AfD’nin yükselişi: “Halk alternatif olmadığı için AfD’yi alternatif görüyor”

6 Eylül Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçiminde %43.8 oy oranı elde eden aşırı sağ parti AfD’nin yükselişini değerlendiren DİDF Genel Başkanı Alev Bahadır ekonomik krizlerle birlikte dünyada “sağcı, gerici ve ırkçı partilerin” oy oranlarını arttırdığını, sağcı partilerin daha saldırgan bir politika sürdürmeye başladığını belirtti. Die Linke Milletvekili Özlem Alev Demirel ise AfD’nin Almanya halkının içerisinde bulunduğu duruma duyduğu öfkeyi başarılı bir şekilde kullandığını anlattı.

Hamburg’da parlamento seçimlerinin olduğu gün “AfD’yi durdur” pankartıyla gerçekleşen bir gösteri/ Fotoğraf: Bodo Marks, dpa

Almanya için Alternatif (AfD) partisi, 1 Eylül 2024 Thüringen eyalet parlamentosunda %32.8 oy oranıyla birinci parti olmuştu. Bu seçimle 1945’ten itibaren İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da ilk kez aşırı sağ bir parti eyalet seçimlerinde birinci sırada yer almış oldu. Bundan tam iki yıl sonra, 6 Eylül 2026 tarihinde yapılan Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde ise söz konusu parti %43.8 oy oranıyla birinci geldi.

AfD’nin bu yükselişi ve anketlerde Almanya genelinde kazandığı ivme, hem Almanya’da hem Avrupa’da hem de uluslararası arenada tartışmaların gelişmesine neden oldu.

Son yıllarda dünya genelinde yükselen sağcı anlayışın Almanya’daki yansıması olarak ele alan yaklaşımların yanı sıra Almanya’nın kendi özgün yapısıyla da ilişkilendiren değerlendirmeler mevcut.

DİDF (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu) Genel Başkanı Alev Bahadır ve Die Linke (Sol Parti) milletvekili ve Avrupa Parlamentosu üyesi Özlem Alev Demirel, AfD’nin yükselişini ve nedenlerini, Almanya içinde yaşanan tartışmaları, önümüzdeki dönem yaşanması muhtemel gelişmeleri ve sonuçları Niha+’a değerlendirdi.

AfD milliyetçi bir parti olarak hızla büyüdü

Avro karşıtı bir kuruluştan, Federal Anayasayı Koruma Dairesi’nin (BfV) “kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum” olarak sınıflandırdığı partiye

Seçimden seçime AfD’nin oy oranı (%)

Almanya’da Avrupa Parlamentosu (AP) ve eyalet meclisi seçimleri
AlmanyaAP seçimi2014
BavyeraEyalet seçimi2023
HessenEyalet seçimi2023
ThüringenEyalet seçimi2024
Saksonya-AnhaltEyalet seçimi2026
Avrupa Parlamentosu (AP) seçimi Eyalet meclisi seçimi Bir eyalet seçiminde bugüne kadarki en yüksek oran
7Avrupa Parlamentosu milletvekili (2014)
~1100sayfalık BfV raporu (Mayıs 2025)
35kentte “AfD kapatılsın” protestosu (Eylül 2026)

Çizgi nasıl kaydı?

Liberal-muhafazakâr başlangıçtan, ulusal muhafazakâr ve sağ-popülist kanadın güçlendiği bir yapıya giden yol

2013: Kuruluş gündemi

Piyasa ekonomisiAvrupa entegrasyonuAvro karşıtlığı
Kurucular arasında CDU’dan ayrılan Alexander Gauland da vardı.

2015 sonrası öne çıkan gündemler

Göç karşıtlığıMülteci karşıtlığıUlusal muhafazakâr kanatSağ-popülist kanat
Ekonomik liberalizm çizgisindeki Bernd Lucke parti liderliğinden tasfiye edildi.

