattım, ben bu işlerin salt hukuki mekanizmalarla çözülebileceğine inanmıyorum. Suç duyurusunda bulunulabilir, yasalara göre suçsa elbette. Ama biz ırkçılığı esasen politik olarak yenebiliriz bence, hukuki olarak değil.
Bu tabii çok uzun bir tartışma. Türkiye’deki hareketlerin hukuku nasıl kullandığı, insan hakları söylemini nasıl kullandığı falan… Ama ben “Irkçılık suçtur” demekten çok “Irkçılığı yeneceğiz; çünkü biz enternasyonalistiz, çünkü biz eşitlikçiyiz, özgürlükçüyüz, çünkü biz ırkçılıktan azade bir dünyaya inanıyoruz ve onu kuracağız” demeye politik olarak daha yakın birisiyim.
“Sizinle dövüşe dövüşe, bir bölümünüzü ikna ede ede, bir bölümünüzü yene yene, bir bölümünüzü yanımıza çeke çeke bunu kuracağız” demeyi daha doğru görüyorum. O yüzden bu işleri sadece hukuki meseleler üzerinden konuşmak, hem o hukuki meseleler en nihayetinde dönüp dolaşıp özgürlük ve eşitlik hareketlerine karşı kullanıldığı için, ama hem de esasen politikanın bu kadar hukuki bir dille yapılmasının bütünsel perspektifimizi zayıflattığını düşündüğüm için bana eksik geliyor. Hukuki mücadele yapılmasın anlamında söylemiyorum bunu. Elbette yapılsın ama buna indirgemeyelim.
Bizim ırkçılık karşıtlığımızın temeli, ırkçılığın bugünkü yasalarda suç olmasına dayanmıyor. Bu elbette ırkçılık karşıtı eşitlikçi hareketlerin bir kazanımıdır. Ama yarın bir gün, Türkiye Cumhuriyeti yasalarında ya da başka ülkelerin yasalarında ırkçılık suç olmaktan çıksa bile örneğin, biz ırkçılığa karşı olacağız. Biz ırkçılığa politik olarak karşıyız. Çünkü bizim hayal ettiğimiz dünya, kuracağımız başka alem, onun olmadığı bir dünya, onu aşındırdığımız, gerilettiğimiz, nihai olarak da ortadan kaldırdığımız bir dünya. Bu ikisi arasında bir fark olduğunu ve o farkı unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla elbette hukuk önünde mücadele verilebilir taktik bir mücadele olarak. Ama ırkçılığa karşı mücadelenin dilinin ve ufkunun bundan çok daha geniş olması gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye futbolunda ırkçılık örnekleri
8 Aralık 2020’deki PSG – Başakşehir maçında yaşananların ardından öne çıkan “Türkiye’de ırkçılık yoktur” söylemine karşın, futbol arşivleri siyahi oyunculardan farklı etnik kimliklere kadar uzanan kabarık bir ayrımcılık tablosunu ortaya koyuyor.
1999Kevin Campbell
Trabzonspor Başkanı Mehmet Ali Yılmaz, İngiliz siyah futbolcu için, “Bizim yamyamı gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı” ifadelerini kullandı. Tepkiler üzerine “Türkiye’de ırkçılık olmadığı için aklımıza gelmez” savunması yapıldı.
2012Didier Zokora
Fenerbahçeli Emre Belözoğlu, saha içinde Trabzonsporlu Zokora’ya ırkçı hakarette bulundu. Emre, bu eylemi nedeniyle ceza (hem sportif hem adli) alarak Türkiye’de ırkçılıktan ceza alan ilk futbolcu oldu.
2013Eboue & Didier Drogba
Derbi maçında bir Fenerbahçe taraftarı, Galatasaraylı siyah futbolculara muz salladı. Taraftar daha sonra, “Sindirim sistemi rahatsızlığım var, meyveyle besleniyorum” şeklinde bir savunma yaptı.
2014-2018Deniz Naki
Gençlerbirliği’nde oynarken “Kürt Alevi Naki sen misin?” denilerek saldırıya uğradı. Afrin operasyonuna yönelik sosyal medya mesajı sonrası TFF tarafından futbol tarihinin en büyük cezasıyla sahalardan ömür boyu men edildi.
2016 SonrasıAmed SK Taraftarı
Başakşehir deplasmanında “Çocuklar ölmesin maça da gelsin” tezahüratı yapılması üzerine haklarında dava açıldı (beraat ettiler). Ancak o süreçten itibaren Amed SK taraftarına yaklaşık 70 maç boyunca aralıksız deplasman yasağı uygulandı.
2020M’Baye Diagne
Spor yorumcusu Emre Bol, canlı yayında Galatasaraylı siyah futbolcu için “Senegal’de timsah yiyordu, geldi burada topçu oldu” ifadelerini kullandı.
ABD’nin İran’a yönelik saldırıları ve Hürmüz Boğazı’ndaki petrol ticaretinin durmasının ardından bölge ülkeleri Ceyhan boru hattına yöneldi. Ankara ile Bağdat arasında 1973 yılında imzalanan anlaşma süresi doldu. Irak, Basra-Hadise boru hattıyla Türkiye’nin hakimiyetini engellemeye ve Kürdistan Bölgesi’nin özerk ekonomik yetkisini sona erdirmeye çalışıyor.
Foto: The National Context
İlk olarak 1973’te imzalanan ve son olarak 2010’da yenilenen Irak-Türkiye ham petrol boru hattı anlaşması, 27 Temmuz itibarıyla sona eriyor. Türkiye, Temmuz 2025’te anlaşmayı feshedeceğini resmi olarak bildirmişti ve o tarihten bu yana masada yeni bir taslak sözleşme metni tutuluyordu. Irak Kabinesi ise nihayet Petrol Bakanlığı’na uzun vadeli bir anlaşma için müzakereleri başlatma yetkisi verdi. Fakat, masadaki başlıkların resmi olarak yalnızca transit tarifeleri, sevk hacimleri ile teknik ve ticari şartlarla sınırlı olduğu belirtildi.
Bu anlaşmanın sona ermesi, Basra Körfezi’ndeki enerji taşımacılığında yakın tarihin en keskin daralmasının yaşadığı döneme denk geliyor. İşte bu durum, teknik bir sözleşme yenileme sürecini, Irak’ın ihracat haritasının geleceğine dair stratejik bir güç savaşına dönüştürmüş durumda.
Bağlam
Hürmüz Boğazı’na ilişkin veriler durumun vahametini gözler önüne seriyor. ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırılardan önce, boğazdan günde yaklaşık 70 enerji ve petrol ürünü taşıyan gemi geçiyordu. Mart ayından bu yana günlük geçiş sayısı 7’den, Mayıs ayında ise 6’dan aşağı geriledi. Irak, savaştan önce ayda yaklaşık 93 milyon varil petrol sevk ettiği Hürmüz üzerinden Nisan ayında yalnızca 10 milyon varil civarında petrol taşıyabildi. Son on yıldır Irak ihracatının neredeyse tamamını sırtlanan Basra limanlarındaki yüklemeler, artık sistemin tek bir noktadan kırılmasına yol açabilecek ciddi bir zafiyet noktası olarak görülüyor.
Kuzey hattının yeniden hayati önem kazanmasının temel sebebi de tam olarak bu. Bağdat ve Hewlêr (Erbil) arasında varılan mutabakat doğrultusunda Ceyhan üzerinden ihracat Mart ayında yeniden başladı. İlk etapta günlük 170 bin varil olan bu hacim şu an 200 bin varil seviyesine ulaştı ve elde edilen gelir doğrudan federal hazineye aktarılıyor. Irak yönetimi bu miktarı kısa sürede 500 bin varile çıkarmayı hedefliyor.
Görüşmelerde Irak’ın aldığı her kararın hukuki bir arka planı var. Hat, Irak’ın 2014-2018 arasındaki izinsiz Kürt petrolü ihracatı nedeniyle Türkiye’ye karşı açtığı tahkim davasını kazanması ve Ankara’nın yaklaşık 1,5 milyar dolar tazminat ödemeye mahkûm edilmesinin ardından 2023 yılında atıl kalmıştı. Bağdat, ham petrolün mülkiyetini, pazarlama kanallarını veya ödeme mekanizmalarını Hewlêr-Ankara ekseninin paralel yorumuna açık bırakacak hiçbir yeni anlaşmaya imza atmayacaktır.
“Entegre bir enerji koridoru”
Ankara ise meseleye sadece basit bir sözleşme yenilemesi olarak bakmıyor. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, hattın nominal kapasitesinin günlük 1,5 milyon varile yakın olduğunu ancak hiçbir zaman tam kapasiteyle kullanılmadığını defalarca dile getirdi. Bayraktar, yeni bir anlaşmanın kesinlikle hattın daha yoğun kullanılmasını garanti edecek bir mekanizma içermesi gerektiğini savunuyor. Fakat kuzeydeki üretim bu hattı tek başına doldurmaya yetmeyeceği için söz konusu hacme ulaşmak, hattın güneye yani Basra’ya doğru uzatılmasını zorunlu kılıyor.
Türkiye bu projeyi, Faw Limanı’ndan başlayıp Türkiye’ye uzanan geniş Kalkınma Yolu Projesi’yle bütünleştirmek istiyor. Bu doğrultuda proje; karayolu ve demiryolunun yanı sıra petrol, doğalgaz, petrokimya, rafinaj ve elektriği de kapsayan “entegre bir enerji koridoru” olarak yeniden formülize ediliyor. Türkiye’nin sunduğu taslak metin, ham petrol taşınmasının çok ötesine geçerek saha geliştirme, rafinaj, elektrik üretimi/iletimi ve Ceyhan’daki BOTAŞ (Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi) terminalinin işletilmesini de içeriyor. Buna paralel olarak Türkiye’nin devlet şirketi TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı); BP (British Petrol), ExxonMobil ve Chevron gibi devlerle üretim/arama ortaklıkları geliştirirken Bakan Bayraktar önceliğin Irak ve Kerkük sahaları olduğunu açıkça ifade ediyor.
Analiz
Türkiye’nin bu talebinin arkasındaki matematiksel gerçek ise tartışmaya kapalıdır. Petrol Bakanlığı eski Müsteşarı, Petrol yeni Bakanı Basim Mohammed Khudair, Kerkük’teki üretimin günlük 380 bin varil civarında olduğunu, bunun büyük kısmının yerel rafineriler tarafından tüketildiğini ve geriye ihracat için yalnızca 250 bin varil kaldığını belirtiyor. Kürdistan Bölgesi’nin katkısı eklendiğinde bile, kuzey ekseninin toplam kapasitesi günlük 650 bin varil civarına ancak ulaşıyor ki bu da Türkiye’nin ticari kazanç sağlamak istediği 1,5 milyon varil hedefinin çok gerisinde kalıyor.
Kerkük, Ceyhan hattını tek başına dolduramaz. Bu, ancak Basra petrolü ile mümkün olabilir. Müzakerelerin sıradan bir “Kerkük-Ceyhan hattı yenilemesi” olmaktan çıkıp “Basra-Hadise-Ceyhan Tasarımı”na evrilmesinin arkasındaki yegane gerçek tam olarak budur.
