Taliban’ın kadın düşmanı uygulamalarının beş yılı: 2021-2026

Taliban polislerinin Herat’ta kadınları darp ederek gözaltına almasının ardından Afganistan’daki kadın haklarının durumu tekrar gündeme geldi. 2021’den beri Afganistan’ın yönetiminde olan Taliban’ın en son uygulaması ise kadınların yanında “mahremi” (erkek vasisi) olmadan markete yalnız çıkmasını yasaklamak oldu.

Fotoğraf: Pexel

8 Haziran’da Afganistan’ın Herat kentinde Taliban Ahlak Polisi’nin en az 30 kadını darp ederek gözaltına almasıyla başlayan protestolar Afganistan’daki kadın haklarının durumunu gösterdi. Taliban polisinin protestoculara ateş açması sonucu bölgede en az 20 kişinin yaralandığı ve yaralananlar arasından biri çocuk iki kişinin hayatını kaybettiği duyurulmuştu. Yerel kaynakların aktardığına göre bazı yaralılar, Taliban’ın hastaneleri kontrol etmesi ve yaralıları tespit ederek yakınlarını gözaltına alması nedeniyle tıbbi yardım dahi alamadı.

Protestoların ardından sosyal medyada Afganistan’daki kadına şiddet videoları tekrar gündem oldu. Afganistanlı gazeteci ve hak savunucusu Nilofar Moradi, bir kadını kırbaç yoluyla darp eden bir erkeğin olduğu videoyu paylaşarak “Burası 2026 yılında Afganistan, Taliban tarafından herkesin gözü önünde kırbaçlanan iki kadın. Afgan kadınlar, en temel insan haklarından ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmış durumda. Bu adaletsizlik sürerken geriye tek bir soru kalıyor: Dünya sağır ve kör mü oldu? Uluslararası toplum, Afganistan’daki milyonlarca kadının yaşadığı acıları neden görmüyor ya da buna karşı neden harekete geçmiyor?” dedi.

Kadın düşmanı en az 100 kararname

Afganistan’da sürdürdüğü totaliter ve kadın düşmanı politikalarla bilinen Taliban, 2001’de devrilmesinin ardından 2021’de tekrar Afganistan hükümetinin başına geçmişti. Afganistan’da Taliban’ın 20 yıl aradan sonra tekrar yönetime geçmesiyle kadına yönelik uygulamalar çok daha derin bir cinsiyet ayrımcılığı (gender apartheid) boyutuna ulaştı. Stop Gender Apartheid platformunun verilerine göre Taliban yönetimi altında geçen bu 5 yılda, kadınların varlığını doğrudan hedef alan 100’den fazla kararname çıktığı kaydedildi.

Taliban’ın 2021’de iktidarı ele geçirmesinin ardından ilk olarak ülkedeki Kadın Bakanlığı feshedildi ve “İyiliğe Emretme ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı” kuruldu. Bu bakanlıkların getirdiği kurallar, kadınları Taliban Ahlak Polisi tarafından kamusal alanda seslerinin duyulmamasından vücutlarını tamamen örtmelerine kadar katı denetlemelere tabi tutuyor. Kısıtlamaya karşı tavır alanları ise “şeriata muhalefet” suçlamasıyla hapis, darp veya ölüm cezasına mahkum ediyor.

Taliban iktidarıyla birlikte önce kadınların eğitim ve çalışma hakları tamamen kısıtlandı. Ardından kamusal alanda kadının varlığına yönelik de kısıtlamalar geldi. 31 Temmuz 2024’te Taliban lideri Hibetullah Ahundzade tarafından onaylanan “Erdem ve Refahı Teşvik Kanunu” ile tüm bu yasaklar tek bir hukuki çerçeveye oturtuldu. Kadınlar artık tek başlarına pazara gidemiyor, doktora gidemiyor, hukuki yardım alamıyor ve kamusal alanda şarkı bile söyleyemiyor.

Ev içi ilişkilere, evlilik yaşına, fiziksel cezaya kadar genişleyen düzenlemelerin olduğu bu ülkede kadına dair fiziksel cezalar ise yönetmelikte “kırbaçlama” (tazir ve hudud), “taşlama” (recm) veya “dayak” cezası olarak geçiyor.

Taliban yönetiminde kadına yönelik kısıtlamalar: 2021–2026 kronolojisi

Ağustos 2021’de iktidara gelen Taliban, bugüne kadar kadın ve kızları hedef alan onlarca kararname çıkardı. Çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı.

2021

Ağustos 2021

Karma eğitime yasak getirildi, erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi yasaklandı. Ortaöğretim düzeyinde kız öğrencilerin okula dönüşü fiilen engellendi.

Eylül 2021

Kadın İşleri Bakanlığı lağvedildi, yerine Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Bakanlığı kuruldu. Meslek sahibi kadınlara “bir sonraki duyuruya kadar” evde kalmaları emredildi.

Aralık 2021

Kadınların mahremsiz (erkek vasi) 72 km’den uzun mesafeye seyahat etmesi yasaklandı. Toplu taşıma araçları bu direktifi uygulamakla yükümlü kılındı.

2022

Mart 2022

Kadınların mahremsiz yurt dışına çıkışı yasaklandı. Okul açılışı ilan edildikten yalnızca birkaç saat sonra kız okulları yeniden kapatıldı, 7. sınıf ve üzeri kız öğrencilerin okullarına kesin yasak getirildi.

Mayıs 2022

Kadınların dışarıda göz hariç tüm vücutlarını örten burka giymesi zorunlu hale getirildi. Mahremsiz toplu taşıma kullanımı yasaklandı, ehliyetin kadınlara verilmesi durduruldu.

Temmuz 2022

Kadın çalışanlara maaş alabilmek için erkek akrabalarını işe göndermeleri teklif edildi. Uçuş görevlisi kadınlar işten çıkarıldı.

Ağustos 2022

Kadınlara yönelik ahlak polisi teşkilatı kuruldu. Üniversitelerde sınıf ayrımı kesinleşti, kadın öğrencilerin okul içinde yüzlerini kapatmaları emredildi.

Kasım 2022

Kadınların halka açık spor salonları, hamamlar, parklar ve eğlence parklarına girişi yasaklandı.

Aralık 2022

Kadınların üniversiteye girişi tamamen yasaklandı. Uluslararası ve yerel STK’larda kadın çalışanlar işten çıkarıldı, aksi takdirde kuruluşların lisanslarının iptal edileceği açıklandı. Bunun üzerine Save The Children, the Norwegian Refugee Council ve CARE gibi bazı uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmaları durduruldu.

2023

Mart 2023

Cumhuriyet dönemi mahkemelerince verilen binlerce boşanma kararı geçersiz sayıldı.

Nisan 2023

BM ajanslarında çalışan Afgan kadınlara yasak getirildi. Herat’ta kadınların ve ailelerin bahçeli ya da açık alanlı restoranlara girişi yasaklandı.

Temmuz 2023

Güzellik salonları kapatıldı, ülke genelinde binlerce kadın bu kararla işini yitirdi.

Ekim 2023

Kandahar’da kabul edilebilir tek örtünme biçiminin burka olduğu okullara yazılı olarak bildirildi.

2024

Mart 2024

Taliban lideri Akhundzada, kadınların alenen recmedilmesinin yeniden uygulamaya konulacağını açıkladı.

Ağustos 2024

“Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Kanunu” yürürlüğe girdi (35 madde). Mevcut tüm kısıtlamalar resmileştirildi, kadınların sesi “mahrem olmayan” erkeklerin yanında alenen duyulamaz hale getirildi. Kadın ve erkeklerin birbirine bakması yasaklandı. Bakanlığa yargı denetimi olmaksızın gözaltı ve cezalandırma yetkisi tanındı.

Aralık 2024

Kadınların hemşirelik ve ebelik okumalarına yasak getirildi. Üniversitelerdeki kadın idari personelin işine son verilmesi için üniversitelere yazılı talimat gönderildi.

2025

Ocak 2025

Uluslararası Ceza Mahkemesi, Taliban lideri Akhundzada ve Baş Yargıç Haqqani hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Kasım 2025

Afgan kadınların BM ajanslarında çalışması tamamen yasaklandı. İran sınırında kadın doktor ve ebelerin hasta kabul etmesi, personelin başörtüsü gerekçesiyle durduruldu.

2026

Ocak 2026

Yeni Ceza Usul Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Kocaların eşlerini, kırık kemik ya da açık yara oluşturmamak koşuluyla, dövmesini meşrulaştıran maddeler içeriyor. Söz konusu yönetmelik üç bölüm, on başlık ve 119 maddeden oluşuyor. Yönetmelik özellikle “golam” (köle) kavramını kullanarak kadınlara, çocuklara yönelik şiddeti yasallaştırıyor.

Mayıs 2026

Adalet bakanlığının 18 No’lu Kararnamesi ile ergenliğe girmiş bir kızın nikaha sessiz kalması evlilik onayı sayılabilir hale getirildi. Yeni ceza kanunu, kadınların kocasının izni olmadan akrabaları ziyaret etmesini suç saydı.

Haziran 2026 (son günler)

Laghman ve Nangarhar illerinde esnafa, mahremsiz alışveriş yapmaya gelen kadınlara satış yapmamaları, aksi takdirde dükkanlarının kapatılacağı ve kendilerinin tutuklanacağı bildirildi.

Not: BM Kadın Birimi verilerine göre Ağustos 2021’den bu yana çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı. Kronoloji, BM Kadın Birimi, Human Rights Watch, Wikipedia ve Hasht-e Subh (8am.media) kaynaklarından derlendi.

Uluslararası boyutta Afganistan’da insan hakları

Dünya genelinde ülkelerin özgürlük, demokrasi ve insan hakları durumlarını inceleyen Freedom House’un 2026 verilerine göre Afganistan, 100 üzerinden 8 puan alarak özgür bir ülke olmadığını tescillemiş oldu. Freedom House, bu verilerde Taliban’ın bütün politik ve sivil hakları askıya aldığını ve kadınların ve etnik azınlıkların ciddi özgürlük kısıtlamalarıyla karşı karşıya kaldığının altını çiziyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insanlık dışı muamele riski bulunan ülkelere geri göndermeyi yasaklasa da Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa Birliği ülkesi, bu sözleşmeyi aşarak Afganistan’a sınır dışı işlemlerini sürdürüyor. Özellikle Pakistan ve İran gibi sınır ülkelerinden sınır dışı edilen Afganistan vatandaşlarının sayısı milyonlarca.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) Nisan 2026 raporuna göre eğitimli kadın personeller kamu hizmetlerinden çekilirken 1 milyon kız çocuğunun eğitimi ise engelleniyor. Birleşmiş Milletler (BM) Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA) Sorumlusu Georgette Gagnon, 8 Haziran 2026’daki bir toplantıda Afganistan’da yaklaşık 22 milyon kişinin (nüfusun neredeyse yarısı) insani yardıma muhtaç olduğunu ve ülkedeki insan hakları krizinin derinleştiğini vurgulamıştı.

Öte yandan BM tarafından 18-19 Şubat 2024’te Katar’ın başkenti Doha’da organize edilen Afganistan konulu toplantıya Taliban, davet edilmiş olmasına rağmen kendilerinin Afganistan’ın tek temsilcisi olarak tanınması, yurt dışında bulunan Afganistanlı muhalif siyasi grupların ve sivil toplum temsilcilerinin toplantıya davet edilmemesi gibi şartların yerine getirilmemesini gerekçe göstererek heyet göndermemişti. Afganistan’la diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sürdüren Rusya ise Taliban’ın pozisyonunu destekleyen bir tutum sergileyerek toplantıya katılmamıştı.

BM Özel Raportörleri, Uluslararası Af Örgütü, UNICEF ve UNAMA Afganistan’daki insan hakları ve kadın haklarına dair düzenli raporlar yayınlasa da Taliban’ın BM’yi “talep ettiği şartlar gerçekleşmeden” muhatap almayı reddetmesi veya 2022 yılında Taliban’ın İnsan Hakları Komisyonu’nu feshetmesi gibi uygulamalar, uluslararası baskıyı genellikle işlevsiz kılıyor. Bu noktada Afgan diasporası, çeşitli eylemsellikler üzerinden Afganistan’daki hak ihlallerini birçok ülkenin gündemine koyabiliyor.

Taliban yönetiminde kadın karşıtı politikaların baş sorumluları

Ağustos 2021’den bu yana 80’i aşkın kararname yayımlayan Taliban yönetiminin mimarları. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), aralarından ikisi hakkında insanlığa karşı suç gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Molla Hasan Ahund

Yüce Lider — En Üst Otorite

Molla Hibetullah Ahundzade

Taliban’ın hem dini hem siyasi lideri ve tüm kararne­melerin nihai imzacısıdır. Kandahar’da inzivada yaşayan Ahundzade, uluslararası baskılara kapalı, son derece tutucu bir çizgi izlemektedir. Kadınların üniversiteye girişinin yasaklanmasından recm cezasının yeniden getirilmesine kadar tüm kararlar onun onayıyla yürürlüğe girer. Kabine görüşleri bu süreçte belirleyici değildir.

UCM Tutuklama Kararı — Temmuz 2025
Molla Hasan Ahund

Başbakan

Molla Hasan Ahund

Geçici hükümetin başı ve hareketin kurucu figürlerinden biridir. 1990’lardaki ilk Taliban iktidarında kadın eğitimine yasak ve cinsiyet ayrımı uygulamalarının mimarlarından sayılmaktadır. Kadınsız kabineyi yönetmiş, Kadın İşleri Bakanlığı’nın lağvedilmesi ilk kararları arasında yer almıştır.

Molla Abdul Gani Birader

Başbakan Yardımcısı

Molla Abdul Gani Birader

Taliban’ın kurucularından ve ABD ile Doha Anlaşması’nı müzakere eden kişidir. Ayrıca Taliban’ın siyasi işlerinden sorumlu en üst düzey yöneticisi konumunda.

Molla Muhammed Yakup

Savunma Bakanı

Molla Muhammed Yakup

Taliban’ın kurucusu Molla Muhammed Ömer’in oğludur. Güvenlik güçlerinin komutanı sıfatıyla kadın karşıtı kararne­melerin yerelde uygulanmasından doğrudan sorumludur. Harekette güçlü bir hanedanlık meşruiyeti taşımaktadır.

Siraceddin Hakkani

İçişleri Bakanı

Siraceddin Hakkani

Hakkani Ağı’nın lideri ve Taliban yönetiminin güç odaklarından biridir. Ahlak polisi ve iç güvenlik güçlerinin başında bulunarak kadınlara yönelik yasakların uygulanmasından sorumludur. ABD’nin en çok aranan listesindedir.

Mevlevi Emirhan Muttaki

Dışişleri Bakanı

Mevlevi Emirhan Muttaki

Taliban’ın uluslararası görüşmelerindeki görünür tek yüzüdür. Kadın yasaklarına yönelik uluslararası eleştirileri savuşturması ve politikaları “İslami yönetim” çerçevesinde sunması basına yansımıştır.

Mevlevi Abdul Hakim Hakkani

Baş Yargıç — Adalet Bakanı

Mevlevi Abdul Hakim Hakkani

Taliban yargı sisteminin başı olarak kadın karşıtı politikaların hukuki çerçevesini inşa etmiştir. Ocak 2026’da yürürlüğe giren ve eşe fiziksel cezayı meşrulaştıran Ceza Usul Yönetmeliği’nin mimarı olarak değerlendirilmektedir.

UCM Tutuklama Kararı — Temmuz 2025
Not: Kaynaklar: UCM, Human Rights Watch, Anadolu Ajansı, Wikipedia.

Afganistan vatandaşları ve hak savunucuları, Herat ve Kabil başta olmak üzere birçok kentte “Eğitim, İş, Özgürlük” sloganları atarak Taliban polislerinin kız çocuklarını ve kadınları darp etmesini ve “kıyafet kurallarına uymama” gerekçesiyle tutuklamasına tepki gösteriyor. Afganistan’da Afgan Kadınlarının Kendiliğinden Hareketi, Mor Cumartesiler Hareketi, Afgan Kadınları için Adalet ve Özgürlük Hareketi gibi kadın hareketleri, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü başta olmak üzere birçok kez Taliban yönetimine karşı protesto eylemleri gerçekleştiriyor ve erkekler tarafından ağır baskı ve işkenceye maruz kalan kadınların sesi oluyor. Bu kadın hareketlerinin bir kısmı Afganistan’da “yeraltı örgütlenmesi” yaparken bir kısmı ise uluslararası kamuoyuna Afgan kadınlarının sesini duyurmak amacıyla hareket ediyor.

Osmany: “Afgan kadınları en ağır bedeli ödemeye hazır”

Afgan kadın hakları savunucusu Laleh Osmany, Afganistan’ın Herat kentindeki protestolarda atılan “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının ortak bir kültürel alana dayanan derin ve sınır ötesi bir kadın dayanışmasını ve kadınların temel haklarına dair yüksek farkındalığını yansıttığını belirtti.

Herat kentinde Taliban’ın protestoculara müdahalesi, 9 Haziran 2026. Fotoğraf: 8am Media

Afganistan’daki Herat vilayetinin Cebrail bölgesi sakinleri, Taliban’ın kadınları gözaltına alıp şiddet uygulamasını protesto etmek amacıyla 8 Haziran’da sokaklara çıkmıştı. Yerel kaynaklara göre protestolar, Taliban’ın Ahlak Polisi tarafından 6 Haziran’da kadınlara yönelik sürdürülen gözaltılar ve sert muamele üzerine tırmanışa geçmişti.

11 Haziran’da ise ikinci bir protesto dalgası olarak Herat halkı, valilik binası önünde bir araya gelerek kadınlara yönelik gözaltı ve şiddet eylemlerini “Diktatöre Ölüm,” “Eğitim, İş, Özgürlük” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganlarıyla protesto etti. Taliban polisleri, 8 Haziran’dan bu yana bir araya gelen insanların üzerine günlerce ateş açarak kitleyi dağıtmaya çalıştı.

