Barışın İzleri: “Kentle ilişki kuran farklı deneyimleri yan yana getirmeyi istiyoruz”

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi “Meydan” programı kapsamında “Barışın İzleri” adlı yeni bir proje duyuruldu. Proje, Diyarbakır’daki hafıza mekânlarını “duyu coğrafyasıyla” ele alan bir çalışma hedefliyor. Proje yürütücüsü Bervan Tan projede kentle ilişki kuran farklı deneyimleri yan yana getirmek için bir alan açmayı hedeflediğini, proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik ise amaçlarının acının içinden bir barış hikayesi çıkararak yaşananları romantikleştirmek değil, tüm kırılmalara rağmen ortak yaşama yeniden nasıl tutunulduğunu görmek olduğunu söyledi.

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin “Meydan: Toplanma Özgürlüğünü ve Kamusal Alanı Geri Kazanmak” projesi kapsamında desteklenen “Barışın İzleri” adında yeni bir proje duyuruldu.

Bir kentin değişimi ve dönüşümü çoğunlukla fiziksel bir değişim veya bir “iyileştirme” çalışmasının sonucunda kazandığı yeni formlar olarak düşünülse de Barışın İzleri projesi bu anlamları eksik buluyor. Toplumsal bir olaydan sonra kazanılan yeni bir bakış, mekân fiziksel formunu aynen korurken bile bıraktığı hislerle toplumsal hafızada farklı bir form kazanmış oluyor. Barışın İzleri projesi Diyarbakır’ın sayısız katmanında kazılı bu hafızayı karşılıklı paylaşarak belki daha önce hissedilmemişi, gözden kaçmış olanı deneyimlemeyi hedefliyor.

Proje yürütücüsü Bervan Tan ve proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik, Barışın İzleri projesinin Diyarbakır’ın yaslara, acılarla, zorunlu göçler ve kayıplara tanıklık etmiş hafıza mekânlarında barışın izinin nasıl sürülebileceğini, bu projede neleri amaçladıklarını ve yöntemlerini Niha+’a anlattı.

“Kent hafızası, bizimle birlikte yaşayan bir alan”

Proje yürütücüsü Bervan Tan’a göre, kent hafızası orada yaşayan insanların o kentle kurduğu ilişkide saklı:

“Aynı yer, farklı insanlar için bambaşka şeyler ifade edebilir. Birinin kendini ait hissettiği bir mekân, başka biri için bir kaybın ya da zor bir hatıranın karşılığı olabilir. Bazen de yıllardır içinde yaşadığımız bir yerin taşıdığı hikâyeyi hiç bilmiyor olabiliriz.”

Bervan Tan

Tan, kültürel ve tarihî mirasın dilde, anlatılarda, gündelik alışkanlıklarda, isimlerde ve kuşaktan kuşağa aktarılan hatıralarda da yaşamaya devam ettiğini söyledi. Bir şeyin artık o mekanda olmamasının bile hafızanın bir parçası haline geldiğini belirten Tan, “Kent hafızası, bugün de bizimle birlikte yaşayan, değişen ve farklı insanların deneyimleri ile çoğalan bir alan,” diye açıkladı.

“Fiziksel bir iz ortadan kalkıyor ama hafızadaki izi sürüyor”

Diyarbakır’ın çok katmanlı bir kent yapısına sahip olduğunu ancak tümünün aynı şekilde korunamamış olduğunu belirten Tan, yüzyıllardır varlığını sürdüren ve hala kentin kimliğinin çok önemli bir parçası olan yapıların yanında farklı dönemlerde yıkılmış, değiştirilmiş ya da dönüşmüş mekanları anlattı:

“Diyarbakır Surları bunun çok görünür örneklerinden biri. Cumhuriyetin ilk yıllarında surların bir bölümünün yıkıldığını biliyoruz. Daha sonraki yıllarda da farklı koruma, restorasyon ve düzenleme süreçleri yaşandı. Surların ve Hevsel Bahçeleri’nin bugün Dünya Mirası Listesi’nde olması elbette çok kıymetli ama bir yapının korunmasını yalnızca fiziksel olarak ayakta kalması üzerinden değerlendirmek yeterli değil. O yapının çevresiyle, kentle ve orada yaşayanlarla kurduğu ilişkinin nasıl devam ettiği de önemli. Dağkapı da bu anlamda üzerinde durulması gereken örneklerden biri. Farklı dönemlerde yapılan müdahalelerle meydanın görünümü ve kullanımı değişiyor. Burada ister istemez şu soru ortaya çıkıyor: Bir mekân yeniden düzenlenirken onun geçmişinden hangi izler korunuyor, hangileri görünür hâle geliyor, hangileri ortadan kalkıyor? Fiziksel olarak bir şeyi yeniden yapmakla o yerin hafızasını korumak her zaman aynı şey olmayabiliyor. İstasyon Meydanı da kentin hafızasında önemli ve ağır bir yere sahip. 5 Haziran 2015’te burada gerçekleşen bombalı saldırı, meydanın taşıdığı anlamlara kayıp ve yasla ilişkili başka bir hafıza katmanı ekledi. Meydanlar gündelik hayatın, buluşmaların ve karşılaşmaların yaşandığı yerler. Ancak böyle yıkıcı bir olayın ardından insanların o mekânla kurduğu ilişki değişebiliyor; oradan geçmek, orada bulunmak ya da o meydanı hatırlamak farklı anlamlar kazanabiliyor. Böylece meydan yaşananların hatırlandığı ve toplumsal hafızanın taşındığı bir mekân olarak da varlığını sürdürüyor.”