Bağdat’ın bu süreçteki en büyük kozu, Petrol Bakanlığı’nın kuzey ihracat sisteminin “omurgası” olarak nitelendirdiği Basra-Hadise boru hattıdır. Başbakan Sudani; Ağustos 2024 ve Ocak 2025’te imzalanan sözleşmelere dayanarak Nisan ayında bu projeyi hayata geçirmek üzere bakanlık müsteşarının başkanlığında özel bir heyet görevlendirdi. Toplam maliyeti 5 milyar doları bulması beklenen proje için bu yıl Irak-Çin çerçeve anlaşması kapsamında 1,5 milyar dolarlık bir bütçe tahsis edildi. Bu yeni hat, hem yerel rafinerileri besleyecek hem de 200 kilometre 42 inçlik Hadise-IT1A bağlantısıyla mevcut Türkiye hattına entegre edilecek.
Bağdat, dışarıdan bir aktöre uzun vadeli transit geçiş hakları tanıyacak bir yatırım modelini reddederek tamamı Petrol Bakanlığı’nın mülkiyetinde olan, devlet finansmanlı ve anahtar teslim bir modeli tercih etti. Eğer Türkiye “yatırım” adı altında boru hattında bir mülkiyet veya kontrol kozu elde etmeyi amaçlıyorsa bu, Irak için net bir kırmızı çizgi.
Irak’ın bu planındaki en belirleyici özellik, Basra-Hadise hattının çok yönlü bir kapasiteye sahip olmasıdır. Ham petrol, Hadise’den kuzeye, yani Ceyhan’a sevk edilebilir. Bununla birlikte bu hat, teorik olarak gelecekte Suriye kıyısındaki Banyas ve Tartus limanlarına açılacak batı çıkışlarını ya da Ürdün’deki Akabe limanına uzanacak güneybatı kollarını da destekleyebilecek yapıdadır. Elbette bu alternatif kolların hepsinin bugünden yarına hayata geçecek projeler olduğu düşünülmemelidir. Buradaki asıl ve acil değer, Irak’a sağlanan stratejik alternatif yaratma gücüdür. Bu ihtimaller, henüz hepsi fiziksel birer ihracat rotasına dönüşmemiş olsa bile, Bağdat’a geniş bir seçenekler haritası sunmaktadır.
İşte Türkiye tarafının söylemlerinin gölgelediği Irak stratejisinin can alıcı noktası tam olarak burasıdır. Bağdat’ın amacı Hürmüz’ün yerine Ceyhan’ı ikame etmek değildir. Asıl hedef, hiçbir çıkış noktasının tek başına belirleyici ve vazgeçilmez olmadığı bir enerji merkezi inşa etmektir. Suriye üzerinden bir Akdeniz çıkışı veya Ürdün üzerinden bir Kızıldeniz çıkışı, aslında tam da Türkiye’nin kurmaya çalıştığı türden bir bağımlılığa karşı Irak’ın kendini koruma stratejisidir. Hürmüz rotasını çeşitlendirmek, aynı jeopolitik riski alıp bu kez sadece Türkiye topraklarında yoğunlaştıracaksa pek bir anlam ifade etmez ve Bağdat bunun son derece farkındadır. Batı yönlü bu alternatiflerin varlık sebebi hepsinin aynı anda inşa edilecek olması değildir. Tam aksine bu seçeneklerin her birinin, tek bir transit devletin Irak petrolü üzerinde kurabileceği tekel gücünü zayıflatıyor olmasıdır.
“IKBY boru hattı sıradan bir besleme hattına dönüşebilir”
İşte iki hükümetin hedeflerinin kesiştiği, ancak tam olarak uyuşmadığı nokta burasıdır. Her iki taraf da Ceyhan hattından daha yüksek hacimde petrol akmasını istiyor, dolayısıyla bir anlaşmaya varılması kuvvetle muhtemel. Ancak Türkiye, Ceyhan kapasitesini genişleterek Irak’ın güney petrolünü kendi topraklarına bağlamayı arzularken Irak, Ceyhan hattını tamamen federal otoritenin (Bağdat’ın) kontrolüne almayı ve diğer alternatif çıkış kapılarını açık tutmayı hedefliyor. Her iki aktör de aynı boru hattı üzerinden farklı bir jeopolitik koz elde etmenin pazarlığını yapıyor.
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) cephesinden bakıldığında ise gidişat pek iç açıcı görünmüyor. Bölgenin 2014 yılında inşa ettiği ve günlük yaklaşık 900 bin varil tasarım kapasitesine sahip boru hattı, kısa vadede fiziksel işlevselliğini koruyor. Ancak bu esnada, Bağdat’ın kontrolündeki günlük 1,5 milyon varil kapasiteli Kerkük-Fişhabur hattı federal bir alternatif güzergah olarak tamamen onarılıp devreye sokuluyor. Söz konusu alternatif hat ve Basra-Hadise projesi tamamlandığında, IKBY boru hattı stratejik bir düğüm noktası olmaktan çıkıp sisteme bağlı sıradan bir besleme hattına dönüşecek.
Aslında Bağdat’ın nihai amacı bu hattı tamamen kapatmak değil. Asıl hedef, hattı bağımsız bir ticari otorite olmaktan çıkarmak. Bu yeni denklikte Türkiye yalnızca Bağdat ile masaya oturacak, petrolün pazarlamasını doğrudan SOMO (Irak Milli Petrol Şirketi) yürütecek ve elde edilen gelir federal hazineye akacak. IKBY hattı, teknik altyapının bir parçası olarak varlığını sürdürebilir, ancak Hewlêr için paralel bir siyasi ekonominin temeli olma işlevini yitirecektir.
Öte yandan, bu müzakerelerin mutlak ve kapsamlı bir uzlaşı ya da tamamen kopuş gibi iki uç şekilde sonuçlanması şart değil. Taraflar mevcut çerçeveyi bir süre daha uzatabilirler; ki burada Türkiye’nin elindeki en büyük koz transit tarifesinin bizzat kendisidir. Bakan Bayraktar’ın sürekli vurguladığı “tam kapasite kullanım garantisi” mekanizması, aslında hacme endeksli bir ücretlendirmeye işaret ediyor: Sevk edilen petrol miktarı düşük kaldığında varil başına daha yüksek bir tarife (veya “al ya da öde” tarzı bir taban fiyat) uygulanması, Irak hattı doldurmayı taahhüt ettiğinde ise bu tarifenin düşürülmesi planlanıyor. Bu fiyatlandırma stratejisi, hattın boş kalmasını Bağdat için maliyetli hale getirerek onu Basra petrolünü bu hatta bağlamaya mecbur bırakmak üzere tasarlanmış durumda. Kısacası Türkiye’nin oyun planında, tarife meselesi ile Basra petrolü meselesi aslında birbiriyle bütünleşmiş tek bir meseledir.
Bu doğrultuda, olası gerçekçi sonuçlar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bir uçta; temel meseleler belirsizliğini korurken, 27 Temmuz’dan sonra da ham petrol akışının devam etmesini sağlayacak kısa vadeli ve teknik bir uzatma kararı bulunuyor. Ortada; Irak’ın taahhütlerini transit tarifesine yansıtan, hacim kademeli bir yenileme anlaşması yer alıyor. Diğer uçta ise Türkiye’nin taslağını hazırladığı; transit geçişi saha geliştirme, rafinaj, elektrik üretimi ve Ceyhan terminalinin işletilmesiyle tek bir pakette birleştiren kapsamlı “enerji koridoru” paketi duruyor.
Irak’ın çıkarı, Türkiye firmalarının münferit saha, alt sektör veya boru hattı sözleşmelerinde yer almasını kabul etse bile; transit geçişin yenilenmesi meselesini dar kapsamlı tutmaktan ve yatırım ile altyapı paketinin aynı sözleşmenin içine dahil edilmesine direnmekten geçiyor. Önce dar kapsamlı bir transit geçiş, ilerleyen dönemde ise daha geniş çaplı bir düzenleme öngören aşamalı bir yol haritası, Ankara’dan ziyade Bağdat’ın işine geliyor.
Kurulacak yapı ne olursa olsun, son mühletten önce varılacak hiçbir uzlaşı 2023 öncesi modeli geri getirmeyecektir. En muhtemel nihai sonuç; Ceyhan’ın SOMO ve federal hazinenin kontrolünde federal bir koridor olarak geri dönmesi, IKBY hattının siyasi ve ticari bir özerkliği olmaksızın yalnızca bir altyapı unsuru olarak varlığına müsaade edilmesi ve Türkiye’nin hacim garantileri ile yatırım erişimi elde etmesi ancak Irak petrolü üzerinde mutlak bir kontrol kuramaması olacaktır.
Bağdat’ın buradaki temel stratejik hesabı; Suriye ve Ürdün seçeneklerini masada tutmanın, Ceyhan’ı ikinci bir Hürmüz Boğazı’na dönüşmekten kurtarıp salt bir transit koridoru olarak kalmasını sağlayacak yegane hamle olmasıdır.
Barrack dönemi, ABD’nin Ortadoğu’daki ayak izini küçültme stratejisinin, sahadaki Kürt siyasi ve askeri yapılarının aleyhine işlediği bir süreç oldu. Sadece Suriye Özel Temsilcisi değil, aynı zamanda ABD’nin Ankara Büyükelçisi şapkasını da taşıyan Barrack, Şam’daki Esad sonrası yeni geçiş hükümeti ile Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını ortak bir paydada buluşturdu.
Mesud Barzani, Tom Barrack ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi‘nin katıldığı toplantı. 17 Ocak 2026 Pirmam.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio 30 Mayıs 2026, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın görev süresinin sona erdiğini duyurdu. Rubio, “Büyükelçi Tom Barrack, Suriye Özel Temsilcimiz olarak paha biçilemez bir rol oynadı. Bu görevlendirme sona eriyor olsa da, Trump yönetimi adına hem Suriye hem de Irak’ta önemli bir rol oynamaya devam edecek. Bölgeye ilişkin uzmanlığı, ilişkileri ve ‘Önce Amerika’ gündemine yönelik anlayışı, ülkemiz adına başarılar getirmeyi sürdürecek” ifadelerini kullandı.
ABD Dışişleri Bakanı’nın bu açıklamasından sonra, Barrack’ın yerine kimin atanacağı henüz belli değil.
Barrack’ın görev süresi, Washington’un IŞİD ile mücadele eksenli politikasını, bölgesel devletlerin (Türkiye ve Suriye) güvenlik kaygılarını önceleyen bir “entegrasyon ve geri çekilme” stratejisine dönüştürdüğü bir dönem oldu.
Görevde kaldığı süre boyunca Ortadoğu’da ve Kürt coğrafyasında yürüttüğü politikalar, akıllarda kalmaya devam edecek. Özellikle Rojava ve Irak Kürdistan Bölgesinde bulunan Kürt siyasi yapılarına karşı bulundukları ülkelerin merkezi idareleri lehine politika geliştirmesi, Kürt toplumunda ciddi tepkiyle karşılanmasına yol açtı. Barrack’ın Türkiye, Irak ve geçici Şam yönetimi ile ilişkileri de hem Ortadoğu’da hem de ABD’de eleştiri konusu oldu.
Tom Barrack’ın atanması ve ABD’nin politikası
Thomas Joseph Barrack Jr, 1947 yılında Los Angeles County’de doğdu. Lübnan kökenli bir aileden gelen Barrack, hukuk eğitiminin ardından kariyerine uluslararası iş dünyasında başladı. Özellikle gayrimenkul ve yatırım fonları alanında büyüyerek Colony Capital (bugünkü DigitalBridge) adlı şirketi kurdu ve küresel ölçekte büyük projelere imza attı.
1980’lerde Ronald Reagan yönetiminde kısa süreli kamu görevlerinde yer aldıktan sonra uzun yıllar iş dünyasında aktif kaldı. Donald Trump ile yakın ilişkisi, özellikle 2016 seçim kampanyası ve ardından gelen siyasi süreçlerde dikkat çekti.