‎Murtaza, 16 yaşındaki Afganistanlı bir genç, Herat’taki protestolara yönelik Taliban polisinin saldırısı sırasında bacağına isabet eden iki kurşunla yaralandı ve 16 Haziran’da hayatını kaybetti. Taliban polisinin protestoculara ateş açması sonucu bölgede en az 20 kişinin yaralandığı kaydedildi.

Taliban’ın Herat güvenlik işlerinden sorumlu polis komutanı Necibullah Ali, 18 Haziran’da yaptığı açıklamada, “başörtüsü kuralına uymamak” olarak adlandırdığı gerekçeyle, Taliban’ın “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” güçleri tarafından şimdiye kadar 19’dan fazla kadının gözaltına alındığını duyurdu. Yerel kaynaklara göre ise bu sayı en az 30. Necibullah Ali, Herat’ta “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” güçleri tarafından kadınların gözaltına alınmasına devam edileceğini de sözlerine ekledi.

Afgan kadın hakları savunucusu Laleh Osmany, Herat’ta patlak veren kadın protestolarını ve Taliban yönetimi süresince kadınların maruz kaldığı sistematik baskıyı Niha+’ya değerlendirdi.

“Kadınları kamusal alandan silmek istiyorlar”

Laleh Osmany

Osmany’ye göre, “uygunsuz hicap” ya da mahremsiz sokağa çıkma bahanesiyle kadınlara yönelik şiddet, terör, keyfi gözaltı ve aşağılama, Taliban’ın İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı ile istihbarat birimleri eliyle yürütülen yapısal ve günlük bir politika haline geldi. Taliban’ın ahlak timleri (muhtasib), şehirlerde kadınların kıyafetlerini denetlemek için sayısız kontrol noktası kurdu.

Osmany, birçok durumda genç kadın ve kız çocuklarının yanlarında bir erkek vasi (mahram) olmadan gözaltına alındığını, kablo ve kırbaçla acımasızca dövüldüğünü ve ailelerinin ağır “fidye” ödemesi ya da baskıyla imza attırılan taahhütnameler sonrası serbest bırakıldıklarını aktardı. Osmany bu uygulamaları, “kadınların kamusal alandan tamamen silinmesini hedefleyen daha geniş bir stratejinin bilinçli bir parçası” olarak nitelendirdi.

“Jin, Jiyan, Azadî” sloganı Herat’ta yankılandı

Yerel kaynakların sosyal medyada paylaştığı videolarda Herat’ta protestocuların “Jin, Jiyan, Azadî” (Türkçe: Kadın, Yaşam, Özgürlük / Farsça: Zan, Zendegi, Azadî) sloganı attığı da görülüyordu. Bu sloganın ortak bir kültürel alana dayanan derin ve sınır ötesi bir kadın dayanışmasını ve kadınların temel haklarına dair yüksek farkındalığını yansıttığını belirten Osmany, Herat’ın tarihsel olarak Afganistan’da kültürel bir merkez ve ilerici sivil hareketlerin yeşerdiği bir zemin olduğunu da vurguladı.

Kadın örgütlerinden çağrı

Yurt dışındaki Afganistan vatandaşları tarafından organize edilen ve Berlin ile daha birçok yerde protestolar düzenlenmesini öngören çok sayıda eylem çağrısı sosyal medyada yayılmaya devam ediyor.

Adalet Arayan Kadınlar Hareketi üyeleri, bir protesto kampanyası başlatıp küresel imdat (SOS) sembolünü kullanarak, Herat’ta kadınlara yönelik artan kısıtlamalardan duydukları endişeyi dile getirdi ve uluslararası toplumu 18 Haziran’da yaşanan bu durum karşısında sessiz kalmamaya çağırdı.

Bu hareketin üyeleri, “Afgan Kadınları Tehlikede, Bu Kampanyaya Katılın” sloganıyla yürüttükleri kampanya kapsamında, yüzlerindeki Afganistan haritasını siyaha boyayarak ve küresel imdat sembolünü kullanarak uluslararası toplumun dikkatini acilen ülkedeki kadınların durumuna çekmeye çalıştı.

Osmany’ye göre bu protestolar, doğrudan ateş açılması, şiddet ve hapis tehdidine rağmen kadınların direnme iradesinin canlı kaldığını kanıtladı:

“Herat’taki protestolar dünyaya net bir mesaj verdi: Afgan kadınlarının özgürlük arayışının kökleri, cinsiyet ayrımcılığı kararnameleri ve Taliban’ın gözdağıyla kurutulamaz. Onlar, insani onurları için en ağır bedeli ödemeye hazırlar.”

Yeraltı direniş ağları

Hayati risklere rağmen Afgan kadınlarının çok sayıda gizli veya açık direniş ve farkındalık ağı kurduğunu söyleyen Osmany, bu çabaları üç ana eksende özetledi:

  • Vatandaş belgelendirmesi: “Gözaltından serbest bırakılan kadınlar, takma isimlerle sosyal medya ve uluslararası haber kuruluşları aracılığıyla gördükleri işkence ve insanlık dışı muameleyi ifşa ediyor.”
  • Güvenli evler ve gizli okullar: “Eğitimden mahrum bırakılan kız çocukları için evlerde gizli okullar kuruluyor, aile reisini kaybetmiş kadınlar için psikolojik ve maddi dayanışma çevreleri oluşturuluyor.”
  • Dinamik sivil hareketler: “Taban hareketleri, kapalı mekanlarda düzenli olarak açıklama ve protesto yaparak seslerini Birleşmiş Milletler insan hakları organlarına duyuruyor ve Taliban’ın uluslararası meşruiyet kazanmasını engellemeye çalışıyor.”

Kaynak: AWNA, 8AM Media

Giresun’da köylüler iki aydır direniyor

Giresun’un Görele ve Tirebolu ilçelerinde maden arama faaliyetine karşı açılan davayı kazanan köylüler, mahkeme kararına rağmen sahaya inen sondaj makinelerini durdurmaya çalışıyor. Köylülerin avukatı Sevda Karataş Şahin, eski kapsam dışı kararların gerekçe göstererek iptal kararının uygulamamasını hukuken kabul edilemez olduğunu ifade ederken, Giresun Çevre Aktivisti Ramazan Doğru ise, sondaj faaliyetlerinin bölgedeki vadilere ve içme sularına ciddi zarar vereceğini belirtti. Sondaj çalışmaları ile sadece bir bölgede 158 bin ağacın kesilmesi gündemde.

Fotoğraf: Giresun Çevre ve Doğa Derneği

Giresun’un yüzde 85’i geçtiğimiz aylarda maden sahası ilan edildi. Giresun Merkez, Piraziz, Dereli, Bulancak ve Şebinkarahisar ilçelerini kapsayan maden ruhsatlarının toplam büyüklüğü 12 bin 512 hektarı (yaklaşık 125 bin dönüm) buluyor. Toplam 38 köy ve yaylayı doğrudan etkileyen karara karşı köylülerin direnişi ve hukuki mücadelesi de sürüyor.

Giresun’da Tirebolu, Sekü, Oyraca, Görele, Soğukpınar, Gürpınar, Karlıbel, Çanakçı, Karabörk, Kuşköy, Akköy ile Çanakçı ilçe merkezi sınırına kadar olan 29.630 futbol sahası büyüklüğündeki bir alan, Alagöz Holding’e bağlı Alagöz Maden’in aldığı ruhsat kapsamında.

Av. Karataş’ın paylaştığına göre Giresun’da ihale edilen diğer alanlar:

  • Giresun Merkez, Lidya Madencilik (Çalık Holding). Etkilediği köyler: Akköy, Sayca, Çukurköy, Burhaniye, Darköy, Yaykınlık, Hamidiye – Alan: 1671,47 ha – Köyler: Melikli, Osmaniye, Okçu, İnişdibi, Çamlık – Alan: 1814,8 ha – Köyler: Darköy, İnece, Boztepe – Alan: 436,29 ha
  • Piraziz – Gümüştaş Madencilik (Doğan Holding). Etkilediği köyler: Deregözü, Erenli, Alisayvan, Armutçukuru, Şerefli, Bahariye, Alan: 1750,17 ha – Etkilediği köyler: Güneyköy, Alınca, Kestaneköy, Ordu ili Osmaniye, Alan: 1645,86 ha
  • Dereli – Gencer Maden. Etkilediği köyler: Yeşiltepe, İçmesu, Bahçeli, Kartepe Yaylası – Alan: 1214,5 ha
  • Bulancak–Kar Mineral Madencilik. Etkilediği köyler/yaylalar: Naltaş Yaylası, Ortaoba, Çambaşı İkidere Obası, Karagöl Dağı Hevsel Bahçesi – Alan: 1991,15 ha
  • Şebinkarahisar – Mir Yıldız Madencilik. Etkilediği köyler/yaylalar: Asarcık, Duman Yaylası, Küllük Yaylası, Çakırgöl Yaylası, Dereyurt Obası, Suluyurt – Alan: 1987,75 ha

Görele’nin Karlıbel Köyü ile Tirebolu’nun Sekü Köyü’nde Alagöz Maden tarafından yürütülmek istenen IV. Grup maden arama projesine karşı köy halkının tepkisi basına yansımıştı. Giresun’da gerçekleşen ekolojik davalara bakan Avukat Sevda Karataş Şahin, köylülerin direnişini ve hukuki sürecin detaylarını Niha+’ya anlattı.

Giresun Maden Direnişi: Olayların Kronolojisi

24 Şubat 2026

Muhtarlar, köylüler ve derneklerin açtığı iptal davası sonucunda mahkeme, Karlıbel ve Sekü köylerinde Alagöz Maden’in maden arama projesine verilen ÇED Olumlu kararı için yürütmeyi durdurma kararı verdi. Karar, işlemin yetkili olmayan Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından verilmesi gerekçesiyle verildi.

5 Mart 2026

Yönetmelik değişti

Yürütmeyi durdurma kararından dokuz gün sonra, Resmi Gazete’de ÇED Yönetmeliği’ne dair değişiklik yayımlandı. Değişiklikle il müdürlüklerine belirli projeler için ÇED Olumlu kararı verme yetkisi devredilebilmesinin önü açıldı. Karataş düzenlemeye ilişkin “Halihazırda verilen kararları etkilemese de onlar açısından yetki sorunu ortadan kalkmış, il müdürlükleri gelişigüzel ÇED Olumlu kararı vermekte yetkili kılınmıştı” ifadelerini kullandı.

4 Nisan 2026

“İlk direniş ateşi yakıldı”

Yürütmeyi durdurma kararının geçerliliğini sürdürdüğü 4 Nisan’da Alagöz Maden’in sondaj çalışması yapmak üzere köye makine getirdiğini aktaran Karataş, şunları söyledi:

“Köylüler araçlarını yollara çekerek sondaj makinesinin alana çıkmasına izin vermedi. Sondaj makinesinin geldiğini duyan köylülerin, derneklerin alana gelmesiyle 60 gündür süren direnişin ilk ateşi yakılmış oldu. Köylülerin kalabalıklaşması, sondaj makinesinin hukuka aykırı biçimde alana girmeye çalışılmasının kamuoyuna yansımasıyla onlarca kolluk görevlisi de köye geldi. Kolluk görevlilerine, Alagöz Maden taşeronu ve yetkililerine ilgili karar ibraz edilerek yaptıklarının suç olduğu belirtilmişsek de köylülere 1 Nisan’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından verilen bir ‘ÇED Muafiyet’ yazılarının geçerli olduğuna dair aldıkları bir yazıyı esas alarak işlem yaptıklarını beyan ettiler.”

Karataş, bu yazının hukuki açıdan son derece sorunlu olduğunu belirterek, “Alagöz Maden, yürütmeyi durdurma kararına itiraz edemeyince davalı idareye başvurarak kararın uygulanmamasını sağlayacak bir işlem tesis edilmesini talep etti. Müdürlük de bu talebi karşılayarak kanunun ve mahkeme kararının arkasından dolandı” dedi.

5–6 Nisan 2026

Yetkililer köye geldi

5 Nisan’da sondaj makinesi yeniden alana getirilmek istendi, köylüler yine engelledi. 6 Nisan sabahı Avukat Karataş, Sekü Köyü muhtarı ve Tirebolu Çevre, Kültür ve Turizm Derneği yönetim kurulu önce il meclisine başvurdu, burada söz verilmeyince Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Murat Cavunt ile görüşmeye gidildi.

Karataş, görüşmenin seyrini şöyle aktarıyor:

“Cavunt ne taleplerimizi ne mahkeme kararını ne de bizi dinledi. Biz daha kendisiyle görüşürken, kolluk görevlilerinin kafası karışmasın diye 1 Nisan tarihli yazısını revize ederek yürütmeyi durdurma kararından hiç bahsetmeyen, doğrudan ÇED muafiyetini esas alan yeni bir yazı gönderdi. Köye geri döndüğümüzde çok sayıda kolluk kuvveti ve müdahaleye hazır birliklerin beklediğini gördük. Köylüler sondaj makinesinin önünde mevzi kurması üzerine saatler sonra kolluk kuvvetleri geri çekildi. O güne kadar köye bir kez dahi uğramamış olan Tirebolu Kaymakamı ile Murat Cavunt alanda bizzat görünerek sondaj faaliyetini teknik ve hukuki olarak meşrulaştırmaya çalıştılar.

7 Nisan 2026

“Fiilen OHAL ilan edildi”

Avukat Karataş bu tarihi şu sözlerle tanımladı:

“Alagöz Maden için fiilen OHAL ilan edilmişti. Sabah 6-6.30’unda köylüler evlerinde uyurken sondaj makinesi onlarca jandarma eşliğinde alana getirildi. Günlerce köylülere ‘yol kapatmak suçtur’ diyen yetkililer o sabah köylülerin kendi köylerinde araçlarıyla hareket etmesine izin vermedi. Aynı gün dosyada iptal kararı verildi. Yani dava kazanıldı, ÇED Olumlu kararı iptal edildi. Sondaj makinesi alana çıktığı saatte mahkeme kararını çoktan almıştık.”

7–10 Nisan 2026

Yaşlı ve çocuklar kilometrelerce yürütüldü

7 Nisan’dan itibaren köy fiilen abluka altına alındı. Araç ve yaya geçişleri jandarma tarafından kısıtlandı, trafik jandarması getirilerek köylülerin araçlarına para cezası kesildi. 8 Nisan’da çevre ilçelerden gelen destekçilerle alana çıkmak isteyen köylülerin, araçla geçişine izin verilmeyerek yaşlı ve çocuklar dahil onlarca köylü kilometrelerce yürümek zorunda bırakıldı.

10 Nisan’da iptal kararı kapsamındaki Görele’nin Soğukpınar ve Bakımlı köyleri arasında Alagöz’e ait ikinci sondaj makinesi çalışmaya başladı. O tarihten itibaren sondaj çalışmaları gece gündüz durmaksızın devam ediyor.

18 Nisan 2026

Büyük köylü mitingi

18 Nisan’da Giresun tarihinin madene karşı en büyük köylü mitingi düzenlendi. 29 Mayıs 2026’da Görele’de de miting gerçekleştirildi ancak mülki amirler bildirim ve izin süreçlerinde çok sayıda engel çıkardı.

29 Mayıs’taki köylü mitingi. Fotoğraf: Giresun Çevre ve Doğa Derneği

“İdare mahkeme kararını uygulamakla yükümlüydü”

ÇED Olumlu kararının yürütmeyi durdurma kararı aldığını hatırlatan Karataş şöyle devam etti: “ÇED Olumlu kararının yürütmesinin durdurulmasının ardından ‘ÇED kapsam dışı kararlar geçerlidir’ demek, sahada işletilebilir cevher aranıp aranmadığı tespitine dönmek demektir. Oysa burada açıkça sahada işletilebilir cevherin varlığına yönelik bir sondaj yapılmaktadır. Bu işlem için ÇED Olumlu kararı zorunludur. Yani bunlar birbirinden bağımsız işlemler değil.İptal kararı verildiği anda idare açısından bağlayıcıdır, derhal uygulanması gerekir. Eğer idare bu kararı uygulamaz ya da geciktirirse, hem tazminat ödemekle yükümlü olur hem de sorumlular hakkında cezai süreçler gündeme gelir.”

İlgililer hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu belirten Karataş soruşturma süreçlerinde yaşanan eşitsizliği şu sözlerle açıkladı: “Alagöz’ün taşeronu ve mühendisinin şikayetiyle avukat dahil direniş bileşenlerinin ifadesi hemen alınırken, Alagöz aleyhine açılan soruşturma dosyasında bugüne kadar tek bir ifadeye bile başvurulmadı.”

Alagöz Maden’e “fahri hemşerilik beratı”

Köylülerin çeşitli yöntemler ile cezalandırıldığını belirten Karataş, 29 Mayıs mitingine ilişkin afiş astığı gerekçesiyle köylülerden Mesut Yılmaz’a Doğankent Belediyesi Zabıta Amirliği tarafından 115.021 TL idari para cezası kesildiğini söyeldi. Yılmaz ve Ferhat Aslan hakkında, Alagöz müdürü ile sondaj makinesi sahibi ve taşeron işçisinin şikayetiyle soruşturma başlatıldı.

15 Mayıs’ta kamuoyuna yansıyan gelişmeleri de hatırlattı Karataş sözlerini şöyle sürdürdü: “O gün Doğankent Kaymakamı’nın çağrısıyla yaylalardaki kaçak yapılaşma gündemiyle toplantıya çağrılan muhtarlar ile Doğankent Belediye Başkanı tarafından Murat Cavunt, Alagöz Maden Genel Müdürü Ali Çağatay Çalışır ve şirket yetkililerinin bulunduğu ayrı bir görüşme alındı. Toplantı sırasında muhtarların telefonları toplatıldı, muhtarlara “yolumuza taş koymayın, kolaylaştırıcı olun” mesajı verildi. Yine kamuoyuna düşen bir videoda Doğankent Belediye Başkanı Rüşan Özden Cantürk, Alagöz’e “fahri hemşerilik beratı” vereceğini açıkladı.”

