Barışın İzleri

Koşuyolu’ndan Dört Ayaklı Minare’ye: “Hafıza dediğimiz bugün bizimle birlikte hareket ediyor”

12 Eylül Koşuyolu, 5 Haziran İstasyon, barış metniyle Dağkapı, yasak sonrası Sur… “Barışın İzleri” projesi, Diyarbakır’daki hafıza mekânlarını “duyu coğrafyasıyla” ele alan bir çalışmayı hedefliyor.

Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu/Niha+

10 Ekim Cumartesi günü, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin “Meydan: Toplanma Özgürlüğünü ve Kamusal Alanı Geri Kazanmak” projesi kapsamında desteklenen “Barışın İzleri” projesine katılmak için Koşuyolu Parkı’na gittim.

Kentin hafıza mekânlarını beraber konuşacağımız yürüyüş, saat 10.00’da başladı. Dört kişilik Barışın İzleri ekibiyle beraber 12 kişiydik.

Koşuyolu ve İstasyon: İki bombalı saldırı

8’i çocuk 10 kişinin öldüğü, 12 Eylül 2006’da gerçekleşen Koşuyolu Parkı patlamasından, Yaşam Hakkı Anıtı önünde kayıplarının akıbetini soran kayıp yakınlarına ve bu parkın tek tek bizim için ne ifade ettiğini konuştuğumuz ilk durağımızın ardından ikinci durağımız olan İstasyon Meydanı’na yürüdük.

Diyarbakır kent hafızasında oldukça önemli olan İstasyon Meydanı; burada yapılan kalabalık mitinglerden, yolu buradan geçen görkemli yürüyüşlerden ziyade 5 Haziran 2015’te Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) mitinginde IŞİD tarafından düzenlenen, sonucunda 5 kişinin öldüğü, 400’ün üzerinde kişinin de yaralandığı saldırıyla daha çok hatırlanıyor.

5 Haziran’ı, buradaki mitingleri, insanların sığmayışını, korna seslerini ve dar kaldırımı konuştuktan sonra Çand Amed Kültür Merkezi’nde biraz dinlenip, Dağkapı taraflarına gidiyoruz.

Diyarbakır Öcalan’ı yıllar sonra Dağkapı Meydanı’nda gördü

Sur diplerinde, Dağkapı Meydanı’na yakın bir yerde çimlere oturup meydanı konuşuyoruz.

Diyarbakır; 27 Şubat barış çağrısında Abdullah Öcalan’ın fotoğrafını yıllar sonra burada gördü, silah bırakma ve demokratik siyasete geçiş mesajını burada dinledi. Hüzün, burukluk, mutluluk, merak, heyecan ve daha fazla duygu; en yoğun şekilde burada yaşandı.

Newroz Meydanı ve Kemal Kurkut

Diyarbakır’da hafıza mekânlarını konuşup da Newroz’u ve Newroz Meydanı’nı konuşmamak olmaz. Meydanın şehir merkezinden uzağa yapılmasından başlayan konuşma, 2017 Newroz’unda polis kurşunuyla öldürülen Kemal Kurkut’un halkın politik hafızasında edindiği yeri konuşarak devam etti.

Fotoğraflarla eski Sur’un dönüşümü, Margosyan’ın sokağı

Eski Sur’un fotoğraflarına da burada baktık. Aslında bir kent için çok eski olmaması gereken ama Diyarbakır için çok eski olan 2015-16 sürecinin fotoğraflarını da inceledik. Değişimin yoğunluğunu gördük. Kent, siyaset, insan; her şey değişmişti, çok hızlı ve yıkıcı bir şekilde…

Ardından Sur sokaklarındayız. Ciğer kokusu ve demir dövme sesiyle birlikte Demirciler Çarşısı’ndan iniyoruz. Burada yazar Mıgırdiç Margosyan’ı anıyor ve konuşuyoruz.

Sur Belediye Meclisi 9 Aralık 2009’daki oturumunda, ismi Direkçi olan sokağı “Mıgırdiç Margosyan” olarak değiştirmiş, Margosyan ise Türkiye’de zihniyetin hâlâ değişmediğini ve bugün atılan adımların yarın boşa çıkartılabileceği ve isminin asıldığı yerden tekrar indirilebileceği gerekçesiyle isminin doğduğu sokağa verilmesini istememişti. Buna rağmen ismi sokaktan indirilmedi.

