Ara seçim öncesi sürpriz vaat

Trump: Cumhuriyetçiler kazanırsa her yetişkine 5 bin dolar

ABD Başkanı Trump, ara seçimlerde Cumhuriyetçiler Meclis ve Senato’da çoğunluğunu korursa her yetişkin ABD vatandaşına 5 bin dolar verileceğini iddia etti. Olası ödemelerin maliyetinin 1 trilyon doları aşacağı düşünülürken Cumhuriyetçiler de bu teklife şüpheyle yaklaştı.

Foto: Brendan Smialowski

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’nin ABD Kongresi’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi ve üst kanat Senato’daki çoğunluğunu koruması durumunda ülkedeki her yetişkin vatandaşa 5 bin Amerikan Doları göndereceğini açıkladı.

Cumhuriyetçiler, Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğunu korumaya çalışırken Trump’ın halk desteği düşük seviyelerde seyrediyor. Ayrıca Amerika’da İran savaşına verilen kamuoyu desteği her geçen gün düşmeye devam ediyor. Bu koşullarda, Cumhuriyetçilerin daha güçlü oldukları Senato’da da çoğunluğu ellerinde tutmaları ihtimali belirsizliğini koruyor.

Texas eyaletinin Dallas kentinde düzenlenen Cumhuriyetçi Parti’nin ara seçim kongresinde verilen bu söz, ABD basınında, partisinin Kasım’da zayıflayan durumunu terse çevirmeye yönelik bir hamle olarak değerlendirildi.

Trump, kongrede yaptığı konuşmasında bu ödemeye “Trump Temettüsü” adını verdi ve bunu başarılı bir şirketin hissedarlarına yaptığı nakit dağıtımına benzetti. Cumhuriyetçilerin kazanması durumunda herkesin bu kazançtan payını alacağını söyleyen Trump, bunun ülkenin ekonomik gücü ve başarısı sayesinde mümkün olacağını iddia etti.

Maliyet trilyonu buluyor

ABD resmi verilerine göre ülkede yaklaşık 240 milyon yetişkin vatandaş bulunuyor. Bu da, toplam maliyetin yaklaşık 1,2 trilyon doları bulacağını gösteriyor. Bu meblağ, ülkede halihazırda bulunan 1,8 trilyon dolarlık bütçe açığını daha da artırabilir. Ayrıca geçtiğimiz ay, ABD’nin toplam kamu borcu tarihi boyunca ilk defa 40 trilyon doları aştı.

Trump, eğer Cumhuriyetçiler ara seçimlerden başarılı çıkarsa ödeme takvimine dair somut bir açıklama yapmadı. Bunun yanında, ödemenin sadece ABD vatandaşlarına gideceğini paranın ülke içerisinde harcanması gerektiğini belirtti, ancak bunun nasıl denetleneceği de belirsizliğini koruyor.

ABD Başkanı, vaadine örnek olarak geçtiğimiz yıl askeri personele verdiği bin 776 dolarlık ödemeyi gösterdi. Fakat bu ödeme, Beyaz Saray tarafından başlatılan bir program değil, ABD Kongresi tarafından halihazırda onaylanmış bir askeri konut ödeneğiydi.

Vance’ten geri adım

Trump’ın açıklamasının üzerinden yaklaşık bir saat sonra ise ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, teklifi kısmi olarak yumuşatmaya çalıştı. Vance, ödemelerin zenginlere gitmeyeceğini ima ederek bu dağıtımın ABD’nin tarife gelirleriyle finanse edilebileceğini öne sürdü. Buna karşın mevzubahis ödeme tutarı, tarifelerden elde edilen gelirden birkaç kat daha fazla.

Bununla birlikte, Yüksek Mahkeme geçtiğimiz yıl Trump’ın tarife programının büyük kısmını geçersiz kılmıştı.

Cumhuriyetçiler şüpheyle karşıladı

Teklif, yaptığı teklifle Cumhuriyetçilerden şüpheci tepkiler aldı. Politico‘nun ulaştığı ve ismi açıklanmayan bir Cumhuriyetçi Parti yetkilisi bu durumu, “siyasi havayı değiştirmeye yönelik çaresiz bir girişim” olarak nitelendirdi. Temsilciler Meclisi’nin Cumhuriyetçi üyelerinden Chip Roy ise kabaca bir hesapla bile maliyetin bir trilyon doları aştığını ve bunun nasıl finanse edileceğini merak ettiğini belirtti.

Associated Press’in (AP) ulaştığı Washington merkezli düşünce kuruluşu Committee for a Responsible Federal Budget‘tan kıdemli politika direktörü Marc Goldwein, Trump’ın kongre onayı olmaksızın vatandaşlara para gönderme yetkisinin olmadığını vurguladı. Ona göre temettü kavramı, bir şirketin elinde fazlalık olduğunda yaptığı bir dağıtımı ifade ediyor. Oysa ABD hükümeti, yıllık neredeyse 2 trilyon dolar açık veriyor ve 40 trilyon dolar da borcun içinde. Goldwein, ülkenin mali açıdan başarılı olduğu fikrinin gülünç buşunabilecek bir iddia olduğunu savunarak ortada dağıtılacak fazlalık olmadığını söyledi.

Ekonomik riskler ve arka plan

Uzmanlar, böylesi bir ödemenin hayata geçmesi halinde tüketimin artacağını ve bunun da enflasyonun yükselmesine sebebiyet vereceğine dikkat çekiyor. Halihazırda İran’la yaşanan savaş nedeniyle fiyatlar yükselmiş durumdayken bu adım, ABD’nin uzun vadeli borçlanma maliyetlerini de yükseltme potansiyeline sahip.

Ayrıca AP, iş insanı Elon Musk‘ın geçtiğimiz yıl Wisconsin eyaleti Yüksek Mahkemesi seçimlerinde milyonlarca dolarlık çek dağıtarak desteklediği adaya seçimi kazandırmaya çalışmasını da hatırlatıyor. Trump da bu yılın başlarında 2 bin dolarlık bir temettü önermiş ve bunun için Kongre’nin onayına gerek duymadığını düşündüğünü iddia etmişti. Ayrıca Trump, 2025’te Elon Musk’ın DOGE girişimiyle tasarruf edildiği öne sürülen paranın vatandaşlara iade çeki olarak gönderilmesi önerisini de desteklemişti.

Cumhuriyetçi Senatör Bernie Moreno ise resmi X hesabından yaptığı açıklamada, 3 Kasım’daki seçimlerin hemen ardından “Trump Temettüsü”nün yasalaşması için bir tasarı hazırlayacağını duyurdu ve Cumhuriyetçilerin kazanacağına dair inancını belirtti.

ABD-İran gerilimi

Petrol tankerleri vuruldu, İran tahliye uyarısı yaptı

ABD, gece saatlerinde düzenlediği saldırıda İran’ın petrol tankerlerini hedef aldı. Devrim Muhafızları Ordusu ise misilleme olarak Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerleri vuracağını duyurdu ve personelin tahliyesi için uyarıda bulundu.

Foto: Anka Haber Ajansı

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Basra Körfezi’nin kuzeyinde yer alan petrol ihraç terminalinin bulunduğu Hark Adası ile Hürmüzgan Eyaleti’ne bağlı Cask kenti yakınlarında İran’a ait petrol tankerlerini hedef aldı. İran basınında yer alan haberlere göre, Hark Adası ile Cask kenti yakınlarında patlama sesleri duyuldu. Hark Adası’nda patlama seslerinin adada yer alan limanlara yakın bir bölgeden geldiği belirtilirken, Cask kentinde duyulan seslerin denizden geldiği ifade edildi.

İran’ın yarı resmi Tesnim Haber Ajansı‘nda yer alan haberde, ABD‘nin Hark Adası’na 6,4 kilometre (4 mil) mesafede bulunan küçük bir petrol tankerini füzeyle hedef aldığı ve tanker personelinin tahliye edildiği belirtildi. Haberde, saldırı sonucu herhangi bir can kaybının yaşanmadığı bilgisi yer aldı.​​​​​​​

İran devlet televizyonu ise , Hürmüz Boğazı’na yakın Cask kenti kıyılarında iki petrol tankerinin ABD tarafından hedef alındığını duyurdu. Saldırıya uğrayan iki tankerin personelinin küçük botların yardımıyla kıyıya taşındığı belirtildi. Saldırılar sonucu herhangi bir can kaybının yaşanıp yaşanmadığı konusunda ise bilgi verilmedi.

“Daha geniş bir saldırı olacak”

Öte yandan Amerika merkezli Fox News kanalına konuşan ve adı açıklanmayan üst düzey ABD’li bir yetkili, ABD ordusunun Hark Adası ile Cask kentinde bazı yerleri hedef aldığını doğruladı. Açıklamada, “Hedefler arasında İranlı petrol tankerleri de bulunuyor. Bu, İran’ı ekonomik olarak sıkıştırmaya yönelik daha geniş çaplı bir girişimin parçasıdır. Bu strateji, İran’a ait ham petrol tankerlerini batırmayı ve hizmet dışı bırakmayı da içeriyor,” ifadelerini kullandı.

İran: Bahreyn ve Kuveyt’teki tankerleri vuracağız

İran Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, ABD’nin İran’a ait birkaç petrol tankerine yönelik saldırı düzenlemesinin ardından, Bahreyn ve Kuveyt’teki limanlara yakın petrol tankerlerine tahliye uyarısı yaparak söz konusu tankerleri hedef alacağını duyurdu. Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerlere tahliye uyarısında bulundu.

“Acil” koduyla yapılan tahliye uyarısında, ABD saldırılarına ortaklık yapmakla suçlanan Kuveyt ve Bahreyn’deki limanlara yakın olan petrol tankerlerinin personelinin tahliye olması istenirken, söz konusu tankerlerin limanda veya demirde bulunmasına bakılmaksızın​​​​​​​ hedef alınacağı belirtildi.

İran’a ait 36 havayolu şirketine yaptırım

ABD Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi’nin (OFAC), İran’a yönelik “Ekonomik Dışlama Operasyonu” kapsamında ülkenin havacılık sektörüne yönelik yeni yaptırımlar uyguladığı bildirildi.

Açıklamada, İran’ın silah, personel ve yasa dışı kargo taşımacılığında kullandığı havacılık sektörünü destekledikleri gerekçesiyle 36 şirketin yaptırım kapsamına alındığı belirtildi. Söz konusu yaptırımların, İran’ın ABD menşeli hava araçları ve hassas teknolojiler temin etmek amacıyla kullandığı paravan şirketleri de hedef aldığı kaydedildi.

Bu kapsamda İranlı 27 hava yolu şirketi ile farklı ülkelerde faaliyet gösteren 9 uluslararası havacılık şirketi yaptırım listesine dahil edildi.

Yaptırım listesine alınan 27 İranlı hava yolu şirketi arasında Air Shiraz, Asa Jet Airline, ATA Airlines, Atlas Aviation Group, Ava Airlines, Chabahar Airlines, Erwan Airline, Fly Kish Airlines, Fly Persia Airlines, Iran Air Tour, Iran Aseman Airlines, JSky Airlines, Karun Airlines, Kish Airlines, LAD Airways, Mehr Airways, Nasim Air, Pars Air, Qeshm Air, Raimon Airways, Saha Airlines, Sepehran Airlines, Soroush Air, Taban Airlines, Toos Airlines, Varesh Airlines ve Zagros Airlines yer aldı.

Yaptırım kapsamına alınan diğer 9 uluslararası havacılık şirketi arasında ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli Aerobravo Airplane Management and Operation LLC ve ECT Aviation Support LLC, İngiltere merkezli ECT Aviation Support Ltd, Malezya merkezli iCargo Sdn Bhd, Türkiye merkezli MES Kargo Taşımacılık Turizm ve Dış Ticaret Ltd. Şti., S Sistem Lojistik Hizmetleri A.Ş. ve Sky Phoenix Hava Yolları Taşımacılığı Ticaret Ltd. Şti. ile Kazakistan merkezli Tour Invest LLC bulunuyor.

ABD ve İran arasında gerilim yeniden tırmandı

ABD, İran’ın Lark Adası’nı vurduğunu açıklarken, İran Devrim Muhafızları ise, Ürdün’deki ABD üslerini ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Al Minhad tesisini hedef aldığını duyurdu. ABD ile İran arasında yaklaşık bir aydır süren çatışmasızlık ardından gerilim tekrar yükseldi.

ABD dün (30 Ağustos) gece Hürmüz Boğazı’ndaki Lark Adası’na saldırı düzenledi. İlk bilgilere göre, saldırıda 2 kişi yaşamını yitirdi. İran Devrim Muhafızları Ordusu ise, Hürmüz Boğazı semalarında ABD’ye ait bir MQ-9 Reaper İHA’sını Basra Körfezi’ne düşürdüklerini açıkladı.

İran, ayrıca saldırıya misilleme olarak ABD askeri üslerinden Ürdün’deki Kral Hüseyin ve Muvaffak Salti üsleri ile Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) Al Minhad tesisini hedef aldıklarını açıkladı.

Ürdün ordusu saldırıyı doğrulayarak, 31 Ağustos’un ilk saatlerinde sekiz füzeyi engellediğini bildirdi.

Bişkek ziyareti öncesi konuşan İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, “Savaş peşinde değiliz ama saldırılara kararlılıkla yanıt vereceğiz” dedi. İran ordusu ise boğazdaki hakimiyetlerinden taviz vermeyeceklerini açıkladı.

ABD ve İran çatışmalarının tekrar başlamasıyla birlikte Brent petrolün fiyatı yüzde 3 oranda yükselerek 90 doların üzerine çıktı.

Trump: İran gücünün hepsi yok edildi

ABD Başkanı Donald Trump da, Fox News’e verdiği demeçte İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyeceklerini belirterek, “Nükleer silahları olsaydı, onları fırlatırlardı” diyerek İranlı yetkilileri “çok şiddet yanlısı ve kötü insanlar” olarak tanımladı.

ABD tarafından İran limanlarına uygulanan ablukanın ve yürütülen mali baskının “başarılı” olduğunu savunan Trump, İran’ın askeri gücünün büyük kayıplar verdiğini belirterek, “Donanmaları bitti, hava kuvvetleri bitti, komutanları bitti ve tüm uçaksavar savunmaları. Yani, bunların hepsi yok edildi” dedi.

İran’a ikincil yaptırımlar

Öte yandan, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari yük gemisi sayısı günde beşe düştüğü öğrenildi. Birleşik Krallık Denizcilik Bilgi Merkezi, (UKMTO) gemicilere dikkatli olmaları uyarısında bulundu.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Reuters’e verdiği röportajda İran’a baskı uygulama çabalarının bir parçası olarak yeni yaptırımların açıklanmasının muhtemel olduğunu belirtti. Bessent, “Öncelikle bankalardan başlıyoruz ve onlara İran fonlarını tutmalarının veya İran rejimine yardım etmelerinin kabul edilemez olduğunu söylüyoruz” diye konuştu.

Ne olmuştu?

ABD Cumhurbaşkanı Donald Trump, 15 Ağustos’ta ABD Donanması’nın Hürmüz Boğazı’nda tam abluka kurduğunu belirterek İran’ın yenilgiye uğratılmasının ardından boğazı ABD toprağı ilan edeceğini iddia etmişti. Trump, sosyal medya hesabından bu sözlerini hatırlatarak Hürmüz Boğazı’nı “Yeni ABD Toprağı” olarak tanımlayan bir harita görseli paylaştı.