Alagöz Maden’in Giresun’da ruhsat aldığı alanlar. Fotoğraf: Sendika.org

Doğru: “158 bin ağaç kesilecek”

Niha+’ya Giresun’daki köylülerin sürdürdüğü mücadeleyi değerlendiren Giresun Çevre Aktivisti Ramazan Doğru, bölgenin ekolojik anlamda tahribata uğratıldığını ifade etti.

Görele Karlıbel köyünde yerleşim yerlerinin içinde çalışma yapıldığını aktaran Doğru, bölgedeki tarihi yapıların da risk altında olduğunu belirterek “Karlıbel Köyü Hapan mevkiinden Soğukpınar Köyü ile Çanakçı ilçesi Çöcen mevkii ve Karabörk istikametindeki alana Alagöz yol vurma çalışması adı altında orman katliamı yaptı” dedi. Doğru’nun aktardığına göre, Alagöz şirketi ruhsat kapsamında 158 bin ağaç kesecek.

Söz konusu yol güzergahında Alagöz Maden’in mahkeme kararına rağmen 300 metreden daha derin sondajlar vurduğunu dile getiren Doğru, bölgedeki riskleri şöyle sıraladı:

“Su kaynakları ve dere yatakları görmezden geliniyor. Soğukpınar köy halkının ciddi tedirginlikleri var. Heyelan ve sel riski fazla olan bir bölgede atık havuzları ve pasa alanları da planlanma ihtimali yüksek. Görele Soğukpınar ile Doğankent Çatak köyü arasında atık alanı planlanmış. Bu alana ait mahkeme süreci devam ediyor. Vadilerin tamamını riske atıyorlar. Yerleşim alanları ulaşım sebebiyle vadi tabanlarına yayılmış durumda. Halkı dinleyen yok. Bu alanda yapılacak çalışma Çömlekçi Vadisinde 35 köy, Çanakçı Vadisinde ise 40 a yakın köy ile Çanakçı ve Görele ilçelerini büyük ölçüde etkileyecek. Özellikle içme suları ve tarım faaliyetleri önlem alınmaz ise yok olacak.”

Çatalağaç Alagöz’e ilk kez 2016’da devredildi

Doğru’ya göre, 2007 yılında Doğankent Çatalağaç Köyü’nde Ciner Grubu’na bağlı Park Holding, yıllık 42 bin ton üretim kapasiteli Bakır-Kurşun-Çinko maden işleme sahasının ihalesini aldı ve şantiye kurulumuna başladı. 2009 yılına kadar şantiye kurulumunun, iş ve işçi kadrolarının tamamlanıp faaliyete başlandığını söyleyen Doğru, sondaj, galeri açma ve işleme işlemlerinin 2016 yılına kadar devam ettiğini ifade etti.

Bu süre içinde Park Holding’in herhangi bir usulsüzlük, mala ve çevreye zarar verme gibi bir olumsuz işlem yapmadığını belirten Doğru, köy halkı ve çevre köylerden vatandaşlar şirkette çalıştığını da söyledi. Ondan sonra gelişen süreci ise şöyle anlattı:

“2016 yılında Park Holding yeteri miktarda cevher bulunamadığı gerekçesiyle bu sahayı ilk kez maden işi yapacak olan Alagöz Holding bünyesindeki Alagöz Maden şirketine devrediyor. Alagöz Maden bu sahaya Şebinkarahisar’da atık havuzu patlayan Nesko Madencilik’te çalışan personelleri ekleyerek faaliyet yürütmeye başlıyor. 2018’den itibaren dere yataklarının kirletilmesi, usulsüz ağaç katliamı, köy yollarının usulsüz kullanımı, heyelanların oluşması, köy yollarının ağır tonajlı araçların aşırı kullanımı sebebiyle kullanılamaz hale gelmesiyle köy vatandaşlarının şikayetlerine sebep oluyor. Şikayetler dikkate alınmıyor, yargı süreçlerinde bir çok faaliyetin usulsüz olduğu ortaya çıkıyor. Dönemin Giresun Valisi Enver Ünlü, Iğdır’dan gelip şirkete usulsüz onaylar veriyor. ÇED olumlu raporları, kaçak atık havuz izinleri ile şirkete alan açıyor.”

2023’te Alagöz maden 9 köyü içine alan ruhsat sahası ihalesini alarak ÇED süreci başlattığını da hatırlatan Doğru, 23 Haziran 2023’te Giresun Valiliği’nin ÇED onayı verdiğini, daha sonra itiraz edilince iptal edildiğini daha sonra ise valiliğin yeniden bakanlığa başvurduğunu anlattı. Doğru’ya göre, 29 Kasım 2023’te Doğankent Söğütağzı köyünde bu dosya için vatandaşların itirazlarına rağmen usulsüz bir şekilde ÇED toplantısı yapıldı:

“Çevre Şehircilik Bakanlığındaki İDK (İnceleme Değerlendirme Kurulu) toplantısına 10 şirket çalışanını ve avukatlarını aldılar. 9 köyden 15 kişi zorla içeri alındı ve daha sonra ÇED olumlu kararı verildi. Bu kararı Tirebolu Çevre Kültür Derneği ve vatandaşlarla yargıya taşıdık. Keşif kararı var ve süreç devam ediyor.”

Şirketler valiliğin tayininde rol oynadı iddiası

Doğru’nun aktardığına göre, Tirebolu Sekü köyü ile Görele Soğukpınar ve Karlıbel ile Çanakçı ilçesi Akköy, Karabörk ve Kuşköy’ün dahil olduğu geniş bir alanda yeniden ihale alan Alagöz Maden, valilikten aldığı ÇED onayı ile sondajlama ve arama faaliyeti yürütmek istedi. Doğru, Vali Mehmet Fatih Serdengeçti’nin şirkete onay verdikten sonra farklı bir ile tayin olduğunun da altını çizdi.

Doğru şöyle devam etti:

“Valiliğin onay verdiği sondaj ve yarma işlemi ile arama faaliyeti mahkeme tarafından önce geri döndürülemez zararlar vereceği gerekçesiyle yürütmeyi durdurdu ve sonrasında ÇED onayını iptal etti. Ancak şirket ruhsat sahasında yol vurma ve sondaj işlemini Çevre ve Şehircilik İl müdürlüğünün mahkeme kararından bir gün önce verdiği tarihsiz bir muafiyet belgesiyle devam ettirmek istedi. Sekü köyüne sondaj makinası getirerek köyün tepesine çıkarmak isteyen Alagöz şirket yetkilileri ve taşeron firma yetkilisi vatandaşın tepkisiyle karşılaştı. Vatandaşlar üç gün direnerek makinanın geçişine izin vermedi. Jandarma 2 tabur asker ile 60 a yakın JÖH timiyle vatandaşlara müdahale etmeye kalkıştı. İl alay komutanı, vatandaşları suç işliyorsunuz diyerek tehdit etti. Mahkeme kararına rağmen şirketi savunan ifadelerle vatandaşların üzerinde baskı kurmaya çalıştı.”

“Alagöz 5 kez ceza yedi”

Doğru, iktidar tarafında olan milletvekillerinin, valiliklerin, Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nün şirketi kolladığını söyleyerek “Yasa gereği 3 kez suç işlemiş şirketin ruhsatı iptal edilir. Şirket Çatalağaç köyünde çevreye verdiği zararlardan dolayı 5 kez ceza yedi ve hala faaliyetini sürdürüyor” dedi.

Köy yolu kenarında köylülerinin ateş yakarak direnişe ve tepkilerine devam ettiklerini aktaran Doğru, Sekü köyüne siyasi partilerin, STK’lerin, akademisyenlerin, doktorların, sendikaların ve vatandaşların belirli zaman aralıklarıyla ziyaret ve destek verdiklerini de söyledi.

Şahin: “Irkçı saldırılar devlet aklının bir yansıması”

Ankara Üniversitesi’nin Cebeci Kampüsü’nde Kürt öğrencilere dönük gerçekleşen ırkçı saldırıya ilişkin görüş belirten TEV-KOM bileşeni Koma Zanîngeha Katîp Çelebî ya Kurdî üyesi Ozan Şahin, bu saldırılara karşı “Üniversitelerde bir araya gelen TEV-KOM yapısı olarak bu faşizan yapılara karşı hiçbir zaman geri adım atmayacağız” dedi.

Kürt öğrencilerin içinde bulunduğu amfi kapısını zorlayan “Ülkücü Hareket” adlı grup. Foto: Yeni Yaşam Gazetesi.

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde Hukuk Fakültesi’nde okuyan 4 Kürt öğrencinin 8 Haziran’da “Ülkücü Hareket” adlı bir grup tarafından ırkçı saldırıya uğraması gündeme gelmişti. 11 Haziran’da ise aynı 4 öğrenci, ikinci kez aynı grup tarafından saldırıya uğradı. Saldırıya uğrayan öğrencilere üniversite yönetimi disiplin soruşturması başlattı.

DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, 12 Haziran’da konuyu meclis gündemine taşımıştı. Koca’nın soru önergeleri şu şekilde:

“8 Haziran 2026 tarihinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde final sınavları döneminde bir grup öğrencinin, Kürt, demokrat ve sol görüşlü olarak nitelendirilen diğer öğrencilere yönelik sözlü ve fiziksel saldırıda bulunduğu ifade edilmiştir.

Üniversitede görevli bazı özel güvenlik personellerinin, saldırıya uğrayan öğrencilerin okulda oldukları bilgisini ve sınav saatlerini saldırıyı gerçekleştiren gruba haber verdiği öne sürülmüştür. Yaşanan güvenlik zafiyeti ve tehditler nedeniyle saldırıya uğrayan öğrenciler 4 final sınavına girememiş ve eğitim-öğrenim hakları engellenmiştir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nın yaşanan bu şiddet olaylarında öğrencilerin can güvenliğini sağlamak ve saldırganlar ile onlara yardım eden personel hakkında işlem yapmak yerine, şiddete uğrayan öğrencilere yönelik disiplin soruşturması başlatmıştır.

Soruyoruz:

1. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 8 Haziran 2026 tarihinde meydana geldiği belirtilen fiziksel saldırı ve darp olaylarından Bakanlığınız haberdar mıdır? Olayla ilgili olarak Yükseköğretim Kurulu (YÖK) veya üniversite rektörlüğü tarafından başlatılmış kapsamlı bir idari soruşturma bulunmakta mıdır?

2. Öğrencilerin kampüs içindeki yerlerini ve sınav saatlerini saldırgan gruba bildirdiği iddia edilen özel güvenlik görevlileri hakkında herhangi bir yasal veya idari işlem başlatılmış mıdır?

3. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nın, saldırıyı gerçekleştirenler yerine saldırıya uğrayan mağdur öğrencilere disiplin soruşturması açtığı yönündeki iddialar doğru mudur? Doğru ise bu uygulamanın hukuki ve idari gerekçesi nedir?

4. Saldırı ve can güvenliği endişesi nedeniyle 4 final sınavına giremediği belirtilen öğrencilerin gasp edilen eğitim ve öğrenim haklarının iadesi için hangi adımlar atılacaktır? Bu öğrencilere yönelik telafi sınavları düzenlenmesi ve sınav esnasında güvenliklerinin sağlanması için bir girişimde bulunulacak mıdır?”

Üniversitelerde Kürt öğrencilere dönük ırkçı saldırıları Niha+’ya değerlendiren Tevgera Komaleyên Xwendekaran a Kurdî (TEV-KOM / Kürt Dili ve Kültürü Öğrenci Toplulukları Hareketi) bileşeni olan Koma Zanîngeha Katîp Çelebî ya Kurdî (Katip Çelebi Üniversitesi Kürtçe Grubu) adına konuşan Ozan Şahin, öğrencilere yönelik ırkçı saldırıların devlet aklının yansıması olduğunu belirtti.

Şahin’e göre, Türkiye’de cumhuriyet kurulduğu andan beri “faşizan” bir devlet aklı her zaman var oldu. Bu aklın üniversitelerde devlet desteğiyle birlikte olduğunu vurgulayan Şahin, “Amaçları bir kimliği, bir cinsiyeti, bir dili görmezden gelip onlara bir alan oluşturmamaktır” dedi.

“ÖGB ve kolluk saldırılara alan açıyor”

Şahin’e göre, üniversitelerde saldırılara engel olmayan Özel Güvenlik Birimleri (ÖGB) ve kolluk kuvvetleri, “var olan bu inkar sisteminin korucularıdır”. Şahin, bugün üniversitelerde bu saldırıları gerçekleştiren çetelerle aralarında bu bağlamda bir bağ olduğunu söyleyerek şunları dile getirdi:

“Bu yapılar da bu saldırılara destek verir, onlara alan yaratır. Hatta bazen denk gelmişizdir. Arkadaşlarımızı ÖGB bu tür yapılara, bu tür faşist yapılara bildirmiştir, isim vermiştir, hedef göstermiştir. İnkarcı sistemin hizmetçileri oldukları oldukları için hani aralarında bir bağ vardır.”

Üniversitelerde gerçekleşen saldırıların, ötekileştirmenin, baskıların ve yok sayma politikalarının devlet aklının bir yansıması olarak değerlendiren Şahin “Biz de buna örgütlenmemizle cevap oluyoruz” dedi.

“Kimliğimizden dolayı pek çok sorun yaşıyoruz”

Şahin, üniversitede Kürt öğrenciler olarak sadece bu saldırılarla uğraşmadıklarını kimliklerinden dolayı başka sorunlarla da karşı karşıya kaldıklarını ifade etti:

“Üniversitede Kürt öğrenci olmak sadece bir faşizan yapının saldırısıyla sınırlı değil. Kürt öğrenciler, üniversitelere geldiği andan beri hedef alınmış, gerek devletin özel savaş politikaları, gerek üniversitelerde dediğimiz gibi bu faşizan kollarıyla baskıcı, alan daraltıcı pratikleriyle hedef hâline gelir. Özel savaş politikalarından kastım ise mesela arkadaşlarımız üniversitelere geldikleri zaman bağımsızlaştırılır, yalnızlaştırılır ve bir noktadan sonra uyuşturucu ile tanıştırılır, kültürel bir yozlaşma içine girer. Yoz bir alkol ortamı ile tanıştırılır. Bu devletin Kürt öğrenci üzerinde izlediği politikadır. Yine aynı amaca hizmet ediyor: Bir halkı kimliğiyle, diliyle yok etmek.”

“Saldırılara örgütlenmemizle cevap oluyoruz”

TEV-KOM’un ise bu durumlara karşı hangi perspektif ve çalışmaları yürüttüğünden bahsederek şu ifadeleri kullandı:

“Biz TEV-KOM olarak üniversitelerde yıllar boyu yaşadığı coğrafyada ötekileştirilmiş, katliamlara maruz kalmış, görmezden gelinmiş bir halkın üniversitede ve akademik alanlarda olan öğrencileriyiz. Bizler bu sorunlara çözüm noktası olmaya çalışıyoruz. Bunun için üniversitelerde kendi topluluklarımızı inşa ediyoruz. Bu topluluklarda sadece dil ve kimlik noktasında kalmıyor. Aynı zamanda toplumda bir insan olmanın ne olduğunu tartışıyoruz ve bunlara bir çözüm olmaya çalışıyoruz. Ve bunları pratik eylemselliğimize de yansıtıyoruz. Tabii bunun yanında sadece bunu bir şey örgütlü bir kültür dil örgütlü yalnız kalmıyor. Aynı zamanda üniversitede kendi öz savunmamızı da oluşturuyoruz. Arkadaşlarımızın özel savaş politikalarına karşı bir savunma geliştiriyor.”

TEV-KOM’un üniversitelerdeki bu tür saldırılara karşı en iyi cevabını örgütlülüğe verdiğini hatırlatan Şahin, “Bunu sadece bir sayısal kitle olarak değil aynı zamanda arkadaşlarımızla bir zihniyet birlikteliği ve bir örgütlülük sağlıyoruz. Anayasal haklarımızı kullanarak basın açıklamalarıyla gündem oluşturuyoruz. Biz şunu çok iyi biliyoruz ki bu ülkücü çeteler, bu faşist çeteler bu tür bir örgütlülük karşısında bu saldırganlığını istese de gösteremiyor. Zaten amaçları da TEV-KOM gibi yapıların oluşmasına engel olmak ve onlara bir alan yaratmamaktır” dedi.

“Üniversitelere barış sürecini yansıtmak bize düşer”

Türkiye’de devam eden bir süreç olduğunu belirten Şahin böylesi bir ortamda Kürt öğrencilere yönelik saldırının gündeme gelmesini “Devlet barış ve demokrasiyi, eşitliği üniversitede niye sağlamıyor?” sorusu ile dile getiriyor:

“Bunca zamandır halen tek bir adım atılmaması da bunun bir göstergesidir. Çünkü biz bunun en iyisini kendi yaşam alanlarımızda görüyoruz. Üniversitelerden görüyoruz. Biz her zaman yine biz barıştan yana olacağız. Biz demokrasiden yana olacağız. Biz eşitlikten yana olacağız. Biz üniversitelerin özgür alanlar olduğunu savunan insanlarız ve bu doğrultuda mücadele ediyoruz.”

Şahin, TEV-KOM olarak pratik eylemselliklerine devam edeceklerini belirterek “Üniversitelerde bir araya gelen TEV-KOM yapısı olarak, bileşenleriyle beraber, bu faşizan yapılara karşı hiçbir zaman adımızı geri atmayacağız. Nihai amacımız Kürt halkının, Kürt dilinin anayasal düzlemde bir statü kazanması, Kürt dilinin anadil ve resmi bir dil olması hedefimiz var ve bu konuda bu tür yapılara, sistemin inkar politikalarına bir adım dahi olsun geri atmayacağız” dedi.

Son bir senede üniversitelerde ırkçı saldırılar

Haziran 2025 – Haziran 2026

Eylül 2025 Taciz & Tehdit

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Tarih Bölümü 1. sınıf öğrencisi, kendilerini “okulun ülkücüleri” olarak tanımlayan bir grubun sistematik taciz ve baskısına maruz kalmaya başladı. Süreç sözlü tehditlerle başladı ve aylarca aralıksız devam etti.