Zaman çizelgesi

6 Şubat 2013

Kuruluş

AfD; piyasa ekonomisi, Avrupa entegrasyonu ve Avro karşıtlığı etrafında politika yapan bir parti olarak kuruldu.
2014

İlk seçim başarısı

Mayıs’taki Avrupa Parlamentosu seçiminde 7 milletvekili çıkardı. Saksonya, Thüringen ve Brandenburg gibi doğu eyaletlerinde de önemli sonuçlar aldı. Bu dönemde parti liberal-muhafazakâr başlangıç çizgisinden uzaklaştı; ulusal muhafazakârlar ve sağ-popülist kanat güçlendi.
%7.1 oy7 AP milletvekili
2015

Lucke gitti, göç öne çıktı

Ekonomik liberalizm çizgisindeki Bernd Lucke parti liderliğinden çıkarıldı. Almanya’ya yönelik mülteci hareketliliğinin büyümesiyle parti, göç ve mülteci karşıtlığı üzerinden tanınmaya başladı.
Ocak 2017

Höcke ve Holokost Anıtı tartışması

Björn Höcke, Berlin’deki Holokost Anıtı’nı Almanya’nın geçmişiyle hesaplaşmanın sorunlu bir sembolü olarak nitelendirdi ve sözleri büyük tartışma yarattı.
2021

BfV “şüpheli vaka” dedi

Almanya Federal Anayasayı Koruma Dairesi (BfV), partiyi “şüpheli vaka” olarak izlemeye başladı. Kararın istihbarat sistemi açısından hukuki ağırlığı, kamuoyunda AfD’nin yasaklanması tartışmalarını gündeme getirdi.
2023

Yeniden yükseliş

Enflasyon, Ukrayna savaşı, göç ve sığınma tartışmaları ile Scholz hükümetine duyulan genel memnuniyetsizlik ortamında AfD yeniden yükselişe geçti.
Bavyera %14.6Hessen %18.4
25 Kasım 2023

Potsdam toplantısı ve “Remigration”

Araştırmacı gazetecilik kuruluşu Correctiv, gizli kamera ve belgelerle AfD’li yöneticilerin, neonazilerin ve iş insanlarının bir otelde milyonlarca göçmeni sınır dışı etme planlarını tartıştığını ortaya koydu. Aşırı sağcı aktivist Martin Sellner, “asimile olmayan” göçmenlerin geri gönderilmesine yönelik planını anlattı. AfD, konuşulanların parti politikası olmadığını ve “Remigration” kavramının farklı şekillerde kullanılabildiğini söyleyerek savunma yaptı. Almanya’nın birçok kentinde AfD karşıtı kitlesel protestolar düzenlendi.
Eylül 2024

Thüringen’de birinci parti

Üç Doğu Almanya eyaletindeki seçimlerde AfD, Thüringen’de birinci oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez bir eyalet parlamentosunda aşırı sağ, %30’un üzerinde oyla birinci parti çıktı.
Thüringen %32.8
Mayıs 2025

“Kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum”

BfV, yaklaşık 1100 sayfalık raporunda partinin göçmen düşmanlığını, Müslümanlara yönelik dışlayıcı söylemlerini ve bazı parti temsilcilerinin anayasal düzene aykırı açıklamalarını gerekçe göstererek AfD’yi “kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum” olarak sınıflandırdı.
6 Eylül 2026

Saksonya-Anhalt’ta rekor

AfD, Saksonya-Anhalt eyalet seçiminde oyların %43.8’ini alarak birinci oldu ve bir eyalet seçiminde bugüne kadarki en yüksek oy oranına ulaştı.
Saksonya-Anhalt %43.8
Seçimin ardından

35 kentte “AfD kapatılsın” protestosu

Sonucun dünya gündemine oturmasının ardından Almanya’nın 35 ayrı kentinde “AfD’nin kapatılması” talebiyle kitlesel protestolar yapıldı.

DİDF Genel Başkanı Alev Bahadır, 2013’te kurulduğunda Avrupa Birliği (AB) karşıtlığı ile öne çıkan AfD’nin zamanla sağcı ve milliyetçi bir parti olarak hızla büyüdüğünü söyledi. Başlarda partinin akademisyenlere ulaşmaya çalıştığını belirten Bahadır, zamanla işçi, işsiz ve emekli kesimleri de hedeflemeye başladığını ancak herhangi bir sağcı, ırkçı parti gibi sosyal anlamda parti programında halk kesimlerine yönelik hiçbir fayda bulunmadığını anlattı.