İki ülke arasında 15 Haziran’da sağlanan geçici ateşkese rağmen taraflar Hürmüz Boğazı konusunda uzlaşamadı. Tahran yönetimi, Washington’un 17 Haziran’daki mutabakata uymadığı sürece boğazı trafiğe açmayacağını söylüyor

Kronoloji

ABD–İran Çatışması: Ateşkeslerden Bugüne Saldırı Takvimi

28 Şubat 2026’da başlayan savaşın iki ayrı ateşkes girişimi çöktü, 30–31 Ağustos’ta çatışma yeniden tırmandı.
28 Şubat 2026
Savaşın başlangıcı
ABD ve İsrail, Dini Lider Ali Hamaney dahil üst düzey İran yetkililerini hedef alan suikastlar ve stratejik tesislere yönelik saldırılarla savaşı başlattı. İran; İsrail, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki ABD üslerine füze ve dronla karşılık verdi, Hürmüz Boğazı’nı kapattı.
Birinci Ateşkes
8 Nisan 2026
Pakistan arabuluculuğunda iki haftalık ateşkes
Pakistan’ın önerisiyle taraflar iki haftalık bir ateşkese vardı. Ancak İsrail’in Lübnan’a saldırması ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı reddetmesiyle ateşkes tehlikeye girdi, 12–13 Nisan’daki İslamabad görüşmeleri başarısız oldu ve ABD deniz ablukası başlattı.
İkinci Ateşkes
14–17 Haziran 2026
Versay mutabakatı imzalandı
14 Haziran’da savaşı sona erdirme mutabakatı açıklandı, 17 Haziran’da Trump Versay Sarayı’nda, Pezeşkiyan ise Tahran’da anlaşmayı imzaladı. Ablukalar ertesi gün kaldırıldı ancak gerilim sürdü.
27–28 Haziran 2026
İlk ihlal iddiaları
Trump, İran’ın saldırılarını “ateşkesin akılsızca ihlali” olarak nitelendirdi. Buna rağmen taraflar 28 Haziran’da karşılıklı saldırıları durdurma konusunda yeniden anlaştı.
7–8 Temmuz 2026
Ateşkes çöktü, saldırılar yeniden başladı
Trump mutabakatın “sona erdiğini” ilan etti. ABD, Hürmüz Boğazı çevresinde İran hedeflerini vurdu; Bandar Abbas, Buşehr ve Sirik’te patlamalar yaşandı, İran devlet televizyonuna göre 8 asker hayatını kaybetti. Pentagon, abluka ihlali gerekçesiyle bir yük gemisine ateş açtı.
Temmuz sonu – Ağustos ortası 2026
Düşük yoğunluklu çatışma
Taraflar arasında haftalarca görece düşük yoğunlukta çatışma sürdü. ABD’nin İran topraklarına yönelik doğrudan yeni bir operasyonu bu dönemde görülmedi, 18 Ağustos, nükleer müzakereler için gayriresmi bir eşik olarak anıldı.
30 Ağustos 2026 (Pazar)
ABD, Larak Adası’nı vurdu
ABD güçleri, Hürmüz Boğazı’ndaki Larak Adası’nda İran’a ait iki füze fırlatma sistemini hedef aldı, gerekçe olarak boğaza deniz mayını taşıyan roketlerin konuşlandırılmaya hazırlandığı gösterildi. Bu, ABD’nin temmuz sonundan bu yana İran topraklarına ilk doğrudan operasyonuydu. İran kaynaklarına göre saldırıda 2 kişi öldü, 2 kişi yaralandı. İran misilleme olarak Ürdün’deki iki ABD üssüne balistik füzeyle saldırdı.
31 Ağustos 2026 (Pazartesi – bugün)
Saldırılar tırmanıyor
ABD, Larak Adası’nı iki kez daha vurdu, İran’ın güneyindeki Sirik’te patlama sesleri duyuldu. İran, Hürmüz Boğazı yönünde ve bölgedeki ABD gemilerine füze ateşledi. Ürdün ordusu, hava sahasına giren 8 füzeyi hava savunma sistemleriyle imha ettiğini duyurdu. Gelişmeler, haftalardır düşük yoğunlukta seyreden çatışmada yeni bir tırmanma evresine işaret ediyor.
Kaynaklar: Diken, Medyascope
Siyaset bilimci Arzu Yılmaz değerlendirdi

Türkiye-İsrail çatışması mümkün mü? Ortadoğu’nun yeni dengeleri

Ortadoğu, İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonları ve yükselen Türkiye-İsrail gerilimiyle yeni bir evreye girdi. İki ülke arasında doğrudan bir çatışma senaryosunu İran rejimi olduğu müddetçe ihtimal dışı bulan siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’ın savunmadan “saldırı doktrinine” geçişi olduğuna dikkat çekiyor. Yılmaz, yeni denklemde Suriye’den ziyade Irak’ın ve Kürdistan Bölgesi’nin ilan edilmemiş yeni bir cepheye dönüşeceği uyarısında bulunuyor. Trump’ın herkese bir ev ödevi verdiğini belirten Yılmaz’a göre Türkiye “Suriye ev ödevini başarıyla hallederken”, İsrail “İran ödevini berbat etti”.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz

İsrail silahlı güçleri, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’de bulunan Ebu Zuhur havaalanı pisti ve depolama tesisine sekiz hava saldırısı düzenlendi. Saldırının gerçekleştiğini Suriye televizyonu duyurdu. Saldırıda herhangi bir yaralanma bildirilmedi.

Üs İdlib’de Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunuyor.

İsrail Başbakanlığı saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti.

Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Türkiye, Suriye ordusunu eğitiyor. Devlet kurumlarının ve altyapının yeniden inşasına yardımcı oluyor. Ayrıca askeri ve diplomatik destek sağlıyor.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack ise Ebu Zuhur’a yapılan son saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.

Bu gelişme, İran savaşı ile birlikte açık bir şekilde dile getirilmeye başlanan “Türkiye ile İsrail çatışabilir” tezinin çok daha güçlü bir şekilde tartışılmasına yol açtı.

Hem Amerikan basınında hem de uluslararası diğer basın kuruluşlarında buna yönelik değerlendirmeler ön plana çıktı. Türkiye ve İsrail basını da bu konuyla ilgili değerlendirmeler yapıyor.

Yakın zamana kadar Erbil Kürdistan Üniversitesi’nde ders veren siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’da mevcut rejim yerinde durduğu sürece, İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma ihtimalinin olmadığını düşünüyor.

Yılmaz, İsrail’in Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği 18 Ağustos tarihli son saldırının “Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlediği” bilgisinin ortaya çıkmasına yol açtığını belirtiyor.

İran savaşı ile birlikte ortaya çıkan yeni Ortadoğu denklemini değerlendiren Yılmaz, bu denklemde İsrail, Türkiye, İran, Irak, Lübnan ve Suriye gibi bölgesel güçler ile bunların uluslararası güçlerle olan ilişkilerini değerlendirdi.

“Suriye’de Ocak ayındaki tablo değişmiş durumda”

Geçen hafta İsrail Suriye’de Ebu Zuhur Askeri Hava üssünü bombaladı. Sonraki günlerde İsrailli yetkililer orada Türkiye’nin askeri güçlerinin bulunduğunu belirterek bu saldırının amacına dair kimi açıklamalar yaptılar. Bu saldırı, bir süredir konuşulan “Türkiye ile İsrail bir gün çatışabilir mi?” konusunun alevlenmesine yol açtı. Sizce artık herkesin açık bir şekilde dile getirdiği gibi, Türkiye ile İsrail’in savaşa girme ihtimali var mı?

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ben İsrail’le Türkiye’nin bir çatışmaya girme ihtimalinin, hele ki İran’da rejim yerinde durduğu sürece, ihtimal dâhilinde olmadığını düşünenlerdenim. En son saldırı bağlamında ise benim için en değerli bilgi şu oldu: Demek ki Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlemiş. Bir kaynakta 70 km, Amerikan kaynaklarında 80 km diye geçiyor bu yakınlık. Bu kadar yakınındaki bir sahada Türkiye’nin İsrail’in belirlediği çerçevede hareket ettiği bilgisini sürpriz bulduğumu açık söyleyeyim.

Zira Ocak 2026’da Şam ve Tel Aviv arasında Paris’te yapılan anlaşma, bir bakıma, Suriye’nin kuzeyinin Türkiye’nin askeri ve siyasi nüfuz alanı, güneyinin ise İsrail’in askeri ve siyasi nüfuz alanı olarak tesciliydi.

Artık bu şekilde olduğunu düşünmüyor musunuz?

İsrail’in önceden Amerika’ya gönderdiği bilgi notunda, Türkiye’nin Paris Anlaşması’na aykırı bir şekilde İdlib bölgesinde askeri bir konuşlanma içinde olduğu söyleniyor. Tırnak içerisinde bu ifadeyi paylaşıyorum. Demek ki Ocak ayındaki tablonun detayında, Türkiye’nin kendi sınırlarının hemen yanında dahi hangi askeri sınırlar çerçevesinde konuşlanabileceği konusunda, İsrail’in sınırları belirlediği bir durum olmuş. Suriye sahasında, Türkiye’nin hangi sınırlar çerçevesinde ve hangi askeri kapasiteyle konuşlanacağı konusunda, Türkiye’nin kabul ettiği ve İsrail’in tayin ettiği birtakım sınırlar olduğunu öğrenmiş bulunduk.

Tel Aviv-Washington hattındaki çatlak

Bu tırmanışı İsrail’de yakın süreçte gerçekleşecek olan seçimlerle irtibatlandıranlar oluyor. Katılır mısınız?

Zamanlama açısından İsrail’deki seçimlerle ilişkili olduğunu düşünenlerdenim. En son yapılan saha araştırmalarında 32 sandalyeye sahip Netanyahu’nun Likud partisinin en fazla 20 sandalyeye kazanabileceği görülüyor. En büyük düşman İran yenilemedi, rejim düşürülemedi. Dolayısıyla, İran’ı öne çıkarmanın, seçimlere giderken iletişim stratejisi açısından bir yararı olmayacağını herhâlde görüyorlardır.

Öte yandan, Gazze operasyonuyla birlikte başlayan yalnızlaşmaya, İran Savaşı’nı planlama ve yürütmede İsrail’in sorumluluğunun ortaya çıkması sonrasında Amerika ile yaşanan sorunlar da eklendi. Bu konuda J. D. Vance’in açıklamaları tablonun vehametini ortaya koydu zaten. Herkes şimdi Tom Barrack’ın sözlerine odaklanıyor ama aslında ilk işareti J.D. Vance vermişti. Trump hala İsrail’den ve özellikle Netanyahu’dan memnuniyetsizliğini görece dikkatli bir şekilde dile getirse de, Trump’ın en yakın ekibindeki isimlerden önce J. D. Vance, şimdi de Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar Washington’ın Tel Aviv’den rahatsızlığının işaretlerini net olarak veriyor.

Trump, İsrail’in hem Lübnan’dan, hem Gazze’den, hem Suriye’den çekilmesini istiyor. İran’la ilgili rahatsızlığın, İsrail’in Gazze Savaşı’ndan sonra kazandığı mevzileri ve avantajları da geriye döndürecek ölçekte bir yalnızlaşma yarattığından bahsediyorum. Dolayısıyla işin bir kere böyle bir tarafı var.

Bu arada şunu da gözden kaçırmamakta fayda var: Kürtlerle barış ya da süreç bağlamında Türkiye’nin de bu saldırıyı nasıl fonksiyonel hâle getirildiğini, sadece Türkiye gazetesinin son bir haftadaki neşriyatı üzerinden bile görebiliriz. Fakat bundan daha da önemlisi; Ortadoğu’da tam da Türkiye’nin, Bahçeli’nin ifadesiyle “Türk barışı” iddiasıyla etkisini artırdığı, öbür yandan Pakistan ve Suudi Arabistan’la bir savunma paktı imzaladığı bir anda bu saldırıyla birlikte İsrail’in düşmanı olarak resmedilmesinin, Türkiye içinde itiraz edilecek bir tarafı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü sonuçta İsrail’in Türkiye’yi düşman ilan etmesi, Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da oynamaya çalıştığı rolün altını oyan mı yoksa destekleyen mi bir etki yaratır sorusunun cevabını, pekala “desteklediği” şeklinde çıkarmamız mümkün.

Son olarak şunu da söylemek isterim: Bakın, İsrail-Türkiye arasındaki gerginlik meselesinin, bugün benimsenen retoriğin dahi aslında miladının Gazze Savaşı’ndan bile önce, 2017-2018 yılları olduğunu unutmamak gerek. Bunu daha Mavi Marmara olayına, 2010’a kadar götürebiliriz ama özellikle Erdoğan’ın Netanyahu’ya “terörist”, “İsrail bir terörist devlettir” dediği tarihin 2018 olduğunu da unutmamalı. Buna mukabil Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelik, “antisemit diktatör”, “Kürtleri katleden”, “Hamas’ı destekleyen” gibi söylemleri aynı döneme rastlar. Yani bu retorik görece çok eski. Bırakın Suriye’de Esad rejiminin düşmesini, Gazze Savaşı’nın öncesine giden bir arka planı var. Dolayısıyla bugünü yorumlarken bu hafızayı tazelemekte fayda var diye düşünüyorum.

Ancak şunu da teslim etmek gerekiyor: İsrail-Türkiye ilişkilerini şekillendiren yapıda önemli değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin en önemlisi, Arap devletlerinin artık İsrail’i tanımayan ya da düşman kabul eden pozisyonundan çıkması ve dolayısıyla İsrail’in “çevre (periferi) doktrini” dediği, Arap olmayan ülkelerle işbirliği içinde olma hedefinin geçerliliğini yitirmesidir. Dolayısıyla, İsrail ve Türkiye ilişkileri yeni bir form alacak, bu muhakkak. Bu durum, Gazze’den de önce Doğu Akdeniz’deki hizalanma biçimiyle ortaya çıkmıştı zaten. Nihayetinde, her iki ülke de bölgede hegemonik güç olma iddiası taşıyor ve birbirlerini rakip görüyor.

Fakat sonuçta: Bir, İran rejimi yerinde kaldığı sürece Türkiye ile İsrail’in birbiriyle doğrudan çatışacağını düşünmek rasyonel değil. İki, Hazar’dan Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Karadeniz’e, oradan Basra’ya kadar olan “Beş Deniz” diye tarif edilen Ortadoğu haritasının yeniden tariflendiği ve ekonomik-ticari koridorlar üzerinden yeni bir güvenlik mimarisinin oluştuğu bir tabloda İsrail-Türkiye işbirliği bir zorunluluk. Bu tabloya rağmen yaşanan gerginlikte ise bana kalırsa İsrail’deki seçimler kadar her iki ülke liderinin 20 yılı aşan bir iktidar dönemindeki ilişkilerinin yıpranmışlığının da payı var. Yani, iki lider arasında artık kişisel husumete dönüşmüş bir bagaj olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kendimi tekrar etmek pahasına bir kez daha altını çizmek isterim ki, Türkiye’nin de böyle bir konjonktürde İsrail ‘in düşmanı olarak görünmekten şikayetçi olacağını düşünmüyorum. Bu durum, en azından, Türkiye’nin Gaze Barış Planı’ndaki rolü ve yerini silikleştirdiği ölçüde faydalı bile sayılabilir.

Trump’ın ‘ev ödevleri’

Siz İsrail’in politikalarına artık Amerika’nın bir şekilde dur demeye başladığını söylediniz. İsrail bunu yapmak isteyecek midir? Ve Amerika’nın buna dair ısrarı ne kadar sürebilir?

Bugün artık Trump’ın İran’a saldırmaya niyeti olmadığı hâlde İsrail tarafından ikna edildiğini biliyoruz. Ama şunu bilmiyoruz: Nasıl oldu da Trump buna ikna oldu? Bu bilgi eksik. Buna Epstein dosyaları mı neden oldu? Bizim bilmediğimiz başka bir şantaj konusu mu var? Ya da Yahudi lobisinin finansal desteği mi etkili oldu? Bunları bilmiyoruz. Trump’ın niyeti olmadığı hâlde İran’a saldırmaya nasıl ikna edildiğini, bu iknayı bir şantajın mı yoksa başka bir şeyin mi mümkün kıldığı hâlâ açıklığa kavuşmadı. Amerika’nın hangi çıkarları için, hangi stratejik hedef doğrultusunda İran’a saldırıldığı konusunda net bir cevap yok.

Bugün de ABD İsrail’in Suriye’den, Lübnan’dan Gaze’den geri çekilmesi istiyor ama İsrail hiç birini yapmıyor. Yani Amerika İsrail’e sözünü geçiremiyor. İsrail bildiğini okumaya devam ediyor. Bu gücü nerden aldığının cevabını herhâlde tarihçiler verecek. Dolayısıyla sizin sorunuzun cevabına, bu arka planı akılda tuttuğumuzda net bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Fakat şunu söyleyebiliriz sanıyorum: Amerika’nın Türkiye’nin bu kadar önünü açması, bölgedeki rolünü parlatması, İsrail’i dengeleme amacı taşıdığını düşündürüyor.

O zaman İsrail ve Türkiye’nin bu şekilde çatışmasını, biraz İsrail’in bu dengeleyici unsuru ortadan kaldırmaya yönelik bir çabası olarak mı okumak gerekiyor?

Oraya gelmeden önce bakın Trump ne dedi? “Lübnan’da Hizbullah’la en iyi savaşacak olan Şam gücüdür, İsrail’den daha güzel savaşırlar” dedi.

Şam’da öyle bir güç var mı?

Suriye’de en başından beri bir oldubitti ritminde yaşanan ve günün sonunda bir illüzyonun gerçekmiş gibi dayatıldığı bir durum var. Neden bunu söylüyorum? Bırakın Hizbullah’la savaşacak olmasını, kendi içinde siyasi istikrarı, egemen bir güç olarak askeri birliğini bile sağlayabilmiş bir Şam yok. Bugün Şam’da bir iktidardan söz etmemizi mümkün kılan Körfez’in aktardığı mali kaynaklar, uluslararası toplumun tanıdığı siyasi meşruiyet ve Türkiye’nin verdiği askeri destek. Dolayısıyla, ben Trump’ın “Şam Hizbullah’la İsrail’den daha güzel savaşır” sözünü, “Türkiye İsrail’den daha güzel Hizbullah’la savaşır” diye anlıyorum.

Ankara’dan yapılan açıklamalar da dolaylı olarak bu yaklaşımı destekliyor zaten.Son zamanlarda Erdoğan’ın “ Türk -Arap- Kürt İttifakı” dediği şeyin haritası da belirginleşti artık. Ömer Çelik’ten, Dışişleri Bakanı’ndan, Savunma Bakanı’ndan, Devlet Bahçeli’den sürekli Lübnan, Irak, Suriye referansları duyuyoruz. Bu bağlamda, sorunuza yanıt olarak şunu söyleyebiliriz sanırım: Kabaca tarif etmek gerekirse, Trump yönetime geldiğinden beri herkese bir ev ödevi veriyor. Türkiye, “Suriye ev ödevini” başarıyla hallederken; İsrail, “İran ödevini” berbat etti, yapamadığı gibi bir de Washington’ın başını belaya soktuğu bir tablo var.