2025 yılında ABD yönetimi tarafından iki kritik göreve getirildi. Tom Barrack’ın Türkiye Büyükelçiliği ile birlikte Suriye dosyasını da üstlenmesi, Washington’un sahadaki askeri angajmandan diplomatik ve devlet merkezli bir modele geçişinin işareti olarak değerlendirildi.
Barrack’ın hem Ankara Büyükelçisi hem de Suriye Özel Temsilcisi “çift şapkasıyla” görev yaptığı bu dönem. Washington’un asker çekme stratejisinin, Kürtlerin siyasi ve idari haklarının tasfiyesi pahasına bölgesel devletlerle (Türkiye, Suriye, Irak) uzlaşarak hayata geçirildiği bir “zorunlu entegrasyon” süreci olarak kayıtlara geçti.
Ankara ile derinleşen “övgü dolu” mesai
Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği görevini Ankara Büyükelçisi unvanıyla birlikte yürütmesi, sahadaki dengeleri Ankara lehine değiştiren en kritik hamleydi. Barrack, göreve geldiği ilk günden itibaren ABD’nin Suriye’deki varlığını “sonsuz savaşlar” doktrininden çıkarıp bölgesel devletlerin inisiyatifine bırakan yeni politikanın sözcüsü oldu.
Tom Barrack ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan
ABD’nin değişen rotasını, Ortadoğu’da maliyetli devlet inşası süreçlerinden vazgeçiş olarak tanımlayan Barrack, bu süreçte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan başta olmak üzere Türk güvenlik bürokrasisiyle son derece yakın bir mesai yürüttü.
Barrack Haziran 2025 tarihinde Anadolu Ajansı’na verdiği bir söyleşide Lahey’de düzenlenen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi kapsamında bir araya gelen Trump ve Erdoğan’ın görüşmesine dair konuşarak, Trump ile Erdoğan’ın, ayrıca Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun da iyi kişisel ilişkilere sahip olduğunu söyledi.
Barrack, “Tarihin çok ama çok önemli bir döneminde, iki başkan ve dışişleri bakanları, dört kişi arasında karşılıklı güvene dayalı kişisel bir ilişki, yakınlık ve anlayışla başladı.” dedi.
Barrack, Orta Doğu ve Yakın Doğu’nun oluşturduğu yeni bir döneme tanıklık edildiğini vurgulayarak, ABD tarafından, Türkiye’nin daima büyük bir NATO müttefiki olarak görüldüğünü kaydetti.
“Türkiye hiçbir zaman büyük bir bölgesel aktör olarak hak ettiği değeri ve önemi tam anlamıyla göremedi.” diyen Barrack, Türkiye’nin çevresinde yaşanan çatışmalara ve savaşlara işaret etti.
Süreç boyunca Türk yetkililere dair övgülerini devam ettiren Barrack, pek çok kez Türkiye’ye gelerek devlet ve hükümet yetkilileri ile görüştü. Yine Ortadoğu ülkelerinde kimi üst düzey devlet ve hükümet yetkililerinin katıldığı toplantılarda, Türk yetkililerle ikili görüşmeler gerçekleştirdi.
Barrack’ın Türkiye dahil Ortadoğu’daki ülkelerin merkezi yapılarıyla uyumlu politikası, özellikle Kürtler açısından ‘yıkıcı’ sonuçlara yol açtı.
ABD’nin yeni politikasının sahadaki en yıkıcı test alanı, 2026’nın başında başlayan Halep saldırısı oldu. Suriye geçici hükümet güçleri ve destekli gruplar, Kürtlerin 2011’den bu yana kendi asayişini kurduğu Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine girerken ABD sessiz kalmayı tercih etti. 140 binden fazla sivilin evlerini terk ederek Rojava’nın iç kesimlerine sığınmak zorunda kaldığı bu kriz günlerinde Barrack, koruma sağlamak yerine diplomatik baskıyı artırdı.
Çatışmaların en yoğun olduğu Ocak ayı ortasında Rojava’daki Kürt siyasi ve askeri otoriteleriyle (SDG liderliği) yapılan görüşmeler, bir müttefiklik dayanışmasından çok “zorunlu entegrasyon” dayatmasına sahne oldu. Oysa ABD ve uluslararası koalisyon güçlerinin açıklamalarına göre, o güne kadar SDG, IŞİD ile savaşta stratejik bir müttefikti. Barrack’ın açıklamaları ise bu ilişkinin değiştiğini açık ediyordu.
Daha 20025 yılının Temmuz ayında New York’ta düzenlediği bir basın toplantısında Barrack, ABD’nin DEAŞ’la mücadele etmek için SDG ile ittifak kurduğunu söyleyerek, “Bu nedenle duygular çok yoğun çünkü onlar ortaklarımızdı. Ancak asıl soru şu, onlara ne borçluyuz? Onlara bir devlet içinde kendi bağımsız yönetimlerini kurma hakkını borçlu değiliz. Onlara borçlu olduğum şey şu; makul bir şekilde yeni yönetime geçiş sürecinde bir yol sunma borcumuz var. Bu yeni rejimde tek Suriye ile nasıl bütünleşecekleri konusunda makul olunması gerekiyor.”
Geçici Şam yönetiminin Halep’le başlayan ve Rojava’nın geneline yayılan saldırı sürecinde, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve diğer Kürt yetkililer ile yaptığı basına kapalı toplantılarda, Barrack’ın Kürtler’in taleplerine kapıları kapattığı yönünde bilgiler yansıyordu.
20 Ocak 2026’da Barrack, SDG’nin fiilen tasfiyesini şu sözlerle meşrulaştırdı: “SDG’nin sahada birincil IŞİD karşıtı güç olma amacı büyük ölçüde ortadan kalktı, çünkü Şam artık IŞİD gözaltı tesisleri ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hem istekli hem de hazır durumda.”
29 Ocak’ta ise SDG ile geçici Şam yönetimi arasında imzalanan anlaşma için “Bugün Suriye hükümeti ile SDG arasında açıklanan kapsamlı anlaşma, Suriye’nin ulusal uzlaşma, birlik ve kalıcı istikrar yolculuğunda derin ve tarihi bir dönüm noktasını temsil ediyor” diyerek yürüttüğü politikaya uygun demeçler veriyordu.
Erbil’e sıçrayan baskı: Bağdat’a biat
Barrack’ın Kürt aktörleri merkezi devletlere entegre etme vizyonu, Rojava ile sınırlı kalmadı. Halep krizinin hemen ardından, Mart 2026’da diplomatik trafik Irak Kürdistan Bölgesi’ne (IKB) kaydı.
Erbil’de IKB Başbakanı Mesrur Barzani ve Kürt yetkililerle bir araya gelen Barrack, burada da Bağdat yönetiminin elini güçlendiren bir dil kullandı. Türkiye ve Irak arasında inşa edilen ve Erbil’i dışarıda bırakan “Kalkınma Yolu” projesiyle ekonomik olarak kuşatılan Kürt yönetimine, ABD’nin artık Erbil’i Bağdat’a karşı koruyan bir tampon olmayacağı mesajı verildi. Barrack, petrol ihracatı ve bağımsız bütçe konularında Erbil’i, merkezi Irak hükümetinin şartlarına şartsız uymaya zorladı.
Özerk yönetimden “kültürel azınlık” statüsüne
Tom Barrack’ın görev süresinin sona erdiği Mayıs 2026 itibarıyla, Kuzeydoğu Suriye’de eşbaşkanlık sistemi, yerel kaynakların yönetimi, çok dilli eğitim ve yerel güvenlik (Asayiş) gibi demokratik idari haklar, “bütünleşik devlet” konsepti içinde eritildi. Şam yönetimi, Kürtlere idari bir özyönetim hakkı tanımak yerine, yalnızca kısıtlı “kültürel vatandaşlık” hakları vadetti.
Kuzeydoğu Suriye’de kurulan yönetim modeli cinsiyet eşitliği, çok dilli eğitim ve yerel meclisler gibi demokratik unsurlar barındırıyordu. Ancak Barrack döneminde ABD’nin bu modeli siyasi olarak tanımayı reddetmesi, Şam ve Ankara’nın elini güçlendirdi. “Entegrasyon” baskısı, Kürtler için eşit vatandaşlık temelinde bir birleşmeden ziyade, Baas rejiminin güvenlikçi kodlarına geri dönüş riskini taşıyor.
Tom Barrack ve geçici Şam yönetimi Başkanı Ahmed eş-Şara
Barrack’ın “bütünleşik devlet” söylemi, Şam’ın Kürt okullarını kapatma veya müfredatı tamamen Araplaştırma politikalarına uluslararası bir sessizlik kalkanı sağladı. Kürt siyasi aktörleri, uluslararası toplumun kendilerini sadece “IŞİD’e karşı savaşan piyadeler” olarak gördüğünü, siyasi bir halk olarak haklarını görünmez kıldığını savunuyor.
İnsan hakları ve siyasi temsil perspektifinden bakıldığında Barrack dönemi, ABD’nin Ortadoğu’daki ayak izini küçültme stratejisinin, sahadaki Kürt siyasi ve askeri yapılarının aleyhine işlediği bir süreç oldu. Şam’daki Esad sonrası yeni geçiş hükümeti (Ahmed eş-Şara yönetimi) ile Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını ortak paydada buluşturan ABD diplomasisi, bu dönemde Kürt meselesini bir hak ve özerklik statüsünden çıkarıp, merkezi devlet yapılarına (Şam ve Bağdat) “koşulsuz entegrasyon” dayatmasına dönüştürdü.
Niha+ Veri-Analiz Ekranı
İNFOGRAFİK: Barrack dönemi, Kürt aktörler ve bölgesel güvenlik denklemi (2025-2026)
1. Sahadaki Kırılma Noktaları ve Askeri-Diplomatik Akış
Eylül 2025
ABD’nin Suriye Özel Temsilciliği ve Ankara Büyükelçiliği görevlerinin Tom Barrack şahsında birleştirilmesi. Bölgesel devletleri (Türkiye-Suriye-Irak) önceleyen yeni diplomasi hattının kuruluşu.
Sonbahar 2025
Şam’da kurulan Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni geçiş hükümetinin Küresel IŞİD Karşıtı Koalisyon’a resmi katılımı. ABD diplomasisinin sahadaki birincil muhatabının SDG’den merkezi Şam yönetimine kayışı.
Ocak 2026 Başı
Suriye hükümet güçleri ve destekli grupların Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine girişi. Bölgede 2011’den bu yana var olan Kürt idari ve asayiş yapılarının fiilen dağılması.
Ocak 2026 Ortası
Halep’teki askeri baskı ve ABD’nin hava koruması sağlamaması neticesinde SDG ile Şam arasında entegrasyon anlaşmasının imzalanması. Ağır silahların ve petrol/altyapı kontrolünün aşamalı olarak merkezi hükümete devri.
Mart 2026
Zorlayıcı entegrasyon modelinin Irak sahasına aktarılması. ABD’nin bütçe ve petrol ihracatı başlıklarında Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) yönetimine yönelik merkeziyetçi Bağdat politikalarına uyum sağlama baskısı.
30 Mayıs 2026
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği unvanının sona erdiğinin resmen açıklanması.
2. Bölgesel Aktörlerin Politika ve Hedef Matrisi
Aktör
Suriye / Irak Stratejisi
Kürt Yapılarına Yaklaşım
ABD (Barrack Dönemi)
Maliyetli devlet inşası süreçlerinden ve askeri varlıktan kademeli çekilme; bölgesel istikrarı tanınmış merkezi hükümetler üzerinden kurma.
