AfD’nin yükselişi: “Halk alternatif olmadığı için AfD’yi alternatif görüyor”

6 Eylül Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçiminde %43.8 oy oranı elde eden aşırı sağ parti AfD’nin yükselişini değerlendiren DİDF Genel Başkanı Alev Bahadır ekonomik krizlerle birlikte dünyada “sağcı, gerici ve ırkçı partilerin” oy oranlarını arttırdığını, sağcı partilerin daha saldırgan bir politika sürdürmeye başladığını belirtti. Die Linke Milletvekili Özlem Alev Demirel ise AfD’nin Almanya halkının içerisinde bulunduğu duruma duyduğu öfkeyi başarılı bir şekilde kullandığını anlattı.

Hamburg’da parlamento seçimlerinin olduğu gün “AfD’yi durdur” pankartıyla gerçekleşen bir gösteri/ Fotoğraf: Bodo Marks, dpa

Almanya için Alternatif (AfD) partisi, 1 Eylül 2024 Thüringen eyalet parlamentosunda %32.8 oy oranıyla birinci parti olmuştu. Bu seçimle 1945’ten itibaren İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da ilk kez aşırı sağ bir parti eyalet seçimlerinde birinci sırada yer almış oldu. Bundan tam iki yıl sonra, 6 Eylül 2026 tarihinde yapılan Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde ise söz konusu parti %43.8 oy oranıyla birinci geldi.

AfD’nin bu yükselişi ve anketlerde Almanya genelinde kazandığı ivme, hem Almanya’da hem Avrupa’da hem de uluslararası arenada tartışmaların gelişmesine neden oldu.

Son yıllarda dünya genelinde yükselen sağcı anlayışın Almanya’daki yansıması olarak ele alan yaklaşımların yanı sıra Almanya’nın kendi özgün yapısıyla da ilişkilendiren değerlendirmeler mevcut.

DİDF (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu) Genel Başkanı Alev Bahadır ve Die Linke (Sol Parti) milletvekili ve Avrupa Parlamentosu üyesi Özlem Alev Demirel, AfD’nin yükselişini ve nedenlerini, Almanya içinde yaşanan tartışmaları, önümüzdeki dönem yaşanması muhtemel gelişmeleri ve sonuçları Niha+’a değerlendirdi.

AfD milliyetçi bir parti olarak hızla büyüdü

Avro karşıtı bir kuruluştan, Federal Anayasayı Koruma Dairesi’nin (BfV) “kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum” olarak sınıflandırdığı partiye

Seçimden seçime AfD’nin oy oranı (%)

Almanya’da Avrupa Parlamentosu (AP) ve eyalet meclisi seçimleri
AlmanyaAP seçimi2014
BavyeraEyalet seçimi2023
HessenEyalet seçimi2023
ThüringenEyalet seçimi2024
Saksonya-AnhaltEyalet seçimi2026
Avrupa Parlamentosu (AP) seçimi Eyalet meclisi seçimi Bir eyalet seçiminde bugüne kadarki en yüksek oran
7Avrupa Parlamentosu milletvekili (2014)
~1100sayfalık BfV raporu (Mayıs 2025)
35kentte “AfD kapatılsın” protestosu (Eylül 2026)

Çizgi nasıl kaydı?

Liberal-muhafazakâr başlangıçtan, ulusal muhafazakâr ve sağ-popülist kanadın güçlendiği bir yapıya giden yol

2013: Kuruluş gündemi

Piyasa ekonomisiAvrupa entegrasyonuAvro karşıtlığı
Kurucular arasında CDU’dan ayrılan Alexander Gauland da vardı.

2015 sonrası öne çıkan gündemler

Göç karşıtlığıMülteci karşıtlığıUlusal muhafazakâr kanatSağ-popülist kanat
Ekonomik liberalizm çizgisindeki Bernd Lucke parti liderliğinden tasfiye edildi.

Zaman çizelgesi

6 Şubat 2013

Kuruluş

AfD; piyasa ekonomisi, Avrupa entegrasyonu ve Avro karşıtlığı etrafında politika yapan bir parti olarak kuruldu.
2014

İlk seçim başarısı

Mayıs’taki Avrupa Parlamentosu seçiminde 7 milletvekili çıkardı. Saksonya, Thüringen ve Brandenburg gibi doğu eyaletlerinde de önemli sonuçlar aldı. Bu dönemde parti liberal-muhafazakâr başlangıç çizgisinden uzaklaştı; ulusal muhafazakârlar ve sağ-popülist kanat güçlendi.
%7.1 oy7 AP milletvekili
2015

Lucke gitti, göç öne çıktı

Ekonomik liberalizm çizgisindeki Bernd Lucke parti liderliğinden çıkarıldı. Almanya’ya yönelik mülteci hareketliliğinin büyümesiyle parti, göç ve mülteci karşıtlığı üzerinden tanınmaya başladı.
Ocak 2017

Höcke ve Holokost Anıtı tartışması

Björn Höcke, Berlin’deki Holokost Anıtı’nı Almanya’nın geçmişiyle hesaplaşmanın sorunlu bir sembolü olarak nitelendirdi ve sözleri büyük tartışma yarattı.
2021

BfV “şüpheli vaka” dedi

Almanya Federal Anayasayı Koruma Dairesi (BfV), partiyi “şüpheli vaka” olarak izlemeye başladı. Kararın istihbarat sistemi açısından hukuki ağırlığı, kamuoyunda AfD’nin yasaklanması tartışmalarını gündeme getirdi.
2023

Yeniden yükseliş

Enflasyon, Ukrayna savaşı, göç ve sığınma tartışmaları ile Scholz hükümetine duyulan genel memnuniyetsizlik ortamında AfD yeniden yükselişe geçti.
Bavyera %14.6Hessen %18.4
25 Kasım 2023

Potsdam toplantısı ve “Remigration”

Araştırmacı gazetecilik kuruluşu Correctiv, gizli kamera ve belgelerle AfD’li yöneticilerin, neonazilerin ve iş insanlarının bir otelde milyonlarca göçmeni sınır dışı etme planlarını tartıştığını ortaya koydu. Aşırı sağcı aktivist Martin Sellner, “asimile olmayan” göçmenlerin geri gönderilmesine yönelik planını anlattı. AfD, konuşulanların parti politikası olmadığını ve “Remigration” kavramının farklı şekillerde kullanılabildiğini söyleyerek savunma yaptı. Almanya’nın birçok kentinde AfD karşıtı kitlesel protestolar düzenlendi.
Eylül 2024

Thüringen’de birinci parti

Üç Doğu Almanya eyaletindeki seçimlerde AfD, Thüringen’de birinci oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez bir eyalet parlamentosunda aşırı sağ, %30’un üzerinde oyla birinci parti çıktı.
Thüringen %32.8
Mayıs 2025

“Kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum”

BfV, yaklaşık 1100 sayfalık raporunda partinin göçmen düşmanlığını, Müslümanlara yönelik dışlayıcı söylemlerini ve bazı parti temsilcilerinin anayasal düzene aykırı açıklamalarını gerekçe göstererek AfD’yi “kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum” olarak sınıflandırdı.
6 Eylül 2026

Saksonya-Anhalt’ta rekor

AfD, Saksonya-Anhalt eyalet seçiminde oyların %43.8’ini alarak birinci oldu ve bir eyalet seçiminde bugüne kadarki en yüksek oy oranına ulaştı.
Saksonya-Anhalt %43.8
Seçimin ardından

35 kentte “AfD kapatılsın” protestosu

Sonucun dünya gündemine oturmasının ardından Almanya’nın 35 ayrı kentinde “AfD’nin kapatılması” talebiyle kitlesel protestolar yapıldı.

DİDF Genel Başkanı Alev Bahadır, 2013’te kurulduğunda Avrupa Birliği (AB) karşıtlığı ile öne çıkan AfD’nin zamanla sağcı ve milliyetçi bir parti olarak hızla büyüdüğünü söyledi. Başlarda partinin akademisyenlere ulaşmaya çalıştığını belirten Bahadır, zamanla işçi, işsiz ve emekli kesimleri de hedeflemeye başladığını ancak herhangi bir sağcı, ırkçı parti gibi sosyal anlamda parti programında halk kesimlerine yönelik hiçbir fayda bulunmadığını anlattı.

Alev Bahadır

Bahadır, AfD’nin belli sermaye gruplarının da desteğini aldığını kaydederek Almanya’da yaşanan ekonomik sorunlara vurgu yaptı:

“Son aylarda çok agresif bir şekilde hem sağlık hem iş yasalarında kısıtlamalar yaşıyoruz. İnsanlar da alım güçlerinin azalmasıyla ekonomik zorlukları hissediyorlar. Bu durumda dünyada şu an farklı ülkelerde de olduğu gibi sağcı partiler bu durumdan faydalanabiliyor.”

Almanya’da Hristiyan Demokratik Birlik (CDU) yönetiminde bir sosyal demokrasi olmasına rağmen büyük sosyal saldırıların yaşandığını anlatan Demirel ise, “Emekliliğe karşı, işçi haklarına karşı, aynı zamanda işçilerin perspektifsizliği söz konusu. İş yerleri kapatılıyor,” dedi.

“Hükümetin politikaları AfD’nin ekmeğine yağ sürdü”

AfD’nin Trump’tan, Putin çerçevesinden uluslararası düzeyde sağ ağın da destek verdiği bir parti olmasına değinen Demirel, Almanya’nın özellikle son yıllardaki siyasi gelişmelerinin AfD için nasıl alan açtığını anlattı:

“Özellikle Doğu Almanya’nın tarihini gözlemde bulundurmak gerekiyor. Zaten 90’lı yıllardan bu yana belirli sert dönem geçişleri yaşayan bir halktan bahsediyoruz. Tekrar kaybetme siyaseti var. Diğer taraftan güya adım ona AfD’yi yarımlayacağım diyerek siyaset yapan Merz hükümeti geçtiğimiz senelerde her fırsatta göçmenleri söz konusu yaptı. ‘Şehir görüntüsünde sorun var’ diyerek göçmen görünen insanları aşağılayıcı siyaset yaptı, retorik kullandı, bir taraftan her şeye rağmen AfD’ye karşıyız dedi. Bunların hepsi tabii ki AfD’nin ekmeğine yağ sürdü.

“Ukrayna Savaşı’ndan bu yana değişiklik var”

“Almanya’nın siyasetinde özellikle Ukrayna Savaşı’ndan bu yana müthiş derecede bir değişiklik var. Ukrayna Savaşı’na karşı çıkan, Almanya’nın, NATO’nun, Avrupa Birliği’nin siyasetini eleştiren herkese bir damga vuruldu. ‘Putincisin, faşistsin, nazisin’ gibi. Bunların hepsinin AfD’in yükselişine bir etken olduğunu düşünüyorum. Ama özellikle son dönemde yaşanan bu halka karşı aşırı saldırıları AfD kendi çapında en iyi biçimde değerlendirebildi. Oysaki AfD’nin aslında sosyal alanda işçilerin, yoksulların yanında siyaset yaptığı herhangi bir yönü yok. Emeklilik konusu Almanya için önemli bir konu iken AfD burada hiçbir sosyal bir siyaset yapacak bir parti değil. AfD’nin vaatleri şu anda göçmenlere karşı saldırıyla birlikte toplumu bölüp şu anki egemen siyaseti daha ileri götürecek bir siyaset. AfD’nin vereceği vaat, iyi bir vaat değil. Yani milliyetçi ama sosyal bir siyaset de izlemiyor. Tam tersine zenginlerin yanında bir siyaseti var ama yine de bu öfkeyi bir biçimde kendi çapında değerlendirebildi.”

“Eyaletlere göre farklı söylemleri var”

“Alternative für Deutschland” yani Almanya için Alternatif isimli parti, seçim kampanyasında da yer yer farklı düzeylerde sağcı politikalar üreterek mevcut koşullara bir alternatif sunduğunu iddia ediyor. Bahadır’a göre, partinin eyaletlere göre farklı söylemleri bulunuyor:

“Bazı eyaletlerde açık ırkçı politika yaparken, bazılarında ‘biz aslında ırkçı politika yapmıyoruz, açığız, Almanya’yı önceliyoruz’ gibi açıklamalar yapıyor. Hatta göçmenler arasında bile politika yapmaya çalışıyorlar. Ancak Saksonya-Anhalt’ta açık ırkçı politika yapıyorlar. Yani 250 sayfalık seçim programını açtığımızda direkt göçmenlerin gelmemesi ile birlikte sığınmacıların haklarının alınmasından başlıyor. Alman ailelerin çocuk doğurması gibi alışılmış sağcı politikaları yapıyor. Baktığımızda konut sorununda, iş yasaları sorununda pek bir şey demiyorlar. Hangi halk kesimleri tarafından seçildiklerini de bilmelerine rağmen sermaye politikası yapıyorlar ama onu çok açık ifade etmiyorlar. Daha çok ‘Şu anki sorunlarınızı görüyoruz ancak diğer partiler veya hükümet sizi önemsemiyor, sorunlarınızı da çözmeye çalışmıyor, o yüzden biz çözeceğiz. Aslında göçmenler olmasa her şey daha kolay olur.’ çizgisinde bir politika sürdürüyorlar ve insanlar inanıyorlar. Çünkü bir esas bir alternatif olmadığı için bunu alternatif olarak görüyorlar gerçekten. Yani hükümet politikasına karşı tepkiler çoğalınca onlar da güç topluyorlar ve Almanya’daki sol parti bu öfkeyi ve insanları yeterince kazanamıyor.”

Demirel ise Almanya halkının neden AfD’yi alternatif olarak gördüğünü şu sözlerle değerlendirdi:

“Dünya genelinde de biliyorsunuz aşırı sağın güçlenmesi söz konusu. Yalnızca Almanya’ya tek başına bakamayız, liberal burjuva demokrasisinin bize en iyi sistem olarak dayatıldığı bir dönemde halklar bunlara artık perspektif vermeyeceğini, tıkandığını görüyor. AfD ise buna karşı bir sistem alternatifiymiş gibi kendini gösteriyor ancak bu sisteme hiçbir biçimde damga vurabileceği bir siyaseti yok, varsa da yalnızca daha kötü bir noktadan halkları daha sorunlu bir noktaya götürecek bir damga vurur. İnsanlar artık bir arayış içinde. Yani artık perspektifsizlik kendini daha çok gösteriyor.”

“AfD göçmen oyu da topluyor”

AfD’nin “Remigration” yani tersine göç siyaseti üzerine bir temizleme çalışması yapacağını söyleyen Demirel, partinin aynı zamanda da göçmenlerle bir sorununun olmadığını belirttiğini söylüyor. Demirel’e göre tüm göçmenlere karşı aşırı saldırılarda bulunan parti zaman zaman da kendi imajı için “sorun olan yalnızca çalışmayan, suç işleyen, burada kalma hakkı olmayan insanlar” gibi söylemler de üretebiliyor. Demirel, partinin sorun olarak gördüğü göçmeni kriminalize ettiği bir kısma indirgediğini belirtirken “Hatta AfD bu noktada birçok göçmenden de oy alabiliyor” dedi.

Fotoğraf: Laurie Dieffembacq / EP, Avrupa Birliği 2025

AfD’nin siyasal çizgisi üzerine ise Demirel, “AfD’nin içinde bir yandan gerçekten Nazi kesimlerinden örgütlü Nazi siyaseti arkasında giden bir kesim var. Diğer taraftan sağ muhafazakar neoliberal kesimleri de içinde barındırıyor. Örneğin Alice Weidel dediğimiz siyasetçi, en büyük şirketlerden biri olan Goldman Sachs’ten geliyor, halkın isteğini kabul edebilecek veya onun çizgisinde siyaset yapabilecek bir siyasetçi olmadığı aslında ortada ama daha farklı bir imaj verebiliyor kendisine,” yorumunu yaptı.

Ukrayna savaşı üzerine gelişen tartışmalarda farklı görüşlerin birbirleriyle tartışmalarının liberal demokrat bir ülke olan Almanya’da çok daha farklı, daraltılmış tartışmalara dönüştüğünü belirten Demirel, AfD’nin medyadaki bu fırsatı da kullanabildiğini belirtti:

“Almanya liberal demokrasisi bir daralma yaşadı. Farklı görüşlerin birbiriyle tartıştığı değil; birbirine damga vurarak hemen aşağılandığı bir siyasi ortamda AfD kendine demokrasiyi, düşünce özgürlüğünü savunabiliyormuş gibi bir imaj verdi.”

“Türkiyeli göçmenler arasında da AfD propaganda yapıyor”

AfD’nin göçmenlere yönelik sürdürdüğü propagandanın uzun yıllardır Almanya’da yaşayan kesimler üzerinde de yeni gelen göçmenlere yönelik bir nefreti körüklemesi konusunda Bahardır “Biz Türkiyeli göçmenleri, Türkiyeli işçileri de bu mücadelenin içine katmaya çalışıyoruz. Çünkü son senelerde AfD gibi partiler Türkiyeli göçmenlere yönelik de propaganda yapmaya başladılar. ‘Şu anki gelen göçmenler sizin gibi değiller, siz oturmuş göçmenlersiniz, yeni gelenler sizin işinizi elinizden alıyor’ propagandasını Türkiyeli göçmenlere karşı da yapıyorlar. Bu açıdan Türkiyelileri de bu mücadelenin içine katmaya çalışıyoruz,” dedi.

“Militarizm büyürse otoriter olan siyaset de büyür”

AfD’nin şu anki gelişimi ve gelecekte yaratabileceği sorunlar üzerine Demirel, “Almanya’da militarizm şu an kendini müthiş bir derecede genişletiyor. Liberal kesim de oldukça militarist bir siyasetin peşinde koşuyor. Ne zaman ki militarizm büyürse otoriter olan siyaset de büyür, otoriter seçimler de büyür, milliyetçilik de büyür. Aslında AfD’nin sonucu biraz uç noktadan baktığımızda bunun bir göstergesi. AfD eyalet düzeyinde hükümette olursa siyasi olarak eyalet anayasasında büyük değişiklikler yapabilecek. Almanya anayasası eyalet düzeyinde olduğundan siyasete bağlı bir savcılık söz konusu olacak. Burada önemli kozları ele alıp daha farklı bir sertlik getireceğini düşünüyorum. Yani sokakta saldırıların daha fazla artacağını, aşırı nazilerin gerçekten daha fazla agresifleşeceği bir siyaset ile karşı karşıya kalacağız. Bu tehlikeli bir siyaset. Zaten sol görüşlü insanlara, işte LGBTQ’ya saldırılar çoğalıyor, bunu yaşıyoruz. Göçmenlere yönelik saldırılar çoğalacak ve bu konuda savcılık tarafından belki gereken duyarlılığın verilemeyebileceği bir tehlike ile karşı karşıyız. Öğretmenlerin eğitim alanındaki verebilecekleri derslerde başka bir tehlike söz konusu, örneğin demokrasi dersleri düşürülecek. Önümüzdeki dönemde eğer AfD hükümete girebilirse, başbakanlığa gelebilirse böyle sorunlarla karşı karşıya kalacağımıza inanıyorum,” dedi.

“Mücadelede bölünmememiz gerekiyor”

Savaş politikalarına yönelik mücadelenin önemini anlatan Bahadır ise “Almanya’nın askeri bütçesi her sene fazlaca yükseliyor ve bu sene gerçekten rekorları kırdı. Tabii ki o bütçe için ayrılan parayı da başka yerlerden kesiyorlar. Örneğin otomobil fabrikalarından Volkswagen’ın 50 bin işçiyi işten çıkaracağını ilan etmesi. Bu sırada belli bir eyalette silah üretimine geçiyoruz. Yani savaş hazırlıklarına, sosyal kısıtlamalara karşı birlikte mücadele ettiğimizde ırkçılığı ancak o şekilde aşabiliriz” şeklinde açıkladı.

Demirel ise “Dünyanın gidişatı kötü, zengin ile fakirlik arasında uçurum gün geçtikçe büyüyor. İşçi, emekçilerin haklarına müthiş saldırılar var, azınlıklara müthiş saldırılar var. Irkçılık büyümekte, militarizm büyüyor. Savaş hazırlıkları gerçekten dünyanın büyük kentlerinde, büyük ülkelerinde kendini daha net bir biçimde gösteriyor. Bizim vereceğimiz mücadele bunların hepsine karşı bir mücadele olması gerekiyor. Bunu başarılı olarak yapmak istiyorsak bölünmememiz gerekiyor. Yani sen kara kaşlısın, ben mavi gözlüyüm, sen sarışınsın, ben kadınım, sen erkeksin, sen LGBT’sin diye bölünmeden gerçekten mücadeleyi büyütmek gerekiyor ve olayı işin temelinde görmek gerekiyor. Milliyetçilik bize bu dönemde gerçekten bir alternatif sunmayacaktır. Tam tersine savaş çığırtkanlığını büyütecektir. Zaten Almanya faşizmi göstergesi budur, İkinci Dünya Savaşıdır. Ondan dolayı bu mücadeleyi büyütmek, umudu kaybetmemek gerekiyor. Tam tersine daha fazla kenetlenip daha fazla mücadele vermek gerekiyor,” şeklinde değerlendirdi.

Esra Arsan ve Kıvanç El değerlendirdi:

Serhat Kılıç’ın ardından yaşananlar gazetecilik etiğinin neresinde?

Oyuncu Serhat Kılıç’ın ölümünün ardından paylaşılan ev içi görüntüler ve yas tutan yakınlarının yüzlerinin çekilmeye çalışılması “etkileşim odaklı haberciliği” yeniden tartışmaya açtı. Gazetecilik akademisyeni Esra Arsan ve ÇGD Genel Başkanı Kıvanç El, hız, gazetecilik ve etik üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Foto: Pixabay

Oyuncu Serhat Kılıç, 5 Eylül günü evinde ölü bulundu. Kılıç’ın ölümü üzerine ortaya konan gazetecilik pratikleri, beraberinde etik üzerine de bazı tartışmaları getirdi.

Gazeteci Emrullah Erdinç’in Kılıç’ın evindeki masada bulunanları sansürleyip “Serhat Kılıç’ın evinde alkol şişeleri ve sigara sarımında kullanılan kağıtlar bulundu” başlığıyla X hesabından paylaşması, magazin muhabirlerinin yas tutan yakınların yüzünü ısrarla zoom’lamaya çalışması gazetecilik etiği açısından eleştirildi.

Gazetecilik akademisyeni Esra Arsan ve Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı (ÇGD) Kıvanç El, son dönemde yaşanan gazetecilik etiği tartışmalarını Niha+‘a değerlendirdi.

“Sorumlu habercilik ile maddi kaygılar birbirine karıştı”

Esra Arsan geleneksel medyanın sahiplik yapısındaki dönüşümün, geçmişte ana akım medyada ekran yüzü, köşe yazarı ve muhabir olarak tanınmış gazetecileri işsiz bıraktığını söyledi:

“Çok değerli ve üretken isimler ana akım medyadan sürüldü. Banu Güven’in tabiriyle, gazetecilik kendi ülkesinde sürgün oldu.“

Esra Arsan

Arsan, “Tek sesli hale gelen ve sadece muktedirin izin verdiği haberleri yayımlayan yeni medya düzeni, kamusal fayda içeren çok önemli haberlere erişimi ise kısıtladı. Basında sansür ve otosansür çok uzun zamandır ülke normali haline geldi. Bu süreçte işsiz kalan gazeteciler için maddi manevi ayakta kalmak çok zordu,” diye konuştu.

Bu gazetecilerin içlerinden bir kısmının internetten yayın yapan alternatif medya organlarında veya yurt dışından yayın yapan alternatif TV kanallarında çalışmaya başladığını, bir kısmının kendi online mecralarını kurduğunu, podcast ve YouTube yayıncılığı ile solo gazetecilik yapmaya başladıklarını söyleyen Arsan, podcast ve YouTube yayıncılığının sansür ve yasakları aşarak kamuya ihtiyacı olan haberleri ya da alternatif bakış açılarını ulaştırmak için büyük bir kolaylık sağladığını ifade etti:

“Bunu bir süre sonra Instagram ve TikTok gibi mecralar izledi. Anaakım medyadan haksız şekilde dışlanan bir başka grup ise kendi alternatif medya organlarını kurup şirketleşerek, maaşlı kadrolar kurarak, ‘alternatif medya patronu’ oldular.”

Arsan, sözlerine şöyle devam etti:

“Bir zamanlar çatısı altında çalıştıkları büyük medya organlarının kurumsal marka değerini ve finansal gücünü arkalarına alarak gazetecilik yapan bu kadrolar, bu zorlu dönemle bir şekilde başa çıkmak zorundaydılar. Öncelikle kişisel markalarını yeniden ve arkalarında o eski iktisadi güç (holdingler) olmadan inşa etmek durumundaydılar. Sonra, etkileşim almak, yani çok izlenmek zorundaydılar. Çünkü izlenmeyen bir kanalın gelir elde etmesi ve ayakta kalması imkânsız. Bu noktada şirketleşenler ve kadrolaşan mecralar yurt dışı destek fonları, abonelik ücretleri ve reklam gelirleriyle idare etti, ediyor. Bu tür fonlardan destek alamayan bağımsız solo yayıncılar ise sadece abonelik ve reklam gelirlerine bağımlı kalıyor. Eskiden büyük medyada çalışan gazetecinin reklam ile işi olmazdı çünkü bu reklam ve pazarlama servislerinin işiydi. Gazeteci ay başında maaşını alır, finansal işlerle ilgilenmezdi. Tabii şimdi alternatif medya alanında yeni bir durum gelişti, kendi medyasından para kazanan gazeteci hem patron hem içerik üreticisi oldu. Bu noktada sorumlu habercilik ile maddi kaygılar birbirine karıştı.”