Dolayısıyla, mevzu sadece Türkiye’nin İsrail’i dengelemesi değil, aynı zamanda ev ödevinde başarısız olmuş, içeride seçim kaybetme riskiyle karşı karşıya olan, dışarıda yalnızlaşmış bir İsrail’e karşı Türkiye’nin yeni bir ödevle görevlendirilmesi. Bçyle baktığımızda, İsrail’in İdlib’deki saldırısını ön alıcı bir hamle olarak tarif etmesinin aynı zamanda siyasi bir boyutu da olduğu söylenebilir. İsrail, giriştiği hegemonya mücadelesinde Türkiye lehine yaşanan gelişmelere karşı da bir itirazda bulunuyor bana kalırsa.

İran savunmadan ‘saldırı doktrinine’ geçti

Bu çatışma ve çelişkilerin önemli merkezlerinden bir tanesi Suriye. Hatta belki de en önemlisi. Yakın dönemde Suriye açısından nasıl bir projeksiyon görüyorsunuz?

Hiçbir konuda “şu şöyle olacaktır” diyebileceğimiz bir durumda değiliz bana kalırsa.

Dinamik bir süreç ve hâlâ devam ettiği için mi?

Evet. Ancak şu söyleşiyi yaptığımız andaki duruma baktığımızda şu çıkarsamayı yapabiliriz: Washington’ın aldığı ağır ekonomik yaptırımları göz önüne aldığımızda, Amerika bugün itibarıyla askeri bir eskalasyondan çok ekonomik bir izolasyonu gündemine almış görünüyor. Bu gündeme karşılık İran’ın cevabı ne? “Bu yaptırımlara katılan her ülkeyi düşman sayarım” diyor. Bunu söylerken de “Eğer bu izolasyona katılırsanız alternatif hiçbir güzergâhtan bir damla petrol akmaz” diye ekliyor. Sorusunuzu cevaplarken bir kere bunu teslim edelim.

İkinci teslim edilmesi gereken husus ise İran’ın Ürdün’e saldırısıyla ortaya çıkan “saldırı doktrini”. Yani İran, Ürdün saldırısıyla birlikte savunmadan saldırıya geçme pozisyonunu ilan etti. Daha da önemlisi, sadece doğrudan bir tehdit durumunda değil, potansiyel bir saldırıyı önleyici saldırılar yapacağını da ilan etti. Amerika’nın savaşı bir kara savaşına dönüştürme veya rejimi askeri yollarla alaşağı etme niyeti yokmuş gibi görünse de, İran bu savaşı yayarak ve kendisine karşı saldırı olmadığı durumda dahi önleyici saldırılar yapabileceğini ilan ederek savunmadan saldırı pozisyonuna geçti.

Dolayısıyla, Suriye sahası da tıpkı Irak sahası gibi bugünün koşullarında potansiyel bir çatışma alanıdır. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye- İsrail Suriye’de gerginlik yaşarken, Mekke Paktı İran’ı açık bir tehdit olarak ilan etmemişken İran’ın Suriye’de bir hamle yapması beklenmez.

Bana kalırsa, savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiği durumda odaklanmamız gereken yer Suriye değil, Irak’tır. Kaldı ki İran bunun işaretlerini Kürdistan Başbakanlığını hedef alan saldırıyla çoktan vermeye başladı.

Mekke Paktı Sünni-Şii bloklaşması mı?

Mekke Paktı, Sünni ülkelerin oluşturduğu bir pakt. Orta Doğu’daki çatışmalar ve gelişmeler konuşulurken politik ve ideolojik yönleri konuşuluyor çoğunlukla. Mezhebi yönleri de yok mu? Bu paktı mezhebi açıdan da değerlendirmek gerek miyor mu? İran Şii bir güç. Buna karşı Sünni bir pakt oluştu diyebilir miyiz?

Biraz önce de söylediğim gibi “şu kesin şöyle olacak” diyebilecek durumda hissetmiyorum. Ama şu muhakkak: Eğer Ortadoğu’da bir istikrar ya da düzen kurma çabası varsa ve İran sadece kendi içindeki Şii referanslı rejimden ibaret değil, bölgedeki bütün Şii nüfusu etkileme kapasitesi ile hareket edebiliyorsa doğal olarak bunu çevreleyecek ya da buna karşı oluşacak bloğun Sünni olması çıkarılacak en erken sonuçtur. Geldiğimiz aşamada Mekke Paktı da buna işaret ediyor.

Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor: Paktın metninin açıklanmadığı, net bir tehdit tanımının yapılmadığı ve uluslararası toplumun daha çok “bekle-gör” şeklinde bir pozisyon aldığı ve her şeyden önemlisi , Trump’ın İran’a bir kara harekatı göze alamadığı hatta J.D. Vance’in, “İran’la anlaşıp bir ortak nokta bulabileceğimize inanıyoruz” dediği bir durumda pekala farklı bir sonuç da çıkabilir.

Zira barış denilen şey aslında realist perspektiften bir güçler dengesinin kurulmasına dayanır. Yani bu gelişmeler illaki bir çatışmayı değil, pekâlâ barışı ya da istikrarı mümkün kılacak bir dengenin kurulmasına da evrilebilir.

Ama, bana kalırsa, bunun bir koşulu var. İran’da siyasi iktidarı tümüyle ele geçiren Kudüs güçlerinin pozisyonunda bir değişiklik olması gerekir. Tam da böyle bir noktada Pezeşkiyan’ın “Savaşı kazandık, artık barış yapmanın, savaşı bitirmenin zamanıdır” demesi çok önemli. İran’da rejimin ılımlıların eline geçtiği ve İran’ın bu “beş deniz” üzerinden tarif edilen yeni güvenlik mimarisine entegre edildiği bir dengeye de pekâlâ kavuşulabilir. Hangisinin galip geleceğine ilişkin şu aşamada bir yorum yapmak beni çok aşar.

Post-Amerika dönemi

Ortadoğu’dan bahsedilirken çok sık tekrarlanır, “kartlar yeniden karılıyor” diye. Siz de yeni Ortadoğu’dan bahsettiniz? Yeni Orta Doğu nedir? Biraz bunu açabilir misiniz?

1990’da Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde, Bush’un güvenlik danışmanı “Yeni dünya düzenini kurmak için bu eşsiz bir fırsattır” demişti. O dönemde hedeflenen liberal yeni dünya düzenini kurmak için Ortadoğu’yu bir sıçrama tahtası olarak tasavvur eden Amerikan vizyonunun hem dünya hem de Ortadoğu ölçeğinde çöktüğü bir andayız. Yeni Ortadoğu tartışmasını yaparken bu arkaplanı hatırlamakta fayda var.

Artık “Post-Amerika” (Amerika sonrası) bir Orta Doğu’dan söz ediyoruz. Bu yeni Ortadoğu, Amerika’nın başat, hegemon bir aktör olarak tayin edici bir rol oynadığı bir Ortadoğu değil.

“Bu kaçıncı yeni Ortadoğu projesi” eleştirine katılmakla birlikte, yeni olanı da teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira artık başat bir aktörün olmadığı bir Ortadoğu var. Bu durum, bugüne kadar güvenliğini Amerikan garantörlüğüne dayandıran Körfez için, Ürdün için, İsrail için çok ciddi bir sorun.

Üstelik, bu boşluğu dolduracak nitelikte ne bir küresel güç var ne de bölgesel güç. Böyle bir ortamda yeni hizalanmalar, yeni ittifak arayışları içerisinden geçiyoruz. Bu arayışların uzlaşmayla mı yoksa savaşla mı şekilleneceğinin test edildiği bir sürecin tam ortasındayız. Her ne olursa olsun, ortaya çıkacak olan şey Ortadoğu denklemini ve mimarisini şekillendiren yapının temelden değiştiği yepyeni bir Ortadoğu düzenidir.

Tom Barrack’ın da dile getirdiği merkezi iktidarların güçlendirilmesi meselesi de bu çerçevede mi değerlendirilmeli?

Amerika Ortadoğu için kaç kere plan yaptıysa, savaş ya da barış fark etmez, hiç birinde başarılı olamadı. Savaşlara örnek Irak, Afganistan, barışa örnek ise Filistin, Oslo, Camp David süreçleri. Ne savaş, ne barış projelerinin hiçbirinde başarılı olamamış Amerika, şimdi kalkmış “merkezileştirme” gibi yeni bir projeden bahsediyor. Daha önceki başarısızlıklarını akılda tutarak bunun da başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

Neden merkezileşmeyi destekliyorlar? Çünkü statükonun değişmesi çok ciddi siyasi ve askeri maliyetler doğurur. Amerika bu maliyete girmek istemediği için, zayıflayan hatta “başarısız devlet” (failed state) durumuna düşen ülkelerdeki mevcut statüko illüzyonunun devamını sağlamak üzere bölgesel müttefiklerine ev ödevi verip işi onlara ihale ediyor. İhale ettiği aktörlerden bir tanesi Büyük İsrail’i kurmak istiyor, bir tanesi yeni Osmanlıcılık peşinde koşuyor. Alın size merkezileşmenin başarısız olma ihtimalini güçlendiren ikinci faktör.

Üçüncü faktör ise örnekler üzerinden gidelim: O merkezileşmeyi Irak’ta başarabildiler mi? Bütün gücünle 100 bin asker yığıp 7 trilyon dolar para harcadığı, tekerinin önüne taş koyacak hiçbir düşmanın olmadığı bir durumda bile Irak’ta başaramadığını şimdi mi başaracak? Bugün Irak’ta bir Haşdi Şabi’yi bile tasfiye edememiş, çeteleşmiş bir yapıyı dahi eritememiş Amerika’nın, başarısız devletleri yeniden egemen devletler hâline getirme projesine ben ikna olamıyorum.

Kürdistan Bölgesi: İlan edilmeyen cephe

Amerika’nın 1990’lardaki yeni Ortadoğu planının başladığı merkez Irak. Yine Ortadoğu dizaynından bahsediyoruz ve Irak, Amerika’nın başını ağrıtan merkezlerden bir tanesi. Biraz da Kürtlerin konumunu göz önünde bulundurarak, Irak’ı ne bekliyor?

Irak’ın bugün Lübnan’dan, Suriye’den farklı bir pozisyonu yok. Yani Suriye’yi, Lübnan’ı ne bekliyorsa makro ölçekte Irak’ı da o bekliyor. Bunu teslim edelim. Fakat İran’ın Irak’ta diğer sahalardan farklılaşan bir konumu var.

Bugün İran rejiminin ayakta kalmasının birinci koşulu Tahran’daki iktidarsa, ikinci koşulu Bağdat’taki iktidarıdır. O çok ağır yaptırımlara, izolasyona ve içerideki toplumsal muhalefete rağmen İran rejimi yıllarca ayakta kalabildiyse, bunda Bağdat üzerinde kurduğu siyasi ve ekonomik tahakkümün payı büyüktür. Her şey bir tarafa, bugün Basra Körfezi’nde İran’ın sesi yüksek çıkıyorsa bunda Bağdat üzerindeki hükmü gözardı edilemez. Diğer yandan, unutulmamalı ki, İran’dan sonra en büyük Şii nüfus Irak’ta.

Sonuçta, Suriye’de Esad rejiminin düşmesi, Lübnan’ın güneyinden Hizbullah’ın çekilmesi veya Yemen’deki Husiler üzerinden düşündüğümüzde, Irak’ta İran’ın hâlâ çok güçlü olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zaten en son yine İran “Bağdat ve Tahran ayrılmaz müttefiklerdir” açıklamaları yaptı, ki ABD’nin tüm baskısına ve müdahalelerine rağmen bu doğru. İran için Irak sahasında neredeyse tek sorun Kürtler.

Zaten Kürdistan Bölgesi bu savaş boyunca ilan edilmeyen bir cepheydi. İran ve bağlı milisler ateşkes sürecinde bile Kürdistan’ı vurmaya devam ettiler. Öyle görünüyor ki, yeniden başlayacak bir askeri tırmanışta da yalnızca Kürdistan’ın değil, Irak’ın tümü bir cepheye dönüşecek.

ABD Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” arasından çıkardı

ABD Dışişleri Bakanlığı, Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkardığını duyurdu. ABD, geçen sene Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) Yabancı Terör Örgütü statüsünü de kaldırmıştı.

ABD Hazine Bakanlığı’nın pazartesi günü yaptığı açıklamaya göre Dışişleri Bakanlığı Suriye’nin “teröre destek veren ülkeler” listesi arasından kaldırdı. Böylece, statü sebebiyle Suriye’ye ABD dış yardımları, savunma ihracatı ve mali işlemler bakımından gerçekleştirilen kısıtlamaların kalkmasının önü açıldı.

ABD, Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist” (SDGT) statüsünü de iptal etti. Hazine Bakanlığı’na bağlı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC), HTŞ’yi “Özel Olarak Belirlenmiş Vatandaşlar ve Engellenen Kişiler” (SDN) listesinden de çıkardı.

ABD Başkanı Donald Trump, Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesinde, Suriye’nin söz konusu listeden çıkarılacağını duyurmuştu.

ABD tarafından 29 Aralık 1979’da oluşturulan bu “teröre destek veren devletler” listesinde şu an İran, Küba ve Kuzey Kore kaldı. Liste ilk oluşturulduğunda, Libya, Irak, Güney Yemen ve Suriye listedeki ilk ülkeler olarak yer almıştı.

Colani’den teşekkür açıklaması

Suriye Cumhurbaşkanı Colani, Suriye’nin kalkınma, yeniden imar ve inşa sürecine girdiğini söyleyerek ABD Başkanı Donald Trump’a teşekkür etti:

“Büyük Suriye halkı, bunu bir kez daha başardınız. Yaptırımlar üzerinizden kaldırıldı ve kısıtlamalar sona erdi. Allah’tan sizlere hizmet etme konusunda bize yardım etmesini diliyorum.”

Şara’nın terör statüsü geçen sene kaldırıldı

ABD Dışişleri Bakanlığı, El Nusra Cephesi’ni (günümüzdeki HTŞ) 2012’de El Kaide’nin Irak koluyla bağlantılı bir yapı olarak terör örgütü sistemine dahil etmişti. Bakanlık, ayrıca Mayıs 2013’te eş-Şara’yı “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist” olarak listelemişti.

Aralık 2024’te ABD, eş-Şara’nın başına koyduğu 10 milyon dolarlık ödül teklifi iptal etti. ABD Başkanı Donald Trump, 30 Haziran 2025’te, ABD’nin Suriye’ye yaptırımlarını sonlandıran başkanlık kararnamesini imzalamıştı. HTŞ’nin Yabancı Terör Örgütü (FTO) statüsü 8 Temmuz 2025’te kaldırıldı.

El Nusra Cephesi, 2011 yılının sonlarında, Suriye İç Savaşı’nın başlamasının ardından Irak El Kaidesi’nin desteğiyle Ebu Muhammed el-Colani (şu anki adıyla Ahmed eş-Şara) liderliğinde kuruldu. 2013 yılında lideri Cevlani, El Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri’ye bağlılık yemin ederek örgütün El Kaide’nin resmi Suriye kolu olduğunu ilan etti. 2016 yılında El Kaide ile örgütsel bağlarını resmi olarak kopardığını açıkladı ve adını “Şam’ın Fethi Cephesi” olarak değiştirdi. Bu yapı, 2017 yılının başlarında diğer muhalif gruplarla birleşerek Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) adını aldı.

OFAC, 7 Kasım 2025’te Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Hüseyin eş-Şara’yı (eski adıyla Ebu Muhammed el-Colani) SDGT listesinden çıkardı. Aynı dönemde, Şara’nın BM yaptırım listesindeki kaydı da Güvenlik Konseyi kararıyla kaldırılmıştı.

Kısaca eş-Şara

Ahmed Hüseyin eş-Şara, 29 Ocak 2025’ten itibaren Suriye cumhurbaşkanı olarak görev yapmaktadır. 1982’de Riyad’da doğmuş ve Şam’da büyümüş olan eş-Şara, 2003’te Irak El-Kaidesi’ne katılmış, 2006-2011 yılları arasında ABD güçlerince hapsedilmiştir. Serbest kaldıktan sonra 2012’de El-Nusra Cephesi’ni (El-Kaide’nin Suriye kolu) kurmuş, 2013’te ABD tarafından küresel terörist ilan edilmiştir.

2016’da El-Kaide ile bağını koparmış ve 2017’de kurduğu HTŞ lideri olmuştur. 2017’de kurulan HTŞ çatısı altında İdlib bölgesinde Suriye Kurtuluş Hükümeti adıyla fiili bir yönetim oluşturmuştur.

HTŞ, Kasım 2024 sonunda Esad rejimini devirerek Suriye’de oluşan geçiş hükümetinin başına geçmiştir. Geçiş sürecinde fiili liderlik yaptıktan sonra Ocak 2025’te Suriye cumhurbaşkanı olmuştur.

Türkiye bir asır sonra Kerkük’e geri dönüyor: TPAO, BP’nin ortağı oldu

TPAO, Kerkük’ün yeniden geliştirilmesini yürüten BP şirketinde %15 pay aldı. The National Context’e göre bu adım, Türkiye’nin bir asır önce yalnızca royalti hakkı taşıdığı topraklara dönüşü anlamına geliyor. Ayrıca ortaklık yapısı, Ankara’nın bu koltuğu bir kontrol gücüne çevirmesine izin vermiyor.