Kürt yapılarını taktiksel ortaktan “geçiş aktörü” statüsüne indirme; özerk askeri ve ekonomik yapıların Şam ile Bağdat’a devrini dayatma.
Türkiye (Hakan Fidan Doktrini)
Sınır hattı boyunca derinlikli güvenlik kuşağı oluşturma; sınır ötesi askeri operasyonları ABD’nin çekilme takvimiyle koordine etme.
Kuzeydoğu Suriye’deki idari özerklik, kanton ve federalizm modellerinin tasfiyesi; SDG’nin askeri bir güç olarak tamamen dağıtılması hedefi.
Şam Yönetimi (Geçiş Hükümeti)
Ülke genelindeki tüm stratejik altyapı, petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları üzerinde merkezi egemenliği yeniden tesis etme.
Siyasi ortaklık veya idari-askeri özerklik statüsünün kesin reddi; Kürt nüfusa yalnızca sınırlı kültürel vatandaşlık hakları tanıma.
Kürt Siyasi Yapıları (Rojava / IKB)
IŞİD karşıtı mücadele döneminde elde edilen anayasal statü, ekonomik özerklik ve özsavunma kapasitelerini korumaya dönük hayatta kalma siyaseti.
Merkeziyetçi baskılar karşısında askeri ve ekonomik gücün (petrol) zayıflaması; idari yönetim modellerinin daralarak kültürel savunmaya çekilmesi.
3. Hak Temelli ve Yapısal Değişim Analizi
140.000+
Demografik Hareketlilik
2026 yılı başında Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerinden ayrılmak zorunda kalan ve Rojava’nın iç kesimlerine göç eden Kürt nüfusu.
%100
Altyapı Kontrolü
Entegrasyon anlaşmaları uyarınca SDG kontrolünden kademeli olarak merkezi Şam yönetimine devredilen petrol sahaları ve lojistik hatlar.
İdari Modelin Dönüşümü
Yıllar içinde geliştirilen çok dilli yerel yönetim, eşbaşkanlık sistemi ve yerel güvenlik (Asayiş) örgütlenmesinin; merkezi devletlerin dikey bürokrasisi içinde erimesi.
Bölgesel Ekonomik Hatlar
Türkiye ve Irak arasında geliştirilen Kalkınma Yolu projesinin Irak Kürdistan Bölgesi (Erbil) topraklarını dışarıda bırakacak şekilde tasarlanması ve ekonomik kuşatma etkisi.
“Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Araştırması”na göre “Emeklilerin %66’sı halihazırda borçlu ve borcu olanların %98,6 gibi neredeyse tamamı kredi kartı borcu taşıyor. Borçlanma, bir lüks tüketim değil, mutfak masraflarını ve faturaları karşılamak için bir rutin haline gelmiş durumda.
Foto: Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü raporundan
Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü tarafından hazırlanan kapsamlı “Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Araştırması”, emekliliğin Türkiye’de artık klasik anlamını yitirdiğini ve bir “hak edilmiş dinlenme” evresinden ziyade, hayatta kalmak için zorunlu çalışılan bir ara rejime dönüştüğünü ortaya koydu.
Asgari ücret emekli maaşını geçti
Raporda sunulan verilere göre, 2026 yılı başında en düşük emekli aylığı 20.000 TL iken, net asgari ücret 28.075,50 TL olarak belirlenmiş durumda. Bu tablo, ortalama bir emekli aylığının asgari ücretin ancak %83,9’una denk geldiğini gösteriyor. Araştırmaya katılan emeklilerin %83,5 gibi ezici bir çoğunluğu “alt” ve “alt-orta” gelir gruplarında yer alarak yoksulluk sınırının altında bir yaşam sürüyor.
Çalışmak bir tercih değil, mecburiyet
Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri emeklilerin çalışma nedenleri üzerine. Emekli olup çalışmaya devam edenlerin %89,4’ü bunu doğrudan “geçim zorunluluğu” ile açıklıyor. Katılımcıların %76’sı, emekli aylıkları insanca yaşayacak düzeye çıksa çalışmayı anında bırakacaklarını ifade ediyor. Emeklilik sonrası istihdamın niteliği de oldukça kırılgan; çalışan emeklilerin %62’si sigortasız (kayıt dışı) işlerde, çoğu zaman haftada 45 saati aşan yoğun mesailerle çalışıyor.
Kiracı emekliler için emeklilik “yıkım” demek
Konut sahipliği, emekli yoksulluğunun şiddetini belirleyen en temel eşiklerden biri. Rapora göre emeklilerin %30,5’i kiracı konumunda. Derinlemesine görüşmelerde katılımcılar, büyükşehirlerde kira bedellerinin emekli maaşlarını aşması nedeniyle kiracı olmayı “bir yıkım” olarak tarif ediyor. Kendi evinde oturanların yarısından fazlası ise bu evi 2008 öncesindeki görece daha avantajlı ekonomik koşullarda edinebilmiş durumda; bugünün şartlarında emekli ikramiyesi ile ev alabilmek neredeyse imkansız hale gelmiş görünüyor.
Borç döngüsü ve sağlıkta kırılganlık
Emeklilerin %66’sı halihazırda borçlu ve borcu olanların %98,6 gibi neredeyse tamamı kredi kartı borcu taşıyor. Borçlanma, bir lüks tüketim değil, mutfak masraflarını ve faturaları karşılamak için bir rutin haline gelmiş durumda. Sağlık alanında ise katılımcıların %56’sı sağlık hizmetlerine erişimde zorlandığını belirtirken, ilaç ve muayene farkları gibi cepten yapılan harcamalar hane bütçesini sarsan temel kalemlerden biri olarak öne çıkıyor.
Sosyal hayattan zorunlu kopuş
Emeklilerin %76’sı maddi imkansızlıklar nedeniyle misafirlik, sinema veya çay bahçesi gibi en basit sosyal etkinliklere bile katılamıyor. Katılımcılar, “arkadaşına bir çay ısmarlayamamanın” veya “torununa bayram harçlığı verememenin” yarattığı ruhsal çöküşü ve mahcubiyet hissini dile getiriyor.
Devlet desteğine güven az
Emeklilerin %78’i devletin kendilerine yeterli yaşam güvencesi sağlamadığını düşünüyor. Bu güvensizlik ortamında, katılımcıların %74’ü gelecek konusunda derin bir kaygı içinde. Özellikle yaşlılıkta bakıma muhtaç hale gelme, çocuklara yük olma ve yalnız kalma korkusu, emeklilerin gelecek tahayyülünü karamsarlaştırıyor.
Çözüm için politika önerileri
Rapor, emekli yoksulluğuyla mücadele için kapsamlı öneriler de sunuyor:
Asgari Gelir Güvencesi: En düşük emekli aylığının temel yaşam maliyetlerine göre yeniden belirlenmesi.
Barınma Desteği: Kiracı emekliler için merkezi bütçeden finanse edilen kira yardımı ve sosyal konut projeleri.
Sağlık Reformu: Yaşlılar için ilaç ve tedavi katılım paylarının kaldırılması veya minimize edilmesi.
Yerel Destekler: Belediyelerin emekli kartları ile ulaşım, gıda ve ısınma desteği sağlaması, mahalle temelli yaşlı dayanışma merkezlerinin kurulması
Türkiye’nin son 48 yılına damga vuran PKK başlığı ile tartışılan Kürt sorunu, pek çok cumhurbaşkanı, onlarca başbakan hükümet, içişleri ve dış işleri bakanı ile genelkurmay başkanını eskitti. 1978 yılından 27 Şubat 2025 tarihine kadar geçen bu sürede, bu sorunun diğer tarafında ise Abdullah Öcalan değişmeyen aktör olarak duruyor.
Kolaj: Niha+
Yüz yılı aşkın geçmişi olmasına rağmen, Türkiye tarihinin son elli yılına damgasını vuran PKK başlığı ile birlikte tartışılan Kürt sorunu, sadece Türkiye tarihinin bir çatışma kronolojisi değil, aynı zamanda devletin kurumsal yapısının ve yönetim biçiminin nasıl dönüştüğünü de gösteren bir ayna durumunda.
O yüzden 48 yıllık bu uzun süreci kapsayan Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yandan Kürt sorununun nasıl bir değişim seyri izlediğinin, “red”, “imha”, “diyalog” ve “güvenlikçi statüko” arasında gidip gelen dönüşümün tarihi iken, bir yandan da nice hükümet, cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri, dış işleri ve savunma bakanı ile genelkurmay başkanının değişimini gösteren istatistiklerin tarihidir.
Devletin resmi söylemde Kürt sorunu olarak değil daha çok “terör” söylemi ile değerlendirdiği 48 yıl boyunca farklı partilerden gelen neredeyse tüm bakanların ortaklaştığı husus, ”Son teröriste kadar mücadele” vurgusu oldu. Süleyman Demirel’in “29. Kürt İsyanı” olarak nitelendirdiği ve Kürt sorununun bir sonucu olduğu yönünde yaygın bir görüşle değerlendirilen PKK’nin kurulduğu günden, kendisini feshettiğini açıkladığı güne kadar konu devlet tarafından “terör” şeklinde tasvir edildi. 12 Eylül’ün postallarından bugünün SİHA’lı sınır ötesi doktrinine kadar, Kürt meselesi hep bir “imha ve asayiş” parantezine sıkıştırmaya çalışıldı.
ANKARA SİCİLİ VE HAFIZA ARŞİVİ: 1978 – 2026
Odak ve Süreç Aktörleri
1978 – GünümüzAbdullah Öcalan
Fis’ten İmralı’ya uzanan sürecin odağı. 2025’te örgütün tasfiyesini isteyen tarihi fesih çağrısını yaptı.
1997 – GünümüzDevlet Bahçeli
2024 sonbaharında yaptığı “İmralı Meclis’e gelsin” çıkışıyla 48 yıllık düğümü çözen hamleyi yaptı.
Cumhurbaşkanlığı ve Liderlik
2003 – 2026Recep Tayyip Erdoğan
Meseleyi “Kürt sorunu benim sorunum”dan “Bekâ meselesi”ne, oradan da 2025 finaline taşıyan ana yönetici.
1989 – 1993Turgut Özal
Tabuyu yıkan ilk sivil hamle. PKK ile diyalog ihtimalini devlet nezdinde ilk tartışan lider.
1991 – 2000Süleyman Demirel
“Kürt Realitesi” çıkışını yapan ancak OHAL ve sert güvenlikçi politikaların mimarı olan devlet aklı.
Güvenlik ve Sorumluluk Durakları
1996Mehmet Ağar
“Bin operasyon” dönemi. Karanlık ilişkiler ağı ve meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” metaforu.
2016 – 2023Süleyman Soylu
Kayyım rejimi ve “Sınır ötesinde kurutma” doktriniyle sandığın yerine güvenliği koyan figür.
2010 – 2026Hakan Fidan
Oslo’dan bugüne çözümün ve operasyonların arka kapı diplomasisindeki en kritik siyasi akıl.
* Bu çizelge, NihaPlus’ın resmi kayıtlarından derlenmiş bir siyasi sicil özetidir.
Fis’ten 12 Eylül’e: Ankara’nın ‘asayiş’ parantezi
Kürt meselesinin modern tarihteki önemli dönemlerinden birinin temeli, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde PKK’nin kuruluşuyla atıldı. Bu toplantıya, 1978’den önce “Apocular” olarak bilinen yapıdan Abdullah Öcalan ve 21 kurucu üye katıldı. Toplantı, PKK’nin birinci kongresi olarak kabul edilir. PKK’nin ideolojik kökeni, Öcalan’ın 1970’li yıllarda Ankara Üniversitesi’nde şekillendirdiği siyasi çizgiye dayanır. Öcalan’ın örgütsel geçmişi 1974’te Marksist bir yapı olan Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği ile başlar.