Ancak 2015 Aralık ayında ilan edilen 103 gün süren sokağa çıkma yasakları, Sur’da yaşanan çatışmalar ve ardından gelen yıkım, Margosyan’ın isminin sadece duvardan indirilmesiyle değil isminin olduğu sokak dahil pek çok sokağın yerle bir olmasıyla sonuçlandı.

Buradan sonra gittiğimiz Dört Ayaklı Minare’de bir kentin hafıza mekânının turizme nasıl “kurban edildiğini” gördük. Yolda giderken kentte kimsenin içmediği Kürt kahvesi ikramları ve çatışmalı süreçten sonra “gelenekleşen” Dört Ayaklı Minare altında dönme ritüelini gördükten, gerçek anlamda dışarıdan izledikten sonra Rengarenk Umutlar Derneği’ne gittik.

Yürüyüş bitti, atölye kısmına geçtik.

Burada gün boyunca gördüklerimiz, duyduklarımız ve deneyimlediklerimiz üzerine düşünme fırsatı bulduk.

Ben de atölye bittikten sonra proje yürütücüsü Bervan Tan ve proje kolaylaştırıcısı Dr. Sevcan Tiftik ile hem genel olarak projeyi hem de şimdiye kadarki buluşmaların nasıl geçtiğini konuştum.

“Amaç tarih anlatmak ya da kültür gezisi değil”

Proje yürütücüsü Bervan Tan, Barışın İzleri Projesi’nin Hafıza Merkezi’nin Meydan programı kapsamında desteklenen bir proje olduğunu; toplumsal, kamusal alanı geri kazanmak, tekrar tüm kesimlerin meydanlarda olması için yapılan bir program olduğunu söyleyerek sözlerine başladı.

Bervan Tan

Diyarbakır Meydan Hafızası’nın da beş duraktan oluştuğunu, bunların sırasıyla Koşuyolu Parkı, İstasyon Meydanı, Dağkapı, Sur sokakları ve Dört Ayaklı Minare olduğunu aktardı. Tan, Dağkapı’da eski Newrozları da konuştuklarını söyledi.

Bunları duyu coğrafyası üzerinden ele aldıklarını belirtti Tan:

“Amaç bir tarih anlatmak değil ya da bir kültür gezisi değil bu aslında; ya da bir tarih anlatıcısı değilim ben. Doğrudan burada yaşanan olayların bende bıraktığı etkileri ve bunu anlatırken katılımcıda oluşan yansımaları ele alıyoruz aslında… Orada konuşurken biraz daha katılımcılara soru sorarak katılımcıların bireysel deneyimlerini, bireysellikten kolektife uzanan o süreci aslında görebilmek. Bunları konuşuyoruz.” dedi.

“Duyularımız mekânla kurduğumuz ilişkinin bir parçası”

Proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik, bir yandan duyguların kolektiviteye olan etkisini de konuştuklarını söyledi.

Tiftik, bu yürüyüşlerde yaptıklarının Diyarbakır’ın hafıza mekânlarını dolaşmaktan ibaret ya da burada bir tek geçmişte neler yaşandığını anlatmamak olduğunu belirtti, “Biraz da bugün o mekânlarda neyle karşılaşıyoruz, ne görüyoruz, ne duyuyoruz, neler artık orada değil, bunlara bakmaya çalışıyoruz. Çünkü hafıza dediğimiz şey geçmişte yaşananlardan ya da bize anlatılanlardan oluşmuyor. Bugün o sokaktan geçerken, bir meydana baktığımızda, bir ses duyduğumuzda ya da artık yerinde olmayan bir şeyi fark ettiğimizde de geçmişle ilişki kuruyoruz. Duyu coğrafyasından hareket etmemizin nedeni de biraz bu. Yani sesler, kokular, yürürken bedenimizin ritmi, bazen durup bakmamız, bazen de oradan bir an önce uzaklaşmak istememiz… Bunların hepsi aslında o mekânla kurduğumuz ilişkinin bir parçası” dedi.

