Manisa’nın Turgutlu ilçesinde İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi önünde 22 Eylül’de yaşanan silahlı saldırının ardından Eğitim Sen, illerde eylemler düzenledi. Öğretmenler, olaydan bir gün önce yedi bakanlık arasında imzalanan okul güvenliği protokolünü eleştirdi. RTÜK okul saldırısına ilişkin haberlere yayın yasağı getirdi.
Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi
Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde 11 öğrencinin yaralandığı silahlı saldırının ardından Eğitim-Bir-Sen, Türk Eğitim-Sen, Eğitim-İş, Eğitim-Sen ve Eğitimin Gücü-Sen, şiddeti doğuran koşullara karşı önleyici ve kalıcı politikalar geliştirilmesi için okul önünde ortak bir açıklama yaptı.
Eğitim-Sen, hem Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde hem de İstanbul’da Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde eylemler düzenledi. İki şehirde Eğitim-Sen’li öğretmenler, okul şiddetinin yalnızca güvenlik tedbirleriyle çözülemeyecek çok boyutlu bir sorun olduğunu vurgulayarak Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in istifasını istedi.
Eğitim-İş ise 23 Eylül’de derslere siyah giyinerek girme kararı aldı.
Manisa Turgutlu’da okul saldırısı
Olay, 22 Eylül sabahı 08.00 sıralarında Turgutlu’nun Albayrak Mahallesi’ndeki İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi önünde meydana geldi. 15 yaşındaki öğrenci H.O.’nun okul önünde ateş açması sonucu ikisi ağır olmak üzere 11 kişi yaralandı. Sağlık Bakanlığı, yaralıların tedavisinin sürdüğünü açıkladı.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, saldırıyı düzenleyen çocuğun ihbar üzerine bölgeye sevk edilen güvenlik güçlerince gözaltına alındığını açıkladı.
Aynı açıklamaya göre, Turgutlu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturması kapsamında saldırganın anne, baba ve silahın sahibi olduğu belirlenen dedesi de gözaltına alındı.
ÇOCUKLARIMIZIN GÜVENLİĞİNİ TEHDİT EDEN HİÇBİR İHMAL KARŞILIKSIZ KALMAYACAKTIR!
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, okul binası dışında, öğrencilerimizin okullarına gittiği sokakta meydana gelen silahlı saldırıda 2’si ağır olmak üzere 11 öğrencimizin yaralanması hepimizi derinden…
Milli Eğitim Bakanlığı, bu olayın ardından okuldaki eğitim-öğretime bir gün ara verdi.
Soruşturma kapsamında elde edilen güncel bilgiler, saldırganın olay sırasında 3 fişek kullandığını ve saldırıdan önce telefonu sıfırladığını ortaya koydu. Öğrencilere yaklaşık 80, 90 ve 110 metre uzaklıktaki farklı noktalardan ateş açıldığı saptandı.
Saldırıda kullanılan tüfeğin saldırganın anneannesine ait olduğu tespit edildi. Saldırganın yaklaşık bir ay önce saldırıda kullandığı tüfekle atış talimi yaptığı belirlendi. Kullanılan fişeklerin ise anneannesinden aldığı 600 lira ile bir av bayisinden temin edildiği öğrenildi.
Ankara: “okul güvenliği kameralar önünde imza atmaklaolmaz”
Eğitim Sen’in çağrısıyla Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde toplanan öğretmenler adına açıklamayı Eğitim Sen Ankara 2 No’lu Şube Başkanı Tülay Yıldırım okudu. Açıklamada, bir gün önce yedi bakanlık arasında imzalanan okul güvenliği protokolüne atıfla “Aradan daha bir gün geçmeden bugün yaşanan saldırı, protokollerin ve törenlerin tek başına güvenli okul yaratmadığını açık biçimde göstermiştir. Sayın Yusuf Tekin okul güvenliği kameralar önünde imza atmakla, protokol açıklamakla sağlanmaz. Güvenlik, öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin günlük yaşamında somut olarak hissedilmek zorundadır” diye konuştu.
Yıldırım, “Yaşanan bunca acıyı, ölümü, şiddeti görmezden gelen, kamu kaynaklarını tarikatlara, cemaatlere peşkeş çeken, okulların en temel ihtiyaçlarını bile karşılamayan, gerçek ve kalıcı çözümler üretmeyerek sorumluluktan kaçan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin istifa etmelidir” dedi.
7 bakanlık arasında imzalanan protokol
Saldırıdan bir gün önce, İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı arasında “Çocukların Eğitim Süreçlerinin Güvenliğine İlişkin Koruyucu ve Önleyici Hizmet ve Tedbirlerin Artırılmasına Yönelik İş Birliği Protokolü” adlı bir güvenlik protokolü imzalamıştı.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, “Bununla ilgili ilk defa bu sene okullarımızda 31 bin tane bahçe görevlisi de istihdam etmiş olduk” demişti.
Manisa Valiliği ise saldırıdan 4 gün önce, 2026-2027 eğitim yılı için alınan güvenlik tedbirlerini il genelinde 507 okulda 531 bahçe görevlisi, öğrencilerin giriş-çıkış saatlerinde ise 59 ekipte 118 personel görevlendirilmesi olarak açıklamıştı.
Açıklamada şiddetin bireysel davranışlarla açıklanamayacak kadar derin ve çok boyutlu bir sorun olduğu, ekonomik, siyasal, kültürel ve niteliksiz eğitim politikalarının sonucu olduğu vurgulandı.
Eğitim Sen’in talepleri şöyle sıralandı:
“Okullardaki psikolojik danışman sayısı artırılmalıdır.
Çocukların yalnızca akademik başarısı değil, sosyal yaşam koşulları da dikkate alınmalıdır.
Akran zorbalığıyla mücadele için bilimsel ve onarıcı programlar uygulanmalıdır.
Öğretmenlere yönelik şiddete karşı etkin hukuki ve idari mekanizmalar oluşturulmalıdır.
Okullardaki güvenlik sorunları bilimsel yöntemlerle değerlendirilmelidir.
Silahların ve tehlikeli araçların okullara girişini önleyecek etkin tedbirler alınmalıdır.
Okul çevreleriyle ilgili risk analizleri yapılmalı ve kamu kurumları arasında koordinasyon sağlanmalıdır.
Öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin karar alma süreçlerine katılabildiği demokratik okul ortamları oluşturulmalıdır.
Eğitim emekçilerine yönelik şiddet olayları için düzenli, şeffaf ve kamuoyuna açık veri tutulmalıdır.
Şiddetin toplumsal nedenleriyle mücadele edilmelidir.”
İstanbul: “Milli Eğitim’in tek uğraştığı öğretmenin kıyafeti”
Aynı gün Eğitim Sen İstanbul Şubeleri’nin çağrısıyla Kadıköy’de Süreyya Operası önünde düzenlenen eyleme birçok siyasi parti ve sendika da katıldı. Burada da Tekin istifaya çağrıldı.
Öğretmenler, yedi bakanlık arasındaki protokolün “mürekkebi kurumadan” saldırının yaşandığını belirterek Tekin’in protokol sonrası açıklamasında öğretmenlere önlük zorunluluğu getirilmesi ve öğrenci kıyafet serbestisinin kaldırılmasından bahsettiğini, okulların asıl sorunlarına dair hiçbir adım atılmadığını söyledi. Açıklamada personel takviyesi, sınıf mevcutlarının azaltılması, sosyal hizmet uzmanı ve rehber öğretmen atamasının yapılmadığı, bunun yerine önlük, cep telefonu gibi “yasak”lara odaklanıldığı vurgulandı.
Eğitim Sen İzmir şubeleri, Konak İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde basın açıklaması düzenleyerek çözümün okulların aşırı güvenlikçi denetim alanlarına dönüştürülmesi ile değil, psikolojik danışmanlık ve rehberlik öğretmenlerinin sayısının artırılması ve kalabalık sınıfların azaltılması ile mümkün olduğunu aktardı.
Basın metnini Eğitim Sen İzmir 5 No’lu Şube Başkanı Savaş Candemir, “Bakanlığın eğitimin asıl ve hayati sorunu olan ‘güvenli okul, güvenli gelecek’ talebini görmezden gelmesi ve kamuoyunu tamamen şekilci meselelerle meşgul etmesi kabul edilemez” diye konuştu.
Candemir, sözlerine “Okulların güvenliği polisiye yöntemlerle sağlanmaya çalışılmamalı” diye ekledi.
RTÜK’ten yayın yasağı
RTÜK, olayın ardından önce medya kuruluşlarına yönelik bir “sorumlu yayıncılık” çağrısı yaptı.
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bir okulda meydana gelen elim olay Üst Kurulumuz tarafından hassasiyetle takip edilmektedir.
Yaşanan bu müessif olay sonrasında medya hizmet sağlayıcılarının toplumsal huzuru, kamu düzenini ve özellikle çocuklarımız ile gençlerimizin ruh sağlığını… pic.twitter.com/kB6xTViJHr
Bu açıklamadan üç saat sonra RTÜK, Turgutlu Sulh Ceza Hâkimliği’nin 22 Eylül 2026 tarihli ve 2026/4943 D. İş sayılı kararına dayanarak saldırıya ilişkin soruşturma tamamlanana kadar geçerli olacak bir yayın yasağı ilan etti. Karara göre yazılı, görsel basın ile sosyal medya ve internette bu soruşturma kapsamında her türlü haber, röportaj ve eleştirinin yayınlanması yasaklandı.
KAMUOYUNA DUYURU
Manisa ili Turgutlu ilçesinde 22 Eylül 2026 tarihinde meydana gelen silahlı saldırıya ilişkin olarak yürütülen adli soruşturma kapsamında, Turgutlu Sulh Ceza Hâkimliğinin 22.09.2026 tarihli ve 2026/4943 D. İş sayılı kararıyla yayın yasağı getirilmiştir.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, TGRT Haber yayınında sokakta yaşayan köpeklerin %99,2’sinin toplandığını duyurdu ve “1 buçuk ay sonra bu iş Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkacak,” diyerek tarih verdi. Yaşatacağız Platformu’ndan Sevcan Çamlıdağ, “Nefret siyasetine yaslanan söylemler üzerine şiddet haberlerine uyanmamız an meselesi oldu,” dedi.
Foto: bianet
Resmi adıyla 7527 Sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun [hayvan hakkı savunucularının kullandığı tabirle “Katliam Yasası”], 30 Temmuz 2024’te kabul edildi. Yasanın kabulüne giden süreç ile sonrasında, sokakta yaşayan köpekler hedef gösterilerek ve köpeklerden tehlike unsuru olarak bahsedilerek kamuoyunda zemin oluşturulmaya çalışıldı. Yasanın kabulünden önce 5199 sayılı kanunun 6. maddesinde “kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat” prensibi mevcutken 7527 sayılı kanun değişikliğiyle sokakta yaşayan hayvanların belediyeler tarafından toplatılarak “rehabilitasyon ve doğal yaşam alanlarında” barındırılması modeline geçildi.
Yeni model, hayvanların toplatılırken uğradıkları işkence ve kötü muameleler ve daha sonrasında yerleştirildikleri barınaklardaki yaşam koşullarının yetersizliği üzerinden hayvan hakkı savunucuları ve kamuoyu tarafından eleştirildi. Bu süreçte toplatılan ve barınaklara yerleştirilen hayvanların sayıları açıklanmadı, barınaklara barınak gönüllülerinin girmesi ve toplatılan hayvanların takibi engellendi. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, TGRT‘nin Gündem Özel programında güncel verileri açıkladı.
Yaşatacağız Platformu’ndan Sevcan Çamlıdağ, yasa ile ilgili değerlendirmelerini Niha+‘a anlattı.
“Nefret siyaseti toplumda hayvana yönelik şiddet oluşturuyor”
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) oylarıyla 2024’te meclisten geçen yasayı hayvana yönelik şiddeti tetikleyen bir unsur olarak tanımlayan Çamlıdağ, konunun sürekli hayvanların birer nefret objesi olarak yansıtılmasıyla gündeme getirilmesinin de hayvanlara yönelik şiddetin artmasına neden olduğunu söyledi.