Kaynak: Cumhuriyet

18 Kasım 2025 Silahlı Tehdit

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Aynı grup öğrencileri kamerasız bir sınıfa çekerek silahla tehdit etti. Olay çok sayıda tanık tarafından görüldü ve CİMER’e şikâyet edildi. Baskılar yine de sürdü.

Kaynak: Cumhuriyet

27 Ekim 2025 Palalı Saldırı

Ankara Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü

Kendilerini “Hacettepe Ülkücü Teşkilatı (HÜT)” olarak tanımlayan yüzleri maskeli grup, pala ve döner bıçaklarıyla kampüse girerek protesto eylemindeki öğrencilere saldırdı. En az bir öğrenci yaralandı ve Bilkent Şehir Hastanesi’ne kaldırıldı. Saldırıyı Ülkü Ocakları’na bağlı Hacettepe Teşkilatı sahiplendi, Ankara Ülkü Ocakları İl Başkan Yardımcısı sosyal medyadan “Kampüslerin tek sahibi ülkücülerdir” dedi.

Saldırganlar gözaltına alınmazken tedavi için hastaneye giden yaralı öğrenci dahil 44 öğrenci polis tarafından hastanede gözaltına alındı, tomografi sırası bekleyen öğrenciler de bu kapsamda tutuldu.

Kaynak: Gazete Pencere

24 Şubat 2026 Fiziksel Saldırı

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Eylülden bu yana süren taciz ve silahlı tehdit sürecinin ardından aynı grup sınıf içinde fiziksel saldırıya geçti. Öğrenci boyun ve kafa bölgesinden yaralandı, silahlı olduğu öne sürülen saldırganlar olay yerinden kaçtı. Mağdur darp raporu alarak Emniyet’e şikâyetçi oldu.

Kaynak: Cumhuriyet

8 Haziran 2026 Darp & Yaralama

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü — Hukuk Fakültesi

Kendilerini “Ülkücü Hareket” olarak tanımlayan grup, 4 Kürt öğrenciye ırkçı saldırı düzenledi. Saldırıda yaralanan öğrenciler hastanelerden darp raporu aldı. Avukat Doru Ninsu Arslan, üniversitedeki özel güvenlik görevlilerinin öğrencilerin kampüste olduğunu ırkçı gruba bildirdiğini açıkladı. Üniversite yönetimi saldırganlar yerine mağdur öğrencilere disiplin soruşturması başlattı.

Kaynak: MA

Haziran 2026 Çivili Sopayla Saldırı

İzmir Ege Üniversitesi — Kütüphane Önü

Hakkında kampüse uzaklaştırma kararı bulunan Mehmet Çınar Kumlu önderliğindeki ülkücü grup kütüphane önünde bir öğrenciye saldırdı. Görgü tanıklarına göre çivili sopalar kullanıldı. Aynı grubun daha önce Öğrenci Sendikası üyelerine pala ve kesici aletlerle saldırdığı basına yansımıştı.

Kaynak: Politika Haber

~12 Haziran 2026 İkinci Saldırı

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü — Hukuk Fakültesi

8 Haziran’da saldırıya uğrayan aynı Kürt öğrenciler, final sınavı için amfideyken ikinci kez ırkçı grubun hedefi oldu. Grup amfi kapısını zorladı, öğrenciler içeride mahsur kaldı. Polis kampüse girerek öğrencileri salonu terk ettirdi ancak dışarıda da saldırı sürdü. Öğrenciler can güvenliğinin kalmadığını açıkladı. 4 öğrencinin de sınava giremedikleri belirtildi.

TEV-KOM (Kürt Dili ve Kültürü Öğrenci Toplulukları Hareketi) Beyazıt Meydanı’nda protesto eylemi düzenledi. ÖHD Avukatı Doru Ninsu Arslan: “Bu saldırılar münferit değil, üniversiteleri yozlaştırma, apolitikleştirme, sindirme politikalarının birer parçasıdır.”

Kaynak: MA

Not: Bu kronoloji mevcut haberlerden derlenmiştir.

Cumhuriyet ikinci yüzyılında nasıl demokratikleşecek?

“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan konuşmacılar ve katılımcılar, iki gün boyunca hem konferansın ana gündemi olan Türkiye Cumhuriyetinin birinci yüzyılında Kürt sorunu başta olmak üzere yaşanan sorunları ve ikinci yüzyılında bu sorunların nasıl çözülebileceğini konuştu. Ayrıca “süreç”te gelinen aşamalar da resmi olmayan sohbetlerin gündemiydi.

Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+

Türkiye’nin geçmiş yüz yılında “sorun” parantezine alınan başta Kürt sorunu olmak üzere pek çok sorununun çözümüne dair yürütülen tartışma ve bu amaçla verilen mücadeleler, ikinci yüz yılda hem “sorun” parantezinden çıkarılma hem de Cumhuriyet’in demokratik karakter taşımasının sağlanması amacıyla uzun yıllardır tartışılıyor.

Bu tartışmaları devam ettirmek ve ortaya çıkan sonuçları kamuoyuyla paylaşmak amacıyla 5 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da bir çağrı yapılarak “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” düzenleneceği ifade edilmişti.

Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Akın Birdal, Ayşegül Devecioğlu, Doğu Ergil, Gültan Kışanak gibi isimlerin çağrıcısı olduğu söz konusu konferans 13-14 Haziran tarihleri arasında İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.

Çağrıcılar

Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Akın Birdal, Ayşegül Devecioğlu, Çilem Küçükkeleş, Diba Keskin, Doğu Ergil, Ender İmrek, Erdoğan Aydın, Fadıl Bedirhanoğlu, Fatma Bostan Ünsal, Fazıl Hüsnü Erdem, Ferhat Kentel, Gültan Kışanak, İhsan Eliaçık, Jülide Kural, Kuban Kural, Levent Köker, Mehmet Bekaroğlu, Mesut Yeğen, Nuray Türkmen, Pakrat Estukyan, Rıza Türmen, Süreyya Karacabey, Şebnem Korur Fincancı, Şükrü Aslan, Vahap Coşkun, Yakın Ertürk, Zeynep Altıok

Çağrı metninde ve basın açıklamasında da dile getirildiği gibi Konferansta Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Kürt sorunu, kadın sorunu, LGBTİ+’ların sorunu, ekoloji sorunu gibi pek çok başlıkta tartışmalar gerçekleşti.

Konferansın ilk günü olan 13 Haziran Cumartesi çağrıcılar dahil pek çok çevreden yüzlerce kişi Kültür Merkezi’ne gelerek konferansı izledi.

Saat 09.00 olarak duyurulan açılış etkinliği yaklaşık bir saati aşkın bir sürenin ardından ancak başlayabildi. Etkinlik çağrıcılar adına eski AİHM Yargıcı ve eski CHP Milletvekili Rıza Türmen ve Kürt siyasetçi Gültan Kışanak’ın açılış konuşmasıyla başladı.

“Demokrasi Kürtler için var olma meselesi”

Rıza Türmen. Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+

Konuşmasında demokratik olmayan bir toplumda Kürtlerin cumhuriyetin ötekisi olacağını belirten Rıza Türmen, “Kürtler demokrasi dedikleri zaman kendilerinden bahsediyor. Demokrasi Kürtler için bir var olup olmama meselesi” dedi. Devlet organları ile Abdullah Öcalan arasında devam eden sürecin, iktidar tarafından Kürt sorunu değil “Terörsüz Türkiye” olarak isimlendirildiğini vurgulayan Türmen, silahlı mücadeleye yol açan nedenler ortadan kaldırılmadıkça aynı nedenlerin aynı sonucu doğuracağını söyledi.

“Kürt realitesi hukuk kapısına dayanmıştır”

Gültan Kışanak. Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+

Türmen’in ardından kürsüye çıkan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak ise, konferansın yapıldığı yerin adına atıfla Cem Karaca’yı hatırlatarak “Bugün bizler, yurtsuz bırakılan ve iradesi yok sayılan bir sanatçının, Cem Karaca’nın ismini taşıyan bu mekanda, tam da ‘yüz yıllık yalnızlığı, ötekileşmeyi, dışlanmayı, kutuplaşmayı, yabancılaşmayı, çatışmayı’ ve en çok da bu sorunları nasıl aşacağımızı konuşacağız” dedi. Kışanak, Kürt meselesinin artık bir ayrılık meselesi olmaktan çıkıp bir tanınma, hukuk içerisine alınma meselesi haline geldiğini ifade ederek “Kürt realitesi artık hukuk kapısına gelip dayanmıştır” dedi.

Açılış konuşmalarından sonra yazar ve Uluslararası PEN Kulübü Başkanı Burhan Sönmez’in videolu mesajı yayınlandı. “Barışın yalnızca çatışmasızlık değil, özgürlük, demokrasi ve eşitlikle örülmesi gerektiğini yaşayarak öğrendik” diyen Sönmez, Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı. Sönmez, kalıcı barışın, Kürt meselesinin çözümünün ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin önlerinde duran ortak görevler olduğunu ifade ederek, şu sözlerle konuşmasını tamamladı: “Bugün kalın çizgilerle etrafımıza çizilen çerçevelerin içindeki ufuk barıştır. Barışa açılan yoldur. Bu yüzden barışta ısrar ediyoruz.”

Hem Sönmez’in salonda ve sonrasında sosyal medyada önemli bulunan konuşması hem de Türmen ve Kışanak’ın çizdiği çerçeve, konferansın iki günlük programını ve salonda konuşulacak olan konuların kapsamını belirleyen konuşmalar oldu. Özellikle Sönmez’in edebi metaforlarla ve Kürtçe ifadeleri araya sıkıştırarak yaptığı konuşma, iki gün boyunca pek çok kişinin gündemi haline geldi.

Bu konuşmalar kadar DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan’ın yanı sıra CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu’nun gönderdiği mesajlar da salonda büyük bir dikkatle takip edildi.

DEM Parti Eş Genel Başkanlarının ve diğer üç liderin mesajlarındaki ortak noktalar, ikinci yüz yılında birinci yüz yılda eksik kalan demokrasi gibi öğelerin tamamlanması ve sorun olarak kodlanan Kürt sorunu gibi sorunların çözülmesi hususları idi.

İkinci yüzyılda Kürtlerin rolü

Konferans ilk gün, “Cumhuriyetin Kurucu Hikayesi, İmkanlar ve Dışarıda Bırakılanlar”, “Yüz Yıllık Yalnızlık: Milliyetçilik, Hafıza ve Toplumsal Kutuplaşma”, “Kürt Meselesi: Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı oturumlar ve “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı panellerle devam etti. İlk günkü oturumlarda Levent Köker, Erdoğan Aydın, Hülya Osmanoğlu, Namık Kemal Dinç, Pakrat Estukyan, Abbas Vali gibi isimler konuşmacı olarak katıldı.

Bu oturumlardan “Kürt Meselesi – Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı oturumda İmralı Cezaevinde Abdullah Öcalan ile birlikte bir süre kalan ve sonra tahliye olan Veysi Aktaş’ın konuşması salonda dikkatle dinlenen konuşmalardan biri oldu. Aktaş’ın söylediklerinin Türkiye’de devam eden “sürec”e dair kimi ipuçlarını barındırdığı düşüncesi, bu dikkatin en önemli nedenlerinden biriydi. Aktaş, demokratik entegrasyonun demokratik müzakere, hukuksal güvence ve toplumsal mutabakat gerektirdiğini belirterek “Türkiye ya korkularına teslim olacak ya da cesaretle yeni bir yüzyılın kapısını aralayacaktır” dedi:

“Demokratik entegrasyon, ne asimilasyondur, ne de teslimiyettir. Her kimliğin tanındığı, eşit ve özgür yurttaşlığın güçlendiği, yerel demokrasinin geliştiği bir modeldir. Sadece Kürt sorunuyla sınırlı değildir; Türkiye’nin tamamının demokratikleşmesi, bu anlamda tüm toplumsal yaraların sarılmasıdır.”

Veysi Aktaş. X / @CDDkonferans

Özellikle Aktaş’ın “süreç” için ifade ettiği “herkes için son şans” ifadesi ve sürecin üç sac ayağı üzerinde şekillenmesi gerektiğine dair belirlemeleri, Konferansın resmi oturumlarının dışında yapılan sohbetlerin de ana gündem maddelerinden biri oldu.

İlk günkü konuşmaların önemli bir bölümü tarihsel arka planda Kürtler’in ve diğer etnik, ulusal, dini grupların, kadınların ve diğer pek çok yapının Türklük potası içerisinde eritilmeye çalışıldığı üzerinde durarak ikinci yüzyılda özellikle Kürtler’in ve onların siyasi hareketinin Cumhuriyet’in demokratikleşmesinde temel ve başat bir rol oynayacağı kaydedildi.

Resmi oturumlarda olduğu gibi resmi oturumların dışında, verilen aralarda devam eden sürecin nedenleri, geldiği aşama ve nereye evrileceği bütün katılımcıların tartıştığı temel hususlardandı. Resmi oturumlarda Cumhuriyet’in ilk yüzyılının yol açtığı sorunların ikinci yüzyılda hangi temeller üzerinden yükselen yaklaşımlarla çözülmesi gerektiği hususları aralardaki tartışmalarda öne çıkıyordu.

Konferansa Kürt siyasetçi Ahmet Türk, DEM Parti Eş Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan ve pek çok vekili katıldığı için hem gazeteciler hem de katılımcılar, fırsat buldukları bütün aralarda Temmuz ayında Meclis’e geleceği yönünde beklentilerin olduğu yasal düzenlemelerin akıbetini, Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında süren görüşmeleri, kendisini fesh eden PKK’nin militanlarının Türkiye’ye gelişi için ne tür çalışmaların yapılacağını sormaya çalıştılar. Rojava ile Suriye’nin entegrasyonunun ne durumda olduğu ve muhtemel tehlikeler, İran’da ABD ile İsrail’in saldırılarının ve Kürt toplumu ile Kürt gruplarının durumu konuşulan diğer konulardı.

CHP’ye yönelik ‘mutlak butlan’ kararı eleştirildi

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının konuşulduğu bir ortamda, Cumhuriyet’in kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yönelik mahkemenin verdiği ‘mutlak butlan’ kararının konuşulmaması mümkün değildi.

CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel’in Konferansa mesaj göndermesinin yanı sıra pek çok konuşmacı da ‘mutlak butlan” kararına dikkat çekerek CHP’nin “süreç”ten dışlanarak ya da ona yönelik bu tür uygulamalar geliştirilerek demokrasinin sağlanamayacağı ifade edildi.

Ahmet Türk’ün konuşması damga vurdu

Konferans ikinci günde dördüncü oturum ile devam etti.

Akın Birdal moderasyonluğundaki “Toplumdan Devlete Demokratikleşme İmkanları” başlıklı dördüncü oturumda Şükrü Aslan, Ruşen Seydaoğlu, Mehmet Bekaroğlu ve Özgür Erol konuştu.

Kısa bir aradan sonra “Demokrasinin ve Barışın Toplumsallaşması” başlıklı beşinci oturumda Şebnem Korur Fincancı moderatörlüğüyle Ahmet Türk, Ahmet Faruk Ünsal, Yüksel Genç, Cemal Salman ve Vahap Coşkun söz aldı.

Oturumdaki ilk konuşmacı olan Ahmet Türk, “Kayyımdan söz ediyorlar. Yüksek Seçim Kurulu 3 dönem de adaylığımı önünde bir engel olmadığını ifade etti. 3 dönem Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne aday oldum, yerime kayyım atandı. Kürtler ne istiyor diyorlar, Kendimden örnek veriyorum. Kürdistan’da geniş toprağı olan bir ailenin çocuğuyum. Ama kimliğim yok. Dilim yok. Halkım yok sayılıyor. İşte Kürt sorunu benim. Kürt sorunu buradadır diyorum” dedi. Ahmet Türk’ün konuşması salonda duygusal anlara neden oldu.

Türk’ün herhangi somut bir gelişmenin olmamasına rağmen “Bu süreci bozan Kürtler olmayacak” sözü ise, Konferanstaki bütün resmi ve gayri resmi tartışmalarda sesli ya da sessiz bir şekilde dile getirilen bir husus olarak kayıtlara düşmüş oldu.

Fotoğraf: X / @CDDkonferans

“Aynı Göğün Altında: Dayanışma, Örgütlenme ve Katılımcı Demokrasi” başlıklı altıncı oturum Çilem Küçükkeleş’in moderasyonuyla başladı. Bu oturumda konuşan Arif Ali Cangı, Zülfiyet Yılmaz, Bahadır Özgür Ortak ve Cuma Çiçek, Kürt bölgelerinde yaşanan ekolojik yıkıma ve coğrafyadaki sermaye politikalarına değindi.

Kuban Kural’ın moderatörlüğünde başlayan “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı panel-forumda Neslihan Acar, Yıldız Tar, Diba Keskin, Ayşe Gül Altınay, Mehmet Uğur Korkmaz konuştu.

“Toplum LGBTİ+’ların eşit yaşamından yana”

Panelde konuşan Yıldız Tar, LGBTİ+’ların çoğu zaman siyasi partiler tarafından “toplum size hazır değil” denilerek desteklenmeme eğilimi gösterdiklerinden bahsetti. Buna karşın bir araştırma sonucunu paylaşan Tar, “Araştırmaya göre Türkiye’de yaşayan insanların %39’u LGBTİ+’ların eşit ve özgür yaşamasını istiyor. Bence bu iktidar partisinin aldığı oy oranından bile yüksek” dedi. Bu bağlamda sözlerine devam eden Tar, LGBTİ+’lara yönelik duyulan “korkunun” birlikte aşılması için karşılıklı olarak değişip dönüşmeye uygun bir zemin hazırlamak gerektiğini savundu.

Barış Anneler: Gerekli adımlar atılsın

Konferansa katılan Barış Anneleri Niha+’a bir an önce gerekli adımların atılması gerektiğini ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep ettiğini ifade etti.

Konferansa katılan gençler, iktidar medyası tarafından lanse edilen sürecin barış süreci değil “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan bir tasfiye süreci olduğunu söyledi. İktidarın oluşturduğu sürece dair beklentilerin gerçeklikte bir karşılık bulmadığını belirten gençler, yalnızca Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve hareketin önderi olan Abdullah Öcalan’a güvendiklerini söyledi.