Foto: The National Context

Türkiye’nin devlet petrol şirketi TPAO, Kerkük petrol sahalarının yeniden geliştirilmesini üstlenen yüklenici şirket British Petroleum (BP) Energy Company of Kirkuk Limited‘in %15’ini satın aldı. The National Context’te yayımlanan analiz, bu hamleyi Ankara’nın bir asır sonra ilk kez resmi bir ekonomik çıkar taşıdığı coğrafyaya dönüşünün bugüne dek atılmış en somut ticari adımı olarak değerlendiriyor.

Anlaşma Ankara’da imzalandı, TPAO Genel Müdürü Cem Erdem ile BP’nin yukarı akış iş geliştirme başkan yardımcısı Andrew McAuslan imzaları attı. Törende Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da yer aldı. İmza, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali el-Zeydi arasındaki görüşmeler öncesinde gerçekleşti. The National Context‘in aktardığına göre bu adım, ConocoPhillips’in ay başında aynı şirkette %42 pay almak üzere el-Zeydi’nin Washington ziyaretinde vardığı anlaşmanın hemen ardından geldi. BP ise kalan %43’lük payla çoğunluk hissesini korumaya devam ediyor.

Sözleşme alanı, Kerkük sahasının Baba ve Avana bölgelerinin yanı sıra Bai Hassan, Cambur ve Habbaz sahalarını kapsıyorken brüt kazanılabilir kaynak, üç milyar varil petrol eşdeğerinin üzerinde. Sahalar Irak devletinin mülkiyetinde kalıyor. North Oil Company ve North Gas Company işletmeci konumunu korurken ortaklar ise üretim ve rezervleri, “geliştirme ve üretim sözleşmesi” şartları uyarınca kayda geçirecek. İmza, Irak–Türkiye ham petrol boru hattı anlaşmasının sona ermesinden bir gün sonra atıldı. İki hükümet de artık bunun yerine kapsamlı bir enerji iş birliği anlaşması istediklerini duyurdu.

1926’ya bakış

The National Context, bu dönüşün büyüklüğünü ölçmek için Türkiye’nin bu topraklarda daha önce para bağladığı tek döneme yani 1926’ya odaklanıyor. Analize göre o zamanki düzenleme, bir yatırım payı olarak bile görülememektedir. Ancak, vazgeçilen topraklar karşılığında verilmiş bir teselli ikramiyesi olarak görülebilmektedir. Analizin hatırlattığına göre 1926 Ankara Antlaşması, eski Musul vilayetini sınırın Irak tarafında bırakan Brüksel Hattı’nı Türkiye’ye kabul ettirmişti. Buna karşılık Ankara’ya, 25 yıl boyunca Irak hükümetine ödenecek petrol royaltilerinin %10’u vaat edilmişti. Dahası, bu gelirin tamamını tek seferlik 500.000 sterline devretme seçeneği tanındı. Kilit ayrıntı ise şu: söz konusu %10, üretim, ihracat ya da kârdan değil, yalnızca royaltiden kesiliyordu. Üstelik Türkiye’ye Turkish Petroleum Company’de hiçbir ortaklık kazandırmıyordu.

Royalti, ticaret ve hukuk dilinde telif hakkı veya lisans bedeli anlamlarına geliyor.

The National Context‘in aktardığı rakamlara göre para, Baba Gurgur keşfedilene kadar hareketlenmedi. İlk ödeme 1931’de yapıldı: Irak’ın topladığı yaklaşık 400 bin sterlinlik royaltinin kabaca 40 bin sterlini Ankara’ya aktarıldı; bu tutar 1939’da yaklaşık 223 bin sterline çıktı. Analizin dayandığı Türkiye bütçe kayıtlarına göre %10 üzerinden ödemeler 1952’ye kadar sürdü, son ve daha küçük ödeme ise 1954’te yapıldı. Bu da Türkiye’nin hakkını 500.000 sterline devredip çıktığı yönündeki yaygın anlatının ya yanlış ya da eksik olduğunu ortaya koyuyor. Matematik, bu hakkın aslında ne kadar değersiz kaldığını da gözler önüne seriyor: brüt satışların zaten küçük bir dilimi olan royaltinin %10’u, Ankara’ya petrolün gerçek değerinin ancak %1’ine yakın bir tutar bırakıyordu. Yazıya göre, Lord Curzon’un bu toprakların önem taşıdığına dair sezgisi ise anlaşmadan bir yıl geçmeden doğrulanmıştı: Kerkük’ün dünyanın en büyük petrol sahalarından birini barındırdığı ortaya çıktı.

Analiz, daha geniş açıdan bakıldığında asıl arka planın 1918 sonrası sınırların paramparça ettiği bölgesel ekonomi olduğunu söylüyor. Sarah Shields’in on dokuzuncu yüzyıl Musul’u üzerine çalışmasına dayanan yazı, ticaret çevresi Avrupa’ya ya da İstanbul’a değil Halep, Bağdat, Şam ve Anadolu içlerine uzanan asırlık bağlara dönük olan, ticaretinin değer olarak yalnızca küçük bir bölümü bu ağın dışına taşan bir kent tablosu çiziyor. Halep, İskenderun üzerinden iç bölgeyi Akdeniz denizciliğine bağlıyordu. Bağdat Demiryolu ise Anadolu’yu, kuzey Suriye’yi ve Mezopotamya’yı modern altyapıyla birbirine bağlamaya çalışan, yarım kalmış bir girişimdi. Kerkük petrol çağına ancak 1927’de girdi. Dolayısıyla bugünün petrol düzeni, ticaretin, kervanların ve demiryollarının çok daha önce zaten oluşturduğu bir haritanın üzerine serilmekteydi.

Fulcrum Doktrini

The National Context, TPAO’nun payını kendi deyişiyle “Fulcrum Doktrini” içinde konumlandırıyor: Washington’ın Irak, Suriye ve Türkiye’de stratejik rotayı belirlediği, ancak işin asıl yükünü enerji ve altyapıyı kaldıraç olarak kullanıp bölgesel oyunculara devrettiği bir düzen.

Kaynak: The National Context

Analizin diplomatik okumasına göre Tom Barrack’ın aynı anda hem Ankara’da ABD Büyükelçisi hem de Suriye ve Irak özel temsilcisi olması bu tabloyu doğruluyor. Yazının aktardığına göre Barrack, görevi devralırken bu üç ülkeyi bölgesel istikrarın dayandığı stratejik nokta olarak nitelemiş ve bunun tek, tutarlı bir Amerikalı muhatap gerektirdiğini söylemişti. Bu düzende Suriye ve Irak, Ankara’daki büyükelçiye bağlandı. Analiz bunu Ankara’nın Washington’ın kuzey Ortadoğu politikasının idari merkezine dönüşmesi olarak okuyor. Ekonomik tablo da bu diplomatik tabloyla uyuşuyor. Haziran ayındaki ABD–Irak ortak açıklaması, Kerkük–Baniyas hattının Akdeniz’e kadar yeniden işler hâle getirilmesine destek verdi. Bu ay Washington’da imzalanan Irak–Suriye boru hattı anlaşması ise projenin mühendislik ve finansman ayağını ABD öncülüğündeki bir konsorsiyuma bıraktı. Yazıya göre hem kuzeydeki hem batıdaki bu koridorların amacı aynı: Irak’ın Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığını azaltmak.

Analiz, bu çerçevede Kerkük’teki tabloyu, herkesin rolünün özenle belirlendiği bir iş bölümü olarak okuyor: Washington stratejik şemsiyeyi sağlıyor, sermayeyi ve kurumsal işleyişi Amerika ve İngiltere şirketleri üstleniyor, sahayı, boru hatlarını ve bölgeye erişimi Türkiye sağlıyor, egemenlik ve petrolün mülkiyeti ise Irak’ta kalıyor. Analizin dikkat çektiği üzere BP ile ConocoPhillips’in elindeki toplam %85’lik pay, Türkiye’nin ulaşabileceği en üst sınırı da baştan belirliyor. The National Context‘e göre TPAO’nun bu ortaklığa dahil edilmesinin nedeni, Türkiye topraklarının, limanlarının ve boru hatlarının Ankara’yı hiçbir güzergâhın devre dışı bırakamayacağı bir kuzey kapısına dönüştürmesi, ancak ortaklık matematiği, bu payın hiçbir zaman bir kontrol gücüne dönüşmeyeceği şekilde kurgulanmış durumda. Analize göre Türkiye’nin bölgedeki gücü, sonuç belirleyici olmaktan değil, kontrol ettiği koridorlardan, ev sahibi olduğu coğrafyadan ve elindeki onay yetkisinden geliyor.

Bir asrın hikâyesi

Türkiye’nin Kerkük petrolündeki payı: 1926’dan 2026’ya

1926 — Ankara Antlaşması

Türkiye, Musul vilayetini bırakması karşılığında Irak hükümetine ödenecek petrol royaltilerinin %10’unu, 25 yıl boyunca almayı kabul eder. Bu pay üretimden değil, yalnızca royaltiden kesilir; Turkish Petroleum Company’de hiçbir ortaklık sağlamaz.

1931 — İlk ödeme

Baba Gurgur sahasının keşfinin ardından Ankara’ya ilk royalti ödemesi yapılır: yaklaşık 400 bin sterlinlik toplam royaltinin kabaca 40 bin sterlini.

1939 — Yükselen gelir

Ankara’ya aktarılan yıllık tutar yaklaşık 223 bin sterline çıkar.

1952–1954 — Son ödemeler

%10 üzerinden ödemeler 1952’ye kadar sürer, son ve daha küçük ödeme 1954’te yapılır. Ankara’nın payı, petrolün gerçek değerinin ancak yaklaşık %1’ine denk gelir.

2026 — TPAO – BP ortaklığı

TPAO, Kerkük’ün yeniden geliştirilmesini üstlenen yüklenici şirketin %15’ini satın alır — bu kez royalti payı değil, doğrudan şirket ortaklığı olarak.

2026 — Yüklenici şirket ortaklık payı

BP
%43
ConocoPhillips
%42
TPAO
%15

1926 vs. 2026 — hukuki araç farkı

1926: Royalti geliri payı (dışarıdan, üretim/kârdan bağımsız)

2026: Yüklenici şirkette doğrudan hisse ortaklığı

Kaynak: The National Context’te yayımlanan analiz.

1926’dan 2026’ya

Analiz, 1926 ile yapılacak karşılaştırmanın da aynı dikkatle ele alınması gerektiğini vurguluyor. Bir royalti payı ile bir şirket hissesi, birbirinden farklı hukuki araçlardır. Bu yüzden olayı “%10’dan %15’e çıkış” diye okumak, işin özünü kaçırmak olacaktır. Bu artışın salt mali açıdan bir anlamı yok. The National Context, asıl tekrarlanan şeyin kurulan yapının ta kendisi olduğunu söylüyor: 1926’da Londra’da tasarlanan anlaşma, Türkiye’nin toprak talebini, işletmeci şirketin dışından gelen kısa ömürlü bir royalti gelirine dönüştürmüş, sonrasında ise Amerika baskısı, Amerika şirketlerine kalıcı bir %23,75’lik pay kazandırmıştı.

The National Context‘in ulaştığı sonuca göre 2026’da aynı üç unsur (Türkiye’nin çıkarları, İngiltere petrol sermayesi ve Kerkük petrolü) yeniden tek bir çatı altında birleştiriliyor, ancak asıl değişen tek şey, Türkiye’nin bu ortaklık içindeki konumu: 1926’da Bağdat’ın royaltilerinden dışarıdan pay alırken 2026’da ise tasarımı Anglo-Amerikan, egemenliği Irak’a ait bir düzenin içinde, doğrudan yüklenici şirkete ortak oluyor. 1918’den sonra çizilen sınırlar hâlâ yerinde, fakat analizin son vurgusuna göre bu sınırları geçen enerji, güvenlik ve ticaret sistemleri giderek tek ve bütünleşik bir alan gibi işliyor. Türkiye de bu alanın kuzey merkezine yerleşmiş durumda.

*Bu haber, The National Context sitesinde yayımlanan “Turkey Returns to Kirkuk: From a 10% Royalty in 1926 to a 15% Stake in 2026” başlıklı analiz esas alınarak derlenmiştir.

ABD-İran arasında “içeriden çökertme” ve “bölme” savaşı

ABD, ağırlaşan abluka ve istihbarat sızıntılarıyla İran rejimini içeriden bölmeyi hedeflerken Tahran yönetimi öngörülemezlik stratejisi ve yatay tırmanma taktiğiyle ABD öncülüğündeki koalisyonu dışarıdan parçalamaya çalışıyor.

Foto: The National Context

The National Context’te yayımlanan kapsamlı bir analize göre Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile İran arasındaki çatışma ezber bozan bir yapıya büründü. Değerlendirmeye göre askeri yollarla İran rejimini deviremeyen Washington, rejimi içeriden çökertmeyi hedeflerken Tahran yönetimi ise ABD öncülüğündeki bölgesel koalisyonu dışarıdan parçalamak için asimetrik bir karşı strateji yürütüyor.

Makaleye göre, Şubat ayında başlayan savaş bugüne kadar üç evreden geçti. İlk evre, ABD ve İsrail’in İran İslam Cumhuriyeti’ni çökertmek amacıyla başlattığı askeri saldırılardı. 8 Nisan’daki ateşkesle birlikte süreç daha yavaş bir aşamaya, “tam abluka ve kuşatma altında müzakere” dönemine dönüştü. Haziran ayında varılan tek sayfalık mutabakat, durumu stabilize etmiş gibi görünse de temmuz başındaki gemi saldırıları bu anlaşmayı bozdu.

Bu kırılmanın ardından savaşın en geniş çaplı çatışmaları patlak verdi. Analizde bu tırmanışın kilometre taşları şu şekilde sıralanıyor:

  • 28 Temmuz: ABD’nin Ürdün’deki güçlerine yönelik sürpriz İran füze saldırısı.
  • Husilerin Suudi Arabistan şehirlerine ve tankerlerine yönelik füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları.
  • Iraklı silahlı grupların Suudi Arabistan’a yönelik saldırılara katılması ve Irak içinde ABD-Suudi Arabistan ortak misillemesi.
  • Hürmüz Boğazı ve Babülmendep’te eşzamanlı baskı.
  • Mısır’ın Akdeniz kıyısındaki (Dimyat) ABD’ye ait Energos Winter isimli gaz taşıyıcı gemisine yönelik İHA saldırısı. Herhangi bir aktörün üstlenmediği bu saldırıdan sadece iki gün önce, İran devlet televizyonu Dimyat’ı olası bir hedef olarak ismen zikretmişti. Bu durum, bölge hükümetleri nezdinde saldırının arkasında Tahran’ın olduğuna dair güçlü bir caydırıcılık algısı yarattı.

İran’ı içeriden parçalamak

Rejim değişikliğini askeri yollarla yapma inancını kaybeden Washington, artık rejimi “söylemler, istihbarat sızıntıları, periyodik tehditler ve zamanla ağırlaşan bir abluka” kombinasyonuyla içeriden yıkmaya çalışıyor.

Nisan ayındaki ateşkesten bu yana Donald Trump ve ABD yetkililerinin en az yedi farklı açıklamada İran yönetiminin “bölündüğünü” öne sürmesi bu stratejinin en net kanıtı olarak gösteriliyor. Analize göre ABD tarafı, sivil müzakereciler ile Devrim Muhafızları komutanları arasında mutlak bir kopuş olduğunu, yeni dini lider Mücteba Hamaney’e ulaşılamadığını ve Mart ayında suikasta kurban giden Ali Laricani’nin yokluğunda karar alma mekanizmasının dağıldığını iddia ediyor.

Hatta bu kopuş anlatısı o kadar somutlaştırıldı ki temmuz ayındaki nakliye gemisi saldırılarından sonra İranlı sivil yetkililerin gizlice Trump’ın danışmanlarına giderek bu saldırıların anlaşmayı müzakere eden liderliğin değil sertlik yanlılarının bir hatası olduğunu söylediği öne sürüldü.

Değerlendirmede dikkat çeken bir diğer nokta, The New York Times ve Haaretz üzerinden sızdırılan Mahmud Ahmedinejad haberi. Mossad’ın yıllarca eski cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ı bir istihbarat kaynağı olarak kullandığına dair yayımlanan raporun doğruluğundan ziyade, “zamanlaması ve amacı” ön plana çıkarılıyor. Analize göre, raporda yer alan Mossad direktörüyle Budapeşte’de yapılan görüşmeler, durumun CIA’e bildirilmesi ve savaşın ilk günü Ahmedinejad’ı ülkeden çıkarma girişimi gibi kritik detaylar, İran elitlerine “Sisteminiz en üst düzeyden sızdırıldı, elimizde daha fazlası var” mesajı vererek rejimi birbirine düşürmeyi amaçlıyor.

ABD’nin bu stratejisinde öne çıkan faktör ise “zaman.” Çatışma, ateşkes, müzakere ve yeniden tehdit döngüsü, ABD’ye mühimmat ve para tasarrufu sağlarken ambargo altındaki İran’ın ekonomisini ve rejim içi bütünlüğünü her geçen gün biraz daha boğuyor. Bölünme anlatısı, periyodik tırmanma tehditleriyle destekleniyor.