Sevcan Çamlıdağ
30 Ağustos 2024’te medyaya yansıyan Ankara’nın Polatlı ilçesinde gerçekleşen bir olayla ilgili “Bunun en çarpıcı örneklerinden birini, katliam yasası tartışmaları sürerken Ankara’da dirgenle yavru köpekleri öldüren kişinin ‘Devlet yasa çıkardı, hayvanları öldürmek için’ sözlerinde görmüştük,” şeklinde anlatan Çamlıdağ, yasanın kabulü ile insanların hayvanlara şiddet uygulamayı kendilerinde hak görmeye başladığını belirtti:
“AKP’nin nefret siyaseti ile hayvanların varlığı insan sağlığı bakımından bir tehdit gibi gösterilerek sokakta yaşayan hayvanlar her gün hedef gösteriliyor. Hayvanları nefret nesnesi olarak gösteren siyaset, toplumda hayvana yönelik şiddet olarak karşılık buluyor. Cumhurbaşkanının, milletvekillerinin, bakanların, valilerin nefret siyasetine yaslanan söylemleri üzerine şiddet haberlerine uyanmamız an meselesi oldu.”
Çamlıdağ, yasanın kabul edilmesinin ardındaki etmenleri, hedeflenenleri ve nasıl geliştiğini şu şekilde değerlendirdi:
“Katliam yasası olarak anılan bu yasa değişikliği ile toplumu kutuplaştırmak ve hayvanları birer nefret objesine dönüştürmek hedeflendi. Hayvanlar ve çocuklar şeklinde bir ikilik yaratılmaya çalışıldı. Hedeflenenler bir miktar gerçekleşti ne yazık ki. Bu hedefler bir avuç azınlıkta karşılık bulmuş olabilir fakat biz katliam yasasının halk nezdinde meşruiyet kazanamadığını biliyoruz. AKP’ye oy veren birçok insan dahi sokakta kedi köpek beslemeye devam ediyor. Tüm hayvanları da toplasalar bu gerçeği değiştiremeyecekler. Halk sokakta yaşayan hayvanları, birlikte yaşadıkları özneler olarak benimsemiş durumda. Onların zarar görmesini kabul etmiyor.”
“Kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat yöntemi uygulanmadı, faturası hayvanlara kesildi”
2024’te yeni yasanın kabulünden önce 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun sokakta yaşayan hayvanlar için öngördüğü “kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat” yöntemi için İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, bu uygulamanın çözüm getirmediğini belirtti. Çamlıdağ ise uygulamanın çözüm getirmemesinin sebebinin de kanunun uygulanmaması olduğunu söyledi:
“Bu kanun AKP’nin bizzat kendisi tarafından çıkarıldığı hâlde AKP’li belediyeler kanunun öngördüğü kısırlaştırma yöntemini uygulamadıkları için sokakta yaşayan hayvan popülasyonu azalmadı.”
Veteriner hekimlerin de belirttiği hayvan popülasyonunu kontrol altına almanın en etkili ve bilimsel yöntemi olan etkin kısırtlaştırma için Çamlıdağ, “Oysaki etkin kısırlaştırma yapılmış olsaydı, hayvanların üreme hızı kontrol altına alınabilmiş olsaydı, sokakta yaşayan hayvan sayısı kat kat daha az olacaktı,” dedi. Çiftçi’nin sözlerini, “belediyelerin sorumsuzluğunu göz ardı eden bir açıklama olarak değerlendirdiğini” söyleyen Çamlıdağ, “Kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat yöntemi gayet bilimsel ve etkili bir yöntem iken gereği gibi uygulanmadı. Bunun faturası da kısırlaştırma yapmayan belediyelere değil, sokakta yaşayan hayvanlara kesildi,” dedi.
“Sokakta yaşayan hayvanların %99,2’si toplandı”
İçişleri Bakanı Çiftçi, son açıklamasında ülke genelinde sokakta yaşayan hayvanların %99.2’sinin toplatıldığını, toplam 51 ilde, 30 büyükşehirden ise 27’sinde toplama işlemlerinin tamamlandığını, büyükşehirlerden İstanbul, Antalya ve Diyarbakır’da toplama işlemlerinin devam ettiğini duyurdu ve “1.5 ay sonra bu iş Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkacak,” dedi.
Yasadan sonra sokak hayvanlarının durumu
15 Mart 2025 – 14 Eylül 2026
GENEL DURUM
%99,22‘siTOPLANDI
81 il genelinde sahipsiz sokak köpeklerinin yüzde 99,22’si toplandı.
51 İlde
Toplama işlemlerinde sona gelindi
30 Büyükşehirden 27’sinde
Toplama işlemlerinde sona gelindi
Toplama İşlemi Devam Eden Büyükşehirler
İl
Toplanma Oranı
İstanbul
93,64%
Antalya
96,74%
Diyarbakır
74,39%
Tamamlanan İller (Son tamamlanan il İzmir)
Erzurum
Mardin
Manisa
Mersin
Şanlıurfa
Kayseri
Sakarya
Denizli
Konya
Balıkesir
Gaziantep
Kahramanmaraş
Ankara
Van
Malatya
Trabzon
Tekirdağ
Eskişehir
Muğla
Adana
Hatay
Samsun
Kocaeli
Ordu
Aydın
Bursa
Kaynak: İçişleri Bakanlığı 2026
Çamlıdağ, açıklama üzerine değerlendirmelerini şu şekilde aktardı:
“Öncelikle bu açıklamayı kınıyoruz. Marifetmiş gibi sokakta yaşayan hayvanların %99.2’sinin toplandığını söylemek, hayvanların yaşadığı acı, işkence ve zulüm karşısında utanılası bir şeydir. Süreç boyunca toplanan ve barınak denen hayvan hapishanelerine, tecrit alanlarına tıkılan hayvanların takibi yapılamadı. Barınak gönüllüleri barınaklara sokulmadı. Gönüllülerin takibini yaptığı hayvanlar ‘doğal yollarla öldü’ denilerek insanlara yalan söylendi. Barınaklar hayvanlar için kesinlikle bir yaşam alanı değil, barınaklar gerçek anlamda birer toplama kampı. Orada güneş ışığı yok, yeterli oksijen yok, temiz su yok, mama yok. Hayvanlar tıkış tıkış bir vaziyette açlığa, susuzluğa, bulaşıcı hastalıklara maruz bırakılıyor. Resmen ölümü bekliyorlar barınaklarda. Şanslı olanlar hayatta kalıyor bir şekilde fakat çoğu hayvan ölüyor. İşkence görüyor. Acı çekiyor. Fiziksel olarak hiçbir şey yapamasa bile hayvanların psikolojisi altüst oluyor. Kaldığınız küçücük odada aç ve susuz bırakıldığınızı, sizinle beraber o odada kalan diğerlerinin huzursuzluğuna, idrar ve dışkısına maruz kaldığınızı düşünün. Buradan bir hayvanın ‘sağlıklı’ çıkması mümkün değil.”
Bakan Çiftçi, İçişleri ve Tarım Bakanlığı müfettişlerinin 81 ildeki barınak ve “doğal yaşam alanlarını” ortak denetlediğini, standartlara uymayan belediyelerin uyarılacağını da belirtti. Çamlıdağ, söz konusu denetlemelerin nasıl seyrettiğini, usulsüzlük uygulayan belediyelerin yaptırımlarla karşılaşıp karşılaşmadığıyla ilgili şöyle konuştu:
“Öncelikle doğal yaşam alanı denilen yerlerin de barınakların da hayvanlar için katliam ve tecrit anlamına geldiğini vurgulayarak başlamak gerekiyor. Bu alanlar hiçbir şekilde denetlenmediği gibi hayvan hakkı savunucuların ve hayvanseverlerin denetimine de açık tutulmuyor. Kapalı kapılar ardında neler olup bittiği toplumdan gizleniyor. Biz bugüne kadar yaptırım uygulanan bir belediye duymadık. Duyacağımızı da sanmıyoruz. Hayvanların yaşamı önemsenmiyor. Vahit Kirişçi tarafından barınak kapasiteleri açıklanmıştı. O verilere ve toplandığı söylenen hayvan sayısına bakarsak barınak gerçeği şudur: Hayvanlar toplanıp barınaklara tıkılıyor. Belli bir süre sonra ‘imha’ edilip barınakta yer açılıyor. Sonra sokaktan yeni hayvanlar toplanıp aynı döngü tekrar uygulanıyor.”
Çamlıdağ, yasanın uygulanmaya başlamasından itibaren hayvan hakkı savunucularının karşılaştıkları zorluklar ve engellemelerle ilgili, “Hayvan hakkı savunucuları, katliam yasasının getirdiği şedit ortamda ve nefret ikliminde birçok saldırıya uğradılar, bakım verdikleri pek çok hayvandan koparıldılar, bazı hayvan besleyen gönüllüler öldürüldü. Bu sonuçların tek müsebbibi katliam yasasını çıkaran ve onun propagandasını yapan politikacılar ile yasayı uygulayan kamu görevlileridir,” dedi.
“Yasayı birlikte durdurabiliriz”
Yasanın karşısında mücadeleyi sürdürdüklerini belirten Çamlıdağ, hayvan hakkı savunucuları ve hayvan severlere seslendi:
“Sokakta yaşayan hayvanlar, 2 yıldır bir savaş ortamında yaşam mücadelesi veriyor. Biz bu katliam yasasını ancak birlikte hareket edersek durdurabiliriz. Evet halk nezdinde meşru bir yasa değil bu ancak bunu örgütlü biçimde göstermediğimiz her gün bu yasa uygulanmaya ve yürürlükte kalmaya devam edecek. Biz bu yasayı durdurabiliriz. Yeni ve hayvanları yaşatan bir yasa talebimizi hep beraber yükseltebilir ve Meclis’teki onurlu vekillerin aracılığı ile gündeme getirebiliriz. Tüm hayvan hakkı savunucuları ve hayvan severler, başlattığımız imza kampanyasına imza vererek destek olabilir.”
İmza kampanyasını incelemek için buraya tıklayabilirsiniz.
“Ailem Güvende” operasyonları kapsamında gözaltına alınan LGBTİ+’lar gözaltı ve cezaevi süreçlerinde çeşitli hak ihlallerine uğradı. Avukat Furkan Yurt, soruşturma dosyalarında “genel ahlak”, “edep ve haya duygusu” gibi yoruma açık ifadelerin doğrudan hukuki gerekçe olarak kullanıldığını ve dosyaya konan gizlilik kararı nedeniyle avukatların müvekkillerine erişiminin uzun süre engellendiğini aktardı.
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org
Kaos GL Derneği, 13 Eylül’deki erişim kısıtlamaları ve ev baskınları ile başlayan “Ailem Güvende” operasyonları kapsamında Sincan Cezaevi’ne gönderilen arkadaşlarının çeşitli hak ihlallerine uğradığını duyurdu.
Kaos GL’nin kaydettiği hak ihlalleri şunlar: gözaltı sürecinde zorla uyuşturucu testi, fiziksel şiddet ve zorla saç kesimi, cezaevinde çıplak arama dayatması, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine yönelik hakaret ve tehdit, kasıtlı tecrit ve arkadaşlarımızın zorla birbirinden koparılması, düzenli kullanılması gereken ilaçlara, temiz suya, hijyen malzemelerine ve temiz kıyafetlere erişim engeli, hapishane içinde can güvenliği tehdidi.
İstanbul’da “Ailem Güvende” operasyonları kapsamında gözaltına alınan 35 kişi arasından en az 9’u LGBTİ+ dernek üyesi olan 20 kişi, 16 Eylül’de tutuklandı. Savcılık, tutuklama talebinde “çocukların üstün yararı”, “Türk aile yapısı” ve “genel ahlak”ı gerekçe gösterdi.