ANKARA SİCİLİ
CUMHURBAŞKANIFahri Korutürk
BAŞBAKANLARBülent Ecevit (42. Hükümet), Süleyman Demirel (43. Hükümet)
İÇİŞLERİİrfan Özaydınlı, Hasan Fehmi Güneş, Vecdi İlhan, Mustafa Gülcügil
DIŞİŞLERİGündüz Ökçün, Hayrettin Erkmen
GENELKURMAYSemih Sancar, Kenan Evren
Türkiye, bu dönem öğrencilerin öncülük ettiği güçlü bir devrimci yapı ile sağ grupların çatışması ve ekonomik krizin gündemini tartışıyordu. O dönemde, Ankara Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün gözetiminde, ancak siyasi iradenin sürekli sarsıldığı bir kriz iklimindeydi. Bülent Ecevit liderliğindeki 42. ve ardından kurulan Süleyman Demirel liderliğindeki 43. hükümetler, kendilerinden önceki hükümetler döneminde olduğu gibi, kısa ömürlü yönetimleri boyunca Kürt meselesini, “bölücü faaliyetler” kapsamında teknik bir dosya olarak değerlendirdi. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan İrfan Özaydınlı ve Hasan Fehmi Güneş (Ecevit dönemi), Kürt halkının bölgedeki hak arayışlarını ve artan baskıları “bölücü faaliyet” ve “asayiş sorunu” çerçevesinde ele alıyordu. Yaşananların Kürt sorununun bir sonucu olduğu, devletin ve hükümetin “resmi” gündeminde kabul edilmiyordu.
1979’da Urfa-Siverek hattında yaşanan hareketlilik güvenlik bürokrasisinin dikkatini çektiğinde, Ankara’da Demirel kabinesinde İçişleri koltuğunda Mustafa Gülcügil , Dışişleri Bakanlığı koltuğunda ise Gündüz Ökçün ve sonra Hayrettin Erkmen vardı. PKK ile bölgedeki Ankara’daki siyasi güçlerle ilişkili olan kimi aşiretler arasında yoğun bir çatışma baş göstermişti bu dönemde. Gazete manşetlerinde her gün haber olmaya, sivil ve askeri yöneticilerin gündemlerinin ana maddesi haline gelmeye başlamıştı, o dönemki adıyla “Apocular”.
Siyasi yelpaze Ecevit ve Demirel hükümetlerinin arasında el değiştiriyordu. Bu siyasi sirkülasyonun tam merkezinde, sivil siyasetin çözüm üretemediği her an, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in temsil ettiği askeri vesayetin alanını biraz daha genişletiyordu. Ankara’nın aktörleri meseleyi “feodalitenin çözülmesiyle bağlantılı marjinal gruplar” olarak sunarken, aslında demokratik kanallar hızla kapanıyor ve Türkiye, Diyarbakır 5 No’lu gibi ağır hak ihlalleriyle hafızalara kazınacak olan 12 Eylül karanlığına doğru sürükleniyordu. Yarım asırlık bu parantez açılırken, Ankara’da aktörler değişirken, sorunun boyutu ve resmi yaklaşım daha da derinleşiyordu.
1980’ler: Darbe, inkâr ve Diyarbakır 5 No’lu vahşeti
DARBE VE İSTİKRAR ARAYIŞI
CUMHURBAŞKANIKenan Evren (Cunta Lideri)
BAŞBAKANLARBülent Ulusu (44. Hükümet), Turgut Özal (45. ve 46. Hükümetler)
İÇİŞLERİOrhan Eren, Selahattin Çetiner, Ali Tanrıyar, Yıldırım Akbulut
12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin siyasi tarihinde bir kırılma noktası olmanın ötesinde, Kürt sorununun demokratik çözüm zemininden tamamen koparıldığı karanlık bir miladı temsil eder. Cunta liderliğini üstlenen Orgeneral Kenan Evren’in yönetimi, Kürt kimliğini sadece bir “asayiş” meselesi değil, doğrudan devletin bekasına yönelik bir “siyasi tehdit” olarak konumlandırdı. Bu dönem, Kürtlerin en temel insan haklarının askıya alındığı, ana dilin yasaklandığı ve kimlik taleplerinin ağır işkence tezgahlarından geçirildiği bir sistematik baskı sürecine dönüştü.
Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi
Demokratik siyasetin tasfiye edildiği bu yıllarda, Başbakanlık koltuğuna oturtulan Bülend Ulusu ve İçişleri Bakanlığı’ndaki Selahattin Demircioğlu, askeri vesayetin inşa ettiği bu baskı rejiminin icracı figürleri olarak tarihteki yerlerini aldılar. Devletin çekirdek hafızasında Kürtlerin “dağlı Türkler” olarak yeniden tanımlandığı bu evrede, Ulusu ve Demircioğlu liderliğindeki bürokrasi, sahadaki hak ihlallerini bir “devlet disiplini” olarak meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak bu yönetimlerin imza attığı her baskıcı uygulama, sorunu daha da derinleştirdi.
Bu dönemin asıl trajedi merkezi ise, sadece bir hapishane değil, aynı zamanda bir “radikalizasyon laboratuvarı” işlevi gören Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi oldu. Kenan Evren ve cunta yönetiminin talimatlarıyla yürütülen insanlık dışı işkenceler, Kürt siyasi hareketinin hafızasında silinmeyecek izler bırakırken, Ankara’nın aktörleri bu vahşeti “disiplin” başlığı altında raporluyordu. Dışişleri koltuğunda İlter Türkmen oturuyordu ve darbe yönetimi, uluslararası camiada “darbe için anlayış” talep ediyorlardı. Darbe yönetiminin Türkiye içinde ve dışındaki mesaisi, sorunu çözmekten ziyade inkârı anayasal bir metne (1982 Anayasası) dönüştürmeye hizmet etti.
1980’li yıllar boyunca koltuktan geçen isimler, Kürt kimliğini yasaklayan kararların altına imza atarken, aslında çözümü değil, çatışmanın en şiddetli evresini (1984 Eruh-Şemdinli saldırıları) bizzat hazırlıyorlardı. Bülend Ulusu’dan Turgut Özal’a devredilen enkaz, sadece bir asayiş dosyası değil, milyonlarca insanın köksüzleştiği ve demokratik aidiyet duygusunun ağır hasar aldığı bir Türkiye gerçeğiydi. Ankara’nın bu “geçici” kadroları, 12 Eylül’ün postalları altında kimliği yok saymaya çalışırken, bugün hala içinden çıkılamayan o devasa parantezin asıl mimarları olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini aldılar.
1990’lar: Çatışmanın doruk noktası, OHAL ve boşaltılan köyler
SİS VE SİRKÜLASYON
CUMHURBAŞKANITurgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer
BAŞBAKANLARAli Bozer (9 Gün), Y. Akbulut, M. Yılmaz, S. Demirel, T. Çiller, N. Erbakan, B. Ecevit
İÇİŞLERİAhmet Selçuk, Mustafa Kalemli, Abdulkadir Aksu, Sabahattin Çakmakoğlu, İsmet Sezgin, Mehmet Ağar (126 Gün), Meral Akşener, Sadettin Tantan, R. K. Yücelen
DIŞİŞLERİHikmet Çetin, Mümtaz Soysal, Erdal İnönü, Deniz Baykal, İsmail Cem
GENELKURMAYNecip Torumtay, Doğan Güreş, İ. H. Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu
1990’lar, Türkiye-PKK çatışmasının en kanlı dönemini oluşturdu. Bu on yıla Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’in başbakanlıkları, Doğan Güreş’in genelkurmay başkanlığı damga vurdu. Kürt coğrafyasını kapsayan Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları çerçevesinde devlet, geniş çaplı güvenlik operasyonlarına başvurdu. Bu dönemde İçişleri Bakanlığı koltuğuna İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a, Meral Akşener’e kadar pek çok isim geçti.
Bu on yıl, siyasetçiler “güvenlik patronları” ile birlikte yeni bir konsept geliştirdiğine şahitlik edildi. İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a devredilen içişleri koltuğu, artık “rutin dışı” operasyonların karargâhıydı. 3 bin 428 köyün boşaltılması ve faili meçhul cinayetler, Ankara’nın meseleyi bir “imha” siyasetiyle ele aldığını gösteriyordu. Ağar’ın çok sonraları söylediği meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” sözü, o dönemin devlet hafızasının özetiydi.
TBMM’nin 1998 yılında hazırladığı rapora göre 3 bin 428 köy ve mezranın boşaltıldığı ve yaklaşık 500 bin insanın zorla yerinden edildiği belgelendi. Bazı siyasi parti ve sivil toplum örgütlerine göre ise bu rakamlar daha yüksek: 4 bin yerleşim yeri boşaltılmış, yaklaşık 3,5 milyon yurttaş iç göçe zorlandı. İnsan Hakları Derneği (İHD), 2025 yılında TBMM’de kurulan komisyona sunduğu raporda, 1991-2024 dönemini kapsayan çatışmalı süreçte 9 bin 454’ü sivil olmak üzere toplam 36 bin 409 kişinin yaşamını yitirdiğini belgeledi.
Tansu Çiller ve Mehmet Ağar
Bu tablonun en önemli siyasi kırılmalarından biri 1993’te yaşandı. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Turgut Özal oturuyordu. Özal, bir yandan ‘bir avuç şaki’ nitelemesiyle geleneksel asayiş dilini ve köy koruculuğu gibi güvenlikçi enstrümanları devreye sokarken, diğer yandan ‘Kürt realitesi’ vurgusuyla tabu sayılan diyalog kanallarını zorlayan pragmatik bir ikilemi temsil ediyordu. Özal, PKK ile diyalog olasılığını kamuoyu önünde dışlamayan nadir liderlerden biri olarak kayıtlara geçti. PKK Mart ayında ateşkes ilan etti. Ancak Nisan ayında Özal’ın ani ölümüyle bu pencere kapandı. Özal’ın ölümünün hemen akabinde, 24 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ kara yolunda, sivil kıyafetli ve silahsız 33 asker öldürüldü. Olay, o tarihe kadar ilan edilmiş tek taraflı PKK ateşkesinin fiilen sona ermesi anlamına geldi. Tansu Çiller’in (50. Hükümet) Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla güvenlik politikası daha sert bir çizgiye kaydı. Çiller’in, “Elimizde PKK’ye yardım eden Kürt iş adamlarının listesi var” açıklamasından sonra başlayan faili meçhul cinayetler dalgası, 1990’ların karanlık mirası oldu.
2000’ler: AB süreci, “Demokratik Açılım” ve Oslo Görüşmeleri
AÇILIM VE TIKANMA
CUMHURBAŞKANIAhmet Necdet Sezer, Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLARAbdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu
DIŞİŞLERİYaşar Yakış, Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu
GENELKURMAYHilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Işık Koşaner, Necdet Özel
1999 yılı, Kürt meselesinin hem hukuki hem de siyasi düzlemde yeni bir evreye evrildiği çok katmanlı bir dönüm noktası oldu. Bülent Ecevit liderliğindeki 56. ve 57. hükümetler döneminde Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi, sahada çatışmaların hızını kesse de Ankara’nın demokratik çözüm kapasitesini yeni bir sınavla baş başa bıraktı. İmralı Adası’nda kurulan yargılama düzeni, AB üyelik sürecinin yarattığı baskıyla birleşince, Türkiye, idam cezasının kaldırılması gibi köklü bir yasal dönüşüme imza attı. Bu dönemde içişleri bakanlığı koltuğuna oturan Sadettin Tantan ve Rüştü Kazım Yücelen ile Dışişleri Bakanı İsmail Cem, meselenin yasal çerçevesini uluslararası standartlara yaklaştırmaya çalışırken, siyasetin ömrü, bu reformları toplumsal bir barış projesine dönüştürmeye henüz yetmiyordu.
