15-16 Haziran’ın mirasını değerlendiren Prof. Dr. Aziz Çelik, sendikal barajlar, grev yasakları ve sendikacıların tutuklanmalarının emek mücadelesini zayıflattığını belirterek, 15-16 Haziranın da kendi tarihsel koşulları ve sınırlılıkları ile incelenmesi gerektiğini savundu.
Fotoğraf: 68arsivi.com
Türkiye işçi sınıfının tarihteki en büyük eylemsellik deneyimlerinden biri olan 15-16 Haziran Direnişi’nden hareketle günümüzde sendikal haklar ve emek mücadelesinin durumunu, kapitalizmin Türkiye’deki krizlerini ve potansiyel işçi hareketliliklerini çalışma ekonomisti Prof. Dr. Aziz Çelik Niha+’ya değerlendirdi.
Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Aziz Çelik 15-16 Haziran’ı tetikleyen yasa tasarısında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) nezdinde sınıf sendikacılığının hedef alındığını belirtirken bugün ise sendikal hak ve özgürlüklerin o günlerden daha geride olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Aziz Çelik. Fotoğraf: Gazete Nisan
15-16 Haziran ile getirilmek istenen sendikal barajların “12 Eylül darbesi” sonrasında uygulandığını belirten Çelik, bugün de işkolu gibi barajların sendikal mücadele önündeki en büyük engel olduğunu savundu.
İşkolu barajının yanında işyeri ve işletme barajları ile anti-demokratik toplu iş sözleşmesi yetki sistemlerinin de sendika ve işçiler önündeki önemli engeller olduğunu vurgulayan Çelik, 15-16 Haziran’da fiili ve meşru mücadele çizgisiyle kısmi bir genel grev gerçekleştiren işçilerin bugün grev hakkını etkin biçimde kullanamadığını bunun ise grev erteleme adı altındaki grev yasaklamaları olduğunu ifade etti.
“Kocaeli ve İstanbul kapitalizmin doğuşunun beşiğiydi”
15-16 Haziran Direnişi’nin İstanbul ve Kocaeli eksenli bir hareket olduğunu ifade eden Çelik, bunun oldukça doğal olduğunu çünkü o dönemde imalat sanayi işçilerinin bu bölgede yoğunlaştığını ve DİSK’in de bu bölgede örgütlü olduğunu belirtti.
Bu kentlerin Türkiye’de kapitalizmin doğuşu ve yükselişinin beşiği olduğunu vurgulayan Çelik, Harem-Gebze minibüs hattı ile Haydarpaşa-Adapazarı banliyö tren hattı örneklerinin de bu durumu kanıtlayan, işçilerin evleri ve fabrikalar arasındaki erişim güzergahlarını oluşturduğunu aktardı.
Hizmet sektörünün yükselişi ve sanayisizleşme ile bu kentlerdeki sanayi işçisi ağırlığının azaldığını ve diğer bölgelere kaydığını belirten Çelik, yine de her iki kentin de hâlâ işçi sınıfının en güçlü olduğu kentler olma özelliğini koruduğunu ancak sanayi işçiliği ve sendikal hareketin eski gücünde olmadığını söyledi.
“Türkiye’de sendikalı çalışma oranları yanıltıcı”
%14,5 ile sendikalı çalışma oranı ile Avrupa sıralamalarında sonlarda olan Türkiye hakkındaki bu verilerin bile gerçeği yansıtmadığını savunan Çelik, bu düşüklüğün nedenlerinin ise sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmaları olduğunu vurguladı:
“%14 ile ifade edilen oranda kayıtdışı çalışan işçiler hesaba katılmaz. Öte yandan bu oran, kamu işçilerinin ağırlığı nedeniyle bu düzeydedir. Türkiye’de kamu işçileri arasında sendikalaşma oranı %75-80 bandındadır. Özel sektörde ise bu oran %7-8 civarına gerilemektedir. Bakılması gereken asıl yer özel sektördür. Öte yandan geleneksel imalat sanayi sektörlerinde (metal gibi) sendikalaşma daha yüksek iken inşaat ve hizmet sektöründe düşüktür.”
Sendikalaşma oranlarıyla ilgili gözden kaçırılmaması gereken bir diğer hususun ise toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamı olduğunu belirten Çelik, bunun sebebi olarak gerçek sendikal korumanının TİS ile sağlanmasından kaynaklandığını söyledi:
“Türkiye’de toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı, sendikalı işçi sayısının çok altındadır. Özel sektörde bu oran %4-5 civarına kadar gerilemektedir. Dolayısıyla %14 resmi sendikalaşma oranıdır.”
Sendikalaşma ve TİS kapsamının düşük olmasının sendikal hakların güvence altında olmamasından kaynaklandığını belirten Çelik, sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmalarının da bu sorunun diğer nedenlerini oluşturduğunu vurguladı.
“Tutuklamalar emek hareketine bir gözdağı”
Son dönemde artan sendikalaşma mücadeleleri kapsamında tutuklanan sendikacılara dair de görüşlerini paylaşan Çelik, şaşırtıcı olanın bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmaması olduğunu söyledi:
“Bu tutuklamalar emek hareketine gözdağı niteliği taşıyor ve alternatif bir sendikacılığın gelişiminin önünü kesmek istiyor. Bu hep olmuştur. Bu açıdan işçi hareketlerinin başını çekenlere yönelik baskılar şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmamasıdır. Gerek işçi direnişleri gerekse bu direnişler sırasında baskı gören sendikacılarla dayanışma zayıf kalıyor. Esas mesele budur. Özellikle ana akım sendikalar bu konuda pasif kalıyor. Oysa bu direnişler sendikacılığın nasıl yapılması gerektiğini gösteriyor. Mevcut sendikal statükonun bu konuda sessiz ve ilgisiz kalması manidardır.”
“Yeni ve ortak mücadelelere ihtiyaç var”
15-16 Haziran’ın bölgesel, yani işçi sınıfının bir bölümü ile sınırlı bir deneyim olduğunu belirten Çelik, işçi sınıfının genelini kapsayan grev ve eylem örneklerinin ise tarihte oldukça sınırlı olduğunu vurguladı. Topyekûn bir genel grev beklentisinin gerçekçi ve olanaklı olmadığını savunan Çelik, önemli olanın ise tekil olarak süren eylemleri koordine etmenin ve ortak bir mücadele hattı içinde birleştirmek olduğunu söyledi:
“Şu an çok sayıda mevzi eylemi sürüyor. Bu eylemlere öncülük edecek, güven verecek bir sendikal iradeye, bölünmüş, sessiz ve rekabet içindeki değil; dayanışma ve ortak hareket içinde bir emek hareketine ihtiyaç var. O nedenle çok sayıdaki tekil işçi eylemi yol göstericidir. Mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini gösteriyorlar. Tarihsel olaylar kendi koşulları içinde ortaya çıkar. 15-16 Haziran’ın tekrarı değil, günümüz koşullarına uygun yeni emek mücadelelerine ve bunların ortak hareketine ihtiyaç var.”
“Divan kararı AKP’ye de bir derstir”
Uluslararası Adalet Divanı’nın geçtiğimiz günlerde grev hakkının uluslararası çalışma hukukunun bir parçası olduğuna ilişkin kararını da çok önemli bulduğunu belirten Çelik, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) de uzun zamandır bu hakkı olmazsa olmaz olarak gördüğünü fakat işveren kanadının bu yorumu kabul etmediğini hatırlattı.
Bu durumun ILO denetim organlarında grev hakkı konusunda bir denetimi yokuşa sürdüğünü ifade eden Çelik, ILO’nun Uluslararası Adalet Divanı’ndan bu konuda görüş istediğini söyledi. Buna göre, divanın her ne kadar ILO sözleşmelerinde grev adıyla açık bir düzenleme olmasa da sendikalaşma hakkının grev hakkını da içerdiğine karar verdiğini belirtti.
Bu kararı uluslararası çalışma hukuku alanında büyük bir zafer olarak yorumlayan Çelik, Divan kararının AKP’ye de bir ders niteliğinde olduğunu savundu.
15-16 Haziran Direnişi’nin 56. yılında konuşan DİSK Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Özkan Atar, 12 Eylül sonrası kurulan emek rejiminin ve neoliberal politikaların sendikal hakları hâlâ baskıladığını söyledi. Atar, işçi sınıfının yeniden güç kazanmasının yolunun sınıf sendikacılığından ve ortak mücadeleden geçtiğini vurguladı.
15-16 Haziran Direnişi sırasında işçiler İstanbul Cağaloğlu yokuşunda. Fotoğraf: DİSK Arşiv
1970’te Adalet Partisi iktidarının sendika yasasında yapmayı tasarladığı değişikliği protesto etmek amacıyla başlayan daha sonra geniş kitlelerin katıldığı bir harekete dönüşen 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümünde, Türkiye’de emek mücadelesi ve sendikal hakların durumunu Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar Niha+’ya değerlendirdi.
Atar, Türkiye’de sendikal hakların ve işçi örgütlenmelerinin durumunun geçmişe kıyasla zayıflamış olsa da hala işçi sınıfının ve emeğin ortak iradesinin kurulabileceğini anlattı.
Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar
“15-16 Haziran bir sınıfın iradesine sahip çıkmaktı”
Atar, 12 Eylül sonrasında kurulan emek rejiminin hâlâ yürürlükte olduğunu belirtirken sendikal örgütlenmenin hukuki engeller, işveren baskısı ve sarı sendikacılık nedeniyle ciddi biçimde sınırlandığını söyledi:
“15-16 Haziran 1970’de Türkiye işçi sınıfı sendikal örgütlenme özgürlüğüne ve iradesine sahip çıkmıştı. Bir sınıf olarak siyaset sahnesine damgasını vurdu ve 1970’li yıllar boyunca da bu etki sınıfsal ve toplumsal mücadele alanında hissedildi. İşçi sınıfının mevzi kazanmasına tahammülü olmayan sermaye ve iktidar sahipleri, önce 12 Mart 1971’te sonrasında ise çok daha sistematik sonuçları olan 12 Eylül 1980 darbesiyle işçi sınıfının bir sınıf olarak davranabilme kapasitesini baltaladılar. 12 Eylül’ün ardından inşa ettikleri emek düzeni ne yazık ki bugün hâlen hayatta. Darbe hukukunun ürünü olan yetki barajları, işverenlere sağlanan yetki itiraz hakkı, örgütlenmeye çalışan işçilerin işten atılması başta olmak üzere işverenlerin sistematik baskıları, fiilen işçilerin örgütlenme hakkını engelliyor.”
Anayasaya aykırı olarak hükümet eliyle grevlerin “milli güvenlik” gerekçe gösterilerek ertelenmesinin işçilerin en temel haklarından olan grev hakkının elinden alınması anlamına geldiğini belirten Atar, “Bu bağlamda sendikamızın 2025 yılı başında hükümetin grev ertelemesi kararlarına karşı binlerce üyesi ile birlikte greve çıkması, hukuksuz grev yasağına karşı işçi sınıfının çok önemli bir karşı duruşu olarak tarih sayfalarına yazılmıştır” dedi.
“12 Eylül’ün mirasın aktarımını engelledi”
Emek tarihini yorumlarken olay ve olguları tarihsel bağlamına oturtarak etüt etmenin bir zorunluluk olduğunu ifade eden Atar, 1970’lerin başında Türkiye’nin büyük bir siyasal-toplumsal dönüşümden geçmekte olduğunu değerlendirdi. Atar’a göre 15-16 Haziran mirasının günümüze aktarılamamasında Türkiye’deki neoliberal dönüşümün büyük payı var:
“12 Eylül Darbesi öncesinde işçi sınıfına yönelen silahlı saldırılar, başta Kemal Türkler olmak üzere bir çok işçi önderinin katledilerek hayatını yitirmesi bu pratiğin mirasının günümüze ulaşması önünde engellerden birisini teşkil ediyor. Bizzat işçi sınıfına ve örgütlerine karşı yapıldığı aşikâr olan 12 Eylül Darbesi ise işçi örgütlenmelerini dağıtmış, DİSK ve ona bağlı sendikaları kapatmış, kurumsal mirasın yeni nesillere aktarımı akamete uğratmıştır.
Ayrıca bu örgütleri var eden binlerce öncü işçi gözaltına alınmış, hapsedilmiştir. 1990’ların başından itibaren DİSK’in ve bağlı sendikaların tekrar açılması sınıfsal sendikal anlayış ile hareket eden işçi örgütleri açısından bir umut olmuştur. Ancak 12 Eylül’ün işçi sınıfına dayattığı, örgütlenmeyi fiilen engelleyen hukuki çerçeve tüm çabalara karşın kırılamamış, sarı sendikalara ve işveren saldırılarına karşı mücadele edilmiş ancak yetersiz kalınmıştır.
Ayrıca seksenlerin başından itibaren dünyada ve Türkiye’de güç kazanan neoliberal ideoloji ve politikalardan işçi sınıfı hareketleri de nasibini almış, özelleştirmeler, taşeronlaştırma, kısmi süreli ve esnek çalışma modelleriyle işçi sınıfı parçalanmış, işçiler arasındaki dayanışma duygusu zayıflatılmıştır.”
“Günümüz işçi hareketi çok daha parçalı ve dağınık”
Atar, 15-16 Hazirandan hareketle Türkiye işçi sınıfının günümüzdeki mücadele düzeyine ilişkin düşüncelerini şu şekilde açıkladı:
“15-16 Haziran işçi sınıfının uluslararası ve ulusal düzeylerde kendine güveninin, örgütlenme ve eylem yapma kapasitesinin çok daha yüksek olduğu bir dönemdi. Dönemin koşullarında işyerlerinde işçileri karar alma sürecine dahil ederek kararların alındığı, sınıfsal perspektifle, demokratik merkeziyetçi ilkelerle sevk ve idare edilen, yüzünü tüm işçi sınıfına dönen bir eylemdi. Farklı iş kollarından ve sendikalardan işçilerin aynı talep etrafında birleşmesi, en alt düzeydeki işçilerin eylemin öznesi haline getirilmesi, işçi sınıfının o günkü toplumsal-siyasal düzene radikal bir eleştirel tutum içerisinde olması eylem sırasında işçi iradesini de güçlendirmişti.
Günümüz işçi hareketi o güne kıyasla çok daha parçalı, dağınık bir nitelik taşıyor, kolektif eylem kapasitesi zayıflamış durumda. Sermaye birikim rejimi ithal-ikameci modelden ihracata dayalı modele evrildi, üretim yapısı farklılaştı, 12 Eylül’ün emeği zapturapt altına alan uygulamaları kalıcılaştı. 2010 yılından itibaren işçi düşmanı emek rejiminin yanısıra siyaseten de otoriter, günün siyasal ihtiyaçlarına göre şekillenen bir belirsizlik rejimi hakim hale geldi. Öte yandan, kıdem ve ihbar tazminatlarının yanı sıra hak ettikleri ücretleri dahi işverenlerce alıkonulan işçilerin direnişleri ve yeni mücadele pratikleri yaygınlaşmakta.”
Türkiye’de sendikalı çalışma verileri son sıralarda
Türkiye’de sendikalı çalışma verilerinin Avrupa sıralamalarında en sonlarda yer almasını da neoliberal politikalar ile ilişkilendiren Atar, egemen sendikal anlayışların da bu durumu beslediğini ifade etti:
“İlk ve önemli neden, 12 Eylül darbesi sonrasında neoliberal ekonomik politikaların egemen hale gelmesi ve siyasal-hukuki yapının bu politikalara uyumlu hale getirilmesidir. 1980’lerin başından itibaren hızlanan “esnek çalışma” rejimi, sendikalaşmayı zora sokmaktadır. İşçilerin güvenceli istihdam statüsü gün geçtikçe kaybolmaktadır. Böyle bir istihdam ikliminde, sendikalaşmanın sağlayacağı hakların ve iş güvencesinin değeri göreceli olarak düşmekte, aynı zamanda işçilerin sendikal örgütlenmesine dair riskler de artmakta, örgütlenme halinde işten atılma, kara listeye alınma vb. tehditler işçilerin örgütlenmeye mesafeli durmasına yol açmaktadır.
İkincisi, işverenlerin baskısı ve devleti yönetenlerin işçilerin örgütlenmesine set çeken politikalardır. Sendika temsilcileri ve örgütleyicilerine karşı yasal ve fiili baskılar, gözaltı ve tutuklamalar, işten atmalar bu baskının araçlarıdır. Üçüncüsü, işçi sınıfı içinde birliğin sağlanmasına yönelik ideolojik-politik tutum ve davranışlardaki noksanlıklardır. Ortak bir bakış açısı ve mücadele stratejisi eksikliği aşikardır. Bu da sendikalaşma oranlarına doğrudan yansımaktadır. Sonuncusu, sarı sendikaların on yıllar boyunca 12 Eylül’ün emek rejimini kemikleştiren, kastlar yaratan sendikal anlayışlarıdır. Bürokratlaşan, kendi çocuklarına istihdam yaratan bu yapılar sınıf eksenli mücadele yapıları olmaktan ne yazık ki çok uzaktır.”
Son dönemde gündeme gelen sendikalaşma girişimlerine dair de konuşan Atar, sendikacıların tutuklanmasının kabul edilemez olduğunu savundu:
“Sendikalaşma girişimlerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar, işten atma, kolluk gücü saldırıları, açıkça işçi sınıfına düşmanca yaklaşan eylemlerdir. İşçiler bırakın örgütlenmeyi, ödenmeyen ücretleri için günlerce, bazen aylarca sürecek hak arayışlarına mecbur bırakılıyor. Bu direnişlerin sonucunda tazminat ve ücretler ağır bedellerle alınmakta, bu mücadele pratikleri sınıf mücadelesi bakışını toplumsallaştırmakta ancak kalıcı örgütlenmeler yaratmak mümkün olamamaktadır. Yine de işçilerin mücadele ederek yükselttikleri her türlü hak talebi değerlidir, küçük-büyük tüm işçi mücadelelerini önemsiyoruz ve dayanışma içerisinde olmaya gayret ediyoruz.”
Günümüzde farklı sendikaların benzer tutumlar alamamasına dair de konuşan Atar, 15-16 Haziran gücünün farklı iş kollarındaki işçilerin aynı talep etrafında bir araya gelmesinden kaynaklandığını hatırlatarak “Bugün DİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ gibi farklı konfederasyonların aynı konuda farklı tutumlar alması, işçi sınıfının mücadele potansiyelini parçalamaktadır. Biz sanayide örgütlü bir sendika olarak farklı konfederasyonların ortak bir talep etrafında birleşerek harekete geçmesinin önemli bir eşiğin aşılması anlamına geleceğini düşünüyoruz” dedi.
“Ne işçi sınıfı yok oldu ne de emek değersizleşti”
Son olarak dünyada ve Türkiye’de de emek mücadelesinin ve sendikal yapıların değiştiğine dair tartışmalara yanıt veren Atar, bu dönüşümün sınıf mücadelesini ortadan kaldıramayacağını savundu:
“40-45 senedir bu tartışma sürüyor, özellikle reel sosyalizmin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, işçi sınıfının bittiğini ve emek mücadelesinin modasının geçtiğini iddia eden sesler çokça yükseldi. Hatta ileri gidip ‘işçi sınıfına elveda’ diyen teorisyenler de olmuştu. Oysa hakikat bu iddiaların tam tersi: Ne işçi sınıfı ortadan kalktı ne de emek değersizleşti. Bilakis, hem küresel ölçekte hem de Türkiye’de geçimini salt ücretiyle sağlayan insanların sayısı çığ gibi büyüdü. Bugün asıl değişen şey işçi sınıfının varlığı değil, çalıştıkları fabrikaların, ofislerin yapısının evrimi, üretimin organize edilme biçimleri ve sermayenin emek üzerindeki baskı mekanizmalarıdır.
Bizim örgütlü olduğumuz geleneksel sanayi işçiliği, ekonomik çarkların ana motoru olmayı bugün de sürdürüyor. Fakat artık sahneye milyonlarca yeni aktör de dahil oldu: Kargo emekçileri, kuryeler, dev depolarda çalışan işçiler, çağrı merkezlerinde kulaklıkla sabahlayanlar, yazılımcılar, dijital platformlarda çalışanlar… Bugün bir metal işçisiyle bir motosikletli kuryeyi, bir yazılımcıyla bir depo çalışanını aynı paydada buluşturan şey tam olarak budur. Dolayısıyla sendikal hareketin de yeniden yapılanması kaçınılmaz. Sadece toplu sözleşme ve ücret pazarlığına odaklanan sendikacılık anlayışı, bugün vergi adaletsizliğinden emekli haklarına, konut ve barınma hakkından, dijitalleşmenin getirdiği hak kayıplarına, yapay zekanın istihdamı tehdit etmesine, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına hatta çevre mücadelelerine kadar çok daha geniş bir cephede söz söylemek durumunda.”
Atar, sözlerini tamamlarken sendikal hareketin önündeki temel görevin daha da kitleselleşen işçi sınıfını ortak haklar ve yeniden savaşsız, sömürüsüz bir dünya ideali ve inşası etrafında birleştirebilmek olduğunu kaydetti: “Çünkü işçinin hayatına dokunan her adaletsizlik, doğrudan sendikanın da mücadele alanıdır.”