Sevcan Tiftik

Duygular konusuna da değinen Tiftik, duyguları daha politik biçimde ve temasla birlikte ele aldıklarını, bunu yaparken Sara Ahmed’den yola çıktıklarını söyledi. Tiftik, duyguları bireysel, kendi içimizde yaşadığımız şeyler olarak düşünmediklerini; duyguların toplumsal, kolektif ve politik bir tarafı da olduğunu ifade etti.

Farklı deneyimlerle bir araya gelmek

Tiftik, söylediklerini şöyle örneklendirdi:

“Mesela kimin acısı görülüyor, kimin yasını tutabiliyoruz, hangi kayıpları hatırlıyoruz, hangileri kamusal alandan siliniyor? Bunlar da duygularla, hafızayla ilgili meseleler. Bir de hepimiz aynı mekânda aynı şeyleri hissetmiyoruz tabii. Birinin çocukluğunun geçtiği, her gün yürüdüğü bir sokak, başka biri için ilk kez duyduğu bir kaybın, bir hikâyenin mekânı olabiliyor. Birimiz için çok tanıdık olan bir şey diğerimiz için tamamen yabancı olabiliyor. Bence burada önemli olan da bu zaten. Yani herkesin aynı şeyi hatırlamasını, aynı şeye öfkelenmesini ya da aynı duyguda buluşmasını beklemiyoruz. Hatta böyle bir ortaklık kurmaya da çalışmıyoruz. Farklı deneyimlerimizle, farklı hafızalarımızla nasıl yan yana gelebiliriz, biraz bunun üzerine düşünüyoruz.

O yüzden yürüyüşlerde gerek Bervan’ın tanıklıklarını gerek kendi tanıklıklarımızı gerekse katılımcılar da dahil olmak üzere kendi deneyimlerimizi, ailelerimizden, çevremizden duyduklarımızı, okuduklarımızı, hatırladıklarımızı, bazen de hiç bilmediklerimizi getiriyoruz. Birbirimize sorular soruyoruz, bazen bildiğimizi sandığımız şeyleri yeniden düşünüyoruz. Mesela bir katılımcının paylaştığı küçücük bir şey hepimizin o mekâna başka türlü bakmasını sağlayabiliyor. Dolayısıyla aslında birlikte öğreniyoruz, birbirimizin hafızasına da temas ediyoruz. Ama burada bir şeyi de önemsiyoruz. Herkesin konuşmak, kendi deneyimini anlatmak ya da bir şeyleri hatırlamak zorunda olmadığı bir alan olsun istiyoruz. Çünkü susmak, sadece dinlemek de bu karşılaşmanın bir parçası.”

Tiftik, sorulması muhtemel “Bütün bunların barışla ne ilgisi var?” sorusuna, yürüyüş boyunca biraz bu sorunun peşinden gittiklerini söyleyerek yanıt verdi. Barışı, çatışmaların sona ermesi ya da geçmişte yaşananların hatırlanması gibi kısıtlı bir yerden düşünemeyeceklerini belirten Tiftik, “Mesela bugün o meydanlarda kimler bir araya gelebiliyor, kimler gelemiyor? Kimlerin sözü duyuluyor, kimlerin hikâyesine yer açılıyor? Kimler o sokaklarda rahatça yürüyebiliyor, kimler yürüyemiyor? Bunların hepsi ve daha nicesi barışla ilgili. Bir de tabii bütün bu kayıpları, yıkımları, şiddeti konuşurken hayatın nasıl devam ettiğine de bakmak gerekiyor. İnsanlar bütün bunların içinde nasıl yaşamaya devam ediyor, birbirleriyle nasıl ilişkileniyor, neleri korumaya, neleri yeniden kurmaya çalışıyor?” dedi.

Tan ise şu ana kadar (10 Ekim) toplam dört buluşma gerçekleştirdiklerini ve dört buluşmada da çok farklı konulara değindiklerini söyleyerek sözlerine devam etti. Tan, aynı olayların kişilerde çok farklı ya da her grupta çok farklı etkiler bırakabildiğini söyleyerek “Bir grupta daha çok bunun kültür kısmını konuşurken diğer bir grupta bunun cinsiyet kısmını, kuir kısmını konuşuyoruz ya da diğer bir grupta bunun savaş hafızasını konuşabiliyoruz” diye konuştu.