2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesi, devletin geleneksel güvenlikçi dilinde pragmatik bir kavis yarattı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ardından Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’ne çıkışı, Ankara’da “Kürt sorunu” ifadesinin en üst düzeyde telaffuz edildiği yeni bir iklimi başlattı. Mart 2009’da Gül’ün “İyi şeyler olacak” açıklamasıyla somutlaşan “Demokratik Açılım”, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın koordinasyonunda kapsamlı bir politika paketi olarak sunuldu. Ancak bu sivil arayış, devletin çekirdek yapısındaki statüko ile demokratik reform talepleri arasındaki kadim gerilime çarpmaktan kurtulamadı.
Aynı dönemde, arka planda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da dahil olduğu ve kamuoyuna “Oslo Görüşmeleri” olarak yansıyan KCK yöneticileriyle gizli diplomasi trafiği, Ankara’nın çözüm için muhataplık arayışını belgeledi. 19 Ekim 2009’da Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yapan 34 PKK’linin on binlerce kişi tarafından karşılanması, toplumsal barış umudunu canlandırsa da siyasi aktörlerin bu süreci anayasal bir zemine oturtamaması krizi derinleştirdi. Henüz Habur’un yankıları sürerken, Aralık 2009’da Anayasa Mahkemesi’nin Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP) kapatması, demokratik siyaset kanallarının yargısal bir müdahaleyle tıkanması anlamına geliyordu.
Bu on yıllık süreçte, Abdülkadir Aksu’dan Beşir Atalay’a devredilen içişleri koltuğu ve genelkurmay başkanlığı makamında değişen Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ gibi isimler, mesailerinin sonunda birer “geçici aktör” olarak yerlerini yenilerine bıraktılar. Ankara, Avrupa Birliği uyum yasalarıyla hak alanını genişletmeye çalışsa da her reform adımı, demokratik bir anayasa ile taçlandırılamadığı ölçüde, yerini yeniden güvenlikçi reflekslere ve yargısal engellere terk ediyordu.
2013–2015: “Çözüm Süreci” ve Dolmabahçe Mutabakatı
2013’ün başında, devlet-PKK müzakerelerinin yeni bir halkası başladı. Bu kez süreç daha açık bir biçimde yürütüldü: HDP’nin İmralı heyeti Öcalan ile görüşmeler yaptı. 21 Mart 2013’te Öcalan’ın mektubu Diyarbakır Newroz’unda okundu. Sürecin en somut çıktısı, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, HDP heyetiyle yürütülen diyalog trafiğinin merkezinde yer aldılar. 28 Şubat 2015’te açıklanan Dolmabahçe Mutabakatı, bu aktörlerin çözüm arayışındaki en somut eşiği oldu. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mutabakatı tanımadığını açıklaması ve Haziran 2015 seçimleri sonrası değişen siyasi dengeler, bu isimlerin yürüttüğü politikanın da sonunu getirdi. Efkan Ala ve Yalçın Akdoğan, çözüm sürecinin sona ermesiyle birlikte kademeli olarak karar mekanizmalarından uzaklaşırken, Başbakan Ahmet Davutoğlu da yerini Binali Yıldırım’a devrederek bu sirkülasyonun bir parçası oldu.
2016 Sonrası: Kayyım politikasının anatomisi
GÜVENLİKÇİ FİNAL
CUMHURBAŞKANIR. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANBinali Yıldırım (Sistem Değişikliği Öncesi)
İÇİŞLERİEfkan Ala, Süleyman Soylu, Ali Yerlikaya
DIŞİŞLERİMevlüt Çavuşoğlu, Hakan Fidan
GENELKURMAYHulusi Akar, Yaşar Güler, Metin Gürak
2016 sonrası ilan edilen OHAL ve sistem değişikliği, Ankara’nın “güvenlikçi” doktrini yeni isimlerle tahkim ettiği bir dönemi başlattı. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Süleyman Soylu, 674 sayılı KHK ile Belediye Kanunu’na eklenen düzenlemeyi işleterek, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atama politikasını yedi yıl boyunca sürdürdü. Soylu döneminde, demokratik temsil hakkı ile güvenlik bürokrasisi arasındaki gerilim yargısal ve operasyonel süreçlerle yönetildi. 2023 yılında görevi Ali Yerlikaya’ya devreden Soylu’nun ardından Ankara, sınır ötesi operasyonları Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler yönetimindeki askeri stratejilerle sürdürdü.
2024 yerel seçimleri sonucunda bölgedeki sandık iradesinin DEM Parti lehine tescillenmesi, 48 yıllık bu süreçte değişen onlarca başbakan, içişleri ve dışişleri bakanına rağmen meselenin toplumsal meşruiyet zeminini koruduğunu gösterdi. Bugün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yönetimindeki süreç, 1978’den bu yana aktörlerin hızla değiştiği ancak çözüm yöntemlerinin anayasal bir statüye kavuşamadığı o tarihsel parantezin en güncel halkasını oluşturuyor.
2025 ve sonrası: “Fesih” çağrısı ve belirsizliğini koruyan soru
2024 yılının sonbaharı, Ankara’da devletin geleneksel güvenlik politikalarının dışına çıkan yeni bir siyasi dilin kurulduğu bir dönemeç oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin meclis kürsüsünden yaptığı çıkış, on yıllardır süren çatışmalı sürecin muhataplık zeminini doğrudan İmralı’ya taşıyan bir hamle olarak kayıtlara geçti. Bu siyasi irade beyanının ardından, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, PKK’ye silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütsel yapıyı dağıtma yönünde açık bir çağrıda bulundu. Bu çağrıya yanıt veren örgüt, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde topladığı 12. Kongresinde, 27 Kasım 1978’den bu yana sürdürülen “PKK” adıyla yürütülen faaliyetlerin sonlandırılması kararını ilan etti.
Fesih ilanıyla birlikte mesele yeniden meclis zeminine taşınsa da, siyasi irade ile devletin kurumsal hafızası arasındaki gerilim varlığını sürdürdü. Meclis bünyesinde kurulan ve süreci raporlaştırmakla görevlendirilen komisyonun hazırladığı metin, çözümün adlandırılması konusunda geleneksel devlet dilinin dışına çıkamadı. Raporda “Kürt sorunu” tanımına yer verilmemesi, insan hakları savunucuları ve siyasi özneler tarafından meselenin anayasal zeminle buluşturulması önündeki kurumsal bir engel olarak değerlendirildi. Abdullah Öcalan ise fesih kararının birinci yıl dönümünde (Şubat 2026) yayımladığı mesajda, 27 Şubat 2025 çağrısının tercihin açıkça siyasetten yana yapıldığının bir beyanı olduğunu vurguladı.
Türkiye, 1978’den 2026’ya uzanan bu 48 yıllık süreçte; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yönetimindeki son evreye gelene dek pek çok başbakan ve onlarca içişleri bakanı eskitti. Siyasi aktörlerin hızla değiştiği, “son teröriste kadar mücadele” vaadinden “mecliste fesih çağrısına” kadar pek çok söylemin denendiği bu yarım asırlık sicil, gelinen noktada isimlerin geçiciliğini bir kez daha tescilledi. Bugün Ankara, PKK’nin feshi sonrası oluşan yeni tabloda, çözümün sadece isimlerin ve makamların değişimiyle değil, onlarca hükümetin ertelediği o demokratik ve anayasal zihniyet dönüşümünde yattığı gerçeğiyle yüzleşmeye devam ediyor.
Yazılan ama uygulanmayan raporlar
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yanıyla da “yazılan ama uygulanmayan” raporlar tarihidir. Tarihçi Mehmet Bayrak, Kürt sorununu devlet açısından “Devlet aklı resmi planda ret ve inkarcı, gizli planda itirafçı ve kabulcu” diyerek tarif ediyor. 1978’den bu yana İçişleri Bakanlığı’nın asayiş bültenlerinden, Meclis Araştırma Komisyonu’nun binlerce sayfalık tutanaklarına kadar her belge, aslında bir çözümsüzlüğün anatomisini sunuyor. Devletin kendi kurumlarına hazırlattığı bu raporlar, “terörle mücadele” başlığı altında nelerin feda edildiğini de gözler önüne seriyor.
1990’lı yıllar, devletin sadece silahla değil, “rutin dışı” yapılarla sahaya indiği yıllardı. 1993’te kurulan Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu, aslında buzdağının görünen kısmını yansıtıyordu.
Komisyonun ulaştığı veriler, Mehmet Ağar’ın “Bin operasyon” sözünün sahadaki karşılığını belgeliyordu. Ancak Ağar döneminin asıl sembolü, devlet içindeki karanlık ilişkiler ağını tarif eden o meşhur ‘bir tuğla çekersem duvar yıkılır’ metaforuydu. İçişleri Bakanlığı, bu duvarın arkasındaki JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları ‘devlet sırrı’ kapsamına alarak rafa kaldırdı.
Rapora göre, özellikle 1992-1994 yılları arasında bölgedeki cinayetlerin büyük bir kısmı “devlet içindeki kontrolsüz güçler” tarafından işlenmişti. Ancak İçişleri Bakanlığı, bu raporların gereğini yapmak yerine, JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları “devlet sırrı” kapsamına alarak rafa kaldırdı.
Bu raporlar bugün hala Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’ndaki adalet arayışının anlamını gözler önüne seriyor.
1990’ların ikinci yarısında hazırlanan raporlar, İçişleri Bakanlığı’nın “güvenlikli bölge” stratejisinin toplumsal maliyetini ortaya koyuyordu.
Turgut Özal’ın ölümünün ardından ivme kazanan köy boşaltmalar, 1997 yılına gelindiğinde 3.000’den fazla yerleşim yerinin haritadan silinmesiyle sonuçlanmıştı. TBMM Göç Komisyonu Raporu’na göre (1998), yaklaşık 1 milyon insan yerinden edilmişti.
Dönemin İçişleri Bakanları, bu göç dalgasını “gönüllü” olarak lanse etmeye çalışsa da, sivil toplum kuruluşlarının (İHD, MAZLUMDER) raporları, yakılan ekinleri, kurşunlanan büyükbaş hayvanları ve “ya korucu ol ya da git” dayatmasını tarihe not düşüyordu.
AKP döneminin “Demokratik Açılım” sürecinde Beşir Atalay’ın koordinasyonunda yürütülen çalışmalar, sorunun sadece bir asayiş meselesi olmadığını kabul ediyor ancak somut bir sonuca dönüşmüyordu.
Bu çalışmalarda “entegrasyon”, “ana dilde kültürel haklar” ve “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” gibi kavramlar geçiyordu. Ancak bu kavramlar, devletin geleneksel kırmızı çizgileriyle (üniter yapı kaygısı) çarpışınca, 2011’den itibaren yerini yeniden “operasyonel” raporlara bıraktı. 2013-2015 Çözüm Süreci döneminde hazırlanan “Akil İnsanlar Heyeti Raporları”, toplumun büyük bir kısmının barışa hazır olduğunu ancak “güven” sorununun aşılamadığını gösteriyordu.
2016 sonrası, raporların içeriği tamamen “kayyım atamalarının gerekçelendirilmesi” üzerine kuruldu. Süleyman Soylu döneminde, seçilmiş belediye başkanlarını birer “lojistik destek birimi” olarak tanımlanarak kayyım rejimi yasallaştırmaya çalışıldı.