Örneğin Trump, Nisan ayındaki ateşkesi uzattığı gün CNBC’ye verdiği röportajda ateşkes süresi dolduğunda yeniden “bombalamaya başlamayı” beklediğini belirtmişti. Bu tür tehditler, saldırıları durdurmak için taviz vermek isteyenler ile tavizi rejimin sonunun başlangıcı olarak görenler arasında İran içinde sürekli bir tartışma yaratmayı amaçlıyor.

Koalisyonu dışarıdan parçalamak

İran ise bu yıpratma girişimlerine benzer bir şekilde yanıt veriyor. Analize göre Tahran’ın stratejisi, savaşı bölge ülkeleri için daha da maliyetli hale getirerek müttefiklerin ABD’nin rolünü sorgulamaya başlamasını sağlamak.

İran, “yatay tırmanma” taktiğiyle aktörleri ve cepheleri çoğaltıyor:

  • Husilerin Irak topraklarını kullanarak saldırılar düzenlemesi ve Devrim Muhafızları koordinasyonunda ağ tabanlı bir sistem yürütülmesi.
  • Husilerin Suudi limanlarına yönelik deniz baskınını “Ablukaya karşı abluka” olarak tanımlaması.
  • Mısır’daki Dimyat saldırısında olduğu gibi savaşın dışında olduğu düşünülen coğrafyaların (Süveyş koridoru çevresi) bile risk altına sokulması.

İran, rasyonel devlet imajından bilerek uzaklaşarak daha “pervasız” ve “öngörülemez” bir aktör profili çiziyor. Analize göre amaç, ablukanın kaldırılmasını sağlamak için çatışmanın maliyetini ABD müttefikleri için dayanılmaz boyutlara taşımak. Analizde, her iki tarafın da “öngörülemezlik” kartını kullandığı belirtiliyor. Önceden sadece Trump’ın anlık kararları ve değişken tehditleri varken artık İran da ateşkesleri bozarak ve eşikleri aşarak bu taktiği Trump’a karşı uyguluyor.

Bu strateji yarışının altında ise iki temel asimetri yatıyor:

  1. İran için konu bir “rejim bekası” iken ABD için İran, Çin, Rusya ve Latin Amerika gibi pek çok cepheden sadece biri. AP-NORC anketine göre Amerika halkının yüzde 64’ü bu savaşın savaşmaya değmediğini düşünürken sadece yüzde 28’i Trump’ın hamlelerini destekliyor. İran, acilen siyasi zaferlere ihtiyaç duyan bir başkanın, ucu açık bir savaştansa bir anlaşmaya razı olacağına ihtimaline oynuyor.
  2. İran on yıllardır süren yaptırımlara ve düzensizliğe alışkın. Ancak Suudi Arabistan ekonomisi tamamen istikrara, güvenli ihracata ve yatırımcı güvenine dayanıyor. Analize göre İran, maliyetler haftalar değil aylarca sürerse istikrara muhtaç Riyad yönetiminin ABD’ye baskı yaparak müdahaleyi bitirmek isteyeceğini düşünüyor. Ancak bu strateji büyük bir risk de taşıyor. Artan tehlike, koalisyonu bölmek yerine İran’a karşı daha da kenetlenmelerine yol açabilir.

Analize göre savaş, “iki kırılma stratejisi arasındaki bir yarış” olarak özetleniyor. Washington, savaşın maliyeti Amerika koalisyonunu dağıtmadan önce ablukanın İran rejimini çatlatacağına inanırken Tahran tam tersini düşünüyor.

Gelinen noktada en büyük tehlike her iki tarafın da boyun eğmediğini kanıtlamak için kontrolü kaybetmeye istekli görünmesi. Analize göre ufuktaki olası bir ateşkesin barış değil, bu “kırılma ve çökertme” savaşının yeni bir evresi olarak okunması gerekiyor.

Abbas Vali: İran savaşından sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

ABD ve İran arasındaki mutabakatla Ortadoğu’nun dizaynı değişti. Prof. Dr. Abbas Vali, savaşın kazananlarını analiz ederken, Kürt siyasetine kritik bir uyarıda bulunuyor: ‘Silahlı mücadele dönemi kapandı, artık sivil toplum ve stratejik vizyon zamanı.

Foto: Niha+

28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Ortadoğu’daki fay hatlarını derinden sarsan savaş, 17 Haziran’da taraflar arasında varılan bir ‘Mutabakat Zaptı’ ile yeni bir evreye girdi. Çatışmalar sırasında Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir koz olarak kullanan İran, Körfez ülkelerine ve ABD üslerine yönelik misillemeleriyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yayarken; ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleriyle alevlenen kriz, bölgedeki güç dengelerini tamamen değiştirdi.

Peki, savaşın toz bulutu dağılırken Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu yeni dizaynda Kürtlerin yeri ne olacak?

Prof. Dr. Abbas Vali, bu tarihi kırılmayı ve savaşın ardında bıraktığı yeni tabloyu kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Vali’ye göre, ABD ve İsrail askeri alanda üstünlük sağlasa da, stratejik ve siyasi zafer İran’ın oldu. Ancak bu yeni bölgesel dizayn, parçalanmışlık ve stratejik hatalar nedeniyle Kürtler için oldukça kritik ve zorlu bir tabloyu ortaya çıkardı.

Abbas Vali hakkında

Prof. Dr. Abbas Vali, İran’ın Mahabad kentinden bir Kürt siyaset teorisyeni olup, Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerine çalışan en önde gelen akademisyenlerden biridir. Eğitimini Tahran ve Londra’da tamamlamış, doktorasını Londra Üniversitesi’nde Tarihsel Sosyoloji alanında yaptı. Daha sonra Swansea Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler verdi. Aynı zamanda Hewlêr’deki (Erbil) Kürdistan Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür. Eserleri arasında Essays on the Origins of Kurdish Nationalism (Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri Üzerine Denemeler) ve Kurds and the State in Iran: The Making of Kurdish Identity (İran’da Kürtler ve Devlet: Kürt Kimliğinin İnşası) yer almaktadır.

İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından, birkaç görüşme sonucunda 17 Haziran’da varılan bir mutabakatla birlikte başka bir aşamaya geçildi. Anlaşmanın içeriğine ve zamanlamasına baktığımızda, savaşın tarafları uzlaşmak zorunda mı kaldı?

Bu bir antlaşma değil. İngilizce’de buna Memorandum of Understanding (Mutabakat Zaptı), yani ortak anlayış ve uzlaşma diyorlar. Onun dışında bu resmi bir antlaşma veya uzlaşı değil. Bu mektup alışverişi. Bir taraf mektup yazıp imzalıyor, diğer taraf da imzalayıp gönderiyor. Bizim okuduğumuz şey buydu. Ortada bir ortak anlayış vardı. Burada şunu söylemeliyim ki, her iki tarafın, Amerika ve İran’ın üzerinde, dış siyasette daha az baskı olsa da iç siyasette çok büyük bir baskı vardı.

İran’dan bahsedecek olursak, İran’da sistemik bir kriz var. Hem ekonomik, hem sosyal, hem kültürel hem de mali. Ancak temel sorun ve ana kriz, ekonomik ve mali kriz. Parası yok, hükümet neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumda. Bu yüzden buna ihtiyaçları vardı. Bu ekonomik ve mali kriz nedeniyle İran, Biyopolitika denilen, yani halkın yaşam siyaseti dediğimiz konuda idare edemiyordu. Çünkü parası ve ekonomik imkanları yoktu. Bu da temel bir sorundu. Zira bunu uzun vadede idare edemezse, içeride başka bir isyanın daha patlak verme ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ocak ayındaki isyan çok büyüktü. Bu bir.

İran bir savaşa maruz kalmıştı. O savaşa girmişti ancak İran’ın askeri, güvenlik ve ekonomik programlarının büyük bir kısmı başarısız olmuş ve çökmüştü. Bu şekilde devam edemezdi. Ancak İran’ın bu savaşa girdiği durumu ile savaşın durmasından sonraki durumu birbirinden çok farklı. İran savaşa girdiğinde şartlar farklıydı, şimdi ise daha farklı. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, İran direnebildi. Büyük bir direniş ve savunma gösterdi. Şüphesiz büyük bir zarar da gördü. Birçok yer viraneye döndü, köprüleri yıkıldı, fabrikalar ve atölyeler yok oldu ama direnişini sürdürdü.

İkincisi ise İran’ın bu savaşta Hürmüz Boğazı’nı tutabilmesiydi. Bu hamleyle savaşın hesaplarını değiştirdi. Yani şu anda var olan o ortak anlayış, Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi temel bir soruna dayanıyor. Bu mesele savaştan önce yoktu. Savaş sırasında ortaya çıktı. Bir diğer nokta da Amerika’nın İran’ın atom yani nükleer silah yapmayacağını kabul etmesini ve söz vermesini istemesidir. Zaten İran başından beri böyle söyledi. Yapmayacağız dedi. Obama döneminde de anlaşmaları varken İran, uranyum zenginleştirmesinin, saflaştırılmasının %3.5 civarında, yani %4’ten az olmasını kabul etmişti. Ancak 2018 yılında Trump geldiğinde bu durumu değiştirdi, anlaşmayı bozdu ve Obama hükümetinin anlaşmasını yok etti. O zaman İran uranyum zenginleştirmeye başladı. Ta ki %60-65 seviyesine çıkarana kadar. Bu da atom bombası yapımına çok yakın bir seviye.

Şimdi Amerika, yaklaşık 400-450 kilo olan o zenginleştirilmiş uranyumun ya imha edilmesini ya da yoğunluğunun, yani konsantrasyonunun azaltılmasını istiyor. Ya da bu işlemi yapmaları için Rusya’ya veya Fransa gibi bir ülkeye verilmesini istiyor. İran ise “Bu şu anda benim elimde değil. Onlar bombalanan yerlerin altında ve çıkarılırsa bile İran dışına çıkarılmasına izin vermeyiz, biz kendimiz burada hallederiz.” diyor. İran’ın söylediği şey bu.

Hürmüz Boğazı, Foto: Wikipedia

ABD ne diyor?

Amerika birinci derecede Hürmüz Boğazı’nın açılmasını istiyor. Çünkü Amerika üzerinde büyük bir baskı var. Petrol fiyatları arttı, gıda fiyatları arttı. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da ve her yerde, hatta Türkiye’de bile benzin fiyatları ve uçak biletleri pahalandı. Bunların hepsi pahalandı.

Buranın açılmasını istiyorlar. İkinci olarak da İran’ın uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini kabul etmesini istiyorlar, mesele bu. Ancak Amerika’nın kendisi üzerinde de büyük bir baskı var. Hatırlarsanız Trump iktidara geldiğinde “Ben savaşmayan bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Fakat şu an bile bir şekilde devam eden bir savaş başlattı. Öte yandan, Trump’ın yürüttüğü bu savaş, Amerikan siyasetinin gereksinimleri açısından gerekli değildi. Ancak bu savaşın büyük bir kısmı İsrail’in kışkırtmasıylaydı, İsrail onu mecbur bıraktı.

Prof. Dr. Abbas Vali, Foto: Niha+

“İsrail savaşın genişlemesini istiyordu“

İsrail ne istiyordu?

Savaş başladığında Amerika ve İsrail’in amaçları farklıydı. Amerika İran’a bir darbe vurmak, askeri alanda onu zayıflatmak ve onu Amerika’nın şartlarını kabul etmeye mecbur bırakmak istiyordu. Amerika İran rejiminin değiştirilmesini istemiyordu. Amerika İran ile uzun süreli bir savaş yürütmek ya da İran’ın viran olup yok olmasını istemiyordu. Çünkü Amerika’nın stratejik çıkarları İsrail’inkilerden çok farklıydı. Amerika Ortadoğu’da büyük bir bölgesel güç. Oradaki mesele sadece İran değildir, aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarını da göz önünde bulundurması gerekir.

Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap ülkelerinin çıkarları… İran da bunu biliyordu. İran’ın siyaseti temel olarak Amerika’nın sınırlı bir savaş istediğini bilmesiydi, fakat o da savaşı genişletmek istiyordu.

Bu büyük savaşın sonucu ne oldu?

İran askeri olarak Amerika’yı yenemezdi ancak Amerika’nın askeri üslerinin bulunduğu ülkelere saldırabilirdi. Örneğin Bahreyn’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da ve hatta Maskat ve Umman’da. Bu nedenle Amerika bu konuda çok hassas ve zarar görebilir konumdaydı. Trump buna tahammül edemezdi. Çünkü başka bir şey daha vardı: Arap ülkeleri her zaman Amerika’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Amerika’ya para vermiş, orada yatırım yapmışlar ve aynı zamanda savunmalarını Amerika’nın eline bırakmışlardı. Fakat İran onlara saldırdığında Amerika onları koruyamadı ve büyük bir zarara uğradılar.

“İran şu an çok daha güçlü“

Acaba Körfez’de ve Ortadoğu’da var olan o denge İran savaşından sonra değişti mi?

Evet, o denge artık şu yönde değişti: İran şu an bölgede çok daha güçlü. Çünkü, Amerika ve İsrail’in karşısında durup savaşabilecek tek ülke olduğunu gösterdi. Ayrıca Hürmüz gibi stratejik bir bölge de onun kontrolü altında. Fakat dikkat ederseniz, İsrail’in stratejik çıkarları farklıydı. İsrail, elinden geldiğince İran rejimini değiştirmek istiyordu. Eğer bu olmazsa, İran’ı tamamen viran edip Suriye gibi yapmak istiyordu. Ondan sonra da İran’ın füze projesini, balistik ve seyir füzelerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. İsrail’in dördüncü şartı da vekil güçleri, yani Haşdi Şabi, Hizbullah ve Hamas gibi güçleri ortadan kaldırmaktı.

O güçler ortadan kalktı mı?

Hayır. İran’ın şu anki gücü, Amerika ile müzakere yapıyor olmasıdır. Ve Lübnan’ı müzakerelerin siyasi gündemine sokabilecek kadar bir gücü var. Lübnan İran’ın bir parçası değil ancak İran bu güce sahip olduğu için Lübnan’ı müzakerelerin gündemine sokabiliyor. Bu, İsrail’in çıkarlarına son derece ters olan bir şey. Dikkat ederseniz, başından beri İsrail’in stratejik çıkarları ile Amerika’nın çıkarları uyuşmuyordu. Savaş başladığında, doğru, askeri alanda Amerika ve İsrail birlikteydi ancak siyasi ve stratejik amaçları farklıydı.

Savaşın sonucunda bu farklılık ortadan kalktı mı, yoksa iki devletin amaçları arasındaki fark daha da mı arttı?

Şu an durum öyle bir noktaya geldi ki J.D. Vance İsrail’i tehdit ediyor. İran tarafında ise artık kimsenin “Kahrolsun Amerika” demesine izin vermiyorlar. Bu, onların anlaştığını gösteriyor. Yani İran’ın iktidar yapısı içerisinde yumuşak bir darbe gerçekleşti. O yumuşak darbe, Devrim Muhafızları içindeki güç sahibi odakların ve yönetimin bir kısmının Amerika ile anlaşmasına neden oldu. Dikkat ederseniz şu an Amerika ile anlaşıyorlar. Örneğin Kalibaf onlara “Biz Amerika ile anlaştık ancak bu sizin çıkarlarınıza aykırı değildir” demek için Pekin’e gidiyor. Dolayısıyla İran ve Amerika’nın tutumuna bakarsak bir paradoks göreceğiz: Amerika ve İsrail askeri alanda kazandı ama stratejik ve siyasi alanda İran kazandı.

“Şah’ın oğlunun gücü yoktu“

Amerika ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasının ardından, İran içinde rejimin yıkılması için gösteriler ve bir isyanın çıkması bekleniyordu ama bu gerçekleşmedi. Neden gerçekleşmedi? Bunun olmasını engelleyen neydi?

Evet, o isyan gerçek ve hakiki bir isyandı ancak bir liderliği yoktu. Çünkü o isyan sağcı güçlerin, özellikle de monarşistlerin ve şah yanlılarının etkisine girdi. Şah’ın oğlu çıkıp “Meydanlara inin, ben sizi destekleyeceğim.” dedi. Trump çıkıp “Sokaklara inin, rejim güçleriyle savaşın, ben rejimi yıkacağım.” dedi. Halk indi ama yardım gelmedi.

Şah’ın oğlunun böyle bir işe girişecek gücü var mıydı?

Şah’ın oğlunun gücü yoktu. Burada rejim bu isyanın çok önemli olduğunu biliyordu. Öte yandan bu isyan, “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının aksine demokratik bir kimliğe sahip değildi. Daha çok amaçları rejimi yıkmaktı ve demokrasiden bahsetmiyorlardı. İran rejimi bu işin içinde Amerika, İsrail ve Şah’ın oğlunun parmağının olduğunu anlayınca tüm gücüyle saldırdı. 48 saat içinde İran’da yaklaşık 50 bin kişiyi öldürdüler. Hatta İran Tıp Birliği 65 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.

Burada bir şey var: Trump “Siz gidin, ben size yardım edeceğim” dedi ama savaş başladıktan sonra kendini korumak adına çıkıp başka bir yalan daha söyledi ve “Biz Kürtlere silah verdik ama Kürtler gelmedi” dedi. Bu bir yalan. Birincisi, Kürtlere silah falan verilmedi. İkincisi de o dönem İran’da var olan muhalefet organize değildi ve bir örgütlenmesi yoktu. Silahı kime vereceksin? Silah sokağa götürüp dağıtacağın bir şey değildir. Bir örgüte vermelisin. Örgüt de yoktu. Sağcıların bir örgütlenmesi yoktu. Belki demokrasi yanlılarının az da olsa bir örgütlenmesi vardı ama onlar da sokağa çıkıp silahlanacak ve rejimle savaşacak şartlara sahip değillerdi. Trump’ın bunu söylemesinin nedeni şudur: İran muhalefeti içinde silahlı olan ve silah kullanabilen tek güç Kürt muhalefetidir.