Alev Bahadır

Bahadır, AfD’nin belli sermaye gruplarının da desteğini aldığını kaydederek Almanya’da yaşanan ekonomik sorunlara vurgu yaptı:

“Son aylarda çok agresif bir şekilde hem sağlık hem iş yasalarında kısıtlamalar yaşıyoruz. İnsanlar da alım güçlerinin azalmasıyla ekonomik zorlukları hissediyorlar. Bu durumda dünyada şu an farklı ülkelerde de olduğu gibi sağcı partiler bu durumdan faydalanabiliyor.”

Almanya’da Hristiyan Demokratik Birlik (CDU) yönetiminde bir sosyal demokrasi olmasına rağmen büyük sosyal saldırıların yaşandığını anlatan Demirel ise, “Emekliliğe karşı, işçi haklarına karşı, aynı zamanda işçilerin perspektifsizliği söz konusu. İş yerleri kapatılıyor,” dedi.

“Hükümetin politikaları AfD’nin ekmeğine yağ sürdü”

AfD’nin Trump’tan, Putin çerçevesinden uluslararası düzeyde sağ ağın da destek verdiği bir parti olmasına değinen Demirel, Almanya’nın özellikle son yıllardaki siyasi gelişmelerinin AfD için nasıl alan açtığını anlattı:

“Özellikle Doğu Almanya’nın tarihini gözlemde bulundurmak gerekiyor. Zaten 90’lı yıllardan bu yana belirli sert dönem geçişleri yaşayan bir halktan bahsediyoruz. Tekrar kaybetme siyaseti var. Diğer taraftan güya adım ona AfD’yi yarımlayacağım diyerek siyaset yapan Merz hükümeti geçtiğimiz senelerde her fırsatta göçmenleri söz konusu yaptı. ‘Şehir görüntüsünde sorun var’ diyerek göçmen görünen insanları aşağılayıcı siyaset yaptı, retorik kullandı, bir taraftan her şeye rağmen AfD’ye karşıyız dedi. Bunların hepsi tabii ki AfD’nin ekmeğine yağ sürdü.

“Ukrayna Savaşı’ndan bu yana değişiklik var”

“Almanya’nın siyasetinde özellikle Ukrayna Savaşı’ndan bu yana müthiş derecede bir değişiklik var. Ukrayna Savaşı’na karşı çıkan, Almanya’nın, NATO’nun, Avrupa Birliği’nin siyasetini eleştiren herkese bir damga vuruldu. ‘Putincisin, faşistsin, nazisin’ gibi. Bunların hepsinin AfD’in yükselişine bir etken olduğunu düşünüyorum. Ama özellikle son dönemde yaşanan bu halka karşı aşırı saldırıları AfD kendi çapında en iyi biçimde değerlendirebildi. Oysaki AfD’nin aslında sosyal alanda işçilerin, yoksulların yanında siyaset yaptığı herhangi bir yönü yok. Emeklilik konusu Almanya için önemli bir konu iken AfD burada hiçbir sosyal bir siyaset yapacak bir parti değil. AfD’nin vaatleri şu anda göçmenlere karşı saldırıyla birlikte toplumu bölüp şu anki egemen siyaseti daha ileri götürecek bir siyaset. AfD’nin vereceği vaat, iyi bir vaat değil. Yani milliyetçi ama sosyal bir siyaset de izlemiyor. Tam tersine zenginlerin yanında bir siyaseti var ama yine de bu öfkeyi bir biçimde kendi çapında değerlendirebildi.”

“Eyaletlere göre farklı söylemleri var”

“Alternative für Deutschland” yani Almanya için Alternatif isimli parti, seçim kampanyasında da yer yer farklı düzeylerde sağcı politikalar üreterek mevcut koşullara bir alternatif sunduğunu iddia ediyor. Bahadır’a göre, partinin eyaletlere göre farklı söylemleri bulunuyor:

“Bazı eyaletlerde açık ırkçı politika yaparken, bazılarında ‘biz aslında ırkçı politika yapmıyoruz, açığız, Almanya’yı önceliyoruz’ gibi açıklamalar yapıyor. Hatta göçmenler arasında bile politika yapmaya çalışıyorlar. Ancak Saksonya-Anhalt’ta açık ırkçı politika yapıyorlar. Yani 250 sayfalık seçim programını açtığımızda direkt göçmenlerin gelmemesi ile birlikte sığınmacıların haklarının alınmasından başlıyor. Alman ailelerin çocuk doğurması gibi alışılmış sağcı politikaları yapıyor. Baktığımızda konut sorununda, iş yasaları sorununda pek bir şey demiyorlar. Hangi halk kesimleri tarafından seçildiklerini de bilmelerine rağmen sermaye politikası yapıyorlar ama onu çok açık ifade etmiyorlar. Daha çok ‘Şu anki sorunlarınızı görüyoruz ancak diğer partiler veya hükümet sizi önemsemiyor, sorunlarınızı da çözmeye çalışmıyor, o yüzden biz çözeceğiz. Aslında göçmenler olmasa her şey daha kolay olur.’ çizgisinde bir politika sürdürüyorlar ve insanlar inanıyorlar. Çünkü bir esas bir alternatif olmadığı için bunu alternatif olarak görüyorlar gerçekten. Yani hükümet politikasına karşı tepkiler çoğalınca onlar da güç topluyorlar ve Almanya’daki sol parti bu öfkeyi ve insanları yeterince kazanamıyor.”

Demirel ise Almanya halkının neden AfD’yi alternatif olarak gördüğünü şu sözlerle değerlendirdi:

“Dünya genelinde de biliyorsunuz aşırı sağın güçlenmesi söz konusu. Yalnızca Almanya’ya tek başına bakamayız, liberal burjuva demokrasisinin bize en iyi sistem olarak dayatıldığı bir dönemde halklar bunlara artık perspektif vermeyeceğini, tıkandığını görüyor. AfD ise buna karşı bir sistem alternatifiymiş gibi kendini gösteriyor ancak bu sisteme hiçbir biçimde damga vurabileceği bir siyaseti yok, varsa da yalnızca daha kötü bir noktadan halkları daha sorunlu bir noktaya götürecek bir damga vurur. İnsanlar artık bir arayış içinde. Yani artık perspektifsizlik kendini daha çok gösteriyor.”

“AfD göçmen oyu da topluyor”

AfD’nin “Remigration” yani tersine göç siyaseti üzerine bir temizleme çalışması yapacağını söyleyen Demirel, partinin aynı zamanda da göçmenlerle bir sorununun olmadığını belirttiğini söylüyor. Demirel’e göre tüm göçmenlere karşı aşırı saldırılarda bulunan parti zaman zaman da kendi imajı için “sorun olan yalnızca çalışmayan, suç işleyen, burada kalma hakkı olmayan insanlar” gibi söylemler de üretebiliyor. Demirel, partinin sorun olarak gördüğü göçmeni kriminalize ettiği bir kısma indirgediğini belirtirken “Hatta AfD bu noktada birçok göçmenden de oy alabiliyor” dedi.

Fotoğraf: Laurie Dieffembacq / EP, Avrupa Birliği 2025

AfD’nin siyasal çizgisi üzerine ise Demirel, “AfD’nin içinde bir yandan gerçekten Nazi kesimlerinden örgütlü Nazi siyaseti arkasında giden bir kesim var. Diğer taraftan sağ muhafazakar neoliberal kesimleri de içinde barındırıyor. Örneğin Alice Weidel dediğimiz siyasetçi, en büyük şirketlerden biri olan Goldman Sachs’ten geliyor, halkın isteğini kabul edebilecek veya onun çizgisinde siyaset yapabilecek bir siyasetçi olmadığı aslında ortada ama daha farklı bir imaj verebiliyor kendisine,” yorumunu yaptı.

Ukrayna savaşı üzerine gelişen tartışmalarda farklı görüşlerin birbirleriyle tartışmalarının liberal demokrat bir ülke olan Almanya’da çok daha farklı, daraltılmış tartışmalara dönüştüğünü belirten Demirel, AfD’nin medyadaki bu fırsatı da kullanabildiğini belirtti:

“Almanya liberal demokrasisi bir daralma yaşadı. Farklı görüşlerin birbiriyle tartıştığı değil; birbirine damga vurarak hemen aşağılandığı bir siyasi ortamda AfD kendine demokrasiyi, düşünce özgürlüğünü savunabiliyormuş gibi bir imaj verdi.”