Arsan, etkileşim alma hırsıyla “gazetecilik” ile “reklamcılık” arasındaki sınırların ihlal edildiğini, online mecralarda kişisel markasını kurabilmiş olan bazı gazetecilerin böyle etkileşim uğruna influencer’laştığına, haberden çok yediği, içtiği, gezdiği, giydiği, gördüğü ile öne çıkmaya çalıştığına tanık olunduğunu belirtti. Gazetecinin özel hayatı ile öne çıktığı bir sosyal medya dünyasının olabileceğini söyleyen Arsan, “Ancak bu özel hayat hikayeleri habercilik olarak nitelendirilince işler karışıyor. Bir bakıyoruz, bu özel hayat deneyimleri habercinin gelir modeli haline dönüşmüş. Normalde haber değeri olmayan mekân veya kimsenin tanımadığı bir iş insanı uzun uzun, övülerek anlatılınca, bu gizli reklamdır diyoruz açıkçası. Geçenlerde Faruk Bildirici de benzer bir uyarı yaptı nitekim. Gizli reklamcılık solo gazetecinin gelir modeli olmuşsa, orada ciddi bir etik çürüme var demektir. Çünkü sorumlu, etik bir gazeteci asla para karşılığı bir şeyi övmez. Bu influencer’lıktır. Adını doğru koyarak yayınlara devam etmek gerekir.” dedi.

“Serhat Kılıç eğer Emrullah Erdinç’in kardeşi veya çok yakın arkadaşı olsaydı, aynı ölüm haberini yine aynı sorumsuzlukla mı yapardı?”

Arsan, Serhat Kılıç’ın vefatı sonrası gözlemlediği “sorumsuz gazeteciliğin” sadece etik değil teknik ve hukuki sorunlar içerdiğini düşündüğünü ifade etti:

“Etik olarak elbette hayatını kaybetmiş bir insanın hatırasına sonsuz saygı şart ama aynı zamanda geride kalan yaslı aile ve yakınları açısından da ve azami hassasiyet gerekiyor. Gazeteciliğin temel kurallarından biri, ‘haber yaparken vereceğin zararı en aza indir.'”

Temel aldığı ilkenin “Eğer ölen kişi senin bir yakının olsaydı, aynı ölüm haberini nasıl yapardın?” olduğunu söyleyen Arsan, sözlerine şöyle devam etti:

“Serhat Kılıç eğer Emrullah Erdinç’in kardeşi veya çok yakın arkadaşı olsaydı, aynı ölüm haberini yine aynı sorumsuzlukla mı yapardı? Bence kesinlikle yapmazdı. Çünkü kimse yakınlarının ölümü ardından küçük düşürülmesini, özel alanının hunharca işgal edilmesini, rencide edici ve iftira içeren sözlerle haberinin yapılmasını istemez. Zaten bu görüntülerde bir kamu yararı da yok. Vicdansızca üzerinde tepinilen bir hayat var. Twitter’da haber patlatmak uğruna, hiçbir editoryel süreçten geçmemiş bu tür bilgilerin paylaşılması da maalesef ‘hızla yarışan’ sosyal medya döneminin yarattığı sorunlardan biri.”

Olayın hukuki boyutuna da dikkat çeken Arsan, Serhat Kılıç’ın ölümüne ilişkin “bu sorunlu haberlerin” aynı zamanda yasalara göre suç teşkil ettiğini söyledi:

“TCK 130. madde, ölünün hatırasına hakareti suç sayıyor. Yayımlanan görüntüler geride kalan yakınlar için bir ikinci ölüm kadar psikolojik yıkım. Çok derin üzüntü yaratacak şeyler ve gazetecilik ahlakıyla bağdaşmayan bir dil kullanılıyor haberlerde. İkincisi, bu görüntüler gazetecinin eline nereden ulaştı? Bu görüntüleri kim verdi? Bu da suç. Gazeteci kendisi gizlice eve girip çektiyse, konut dokunulmazlığının ihlali. Bu da ayrı bir suç. Sanatçı evde ölü bulunduğu için, cinayet şüphesiyle bir soruşturma yürütülecek, otopsi yapılacak haliyle. Bu süreçte delil paylaşmak, muhtemel ölüm nedeniyle ilgili spekülasyon yapmak, bütün bunlar adli sürece zarar veren şeyler. Bunlar da suç. Yani, mesele sadece etik, vicdan değil. Aynı zamanda tık alma, etkileşim alma adına bir insanın bitmiş gitmiş hayatı üzerinde sorumsuzca tepiniyor gazeteci. Ailenin en kısa zamanda manevi tazminat davası açması gerektiğini düşünüyorum. Diğer suçlar için de savcılıklar harekete geçmeli kanımca. Çünkü gazeteciler bu tür sorumsuz habercilikten cezasız kaldıkça, aynı hataları hiç utanmadan tekrarlayıp dururlar.”

“Aileye, yakınlarına saygı göstermek bir sorumluluk”

Kıvanç El, sözlerine gazetecilik mesleğinin öncelikle bir kamusal sorumluluk gerektirdiğini söyleyerek başladı:

“Elbette gazeteci kamuoyunun tanıdığı, toplum önünde olan birinin, sanatçı da olsa, siyasetçi de olsa, iş insanı da olsa, kimse eğer ölümüne dair gelişmeleri aktarmak zorunda. Ancak burada ‘aktarmak’ mı yoksa ‘ölüm pornosu’ durumu mu var, bazen ne yazık ki sınırlar aşılıyor.”

Kıvanç El

Yaşanan somut olayda evin önünde gazetecilerin çekim yapabileceğini söyleyen El, “Ancak burada aileye, yakınlarına saygı göstermek de bir sorumluluk. Bunun birçok yöntemi var.” diye konuştu.

El, diğer bir konunun da evdeki görüntülerin çekilir çekilmez anında servis edilmesi olduğunu söyledi ve ölüm sebebi belli olmayan, daha cenazesi kaldırılmamış biri hakkında yanlış yorumlara yol açmanın da doğru olmadığını ifade etti:

“Gazetecilikte suçlamaya, iftiraya, yalana, manipülasyona yer olmaz. Bu temel bir ilkedir. Doğruluğu kesinleşmeyen haber, doğruymuş gibi sunularak okuyucu-izleyici yanıltılmaz, yanıltılamaz. Bu da temel önemli bir ilkedir. Bazı soruşturmalarda bu durum yaşanıyor elbette ancak ölüm olaylarında ailelerin, yakınlarının durumları da gözetilerek daha hassas davranmak gerek.”

“Gazetecilerin görevi önce doğru bilgiye ulaşmak”

El, sözlerine şöyle devam etti:

“Temel problemimiz biraz da bu ‘hız’ tutkusu. Trafikte bir slogan vardır ‘hız felakettir’ diye. Bakın bir operasyon oluyor, daha polis evden çıkalı yarım saat olmuş, o evin içinden olduğu iddia edilen görüntüler… Ne yazık ki sosyal medyada hızlı olma ve hemen bunu kaynaksız paylaşma probleminin açtığı sorunlar… İşte altınlar, paralar örneğin. Şimdi bunlar elbette güzel görüntüler, önemli deliller. Ancak burada hemen bunu vereyim diye bazen yanlış aktarımlar olabiliyor. Bunun öncelikle gazeteci sorumluluğu ile araştırılması, bağlamının ortaya konulması gerekiyor. O evde bunlar gerçekten ne gerekçeyle vardı, neden evde tuttular, gerçekten bir suç unsuru var mı… Tüm bunlara dair bilgileri edinmek de bir sorumluluktur.”

Sonuç olarak bugün birçok gazetecinin “tıklanma” veya “izlenme” sonucu hayatını geçindirebildiği gerçeğini de bildiklerini söyleyen El, bunun için hızlı şekilde sansasyon içeren bazı bilgilerin, özellikle de sosyal medyada yayıldığını belirtti.

El, bu durumun bir yandan meslektaş için o anlık “iyi bir iş yapmış” gibi görünse de uzun vadede mesleğe zarar verir hale geldiğini ifade etti.

El, “Gazetecilerin görevi önce doğru bilgiye ulaşmak, kesinleştirip netleştirip haberini yazmak olmalıdır. Bu temel ilkeden hız uğruna, ‘RT ve Like’ uğruna vazgeçilemez,” diyerek sözlerini sonlandırdı.

sosyolog suna yılmaz değerlendirdi

“Yeni bir kentsel politika için geçmiş deneyimler eleştirel ele alınmalı”

Diyarbakır’daki kentleşme olgusunu tarihsel gelişme seyri üzerinde ele alan sosyolog Suna Yılmaz, “Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum” diyor.

Suna Yılmaz

Cumhuriyet tarihi boyunca hem yeni oluşturulan Türkçü kimliğin önemli uygulama merkezlerinden biri hem de Kürtlerin ‘başkent’ olarak tariflediği kent olan Diyarbakır ve kentleşme olgusunu ele alan sosyolog Suna Yılmaz’ın tez çalışması, bir kitap olarak yayınlandı. Dipnot Yayınları tarafından basılan kitabın ismi “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim”.

Diyarbakır’ın tarihsel gelişimini ele aldığı bölümle başlayan kitapta, Yılmaz savaş, göç, istila ve el koyarak birikim süreçleri ekseninde kentleşme olgusunu ele alıyor.

Cumhuriyet için Diyarbakır kentinin Türkleştirme pratiğini hayata geçireceği önemli bir merkez olduğunu ifade eden Yılmaz, Kürt siyasi hareketinin de kente biçtiği önemi ve bunun için geliştirdiği yerel ve merkezi politikaları değerlendiriyor.

Yılmaz, Kürt hareketinin belediyecilik deneyimini eleştirel bir pencereden ele alıyor ve bu haliyle bir alternatif olmadığını iddia ediyor.

“Kürtler için ‘başkent’: Diyarbakır”

Diyarbakır’ın kentleşmesini, tarihsel pencereden yola çıkarak günümüze kadarki gelişmesini ele alan “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim” adıyla kitabınız yayınlandı. Hem tarihsel hem de güncel kent yapısını ve gelişimini ele alıyorsunuz bu kitapta. Yakın dönemi esas alırsak, Diyarbakır’ı nasıl bir kent olarak tanımlarsınız?

Yakın dönemi tanımlamak için öncelikle geçmişten bugüne kısa bir yolculuğa çıkmak gerekiyor. Sosyal bilimci olarak kentle olan bağım bir şekilde beni sosyoloji ile arkeoloji biliminin arkadaşlığına götürmüştür. Diyarbakır’a bakınca özellikle kalkan şeklini alan surlarla kaplı olan şehir çok katmanlı yapısıyla karşımızda durur. Öncelikle coğrafi koşulların bölgedeki tüm toplumsal yapının fiziki alt yapısını oluşturduğunu diyebiliriz. Kürt kentleri verimli ovalar, sıra dağlar, çok geniş bölgeyi suyu ile bereketlendiren akarsularla bezeli bir bölge. İlk uygarlıkların bu topraklarda maya tutmuş olması coğrafi koşulların kolaylaştırıcı etkisidir diyebiliriz. Kent sosyolojisi alanında araştırma yapan herkes bir şekilde arkeolojinin kapısını çalar ve Diyarbakır’daki Çayönü kazıları bize 12 bin yıl önceki hayatı sunar. Kale kent olan Kürt kentleri ki Diyarbakır’da öyle, ticari, askeri ve üretim kenti olarak öne çıkar. Sınır kent olması savaşın her zaman hayatın bir parçası olduğunu ve sürekli surlarını onaran ve savaşla birlikte egemen olanın değişerek kentsel fiziki yapının da değiştiği bir kent sunar bize. Örneğin Roma döneminde Hıristiyanlığın etkisiyle okulların, manastırların ve kütüphane gibi kurumların kent merkezinde arttığını görürüz ve kent başkent statüsüne bürünür. Kentin nüfusunun dini egemenliği sağlaması amacıyla planlanması gerektiği için, iskan politikaları kapsamında kent mekanı ihtiyaca göre düzenlenir. Araplar kenti ele geçirdiklerinde ise benzer şekilde politika izlerler. Günümüzde cami olan Ulu Cami o dönemde kilisedir. Osmanlı döneminde ise benzer şekilde bir işlevi vardır Diyarbakır’ın. Etnik ve dini çoğulculuğun olduğu, fakat bu çokluğun keskin sınırlarla ayrıştığı bir kenttir ki mahallelerin ayrı olması bunun en belirgin göstergesidir. Üretimin çok çeşitli olması ve ticaret yollarının buradan geçmesiyle birlikte çok geniş bir alanda kentin etkisini görebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılında kapitalizm kendini var ederken kapitalizmin ideali olan ulus devlet inşası imparatorluk toprakları içinde tekçi bir zihniyet sunar ve hem bölgede hem de Diyarbakır’da katliamlar, soykırım, mülklere el koyma gibi birçok şiddet biçimi toplumsal yapıyı yok eder. Diyarbakır’ın etnik ve dini çoğulculuğu yerini Türklük ideolojisinin inşasına yönelik politikalara bırakır. Diyarbakır tarihsel açıdan önemli bir kenttir ve dolayısıyla birçok halkın bir arada yaşadığı bir kent olmasının yanında Kürt kentidir. Dolayısıyla ulus devlet ideolojisine karşı da bir direnişin sembolüdür.

Cumhuriyet tarihi açısından tarihsel bağlamından biraz kopuştur Diyarbakır. Artık sınır kenti değildir. Ticaret yollarının getirdiği canlılık söz konusu değildir. Askeri bir yapı kısmen devam eder. Ve Osmanlı Devleti’nin kapitalizme geçişiyle birlikte tüm kapitalist ilişkilerin bölgenin öznel koşullarıyla yansıtıldığı bir kent haline gelir. Kapitalizm kendini var ettiği yolda çakıl taşlarının temizlenmesi için savaş meşru bir araç haline gelir ki tarihsel açıdan bu sürekliliğin göstergesidir.

Diyarbakır hem yakın dönem itibariyle kapitalist bir kent olarak karşımıza çıkar (dinamikleri farklı olsa da) hem de Kürtlerin Kürt siyasal hareketinin başkenti olarak da karşımızda durur. Dolayısıyla burada Türklüğün sembolü bir kent iddasının yanında direnişin ve mücadelenin de bir kent olarak karşımızda durur Diyarbakır.

“Kentleşme tarihi katmanlı bir şekildedir”

Bu bahsettiğiniz özelliklerini bir kaç tarihsel dönemle ele alıyorsunuz? Bu tarihsel dönemlerin de daha çok savaş ve çatışma eksenli bir rotaya göre oluştuğuna dikkat çekiyorsunuz. Bu durum en çok da imar planlarını etkilemiş görünüyor. Bunu biraz açabilir misiniz?

Aslında kitabın temel dertlerinden biri kent sosyolojisi alanında Diyarbakır gibi kentleri incelerken “savaş” olgusunun dahil edilmesi gerektiği ve bunun da özellikle tarihsel bağlamı unutmadan günümüzde yani modern kapitalist dönemde kentleri incelerken “el koyarak birikim” kavramıyla bağını kurmaktır. Bu hattan meseleyi ele aldığımda Diyarbakır’ın kentleşme tarihi katmanlı bir şekilde karşımıza çıkar. Örneğin bölgenin coğrafi yapısı, etnik yapısı, Kürtlerin tarihsel açıdan egemen devlet içinde nasıl konumlandığı, hem bölgesel hem de egemen devletin hakim üretim tarzına göre hangi konumda yer aldığı gibi birçok faktör Diyarbakır’ın tarihsel izleğini oluşturur. Özellikle Diyarbakır’ın günümüzdeki ulus devlet içindeki konumu hariç öncesine baktığımızda ticaret, askeri ve üretim kenti olması kentin önemini daha fazla görünür kılıyor. Bölgenin zenginliği ve kentin stratejik konumu nedeniyle, Diyarbakır savaşların hakim olduğu bir bölge. Dolayısıyla her savaş sonrası egemen olan siyasi yapı kendi siyasi ve toplumsal yapısına uygun olarak kenti şekillendiriyor. Bu ise en temelden kent mekanının egemen olan devletin “ihtiyaçlarına” göre şekillenmesine neden oluyor. Örneğin kentin demografik yapısı, özellikle egemen olan devletin siyasi egemenliğinin bir parçası olduğu için kontrol edebileceği ve şekillendirebileceği bir demografik yapı kent mekanının sürekli bir şekilde değiştirilmesine sebep olur. Örneğin 359 yılında 20 bin olarak tahmin edilen nüfus, Nusaybin’İn Sasanilere bırakılması sonrasında büyük bir göç alır. 40 bin nüfus daha eklenir kentin nüfusuna. Kentin yerlileri ile göçle gelenleri ayırmak için kentin içine surlar yapılır ki mahalleler de böyle oluşur.

Ayrıca her savaş sonrası surlar tadilat görürken yeni toplumsal yapıya uygun yeni mahalleler kurulur, resmi devlet kurumları kentin merkezinde inşa edilir. Cumhuriyet döneminde Yenişehir’in kurulmasını da buradan okuyabiliriz. Surlarda kapıların açılması buna örnektir yine.

Aslında tarihte çok kez yakılıp yıkıldığına şahit olunuyor değil mi? İmar planlarının bu kadar fazla olmasının önemli bir sebebi de bu yıkımdan sonra şehri yeniden ayağa kaldırmak olsa gerek?

Evet. Öncelikle Diyarbakır sınır kent ve kale kenti. Doğal olarak savaşın her daim gündelik hayatın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Romalıların döneminde kentin fiziki yapısı çok fazla değişir, kentte kültürel kurumların inşaatının yanında, kanalizasyon sisteminin kenti kapsayacak şekilde kurulması gerçekleşir. Saraylar, hamamlar, tiyatroların varlığından bahsedilir. Şöyle düşünün: Kabaca bir hat çizersek ilk kent devleti bir yanda Roma, Persler sonrasında Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Akkoyunlular gibi devletler kente hakim olurlar. Hakim olma süreci her zaman savaş sonrasında yoğun bir kentsel imarı mecbur kılar.

Diyarbakır merkezi bir kent ve bölge açısından tarihsel ve siyasi açıdan önemli bir kent olması doğallığında savaşın merkezi haline getirir Diyarbakır’ı.

Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet

Son yüzyılda ise daha önceki dönemlerden farklı olarak cumhuriyetin ulus oluşturma politikalarının merkezinde yer alan bir kent oldu Diyarbakır. Cumhuriyet’in el koyarak birikim oluşturduğunu belirtiyorsunuz kitapta. Bunun nasıl oluşturulduğunu ayrıntılı bir şekilde anlatıyorsunuz. Bu politikaların kentleşmeye etkileri bugün nasıl hissediliyor?

Aslında son dönemle bağını kuracaksak sadece Cumhuriyet dönemini değil özellikle kapitalizmin bu topraklarda nüvelendiği daha erken dönemleri ele almak gerekir. Fakat bundan önceki dönemle de ortaklık kurmak açısından kentleşmenin bölgedeki tezahürü savaş üzerinden anlatılabilir. Savaşın her zaman hâkim olduğu bir kent ve özellikle kapitalist üretim ilişkilerin hâkim olmaya ve milliyetçiliğin ulus devletleri kurmaya başladığı dönemde, meselenin şekli başka bir boyut kazanıyor. Yani Cumhuriyet döneminde dünya ölçeğindeki kapitalist kentleşme modelinden ayrı bir yaklaşım geliştirilmiyor. Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet mantalitesi var, dolayısıyla herhangi bir cumhuriyet kenti bunun göstereni ve sembolü olmak zorunda, Başkentlerin anlamı da biraz budur örneğin. Bölgede Diyarbakır da tam da bu mantalite doğrultusunda ele alınıyor ve Türklük algısının hakim olduğu bir kent yaratılmak isteniyor. Dolayısıyla böyle bir kent kurulurken önüne çıkacak tüm engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu da yine karşımıza savaşı çıkarıyor. Buradan hareketle erken cumhuriyet dönemindeki umumi müfettişliklerin varlığı çok iyi örnek. Sonraki dönemde beş yıllık kalkınma planları, örneğin GAP erken dönem politikaların biçim değiştirmiş halidir. Amaç modern kapitalist bir kent yaratmak ve bunu kalkınma planlarını incelediğimizde ülkenin kalkınması ve sosyal adalet gibi bir kavram üzerinden değil bölgenin sömürülmesi ve kaynağın merkezi kentlerdeki kapitalist üretim alanına aktarılması olarak görüyoruz. Bunun sekteye uğrayabileceği her dönemde etnik politikalar üzerinden meşrulaştırılan bir savaş çıkıyor karşımıza. Ya da darbeleri de buradan okuyabiliriz. Bugün geçmişten farklı değil. Özellikle 2015 ile birlikte kentteki savaş ve sonrasındaki el koyarak birikim süreci benzer bir tabloyu karşımıza çıkarıyor.

“Çatışma hem kentsel hem de siyasi açıdan”

Cumhuriyetin bu politikalarına karşı Kürt hareketinin son 40 yılında başka bir politik hat oluştuğunu biliyoruz. Bu politik hatt oluşturulurken, Diyarbakır’ın kentleşme politikaları ile devletin kentleşme politikaları nerelerde çatıştı daha çok? Bu çatışma ne tür sonuçlara yol açtı?

1990lar itibariyle kentleşmeye dair bir veri ortaya çıkıyor. Öncesinde de yerel seçimleri kazanan Kürt siyasetçiler var: Mehdi Zana Diyarbakır’da, Urfan Alpaslan Ağrı’da, Edip Solmaz Batman’da seçimleri kazanıyor. Yerel siyasetten daha çok Kürt sorununun çözümüne yönelik çalışmalarıyla karşımıza çıkıyor üç isim. Devlet tarafından Kürt oldukları için ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve kentsel hizmet üretemediklerini ifade ederler. Zaten 1977-79 arasında bu isimleri görürüz. Sonrasında 1980 darbesi ve süreç başka yöne ilerler. Bundan yaklaşık 20 yıl sonra Feridun Çelik savaşın orta yerinde bir kenti devralır. Ayrıca zorunlu Kürt göçüyle birlikte ciddi kentsel sorunların ortasında seçimleri kazanır. Peşinden Osman Baydemir ve sonrasında kitaptaki dönemi kapsadığı için Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemi. Kürt siyasal hareketindeki devamlılık içeren düşünce, devletin bilinçli olarak geri bıraktırdığıdır. Bu merkezi bütçeden payın az ayrıldığı, yurt dışındaki desteğin devlet engeline takıldığı gibi. Aslında buradaki mesele kitapta da daha detaylı şekilde anlattığım gibi çatışma ya da ortak yanlardan ziyade ulus devletin modern kapitalist kentleşme yaklaşımının kentte nasıl bir zeminde işletildiği, bu süreçte savaşın ve sonuçlarının nasıl bir kentsel sorun yarattığı ve son olarak Kürt siyasal hareketinin bunu hangi perspektiften ele aldığıdır. Çünkü Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum. Bunu şuradan kuruyorum. Yerel seçim sonrası kazanan her siyasi parti kendi durduğu ideolojik yerden belediyeleri düzenleyen yasanın uygulanma sürecini planlayabilir. Burada Kürt siyasal hareketinin sadece yerel yönetimler değil kentin her alanına yayılan çok güçlü bir siyasi örgütlenmesi de var ki bu büyük bir güç demek. Yasalara geri dönersek örneğin belediyelerin sağlık merkezleri, hastaneler ve gezici sağlık üniteleri kurma; gençlere, yaşlılara, kadınlara ve çocuklara sosyal ve kültürel hizmet verme gibi bir sorumluluğu var. Ya da mesleki kurslar açmak ya da yoksullara sosyal yardım yapmak. Bu hizmetin kapsamının nasıl olacağı ve kimlerin yararlanacağı seçimi kazanan siyasi partinin ideolojik yaklaşımına göredir. Kitapta da çokça tartıştığım gibi bu hizmetleri sunmak artı bir durum değildir. Bu zaten olması gereken bir hizmetin sunulmasıdır. Bu hizmetlerin nasıl sunulacağı konusunda çatışmaya dair birkaç bir şey söyleyebiliriz: örneğin çok dilli hizmet vermek gibi.