Yazılanlar blog ve sosyal medya üzerinden yayımlanacak

Tiftik, bir de bütün bunları bir şekilde kayıt altına almak, sonrasında başkalarıyla da paylaşabilmek istediklerini, bu nedenle yürüyüşleri bir yazı atölyesiyle tamamladıklarını belirtti.

Yürüyüş sırasında katılımcılardan sürekli not almalarını, bir şeyleri kaydetmelerini istemediklerini çünkü biraz da o anda orada olmalarını, etraflarına, birbirlerine, kendilerine dikkat kesilmelerini önemsediklerini ancak sonrasında, günün sonunda bir araya gelip ne konuştuklarını, ne konuşamadıklarını, neyi hatırladıklarını, neyi unuttuklarını, nerede sustuklarını, neyin onları rahatsız ettiğini, neye takıldıklarını yazdıklarını aktardı.

Tiftik, herkesin kendi deneyiminden, kendi duygularından hareketle kısa metinler, pasajlar oluşturduğunu, bunların da katılımcı onayları doğrultusunda blog ve sosyal medya hesaplarında paylaşılacağını ifade etti, “Böylece yürüyüşte birlikte düşündüklerini o gün orada bulunanlarla sınırlı kalmamış olacak, başka insanlarla da karşılaşabilecek” dedi.

“Diyarbakır’da başka kayıpların izlerini takip ederken Ankara’yı da andık”

10 Ekim Ankara Garı Katliamı’na değinen Tiftik, Tan’ın her buluşmanın farklılığı üzerine söylediklerini örneklendirmek adına “Mesela bugün 10 Ekim. Ankara Garı Katliamı’nın yıl dönümündeyiz. Diyarbakır’da, başka kayıpların ve başka mücadelelerin izlerini takip ederken Ankara’yı da andık, üzerine uzun uzun konuştuk. Aslında her yürüyüşün birbirinden farklı olmasının nedenlerinden biri de bu. O günün kendisi, katılımcıların getirdikleri, memleketin gündemi, kimi zaman duraklar arasında yürürken beklemediğimiz bir karşılaşma, bütün bunlar yürüyüşün seyrini değiştirebiliyor. Yani hafıza dediğimiz bugün bizimle birlikte hareket ediyor” diye konuştu.

“Sadece katılımcıların hafızasından da söz etmiyoruz aslında” diyen Tiftik, hafıza yürüyüşünün kentle kurulan ilişkiyi de kapsadığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bir de kentin kendisi var tabii. Sokakları, surları, ağaçları, hayvanları, çöpleri, sesleri, suları, kokuları, bütün o peyzajı… Hatta bazen bizi rahatsız eden, görmek ya da koklamak istemediğimiz şeyler de buna dâhil. Biz kente bakıyoruz ama öte yandan da kentte başkalarının bakışına maruz kalıyoruz. Bizim kentten iğrendiğimiz şeyler var, birilerinin bizden iğrenmesi var. Kimin bedeni o sokakta makbul, kim oraya ait görülüyor, kim görülmüyor? Kim olduğumuz, nasıl göründüğümüz, nerede durduğumuz, nasıl yürüdüğümüz de bu karşılaşmayı değiştiriyor. Bir sokakta yürümek herkes için aynı deneyimi ifade etmiyor. Bundan ötürü bizim kentte nasıl var olabildiğimizi, kentle ve birbirimizle nasıl ilişkilendiğimizi de hep birlikte konuşuyoruz.”

“Meydanlarda kendimizi güvende hissediyor muyuz?”

Tan, yürüyüşe dair ilk izlenimlerinden birinin toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine olduğunu ifade etti.

“Gerçekten kadınlar, kuirler ya da azınlık kesimler burada kendilerini ne kadar güvende hissediyorlar, meydanlarda ne kadar yer bulabiliyorlar? Evet, kolektif olarak bir aradayız ama bireysel olarak ne kadar kendimizi güvende hissediyoruz ya da güvende hissediyor muyuz? Biraz bunları katılımcılarla konuştuk. Katılımcılardan bunları duymak gerçekten çok kıymetliydi benim için. Çünkü benim de sürekli düşündüğüm bir konuydu. Katılımcılardan ‘Ben de kendimi rahat hissetmiyorum. Evet, meydandayım ama hiç rahat değilim aslında ya da katılmıyorum.’ yorumlarını aldık.”