Bir kentin dönüşümünü yalnızca fiziksel değişimleri üzerinden okumanın yetersiz olduğunu düşünen Tan, mekânlarda yaşanan toplumsal olayların kent hafızasını ve insanların oradan geçerken ne hatırladığını ya da neleri konuşmakta zorlandığını değiştirerek insanların o yerlerle kurduğu ilişkiyi dönüştürdüğünü söyledi. Tan bu ikiliği “Bazen fiziksel bir iz ortadan kalkıyor ama hafızadaki izi sürüyor. Bazen de mekân olduğu yerde duruyor fakat artık taşıdığı anlam başka bir şeye dönüşüyor,” diye açıkladı.

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

“Bir yeri duyularla düşünmek”

Tan, yürümenin çevreyle kurulan ilişkiyi değiştiren bir deneyim olduğunu, daha önce defalarca geçilmiş bir yerde fark edilmeyen bir ayrıntı, bir ses ya da bir mekânın bıraktığı hissin yürüyüş sırasında başka türlü fark edildiğini anlattı. Projede hedeflenenler için ise Diyarbakır’ın hafıza mekânlarında bir araya gelmek, birlikte yürümek, dinlemek ve kentin geçmişiyle bugünü arasında kalan izlere dikkat etmek olduğunu anlattı.

Projenin “duyu coğrafyası” yaklaşımını anlatan Tan, “Bir yeri sesleriyle, ritmiyle, kokusuyla ve bedende bıraktığı hisle birlikte düşünmek. Biz katılımcılara kent hakkında tamamlanmış bir hikâye anlatıp onları belirli noktalara götürmek istemiyoruz. Elbette mekânların tarihini ve yaşananları önemsiyoruz ama katılımcıların kentle ve bulunduğumuz mekânlarla nasıl bir ilişki kurduğu da sürecin önemli bir parçası. O yer hakkında ne bildikleri, ne hatırladıkları, kendi deneyimlerinin o mekânla nerede kesiştiği ya da ilk kez neyi fark ettikleri de birlikte düşünmenin bir parçası hâline gelebiliyor. Herkes kendi deneyimi, hafızası ve algısıyla yürüyüşün bir parçası olabilir. Aynı mekâna birlikte bakmak, herkesin aynı şeyi görmesi ya da aynı şekilde hatırlaması anlamına gelmez” diye konuştu.

Proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik ise projenin yöntemlerinden bahsetti:

“Bir yerde kendi dilinde konuşabilmek, sesini çıkarabilmek, başkalarıyla yan yana durabilmek nasıl bir his bırakıyor? Bir şiir, stran, roman ya da kişisel bir hatıra bizi bir mekâna nasıl bağlıyor? Bunların hepsini hafızanın parçası olarak görüyoruz. Bir kentin hikâyesini kim anlatıyor ve kimlerin hikâyeleri duyuluyor? Dolayısıyla yürüyüşlerde bizim anlatımızı katılımcılara aktarmaktan çok, farklı hafızaların ve deneyimlerin yan yana gelebileceği bir alan açmaya çalışıyoruz. Yürüyüşlerden sonra da atölyelerde bir araya geleceğiz. Katılımcılar yürüyüşten kendilerinde kalan şeyi ister bir metinle, ister sesle, çizimle, şiirle, dizeyle, fotoğrafla ya da başka bir biçimde ifade edebilecek. Sonucun biçimini önceden belirlemememiz de projenin önemli bir parçası. Çünkü hem hafızanın hem de barışın tek bir anlatıya sığmadığını düşünüyoruz.”