Çatışma sadece kentsel boyutta değil siyasi açıdan da sürüyor. En önemli çatışma alanı kayyımlardır. Kayyımların seçilmişlerin iradelerini gaspetmesi sonucunda kente hizmet imkanları daralmış ve var olan örneğin çok dilli hizmet askıya alınmıştır. Sosyal yardımlar kesilmiştir. Kayyım döneminde borçların arttığı zira gözlenmiştir ve halkın bütçesinin halka hizmete aktarılmadığı aşikardır. Bir diğer çatışma konusu ki bu sadece Diyarbakır özelinde değil merkezi hükümetin siyasi ideolojinden farklı olan bir yerel yönetimde de aynı şey yaşanıyor iller bankasından gelen bütçenin kısıtlanması gibi durumlar yaşanıyor.

Acele modernleştirme hamleleri

Kitabınızın önemli bir bölümünü bu bahsettiğiniz hususa ayırmışınız. Kürt siyasetinin belediyecilik deneyimlerini Diyarbakır özelinde değerlendiriyorsunuz. Feridun Çelik, Osman Baydemir, Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemlerini ele aldığınız bu çalışmada, Kürt siyasetinin bu deneyimini pek çok açıdan eleştiriye tabi tutuyorsunuz. Bundan önceki soruda bahsettiğiniz imar ve sosyal alanla ilgili politikalarda kapitalist kalkınma modeli ile çakışan kimi yönlere işaret ediyorsunuz. Kürt siyasi hareketinin yerel yönetimdeki iddialarının pratikte yeterince karşılık bulmadığını mı düşünüyorsunuz?

Kentte bir yılı aşkın süre alan araştırması yaptım. Alan araştırması yaparken hem kentin siyasal aktörleri belediye çalışanları, Kürt siyasal hareket bileşenleri, sivil toplumdaki arkadaşlar, kentteki insanlar olmak üzere farklı çevrelerden insanlarla görüştüm. Kentte gözlem yapma fırsatım da oldu. Kent ve Kürt siyasal hareketi üzerine yazılan kaynaklar, gazete arşivleri gibi kaynakların da katkısı var tabii ki.

Tabii ki devlet kurumlarının ürettiği politikaların kentte nasıl yansıdığı ve Kürt siyasal hareketinin bu politikalara dair neler yaptığı temel odak noktalarımdan biriydi. Dolayısıyla sizin sorunuz üzerinden yanıtlarsam özellikle savaştan kaynaklı zorunlu Kürt göçünün sonucu kentsel sorunlardır. Fakat bunu, sonuç yerine kentin olumsuz görünümün nedeni olarak ele alınması bence en temel sorundur. Çarpık kentleşme, işgal, mülkiyet hakkı üzerinden geliştirilen politikalar doğal olarak temel insan hakkı olan barınma hakkının farklı bir politik düzlemde ele alınmasının önünde engeldir.

Yani kentte en büyük sorun barınma, işsizlik iken buna yönelik çalışmaların yetersiz oluşu hatta alternatif bir yerden politika üretilmemiş olması en büyük eleştirimdir. Örneğin Sur ve Bağlar zorunlu Kürt göçü sonrasında barınma konusunda temel sıkıntı çekilen yerlerdir. Buralara yönelik sosyal konut politikalarını olmayışı ya da kısmen TOKİ üzerinden geliştirilmiş ve olumlu şekilde sonuçlanmamış olması ya da sosyal politikalar açısından işsizlik ve yoksullukla mücadele konusunda sosyal yardımların ötesinde bir politika geliştirilmemiş olması eleştirdiğim noktalardır. Minnet ekonomisinin bir çıktısı olan yardımlar genel olarak eleştiri noktamızdır tüm dünyada, bunun yönteminin değişmemiş ve isiminin dayanışma olması gerçeği değiştirmiyor.

Genel olarak “bilinçli geri bıraktırılmışlığa” karşı “bizler de modern kent inşa ederiz” yaklaşımının araştırmamda da ifade ettiğim gibi “acele modernleşme” hamlelerine yol açtığı ve modern kapitalist kentleşme modelinden farklı bir görünüm sunmadığıdır. Tabii ki şunu gözardı etmiyorum: Borç yükünün ağırlığı, siyasetin baskı ve tutuklamalarla sonuçlandığı, savaşın her an yaşandığı bir bölge ve kent. Fakat buna karşılık da hiçbir kentte böylesine tabandan desteğin olmadığı bir kent. Örneğin sur kenarlarının düzenlenmesi aşaması halkın desteği olmadan gerçekleşmesi zor bir düzenleme olurdu. “Bizim çocuklar” yaklaşımı politikaların işlevlendirilmesi konusunda kolaylaştırıcı bir unsur iken kapitalist kentleşme modeline alternatif politikaların hayata geçmesi noktasında da kolaylaştırıcı bir unsur olabilirdi. En temel sorunlardan bir diğeri barınma, yoksulluk, işsizlik gibi gençlerin bağımlılıklarıdır. 1999’dan itibaren tüm raporlarda madde kullanımın oranının yüksek olması bir veri iken özellikle Gülten Kışanak dönemine kadar kalıcı bir politika üretilmemiş olması da üzücüdür. O dönemde bu konu ciddi bir sorun olarak ele alınmaya başlanmış ve savaşın varlığı yine bu konulara yönelik çabayı aksatmıştır.

Şu konuyu açmak da yarar var. Bugün yasa ve mevzuat üzerinden herhangi bir belediyenin sosyal politika üretmesi ya da kentin fiziki yapısına dair (su, elektirik vs) çözüm üreten politikalar geliştirmesi zaten olması gereken. Fakat siyasi yapıların ideolojik farklılıkları bunun nasıl gerçekleşeceğine dair somut örnekler sunar. Kadınlara, çocuklara, gençlere yönelik sosyal politikalar Kürt siyasal hareketinin kentsel sorunların çözümü noktasında olumlu örnekler sunar fakat kapitalist modele alternatif değildir. Ya da kentin gıda ihtiyacına yönelik yoksullara gıda yardımı yerine tarım arazilerinde kolektif üretimin yapılmasına ve bunun politika haline dönüşmesine dair adımlar benzer şekilde Gülten Kışanak döneminde tartışılır hale gelmiştir. Fakat savaşın çıkmasıyla birlikte bu politikalar da askıya alınmak zorunda kalmıştır. Aslında temel çelişki şuradan kaynaklanıyor: Kapitalist kent modeli sınıfsal ayrışmanın göründüğü, keskinleştiği bir alandır aynı zamanda. Demokratik özerklik tartışmalarının kentsel yansıması o dönemde katıldığım konferanslar üzerinden söyleyebilirim ki sınıf mevzusunu içine almayan ya da kapitalizmi ehlileştiren özellikle ekonomik yanını ehlileştiren bir hattan ele alınmıştır. Bu nedenle geliştirilen politikalar kapitalist kentleşme modeline alternatif değil, bu modelin açtığı yaraların pansuman edilmesine yöneliktir diyebiliriz.

“Sınıfsal gerçekliği görmeden çözüm üretilemez”

Diyarbakır’da Kürt siyasetinin belediyeler aracılığıyla hayata geçirmeye çalıştığı yerel özerk politikalar, özellikle son yerel seçimlerden bu yana çok fazla tartışmaya konu olduğunu görüyoruz. Kentin farklı güç odaklarının bu siyasete etkileri ve Kürt siyasi hareketinin asıl tabanını oluşturan yoksul kesimlerin görmezden geldiğine yönelik eleştiriler yapılıyor. Kitabınız bir önceki dönemi ele alıyor ancak bu eleştirilere dair sizin gözlemleriniz neler? Çalışmayı yaptığınız dönem, buna benzer tartışmalara şahit oldunuz mu?

Çok kapsamlı bir soru. Tartışma konusu hala çok güncel. Şöyle ki yerel özerklik meselesine dair paradigma değişimi ya da bunun hangi araçlarla kentte gerçekleşeceği sorusu bence hala havada kalan bir durum. Burada örneğin kooperatifler öne çıkıyor. Diyarbakır büyük bir kent ölçek olarak. Ölçeği bu kadar büyük olan ve diğer kentlere etkisini de baz alırsak çok büyük bir alandan bahsediyoruz. Kooperatif deneyimi üzerinden meseleyi ele alamayız. Evet iyi örnekler var kooperatif deneyimine dair ama bakın bu deneyimin gerçekleştiği mekan küçüktür. Neredeyse 2 milyona yaklaşan bir nüfusu olan kentten bahsediyoruz. Bunun için politikaların kapsamı ve uygulama yöntemleri de farklı olmalıdır. Ayrıca Kürt siyasal hareketi homojen gibi görünse de homojen bir yapı söz konusu değildir. En basitinden sınıfsal katmanları olan toplumsal bir yapısı vardır. Bu sınıfsal gerçekliği görmeden sadece kapitalizmi kentsel ölçekte ehlileştirmeyi amaçlıyoruz demekle bunun çözüm üreteceğini düşünmüyorum.

Benim araştırma yaptığım dönemde de yani 2013-2016 arası dönemde de en belirgin tartışma noktası sınıf mevzusuydu. Farklı sınıfsal katmanları yok saymak kentsel politikaların yerel özerklik çerçevesinde oluşmasına temel engeldir bence. Kürd’ün Kürd’ü sınıfsal açıdan sömürdüğü bir tabloda kapitalizmi ehlileştirerek sorunu çözmeye yönelik politika üretmenin kime ya da hangi sınıfa faydası olduğunu sormak gerekiyor. Barınma, yoksulluk gibi temel sorunların hâlâ yerel özerklik politikaları kapsamında can alıcı sorunlar olduğunu düşünüyorum ve bu dönemde de bundan 10 yıl önceki gibi bir yerden mesele ele alınıyorsa olumlu bir sonuç üreteceğini düşünmüyorum. Kürt siyasal hareketinin çok büyük bir gücü var Diyarbakır’da ve bunun kapitalist kentleşme modeline alternatif bir model kurmaya yönelik kolektif bir toplumsal hareket oluşturma potansiyeli çok yüksek. Mesele bunu nasıl yapacağıdır.

Araştırma yaptığım dönemde el koyarak birikimin aracı olan savaşın Sur’daki sonucunu acı şekilde yaşayarak deneyimledik. Bugün Sur, “Toledo’ya benzeteceğiz” söylemiyle korkunç bir görüntü sergiliyor. Yoksulluk, işsizlik, gençlerdeki madde bağımlılığı gibi sorunlar hala çok yüksek kentte. Dolayısıyla bölgedeki savaşın daha doğrusu savaş aracının el koyma sürecinin meşru dayanağı olduğunu görerek ve bunun uzun soluklu bir politikanın (beş yıllık kalkınma planları vs gibi) ürünü olduğunu görerek, Kürt siyasal hareketi kendi gücüne dayanarak, kentsel politikaları kapitalizme alternatif bir yerden üretmek istiyorsa öncelikle bu konuyu sınıf mevzusunu dışlamadan ele alması gerekiyor. Böyle bir hattan kurulacak kentsel politikalar ise yaklaşık 40 yıllık deneyimi eleştirel bir şekilde ele almayı gerektirecektir ki ele alınmalıdır.

Temmuz ayında Diyarbakır’da yapılan ekonomi çalıştayının sonuç raporunu henüz görmedik politika öneri kapsamında. 10 yıl önce de ekonomi çalıştayı yapıldı. Farkının ne olduğunu merak ediyorum. Rapor çıktığında daha doğru bir yerden karşılaştırma yapabiliriz.

Kürt siyasi hareketinin savunduğu ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü paradigmanın belediyelerde uygulanmasına dair de değerlendirmeleriniz ve gözlemleriniz var kitapta. Bu iddiaların önümüzdeki dönem çok daha fazla tartışılacağı yeni dönemin özelliklerinden yola çıkılarak tahmin edilebilir. Bu iddiaların Diyarbakır özelinde ne tür gelişmelere yol açacağına dair düşünceleriniz neler?

Aslında bir önceki sorunuzla göbek bağı var bu sorunun. Sorunların çözümüne yönelik geliştirilecek politikaların sınıf ve kapitalizmi nasıl ele aldığı bence temel çıkış noktası olacaktır. Bu meselelere dair en basitinden kentteki sınıfsal katmanlara (sınıfların yoksulluğuna ki buna kadın ve çocuk yoksulluğunu da dahil etmekte fayda var) dair nasıl politika geliştirileceği merak konusudur. Bunları dikkate almayan bir yaklaşımın on yıl öncekinden farklı bir deneyim oluşturmayacağını düşünüyorum.

“Devlet için meşrulaştırıcı araç: Savaş”

Bundan sonrası için Diyarbakır’ın kentleşmesine dair nasıl bir öngörünüz var?

Bu, Kürt siyasal hareketinin geçmiş 40 yılı nasıl değerlendirdiği, deneyimlerden nasıl dersler çıkardığı ve kente dair politika üretirken sınıf ve kapitalizm meselesine dair nasıl bir açıklama yaptığıyla paralel gidecektir. Devlet örneğin beş yıllık kalkınma planları kapsamında kentin nasıl dönüşeceğini öngörüyor. “Pürüzler” çıktığında elinde kendi yöntemini meşrulaştıracak çok önemli bir araç var: “Savaş”. O nedenle savaşı kentsel sorunlar kapsamında sonuç üreten bir unsur yerine, nedeni olarak ele almak ve buradan politika kurmak yeni bir bakış açısını zorunlu kılıyor. Diyarbakır’da eğer Kürt siyasal hareketi topyekün bir politika geliştirmeyecekse, ki son dönem yapılan tartışmaları sınıf ve kapitalizm analizini dahil edip etmediğine bakarak ele alabiliriz, önümüzdeki dönemde daha fazla yoksulluğun, yıkımın hakim olduğu bir kent göreceğiz. Tarım arazilerinin imara açıldığı, kentin sınıfsal olarak ayrıştığı mekanların üretildiği, özellikle Sur üzerinden turizm furyasının kentin tarihi dokusunu yok edeceğini söyleyebilirim. Başka bir yerden kurulacaksa kent, tarihsel açıdan sosyalist yerel yönetim deneyimine tekrardan bakmak gerekiyor. Ayrıca çok uzağa gitmeden Rojava deneyimi dersleriyle öğretici olacaktır. Rojava’daki deneyim özellikle kadınların mücadelesi ve tarımın örgütlenmesi açısından önemli bir veri sunuyor. Şunu unutmamak gerekiyor: Orada yeni bir deneyim var ama tarihsel mirastan devraldığı derslerle… Bölge savaşın hakim olduğu bir bölge ve bu uzunca bir süre böyle devam edeceğe benziyor. Buna rağmen orada inşa edilen yapıların zamanla nasıl bir sistem içinde kurumsallaşacağı ve hangi dinamiklerle şekilleneceğini gözlemleyeceğiz. Diyarbakır özeline tekrardan dönersek yerel özerklik söyleminin pratik açıdan nasıl bir tablo oluşturacağı yine sınıf meselesini nasıl ele aldığı ve kapitalizmle kurduğu ilişkinin tanımına bağlı olacaktır.

Suna Yılmaz Hakkında

2007 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede Genel Sosyoloji ve Metodoloji Yüksek Lisans Programı’nı 2009 yılında “Tuzla’da Tersaneden Yaşam Alanına Gündelik Hayat: Taşeronluk Çağında İşçi Olmak” teziyle tamamladı. 2010 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler doktora programında 2016 yılında “Yerel Siyaset ve Kentleşme Bağlamında Diyarbakır Örneği” teziyle doktora derecesini aldı.

2018 yılında Maltepe’nin sözlü tarih araştırmasında yer aldı. Toplumsal Hafızada, Zamanda ve Mekânda: Maltepe kitabının araştırmacısı ve yazarlarındandır. 2019 yılında Adnan Çelik ve Lucie Drechselova’nın editörlüğündeki Kurds in Turkey: Ethnographies of Heterogeneous Experiences kitabında “Accumulation by Dispossession as a Common Point in Urbanisation Politics in Diyarbakir” makalesiyle yer aldı. 2020 yılında Selma Değirmenci ve Özlem S. Işıl’ın derlediği Yaşamı Örgütleyen Deneyimler – Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor kitabına Hatice Kurşuncu ile birlikte yazdığı “Gıda Üretiminde Kadın Emeği: Kadın Dernekleri ve Kadın Kooperatifleri” makalesiyle katkı sağladı. Akademide ve kadın örgütlerinde çalışmalar yürütmesinin yanında birçok projede yer aldı. Sözlü tarih, emek, sınıf, etnisite, kent sosyolojisi ve toplumsal cinsiyet alanlarında araştırmalar yapıyor.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz değerlendirdi

Türkiye-İsrail çatışması mümkün mü? Ortadoğu’nun yeni dengeleri

Ortadoğu, İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonları ve yükselen Türkiye-İsrail gerilimiyle yeni bir evreye girdi. İki ülke arasında doğrudan bir çatışma senaryosunu İran rejimi olduğu müddetçe ihtimal dışı bulan siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’ın savunmadan “saldırı doktrinine” geçişi olduğuna dikkat çekiyor. Yılmaz, yeni denklemde Suriye’den ziyade Irak’ın ve Kürdistan Bölgesi’nin ilan edilmemiş yeni bir cepheye dönüşeceği uyarısında bulunuyor. Trump’ın herkese bir ev ödevi verdiğini belirten Yılmaz’a göre Türkiye “Suriye ev ödevini başarıyla hallederken”, İsrail “İran ödevini berbat etti”.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz

İsrail silahlı güçleri, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’de bulunan Ebu Zuhur havaalanı pisti ve depolama tesisine sekiz hava saldırısı düzenlendi. Saldırının gerçekleştiğini Suriye televizyonu duyurdu. Saldırıda herhangi bir yaralanma bildirilmedi.

Üs İdlib’de Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunuyor.

İsrail Başbakanlığı saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti.

Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Türkiye, Suriye ordusunu eğitiyor. Devlet kurumlarının ve altyapının yeniden inşasına yardımcı oluyor. Ayrıca askeri ve diplomatik destek sağlıyor.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack ise Ebu Zuhur’a yapılan son saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.

Bu gelişme, İran savaşı ile birlikte açık bir şekilde dile getirilmeye başlanan “Türkiye ile İsrail çatışabilir” tezinin çok daha güçlü bir şekilde tartışılmasına yol açtı.

Hem Amerikan basınında hem de uluslararası diğer basın kuruluşlarında buna yönelik değerlendirmeler ön plana çıktı. Türkiye ve İsrail basını da bu konuyla ilgili değerlendirmeler yapıyor.

Yakın zamana kadar Erbil Kürdistan Üniversitesi’nde ders veren siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’da mevcut rejim yerinde durduğu sürece, İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma ihtimalinin olmadığını düşünüyor.

Yılmaz, İsrail’in Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği 18 Ağustos tarihli son saldırının “Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlediği” bilgisinin ortaya çıkmasına yol açtığını belirtiyor.

İran savaşı ile birlikte ortaya çıkan yeni Ortadoğu denklemini değerlendiren Yılmaz, bu denklemde İsrail, Türkiye, İran, Irak, Lübnan ve Suriye gibi bölgesel güçler ile bunların uluslararası güçlerle olan ilişkilerini değerlendirdi.

“Suriye’de Ocak ayındaki tablo değişmiş durumda”

Geçen hafta İsrail Suriye’de Ebu Zuhur Askeri Hava üssünü bombaladı. Sonraki günlerde İsrailli yetkililer orada Türkiye’nin askeri güçlerinin bulunduğunu belirterek bu saldırının amacına dair kimi açıklamalar yaptılar. Bu saldırı, bir süredir konuşulan “Türkiye ile İsrail bir gün çatışabilir mi?” konusunun alevlenmesine yol açtı. Sizce artık herkesin açık bir şekilde dile getirdiği gibi, Türkiye ile İsrail’in savaşa girme ihtimali var mı?

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ben İsrail’le Türkiye’nin bir çatışmaya girme ihtimalinin, hele ki İran’da rejim yerinde durduğu sürece, ihtimal dâhilinde olmadığını düşünenlerdenim. En son saldırı bağlamında ise benim için en değerli bilgi şu oldu: Demek ki Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlemiş. Bir kaynakta 70 km, Amerikan kaynaklarında 80 km diye geçiyor bu yakınlık. Bu kadar yakınındaki bir sahada Türkiye’nin İsrail’in belirlediği çerçevede hareket ettiği bilgisini sürpriz bulduğumu açık söyleyeyim.

Zira Ocak 2026’da Şam ve Tel Aviv arasında Paris’te yapılan anlaşma, bir bakıma, Suriye’nin kuzeyinin Türkiye’nin askeri ve siyasi nüfuz alanı, güneyinin ise İsrail’in askeri ve siyasi nüfuz alanı olarak tesciliydi.

Artık bu şekilde olduğunu düşünmüyor musunuz?

İsrail’in önceden Amerika’ya gönderdiği bilgi notunda, Türkiye’nin Paris Anlaşması’na aykırı bir şekilde İdlib bölgesinde askeri bir konuşlanma içinde olduğu söyleniyor. Tırnak içerisinde bu ifadeyi paylaşıyorum. Demek ki Ocak ayındaki tablonun detayında, Türkiye’nin kendi sınırlarının hemen yanında dahi hangi askeri sınırlar çerçevesinde konuşlanabileceği konusunda, İsrail’in sınırları belirlediği bir durum olmuş. Suriye sahasında, Türkiye’nin hangi sınırlar çerçevesinde ve hangi askeri kapasiteyle konuşlanacağı konusunda, Türkiye’nin kabul ettiği ve İsrail’in tayin ettiği birtakım sınırlar olduğunu öğrenmiş bulunduk.

Tel Aviv-Washington hattındaki çatlak

Bu tırmanışı İsrail’de yakın süreçte gerçekleşecek olan seçimlerle irtibatlandıranlar oluyor. Katılır mısınız?

Zamanlama açısından İsrail’deki seçimlerle ilişkili olduğunu düşünenlerdenim. En son yapılan saha araştırmalarında 32 sandalyeye sahip Netanyahu’nun Likud partisinin en fazla 20 sandalyeye kazanabileceği görülüyor. En büyük düşman İran yenilemedi, rejim düşürülemedi. Dolayısıyla, İran’ı öne çıkarmanın, seçimlere giderken iletişim stratejisi açısından bir yararı olmayacağını herhâlde görüyorlardır.

Öte yandan, Gazze operasyonuyla birlikte başlayan yalnızlaşmaya, İran Savaşı’nı planlama ve yürütmede İsrail’in sorumluluğunun ortaya çıkması sonrasında Amerika ile yaşanan sorunlar da eklendi. Bu konuda J. D. Vance’in açıklamaları tablonun vehametini ortaya koydu zaten. Herkes şimdi Tom Barrack’ın sözlerine odaklanıyor ama aslında ilk işareti J.D. Vance vermişti. Trump hala İsrail’den ve özellikle Netanyahu’dan memnuniyetsizliğini görece dikkatli bir şekilde dile getirse de, Trump’ın en yakın ekibindeki isimlerden önce J. D. Vance, şimdi de Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar Washington’ın Tel Aviv’den rahatsızlığının işaretlerini net olarak veriyor.

Trump, İsrail’in hem Lübnan’dan, hem Gazze’den, hem Suriye’den çekilmesini istiyor. İran’la ilgili rahatsızlığın, İsrail’in Gazze Savaşı’ndan sonra kazandığı mevzileri ve avantajları da geriye döndürecek ölçekte bir yalnızlaşma yarattığından bahsediyorum. Dolayısıyla işin bir kere böyle bir tarafı var.

Bu arada şunu da gözden kaçırmamakta fayda var: Kürtlerle barış ya da süreç bağlamında Türkiye’nin de bu saldırıyı nasıl fonksiyonel hâle getirildiğini, sadece Türkiye gazetesinin son bir haftadaki neşriyatı üzerinden bile görebiliriz. Fakat bundan daha da önemlisi; Ortadoğu’da tam da Türkiye’nin, Bahçeli’nin ifadesiyle “Türk barışı” iddiasıyla etkisini artırdığı, öbür yandan Pakistan ve Suudi Arabistan’la bir savunma paktı imzaladığı bir anda bu saldırıyla birlikte İsrail’in düşmanı olarak resmedilmesinin, Türkiye içinde itiraz edilecek bir tarafı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü sonuçta İsrail’in Türkiye’yi düşman ilan etmesi, Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da oynamaya çalıştığı rolün altını oyan mı yoksa destekleyen mi bir etki yaratır sorusunun cevabını, pekala “desteklediği” şeklinde çıkarmamız mümkün.

Son olarak şunu da söylemek isterim: Bakın, İsrail-Türkiye arasındaki gerginlik meselesinin, bugün benimsenen retoriğin dahi aslında miladının Gazze Savaşı’ndan bile önce, 2017-2018 yılları olduğunu unutmamak gerek. Bunu daha Mavi Marmara olayına, 2010’a kadar götürebiliriz ama özellikle Erdoğan’ın Netanyahu’ya “terörist”, “İsrail bir terörist devlettir” dediği tarihin 2018 olduğunu da unutmamalı. Buna mukabil Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelik, “antisemit diktatör”, “Kürtleri katleden”, “Hamas’ı destekleyen” gibi söylemleri aynı döneme rastlar. Yani bu retorik görece çok eski. Bırakın Suriye’de Esad rejiminin düşmesini, Gazze Savaşı’nın öncesine giden bir arka planı var. Dolayısıyla bugünü yorumlarken bu hafızayı tazelemekte fayda var diye düşünüyorum.