Tan, ilgisini çeken bir diğer konuyu da şöyle aktardı:

“Özellikle 20 küsur yaşındaki gençlerin İstasyon Meydanı’na dair ya da 2000’lerin başında yaşanan olayları pek bilmediği, her gün yürüdüğü, önünden geçtiği yerlerde yaşanan olayları; İstasyon patlamasını, Koşuyolu Parkı patlamasını bilmemesi… Gençlerin apolitikleşmesinin sonucu. Çünkü gençler aslında buranın en önemli hafızalarından biri ama kentin onlara fazlasıyla kapatıldığını düşünüyorlar.”

“Gençler barışın inşası sürecinin neresinde olacaklarını bilmiyor”

Tiftik, kendisinin de hafıza yürüyüşleri sırasında dikkatini çeken şeylerden birinin gençlerin aktarımları olduğunu söyledi.

“Özellikle Barışın İzleri’nden hareketle düşündüğümüzde, bizim derdimiz biraz da barışı toplumsallaştırmak; gençlerin barışın aktif birer öznesi, sürecin parçası olabilmesi, hafızanın hem taşıyıcıları hem de doğrudan alıcıları olması… Ama bu hafızayı barışın inşasına nasıl aktaracaklarını, kendilerinin bu sürecin neresinde olacaklarını bilmediklerini gözlemliyorum. Özellikle 90’lardan bugüne Amed’in hafızasını konuşurken, gençlerin bu hafızayla ilişkilerinin çoğunlukla doğrudan tanıklık üzerinden değil, kendilerine aktarılanlar üzerinden kurulduğunu görüyoruz. Eğer politik olarak ilgiliyseniz, bir hareketin içerisindeyseniz ya da belirli bir habere, meydana, olaya odaklanıp araştırıyorsanız bu bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Ama gençlerin aktarımlarından anladığım kadarıyla barış, çoğu zaman hafızasını devraldıkları bir deneyimden ziyade, ne olduğunu pek bilmedikleri, daha çok savaş ve çatışma üzerinden tanıdıkları bir mesele olarak karşılarına çıkıyor.”

Barışın İzleri olarak çıktıkları bu yolda, meydan hafızalarını katılımcı bir duyu coğrafyası yaklaşımıyla birlikte ele almaya çalıştıklarını söyledi Tiftik, dört yürüyüşün dördünde de karşılaştığı ortak meselenin ise şu olduğunu aktardı:

“Barışın izini nasıl süreceğimizi, barışın neresinde olduğumuzu, hatta barışın kendisini pek bilmiyoruz. Çünkü hep savaşla, çatışmayla, kayıplarla karşılaşmışız. Katılımcılar da barış için ne yapabileceklerini, barışı nasıl konuşabileceklerini, hafızayla barış arasında nasıl bir ilişki kurabileceklerini bilmediklerini söylediler.”

Birbirinden farklı yaşlarda, cinsiyetlerde ve eğitim düzeylerinde katılımcıların olduğunu söyleyen Tiftik, “Her birinin kendi deneyimini, kesişen kimliklerini ve farklı konumlarını buraya taşımasıyla birbirimizden çok şey öğrendik. Amed’in hafızasını birbirimizin hafızalarıyla yeniden düşündüğümüz, birbirimize açtığımız, güvenli bir alan kurmaya çalıştığımız bir süreçti. Umuyoruz bu tarz çalışmaların devamı gelir” diyerek sözlerini noktaladı.

Barışın İzleri: “Kentle ilişki kuran farklı deneyimleri yan yana getirmeyi istiyoruz”

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi “Meydan” programı kapsamında “Barışın İzleri” adlı yeni bir proje duyuruldu. Proje, Diyarbakır’daki hafıza mekânlarını “duyu coğrafyasıyla” ele alan bir çalışma hedefliyor. Proje yürütücüsü Bervan Tan projede kentle ilişki kuran farklı deneyimleri yan yana getirmek için bir alan açmayı hedeflediğini, proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik ise amaçlarının acının içinden bir barış hikayesi çıkararak yaşananları romantikleştirmek değil, tüm kırılmalara rağmen ortak yaşama yeniden nasıl tutunulduğunu görmek olduğunu söyledi.