Resmi olmayan sohbetlerde, süreçle ilgili belirsizliğe, iktidarın yasal güvenceyi sağlayacak adımları atıp atmayacağına dair soru işaretlerinin cevaplanmaya çalışıldığı Konferans “Çağrı Metni’nin okunmasıyla sona erdi.

Konferansın bitişinde okunan çağrı metni ise şu şekilde:

YENİ YÜZYILA DEMOKRATİK ÇAĞRI

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda demokratik bir cumhuriyet ve yeni bir Türkiye fikrini yeniden düşünmek, ortak geleceğin imkanlarını tartışmak ve bu dönüşümün yollarını birlikte kurmak için bir araya geldik. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını demokrasi, eşitlik ve özgürlük perspektifiyle tartıştık.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı; ikinci yüzyılda siyasal, iktisadi, toplumsal, kültürel ve ekolojik alanda yapısal krizlerin yaşandığı ama aynı zamanda barış ve demokratikleşme taleplerinin yükseldiği bu dönemde; cesaret, coşku ve ısrarla birlikte yol yürüme kararlılığını pekiştiren önemli bir buluşma oldu. Konferansta birinci yüzyıl muhasebesini ve toplumsal-siyasal hafıza ile yüzleşme çağrısı yaparken geçmişten konuşsak da sözümüzü aslında içinde bulunduğumuz an’a ve geleceğe söyledik.

Konferansımız önemli bir tarihsel imkâna işaret etmiştir. Kürt meselesinin demokratik ve barışçı çözümüne dönük gelişen olanaklar, yalnızca bir sorunun çözümünü değil, Türkiye’nin bütününün demokratikleşmesini güçlendirecek tarihsel bir eşiği ifade ediyor. Böylesi bir dönemde, barışı ve özgürlükleri kurumsal güvenceye kavuşturacak düzenlemelerin gecikmeksizin gündeme gelmesi, geçmişin inkâr ve dışlama politikalarıyla yüzleşen, toplumsal güveni yeniden tesis eden ve demokratik dönüşümün önünü açan güçlü bir siyasal irade ile güven verici adımların atılması yalnızca siyasal bir tercih değil, ortak geleceğe karşı bir sorumluluk olarak görülmelidir.İnanıyoruz ki böylesine bir gelecek, toplumun dönüştürücü gücü ile siyasal ve kurumsal dönüşümün buluştuğu yerde kök salabilir. Barış ve demokrasi aynı ufka açılan iki yol, aynı geleceği kuran iki kurucu değerdir.

Konferansta öne çıkan vurgulardan biri, barışın imkanları ve sorunlarını tartışırken aynı zamanda mevcut baskıların bir an önce sona erdirilmesi ve memleketin bütünüyle demokrasiyeve barışa yoğunlaşması gereği oldu. Biliyoruz ki siyaset alanına yönelik her türlü müdahalenin, demokratik iradenin gasp edilmesinin ve ülkeyi saran krizlerin çıkış yolu demokrasiden geçiyor. Demokrasiye yönelik her tür baskı Türkiye’yi daha derin bir çıkmaza sürüklüyor. Buna karşın, demokratikleşme hem özgürlüğün hem de istikrarın yegâne güvencesi olabilir.Yürütülen tartışmalar bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’nin temel sorunları birbirinden ayrı değildir ve ortak bir demokratikleşme sorununun farklı görünümleridir.Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey devletin demokratikleşmesinin zorunluluğu yanında toplumun kendi demokratik örgütlülüğünü geliştirmesi, dayanışma ağlarını büyütmesi, ortak yaşam zeminlerini güçlendirmesi ve demokratik siyasetin toplumsal temellerini genişletmesidir.Kalıcı demokratikleşme; demokratik bir toplumun inşası ile devletin hukuk, özgürlükler ve eşit yurttaşlık temelinde yeniden yapılanmasının birbirini beslediği bir süreçtir.

İçinden geçtiğimiz dönem yalnızca eleştirme ya da tanıklık etme dönemi değildir. Demokrasi, özgürlük ve eşitlik temelinde yeni bir ortak yaşamın imkânlarını çoğaltacak kurucu bir siyasal ve toplumsal iradeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bu nedenle Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nı bir sonuç değil, uzun soluklu bir demokrasi arayışının, ortak düşünmenin ve ortak mücadele sürecinin yeni bir başlangıç buluşması olarak görüyoruz.Çünkü biliyoruz ki demokratik bir gelecek kendiliğinden ortaya çıkmayacak; onu ancak demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle birlikte kurabileceğiz. Geleceği inşa etmek ile demokrasi mücadelesini büyütmek aynı tarihsel zorunluluğunparçalarıdır. Bu ortak arayışı çoğaltmayı, yeni buluşmalarla derinleştirmeyi, toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi bugün ve gelecek için ortak sorumluluğumuz olarak görüyoruz.

Bu nedenle başta kadın, gençlik ve ekoloji hareketleri olmak üzere tüm toplumsal hareketleri, Türkiye’nin bütün demokratik güçlerini, emek ve meslek örgütlerini, hak ve özgürlük mücadelelerini, yerel inisiyatifleri, aydınları, sanatçıları, akademisyenleri ve ilk yüzyılda “dışarıda bırakılan” ve geleceğe dair sözü olan herkesi; bu ortak demokratik arayışı büyütmeye, yeni buluşmalar ve dayanışma ağları örmeye, demokrasi ve barış mücadelesini toplumsallaştırmaya ve demokratik dönüşümün öznesi olmaya çağırıyoruz.

Konferansımız hem bir çağrı hem de davet buluşması olarak sesini duyurdu. Cumhuriyet’in demokratikleşmesine kapının biraz daha aralanmasının kolektif bir uğrağı olan bu buluşma ile;

Yeni yüzyıla çağrımız; toplumu ve devleti demokratikleştirecek, demokrasiyi birlikte kuracak ve barışı kalıcılaştıracak ortak iradeyi bugünden büyütme, “yeni bir pencere açma” çağrısıdır, Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü çağrısıdır.

Tar: “12. Yargı Paketi sürecin altını dinamitleyen bir girişim”

“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Yıldız Tar, iktidar tarafından gündeme getirilen 12. Yargı Paketi’ni “Nazi Almanya’sının LGBTİ+’ları pembe üçgenlerle damgalayıp toplama kamplarına koymasının 2026 yılında güncellenmiş biçimi” olarak değerlendirdi.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 2026’dan 2035’e kadarki sürecin “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edilmesinin ardından LGBTİ+ karşıtı yasaları içeren 12. Yargı Paketi tekrar gündeme geldi. Feministler ve LGBTİ+’lar söz konusu yargı paketine karşı son birkaç günde çeşitli şehirlerde eylemsellik gösterdi. Dün ise Ankara Kadın Platformu’nun 12. Yargı Paketi’ne karşı Kolej Meydanı’nda yapmak istedikleri yürüyüşe polis saldırısı gerçekleşti ve 4 kişi gözaltına alındı.

“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nın ikinci gününe konuşmacı olarak katılan gazeteci ve KaosGL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Niha+’ya barış umudunun konuşulduğu günlerde 12. Yargı Paketi’nin gündeme getirilmesini bir provakasyon olarak değerlendirdi.

“Yargı paketi Nazi Almanyası’nı anımsatıyor”

Tar’a göre bu yargı paketleri gerçeğe aykırı iftiralardan, insanların teşvik edilerek LGBTİ+ olabileceği ve bu şekilde LGBTİ+ olmanın propagandasının yapılabileceği iddiasından oluşuyor.

KaosGL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar

“LGBTİ+ olmak insanların, doğanın, hayvanların, aslında yaşayan bütün canlıların hayatının en olağan parçalarından biri” diyen Tar, bu paketin bir grubu sırf sahip oldukları özellikleri ifade ettikleri için, başka bir grubu da onların haklarını savunduğu için hapse atmayı hedefleyen bir kuşatma belgesi olduğunu ifade etti:

“Bu paketin hukukla hiçbir ilgisi yok. Benzeştiği yer neresi derseniz, bu açıkçası Nazi Almanya’sının LGBTİ+’ları pembe üçgenlerle damgalayıp toplama kamplarına koymasının 2026 yılında güncellenmiş biçimi.”

“İktidar transların bedenini gasp etmeye çalışıyor”

“Siyasal iktidarın” uzun zamandır toplumu ve bireyi şekillendirme çabalarında LGBTİ+ düşmanlığını bir harç olarak kullandığını söyleyen Tar, bu düşmanlık üzerinden iktidarın kendi otoritesini genişletmeye çalıştığını vurguladı.

Bu yasa paketinin geçmesi durumunda karşılaşılacak tehlikeleri ifade eden Tar, şunları söyledi:

“Açıkçası LGBTİ+ ile ilgili tarafsız bir şekilde ağzını açan herkesin hapse girme riski var. Sadece ağzını açmak da gerekmiyor. Çok muğlak bir ifadeyle eğer ki genel geçer toplumsal cinsiyet normuna uymuyorsanız hapse girme ihtimaliniz var. Aynı zamanda transların uyum süreçlerini düzenlemiyor, bu süreçleri fiilen imkansız hale getiriyor. Yasaklıyor, yasakçı bir paket bu. Bu yasaklamayla translara şunu söylüyor: Sizin bedeniniz hakkındaki tasarruf size ait değildir, devlete aittir. Devlet transların bedenlerini gasp etmeye ve sömürgeleştirmeye çalışıyor.”

“LGBTİ+’da pişer, bütün topluma düşer”

Tar’a göre paketin tam da bir barış umudunun konuşulduğu, çözüm sürecinin gündemde olduğu bir yerde gündeme getirilmesini, barış sürecine bir provokasyon ve sürecin “altını dinamitleyen bir girişim” olarak okumak gerekiyor:

“Şu anda LGBTİ+’lara dönük bu düzenlemeye rıza gösterildiğinde ve bu bir meşruiyet kazandığında, yarın toplumda hiç kimsenin nefes alacak alanı olmayacak. Bunu tarihten de biliyoruz, yakın tarihimizden de biliyoruz. LGBTİ+ yasakları diye başladı, herkese düştü. Yani LGBTİ+’da pişer, bütün topluma düşer gibi bir durum var.”

“LGBTİ+ realitesi tanınmadan barış mümkün değil”

LGBTİ+ hareketinin taleplerinin en başından beri aynı olduğuna değinen Tar, bu taleplerin en temel eşit yurttaşlık talebi, özgürlük ve eşitlik talebi olduğunu söyledi. Tar, bu talepleri somut örneklerle şu şekilde sıraladı:

“Bu talepleri somutlaştırırsak: anayasanın eşitliğini düzenleyen maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin de eklenmesi, nefret cinayetleri ve nefret suçlarına, çalışma hayatı başta olmak üzere birçok alanda ayrımcılığa karşı yasal koruma ve hukuken tanınma. Burada bunun olabilmesi, LGBTİ+ realitesinin olduğu gibi tanınmasından geçiyor.”

Herhangi bir barış sürecinin toplumsal barışa evrilebilmesi ve demokratik topluma ulaşabilmesi için LGBTİ+ realitesinin tanınması gerektiğini ifade eden Tar, “LGBTİ+ realitesi tanınmadığı bir düzlemde demokratik toplum mümkün değil” dedi.

Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin 90’lardan beri Kürt sorununun çözümünde ve barış, eşitlik, tanınma, hakların verilmesi ve Kürtlerin hukukunun teslim edilmesi konusunda çok net olduğunu hatırlatan Tar, hareketin özgürlük ve eşitliğin sadece bir gruba verildiğinde diğer grupların gerçek anlamda özgür ve eşit olamayacağının farkında olduğunu söyledi. Tar’a göre şu anki süreçte bunun bir benzeri olarak iktidar ve devlet aygıtları düşmanlar ilan ediyor ve süreci tekçiliğe hapsediyor.

“LGBTİ+’lar olarak elimizi taşın altına koyuyoruz”

Tar, buna karşın demokratik topluma inananların ve bunun mücadelesini verenlerin, LGBTİ+’ların ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanması ve LGBTİ+ mücadelesinin önündeki engellerin kaldırılmasının demokratik toplumun önemli bir parçası olduğunu görmesi gerektiğinin altını çizerek dahil olduğu çalışmalardan bahsetti:

“Biz barış sürecinin başlaması ile birlikte geçtiğimiz yıl ‘Barış İçin LGBTİ+ İnisiyatifi’ diye bir inisiyatif kurduk. İki temel hedefimiz var orada. Bu coğrafyada yaşayan LGBTİ+ halklar olarak barış sürecine katkı sağlamayı tarihsel sorumluluğumuz olarak gördüğümüz için barışın toplumsallaşmasında üzerimize düşen rol, LGBTİ+ toplumu içerisinde toplumsal barış için gerekli adımları atmak ve birlikte yaşama kültürünü güçlendirmek. İkincisi ise barış ve çözüm süreçleri, toplumsal cinsiyet ekseni olmadığında başarıya ulaşmayan çözüm süreçleridir. Biz çözüm sürecine LGBTİ+’ların da eşit bir temsille katılması ve savaşın LGBTİ+’lar üzerinde yarattığı tahribatın nasıl tazmin edileceğine dair bir çalışma yürütülmesi, hakikate adalet yüzleşme komisyonlarında LGBTİ+’lara yönelik şiddetin de gündem edilmesi için çalışıyoruz.”

Tar, bunun bir “Biz de varız ve bize bir hakkımızı verin” beyanı olmadığını, aksine LGBTİ+’ların özne olarak “barışın hayata geçebilmesi için elimizi taşın altına koyuyoruz ve sorumluluğumuz neyse yerine getirmeye hazırız” şeklinde bir irade beyanı olduğunu ifade etti.

“Tutuklanmam mücadelemle bağlantılıydı”

Yıldız Tar, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) soruşturması kapsamında gözaltına alınarak 21 Şubat 2025 tarihinde tutuklanmış, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesinin ardından 30 Mayıs 2025 tarihinde tahliye edilmişti. Tar, bu operasyonun çözüm süreci başlamadan önce yapılmış bir provakasyon olduğunu belirterek kendisinin doğrudan hedef seçilmesinin kimliği ve mücadelesinden bağımsız olmadığını aktardı:

“Hem de aile yılında, Türkiye’deki en köklü LGBTİ+ derneklerinden birinin bir parçası ve onun genel yayın yönetmenini almak sembolik bir adım. Bu benim kimliğimden ve mücadelemden ve LGBTİ+ hareketinden bağımsız düşünülemez. Burada LGBTİ+ hareketine bir gözdağı verilmek istendi. İktidar cezaevlerine insanları koyarak korkutmaya çalışıyor ama bu işe yaramıyor. LGBTİ+’lar zaten baskı ve şiddetin her biçimiyle gündelik hayatta o kadar karşı karşıya ki bu yasa geçtiğinde de geçmeden de zaten uyguluyorlar bu arada. Yargı paketi geçmeden de uyguluyorlar. Ceza evlerine atarak bir insanın hakikatini yok edemezsiniz. Hakikat kendine yakacak yer buluyor. Ve biz şerbetliyiz. Doğduğun andan itibaren çok küçük yaşlarda baskı ve şiddetle karşılaşınca bu biraz vızgeliyor, tırıs gidiyor açıkçası.”

Hatimoğulları: Temmuz ayında bir yasa çıkmasını herkes bekliyor

Tülay Hatimoğulları, Eylül ayı içerisinde kongre yapacaklarını belirterek Meclis’e gelmesi beklenen yasa ile ilgili olarak “Cumhurbaşkanı yasanın Meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz” dedi.

Foto: Evrim Kepenek/bianet

Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında bir süredir gerçekleşen görüşmelerin ardından kendisini fesh eden PKK’nin silah bırakma sürecini yönetecek ve PKK’lilerin geri dönüş süreci ile ilgili atılacak adımları belirleyecek yasal düzenlemelerin Meclis tatile girmeden, Temmuz ayı içerisinde gündeme gelmesi bekleniyor.

İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve iki gün sürecek olan “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” Konferansı’na katılan Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, PKK’nin silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının Türkiye siyaseti için büyük bir değişim doğuracağını kaydetti. Hatimoğulları, söz konusu yasal düzenlemeye ve DEM Parti’nin önümüzdeki dönem gerçekleşmesi beklenen kongresine dair Niha+’ya konuştu.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları

“Sayın Öcalan bir yol haritası ortaya koydu”

Herkes tarafından uzun bir süredir temmuz ayında bir “çerçeve” yasanın çıkmasının beklendiğini belirten Hatimoğulları, DEM Parti heyeti İmralı’ya gittiğinde Abdullah Öcalan’ın konuya ilişkin bir yol haritası ortaya koyduğunu fakat devlet tarafından bu durumu hızlandırmaya dair atılan bir adım daha olmadığını ifade etti.

Hatimoğulları’na göre, en acil adım çerçeve yasaların acilen çıkması ve iktidar çevresi tarafından yasanın çıkacağına ilişkin paylaşılan bilgilerin doğru olması:

“Bu konuda iktidarın uzunca bir zamandır yasayla ilgili bir sürünceme hali, bir oyalama hali zaten dikkatlerden kaçmıyor. En son Cumhurbaşkanı yasanın meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz. Bu sözlere rağmen yine bir oyalama halinin ortaya çıkması barış sürecinin olacağına dair inancı kaybettiriyor adım atılmadığı için.”

“Yasa ‘gelecek mi gelmeyecek mi’ sorusuna sıkıştı”

Hatimoğulları, sürece ilişkin söylenenlerin devlet tarafının içindeki bir çelişki olarak dışarı yansıdığını vurguladı ve “İktidar, devlet ya da İmralı’daki görüşmeler tarafından bu yasanın çıkacağına dair bazı olumlu mesajlar verilirken bir yandan hükümet adına konuşan bazı isimlere baktığımızda gündemlerinde öyle bir şeyin olmadığını ifade ediyorlar ve bu eş zamanlı oluyor” dedi.