Sevcan Tiftik

“Kentin hafızası yalnızca şiddetten oluşmuyor”

Tiftik, barışın çoğu zaman çatışmanın sona erdiği bir an ya da gelecekte ulaşacağımız bir durum olarak konuşulduğunu ancak barışın gündelik hayatın içinde, insanlarla ve mekânlarla kurduğumuz ilişkilerde de izleri olabileceğini söyledi. Bu projenin “Barış nerede?” sorusunun tek bir cevabını aramadığını, barışın nerelerde belirebildiğini, nelerelerde kesintiye uğradığını, nerelerde yeniden mümkün hale geldiğini aradığını belirtti.

Tiftik, kentin acılarla dolu geçmişine rağmen barışı aramak üzerine “Diyarbakır gibi çatışmanın, devlet şiddetinin, kayıpların, zorunlu göçün ve yasın kent hafızasında çok güçlü izler bıraktığı bir yerde bunu konuşurken elbette bu geçmişi paranteze alamayız. Ama kentin hafızası yalnızca yaşanan şiddetten de oluşmuyor. İnsanların o şiddetin ardından yeniden bir araya gelme, dayanışma, yas tutma, hatırlama, gündelik hayatı sürdürme ve kamusal alanı yeniden paylaşma deneyimleri de bu hafızanın içinde. Meydanlar bu açıdan bizim için özellikle önemli. Meydan dediğimiz yer yalnızca büyük toplumsal olayların gerçekleştiği bir zemin değil. Aynı zamanda buluştuğumuz, birbirimizi gördüğümüz, sözümüzü söylediğimiz, itiraz ettiğimiz, kutladığımız, yas tuttuğumuz ve yan yana durduğumuz yer. Dolayısıyla aynı meydanda hem şiddetin hem direnişin, hem kaybın hem dayanışmanın izleri bulunabiliyor. ‘Barışın izleri’ derken biraz da bu çelişkili hafızanın peşine düşüyoruz. Acının içinden kendiliğinden bir barış hikâyesi çıkarmaya ya da yaşananları romantikleştirmeye çalışmıyoruz. Tam tersine, bütün bu kırılmalara rağmen insanların birbirlerine, kente ve ortak yaşama yeniden nasıl tutunduğunu merak ediyoruz” diye konuştu.

Tan ise Diyarbakır’ın çok katmanlı hafızası ve kentle ilişki kuran herkesin deneyiminin birbirinden farklı olması üzerine “Bizim yapmak istediğimiz bu farklılıkları tek bir anlatıda birleştirmekten çok, yan yana gelebilecekleri bir alan açmak. Kayıp ve yas da bu hafızanın önemli parçaları. Bunları geçmişte kalmış ya da geride bırakılması gereken deneyimler olarak değil, bugün de insanlarla, mekânlarla ve kentle kurulan ilişkide karşılığını bulan hafıza katmanları olarak düşünmek önemli” dedi.

“Aynı kentte birlikte olmanın başka biçimlerini nasıl düşünebiliriz?”

Tan, sözlerini sonlandırırken barışın insana bazen çok büyük bir kelime gibi geldiğini, oysa gündelik ilişkilerde ve hafızalarda da yer bulabildiğini anlattı:

“Birbirimizi gerçekten dinlediğimizde, farklı deneyimlerin yan yana durmasına izin verdiğimizde, bir mekânın geçmişiyle yüzleşmekten kaçınmadığımızda nasıl bir karşılaşma mümkün olabilir? Barış, birbirinin hafızasını geçersiz kılmadan dinleyebilmekte, aynı yere dair farklı hikâyelerin var olabileceğini kabul etmekte ya da hemen bir sonuca varmaya çalışmadan bir süre aynı sorunun etrafında birlikte durabilmekte.

Yürüyüş sırasında bazen bir ses, bir sokaktaki iz, bir yapının gölgesi, bir anlatı ya da daha önce önemsemeden yanından geçtiğimiz küçük bir ayrıntı bizi başka bir hatırlamaya, karşılaşmaya ya da düşünceye götürebilir. Geçmişi unutmadan, yaşananların ağırlığını azaltmadan ve farklı hafızaları tek bir anlatıda toplamadan, aynı kentte birlikte olmanın başka biçimlerini nasıl düşünebiliriz? Barışın İzleri biraz da bu sorunun etrafında birlikte yürümek, dinlemek ve bakmak için açılmış bir alan.”

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

Gökçe Bayrak

Gökçe Bayrak

Marmara Üniversitesi Gazetecilik bölümü öğrencisi. Ağustos-Eylül 2026 dönemi Niha+ stajyeri. Evrensel Gazetesi'ne ve Niha+'ya yazıyor.

Yazarın Tüm Dosyaları →
Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.