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin “Meydan: Toplanma Özgürlüğünü ve Kamusal Alanı Geri Kazanmak” projesi kapsamında desteklenen “Barışın İzleri” adında yeni bir proje duyuruldu.

Bir kentin değişimi ve dönüşümü çoğunlukla fiziksel bir değişim veya bir “iyileştirme” çalışmasının sonucunda kazandığı yeni formlar olarak düşünülse de Barışın İzleri projesi bu anlamları eksik buluyor. Toplumsal bir olaydan sonra kazanılan yeni bir bakış, mekân fiziksel formunu aynen korurken bile bıraktığı hislerle toplumsal hafızada farklı bir form kazanmış oluyor. Barışın İzleri projesi Diyarbakır’ın sayısız katmanında kazılı bu hafızayı karşılıklı paylaşarak belki daha önce hissedilmemişi, gözden kaçmış olanı deneyimlemeyi hedefliyor.

Proje yürütücüsü Bervan Tan ve proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik, Barışın İzleri projesinin Diyarbakır’ın yaslara, acılarla, zorunlu göçler ve kayıplara tanıklık etmiş hafıza mekânlarında barışın izinin nasıl sürülebileceğini, bu projede neleri amaçladıklarını ve yöntemlerini Niha+’a anlattı.

“Kent hafızası, bizimle birlikte yaşayan bir alan”

Proje yürütücüsü Bervan Tan’a göre, kent hafızası orada yaşayan insanların o kentle kurduğu ilişkide saklı:

“Aynı yer, farklı insanlar için bambaşka şeyler ifade edebilir. Birinin kendini ait hissettiği bir mekân, başka biri için bir kaybın ya da zor bir hatıranın karşılığı olabilir. Bazen de yıllardır içinde yaşadığımız bir yerin taşıdığı hikâyeyi hiç bilmiyor olabiliriz.”

Bervan Tan

Tan, kültürel ve tarihî mirasın dilde, anlatılarda, gündelik alışkanlıklarda, isimlerde ve kuşaktan kuşağa aktarılan hatıralarda da yaşamaya devam ettiğini söyledi. Bir şeyin artık o mekanda olmamasının bile hafızanın bir parçası haline geldiğini belirten Tan, “Kent hafızası, bugün de bizimle birlikte yaşayan, değişen ve farklı insanların deneyimleri ile çoğalan bir alan,” diye açıkladı.

“Fiziksel bir iz ortadan kalkıyor ama hafızadaki izi sürüyor”

Diyarbakır’ın çok katmanlı bir kent yapısına sahip olduğunu ancak tümünün aynı şekilde korunamamış olduğunu belirten Tan, yüzyıllardır varlığını sürdüren ve hala kentin kimliğinin çok önemli bir parçası olan yapıların yanında farklı dönemlerde yıkılmış, değiştirilmiş ya da dönüşmüş mekanları anlattı:

“Diyarbakır Surları bunun çok görünür örneklerinden biri. Cumhuriyetin ilk yıllarında surların bir bölümünün yıkıldığını biliyoruz. Daha sonraki yıllarda da farklı koruma, restorasyon ve düzenleme süreçleri yaşandı. Surların ve Hevsel Bahçeleri’nin bugün Dünya Mirası Listesi’nde olması elbette çok kıymetli ama bir yapının korunmasını yalnızca fiziksel olarak ayakta kalması üzerinden değerlendirmek yeterli değil. O yapının çevresiyle, kentle ve orada yaşayanlarla kurduğu ilişkinin nasıl devam ettiği de önemli. Dağkapı da bu anlamda üzerinde durulması gereken örneklerden biri. Farklı dönemlerde yapılan müdahalelerle meydanın görünümü ve kullanımı değişiyor. Burada ister istemez şu soru ortaya çıkıyor: Bir mekân yeniden düzenlenirken onun geçmişinden hangi izler korunuyor, hangileri görünür hâle geliyor, hangileri ortadan kalkıyor? Fiziksel olarak bir şeyi yeniden yapmakla o yerin hafızasını korumak her zaman aynı şey olmayabiliyor. İstasyon Meydanı da kentin hafızasında önemli ve ağır bir yere sahip. 5 Haziran 2015’te burada gerçekleşen bombalı saldırı, meydanın taşıdığı anlamlara kayıp ve yasla ilişkili başka bir hafıza katmanı ekledi. Meydanlar gündelik hayatın, buluşmaların ve karşılaşmaların yaşandığı yerler. Ancak böyle yıkıcı bir olayın ardından insanların o mekânla kurduğu ilişki değişebiliyor; oradan geçmek, orada bulunmak ya da o meydanı hatırlamak farklı anlamlar kazanabiliyor. Böylece meydan yaşananların hatırlandığı ve toplumsal hafızanın taşındığı bir mekân olarak da varlığını sürdürüyor.”