Ancak şunu da teslim etmek gerekiyor: İsrail-Türkiye ilişkilerini şekillendiren yapıda önemli değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin en önemlisi, Arap devletlerinin artık İsrail’i tanımayan ya da düşman kabul eden pozisyonundan çıkması ve dolayısıyla İsrail’in “çevre (periferi) doktrini” dediği, Arap olmayan ülkelerle işbirliği içinde olma hedefinin geçerliliğini yitirmesidir. Dolayısıyla, İsrail ve Türkiye ilişkileri yeni bir form alacak, bu muhakkak. Bu durum, Gazze’den de önce Doğu Akdeniz’deki hizalanma biçimiyle ortaya çıkmıştı zaten. Nihayetinde, her iki ülke de bölgede hegemonik güç olma iddiası taşıyor ve birbirlerini rakip görüyor.

Fakat sonuçta: Bir, İran rejimi yerinde kaldığı sürece Türkiye ile İsrail’in birbiriyle doğrudan çatışacağını düşünmek rasyonel değil. İki, Hazar’dan Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Karadeniz’e, oradan Basra’ya kadar olan “Beş Deniz” diye tarif edilen Ortadoğu haritasının yeniden tariflendiği ve ekonomik-ticari koridorlar üzerinden yeni bir güvenlik mimarisinin oluştuğu bir tabloda İsrail-Türkiye işbirliği bir zorunluluk. Bu tabloya rağmen yaşanan gerginlikte ise bana kalırsa İsrail’deki seçimler kadar her iki ülke liderinin 20 yılı aşan bir iktidar dönemindeki ilişkilerinin yıpranmışlığının da payı var. Yani, iki lider arasında artık kişisel husumete dönüşmüş bir bagaj olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kendimi tekrar etmek pahasına bir kez daha altını çizmek isterim ki, Türkiye’nin de böyle bir konjonktürde İsrail ‘in düşmanı olarak görünmekten şikayetçi olacağını düşünmüyorum. Bu durum, en azından, Türkiye’nin Gaze Barış Planı’ndaki rolü ve yerini silikleştirdiği ölçüde faydalı bile sayılabilir.

Trump’ın ‘ev ödevleri’

Siz İsrail’in politikalarına artık Amerika’nın bir şekilde dur demeye başladığını söylediniz. İsrail bunu yapmak isteyecek midir? Ve Amerika’nın buna dair ısrarı ne kadar sürebilir?

Bugün artık Trump’ın İran’a saldırmaya niyeti olmadığı hâlde İsrail tarafından ikna edildiğini biliyoruz. Ama şunu bilmiyoruz: Nasıl oldu da Trump buna ikna oldu? Bu bilgi eksik. Buna Epstein dosyaları mı neden oldu? Bizim bilmediğimiz başka bir şantaj konusu mu var? Ya da Yahudi lobisinin finansal desteği mi etkili oldu? Bunları bilmiyoruz. Trump’ın niyeti olmadığı hâlde İran’a saldırmaya nasıl ikna edildiğini, bu iknayı bir şantajın mı yoksa başka bir şeyin mi mümkün kıldığı hâlâ açıklığa kavuşmadı. Amerika’nın hangi çıkarları için, hangi stratejik hedef doğrultusunda İran’a saldırıldığı konusunda net bir cevap yok.

Bugün de ABD İsrail’in Suriye’den, Lübnan’dan Gaze’den geri çekilmesi istiyor ama İsrail hiç birini yapmıyor. Yani Amerika İsrail’e sözünü geçiremiyor. İsrail bildiğini okumaya devam ediyor. Bu gücü nerden aldığının cevabını herhâlde tarihçiler verecek. Dolayısıyla sizin sorunuzun cevabına, bu arka planı akılda tuttuğumuzda net bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Fakat şunu söyleyebiliriz sanıyorum: Amerika’nın Türkiye’nin bu kadar önünü açması, bölgedeki rolünü parlatması, İsrail’i dengeleme amacı taşıdığını düşündürüyor.

O zaman İsrail ve Türkiye’nin bu şekilde çatışmasını, biraz İsrail’in bu dengeleyici unsuru ortadan kaldırmaya yönelik bir çabası olarak mı okumak gerekiyor?

Oraya gelmeden önce bakın Trump ne dedi? “Lübnan’da Hizbullah’la en iyi savaşacak olan Şam gücüdür, İsrail’den daha güzel savaşırlar” dedi.

Şam’da öyle bir güç var mı?

Suriye’de en başından beri bir oldubitti ritminde yaşanan ve günün sonunda bir illüzyonun gerçekmiş gibi dayatıldığı bir durum var. Neden bunu söylüyorum? Bırakın Hizbullah’la savaşacak olmasını, kendi içinde siyasi istikrarı, egemen bir güç olarak askeri birliğini bile sağlayabilmiş bir Şam yok. Bugün Şam’da bir iktidardan söz etmemizi mümkün kılan Körfez’in aktardığı mali kaynaklar, uluslararası toplumun tanıdığı siyasi meşruiyet ve Türkiye’nin verdiği askeri destek. Dolayısıyla, ben Trump’ın “Şam Hizbullah’la İsrail’den daha güzel savaşır” sözünü, “Türkiye İsrail’den daha güzel Hizbullah’la savaşır” diye anlıyorum.

Ankara’dan yapılan açıklamalar da dolaylı olarak bu yaklaşımı destekliyor zaten.Son zamanlarda Erdoğan’ın “ Türk -Arap- Kürt İttifakı” dediği şeyin haritası da belirginleşti artık. Ömer Çelik’ten, Dışişleri Bakanı’ndan, Savunma Bakanı’ndan, Devlet Bahçeli’den sürekli Lübnan, Irak, Suriye referansları duyuyoruz. Bu bağlamda, sorunuza yanıt olarak şunu söyleyebiliriz sanırım: Kabaca tarif etmek gerekirse, Trump yönetime geldiğinden beri herkese bir ev ödevi veriyor. Türkiye, “Suriye ev ödevini” başarıyla hallederken; İsrail, “İran ödevini” berbat etti, yapamadığı gibi bir de Washington’ın başını belaya soktuğu bir tablo var.

Dolayısıyla, mevzu sadece Türkiye’nin İsrail’i dengelemesi değil, aynı zamanda ev ödevinde başarısız olmuş, içeride seçim kaybetme riskiyle karşı karşıya olan, dışarıda yalnızlaşmış bir İsrail’e karşı Türkiye’nin yeni bir ödevle görevlendirilmesi. Bçyle baktığımızda, İsrail’in İdlib’deki saldırısını ön alıcı bir hamle olarak tarif etmesinin aynı zamanda siyasi bir boyutu da olduğu söylenebilir. İsrail, giriştiği hegemonya mücadelesinde Türkiye lehine yaşanan gelişmelere karşı da bir itirazda bulunuyor bana kalırsa.

İran savunmadan ‘saldırı doktrinine’ geçti

Bu çatışma ve çelişkilerin önemli merkezlerinden bir tanesi Suriye. Hatta belki de en önemlisi. Yakın dönemde Suriye açısından nasıl bir projeksiyon görüyorsunuz?

Hiçbir konuda “şu şöyle olacaktır” diyebileceğimiz bir durumda değiliz bana kalırsa.

Dinamik bir süreç ve hâlâ devam ettiği için mi?

Evet. Ancak şu söyleşiyi yaptığımız andaki duruma baktığımızda şu çıkarsamayı yapabiliriz: Washington’ın aldığı ağır ekonomik yaptırımları göz önüne aldığımızda, Amerika bugün itibarıyla askeri bir eskalasyondan çok ekonomik bir izolasyonu gündemine almış görünüyor. Bu gündeme karşılık İran’ın cevabı ne? “Bu yaptırımlara katılan her ülkeyi düşman sayarım” diyor. Bunu söylerken de “Eğer bu izolasyona katılırsanız alternatif hiçbir güzergâhtan bir damla petrol akmaz” diye ekliyor. Sorusunuzu cevaplarken bir kere bunu teslim edelim.

İkinci teslim edilmesi gereken husus ise İran’ın Ürdün’e saldırısıyla ortaya çıkan “saldırı doktrini”. Yani İran, Ürdün saldırısıyla birlikte savunmadan saldırıya geçme pozisyonunu ilan etti. Daha da önemlisi, sadece doğrudan bir tehdit durumunda değil, potansiyel bir saldırıyı önleyici saldırılar yapacağını da ilan etti. Amerika’nın savaşı bir kara savaşına dönüştürme veya rejimi askeri yollarla alaşağı etme niyeti yokmuş gibi görünse de, İran bu savaşı yayarak ve kendisine karşı saldırı olmadığı durumda dahi önleyici saldırılar yapabileceğini ilan ederek savunmadan saldırı pozisyonuna geçti.

Dolayısıyla, Suriye sahası da tıpkı Irak sahası gibi bugünün koşullarında potansiyel bir çatışma alanıdır. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye- İsrail Suriye’de gerginlik yaşarken, Mekke Paktı İran’ı açık bir tehdit olarak ilan etmemişken İran’ın Suriye’de bir hamle yapması beklenmez.

Bana kalırsa, savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiği durumda odaklanmamız gereken yer Suriye değil, Irak’tır. Kaldı ki İran bunun işaretlerini Kürdistan Başbakanlığını hedef alan saldırıyla çoktan vermeye başladı.

Mekke Paktı Sünni-Şii bloklaşması mı?

Mekke Paktı, Sünni ülkelerin oluşturduğu bir pakt. Orta Doğu’daki çatışmalar ve gelişmeler konuşulurken politik ve ideolojik yönleri konuşuluyor çoğunlukla. Mezhebi yönleri de yok mu? Bu paktı mezhebi açıdan da değerlendirmek gerek miyor mu? İran Şii bir güç. Buna karşı Sünni bir pakt oluştu diyebilir miyiz?

Biraz önce de söylediğim gibi “şu kesin şöyle olacak” diyebilecek durumda hissetmiyorum. Ama şu muhakkak: Eğer Ortadoğu’da bir istikrar ya da düzen kurma çabası varsa ve İran sadece kendi içindeki Şii referanslı rejimden ibaret değil, bölgedeki bütün Şii nüfusu etkileme kapasitesi ile hareket edebiliyorsa doğal olarak bunu çevreleyecek ya da buna karşı oluşacak bloğun Sünni olması çıkarılacak en erken sonuçtur. Geldiğimiz aşamada Mekke Paktı da buna işaret ediyor.

Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor: Paktın metninin açıklanmadığı, net bir tehdit tanımının yapılmadığı ve uluslararası toplumun daha çok “bekle-gör” şeklinde bir pozisyon aldığı ve her şeyden önemlisi , Trump’ın İran’a bir kara harekatı göze alamadığı hatta J.D. Vance’in, “İran’la anlaşıp bir ortak nokta bulabileceğimize inanıyoruz” dediği bir durumda pekala farklı bir sonuç da çıkabilir.

Zira barış denilen şey aslında realist perspektiften bir güçler dengesinin kurulmasına dayanır. Yani bu gelişmeler illaki bir çatışmayı değil, pekâlâ barışı ya da istikrarı mümkün kılacak bir dengenin kurulmasına da evrilebilir.

Ama, bana kalırsa, bunun bir koşulu var. İran’da siyasi iktidarı tümüyle ele geçiren Kudüs güçlerinin pozisyonunda bir değişiklik olması gerekir. Tam da böyle bir noktada Pezeşkiyan’ın “Savaşı kazandık, artık barış yapmanın, savaşı bitirmenin zamanıdır” demesi çok önemli. İran’da rejimin ılımlıların eline geçtiği ve İran’ın bu “beş deniz” üzerinden tarif edilen yeni güvenlik mimarisine entegre edildiği bir dengeye de pekâlâ kavuşulabilir. Hangisinin galip geleceğine ilişkin şu aşamada bir yorum yapmak beni çok aşar.

Post-Amerika dönemi

Ortadoğu’dan bahsedilirken çok sık tekrarlanır, “kartlar yeniden karılıyor” diye. Siz de yeni Ortadoğu’dan bahsettiniz? Yeni Orta Doğu nedir? Biraz bunu açabilir misiniz?

1990’da Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde, Bush’un güvenlik danışmanı “Yeni dünya düzenini kurmak için bu eşsiz bir fırsattır” demişti. O dönemde hedeflenen liberal yeni dünya düzenini kurmak için Ortadoğu’yu bir sıçrama tahtası olarak tasavvur eden Amerikan vizyonunun hem dünya hem de Ortadoğu ölçeğinde çöktüğü bir andayız. Yeni Ortadoğu tartışmasını yaparken bu arkaplanı hatırlamakta fayda var.

Artık “Post-Amerika” (Amerika sonrası) bir Orta Doğu’dan söz ediyoruz. Bu yeni Ortadoğu, Amerika’nın başat, hegemon bir aktör olarak tayin edici bir rol oynadığı bir Ortadoğu değil.

“Bu kaçıncı yeni Ortadoğu projesi” eleştirine katılmakla birlikte, yeni olanı da teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira artık başat bir aktörün olmadığı bir Ortadoğu var. Bu durum, bugüne kadar güvenliğini Amerikan garantörlüğüne dayandıran Körfez için, Ürdün için, İsrail için çok ciddi bir sorun.

Üstelik, bu boşluğu dolduracak nitelikte ne bir küresel güç var ne de bölgesel güç. Böyle bir ortamda yeni hizalanmalar, yeni ittifak arayışları içerisinden geçiyoruz. Bu arayışların uzlaşmayla mı yoksa savaşla mı şekilleneceğinin test edildiği bir sürecin tam ortasındayız. Her ne olursa olsun, ortaya çıkacak olan şey Ortadoğu denklemini ve mimarisini şekillendiren yapının temelden değiştiği yepyeni bir Ortadoğu düzenidir.

Tom Barrack’ın da dile getirdiği merkezi iktidarların güçlendirilmesi meselesi de bu çerçevede mi değerlendirilmeli?

Amerika Ortadoğu için kaç kere plan yaptıysa, savaş ya da barış fark etmez, hiç birinde başarılı olamadı. Savaşlara örnek Irak, Afganistan, barışa örnek ise Filistin, Oslo, Camp David süreçleri. Ne savaş, ne barış projelerinin hiçbirinde başarılı olamamış Amerika, şimdi kalkmış “merkezileştirme” gibi yeni bir projeden bahsediyor. Daha önceki başarısızlıklarını akılda tutarak bunun da başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

Neden merkezileşmeyi destekliyorlar? Çünkü statükonun değişmesi çok ciddi siyasi ve askeri maliyetler doğurur. Amerika bu maliyete girmek istemediği için, zayıflayan hatta “başarısız devlet” (failed state) durumuna düşen ülkelerdeki mevcut statüko illüzyonunun devamını sağlamak üzere bölgesel müttefiklerine ev ödevi verip işi onlara ihale ediyor. İhale ettiği aktörlerden bir tanesi Büyük İsrail’i kurmak istiyor, bir tanesi yeni Osmanlıcılık peşinde koşuyor. Alın size merkezileşmenin başarısız olma ihtimalini güçlendiren ikinci faktör.

Üçüncü faktör ise örnekler üzerinden gidelim: O merkezileşmeyi Irak’ta başarabildiler mi? Bütün gücünle 100 bin asker yığıp 7 trilyon dolar para harcadığı, tekerinin önüne taş koyacak hiçbir düşmanın olmadığı bir durumda bile Irak’ta başaramadığını şimdi mi başaracak? Bugün Irak’ta bir Haşdi Şabi’yi bile tasfiye edememiş, çeteleşmiş bir yapıyı dahi eritememiş Amerika’nın, başarısız devletleri yeniden egemen devletler hâline getirme projesine ben ikna olamıyorum.

Kürdistan Bölgesi: İlan edilmeyen cephe

Amerika’nın 1990’lardaki yeni Ortadoğu planının başladığı merkez Irak. Yine Ortadoğu dizaynından bahsediyoruz ve Irak, Amerika’nın başını ağrıtan merkezlerden bir tanesi. Biraz da Kürtlerin konumunu göz önünde bulundurarak, Irak’ı ne bekliyor?

Irak’ın bugün Lübnan’dan, Suriye’den farklı bir pozisyonu yok. Yani Suriye’yi, Lübnan’ı ne bekliyorsa makro ölçekte Irak’ı da o bekliyor. Bunu teslim edelim. Fakat İran’ın Irak’ta diğer sahalardan farklılaşan bir konumu var.

Bugün İran rejiminin ayakta kalmasının birinci koşulu Tahran’daki iktidarsa, ikinci koşulu Bağdat’taki iktidarıdır. O çok ağır yaptırımlara, izolasyona ve içerideki toplumsal muhalefete rağmen İran rejimi yıllarca ayakta kalabildiyse, bunda Bağdat üzerinde kurduğu siyasi ve ekonomik tahakkümün payı büyüktür. Her şey bir tarafa, bugün Basra Körfezi’nde İran’ın sesi yüksek çıkıyorsa bunda Bağdat üzerindeki hükmü gözardı edilemez. Diğer yandan, unutulmamalı ki, İran’dan sonra en büyük Şii nüfus Irak’ta.

Sonuçta, Suriye’de Esad rejiminin düşmesi, Lübnan’ın güneyinden Hizbullah’ın çekilmesi veya Yemen’deki Husiler üzerinden düşündüğümüzde, Irak’ta İran’ın hâlâ çok güçlü olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zaten en son yine İran “Bağdat ve Tahran ayrılmaz müttefiklerdir” açıklamaları yaptı, ki ABD’nin tüm baskısına ve müdahalelerine rağmen bu doğru. İran için Irak sahasında neredeyse tek sorun Kürtler.

Zaten Kürdistan Bölgesi bu savaş boyunca ilan edilmeyen bir cepheydi. İran ve bağlı milisler ateşkes sürecinde bile Kürdistan’ı vurmaya devam ettiler. Öyle görünüyor ki, yeniden başlayacak bir askeri tırmanışta da yalnızca Kürdistan’ın değil, Irak’ın tümü bir cepheye dönüşecek.

Yapay zeka imparatorluğunu yıkmak

“Yapay zekayı küresel bir ‘iyiler ve kötüler’ mücadelesi olarak algılamak yerine, nasıl bir toplumsal vizyonumuz olduğuna, bu vizyonu besleyecek teknolojilere ve gerekli kaynaklara odaklanmalıyız. Silikon Vadisi’nin çizdiği sınırlar içinde değil, kendi savunduğumuz fikir ve değerler doğrultusunda rekabet etmeliyiz.”

Fotoğraf: bianet

Green European Journal’da yayımlanan ve ödüllü gazeteci, podcast sunucusu ve yazar Karen Hao ile yapılan söyleşiyi sizler için Türkçe’ye çevirdik.

Green European Journal (Yeşil Avrupa Dergisi), Avrupa Yeşil Partisi (European Green Party) ve Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller hareketi ile ilişkili olan Yeşil Avrupa Vakfı (Green European Foundation – GEF) tarafından desteklenen siyasi bir ekoloji dergisidir. Sitesinde yazan bilgilere göre, Yeşil Avrupa Vakfı ile organik bağı bulunmasına rağmen editöryel olarak bağımsız bir yayın politikası bulunuyor.

Alessio Giussani: Mevcut yapay zeka geliştirme modelini tanımlamak için pek çok metafor kullanıldı, örneğin papağan ya da ayna gibi. Siz neden imparatorluk metaforunu seçtiniz?

Karen Hao: Bence bu metaforların hepsi son derece kullanışlı. İmparatorluk metaforuna odaklanıyorum çünkü sadece teknik ürünü ve toplumda kullanıldığında neler olduğunu incelemekle kalmıyorum, aynı zamanda bu teknolojinin üretimini ve onu üretmek için olağanüstü miktarda ekonomik ve siyasi gücü elinde toplayan aktörleri de inceliyorum.

Bu sistemi bir imparatorluk olarak adlandırmamın dört ana nedeni var. Birincisi, bu şirketler kendilerine ait olmayan kaynaklar üzerinde hak iddia ediyorlar: bireylerin verileri ile yazarların ve yaratıcıların eserleri. İkincisi, olağanüstü miktarda işgücünü sömürüyorlar. Bu, üretim sürecinde ve bu teknolojilerin tedarik zincirinde sömürdükleri işçiler için olduğu kadar, teknolojinin kullanıma sunulmasıyla iş hakları sarsılan işçiler için de geçerli.

Üçüncü unsur ise bilgi kontrolüdür. İmparatorlukların genişlemesinin en önemli yönlerinden biri, tüm bilgi üretimini ve bilgiyi kendi imparatorluk gündemlerinin merceğinden süzme yeteneğidir, ve yapay zeka şirketleri tam da bunu yapıyor. Çoğu yapay zeka araştırmacısına finansal destek sağlayarak üretilen bilimi kontrol edip sansürlüyor ve eğitim de dahil olmak üzere herkesin dünyayla etkileşime girdiği merkezi bir portal haline getirmeyi amaçladıkları bir bilgi teknolojisi inşa ediyor.

Son olarak, tüm bunları bir medenileştirme misyonu kisvesi altında sunuyorlar. Bu çalışmaya, nihayetinde insanlığı ütopik bir duruma yükseltecek bir teknolojiyi sunmak amacıyla giriştiğini söylüyorlar, ve eğer “kötü adamlar” ki genellikle Çin’i kastediyorlar, bu teknolojiyi bizden önce geliştirirse, o zaman bunun yerine distopik bir duruma düşeceğimizi iddia ediyorlar. Bu, eski imparatorluklar arasında da yaygın olan bir tür dini anlatıdır.

“Mesele ekonomik ve ideolojik”

Sizin tarif ettiğiniz şekliyle yapay zeka imparatorluğu, bir şirketle sınırlı değil, bu bir sistem, bir mantık. OpenAI’ye ve CEO’su Sam Altman’a odaklanmanızın ardında ne yatıyor?

Buna bir cevap, insanların aksi takdirde soyut kalacak bir fikri somutlaştırmaya yardımcı olacak hikâyelere ihtiyaç duymalarıdır. Ancak OpenAI, sektördeki normları değiştiren ve sektörü imparatorluk kurmaya iten tüm önemli kararları aldığı için de özellikle ilginçtir. Günümüzde kamuoyunun yapay zekayla ilişkilendirdiği hemen hemen her şey, ilk olarak OpenAI’nin duvarları içinde kararlaştırıldı.

Bu tarihi anlatarak, yapay zekanın kaçınılmaz olmadığı çok daha açık hale geliyor. Çünkü bu kararları, kendi değerlerine, dünya görüşlerine, kişisel intikamlarına, yapay zeka gelişiminin gidişatını şekillendiren her ne ise dayanarak alan gerçek insanlar olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz. Sam Altman’ın ideolojileri, sadece soyut bir anlamda değil, modele de işlenmiştir. Modellerin yaratıcılarını yansıttığına dair sıkça duyulan bir klişe vardır, ancak ben bunun gerçekte nasıl gerçekleştiğini göstermek istedim. Mesele şirketler, insanlar ve onların parçası oldukları ekonomik ve ideolojik ortamla ilgilidir.

“Hesap verme halk tarafından sağlanmalı”

Bu teknolojiler giderek daha güçlü hale geldikçe, bunların kullanımına ilişkin kontrolü ele geçirmek varoluşsal bir mesele haline geliyor. Büyük teknoloji şirketlerinin Trump’ın ikinci göreve başlama töreninde ona boyun eğdiğini gördük, ancak aynı zamanda yapay zeka şirketlerinin CEO’larının hükümetle giderek daha fazla çatışmaya girdiğini de gözlemliyoruz. Son sözü kim söyleyecek – devlet mi, yoksa özel şirketler mi?

Kararları kimin vereceği konusunda süregelen bir mücadele var. Washington ile Silikon Vadisi arasındaki ilişkiyi, çıkar birliği üzerine kurulu ancak oldukça gergin bir ittifak olarak görüyorum. Her ikisi de kendi imparatorluk gündemine sahip iki farklı imparatorluk modelini temsil ediyor. Her ikisi de genişlemeye ve kelimenin tam anlamıyla diğer ülkelerden daha fazla toprak ele geçirmeye çalışıyor, ancak Trump yönetimi yapay zeka şirketlerini devletin imparatorluk hırslarının elindeki araçlar olarak görüyor. Öte yandan, Silikon Vadisi de Trump yönetimini kendi imparatorluk hırslarının bir aracı olarak görüyor, ancak aslında aynı fikirde değiller, çünkü her ikisi de en üstte yer alan egemen güç olmak istiyor.