15-16 Haziran Direnişi Dosyası başlığında 1. haber:
“İyi/kötü Kürt” ayrımı, makbul mağdurluk ve sömürgeci ikilikler kavramları üzerinden güncel ve tarihsel dinamikleri değerlendiren Özgür Sevgi Görel, ırkçılıkla mücadelenin salt hukuki mekanizmalarla sınırlanamayacağı, toplumsal hareketlerin programlarında politik bir hat kurulması gerektiğini aktarıyor.
Özel harekat polisleri Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde 12 gün boyunca süren ablukada duvarları ırkçı yazılarla donattı. 2015, Foto: Özgür Politika
Türkiye’de özellikle futbol maçlarında siyahi futbolcular dönem dönem ırkçı tezahüratlar ve saldırılarla karşılaşırlar. Yine son yıllarda Türkiye futbol dünyasında ismini çok sık duymaya başladığımız Amedspor üzerinden Kürtler’e yönelik ırkçı, ayrımcı ifadeler ise “Ama o, teröristlerin takımı” gibi ifadelerle savunulur.
Ya da “nerelisin diye” sorulan kişinin cevabı, Muş, Mardin, Diyarbakır gibi Kürt bölgesinden herhangi bir yerleşim yerinin adı ise, “Olsun o da insan” gibi yine kaynağını ırkçılıktan alan tepkilerle karşılaşılır.
Bu tür durumlar söz konusu olduğunda, siyaset, medya ve toplumun genelinde “Türkiye’de ırkçılık yoktur” sesleri yükselir. Geçen hafta Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından birinin sahibi olan Rahmi Koç’un kameralar karşısında anlattığı ve etrafındakilerle birlikte kahkaha attığı ırkçı fıkraya yönelik tepkide olduğu gibi.
Türkiye’de ırkçılığı, ırkçılığın türlerini, yansıma biçimlerini ve buna karşı verilen mücadeleleri, ırkçılık ve faşizm gibi konuları uzun yıllardır çalışan, Hafıza Merkezi’nin kurucularından, akademisyen Özgür Sevgi Göral ile konuştuk.
Özgür Sevgi Göral hakkında
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde erken cumhuriyet döneminde çocuk sorunu ve çocuk suçluluğu üzerine yüksek lisansını tamamladı. 2017 yılında, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (EHESS) Kürt Çatışması Bağlamında Zorla Kaybetme ve Zorunlu Göç: Kayıp, Yas ve Sınırda Siyaset başlıklı teziyle doktora derecesini aldı.
Türkiye’nin farklı üniversitelerinde çeşitli dersler veren Göral, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin kurucuları arasında yer aldı ve 2018’e kadar burada çalışmalar yürüttü. Ardından Paris 8 Üniversitesi’nde Türkiye ve Fransa’nın kolonyal hafıza rejimleri üzerine doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı. Sciences PO Paris ve INALCO’daki öğretim görevliliğinin ve Cambridge Üniversitesi’ndeki misafir araştırmacılığının ardından, Kasım 2023’ten itibaren EHESS’te Türkiye’deki politik ve toplumsal hareketler hakkındaki projesini yürütmektedir.
Zorla kaybetmeler, devlet şiddeti, hafıza çalışmaları, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve hukuk antropolojisi üzerine çeşitli kitap ve makaleleri bulunan Özgür Sevgi Göral, aynı zamanda Yaramız Derindir: Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi kitabının yazarıdır.
“Irkçılığın olmadığı toprak parçası yok”
Özellikle Afrikalılar, siyahiler özelinde ırkçılık konuşulduğunda, “Türkiye’de ırkçılık yoktur” gibi bir refleks var. “Türkiye’de ırkçılık yok. Biz ırkçı değiliz” deniyor. Türkiye’de ırkçılık yok mu?
Birincisi, ırksallaştırılmış küresel kapitalizm içinde yaşıyoruz. Irkçılığın olmadığı bir toprak parçası yok. Üstelik Türkiye, çok farklı ırkçılık biçimlerinin, çok farklı ırkçılık yapılarının, çok farklı ırkçı söylemlerin çeşitli gruplar tarafından dolaştırıldığı, zaman zaman bir yorumunun öne çıktığı, zaman zaman başka bir yorumunun geride kaldığı ve bence en önemlisi, “Irkçılık Türkiye’de yoktur” söyleminin çok geçer akçe olduğu bir yer.
Yani Türkiye’de çok güçlü sistematik ırkçılık yapıları sadece var olmakla kalmıyor, aynı zamanda “Türkiye’de ırkçılık yoktur” ya da “varsa bile çok ciddiye alınmayacak bir düzeydedir” ön kabulü yüzünden mevcut ırkçılık biçimleri, yapıları, söylemleri de doğallaştırılıyor. Kabaca, Türkiye’deki sağcılıklara ve farklı türdeki milliyetçiliklere tonunu veren şeyin ırkçılık değil, milliyetçilik olduğu düşüncesi hâkim. Dolayısıyla Türkiye ırkçılık için çok zengin bir memba olmasına rağmen bunun köklü biçimde inkar edildiği bir yer.
Dünyanın her yerinde ırkçılık, kapitalizme eklemlenen bir tahakküm biçimi. Onun sömürü yapılarıyla da çok güçlü ilişkiler kuruyor. Kapitalizm zaten göçmen işçilerle, Türkiye gibi vatandaş işçilerin de çok kötü koşullarda çalıştığı ülkelerde bile, göçmenlerin çok daha düşük ücretle, sigortasız, sendikasız modern kölelik dediğimiz koşullarda çalıştırılabilmesinin bir nedeni zaten ırkçılık. Sendikalaşma oranının en düşük olduğu, emek ücretlerinin baskılandığı bir ülke Türkiye.
Dolayısıyla “Irkçılık var mı, yok mu?” yanlış bir soru bence. Bence konuşulması gereken, Türkiye’deki ırkçılık yapıları, biçimleri neler? Bugün galebe çalan hangisi? Bunlar hangi propaganda ve ikna biçimleriyle dolaşımda normalleştiriliyor, üstü örtülüyor, genç kuşakları zehirliyor? Bunları konuşmalıyız gibime geliyor.
“Eşitlikçi yaklaşımlar da var”
Irkçılık gündemi Kürtler başlığı altında tartışıldığında “Kürtlerle kız alıp vermişiz, onlara nasıl ırkçılık yapabiliriz!” gibi bir yaklaşım söz konusu. Ya da “Biz daha önce kim Kürttü, Türktü, Aleviydi, Sünniydi bilmiyorduk, sonradan bu meseleler çıktı, dış güçler getirdi” deniyor.
Kürtler, Aleviler, Romanlar… Onlar her zaman biliyordu ne olduklarını. Egemen grupların bilmemesi, zaten onun konuşulmadığını ve saklandığını gösterir. Ama orada söylenmek istenen şey şu tabii esasen, onu duyuyorum ben: “Bir zamanlar öyle güzel bir dünyaydı ki bu kötü Amerikan emperyalizmi ve Batı menşeli kimlik eksenli hareketler yoktu ve biz bu konuları temel konulardan biri olarak konuşmazdık.” Yine bu konuları, bu sistematik tahakküm yapılarını konuşmayalım çağrısı o aslında.
Bu birkaç açıdan yanlış. Birincisi, bu meseleler kimlik temelli hareketlerin, ki kimlik temelli hareketler terimine de şerh düşeyim, ben o ayrıma zaten katılmıyorum, bastırmasıyla falan tarih sahnesine çıkmadı. Yani 18. yüzyılda, 19. yüzyılda İngiltere’de işçi sınıfının oluşumunun tartışıldığı metinlerden tutalım da 19. yüzyıl feminizmlerinin metinlerine bakalım. Burada her zaman ulusal farklar ya da ırksal farklar, bu farkların nasıl üretildiği ve farklı özgürlük mücadelelerinde nasıl işlediğine dair nüveler, izler, tartışmalar diyebileceğimiz şeyler var. Bu ulusal ve ırksal farkların nasıl üretildiği, nasıl yaratıldığı, kapitalizm tarafından belirli mücadeleleri parçalamak amacıyla nasıl harekete geçirildiği, bunun o mücadelelerin bağrında nasıl kimi kabuller gördüğü meselesi son derece eskidir. Ama aynı zamanda ilk andan itibaren buna itiraz eden eşitlikçi yaklaşımların da olduğunu görebilirsiniz. Mesela İngiliz işçi sınıfının oluşumunda, Atlantik dünyasının köklü etkisini, zaten kendisi olarak çok dinli, çok etnikli, ulus ötesi, enternasyonal biçimde oluyor. İrlanda meselesi örneğin hep var. Bunlar zaten konuşuluyor, tartışılıyor. Şüphesiz her farklı zamansallıkta farklı kelimeler ve kavramlarla.
Elbette 1970’lerden itibaren bu meseleler daha fazla gündemde ancak dile getiren hareketler, sadece etnopolitik ya da ulusal temelli hareketler değil. Feminist hareket, LGBTİ+ hareketi, pek çok kurtuluş ve özgürlük hareketi, kendi meselelerinin sınıf indirgemeci yaklaşımlar tarafından ikincilleştirilmesine itiraz ediyor. Ben bunu olumlu bir şey olarak görüyorum. Çünkü bu bize enternasyonalist bir işçi sınıfı mücadelesi için imkân açıyor. Irksallaştırılmış kapitalizmi ve patriyarkayı birlikte işlerken düşünmek emek mücadeleleri açısından da çok temel politik imkanlar, alanlar açıyor. Burada tabii ki eleştiri konusu edilebilecek perspektifler olabilir, vardır. Bunlar politik ve toplumsal hareketler arası tartışmalarda ifade edilir ve ediliyor. Ama “Biz eskiden bunları bilmezdik, ne oldu da bunları bilir olduk?” lafları, tam da bu meselelerin, sömürgeciliğin, ırkçılığın ana meselelerden biri olarak konuşulmasına itiraz etmek için söyleniyor.
Eşitlik dalgası ve eşitlik nefreti
Öte yandan, Türkiye’de çok farklı ırkçılık biçimleri var: Göçmen karşıtı ırkçılık, Arap karşıtı ırkçılık, Roman karşıtı ırkçılık. Kürt karşıtı ırkçılık bunların arasında bence başat bir yerde duruyor. Çok önemli bir yerde duruyor. Hem tarihsel olarak çok güçlü bir ırkçılık yapısı, sistemi ve çok farklı söylemleri var hem de son Kürt isyanının başlamasıyla birlikte klasik Kürt karşıtı ırkçılıkların bir bölümü aşındırmasıyla birlikte yeni şekillerde tezahür etti. Kürt hareketinin mücadelesinin yarattığı birikimin, açtığı kapının Türk üstünlükçü kesimler arasında uyandırdığı “eşitlik nefreti” aynı zamanda yeni ırkçılık biçimleri doğurdu. Bu başka hareketler için de benzer biçimlerde ortaya çıkabiliyor. Örneğin feminist hareketin güçlenmesi, farklı feminizmlerin güçlenmesi aynı zamanda yeni kadın düşmanlıklarını, yeni mizojinileri de doğuruyor. Çünkü güçlü bir eşitlik dalgası geliyor orada ve karşısında Jacques Rancière’in ifade ettiği şekliyle söylersek “eşitlik nefreti” de oluşuyor, örgütleniyor.
Dolayısıyla bugün Türkiye’de son 40 yılda oluşmuş, çeşitlenmiş, farklı dönemlerde farklı söylemler kullanmış bir “Kürt Hareketi etrafında örgütlenmiş Kürtler karşıtı ırkçılık” da var. Bu, son 10 yılda, yani 2015’teki çözüm sürecinin çok gürültülü bir biçimde bitmesi ve çatışmanın şiddetlenerek yeniden başlamasıyla birlikte de güçlendi. Son 10 yılda oluk oluk milliyetçilik, şovenizm, ırkçılık, kadın düşmanlığı akıtıldığı için bu özgün ırkçılık biçimi güçlendi.
Şimdi bana göre son 2 yıldır başlayan süreç kapsamında yeni diller buldu, yeni aktörler çıkardı. Yani başka bir şekilde söylersem ırkçılık ezelden gelip ebede giden, tek bir şekilde üretilen ve tecrübe edilen bir şey değil. Farklı dönemlerde değişiyor, dönüşüyor. Farklı devlet klikleri, farklı toplumsal kesimler buna farklı biçimde iştirak ediyor.
Farklı kliklerin yaklaşımını, belki de Rahmi Koç özelinde de tam aslında güncel olduğu için konuşacağız ama ona gelmeden önce şunu sormak istiyorum: “Daha önce kim Kürt, kim Türk yoktu” meselesinin kaynağında, resmî söylemin “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” yaklaşımı yok mu?
Yani evet, kabaca bunu söyleyebiliriz. Ama öte yandan bu “Herkes Türk’tür” ön kabulü, aslında dile getirenler tarafından bile içindeki gerilimleri bilinen bir ön kabul. Kürtler burada biraz özgün bir yerde duruyor. Şöyle söyleyeyim: Türkiye’de Müslüman olmayan kesimler, örneğin Ermeniler, Rumlar, Yahudiler. Bunlar, Türkiye’deki farklı ırkçılık biçimleri üzerine çalışan pek çok sosyal bilimcinin de ileri sürdüğü gibi, Türkleşmesi mümkün olmayan kesimler. Onlar Türkleşme çağrısına dâhil değiller örneğin. Dolayısıyla onlarla ilgili hem Türk olmadıkları biliniyor hem Türk olmaları da arzulanmıyor. Ama buna rağmen bu söz söyleniyor.
Öte yandan Kürtler için durum biraz farklı. Kürtler asimilasyon çemberinden geçerek Türk olmaya davet ediliyorlar. Eğer Kürt olmaktan vazgeçerlerse, özellikle de mücadele eden, direnen Kürt olmaktan vazgeçerlerse, Türklük sahnesinin gönüllü olarak bir unsuru olurlarsa, onlara Türkleşme imkânı, kapısı açık. Çeşitli düzeyler var burada. Şimdi bu tabii genel bir doğru, ama bunun içinde pek çok farklı düzey, nüans var.
“Mücadele edenler devleti dönüştürüyor”
Bir “Türklük” dayatması elbette var. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda örneğin 54 yerde Türk kelimesi geçiyor mesela ve çok ilginç yerlerde geçiyor: Egemenlikte geçiyor, başlangıçta geçiyor, yasama ve yargı yetkisinin kullanımında geçiyor, vatandaşlıkta geçiyor. Dolayısıyla elbette böyle bir buyruk cümle olarak, bir çağrı olarak aynı zamanda, bu cümle var. Ama bu da, tıpkı ırkçılık biçimleri gibi, ezelden gelip ebede giden bir çağrı değil. Bu çağrı değişiyor; bazı dönemlerde açılıyor, bazı dönemlerde kapanıyor. Sadece egemenlerin farklı yaklaşımları nedeniyle de değil mücadele edenler dönüştürüyor bunu. Mücadele edenler devleti “Türkiye’de sadece Türkler yoktur, başka birileri de vardır ve biz bunu kabul etmek zorundayız” demeye mahkûm ediyor. Kürt meselesinde bu öyle olmuştur.
Bunu hiç görmemek bana politik olarak yanlış geliyor. Çünkü politik mücadelenin gücünü görmemek, politik mücadelenin birikimini görmemek anlamına gelir. Ya da Hrant Dink’in örneğin canıyla ödeyerek ortaya koyduğu, Agos’un ortaya koyduğu: “Türkiye’de Ermeniler vardır ve rehin değildir. Türkiye’ye, Türkiye siyasetine, Türkiye toplumuna söyleyecek sözü olan Ermeniler de vardır” cümlesi… Yani farklı mücadeleler, bu cümleyi kuranların da çok iyi bildiği gerçeği, söylemeye ve tanımaya mecbur bırakabiliyor. Bu “Türkiye’de Türk’ten başka kimse yoktur” cümlesini bence farklı biçimlerde söyletiyor. Biraz dönüştürüyor, bazen kapıları aralıyor. Sonuçta Kürt hareketinin kimi taleplerini, özellikle bu Kürt toplumunun pek çok farklı kesimlerinin talepleriyle de birleştiyse kabul etmek durumunda kaldı Türkiye Cumhuriyeti. Bunu aşağıda mücadelenin birikimi, tepede ise bu mücadele birikimine verilecek yeni cevaplar, farklı politik ittifaklar, yeni emperyal arzulardan oluşan bir toplam mümkün kıldı.
Dolayısıyla temelde çok değişmeyen, ırkçı, Türk üstünlükçü, milliyetçi bir çekirdek var. Bu doğru. Ama bence iki şey önemli. Bir, bu çekirdek çok farklı dönemlerde çok farklı yapılarla ittifak yaparak, farklı diller kurarak, kendisini yeniden üreterek tezahür ediyor. Yani tek bir şekilde tezahür etmiyor. Bir yandan o sert çekirdek anlamında doğru, ama onun nasıl dönemselleştirebileceğimizi, nasıl ittifaklar kurduğunu görmemek anlamında bana doğru gelmiyor.
İkincisi de söylediğim şey, bu çekirdeğe karşı büyük bir mücadele var Türkiye’de. Pek çok farklı politik ve toplumsal hareketin buna karşı ayağa kalktığı bir yer Türkiye. O mücadele birikimini de dikkate almak gerekir. O mücadele birikimi derken Kürt özgürlük hareketini, sömürgecilik karşıtı feminist birikimleri, ırkçılık karşıtı feminist birikimleri, sömürgecilik karşıtı LGBTİ+ birikimini, Türkiye radikal sollarını, hak örgütlerinin oluşturduğu birikimi ve tüm bu farklı hareketlerin oluşturduğu ortak alanı kastediyorum. Bunların oluşturduğu güçlü bir birikim var. Bu birikim ve içinde çatışmalar içeren ortak alan diyeyim, zaman zaman geriliyor, zaman zaman zayıflıyor. Bu da olağan. Onun yarattığı sonuçlar da var, bunu da görmek gerekiyor. Sadece bu şerhleri düşerek o cümleye katılırım.
“Türk milliyetçiliği makbul mağduru sever”
Türkiye’deki ırkçılık hallerini anlatırken müslüman olmayan toplulukların Türkleştirme parantezine alınmak gibi bir politikayla karşı karşıya olmadığını, Kürtler’in ise o paranteze alındığını belirttiniz. Başka ne tür ırkçılık türlerinden bahsedilebilir?
Epey konuştuk aslında; Türkiye’de çok güçlü bir Kürt karşıtı ırkçılık var. Özel olarak bence Kürt hareketi etrafında şekillenmiş, Kürtlere karşı bir ırkçılık var. Mesela yeni ırkçılık biçimleri çok fazla “İyi Kürt / Kötü Kürt” ayrımı üzerinden gidiyor. Kürtler vatanına, milletine saygılı olursa, devletine bağlı olursa, sosyal medyada bu çok dolaşıyor, işte elektrik faturalarını öderse, çok çocuk yapmazlarsa… Burada tabii çok farklı ırkçılık örüntüleri içine giriyor. Medeniyet, barbarlık, kültürün içinde olmak, olmamak vesaire gibi çok eski ikilikler bunlar.
Bu çerçeveye giren Kürtler, iyi Kürtler. Bu çerçeveye girmeyen Kürtler ise kötü Kürtler. Kim onlar? Onlar esas olarak Kürt özgürlük hareketini destekleyen Kürtler. Farklı şekillerde ifade edilmesi, o gerçeğin ismini örtmek için söyleniyor. Bunlar mağdur olmayan, sadece mağdur olma kaderini kabul etmeyen, itiraz eden, eşitlik talep eden, politika yapan, sokağa çıkan, Türkiye politik sahasını değiştiren Kürtler. Makbul olmayan mağdurlar bunlar. Bence Türk milliyetçiliğinin kahir ekseriyeti “makbul mağduru” sever. Hatta onu anmaya da itiraz etmez, politik içeriğinden tamamen kopartılmış mağdurlarla sorunu olmaz. Yeter ki gerçek bir politik özne olmasın, bir şeyleri değiştirme iradesiyle Türkiye siyasi sahasına çıkmasın. Kürt özgürlük hareketine yakın Kürtlere yönelik ırkçılık temelinde böyle bir şeyden işliyor bence: “Kaderine itiraz etmek mi, ne hakla? Ne hakla bunu yapabilir?”
Bir de tabii böyle söylenince sadece sözler gibi kalıyor, öyle anlaşılma riski var. Unutmamak lazım: Türkiye’de Kürt meselesi ekseninde yaşanan çatışma çok şiddetli, uzun bir 45 yıl boyunca sürdü. Türkiye’nin ana akım gazetelerinde öldürülen gerilla cenazelerinin panzere bağlanıp sokaklarda gezdirildiğini izledi Türkiye toplumu, hep birlikte. Yapılan işkenceyi izledi. İşleyen şiddeti izledi. Bunu büyük ölçüde onayladı. Bununla bir bağ kurdu.