Bunun çelişkili mi yoksa danışıklı mı olduğunu pratiklere göre anlayacaklarını söyleyen Hatimoğulları, meclisin normal şartlarda 15 Temmuz’da kapandığını hatırlattı.

Hatimoğulları, beklenen yasal düzenlemenin “gelecek mi gelmeyecek mi” tartışmasına sıkıştığını dile getirerek içeriğin de en az zamanlama kadar önemli olduğunu belirtti.

“Yasanın ‘kök yasa’ şeklinde çıkması bekleniyor”

Hatimoğulları’na göre yasa, silahsızlanma sürecinin inşasına katkı sunacak ve silah bırakan kişilerin Türkiye’de demokratik siyasete katılımını ve demokratik entegrasyonunu sağlayacak nitelikte olmalı. Bir “kök yasa” şeklinde çıkması beklenen düzenlemenin ihtiyaca göre daha sonra çoklu yasalarla genişletilebileceğini belirten Hatimoğulları, ancak şu aşamada kategori ayrımı yapmaksızın bütün silahlı kesimleri kapsayacak bir yasanın beklendiğini vurguladı:

“Bu yasal düzenlemede silahı bırakan insanların Türkiye’de demokratik siyasete katılım ve demokratik entegrasyon sürecinin bir parçası olması bekleniyor. Bu yasa bütün bunları anlatabilmeli ve bütün bunlara yol açmalı. Bütün demokrasi güçleri ve toplum bunu bekliyor. Ve yasanın hukuki sonuç doğuracak bir mahiyette çıkması. Bu yasa çıktıktan sonra cezaevlerindeki siyasi mahkûmların yurt dışında Avrupa’daki diasporadaki siyasetçilerin dağda silah bırakarak demokratik siyasete yapılmak isteyen bütün kesimleri kapsayacak bir yasa olmalı ve somut sonuç doğurmalı.”

Kongre Ortadoğu’daki dönüşümleri göğüslemeli”

DEM Parti’nin “yeniden yapılanma” süreci kapsamında planladığı kongrenin yaklaşık olarak bu yılki eylül ayının 3. haftası gerçekleştireceğini söyleyen Hatimoğulları, kongrenin eylül ayının üçüncü haftasında gerçekleştirileceğini açıkladı. Dünyada ve Ortadoğu’da yaşanan değişim ve dönüşümleri göğüsleyebilecek bir kongre hedeflediklerini belirtti.

Hatimoğulları, PKK’nin Türkiye’de silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının, Türkiye siyaseti açısından 50 yıl sonra büyük bir değişim ve dönüşüm yaratacağını söyleyerek “Bu değişim ve dönüşümün içinde yani Türkiye’de yaşanan gelişmelere bakmalıyız” dedi.

Kongrede barış, yoksulluk ve kadına şiddet konuşulacak

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemli bir gelişme olduğunu vurgulayan Hatimoğulları, bu gelişmeyi daha güçlü karşılayabilecek bir toplumsal ayağın örgütlenmesi için hem bu konuyu hem de birçok toplumsal sorunu kongrede konuşacaklarını söyledi:

“Kongrede barışı toplumsallaştırmak, farklı kesimlerce sahiplenilmesini sağlamak için ne yapabileceğimizi konuşacağız. İkinci olarak Türkiye’de 50 milyonun üzerinde insan açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalıyor. Biz Türkiye’de yaşanan işsizlik, yoksulluk, açlık, barınama, asgari ücretin hiçleştiği bir yerde bu sorunları görmezden gelerek siyaset yapmadık, yapmayacağız. Dolayısıyla bu kongremizde Türkiye’deki işçi sınıfı, işsizler, yoksullar, güvencesiz çalışanlar, ev emekçisi kadınlar… Bütün bu kesimlerin sorunlarını nasıl önleyebiliriz, parti olarak bu çalışmalara daha güçlü bir şekilde nasıl girebiliriz? Bunları konuşup tartışacağız.”

Devlet ve çeteler eliyle kadına yönelik şiddetin ve katliamların Türkiye’de arttığına dikkat çeken Hatimoğulları, özellikle Dersim’de yaşanan ve Gülistan Doku örneğiyle gündeme gelen kadın katliamlarının da altını çizdi. Kadın meclisinin güçlendirilmesi ve Türk kadın hareketi ile feministlerle daha güçlü bir ittifak kurulması konularının da kongre gündeminde yer alacağını söyledi:

“Bütün bunlara karşı biz kadınlar olarak daha güçlü, kadın meclisimizi nasıl daha güçlü bir hale getirmek ve birlikten parti olarak bunları konuşacağız. Hem Türk kadın hareketiyle hem Türkiye’deki feministlerle kadın hareketiyle nasıl daha güçlü bir ittifakı geliştirebileceğimizi konuşacağız.”

Gençlik ve ekoloji de temel başlıklardan biri

Hatimoğulları, kongrenin en temel konularından birinin gençliğin geleceksizliği ve umutsuzluğu olduğunu ifade ederek yaşanan beyin göçlerine dikkat çekti:

“Eskiden emek göçü oluyordu ya da siyasi gerekçelerle insanlar göç ediyordu. Şimdi Türkiye’de mutsuz ve özgür olmadığı için gençler rotasını Avrupa’ya kuruyor. Bu bakımdan Türkiye’de gençlerin doğdukları kentlerde, doğdukları ülkede yaşayıp barınabilecekleri projeleri geliştirmek zorundayız.”

Son olarak ekolojik yıkıma karşı mücadeleye değinen Hatimoğulları, Türkiye’deki ekoloji hareketinin kent kent örgütlenmelerle önemli adımlar attığını ancak bu direnişlerin yeterli olmadığını söyledi ve DEM Parti olarak ekoloji hareketinin güçlenmesine nasıl katkı sunabileceklerini kongrede tartışacaklarının altını çizdi.

LGBTİ+ gazeteciler: “Sahada ilk müdahale bize geliyor”

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik ve freelance gazeteci İbrahim Türk, LGBTİ+ gazetecilerin sahada ve birçok alanda mesleklerini gerçekleştirirken neler yaşadığını anlattı: “Fobiye maruz kalsam da haber yapmaktan vazgeçmeyeceğim.”

Fotoğraf: pexel.com

Onur ayı, LGBTİ+’ların, kimlikleriyle beraber maruz bırakıldıkları şiddeti ve ayrımcılığı görünür kıldığı bir ay. Onur ayı başta olmak üzere her zaman birçok toplumsal olayı ve LGBTİ+’ların başından geçenleri görünür kılanlardan birisi de LGBTİ+ gazetecilerin ta kendisi.

Türkiye’deki gazeteciler ekonomik güvencesizlikten polis şiddetine, sansürden işsizliğe kadar çok sayıda sorunla karşı karşıyayken LGBTİ+ gazeteciler için bu sorunlara bir de cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık da ekleniyor. Geçen sene Şubat ayında, Türkiye’nin en büyük ve en eski LGBTİ+ haber platformu Kaos GL’nin Genel Yayın Yönetmeni ve LGBTİ+ hakları savunucusu Yıldız Tar’ın tutuklanması da bu durumun somut örneklerinden biri olmuştu. Sahada ise haber takibindeyken polislerin hedefi haline gelen, kimi zaman iş başvurularında “görünmeyen” LGBTİ+ gazeteciler, aynı zamanda güvenlik sebebiyle kimliklerini gizlemek zorunda kalıyor.

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik ve freelance gazeteci İbrahim Türk, Niha+’ya sahada karşılaştıkları ayrımcılıklardan ve meslek örgütlerinden beklentilerinden bahsetti.

Çelik: “LGBTİ+ gazeteciler ‘katmerli ayrımcılık’ yaşıyor”

Bütün gazetecilerin hali hazırda ekonomik ve mesleki sorunlarla karşı karşıya olduğunu belirten gazeteci Yusuf Çelik, lubunya gazetecilerin ise sahada “katmerli ayrımcılık” yaşadığını ifade etti. Polislerden, yaşça büyük erkek meslektaşlardan ve haber kaynaklarından ayrımcı tutumlarla karşılaştıklarını söyleyen Çelik, görünmez hissettirildikleri birçok an yaşadıklarını anlattı.

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik

Polis şiddetinin tüm gazeteciler için ortak bir sorun olduğunu belirten Çelik, LGBTİ+ gazeteciler açısından bunun daha ağır sonuçlar doğurabildiğini söyledi. Çelik, “Olası bir şiddet gelecekse ve olası bir müdahale olacaksa da bu müdahale ilk yine bize, LGBTİ+ ve kadın gazetecilere geliyor” diye konuştu.

31 Mayıs 2026’daki Taksim’de düzenlenen gezi anmasına ilişkin bir örnek paylaşan Çelik bir polis memurunun doğrudan kendisini hedef aldığını hatırlattı. Çelik, “Orada birçok gazeteci varken polis tutup benim kolumu çekip beni uzaklaştırmaya çalıştı. Meslektaşlarımız müdahale ederek ‘Neden bir gazeteciye dokunuyorsunuz?’ diye tepki gösterdi” dedi.

Dersim’de 25 Temmuz 2025 tarihinde gözaltına alındığı süreçte de lubunya kimliği üzerinden baskıyla karşılaştığını söyleyen Çelik, polislerin kendisine haber yapmaktan vazgeçmesini ima eden konuşmalar yaptığını aktardı. Çelik, “Bana, ‘Bulunduğun yerde durmasan mı? Bu tür haberler yapmasan mı?’ gibi aslında bir dizi ajanlaştırma dayatması söz konusu oldu” ifadelerini kullandı.

1 Mayıs 2026’da yaşadığı gözaltı deneyimine de değinen Çelik, şunları söyledi:

“Ortada herhangi bir durum söz konusu değilken eylemler dağılmışken ‘Kaydını kapat, alıyoruz seni’ denilerek gözaltına alındım. Ben bunları sadece gazeteciliğimle açıklayamıyorum. Çünkü diğer meslektaşlarımın maruz kalmadığı birçok şeye maruz kalıyorum ve bence bu benim lubunya kimliğimle de çok içkin. Bunun yanı sıra sahada iş yapamadığımız için, gözaltına alındığımız için o gün bir kazanç elde edemeden eve dönüyoruz günün sonunda ve bu bizi ekonomik anlamda da zorluyor. Buna benzer bir dizi ihlallere ve zorluklara maruz kalıyoruz aslında.”

“Söylenmeyen ‘ama’lar var”

Yusuf Çelik kimliği nedeniyle iş bulmakta da zorluk yaşadığını belirterek yaklaşık 6-7 aydır işsiz olduğunu söyledi:

“İş aradığım dönem bazı kurumlarla veya gazetecilerle konuşmama rağmen süreçlerin ‘söylenmeyen ama’lar’ sebebiyle sonuçsuz kaldı. Gazeteciliğimi seviyorlar, sahada yaptığım işi biliyorlar ve takdir ediyorlar. Ama çalışmam gerekiyor, iş arama sürecinde herkes bir adım geri atıyor. Orada söylenmeyen ‘amalar’ var. ‘Ama sen lubunya gazetecisin’, ‘ama sen aktivistsin’, ‘ama sen gazetecilikle lubunyalığı ayıramıyorsun’… Bunlar çoğu zaman dile getirilmese de o ‘ama’ları hissediyorum. Normal şartlarda sahada olan, haber takibi yapan, yaptıkları haberleri gönüllü bir şekilde kurumlarla paylaşan birisinin bu kadar süre işsiz kalmasının başka bir açıklaması olamaz…”

“Fobiye maruz kalsam da haberden vazgeçmeyeceğim”

Çelik, LGBTİ+ haberlerinde doğrudan sansürle karşılaşmasa da birçok kez haber takibinden uzak tutulduğunu anlattı. Şehir dışındaki görevler ve işçi grevleri gibi haberlerde görevlendirilmediğini belirten Çelik, bunun gerekçesinin çoğu zaman “başına bir şey gelebileceği” yönündeki kaygılar olduğunu söyledi:

“Sen gidersen fobiye maruz kalırsın, zorlanırsın deniliyor. Ama bunu söyleyen kişi aslında bana o anda fobi uygulamış oluyor. Her ne kadar aktivist bir kişilikte toplamış olsam da onları sahaya çıktığım zaman gazeteci Yusuf olarak çıkıyorum. LGBTİ+ sonradan geliyor. İlk defa sahaya çıkmıyoruz. Son defa da çıkışımız olmayacak bu. Kitleden de bir fobiye maruz kalabilirim. Bu çok anlaşılır çünkü kadın gazeteciler de bunu yaşıyor. Haber yapmaktan vazgeçmiyor. Ben de vazgeçmeyeceğim.”

Bu duruma ek olarak kadın ve LGBTİ+ gazetecilere ekonomi haberleri gibi haberler yaptırmadıklarını hatırlatan Çelik, günün sonunda bu öznelere “aptal muamelesi” yapıldığını ve bu sebeple bağımsız gazeteciliğe devam ettiğini belirtti.

Çelik’e göre, ayrımcılık evden çıktığı andan itibaren başlıyor:

“Giyimimden yürüyüşüme, konuşmama kadar her şeye bir cinsiyet atfediliyor. Bazen LGBTİ+, bazen top, bazen ibne gazeteci oluyorum onların gözünde. Bazı polisler bana ‘Bu ibne gazeteci değil mi?’ şeklinde hedef alıyor ya da sosyal medyada da düzenli olarak linç kampanyalarıyla karşı karşıya kaldığını söyledi. Özellikle son dönemde çeşitli haberlerin ardından HIV üzerinden hedef gösteriliyorum. Hem sahada hem evde hem sosyal medyada mücadele etmek durumunda kalıyoruz”

“Örgütlenebileceğimiz güçlü yapılar yok”

LGBTİ+ gazetecilerin dayanışma ağları konusunda ciddi eksiklikler bulunduğunu söyleyen Çelik, Ankara’da yapılan bazı toplantılarda bu sorunların tartışıldığını ancak bunun kalıcı bir örgütlenmeye dönüşmediğini belirtti.

Meslek örgütleri ve sendikaların çalışmalarını da değerlendiren Çelik’e göre özellikle bağımsız ve freelance çalışan gazeteciler sendikal haklara erişimde ciddi sorunlar yaşıyor:

“Şu an işsizim ve sigorta kaydım olmadığı için doğrudan gidip bir sendikaya üye olamıyorum. Örgütlenemiyorum. Bağımsız gazeteciler ve freelance çalışanlar sendikal haklarına erişemedikleri gibi sendikaların kapısından da giremiyorlar. İlk önce sahadaki LGBT gazetecileri güçlendirelim. Sahadaki gazetecileri güçlendirelim.”

Sendikaların LGBTİ+ gazetecilere yönelik atölyeler ve onları koruyan ekipman desteği sunabileceğini söyleyen Çelik, “Artık LGBTİ+’lar bir gerçek. Dünden daha görünürler, yarın daha da görünür olacaklar. Bu noktada kurumların ve sendikaların da kendilerini dönüştürmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

“Hikayelerimizi kendileri anlatmalıyız”

Gazeteciliğe yeni başlayan LGBTİ+ gençlere de seslenen Çelik, mümkün olduğunca sahada bulunmalarını ve haber üretmeye devam etmelerini önerdi.

“Bir LGBTİ+ haberi varsa onu önce lubunya gazeteci yapsın. Çünkü o sorunu en iyi o bilir” diyen Çelik, genç gazetecilerin maruz kalacakları ayrımcılığın onları meslekten uzaklaştırmaması gerektiğini söyledi.

Çelik, sözlerini şöyle tamamladı:

“Benim gazeteciliğim de sorgulandı, hala da sorgulanıyor. Bununla mücadele edeceksin. Daha çok iş yapacaksın. Daha çok iş yaptıkça seni yok sayanlar geri adım atmak zorunda kalacak. Biz LGBTİ+ gazeteciler mücadelemizi her alanda sürdürdüğümüz gibi mesleğimizde de sürdürmek zorundayız. Fobi bitmez belki ama mücadele de bitmez.”

Türk: “Bazı haberlerde kimliğimi gizlemek zorunda kalıyorum

Ankara’da yaşayan freelance gazeteci İbrahim Türk ise , gazetecilik kariyerine 2021 yılında foto muhabiri olarak başladığını, bugün ise farklı ulusal ve uluslararası medya kuruluşları için çalıştığını söyledi.

Freelance gazeteci İbrahim Türk

Gazetecilik ile cinsel kimliğin sürekli yan yana anılmasına mesafeli yaklaştığını belirten Türk, “Ben gazeteciyim ve lubunyayım. Gazetecilik bir iş, lubunyalık ise bir kimlik. Bu ikisinin sürekli birlikte anılması bana biraz garip geliyor” dedi.

Sahada karşılaştığı en büyük sorunlardan birinin bazı haber takiplerinde lubunya kimliğini gizlemek zorunda kalması olduğunu aktaran İbrahim, bazı haberlerde kendisini koruyabilmek için kimliğini gizlemek zorunda kaldığını söyledi. Özellikle İslamcı ve radikal sağ grupların etkinliklerinde tedirginlik yaşadığını ifade eden İbrahim, haber takibi sırasında güvenlik amacıyla farklı yöntemlere başvurduğunu anlattı.

“İnsanlarla iletişim kurarken çalıştığın kuruma Anadolu Ajansı demek zorunda kalıyorsun ki seni dövmesin. Çünkü dayak yiyen arkadaşlarımız oldu. Gökkuşağı renklerinde hiçbir şey giymemen gerekiyor. İnsanlara mümkün olduğunca nötr yaklaşmaya çalışıyorsun ki önyargısız cevaplar alabilesin”

Bunun her zaman olumsuz sonuçlar doğurmadığını da vurgulayan İbrahim, sol ve demokrat çevrelerde ise lubunya kimliğinin iletişimi kolaylaştırabildiğini söyleyerek “Sol çevrelerde bazen bütün kapılar açılabiliyor. İnsanlar daha rahat iletişim kuruyor, daha hızlı güven ilişkisi oluşabiliyor” dedi.