Bu çalışmalar, binlerce sayfalık iddianamelere temel oluştururken, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi gibi uluslararası kurumlar, hazırladıkları raporlarda bu durumun “seçme ve seçilme hakkının gaspı” olduğunu belirtti.
Dışişleri’nin savunma hattı
Dışişleri Bakanlığı ise bu süreçte 26 farklı isim tarafından yönetildi. Uluslararası raporlar, Türkiye’nin AİHM’deki mahkumiyet dosyalarının %70’inin “Kürt sorunu odaklı hak ihlalleri” (yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı) olduğunu gösteriyor.
Hakan Fidan döneminde diplomasi raporları artık “sorunun sınır dışına ihracı” üzerine kuruluyor. Irak ve Suriye’nin kuzeyine dair hazırlanan harekat raporları, sorunu Ankara’nın sokaklarından Erbil ve Süleymaniye’nin dağlarına taşıyan bir stratejik değişimi işaret ediyor.
İçişleri Bakanlığı’nın istatistiksel hafızası
Bu 48 yılda 30’u aşkın farklı isim içişleri bakanlığı koltuğuna oturdu. İstatistikler, bakan değişimlerinin “metot” değişimine yol açmadığını gösteriyor. 1987’den 2002’ye kadar kesintisiz süren 15 yıllık OHAL (Olağanüstü Hal) rejimi, bu istatistiğin en somut ve en karanlık verisidir.
ANKARA SİCİLİ: 48 YILLIK TAM LİSTE (1978 – 2026)
CUMHURBAŞKANLARI
1973 – 1980
Fahri Korutürk
1980 – 1980
İhsan Sabri Çağlayangil (VEKİL)
1980 – 1989
Kenan Evren
1989 – 1993
Turgut Özal
1993 – 1993
Hüsamettin Cindoruk (VEKİL)
1993 – 2000
Süleyman Demirel
2000 – 2007
Ahmet Necdet Sezer
2007 – 2014
Abdullah Gül
2014 – GÜNÜMÜZ
Recep Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLAR
1978 – 1979
Bülent Ecevit
1979 – 1980
Süleyman Demirel
1980 – 1983
Bülend Ulusu
1983 – 1989
Turgut Özal
1989 (31 EKİM – 9 KASIM)
Ali Bozer (VEKİL)
1989 – 1991
Yıldırım Akbulut
1991 – 1991
Mesut Yılmaz
1991 – 1993
Süleyman Demirel
1993 (16 MAYIS – 25 HAZİRAN)
Erdal İnönü (VEKİL)
1993 – 1996
Tansu Çiller
1996 – 1996
Mesut Yılmaz
1996 – 1997
Necmettin Erbakan
1997 – 1999
Mesut Yılmaz
1999 – 2002
Bülent Ecevit
2002 – 2003
Abdullah Gül
2003 – 2014
Recep Tayyip Erdoğan
2014 – 2016
Ahmet Davutoğlu
2016 – 2018
Binali Yıldırım
2018 – GÜNÜMÜZ
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (Makam Kaldırıldı)
“Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin.“
Foto: Xinhua
Amerikalı dış politika yazarı Lily Lynch‘in UnHerd için yazdığı bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçeye çevirdik.
Geçtiğimiz hafta İran ile ABD arasında son dakikada sağlanan kırılgan ateşkes duyurulduğunda, Pakistan yıllardır elde ettiği en büyük diplomatik zaferine imza attı. Hafta sonu Pakistan’ın başkenti İslamabad’da Amerikalılar ile İranlı mevkidaşları arasında gerçekleşen ve 1979 İslam Devrimi’nden bu yana iki ülke arasındaki en üst düzey temas olma özelliği taşıyan görüşme başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak yaşanan bu hayal kırıklığına rağmen güçlükle sağlanan ateşkes, Pakistan’ı küresel gelişmelerin merkezine oturtmayı başardı. Nixon’ın 1972’de Çin’e yaptığı ziyaret öncesinde Pekin ile Washington arasında yürütülen gizli diplomaside arabuluculuk yapmasından bu yana Pakistan, ABD ile başlıca hasımlarından biri arasındaki diplomatik ilişkilerde böylesine kritik bir rol üstlenmemişti.
Pakistan, son dönemdeki bu diplomatik çabalarında yalnız değildi: Türkiye ve Mısır da perde arkasında tarafları uzlaştırmaya yardımcı olurken aktarılanlara göre Çin de kritik bir dönemeçte ağırlığını koymuştu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, tüm bu sürece sağladığı “paha biçilmez destek” için Suudi Arabistan’a ayrıca teşekkür etti. Yürütülen diplomasi trafiği öylesine kapsamlıydı ki bazı kesimler geçtiğimiz haftalarda yaşananların, ateşkesi sağlamak için inisiyatif alan ülkelerin öncü rol oynayacağı savaş sonrası yeni bir bölgesel düzenin ilk temellerini attığını belirtiyor. Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan‘ın İngilizce baş harflerinden oluşan ve kimi zaman “STEP” olarak anılan dörtlü yapının, bir yandan İsrail’e karşı bir denge unsuru olarak hareket ettiği, diğer yandan ise İran’la barışçıl şekilde bir arada yaşamayı sürdürmek için potansiyel bir mekanizma olarak öne çıktığı ifade ediliyor.
Bu gelişme, mevcut eğilimleri daha da pekiştiriyor. Savaşta arabuluculuk rolünün tamamen Batı dışı ülkeler tarafından üstlenilmesi, daha iddialı bir “Küresel Güney” in yükselişini sürdürdüğünü gösteriyor. Bunun doğal bir sonucu olarak da karşımıza, nüfuzu giderek azalan bir ABD ve dikkat çekici biçimde denklemde yer almayan bir Avrupa çıkıyor.
Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları geçtiğimiz ay iki kez bir araya geldi. Bu görüşmelerin ilki Riyad’daki İslam ülkeleri zirvesinde, ikincisi ise savaşın başlamasından bu yana türünün ilk örneği olan çok taraflı bir diplomatik toplantı kapsamında İslamabad’da gerçekleşti. İran, ABD ve Çin’le iyi ilişkiler yürüten Pakistan’ın bu toplantıya ev sahipliği yapması oldukça mantıklıydı. İkinci toplantının başlıca amacı bir ateşkes sağlamaktı; ancak bu görüşme, çok daha büyük bir gelişmenin tohumlarını da ekmiş olabilir. Yeterli diplomatik irade sağlandığı takdirde, bu ülkelerin bir araya gelmesi; silah tedarikinden giderek ortadan kaybolan güvenlik garantilerine kadar pek çok alanda bölgenin ABD’ye olan bağımlılığının azalması anlamına gelebilir.
Kuvvetle muhtemeldir ki zayıflayan ABD’nin geride bıraktığı boşluğu doldurmak için bölgesel güçlerin devreye girmesi gerekecek. New York Times‘a göre, bölgede Amerikan birlikleri tarafından kullanılan 13 askeri üssün önemli bir kısmı, “neredeyse barınılamaz durumda” olarak nitelendiriliyor. George Washington Üniversitesi Orta Doğu Siyaset Bilimi Projesi Direktörü Marc Lynch, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, “Bu, Amerikan hegemonyasının fiziksel mimarisidir ve İran, yalnızca bir ay gibi kısa bir sürede bunu fiilen işlevsiz hale getirdi” ifadelerini kullandı. Ortaya çıkan bu yeni gerçeklik, büyük olasılıkla koordineli bir yanıtı gerektirecektir. Eski ABD Suudi Arabistan Büyükelçisi Chas Freeman ise durumu bana şu şekilde ifade etmişti: “Batı Asya da tıpkı Avrupa gibi, artık Pax Americana’nın (Amerikan Barışı) yerini alacak yeni bir düzen arayışı içinde.“
Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye Dışişleri Bakanları, Foto: Kashmir Observer
Dört ülkenin de barışın tesis edilmesi ve korunması konusundaki çıkarları ortak. Suudi Arabistan savaş başlamadan önce buna karşı çıkmış olsa da defalarca İran’ın misilleme saldırılarının hedefi olması, ülkenin çatışmanın ortasında tutum değiştirmesine yol açtı. Birkaç hafta sonra Suudiler, savaşı ABD başlattıysa yine ABD’nin bitirmesi gerektiğine karar verdiler. Yine de bu dörtlü inisiyatife katılmaları, onların bir yandan da diplomatik riskleri dengeleyerek her ihtimale karşı pozisyon aldıklarını gösteriyor. Öte yandan Pakistan ve Türkiye’nin, İran’daki rejimin yaşayabileceği olası bir çöküşünün etkilerinin kendi sınırlarına sıçramasından endişe etmek için haklı nedenleri var. Gulf State Analytics CEO’su Giorgio Cafiero durum hakkında bana şu değerlendirmede bulundu: “İran ulus devletinin çökmesi halinde, İran’ın Sistan ve Belucistan eyaletinde kaosun daha da derinleşme potansiyelini, Pakistan hükümetiyle savaşan silahlı gruplar fırsata çevrilebilir.“
Benzer şekilde, İran ile 534 kilometrelik bir sınırı paylaşan Türkiye, olası bir rejim çöküşü veya ABD ve İsrail’in kışkırtmasıyla patlak verecek bir ayaklanma durumunda Kürt militan grupların sınır ötesi bir güvenlik tehdidi oluşturabileceğinden endişe duyuyor. Diğer yandan Mısır’da hızla artan enerji fiyatları ve başta Süveyş Kanalı ile Kızıldeniz’deki deniz taşımacılığını etkileyen ticaret yollarındaki aksamalar, halihazırda kırılgan olan ekonomi üzerinde daha fazla baskı yaratmış durumda. Pakistan’ın ekonomik durumu da bir o kadar hassas: Savaş başladığında ülke, tarihinin en yıkıcı ekonomik krizlerinden birinden henüz yeni yeni toparlanmaya başlamıştı. Pakistan’ın başka endişeleri de vardı: Ülke, İran’ın ardından dünyadaki en büyük ikinci Şii nüfusa ev sahipliği yapıyor. Nitekim İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney‘in geçtiğimiz ay bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürülmesinin ardından Pakistan’da polis ile protestocular arasında çıkan çatışmalarda en az 26 kişi hayatını kaybetti. Pakistan’daki Şii nüfusun büyük bir kısmı, Hamaney’i kendi ruhani liderleri olarak kabul etmekteydi.
Daha da önemlisi, bu dört ülkenin tamamı ABD Başkanı Donald Trump ile iyi ilişkiler kurma ve bu ilişkileri koruma konusunda oldukça istekli bir tutum sergiliyor. Hepsi de Trump’ın sözde “Barış Kurulu“nun kurucu üyeleri arasında yer alıyor. Ayrıca Trump’ın ikinci döneminde ikili ilişkilerde de dikkate değer ilerlemeler kaydedilmekteydi. Geçtiğimiz yıl Trump, Körfez’e yaptığı bir ziyaretten Suudi Arabistan’ın ABD’ye 600 milyar dolarlık yatırım taahhüdünde bulunduğunu gururla duyurarak dönmüştü.
Türkiye-ABD ilişkileri de daha sağlam bir zemine oturmuş gibi görünüyor. Bu gelişmenin temelinde hem Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki kişisel uyum hem de ABD’nin gözden geçirilmiş politikası yatıyor: Trump yönetimi geçtiğimiz yıl Suriye üzerindeki yıkıcı yaptırımları kaldırdı ve Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri‘nin (HSD) Suriye ordusuna entegre edilmesini destekledi. Bu iki gelişme de Türkiye’nin Esad sonrası Suriye için en temel talepleri arasında yer almaktaydı.