Elbette buna itiraz eden kesimler de oldu ve zaten Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin alametifarikası da bu. Kendisine çizilen sınıra hapsolmayıp, Türkiye’nin tamamında buna karşı ortak, özgür ve eşit bir arada yaşam çağrısı için politika yapmak. Özgür ve eşit yeni bir ortak yaşam çağrısı, yeni bir siyasi sözleşme. 100 yıl önce Ermeni devrimcilerinin çağrısı da buydu. Bütün bu 100 yıllık süreçte farklı hareketlerin çağrısı da buydu: Özgür ve eşit yeni bir yaşam, ortak yaşam çağrısı. Dolayısıyla elbette hem Kürt hareketinin mücadelesiyle hem de Türkiye radikal politik hareketlerinde de kısmen nüveleri olan bu eşitlik, enternasyonalizm, sömürge karşıtı ufukla birlikte buna itiraz eden hareketler, yapılar da oldu. Çok farklı alanlarda oldu. Politik hareketler içinde oldu, hak örgütleri içinde oldu, siyasi partiler içinde oldu, taban örgütleri içinde oldu.
Fakat bu ikili ırkçılık yapısının işleyişi, genel bir Kürt karşıtı ırkçılıkla, Kürt özgürlük hareketi içinde mobilize olmuş Kürt kesimlerine karşı ırkçılık önemli sonuçlar yaratıyor. Mesela kadın düşmanlığı, mizojininin bu bağlamdaki kullanılma biçimleri. Sosyal medyada çok sık görürsünüz. Farklı dönemlerdeki Kürt kadın milletvekillerinin fotoğraflarını alıp “Şu çirkinliğe bak, içinin çirkinliği yüzüne yansıyor” diyerek hem kadın hem Kürt olmaya birlikte saldırmak mesela.
Yani ırkçılık kendisiyle birlikte cinsiyetçiliği de üreten bir şey.
Elbette. Cinsiyetçiliği tek başına o üretmiyor şüphesiz, ama cinsiyetçilik ile ırkçılık, iki tahakküm ve sömürü yapısı birlikte işliyor. Birbirinin içine girerek, eklemlenerek işliyor. Oradaki kadın düşmanlığını da güçlendiriyor, öte yandan o kadın düşmanlığı Kürt düşmanlığını da güçlendiriyor. Eklemlenme ilişkisi demeyi tercih ederim buna. Patriyarkanın, sömürgeciliğin ve ırkçılığın ürettiği ikili karşıtlıkları birlikte düşünmek önemli. Bu ikili karşıtlıkların işleyişine dair Fanon’la düşünebiliriz örneğin. Gerçi son zamanlarda çok farklı kesim de Fanon’a referans yapıldığı için, Fanon referansı vermekten biraz da imtina ediyorum. Bununla ilgili hatta yazmak istiyorum: “Fanon’un Türkiye ve Kürdistan siyasi sahalarındaki kullanımları” diye. Çünkü çok ilginç bir seyir izliyor bence.
Birçok kavram tüketildiği gibi bu da tüketiliyor galiba.
Tüketmekten öte, sömürgecilik çerçevesi, gerçek sömürgecilik karşıtı politik mücadeleyi sürdüren hareketlere karşı kullanılan bir şeye dönüşüyor Türkiye’de. Önemli bir dönüşüm o yüzden. O çok uzun bir tartışma. Ama Fanon, sömürgeciliğin işleme biçimlerini anlatırken çok önemli bir şey söylüyor bence. Ve aslında bu, genel olarak sömürü ve tahakküm yapıları için geçerli bir şey: İkili karşıtlıklar kurmak. “Yeryüzünün Lanetlileri”nde kolonyal dünyanın en önemli özelliklerinden birinin, katı ikiliklerle belirlenmiş ve bu ikili karşıtlıklara dayanarak kompartımanlara, bölmelere ayrılmış, hareketsiz, bir dünya kurmak olduğunu söyler. Ona göre, Maniheist bir dünya kurmak, bölmelere ayırmak, sömürge düzeninin temel hamlesidir. Toplulukları ve dünyaları birbirinden ayırmak, kolonyal asimetrileri sürdürmek açısından hayati önemdedir. Siyahı beyazdan, sömürgeyi metropolden, kültürü barbarlıktan ayırmak buna dayalı olarak inşa edilir. Bu dünyalar arasına maddi ve sembolik duvarlar örmeye yarar: İkili yasa, ikili hukuk, ikili politik düzen, ikili sosyal dünya ve o iki dünyanın arasındaki duvarlar. Bir dünyadan öbür dünyaya geçemezsin. Ama en önemlisi, bu ikilikler bizim zihnimizde de vardır. Biz de o ikilikleri birbirinden ayrı olarak görürüz. Onları bir arada düşünmeye, bağlantılı görmeye cesaret edemeyiz.
Son 40 yıllık Kürt çatışması, o çatışmanın askeri yöntemlerle ele alınması, militarizmle yanıtlanması, kontrgerilla taktikleri, bunun yarattığı şiddet, o şiddetin basında kullanımı, Türkiye düşün dünyasındaki etkileri, bugün sosyal medyadaki tezahürleri… Bunların hepsini birlikte düşünürsek, araya örülen maddi ve sembolik/düşünsel duvarların gücünü görürüz. Bu zaten vardı, ama son 10 yılın buna özgül katkılar yaptığına inanıyorum.
Dolayısıyla eğer ırkçılık karşıtı mücadeleden ve düşünme biçimlerinden bahsedeceksek, bunu Kürt meselesi bağlamında konuşunca yanına hep sömürgecilik karşıtlığı da ekleniyor bence. Kürt karşıtı ırkçılığın kısmen özgül bir yanıdır bu. Bundan bahsedeceksek bu ikilikleri kırmaktan bahsetmeliyiz. Yani bu ikilikleri aşan bağlantılı tarihler, bağlantılı politikalar ve bağlantılı toplumsallıklar. Türkiye’de Kürt kadınları bu tip bir şedit, sömürgeci, ırkçı kadın düşmanlığıyla damgalanırken Türkiyeli diğer kadınlara yönelik mizojini de bundan payını alacaktır. Birebir aynı şeyi yaşamak anlamında söylemiyorum bunu, ama bunlar birbiriyle ilişkilidir. Yani Türkiye’de bir alanda bu kadar büyük bir şiddet beslenirken, diğer alanlarda steril ve kurtarılmış bölgeler olmayacaktır. Bence Türkiye’nin son 10 yılı, çok sert bir biçimde bunu yeniden gösterdi zaten.
“Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiren bir isim”
Bir kaç gün önce Türkiye’nin önde gelen sermayedarlarından Rahmi Koç’un bir konuşmasının yer aldığı bir video yayıldı internette. Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı ifadelerin kullanıldığı o videoya yoğun tepki oldu. Rahmi Koç’un yaşlığı olduğu, Türkiye’de Karadenizliler, Lazlarla ilgili de pek çok fırka olduğu ve takılmamak gerektiği gibi ifadeler de dile getirildi. Bütün bu konuştuklarımızdan da yola çıkarak Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik bu söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir şerh düşmek istiyorum. Ben bu konularda, böyle bir şey olup onun üzerinden hararetlenilmesi, büyük büyük laflar savrulması ve iki gün sonra unutulmasından rahatsızım. Meseleyi konuşurken böyle konuşulmasından rahatsız olduğumu bir kere söyleyeyim.
Türkiye’de ırkçılık o kadar gani gani ifade ediliyor ki, bu, ırkçılığın farklı biçimlerde nasıl tezahür ettiğini görmemiz açısından güzel bir örnek olabilir. “Rahmi Koç yaşlı bir adam” kısmını gülerek geçiyorum. Ona cevap vermek istemiyorum gerçekten. Yani evet, yaşı ilerlemiş biri ama konunun bununla ilgisi yok. Tabii Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiriyor. Rahmi Koç demek, Türkiye kapitalizminin mühim isimlerinden, sermaye sınıfının, Türkiye’nin üstelik en saldırgan, sömürücü kapitalist sermaye sınıfının, kurucularından, sahiplerinden, sürdürücülerinden biri demek. Her döneme adapte olan, her dönemde kâr paylarını muazzam artıran bir sermaye grubunun öndeki isimleriden biri. Hayatının her alanına yayılmış bir rahatlık vardır muhtemelen. Yaşından çok, dünyanın sahiplerinden birisi olmanın, Türkiye’nin sahiplerinden birisi olmanın verdiği rahatlık belki burada parametre olabilir.
Öte yandan, anlattığı hikayenin pespaye ırkçılığı, bunu ifade edişindeki rahatlık bir yana yayınladığı özür de son derece sorunlu. Verdiği cevap da ırkçılığı tanıyan bir cevap değil. Anlattığı hikâyede adıyla sanıyla “Kürt kadın” geçiyor, verdiği cevapta, dilediği özürde Kürt kelimesi geçmiyor. Koç Grubu’nun sermaye birikimi sürecinde acaba Türkiye’nin soykırımlarının, pogromlarının, Kürt çatışması eksenindeki savaşının katkısı ne diye kabaca bir bakarsak zaten tablo ortaya çıkar. Dolayısıyla bu örnek hem Türkiye’deki ırkçılığın ferah feza ifade edilmesine daha genel bir durumu hem de Koç grubunun temsil ettiği şeylere dair daha spesifik durumu ifşa etti.
Koç bir figür, sermaye sınıfının, topluluğunun özelliklerinin cisimleştiği bir kişi olduğu için daha önemli mi oluyor?
Onu “Rahmi Koç” yapan arkadaki büyük yapıdır en nihayetinde. “Böyle şakalar zaten her zaman yapılır ve bu da ırkçı değildir” görüşüne tabii ki katılmıyorum. Böyle şakalar her zaman yapılır ve bunların hepsi ırkçıdır. Ama bununla nasıl mücadele edeceğiz? Bence soru bu. Böyle şakalar en tepeden en aşağıya kadar farklı kesimler arasında yapılır ve normalleştirilir.
Rahmi Koç söz konusu ırkçı fıkrayı anlatırken “Kürt kadını” diyor. Aslında resmi söylemde, Kürt değil ama “Kürt kökenli”dir. Bu tür örneklerde Kürt olarak karşımıza çıkmasını nasıl yorumlamak gerekiyor?
Çok doğru. Bir de malum süreç, hani artık “Kürt” demek birkaç yıl öncesine kıyasla daha kolay, o da kolaylaştırmıştır. Bir yandan, olayın sonrası da süreçle ve başka güç ilişkileriyle birlikte ve onlarla ilgili işledi. Bu sahne faş olabilirdi, açığa çıkabilirdi ve böyle bir patırtı yaratmayabilirdi de. Mutlaka Kürt Özgürlük Hareketi itiraz ederdi, ama böyle büyük bir şeye dönüşmeyebilirdi. O da bence Türkiye’nin içinde bulunduğu politik süreçle, güç ilişkileriyle alakalı.
“Uzun soluklu bir mücadele hattı kurmalı”
Irkçılıkla mücadele için ne tür yol ve yöntemler olmalı? Türkiye’de buna yönelik verilen mücadele için neler söylenebilir?
Bütün politik mücadeleler gibi çok uzun soluklu bakmak gerekiyor bu işe gerçekten. Bir günlük, iki günlük bir olay üzerine değil. Bir, Türkiye’de çok güçlü ırkçılık yapılarının var olduğunu, ikiincisi, bunun çok farklı aktörler eliyle sürdürüldüğü, farklı retoriklerin dolaşıma sokulduğunu, üçüncüsü, bunun çok güçlü bir toplumsal katılımla işlediğini ve dördüncüsü de her zaman da Türkiye devrimci hareketlerinin tarihinde, bazen azınlık olsa, bazen unutturulsa da, buna karşı seslerin olduğunu hatırlatarak uzun soluklu bir mücadele hattı kurmak gerekiyor bana göre.
Bunu günlük mücadelelerin kalbine koymak şart. Türkiye’deki işçi sınıfı mücadeleleri, feminizm mücadelesi, LGBTİ+ mücadelesi ya da Kürt özgürlük mücadelesi bir yerde, ırkçılık karşıtı mücadele başka bir yerde gibi görmemek gerekiyor. Irkçılık karşıtı mücadeleyi hareketlerin kendi programlarının, günlük mücadelelerinin bir parçası olarak görmesi ve çalışması gerekiyor. Naçizane görebildiğim bu.
Aynısı bilgi üretenler için de geçerli. Akademi içi ya da akademi dışı, bilgi üretiminin ya da Türkiye düşün dünyasının diyelim, ırkçılık konusunu böyle tali, zaman zaman göçmen karşıtı pogromlarla ya da en son örnekte olduğu gibi yanıp sönen bir hevesle ve bu biçimde ele alması değil, bunun üzerine sürekli düşünmesi, çalışması gerekiyor.
Ve tabii insanların konum değiştirebileceğini unutmamak gerekiyor bence. En sert eleştiriyi yaparken bile, politika diye bir şeye inanıyorsak onun dönüştürme gücüne, kapasitesine inanıyoruz demektir. Dolayısıyla en sert tartışmayı yaparken bile kendi kendini rahatlatan bir tarzdan çıkıp karşı tarafı yanına çağırmak gerekiyor. Irkçılık yapılarından, söylemlerinden farklı bir “bir arada varoluş” üzerine politika yapmaya, düşünmeye, kafa yormaya davet eden bir dil olması gerekiyor.
“Irkçılığı politik olarak yenebiliriz”
Bu zor bir mesele. Bence bu dünyadaki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin, Türkiye’deki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin de, uzun zamandır aradığı bir dil. Nasıl bir dil bu? Örneğin Adorno faşizm üzerine yazarken şunu söylüyor: “Faşist potansiyel, insanların isterlerse çok sınırlı olan çıkarlarında dayanak buluyorsa eğer, en etkin panzehir, onların çıkarlarının, hem de dolaysız çıkarlarının nerede yattığını inandırıcı, çünkü doğru bir şekilde göstermek olabilir.” Uzak idealler ya da başkalarının kolaylıkla unutulabilecek acılarına yapılacak göndermeler yerine, insanlara dolaysız çıkarlarının nerede olduğunu göstermekten söz ediyor Adorno. Bunu ırkçılık karşıtı bir mücadele bağlamında düşünürsek neler çıkar mesela? Çıkarların yanı sıra, hayal ettiğimiz dünyaları bugün’de kurmak için ısrar etmek gibi bir hatta daha fazla vurgu yapanlar da var örneğin. Bunlar köklü tartışmalar. Öyle bir dil olacak ki hem mevcut durumu hak ettiği bir dille ifşa edecek, ama öte yandan bunu yaparken çok geniş kesimleri ırkçılık karşıtı bir politikada, bir koalisyonda/ittifakta, çünkü bu ancak bir ittifakla olur en nihayetinde, bir arada olmaya, bir arada düşünmeye, bir arada politika yapmaya davet edecek.
Ben bunun ancak çoğul hatta eklektik yöntemlerle yapılabileceğini düşünüyorum. Bir yerde çok pedagojik yöntemler, bir yerde daha fazla açıktan karşına alan yöntemler, bir yerde daha fazla taban örgütlerinde işleyen çalışma tarzları, bir yerde ana akıma da hitap eden bir şeyler… Tek bir yöntemle olmaz bu bence. Çok güçlü bir çoğulluğu oluşturmak, kurmak gerekiyor.
Şuna pek inanmıyorum: Bunu “Yaramız Derindir” kitabımda da uzun uzun anlattım, ben bu işlerin salt hukuki mekanizmalarla çözülebileceğine inanmıyorum. Suç duyurusunda bulunulabilir, yasalara göre suçsa elbette. Ama biz ırkçılığı esasen politik olarak yenebiliriz bence, hukuki olarak değil.
Bu tabii çok uzun bir tartışma. Türkiye’deki hareketlerin hukuku nasıl kullandığı, insan hakları söylemini nasıl kullandığı falan… Ama ben “Irkçılık suçtur” demekten çok “Irkçılığı yeneceğiz; çünkü biz enternasyonalistiz, çünkü biz eşitlikçiyiz, özgürlükçüyüz, çünkü biz ırkçılıktan azade bir dünyaya inanıyoruz ve onu kuracağız” demeye politik olarak daha yakın birisiyim.
“Sizinle dövüşe dövüşe, bir bölümünüzü ikna ede ede, bir bölümünüzü yene yene, bir bölümünüzü yanımıza çeke çeke bunu kuracağız” demeyi daha doğru görüyorum. O yüzden bu işleri sadece hukuki meseleler üzerinden konuşmak, hem o hukuki meseleler en nihayetinde dönüp dolaşıp özgürlük ve eşitlik hareketlerine karşı kullanıldığı için, ama hem de esasen politikanın bu kadar hukuki bir dille yapılmasının bütünsel perspektifimizi zayıflattığını düşündüğüm için bana eksik geliyor. Hukuki mücadele yapılmasın anlamında söylemiyorum bunu. Elbette yapılsın ama buna indirgemeyelim.
Bizim ırkçılık karşıtlığımızın temeli, ırkçılığın bugünkü yasalarda suç olmasına dayanmıyor. Bu elbette ırkçılık karşıtı eşitlikçi hareketlerin bir kazanımıdır. Ama yarın bir gün, Türkiye Cumhuriyeti yasalarında ya da başka ülkelerin yasalarında ırkçılık suç olmaktan çıksa bile örneğin, biz ırkçılığa karşı olacağız. Biz ırkçılığa politik olarak karşıyız. Çünkü bizim hayal ettiğimiz dünya, kuracağımız başka alem, onun olmadığı bir dünya, onu aşındırdığımız, gerilettiğimiz, nihai olarak da ortadan kaldırdığımız bir dünya. Bu ikisi arasında bir fark olduğunu ve o farkı unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla elbette hukuk önünde mücadele verilebilir taktik bir mücadele olarak. Ama ırkçılığa karşı mücadelenin dilinin ve ufkunun bundan çok daha geniş olması gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye futbolunda ırkçılık örnekleri
8 Aralık 2020’deki PSG – Başakşehir maçında yaşananların ardından öne çıkan “Türkiye’de ırkçılık yoktur” söylemine karşın, futbol arşivleri siyahi oyunculardan farklı etnik kimliklere kadar uzanan kabarık bir ayrımcılık tablosunu ortaya koyuyor.
1999Kevin Campbell
Trabzonspor Başkanı Mehmet Ali Yılmaz, İngiliz siyah futbolcu için, “Bizim yamyamı gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı” ifadelerini kullandı. Tepkiler üzerine “Türkiye’de ırkçılık olmadığı için aklımıza gelmez” savunması yapıldı.
2012Didier Zokora
Fenerbahçeli Emre Belözoğlu, saha içinde Trabzonsporlu Zokora’ya ırkçı hakarette bulundu. Emre, bu eylemi nedeniyle ceza (hem sportif hem adli) alarak Türkiye’de ırkçılıktan ceza alan ilk futbolcu oldu.
2013Eboue & Didier Drogba
Derbi maçında bir Fenerbahçe taraftarı, Galatasaraylı siyah futbolculara muz salladı. Taraftar daha sonra, “Sindirim sistemi rahatsızlığım var, meyveyle besleniyorum” şeklinde bir savunma yaptı.
2014-2018Deniz Naki
Gençlerbirliği’nde oynarken “Kürt Alevi Naki sen misin?” denilerek saldırıya uğradı. Afrin operasyonuna yönelik sosyal medya mesajı sonrası TFF tarafından futbol tarihinin en büyük cezasıyla sahalardan ömür boyu men edildi.
2016 SonrasıAmed SK Taraftarı
Başakşehir deplasmanında “Çocuklar ölmesin maça da gelsin” tezahüratı yapılması üzerine haklarında dava açıldı (beraat ettiler). Ancak o süreçten itibaren Amed SK taraftarına yaklaşık 70 maç boyunca aralıksız deplasman yasağı uygulandı.
2020M’Baye Diagne
Spor yorumcusu Emre Bol, canlı yayında Galatasaraylı siyah futbolcu için “Senegal’de timsah yiyordu, geldi burada topçu oldu” ifadelerini kullandı.
Barış süreçlerini araştıran akademisyen Dr. GüneşDaşlı’ya göre, Türkiye’deki sürecin özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı, AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirtti.
PKK’li bir grubun silah yakma töreni, 11 Temmuz 2025, Foto: Rûdaw
1 Ekim 2024 tarihinde Devlet Bahçeli’nin Meclis Genel Kurulu sırasında DEM Parti milletvekillerinin sıralarına giderek onlarla tokalaşmasıyla başlayan ve 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın İmralı Heyeti aracılığıyla yaptığı çağrı sonrasında devam eden “sürecin” yansımaları ve etkileri devam ediyor. İktidar çevrelerinin “Terörsüz Türkiye”, Kürt tarafının ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak isimlendirdiği bu dönem, gelinen aşamada iktidar tarafının PKK’nin silah bırakmasına endekslediği, Kürt tarafının ise Abdullah Öcalan’ın şartlarının düzeltilmesi ve diğer yasal adımların atılmasını beklediği bir tartışmaya sahne oluyor.