Dün (20 Eylül) İstanbul Barosu İnsan Hakları, Avukat Hakları ve Kadın Hakları Merkezi’nin yaptığı basın açıklamasına göre, 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece birçok dernek ve mekana eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildi, dernek ve kişilerin dijital cihazlarına el konularak bazı dernek ofisleri ile kişilerin yaşadığı evler kolluk görevlileri tarafından dağıtıldı. Soruşturmalarda “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “uyuşturucu” “müstehcenlik”, “fuhuş”, “Dernekler Kanunu’na muhalefet” gibi suçlamalar yöneltildiğini aktaran baro, Adalet Bakanı Gürlek’in bazı derneklerin yurtdışından aldığı fonların MASAK tarafından incelendiğini açıkladığına da vurgu yaptı.
Av. Yurt: Yoruma açık kavramlar gerekçe olarak kullanılıyor
Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nden (SPoD) Avukat Furkan Yurt’a göre, bu soruşturma dosyalarında yöneltilen suçlamalar ağırlıklı olarak “Dernekler Kanunu’na Muhalefet”, “Fuhşa Teşvik veya Aracılık”, “Uyuşturucu Madde Kullanmak” ve “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurmak” iddialarına dayanıyor.
Avukat Furkan Yurt
Avukat Yurt, tutuklamaya sevk evrakında Dernekler Kanunu’na muhalefet iddiası dışındaki suçlamalara ilişkin somut bir delile rastlanmadığını, bu sebeple sürecin fiilen yalnızca Dernekler Kanunu’nun 32/p maddesi üzerinden yürütüldüğünü belirtti. Savcılık ve hakimlik belgelerinde Anayasa’nın 13. ve 33. maddeleri referans gösterilerek dernek kurma özgürlüğünün “genel ahlak”, “kamu düzeni” ve “suç işlenmesinin önlenmesi” gibi gerekçelerle sınırlandırılabileceğinin öne sürüldüğünü anlatan Yurt, ayrıca Türk Medeni Kanunu’nun 89. maddesine dayanılarak dernek amacının “kanuna veya ahlaka aykırı” hale geldiği iddiasının da belgelerde yer aldığını ifade etti.
Yurt, özellikle tutuklama taleplerinde Anayasa’nın 41. maddesindeki “Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları”na atıf yapılarak “genel ahlak”, “edep ve haya duygusu”, “toplumun ahlaki değerleri” ve “Türk aile yapısının zayıflatılması” gibi son derece yoruma açık ve geniş kavramlar doğrudan hukuki gerekçe olarak kullanıldığını da aktardı.
“Dosyaya gizlilik kararı verildi”
Yurt, “Ailem Güvende” operasyonu kapsamında yapılan gözaltı ve tutuklama süreçlerinde, avukat erişimi konusunda sorunlar yaşandığını anlattı:
“Dosya kapsamında ilk gözaltı işlemlerini takip eden sürede dosyaya gizlilik kararı verildi. Nitekim dosyadaki avukat savunmalarında da bu gizlilik kararı açıkça ifade ediliyor. Bu nedenle uzun süre müvekkillerimizle görüşemedik ve hatta nerede oldukları bilgisine bile çok geç ulaştık, tabii ki bu esnada avukat erişimi mümkün olmadı. Bununla birlikte çoğu bilgiye geç ya da eksik erişmemiz nedeniyle gerektiğinde ve doğru zamanda avukat görüşleri yapamadık. Özellikle tutuklanmaları ve cezaevlerine sevkleri sürecinde hangi cezaevi olduğunu öğrenmek ve gidip görüş yapmak tam anlamıyla bir çileye dönüştü. Son durumda arkadaşlarımız Silivri Cezaevi’ne götürülmüş durumda ve şehrin bu kadar dışında bir cezaevine erişim şansımız da oldukça kısıtlı olmaktadır.”
Ankara Sincan Cezaevi’nde tutulan kişilerden gelen aktarımlarla Kaos GL Derneği’nin duyurduğu hak ihlallerini öğrendiklerini belirten Yurt, İstanbul’da yaşanan durumlara ilişkin şunları aktardı:
“Sorgu tutanaklarına da yansıdığı üzere, şüphelilerden bazıları 4 gündür gözaltında tutulduklarını ve kalp hastalığı gibi ciddi sağlık sorunları nedeniyle ilaçlara erişim/doktor kontrolü noktasında çok zor zamanlar geçirdiklerini bizzat hakimliğe beyan etmişlerdir. Nispeten süreç daha olumlu yorumlanabilecek şekilde geçse de 72 saate yaklaşan tutukluluk sürecinde su çok geç ulaştı ve halen kantin ihtiyaçları giderilebilmiş değil. Metris’e alındıkları ilk anda yemek ve diğer iaşe ihtiyaçları da karşılanmayan arkadaşlarımızın beslenme tarafında oldukça eksik kaldığını söylemek mümkün.”
“Doktorlar İstanbul Protokolü’ne aykırı davranıyor”
Bu ihlallerin hem gözaltı öncesi hem de gözaltı sonrası muayenelerde tespit edilmesi gereken şeyler olduğunu hatırlatan Yurt, “Ne yazık ki doktorlar İstanbul Protokolü’ne aykırı tutumlar sergiledikleri için ne kadarının tespit edilip edilmediğini bilemiyoruz. Kaldı ki dosyada gizlilik kararı olması hasebiyle de tespit edilmiş bir ihlal varsa bunun hukuki sürecini sahiplenmemizin önüne geçiliyor. Şimdiye kadar İstanbul özelinde yaşanan hak ihlallerine ilişkin gerekli hukuki ve idari başvuru mekanizmalarını kullandık” diye konuştu.
İstanbul Barosu: Belirsiz gerekçelerle hak savunucuları kriminalize edildi
İstanbul Barosu Avukat Hakları,İnsan Hakları ve Kadın Hakları Merkezi, 12 ile 16 Eylül tarihleri arasında LGBTİ+ örgütlerine, aktivistlere ve gazetecilere yönelik düzenlenen operasyonlar ile protesto eylemlerinde yaşanan gözaltılara ilişkin hazırladıkları raporu dün (20 Eylül) bir basın toplantısında kamuoyuyla paylaştı.
Açıklamada, Çağlayan Adliyesi önünde “Ailem Güvende” operasyonlarına karşı yapılmak istenen basın açıklamasında gözaltına alınan 107 kişinin süreci şu şekilde kaydedildi:
“İstanbul’da 6 sivil toplum kuruluşuna yönelik işlemler yürütülmüş; sivil toplum örgütü yöneticileri ve üyeleri gözaltına alınmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturmayı “çocukların üstün yararı”, “ailenin korunması” ve “toplumun ortak ahlaki değerleri” gerekçeleriyle ilişkilendirmiştir. İstanbul’da 35 kişinin gözaltına alındığı, 20 kişinin tutuklandığı; 6 dernek ve 10 işletmenin operasyon kapsamında olduğu bildirilmiştir. Dernek ve kişilerin dijital cihazlarına el konulurken, erişim engelleri de operasyonun dijital ayağını oluşturmuştur.
12 Eylül 2026’dan itibaren bugüne kadar neredeyse her gün alınan erişim engeli kararları ile LGBTİ+ örgütleri, dernekleri, aktivistleri ve hak savunucularına ait çok sayıda web sitesi ve sosyal medya hesabı erişime engellenmiştir. 11 LGBTİ+ derneğinin web sitesinin yanı sıra 32 Twitter/X hesabı, 419 sosyal medya hesabı erişime engellenmiş ve 107 hesap için daha erişim engeli talep edilmiştir. Engellemeler arasında üniversite LGBTİ+ toplulukları, hak örgütleri, medya kuruluşları, gazeteciler ve Ankara Barosu LGBTİ+ Hakları Merkezi gibi kurumların hesapları da yer almıştır. Erişim engellerinin kapsamı, LGBTİ+ hareketinin örgütlenme, iletişim ve ifade alanlarını hedef alan geniş çaplı bir müdahaleye dönüştüğünü göstermektedir.”
Soruşturma dosyalarında gizlilik kararı alınarak avukatların dosyaya erişimi engellendi. Açıklamada, buna karşın soruşturma gizliliği ilkesinin göz ardı edilerek dosya içeriğinin basında paylaşıldığı, bunun kişilerin “lekelenmeme hakkı”nı ihlal ettiği belirtildi.
Açıklamada ayrıca şu ifadelere yer verildi:
“Soyut ve belirsiz gerekçelerle dernekler ve hak savunucuları kriminalize edilmeye çalışılmış ve Türkiye’de artık tutuklama tedbirinin bir istisna olmasından çıkarak kanunda öngörülen koşullar oluşmamasına rağmen kişiler hakkında tutuklama ve adli kontrol tedbirlerine başvurulması tekrar göz önüne gelmiştir.”
Gözaltında hak ihlalleri
Çağlayan Adliyesi önünde gözaltına alınan 107 kişiden 7’sinin İstanbul Barosu’na mensup avukatlar olduğunu hatırlatan merkez, bu hususun avukatlarca belirtilmesine rağmen kanuna aykırı şekilde haklarında gözaltı işlemine devam edildiğini aktardı.
Basın açıklamasındaki bilgilere göre görgü tanıkları, gözlemciler ve müdafilerin aktarımlarına dayanarak şu hak ihlalleri tespit edildi:
“Gözaltına alınan yurttaşlara, kolluk tarafından ulusal ve uluslararası mevzuatın hilafına, dağılmaları için anons yapılmamış ve dağılmaları için güvenli koridor oluşturulmamıştır. İfadeler öncesinde yapılan ön görüşmede, gözaltına alınan yurttaşlar, kolluk tarafından doğrudan çembere alınarak ve çember içerisinde darp edilerek, boğazlarının sıkıldığını ve ters kelepçe uygulandığı,
Basın açıklaması alanından otobüse bindirilen bir yurttaşa, otobüs içerisinde, polis amiri tarafından sert bir şekilde tokat atıldığı, kafasının cama vurulduğu, darp edildiği ve hakarete maruz kaldığı,
Gözaltına alınan yurttaşlardan birinin kolunun polis tarafından ısırıldığı, bir diğer yurttaşın kol kemiğinin omuz yuvasından çıkmasına neden olacak kadar orantısız bir polis şiddetine maruz kaldığı ve bu duruma rağmen hastaneye götürülmediği,
Savunma ve etkili hukuki yardım hakkı engellenen yurttaşlara, avukatlar emniyete giriş yapana dek su ve yemek verilmediği tarafımıza bildirilmiştir.
Bununla birlikte avukatlara yönelik; İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nde, gözaltındaki müvekkilleriyle görüşmek isteyen müdafilerin girişinin saat: 15:00’den 00:24’e kadar, yaklaşık dokuz buçuk saat boyunca engellendiği, 00:24’de ise kolluğa girişin teker teker yapılarak zorlaştırıldığı, bir avukatın soğukta dışarıda bekletilerek avukatların şahsına yönelik de kötü muameleme yapıldığı gözlemlenmiştir.
Bu süreçte gözaltı takibi yapılan her üç emniyet müdürlüğünde de dışarıdan yemek teslimine engel olunmuş ve yemek temini yavaşlatılmış, kolluk tarafından temin edilen kumanyanın teslim edileceği ifade edilmiştir. Vegan ve vejetaryen eylemcilerin beslenme alternatifleri ise kolluk tarafından engellenmiştir.
Müvekkillerle yapılan görüşmeler neticesinde; gözaltına alınan yurttaşların tamamı ters kelepçeye maruz kalmıştır. Küçükçekmece Polis Merkezi’nde görüşme yapılan 3 görüşmeci otobüse bindirildikleri 12.30’dan 19:00’a dek ters kelepçeli şekilde kaldıklarını,
İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şubesi’nde bulunan eylemciler, gözaltı giriş muayenesi sırasında ilgili hekimin, yurttaşların kötü muamele beyanlarını adli muayene formuna işlemediğini, ters kelepçe uygulamasının Emniyet’te de devam ettiği yalnızca tuvalete çıkmaları esnada ara verildiğini,
Bununla birlikte gözaltına alınan yurttaşlardan reçeteli ilaç kullananlar olmasına ve bunun kolluğa bildirilmesine rağmen ilaçlarının teslim edilmediğini, kadın yurttaşların hijyenik ped talebinin de karşılanmadığını ifade etmişlerdir.”