Peki o dönemde Kürtler ne yaptı?

Zaten onlara silah verilmemişti. Hatta dönemin generali Trump’a karşı açıklama yaparak “Kürtlere silah verilmedi, silahlar Başûr’a (Irak Kürdistan Bölgesi) gitti ve Amerikan üslerindeler.” dedi. İki hafta önce temsilcileri Tom Barrack da “Biz Kürtlere silah vermedik.” dedi. Bu, Trump’ın kendini savunmak için söylediği büyük bir yalandı.

İran’daki Kürt güçleri bu savaş sırasında ne istiyordu?

Kürtler, elbette rejimin yıkılmasından memnuniyet duyuyorlardı ancak “Bu bizim savaşımız değil, biz bu savaşa katılmak istemiyoruz.” dediler. Çünkü Amerika ve İsrail’in amaçlarına inançları yoktu. Söyledikleri doğru da çıktı. Bakın, şimdi İran ve Amerika anlaştı, İsrail ise adeta marjinalize oldu. Doğru, İsrail yine eski yerine dönecek ancak bu zaman alır. Kürtler bu konuda İran’ın bombalanmasını desteklemiyoruz dediler ve bunu desteklememeleri iyi bir şeydi.

J. D. Vance İran heyeti ile görüşmeye hazırlanıyor, Foto: Nathan Howard-Pool/Getty Images

“Sadece hava savaşıyla olmaz“

Eğer destekleselerdi ne olurdu?

Olmazdı. Çünkü İran halkının hava savunma gücü yoktu, halk bombardıman altındaydı. Sadece Kürdistan değil, tüm İran’da halk bu bombardımandan rahatsızdı. Herkes, hatta tüm stratejistler bile İran rejiminin bombardımanla yıkılmayacağını biliyor. Tarihte bir rejimin sadece bombardımanla yıkıldığına dair bir örnek yoktur. Amerika ve İsrail gerçekten de rejimi yıkmak isteseydi, İran’a ordu göndermeleri gerekirdi. Tüm stratejistler İran’a ordu göndermenin intihar gibi bir şey olduğunu söylüyordu. İran’ın yüzölçümü 1 milyon 648 bin kilometrekaredir, yani neredeyse Batı Avrupa’nın tamamı kadar ve 95 milyon nüfusu var. O bölgeye ordu götürürseniz Irak’tan yüz kat daha kötü olur ve savaş kontrolden çıkar. Coğrafyası çok zordur. Bir ülkeye saldırıldığında halkın milliyetçi duyguları kabarır. Örneğin İran ve Irak savaşı. İran 8 yıl savaştı. Bir buçuk milyon insan öldürüldü, Huzistan ve Luristan’ın büyük bir bölümü viran oldu. Ama rejim düşmedi ve kazandı. Amerika ve o zamanki Sovyetler, ayakta kalması için Saddam rejimine el atın diyorlardı. Amerikalı stratejistler, İsrail’in uzun vadede sadece hava savaşı yürütebileceğini ancak kara savaşı yapamayacağını biliyorlardı. Çünkü İsrail’in küçük bir ordusu var ve çok küçük bir ülkedir. İran’dan 71-72 kat daha küçüktür.

Kürtlerin uzlaşması iyidir ama yeterli değildir

İran’daki Kürt güçler arasında bir anlaşma yapıldı. Birkaç Kürt parti ve gücü bir araya gelip bu anlaşmayı imzaladı. Kürt güçlerinin bu anlaşması savaş sırasında nasıl bir etkide bulundu?

Bu anlaşma iyi bir anlaşma. Lazım olan ama yeterli olmayan dedikleri şeye örnek olabilir. Çünkü bu anlaşmanın altyapısı, operasyonel ve pratik bir mekanizması yok. Ben defalarca onların anlaşmasının operasyonel bir altyapısının ve mekanizmasının olması gerektiğini söyledim. Bir nevi birleşik bir askeri-siyasi operasyon aşaması olmalı. Bu yok. Hatta başka bir şey de yok. O da söylem birliği. Bu yüzden şu anki anlaşmaları bir örgütlenme olarak çok ama çok zayıf. Askeri-siyasi bir altyapıya sahip olmalı, her şeyden önce birleşik bir Peşmerge gücü olmalı. Fikri ve stratejik açıdan birleşik olmalı. Yayınladıkları bildiriler, yani söylemleri de birleşik olmalı. Ve en önemlisi, siyasi güçlerin doğrultusunda hareket edeceği birleşik bir siyasi ve stratejik program oluşturulmalı. Ama bunu yapmıyorlar.

2026’nın başında Rojava’da meydana gelen savaş ve Rojava’da ortaya çıkan sonuçlar İran’daki Kürt güçleri etkilemiş olabilir mi?

Rojava’da Kürtlerin başına gelenler özellikle Rojhilatlı Kürtler için çok önemli. Birincisi; Eğer Amerika ile çalışıyorsan, Rojava güçleri gibi Amerika ile çalışıyorsan, Amerika’nın müttefiki olmalısın, Amerika’nın emri altında değil. Dahası, Rojava’da Amerika ile olan ilişkilerde, Amerika ile çalışırken herhangi bir siyasi anlaşma yoktu.

Askeri alanda da yoktu. Çünkü orada da onlara silah verdiklerinde, o silahlar Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika’nın onlara hayır dediği gün silahlarını da durdurdular.

Bunu az önce de belirttiniz. Silah meselesi İran savaşı sürecinde de Kürtler için gündeme geldi.

Amerika tarihinde, bilindiği üzere Amerika dünyada muhalif güçlerle birçok kez çalışmıştır. Ancak gizli bir şekilde. Bu CIA’in kontrolü altındaydı, gizli askeri kurumların kontrolü altındaydı. İlk defa Rojava’da açık bir şekilde çalıştı. Ama Rojava bundan faydalanamadı. Yani o IŞİD savaşını yürüttü, o savaşta on iki bin Kürt, gerilla öldürüldü. Fakat siyasi özne olamadı. Bu çok önemli bir nokta. Rojhılat’ta da muhtemelen Trump tam da bunu istiyordu. Kürtleri özel bir güç olarak kullanmak istiyordu.

Amerika’nın Kürtler için siyasi bir haritası yok mu?

Hayır. Siyasi bir haritası yok. O zaman Amerika Kürtlerle çalışıyordu ama aynı zamanda ‘Heyet Tahrir el-Şam’ ile de çalışıyordu. Ve bunu Kürtlere söylemiyordu. Eğer Kürtler o zaman bunu bilseydi, tutumlarını netleştirmeleri gerekirdi. Açıkçası Amerika ve özellikle İngiltere, çünkü bu bir İngiliz projesiydi, bunu Türkiye ile birlikte yaptılar. Sonunda buyurun bu bizim projemizdir dediler. Projeyi Amerika ve İngiltere oluşturdu. Türkiye’yi sadece kullandılar. Yani proje, fikir, stratejik fikir Amerika ve İngiltere’nindi.

Savaştan sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti

Yaygın bir söylem var, Ortadoğu’da yeni bir dizayn olduğu söyleniyor. Size göre Ortadoğu’da yeni bir dizayn var mı?

O dizayn vardı ancak bu İran savaşı o dizaynı yerle bir etti. Şimdi ne tür bir dizayn kurarlarsa kursunlar, ne tür bir askeri ve siyasi denge kurarlarsa kursunlar, İran’ı hesaba katmak zorundalar. O zamanlar hedef İsrail’in de dahil olduğu Amerika’nın hegemonyasını, o askeri hegemonyayı güçlendirmekti. Şimdi o hesap kalmadı. Yani bu savaş onu yıktı. Çok önemli olan bir şey de şu ki; yapılan bu savaş, Amerika’nın Ortadoğu’daki hegemonyasının stratejik sınırlarını gösterdi. Bu, ülkelerin ve özellikle Kürtlerin alması gereken en büyük ders. Eğer Rojava’da Kürtler zamanında Dürziler ve Alevilerle anlaşma yapsalardı, onlarla birlikte savaşsalardı, o cephe kırılmazdı. Bu işi yapmadılar. Çünkü savunma olduğunda, direniş olduğunda hesapları değiştirebilirsiniz. Rojava’da askeri güçleri vardı. Gerillaları vardı, erkek gerillalar, kadın gerillalar, her şeyleri vardı. O zaman Ahmed Şer hükümeti tutunamamıştı. Ama onlar ses çıkarmadılar. Oturup Amerika’nın söylediği her şeyi kabul ettiler. Tom Barack onlara ne dediyse onu yaptılar. İnanıyorum ki Kürtler Rojava’da, sonuçları sadece Rojava için değil, Başûr ve Rojhilat için de kötü olan büyük bir stratejik hata yaptılar.

“Türkiye Musul’u almak istiyor olabilir”

Rojava’daki savaştan sonra Kürdistan Bölgesi’nin durumunun da değişebileceğini söyleyen yorumlar var. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Şu an böyle bir tehlike var. Amerika orayı da merkezileştirmek istiyor. Merkezileştirme, bölgesel hükümetin ya küçülmesi ya da güçlerinin büyük bir bölümünü kaybetmesi anlamına geliyor. Ancak bölgesel hükümet de bunu yapamıyor. Çünkü birleşik değil. Eğer bölgede birleşik bir hükümet olsaydı, bu iş yapılamazdı. İşin gerçeği şu ki, bunu sadece Amerika yapmıyor. Arkasında Türkiye de var. Büyük ihtimalle Türkiye gerçekten de Musul vilayetini ve çevresini kendi kontrolüne alacak şartların oluşmasını isteyecektir. Trump’ın Amerikası stratejik alanda çok ama çok zayıf bir düşünceye sahip. Örneğin, İranlılar müzakerelere düşünceleri oldukça iyi olan kişiler göndermişlerdi. Peki Amerika kimi göndermişti? Ortadoğu’nun ne olduğunu hiç bilmeyen Jared Kushner ile Witkoff’u göndermişti. Amerika’da, Tom Barack’ın da içinde olduğu o sağ kanat iş başında. Irkçı bir zihniyete sahipler. O ırkçılık, demokrasi ve eşitliğin Ortadoğu ülkeleri için olamayacağını söylüyor.

Otoriter merkezi hükümetler kurulmalı diyorlar. Bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Aynı şeyi Lübnan’da yapmak istiyorlar, aynı şeyi Irak’ta yapmak istiyorlar ve zaten bizzat böylesi otoriter bir hükümete sahip olan İran’da da bunu yapmak istiyorlar. Artık o “Yeni Ortadoğu” projesi kalmadı, şimdi başka bir proje ortaya koymalılar.

Bu duruma karşı Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtler ne yapıyor?

Başûr’daki Kürt güçleri birleşik değil. Başûr’daki Kürt güçlerinin stratejik bir düşüncesi yok. Eğer stratejik bir düşünceleri olsaydı, Başûr’daki Kürt güçleri Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere vermezdi. Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere verdiler, yani Kerkük’ün kaderini ve kontrolünü Türkiye’ye verdiler.

KYB ile Türkiye’nin ilişkisi kötüydü.

Şimdi iyi.

Neden şimdi iyi?

Yekitiya Niştimanî (KYB), Parti (KDP) ve Erbil ile olan rekabeti nedeniyle gidip Türkiye’ye yakınlaştığı için.

Ancak KYB’nin aksine KDP ile Türkiye’nin ilişkisi çok iyiydi.

Artık eskisi gibi değil.

Ne değişti?

Çünkü Irak’taki durum ön plana çıkınca Parti (KDP) zayıfladı. Hem Bağdat hükümetinde hem de Kürdistan’da zayıfladı. Şimdi KYB hem İran’ın desteğini alıyor hem de Türkiye’nin desteğini alıyor.

Irak Kürdistan Bölgesin’de Türkiye’nin rolünden bahsettiniz. İran savaşı sırasında Türkiye’nin tutumu ve pozisyonu neydi?

Bugünlerde ortaya çıkan bir şey var ki bence doğru olması muhtemeldir. Trump’ın şöyle dediği söyleniyor: “Biz Kürtlere yardım etmediysek bunun sebebi Erdoğan’ın tehdit etmesiydi. Eğer bunu yaparsanız ben de İsrail’e saldırırım demişti.”

İran savaşıyla birlikte pek çok kişi artık bunu yüksek sesle dile getiriyor. Bu görüşe sahip olanlara göre bir gün İsrail ve Türkiye birbiriyle savaşacak.

Bu ihtimal vardı. Hatta onları korkutacak seviyedeydi. “Ben İran ile değil, Amerika ile de savaşmam ama İsrail’e saldırırım” demişti. Şu anlama geliyor: İran’ı Suriye’den çıkardıklarında, İran’ı Lübnan’dan çıkarmak istediklerinde, İran’ı Irak’tan çıkarmak istediklerinde, tüm bunlar Türkiye’nin çıkarına. Türkiye Suriye’de İran’ın yerini doldurdu. Muhtemelen aynı işi Irak’ta da yapacak. Çünkü İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyorlar. Ama bu zor bir şey, Irak’ta çok zor. Çünkü Irak halkının çoğunluğu Şii ve İran’ın orada nüfuzu var. Bu işi yapamazlar, büyük bir zorlukla yapabilirler. Büyük bir savaş çıkar. Bu kez Barzani eskisi gibi Şii güçlerle kolayca ittifak yapamadı ama YNK yaptı. Temel sorun burada.

İran halkının savaştan sonraki durumu savaş öncesine göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü?

Çok kötü oldu. Bu savaş devrimcilerin ve halkın siyasi özneliğini azalttı. Savaştan önce, Jina Aminî Devrimi’nden sonra İran’da sivil toplum oldukça radikalleşmişti. Ancak bu savaş bunu çok azalttı. Şimdi halk günlük zararların sıkıntılarıyla meşgul. Yani hayat pahalılığı çok fazla, ekmek yemek, geçim sağlamak çok zor. Böyle bir şart ve durumda halkın siyasi pratiği ve siyasi özneliği azalır. Bu savaş bunu azalttı.

Ortadoğu’da gerçekleşecek olan önümüzdeki dönemin senaryoları için öngörüleriniz nelerdir?

Bana göre şu an Ortadoğu’da iki temel güç var: Biri İsrail, diğeri ise İran. İçinden geçilen bu şartlar ve koşullar, ortaya çıkan durum ve Türkiye, Mısır ve diğerlerinin gösterdiği tutumla birlikte, Arap ülkelerinin “İbrahim Anlaşmaları”na üye olma ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çok ama çok düşük. Bence Arap ülkeleri Amerika’ya baskı yapmaya çalışıp bölgede güvenliğin sağlanması ve ayrıca İran’da daha iyi bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için “İran’la anlaş” diyecekler. Böyle ce İran istikrara kavuşsun. Eğer İran istikrara kavuşur ve tehdit edilmezse, o zaman bu bölge de istikrara kavuşabilir.

“Kürtler her zamankinden zayıf”

Bu senaryoda Kürtlerin rolü ve pozisyonu nedir? Kürtlerin payına ne düşüyor?

Bu dönemde Kürtlerin Ortadoğu’daki durumu her zamankinden daha zayıf ve güçsüz. Yirmi yıl önce “Yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak” denilen bir dönemdeydik. Ancak yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olmadı. Başûr’daki hatalar çok büyüktü. Başûr birleşik bir ulusal hükümet kuramadı. Başûr’da aşiretvari bir hükümet var. Amerika da biliyor, Türkiye da biliyor, İran da biliyor. Barzani ve Talabani arasındaki düşmanlığın her şeyden fazla olduğunu biliyorlar. Başûr başaramadı. Rojava da ortaya çıkan o şartlar ve koşullar altında silah elde edemedi. Rojhılat da şu an aynı durumda. Kürtler tek başına, yani sadece Kürtlerin kendileri böyle bir işi yapamazlar. Eğer yapacaklarsa bunu İran’ın demokratik güçleriyle birlikte yapmalılar. Fakat onlar da Kürtlerin tüm taleplerini kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden Kürtler artık gerçekten de görüşlerinde ve stratejilerinde stratejik bir gözden geçirme yapmalıdırlar.

Benim görüşüme göre artık ortaya çıkan şudur: Rojhilat’ta silahlı mücadele stratejisi başarısızlığa uğradı. Başka bir yol seçmeliler. Kendilerini nasıl toparlayacaklarını, nasıl bir birlik kuracaklarını ve Kürdistan’ın sivil toplumunda nasıl bir birliğin temelini atacaklarını bilmelidirler. Eğer Doğu Kürdistan’da stratejik bir değişim yapılacaksa silahlı mücadelenin sona erdiği söylenmelidir. Çünkü silahlı mücadele bir stratejidir. Eğer imkânları kalmazsa, o strateji devam edemez. Şu anda o imkânlar kalmamıştır.