Loughborough Üniversitesi’nde çatışma ve çözüm süreçlerine yönelik araştırmalar yapan Dr. Güneş Daşlı, Abdullah Öcalan ve devletin çeşitli kurumları arasında devam eden bu “sürecin” geldiği aşamayı ve bundan sonra neler olması gerektiğini Niha+‘a değerlendirdi.
Daşlı bu sürecin daha önceki çözüm süreçlerinde olduğu gibi Kürt sorununa dair bir planlama içermediğini söylüyor. Politik bir soruna yönelik kabaca bir projenin tasarlanmamasının iki taraf arasında bir eşitsizlik yarattığını düşünen Daşlı, devlet tarafındaki duruma karşılık Kürt hareketinin bir politik önermesinin olduğunu, barış ve demokrasiyle ilgili ne düşündüğünü söylediğini belirtti.
“Devlet ve barış isteyenler arasında bir asimetri var”
Şu an tek adam dediğimiz bir başkanlık rejiminin olduğu Türkiye’de böyle bir süreç yürütülmesinin belli sıkıntıları getirdiğini belirten Daşlı, sürecin sadece bir kişi ya da onun etrafındaki kişilerin söz sahibi olabildiği bir süreç olduğunu ifade etti.
Dr. Güneş Daşlı
Ancak Daşlı, bu sürecin bir demokrasi müzakeresine dönüşmesi gerektiğini söyledi:
“Bu demokrasi farklı yanlardan anlaşılabilir. Bir taraf daha liberal, merkezi bir demokrasi tanımlayabilir. Bir taraf da radikal demokrasi. Buna yönelmesi lazım ama buna yöneltecek bir sistem yok Türkiye’de. Bence bunun da sıkıntıları yaşanıyor. Dolayısıyla aslında Kürt sorunu nedenlerini işaret etmedi. Birazcık daha güvenlik ekseninden çıkarıp rekabetçi, yine zorlu ama daha müzakereci bir dil kurulmalı.”
Suriye’de Esad dönemi sonrasında kurumsal bir geçiş dönemi adaleti kurulduğunu söyleyen Daşlı, “Türkiye’ye baktığımızda ise hiç böyle bir çabanın olduğunu görmüyoruz. Bu devlet ile barışı talep eden ya da barışa ihtiyaç duyan toplum arasında bir asimetri yaratıyor” dedi.
“Türkiye’deki süreç dar bir çevrede ilerliyor“
Kuzey İrlanda süreci örneğini veren Dr. Güneş Daşlı, İngiltere hükümetinde daha liberal bir başkan olsa da çok sorunlar yaşandığını hatırlattı:
“Çok geri adımlar atıldı. Hala İrlandalıları terörist olarak gören zihniyetin polis sisteminde, askeri sistemde olduğu bir süreç vardı.”
“Her barış sürecinin kendine özgü bağlamı vardır” diyen Daşlı’ya göre 1990’larda Kuzey İrlanda örneğinde olduğu gibi karşı tarafın açıkça muhatap kabul edildiği, kamuoyuna açık görüşmelerin yürütüldüğü ve hükümet ile hükümetin “terörist” dediği bir örgütle yetki paylaşımı yapmasını da kapsayan liberal süreçler yaşandı. 2007-2008 sonrasında ise eşitlikçi olmayan ve müzakere ruhuna uymayan, otoriterleşen modeller çıkmaya başladığını kaydeden Daşlı, bu yıllardan sonra devletin müzakere sürecinde bile hegemonyasını tek elde tutmaya çalıştığını ve karşı tarafı muhatap olarak tanımaktan geri durduğunu vurguladı.
“Kuzey İrlanda, Güney Afrika ve Kolombiya dönemlerinin ortak özelliği çok aktörlü olmalarıydı. Sivil toplumun, kadın gruplarının ve toplumsal hareketlerin sürece dahil olduğu bu deneyimlerin aksine, Türkiye’deki süreç dar bir çerçevede ilerliyor.
“Şimdi biraz daha literatürde dediğimiz elit müzakere süreci var. Elitten öte, devletin karşı tarafı tanımaktan çok net bir şekilde geri durduğu bir süreçten bahsediyoruz. Ana aktörü bile tam tanımakta zorluk çeken bir süreç.”
Sri Lanka’daki negatif barış örneğini de veren Daşlı, orada ve birçok ülkede toplumsal hafızanın diri kaldığını söyledi:
“Hala diasporadaki Sri Lankalı insanlar, çoğu Tamil grubundan olanlar hala Avrupa’da adalet için eylemler yapıyorlar. Çünkü Sri Lanka çok otoriter bir devlet ama buldukları her alan adalet neredeyse 15 yıl geçti ve negatif bir barış. Yani o mevzu bitmiyor. Belki son olarak İspanya örneğini verebilirim. İspanya Franko diktatörlüğünü yaşadı ve neredeyse yarım asır geçti. Ve iyi bir yüzleşme yapmadı. Gerçekten o failler, yüzleşilmeyen travmalar sanki bir hayalet gibi bu İspanyol toplumunun üzerinde dolaştı. Ki İspanya ekonomik olarak ilerledi, demokrasi anlamında ilerledi. Buna rağmen travmatik bir toplumla devam etti. Hâlâ hafıza, adalet istiyor mağdurlar 1970’lerden, 1980’lerden beri. Sonunda şu an bir soru hükümeti olduğu için yeni hakikat komisyonu kurdular 50 yıl sonra. Niye? Çünkü kaçamıyorsun.”
Süreç Rojava’nın geleceğiyle ilgili
Daşlı’ya göre Türkiye’deki sürecin bir diğer özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirterek “Asla birbiriyle uzlaşmayacak grupların da dahil olduğu çok aktörlü bir sürece evrilmesine ihtiyaç var” dedi.
Şu an fiilen bir barış masasının kurulmuş olduğunu kaydeden Dr. Daşlı, İmralı’daki görüşmelerin yanı sıra MİT üzerinden Kandil’de de görüşmeler olduğuna dair haberlere dikkat çekti ve sürecin toplumsallaşması için devletin bu gerçeği tanıması gerektiğine değindi:
“Bu barış masasıdır. Aslında kurulmuş durumda. Asıl sorun devletin bu gerçeği kamuoyu önünde açıkça kabul etmemesi. Devlet buna başka bir ad koyabilir, önemli değil. Ama bu eşit muhataplığı kabul etmesi gerekiyor.”
“Kayyım uygulamaları sürecin önündeki en büyük engel”
Sürecin toplumsallaşabilmesi için öncelikle Kürtlerin kolektif çalışmalarının görünür kılınması ve merkeze alınması gerektiğini söyleyen Daşlı, hafızanın ve hesap verilebilirliğin öneminden bahsetti:
“Barış anneleri 95’ten bu yana sistematik bir baskı altında ve resmi herhangi bir mekanizma olmaksızın hafızayı ve hesap verilebilirlik talebini ayakta tutmayı başardılar. Savaştan doğrudan etkilenen kişilerin bu şiddeti kabul etmeyip aslında karşı bir mücadele yürütmüş kesimlerin, kurumların, inisiyatiflerin deneyimlerini sürece dahil etmek gerekiyor.”
Süreçte ciddi bir tıkanma olduğunu düşünen Daşlı’ya göre, bunun en büyük sebebi kayyım uygulamaları ve yerelde bile demokrasiye erişimin mümkün olmaması:
“Bunu engellemek için kapatılan sivil toplum kuruluşlarının yeniden faaliyete geçirilmesi, tazminat mekanizmalarının oluşturulması ve muhalif medya üzerindeki baskıların azaltılması gerekiyor. Negatif uygulanan şeylerin sonlandırılması bile zaten Türkiye gibi uzun süreli barış ve hakikat mücadelesi, hafızası olan bir ülke için bence yeterli olur.”
Devletin barış dilini kendi tekelinde şekillendirme çabasından da çekilmesi gerektiğini ifade eden Daşlı, “Barışı toplumdaki farklı kesimler konuşabilmeli ve demokratik alanda çatışabilmeli” dedi.
“Barış anneleri dayatılan anneliği dönüştürdü”
Uzun süreli silahlı çatışmaların toplumsal cinsiyet normlarını köklü biçimde şekillendirdiğini belirten Daşlı, ev içi şiddeti üretebilecek güce sahip, savaşan erkek figürünün şehitlik, gazilik üzerinden de kurulabildiğini söyledi. Öte yandan, kadının daha acı çeken, bekleyen ve yas tutan bir kadın tanımına sıkıştırıldığını ve bunun bir ikilik yarattığını da ekledi.
“Bu tarz ikililikler özellikle militarizm ve erkeklik değerlerinin kesişiminde çok fazla üretiliyor” diyen Daşlı, üretilen militarist erkeklik modellerinin Türkiye toplumunda derin izler bıraktığını söyledi. Feminist barış çalışmaları ve feminist aktivistlerin, akademisyenlerin bu militarist erkeklik anlayışına müdahale ederek barış sürecinde erkek toplumun dönüştürülmesi ve erkek-kadın ikiliğinin dışına çıkılacak bir dilin kurulmasının önemli olduğunu ifade etti.
Bu sebeple barış süreçlerine kadınların ve LGBTİ+’ların katılımlarının çok kritik olduğunu söyleyen Daşlı, ikili dilden çıkıp mağduriyet deneyimlerinin dahil edildiği, korkmadan toplumsal iyileşme taleplerinin rahat rahat söylenebildiği ya da feminist kolektiflerin, vicdani red gibi hareketlerin bu süreçlere aktif aktörler olarak dahil edilmesinin bir dönüşüm göstergesi olacağını belirtti:
“Barış Anneleri önemli bir sembol. sivil bir dil üretti barış adına. Kendilerine dayatılan ağlayan, sızlayan ama evinde cenazesinin başından öteye gitmeyen o annelik rolünü dönüştürerek daha politik ve barışı isteyen bir annelik ürettiler. Barış annelerinin Meclisi ziyareti bence buna yönelik bir tavırdı.”
Daşlı, kurban-fail, savaşçı erkek-mağdur kadın gibi ikililiklerin aşılması gerektiğini belirterek LGBTİ+’ların görünmez kılınan mağduriyetlerini ortaya çıkaran bir adalet anlayışına ihtiyaç duyulduğunu söyledi: “Dönüştürücü bir adalet istiyorsak bu ikililiklerin aşıldığı, marjinalize edilmiş kesimlerin aktif özne olarak katıldığı süreçler kurgulanmalı.”
“Kürt kadınları çift katmanlı mağduriyet yaşadı”
Daşlı, savaşın toplumsal cinsiyet boyutunun sadece aktif savaşla sınırlı olmadığını belirterek, 1990’larda zorla yerinden edilen Kürt kadınların İstanbul’a geldiklerinde hem etnik kimlikleri hem de cinsiyetleri nedeniyle katmanlı bir mağduriyet yaşadığını hatırlatarak, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş davaları örneğine dikkat çekti:
“Gülistan Doku, birkaç feminist aktivist ve aile olmasaydı gündemden çoktan düşürülmüştü. Devlet hem fail hem de orada soruşturmacı konumunda. Dolayısıyla devlete de hesap verilmesi açısından bir çağrı var ve bir şekilde bence bu başarıldı. Devlet kabul etmek zorunda kaldı.
“Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi davaları Kürt kadınlarına yönelik devletin birçok kurumu tarafından uygulanan sistematik şiddetin bir göstergesi. Bu, Kürt coğrafyasında 1990’lardan bu yana kadınlara yönelik uygulanan sistematik polis şiddeti, gözaltı şiddeti, taciz ve tecavüzün semptomatik biçimde ortaya çıkmasıdır. Münferit bir askerin ya da savcının yaptığı bir şey değil.”
Devletin ürettiği bu şiddetin deşifre edildiğini söyleyen Daşlı, devam eden çözüm süreciyle ilişkili olarak devletin bu şiddetin bir daha yaşanmamasına dair taahhütte bulunabileceğini söyledi.
Geçiş dönemi adaletinin bu çift katmanlı mağduriyeti onarabileceğini belirten Daşlı, bunun için doğrudan özne olan Kürt kadın hareketi, Barış Anneleri ve farklı kesimlerin sürece etkin biçimde dahil edilmesi gerektiğini vurguladı. Güneş Daşlı, birçok delilin kaybedildiği ve dosyanın kapatılmaya çalışıldığı Gülistan Doku davası örneğinde kadının pasif ve mağdur bir konuma ittiğini belirterek “Kadınlar kendi hakikat talebini kendileri tarif edebilir. Nasıl bir mekanizma istediklerini, nasıl bir adalet istediklerini söyleyebilirler. Kadınların dahil edildiği barış süreçleri ve kadın hakikatini tanıyan geçiş dönemi adaleti çok daha kalıcı bir barışa ve uzun süreli bir toplumsal uzlaşıya yol açıyor. Bu verisel olarak da barış çalışmalarında kanıtlanmış bir bilgi” diye konuştu.
“Yüzleşilmemiş geçmiş toplumsal hafızayı etkiliyor”
Hesap verilebilirliğin ya da onarımın olmadığı bir barışı “negatif barış” olarak tanımlayan Daşlı, buna karşılık adaletin inşa edildiği, geçmişle hesaplaşıldığı bir süreci “pozitif barış” olarak tanımlıyor.
Adalet olmadan kurulan barış süreçlerinin kolektif ve toplumsal hafızadaki etkilerini değerlendiren Dr. Güneş Daşlı, bu hafızalardaki izlerin kuşaklar arası aktarıldığını düşünüyor: “Uzun vadede gerçekten yüzleşilmemiş, hesaplaşılmamış bir ağır geçmişin yüküyle yaşamak sadece bireysel değil toplumsal olarak da etkiliyor.
“Şu an bir bir şekilde bir geçiş süreci olarak alan açıldıysa adaleti de bu alanla konuşmak gerekiyor. Bu noktada küçük adımlarla da olsa adaleti inşa etmek mühim. Sonra çok geç olacak, geç olduğunda bambaşka aslında katmerlenmiş travmalarla, acılarla ve başka toplumsal sorunlarla da yüzleşmek zorunda kalacak. Umarım adalet ve özellikle faillerin yargılanması kısmı daha çok konuşulmaya başlanılır.”
İlk defa gerçekleştirilecek olan “Engelliler Onur Yürüyüşü” yarın Diyarbakır’da düzenleniyor. DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi, bu yürüyüşün mevcut beden anlayışına karşı bir itirazolduğunu belirtti.
Fotoğraf: Diken / @KentSavunmasi
Türkiye’de ilk defa düzenlenen Engelliler Onur Yürüyüşü 3 Mayıs’ta Diyarbakır’da gerçekleştirilecek. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeler ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Engelliler Komisyonu tarafından yürütülen bu yürüyüş, toplumların ve iktidarların dışladığı engellileri ve engellilerin taleplerini görünür kılmayı hedefliyor.
“Bu onurda senin de izin olsun” şiarıyla saat 12.00’de Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi önünde toplanılıp Sümer Park’a kadar yürünecek.
DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi, engelliler adına düzenlenen yürüyüş için Niha+‘ya değerlendirmelerde bulundu.
Çelebi; yürüyüşün amacının insanlık onurunu hedef alan yaklaşımları direnişe dönüştürmek, bireyselleştirilmiş olan engelliliğin toplumsal yönünü göstermek, toplumsal bir itirazı yükseltebilmek, engellilere yönelik bir şiddet biçimi olan sağlamcılığın tecrit şeklindeki politikalarını ortadan kaldırabilmek olduğunu belirtti.
“Kendi olma halinin kendisi bir onur olmalı”
Çelebi’ye göre kendi olma halinin kendisi zaten bir onur olmalı. Onurun, tüm canlıların var olma biçimlerine dair devredilemez bir hak olduğunu belirten Çelebi, yürüyüşün neden bir “onur” yürüyüşü olduğunu açıkladı:
“Engellilere yönelik sağlamcılığın oluşturmuş olduğu ayrımcı ideoloji, tam da insanlık onurunu hedef alan bir saldırıdır. Dolayısıyla biz sözü buradan, bu başlangıç noktasından kurmak istiyoruz. Mesela bir engelliye karşı kendini normal olarak gören, kendi bedeninde bir güç biriktiren o iktidar zihniyeti tam da insanlık onurunu hedef alıyor. Okuldaki bir nöroçeşitlinin maruz kaldığı saldırının ve şiddetin tam da bir onur meselesi olduğunu ya da tekerlekli sandalye kullanan bir arkadaşımızın sokaklarda özgürce dolaşamamasının, dışlanmasının aslında tam da bir onur meselesi olduğunu, tüm haklarımızın onurlu bir varoluş mücadelesi olduğunu vurgulamak istiyorum.”
“İlk çoban ateşini Amed’ten yakmak istedik”
Uzun zamandır Dem Parti Engelliler Komisyonu olarak alanda çalışmalar yaptıklarını anlatan Çelebi, daha önce üstünde düşünülmemiş, söz kurulmamış bir alana dair bir manifestoları olduğunu söyledi ve komisyon olarak yürüttükleri çalışmalardan bahsetti.
“DEM Parti Engelli Manifestonumuz HDP döneminde yazdığımız bir ayrımcı tabirler raporumuz var. Çünkü mevcut resmi söylemlerde her an ve her dakika sağlamcılığı üreten bir dil var. Barışı nefret diliyle, düşmanlık diliyle nasıl inşa edemezsek sağlamcının da kullanmış olduğu dildeki ideolojinin negatif pratiklerini ortadan kaldırabiliyoruz. Uzun zamandır “Sağlamcı kimdir?”, “Sağlamcı nasıl çalışır, nasıl konuşur?”, “Teknolojiyi nasıl da inşa ederiz?” gibi çalışmalar yapıyoruz panellerle, çalıştaylarla.”
Çelebi, engelliliğin sadece engellilerin meselesi olarak görüldüğü için politik sözün çok itibar görmediği bir alan olduğu tespitini yapıyor. Diyarbakır’daki 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde sağlamcılığa ilişkin dövizlerin olması noktasında arkadaşlarıyla ortaklaştıklarını anlatan Çelebi, 25 Kasım’daki dövizlerin herkese kesişimsel mücadeleyi sorgulattığını ifade etti:
“‘İçindeki sağlamcıyı sustur.’ diye bir pankartımız vardı. Bir barış annemiz bu pankartı tuttuğu zaman, annenin elinde görülen bu pankart bütün Diyarbakır’da konuşuldu. Döviz, birçok kişiye ‘Sağlamcı kimdir?’ sorusunu sordurttu ve bu bir anlamda, demokratik alanlarda, özgürlükçü alanlarda ıskaladığımız kesişimsellik meselesini ortaya çıkardı. Eğer mevcut özgürlük arayışlarımızı bu kesişimsel noktalarda birbirimizin sözüne sahip çıkarak savunuyorsak çok daha görünür oluyoruz. Farklı mahallelerde farklı alanların sorularını da sordurmaya başlıyoruz. Amed’i yürüyüş için seçmemizin en büyük nedeni, uzun süredir sordurmaya çalıştırdığımız soruyu barış annemizin buradan sordurması ve tabii ki Amed’in bir özgürlükler şehri olması. Biz bu özgürlükler şehrinden ilk çoban ateşini yakmak istedik.”
Çelebi, iktidarın engellilere yönelik politikalarını eleştirerek özgürleştirici bir paradigmanın benimsenmesi gerektiğini savundu. Çelebi, sağlamcı ideolojinin yalnızca iktidar politikalarında değil, toplumun geniş kesimlerinde ve özgürlükçü alanlarda da yeniden üretildiğine dikkat çekti.
“Sağlamcı politikalar Platon’a kadar uzanıyor”
Çelebi, engellilere yönelik dışlayıcı politikaların yalnızca belirli bir alanla sınırlı olmadığını vurgulayarak “Sanatta, istihdamda, sokakta, parkta, evde, siyasi alanda, kültürde, her alanda sağlamcı politikalar var” dedi.
Engelliler komisyonu olarak mevcut sistemi kuşatan tahakküm zincirlerine dair her yerde söz kurduklarını belirten Çelebi, bunun beden anlayışına olan bir itiraz olduğunu vurguladı. Bedene dair kabullerin yeni baştan sorgulanması gerektiğini ifade eden Çelebi, sistematik tahakkümün köklerinin daha derine uzandığını aktardı:
“Platon, sağlamcı biyopolitikanın temelini atan zihniyettir, ırkın iyileştirilmesini sağlam bedenle eşleştirmiştir. Aristoteles ise kadını ‘eksik erkeklik’ olarak tanımlamıştır. Buradaki cesaretliliğin sağlamcı bir yanı vardır. Bu sağlamcı ideolojinin inşasının Aristo’ya kadar dayandığını söyleyebiliriz.”
“Özgürleştirmeyen politikaların bir katkısı yok”
Çelebi, mevcut engellilik anlayışının bireyi “aciz, yük ve bakıma muhtaç” olarak kodladığını söyledi. “Bedeni hasarlı gören, onu eve kapatan, ne işin var sokakta, ne işin var senin sanatta, kültürde, siyasette diyen bir yaklaşım biçimi var” diyen Çelebi, söz konusu anlayışın “bağımlı kılan” politikaları doğrudan şekillendirdiğini belirtti.