Bir kentin dönüşümünü yalnızca fiziksel değişimleri üzerinden okumanın yetersiz olduğunu düşünen Tan, mekânlarda yaşanan toplumsal olayların kent hafızasını ve insanların oradan geçerken ne hatırladığını ya da neleri konuşmakta zorlandığını değiştirerek insanların o yerlerle kurduğu ilişkiyi dönüştürdüğünü söyledi. Tan bu ikiliği “Bazen fiziksel bir iz ortadan kalkıyor ama hafızadaki izi sürüyor. Bazen de mekân olduğu yerde duruyor fakat artık taşıdığı anlam başka bir şeye dönüşüyor,” diye açıkladı.

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

“Bir yeri duyularla düşünmek”

Tan, yürümenin çevreyle kurulan ilişkiyi değiştiren bir deneyim olduğunu, daha önce defalarca geçilmiş bir yerde fark edilmeyen bir ayrıntı, bir ses ya da bir mekânın bıraktığı hissin yürüyüş sırasında başka türlü fark edildiğini anlattı. Projede hedeflenenler için ise Diyarbakır’ın hafıza mekânlarında bir araya gelmek, birlikte yürümek, dinlemek ve kentin geçmişiyle bugünü arasında kalan izlere dikkat etmek olduğunu anlattı.

Projenin “duyu coğrafyası” yaklaşımını anlatan Tan, “Bir yeri sesleriyle, ritmiyle, kokusuyla ve bedende bıraktığı hisle birlikte düşünmek. Biz katılımcılara kent hakkında tamamlanmış bir hikâye anlatıp onları belirli noktalara götürmek istemiyoruz. Elbette mekânların tarihini ve yaşananları önemsiyoruz ama katılımcıların kentle ve bulunduğumuz mekânlarla nasıl bir ilişki kurduğu da sürecin önemli bir parçası. O yer hakkında ne bildikleri, ne hatırladıkları, kendi deneyimlerinin o mekânla nerede kesiştiği ya da ilk kez neyi fark ettikleri de birlikte düşünmenin bir parçası hâline gelebiliyor. Herkes kendi deneyimi, hafızası ve algısıyla yürüyüşün bir parçası olabilir. Aynı mekâna birlikte bakmak, herkesin aynı şeyi görmesi ya da aynı şekilde hatırlaması anlamına gelmez” diye konuştu.

Proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik ise projenin yöntemlerinden bahsetti:

“Bir yerde kendi dilinde konuşabilmek, sesini çıkarabilmek, başkalarıyla yan yana durabilmek nasıl bir his bırakıyor? Bir şiir, stran, roman ya da kişisel bir hatıra bizi bir mekâna nasıl bağlıyor? Bunların hepsini hafızanın parçası olarak görüyoruz. Bir kentin hikâyesini kim anlatıyor ve kimlerin hikâyeleri duyuluyor? Dolayısıyla yürüyüşlerde bizim anlatımızı katılımcılara aktarmaktan çok, farklı hafızaların ve deneyimlerin yan yana gelebileceği bir alan açmaya çalışıyoruz. Yürüyüşlerden sonra da atölyelerde bir araya geleceğiz. Katılımcılar yürüyüşten kendilerinde kalan şeyi ister bir metinle, ister sesle, çizimle, şiirle, dizeyle, fotoğrafla ya da başka bir biçimde ifade edebilecek. Sonucun biçimini önceden belirlemememiz de projenin önemli bir parçası. Çünkü hem hafızanın hem de barışın tek bir anlatıya sığmadığını düşünüyoruz.”