Başka bir şey daha var, artık askeri teknoloji değişti. Şimdi örneğin Bakur’da bile PKK güçlerinin en büyük kısmı yeraltında. Yani savaşın teknolojisi böyle. Şu anda Türkiye’nin bilmem kaç bin askeri üssü var. Çok sayıdalar. Bu üslerin hepsi birbirine bağlı. O savaş dron savaşıdır, hava savaşıdır; o savaş Kalaşnikof savaşı değildir. Ama Kürtlerin savaşı gerçekten de Kalaşnikof savaşı. Bu yüzden Rojhilat için de bu stratejinin değişmesi gerekiyor. Yani bu stratejinin ağırlığının dağlardan şehirlere geçtiğini bilmelisin. Yani dağdan sivil topluma geçiyor. Dolayısıyla Kürt stratejisi odağını şehirlerde, sivil toplumun içinde nasıl yer edineceğine yöneltmelidir. Tamam, Kürtler İran hükümetinin despot bir hükümet olduğunu, insan öldürdüğünü söylüyorlar. Bunların hepsi doğru. Ancak dağda kalmak da hiçbir yere varmaz, dağda kalmak çözüm değil. Durum budur. Strateji değiştiğinde, işin ve mücadelenin merkezi de değişir.

Sosyalist başkan ve milyarder Trump: Mamdani’nin 7 ayı

Akademisyen Özlem Göner, Mamdani’nin yükselişini “Demokratların gelişen sınıfsal öfkenin gazını alma operasyonu” olarak nitelendirirken, Hakan Yılmaz ise zaferin asıl mimarı olan ‘Gazze tepkisi’nin, Mamdani’nin mevcut sermaye ilişkileri ve tartışmalı kadro tercihleriyle gölgelendiğine dikkat çekiyor.

Zohran Mamdani, Foto: Adam Gray/Bloomberg

Donald Trump’ın 5 Kasım 2024 tarihinde gerçekleşen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) federal seçimlerini kazanıp ikinci kez Başkan olmasıyla birlikte ülke aşırı-sağcı ya da kimilerine göre faşist bir Başkan tarafından yönetilmeye başladı. Trump göreve gelir gelmez Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) polislerini ülkedeki mülteci ve göçmenlerin üzerine saldı. Adeta göçmen avı başlattı. Bunlarla yetinmeyen Trump kamu harcamalarında kısıntıya gidip milyonlarca insanın sağlık hakkına erişimini daha da zorlaştırdı. Başkanlık seçiminden bir yıl sonra ise, kendisini Demokratik Sosyalist olarak tanıtan Zohran Kwame Mamdani New York belediye başkanlığı seçimlerini kazandı. Mamdani’nin kazanması, Trump yönetimindeki ABD’de beklenmedik bir gelişme olarak yorumlandı. Dünyanın geri kalanı için şaşırtıcı olan bu başarının nedenleri konusunda farklı görüşler var.

Kendisini Demokratik Sosyalist olarak tanıtan Mamdani seçim kampanyasında işçilere, yoksullara, göçmenlere birçok vaatte bulundu. Kapitalizmin kalbinde bu beklenmedik başarı nasıl mümkün oldu? Mamdani vaatlerini gerçekleştiriyor mu? Tüm bunları New York Şehir Üniversitesi Sosyoloji bölümünden akademisyen Özlem Göner ve Hakan Yılmaz’la konuştuk.

Asıl neden ekonomi mi Filistin meselesi mi?

New York Şehir Üniversitesi (CUNY) Sosyoloji bölümünden Özlem Göner, Mamdani’nin başarısını anlamak için aslında Trump’ın nasıl kazandığına bakmak gerektiğini belirtiyor. Göner’e göre Trump Amerikan halkının büyük bir ekonomik sorunla boğuştuğunu fark etti ve kampanyasında bu yönler ön plana çıktı:

“Joe Biden’ın, yani liberal kesimin bu gerçeği hiç görmemesi, bunu hiç sorunsallaştırmaması, işin ekonomik boyutuna hiç girmemesi, federal seçimleri kaybetmesinde büyük rol oynadı. Yani tabii ki Trump bu ekonomik zorluk argümanı üzerinden siyaset yaparken bunu faşizan bir şekilde yaptı. Ekonomik zorluklarla boğuşan halka ‘Göçmenler sizin işlerinizi çaldı, bu nedenle zorluktasınız.’ dedi. Diğer ülkeleri düşmanlaştırarak ‘Bizim üzerimizden haksız kazanç sağlıyorlar.’ dedi. Amerikan halkının ekonomik zorluk içerisinde olduğunu, geçim şartlarının zorlaşmış olduğunu, insanların güvencesiz birkaç işte birden çalışarak kendilerini ancak geçindirebildiklerini bir şekilde fark etti. Sonuç olarak ekonomik zorluk gerçeğini ve Amerikan halkının yaşam standardının son birkaç on yıldır giderek gerilediğini Trump bile kabul etmişti.

Özlem Güner

Göner, Mamdani’nin başarısının temel nedeninin tıpkı Trump gibi ekonomik soruna dair söylemler geliştirmiş olduğunu belirtiyor:

“Mamdani de bunu kampanyasının en büyük söylemi haline getirdi. Yani ekonomik zorluğu, insanların geçim sıkıntısını, özellikle New York’taki yoksullaşma, birçok insanın barınma sorunu yaşaması, ev sahiplerinin aşırı gelir elde etmesi, kiraların artışı, toplu taşımanın pahalı olmasını gören bir yerden söylemler geliştirdi.”

Mamdani’nin kendisini sosyalist olarak tanımlamasını hatırlatan Özlem Göner, bu söylemi kampanya süresince kullandığını söylüyor:

“Mamdani kendine sosyalist diyor çünkü Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) içerisinden çıkıyor. Ancak söylemlerin biraz popüler sosyalist söylemler olduğunu görmek lazım. Yani popüler, sosyal demokratik hatta bazı yerlerde işte mesela Erdoğan hükümeti gibi popülist rejimlerin bile zaman zaman kullandığı ve halka hitap eden bazı söylemleri gibi. Mesela ücretsiz ulaşım söylemi. Sosyalizmle popülizmi, popülist ekonomik çıkışları biraz ayırmak gerekiyor.”

Göner, Mamdani’nin popülist vaatlerle de olsa halkın gündelik sorunlarına dokunabildiğini belirtiyor:

“Mamdani’nin vaatleri popülist vaatler. Ancak gerçekten halkın gündelik yaşamında önemli yer tutan, insanları zorlayan sorunlara değiniyor. Mamdani halkın sorunlarına dokunmayı başardı. Her ne kadar halkla konuşurken ya da basına yansıtırken bu talepleri küçültmeye çalışsa da, Mamdani çok fazla mülkiyet ilişkilerine, kapitalizmin kendisine dokunmasa da yine de o gelenekten geldiğini ifade ediyor. Mesela bu anlamda konuşmalarında göçmenlere ve işçilere seslenebildi. Bunu popülerleştirebildi.”

Hakan Yılmaz

Mamdani’nin New York seçimlerindeki beklenmedik başarısının temel nedenine dair CUNY Sosyoloji bölümünde doktora öğrencisi ve öğretim görevlisi olan Hakan Yılmaz ise farklı düşünüyor. Yılmaz, Demokrat Parti’nin federal seçimleri kaybetmesinin asıl nedeninin Gazze soykırımı sırasında Joe Biden’ın İsrail’e hiç tepki göstermemesi hatta desteklemesi olduğunu ifade ediyor. Biden yönetimi aynı zamanda soykırıma karşı gelişen protestoları da bastırma politikası izlemişti. Bu konuda Biden yönetiminin tam karşıtı bir politika izleyen Mamdani’nin New York’ta çok güçlü olan İsrail karşıtı dinamiğe dayandığını ifade eden Yılmaz, başarısında vaatlerinin de etkili olduğunu ekliyor. Yılmaz bunlara ek olarak Mamdini’nin seçimlerdeki rakibi Andrew Cuamo’ya da dikkat çekiyor:

“Cuamo, Kovid salgını döneminde New York valisiydi. New York o dönem Kovid salgını nedeniyle çok sayıda insanın hayatını kaybettiği yerlerden birisi. Aynı zamanda Cuamo, adı cinsel taciz skandalına karışmış birisi. Bu durum Mamdani’nin oyunu arttıran faktörlerden.”

Filistin’e destek eylemleri, New York, 2024, Foto: Ümit Tanışır

Mamdani vaatlerini gerçekleştiriyor mu?

Mamdani seçim kampanyası sırasında göçmenleri sahiplenmiş, ücretsiz ulaşımdan, kreş hakkına ve ucuz gıdaya erişime kadar birçok vaatte bulunmuştu. Ayrıca vaatleri arasında zenginlerin vergilerini arttırmak da var. Bu vaatlerin ne kadar gerçekleştirildiği konusunda akademisyen Göner şunları ifade etti:

“Dikkat çekici bir vaadi vergi arttırma konusuydu. Yani en zengin %1’lik kesimin vergisini arttırmak. Başka bir konu kreş konusu. New York’ta insanlar çocuklarını kreşe göndermekte çok zorlanıyorlar. Daha önceki belediye yönetimleri başlangıçta dört yaşa kadar ücretsiz kreş, sonrasında üç yaşa kadar ücretsiz kreş hizmeti veriyorlardı. Şimdi Mamdani iki yaşta da ücretsiz kreş hizmeti getiriyor. Başka bir konu otobüslerin ücretsiz olması. Şu anda ücretsiz olmadı ama mesela otobüs şoförleri için bir rahatlama sağladı. Bir diğer konu ise kiracı hakkı. New York’ta yaşayanların büyük bir kısmı işçi sınıfı ve alt orta sınıf insanlar. Bu kesimin en büyük derdi kira. Mesela gençler artık bu yüzden aileleriyle birlikte yaşamak zorunda kalıyorlar. Yani kira zorluğunun, günden güne artan kiraların, ev sahiplerinin mesela ev tamirat giderleri konusunda hiç adım atmadığı bir ortam var. New York’ta evlerin yaşam kalitesi çok kötü. Mamdani bunu gördü ve bu konuda somut adımlar atmaya başladı. Belediye bünyesinde kiracıyı koruma birimi kurdu. Artık kiracı haklarının arttığı, davaları kiracıların kazandığı bir döneme girmiş olduk.”

ABD Siyasi Ekosistemi

DSA: Demokrat Parti İçindeki Sol

1940’lardan bu yana var olan Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA), 1960’lardan itibaren Demokrat Parti içerisinde bir eğilime dönüştü. Amaçları, partiyi bir “işçi partisi” çizgisine çekmek. Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi isimlerin yükselişi, Zohran Mamdani gibi genç aktörlerin de daha görünür olmasını sağladı.

2024 Federal Seçim Sonuçları

Kasım 2024 seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump, oyların yüzde 49,8’ini alarak Kamala Harris’i geride bıraktı. Bu sonuçla Trump, ABD’nin 47. Başkanı olarak ikinci kez seçildi.

Donald Trump: %49,8
47. ABD Başkanı

Seçim Sistemi: Seçiciler Kurulu

ABD sisteminde Başkan, 538 delegeli Seçiciler Kurulu ile seçilir; kazanmak için en az 270 delege şarttır. Başkan, Kongre ile birlikte çalışmak zorundadır, ancak belirli alanlarda tek başına yasal düzenleme yetkisine sahiptir.

Mamdani kiracıları korumaya yönelik belli adımlar atsa da henüz ucuz konut inşası gibi bir gündem yok. Barınma sorunu konusunda atılan adımlar henüz çok sınırlı. Yılmaz bu konuda Mamdani’nin kısıtlı koşullara sahip olduğunu belirtiyor:

“Vaatlerine yönelik başlangıç adımları atıyor evet. Ancak Amerikan sisteminde bu konuda çok ciddi sınırlamalar var. Belediyenin bütçesini sadece belediye yerelden belirlemiyor. Eyalet belirliyor. Mamdani seçildikten sonra eyalet meclisinde zenginlerden alınan vergileri yükseltmek için bir kampanya yürüttü. Ama çok başarılı olmadı. Oysa kampanyası milyarderlere vergi koyma vaadiyle başlamıştı. Tek çıkan vergi ikinci lüks evlere getirilen bir ekstra mülk vergisi. Yani Gelir Vergisi değil de sadece ekstra mülkü olanlara bir vergi çıktı. Buna kısmi başarı denilebilir. Ücretsiz otobüs vaadi vardı. Bu şuana kadar gerçekleşmedi. Bir diğer konu gıdaya erişim meselesi. Ucuz gıdaya erişim için marketler açılacak. Kısmi olarak gerçekten yaptığı şeyler var ama ne kadar bu kadrolarda başarabilir bu şu an belirsiz. Belediye bünyesindeki eski kadrolar bu siyasi görüşlere ve uygulamalara tam katılıyor mu katılmıyor mu bilmiyoruz. Bir de ayrıca eyalet yönetiminin getirdiği kısıtlar var. Eyalet de onun vergi toplama kapasitesini çok ciddi kısıtladığı için yapabileceği şeyler de daha kısıtlı. Ama göründüğü üzere bir çaba var. Elbette Mamdani henüz görev süresinin başında, bunu da unutmamak lazım.”

Mamdani vaatlerine yönelik belli adımlar atmaya çalışsa da, Göner’in yorumuyla, yapmaya çalıştığı şey “sorunu tamamen çözmek değil de kısmen yumuşatmak, yoksullara ve çalışanlara biraz nefes aldırmak.”

Mamdani’nin kampanyası, Foto: Adam Gray/Bloomberg

Mamdani’nin yoksullara seslenen vaatlerini kısmi düzeyde gerçekleştirmesi, zenginlere gelir vergisi konusunda amacını gerçekleştirememesinde liberal hukuki çerçeve içinde kalması belirleyici. Bu durum ise Mamdani’nin Demokrat Parti’yle ilişkisinin niteliğini gündeme getiriyor. Demokrat Parti’nin New York adayı olarak önü neden açıldı? Göner’e göre bunun sebebi toplumsal bir patlamadan çekinilmesi:

“Bunun nedenlerinden bir tanesi mesela partiyi kurtarmak. Halkta sisteme karşı büyüyen bir öfke var. İşçide gelişen bilinç var. Occupy Wall Street hareketinden beri gelişmekte olan bir toplumsal hareket dalgası var. Liberaller (Demokrat Parti) bunu uzun süre reddetti. Trump bunu böyle çok popülist bir şekilde ve Amerikan milliyetçiliğiyle birleştirip kullandı. Demokrat Parti aslında sistemin en büyük taşıyıcısı, koruyucusu. Mamdani’yi desteklemelerindeki amaç gelişen toplumsal öfkeyi patlamaya yol açmadan içermek ve konsolide etmek. Gerçekten New York eyaletinde toplumsal bir patlamadan sakınıyorlar. Mamdani bu yüzden hem alternatif ve olumlu gibi duruyor. İşçi haklarını tanıyan ya da sosyalizm kelimesini kullanabilen ama bir şekilde de içini boşaltarak bir olası toplumsal patlamanın da önünü almayı amaçlayan bir siyaset.”

Occupy Wall Street eylemleri, Foto: Vanity Fair

ABD’de dipten gelen sol dalga mı var?

ABD’de son yıllarda önemli toplumsal eylemlilikler gerçekleşti. İsrail’in Filistin’e yönelik başlattığı soykırıma karşı gelişen protestolar, Trump iktidara geldiğinde gelişen Krallara Hayır mitingleri, göçmen düşmanlığına karşı gelişen protestolar ilk elden sayılabilecek olanlar. Ancak Mamdani’nin Demokrat Parti tarafından New York adayı olarak kabullenilmek zorunda kalınması ve ülkede sağ bir iktidar varken seçimleri beklenmedik bir şekilde kazanmış olması daha yaygın bir toplumsal hareketliliğe işaret ediyor olabilir. Göner bu konuda şunları belirtiyor:

“Amerika’da tabandan gelen, dipten gelen bir dalgadan söz edilebilir. Tabandan gelen bir son dalga var. Yani gerçekten hani Occupy Wall St eylemlerinden son iki buçuk yıl içinde Filistin soykırımına karşı halkta biraz daha genişleyen bir tepkiselliğe kadar bir hareketlilik var. Tepkisellik artmaya, giderek birleşmeye başladı. Böyle bir son yükseliş var ama bunun içeriği ne olacak? Demokratlar daha sosyalist değil de, aslında daha çok sosyal demokrasi çerçevesinde ödünler vererek bu dalganın önünü alma düşüncesinde. Ama aslına bakarsanız Amerika sosyal demokrasiden bile oldukça uzak.”

Wall Street’i İşgal Et (Occupy Wall Street)

17 Eylül 2011’de New York’ta, ABD’nin finansal kalbi Wall Street’te, Kanadalı aktivist grup Adbusters tarafından başlatılan halk eylemleri ve toplumsal hareket. Eylemler barışçıldır ve eylemcilerin çoğunluğunu eğitimli gençler oluşturmaktadır. Amacı sosyal eşitsizliği ve şirketlerin ABD yönetimi üzerindeki nüfuzunu protesto etmektir. Eylemler Arap Baharı’ndan etkilenerek başlamıştır. Protestocuların sloganı “Biz %99’uz”dur. Eylemler tüm ABD’ye yayıldı.

Eylemin büyüklüğüne rağmen, eylem büyük medya kuruluşlarında fazla yer almamaktadır ve zaman zaman bu kuruluşlar tarafından kötü gösterilmek için eylemcilere Nazi, Komünist, seks bağımlısı gibi sözler sarf edilmektedir.