Çelebi, sağlamcı zihniyetin yalnızca iktidar politikalarında değil özgürlük mücadelesi yürüten yapılarda da kendini gösterdiğini belirterek “İktidarın mevcut politikaları resmi sağlamcı ideolojiden şekilleniyor. Ama biz toplumsal olarak ya da özgürlükler mücadelesi yoluna çıkmış zihinler olarak da bu zihni dönüştürme noktasında çok mahir değiliz, çok istekli değiliz açıkçası” dedi.
Belirli ezberlerin, alışılan yolların ve düşünme biçimlerinin olduğunu söyleyen Çelebi, bu ezberlerin çok konformist olduğunu açıkladı:
“Biz bütün politikaların, bütün desteklerin özgürleştirici olmasını savunuyoruz. Özgürleştirmeyen politikaların engellilerin hayatına bir katkısı yok. Sonuç olarak onurlu ve özgür bir yaşamdan bahsediyoruz.”
Çelebi, özgürlükçü ve demokratik kurumların yapması gerekenleri ise şöyle özetledi:
“Bizim bütün demokratik örgütleriyle gerçekten bedene karşı bir itirazımızın olması gerekir. Engellilik meselesinin, bedene olan yaklaşımlarımızın, özellikle bu modern toplumdaki metaya dönüştürülmüş tüketici bedenin bir türlü ‘tanımlanamama hezeyanının’ ideolojik bir inşa olduğunu anlamalı ve bunun ideolojik bir mücadele hattı olduğunu görmemiz gerekiyor.”
“Engellilik siyaset üstü değil, politik bir mücadele”
Komisyon, engelliliğin birçok siyasi yapı tarafından “siyaset üstü bir mesele” olarak sunulmasını da eleştiren Çelebi, bu mitin kırılması gerektiğini vurguladı:
“Tam da politik bir mücadele olduğunu, dolayısıyla sözün de politik bir yerden kurulması gerektiğini ve diğer politikalarla bu hatların birleştirilmesi gerektiğini düşünüp burada bir mücadele yürütüyoruz. Mücadelenin aynı değerde, aynı önemde, sözün de aynı önemde ve aynı değerde yükseltilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Mücadelemiz bu şekilde devam edecek.”
Dem Parti belediyelerinde erişilebilirlik çalışmaları
Yerel yönetim alanında da önemli gelişmeler yaşandığını aktaran Çelebi, yerel seçimlerin ardından üç büyük şehirde daire başkanlıkları, bazı belediyelerde ise engelli şubeleri kurulduğunu belirtti. Ön seçimsiz belediye meclisi üyeliğinde engelli temsilcilerin yer aldığını da hatırlatan Çelebi, bunların önemli başlangıçlar olduğunu söyledi. Bu çalışmaların özgürlük paradigmasıyla yapıldığını ifade ederek “Fiziksel mekanlardaki erişebilirlik, materyaldeki erişebilirlik, sosyal medya kullanımındaki erişebilirlik alanında çalışmalarımız başladı ama yeterli değil, yapmamız gereken çok fazla iş var” dedi.
Çelebi ayrıca, komisyon olarak iç eğitimler ve atölye çalışmaları yürüttüklerini, belediye çalışanlarının paradigma dönüşümünü gerçekleştirebilmesi için çaba harcadıklarını ve bu mücadeleyi diğer özgürlük alanlarıyla ortaklaştırarak sürdüreceklerini ifade etti.
“365 gün yaşadığımız sorunu anlamsız ritüellere sıkıştıramayız”
Çelebi, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ve 10-16 Mayıs Engelliler Haftası gibi özel günlerin de mevcut sağlamcı ideolojinin bir yansıması olduğunu vurgulayarak bu pratiklere itiraz etti.
“Kapalı mekanlarda engellilere lütufkâr davranılan, yemekler verilen, fotoğraflar çekilen, başları okşanan bu günler aslında engellilerin kendini çok kötü hissettiği ama verenlerin kendini tatmin ettiği anlara tekabül ediyor” diyen Çelebi, söz konusu ritüellerin gerçek sorunların üstünü örttüğünü söyledi.
“Sağlamcıların dili, zehri 365 gün akıyor. 365 gün dışlanıyoruz. 365 gün engelli gençler kendilerini eve kapatıyor. Ebeveynler utandıkları için çocuklarını eve hapsediyor. Dolayısıyla 365 gün yaşadığımız sorunu bu anlamsız ritüellere sıkıştıramayız. Bizim burada itirazımız var. Bu bu itirazın bir sembolüdür.”
Bu itirazı somutlaştırmak amacıyla komisyonun kendi takvimini oluşturduğunu açıklayan Çelebi, “Kendi irademizi, kendi tercihimizi, kendi günümüzü kendimiz oluşturuyoruz. Bundan sonra her mayısın ilk pazarı geleneksel engelliler buluşması olarak sürdüreceğiz” dedi.
Onur yürüyüşüne çağrı
Çelebi sözlerini sonlandırırken “Bu yürüyüşe gelmek için engelli olmanız gerekmiyor. Her canın onurlu yaşaması gerektiğine ve varoluş hakkına saygı duymanız yeterli” dedi.
İşçi ve Emekçi Bayramı 1 Mayıs’a giderken emeğin dönüşümü ve işçi sınıfının geleceği ekseninde yapay zekânın rolüne dair değerlendirmelerde bulunan Ekonomist Orhan Olgen, yapay zekanın emeğin değerini radikal şekilde düşürdüğünü ancak robotların işçi sınıfının yerini alamayacağını belirtti.
1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı yaklaşırken işçi sınıfının günümüzde evrildiği durum ile yeni tartışma alanları gündeme geliyor.
Kökeni 19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçi eylemlerine ve çalışma saatlerinin düşürülmesi talebine dayanan 1 Mayıs, yaklaşık 140 yıldır dünya genelinde kutlanıyor. Sanayi Devrimi sonrası çalışma koşullarının iyileştirilmesi amacına dayanan eylemsellikler, zamanla işçi hakları ve işveren ilişkilerinin küresel ölçekte sembolleştiği bir güne dönüştü.
Bu sürecin sonunda 20. yüzyıl, işçi hareketlerinin siyasal sistemler üzerindeki etkisinin en yoğun hissedildiği dönem oldu. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Marksist teoriler ve işçi sınıfının toplumsal rolleri üzerine yapılan tartışmalar yeni bir boyut kazandı. Bu süreç, reel sosyalizm deneyimlerinin sonuçlarının analiz edildiği ve emeğin dönüşümünün yeniden sorgulandığı tartışmaları gündeme getirdi.
Marksist teoriye dönük eleştiriler ise dijital emek, robotik otomasyonun üretimde artan rolü ve son dönemde yapay zekâ gibi iş sektörlerini dönüştüren teknolojiler; işçi sınıfının geleceğine ilişkin başlıkların odağında şekilleniyor.
Viyana Orta Avrupa Üniversitesi Ekonomi bölümünde doktora araştırmacısı Orhan Olgen ile emeğin dönüşümünü, işçi sınıfının geleceğini, yapay zekanın işçi sınıfı için oluşturduğu tehditleri ve uygulanabilecek politikaları konuştuk.
“Yapay zekâyı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz“
Marksist emek-değer teorisine göre üretimin merkezinde insan emeği vardı. Şu an bir ürün yapay zekâ ile, insansız bir şekilde üretildiğinde ürünün değeri nasıl dönüşüyor? Bu dönüşümün ev içi bakım emeği, zihinsel emek veya fiziksel emek gibi emek türlerini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
Marx, Kapital’de değerin kaynağını “toplumsal olarak gerekli emek zamanı” ile açıklar; yani bir malın piyasa değerinin arkasındaki asıl güç insan emeğidir. Bugün ise karşımızda insan müdahalesi olmadan kod yazan, görsel tasarlayan veya üretim bandında parça birleştiren bir yapay zekâ var. Bu noktada teorik bir tıkanma yaşanıyor gibi görünebilir. Ancak Marksist açıdan bakarsak; tamamen makineleşmiş bir sistemde ürüne yeni bir değer eklenmez. Makine (sabit sermaye), yalnızca kendi aşınma payını ürüne devreder; yeni bir “artık değer” yaratamaz. Artık değeri yaratan tek şey “canlı emek”tir.
Sermaye, insanı üretimden kovup yerine yapay zekayı koyduğunda maliyetleri düşürse de aslında kendi bindiği dalı kesiyor. Sömürecek insan bulamazsa, kârın kaynağı da kurur. Zihinsel emek tarafında ise durum daha yıkıcı. Eskiden yaratıcılık veya analiz, emeğin en nitelikli ve pahalı kısımlarıydı. Yapay zekâ şimdi bu süreçleri standartlaştırarak değersizleştiriyor. Bir grafikerin on saatini alacak işi saniyeler içinde yapan algoritma, o işin “toplumsal olarak gerekli zamanını” radikal şekilde düşürerek emeğin piyasa değerini yerle bir ediyor. Ev içi emek konusunda ise robotlar iş yükünü alsa bile kapitalizm bize boş zaman tanımıyor; o vakti veri üreteceğimiz veya esnek çalışacağımız yeni modellere dönüştürüyor. Akıllı süpürgeyi kullanırken veya yemek siparişi verirken aslında sermaye için veri üretiyoruz. Yani boş zamanımız bile artık bir üretim süreci haline gelmiş durumda.
“Algoritmalar tarafsız değildir”
Peki ürünün değerinin ve emeğin dönüştüğü bu durumda sermaye ve sınıf ilişkileri nasıl şekillenecek?
Sınıf ilişkileri ortadan kalkmıyor, aksine daha “görünmez” ama sert bir biçime bürünüyor. Bugün “platform kapitalizmi” dediğimiz yapıda teknoloji devleri artık sadece makinelere değil, veriye ve altyapıya sahip. Yapay zekayı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz çünkü algoritmalar tarafsız değildir. O algoritmayı yazan, besleyen veriyi seçen ve mülkiyetini elinde tutan bir sermaye grubu var.
Burada karşımıza “algoritmik yönetim” çıkıyor. Artık başınızda bağıran bir usta başı yok; sizi puanlayan, hızınızı ölçen veya sistemden bloklayan bir kod dizini var. İşçi sınıfı da artık sadece fabrika tulumu giyenlerden ibaret değil; algoritmaları beslemek için “tık işçiliği” yapan, güvencesiz milyonlarca insan bu sınıfın bir parçası. Unutulmamalı ki yapay zekâ gökten zembille inmedi; hepimizin dijital ayak izleriyle, kolektif emeğiyle eğitildi. Yani yapay zekanın çıktısı, aslında geçmişteki kolektif emeğimizin birikmiş halidir. Ancak bu birikim, mülkiyetin devasa şirketlerde (Microsoft, Google vb.) toplanmasıyla sınıfsal uçurumu daha da derinleştiriyor.
“Kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir”
Gelişmiş kapitalist ülkelerde üretimde otomasyonun rolü oldukça fazla iken Afrika ve Asya gibi bölgelerde bu oran oldukça düşük seyrediyor. Bu durum gelecekte değişebilir mi? Robotlar insan emeğinden daha ucuz hale gelebilir mi?
Bu nokta bence en kritik olanı. Gelişmiş kapitalist ülkeler (merkez) teknolojiyi ve algoritmayı elinde tutuyor. Afrika, Asya ve Latin Amerika (çevre) ise hala ucuz emek ve ham madde kaynağı olarak görülüyor. Ama şöyle bir tehlike var: Eğer robotlar Bangladeşli bir tekstil işçisinden daha ucuza mal olmaya başlarsa, sermaye üretimi merkeze geri çeker.
Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin sanayisizleşmesine ve tamamen dışlanmasına yol açabilir. Diğer yandan, yapay zekayı eğitmek için kullanılan o devasa veri setleri, aslında küresel güneydeki insanların düşük ücretlerle yaptığı veri etiketleme işlerine dayanıyor. Yani aslında en ileri teknoloji bile hala en ilkel ve ucuz emeğin sömürüsü üzerine yükseliyor. Robotlar insan emeğinden ucuz hale gelebilir mi? Enerji maliyetleri düştüğü sürece evet. Ama kapitalizm her zaman sömürecek bir insan unsuru arar; çünkü makine makineyi sömüremez, kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir.
Özetle, yapay zekâ ne bizi kurtaracak bir mucize ne de kaçınılmaz bir felaket. Her şey, bu muazzam gücün kimin elinde olduğu ve hangi sınıfsal çıkarlara hizmet ettiğiyle ilgili. Bir iktisat öğrencisi olarak diyebilirim ki; denklemde hala en önemli değişken biziz, yani canlı emek.
Klasik Marksist yaklaşımdaki altyapı ve üstyapı ilişkisini, yapay zekanın şekillendirdiği bir gelecek dünyasında, nasıl öngörmek mümkün? Ahlak, hukuk başta olmak üzere nasıl bir dönüşüm bekleniyor?
Marksist teoride altyapı (üretim ilişkileri ve güçleri), üstyapıyı (hukuk, din, sanat, ahlak) belirler. Yapay zekâ altyapıyı o kadar hızlı değiştiriyor ki üstyapı buna yetişemiyor. Mesela hukuk sistemimiz bireysel mülkiyet üzerine kurulu. Ama yapay zekâ milyonlarca insanın kolektif birikiminden (internet verisinden) besleniyor. Burada mülkiyet kimin? Eğer bir algoritma senin kredi notunu düşürüyorsa veya seni işe almıyorsa, buna karşı itiraz edebileceğin bir hukuk henüz tam oturmadı. Sermaye, bu devasa kolektif birikimi tekelleştirip benim fikri mülkiyetim diyerek üstyapıyı kendi lehine dönüştürmeye çalışıyor.
Ahlak ve etik tartışmaları da bu noktada devreye giriyor. “Yapay zekâ etiği” dedikleri şeyin çoğu aslında sermayenin sorumluluktan kaçma çabası. Bir algoritma hata yaptığında veya birini işten çıkardığında suçlu makinedir diyerek, kararı alan sınıfsal iradeyi gizlemeye çalışıyorlar.
“Krizi önlemenin tek yolu üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlamak”
Yine klasik Marksist teorinin yaklaşımından yola çıkarsak, yeni “işçi sınıfı” robotlar mı olacak?
Bu konuda çok net olmak lazım: robotlar işçi sınıfı değildir ve olamazlar. İşçi sınıfı, hayatını devam ettirmek için emeğini satmak zorunda olan toplumsal bir öznedir. Bir robotun yaşam mücadelesi yoktur, enerjiye ve bakıma ihtiyacı vardır ki bu da sermaye için sadece bir işletme gideridir (elektrik faturası gibi). Robotlar grev yapmaz, hak aramaz, sendika kurmaz.
İşçi sınıfını robotlarla ikame etmek, işçiyi özgürleştirmez; aksine onu üretim sürecinin dışına, yani kronik işsizliğe iter. Robotların üretime girmesi, üretim araçlarının kimin elinde olduğu sorusunu daha önemli hale getirir. Eğer fabrikalar ve algoritmalar halkınsa robotlar bizi özgürleştirir; eğer sermayeninse robotlar bizi aç bırakır. Olay bu kadar basit.
Yapay zekanın yaygınlaşması ve üretimdeki yerinin artması işsizlik ve üretilen ürünlerin satılamaması gibi krizlere yol açmayacak mı? Açacaksa bunu önlemek için ne gibi politikalar uygulanmalı?
İşte kapitalizmin en büyük paradoksu burada. Yapay zekâ ve otomasyon sayesinde üretim kapasitesi devasa boyutlara ulaşıyor. Eskiden bin kişinin yaptığı işi artık on kişi birkaç botla yapabiliyor. Peki, işten atılan o 990 kişi bu üretilen malları nasıl satın alacak?
Canlı emeği üretimden kovduğunda, toplam ücret hacmi düşer. Ücret hacmi düşünce talep azalır. Talep azalınca üretilen mallar depolarda çürür. İşte bu, Marksist anlamda klasik bir “aşırı üretim krizi”dir ama bu sefer teknolojinin hızıyla katlanmış durumda. Egemen sınıflar bunu “Evrensel Temel Gelir” gibi yollarla yamamaya çalışacaklar. Yani insanlara ölmemeleri ve tüketmeye devam etmeleri için küçük bir harçlık verecekler. Ama bu sürdürülebilir değil çünkü sistemin motoru olan “artık değer üretimi” tıkanıyor. Bu krizi önlemenin tek yolu, üretimi kâr için değil toplumsal ihtiyaç için planlamaktır. Eğer yapay zekâ toplumsal bir mülkiyet olsaydı, çalışma saatlerinin düşmesini ve hepimizin daha çok boş zamana sahip olmasını konuşurduk. Ama şu anki yapıda sadece daha fazla işsizliği ve belirsizliği konuşuyoruz.
Barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan, gazetecilere dönük müdahalelerin ana akım medya çalışanlarına kadar uzanmasını yıllardır hedefteki Kürt ve sosyalist basına yeterince sahip çıkılmamasının bir sonucu olarak değerlendirdi.
Fotoğraf: İlke TV
Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) yayımladığı 2025 Dünya Basın Özgürlüğü raporuna göre, basın özgürlüğü konusunda geçen yıla kıyasla bir basamak daha gerileyerek 180 ülke arasında 159’uncu sıraya düşen Türkiye, geçtiğimiz yıl ulusal düzeydeki olumsuz şartlar nedeniyle yeniden düşüş yaşadı ve “çok vahim” kategorisinde kaldı.
Son dönemde gazetecilere yönelik artan baskılar, basın özgürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Ramazan Bayramı’nda aile ziyareti için gittiği Tokat’ta gece saatlerinde bir operasyonla gözaltına alınan İsmail Arı’nın Ankara’ya getirildikten sonra 24 saat içerisinde tutuklanması, DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ’ın evinden gözaltına alınıp 22 saat sonra cezaevine gönderilmesi bu baskının en somut örnekleri oldu.
Haklarında açılan soruşturmalarda gidip ifade vermiş gazetecilerin polis operasyonları ile gözaltına alınması keyfi cezalandırma argümanlarını güçlendirirken muhalif kimliği ile bilinen gazetecilere yönelik tutuklamalar meslektaşlarının eylemliliklerine de sebep oldu. Bu eylemliliklerde Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi son dönemde tutuklanan gazetecilere yer verilmemesi de çeşitli çevreler tarafından eleştirileri beraberinde getirdi.
Geçmişte Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla yapılan saldırıların bugün yeni yasalar ile ana akım medyaya kadar genişletilmiş olmasının ne anlama geldiğini, gazeteciliğe yönelik saldırılar ile iktidarın hedefleri arasındaki ilişkiyi, toplumsal muhalefetin tutumunu ve Türkiye’de medyanın geleceğine ilişkin senaryoları değerlendiren iletişim bilimci ve barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan yaşananların siyasal iktidarın mevcut durumu yönetme kriziyle birlikte incelenmesi gerektiğini söyledi. Ayan, gazeteciliğin geleceğinin medya alanındaki örgütlenme düzeyiyle bağlantılı olduğunu fakat bunun kendi başına yeterli olmayacağını savundu.
“Gazeteciliğe dönük saldırılar yeni değil”
İsmail Arı, Alican Uludağ, Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi gazetecilerin tutuklanmasının gazeteciliğe yönelik saldırıları daha görünür hâle getirdiğini ifade eden akademisyen Vahdet Mesut Ayan, iktidarın bu konudaki pratiklerinin daha köklü olduğunu hatırlattı.
Mevcut tutuklamaların, siyasal iktidarın uzun yıllardır sürdürdüğü baskı politikalarının bir uzantısı olduğunu vurgulayan Ayan; medyayı kontrol etmenin yöntemleri arasında mülkiyet yapısını iktidar lehine değiştirmekten kayyım uygulamalarına, gazetecileri mesleki faaliyetleri nedeniyle soruşturma ve kovuşturma kıskacına almaya kadar geniş bir yelpaze bulunduğunu ifade etti.
2024 yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablonun, iktidarın toplumsal rıza üretme kapasitesinde ciddi bir zayıflamaya işaret ettiğini belirten Ayan, “Bu tür durumlarda iktidarlar, kamunun bilgiye erişimini daha fazla denetim altına alma eğilimi gösterir” dedi. Ayan’a göre bugün tanık olduğumuz baskı artışı, yalnızca medyayı değil, genel olarak muhalefet alanını kuşatmayı hedefleyen geniş bir kontrol stratejisinin parçasını oluşturuyor.
Söz konusu gazetecilerin suçunun kamuyu ilgilendiren bilgilerin yine kamuoyu ile paylaşılması olduğunu söyleyen Dr. Vahdet Mesut Ayan, şunları da ekledi:
“Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesinde düzenlenen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu, muğlak yapısı nedeniyle iktidarın hoşuna gitmeyen haberleri cezalandırmak için işlevsel bir araca dönüşüyor. Nitekim İsmail Arı’nın gözaltına alınması ve tutuklanması sürecinde, herhangi bir somut soruşturma yürütülmeden yalnızca Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin (DMM) yaptığı açıklamanın esas alınması bu duruma çarpıcı bir örnek sunuyor.