ABD hükümetinin hâlâ üstün olduğunu gösterdiği anlar oldu. Trump ile Musk çatıştığında, Musk kovuldu. Ancak, Savaş Bakanlığı ile Anthropic arasında çatışma yaşandığında, o durumda daha güçlü olanın şirket olduğu ortaya çıktı: Savunma Bakanı Pete Hegseth, nükleer seçeneği gündeme getirerek, Anthropic’i hizaya getirmek için kullanabileceği en son koz olarak şirketi “tedarik zinciri riskli” olarak ilan etmekle tehdit etti, ancak şirket yine de hizaya gelmedi. Oldukça utanç verici bir şekilde, Savaş Bakanlığı, hükümetin şartlarına göre işbirliği yapmaya isteksiz olan özel bir aktöre derin bir bağımlılık içine girmiştir ve hükümet bu konuda hiçbir şey yapamamaktadır.

Bu iki emperyal aktörün de hesap vermesi gerekmektedir ve bu hesap verme, ikisinden de gelmeyecektir, halk tarafından sağlanmalıdır. ABD dahil olmak üzere dünyanın her yerinde yeşermeye başladığını gördüğümüz, tabandan yukarıya doğru, halk tabanında örgütlenme yoluyla. Bu çıkar ittifakı ne kadar sarsılmaz görünse de, aslında son derece kırılgandır ve zayıf noktalarına daha fazla baskı uygulayarak çöküşünü hızlandırma imkânları mevcuttur.

“Üçüncü bir yol mümkün”

Yapay zeka alanındaki gelişmelerin durumu, rakip şirketler ve küresel süper güçler arasında bir “aşağıya doğru rekabet” yarışına benziyor. Çin ile yaşanan jeopolitik rekabet, yapay zekanın bugünkü çıkmaza girmesinde nasıl bir rol oynadı?

Çin, Silikon Vadisi’nin on yıldır, yani Çin’den kovulduğundan beri oynadığı bir karttır. Ancak bu argümanın geçmişine baktığınızda, yaşananların Silikon Vadisi’nin olacağını söylediği şeylerin tam tersi olduğunu görürsünüz.

Silicon Valley şirketlerini düzenlemeden – ve Çin’i ihracat kontrolleri yoluyla düzenleyerek – Amerikan teknolojisinin dünya çapında hakim olacağını söylemişlerdi. Oysa TikTok şu anda en popüler sosyal medya platformu ve Çin’in açık kaynaklı yapay zeka modelleri, ABD dahil olmak üzere dünya çapında giderek daha popüler hale geliyor. Ayrıca, Silicon Valley’in hakimiyetinin dünya üzerinde liberalleştirici bir etki yaratacağını vaat etmişlerdi, ancak bu da gerçekleşmedi; aksine, yarattıkları etki son derece illiberal olmuştur. Silikon Vadisi platformları ve yapay zeka teknolojilerinin de katkısıyla, demokratik kurumlarda olağanüstü bir erozyon yaşandı ve demokratik gerileme hızla ivme kazandı.

Yapay zekayı, iyilerle kötüler arasındaki küresel bir yarış olarak görmek yerine, toplum için nasıl bir vizyonumuz olduğunu, bu vizyonu hangi tür yapay zeka teknolojilerinin destekleyeceğini ve bunu hayata geçirmek için hangi kaynaklara ihtiyacımız olduğunu düşünmeliyiz. Silikon Vadisi’nin tanımladığı bir yarışta değil, savunmak istediğimiz fikirler ve değerler üzerinden rekabet etmeliyiz. Ve bence Avrupa’nın burada, ABD ve Çin’inkinden farklı, oyunun kurallarını yeniden belirleyen üçüncü bir yolu dünyaya gösterme fırsatı var.

Avrupa Komisyonu, Avrupa’nın kendi teknolojik yol haritasını çizme çabalarının bir parçası olarak kısa süre önce bir “teknolojik egemenlik paketi”ni kabul etti. Gözetim temelli, oligarşik bir iş modelinin Avrupa versiyonuyla sonuçlanmaktan kaçınmak için bu vizyonu nasıl ifade etmeliyiz?

Avrupa’nın izlemesi gereken yol, egemenlik uğruna egemenlik değil, bu egemenliğe ulaşmanın amacıdır. Avrupa, ya da en azından büyük bir kısmı, dünyadaki demokrasinin son kalelerinden biridir. İnsan haklarını ve özgürlüklerini savunur ve bu değerleri ilerletmek için teknoloji egemenliğine ihtiyaç duyar. Son derece otoriter bir şekilde geliştirilen ve Avrupa toplumlarını zayıflatmaya çalışan sistemlere aşırı derecede bağımlı kaldığı sürece, değerlerini savunamaz. Egemenlik kavramı, sadece kendi başına bir hedef olarak düşünülmeye başlandığında belirsizleşmeye meyillidir. Bu, bir amaca ulaşmak için bir araç olmalıdır.

“Topluma söz hakkı tanınmazsa sorunlar tekrarlanır”

Bu alternatif vizyonu inşa etmek için ne tür koalisyonlardan, paydaş gruplarından veya çatışma alanlarından yola çıkmalıyız?

Her şeyden önce, yapay zeka yönetişimini geniş bir bakış açısıyla anlamalıyız. Örneğin, işçi haklarını güçlendirmek ve sivil toplumu korumak da yapay zeka yönetişiminin bir parçasıdır. Öğrenciler, öğretmenler ve sağlık çalışanları da, yapay zekanın toplumda nasıl geliştirilip kullanıldığına dair şekillendirme ve itiraz sürecine katkıda bulunmak üzere masada yer almalıdır. Eğitim, hem dahil etmemiz gereken bir sektör ve koalisyon olarak hem de yapay zeka konusunda halkın bilgilendirilmesi açısından kilit öneme sahiptir.

Bir diğer önemli husus ise, inşa etmeye çalıştığınız şeyin ve bunu nasıl uygulamak istediğinizin daha teknik yönlerini ortaya çıkarmak için yapay zeka araştırmacılarına ve girişimcilere finansman sağlamaktır. Ancak toplumun geri kalanına söz hakkı tanımadan onlara öylece para veremezsiniz, aksi takdirde, esasen teknokratların ya da tekno-otoriterlerin ipleri elinde tuttuğu ABD’deki sorunları tekrarlamış olursunuz.

Sıfırdan başlamıyorsunuz. Toplumun ulaşmaya çalışması gereken ortak hedefleri belirlemek için zaten çok çalışma yapılmıştır. Örneğin, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinden bahsediyorum. Bu, yapay zeka inovasyonuna nasıl finansman sağlanacağını belirlemek için bir başlangıç noktası olabilir.

Mevcut yapay zeka teknolojileriyle ilgili söylemler son derece kutuplaşmış durumda. Bir yanda, bu teknolojilerde özellikle yeni bir şey olmadığını ve balonun patlamak üzere olduğunu söyleyenler var. Diğer yanda ise yapay zekanın hayatlarımızı dönüştüreceğine, tedarik zincirlerinde devrim yaratacağına ve hepimizi işsiz bırakacağına inananlar var. Bu farklı tutumlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Doğru, birçok kişi bu teknolojilerin maliyetlerini dikkate almadan faydalarını abartma ya da faydalarını görmeden maliyetlerini aşırı vurgulama eğilimindedir. Ancak bence, yapay zekanın faydalarından yararlanmak istediğimizi, ancak bunu iyi sağlık hizmetlerine erişim, ekonomik fırsatlar, sağlıklı bir çevre ve gelişen bir gezegen ile onurlu bir yaşam sürme yeteneğimizden ödün vermeden yapmak istediğimizi kabul eden oldukça büyük bir kesim var. Bu izlenebilecek en dengeli yaklaşımdır.

Yapay zeka, pek çok farklı teknoloji türünü kapsayan bir terimdir; bu nedenle, hangilerine yatırım yapacağımızı ve hangi yeni teknolojileri geliştirmek istediğimizi dikkatlice düşünmeliyiz, çünkü her birinin kendine özgü bir dizi artı ve eksisi vardır; bunlardan bazıları inşa etmek istediğimiz gelecekle uyumluyken, diğerleri değildir. Seçimlerimizi akıllıca yapmalıyız.

“Yapay zeka araçlarını kullanmıyorum”

Mevcut yapay zeka araçlarıyla ilişkiniz nedir?

Bu araçları üç ana nedenden dolayı kullanmıyorum. Birincisi, etik duruşum. İkincisi, gizlilik konusundaki duruşum: Bu şirketleri araştırıyorum ve bunlar nihayetinde şimdiye kadar icat edilmiş en etkili gözetim teknolojileridir. Üçüncüsü, bu araçlar işimi yapmak için ihtiyaç duyduğum özel beceri seti açısından pek kullanışlı değil.

Herkesin aynısını yapması gerektiğini söylemiyorum. Bu araçlardan açıkça fayda sağlayan ya da mesleki görevlerinin bir parçası olarak bunları kullanmak zorunda olan birçok kişiyle konuştum. Aksine, mevcut sorundan kurtulmanın yolu, geçmişte moda endüstrisi gibi diğer sektörlerde yaptığımızın aynısını yapmaktır. Giysilerimizin çoğunun gerçekten korkunç koşullarda üretildiğini keşfettiğimizde, giysilerden vazgeçmedik. Sektörü dizginleyen çok sayıda tüketici ve işçi örgütlenmesi, hükümet düzenlemesi ve genel kamuoyu tepkisi oldu. Elbette moda endüstrisi hâlâ mükemmel olmaktan çok uzak, ancak en azından artık alternatifler mevcut ve tüketiciler, hangi tür tedarik zincirini ve kurumsal uygulamaları desteklediklerini cüzdanlarıyla belirtebilirler.

Aynı şeyi yapay zeka konusunda da yapmalıyız. Şu anda kullanıcılar için yeterli alternatif yok ve bunun değişmesi için işçi örgütlenmelerinin artması ve kamuoyundan daha fazla tepki gelmesi gerekiyor. Bu teknolojilerden uzak durabilenler kesinlikle bunları boykot etmeli ve hükümetler, alternatifler için yeni pazarlar yaratılmasına yardımcı olmak üzere devreye girmelidir. Tüketicilerin elinde önemli bir koz var, ancak bu tek koz değil. İnsanlar olarak, bireyler olarak, aynı zamanda işçi, eğitimci ve vatandaş rollerini de üstleniyoruz ve yapay zekanın gelişimi bağlamında tüm bu rolleri nasıl kullanarak onu daha iyi hale getirebileceğimizi düşünmeliyiz.

Aziz Çelik: “15-16 Haziran’a değil yeni emek mücadelelerine ihtiyaç var”

15-16 Haziran’ın mirasını değerlendiren Prof. Dr. Aziz Çelik, sendikal barajlar, grev yasakları ve sendikacıların tutuklanmalarının emek mücadelesini zayıflattığını belirterek, 15-16 Haziranın da kendi tarihsel koşulları ve sınırlılıkları ile incelenmesi gerektiğini savundu.

Fotoğraf: 68arsivi.com

Türkiye işçi sınıfının tarihteki en büyük eylemsellik deneyimlerinden biri olan 15-16 Haziran Direnişi’nden hareketle günümüzde sendikal haklar ve emek mücadelesinin durumunu, kapitalizmin Türkiye’deki krizlerini ve potansiyel işçi hareketliliklerini çalışma ekonomisti Prof. Dr. Aziz Çelik Niha+’ya değerlendirdi.

Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Aziz Çelik 15-16 Haziran’ı tetikleyen yasa tasarısında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) nezdinde sınıf sendikacılığının hedef alındığını belirtirken bugün ise sendikal hak ve özgürlüklerin o günlerden daha geride olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Aziz Çelik. Fotoğraf: Gazete Nisan

15-16 Haziran ile getirilmek istenen sendikal barajların “12 Eylül darbesi” sonrasında uygulandığını belirten Çelik, bugün de işkolu gibi barajların sendikal mücadele önündeki en büyük engel olduğunu savundu.

İşkolu barajının yanında işyeri ve işletme barajları ile anti-demokratik toplu iş sözleşmesi yetki sistemlerinin de sendika ve işçiler önündeki önemli engeller olduğunu vurgulayan Çelik, 15-16 Haziran’da fiili ve meşru mücadele çizgisiyle kısmi bir genel grev gerçekleştiren işçilerin bugün grev hakkını etkin biçimde kullanamadığını bunun ise grev erteleme adı altındaki grev yasaklamaları olduğunu ifade etti.

“Kocaeli ve İstanbul kapitalizmin doğuşunun beşiğiydi”

15-16 Haziran Direnişi’nin İstanbul ve Kocaeli eksenli bir hareket olduğunu ifade eden Çelik, bunun oldukça doğal olduğunu çünkü o dönemde imalat sanayi işçilerinin bu bölgede yoğunlaştığını ve DİSK’in de bu bölgede örgütlü olduğunu belirtti.

Bu kentlerin Türkiye’de kapitalizmin doğuşu ve yükselişinin beşiği olduğunu vurgulayan Çelik, Harem-Gebze minibüs hattı ile Haydarpaşa-Adapazarı banliyö tren hattı örneklerinin de bu durumu kanıtlayan, işçilerin evleri ve fabrikalar arasındaki erişim güzergahlarını oluşturduğunu aktardı.

Hizmet sektörünün yükselişi ve sanayisizleşme ile bu kentlerdeki sanayi işçisi ağırlığının azaldığını ve diğer bölgelere kaydığını belirten Çelik, yine de her iki kentin de hâlâ işçi sınıfının en güçlü olduğu kentler olma özelliğini koruduğunu ancak sanayi işçiliği ve sendikal hareketin eski gücünde olmadığını söyledi.

“Türkiye’de sendikalı çalışma oranları yanıltıcı”

%14,5 ile sendikalı çalışma oranı ile Avrupa sıralamalarında sonlarda olan Türkiye hakkındaki bu verilerin bile gerçeği yansıtmadığını savunan Çelik, bu düşüklüğün nedenlerinin ise sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmaları olduğunu vurguladı:

“%14 ile ifade edilen oranda kayıtdışı çalışan işçiler hesaba katılmaz. Öte yandan bu oran, kamu işçilerinin ağırlığı nedeniyle bu düzeydedir. Türkiye’de kamu işçileri arasında sendikalaşma oranı %75-80 bandındadır. Özel sektörde ise bu oran %7-8 civarına gerilemektedir. Bakılması gereken asıl yer özel sektördür. Öte yandan geleneksel imalat sanayi sektörlerinde (metal gibi) sendikalaşma daha yüksek iken inşaat ve hizmet sektöründe düşüktür.”

Sendikalaşma oranlarıyla ilgili gözden kaçırılmaması gereken bir diğer hususun ise toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamı olduğunu belirten Çelik, bunun sebebi olarak gerçek sendikal korumanının TİS ile sağlanmasından kaynaklandığını söyledi:

“Türkiye’de toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı, sendikalı işçi sayısının çok altındadır. Özel sektörde bu oran %4-5 civarına kadar gerilemektedir. Dolayısıyla %14 resmi sendikalaşma oranıdır.”

Sendikalaşma ve TİS kapsamının düşük olmasının sendikal hakların güvence altında olmamasından kaynaklandığını belirten Çelik, sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmalarının da bu sorunun diğer nedenlerini oluşturduğunu vurguladı.

“Tutuklamalar emek hareketine bir gözdağı”

Son dönemde artan sendikalaşma mücadeleleri kapsamında tutuklanan sendikacılara dair de görüşlerini paylaşan Çelik, şaşırtıcı olanın bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmaması olduğunu söyledi:

“Bu tutuklamalar emek hareketine gözdağı niteliği taşıyor ve alternatif bir sendikacılığın gelişiminin önünü kesmek istiyor. Bu hep olmuştur. Bu açıdan işçi hareketlerinin başını çekenlere yönelik baskılar şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmamasıdır. Gerek işçi direnişleri gerekse bu direnişler sırasında baskı gören sendikacılarla dayanışma zayıf kalıyor. Esas mesele budur. Özellikle ana akım sendikalar bu konuda pasif kalıyor. Oysa bu direnişler sendikacılığın nasıl yapılması gerektiğini gösteriyor. Mevcut sendikal statükonun bu konuda sessiz ve ilgisiz kalması manidardır.”

“Yeni ve ortak mücadelelere ihtiyaç var”

15-16 Haziran’ın bölgesel, yani işçi sınıfının bir bölümü ile sınırlı bir deneyim olduğunu belirten Çelik, işçi sınıfının genelini kapsayan grev ve eylem örneklerinin ise tarihte oldukça sınırlı olduğunu vurguladı. Topyekûn bir genel grev beklentisinin gerçekçi ve olanaklı olmadığını savunan Çelik, önemli olanın ise tekil olarak süren eylemleri koordine etmenin ve ortak bir mücadele hattı içinde birleştirmek olduğunu söyledi:

“Şu an çok sayıda mevzi eylemi sürüyor. Bu eylemlere öncülük edecek, güven verecek bir sendikal iradeye, bölünmüş, sessiz ve rekabet içindeki değil; dayanışma ve ortak hareket içinde bir emek hareketine ihtiyaç var. O nedenle çok sayıdaki tekil işçi eylemi yol göstericidir. Mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini gösteriyorlar. Tarihsel olaylar kendi koşulları içinde ortaya çıkar. 15-16 Haziran’ın tekrarı değil, günümüz koşullarına uygun yeni emek mücadelelerine ve bunların ortak hareketine ihtiyaç var.”

“Divan kararı AKP’ye de bir derstir”

Uluslararası Adalet Divanı’nın geçtiğimiz günlerde grev hakkının uluslararası çalışma hukukunun bir parçası olduğuna ilişkin kararını da çok önemli bulduğunu belirten Çelik, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) de uzun zamandır bu hakkı olmazsa olmaz olarak gördüğünü fakat işveren kanadının bu yorumu kabul etmediğini hatırlattı.

Bu durumun ILO denetim organlarında grev hakkı konusunda bir denetimi yokuşa sürdüğünü ifade eden Çelik, ILO’nun Uluslararası Adalet Divanı’ndan bu konuda görüş istediğini söyledi. Buna göre, divanın her ne kadar ILO sözleşmelerinde grev adıyla açık bir düzenleme olmasa da sendikalaşma hakkının grev hakkını da içerdiğine karar verdiğini belirtti.

Bu kararı uluslararası çalışma hukuku alanında büyük bir zafer olarak yorumlayan Çelik, Divan kararının AKP’ye de bir ders niteliğinde olduğunu savundu.

15-16 Haziran Direnişi Dosyası

Özkan Atar: “15-16 Haziran’ın mirası ortak mücadeleyle canlanabilir”

15-16 Haziran Direnişi’nin 56. yılında konuşan DİSK Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Özkan Atar, 12 Eylül sonrası kurulan emek rejiminin ve neoliberal politikaların sendikal hakları hâlâ baskıladığını söyledi. Atar, işçi sınıfının yeniden güç kazanmasının yolunun sınıf sendikacılığından ve ortak mücadeleden geçtiğini vurguladı.

15-16 Haziran Direnişi sırasında işçiler İstanbul Cağaloğlu yokuşunda. Fotoğraf: DİSK Arşiv

1970’te Adalet Partisi iktidarının sendika yasasında yapmayı tasarladığı değişikliği protesto etmek amacıyla başlayan daha sonra geniş kitlelerin katıldığı bir harekete dönüşen 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümünde, Türkiye’de emek mücadelesi ve sendikal hakların durumunu Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar Niha+’ya değerlendirdi.

Atar, Türkiye’de sendikal hakların ve işçi örgütlenmelerinin durumunun geçmişe kıyasla zayıflamış olsa da hala işçi sınıfının ve emeğin ortak iradesinin kurulabileceğini anlattı.

Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar


“15-16 Haziran bir sınıfın iradesine sahip çıkmaktı”

Atar, 12 Eylül sonrasında kurulan emek rejiminin hâlâ yürürlükte olduğunu belirtirken sendikal örgütlenmenin hukuki engeller, işveren baskısı ve sarı sendikacılık nedeniyle ciddi biçimde sınırlandığını söyledi:

“15-16 Haziran 1970’de Türkiye işçi sınıfı sendikal örgütlenme özgürlüğüne ve iradesine sahip çıkmıştı. Bir sınıf olarak siyaset sahnesine damgasını vurdu ve 1970’li yıllar boyunca da bu etki sınıfsal ve toplumsal mücadele alanında hissedildi. İşçi sınıfının mevzi kazanmasına tahammülü olmayan sermaye ve iktidar sahipleri, önce 12 Mart 1971’te sonrasında ise çok daha sistematik sonuçları olan 12 Eylül 1980 darbesiyle işçi sınıfının bir sınıf olarak davranabilme kapasitesini baltaladılar. 12 Eylül’ün ardından inşa ettikleri emek düzeni ne yazık ki bugün hâlen hayatta. Darbe hukukunun ürünü olan yetki barajları, işverenlere sağlanan yetki itiraz hakkı, örgütlenmeye çalışan işçilerin işten atılması başta olmak üzere işverenlerin sistematik baskıları, fiilen işçilerin örgütlenme hakkını engelliyor.”

Anayasaya aykırı olarak hükümet eliyle grevlerin “milli güvenlik” gerekçe gösterilerek ertelenmesinin işçilerin en temel haklarından olan grev hakkının elinden alınması anlamına geldiğini belirten Atar, “Bu bağlamda sendikamızın 2025 yılı başında hükümetin grev ertelemesi kararlarına karşı binlerce üyesi ile birlikte greve çıkması, hukuksuz grev yasağına karşı işçi sınıfının çok önemli bir karşı duruşu olarak tarih sayfalarına yazılmıştır” dedi.

“12 Eylül’ün mirasın aktarımını engelledi”

Emek tarihini yorumlarken olay ve olguları tarihsel bağlamına oturtarak etüt etmenin bir zorunluluk olduğunu ifade eden Atar, 1970’lerin başında Türkiye’nin büyük bir siyasal-toplumsal dönüşümden geçmekte olduğunu değerlendirdi. Atar’a göre 15-16 Haziran mirasının günümüze aktarılamamasında Türkiye’deki neoliberal dönüşümün büyük payı var:

“12 Eylül Darbesi öncesinde işçi sınıfına yönelen silahlı saldırılar, başta Kemal Türkler olmak üzere bir çok işçi önderinin katledilerek hayatını yitirmesi bu pratiğin mirasının günümüze ulaşması önünde engellerden birisini teşkil ediyor. Bizzat işçi sınıfına ve örgütlerine karşı yapıldığı aşikâr olan 12 Eylül Darbesi ise işçi örgütlenmelerini dağıtmış, DİSK ve ona bağlı sendikaları kapatmış, kurumsal mirasın yeni nesillere aktarımı akamete uğratmıştır.

Ayrıca bu örgütleri var eden binlerce öncü işçi gözaltına alınmış, hapsedilmiştir. 1990’ların başından itibaren DİSK’in ve bağlı sendikaların tekrar açılması sınıfsal sendikal anlayış ile hareket eden işçi örgütleri açısından bir umut olmuştur. Ancak 12 Eylül’ün işçi sınıfına dayattığı, örgütlenmeyi fiilen engelleyen hukuki çerçeve tüm çabalara karşın kırılamamış, sarı sendikalara ve işveren saldırılarına karşı mücadele edilmiş ancak yetersiz kalınmıştır.

Ayrıca seksenlerin başından itibaren dünyada ve Türkiye’de güç kazanan neoliberal ideoloji ve politikalardan işçi sınıfı hareketleri de nasibini almış, özelleştirmeler, taşeronlaştırma, kısmi süreli ve esnek çalışma modelleriyle işçi sınıfı parçalanmış, işçiler arasındaki dayanışma duygusu zayıflatılmıştır.”

“Günümüz işçi hareketi çok daha parçalı ve dağınık”

Atar, 15-16 Hazirandan hareketle Türkiye işçi sınıfının günümüzdeki mücadele düzeyine ilişkin düşüncelerini şu şekilde açıkladı:

“15-16 Haziran işçi sınıfının uluslararası ve ulusal düzeylerde kendine güveninin, örgütlenme ve eylem yapma kapasitesinin çok daha yüksek olduğu bir dönemdi. Dönemin koşullarında işyerlerinde işçileri karar alma sürecine dahil ederek kararların alındığı, sınıfsal perspektifle, demokratik merkeziyetçi ilkelerle sevk ve idare edilen, yüzünü tüm işçi sınıfına dönen bir eylemdi. Farklı iş kollarından ve sendikalardan işçilerin aynı talep etrafında birleşmesi, en alt düzeydeki işçilerin eylemin öznesi haline getirilmesi, işçi sınıfının o günkü toplumsal-siyasal düzene radikal bir eleştirel tutum içerisinde olması eylem sırasında işçi iradesini de güçlendirmişti.

Günümüz işçi hareketi o güne kıyasla çok daha parçalı, dağınık bir nitelik taşıyor, kolektif eylem kapasitesi zayıflamış durumda. Sermaye birikim rejimi ithal-ikameci modelden ihracata dayalı modele evrildi, üretim yapısı farklılaştı, 12 Eylül’ün emeği zapturapt altına alan uygulamaları kalıcılaştı. 2010 yılından itibaren işçi düşmanı emek rejiminin yanısıra siyaseten de otoriter, günün siyasal ihtiyaçlarına göre şekillenen bir belirsizlik rejimi hakim hale geldi. Öte yandan, kıdem ve ihbar tazminatlarının yanı sıra hak ettikleri ücretleri dahi işverenlerce alıkonulan işçilerin direnişleri ve yeni mücadele pratikleri yaygınlaşmakta.”