Ne olmuştu?
İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin 2026/9559 sayılı kararıyla 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gecede çok sayıda LGBTİ+ örgütünün, yayın organının, öğrenci topluluğunun, hak savunucusunun ve aktivistin internet sitesi ile sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Aynı gece İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin ve Kuşadası başta olmak üzere 15 ilde dernek, ev ve mekan baskınları düzenlendi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, X hesabından yaptığı açıklamada operasyon kapsamında 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldığını açıkladı. Gürlek, bu operasyonların “Aile ve Nüfus On Yılı” kapsamında yapıldığını da ekledi.
Kaos GL derneğine ve üyelerin evlerine yapılan polis baskınıyla derneğin yedek ve asil denetim kurulu üyeleri, gözaltına alındı. Polisler derneğin ofisinde de arama gerçekleştirip dijital veriler ve materyallere el koydu.
İzmir’de 16 kişi, Aydın’ın Kuşadası ilçesinde 5 kişi “müstehcenlik” ve “fuhuş” suçlamalarıyla tutuklandı.
“Müstehcenlik” ve “Dernekler Kanununa Muhalefet” suçlamalarıyla Kaos GL’ye düzenlenen operasyon kapsamında serbest gazeteci Tuğba Tekerek ile Kaos GL Derneği yönetim ve denetim kurulundan 7 asil üye tutuklandı.
İstanbul’da Operasyonları protesto etmek amacıyla İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri ile LGBTİ+’lar Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi önünde toplandı. Aralarında BirGün muhabiri Sarya Toprak, Alman kamu yayıncısı ARD’den gazeteci Sener Azak ve avukatların da bulunduğu 106 kişi polis müdahalesiyle gözaltına alındı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde kentte faaliyet gösteren 10 işletme ve 6 LGBTİ+ derneği olmak üzere toplam 54 iş yeri, ev ve derneğe operasyon düzenlenmişti. Adliyeye sevk edilen 35 şüpheliden 20’si tutuklandı, 14’ü hakkında adli kontrol kararı verildi, 1 kişi savcılık ifadesinin ardından serbest bırakıldı. Yurt dışında olduğu belirtilen 13 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı.
Die Linke (Sol Parti) adayı Elif Eralp, Berlin Eyalet Seçimleri’nde yüzde 25,7 oy oranıyla bir ilke imza attı. Bu sonuçla birlikte parti tarihinde ilk defa göçmen bir aday başbakanlık koltuğuna oturma olasılığını elde etti. Aşırı sağ parti AfD’nin yükselişinin konuşulduğu seçimlerde kamuoyunda “aşırı sol” olarak bilinen Sol Parti’nin tarihi zaferi coşkuyla karşılandı.
Fotoğraf: Wikimedia
20 Eylül günü yapılan Berlin eyalet seçimlerinde sandıklar kapatıldı, Berlin Eyalet Seçim Kurulu’nun 21 Eylül 03.33’te açıkladığı geçici resmî sonuçlar belli oldu. Die Linke’li (Sol Parti) Elif Eralp 2023’teki seçim sonucunu 13,5 puan, yani iki katından fazla arttırarak Sol Parti’nin oy oranını yüzde 12,2’den yüzde 25,7’ye çıkardı ve Berlin’de birinci geldi.
İktidar partisi CDU, (Almanya Hristiyan Demokrat Birliği) ise bir önceki seçimde yüzde 28,2 oranıyla birinci gelmişken 9,4 puan kaybına uğrayarak yüzde 18,8 oranıyla Berlin yerel seçimlerinde ikinci konuma düştü. AfD ise üçüncülüğe yerleşse de bir önceki Berlin seçimindeki oylarını 7,2 puan artırdı.
BERLİN EYALET SEÇİMİ
Seçim sonuçları
Partilerin aldığı oy oranları ve Berlin Eyalet Meclisi’ndeki sandalye dağılımı.
Die Linke (Sol Parti)%25,7
Oy oranı47 sandalye
CDU (Hristiyan Demokrat Birlik)%18,8
Oy oranı35 sandalye
AfD (Almanya için Alternatif)%16,3
Oy oranı29 sandalye
Grüne (Yeşiller)%14,3
Oy oranı26 sandalye
SPD (Sosyal Demokrat Parti)%12,1
Oy oranı22 sandalye
BSW%4,7
Oy oranıSandalye kazanamadı
FDP (Hür Demokrat Parti)%2,5
Oy oranıSandalye kazanamadı
Diğer%5,7
Oy oranıSandalye kazanamadı
159Listelenen partiler için belirtilen toplam sandalye
%100,1Verilen oy oranlarının toplamı (yuvarlama farkları nedeniyle)
Türkiyeli siyasetçi Elif Eralp’in Berlin için yürüttüğü kampanyada konut krizini kamulaştırma ile çözme, toplu taşımada iyileştirmeler ve şehrin çöp sorununu gidermek gibi sosyal adalet politikaları öne çıkıyor.
Elif Eralp kimdir?
Ailesinin 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Almanya’ya siyasi sığınmacı olarak yerleşmesinin ardından 1981 yılında Münih’te dünyaya geldi. Türkiye’de aktif sendikacı ve sosyalist olan bir aileden gelmesinin ve mülteci bir ailenin çocuğu olarak büyümenin etkilerini küçük yaştan itibaren adalet eşitlik ve devlet şiddetiyle çok erken yaşta tanışmasına sebep olduğunu anlatan Eralp, hep siyasetle iç içe olduğunu söylüyor.
Henüz 12 yaşında ise ailesinin de deneyimlediğine şahitlik ettiği haksızlıkları fark etmesiyle insan hakları avukatı olmaya karar verdi ve 2001-2007 yıllarında Hamburg Üniversitesi’nde hukuk eğitimini tamamladı. 2010 yılında Berlin’e taşınmasının ardından Die Linke (Sol Parti)’ye üye oldu. 2021’de ise Berlin Temsilciler Meclisi’ne seçildi. 2023 seçimlerinde de konumunu korudu. 2024 yılından itibaren meclis grup başkan yardımcılığını, 2025’ten itibaren ise parti eyalet başkan yardımcılığını yürütüyor. 2026 Berlin eyalet seçimlerinde ise baş aday olarak gösterildi.
Evli ve iki çocuk annesi Eralp, birçok Berlinli gibi kirada oturduğunu söylüyor. Berlin’deki kampanyasının en ilgi gören yanı Berlin halkının muzdarip olduğu konut krizi üzerine yürüttüğü büyük konut şirketlerinin kamulaştırılması oldu. Sosyal adalet politikaları yürütmesi, göçmen bir aileden gelmesi, şehirde kapı kapı dolaşarak seçmenin sorunlarını dinlemesiyle New York’un Demokrat Belediye Başkanı Zohran Mamdani’ye sıkça benzetilen Elif Eralp, Berlin seçimlerinden önceki anketlerde de yüksek oranlara sahip olmasıyla seçimin seyri öngörülmeye başlanmıştı. “New York’ta sosyalist bir aday kazanıyorsa Berlin’de neden kazanmasın?” diye konuşan Eralp, bu seçimde hedeflediği zafere ulaştı. Nüfusun yüzde 40’ından fazlasının göçmen geçmişi bulunduğu kent Berlin’de bu çeşitliliğin siyasi ve toplumsal hayata daha fazla katılımını önemsediğini belirtiyor.
“Berlin’deki Sol Parti siyaseti daha güçlü”
Die Linke Milletvekili Özlem Alev Demirel, AfD’nin Saksonya-Anhalt eyaletinde birinciliği konuşulurken, Berlin için düzenlenen seçim öncesi anketlerde Elif Eralp’in birinci sırada olmasını, şehrin yapısı ve Sol Parti’nin Berlin’de yürüttüğü siyasetin bir başarısı olarak değerlendirdi.
Demirel, Berlin’deki anket sonuçlarından oldukça farklı sonuçlanan Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçimle ilgili bölgesel değerlendirmelerde bulundu:
“Bir taraftan Berlin’deki Sol Parti’nin siyaseti de daha güçlü bir biçimde yer alıyor. Belki Saksonya-Anhalt eyaletinde Sol Parti’nin yetersizlikleri de kendini daha fazla gösterdi. Bir yandan ise Berlin daha farklı bir kent. Daha farklı bir siyasetin yapabileceği kent. Saksonya Anhalt’ta çok fazla büyük şehir bulunmuyor, genellikle köy kesimlerinden oluşan bir eyalet. İstihdamın da Berlin’e göre oldukça düşük olmasıyla oradaki halkın ihtiyaçları daha farklı şekilleniyor. Örneğin insanlar çalışmak için Saksonya-Anhalt’a gitmiyor, tam tersi Saksonya-Anhalt’tan giden insan sayısı çok fazla. Orada benzer bir altyapı yok, istihdam yok, gerçekten o halkın boğuştukları sorunlara, oradaki daha fazla insanın taleplerine ve isteklerine ses verebilecek bir olguya ihtiyaç var. Orada daha fazla güçlülük ve örgütlülük gerekiyor.
Sol Parti’nin Berlin’de evleri geri kamulaştırma siyaseti, çöp kaosuyla boğuşan siyaseti daha fazla karşılık aldı çünkü Berlin iyi siyaset yapan, büyük ve karışık bir kent. Yani küçük köylerden oluşmuyor, onun farklılığı da kendisini yaratıyor ama yine de Sol Parti’nin görevi bu küçük kentlerde, küçük illerde de git gide kazanmak, insanların, halkın gerçekten güvenini kazanmak olmalı. Sol Parti’nin var olan egemen siyasete karşı daha fazla sistem alternatifini göstermesi gerekiyor. Bunu da Berlin’de şu an için biraz daha iyi başardığımızı düşünüyorum.”
Seçim sonucu zafer konuşması yapan Eralp, “Bugünden itibaren Berlin’i birlikte değiştireceğiz ve daha iyi bir yer haline getireceğiz” dedi. Partisindeki 19.000 üyeye ve Berlin seçmenine teşekkürlerini sunan Eralp bu seçimle bir tarih yazıldığını, seçmenlerin Sol Parti’ye yeni bir hükümet kurma yetkisi verdiğini belirtti.
Berlin halkının sosyo-ekonomik sorunları üzerine yoğunlaşan bir kampanya yürüten Eralp, “Sosyal bir politikayı savunuyorum, herkesi beraberinde getiren bir politika. Şimdi öncelik Berlin’i uygun fiyatlı hale getirmek,” diye sözlerine devam etti. Pazar gecesi tarihi seçim sonucu coşkuyla kutlandı. Kutlamalar Tarkan şarkıları ve halaylarla devam etti. Eralp de “Jin, Jiyan, Azadî” sloganlarıyla kutlamalara eşlik etti.
Seçim sonuçları: Sol Parti 47 sandalye aldı
Sol Parti, 47 sandalye alarak birinci oldu. Bazı partilerim sandalye alamamasının nedeni ise şu: Bir partinin Berlin Eyalet Meclisine girebilmesi için eyalet genelindeki oyların en az %5’ini alması gerekiyor.
Berlin bir şehir-eyalet olduğundan Berlin’deki bu seçimde seçmenler Eyalet Meclisi’ni seçiyor. Almanya Eyalet Başbakanı’nın belirlenmesi, yapılan seçim sonuçlarına göre Eyalet Meclisi’ndeki milletvekilleri sayısı netleştikten sonra oluşan yeni meclis ise Eyalet Başbakanı’nı seçiyor. Çoğunlukla bir parti tek başına yüzde 50’yi geçemediğinden partiler arası koalisyon görüşmeleri başlar ve Berlin eyalet meclisinde ise 80 milletvekiline, yani salt çoğunluğa ulaşan koalisyon hükümeti kurulur. Şu anda da Sol Parti’nin hükümet kurabilmesi için hem Yeşiller hem de SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) ile koalisyon kurması gerekiyor.