Sevcan Tiftik

“Kentin hafızası yalnızca şiddetten oluşmuyor”

Tiftik, barışın çoğu zaman çatışmanın sona erdiği bir an ya da gelecekte ulaşacağımız bir durum olarak konuşulduğunu ancak barışın gündelik hayatın içinde, insanlarla ve mekânlarla kurduğumuz ilişkilerde de izleri olabileceğini söyledi. Bu projenin “Barış nerede?” sorusunun tek bir cevabını aramadığını, barışın nerelerde belirebildiğini, nelerelerde kesintiye uğradığını, nerelerde yeniden mümkün hale geldiğini aradığını belirtti.

Tiftik, kentin acılarla dolu geçmişine rağmen barışı aramak üzerine “Diyarbakır gibi çatışmanın, devlet şiddetinin, kayıpların, zorunlu göçün ve yasın kent hafızasında çok güçlü izler bıraktığı bir yerde bunu konuşurken elbette bu geçmişi paranteze alamayız. Ama kentin hafızası yalnızca yaşanan şiddetten de oluşmuyor. İnsanların o şiddetin ardından yeniden bir araya gelme, dayanışma, yas tutma, hatırlama, gündelik hayatı sürdürme ve kamusal alanı yeniden paylaşma deneyimleri de bu hafızanın içinde. Meydanlar bu açıdan bizim için özellikle önemli. Meydan dediğimiz yer yalnızca büyük toplumsal olayların gerçekleştiği bir zemin değil. Aynı zamanda buluştuğumuz, birbirimizi gördüğümüz, sözümüzü söylediğimiz, itiraz ettiğimiz, kutladığımız, yas tuttuğumuz ve yan yana durduğumuz yer. Dolayısıyla aynı meydanda hem şiddetin hem direnişin, hem kaybın hem dayanışmanın izleri bulunabiliyor. ‘Barışın izleri’ derken biraz da bu çelişkili hafızanın peşine düşüyoruz. Acının içinden kendiliğinden bir barış hikâyesi çıkarmaya ya da yaşananları romantikleştirmeye çalışmıyoruz. Tam tersine, bütün bu kırılmalara rağmen insanların birbirlerine, kente ve ortak yaşama yeniden nasıl tutunduğunu merak ediyoruz” diye konuştu.

Tan ise Diyarbakır’ın çok katmanlı hafızası ve kentle ilişki kuran herkesin deneyiminin birbirinden farklı olması üzerine “Bizim yapmak istediğimiz bu farklılıkları tek bir anlatıda birleştirmekten çok, yan yana gelebilecekleri bir alan açmak. Kayıp ve yas da bu hafızanın önemli parçaları. Bunları geçmişte kalmış ya da geride bırakılması gereken deneyimler olarak değil, bugün de insanlarla, mekânlarla ve kentle kurulan ilişkide karşılığını bulan hafıza katmanları olarak düşünmek önemli” dedi.

“Aynı kentte birlikte olmanın başka biçimlerini nasıl düşünebiliriz?”

Tan, sözlerini sonlandırırken barışın insana bazen çok büyük bir kelime gibi geldiğini, oysa gündelik ilişkilerde ve hafızalarda da yer bulabildiğini anlattı:

“Birbirimizi gerçekten dinlediğimizde, farklı deneyimlerin yan yana durmasına izin verdiğimizde, bir mekânın geçmişiyle yüzleşmekten kaçınmadığımızda nasıl bir karşılaşma mümkün olabilir? Barış, birbirinin hafızasını geçersiz kılmadan dinleyebilmekte, aynı yere dair farklı hikâyelerin var olabileceğini kabul etmekte ya da hemen bir sonuca varmaya çalışmadan bir süre aynı sorunun etrafında birlikte durabilmekte.

Yürüyüş sırasında bazen bir ses, bir sokaktaki iz, bir yapının gölgesi, bir anlatı ya da daha önce önemsemeden yanından geçtiğimiz küçük bir ayrıntı bizi başka bir hatırlamaya, karşılaşmaya ya da düşünceye götürebilir. Geçmişi unutmadan, yaşananların ağırlığını azaltmadan ve farklı hafızaları tek bir anlatıda toplamadan, aynı kentte birlikte olmanın başka biçimlerini nasıl düşünebiliriz? Barışın İzleri biraz da bu sorunun etrafında birlikte yürümek, dinlemek ve bakmak için açılmış bir alan.”

Fotoğraf: Barışın İzleri instagram sayfası

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.