“Türkiyeli göçmenler arasında da AfD propaganda yapıyor”

AfD’nin göçmenlere yönelik sürdürdüğü propagandanın uzun yıllardır Almanya’da yaşayan kesimler üzerinde de yeni gelen göçmenlere yönelik bir nefreti körüklemesi konusunda Bahardır “Biz Türkiyeli göçmenleri, Türkiyeli işçileri de bu mücadelenin içine katmaya çalışıyoruz. Çünkü son senelerde AfD gibi partiler Türkiyeli göçmenlere yönelik de propaganda yapmaya başladılar. ‘Şu anki gelen göçmenler sizin gibi değiller, siz oturmuş göçmenlersiniz, yeni gelenler sizin işinizi elinizden alıyor’ propagandasını Türkiyeli göçmenlere karşı da yapıyorlar. Bu açıdan Türkiyelileri de bu mücadelenin içine katmaya çalışıyoruz,” dedi.

“Militarizm büyürse otoriter olan siyaset de büyür”

AfD’nin şu anki gelişimi ve gelecekte yaratabileceği sorunlar üzerine Demirel, “Almanya’da militarizm şu an kendini müthiş bir derecede genişletiyor. Liberal kesim de oldukça militarist bir siyasetin peşinde koşuyor. Ne zaman ki militarizm büyürse otoriter olan siyaset de büyür, otoriter seçimler de büyür, milliyetçilik de büyür. Aslında AfD’nin sonucu biraz uç noktadan baktığımızda bunun bir göstergesi. AfD eyalet düzeyinde hükümette olursa siyasi olarak eyalet anayasasında büyük değişiklikler yapabilecek. Almanya anayasası eyalet düzeyinde olduğundan siyasete bağlı bir savcılık söz konusu olacak. Burada önemli kozları ele alıp daha farklı bir sertlik getireceğini düşünüyorum. Yani sokakta saldırıların daha fazla artacağını, aşırı nazilerin gerçekten daha fazla agresifleşeceği bir siyaset ile karşı karşıya kalacağız. Bu tehlikeli bir siyaset. Zaten sol görüşlü insanlara, işte LGBTQ’ya saldırılar çoğalıyor, bunu yaşıyoruz. Göçmenlere yönelik saldırılar çoğalacak ve bu konuda savcılık tarafından belki gereken duyarlılığın verilemeyebileceği bir tehlike ile karşı karşıyız. Öğretmenlerin eğitim alanındaki verebilecekleri derslerde başka bir tehlike söz konusu, örneğin demokrasi dersleri düşürülecek. Önümüzdeki dönemde eğer AfD hükümete girebilirse, başbakanlığa gelebilirse böyle sorunlarla karşı karşıya kalacağımıza inanıyorum,” dedi.

“Mücadelede bölünmememiz gerekiyor”

Savaş politikalarına yönelik mücadelenin önemini anlatan Bahadır ise “Almanya’nın askeri bütçesi her sene fazlaca yükseliyor ve bu sene gerçekten rekorları kırdı. Tabii ki o bütçe için ayrılan parayı da başka yerlerden kesiyorlar. Örneğin otomobil fabrikalarından Volkswagen’ın 50 bin işçiyi işten çıkaracağını ilan etmesi. Bu sırada belli bir eyalette silah üretimine geçiyoruz. Yani savaş hazırlıklarına, sosyal kısıtlamalara karşı birlikte mücadele ettiğimizde ırkçılığı ancak o şekilde aşabiliriz” şeklinde açıkladı.

Demirel ise “Dünyanın gidişatı kötü, zengin ile fakirlik arasında uçurum gün geçtikçe büyüyor. İşçi, emekçilerin haklarına müthiş saldırılar var, azınlıklara müthiş saldırılar var. Irkçılık büyümekte, militarizm büyüyor. Savaş hazırlıkları gerçekten dünyanın büyük kentlerinde, büyük ülkelerinde kendini daha net bir biçimde gösteriyor. Bizim vereceğimiz mücadele bunların hepsine karşı bir mücadele olması gerekiyor. Bunu başarılı olarak yapmak istiyorsak bölünmememiz gerekiyor. Yani sen kara kaşlısın, ben mavi gözlüyüm, sen sarışınsın, ben kadınım, sen erkeksin, sen LGBT’sin diye bölünmeden gerçekten mücadeleyi büyütmek gerekiyor ve olayı işin temelinde görmek gerekiyor. Milliyetçilik bize bu dönemde gerçekten bir alternatif sunmayacaktır. Tam tersine savaş çığırtkanlığını büyütecektir. Zaten Almanya faşizmi göstergesi budur, İkinci Dünya Savaşıdır. Ondan dolayı bu mücadeleyi büyütmek, umudu kaybetmemek gerekiyor. Tam tersine daha fazla kenetlenip daha fazla mücadele vermek gerekiyor,” şeklinde değerlendirdi.