Güncel olarak potansiyel koalisyonlarla ilgili bir bilgi bulunmasa da SPD’nin adayı Steffen Krach, Berlin Yahudi cemiyetinin seçimden önce düzenlediği bir etkinlikte “eğer antisemitik olaylar yaşanırsa iş biter” demiş, Yeşillerin başbakan adayı Werner Graf, antisemitlerin dahil olduğu veya onların desteğine bağımlı olan bir hükümete katılmayacağını söylemişti.
Öte yandan Eralp, seçimden aylar önce partisinin Niedersachsen teşkilatında kabul edilen ve İsrail’e yönelik sert ifadeler içeren karara tepki koydu. Eralp, kararı “yanlış” bulduğunu belirterek 7 Ekim Hamas saldırısının ve Yahudi halkının güvenlik içinde yaşama hakkının metinde yeterince dikkate alınmadığını söyledi. Berliner Zeitung’a yaptığı açıklamalarda ise “İsrail’in var olma hakkı ve Yahudi halkının kendi kaderini tayin etme hakkının” kendisi için pazarlık konusu olmadığını ifade etti.
Bitlis’teki Garzan Mezarlığı’ndan çıkarılarak İstanbul’un Kilyos semtinde bir kaldırım kenarına gömülen PKK’li Zehra Kısaoğlu ve Süheyla Kaya’nın kimlikleri tespit edildi. Cenazeler bugün Bingöl Karlıova’ya götürülmek üzere aileler tarafından teslim alındı.
Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı
1999 yılında hayatını kaybeden PKK’li Zehra Kısaoğlu (Raperin) ve Süheyla Kaya’nın (Zilan), Bitlis’teki Garzan Mezarlığı’ndan çıkarılarak İstanbul’da Kilyos’ta bir kaldırımın altına defnedildi. Raperin ve Zilan’ın kimlikleri, ailelerin verdiği DNA ile eşleşti.
Aileler, 17 Eylül’de DNA’ların uyuştuğu haberini aldı. Bugün Zincirlikuyu Mezarlıklar Müdürlüğü’ne randevu alan aileler, müdürlüğün ardından İstanbul Sarıyer’de bulunan Kilyos Mezarlığı’na gitti.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, Zehra Kısaoğlu’nun cenazesini almaya gelen ağabeyi Abdullah Kısaoğlu, “Her yıl polis evimize gelip baskın yapıyordu, eşya arıyordu. Kız kardeşim liseyi bitirdikten sonra gitti. Nerede toplu mezarlık varsa gidip defalarca kez örnek verdik. En sonunda burada olduğunu 4 gün önce öğrendik” diye konuştu.
Aileler, cenazeleri bugün öğleden sonra saat 2 sularında teslim aldı. Cenazeleri teslim alan aileler, Kilyos Mezarlığı’ndan Bingöl’ün Karlıova ilçesine gitmek üzere yola çıktı. Karlıova’da iki PKK’li için 3 günlük taziye kuruluyor.
Ne olmuştu?
Garzan Mezarlığı’nda, 1990’lı yıllardaki çatışmalarda yaşamını yitiren ve daha sonra toplu mezarlardan ya da farklı bölgelerden çıkarılan PKK’lilerin, YPG’lilerin ve YPJ’lilerin cenazeleri bulunuyordu.
19 Aralık 2017’de Bitlis Valiliği’nin kararıyla mezarlıkta bulunan 282 cenaze, ailelerine haber verilmeden çıkarıldı. Kimlik tespiti amacıyla İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilen cenazeler, işlemlerin ardından Kilyos’taki Kimsesizler Mezarlığı’na, yol ve kaldırım kenarlarına defnedildi. Cenazelerin yaklaşık 50 metrekarelik bir alanda, plastik kaplar içerisinde ve üst üste gömüldüğü ortaya çıktı. Aileler, yaşamını yitiren aile üyelerinin cenazesini plastik kaplarla almak zorunda kaldı.
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), cenazelerin gömülme işlemlerinin usule aykırı olduğu gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Soruşturma izni verilmemesi üzerine konu Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. AYM’nin başvuruları kabul edilemez bulmasının ardından avukatlar, 2022 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Yıllar içerisinde DNA eşleşmeleri tamamlanan cenazelerin bir bölümü Kilyos’taki mezarlıktan çıkarılarak ailelerine teslim edildi.
Asrın Hukuk Bürosu, Abdullah Öcalan’ın hukuki durumuna ve barış sürecine ilişkin yayımladığı yazılı açıklamada sürecin “ahlaki ve insani bir zeminde” tartışılması gerektiğini vurguladı: “Statü talebi, toplumun bilmesi gereken her şeyin doğrudan muhatabı tarafından, ilk elden ve şeffaflıkla ortaya konulabilmesinin imkânlarının yaratılması ihtiyacıdır.”
Asrın Hukuk Bürosu, Abdullah Öcalan ve İmralı’daki yeni yaşam alanı üzerinden yürütülen tartışmalara dair bugün (21 Eylül 2026) yazılı bir açıklama yayımlandı.
Abdullah Öcalan’ın avukatlığını yapan Asrın Hukuk Bürosu, son dönemde Öcalan’ın konumu, İmralı’da oluşturulan yeni yaşam alanı ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci üzerinden yürütülen tartışmalara tepki gösterdi.
Büro, Kürt meselesinin çatışma ve şiddet ekseninden çıkarılarak siyasi ve hukuki zeminde ele alınması için yeni bir dönemden geçildiğini açıklayarak Öcalan’a yönelik “manipülatif ve kışkırtıcı söylemlerin” sürecin önüne geçmemesi gerektiğini savundu.
“Ev” tartışmasına vurgu
Açıklamada, son günlerde kamuoyunda tartışılan İmralı’daki yeni yapıya da değinildi:
“Adada ev yapılması ile ilgili konuda ise “Bir diğer manipülasyon alanı ise İmralı’daki ‘konut’ üzerinden yürütülen tartışmadır. Çatışma ve çözüm süreçlerinin doğurduğu bir ihtiyaç doğrultusunda, dünyadaki benzer örneklerin dahi gerisinde bir biçimde oluşturulan, sürecin siyasi ve hukuki çalışmalarının ilerleyebilmesi bakımından gerekliliği bulunan bu yapının, bağlamından koparılarak bir kışkırtma malzemesine dönüştürülmesi aynı yaklaşımın devamıdır.”
Bir süredir gündemde olan “İmralı’da ev yapılacak” tartışması, eylül ayının ilk yarısında kamuoyuna yansıyan açıklamalarla gündeme gelmişti. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İmralı’da Öcalan için 250 metrekarelik bir konut yapıldığını söylemiş, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum ise daha sonra söz konusu yapının cezaevine bağlı bir ek ünite olduğunu ve Öcalan’ın süreçteki rolünü yerine getirebilmesi için çalışma imkanı sağladığını açıklamıştı.
Eylül başında iktidar kaynaklarına dayandırılan bazı haberlerde Öcalan’a resmi bir statü veya doğrudan komisyon üyeliği verilmesinin planlanmadığı aktarılmıştı. Ancak 17 Eylül’de Uçum, Öcalan’ın Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nda görev alacağını açıkladı. Uçum bunun Öcalan’a yeni bir hukuki statü verilmesi veya tahliye anlamına gelmediğini ifade etmişti.
DEM Parti İmralı Heyeti’nin 13 Eylül 2026’daki İmralı Adası’ndaki görüşmesi sonrasında yayımlanan açıklamaya göre Öcalan, TBMM’den geçen yasal düzenlemenin ardından “karşılıklı pratik adımların” atılması ve oluşturulan kurulların aktif biçimde çalışmaya başlaması gerektiğini söyledi.
“Barış yolunu gösterebilmesinin imkanları yaratılmalı”
Büro, “Sayın Öcalan’ın kişilik haklarını ihlal eden, onun üzerinden Kürt halkını rencide eden, onuruna yönelen, ırkçı ve kolonyal bakışın yansıması olan bu tür girişimleri reddediyoruz. Hangi kesimden olursa olsun faşizmin, toplum karşıtlığının ve eril cinsiyetçiliğin kirlettiği dillerin Öcalan’ı hedef seçerken peşinde oldukları provakasyonun hedeflerinin farkındayız” diye konuştu.
Öcalan’a statü verilmesi tartışmasının bu sebeple “önemli ve değerli” olduğu belirtildi:
“Kendini ifade etme ve savunma imkanları bu denli yok sayılmış Sayın Öcalan’ın barış yolunu gösterebilmesinin imkânları yaratılmalıdır. Statü talebi, toplumun bilmesi gereken her şeyin doğrudan muhatabı tarafından, ilk elden ve şeffaflıkla ortaya konulabilmesinin imkânlarının yaratılması ihtiyacıdır.”
Açıklama, Öcalan’ın hukukunun her şartta savunulacağı belirtilerek sonlandı:
“Barış ve Demokratik Toplum sürecinin tartışılması, her kesimin görüş ve tutumunu ifade etmesi, yapıcı ve eleştirel tutumun kamusal alanda sergilenmesi elbette olması gereken bir olgudur. Ama bunun asgari bir ahlaki ve insani zeminde gerçekleşmesini sürece taraf ya da karşı olan her kesimin dikkate alması gerekir. Aksi söylemlere karşı, hukuk çerçevesinde gereken yanıtları ve girişimleri sürdüreceğimizin de bilinmesini isteriz.
Yüzyılın algıları yıkılmaktadır. Demokratik bir cumhuriyet ve demokratik bir toplum çalışması, bütün farklılıkların özgür ve eşit temelde bir arada yaşayabileceği bir ülkenin imkânını vaat etmektedir. Haramilerin saltanatı sarsılmakta, bugün tanık olduğumuz feveran tam olarak bundan kaynaklanmaktadır.
Bir kez daha ‘savunulamaz’ kılınmaya çalışılan Sn. Öcalan’ın hukukunu da Kürdün hukukunu da tüm ezilenlerin hukukunu da her şart altında savunacağımızın bilinmesini isteriz.”
Ne olmuştu?
Mevcut süreç, 1 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM Genel Kurulu’nda DEM Parti milletvekilleriyle tokalaşması ve ardından yaptığı açıklamalar, yeni bir siyasi sürecin başlangıç noktası sayıldı. Daha sonra, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, PKK’ye silahlı mücadeleyi sona erdirme, örgütü feshetme ve silah bırakma çağrısında bulundu. Devletin “Terörsüz Türkiye” diye adlandırdığı, Kürt hareketinin ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak adlandırdığı süreç, PKK’nin mayıs ayında fesih kararını açıklaması ve temmuz ayında sembolik bir silah bırakma töreni gerçekleştirmesiyle devam etti.
TBMM’de 5 Ağustos 2025’te çalışmalarına başlayan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, Kürt meselesine ilişkin kaleme aldığı raporu 18 Şubat 2026’da kabul edildi.
Ardından kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak anılan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” TBMM’den geçti ve 2026 Ağustos’unda kanunlaştı. Kanunun öngördüğü mekanizmada, PKK/KCK’nin fiili varlığının sona erdiğinin ve silahların teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bunun MGK (Milli Güvenlik Kurulu) kararıyla teyit edilmesi gibi koşullar yer aldı.
Yasanın ardından ağustos ayında “Takip ve Değerlendirme Kurulu” oluşturuldu. Kurulun altında da dört alt komisyon oluşturuldu:
Adli ve Hukuki İşler Koordinasyon Alt Komisyonu
İzleme ve Tespit Alt Komisyonu
Sosyal Uyum ve Bütünleşme Alt Komisyonu
Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu
17 Eylül’de Uçum’un açıklamasıyla, Öcalan’ın özellikle Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nun çalışmalarında görev alacağı kamuoyuna duyuruldu. Uçum bunun Öcalan’a yeni bir hukuki statü verilmesi veya tahliye anlamına gelmediğini açıkça ifade etti.