Türkiye’de sendikalı çalışma verileri son sıralarda

Türkiye’de sendikalı çalışma verilerinin Avrupa sıralamalarında en sonlarda yer almasını da neoliberal politikalar ile ilişkilendiren Atar, egemen sendikal anlayışların da bu durumu beslediğini ifade etti:

“İlk ve önemli neden, 12 Eylül darbesi sonrasında neoliberal ekonomik politikaların egemen hale gelmesi ve siyasal-hukuki yapının bu politikalara uyumlu hale getirilmesidir. 1980’lerin başından itibaren hızlanan “esnek çalışma” rejimi, sendikalaşmayı zora sokmaktadır. İşçilerin güvenceli istihdam statüsü gün geçtikçe kaybolmaktadır. Böyle bir istihdam ikliminde, sendikalaşmanın sağlayacağı hakların ve iş güvencesinin değeri göreceli olarak düşmekte, aynı zamanda işçilerin sendikal örgütlenmesine dair riskler de artmakta, örgütlenme halinde işten atılma, kara listeye alınma vb. tehditler işçilerin örgütlenmeye mesafeli durmasına yol açmaktadır.

İkincisi, işverenlerin baskısı ve devleti yönetenlerin işçilerin örgütlenmesine set çeken politikalardır. Sendika temsilcileri ve örgütleyicilerine karşı yasal ve fiili baskılar, gözaltı ve tutuklamalar, işten atmalar bu baskının araçlarıdır. Üçüncüsü, işçi sınıfı içinde birliğin sağlanmasına yönelik ideolojik-politik tutum ve davranışlardaki noksanlıklardır. Ortak bir bakış açısı ve mücadele stratejisi eksikliği aşikardır. Bu da sendikalaşma oranlarına doğrudan yansımaktadır. Sonuncusu, sarı sendikaların on yıllar boyunca 12 Eylül’ün emek rejimini kemikleştiren, kastlar yaratan sendikal anlayışlarıdır. Bürokratlaşan, kendi çocuklarına istihdam yaratan bu yapılar sınıf eksenli mücadele yapıları olmaktan ne yazık ki çok uzaktır.”

Son dönemde gündeme gelen sendikalaşma girişimlerine dair de konuşan Atar, sendikacıların tutuklanmasının kabul edilemez olduğunu savundu:

“Sendikalaşma girişimlerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar, işten atma, kolluk gücü saldırıları, açıkça işçi sınıfına düşmanca yaklaşan eylemlerdir. İşçiler bırakın örgütlenmeyi, ödenmeyen ücretleri için günlerce, bazen aylarca sürecek hak arayışlarına mecbur bırakılıyor. Bu direnişlerin sonucunda tazminat ve ücretler ağır bedellerle alınmakta, bu mücadele pratikleri sınıf mücadelesi bakışını toplumsallaştırmakta ancak kalıcı örgütlenmeler yaratmak mümkün olamamaktadır. Yine de işçilerin mücadele ederek yükselttikleri her türlü hak talebi değerlidir, küçük-büyük tüm işçi mücadelelerini önemsiyoruz ve dayanışma içerisinde olmaya gayret ediyoruz.”

Günümüzde farklı sendikaların benzer tutumlar alamamasına dair de konuşan Atar, 15-16 Haziran gücünün farklı iş kollarındaki işçilerin aynı talep etrafında bir araya gelmesinden kaynaklandığını hatırlatarak “Bugün DİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ gibi farklı konfederasyonların aynı konuda farklı tutumlar alması, işçi sınıfının mücadele potansiyelini parçalamaktadır. Biz sanayide örgütlü bir sendika olarak farklı konfederasyonların ortak bir talep etrafında birleşerek harekete geçmesinin önemli bir eşiğin aşılması anlamına geleceğini düşünüyoruz” dedi.

“Ne işçi sınıfı yok oldu ne de emek değersizleşti”

Son olarak dünyada ve Türkiye’de de emek mücadelesinin ve sendikal yapıların değiştiğine dair tartışmalara yanıt veren Atar, bu dönüşümün sınıf mücadelesini ortadan kaldıramayacağını savundu:

“40-45 senedir bu tartışma sürüyor, özellikle reel sosyalizmin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, işçi sınıfının bittiğini ve emek mücadelesinin modasının geçtiğini iddia eden sesler çokça yükseldi. Hatta ileri gidip ‘işçi sınıfına elveda’ diyen teorisyenler de olmuştu. Oysa hakikat bu iddiaların tam tersi: Ne işçi sınıfı ortadan kalktı ne de emek değersizleşti. Bilakis, hem küresel ölçekte hem de Türkiye’de geçimini salt ücretiyle sağlayan insanların sayısı çığ gibi büyüdü. Bugün asıl değişen şey işçi sınıfının varlığı değil, çalıştıkları fabrikaların, ofislerin yapısının evrimi, üretimin organize edilme biçimleri ve sermayenin emek üzerindeki baskı mekanizmalarıdır.

Bizim örgütlü olduğumuz geleneksel sanayi işçiliği, ekonomik çarkların ana motoru olmayı bugün de sürdürüyor. Fakat artık sahneye milyonlarca yeni aktör de dahil oldu: Kargo emekçileri, kuryeler, dev depolarda çalışan işçiler, çağrı merkezlerinde kulaklıkla sabahlayanlar, yazılımcılar, dijital platformlarda çalışanlar… Bugün bir metal işçisiyle bir motosikletli kuryeyi, bir yazılımcıyla bir depo çalışanını aynı paydada buluşturan şey tam olarak budur. Dolayısıyla sendikal hareketin de yeniden yapılanması kaçınılmaz. Sadece toplu sözleşme ve ücret pazarlığına odaklanan sendikacılık anlayışı, bugün vergi adaletsizliğinden emekli haklarına, konut ve barınma hakkından, dijitalleşmenin getirdiği hak kayıplarına, yapay zekanın istihdamı tehdit etmesine, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına hatta çevre mücadelelerine kadar çok daha geniş bir cephede söz söylemek durumunda.”

Atar, sözlerini tamamlarken sendikal hareketin önündeki temel görevin daha da kitleselleşen işçi sınıfını ortak haklar ve yeniden savaşsız, sömürüsüz bir dünya ideali ve inşası etrafında birleştirebilmek olduğunu kaydetti: “Çünkü işçinin hayatına dokunan her adaletsizlik, doğrudan sendikanın da mücadele alanıdır.”

15-16 Haziran Direnişi Dosyası başlığında 1. haber:

15-16 Haziran Direnişi Dosyası başlığında 3. haber:

Göral: Türkiye ırkçılık için çok zengin bir memba

“İyi/kötü Kürt” ayrımı, makbul mağdurluk ve sömürgeci ikilikler kavramları üzerinden güncel ve tarihsel dinamikleri değerlendiren Özgür Sevgi Görel, ırkçılıkla mücadelenin salt hukuki mekanizmalarla sınırlanamayacağı, toplumsal hareketlerin programlarında politik bir hat kurulması gerektiğini aktarıyor.

Özel harekat polisleri Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde 12 gün boyunca süren ablukada duvarları ırkçı yazılarla donattı. 2015, Foto: Özgür Politika

Türkiye’de özellikle futbol maçlarında siyahi futbolcular dönem dönem ırkçı tezahüratlar ve saldırılarla karşılaşırlar. Yine son yıllarda Türkiye futbol dünyasında ismini çok sık duymaya başladığımız Amedspor üzerinden Kürtler’e yönelik ırkçı, ayrımcı ifadeler ise “Ama o, teröristlerin takımı” gibi ifadelerle savunulur.

Ya da “nerelisin diye” sorulan kişinin cevabı, Muş, Mardin, Diyarbakır gibi Kürt bölgesinden herhangi bir yerleşim yerinin adı ise, “Olsun o da insan” gibi yine kaynağını ırkçılıktan alan tepkilerle karşılaşılır.

Bu tür durumlar söz konusu olduğunda, siyaset, medya ve toplumun genelinde “Türkiye’de ırkçılık yoktur” sesleri yükselir. Geçen hafta Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından birinin sahibi olan Rahmi Koç’un kameralar karşısında anlattığı ve etrafındakilerle birlikte kahkaha attığı ırkçı fıkraya yönelik tepkide olduğu gibi.

Türkiye’de ırkçılığı, ırkçılığın türlerini, yansıma biçimlerini ve buna karşı verilen mücadeleleri, ırkçılık ve faşizm gibi konuları uzun yıllardır çalışan, Hafıza Merkezi’nin kurucularından, akademisyen Özgür Sevgi Göral ile konuştuk.

Özgür Sevgi Göral hakkında
Özgür Sevgi Göral

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde erken cumhuriyet döneminde çocuk sorunu ve çocuk suçluluğu üzerine yüksek lisansını tamamladı. 2017 yılında, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (EHESS) Kürt Çatışması Bağlamında Zorla Kaybetme ve Zorunlu Göç: Kayıp, Yas ve Sınırda Siyaset başlıklı teziyle doktora derecesini aldı.

Türkiye’nin farklı üniversitelerinde çeşitli dersler veren Göral, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin kurucuları arasında yer aldı ve 2018’e kadar burada çalışmalar yürüttü. Ardından Paris 8 Üniversitesi’nde Türkiye ve Fransa’nın kolonyal hafıza rejimleri üzerine doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı. Sciences PO Paris ve INALCO’daki öğretim görevliliğinin ve Cambridge Üniversitesi’ndeki misafir araştırmacılığının ardından, Kasım 2023’ten itibaren EHESS’te Türkiye’deki politik ve toplumsal hareketler hakkındaki projesini yürütmektedir.

Zorla kaybetmeler, devlet şiddeti, hafıza çalışmaları, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve hukuk antropolojisi üzerine çeşitli kitap ve makaleleri bulunan Özgür Sevgi Göral, aynı zamanda Yaramız Derindir: Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi kitabının yazarıdır.

“Irkçılığın olmadığı toprak parçası yok”

Özellikle Afrikalılar, siyahiler özelinde ırkçılık konuşulduğunda, “Türkiye’de ırkçılık yoktur” gibi bir refleks var. “Türkiye’de ırkçılık yok. Biz ırkçı değiliz” deniyor. Türkiye’de ırkçılık yok mu?

Birincisi, ırksallaştırılmış küresel kapitalizm içinde yaşıyoruz. Irkçılığın olmadığı bir toprak parçası yok. Üstelik Türkiye, çok farklı ırkçılık biçimlerinin, çok farklı ırkçılık yapılarının, çok farklı ırkçı söylemlerin çeşitli gruplar tarafından dolaştırıldığı, zaman zaman bir yorumunun öne çıktığı, zaman zaman başka bir yorumunun geride kaldığı ve bence en önemlisi, “Irkçılık Türkiye’de yoktur” söyleminin çok geçer akçe olduğu bir yer.

Yani Türkiye’de çok güçlü sistematik ırkçılık yapıları sadece var olmakla kalmıyor, aynı zamanda “Türkiye’de ırkçılık yoktur” ya da “varsa bile çok ciddiye alınmayacak bir düzeydedir” ön kabulü yüzünden mevcut ırkçılık biçimleri, yapıları, söylemleri de doğallaştırılıyor. Kabaca, Türkiye’deki sağcılıklara ve farklı türdeki milliyetçiliklere tonunu veren şeyin ırkçılık değil, milliyetçilik olduğu düşüncesi hâkim. Dolayısıyla Türkiye ırkçılık için çok zengin bir memba olmasına rağmen bunun köklü biçimde inkar edildiği bir yer.

Dünyanın her yerinde ırkçılık, kapitalizme eklemlenen bir tahakküm biçimi. Onun sömürü yapılarıyla da çok güçlü ilişkiler kuruyor. Kapitalizm zaten göçmen işçilerle, Türkiye gibi vatandaş işçilerin de çok kötü koşullarda çalıştığı ülkelerde bile, göçmenlerin çok daha düşük ücretle, sigortasız, sendikasız modern kölelik dediğimiz koşullarda çalıştırılabilmesinin bir nedeni zaten ırkçılık. Sendikalaşma oranının en düşük olduğu, emek ücretlerinin baskılandığı bir ülke Türkiye.

Dolayısıyla “Irkçılık var mı, yok mu?” yanlış bir soru bence. Bence konuşulması gereken, Türkiye’deki ırkçılık yapıları, biçimleri neler? Bugün galebe çalan hangisi? Bunlar hangi propaganda ve ikna biçimleriyle dolaşımda normalleştiriliyor, üstü örtülüyor, genç kuşakları zehirliyor? Bunları konuşmalıyız gibime geliyor.

“Eşitlikçi yaklaşımlar da var”

Irkçılık gündemi Kürtler başlığı altında tartışıldığında “Kürtlerle kız alıp vermişiz, onlara nasıl ırkçılık yapabiliriz!” gibi bir yaklaşım söz konusu. Ya da “Biz daha önce kim Kürttü, Türktü, Aleviydi, Sünniydi bilmiyorduk, sonradan bu meseleler çıktı, dış güçler getirdi” deniyor.

Kürtler, Aleviler, Romanlar… Onlar her zaman biliyordu ne olduklarını. Egemen grupların bilmemesi, zaten onun konuşulmadığını ve saklandığını gösterir. Ama orada söylenmek istenen şey şu tabii esasen, onu duyuyorum ben: “Bir zamanlar öyle güzel bir dünyaydı ki bu kötü Amerikan emperyalizmi ve Batı menşeli kimlik eksenli hareketler yoktu ve biz bu konuları temel konulardan biri olarak konuşmazdık.” Yine bu konuları, bu sistematik tahakküm yapılarını konuşmayalım çağrısı o aslında.

Bu birkaç açıdan yanlış. Birincisi, bu meseleler kimlik temelli hareketlerin, ki kimlik temelli hareketler terimine de şerh düşeyim, ben o ayrıma zaten katılmıyorum, bastırmasıyla falan tarih sahnesine çıkmadı. Yani 18. yüzyılda, 19. yüzyılda İngiltere’de işçi sınıfının oluşumunun tartışıldığı metinlerden tutalım da 19. yüzyıl feminizmlerinin metinlerine bakalım. Burada her zaman ulusal farklar ya da ırksal farklar, bu farkların nasıl üretildiği ve farklı özgürlük mücadelelerinde nasıl işlediğine dair nüveler, izler, tartışmalar diyebileceğimiz şeyler var. Bu ulusal ve ırksal farkların nasıl üretildiği, nasıl yaratıldığı, kapitalizm tarafından belirli mücadeleleri parçalamak amacıyla nasıl harekete geçirildiği, bunun o mücadelelerin bağrında nasıl kimi kabuller gördüğü meselesi son derece eskidir. Ama aynı zamanda ilk andan itibaren buna itiraz eden eşitlikçi yaklaşımların da olduğunu görebilirsiniz. Mesela İngiliz işçi sınıfının oluşumunda, Atlantik dünyasının köklü etkisini, zaten kendisi olarak çok dinli, çok etnikli, ulus ötesi, enternasyonal biçimde oluyor. İrlanda meselesi örneğin hep var. Bunlar zaten konuşuluyor, tartışılıyor. Şüphesiz her farklı zamansallıkta farklı kelimeler ve kavramlarla.

Elbette 1970’lerden itibaren bu meseleler daha fazla gündemde ancak dile getiren hareketler, sadece etnopolitik ya da ulusal temelli hareketler değil. Feminist hareket, LGBTİ+ hareketi, pek çok kurtuluş ve özgürlük hareketi, kendi meselelerinin sınıf indirgemeci yaklaşımlar tarafından ikincilleştirilmesine itiraz ediyor. Ben bunu olumlu bir şey olarak görüyorum. Çünkü bu bize enternasyonalist bir işçi sınıfı mücadelesi için imkân açıyor. Irksallaştırılmış kapitalizmi ve patriyarkayı birlikte işlerken düşünmek emek mücadeleleri açısından da çok temel politik imkanlar, alanlar açıyor. Burada tabii ki eleştiri konusu edilebilecek perspektifler olabilir, vardır. Bunlar politik ve toplumsal hareketler arası tartışmalarda ifade edilir ve ediliyor. Ama “Biz eskiden bunları bilmezdik, ne oldu da bunları bilir olduk?” lafları, tam da bu meselelerin, sömürgeciliğin, ırkçılığın ana meselelerden biri olarak konuşulmasına itiraz etmek için söyleniyor.

Eşitlik dalgası ve eşitlik nefreti

Öte yandan, Türkiye’de çok farklı ırkçılık biçimleri var: Göçmen karşıtı ırkçılık, Arap karşıtı ırkçılık, Roman karşıtı ırkçılık. Kürt karşıtı ırkçılık bunların arasında bence başat bir yerde duruyor. Çok önemli bir yerde duruyor. Hem tarihsel olarak çok güçlü bir ırkçılık yapısı, sistemi ve çok farklı söylemleri var hem de son Kürt isyanının başlamasıyla birlikte klasik Kürt karşıtı ırkçılıkların bir bölümü aşındırmasıyla birlikte yeni şekillerde tezahür etti. Kürt hareketinin mücadelesinin yarattığı birikimin, açtığı kapının Türk üstünlükçü kesimler arasında uyandırdığı “eşitlik nefreti” aynı zamanda yeni ırkçılık biçimleri doğurdu. Bu başka hareketler için de benzer biçimlerde ortaya çıkabiliyor. Örneğin feminist hareketin güçlenmesi, farklı feminizmlerin güçlenmesi aynı zamanda yeni kadın düşmanlıklarını, yeni mizojinileri de doğuruyor. Çünkü güçlü bir eşitlik dalgası geliyor orada ve karşısında Jacques Rancière’in ifade ettiği şekliyle söylersek “eşitlik nefreti” de oluşuyor, örgütleniyor.

Dolayısıyla bugün Türkiye’de son 40 yılda oluşmuş, çeşitlenmiş, farklı dönemlerde farklı söylemler kullanmış bir “Kürt Hareketi etrafında örgütlenmiş Kürtler karşıtı ırkçılık” da var. Bu, son 10 yılda, yani 2015’teki çözüm sürecinin çok gürültülü bir biçimde bitmesi ve çatışmanın şiddetlenerek yeniden başlamasıyla birlikte de güçlendi. Son 10 yılda oluk oluk milliyetçilik, şovenizm, ırkçılık, kadın düşmanlığı akıtıldığı için bu özgün ırkçılık biçimi güçlendi.

Şimdi bana göre son 2 yıldır başlayan süreç kapsamında yeni diller buldu, yeni aktörler çıkardı. Yani başka bir şekilde söylersem ırkçılık ezelden gelip ebede giden, tek bir şekilde üretilen ve tecrübe edilen bir şey değil. Farklı dönemlerde değişiyor, dönüşüyor. Farklı devlet klikleri, farklı toplumsal kesimler buna farklı biçimde iştirak ediyor.

Farklı kliklerin yaklaşımını, belki de Rahmi Koç özelinde de tam aslında güncel olduğu için konuşacağız ama ona gelmeden önce şunu sormak istiyorum: “Daha önce kim Kürt, kim Türk yoktu” meselesinin kaynağında, resmî söylemin “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” yaklaşımı yok mu?

Yani evet, kabaca bunu söyleyebiliriz. Ama öte yandan bu “Herkes Türk’tür” ön kabulü, aslında dile getirenler tarafından bile içindeki gerilimleri bilinen bir ön kabul. Kürtler burada biraz özgün bir yerde duruyor. Şöyle söyleyeyim: Türkiye’de Müslüman olmayan kesimler, örneğin Ermeniler, Rumlar, Yahudiler. Bunlar, Türkiye’deki farklı ırkçılık biçimleri üzerine çalışan pek çok sosyal bilimcinin de ileri sürdüğü gibi, Türkleşmesi mümkün olmayan kesimler. Onlar Türkleşme çağrısına dâhil değiller örneğin. Dolayısıyla onlarla ilgili hem Türk olmadıkları biliniyor hem Türk olmaları da arzulanmıyor. Ama buna rağmen bu söz söyleniyor.

Öte yandan Kürtler için durum biraz farklı. Kürtler asimilasyon çemberinden geçerek Türk olmaya davet ediliyorlar. Eğer Kürt olmaktan vazgeçerlerse, özellikle de mücadele eden, direnen Kürt olmaktan vazgeçerlerse, Türklük sahnesinin gönüllü olarak bir unsuru olurlarsa, onlara Türkleşme imkânı, kapısı açık. Çeşitli düzeyler var burada. Şimdi bu tabii genel bir doğru, ama bunun içinde pek çok farklı düzey, nüans var.

“Mücadele edenler devleti dönüştürüyor”

Bir “Türklük” dayatması elbette var. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda örneğin 54 yerde Türk kelimesi geçiyor mesela ve çok ilginç yerlerde geçiyor: Egemenlikte geçiyor, başlangıçta geçiyor, yasama ve yargı yetkisinin kullanımında geçiyor, vatandaşlıkta geçiyor. Dolayısıyla elbette böyle bir buyruk cümle olarak, bir çağrı olarak aynı zamanda, bu cümle var. Ama bu da, tıpkı ırkçılık biçimleri gibi, ezelden gelip ebede giden bir çağrı değil. Bu çağrı değişiyor; bazı dönemlerde açılıyor, bazı dönemlerde kapanıyor. Sadece egemenlerin farklı yaklaşımları nedeniyle de değil mücadele edenler dönüştürüyor bunu. Mücadele edenler devleti “Türkiye’de sadece Türkler yoktur, başka birileri de vardır ve biz bunu kabul etmek zorundayız” demeye mahkûm ediyor. Kürt meselesinde bu öyle olmuştur.

Bunu hiç görmemek bana politik olarak yanlış geliyor. Çünkü politik mücadelenin gücünü görmemek, politik mücadelenin birikimini görmemek anlamına gelir. Ya da Hrant Dink’in örneğin canıyla ödeyerek ortaya koyduğu, Agos’un ortaya koyduğu: “Türkiye’de Ermeniler vardır ve rehin değildir. Türkiye’ye, Türkiye siyasetine, Türkiye toplumuna söyleyecek sözü olan Ermeniler de vardır” cümlesi… Yani farklı mücadeleler, bu cümleyi kuranların da çok iyi bildiği gerçeği, söylemeye ve tanımaya mecbur bırakabiliyor. Bu “Türkiye’de Türk’ten başka kimse yoktur” cümlesini bence farklı biçimlerde söyletiyor. Biraz dönüştürüyor, bazen kapıları aralıyor. Sonuçta Kürt hareketinin kimi taleplerini, özellikle bu Kürt toplumunun pek çok farklı kesimlerinin talepleriyle de birleştiyse kabul etmek durumunda kaldı Türkiye Cumhuriyeti. Bunu aşağıda mücadelenin birikimi, tepede ise bu mücadele birikimine verilecek yeni cevaplar, farklı politik ittifaklar, yeni emperyal arzulardan oluşan bir toplam mümkün kıldı.

Dolayısıyla temelde çok değişmeyen, ırkçı, Türk üstünlükçü, milliyetçi bir çekirdek var. Bu doğru. Ama bence iki şey önemli. Bir, bu çekirdek çok farklı dönemlerde çok farklı yapılarla ittifak yaparak, farklı diller kurarak, kendisini yeniden üreterek tezahür ediyor. Yani tek bir şekilde tezahür etmiyor. Bir yandan o sert çekirdek anlamında doğru, ama onun nasıl dönemselleştirebileceğimizi, nasıl ittifaklar kurduğunu görmemek anlamında bana doğru gelmiyor.

İkincisi de söylediğim şey, bu çekirdeğe karşı büyük bir mücadele var Türkiye’de. Pek çok farklı politik ve toplumsal hareketin buna karşı ayağa kalktığı bir yer Türkiye. O mücadele birikimini de dikkate almak gerekir. O mücadele birikimi derken Kürt özgürlük hareketini, sömürgecilik karşıtı feminist birikimleri, ırkçılık karşıtı feminist birikimleri, sömürgecilik karşıtı LGBTİ+ birikimini, Türkiye radikal sollarını, hak örgütlerinin oluşturduğu birikimi ve tüm bu farklı hareketlerin oluşturduğu ortak alanı kastediyorum. Bunların oluşturduğu güçlü bir birikim var. Bu birikim ve içinde çatışmalar içeren ortak alan diyeyim, zaman zaman geriliyor, zaman zaman zayıflıyor. Bu da olağan. Onun yarattığı sonuçlar da var, bunu da görmek gerekiyor. Sadece bu şerhleri düşerek o cümleye katılırım.

“Türk milliyetçiliği makbul mağduru sever”

Türkiye’deki ırkçılık hallerini anlatırken müslüman olmayan toplulukların Türkleştirme parantezine alınmak gibi bir politikayla karşı karşıya olmadığını, Kürtler’in ise o paranteze alındığını belirttiniz. Başka ne tür ırkçılık türlerinden bahsedilebilir?