Yerelden Cumhurbaşkanlığına: Fransa’da “seçimler dönemi”

Fransa’da yerel seçimler geride kalırken partiler, Eylül’deki Senato ve gelecek sene yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gözlerini dikti. Yerel seçimlerin etkileri hala tartışılırken sonuçların geleceğe nasıl yansıyacağı merak konusu.

Foto: France 24

Fransa’da yerel seçimler, her 6 yılda bir yapılıyor. 2020’nin ardından bu yıl yapılan seçimlerin ilk turu 15 Mart, ikinci turu ise 22 Mart’ta gerçekleşti. Özellikle önümüzdeki eylülde yapılacak olan Senato seçimi ve gelecek yılın nisan ayında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi düşünüldüğünde Fransa, seçimlerle geçecek bir dönemin kapısını araladı. Geride kalan yerel seçime bakıldığındaysa Fransa’nın politik iklimi ve seçmen davranışları üzerine düşünülmesi gereken pek çok konu bulunuyor.

Oy kullanma oranlarına bakıldığında Fransa, tarihindeki en düşük katılım oranlı seçimlerden birini geride bıraktı. 2020’deki yerel seçimlerde Covid-19 pandemisinin de etkisiyle katılım oranı %40’larda kalırken bu seçimde ise böyle istisnai bir durum olmamasına karşın katılım, %57 oldu. Bu oran, ülke tarihindeki [pandemi hariç] en düşük seçim katılım oranı. Neredeyse seçmenlerin yarısının oy kullanmadığı böylesi bir gerçeklik, seçilen belediye başkanları ve meclis üyelerinin meşruiyeti üzerinde soru işaretleri oluşturdu.

Buna en büyük örnekler, Mulhouse ve Châtellerault gibi şehirler oldu. Mulhouse’da Frédéric Marquet, ikinci turda %24,07 oranla belediye başkanı seçildi. Şehrin seçime katılım oranının %46 olduğu düşünüldüğünde Marquet, oy kullanabilecek toplam seçmenin yalnızca %11,1’inin oyunu almış oldu. Châtellerault’da ise katılım oranı %55’lerde seyretti. Seçimi ikinci turda %27,3 oy ile kazanan Anne-Florence Bourat, benzer bir matematikle toplam seçmen sayısının %14,9’una tekabül eden bir temsiliyetle belediye başkanı oldu. Ayrıca ülke geneline bakıldığında 66 orta-büyük ölçekli şehirde temsiliyet oranı ortalama olarak beşte birde kaldı.

Senato’nun kilidi

Tüm bu temsiliyet tartışmalarının ötesinde yerel seçimler, Fransa’nın kapılarını araladığı seçimler dönemi için bir hazırlık ve mevzi kazanma savaşıydı. Eylül’de Senato’daki 348 koltuğun 178’i için Marsilya, Nice, Toulouse, Bordeaux, Rennes, Montpellier, Strazburg, Lyon gibi büyük şehirlerin bağlı bulunduğu onlarca departmanda seçimler yapılacak. Doğrudan halk oyuyla yapılmayan Senato seçimleri için belediye meclisi üyeleri, departman meclisi üyeleri, bölge meclisi üyeleri ve milletvekillerinden oluşan özel bir seçmen kurulu (collège électoral) oluşturuluyor. Burada en büyük payda ise belediye meclisi üyelerinden oluşuyor. Dolayısıyla geçtiğimiz haftaki seçimler, Senato için büyük bir önem arz ediyor.