Sonuç olarak, medya ve gazeteciler üzerindeki baskının artışını, siyasal iktidarın yönetme kapasitesinde yaşadığı aşınma ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yönetim krizleriyle birlikte değerlendirmeli. Bu çerçevede belirleyici olan, iktidarın giderek artan ölçüde ‘yönetememe’ sorununa verdiği otoriter tepkilerdir.”
Ayan, geçmişte Kürt veya sosyalist gazetecilere “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla açılan soruşturmaların bugün ana akım medyada çalışıyor denebilecek gazetecilere kadar yayılmış olmasında ise muhalefetin tutumunun göz ardı edilemez olduğunu savundu:
“Siyasal iktidarın yönetme kapasitesindeki aşınma, uzun yıllar boyunca hedefte olan Kürt ve sosyalist medyanın yanına artık ana akım gazeteciliği de eklemiş durumda. Dolayısıyla bugün yaşadığımız tablo, bir kırılmadan ziyade, kapsamı genişleyen bir sürekliliğe işaret ediyor. ‘Sansür yasaları’ olarak adlandırılan düzenlemelerin ortaya çıkış koşulları da burada yatıyor. Siyasal iktidar hem İletişim Başkanlığı hem de onun bünyesinde faaliyet gösteren DMM aracılığıyla dolaşımdaki bilgiyi daha sıkı denetim altına almak ve mümkün olduğunca tekelleştirmek istiyor. Ancak toplumun yapısı, iktidarın özellikle iktisadi ve kültürel politikalarına yönelik artan hoşnutsuzluk ve bu hoşnutsuzluğu ifade edebilecek mecraların teknolojik gelişmelerle çoğalması, bu denetim arayışını sürekli yeni düzenlemelerle tahkim etme ihtiyacını doğuruyor.
Öte yandan muhalefetin bu süreçteki rolünü de göz ardı etmemek gerekiyor. İktidara mesafeli toplumsal kesimlerin siyasal düzlemdeki temsilinde görülen ikircikli tutum ve bu düzenlemelere karşı yeterince güçlü ve örgütlü bir karşı duruşun geliştirilememesi, bugün karşı karşıya kaldığımız keyfi soruşturma ve tutuklama pratiklerinin zeminini genişletiyor.”
“Seçici dayanışma eleştirileri göz ardı edilemez”
29 Mart 2026’da gerçekleştirilen “Gazetecilere Özgürlük” yürüyüşü, Fotoğraf: BirGün
Son dönemde yaşanan tutuklamalara karşı yapılan açıklama ve eylemlilikleri de değerlendiren Ayan, Türkiye’de gazeteciler arasında dayanışmanın tarihsel olarak eşit ve kapsayıcı biçimde kurulamadığını ve taleplerin karşılık bulmamasının ise toplumun örgütsüzlüğü ile ilişkili olduğunu vurguladı. Özellikle Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik baskı dönemlerinde daha sınırlı tepkilerin verildiğini hatırlatan Ayan, bugün ortaya çıkan dayanışma pratiklerinin benzer sınırlar taşıdığı yönündeki eleştirilerin de belirli ölçüde karşılık bulduğunu ifade etti.
Bu durumu yalnızca bireysel tercihler ya da güncel tutumlarla açıklamanın da eksik kalacağını belirten Ayan, aynı zamanda tepkilerin ve eylemliliklerin de kuşkusuz gerekli olduğunu savundu:
“Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre basın kolundaki sendikalaşma oranı yüzde 14 seviyesinde. Örgütlülüğün bu düzeyde kalması hem dayanışmanın kapsayıcılığını sınırlıyor hem de verilen tepkilerin etkisini azaltıyor.
Dolayısıyla mesele, yalnızca ‘kimin kiminle dayanıştığı’ sorusuna indirgenemez. Asıl sorun, bu dayanışmayı sürekli, kapsayıcı ve etkili kılacak örgütsel zeminin yeterince güçlü olmamasıdır. Basın ve medya alanındaki sendika ve meslek örgütlerinin, örgütlülüğü artırmaya yönelik somut ve kapsayıcı politikaları gecikmeden hayata geçirmesi bu nedenle kritik önemdedir.
Böyle bir örgütlülük, yalnızca eylem kapasitesini artırmakla kalmayacak; aynı zamanda gazeteciler arasındaki ideolojik ayrımların aşılmasına ve daha ilkesel, daha kapsayıcı bir dayanışma hattının kurulmasına da zemin hazırlayacaktır.”
“Çözüm parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor”
Son olarak Türkiye’de medyanın geleceğine dair ne gibi senaryolar mevcut olduğuna dair değerlendirmelerde bulunan Ayan, farklı senaryoların konuşulabileceğini fakat bunların tamamının mevcut güç ilişkileri ile doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Ayan’a göre, bugünkü tablo, medya alanının önemli ölçüde siyasal iktidarın etkisi ve kontrolü altında olduğunu gösteriyor.
Ayan, yeni bir değişim perspektifinin ancak bu kontrol ilişkisini hedef alan politik ve kurumsal dönüşümlerle mümkün olduğunu belirtti:
“Mesele yalnızca medya alanının kendi iç dinamikleriyle sınırlı değil; doğrudan siyasal iktidar ve güç ilişkileriyle bağlantılı bir yapısal dönüşüm sorunu.
Öte yandan gazeteciler Türkiye’de çift yönlü bir baskı altında faaliyet yürütüyor. Bunun ilk boyutu, medya emek süreçlerinin kapitalist üretim ilişkileri içinde giderek daha güvencesiz ve parçalı hale gelmesi. Geçici, atipik ve esnek çalışma rejimleri; düşük ücret, güvencesizlik, örgütsüzlük ve buna bağlı olarak yaşanan vasıfsızlaşma bu alanın temel karakteristikleri haline gelmiş durumda. İkinci boyut ise otoriter siyasal iktidarın medya kurumları ve gazeteciler üzerindeki doğrudan baskısı. Bu iki katman birlikte düşünüldüğünde, sorun yalnızca ifade özgürlüğü meselesi olmaktan çıkıp aynı zamanda bir emek rejimi ve örgütlenme sorunu haline geliyor.
Bu nedenle çözüm de parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor. Medya alanındaki örgütlülüğün güçlendirilmesi ve gazetecilerin işçi sınıfının diğer kesimleriyle daha güçlü dayanışma ilişkileri kurabilmesi kritik önemde. Böyle bir bütüncül mücadele hattı kurulmadığı sürece, yalnızca mevcut iktidar değil, iktidar değişiklikleri sonrasında da benzer yapısal sorunların devam etme riski oldukça yüksek.”
Medya Özgürlüğü Hızlı Müdahale (MFRR), 2025’te Avrupa genelinde basın ve medya özgürlüğüne yönelik 1.481 hak ihlali belgeledi. Mapping Media Freedom (MapMF) veritabanına dayanan ihlaller 2.377 medya çalışanı ve kurumu doğrudan ilgilendirirken raporda, Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde 740, AB aday ülkelerinde ise 741 ihlalin kayda geçtiği belirtildi.
Raporun Türkiye bölümünde, basın özgürlüğünün 2025’te daha da kötüye gitmesi “giderek kısıtlayıcı hale gelen siyasi iklim” ile ilişkilendirilirken izleme döneminde MapMF, Türkiye’de 259 gazeteci ve medya kuruluşunu etkileyen 137 ihlal belgeledi.
“Bu olaylar, eleştirel haberciliğin giderek suç veya güvenlik sorunu olarak yeniden çerçevelendirildiği sistematik bir eğilimi ortaya koymaktadır” diyen rapora göre; eleştirel gazetecilik, sistematik biçimde “suç” ya da “güvenlik sorunu” olarak yeniden tanımlanıyor.
Siyaset kuramcısıLea Ypi, liberal küresel düzenin krizleri arasında yeni bir sol yaratmak için solun devlet sosyalizminin başarısızlığı ve sosyal demokrasinin ulus devlet kökenli versiyonunun başarısızlığı ile yüzleşmesi gerektiğini söylüyor.
Amerika merkezli sosyalist yayın mecrası olan Jacobin dergisi editörü Meagan Day’in Londra Ekonomi Okulu’nda (LSE) Ralph Miliband Siyaset ve Felsefe Profesörü Lea Ypi ile yaptığı bu söyleşiyiNiha+ okurları için Türkçeye çevirdik.
Günümüzde liberal uluslararası düzene yönelik alışılagelmiş eleştiriler genellikle sağ kanattan yükseliyor: Ulus devletin mutlak üstünlüğü, küresel kurumların birer kurgudan ibaret olduğu ve kozmopolit elitlerin sıradan halkın çıkarlarını göz ardı ettiği iddiası… Liberallerin bu eleştirilere yanıtı ise İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen uluslararası düzeni, onun desteklediği ekonomik sistemle bir tutup her ikisini de koşulsuz savunmak oluyor.
Bu iki pozisyondan da tatmin olmayan siyaset kuramcısı Lea Ypi, bizi “alternatif kozmopolitizm” adını verdiği bir anlayış geliştirmeye çağırıyor. Yani derinleşen eşitsizlik, yükselen otoriterleşme ve tırmanan savaşlarla baş edebilecek bir sol enternasyonalizm.
LSE’de Ralph Miliband Siyaset ve Felsefe Profesörü olan Ypi, komünist Arnavutluk’ta büyüdü ve sistemin çöküşünü bir çocuk olarak yaşadı. Bu deneyimlerini Free: Coming of Age at the End of History (Özgürlük: Tarihin Sonunda Büyümek) adlı anı kitabında kaleme aldı. Son kitabı Indignity: A Life Reimagined‘da (Haysiyetsizlik: Yeniden Kurgulanan Bir Hayat) benzer şekilde ailesinin tarihinden yola çıkarak savaşlar arası dönemde faşizmin yükselişine ışık tutuyor. Ypi’nin yazıları, kişisel hikayeleri siyaset felsefesiyle harmanlarken özellikle liberallerin ve sosyalistlerin paylaştığı “özgürlük” değerinin tarihsel ihanetlerini inceliyor.
Jacobin’den Meagan Day ile yaptığı bu söyleşide Ypi, küresel sağ dalgasının jeopolitik olarak yeniden hizalanmadan ziyade ideolojik bir yakınlaşma olduğunu ve bu durumun iki dünya savaşı arasındaki dönemle ürkütücü benzerlikler taşıdığını savunuyor. Muhafazakârlık ile faşizm arasındaki farkı analiz eden Ypi, MAGA (Make America Great Again) hareketinin radikalleşmesinin neden tanıdık bir yükseliş mantığı izlediğini açıklıyor ve göçün kültürel değil temelde bir sınıf meselesi olduğunu vurguluyor.
Ypi ayrıca ailesinin geçmişine dayanarak mevcut krizin ölçeğine uygun bir sol siyaset inşa etmek istiyorsak hem devlet sosyalizminin hem de sosyal demokrasinin ulus devlet sınırlarına hapsolmuş başarısızlıklarıyla dürüstçe yüzleşmemiz gerektiğini belirtiyor.
Meagan Day: İran’daki mevcut kaosu göz önüne aldığımızda, söze jeopolitik düzenin çöküşünden başlamak oldukça isabetli görünüyor. Birleşmiş Milletler’den Bretton Woods kurumlarına kadar, liberal küreselciliğin tüm mimarisinin ya parçalandığına ya da işlevsizleştiğine şahitlik ediyoruz. Sizce bu durum kurumların bir başarısızlığı mı, yoksa en başından beri vaat ettiklerini sunamadıklarının bir kanıtı mı?
Lea Ypi: İkisinin birleşimi diyebilirim. Bu kurumların her zaman sömürgeci kalıpların ve belirli bir ekonomik sistemin hizmetinde olduğu ve zengin ülkelerdeki elitleri dünyanın yoksul kesimlerine karşı koruduğu söylenir. Bu doğru bir anlatıdır ancak bu kurumlar, aynı zamanda liberalizmin dışlayıcı eğilimlerini dengeleme çabalarının da bir sonucudur. Bunlar, evrensel özgürlük vaadini tam olarak gerçekleştiremeseler de bu özgürlüğü yayma mücadelesinin bir parçasıydılar.
Şu an tanık olduğumuz çöküşü genellikle sadece jeopolitik terimlerle; yani Çin’in yükselişi veya ABD ile Avrupa arasındaki krizler üzerinden okuma eğilimindeyiz. Oysa karşımızdaki asıl tablo, ideolojik bir kırılmanın tetiklediği jeopolitik bir çatışmadır. Bir başka deyişle, ulus devletin mutlak üstünlüğünü savunan sağcı bir dünya görüşünün şahlanışını izliyoruz. Bu bakış açısı; etno-merkezci, etno-milliyetçi bir temele dayanıyor ve odağına ‘kozmopolit liberal elitlerin’ eleştirisini yerleştiriyor.
Bu fenomene Avrupa’dan Orta Doğu’ya, ABD’ye kadar her yerde rastlamak mümkün. Sağ cenahın paylaştığı ortak ideolojik zemin şu: ‘Güçlü olan haklıdır; güç sahipleri dilediğini yapar, zayıflar ise payına düşen acıya katlanmak zorunda kalır.
MD: Küresel sağda ideolojik olarak yeni bir şey mi doğuyor? Yoksa sağ her zamanki gibiydi de sadece şimdi cesaretlenip dizginlerinden mi boşaldı?
LY: İki dünya savaşı arasındaki dönemde, faşizmin yükseldiği yıllardaki liberal kozmopolit elit eleştirisine çok benziyor. Birçok kişi faşizmi sadece muhafazakârlık sanıyor ama faşizmin, dünyanın nasıl olması gerektiğine dair kurucu bir anlayışı var. Faşizm, Birinci Dünya Savaşı ve ekonomik krizden sonra zaten var olan o liberal enternasyonalizm eleştirisine sahip çıkıyor.
Şu anki fark, bu eleştirinin liberal kapitalizme ve küreselleşmeye yönelik “hegemonik” eleştiri haline gelmiş olmasıdır. Savaşlar arası dönemde, statükoya karşı sınıfsal bir perspektiften gelen sol eleştiri de mevcuttu. Bugün ise mevcut düzene yönelik eleştiriler ezici bir çoğunlukla sağdan geliyor. Ana akım sol ise kendi kapitalizm eleştirisini yeniden inşa etmekte zorlanıyor.
MD: Muhafazakârlık ile faşizm arasındaki farkı biraz daha açabilir misiniz?
LY: Bu bir yöntem farkıdır. Faşizm bir tür “devrimci muhafazakârlıktır.” Statükodan kopuşun çok daha radikal olması gerektiğini düşünür çünkü statükoyu liberal varsayımlara çok bağlı görür. Muhafazakârlık ise daha reformist bir yol izler. Geleneksel değerlere ve geleneklere bağlıdır ama dünyayı yıkıp ulus, medeniyet üstünlüğü veya ırksal homojenlik vizyonuna göre onu yeniden kurma fikrine o kadar kapılmaz.
Muhafazakârlık liberal düzenle daha çok uzlaşırken faşizm çok daha yıkıcı ve “yaratıcı” bir enerjiye sahiptir. Faşizmin özünde, güç ve ahlak arasındaki ilişkiye dair Nietzscheci bir anlayış vardır. Bu, liberal evrenselcilikten çok farklıdır. Faşizm, gücün kendi kendini haklı çıkardığına ve buna aykırı ahlaki iddiaların sadece zayıfların şikâyetleri olduğuna inanır.
MD: Trumpizmin yükselişi ya da Viktor Orbán ve Jair Bolsonaro gibi isimler, yükselen bir faşizm dalgasının kanıtı mı sizce?
LY: Hepsi farklı çıkmazlardan doğuyor. Orbán, Doğu Avrupa’da liberal kozmopolitizmin başarısızlığından ve 90’ların “şok terapisinden” çıkmıştır. Trump ve Bolsonaro ise kendi tarihlerinden süzülüp gelmişlerdir. Ancak başlangıçları ne kadar farklı olursa olsun, tüm bu yörüngeler daha “ütopik bir faşizm” yönünde birleşiyor gibi görünüyor.
MAGA’nın başlangıçta faşist olduğunu düşünmüyorum. Orada bir radikalleşme süreci işliyor. Bu hareketlerin, neden vaatlerini gerçekleştiremediklerini açıklamak için ütopik bir vizyona ihtiyaçları var. İktidarda olmanıza rağmen fiyatlar neden hala bu kadar yüksek? Seçmenlerinizi oyalamak için her geçen gün daha dışlayıcı bir hiyerarşi ütopyasına, yani ideolojik bir hedef saptırmaya ihtiyacınız oluyor.
MD: Geçenlerde Amerikan siyasetinde küçük bir skandal okumuştum: Miami Genç Cumhuriyetçiler grubunun sohbet kayıtları sızdı. Üniversiteli sağcı gençler, ezoterik Hitlerci Julius Evola ve Heinrich Himmler’in “Agartha” kavramı (ezoterik, gizemli faşist konseptler) hakkında memeler paylaşıyorlardı. Dediğiniz gibi, bunun MAGA’nın DNA’sında olduğunu sanmıyorum. Bu kesinlikle ideolojik bir tırmanış.
LY: Kesinlikle. Son kitabım için 1920 ve 30’larda faşizmin yükselişini incelerken benzer bir ideolojik tırmanış gördüm. Bugün Hitler ve Nazileri düşündüğümüzde doğrudan zirve noktasına, yani Holokost ve toplama kamplarına odaklanıyoruz. Fakat Hitler’in iktidarının ilk yıllarında, ondan endişe eden liberaller şöyle diyordu: “Bakın, Yahudi karşıtı yazılarını kaldırttı, çünkü tabanının çok ileri gittiğini anladı.” İnsanlar kendi kendilerini “Göründüğü kadar kötü değil” diyerek rahatlatıyordu. Nazi Almanyası’nda bile olaylar geliştikçe şekillenen bir taviz verme ve geri çekilme diyalektiği vardı.
MD: Almanya’da faşizmin tırmanışını inceleyip sıradan insanların kendilerini nasıl “kaynayan kazandaki ıstakozlar” gibi bulduklarını görmekten daha ürkütücü bir şey yok sanırım. Savaşlar arası dönemle bugünkü paralellikler hakkında ne düşünüyorsunuz?
LY: Gerçek paralellikler olduğunu düşünüyorum. Sağcı faşist tırmanış, liberal kapitalist krize verilen bir yanıttır. Bu 20’lerde de böyleydi, şimdi de böyle. Tarih birebir tekerrür etmez ama sağın yükselişini, bir yanda sosyal demokrasinin, diğer yanda liberal kapitalizmin başarısızlıklarına verilmiş bir tepki olarak okuyabiliriz.
MD: Ama o dönemde güçlü bir sol vardı, bugün ise (tartışılır ama) pek yok.
LY: Hem evet hem hayır. İspanya İç Savaşı, gerçek bir sol enternasyonalizmin görüldüğü son andı. Ondan sonra sol hem sosyalist hem de sosyal demokrat kanadıyla ulus devlete hapsoldu. Bu haliyle de, özünde sınır ötesi olan mevcut krize yeterli bir cevap üretemez. Bugün solun eksikliği, kapitalizm eleştirisini nereye taşıyacağına dair net bir vizyonu olan geniş, uluslararası bir cephe kuramamasıdır.
MD: Bu sırada sağ, çok etkili bir şekilde birbirine kenetlenmiş uluslararası bir proje örüyor gibi görünüyor.
LY: Evet ve bunu henüz iktidara gelmeden yapmaya başladılar. Steve Bannon’ı ve Avrupa ile Amerika’daki çeşitli sağ hareketleri birbirine bağlamadaki rolünü düşünün. Ulus ve devlet ideolojisi etrafında zaten geniş bir sınır ötesi hareketlilik vardı. Onlar, “kapitalizm sınır ötesidir, dolayısıyla ona sağdan getirilecek her eleştiri de sınır ötesi olmalıdır” diyordu. Bu isimler gezip ağlar kurdular; düşünce kuruluşları, haber platformları ve bağlayıcı figürler… İktidar olmayı beklemiyorlardı.
MD: Solun bunu başaramamasının sebebi nedir?
LY: Kapitalizm eleştirisinin bir “sınıf projesi” olarak terk edilmesi. Elimizde çevreci sol, feminist sol, ırkçılık karşıtı sol var ve evrenselciliğe yönelik öyle bir eleştiri gelişti ki, bu kimlik temelli mücadeleleri tek bir vizyonda birleştirmek zorlaştı. Paradoksal bir şekilde sol, sağın çatışmaları anlama biçimi olan “kültüralist” yaklaşımı miras aldı. Meseleyi sadece ırkçılık veya cinsiyet üzerinden tartışıp, bu eleştirileri daha geniş bir üretim biçimi eleştirisine oturtamıyorlar.