“Tüm şartları sağlıyordum ama işe alınmadım”

Meslek hayatında doğrudan “Bu habere gitme” ya da “Bu işi yapma” şeklinde bir engelle karşılaşmasa da bazı iş başvurularında ve çalıştığı kurumlarda kimliğinin sorun yaratabileceğini düşündüğünü söyledi. Şu an çalıştığı kurumlarda ise böyle bir sorun yaşamadığını ifade etti.

İşsiz kaldığı dönemde bazı medya kuruluşlarına başvurduğunu ancak geri dönüş alamadığını söyleyen İbrahim, “Tüm şartları sağlıyordum ama kabul edilmedim” diye konuştu.

“Polis şiddetine maruz kaldım”

Sahada fiziksel şiddetle de karşılaştığını anlatan İbrahim, şiddet deneyimlerinden birini 11. Yargı Paketi protestolarında yaşadığını söyledi.

Protestolar esnasında ne yaşadığını anlatan Türk, “Polisler tarafından boğazlandım. Bir Trans gacı kurtardı beni, o müdahale etmese daha kötü sonuçlar doğabilirdi” dedi.

Polislerin çoğu zaman kendisini tanıdığını söyleyen İbrahim, buna rağmen şiddete maruz kaldığını ifade ederek “Kimliğimi bilmeme ihtimalleri yoktu. Buna rağmen saldırdılar” dedi.

“Önce birbirimizi korumayı öğrenmeliyiz”

Meslek örgütlerinin ve sendikaların LGBTİ+ gazetecilere yönelik çalışmalarını yetersiz bulduğunu söyleyen İbrahim, bazı sendikal girişimlerden haberdar olduğunu belirterek yine de sahada çalışan gazetecilerle yeterince temas kurulmadığını savundu.

Türk, LGBTİ+ gazetecilerin karşılaştığı sorunların çözümü için öncelikle dayanışma ağlarının güçlendirilmesi için önce gazetecilerin birbirine sahip çıkması gerektiğini açıkladı:

“Daha fazla kuir gazeteciye destek olmalıyız, daha fazla kuir olmalı. Birbirimizi desteklemiyoruz. Yapmamız gereken aslında ilk önce kendimizi kollamak. Önce birbirimizi korumayı öğrenmemiz gerekiyor. Biz birbirimizi kollasak aslında hiçbir örgüte ihtiyacımız olmayacak. Veya bu sayede örgütlere ne yapmaları gerektiğini söyleyebileceğiz ama şu an hem örgütler hem de gazeteciler kendileri daha fazla nasıl fon alabilir, daha fazla nasıl yükselebilir derdinde, bu yüzden de kimsenin umurunda değil.”

“Gazetecilik gazeteciliktir”

Türk, gazetecilik mesleğinin giderek fazla sayıda sıfatla tanımlandığını düşündüğünü söyledi:

“Gazetecilik gazeteciliktir. Muhalif gazetecilik, lubunya gazeteciliği gibi tanımlamalar bana çok doğru gelmiyor. Elbette kimliğimiz dünyaya bakışımızı etkiliyor. Ama yaptığım bütün haberleri sadece bunun üzerinden açıklayamayız. Ben önce gazeteciyim. Evet, bir noktada kimliğim yazışıma etkisi oluyor veya baktığım haberlere etkisi oluyor. Ama her yaptığım haberde değil.”

AKP, 2025 yılını Aile Yılı ilan ettikten sonra TBMM’ye sunulması beklenen 10. ve 11. Yargı Paketi taslağındaki LGBTİ+’ları doğrudan hedef alan düzenlemeler 2025 yılında gündeme gelmişti. Birçok medya kuruluşu ve meslek örgütü, 2025 yılında LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç saymayı öngören 11. Yargı Paketi’ne ilişkin açıklama yapmıştı. Açıklama ise şu şekilde:

LGBTİ+ haberciliği suç değildir, gazetecilik suç değildir: Tasarıyı geri çekin!

Aşağıda imzaları bulunan basın ve ifade özgürlüğü kuruluşları olarak, 11.Yargı Paketi’nde yer aldığı iddia edilen LGBTİ+ karşıtı düzenlemenin paketten çıkartılmasını talep ediyoruz. Türkiye’de özellikle LGBTİ+’ların ifade ve basın özgürlüklerini ortadan kaldıracak olan bu düzenleme, ifade ve basın özgürlüklerinin özünü ortadan kaldıracak, LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç haline getirecektir.

11. Yargı Paketi taslağı, geçtiğimiz hafta basınla paylaşıldı ve önümüzdeki günlerde Meclis’e sunulması bekleniyor. Düzenlemede ‘Hayasızca hareketler’ başlığı altında, Türk tipi bir eşcinsel propaganda yasağı düzenlemesi öngörülüyor. Düzenleme, doğuştan gelen cinsiyete ve genel ahlaka aykırı her türlü davranış ve tutumun yanı sıra bunları övmeyi, özendirmeyi ve teşvik etmeyi de üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırıyor. Bu düzenleme, taslakta yer alan haliyle, Rusya’da 2013 yılında kabul edilen ‘Eşcinsel propaganda yasağı’ yasasından çok daha ağır ve muğlak ifadeler içererek, Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğüne yönelik ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Yasalaşması halinde, LGBTİ+’ların haber alma ve haber verme haklarını ortadan kaldıracak olan bu düzenleme, LGBTİ+’lara yönelik hak ihlallerini, trans cinayetlerini, cinsel sağlıkla ilgili yayınları, Onur Yürüyüşlerini ve daha birçok LGBTİ+’ları ilgilendiren haber yapmayı ‘teşvik etmek’ gerekçesiyle suç unsuru haline getirecek.

2025 yılının Aile Yılı ilan edilmesiyle, Türkiye’de LGBTİ+ haberciliğine yönelik birçok hak ihlali meydana geldi. Şubat ayında, Türkiye’nin en büyük ve en eski LGBTİ+ haber platformu KAOS GL’nin Genel Yayın Yönetmeni ve LGBTİ+ hakları savunucusu Yıldız Tar tutuklandı.

Haziran ayında, Kaos GL’nin internet haber sitesi ve sosyal medya hesapları ise ‘suç işlemeye alenen teşvik’ iddiasıyla erişime engellendi. Yine Haziran ayında, İstanbul Beşiktaş’ta LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü takip eden basın mensupları gözaltına alındı, haklarında dava açıldı.

T24 muhabiri Can Öztürk, LGBTİ+ çocuklara ‘dönüşüm terapisi’ adı altında terapi yaptığını iddia eden bir akademisyen hakkındaki cinsel taciz iddialarını haber yaptığı için şikayet üzerine soruşturmaya uğradı, ifade verdi. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ise Netflix gibi platformlarda yayınlanan LGBTİ+ içerikler hakkında platformlara ceza verdi.

Bütün bu hak ihlallerinin ardından 11. Yargı Paketi’nde yer alacağı iddia edilen düzenleme, hak ihlallerini farklı bir boyuta taşıyacak, zaten zor olan LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç haline getirecektir. Öte yandan ‘doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı’ veya ‘genel ahlaka aykırı’ gibi muğlak ifadeler, basına ve sivil topluma yönelik keyfi müdahaleleri arttıracaktır.

Teklif yalnızca LGBTİ+’ları değil, onları ilgilendiren konuları, onlara yönelik hak ihlallerini haber yapan basın mensuplarını da ceza tehdidi altına sokacak, haber yapılmasını kriminalize edecektir.

Bu gerekçelerle, biz aşağıda imzaları bulunan basın ve ifade özgürlüğü kurumları olarak, 11. Yargı Paketi’nde yer alacağı iddia edilen bu düzenlemenin derhal tekliften çıkartılmasını talep ediyoruz.

İMZACILAR

  1. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA)
  2. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği
  3. Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi (ECPMF)
  4. Punto24 Bağımsız Gazetecilik Derneği (P24)
  5. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD)
  6. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI)
  7. Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ)
  8. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ)
  9. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)
  10. Balkanlar, Kafkasya ve Transavrupa Gözlemevi (OBCT)
  11. Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ)
  12. Yabancı Medya Derneği
  13. Uluslararası PEN
  14. PEN Norveç
  15. Medya ve Göç Derneği (MGD)
  16. Balkan Araştırmacı Gazetecilik Ağı (BIRN)
  17. DİSK Basın-İş

Foggo: “Nafaka anne ve çocuk için hayati bir destek”

Anayasa Mahkemesi’nin boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etmesine tepki gösteren Derin Yoksulluk Ağı’nın kurucusu Hacer Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını hatırlattı.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Anayasa Mahkemesi (AYM), Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etti. AYM Genel Kurulu, yasal düzenleme yapılması için TBMM’ye 9 ay süre tanınmasına karar verdi.

Antalya 12. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” alınması ibaresinin iptali için 2025 yılında Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurmuştu. Yüksek mahkeme, bu kararı yerel mahkemenin başvurusu üzerine aldı.

İptal kararı sonrası AKP’nin masasındaki taslakta evlilik süresinin esas alınması planlandığı basına yansıdı. Buna göre, 3 yıl evli kalanlara 5 yıl, 5 yıl evli kalanlara 7 yıl, 10 yıl evli kalanlara ise 12 süreyle nafaka ödenmesi öngörülüyor.

Konuya ilişkin Niha+‘ya değerlendirmede bulunan Derin Yoksulluk Ağı’nın (DYA) kurucusu Hacer Foggo, nafaka kesildiğinde ya da ödenmediğinde hanelerde ortaya çıkan açlık, borçlanma, okuldan kopuş ve barınma risklerinin altını çizdi.

Hacer Foggo: “Nafaka yetersiz ama hayati bir destek”

Fotoğraf: Hacer Foggo

Foggo, nafakanın kadınlar için ne kadar hayati önemde olduğunu vurgulayarak kamuoyunda yaratılan “kadınlar yüksek meblağlarda nafaka alıyor” algısının sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini söyledi:

“Derin yoksulluk yaşayan ve bizim sahada destek verdiğimiz özellikle günlük güvencesiz çalışan yalnız annelerin önemli bir kısmı ya çok düşük miktarlarda nafaka alıyor ya da hükmedilen nafakayı düzenli tahsil edemiyor. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu’nda da incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğu görülüyor. Bu miktarın bir kadının tek başına yaşamasına yetmesi mümkün değil. Bizim sahada gördüğümüz şu: Nafaka kadınlar için bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, çocukların okul beslenmesi, ulaşım, ilaç, yakacak ve güvenli bir yaşam için çoğu zaman hayati ama yetersiz bir destek. Derin yoksulluk yaşayan kadınlar zaten günlük, düzensiz ve güvencesiz işlerle ayakta kalmaya çalışıyor.”

Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda, mahkemeler tarafından hükmedilen nafakaların yalnızca yüzde 20,7’sinin nafaka yükümlüleri tarafından ödendiği, yüzde 50,7’sinin ise hiç ödenmediği kaydedilmişti.

Vakfın 2024 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda ise herhangi bir geliri olmayan erkeklerin oranı yüzde 7 iken hiçbir geliri olmayan kadınların oranının yüzde 47 olduğu belirtilmişti. Buna göre, erkeklerin yüzde 80’i asgari ücret ve üzeri ücrete çalışırken bu oran kadınlarda yüzde 46’dan ibaret.

“Kadınların bulunduğu yapısal eşitsizlikler görmezden geliniyor”

Kamuoyunda nafakanın süreli hale getirilmesini “Kadınlar da çalışsın” diyerek savunan argümana tepki gösteren Foggo, bu argümanın kadınların içinde bulunduğu yapısal eşitsizlikleri görmezden geldiğini ifade etti. Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda çalıştığını, gündelik temizliğe gittiğini, parça başı işler yaptığını, düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını söyleyerek bu işlerin düzenli gelir, sosyal güvence ve insanca yaşam sağlayan işler olmadığının altını çizdi.

Kadınların işgücüne katılımının önündeki en büyük engellerden birinin bakım yükü olduğunu hatırlatan Foggo, “Ücretsiz ve erişilebilir kreş yoksa, kadın çocuğunu güvenle bırakabileceği bir yer bulamıyorsa sabit gelirle çalışması fiilen mümkün olmuyor. Birçok kadın çocuk bakımı, okul takibi, hastane süreçleri, ev işleri ve geçim sorumluluğunu tek başına üstleniyor. Bu koşulları görmezden gelmek derin yoksulluk koşullarını bilmemek demektir” dedi.

“Kadının şiddetten uzaklaşması zorlaşır”

Foggo’ya göre, nafaka süresi bittiğinde ekonomik bağımsızlığını henüz kuramamış bir kadını daha derin yoksulluk bekliyor. “Çocuğunu bırakabileceği ücretsiz bir kreş bulamayan, düzenli ve güvenceli işe erişemeyen bir kadın için nafakanın kesilmesi, temel yaşam giderlerini karşılayamamak anlamına geliyor” diyen Foggo, bunun kadınları daha güvencesiz ve sağlıksız bir duruma sokacağını anlattı:

“Bu durum kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmaya zorlayabilir. Bazı kadınlar için ise şiddet gördüğü eve dönme ya da şiddet ilişkisine katlanma baskısını artırabilir. Çünkü boşanma kararı yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir karardır. Kadın ‘çocuğumla nerede kalacağım, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğumu nasıl doyuracağım’ sorularına yanıt bulamıyorsa şiddetten uzaklaşması da zorlaşır.”

“Nafaka çocuğun hayatını da etkiliyor”

Nafakanın yalnızca kadının değil, çocukların da yaşam koşullarını doğrudan etkilediğini söyleyen Foggo’ya göre bir annenin gelirinin azalması, çocuğun beslenmesinden eğitimine, sağlığa erişiminden barınmasına kadar her alanda sonuç doğuruyor.

Foggo, nafaka güvencesinin ortadan kalkmasının çocuk işçiliği, eğitimden kopuşu, yetersiz beslenmeyi ve çocuk yaşta evlilik risklerini artırabilecek etkenlerden biri olduğunu vurguladı ve buna örnek olarak “Sahada çocukların okul yol parasının karşılanamadığı için eğitimden koptuğunu, okul beslenmesi hazırlanamadığını, çocukların evde küçük kardeşlerine bakmak ya da haneye gelir getirmek için çalışmak zorunda kaldığını görüyoruz” dedi.

Böyle bir kararın sadece nafaka başlığı altında değil, kadın yoksulluğu, çocuk yoksulluğu, bakım emeği ve şiddetten uzaklaşma hakkı ile birlikte düşünülerek ele alınması gerektiğini söyledi:

“Bizce acil olarak sahadaki etkileri izlenmeli. Aynı zamanda ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygınlaştırılmalı, yalnız annelere düzenli sosyal destek sağlanmalı, güvenceli istihdam olanakları artırılmalı ve nafakanın tahsil edilememesi durumunda etkili kamu mekanizmaları işletilmeli. Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar kurulmadan nafaka hakkının süreyle sınırlandırılması kabul edilemez. Bizim açımızdan nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşam hakkına dokunmaktır.”

DYA: “Yalnız anneler için nafaka hayatidir”

Derin Yoksulluk Ağı’nın süresiz nafaka iptali kararına ilişkin açıklaması ise şu şekilde:

Nafaka Hakkına Dokunmak, Kadınların ve Çocukların Yaşam Hakkına Dokunmaktır

Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi, yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildir. Bu karar, Türkiye’de kadınların, özellikle de derin yoksulluk yaşayan, günlük ve güvencesiz işlerde çalışan yalnız annelerin yaşam koşullarından bağımsız değerlendirilemez.

Yoksulluk nafakası kamuoyunda sunulduğu gibi koşulsuz, sınırsız ve otomatik bir ayrıcalık değildir. Ağır kusurlu olmamak, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmek ve ihtiyacın devam etmesi gibi koşullara bağlıdır. İhtiyaç ortadan kalktığında, nafaka zaten kaldırılabilmektedir. Buna rağmen nafaka hakkının “ömür boyu yük” gibi sunulması, kadınların evlilik içinde üstlendiği karşılıksız bakım emeğini, boşanma sonrası yoksullaşmayı ve erkek şiddetinden uzaklaşmanın ekonomik koşullarını görünmez kılmaktadır. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu ise nafaka miktarlarının kamuoyunda iddia edildiği gibi yüksek olmadığını, incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğunu ve hükmedilen nafakaların önemli bir kısmının tahsil edilemediğini göstermektedir. Derin Yoksulluk Ağı olarak sahada gördüğümüz gerçek şudur: Yalnız anneler için nafaka, bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, okul beslenmesi, ulaşım, odun, kömür, ilaç ve “güvenli” bir yaşam için çoğu zaman hayati bir eşiktir.