Pakistan hükümeti geçtiğimiz yıl Trump’ı 2026 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiğini duyururken, Pakistan genelkurmay başkanı ve ülkenin fiili yöneticisi Mareşal Asım Munir, Beyaz Saray’da “Trump’ın favori mareşali” olarak anılıyor. Keza Trump, geçtiğimiz yıl Gazze’deki sözde ateşkesi duyururken de bunu Mısır’ın tatil beldesi Şarm El-Şeyh’te, üzerinde gösterişli harflerle “Orta Doğu’da Barış” yazan bir arka planın önünde gerçekleştirmişti.
Tüm bu Trump tarzı karşılıklı sırt sıvazlamalara rağmen, İsrail ve ABD’nin İran’a açtığı savaş kaçınılmaz olarak bazı ülkeleri kendi pozisyonlarını gözden geçirmeye itti. Pek çoğu için Amerikalılar, hem güvenilir birer müzakereci hem de güvenliğin garantörü olma vasıflarını yitirmiş durumda. Freeman bu durumu şöyle açıklıyor: “Trump yönetimi tarafından görevlendirilen elçiler, sürpriz saldırılara zemin hazırlayan yanıltmacalara defalarca alet olmaları ve amatörce beceriksizlikler sergilemeleri nedeniyle İran nezdinde ‘istenmeyen kişi’ (persona non grata) konumundalar.” Freeman ayrıca, İran’a yönelik İsrail-ABD saldırılarının, bölgedeki birçok müttefike karşı nasıl kayıtsız kalındığını da gözler önüne serdiğini belirtiyor. Freeman, “ABD’nin bu ülkeleri İran’a karşı savunamayacağı ve askeri önceliği onlara değil İsrail’e verdiği artık açıkça görülmüştür” ifadelerini kullanıyor.
Gelinen noktada şurası ise çok net: Bölge ülkelerinin, “İran’la barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilmek ve İsrail’in doğrudan ya da dolaylı tehditlerinin yanı sıra İsrail saldırganlığına verilen koşulsuz Amerikan desteğiyle başa çıkabilmek için kendi bölgelerinde yeni bir güvenlik mimarisine” ihtiyaçları var.
Son yaşanan gelişmelerin daha güçlü bir bölgesel işbirliğine zemin hazırlaması kuvvetle muhtemel. Kaldı ki bu süreç, İran’a yönelik son savaş başlamadan çok önce zaten ciddi bir ivme kazanmıştı. Geçtiğimiz yıl İsrail’in Katar’a yönelik saldırısının Washington’dan yalnızca cılız bir tepki görmesinin ardından Pakistan ve Suudi Arabistan, bir Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzaladı. Tıpkı NATO’nun 5. Maddesi’nde olduğu gibi bu anlaşma da “ülkelerden birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine birden yapılmış sayılacağını” hükme bağlıyor. Bu hamle, Suudilerin savunma konusunda artık ABD’ye bel bağlamadıklarının bir işareti olarak geniş çapta yankı bulmuştu.
Ocak ayında, bir NATO üyesi olan Türkiye’nin de Suudi Arabistan-Pakistan savunma paktına katılmayı değerlendirdiği basına yansımıştı. Bu durum, sözde bir “Müslüman NATO’su” tartışmalarını alevlendirmişti. Ancak bırakın bunun mümkün olup olmamasını, böyle bir gelişme muhtemelen henüz ufukta görünmüyor. Öte yandan, daha dar kapsamlı ve parçalı savunma paktlarının kurulması ise oldukça güçlü bir olasılık. Uzmanlar, bu ülkelerin birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğuna dikkat çekiyor: Türkiye geniş bir savunma sanayi altyapısına sahipken Pakistan’ın nükleer silahları var. Suudilerin finansmanı ise her iki ülkenin de zorluk çeken ekonomileri için adeta bir can simidi olacak gibi görünüyor.
Öte yandan Avrupa ise adeta ortalarda yok. Avrupa Birliği’nin bölge ve dünya genelindeki nüfuzu, yakın tarihin en düşük seviyesine gerilemiş durumda. Bütün dikkatini yalnızca Ukrayna’ya veren Avrupa, fiilen tek gündemli bir kıta haline geldi. Nitekim, Avrupa’nın İran Savaşı’na yönelik arabuluculuk çabalarında esamesi dahi okunmadı. Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, geçtiğimiz çarşamba günü ateşkese desteğini göstermek üzere Körfez’e gideceğini duyurduğunda İngiltereli acizliğinin ve önemsizliğinin vücut bulmuş hali olarak sosyal medyada ağır alay konusu oldu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de ateşkese desteğini ve Pakistan’ın arabuluculuğuna duyduğu minnettarlığı dile getirdiğinde Avrupa’nın sergilediği pasif tutum nedeniyle benzer tepkilerin ve kınamanın hedefi oldu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise geçtiğimiz çarşamba günü Trump’ı, ABD’yi NATO’dan çekme tehditlerini hayata geçirmekten vazgeçirmek için apar topar ABD’ye uçtu. Rutte, CNN‘e verdiği yaltaklanma dolu röportajda dünyanın, “Trump’ın liderliği sayesinde” daha güvenli bir yer haline geldiğini savundu. İspanya ile birlikte Avusturya ve Fransa’nın bağımsız irade göstermeye yönelik bazı cılız hamleleri istisna tutulursa Avrupalı liderlerin büyük çoğunluğu itaatkâr birer tebaa rolü oynamaktan gayet memnun görünüyor.
İran heyeti barış görüşmelerine katılmak için İslamabad’da, Foto: Xinhua
Avrupa’nın bu itaatkâr tavrı, Türkiye’nin girişken tutumuyla tam bir tezat oluşturuyor. Öyle ki Ankara, şekillenmekte olan yeni düzeni kendi vizyonuna göre yönlendirme konusunda özellikle kararlı görünüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 28 Mart’ta İslamabad’da gerçekleştirilen dörtlü toplantıya hareket etmeden önce İstanbul’da yaptığı bir konuşmada, bölgenin kendi sorunlarının sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine vurgu yaptı. Fidan, “Bölgemiz artık dış müdahalelere karşı savunmasız kalmamalı. Ortak bir vizyon ve çabayla bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor. Bunu da bölgesel sahiplenme anlayışıyla başaracağız” dedi.
“Bölgesel sahiplenme” kavramı, Türkiye hükümetinin son yıllarda üzerinde sıklıkla durduğu ve teşvik ettiği bir yaklaşım. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nden Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Caner durum hakkında bana şunları aktardı: “Bu kavram, bölgedeki büyük gelişmelerin Türkiye’yi doğrudan etkilediği, dolayısıyla Türkiye’nin bu sürecin gidişatını şekillendirmek adına sürece dahil olmak gibi bir yükümlülüğü bulunduğu anlamına geliyor. Şayet bölge dışı büyük güçler pervasızca ve sorumsuzca hareket ediyorsa, bölge ülkeleri inisiyatif alarak sorumluluğu bizzat üstlenmek zorundadır.“
Dörtlü girişimin diğer üyeleri de bu görüşe katılmakta. Bir Pakistanlı yetkili, durumu bana şu şekilde ifade etti: “Bu dört ülke birlikte, bölgede çok uzun zamandır eksikliği hissedilen, işbirliğine dayalı ve eylem odaklı bir diplomasi modelini temsil ediyor.“
Ancak geçtiğimiz çarşamba günü Financial Times, Pakistan’ın arabuluculuğunun aslında o kadar da kendi inisiyatifiyle gerçekleşmediğini iddia etti. Habere göre Trump, Pakistan’a bir ateşkes sağlama talimatı vermişti. Zira iddialara göre ABD teklifin, “Müslüman çoğunluğa sahip komşu bir devlet tarafından iletilmesi halinde” İran’ın bunu kabul etme ihtimalinin daha yüksek olacağına inanıyordu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in yaptığı bir gaf da Pakistan’ın Trump’ın isteklerini harfiyen yerine getirdiği yönündeki spekülasyonları körüklemişti. Başbakan, ateşkes teklifini X platformunda paylaşırken yanlışlıkla metne “taslak — Pakistan Başbakanı’nın X mesajı” şeklinde bir konu başlığını da eklemişti. Bazı kesimler bunu, Şerif’in ekibinin bizzat Trump yönetimi tarafından kaleme alınmış bir açıklamayı paylaştığının kanıtı olarak yorumladı.
Ancak benimle isminin gizli tutulması kaydıyla görüşen Pakistanlı bir yetkili, Pakistan’ın yalnızca Trump adına hareket ettiği yönündeki imâlara karşı çıktı. Yetkili durumu şu sözlerle ifade etti: “Başarılı bir kolaylaştırıcı rolü üstlenebilmek için her iki tarafın da güvenini kazanmanız ve masaya oturmanın kendi çıkarlarına daha uygun olacağı yönünde ortak bir inanca sahip olmalarını sağlamanız gerekir. Dolayısıyla, taraflardan birinin Pakistan’ı belirli bir rol oynamaya zorlaması gibi bir durum söz konusu dahi olamaz.“
Diğer üç STEP ülkesi de dünyaya kendilerini birer “barış elçisi” olarak tanıtma arzusunda. Geçtiğimiz kasım ayında Giza’daki Büyük Mısır Müzesi’nin açılış töreninde Mısır savaş uçakları gökyüzünde, “Barış diyarına hoş geldiniz” yazılı bir pankart dalgalandırdı. Ülke, kendisini “istikrarsız bir bölgede barışın ve medeniyetin feneri” olarak konumlandırma konusunda son derece istekli bir tutum sergiliyor.
Son yıllarda Türkiye, Ukrayna ile Rusya arasındaki pek çok barış görüşmesine ev sahipliği yaptı ve Batı’nın arabuluculuğuna güvenilir bir alternatif olarak öne çıkmak amacıyla iki dünyanın “tam ortasında” yer alan coğrafi konumunu etkin bir şekilde kullandı. Trump’ın ikinci döneminin başlarında ise Suudi Arabistan, ABD ile Rusya arasında gerçekleştirilen üst düzey müzakereler için adeta kırmızı halı serdi.
Duruma şüpheci yaklaşanlar ise ülkelerin bu “barış elçisi” olarak markalaşma çabasını bir tür “barış maskesi takma” (peace-washing), yani otoriter liderlerin içeride giderek büyüyen sıkıntılardan dikkatleri başka yöne çekmek ve dünyaya insancıl bir yüz göstermek için başvurdukları bir girişim olarak yorumlama eğiliminde olabilirler. Buna rağmen, en sert eleştirmenler dahi muhtemelen bu barış girişimlerinin hiç olmamasındansa var olmasını yeğleyecektir.
Dörtlü inisiyatifin yürüttüğü diplomasinin daha kalıcı bir yapının tohumlarını taşıyıp taşımadığını ise zamanla göreceğiz. JD Vance, pazar sabahı İslamabad’daki başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerden ayrılırken yakın zamanda bir barış anlaşmasına varılması ihtimalinin hala masada olduğunu ima etmişti. Mevcut çatışmalarda sergilenecek başarılı bir arabuluculuk, daha sağlam temellere dayanan bir bloğun kök salması için dörtlüye ihtiyaç duyduğu özgüveni ve ivmeyi kazandırabilir.
Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin. Siyasi iradeye ve diplomatik vizyona sahip olanlar açısından bu durum, yeni bir düzenin doğuşuna zemin hazırlayacaktır.