Solun asıl eksikliği “alternatif bir kozmopolitizm.” 90’ların sonu ve 2000’lerin başında İtalya’da öğrenciyken “başka bir küreselleşme mümkün” diyen hareketin (alter-globalization) yükseldiği zamandı. Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumu vardı. Ancak bu hareket, neoliberalizmin “başka bir siyasete gerek yok, sadece doğru politikalara ihtiyaç var” diyen hegemonyası tarafından boğuldu.
Sokaklarda olan bizler, Soğuk Savaş’ın bittiğini ve başka bir alternatif olmadığını anlamayan “romantik aptallar” olarak görülüyorduk. Kaybettiğimiz şey buydu ve şimdi geri kazanmaya çalıştığımız şey de bu.
MD: Sol, haklı sebeplerle ulus devlete hep şüpheyle yaklaştı. Ancak yakın tarihte güçsüzlerin sesini duyurabildiği mecra çoğunlukla burası oldu. Ulus devletin kurtarılacak bir yanı var mı?
Lea Ypi: Pragmatik olarak evet çünkü ulus devlet cebri gücün merkezidir. Gücü ele geçirmek ve kullanmak istiyorsanız, nerede olduğunu bilmeniz gerekir. Aksi takdirde toplumsal mücadele “her yerde ve hiçbir yerde” kalır.
Fakat insanların ulus devlete bu kadar umut bağlamasının nedeni, 1920 ve 30’larda “ulusun imparatorluğa karşı” olmasıydı. Milliyetçilik o dönemde demokratik temsili olmayan imparatorluklara, kiliselere ve monarşilere karşı ilerici bir güçtü. Lenin ve Luxemburg gibi isimlerin yazılarında ilerici olarak sunulmasının nedeni buydu.
Ama artık imparatorluklar bitti. Ulus devletin kendisi artık eski düzenin bir temsilcisi. Milliyetçilik artık en “makul” halinde bile ilerici değil, sadece “ötekinin” dışlanmasıdır. İnsanlar “etnik milliyetçilik” ile “sivil milliyetçilik” arasında ayrım yapmak istiyor ama sonuçta bir sınır varsa, içeridekiler ve dışarıdakiler arasında bir fark vardır. Bu kaçınılmaz olarak dışlayıcıdır. Artık farklı bir dönemdeyiz ve farklı bir analize ihtiyacımız var.
MD: Bu noktada, göç konusunda ciddi kaygıları olan bir kamuoyuna karşı sol kendini nasıl konumlandırmalı?
LY: Öncelikle söylemi, göçün “ahlakileştirilmesinden” kurtarmalıyız. Solun tartışmaları genelde şöyle ilerliyor: “Sınırlar keyfidir, seyahat özgürlüğü temel haktır, insanlar neden serbestçe dolaşamasın?” Bu o kadar ahlaki bir seviyede tartışılıyor ki, göçmenlerin liberal savunusuyla sol savunusu arasındaki farkı anlamak zorlaşıyor.
Göç, ancak Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e doğru olan asimetrik güç ilişkileri içinde gerçekleştiğinde bir “sorun” olarak görülüyor. Kimse Kanada’dan ABD’ye veya Avustralya’dan İngiltere’ye göçten endişe etmiyor. Göçten sadece geniş güç asimetrilerini yansıttığında endişeleniyoruz. Ve bu asimetriler savaşların, ekonomik krizlerin ve çevresel yıkımların sonucudur.
Göç bir sebep değil, sonuçtur. Eğer sorunu gerçekten çözmek istiyorsanız, nedenlerine müdahale etmelisiniz. İşte Sağın burada bir cevabı yok. “Başkalarının pahasına kendi ülkemizi yeniden büyük yapacağız” demek, sadece dünyada daha fazla savaş, daha fazla kriz ve daha fazla felaket dolayısıyla da daha fazla göç getirir.
Sınıf boyutunu öne çıkarmak da çok önemli. Sınırlar bazıları için hiç bu kadar açık, bazıları içinse hiç bu kadar kapalı olmamıştı. Hatta sağın iktidarda olduğu yerlerde bile. Trump, zincirlenmiş insanların sınır dışı edilme görüntülerini paylaşırken, bir yandan da Rus oligarkların yatırımcı vizesi almasının ne kadar kolay olduğuyla övünüyordu.
“Altın vizeler”, yatırım yoluyla vatandaşlık programları… Sağ, zenginler için sınırları açmaya dünden razı. Eğer asıl endişe kültürel bir karma ve entegrasyonsa, neden aynı kültürel geçmişten gelen biri için göç bu kadar zorken diğeri için bu kadar kolay? Göç bir kültür değil, sınıf meselesidir.
MD: Siz 1989 civarında büyüdünüz ve anılarınızda bu dönemi zafer dolu bir zamandan ziyade oldukça muğlak bir dönüm noktası olarak anlatıyorsunuz. Post-komünist deneyimden bugünkü istikrarsızlık hakkında düşünebileceğimiz faydalı şeyler çıkar mı?
LY: 1990’ların geçiş dönemi literatüründe ilginç bir kavram vardır: “Üçlü geçiş.” Eski komünist ülkeler aynı anda hem piyasa ekonomisi kurmak, hem meşruiyet yapılarına sahip demokratik devletler inşa etmek, hem de toprak sorunlarını (Yugoslavya veya Sovyetler Birliği gibi çok uluslu birimlerdeki milliyetçi çatışmalar) çözmek zorundaydı. Akademisyenler bu üçünün aynı anda olamayacağını çünkü bu toplumlarda aracı kurumların (sendikalar, canlı bir sivil toplum, gerçek partiler) olmadığını söylüyordu.
İlginç olan şu ki; insanlar bunu sanki Batı sabit duruyormuş gibi söylüyorlardı. Batı’nın en iyi dönemini (sosyal demokrasinin altın çağı, piyasalar üzerindeki kısıtlamalar, kitlesel üye partileri) referans alıp Doğu’nun buna yetişmesi gerektiğini savunuyorlardı. Oysa onlar bu tartışmaları yaparken, o referans aldıkları aracı kurumlar Batı’da bir bir yıkılıyordu. Thatcher ve Reagan dönemiydi; sendikalar yok ediliyor, partiler “kartel partilere” dönüşüyordu. Doğu’nun yönelmesi gereken her şey Batı’da kaybediliyordu.
Batı sosyal demokrasisinin kazanımlarını işçi hareketine değil de liberalizme mal eden ideolojik bir operasyon yapılıyordu. Aynı anda işçi hareketi yok ediliyordu. İşçi hareketinin başardığı her şeyin kredisini, o başarıyı mümkün kılan yapıları yıkarak topluyorlardı. Doğu için öngörülen o durum (ekonomik başarısızlıkları gizlemek için kültürel meseleleri kullanan otoriter sağcı liderler) sonunda hem Doğu’da hem de Batı’da yaşandı. Yani geçiş Doğu’dan Batı’ya değil, Batı’dan Doğu’ya doğru oldu.
MD:Novara Media‘da Aaron Bastani ile yaptığınız söyleşiden bir anektod paylaşmak istiyorum: Ailenizin komünizm döneminde uğradığı zulüm ve buna rağmen sonrasında sosyalist değerlere bağlı kalmaya devam etmeleri. Amerikalıların bu konuda duyduğu tek şey şudur: “Ailem komünizm altında yaşadı, zulüm gördü ve ben size bunun asla yürümeyeceğini söyleyecek yetkinlikteyim.” Ancak pek çok sosyalist de komünizm altında zulüm gördü ve sosyalist değerlere bağlılıklarını korudu. Ailenizde bu süreç nasıl işledi?
LY: Büyükbabam bir sosyal demokrattı ve bu yüzden Arnavutluk’un komünist yönetimi tarafından zulme uğradı. Ancak 1920’lerin ve 30’ların sosyal demokratı, bugünkü anlamımızdan farklıydı. O dönemin sosyal demokratları demokrasi ile kapitalizmin bağdaşabileceğini düşünmüyorlardı. Sosyal demokrasi, kökenlerinde bugün ona atfettiğimizden çok daha radikal bir projeydi.
O dönemde sosyal demokratlar ve komünistler arasındaki tek gerçek fark devrim ve dolayısıyla “öncü” ile halk arasındaki ilişkiydi. Bernstein ve Luxemburg arasındaki büyük tartışma yöntem üzerineydi (reform mu devrim mi?), ama hedefler aynıydı. Temel varsayım şuydu: Gerçek bir demokrasi istiyorsanız, kapitalizmi dizginlemeli ve nihayetinde aşmalısınız.
Arnavutluk gibi yerlerde, sosyalizm inşa etme projesi, imparatorluğun çöküşünden bir ulus devlet çıkarma projesiyle birleşti. Bu da sosyalizmin demokratik araçlarla kurulmadığı anlamına geliyordu. Ortaya garip bir hibrit çıktı: Piyasalar üzerinde kontrol vardı ama işleyen bir kamusal alan, demokratik meşruiyet veya parti içi demokrasi yoktu. Bazı önemli ölçütlere göre sosyalistti ama aynı zamanda çizginin dışına çıkan sosyalistlere ve sosyal demokratlara karşı bile çok baskıcıydı.
Buna karşılık, demokratik bir sosyalizm hayal edebiliriz. Sosyalist bir anayasaya ve farklı türde sosyalist partilere sahip bir sosyalist devlet mümkündür. Hatta çok partili bir sistem meşruiyet ve hesap verebilirlik açısından gerçekten güçlü yardımcıdır. Öyleyse neden Arnavutluk gibi örneklerle tipleştirilen o çok dar sosyalizm anlayışını “tek tanım” olarak kabul ediyoruz, hem de devlet sosyalistleri tarafından bastırılan tüm o alternatif sosyalistlere rağmen?
İnsanlar bazen bana kendi ailemi önemsemediğimi ima ediyor. Ama ailemi önemsemek, neden büyükbabamın her zaman haksız bulduğu tarafa geçmemi gerektirsin ki? O her zaman sorunun kapitalizm olduğunu düşündü. Arnavutluk’taki komünizm altında acı çekmiş olması, kapitalizmin bir sorun olmaktan çıktığı anlamına gelmiyordu. Köklerime sadık kalmak, sosyalizmin ne olduğunu düşmanlarının tanımlamasına izin vermemek demektir.
MD: Sanırım yeni sosyalistler bazen bu noktada kafa karışıklığı yaşıyor. Kendi kapitalizm eleştirilerini oluşturdular ve şimdi dünya iki rakip kampa ayrılmış gibi görünüyor, onlar da doğru tarafta olmak istiyorlar. Bu tabloyu nüanslandırmak kritik önemde.
LY: Doğru; gerçekte solu yeniden inşa etmek için 20. yüzyılın her iki başarısızlığıyla da hesaplaşmak gerekiyor: Devlet sosyalizminin başarısızlığı ve sosyal demokrasinin ulus devlet kökenli versiyonunun başarısızlığı. Devlet sosyalizmi, ulus devlete bağlılığı, demokrasi eksikliği ve seyahat, örgütlenme, ifade özgürlüğü gibi “birinci kuşak” özgürlükleri ihmal etmesi yüzünden başarısız oldu. “Öyle yapmaları gerekiyordu, o yüzden sorun yok” diyemezsiniz. Sosyalizm her zaman eşitlikle ilgiliydi ama sadece eşitlikle ilgili değildi; her zaman aynı zamanda özgürlükle ilgiliydi.
Aynı zamanda sosyal demokratların kapitalizmle nasıl uzlaştıkları ve bunun 90’lardaki neoliberalizm dalgalarına nasıl yol açtığı konusunda da çok eleştirel olmalıyız. Her iki başarısızlık da ulus devlete göbekten bağlı. Alternatif bir yol her ikisinden de ders almalı. Bir yanda kapitalizm eleştirisini, diğer yanda ulus devlet eleştirisini geri kazanmalıyız. Ulus devlet, sınır ötesi sermaye (Kuzey ve Güney arasında işleyen, emperyalizm ve küresel kaynak çatışmaları yaratan sermaye) eleştirisiyle bağdaşmayan meşruiyet yapılarına ihtiyaç duyar.
MD: İran’daki olaylar sürerken aklınızdan neler geçiyor?
LY: Savaş; siyasi ve ekonomik krize “kendi ülkeni yeniden büyük yapma” sözüyle yanıt verme eğiliminin mantıklı sonucudur. Ulus devlet etrafında inşa edilen bir dünya görüşü, zorunlu olarak dünyanın güçlülere ait olduğu ve güçlülerin kendilerine uymayan her şeyi yok etme hakkına sahip olduğu fikri üzerine kuruludur. Savaş, bu mantığın uç noktasına taşınmış halidir.
Fakat bu İran meselesinde asıl ilginç olan, ABD’nin bunu ahlaki olarak meşrulaştırma ihtiyacı bile duymaması. Irak Savaşı’nı düşündüğünüzde, liberal enternasyonalistler bunun uluslararası normlar ve adaletle ilgili olduğunu açıklamak için büyük çaba sarf etmişlerdi. Ulus devletin ötesinde bir gerekçelendirme ihtiyacı vardı. Mantık sadece çıplak güçten ibaret değildi. Şimdiyse bu ihtiyacın çok azaldığını görüyoruz.
MD: Bu durum, liberal kurumsalcılığın zayıflığını yansıtıyor gibi. Belki de sağın, liberal düzenin etik değerlerine hiç başvurmadan, doğrudan kendi şartlarıyla savaş yürütebildiği bir noktaya vardık.
LY: Evet. Ancak pasifistliği (barışçılığı) savunurken, bunu sadece “liberal uluslararası düzene saygı duymalıyız” temelinde yapmamak önemli, çünkü o düzen zaten her zaman kusurlu ve asimetrikti. Gerçek bir barışçılık ancak her iki sorun da aşıldığında mümkündür: Bir yanda kapitalizm, diğer yanda sosyalist bir dünyanın gerçekleşmesinin önündeki engel olarak ulus devlet. Mevcut kurumları sadece şu anki halleriyle savunmakla sınırlı kalmayan bir uluslararası kurumlar vizyonu var.
Gelecek için on maddelik bir program sunabilir miyim bilmiyorum. Mevcut zamanın analizi ve geçmişte neyin yanlış gittiğinin eleştirisiyle başlarsınız, oradan da bu eleştiriyi ileriye taşıyacak demokratik kurumları inşa edersiniz. Ama bunun mutlaka “alternatif bir kozmopolitizm” biçimini alması gerektiğini düşünüyorum. Küreselleşmiş dünyadaki çatışmaları anlamlandırmanın en tutarlı yolu budur.
8 Nisan Dünya Romanlar Günü’ne dair konuşan Roman hakları aktivisti Cumur Ülker ve Roman sosyolog-yazar Aytaç Eleftheria, Türkiye’de ve dünyada Romanların hâlâ yapısal ırkçılık ve yoksullukla kuşatıldığını vurguladı.
Romanlara yönelik ırkçılık ve kimlik inkarı pratikleri, Roman halkını uzun yıllardır şiddete maruz bırakmaya devam ediyor.
Bu ayrımcılığa dikkat çekmek ve Roman kültürünü kutlamak amacıyla ilk kez 8 Nisan 1971 tarihinde toplanan Dünya Roman Kongresi’nin 1990 yılındaki buluşmasında, 8 Nisan’ın Dünya Romanlar Günü olması kararı alındı.
8 Nisan Dünya Romanlar Günü’nde Türkiye’de ve birçok yerde Romanların yaşadığı ayrımcılığın boyutlarını, Roman hakları aktivisti Cumur Ülker ve Roman sosyolog-yazar Aytaç Eleftheria ile konuştuk.
“8 Nisan hafızayı temsil ediyor“
Roman olmanın bir topraksızlık ve olduğun yere ait olmama halini hissettirdiğini ifade ederek 8 Nisan Dünya Roman Günü’nün Romanlar için direnişin, sürgünün, soykırımın, ayrımcılığın ve eşitsizliğin hafızasını temsil ettiğini belirten Cumur Ülker, dünyanın çeşitli bölgelerinde Romanlara yönelik gerçekleşen ayrımcılığa dair bir örnek vererek durumu anlatıyor:
“Yunanistan’da 7 yaşındaki bir kâğıt toplayıcısı Roman kız, fabrika kapısına sıkıştığında 70 saat boyunca o fabrika kapısına sıkışık halde can veriyor ve kimse bir şey yapmıyor. Yanından geçenler tekmeleyerek kontrol ediyor, yaşıyor mu diye. Yunanistan’da bir eylemsellik olmuştu bu olayın ardından. O isyanın bende yarattığı çok güzel bir şeydi.”
“Romanları egzotize ediyorlar“
Türkiye’de ve birçok ülkede ayrımcılığın kimliğin inkarı, kimliği kriminalize etme ve damgalama pratikleri üzerinden ilerlediğini belirten Ülker, sanatta ve günlük hayatta Romanlar için oluşturulan stereotiplerden bahsetti: “Sanatta da egzotize ederler. Hayatın kendisinde de egzotize ederler. İşlerine geldi mi biz eğlenceliyiz. Zaten romanlar için bir stereotip yaratırlar. Çingene pembesi, Çingene çadırı… Bu meselede özellikle Roman kadınları ve çocukları daha da ezilen bir yerde.”
6 Şubat 2023 tarihinde Maraş merkezli meydana gelen iki büyük depremde Roman halkına mensup uğradığı ayrımcılıkları hatırlatan Ülker, “2023 depreminde romanlara dedikleri şu: Siz çadır kurmasını biliyorsunuz zaten diyip Romanlara çadır vermediler” dedi.
“Görünmeyen bir kast sisteminin en alt grubu”
Roman olmayanların kurduğu bir sistemdeki devletlerde Romanlara karşı ağır şiddet çemberi olduğunu söyleyen Ülker, Romanlara dair bilgilerin kısıtlı olduğunu vurgulayarak “Bizde ötekinin ötekisi olma hâli var. Bir anlamda bilgiyi biz üretemiyoruz. Bir gacoluk hâli var. Gaco bizde Roman olmayan demek” dedi. Ülker, Roman tarihinde insanların görmediği birçok ayrımcılığı ve sonuçlarını aktardı:
“500 yıllık bir kölelik tarihimiz var. 1860’larda en son Romanya’da resmi olarak sonlanmış kölelik. İnsanlar buraları bilmiyorlar. Hala sürgünüz. Osmanlı’ya köle olarak götürülmüşüz. İran’a, Mısır’a, Balkanlar’a köle olarak götürülmüşüz. Kimse bu kölelik tarihimizi bilmiyor. Avrupa’da genellikle getto’larda yaşıyoruz. Fakirliğin, yoksulluğun, dışlanmanın çok yoğun olduğu yerlerde. Suça sürüklüyorlar, iş alanlarında iş vermiyorlar. 100 yıl boyunca Roman çocuklarının ticareti olmuş. 100 yıl. Görünmeyen bir kast sisteminin en alt grubu.”
Birçok şehirde çiçekçilik yapan Romanların çiçekçiliği hayatta kalmak için yaptığını belirten Ülker, “Biz eğitimde, sağlıkta eşitsizliğe uğrayan, felaket anında, savaş anında kurtarılmak istenmeyen pozisyondayız. İş alanlarında ya işe alınmıyoruz ya da merdiven altı fabrikalarda iş güvencesiz, sigortasız çalışıyoruz. Hep mahallelerin içine, şehirlerin dışına sıkıştırılıyoruz. İnanılmaz bir yapısal ırkçılık, inanılmaz bir şiddet, Çingene fobisi var” dedi.
Foto: Yeşil Gazete
“Kentsel dönüşüm bir soykırım politikası”
Kentsel dönüşümden en fazla etkilenen kesimlerden birinin de Romanlar olduğunu belirten Ülker, kentsel dönüşüm politikalarının onlar için bir soykırım politikası olduğunu söyledi:
“Buralarda kentsel dönüşüm yerinde dönüşüm olmuyor. Türkiye’de kentsel dönüşüm üzerinden önemli bir örnek, Sulukule Roman Direnişi. Sulukale, zamanında Osmanlı’nın çok dışında kalan bir yer. Şehir büyüye büyüye merkeze oturmuş. Oradaki Romanlar, yoksul evlerde kiracı olarak kalıyor ya da oraya kendi evini inşa etmiş zamanında. Oraya bir mahalle kurmuş. Bir gün geliyorlar yıkıyorlar. Diyorlar ki şehrin dışına binalar yapıyorlar. Buraya gidecekseniz kirası şu kadar. E o kirayı veremiyorlar. Bu sefer çadırlarda kalıyorlar, işsiz kalıyorlar. Aslında kentsel dönüşüm, yerinde dönüşüm olmadığı sürece bir soykırım politikası bizim nazarımızda.”