Derin yoksulluk yaşayan yalnız anneler, bir yandan çocuklarının bakımını tek başına üstlenirken diğer yandan hanenin geçimini günlük, düzensiz, düşük ücretli ve güvencesiz işlerle sağlamaya çalışmaktadır. Tek ebeveynli hanelerin, güvenceli işi, düzenli geliri ve çocuklarını güvenle bırakabileceği ücretsiz bakım desteği yoktur. Bu nedenle nafakanın süreyle sınırlandırılması, özellikle yalnız anneler açısından şu sonuçları doğuracaktır:

  • Kadınların ve çocukların yoksulluğunu derinleştirecektir. Günlük işlerde çalışan bir anne için gelir, her gün yeniden bulunması gereken bir şeydir, o gün iş yoksa açlık vardır, çocuk hastaysa ilaç yoktur. Nafakanın sınırlandırılması yoksulluğu derinleştirecektir.
    “Bazı günler kendim yemiyorum çocuklarım daha fazla yiyebilsin diye. Ama makarna ile ne kadar yeterli beslenebilirler ki? Bazı günler hiç olmuyor, hepimiz aç geçirmek zorunda kalıyoruz.”
  • Şiddetten uzaklaşmayı zorlaştıracaktır. Kadınların boşanma kararı almasının önündeki en büyük engellerden biri ekonomik güvencesizliktir. Şiddet gördüğü evden çıkmak isteyen kadın, çocuğuyla birlikte nerede kalacağını, kirayı nasıl ödeyeceğini, çocuğunu nasıl doyuracağını düşünmek zorunda bırakılacak ve şiddete “katlanmaya” devam edecektir.
    “Eski eşimle olan sıkıntılarımdan dolayı hayati tehlikem hala devam etmekte. Beni öldürür çocuklarıma zarar verir diye evden çıkamıyorum. Oğlum okulu bıraktı, günlük işler yapıyor.”
  • Bakım emeğinin yükünü tamamen kadınların omzuna bırakacaktır. Çocuk bakımı, okul takibi, hastane, ev işleri ve geçim aynı anda yalnız annenin sorumluluğuna bırakılmaktadır. Ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygın değilken, esnek ve güvenceli istihdam sağlanmazken nafaka hakkının sınırlandırılması kadınları eve kapatacaktır.
    “Her gün, günlük işler de çalışıyorum, çocuklarımla doğru düzgün vakit bile geçiremiyorum yorgunluktan. Büyük oğlum okuldan ayrıldı, küçük kardeşlerine bakıyor evde.”
  • Çocukların eğitim, beslenme ve sağlık hakkını elinden alacaktır. Nafaka tartışması yalnızca kadınların değil, çocukların da yaşam koşullarıyla ilgilidir. Yalnız annenin yoksullaşması, çocuğun okuldan kopması, yetersiz beslenmesi, sağlık hizmetlerine erişememesi anlamına gelebilir. “Lise 1’de oğlanın yol parasını veremedim, mecburen okuldan aldım.”
  • Barınma krizini ağırlaştıracaktır. Tek ebeveynli hanelerde kira, fatura ve temel ev giderleri yoksulluğun en yakıcı başlıklarındandır. Nafaka hakkının sınırlandırılması, kadınları çocuklarıyla birlikte güvensiz, sağlıksız yaşam alanlarına itecektir. “Geçinemiyorum, çocuğa beslenme mi koyayım hergün, kiramı ödeyim”
  • Ekonomik şiddetin boşanma sonrasında da sürmesine yol açacaktır. Nafakanın ödenmemesi, geciktirilmesi, kadının nafakadan vazgeçmeye zorlanması ekonomik şiddetin biçimleridir. Ekonomik şiddet uygulayan erkeklerin sorumluluktan kaçmasını kolaylaştıracaktır. Kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmak zorunda kalacaktır.
    “Ne kadar çalışırsam çalışayım yetmiyor. Patron hep geciktiriyor. Sesimi çıkaramıyorum. Her kuruşu hesap ederek yaşamak zorundayım… İnan Ped bile kullanamıyorum.”

Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar geliştirilmeden, ücretsiz kreşler yaygınlaştırılmadan, güvenceli istihdam sağlanmadan, eşit işe eşit ücret hayata geçirilmeden ve bakım emeği hayata geçirilmeden nafaka hakkının sınırlandırılması
kabul edilemez. Uygulamada bu haktan çoğunlukla kadınların yararlanması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Yoksulluk nafakası kadınlara tanınmış bir ayrıcalık değil, boşanma sonrası yoksulluğa düşen taraf için sosyal koruma mekanizmasıdır ve yeterli değildir.

  • Kadın yoksulluğunu görmezden gelen hiçbir düzenleme adil değildir.
  • Çocukların bakım yükünü yalnız annelerin omzuna bırakan hiçbir politika sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmaz.
  • Şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınların ekonomik güvencesini zayıflatan hiçbir karar yaşam hakkından bağımsız düşünülemez.
  • Nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşamına dokunmaktır. Kadınları yoksulluğa, şiddete ve eve kapatmaya, bağımlılık ilişkilerine mahkum edecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz.

Derin Yoksulluk Ağı

Ecmel Deniz: “Onurumuz paketlenemez, bedenimiz bizimdir!”


12. Yargı Paketi’nde sunulması öngörülen LGBTİ+ karşıtı maddelerin bir sağlık politikası değil, bedenler üzerinde iktidar kurma girişimi olduğunu söyleyen Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz, söz konusu taslağın yalnızca LGBTİ+’ların değil, “herkesin sağlık hakkını, beden hakkını, ifade özgürlüğünü ve demokrasi alanını” hedef aldığını belirtiyor.

Fotoğraf: Yusuf Çelik / csgorselarsiv.org

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) LGBTİ+ karşıtı düzenlemeler yeniden gündemde. Geçtiğimiz dönemlerde meclisten geçen 10. ve 11. Yargı Paketleri’nde toplumsal baskı nedeniyle geri çekilen maddeler, bu kez 12. Yargı Paketi’ne taşındı.

KaosGL.org’un edindiği kulis bilgilerine göre AKP’li üst düzey milletvekillerine 12. Yargı Paketi’ne ilişkin bir bilgi notu iletildi. Haziran ayında TBMM’ye sunulması öngörülen paketin, LGBTİ+‘ları hedef alan ve trans bireylerin cinsiyet uyum ameliyatına erişim yaşını 25’e çıkaran maddeler içerdiği öğrenildi.

Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz, 12. Yargı Paketi’nde yer alacağı düşünülen bu düzenlemeleri Niha+’ya değerlendirdi.

Ecmel: “Sağlık hakkı ceza tehdidiyle yönetilemez”

Ecmel’e göre bu yasa taslağı, transların bedenleri üzerindeki söz hakkını, hekimlerle kurduğu güven ilişkisini, sağlığa erişimini ve en temel varoluş alanlarını hedef alan açık bir nefret politikası.

Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz

İktidarın uzun süredir LGBTİ+’ları “aileye tehdit”, “çocuklara tehdit”, “topluma tehdit”, “genel ahlaka tehdit” olarak göstermeye çalıştığını hatırlatan Ecmel, iktidarın bu politikasının transların sağlığa erişimini bir hak meselesi olmaktan çıkarıp bir güvenlik, ahlak ve ceza meselesine dönüştürdüğünü ifade etti:

“Sağlık hakkı ceza tehdidiyle yönetilemez. Bir insanın hormona, ameliyata, psikososyal desteğe ya da cinsiyet uyum sürecine dair başka bir sağlık hizmetine erişmesi suç kapsamına sokulamaz. Bu yasa taslağı, transların hayatını yönetilebilir, denetlenebilir ve cezalandırılabilir hale getirmeyi amaçlıyor. İktidar ‘senin bedenin hakkında ben karar veririm, doktorun sana destek olursa onu da seni de cezalandırırım’ diyor. Bu, sağlık politikası değil, bedenlerimiz üzerinde iktidar kurma girişimidir. Bu yüzden biz ‘Hormon Hakkım’ derken yalnızca bir ilaca erişimden bahsetmiyoruz. Kendi bedenimiz hakkında karar verebilme hakkından, güvenli sağlık hizmetine erişebilme hakkından, doktorla korkmadan konuşabilme hakkından, kimliğimiz nedeniyle suçlu muamelesi görmeme hakkından bahsediyoruz.”

“Örgütlenme gücümüzden korkuyorlar”

Bu yasa taslağının meclisten geçme durumunda birçok hakkın ihlal edileceğini belirten Ecmel, translar için zaten zor olan sağlığa erişimin daha da zorlaşacağını, sağlık hakkına ulaşmak isteyenlerin daha güvencesiz ve denetimsiz yollara itileceğini söyledi:

“Yasa geçerse, ortaya çıkacak hak ihlalleri çok katmanlı olur. Sağlık hakkı ihlal edilir. Çünkü insanlar ihtiyaç duydukları hizmete güvenli şekilde ulaşamaz. Özel hayat hakkı ihlal edilir. Çünkü kişinin bedeni, kimliği, sağlık bilgisi ve yaşamı devletin denetim nesnesine dönüştürülür. Eşitlik hakkı ihlal edilir. Çünkü aynı sağlık hizmetlerine erişim, translar söz konusu olduğunda cezayla ve özel engellerle kuşatılır. İfade ve örgütlenme özgürlüğü ihlal edilir. Toplumdaki nefretin önünü açar. İnsanlara ‘Bu kişiler zaten suçlu, zaten tehlikeli, zaten hedef alınabilir’ mesajı verir. Bu da sokakta, okulda, evde, hastanede, işyerinde, sosyal medyada daha fazla ayrımcılık ve şiddet anlamına gelir.”

Öngörülen düzenlemelerin amacının sadece birkaç tıbbi işlemi düzenlemek değil, transların sağlık sistemine güvenmesini, hekimlerin mesleki etikle davranmasını, kurumların trans danışanlara kapı açmasını da engellemek olduğunu vurgulayan Ecmel, bu yasa taslaklarının “LGBTİ+lar nasıl daha az görünür olur, nasıl daha az talepte bulunur, nasıl daha çok korkar?” sorularına göre yazıldığını ifade etti.

Ecmel, “Çünkü örgütlenme gücümüzden korkuyorlar, LGBTİ+ hareketi bu kadar baskının içinde güçlü bir muhalefet bloğu oluşturmayı başaran bir hareket” dedi.

“İktidar ‘Bedenin üzerinde biz karar veririz’ diyor”

İktidarın LGBTİ+’ları yalnızlaştırma, hekimleri susturma, aileleri korkutma, toplumu kutuplaştırma ve hak mücadelesini suç gibi gösterme girişimini dört farklı yolla yürüttüğünü söyledi:

“Birincisi, toplumsal krizlerin üzerini ‘ahlak krizi’ söylemiyle örtüyor. Ekonomik kriz, yoksulluk, barınma krizi, sağlık sistemindeki çöküş, gençlerin geleceksizliği, kadınların ve çocukların maruz kaldığı şiddet gibi gerçek sorunlar ortadayken, LGBTİ+’lar yapay bir tehdit gibi sunuluyor. Böylece toplumun öfkesi hakiki sorunlardan uzaklaştırılıp savunmasız bir gruba yönlendiriliyor.

İkincisi, ‘aile’ söylemiyle tek tip bir yaşam biçimi dayatılıyor. Aileyi gerçekten güçlendirmek; yoksulluğu azaltmak, şiddeti önlemek, bakım emeğini desteklemek, çocukların güvenliğini sağlamak, herkesin eşit ve onurlu yaşamasını mümkün kılmakla olur. Ama iktidar aileyi bir destek mekanizması olarak değil, toplumu hizaya sokmanın aracı olarak kullanıyor. LGBTİ+’ları aileye tehdit gibi göstererek hem nefret siyaseti üretiyor hem de makbul yurttaş, makbul beden, makbul cinsiyet ve makbul ilişki biçimi dayatıyor.

Üçüncüsü, trans bedenleri üzerinden bütün topluma mesaj veriliyor. ‘Bedenin üzerinde sen değil, biz karar veririz’ deniyor. Bu mesaj yalnızca translara değil; kadınlara, gençlere, HIV’le yaşayanlara, engellilere, çocuklara, sağlık hizmetine ihtiyaç duyan herkese gidiyor. İktidar bedenleri denetleyerek toplumu denetlemek istiyor.

Dördüncüsü, hak savunuculuğu kriminalize edilmek isteniyor. Bu taslak sadece transların sağlık süreçlerini değil, LGBTİ+’ların görünürlüğünü, örgütlenmesini, dayanışmasını ve hak talebini de hedef alıyor. Çünkü iktidar biliyor ki insanlar yalnız bırakılırsa daha kolay korkar; ama dayanışma varsa, bilgi varsa, örgütlü mücadele varsa bu baskı politikaları boşa düşer.”

Yasa metinlerindeki maddelerin translar için hastanede geri çevrilmek, hormona erişememek, doktor bulamamak, aşağılanmak, yanlış bilgiye mecbur kalmak, aile baskısıyla yalnızlaşmak, bedenin hakkında karar verememek gibi somut karşılıkları olduğunu ifade eden Ecmel, transların gerçek deneyimlerini görünür kılmanın önemli olduğunu söyledi.

“Bu mesele sadece transların omzuna bırakılamaz

Bu yasanın beden hakkını doğrudan hedef aldığını söyleyen Ecmel, bir insanın kendi bedeni hakkında karar vermesinin devletin bir lütfu olmadığının altını çizdi. Ecmel’e göre iktidar “Bedenin sana ait değil, devletin çizdiği sınırlar içinde var olabilir” diyerek sadece transları değil, herkesin bedenini tehdit ediyor:

“İktidar bir kez devlet insanların bedenleri üzerindeki kararları ‘genel ahlak’, ‘aile’, ‘toplumun korunması’ gibi muğlak gerekçelerle cezalandırmaya başladığında, bunun sınırı translarla kalmaz. Bugün transların hormon hakkı hedef alınır, yarın kürtaj, doğum kontrolü, HIV tedavisi, gençlerin sağlık hizmetlerine erişimi, psikiyatrik destek, üreme sağlığı ya da başka beden kararları aynı mantıkla hedef alınabilir. Bu yüzden bu mücadele yalnızca transların mücadelesi değil. Bu, ‘Bedenim hakkında kim karar verecek?’ sorusunun mücadelesi aslında.”

Yalnızca LGBTİ+’ların değil, herkesin sağlık, beden, ifade özgürlüğü hakkının ve demokrasi alanının hedef alındığını söyleyen Ecmel, “Bu mesele ‘LGBTİ+ örgütleri zaten açıklama yapar’ denilerek kenara bırakılamaz” dedi. Ecmel, her kesimin yapması gerekenleri ise şöyle sıraladı:

“Tabip odaları şunu söylemeli: Hekimlik ceza tehdidiyle yapılamaz. Hasta-hekim ilişkisine siyasi iktidar ve hapis tehdidi sokulamaz.

Barolar şunu söylemeli: Varoluş suç haline getirilemez. Özel hayat, beden dokunulmazlığı, eşitlik ve ifade özgürlüğü ahlakçı ceza hükümleriyle ortadan kaldırılamaz.

Kadın örgütleri, feministler ve üreme sağlığı alanında çalışanlar şunu söylemeli: Beden hakkına dönük saldırılar birbirinden ayrı değildir. Transların hormon hakkını hedef alan akıl ile kürtajı, doğum kontrolünü, cinsel sağlığı ve üreme sağlığını denetleyen akıl aynıdır.

Sendikalar ve meslek örgütleri şunu söylemeli: Bu yasa emek alanını da ilgilendirir. Çünkü sağlık çalışanlarının mesleki bağımsızlığı, LGBTİ+ çalışanların güvenliği, işyerlerinde ayrımcılık yasağı ve herkesin onurlu yaşam hakkı bu saldırının parçasıdır.

İnsan hakları örgütleri ve siyasi partiler şunu söylemeli: Bu yasa taslağı hiçbir biçimde Meclis gündemine gelmemeli; gelirse de bütün demokratik yollarla karşı çıkılmalıdır. Çünkü nefret yasaları tartışılarak “makul” hale getirilemez. Varoluş pazarlık konusu yapılamaz.”

Ecmel, açıklama yapmanın yeterli olmayacağını, birçok alanda destek verilmesi gerektiğini ifade ederek “Hukuki hazırlık yapılmalı, sağlık alanında bilgilendirici materyaller üretilmeli, hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik dayanışma hatları kurulmalı, genç transların ve ailelerin doğru bilgiye erişebileceği güvenli kanallar güçlendirilmeli. Medya dili izlenmeli, nefret söylemine karşı hızlı yanıt mekanizmaları kurulmalı. Yerel yönetimler, danışmanlık merkezleri, sivil toplum örgütleri ve meslek odaları birlikte çalışmalı” dedi.

“Yalnız değiliz. Onurumuz paketlenemez!”

Bu nefret yasasının hiçbir yargı paketine eklenmeden tamamen geri çekilmesi gerektiğini vurgulayan Ecmel, “Her yeni paketle hayatlarımızın biraz daha daraltılmasına, bedenlerimizin devlet eliyle denetlenmesine, sağlığa erişimimizin suç haline getirilmesine razı değiliz” dedi.

Ecmel sözlerini sonlandırırken bu süreçte en önemli şeylerden birinin de korkunun karşısına dayanışmayı koymak olduğunu söyledi:

“İktidar bu yasalarla yalnızca ceza tehdidi üretmiyor, aynı zamanda “yalnızsınız, kimse sizi savunmayacak, doktorunuz da korkacak, örgütünüz de susturulacak” mesajı veriyor. Bizim buna yanıtımız ortak, yüksek ve net olmalı: Yalnız değiliz. Birbirimizden vazgeçmeyeceğiz. Onurumuz paketlenemez. Nefret yasası 12. Yargı Paketi’ne hayır! Bedenimiz bizimdir. Sağlık hakkımızdan, hormon hakkımızdan, yaşam hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz.”

Ne olmuştu?

İktidar, 2025 yılını Aile Yılı ilan ettikten sonra TBMM’ye sunulması beklenen 10. ve 11. Yargı Paketi taslağındaki LGBTİ+’ları doğrudan hedef alan düzenlemeler gündeme gelmişti.

10. Yargı Paketi, Haziran 2025’te TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edilmişti. Ardından 11. Yargı Paketi 27 Kasım 2025’te TBMM’ye sunulmuş ve 25 Aralık 2025’te kabul edilmişti.

Geçen sene sunulan bu taslaklarda yer alan maddelere göre, LGBTİ+’lar “hayasızca hareketler” kapsamında özendirme veya teşvik suçları bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecek, aynı cinsiyetten kişilerin nikah ve evlilik seremonileri de hapis cezasıyla cezalandırılacaktı. Buna ek olarak, taslağa göre LGBTİ+’lara yer veren içerikler Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından cezalandırılabilir ya da yayından kaldırılabilirdi.

Öne çıkan en kritik düzenlemelerden biri, transların cinsiyet uyum ameliyatı yaşının 18’den 25’e çıkarılması ve rapor alma koşullarının ilgili hekimleri hapis ve para cezasıyla karşı karşıya bırakarak güçlendirilmesiydi. Cinsiyet uyum süreci için ise yaş sınırı 21’den 25’e yükseltilecekti.

Fakat LGBTİ+ örgütleri, feministler ve hak odaklı kuruluşların oluşturduğu kamuoyu tepkisi, bu taslaktaki maddelerin meclisten geçmemesini sağlamıştı. Bu sene ise benzer maddeler tekrar gündemde.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.