Öcalan’ın hukuki durumu ne?
Öcalan, 1999’dan bu yana İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda bulunuyor. 1999’da verilen idam cezası, Türkiye’de ölüm cezasının kaldırılmasının ardından 2002’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dönüştürüldü.
Öcalan’ın cezasının niteliği uzun süredir Avrupa insan hakları mekanizmalarının da gündeminde. AİHM, 18 Mart 2014 tarihli Öcalan/Türkiye (No. 2) kararında, şartlı salıverilme ihtimali olmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis uygulanmasını “umut hakkı” bakımından “AİHS’nin 3. maddesiyle bağdaşmaz” buldu. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de Türkiye’den bu konuda yasal ve kurumsal düzenleme yapılmasını istedi.
İspanya’da bazı futbolcular maç önü seremonilerinde Ceuta’ya yönelik bir slogan içeren tişörtleri katladı. Bu futbolculardan Mbappé, “göç sırasında hayatını kaybeden ve hala zor koşullar altında yaşayan insanları da hatırlatmak istediğini,” belirtti.
Foto: Jose Breton/NurPhoto/Shutterstock
İspanya Futbol Ligi LaLiga’nın 6. hafta müsabakalarının maç önü seremonilerinde “Hepimiz Caballa’yız*” (Caballa, Ceuta sakinleri için kullanılan yerel bir lakap) yazılı tişörtler giyildi. Bazı futbolcular ise tişörtlerini katlayarak farklı bir mesaj verdi.
* Bu slogan, ana hatlarıyla Ceuta halkıyla dayanışma anlamına geliyor. Öte yandansa İspanya’nın Ceuta üzerindeki hakimiyetini destekleyen ve “Ceuta İspanya’dır” mesajını veren bir şekilde de yorumlanabildiği için ihtilaflı bir konumda bulunuyor.
15 Eylül Salı oynanan maçın öncesinde Real Madrid oyuncuları Kylian Mbappé, Vinicius Jr ve Ibrahima Konaté‘nin, seremonide tişörtlerini katlayarak sloganı görünmez hale getirdi. Real Madrid’in Türkiyeli futbolcusu Arda Güler‘in de aralarında bulunduğu diğer futbolcular ise tişörtü giydi.
“Hepimiz Caballa’yız” sloganı, Valencia İşverenler Birliği (Asociación Valenciana de Empresarios – AVE) tarafından başlatılmıştı
LaLiga Başkanı Javier Tebas, “Tişörtü katlayarak çıkmak, hiç giymemekle aynı,” ifadesiyle üç oyuncuya tepki gösterdi. Franco döneminde İspanyol milliyetçiliğinin sembollerinden biri haline gelen Real Madrid ise Reuters‘ın haberine göre oyuncuların farklı görüşlere sahip olma hakkına saygı duyduğunu belirtti.
Ceuta’da ne olmuştu?
İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk kenti Ceuta, temmuz sonunda bir göç dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Fas’tan Ceuta’ya geçmeye çalışan on binlerce insan, günler boyunca denizden ve kara sınırından kente ulaşmaya çalıştı. Geçişler sırasında en az 57 kişi hayatını kaybetti.
Ceuta’ya ulaşanların büyük bölümünün daha sonra Fas’a geri döndüğü belirtilirken kentte kalan göçmenler için barınma ve temel ihtiyaçlar konusunda ciddi sorunlar yaşandı. Özellikle çocuklar ve uluslararası koruma talebinde bulunabilecek kişiler için barınma ve kabul kapasitesi tartışma konusu oldu.
İşveren örgütü AVE tarafından başlatılan kampanya, Ceuta halkıyla dayanışma çağrısının yanı sıra kentteki ekonomik düzenin ve sermaye çevrelerinin yaşanan krizden etkilenmesine dikkat çekiyordu.
Mbappé’den açıklama
Marine Le Pen ve aşırı sağ karşıtı açıklamalarıyla bilinen, Cezayir ve Kamerun asıllı Fransa milli takımı futbolcusu Kylian Mbappé, yaşanan tartışmanın ertesi günü İspanya spor gazetesi AS‘a konuşarak sessizliğini bozdu. Futbolcu, yaptığı hareketin Ceuta halkına yönelik bir tepki olmadığını söyledi.
Mbappé, Ceuta halkıyla ve yaşanan insani krizde hayatını kaybedenlerle “tam dayanışma” içinde olduğunu belirterek tişörtü tam giymeme kararının arkasında farklı bir düşüncenin bulunduğunu ifade etti. Futbolcu, “göç sırasında hayatını kaybeden ve hala zor koşullar altında yaşayan insanları da hatırlatmak istediğini” söyledi.
Mbappé, “Ceuta halkına karşı hiçbir şeyim yok” diyerek onları yüzde yüz desteklediğini vurgularken, bir grubun yaşadığı acıyı diğerinin önüne koymak istemediğini söyledi. Amacının ise “pozitiflik ve barış” mesajı vermek olduğunu belirtti.
“Diktatör” Mbappé
Kylian Mbappé’nin siyasi tutumu, bu olay öncesinde de gündemdeydi. Sosyal medyada futbolcu için uzun süredir “Diktatör Mbappé”memeleri dolaşımdaydı. Tarihsel diktatörlerin yerine Mbappé’nin yerleştirildiği yapay zeka üretimi ve montaj görsellerden oluşan bu akım, futbolcunun politik kimliği üzerinden de tartışma konusuydu.
11 Eylül’de France Football‘a verdiği bir röportajda, söz konusu görsellerin bir kısmını şaka olarak değerlendiren futbolcu, kendisinin milyonlarca insanın ölümünden ve büyük acılardan sorumlu diktatörlerle karşılaştırılmasını ise eleştirdi. Mbappé, bu tür içeriklerin bazı durumlarda siyasi ve insani farkındalık eksikliğini gösterdiğini söyledi.
Mbappé’nin bu açıklamaları, futbolcunun son yıllarda özellikle Fransa’daki aşırı sağa karşı aldığı açık tutumun sosyal medyada nasıl karşılık bulduğuna dair de bir bakış açısı oluşturuyor.
Barcelona’dan farklı tutum
Katalan kimliğiyle güçlü biçimde özdeşleşen Barcelona, 13 Eylül Pazar günü Levante ile oynadığı karşılaşma öncesinde tişörtleri giymemeyi tercih etti. Kulübün tarihsel olarak Katalan kültürü ve kimliğiyle kurduğu güçlü bağ, Madrid merkezli İspanyol kimliğiyle ilişkilendirilen Real Madrid ile arasındaki sembolik karşıtlığı da gündeme getirdi.
Uluslararası sinema medyasında geniş yankı bulan film; Screen Rant, ComingSoon,Cinefilos ve Yahoo Entertainment gibi prestijli platformlarda manşetlere taşındı.
Dünyaca ünlü Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin yazıp yönettiği, Hollywood yıldızıEva Green’in başrolünde yer aldığı ve usta yönetmen Martin Scorsese’nin yürütücüyapımcılığını üstlendiği yeni filmi “Trees Are Watching” (Ağaçlar Bakıyor), Kanada’dadüzenlenen Toronto Uluslararası Film Festivali’nde (TIFF) izleyiciyle buluştu.
Uluslararası sinema medyasında geniş yankı bulan film; Screen Rant, ComingSoon,Cinefilos ve Yahoo Entertainment gibi prestijli platformlarda manşetlere taşındı.
Özellikle Martin Scorsese’nin projeye yapımcı olarak katılması küresel sinemaçevrelerinde büyük heyecan yarattı.
Cannes ve Berlin gibi festivallerden ödüllerle dönen Bahman Ghobadi, Instagramhesabı üzerinden yaptığı açıklamada filmin kendisi için özel bir anlam taşıdığını belirterek, “Bu film benim için uzun ve son derece kişisel bir yolculuk oldu. Yıllardır zihnimde benimle yaşayan anıları, korkuları, mekanları ve insanları içinde barındırıyor”dedi. Ghobadi, projede emeği geçen tüm ekibe teşekkür etti.
Filmin fragmanında gerilim dolu, karanlık ve derin duygusal geçişlerin hakim olduğu biratmosfer dikkat çekiyor.
Doğanın ve ağaçların, insanoğlunun eylemlerine, bastırılmış korkularına ve sırlarınabirer canlı tanık olarak konumlandırıldığı yapım, Ghobadi’nin auteur sinema dili ile Hollywood prodüksiyon kalitesini harmanlıyor.
Eva Green Mardin’e dönüyor
Trees Are Watching, yıllar sonra memleketi Mardin’e dönen Darya adlı bir romancının hikayesini anlatıyor. Eva Green’in canlandırdığı Darya, sağır kızıyla birlikte geçmişinin izleriyle yüzleşirken bir Kürt efsanesi ve çevredeki doğal alanların tahribatı da hikayenin merkezine yerleşiyor.
Bahman Ghobadi için kişisel bir anlam da taşıyan film, yönetmenin 18 yıllık sürgün döneminde gördüğü kabuslardan ve insan ile doğa arasındaki ilişkiye dair düşüncelerinden izler taşıyor.
Ghobadi’nin senaryosunu yazıp yönettiği filmin oyuncu kadrosunda Eva Green ve Murat Yıldırım yer alıyor. Yönetmen ve Yıldırım, filmin Toronto’daki dünya prömiyerine de katılacak.
Trees Are Watching’in yapım ekibi
Filmin yapımcılığını Seyfi Şahin, Bahman Ghobadi, Lydia Dean Pilcher ve Golriz Ehtiati üstleniyor. Martin Scorsese’nin yanı sıra Lucas Akoskin ve Bahoz Nasradin de yürütücü yapımcı olarak görev yapıyor.
Open the Door tarafından sunulan ve MIJ Film yapımı olan Trees Are Watching, Ghobadi’nin uluslararası festivallerdeki yolculuğunu da sürdürüyor. Yönetmenin Sarhoş Atlar Zamanı, Kaplumbağalar da Uçar, Yarım Ay ve Kimse İran Kedileri Hakkında Bir Şey Bilmiyor gibi filmleri Cannes, Berlin, San Sebastian ve Toronto dahil olmak üzere dünyanın önemli festivallerinde gösterilmişti.
Güçlü oyuncu kadrosu ve künyesi
Filmin oyuncu kadrosunda ve teknik ekibinde uluslararası alanda tanınmış isimler yeralıyor:
Başroller: Fransız yıldız ve James Bond (Casino Royale) filminin başrol oyuncusu EvaGreen ile Türkiye’nin tanınan oyuncuları Murat Yıldırım, Zeynep Çamcı ve Neva Kuş.
Yapımcılar: Bahman Ghobadi, Seyfi Şahin, Lydia Dean Pilcher ve Gülrez İhtiyati.
Yürütücü Yapımcılar: Martin Scorsese, Lucas Akoskin ve Bahoz Nasreddin.
Görüntü Yönetmenliği: Saba Mazloum ve Touraj Aslani.
Kurgu: Farbod Khoshtinat.
Müzik: Bamdad Afshar.
Yapım Tasarımı ve Sanat Yönetimi: Babak Tahmili ve Gökben Sas.
6 Eylül Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçiminde %43.8 oy oranı elde eden aşırı sağ parti AfD’nin yükselişini değerlendiren DİDF Genel Başkanı Alev Bahadır ekonomik krizlerle birlikte dünyada “sağcı, gerici ve ırkçı partilerin” oy oranlarını arttırdığını, sağcı partilerin daha saldırgan bir politika sürdürmeye başladığını belirtti. Die Linke Milletvekili Özlem Alev Demirel ise AfD’nin Almanya halkının içerisinde bulunduğu duruma duyduğu öfkeyi başarılı bir şekilde kullandığını anlattı.