Epey konuştuk aslında; Türkiye’de çok güçlü bir Kürt karşıtı ırkçılık var. Özel olarak bence Kürt hareketi etrafında şekillenmiş, Kürtlere karşı bir ırkçılık var. Mesela yeni ırkçılık biçimleri çok fazla “İyi Kürt / Kötü Kürt” ayrımı üzerinden gidiyor. Kürtler vatanına, milletine saygılı olursa, devletine bağlı olursa, sosyal medyada bu çok dolaşıyor, işte elektrik faturalarını öderse, çok çocuk yapmazlarsa… Burada tabii çok farklı ırkçılık örüntüleri içine giriyor. Medeniyet, barbarlık, kültürün içinde olmak, olmamak vesaire gibi çok eski ikilikler bunlar.

Bu çerçeveye giren Kürtler, iyi Kürtler. Bu çerçeveye girmeyen Kürtler ise kötü Kürtler. Kim onlar? Onlar esas olarak Kürt özgürlük hareketini destekleyen Kürtler. Farklı şekillerde ifade edilmesi, o gerçeğin ismini örtmek için söyleniyor. Bunlar mağdur olmayan, sadece mağdur olma kaderini kabul etmeyen, itiraz eden, eşitlik talep eden, politika yapan, sokağa çıkan, Türkiye politik sahasını değiştiren Kürtler. Makbul olmayan mağdurlar bunlar. Bence Türk milliyetçiliğinin kahir ekseriyeti “makbul mağduru” sever. Hatta onu anmaya da itiraz etmez, politik içeriğinden tamamen kopartılmış mağdurlarla sorunu olmaz. Yeter ki gerçek bir politik özne olmasın, bir şeyleri değiştirme iradesiyle Türkiye siyasi sahasına çıkmasın. Kürt özgürlük hareketine yakın Kürtlere yönelik ırkçılık temelinde böyle bir şeyden işliyor bence: “Kaderine itiraz etmek mi, ne hakla? Ne hakla bunu yapabilir?”

Bir de tabii böyle söylenince sadece sözler gibi kalıyor, öyle anlaşılma riski var. Unutmamak lazım: Türkiye’de Kürt meselesi ekseninde yaşanan çatışma çok şiddetli, uzun bir 45 yıl boyunca sürdü. Türkiye’nin ana akım gazetelerinde öldürülen gerilla cenazelerinin panzere bağlanıp sokaklarda gezdirildiğini izledi Türkiye toplumu, hep birlikte. Yapılan işkenceyi izledi. İşleyen şiddeti izledi. Bunu büyük ölçüde onayladı. Bununla bir bağ kurdu.

Elbette buna itiraz eden kesimler de oldu ve zaten Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin alametifarikası da bu. Kendisine çizilen sınıra hapsolmayıp, Türkiye’nin tamamında buna karşı ortak, özgür ve eşit bir arada yaşam çağrısı için politika yapmak. Özgür ve eşit yeni bir ortak yaşam çağrısı, yeni bir siyasi sözleşme. 100 yıl önce Ermeni devrimcilerinin çağrısı da buydu. Bütün bu 100 yıllık süreçte farklı hareketlerin çağrısı da buydu: Özgür ve eşit yeni bir yaşam, ortak yaşam çağrısı. Dolayısıyla elbette hem Kürt hareketinin mücadelesiyle hem de Türkiye radikal politik hareketlerinde de kısmen nüveleri olan bu eşitlik, enternasyonalizm, sömürge karşıtı ufukla birlikte buna itiraz eden hareketler, yapılar da oldu. Çok farklı alanlarda oldu. Politik hareketler içinde oldu, hak örgütleri içinde oldu, siyasi partiler içinde oldu, taban örgütleri içinde oldu.

Fakat bu ikili ırkçılık yapısının işleyişi, genel bir Kürt karşıtı ırkçılıkla, Kürt özgürlük hareketi içinde mobilize olmuş Kürt kesimlerine karşı ırkçılık önemli sonuçlar yaratıyor. Mesela kadın düşmanlığı, mizojininin bu bağlamdaki kullanılma biçimleri. Sosyal medyada çok sık görürsünüz. Farklı dönemlerdeki Kürt kadın milletvekillerinin fotoğraflarını alıp “Şu çirkinliğe bak, içinin çirkinliği yüzüne yansıyor” diyerek hem kadın hem Kürt olmaya birlikte saldırmak mesela.

Yani ırkçılık kendisiyle birlikte cinsiyetçiliği de üreten bir şey.

Elbette. Cinsiyetçiliği tek başına o üretmiyor şüphesiz, ama cinsiyetçilik ile ırkçılık, iki tahakküm ve sömürü yapısı birlikte işliyor. Birbirinin içine girerek, eklemlenerek işliyor. Oradaki kadın düşmanlığını da güçlendiriyor, öte yandan o kadın düşmanlığı Kürt düşmanlığını da güçlendiriyor. Eklemlenme ilişkisi demeyi tercih ederim buna. Patriyarkanın, sömürgeciliğin ve ırkçılığın ürettiği ikili karşıtlıkları birlikte düşünmek önemli. Bu ikili karşıtlıkların işleyişine dair Fanon’la düşünebiliriz örneğin. Gerçi son zamanlarda çok farklı kesim de Fanon’a referans yapıldığı için, Fanon referansı vermekten biraz da imtina ediyorum. Bununla ilgili hatta yazmak istiyorum: “Fanon’un Türkiye ve Kürdistan siyasi sahalarındaki kullanımları” diye. Çünkü çok ilginç bir seyir izliyor bence.

Birçok kavram tüketildiği gibi bu da tüketiliyor galiba.

Tüketmekten öte, sömürgecilik çerçevesi, gerçek sömürgecilik karşıtı politik mücadeleyi sürdüren hareketlere karşı kullanılan bir şeye dönüşüyor Türkiye’de. Önemli bir dönüşüm o yüzden. O çok uzun bir tartışma. Ama Fanon, sömürgeciliğin işleme biçimlerini anlatırken çok önemli bir şey söylüyor bence. Ve aslında bu, genel olarak sömürü ve tahakküm yapıları için geçerli bir şey: İkili karşıtlıklar kurmak. “Yeryüzünün Lanetlileri”nde kolonyal dünyanın en önemli özelliklerinden birinin, katı ikiliklerle belirlenmiş ve bu ikili karşıtlıklara dayanarak kompartımanlara, bölmelere ayrılmış, hareketsiz, bir dünya kurmak olduğunu söyler. Ona göre, Maniheist bir dünya kurmak, bölmelere ayırmak, sömürge düzeninin temel hamlesidir. Toplulukları ve dünyaları birbirinden ayırmak, kolonyal asimetrileri sürdürmek açısından hayati önemdedir. Siyahı beyazdan, sömürgeyi metropolden, kültürü barbarlıktan ayırmak buna dayalı olarak inşa edilir. Bu dünyalar arasına maddi ve sembolik duvarlar örmeye yarar: İkili yasa, ikili hukuk, ikili politik düzen, ikili sosyal dünya ve o iki dünyanın arasındaki duvarlar. Bir dünyadan öbür dünyaya geçemezsin. Ama en önemlisi, bu ikilikler bizim zihnimizde de vardır. Biz de o ikilikleri birbirinden ayrı olarak görürüz. Onları bir arada düşünmeye, bağlantılı görmeye cesaret edemeyiz.

Son 40 yıllık Kürt çatışması, o çatışmanın askeri yöntemlerle ele alınması, militarizmle yanıtlanması, kontrgerilla taktikleri, bunun yarattığı şiddet, o şiddetin basında kullanımı, Türkiye düşün dünyasındaki etkileri, bugün sosyal medyadaki tezahürleri… Bunların hepsini birlikte düşünürsek, araya örülen maddi ve sembolik/düşünsel duvarların gücünü görürüz. Bu zaten vardı, ama son 10 yılın buna özgül katkılar yaptığına inanıyorum.

Dolayısıyla eğer ırkçılık karşıtı mücadeleden ve düşünme biçimlerinden bahsedeceksek, bunu Kürt meselesi bağlamında konuşunca yanına hep sömürgecilik karşıtlığı da ekleniyor bence. Kürt karşıtı ırkçılığın kısmen özgül bir yanıdır bu. Bundan bahsedeceksek bu ikilikleri kırmaktan bahsetmeliyiz. Yani bu ikilikleri aşan bağlantılı tarihler, bağlantılı politikalar ve bağlantılı toplumsallıklar. Türkiye’de Kürt kadınları bu tip bir şedit, sömürgeci, ırkçı kadın düşmanlığıyla damgalanırken Türkiyeli diğer kadınlara yönelik mizojini de bundan payını alacaktır. Birebir aynı şeyi yaşamak anlamında söylemiyorum bunu, ama bunlar birbiriyle ilişkilidir. Yani Türkiye’de bir alanda bu kadar büyük bir şiddet beslenirken, diğer alanlarda steril ve kurtarılmış bölgeler olmayacaktır. Bence Türkiye’nin son 10 yılı, çok sert bir biçimde bunu yeniden gösterdi zaten.

“Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiren bir isim”

Bir kaç gün önce Türkiye’nin önde gelen sermayedarlarından Rahmi Koç’un bir konuşmasının yer aldığı bir video yayıldı internette. Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı ifadelerin kullanıldığı o videoya yoğun tepki oldu. Rahmi Koç’un yaşlığı olduğu, Türkiye’de Karadenizliler, Lazlarla ilgili de pek çok fırka olduğu ve takılmamak gerektiği gibi ifadeler de dile getirildi. Bütün bu konuştuklarımızdan da yola çıkarak Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik bu söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir şerh düşmek istiyorum. Ben bu konularda, böyle bir şey olup onun üzerinden hararetlenilmesi, büyük büyük laflar savrulması ve iki gün sonra unutulmasından rahatsızım. Meseleyi konuşurken böyle konuşulmasından rahatsız olduğumu bir kere söyleyeyim.

Türkiye’de ırkçılık o kadar gani gani ifade ediliyor ki, bu, ırkçılığın farklı biçimlerde nasıl tezahür ettiğini görmemiz açısından güzel bir örnek olabilir. “Rahmi Koç yaşlı bir adam” kısmını gülerek geçiyorum. Ona cevap vermek istemiyorum gerçekten. Yani evet, yaşı ilerlemiş biri ama konunun bununla ilgisi yok. Tabii Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiriyor. Rahmi Koç demek, Türkiye kapitalizminin mühim isimlerinden, sermaye sınıfının, Türkiye’nin üstelik en saldırgan, sömürücü kapitalist sermaye sınıfının, kurucularından, sahiplerinden, sürdürücülerinden biri demek. Her döneme adapte olan, her dönemde kâr paylarını muazzam artıran bir sermaye grubunun öndeki isimleriden biri. Hayatının her alanına yayılmış bir rahatlık vardır muhtemelen. Yaşından çok, dünyanın sahiplerinden birisi olmanın, Türkiye’nin sahiplerinden birisi olmanın verdiği rahatlık belki burada parametre olabilir.

Öte yandan, anlattığı hikayenin pespaye ırkçılığı, bunu ifade edişindeki rahatlık bir yana yayınladığı özür de son derece sorunlu. Verdiği cevap da ırkçılığı tanıyan bir cevap değil. Anlattığı hikâyede adıyla sanıyla “Kürt kadın” geçiyor, verdiği cevapta, dilediği özürde Kürt kelimesi geçmiyor. Koç Grubu’nun sermaye birikimi sürecinde acaba Türkiye’nin soykırımlarının, pogromlarının, Kürt çatışması eksenindeki savaşının katkısı ne diye kabaca bir bakarsak zaten tablo ortaya çıkar. Dolayısıyla bu örnek hem Türkiye’deki ırkçılığın ferah feza ifade edilmesine daha genel bir durumu hem de Koç grubunun temsil ettiği şeylere dair daha spesifik durumu ifşa etti.

Koç bir figür, sermaye sınıfının, topluluğunun özelliklerinin cisimleştiği bir kişi olduğu için daha önemli mi oluyor?

Onu “Rahmi Koç” yapan arkadaki büyük yapıdır en nihayetinde. “Böyle şakalar zaten her zaman yapılır ve bu da ırkçı değildir” görüşüne tabii ki katılmıyorum. Böyle şakalar her zaman yapılır ve bunların hepsi ırkçıdır. Ama bununla nasıl mücadele edeceğiz? Bence soru bu. Böyle şakalar en tepeden en aşağıya kadar farklı kesimler arasında yapılır ve normalleştirilir.

Rahmi Koç söz konusu ırkçı fıkrayı anlatırken “Kürt kadını” diyor. Aslında resmi söylemde, Kürt değil ama “Kürt kökenli”dir. Bu tür örneklerde Kürt olarak karşımıza çıkmasını nasıl yorumlamak gerekiyor?

Çok doğru. Bir de malum süreç, hani artık “Kürt” demek birkaç yıl öncesine kıyasla daha kolay, o da kolaylaştırmıştır. Bir yandan, olayın sonrası da süreçle ve başka güç ilişkileriyle birlikte ve onlarla ilgili işledi. Bu sahne faş olabilirdi, açığa çıkabilirdi ve böyle bir patırtı yaratmayabilirdi de. Mutlaka Kürt Özgürlük Hareketi itiraz ederdi, ama böyle büyük bir şeye dönüşmeyebilirdi. O da bence Türkiye’nin içinde bulunduğu politik süreçle, güç ilişkileriyle alakalı.

“Uzun soluklu bir mücadele hattı kurmalı”

Irkçılıkla mücadele için ne tür yol ve yöntemler olmalı? Türkiye’de buna yönelik verilen mücadele için neler söylenebilir?

Bütün politik mücadeleler gibi çok uzun soluklu bakmak gerekiyor bu işe gerçekten. Bir günlük, iki günlük bir olay üzerine değil. Bir, Türkiye’de çok güçlü ırkçılık yapılarının var olduğunu, ikiincisi, bunun çok farklı aktörler eliyle sürdürüldüğü, farklı retoriklerin dolaşıma sokulduğunu, üçüncüsü, bunun çok güçlü bir toplumsal katılımla işlediğini ve dördüncüsü de her zaman da Türkiye devrimci hareketlerinin tarihinde, bazen azınlık olsa, bazen unutturulsa da, buna karşı seslerin olduğunu hatırlatarak uzun soluklu bir mücadele hattı kurmak gerekiyor bana göre.

Bunu günlük mücadelelerin kalbine koymak şart. Türkiye’deki işçi sınıfı mücadeleleri, feminizm mücadelesi, LGBTİ+ mücadelesi ya da Kürt özgürlük mücadelesi bir yerde, ırkçılık karşıtı mücadele başka bir yerde gibi görmemek gerekiyor. Irkçılık karşıtı mücadeleyi hareketlerin kendi programlarının, günlük mücadelelerinin bir parçası olarak görmesi ve çalışması gerekiyor. Naçizane görebildiğim bu.

Aynısı bilgi üretenler için de geçerli. Akademi içi ya da akademi dışı, bilgi üretiminin ya da Türkiye düşün dünyasının diyelim, ırkçılık konusunu böyle tali, zaman zaman göçmen karşıtı pogromlarla ya da en son örnekte olduğu gibi yanıp sönen bir hevesle ve bu biçimde ele alması değil, bunun üzerine sürekli düşünmesi, çalışması gerekiyor.

Ve tabii insanların konum değiştirebileceğini unutmamak gerekiyor bence. En sert eleştiriyi yaparken bile, politika diye bir şeye inanıyorsak onun dönüştürme gücüne, kapasitesine inanıyoruz demektir. Dolayısıyla en sert tartışmayı yaparken bile kendi kendini rahatlatan bir tarzdan çıkıp karşı tarafı yanına çağırmak gerekiyor. Irkçılık yapılarından, söylemlerinden farklı bir “bir arada varoluş” üzerine politika yapmaya, düşünmeye, kafa yormaya davet eden bir dil olması gerekiyor.

“Irkçılığı politik olarak yenebiliriz”

Bu zor bir mesele. Bence bu dünyadaki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin, Türkiye’deki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin de, uzun zamandır aradığı bir dil. Nasıl bir dil bu? Örneğin Adorno faşizm üzerine yazarken şunu söylüyor: “Faşist potansiyel, insanların isterlerse çok sınırlı olan çıkarlarında dayanak buluyorsa eğer, en etkin panzehir, onların çıkarlarının, hem de dolaysız çıkarlarının nerede yattığını inandırıcı, çünkü doğru bir şekilde göstermek olabilir.” Uzak idealler ya da başkalarının kolaylıkla unutulabilecek acılarına yapılacak göndermeler yerine, insanlara dolaysız çıkarlarının nerede olduğunu göstermekten söz ediyor Adorno. Bunu ırkçılık karşıtı bir mücadele bağlamında düşünürsek neler çıkar mesela? Çıkarların yanı sıra, hayal ettiğimiz dünyaları bugün’de kurmak için ısrar etmek gibi bir hatta daha fazla vurgu yapanlar da var örneğin. Bunlar köklü tartışmalar. Öyle bir dil olacak ki hem mevcut durumu hak ettiği bir dille ifşa edecek, ama öte yandan bunu yaparken çok geniş kesimleri ırkçılık karşıtı bir politikada, bir koalisyonda/ittifakta, çünkü bu ancak bir ittifakla olur en nihayetinde, bir arada olmaya, bir arada düşünmeye, bir arada politika yapmaya davet edecek.

Ben bunun ancak çoğul hatta eklektik yöntemlerle yapılabileceğini düşünüyorum. Bir yerde çok pedagojik yöntemler, bir yerde daha fazla açıktan karşına alan yöntemler, bir yerde daha fazla taban örgütlerinde işleyen çalışma tarzları, bir yerde ana akıma da hitap eden bir şeyler… Tek bir yöntemle olmaz bu bence. Çok güçlü bir çoğulluğu oluşturmak, kurmak gerekiyor.

Şuna pek inanmıyorum: Bunu “Yaramız Derindir” kitabımda da uzun uzun anlattım, ben bu işlerin salt hukuki mekanizmalarla çözülebileceğine inanmıyorum. Suç duyurusunda bulunulabilir, yasalara göre suçsa elbette. Ama biz ırkçılığı esasen politik olarak yenebiliriz bence, hukuki olarak değil.

Bu tabii çok uzun bir tartışma. Türkiye’deki hareketlerin hukuku nasıl kullandığı, insan hakları söylemini nasıl kullandığı falan… Ama ben “Irkçılık suçtur” demekten çok “Irkçılığı yeneceğiz; çünkü biz enternasyonalistiz, çünkü biz eşitlikçiyiz, özgürlükçüyüz, çünkü biz ırkçılıktan azade bir dünyaya inanıyoruz ve onu kuracağız” demeye politik olarak daha yakın birisiyim.

“Sizinle dövüşe dövüşe, bir bölümünüzü ikna ede ede, bir bölümünüzü yene yene, bir bölümünüzü yanımıza çeke çeke bunu kuracağız” demeyi daha doğru görüyorum. O yüzden bu işleri sadece hukuki meseleler üzerinden konuşmak, hem o hukuki meseleler en nihayetinde dönüp dolaşıp özgürlük ve eşitlik hareketlerine karşı kullanıldığı için, ama hem de esasen politikanın bu kadar hukuki bir dille yapılmasının bütünsel perspektifimizi zayıflattığını düşündüğüm için bana eksik geliyor. Hukuki mücadele yapılmasın anlamında söylemiyorum bunu. Elbette yapılsın ama buna indirgemeyelim.

Bizim ırkçılık karşıtlığımızın temeli, ırkçılığın bugünkü yasalarda suç olmasına dayanmıyor. Bu elbette ırkçılık karşıtı eşitlikçi hareketlerin bir kazanımıdır. Ama yarın bir gün, Türkiye Cumhuriyeti yasalarında ya da başka ülkelerin yasalarında ırkçılık suç olmaktan çıksa bile örneğin, biz ırkçılığa karşı olacağız. Biz ırkçılığa politik olarak karşıyız. Çünkü bizim hayal ettiğimiz dünya, kuracağımız başka alem, onun olmadığı bir dünya, onu aşındırdığımız, gerilettiğimiz, nihai olarak da ortadan kaldırdığımız bir dünya. Bu ikisi arasında bir fark olduğunu ve o farkı unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla elbette hukuk önünde mücadele verilebilir taktik bir mücadele olarak. Ama ırkçılığa karşı mücadelenin dilinin ve ufkunun bundan çok daha geniş olması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye futbolunda ırkçılık örnekleri
8 Aralık 2020’deki PSG – Başakşehir maçında yaşananların ardından öne çıkan “Türkiye’de ırkçılık yoktur” söylemine karşın, futbol arşivleri siyahi oyunculardan farklı etnik kimliklere kadar uzanan kabarık bir ayrımcılık tablosunu ortaya koyuyor.
1999 Kevin Campbell
Trabzonspor Başkanı Mehmet Ali Yılmaz, İngiliz siyah futbolcu için, “Bizim yamyamı gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı” ifadelerini kullandı. Tepkiler üzerine “Türkiye’de ırkçılık olmadığı için aklımıza gelmez” savunması yapıldı.
2012 Didier Zokora
Fenerbahçeli Emre Belözoğlu, saha içinde Trabzonsporlu Zokora’ya ırkçı hakarette bulundu. Emre, bu eylemi nedeniyle ceza (hem sportif hem adli) alarak Türkiye’de ırkçılıktan ceza alan ilk futbolcu oldu.
2013 Eboue & Didier Drogba
Derbi maçında bir Fenerbahçe taraftarı, Galatasaraylı siyah futbolculara muz salladı. Taraftar daha sonra, “Sindirim sistemi rahatsızlığım var, meyveyle besleniyorum” şeklinde bir savunma yaptı.
2014-2018 Deniz Naki
Gençlerbirliği’nde oynarken “Kürt Alevi Naki sen misin?” denilerek saldırıya uğradı. Afrin operasyonuna yönelik sosyal medya mesajı sonrası TFF tarafından futbol tarihinin en büyük cezasıyla sahalardan ömür boyu men edildi.
2016 Sonrası Amed SK Taraftarı
Başakşehir deplasmanında “Çocuklar ölmesin maça da gelsin” tezahüratı yapılması üzerine haklarında dava açıldı (beraat ettiler). Ancak o süreçten itibaren Amed SK taraftarına yaklaşık 70 maç boyunca aralıksız deplasman yasağı uygulandı.
2020 M’Baye Diagne
Spor yorumcusu Emre Bol, canlı yayında Galatasaraylı siyah futbolcu için “Senegal’de timsah yiyordu, geldi burada topçu oldu” ifadelerini kullandı.
Kaynak: DW Türkçe / Volkan Ağır (2020)

Daşlı: “Barış masası” ulus ötesi bir alana bağlı

Barış süreçlerini araştıran akademisyen Dr. Güneş Daşlı’ya göre, Türkiye’deki sürecin özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı, AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirtti.

PKK’li bir grubun silah yakma töreni, 11 Temmuz 2025, Foto: Rûdaw

1 Ekim 2024 tarihinde Devlet Bahçeli’nin Meclis Genel Kurulu sırasında DEM Parti milletvekillerinin sıralarına giderek onlarla tokalaşmasıyla başlayan ve 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın İmralı Heyeti aracılığıyla yaptığı çağrı sonrasında devam eden “sürecin” yansımaları ve etkileri devam ediyor. İktidar çevrelerinin “Terörsüz Türkiye”, Kürt tarafının ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak isimlendirdiği bu dönem, gelinen aşamada iktidar tarafının PKK’nin silah bırakmasına endekslediği, Kürt tarafının ise Abdullah Öcalan’ın şartlarının düzeltilmesi ve diğer yasal adımların atılmasını beklediği bir tartışmaya sahne oluyor.

Loughborough Üniversitesi’nde çatışma ve çözüm süreçlerine yönelik araştırmalar yapan Dr. Güneş Daşlı, Abdullah Öcalan ve devletin çeşitli kurumları arasında devam eden bu “sürecin” geldiği aşamayı ve bundan sonra neler olması gerektiğini Niha+‘a değerlendirdi.

Daşlı bu sürecin daha önceki çözüm süreçlerinde olduğu gibi Kürt sorununa dair bir planlama içermediğini söylüyor. Politik bir soruna yönelik kabaca bir projenin tasarlanmamasının iki taraf arasında bir eşitsizlik yarattığını düşünen Daşlı, devlet tarafındaki duruma karşılık Kürt hareketinin bir politik önermesinin olduğunu, barış ve demokrasiyle ilgili ne düşündüğünü söylediğini belirtti.

“Devlet ve barış isteyenler arasında bir asimetri var”

Şu an tek adam dediğimiz bir başkanlık rejiminin olduğu Türkiye’de böyle bir süreç yürütülmesinin belli sıkıntıları getirdiğini belirten Daşlı, sürecin sadece bir kişi ya da onun etrafındaki kişilerin söz sahibi olabildiği bir süreç olduğunu ifade etti.