Alternatif Banka

Eylül 2011’de Wall Street’i İşgal Et hareketinin ilk günlerinde bir araya gelen kişiler, Occupy/İşgal Hareketi için Alternatif Banka oluşumu (Occupy Money Cooperative) adıyla bir proje geliştirmişti. Bu oluşumun temel amacı maliyeti düşük, şeffaf ve kaliteli finansal hizmetlerin herkese sunulmasını sağlamaktır. Oluşumun ilk hedefi Occupy Card (İşgal Hareketi Kartı) üretmektir.

Kaynak: Wikipedia

Yeni bir sol dalga ihtimali konusunda ve Mamdani’nin sol bir figür olarak ortaya çıkışında Yılmaz ise daha farklı bir yorum yapıyor:

“Amerika’da sol çok gerçekten o kadar zayıf ki yükselmesi o kadar zor bir şey değil. Yani hafif bir sol hareketlilik bile yükseliş algısı yaratabiliyor. Mesela Demokratik Sosyalistlerin şu an 100 bin civarı üyesi var. Demokrat partiye kayıtlı 60 milyon insan var. Yani orantısız bir durum var. Tabii o 60 milyon Demokrat Parti’ye kayıtlı insan hiçbir şey yapmıyor çoğunlukla. Ama 100 bin üyesi daha aktif. Buradan bakınca, evet kesinlikle bir sol dalga var. Bu sol dalganın kaynakları George Floyd eylemlerinin etkisi, ayrıca Kovid salgını sonrası işçi hareketinin biraz daha hareketlenmesi ve en son Gazze soykırımına karşı eylemler olarak görülebilir. Bu üç protesto dalgasının kesişmesiyle gerçekten ciddi bir taban oluştu. Bir de New York’ta görece yüksek olan sendikalılık oranını da hesaba katmak lazım bunu değerlendirirken. %25 sendikalılık oranı var New York’ta. Yani özetle bu dinamiklere dayanan bir Mamdani koalisyonu ortaya çıktı. Bu koalisyon gerçekten yükselişte olan bir koalisyon ama içinde farklı fraksiyonlar var.”

George Floyd eylemleri, New, York, 2020, Foto: NBC New York

Trump Mamdani’yi neden övüyor?

Mamdani Belediye başkanlığını kazandıktan sonra 21 Kasım 2025’te Trump’ı Beyaz Saray’da ziyaret etti. Trump aşırı-sağcı, göçmen düşmanı ve sol düşünceye karşı bir siyasetçi. Mamdani ise sosyalist, müslüman kimliklere sahip, Uganda doğumlu ve zenginleri vergilendirmek isteyen bir Belediye başkanı. Ancak, Trump ilginç bir şekilde söz konusu görüşmede ve sonrasında Mamdani’yi bolca övdü. Göner’e göre bu tuhaflığın sebebi Mamdani’nin karizmatik bir lider olması ve arkasındaki halk desteği:

“Trump karizmatik liderleri seviyor ve liderlik pozisyonunu yürütebilecek insanlara biraz değişik bir saygı duyuyor. Bunu otoriter faşizan figürlerde de yapıyor ama böyle Mamdani gibi arkasında halk desteği olduğunu hissettiği figürlere de yapıyor. İkincisi, mesela New York’ta Public Housing (Kamu Evleri) denilen büyük bir inşaat projesi var. Bu ne anlama geliyor? İnşaat sektörünün görece kar sağlayabileceği, nemalanabileceği bir alan açmak mesela. İşte orada Trump’la Mamdani’nin bir görüşmesi olmuştu. Yani bu projeden hem kapitalistler kar edecek hem de işçi sınıfı ve evsizler faydalanacak belki. Trump’ın övgüsünün arkasında bu tip durumlar var. Ama esas sebep Mamdani’nin arkasında bir halk desteği görmesi.”

George Floyd Cinayeti ve Sonrasındaki Gelişmeler: Adaletten Zihniyet Değişimine

25 Mayıs 2020’den Günümüze

25 Mayıs 2020 tarihinde ABD’nin Minneapolis kentinde polis memuru Derek Chauvin’in, gözaltı işlemi sırasında 9 dakikadan fazla bir süre diziyle boynuna basması sonucu siyah Amerikalı George Floyd nefessiz kalarak hayatını kaybetti. Floyd’un “Nefes alamıyorum” sözleri, dünya çapında ırkçılığa ve polis şiddetine karşı emsalsiz bir kitlesel öfkenin fitilini ateşleyerek Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) protestolarını küresel bir harekete dönüştürdü.

Mahkeme ve Hukuki Süreç

Aylar süren davalar neticesinde adalet sistemi eşine az rastlanır kararlara imza attı. Nisan 2021’de ana fail Derek Chauvin; ikinci ve üçüncü derece cinayet suçlarından mahkûm edilerek 22,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Olaya göz yuman ve yardım eden diğer üç polis memuru da değişen sürelerde hapis cezaları aldı. Ayrıca Minneapolis şehri, Floyd’un ailesine 27 milyon dolarlık tazminat ödemeyi kabul etti.

Toplumsal ve Sistemsel Etkiler

Bu cinayet sadece hukuki bir sonuç doğurmakla kalmadı, dünyada köklü bir zihniyet değişimini tetikledi:

  • Polis Reformu Tartışmaları: “Polisin Bütçesini Kes” (Defund the Police) sloganı etrafında polis teşkilatlarına ayrılan bütçelerin sosyal hizmetlere kaydırılmasına yönelik büyük tartışmalar başladı. Boyun sıkma (chokehold) taktiği yasaklandı.
  • Sembollerin Yıkılması: Sömürgecilik, köle ticareti ve Konfederasyon dönemini temsil eden tarihi şahsiyetlerin heykelleri göstericiler tarafından yıkıldı veya depolara kaldırıldı.
  • Kurumsal Farkındalık: Küresel markalar, medya kuruluşları, üniversiteler ve spor ligleri içlerindeki ırkçı önyargıları kabul edip çeşitlilik ve kapsayıcılık (Diversity and Inclusion) politikalarını yenilemek zorunda kaldı.
  • Yapısal Eşitsizliklere İtiraz: Protestolar sadece tekil bir polis şiddetine değil; yüzyıllara dayanan yapısal eşitsizliklere ve siyahilerin adalet sisteminde maruz kaldığı orantısız güç kullanımına karşı birikmiş büyük bir toplumsal reaksiyondu.

Yılmaz karizmatik bir lider olmasının ötesinde Trump’ın Mamdani’ye övgülerinin asıl nedeninin New York’taki inşaat projeleri meselesi olması ihtimaline vurgu yapıyor:

“Mamdani özel inşaat şirketlerine karşı çok daha hafif bir tonda siyaset yapıyor. 2020’de çekilmiş bir videosu var mesela. Avusturya’daki sosyalist partinin kamu kaynaklarıyla nasıl kamu için ev inşaa ettiğinden bahsediyor. Ama Mamdani şuan belediye başkanı ve kamu için ev yapmak gibi konulara hiç girmiyor. Özel inşaat şirketleri buradaki kira sorununun asıl sebebi. Bu şirketler gayrimenkullerin büyük bir kısmını kontrol ediyor ve emlak piyasasında fiyatların orantısız yükselmesine neden oluyor. Mamdani’nin buna karşı bir çözüm ürettiği yok aslında. Trump’ın asıl işi emlak ve New York’ta bolca yatırımı var. New York’la ilişkisi bu zaten. Asıl meselesi burada inşaat yapmak veya yatırım getirmek. Mamdani de buna karşı çıkmadığı için Trump’ın ona karşı agresif bir şey söylemesinin bir anlamı yok. Buna gerek duymuyor. Çünkü Mamdani asıl konuya dokunmuyor.”

Mamdani-Trump görüşmesi, Foto: Beyaz Saray

Yılmaz, övgülerin arkasındaki bu nedenlere ek olarak önemli bir konunun daha altını çiziyor: “Eski yönetim döneminden kalan kadroların hala görevde olması.”

Yılmaz’ın aktarımına göre Mamdani bir önceki belediye yönetimi döneminde göreve başlayan polis şefi Jessica Tisch’i görevde tutuyor. Yılmaz’a göre bu sebepler de Trump’ın Mamdani’ye karşı pozitif bir tutum almasında etkili. Ancak Mamdani’nin bir yandan sol söylemlerle halka seslenirken diğer taraftan bu tip ilişkiler içinde olması destekçilerinden tepkiler yükselmesine neden oluyor.

Vali Hochul ile işbirliği

Mamdani’nin ABD’nin en büyük şehri New York’ta sol siyasi söylemlerle yerel seçimi kazanmış olması sadece ABD’de değil dünya genelinde birçok ülkede muhalif kesimlerde heyecan yarattı. Ancak işin ABD dışındaki ülkelerde pek görünmeyen boyutu Mamdani’nin eleştirdiği siyasi kesim ya da figürlerle ilişkileri ve bu konuda aldığı tepkiler.

Mamdani ve Katy Hochul, Foto: Office of Governor Kathy Hochul

Eski polis şefini hala görevde tutmasına ek olarak Mamdani’nin New York Eyalet valisi Katy Hochul ile işbirliği en çok tepki çeken konulardan. Yılmaz bu konuda şunları belirtiyor:

“New York Eyalet valisi Kathy Hochul ile Mamdani arasındaki işbirliği eleştiri konusu. Bu durum destekçilerini çok memnun etmiyor. Çünkü New York valisi mesela zenginlere getirilecek vergi artışlarına engel oldu. Bunun haricinde burada Ocak ayında bir hemşire grevi oldu. Grev varken oraya dışarıdan hemşire getirilmesine izin verdi. Bunların hepsi Mamdani seçildikten sonra oldu. Mamdani mesela bu greve desteğe gitti. Ama ertesi gün New York valisine seçim kampanyasında desteğini açıkladı. Yani bir taraftan işçileri desteklerken diğer taraftan o işçilerin yerine dışarıdan işçi getiren valinin seçim kampanyasını destekledi. Burada tabi direkt Mamdani’yi suçlayamayız. Çünkü biraz eli bağlı o valiye karşı. Ancak eski yönetime karşı aldığı yumuşak tavırlar şu anda herhalde en çok eleştiri alma sebebi.”

Vali Hochul ile işbirliği sıradan bir konu değil. Çünkü Hochul yukarıda belirtilenlere ek olarak siyonist bir siyasetçi. Akademisyen Göner’in aktardığına göre 2024’te gerçekleşen Filistin eylemleri sırasında uygulanan baskı politikalarında, eylemcilere yönelik polis şiddetinde ve Filistin’i destekleyen akademisyenlerin işten atılmasında bire bir rol oynayan kişi. Göner buna ek olarak Mamdani’nin tepki çektiği başka dikkat çekici bir uygulamayı şöyle paylaşıyor:

“New York’ta şöyle bir olay oldu: Bu bahsedeceğim düzenleme Mamdani döneminde gerçekleşti. New York’ta sinagoglarda büyük miktarda Filistin toprağı satılıyor. Siyonistler sinagoglar üzerinden Filistin toprağı satın alıp daha sonra yerleşimci olarak oraya gidiyorlar. Dolayısıyla bu sinagogların önü protestocular için bir eylem alanı. Ancak Mamdani döneminde buralarda eylem yapılması engellendi. Polis eylemcilerin o binalara yaklaşmasına engel oluyor. Ve bunun gerekçesi de tam da aşırı sağın kullandığı şekilde anti-semitizmi engellemek olarak gösteriliyor. Yani aslında kendi polisine destek olarak Filistin toprağının sinagoglarda satılmasını protesto edenleri engellemiş oldu.”

Göner Mamdani’nin bu tip uygulamalarının İsrail lobisine karşı bir geri adım niteli taşıdığını belirtiyor.

Çin Mahallesi, New York ev işçilerinin 24 saatlik çalışmaya karşı eylemi, Foto: Amir Khafagy/Documented

Göner Mamdani’nin işçi eylemlerini destekleme konusunda tutarsızlıkları olduğunu belirtiyor: “

“New York’taki Çin mahallesinde büyük bir işçi eylemi oldu . Burada bazı evlerde Çinli göçmen kadınlar ev işlerinde 24 saat çalıştırılıyorlardı. Göçmen kadınlar bu çalışma şartlarına karşı açlık grevi başlattılar.

Mamdani işçi eylemlerini destekliyor ama kendisine destek için çok çağrı yapılmasına rağmen o eyleme destek vermedi. Yani aslında sistemin gerçekten içini gösteren, işçi sınıfın gerçek mücadelesi diyebileceğimiz alanlara çok da fazla girmemeye, dokunmamaya çalıştı.”

Claude Fable 5 ve Mythos 5’e erişim kapandı

Claude’un geliştiricisi Anthropic, ABD Ticaret Bakanlığı’ndan gelen talep sonrasında yeni duyurduğu yapay zeka modelleri Fable 5 ve Mythos 5’e erişimi tüm kullanıcılar için kapattı.

Foto: Technopat

Yapay zeka şirketi Anthropic, yeni duyurulan yapay zeka modelleri Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5’i Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hükümetinin ihracat kısıtlaması adımının ardından tüm kullanıcılara kapattı. ABD yönetiminin asıl amacının yabancı uyruklu kişilerin bu teknolojilere erişimini engellemek olarak belirtilmesine karşın Anthropic yönetimi, yasal süreçlerde herhangi bir risk almamak adına modelleri herkes için geçici olarak devre dışı bıraktı.

Süreci hızlandıran gelişme, ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in Anthropic CEO’su Dario Amodei’ye gönderdiği uyarı mektubu oldu. Mektupta Ticaret Bakanlığı, Fable 5 ve Mythos 5 modellerinin ABD sınırları dışına çıkarılması, yeniden ihraç edilmesi veya ülke içindeki yabancı uyruklu kişilere devredilmesi işlemlerini lisans şartına bağladı.

Reuters‘ın haberine göre, eş zamanlı olarak Amazon Web Services’ten de tüm bölgelerdeki Anthropic kullanıcılarının model erişimlerini iptal etmesi istenirken şirketin eski nesil diğer modelleri ise bu yasaktan etkilenmedi.

“Jailbreak” iddiası

Yine Reuters‘ın aktardığına göre hükümetin bu ani kararının arkasında siber güvenlik endişeleri yatıyor. Başka bir şirketin, Mythos modelinin güvenlik duvarlarını “jailbreak” yöntemiyle aşmayı başardığını iddia etmesi, Washington’da bu teknolojinin bilgisayar korsanlarına yardım edebileceği korkusuna sebep oldu.

Donald Trump yönetimi, daha en başından beri bu modellerin piyasaya sürülmesini durdurmaya çalışmış ancak başarısız olmuştu. Hatta Trump, yakın bir zaman önce yapay zeka şirketlerinin en güçlü modellerini halka açmadan önce devlet tarafından siber güvenlik testleri yapılmasını talep eden bir başkanlık kararnamesi de imzalamıştı. Yetkililer, “ABD ulusal güvenlik altyapısı bu yeni teknolojilere karşı gerekli savunma güçlendirmelerini tamamlayana kadar” modellerin kullanım dışı kalacağını belirtti.

Bu kararla birlikte Anthropic’in bu modelleri gelecekte yabancı uyruklu kullanıcılara sunabilmesi için artık özel ihracat lisansları alması gerekiyor.

Anthropic: “Endüstri durma noktasına gelir”

Anthropic ise yaptığı açıklamada kararın aşırı olduğunu belirtiyor. Şirket, spesifik ve dar kapsamlı bir potansiyel “jailbreak” bulgusunun, yüz milyonlarca insanın kullandığı bir modeli tamamen piyasadan çekmek için yeterli bir gerekçe olamayacağını savunurken şirket yönetimi, “Eğer hükümetin bu güvenlik standardı yapay zeka endüstrisinin geneline uygulanırsa tüm şirketlerin ileri seviye modelleri piyasaya sürmesi fiilen durma noktasına gelir” uyarısında bulundu.

Anthropic ve Claude Hakkında

Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5, yapay zeka sektöründe faaliyet gösteren Anthropic şirketi tarafından Haziran 2026’da duyurulan gelişmiş yeni nesil yapay zeka modelleridir. Geniş kitlelere sunulmak üzere tasarlanan Fable 5, kullanılabilirlik ve koruma dengesiyle ön plana çıkarken daha dar bir kullanıcı kitlesini hedefleyen Mythos 5 ise yalnızca Project Glasswing adlı özel siber güvenlik ve araştırma programı ortaklarına açılmak üzere geliştirilmişti.

Bunların yanı sıra Claude, Şubat 2026’da ABD’nin İran üzerine gerçekleştirdiği saldırılar sırasında ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından istihbarat değerlendirmesi, hedef tespiti ve savaş senaryolarının simülasyonu için kullanmıştı. Anthropic, daha önce Pentagon ile çalışan veri analizi şirketi Palantir ile ortaklık kurmuştu. İran Savaşı’nın ilk günlerinde ABD’nin Minab’da bir ilkokula düzenlediği ve 120’den fazla çocuğun hayatını kaybettiği saldırı hakkında Anthropic CEO’su Amodei, saldırıda Claude’un veya herhangi bir yapay zekanın tam olarak nasıl bir rol oynadığını bilmediklerini belirtmişti. Amodei ayrıca, sistemin tasarım prensibi gereği nihai kararı her zaman bir insanın verdiğini vurgulamıştı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.