Hamburg’da parlamento seçimlerinin olduğu gün “AfD’yi durdur” pankartıyla gerçekleşen bir gösteri/ Fotoğraf: Bodo Marks, dpa
Almanya için Alternatif (AfD) partisi, 1 Eylül 2024 Thüringen eyalet parlamentosunda %32.8 oy oranıyla birinci parti olmuştu. Bu seçimle 1945’ten itibaren İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da ilk kez aşırı sağ bir parti eyalet seçimlerinde birinci sırada yer almış oldu. Bundan tam iki yıl sonra, 6 Eylül 2026 tarihinde yapılan Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde ise söz konusu parti %43.8 oy oranıyla birinci geldi.
AfD’nin bu yükselişi ve anketlerde Almanya genelinde kazandığı ivme, hem Almanya’da hem Avrupa’da hem de uluslararası arenada tartışmaların gelişmesine neden oldu.
Son yıllarda dünya genelinde yükselen sağcı anlayışın Almanya’daki yansıması olarak ele alan yaklaşımların yanı sıra Almanya’nın kendi özgün yapısıyla da ilişkilendiren değerlendirmeler mevcut.
DİDF (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu) Genel Başkanı Alev Bahadır ve Die Linke (Sol Parti) milletvekili ve Avrupa Parlamentosu üyesi Özlem Alev Demirel, AfD’nin yükselişini ve nedenlerini, Almanya içinde yaşanan tartışmaları, önümüzdeki dönem yaşanması muhtemel gelişmeleri ve sonuçları Niha+’a değerlendirdi.
AfD milliyetçi bir parti olarak hızla büyüdü
Avro karşıtı bir kuruluştan, Federal Anayasayı Koruma Dairesi’nin (BfV) “kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum” olarak sınıflandırdığı partiye
Seçimden seçime AfD’nin oy oranı (%)
Almanya’da Avrupa Parlamentosu (AP) ve eyalet meclisi seçimleri
%40
%30
%20
%10
%0
%7.1
%14.6
%18.4
%32.8
%43.8
AlmanyaAP seçimi2014
BavyeraEyalet seçimi2023
HessenEyalet seçimi2023
ThüringenEyalet seçimi2024
Saksonya-AnhaltEyalet seçimi2026
Avrupa Parlamentosu (AP) seçimiEyalet meclisi seçimiBir eyalet seçiminde bugüne kadarki en yüksek oran
7Avrupa Parlamentosu milletvekili (2014)
~1100sayfalık BfV raporu (Mayıs 2025)
35kentte “AfD kapatılsın” protestosu (Eylül 2026)
Çizgi nasıl kaydı?
Liberal-muhafazakâr başlangıçtan, ulusal muhafazakâr ve sağ-popülist kanadın güçlendiği bir yapıya giden yol
Kurucular arasında CDU’dan ayrılan Alexander Gauland da vardı.
2015 sonrası öne çıkan gündemler
Göç karşıtlığıMülteci karşıtlığıUlusal muhafazakâr kanatSağ-popülist kanat
Ekonomik liberalizm çizgisindeki Bernd Lucke parti liderliğinden tasfiye edildi.
Zaman çizelgesi
6 Şubat 2013
Kuruluş
AfD; piyasa ekonomisi, Avrupa entegrasyonu ve Avro karşıtlığı etrafında politika yapan bir parti olarak kuruldu.
2014
İlk seçim başarısı
Mayıs’taki Avrupa Parlamentosu seçiminde 7 milletvekili çıkardı. Saksonya, Thüringen ve Brandenburg gibi doğu eyaletlerinde de önemli sonuçlar aldı. Bu dönemde parti liberal-muhafazakâr başlangıç çizgisinden uzaklaştı; ulusal muhafazakârlar ve sağ-popülist kanat güçlendi.
%7.1 oy7 AP milletvekili
2015
Lucke gitti, göç öne çıktı
Ekonomik liberalizm çizgisindeki Bernd Lucke parti liderliğinden çıkarıldı. Almanya’ya yönelik mülteci hareketliliğinin büyümesiyle parti, göç ve mülteci karşıtlığı üzerinden tanınmaya başladı.
Ocak 2017
Höcke ve Holokost Anıtı tartışması
Björn Höcke, Berlin’deki Holokost Anıtı’nı Almanya’nın geçmişiyle hesaplaşmanın sorunlu bir sembolü olarak nitelendirdi ve sözleri büyük tartışma yarattı.
2021
BfV “şüpheli vaka” dedi
Almanya Federal Anayasayı Koruma Dairesi (BfV), partiyi “şüpheli vaka” olarak izlemeye başladı. Kararın istihbarat sistemi açısından hukuki ağırlığı, kamuoyunda AfD’nin yasaklanması tartışmalarını gündeme getirdi.
2023
Yeniden yükseliş
Enflasyon, Ukrayna savaşı, göç ve sığınma tartışmaları ile Scholz hükümetine duyulan genel memnuniyetsizlik ortamında AfD yeniden yükselişe geçti.
Bavyera %14.6Hessen %18.4
25 Kasım 2023
Potsdam toplantısı ve “Remigration”
Araştırmacı gazetecilik kuruluşu Correctiv, gizli kamera ve belgelerle AfD’li yöneticilerin, neonazilerin ve iş insanlarının bir otelde milyonlarca göçmeni sınır dışı etme planlarını tartıştığını ortaya koydu. Aşırı sağcı aktivist Martin Sellner, “asimile olmayan” göçmenlerin geri gönderilmesine yönelik planını anlattı. AfD, konuşulanların parti politikası olmadığını ve “Remigration” kavramının farklı şekillerde kullanılabildiğini söyleyerek savunma yaptı. Almanya’nın birçok kentinde AfD karşıtı kitlesel protestolar düzenlendi.
Eylül 2024
Thüringen’de birinci parti
Üç Doğu Almanya eyaletindeki seçimlerde AfD, Thüringen’de birinci oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez bir eyalet parlamentosunda aşırı sağ, %30’un üzerinde oyla birinci parti çıktı.
Thüringen %32.8
Mayıs 2025
“Kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum”
BfV, yaklaşık 1100 sayfalık raporunda partinin göçmen düşmanlığını, Müslümanlara yönelik dışlayıcı söylemlerini ve bazı parti temsilcilerinin anayasal düzene aykırı açıklamalarını gerekçe göstererek AfD’yi “kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum” olarak sınıflandırdı.
6 Eylül 2026
Saksonya-Anhalt’ta rekor
AfD, Saksonya-Anhalt eyalet seçiminde oyların %43.8’ini alarak birinci oldu ve bir eyalet seçiminde bugüne kadarki en yüksek oy oranına ulaştı.
Saksonya-Anhalt %43.8
Seçimin ardından
35 kentte “AfD kapatılsın” protestosu
Sonucun dünya gündemine oturmasının ardından Almanya’nın 35 ayrı kentinde “AfD’nin kapatılması” talebiyle kitlesel protestolar yapıldı.
DİDF Genel Başkanı Alev Bahadır, 2013’te kurulduğunda Avrupa Birliği (AB) karşıtlığı ile öne çıkan AfD’nin zamanla sağcı ve milliyetçi bir parti olarak hızla büyüdüğünü söyledi. Başlarda partinin akademisyenlere ulaşmaya çalıştığını belirten Bahadır, zamanla işçi, işsiz ve emekli kesimleri de hedeflemeye başladığını ancak herhangi bir sağcı, ırkçı parti gibi sosyal anlamda parti programında halk kesimlerine yönelik hiçbir fayda bulunmadığını anlattı.
Alev Bahadır
Bahadır, AfD’nin belli sermaye gruplarının da desteğini aldığını kaydederek Almanya’da yaşanan ekonomik sorunlara vurgu yaptı:
“Son aylarda çok agresif bir şekilde hem sağlık hem iş yasalarında kısıtlamalar yaşıyoruz. İnsanlar da alım güçlerinin azalmasıyla ekonomik zorlukları hissediyorlar. Bu durumda dünyada şu an farklı ülkelerde de olduğu gibi sağcı partiler bu durumdan faydalanabiliyor.”
Almanya’da Hristiyan Demokratik Birlik (CDU) yönetiminde bir sosyal demokrasi olmasına rağmen büyük sosyal saldırıların yaşandığını anlatan Demirel ise, “Emekliliğe karşı, işçi haklarına karşı, aynı zamanda işçilerin perspektifsizliği söz konusu. İş yerleri kapatılıyor,” dedi.
“Hükümetin politikaları AfD’nin ekmeğine yağ sürdü”
AfD’nin Trump’tan, Putin çerçevesinden uluslararası düzeyde sağ ağın da destek verdiği bir parti olmasına değinen Demirel, Almanya’nın özellikle son yıllardaki siyasi gelişmelerinin AfD için nasıl alan açtığını anlattı:
“Özellikle Doğu Almanya’nın tarihini gözlemde bulundurmak gerekiyor. Zaten 90’lı yıllardan bu yana belirli sert dönem geçişleri yaşayan bir halktan bahsediyoruz. Tekrar kaybetme siyaseti var. Diğer taraftan güya adım ona AfD’yi yarımlayacağım diyerek siyaset yapan Merz hükümeti geçtiğimiz senelerde her fırsatta göçmenleri söz konusu yaptı. ‘Şehir görüntüsünde sorun var’ diyerek göçmen görünen insanları aşağılayıcı siyaset yaptı, retorik kullandı, bir taraftan her şeye rağmen AfD’ye karşıyız dedi. Bunların hepsi tabii ki AfD’nin ekmeğine yağ sürdü.
“Ukrayna Savaşı’ndan bu yana değişiklik var”
“Almanya’nın siyasetinde özellikle Ukrayna Savaşı’ndan bu yana müthiş derecede bir değişiklik var. Ukrayna Savaşı’na karşı çıkan, Almanya’nın, NATO’nun, Avrupa Birliği’nin siyasetini eleştiren herkese bir damga vuruldu. ‘Putincisin, faşistsin, nazisin’ gibi. Bunların hepsinin AfD’in yükselişine bir etken olduğunu düşünüyorum. Ama özellikle son dönemde yaşanan bu halka karşı aşırı saldırıları AfD kendi çapında en iyi biçimde değerlendirebildi. Oysaki AfD’nin aslında sosyal alanda işçilerin, yoksulların yanında siyaset yaptığı herhangi bir yönü yok. Emeklilik konusu Almanya için önemli bir konu iken AfD burada hiçbir sosyal bir siyaset yapacak bir parti değil. AfD’nin vaatleri şu anda göçmenlere karşı saldırıyla birlikte toplumu bölüp şu anki egemen siyaseti daha ileri götürecek bir siyaset. AfD’nin vereceği vaat, iyi bir vaat değil. Yani milliyetçi ama sosyal bir siyaset de izlemiyor. Tam tersine zenginlerin yanında bir siyaseti var ama yine de bu öfkeyi bir biçimde kendi çapında değerlendirebildi.”
“Eyaletlere göre farklı söylemleri var”
“Alternative für Deutschland” yani Almanya için Alternatif isimli parti, seçim kampanyasında da yer yer farklı düzeylerde sağcı politikalar üreterek mevcut koşullara bir alternatif sunduğunu iddia ediyor. Bahadır’a göre, partinin eyaletlere göre farklı söylemleri bulunuyor:
“Bazı eyaletlerde açık ırkçı politika yaparken, bazılarında ‘biz aslında ırkçı politika yapmıyoruz, açığız, Almanya’yı önceliyoruz’ gibi açıklamalar yapıyor. Hatta göçmenler arasında bile politika yapmaya çalışıyorlar. Ancak Saksonya-Anhalt’ta açık ırkçı politika yapıyorlar. Yani 250 sayfalık seçim programını açtığımızda direkt göçmenlerin gelmemesi ile birlikte sığınmacıların haklarının alınmasından başlıyor. Alman ailelerin çocuk doğurması gibi alışılmış sağcı politikaları yapıyor. Baktığımızda konut sorununda, iş yasaları sorununda pek bir şey demiyorlar. Hangi halk kesimleri tarafından seçildiklerini de bilmelerine rağmen sermaye politikası yapıyorlar ama onu çok açık ifade etmiyorlar. Daha çok ‘Şu anki sorunlarınızı görüyoruz ancak diğer partiler veya hükümet sizi önemsemiyor, sorunlarınızı da çözmeye çalışmıyor, o yüzden biz çözeceğiz. Aslında göçmenler olmasa her şey daha kolay olur.’ çizgisinde bir politika sürdürüyorlar ve insanlar inanıyorlar. Çünkü bir esas bir alternatif olmadığı için bunu alternatif olarak görüyorlar gerçekten. Yani hükümet politikasına karşı tepkiler çoğalınca onlar da güç topluyorlar ve Almanya’daki sol parti bu öfkeyi ve insanları yeterince kazanamıyor.”