Foto: The New York Times

Ayrıca, mevcut Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un son dönemini yaşadığı da hesaba katıldığında, Macron sonrası dönemin adım sesleri artık daha yüksek şekilde duyuluyor. Macron’un partisi Rennaissance’ın seçimde erimesi, düşük katılım, sol içindeki bölünmeler ve küçük-orta büyüklükteki şehirlerde sağ partilerin kazandıkları koltuklar, senatoda çoğunluğun yine sağ/muhafazakâr bir çizgide olacağına işaret ediyor. Ayrıca ilk defa büyük bir seçim deneyimi yaşayan Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumis-LFI), özellikle banliyöler ile dar gelirli mahallelerde iyi bir atılım yaptı ve bunun meyvelerini Senato’da da benzer bir şekilde almak istiyor.

Merkezde çatırdama

Senato seçimlerinden 7 ay sonra ise halk, yaklaşık 1 yılın ardından bu sefer cumhurbaşkanlığı için tekrar sandığa gidecek. Le Havre’da seçimi kazanan eski Başbakan Edouard Philippe’in partisi Horizons (Ufuk), yaklaşık 450 belediyede başa geldi. Bu da Renaissance gibi merkezde bulunan Horizons’un 2027 için kayda değer bir kazanım sağladığını gösteriyor. Renaissance’ta ise buna karşın bir yol arayışı mevcut. Eski Başbakan Gabriel Attal partinin merkezde kalma tutumunu sürdürme eğilimindeyken pek çok başka isim, rotalarını sağa çevirdiler. Macron, cumhurbaşkanlığına veda ederken “Macronizm” de bir yol ayrımında gibi görünüyor.

İktidarda olmasına karşın adaylarının başarısız sonuçları, Macron cephesi için yereldeki örgütlenmesinin kök salamadığının bir göstergesi oldu. Özellikle eski Kültür Bakanı Rachida Dati’nin Paris’te ve eski Başbakan François Bayrou’nun Pau’da aldıkları yenilgiler, iktidarın çarkının artık dönmediğinin ilanıydı. Yine de bu durumu terse çevirmek adına denenen ve seçmenlerin karşısına “bağımsız, ideolojisiz, logosuz, partisiz” çıkma stratejisi, Bordeaux’da başarılı olmasına karşın erimeyi durdurmaya yetmedi.

Foto: RFI

Macron bloğunun aldığı yaraya rağmen seçimde gözle görülür bir atılım yapan Horizons ve Philippe’in yolu, 2027 için açık görünüyor. Buna rağmen, Christian Estrosi’nin Nice’te aşırı sağ Ulusal Birlik (Ressemblement National-RN) adayı Eric Ciotti’ye kaybetmesi, geleneksel sağ ve aşırı sağın bir araya geldiği takdirde merkez/merkez sağın işinin zorlaştığını gösteriyor.

Solda zaferler ve bölünme tartışmaları

Sol ittifakların Paris, Marsilya, Lyon gibi büyük şehirlerdeki seçim zaferleri düşünüldüğünde seçimden kazançlı çıkan taraflardan biri de Fransa solu gibi görünüyor. Fakat daha derinlemesine bakıldığında solda ittifak tartışmaları kampanya sürecinden beri hız kesmeden devam ediyor.

Sol içerisinde yapılan tartışmaların en önemlilerinden biri, radikal sol olarak görülen ve sağın seçmen gözünde “öcü”leştirmeye çalıştığı LFI’yle ittifak yapılıp yapılmayacağı, eğer yapılacaksa bunun sandıkta ne şekilde tezahür edeceğiydi. Sosyalist Parti yönetimi, daha öncesinde LFI ile ittifak yapılmayacağını duyurmasına rağmen ilk turun ardından hem sol ittifakın hem de LFI’nin ciddi oy aldığı bazı kentlerde listeler birleştirildi ve yeni ittifaklar yapıldı.

Bu, Lyon ve Nantes gibi bazı kentlerde sandığa olumlu yansırken başta Toulouse olmak üzere başka kentlerde hüsranla sonuçlandı. Toulouse’da ilk turu birinci tamamlayan LFI adayı François Piquemal’in arkasında birleşen ve kâğıt üstünde %50’yi geçen sol, aşırı sağın LFI’nin önünü kesmek için muhafazakâr Cumhuriyetçiler’in (Les Republicains-LR) ardında birleşmesiyle seçimi kaybetti. Paris’te ise Emmanuel Grégoire, rakibi Rachida Dati’ye 10 puan fark atarak seçimi kazandı. Bu seçimin LFI ile ittifaka karşı olan sosyalistler adına önemli yanıysa Sosyalist Parti ve Yeşiller’in başını çektiği sol ittifakın, LFI olmadan bu başarıyı elde etmiş olmasıydı.