Dr. Güneş Daşlı

Ancak Daşlı, bu sürecin bir demokrasi müzakeresine dönüşmesi gerektiğini söyledi:

“Bu demokrasi farklı yanlardan anlaşılabilir. Bir taraf daha liberal, merkezi bir demokrasi tanımlayabilir. Bir taraf da radikal demokrasi. Buna yönelmesi lazım ama buna yöneltecek bir sistem yok Türkiye’de. Bence bunun da sıkıntıları yaşanıyor. Dolayısıyla aslında Kürt sorunu nedenlerini işaret etmedi. Birazcık daha güvenlik ekseninden çıkarıp rekabetçi, yine zorlu ama daha müzakereci bir dil kurulmalı.”

Suriye’de Esad dönemi sonrasında kurumsal bir geçiş dönemi adaleti kurulduğunu söyleyen Daşlı, “Türkiye’ye baktığımızda ise hiç böyle bir çabanın olduğunu görmüyoruz. Bu devlet ile barışı talep eden ya da barışa ihtiyaç duyan toplum arasında bir asimetri yaratıyor” dedi.

“Türkiye’deki süreç dar bir çevrede ilerliyor“

Kuzey İrlanda süreci örneğini veren Dr. Güneş Daşlı, İngiltere hükümetinde daha liberal bir başkan olsa da çok sorunlar yaşandığını hatırlattı:

“Çok geri adımlar atıldı. Hala İrlandalıları terörist olarak gören zihniyetin polis sisteminde, askeri sistemde olduğu bir süreç vardı.”

“Her barış sürecinin kendine özgü bağlamı vardır” diyen Daşlı’ya göre 1990’larda Kuzey İrlanda örneğinde olduğu gibi karşı tarafın açıkça muhatap kabul edildiği, kamuoyuna açık görüşmelerin yürütüldüğü ve hükümet ile hükümetin “terörist” dediği bir örgütle yetki paylaşımı yapmasını da kapsayan liberal süreçler yaşandı. 2007-2008 sonrasında ise eşitlikçi olmayan ve müzakere ruhuna uymayan, otoriterleşen modeller çıkmaya başladığını kaydeden Daşlı, bu yıllardan sonra devletin müzakere sürecinde bile hegemonyasını tek elde tutmaya çalıştığını ve karşı tarafı muhatap olarak tanımaktan geri durduğunu vurguladı.

“Kuzey İrlanda, Güney Afrika ve Kolombiya dönemlerinin ortak özelliği çok aktörlü olmalarıydı. Sivil toplumun, kadın gruplarının ve toplumsal hareketlerin sürece dahil olduğu bu deneyimlerin aksine, Türkiye’deki süreç dar bir çerçevede ilerliyor.

“Şimdi biraz daha literatürde dediğimiz elit müzakere süreci var. Elitten öte, devletin karşı tarafı tanımaktan çok net bir şekilde geri durduğu bir süreçten bahsediyoruz. Ana aktörü bile tam tanımakta zorluk çeken bir süreç.”

Sri Lanka’daki negatif barış örneğini de veren Daşlı, orada ve birçok ülkede toplumsal hafızanın diri kaldığını söyledi:

“Hala diasporadaki Sri Lankalı insanlar, çoğu Tamil grubundan olanlar hala Avrupa’da adalet için eylemler yapıyorlar. Çünkü Sri Lanka çok otoriter bir devlet ama buldukları her alan adalet neredeyse 15 yıl geçti ve negatif bir barış. Yani o mevzu bitmiyor. Belki son olarak İspanya örneğini verebilirim. İspanya Franko diktatörlüğünü yaşadı ve neredeyse yarım asır geçti. Ve iyi bir yüzleşme yapmadı. Gerçekten o failler, yüzleşilmeyen travmalar sanki bir hayalet gibi bu İspanyol toplumunun üzerinde dolaştı. Ki İspanya ekonomik olarak ilerledi, demokrasi anlamında ilerledi. Buna rağmen travmatik bir toplumla devam etti. Hâlâ hafıza, adalet istiyor mağdurlar 1970’lerden, 1980’lerden beri. Sonunda şu an bir soru hükümeti olduğu için yeni hakikat komisyonu kurdular 50 yıl sonra. Niye? Çünkü kaçamıyorsun.”

Süreç Rojava’nın geleceğiyle ilgili

Daşlı’ya göre Türkiye’deki sürecin bir diğer özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirterek “Asla birbiriyle uzlaşmayacak grupların da dahil olduğu çok aktörlü bir sürece evrilmesine ihtiyaç var” dedi.

Şu an fiilen bir barış masasının kurulmuş olduğunu kaydeden Dr. Daşlı, İmralı’daki görüşmelerin yanı sıra MİT üzerinden Kandil’de de görüşmeler olduğuna dair haberlere dikkat çekti ve sürecin toplumsallaşması için devletin bu gerçeği tanıması gerektiğine değindi:

“Bu barış masasıdır. Aslında kurulmuş durumda. Asıl sorun devletin bu gerçeği kamuoyu önünde açıkça kabul etmemesi. Devlet buna başka bir ad koyabilir, önemli değil. Ama bu eşit muhataplığı kabul etmesi gerekiyor.”

“Kayyım uygulamaları sürecin önündeki en büyük engel”

Sürecin toplumsallaşabilmesi için öncelikle Kürtlerin kolektif çalışmalarının görünür kılınması ve merkeze alınması gerektiğini söyleyen Daşlı, hafızanın ve hesap verilebilirliğin öneminden bahsetti:

“Barış anneleri 95’ten bu yana sistematik bir baskı altında ve resmi herhangi bir mekanizma olmaksızın hafızayı ve hesap verilebilirlik talebini ayakta tutmayı başardılar. Savaştan doğrudan etkilenen kişilerin bu şiddeti kabul etmeyip aslında karşı bir mücadele yürütmüş kesimlerin, kurumların, inisiyatiflerin deneyimlerini sürece dahil etmek gerekiyor.”

Süreçte ciddi bir tıkanma olduğunu düşünen Daşlı’ya göre, bunun en büyük sebebi kayyım uygulamaları ve yerelde bile demokrasiye erişimin mümkün olmaması:

“Bunu engellemek için kapatılan sivil toplum kuruluşlarının yeniden faaliyete geçirilmesi, tazminat mekanizmalarının oluşturulması ve muhalif medya üzerindeki baskıların azaltılması gerekiyor. Negatif uygulanan şeylerin sonlandırılması bile zaten Türkiye gibi uzun süreli barış ve hakikat mücadelesi, hafızası olan bir ülke için bence yeterli olur.”

Devletin barış dilini kendi tekelinde şekillendirme çabasından da çekilmesi gerektiğini ifade eden Daşlı, “Barışı toplumdaki farklı kesimler konuşabilmeli ve demokratik alanda çatışabilmeli” dedi.

“Barış anneleri dayatılan anneliği dönüştürdü”

Uzun süreli silahlı çatışmaların toplumsal cinsiyet normlarını köklü biçimde şekillendirdiğini belirten Daşlı, ev içi şiddeti üretebilecek güce sahip, savaşan erkek figürünün şehitlik, gazilik üzerinden de kurulabildiğini söyledi. Öte yandan, kadının daha acı çeken, bekleyen ve yas tutan bir kadın tanımına sıkıştırıldığını ve bunun bir ikilik yarattığını da ekledi.

“Bu tarz ikililikler özellikle militarizm ve erkeklik değerlerinin kesişiminde çok fazla üretiliyor” diyen Daşlı, üretilen militarist erkeklik modellerinin Türkiye toplumunda derin izler bıraktığını söyledi. Feminist barış çalışmaları ve feminist aktivistlerin, akademisyenlerin bu militarist erkeklik anlayışına müdahale ederek barış sürecinde erkek toplumun dönüştürülmesi ve erkek-kadın ikiliğinin dışına çıkılacak bir dilin kurulmasının önemli olduğunu ifade etti.

Bu sebeple barış süreçlerine kadınların ve LGBTİ+’ların katılımlarının çok kritik olduğunu söyleyen Daşlı, ikili dilden çıkıp mağduriyet deneyimlerinin dahil edildiği, korkmadan toplumsal iyileşme taleplerinin rahat rahat söylenebildiği ya da feminist kolektiflerin, vicdani red gibi hareketlerin bu süreçlere aktif aktörler olarak dahil edilmesinin bir dönüşüm göstergesi olacağını belirtti:

“Barış Anneleri önemli bir sembol. sivil bir dil üretti barış adına. Kendilerine dayatılan ağlayan, sızlayan ama evinde cenazesinin başından öteye gitmeyen o annelik rolünü dönüştürerek daha politik ve barışı isteyen bir annelik ürettiler. Barış annelerinin Meclisi ziyareti bence buna yönelik bir tavırdı.”

Daşlı, kurban-fail, savaşçı erkek-mağdur kadın gibi ikililiklerin aşılması gerektiğini belirterek LGBTİ+’ların görünmez kılınan mağduriyetlerini ortaya çıkaran bir adalet anlayışına ihtiyaç duyulduğunu söyledi: “Dönüştürücü bir adalet istiyorsak bu ikililiklerin aşıldığı, marjinalize edilmiş kesimlerin aktif özne olarak katıldığı süreçler kurgulanmalı.”

“Kürt kadınları çift katmanlı mağduriyet yaşadı”

Daşlı, savaşın toplumsal cinsiyet boyutunun sadece aktif savaşla sınırlı olmadığını belirterek, 1990’larda zorla yerinden edilen Kürt kadınların İstanbul’a geldiklerinde hem etnik kimlikleri hem de cinsiyetleri nedeniyle katmanlı bir mağduriyet yaşadığını hatırlatarak, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş davaları örneğine dikkat çekti:

“Gülistan Doku, birkaç feminist aktivist ve aile olmasaydı gündemden çoktan düşürülmüştü. Devlet hem fail hem de orada soruşturmacı konumunda. Dolayısıyla devlete de hesap verilmesi açısından bir çağrı var ve bir şekilde bence bu başarıldı. Devlet kabul etmek zorunda kaldı.

“Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi davaları Kürt kadınlarına yönelik devletin birçok kurumu tarafından uygulanan sistematik şiddetin bir göstergesi. Bu, Kürt coğrafyasında 1990’lardan bu yana kadınlara yönelik uygulanan sistematik polis şiddeti, gözaltı şiddeti, taciz ve tecavüzün semptomatik biçimde ortaya çıkmasıdır. Münferit bir askerin ya da savcının yaptığı bir şey değil.”

Devletin ürettiği bu şiddetin deşifre edildiğini söyleyen Daşlı, devam eden çözüm süreciyle ilişkili olarak devletin bu şiddetin bir daha yaşanmamasına dair taahhütte bulunabileceğini söyledi.

Geçiş dönemi adaletinin bu çift katmanlı mağduriyeti onarabileceğini belirten Daşlı, bunun için doğrudan özne olan Kürt kadın hareketi, Barış Anneleri ve farklı kesimlerin sürece etkin biçimde dahil edilmesi gerektiğini vurguladı. Güneş Daşlı, birçok delilin kaybedildiği ve dosyanın kapatılmaya çalışıldığı Gülistan Doku davası örneğinde kadının pasif ve mağdur bir konuma ittiğini belirterek “Kadınlar kendi hakikat talebini kendileri tarif edebilir. Nasıl bir mekanizma istediklerini, nasıl bir adalet istediklerini söyleyebilirler. Kadınların dahil edildiği barış süreçleri ve kadın hakikatini tanıyan geçiş dönemi adaleti çok daha kalıcı bir barışa ve uzun süreli bir toplumsal uzlaşıya yol açıyor. Bu verisel olarak da barış çalışmalarında kanıtlanmış bir bilgi” diye konuştu.

“Yüzleşilmemiş geçmiş toplumsal hafızayı etkiliyor”

Hesap verilebilirliğin ya da onarımın olmadığı bir barışı “negatif barış” olarak tanımlayan Daşlı, buna karşılık adaletin inşa edildiği, geçmişle hesaplaşıldığı bir süreci “pozitif barış” olarak tanımlıyor.

Adalet olmadan kurulan barış süreçlerinin kolektif ve toplumsal hafızadaki etkilerini değerlendiren Dr. Güneş Daşlı, bu hafızalardaki izlerin kuşaklar arası aktarıldığını düşünüyor: “Uzun vadede gerçekten yüzleşilmemiş, hesaplaşılmamış bir ağır geçmişin yüküyle yaşamak sadece bireysel değil toplumsal olarak da etkiliyor.

“Şu an bir bir şekilde bir geçiş süreci olarak alan açıldıysa adaleti de bu alanla konuşmak gerekiyor. Bu noktada küçük adımlarla da olsa adaleti inşa etmek mühim. Sonra çok geç olacak, geç olduğunda bambaşka aslında katmerlenmiş travmalarla, acılarla ve başka toplumsal sorunlarla da yüzleşmek zorunda kalacak. Umarım adalet ve özellikle faillerin yargılanması kısmı daha çok konuşulmaya başlanılır.”

Engelliler Onur Yürüyüşü: “İlk çoban ateşini Amed’te yakıyoruz”

İlk defa gerçekleştirilecek olan “Engelliler Onur Yürüyüşü” yarın Diyarbakır’da düzenleniyor. DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi, bu yürüyüşün mevcut beden anlayışına karşı bir itiraz olduğunu belirtti.

Fotoğraf: Diken / @KentSavunmasi

Türkiye’de ilk defa düzenlenen Engelliler Onur Yürüyüşü 3 Mayıs’ta Diyarbakır’da gerçekleştirilecek. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeler ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Engelliler Komisyonu tarafından yürütülen bu yürüyüş, toplumların ve iktidarların dışladığı engellileri ve engellilerin taleplerini görünür kılmayı hedefliyor.

“Bu onurda senin de izin olsun” şiarıyla saat 12.00’de Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi önünde toplanılıp Sümer Park’a kadar yürünecek.

DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi, engelliler adına düzenlenen yürüyüş için Niha+‘ya değerlendirmelerde bulundu.

Çelebi; yürüyüşün amacının insanlık onurunu hedef alan yaklaşımları direnişe dönüştürmek, bireyselleştirilmiş olan engelliliğin toplumsal yönünü göstermek, toplumsal bir itirazı yükseltebilmek, engellilere yönelik bir şiddet biçimi olan sağlamcılığın tecrit şeklindeki politikalarını ortadan kaldırabilmek olduğunu belirtti.

“Kendi olma halinin kendisi bir onur olmalı”

Çelebi’ye göre kendi olma halinin kendisi zaten bir onur olmalı. Onurun, tüm canlıların var olma biçimlerine dair devredilemez bir hak olduğunu belirten Çelebi, yürüyüşün neden bir “onur” yürüyüşü olduğunu açıkladı:

“Engellilere yönelik sağlamcılığın oluşturmuş olduğu ayrımcı ideoloji, tam da insanlık onurunu hedef alan bir saldırıdır. Dolayısıyla biz sözü buradan, bu başlangıç noktasından kurmak istiyoruz. Mesela bir engelliye karşı kendini normal olarak gören, kendi bedeninde bir güç biriktiren o iktidar zihniyeti tam da insanlık onurunu hedef alıyor. Okuldaki bir nöroçeşitlinin maruz kaldığı saldırının ve şiddetin tam da bir onur meselesi olduğunu ya da tekerlekli sandalye kullanan bir arkadaşımızın sokaklarda özgürce dolaşamamasının, dışlanmasının aslında tam da bir onur meselesi olduğunu, tüm haklarımızın onurlu bir varoluş mücadelesi olduğunu vurgulamak istiyorum.”

“İlk çoban ateşini Amed’ten yakmak istedik”

Uzun zamandır Dem Parti Engelliler Komisyonu olarak alanda çalışmalar yaptıklarını anlatan Çelebi, daha önce üstünde düşünülmemiş, söz kurulmamış bir alana dair bir manifestoları olduğunu söyledi ve komisyon olarak yürüttükleri çalışmalardan bahsetti.

“DEM Parti Engelli Manifestonumuz HDP döneminde yazdığımız bir ayrımcı tabirler raporumuz var. Çünkü mevcut resmi söylemlerde her an ve her dakika sağlamcılığı üreten bir dil var. Barışı nefret diliyle, düşmanlık diliyle nasıl inşa edemezsek sağlamcının da kullanmış olduğu dildeki ideolojinin negatif pratiklerini ortadan kaldırabiliyoruz. Uzun zamandır “Sağlamcı kimdir?”, “Sağlamcı nasıl çalışır, nasıl konuşur?”, “Teknolojiyi nasıl da inşa ederiz?” gibi çalışmalar yapıyoruz panellerle, çalıştaylarla.”

Çelebi, engelliliğin sadece engellilerin meselesi olarak görüldüğü için politik sözün çok itibar görmediği bir alan olduğu tespitini yapıyor. Diyarbakır’daki 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde sağlamcılığa ilişkin dövizlerin olması noktasında arkadaşlarıyla ortaklaştıklarını anlatan Çelebi, 25 Kasım’daki dövizlerin herkese kesişimsel mücadeleyi sorgulattığını ifade etti:

“‘İçindeki sağlamcıyı sustur.’ diye bir pankartımız vardı. Bir barış annemiz bu pankartı tuttuğu zaman, annenin elinde görülen bu pankart bütün Diyarbakır’da konuşuldu. Döviz, birçok kişiye ‘Sağlamcı kimdir?’ sorusunu sordurttu ve bu bir anlamda, demokratik alanlarda, özgürlükçü alanlarda ıskaladığımız kesişimsellik meselesini ortaya çıkardı. Eğer mevcut özgürlük arayışlarımızı bu kesişimsel noktalarda birbirimizin sözüne sahip çıkarak savunuyorsak çok daha görünür oluyoruz. Farklı mahallelerde farklı alanların sorularını da sordurmaya başlıyoruz. Amed’i yürüyüş için seçmemizin en büyük nedeni, uzun süredir sordurmaya çalıştırdığımız soruyu barış annemizin buradan sordurması ve tabii ki Amed’in bir özgürlükler şehri olması. Biz bu özgürlükler şehrinden ilk çoban ateşini yakmak istedik.”

Çelebi, iktidarın engellilere yönelik politikalarını eleştirerek özgürleştirici bir paradigmanın benimsenmesi gerektiğini savundu. Çelebi, sağlamcı ideolojinin yalnızca iktidar politikalarında değil, toplumun geniş kesimlerinde ve özgürlükçü alanlarda da yeniden üretildiğine dikkat çekti.

“Sağlamcı politikalar Platon’a kadar uzanıyor”

Çelebi, engellilere yönelik dışlayıcı politikaların yalnızca belirli bir alanla sınırlı olmadığını vurgulayarak “Sanatta, istihdamda, sokakta, parkta, evde, siyasi alanda, kültürde, her alanda sağlamcı politikalar var” dedi.

Engelliler komisyonu olarak mevcut sistemi kuşatan tahakküm zincirlerine dair her yerde söz kurduklarını belirten Çelebi, bunun beden anlayışına olan bir itiraz olduğunu vurguladı. Bedene dair kabullerin yeni baştan sorgulanması gerektiğini ifade eden Çelebi, sistematik tahakkümün köklerinin daha derine uzandığını aktardı:

“Platon, sağlamcı biyopolitikanın temelini atan zihniyettir, ırkın iyileştirilmesini sağlam bedenle eşleştirmiştir. Aristoteles ise kadını ‘eksik erkeklik’ olarak tanımlamıştır. Buradaki cesaretliliğin sağlamcı bir yanı vardır. Bu sağlamcı ideolojinin inşasının Aristo’ya kadar dayandığını söyleyebiliriz.”

“Özgürleştirmeyen politikaların bir katkısı yok”

Çelebi, mevcut engellilik anlayışının bireyi “aciz, yük ve bakıma muhtaç” olarak kodladığını söyledi. “Bedeni hasarlı gören, onu eve kapatan, ne işin var sokakta, ne işin var senin sanatta, kültürde, siyasette diyen bir yaklaşım biçimi var” diyen Çelebi, söz konusu anlayışın “bağımlı kılan” politikaları doğrudan şekillendirdiğini belirtti.

Çelebi, sağlamcı zihniyetin yalnızca iktidar politikalarında değil özgürlük mücadelesi yürüten yapılarda da kendini gösterdiğini belirterek “İktidarın mevcut politikaları resmi sağlamcı ideolojiden şekilleniyor. Ama biz toplumsal olarak ya da özgürlükler mücadelesi yoluna çıkmış zihinler olarak da bu zihni dönüştürme noktasında çok mahir değiliz, çok istekli değiliz açıkçası” dedi.

Belirli ezberlerin, alışılan yolların ve düşünme biçimlerinin olduğunu söyleyen Çelebi, bu ezberlerin çok konformist olduğunu açıkladı:

“Biz bütün politikaların, bütün desteklerin özgürleştirici olmasını savunuyoruz. Özgürleştirmeyen politikaların engellilerin hayatına bir katkısı yok. Sonuç olarak onurlu ve özgür bir yaşamdan bahsediyoruz.”

Çelebi, özgürlükçü ve demokratik kurumların yapması gerekenleri ise şöyle özetledi:

“Bizim bütün demokratik örgütleriyle gerçekten bedene karşı bir itirazımızın olması gerekir. Engellilik meselesinin, bedene olan yaklaşımlarımızın, özellikle bu modern toplumdaki metaya dönüştürülmüş tüketici bedenin bir türlü ‘tanımlanamama hezeyanının’ ideolojik bir inşa olduğunu anlamalı ve bunun ideolojik bir mücadele hattı olduğunu görmemiz gerekiyor.”

“Engellilik siyaset üstü değil, politik bir mücadele”

Komisyon, engelliliğin birçok siyasi yapı tarafından “siyaset üstü bir mesele” olarak sunulmasını da eleştiren Çelebi, bu mitin kırılması gerektiğini vurguladı:

“Tam da politik bir mücadele olduğunu, dolayısıyla sözün de politik bir yerden kurulması gerektiğini ve diğer politikalarla bu hatların birleştirilmesi gerektiğini düşünüp burada bir mücadele yürütüyoruz. Mücadelenin aynı değerde, aynı önemde, sözün de aynı önemde ve aynı değerde yükseltilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Mücadelemiz bu şekilde devam edecek.”

Dem Parti belediyelerinde erişilebilirlik çalışmaları

Yerel yönetim alanında da önemli gelişmeler yaşandığını aktaran Çelebi, yerel seçimlerin ardından üç büyük şehirde daire başkanlıkları, bazı belediyelerde ise engelli şubeleri kurulduğunu belirtti. Ön seçimsiz belediye meclisi üyeliğinde engelli temsilcilerin yer aldığını da hatırlatan Çelebi, bunların önemli başlangıçlar olduğunu söyledi. Bu çalışmaların özgürlük paradigmasıyla yapıldığını ifade ederek “Fiziksel mekanlardaki erişebilirlik, materyaldeki erişebilirlik, sosyal medya kullanımındaki erişebilirlik alanında çalışmalarımız başladı ama yeterli değil, yapmamız gereken çok fazla iş var” dedi.

Çelebi ayrıca, komisyon olarak iç eğitimler ve atölye çalışmaları yürüttüklerini, belediye çalışanlarının paradigma dönüşümünü gerçekleştirebilmesi için çaba harcadıklarını ve bu mücadeleyi diğer özgürlük alanlarıyla ortaklaştırarak sürdüreceklerini ifade etti.

“365 gün yaşadığımız sorunu anlamsız ritüellere sıkıştıramayız”

Çelebi, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ve 10-16 Mayıs Engelliler Haftası gibi özel günlerin de mevcut sağlamcı ideolojinin bir yansıması olduğunu vurgulayarak bu pratiklere itiraz etti.

“Kapalı mekanlarda engellilere lütufkâr davranılan, yemekler verilen, fotoğraflar çekilen, başları okşanan bu günler aslında engellilerin kendini çok kötü hissettiği ama verenlerin kendini tatmin ettiği anlara tekabül ediyor” diyen Çelebi, söz konusu ritüellerin gerçek sorunların üstünü örttüğünü söyledi.

“Sağlamcıların dili, zehri 365 gün akıyor. 365 gün dışlanıyoruz. 365 gün engelli gençler kendilerini eve kapatıyor. Ebeveynler utandıkları için çocuklarını eve hapsediyor. Dolayısıyla 365 gün yaşadığımız sorunu bu anlamsız ritüellere sıkıştıramayız. Bizim burada itirazımız var. Bu bu itirazın bir sembolüdür.”

Bu itirazı somutlaştırmak amacıyla komisyonun kendi takvimini oluşturduğunu açıklayan Çelebi, “Kendi irademizi, kendi tercihimizi, kendi günümüzü kendimiz oluşturuyoruz. Bundan sonra her mayısın ilk pazarı geleneksel engelliler buluşması olarak sürdüreceğiz” dedi.

Onur yürüyüşüne çağrı

Çelebi sözlerini sonlandırırken “Bu yürüyüşe gelmek için engelli olmanız gerekmiyor. Her canın onurlu yaşaması gerektiğine ve varoluş hakkına saygı duymanız yeterli” dedi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.