Demirel ise Almanya halkının neden AfD’yi alternatif olarak gördüğünü şu sözlerle değerlendirdi:
“Dünya genelinde de biliyorsunuz aşırı sağın güçlenmesi söz konusu. Yalnızca Almanya’ya tek başına bakamayız, liberal burjuva demokrasisinin bize en iyi sistem olarak dayatıldığı bir dönemde halklar bunlara artık perspektif vermeyeceğini, tıkandığını görüyor. AfD ise buna karşı bir sistem alternatifiymiş gibi kendini gösteriyor ancak bu sisteme hiçbir biçimde damga vurabileceği bir siyaseti yok, varsa da yalnızca daha kötü bir noktadan halkları daha sorunlu bir noktaya götürecek bir damga vurur. İnsanlar artık bir arayış içinde. Yani artık perspektifsizlik kendini daha çok gösteriyor.”
“AfD göçmen oyu da topluyor”
AfD’nin “Remigration” yani tersine göç siyaseti üzerine bir temizleme çalışması yapacağını söyleyen Demirel, partinin aynı zamanda da göçmenlerle bir sorununun olmadığını belirttiğini söylüyor. Demirel’e göre tüm göçmenlere karşı aşırı saldırılarda bulunan parti zaman zaman da kendi imajı için “sorun olan yalnızca çalışmayan, suç işleyen, burada kalma hakkı olmayan insanlar” gibi söylemler de üretebiliyor. Demirel, partinin sorun olarak gördüğü göçmeni kriminalize ettiği bir kısma indirgediğini belirtirken “Hatta AfD bu noktada birçok göçmenden de oy alabiliyor” dedi.
Fotoğraf: Laurie Dieffembacq / EP, Avrupa Birliği 2025
AfD’nin siyasal çizgisi üzerine ise Demirel, “AfD’nin içinde bir yandan gerçekten Nazi kesimlerinden örgütlü Nazi siyaseti arkasında giden bir kesim var. Diğer taraftan sağ muhafazakar neoliberal kesimleri de içinde barındırıyor. Örneğin Alice Weidel dediğimiz siyasetçi, en büyük şirketlerden biri olan Goldman Sachs’ten geliyor, halkın isteğini kabul edebilecek veya onun çizgisinde siyaset yapabilecek bir siyasetçi olmadığı aslında ortada ama daha farklı bir imaj verebiliyor kendisine,” yorumunu yaptı.
Ukrayna savaşı üzerine gelişen tartışmalarda farklı görüşlerin birbirleriyle tartışmalarının liberal demokrat bir ülke olan Almanya’da çok daha farklı, daraltılmış tartışmalara dönüştüğünü belirten Demirel, AfD’nin medyadaki bu fırsatı da kullanabildiğini belirtti:
“Almanya liberal demokrasisi bir daralma yaşadı. Farklı görüşlerin birbiriyle tartıştığı değil; birbirine damga vurarak hemen aşağılandığı bir siyasi ortamda AfD kendine demokrasiyi, düşünce özgürlüğünü savunabiliyormuş gibi bir imaj verdi.”
“Türkiyeli göçmenler arasında da AfD propaganda yapıyor”
AfD’nin göçmenlere yönelik sürdürdüğü propagandanın uzun yıllardır Almanya’da yaşayan kesimler üzerinde de yeni gelen göçmenlere yönelik bir nefreti körüklemesi konusunda Bahardır “Biz Türkiyeli göçmenleri, Türkiyeli işçileri de bu mücadelenin içine katmaya çalışıyoruz. Çünkü son senelerde AfD gibi partiler Türkiyeli göçmenlere yönelik de propaganda yapmaya başladılar. ‘Şu anki gelen göçmenler sizin gibi değiller, siz oturmuş göçmenlersiniz, yeni gelenler sizin işinizi elinizden alıyor’ propagandasını Türkiyeli göçmenlere karşı da yapıyorlar. Bu açıdan Türkiyelileri de bu mücadelenin içine katmaya çalışıyoruz,” dedi.
“Militarizm büyürse otoriter olan siyaset de büyür”
AfD’nin şu anki gelişimi ve gelecekte yaratabileceği sorunlar üzerine Demirel, “Almanya’da militarizm şu an kendini müthiş bir derecede genişletiyor. Liberal kesim de oldukça militarist bir siyasetin peşinde koşuyor. Ne zaman ki militarizm büyürse otoriter olan siyaset de büyür, otoriter seçimler de büyür, milliyetçilik de büyür. Aslında AfD’nin sonucu biraz uç noktadan baktığımızda bunun bir göstergesi. AfD eyalet düzeyinde hükümette olursa siyasi olarak eyalet anayasasında büyük değişiklikler yapabilecek. Almanya anayasası eyalet düzeyinde olduğundan siyasete bağlı bir savcılık söz konusu olacak. Burada önemli kozları ele alıp daha farklı bir sertlik getireceğini düşünüyorum. Yani sokakta saldırıların daha fazla artacağını, aşırı nazilerin gerçekten daha fazla agresifleşeceği bir siyaset ile karşı karşıya kalacağız. Bu tehlikeli bir siyaset. Zaten sol görüşlü insanlara, işte LGBTQ’ya saldırılar çoğalıyor, bunu yaşıyoruz. Göçmenlere yönelik saldırılar çoğalacak ve bu konuda savcılık tarafından belki gereken duyarlılığın verilemeyebileceği bir tehlike ile karşı karşıyız. Öğretmenlerin eğitim alanındaki verebilecekleri derslerde başka bir tehlike söz konusu, örneğin demokrasi dersleri düşürülecek. Önümüzdeki dönemde eğer AfD hükümete girebilirse, başbakanlığa gelebilirse böyle sorunlarla karşı karşıya kalacağımıza inanıyorum,” dedi.
“Mücadelede bölünmememiz gerekiyor”
Savaş politikalarına yönelik mücadelenin önemini anlatan Bahadır ise “Almanya’nın askeri bütçesi her sene fazlaca yükseliyor ve bu sene gerçekten rekorları kırdı. Tabii ki o bütçe için ayrılan parayı da başka yerlerden kesiyorlar. Örneğin otomobil fabrikalarından Volkswagen’ın 50 bin işçiyi işten çıkaracağını ilan etmesi. Bu sırada belli bir eyalette silah üretimine geçiyoruz. Yani savaş hazırlıklarına, sosyal kısıtlamalara karşı birlikte mücadele ettiğimizde ırkçılığı ancak o şekilde aşabiliriz” şeklinde açıkladı.
Demirel ise “Dünyanın gidişatı kötü, zengin ile fakirlik arasında uçurum gün geçtikçe büyüyor. İşçi, emekçilerin haklarına müthiş saldırılar var, azınlıklara müthiş saldırılar var. Irkçılık büyümekte, militarizm büyüyor. Savaş hazırlıkları gerçekten dünyanın büyük kentlerinde, büyük ülkelerinde kendini daha net bir biçimde gösteriyor. Bizim vereceğimiz mücadele bunların hepsine karşı bir mücadele olması gerekiyor. Bunu başarılı olarak yapmak istiyorsak bölünmememiz gerekiyor. Yani sen kara kaşlısın, ben mavi gözlüyüm, sen sarışınsın, ben kadınım, sen erkeksin, sen LGBT’sin diye bölünmeden gerçekten mücadeleyi büyütmek gerekiyor ve olayı işin temelinde görmek gerekiyor. Milliyetçilik bize bu dönemde gerçekten bir alternatif sunmayacaktır. Tam tersine savaş çığırtkanlığını büyütecektir. Zaten Almanya faşizmi göstergesi budur, İkinci Dünya Savaşıdır. Ondan dolayı bu mücadeleyi büyütmek, umudu kaybetmemek gerekiyor. Tam tersine daha fazla kenetlenip daha fazla mücadele vermek gerekiyor,” şeklinde değerlendirdi.
2024’te yürürlülüğe giren 7527 sayılı kanundan bu yana milyonlarca sokakta yaşayan hayvan belediyeler tarafından toplatıldı.İçişişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, TGRT Haber’de sokakta yaşayan hayvanların toplatılmasına ilişkin konuştu. Çiftçi, İzmir, Diyarbakır ve İstanbul dışında sokakta yaşayan hayvanların neredeysetamamının toplatıldığını belirtti.
Fotoğraf: Canva
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, TGRT Haber’de yayımlanan Gündem Özel programında sokakta yaşayan hayvanlara yönelik toplama sürecinin son durumunu açıkladı. Bakana göre 81 ilin 78’inde süreç tamamlandı. Çiftçi, kaşan üç il için İstanbul, İzmir ve Diyarbakır’ı işaret etti. Çiftçi, ülke genelinde sokakta yaşayan hayvanların yüzde 99,22’sinin toplandığını belirtti ve “1,5 ay sonra bu iş Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkacak” ifadelerini kullandı.
Bu orana göre milyonlarca hayvan yaşam alanlarından koparılarak ilgili belediyelerce toplatıldı. Hayvan hakları savunucuları, toplatılan hayvanların bırakıldığı barınakların yaşanabilir bir durumda olmadığını vurgulamaya devam ediyor.
2 Ağustos 2024’te yürürlüğe giren ve hayvan hakkı savunucuları tarafından “Katliam Yasası” olarak adlandırılan 7527 sayılı kanun, sokakta yaşayan hayvanların toplanması, barınak koşulları, sahiplendirilmesi ve ötanazi (uyutulma) şartlarına ilişkin ciddi düzenlemeler içeren bir yasadır.
Hayvanlar için artık doğaya dönüş yok
2024’te değişen 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve buna bağlı yönetmelik. Çiftçi’nin aktardığına göre önceki uygulama “bul, topla, kısırlaştır, doğal yaşam ortamına geri bırak” formülüne dayanıyordu. Çiftçi, bu formülün “çözüm getirmediğini” söyleyerek 7527 sayılı kanunda “doğal yaşam ortamına bırakma” hükmünün kaldırıldığını ve yerine barınakta veya “doğal yaşam alanında” süresiz muhafaza esası getirildiğini aktardı.
Bu, hayvan hakları örgütlerinin en çok itiraz ettiği noktalardan biri.
Hayvan hakkı savunucuları, toplatılan barınakların bir “toplama kampı” niteliğinde olduğunu vurguluyor. Bakan, barınakların “toplama kampı” olmadığını savunarak İçişleri ve Tarım Bakanlığı müfettişlerinin 81 ildeki barınak ve “doğal yaşam alanlarını” ortak denetlediğini, standartlara uymayan belediyelerin uyarılacağını söyledi. Ancak Çiftçi’nin açıklamasında yaptırımların ne olacağına dair bir bilgi verilmedi.
Çiftçi, bugüne kadar 102 bin hayvanın sahiplendirildiğini de açıklandı. Ancak toplanan toplam hayvan sayısıyla (Çiftçi’nin verdiği orana göre bu 8 milyon) kıyaslandığında bu oldukça küçük bir sayı. sahiplenilmeyen büyük çoğunluk barınaklarda veya “doğal yaşam alanı” adı verilen kapalı alanlarda kalmaya devam edecek.