Bin yıllık bir Fatih mahallesi olan Sulukule, 2006 yılında başlayan “yenileme projesi” kapsamındaki kentsel dönüşümle birçok evin yıkıldığı Roman bir mahalleydi. Yeşil Gazete’ye göre, yenileme projesi ilk kez 26 Nisan 2012 tarihinde İstanbul 4. İdare Mahkemesi tarafından kamu yararı olmadığı gerekçesiyle iptal edildi. Fakat mahalledeki birçok ev çoktan yıkılmıştı. Tekrar yapılacak bir yıkım girişimine karşı mahalleliler tarafından açılan davada Ağustos 2019’da yenileme projesine ikinci kez iptal kararı verildi. Bu bilgilere göre, 300 Sulukuleli aile, TOKİ’nin çok uzaktaki toplu konutlarına gönderildi. Kentsel dönüşüm ardından yapılan lüks binalarla mahallenin geri kalanı arasına 14 demir kapı yapılmıştı. Daha sonra 2020’de bu demir kapıların İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından yıkıldığı duyuruldu.
“İstemiyorlar bizi. Beton duvarlar dikiyorlar, tel örgüler çekiyorlar. Birçok şehirde bunun örnekleri var. Romanların yaşadığı mahallelerle gacoların yaşadığı mahalleler arasına sınırlar çiziliyor. Hırsız olarak, kirli olarak veya seks işçisi olarak damgalanıyoruz.”
“Roman kadınların maruz kaldığı şiddet görünmüyor“
Romanların bir ötekinin ötekisi olduğunu vurgulayan Ülker, “Bizim de ötekimiz kadınlar ve çocuklar oluyor. Çok egzotik bir yere konuluyor. Bütün sanat alanlarında buradaki şiddeti görünmez kılınıyor. Roman kadınlarının ve çocuklarının yaşadıklarını görünmez kılınıyor. Niye feminist yapılanmalar buralara hiç çözüm bulmuyor? Diyorlar ki biz o sokaklara girmeye korkuyoruz. Mücadele buralardan yalnızlaştırılıyor” dedi ve bu noktada Roman kadınlarının kendi mahallelerinde de şiddete uğradıklarını belirterek, “Mesela Hacı Bektaş törenlerinde abdal kadınları, Roman Alevi kadınları, oradaki kendisine dede diyen birisi tarafından, avaneler tarafından şiddete uğruyor. Şiddet görünmüyor. Sığınacak yeri yok” dedi.
İstanbul’un Şişli ilçesinde 2024’te 6 yaşındaki Şirin’in başına gelenleri hatırlatan Cumur Ülker şu bilgileri verdi: “Şirin gündüz vakti kalabalığın içinden katili tarafından götürüldü. Gündüz vakti. Kimse de sen bu çocuğu nereye götürüyorsun demedi. Neden demedi? Çünkü Şirin Çingeneydi, Romandı. Şirin’in annesi kızının tabutunun başında ağıt yakarken insanlar dedi ki bu insanlar çocuk yapmasın, asıl bunları hapsedin. Katil görünmez oldu.”
“Sosyalistlerin ve feministlerin olmadığı yerde çeteler vardır”
Sosyalistlerin, feministlerin ve STK’lerin Roman mahallelerine dair yeterince politika üretmediğini aktaran Ülker, “Sol-sosyalist örgütler, STK’ler, buralara politika üretemiyorlar. Neden? Çünkü çok yorucu bir yer. Kapalı bir topluma ulaşması çok yorucu. Sen orada yoksan kim vardır orada? Çeteler vardır, devlet vardır, tarikatlar vardır” dedi.
“En temel eşit yurttaşlık hakkımızı istiyoruz”
8 Nisan Roman Günü’nde Romanların taleplerini dile getiren Ülker, “Biz en temel eşit yurttaşlık haklarını talep ediyoruz. Sağlıkta eşitlik, eğitimde eşitlik, kentsel dönüşüm politikalarının bir an önce düzeltilip yerinde dönüşüm olması… Toplumda Çingene fobisi ve ırkçılık çok ağırken feminist örgütlerin, sol-sosyalist yapıların buralara dair -tepeden değil- çoğulcu politikalar üretmelidir. Yerellerde temsil hakları olmalıdır. Romanların seçilme veya görevden alabilme yetkisi olmalıdır. Bunlar çok önemli şeylerdir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya koyduğu demokratik entegrasyon biraz bunu biçimliyor. Birçok Avrupa ülkesinde de buna benzer modeller uygulandı.” dedi.
Çingene mi Roman mı tartışması
Ülker’e ayrıca Romanları tanımlarken kullanılması gereken kavramın ne olduğunu sorduk:
“Çingene mi, Roman mı tartışması biz öznelerin kendi iç tartışmaları. Ben mesela Çingene’yi kullanıyorum. Çünkü Çingene ismini biz koymadık ama bizi buradan vuruyorlar. Bizim amacımız bu kelimenin üzerindeki bütün şiddeti kaldırıp bu kelimeyi kökten silmek. Üzerindeki şiddeti kaldırmak da politik mücadelesini yürütmeden olmaz. Bunun mücadelesini de özneler belirliyor. O yüzden özneye sormak gerekiyor. Soramıyorsa da roman diyecek. En kapsayıcısı bu. Bunun dışında Çingene kelimesini gacolar kullanmasın.”
“Ayrımcılık yalnızca sağdan gelmiyor”
Roman sosyolog ve yazar Aytaç Eleftheria, “Roman olmak, başkalarının bizi tanımlamasına karşı kendi sözümüzü kurmak demek” dedi.
Türkiye’deki ayrımcılığı en basit şekilde ikiyüzlülük olarak belirten Eleftheria, “Herkes kendi ayrımcılığına kılıf bulmak ve neyin ırkçılık olduğunu bizim adımıza tanımlamak derdinde” dedi ve ayrımcılığın yalnızca sağdan gelmediğini; muhaliflerden, solculardan ve diğer etnik azınlıklardan da geldiğini ekledi.
Baba tarafı Sünni Roman, anne tarafı Alevi Türk olan Eleftheria, bizzat aile içinde gözlemlediği bir nüansı anlattı: “Roman olmayan topluluklar, ister Kürt, ister Türk, ister Arap, ister Alevi, ister Sünni olsun; antigypsism (Roman karşıtlığı) konusunda korkunçtur.” Eleftheria, en ufak bir eleştiride herkesin kendi inanç ya da kimlik imajına sığındığını vurguluyor.
“Tek bir ezilenlik tanımları var ve her ezilen aynı şeyi yaşıyormuş gibi davranılıyor” diyen Eleftheria’ya göre bu, bu coğrafyanın en çok ezilen toplulukları olan Romanlar, Dom, Lom ve Abdal’lara yapılan en büyük haksızlıklardan biri.
Ana akım sinema ve televizyonda Romanların ya “renkli, komik, hareketli” bir figüre ya da yoksulluk, suç ve eğitimsizlik gibi damgalayıcı kodlara sıkıştırıldığını aktaran Eleftheria, bu temsil biçiminin Romanların kendi kimliklerini algılama biçimini de derinden etkilediğini vurguluyor. Eleftheria’nın söylediğine göre, Eleftheria’nın sosyoloji ve teori danışmanlığını, aynı zamanda anlatı yazarlığını üstlendiği “Iskalanmış Hayatlar: Domlar” belgeseli, Romanların kendi meselelerini kendi perspektiflerinden anlattığı önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.
“Yersiz yurtsuz olmak bizim folklorumuzmuş gibi görülüyor”
Kentsel dönüşümü Romanlar üzerinde mümkün kılan anlayışa değinen Eleftheria, “Yersiz yurtsuz olmanın sanki bizim folklorumuzmuş gibi görüldüğü bir zihniyet var” dedi.
7 kuşaktır İstanbullu olduğunu aktaran Eleftheria, şehir hafızasındaki çarpıtmaya dikkat çekerek “Beyoğlu anlatılarında Hristiyan ve Yahudi azınlıklardan söz edilir; ‘onlar gitti, yerine Romanlar ve göçmenler geldi’ denir, kriminalize eden bir dille. Oysa buradaki Romanların önemli bir kısmı zaten hep İstanbulluydu” dedi.
“Egemenlerin akademisyenleri” tarafından aidiyetsizliğin Romanlara özgüymüş gibi sunulmasının epistemik bir şiddet olarak tanımlayan Eleftheria, bu durumun ayrımcılığı hem örten hem de meşrulaştıran bir araç olduğunu söyledi. “Böyle olunca, 7 kuşak o kentte de olsanız, orada emaneten durduğunuz algısı norm haline gelir. Bu norm da yerinizden edilmenizi kolaylaştırır” dedi.
“Deneyimler eşit değil“
Deneyimlerin “Etnik azınlık artı cinsiyet kimliği azınlığı eşittir aynı deneyim” şeklinde eşitlendiği yaklaşımı reddeden Eleftheria, bu duruma örnek vererek “Bir Kürt ile bir Roman olmak aynı şey değil” dedi.
Kürtlerin de diğer birçok etnik azınlık gibi yaşadıkları coğrafyada Domları ve benzeri toplulukları dışladığını hatırlatan Eleftheria, Roman olmanın yalnızca etnik bir ayrımcılık meselesi olmadığını vurguluyor:
“Roman olmanın kendisi, etnik ayrımcılığın başka birçok kodla perçinlenmiş halidir. İşin içine out-caste (kast dışı) benzeri bir toplumsal konum giriyor.”
“Cinsiyet kimliği azınlığı da denkleme eklendiğinde ne oluyor?“
Zaten kırılgan olan bu toplumsal konuma bir de cinsiyet kimliği ayrımcılığı eklendiğinde, güvencesizliğin katlandığını kaydeden Eleftheria, bunun somut sonuçlarını “Roman kadınlar cinsel şiddete daha “müsait” görülüyor, Roman çocuklar ise zorluk çekme kapasiteleri yüksek olarak algılanıyor” dedi.
Eleftheria’nın en sert eleştirisi ise “Romanlar mutludur” söylemine. Bu yanılsamanın özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinden işletildiğini söyleyen Eleftheria, “Romanların peşinen mutlu olduklarına inanmaya çalışıyorlar; bu şekilde susturmaya, konuşsak da duyulmamamızı sağlamaya çalışıyorlar” dedi.
Eleftheria, bu durumu “insandışılaştırılmanın en ikiyüzlüce ve pişkince hali” diye betimleyerek sözlerini sonlandırdı.
Le Figaro’nun işten çıkardığı Čubrilo-Filipović, “Bu, Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın bir şirket hissedarıyla iletişime geçtiği ve o hissedarın da müşteriyi memnun etmek için bir gazeteciyi işten çıkardığı ilk olaydır” dedi.
Milica Čubrilo-Filipović, Foto: The Association of Independent Electronic Media (ANEM)
Gazeteci Milica Čubrilo-Filipović’in, 8 yıldır çalıştığı Fransa merkezli Le Figarogazetesindeki işine bu yılın başında son verildi.
Čubrilo-Filipović, Sırbistan’da yayın yapan Vreme‘ye verdiği röportajda, işten çıkarılmasının yolunu açan şeyin, Fransa Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Direktörü Frédéric Mondoloni tarafından Figaro’nun sahibi olan Dassault şirketinin hissedarlarından birine, Belgrad’da “siyasi olarak aktif” bir muhabirlerinin olduğunu söylemesi olduğunu belirtti.
N1‘in haberine göre Čubrilo-Filipović, kendisine söylenenlerin yazılı bir teyidini editöründen [Dünya bölümü editörü] aldığını ve burada yazılı şeylerin haber merkezi müdür yardımcısı tarafından da kendisine sözlü şekilde aktarıldığını iddia etti. Ayrıca Čubrilo-Filipović, sendikanın kendisini haklı bulduğunu ve durumunun emsal teşkil ettiğini de sözlerine ekledi.
Yine N1‘e aktardığı görüşlerinde Čubrilo-Filipović, “Birkaç yıl önce meslektaşlarıma yazdıkları haberler konusunda ne kadar özgür olduklarını sordum. Bana bazı sınırların olduğunu söylediler. Bunlardan biri de Rafale savaş uçaklarının satıldığı ülkelerde iktidara yönelik eleştiri yapılmaması gerektiğiydi” dedi.
Dassault grubu, aynı zamanda havacılık-silah sanayisinde de çalışmalar yapıyor (Dassault Aviation). Ayrıca Sırbistan hükümeti, 2024’te Dassault Aviation’un ürettiği Rafale savaş uçaklarının alımı için resmi sözleşme imzalamıştı.
Le Figaro Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Philippe Gelie, Čubrilo-Filipović‘in işten çıkarılması iddiaları ile ilgili N1‘e yaptığı açıklamada şunları belirtti:
“Bizi basın özgürlüğünü ayaklar altına almakla suçladığını ve kendisini bu iddia edilen tutumun kurbanı olarak gösterdiğini anlıyorum. Sayın Čubrilo‘dan, metinleri için gereken düzenleme ve yeniden yazım işlemlerini azaltmak amacıyla gazetecilik kalitesi standartlarımıza uymasını defaatle istedik. Ayrıca, gazetecilik tarafsızlığı yükümlülüğünü ihlal eden ve Le Figaro’nun itibarını zedeleyebilecek siyasi aktivizmden kaçınmasını da talep ettik.”
Sırbistan merkezli ANEM (Bağımsız Elektronik Medya Birliği), NUNS (Sırbistan Bağımsız Gazeteciler Birliği) ve SJN (Safe Journalists Network) gibi gazetecilik meslek örgütleri, Čubrilo-Filipović‘in işten çıkarılmasına dikkat çekerken, Fransa merkezli RFS (Sınır Tanımayan Gazeteciler) başta olmak üzere diğer gazetecilik meslek örgütlerinde konuyla ilgili bir açıklamaya rastlanmadı.
Milica Čubrilo-Filipović kimdir?
Milica Čubrilo-Filipović, 1969’da Tunus’un Kartaca kentinde doğmuş Sırp eski diplomat ve gazetecidir. Lisans eğitimini 1992’de Fransa’da Phanthéon-Assas Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamlayan Čubrilo-Filipović, yüksek lisansını 1993’te Sorbonne Üniversitesi Antropoloji bölümünde yaptı.
Čubrilo-Filipović, 2000-2003 arasında Figaro’nun Balkanlar muhabiriydi. 2003-2006 arasındaysa Sırbistan Ulusal Turizm Ofisi Direktörü olarak çalıştı. 2007-2008 yıllarında Sırbistan Diaspora Bakanlığı görevinde bulunan Čubrilo-Filipović, 2010’dan 2013’e kadar da Sırbistan’ın Tunus Büyükelçisi olarak görev yaptı. 2014’te siyaseti bırakan ve 2018’de tekrar Figaro’ya dönen Čubrilo-Filipović, Ocak 2026’ya dek burada çalıştı.
“Öğrencilerin eylemleri ilk anlaşmazlık oldu”
Niha+, Milica Čubrilo-Filipović’e ulaşarak kendisinin dile getirdiği iddiaları ve işten çıkarılma sürecinde yaşananları sordu. Milica Čubrilo-Filipović işten çıkarılma sebebinin “siyasi geçmişi” olarak kendisine aktarıldığını belirterek, bunun Figaro için sadece bir bahane olduğunu söyledi.
Čubrilo-Filipović, “Siyasi geçmişim onlar için sadece bir bahane. Diasporadaki pek çok kişinin ülkeye yardım etmek için geri döndüğü Milošević sonrası dönemde hükümette görev aldığımı çok iyi biliyorlardı. 2018’de kuruma geri dönmemi isteyen bizzat Figaro’ydu. Kaldı ki 2000’den 2003’e kadar da onlarla çalışmıştım. 2018’den bu yana geçen sürede de geçmişim yüzünden hiçbir zaman anlaşmazlık yaşanmamıştı. Anlaşmazlıkların başlangıcıysa Sırbistan’da öğrencilerin öncülüğünde yapılan kitlesel eylemlerin patlak vermesiydi” dedi.
Čubrilo-Filipović, Figaro yöneticileriyle yaşadığı ilk anlaşmazlığın, öğrencilerin Vučić hükümetini protesto etmek amacıyla Avrupa Konseyi’nin bulunduğu Strazburg’a bisikletleriyle gittikleri zaman yaşandığını belirterek, “Genel yayın yönetmeni, öğrencilerle fazla ‘empati’ kurduğum gerekçesiyle yazdığım haberdeki ‘öğrenciler’ ifadesini ‘göstericiler’ olarak değiştirdi. Böylece haberin bütün anlamı yitip gitti. İkinci ve son anlaşmazlığımızı ise Kosova’daki Sırplar hakkında yazdığım ve onların iki ateş arasında kaldığını vurguladığım bir makale yüzünden yaşadık. Bir yanda Arnavut ekseninde bir Kosova düşleyen Albin Kurti, diğer yanda ise Belgrad’ın kontrolünde olan, yozlaşmış ve suça bulaşmış Srpska Lista (Kosova’daki Sırp milliyetçisi parti) vardı” diye konuştu.
İddia: “Talep, Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan gitti”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’e destek verdiğini hatırlatan Čubrilo-Filipović, sözlerine şöyle devam etti:
“Geçtiğimiz yıllarda ve bilhassa geçen yıl, Macron’un, Vučić’e çok büyük destek verdiğinin altını özellikle çizmek gerekiyor. Macron, Sırbistan’daki eylem dalgası sürerken Vučić’i ülkesine davet eden (Macaristan Başbakanı Victor Orbán’la birlikte) nadir Avrupa Birliği devlet başkanlarından biriydi.”
Macron ve Vučić, Foto: a2 News
Milica Čubrilo-Filipović, Fransa’da basın özgürlüğünün gittikçe daha da kısıtlandığını belirtti. Yaşadığı durumunsa daha önce görülmüş bir şey olmadığını savundu:
“Fransa’da basın özgürlüğü giderek daha fazla kısıtlanıyor. Bu muhtemelen, Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın (Belgrad’ın olası talebinin ardından) bir şirket hissedarıyla iletişime geçtiği ve o hissedarın da sırf iyi bir müşteriyi memnun etmek uğruna bir gazeteciyi işten çıkardığı ilk olaydır. Bu, medya bağımsızlığının çifte skandal niteliğinde hiçe sayılmasıdır.”
Ancak Čubrilo-Filipović, hiçbir zaman Sırbistan’ın satın aldığı Rafale savaş uçaklarıyla ilgili bir haber yapmadığını belirtiyor.
“Sırbistan’da da bağımsız medya engelleniyor”
Aynı zamanda Sırbistan’da da basın özgürlüğünün kısıtlandığını kaydeden Čubrilo-Filipović, bazı bağımsız medya kuruluşlarının hükümet tarafından kapatılmaya çalışıldığını söyleyerek şöyle devam etti:
“Sırbistan’da basın özgürlüğü her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Rejim, her bağımsız sesi susturmak için elinden geleni yapıyor. Bunun bir diğer örneği de uluslararası bir şirket olan United Media ile yürüttükleri pazarlıklar ve geriye kalan son bağımsız medya organlarını; yani N1 ve Nova televizyonları ile Radar, Nova ve Danas gazetelerini kapatmaya çalışmalarıdır.
Bu durum bana, Milošević’in uluslararası basını ülkeden çıkardığı ve artık gazetecilere vize verilmeyen o dönemi çok hatırlatıyor. Adeta 90’lara geri dönmüş durumdayız. Ayrıca daha dün, ara seçimleri takip eden birçok gazeteci, polisin gözleri önünde darp edildi.”
Fransa-Sırbistan ticareti büyüyor
Foto: South China Morning Post
Čubrilo-Filipović, Fransa ve Sırbistan arasındaki ticari ilişki ve yatırımlara da değindi ve satın alınan savaş uçaklarının ilk ödemelerinin geçtiğimiz aralıkta yapıldığını belirtti:
“Fransa hükümeti ve Dassault şirketi, rejim ne olursa olsun Sırbistan hükümetiyle iş yapmaya devam etmekten son derece memnun. Ülkenin kesinlikle ihtiyacı olmayan 12 adet Rafale savaş uçağı için ilk ödeme, geçtiğimiz Aralık ayında Dassault’a yapıldı.
Ağustos 2024’te imzalanan bu anlaşmanın toplam bedeli ise 2,7 milyar euro. Öte yandan Fransalı şirketler, Sırbistan’da peş peşe yeni ihaleler almaya devam ediyor. Buna örnek olarak demiryolu ve metro projelerinde Alstom, Egis, Vinci ve Veolia gibi şirketleri örnek verebiliriz.”
Vinci, Belgrad Nikola Tesla Havalimanı’nın işletme ve modernizasyon hakkını 2018’de 25 yıllığına devralmıştı. Yatırımın toplam bedeli 1,46 milyar euro olarak açıklandı.
Veolia şirketi; Japonyalı Itochu ve Marguerite Fonu’yla birlikte Belgrad’daki Vinča çöplüğünün kapatılarak yerine modern bir atıktan enerji üretim tesisi kurulması projesini yürütüyor.
Egis ve Alstom ise Belgrad’da yapılması planlanan metro projesini hayata geçiriyor. Fransa devletinin sağladığı fonlarla desteklenen proje, Fransalı mühendislik şirketleri tarafından yürütülüyor.
Ayrıca, yine Fransa merkezli lastik şirketi Michelin‘in Sırbistan’ın Pirot şehrinde bir fabrikası bulunurken enerji ve teknoloji şirketi Schneider Electric‘in de Ar-Ge ve Yazılım Merkezi Novi Sad’da bulunuyor