Jean-Luc Melenchon, Foto: BFM TV

İşte böyle bir iklimde sosyalistler, kazanılan belediyelerin yanı sıra kayıpların sebeplerini arıyorlardı. Bu arayışta ise partinin bazı isimleri hesabı LFI’ye kesti. Sağ seçmenlerin gözündeki “Mélenchon” algısı ve LFI’nin radikal söylemleri gibi argümanlarla partinin bazı üst düzey isimleri, ilerleyen dönemlerde LFI ile ittifak kurulması halinde seçim zaferi yaşamanın imkânsız olduğunu savunuyor. Öte yandan başka üst düzey isimlerse ittifak kurulması fikrine bu kadar keskin yaklaşmıyor.

Bu tartışmalar bir yana LFI, seçim performansından oldukça memnun. 2020 yerel seçimlerini pas geçen parti, bu seçimde banliyö ve dar gelirli mahallelere yönelik geliştirdiği seçim stratejisinin meyvelerini topladı ve buralarda kayda değer seçim zaferleri elde etti. Bunun yanında nüfusu 100 binden fazla pek çok büyük kentte %10 barajını geçerek ikinci tura katılma hakkı elde etti. Saint-Denis belediyesini henüz ilk turda kazanan Jean-Luc Mélenchon’un partisi, işçi sınıfı ve göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı Roubaix ve Vénissieux gibi şehirlerde de ipi göğüsledi.

Sağın rotası

Aşırı sağ, 2027 için umutlarını hâlâ korumasına karşın yerel seçimlerde alınan sonuçlar bölgeden bölgeye oldukça farklılaştı. Nice’te Estrosi’ye karşı Ciotti’nin seçimi kazanması, aşırı sağ adına sembolik bir zafer oldu. Ancak kuzeye geldiğimizde Le Havre’da RN ve Cumhuriyet için Sağcılar Birliği (Union des droites pour la République-UDR) adayı Franck Keller, %11,12 oy alabildi. Bu gibi örnekler, aşırı sağın bölgeden bölgeye, şehirden şehre gözle görünür ciddi oy değişimleri yaşadığını gösteriyor.

Bu durumun bir diğer sebebi de aşırı sağın yerel örgütlenme bağlamında gereken atılımı sağlayamaması olarak karşımıza çıkıyor. 2020’de 400 şehirde liste çıkaran RN’in bu seçime 600 listeyle girmesine karşın yine de yerel örgütlenmenin eksikliği göze çarpıyor. RN Milletvekili Alexandre Loubet, “Aday bulamadığımız yerler var ve kötü bir aday çıkarmaktansa hiç aday çıkarmamayı tercih ederim” şeklindeki açıklamasıyla bu duruma dair bir bakış açısı sunmuştu. Ayrıca RN lideri Jordan Bardella, “RN, tarihinin en büyük atılımını gerçekleştiriyor. Daha önce hiç bu kadar çok seçilmişimiz olmamıştı” sözleriyle partisinin seçim performansına dair memnuniyetini dile getirmişti.

Eric Ciotti, Foto: 20 Minutes

Geleneksel sağ ise büyük şehirlerde beklediğini bulamadı. Paris, Marsilya, Lyon gibi şehirlerde sol ittifakın adaylarına karşı seçimler ikinci tura taşınmasına karşın birinci parti olunamadı. Üstelik LR, ülkenin güneydoğusunda kuvvetli olmasına karşın buradaki konumunu aşırı sağa karşı kaybetme korkusuyla yüzleşiyor. LR Senatörü Dominique Estrosi Sassone’un “Oldukça sağda yer alan seçmen tabanından sağın birleşmesi yönünde bir baskı var ama bu yeni keşfettiğimiz bir şey değil” şeklindeki yorumu da durumdan çıkış formülünü sağın ve aşırı sağın yakınlaşması olarak çiziyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.