Almanya’da yaşayan Kürtlerin anadil mücadelesi eğitim alanında yeni bir boyuta taşınıyor. Asimilasyon politikalarına ve sistemdeki engellere karşı yıllardır çift dilli anaokullarıyla hizmet veren Yekmal, şimdi de Berlin’de Kürtçe ve Almanca eğitim verecek ilk resmi ilkokulu açmaya hazırlanıyor.
Yekmal’in kreşlerinden biri, Foto: Yekmal
Resmi olmayan istatistiklere göre Almanya’da yaklaşık bir buçuk milyon Kürt yaşıyor. Almanya’daki sistemde mülteci veya göçmenler geldikleri ülkelere göre kayıt altına alındığı için Kürtlerin net bir sayısı bulunmuyor. Bu sayıya rağmen, Almanya’da yedi eyalette resmi olarak Kürtçe dil dersleri veriliyor ve yaklaşık 3.500 öğrenci bu derslere katılıyor. Ayrıca Kürtçe dil kursları düzenleyen birkaç kurum bulunuyor ve toplumun bir kesimi buralarda Kürtçe dersleri alıyor. Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği) de bu kurumlardan biri.
Yekmal Koordinatörü Günay Darıcı, diasporadaki Kürtçenin durumunu ve Almanya sistemini değerlendirerek kurumu hakkında Niha+’ya kapsamlı bilgiler verdi.
“Karamsar değiliz”
Günay Darıcı, Kürtçe ve diaspora toplumunun tutumuna ilişkin değerlendirmelerinde mevcut potansiyele dikkat çekti. Engellere ve tarihsel asimilasyona rağmen, Kürt toplumunun eğitim çalışmalarına açık olduğunu ve kaliteli projelere destek verdiğini belirtti:
“Elbette özellikle Kuzey Kürtleri üzerinde yüz yıldır devam eden çok yoğun bir asimilasyon olduğunu biliyoruz. Ayrıca, yıllarca dilimize ve kimliğimize yeterince önem vermememiz bizim de bir eksiğimizdir. Ancak ben kesinlikle pesimist değilim, optimistim. İnsanlar iyi, kaliteli ve pedagojik bir iş ortaya koyduğunda, dört parçadan Kürt aileler büyük ilgi gösteriyor.”
Günay Darıcı
Darıcı, Alman devletinin Kürtçeye ve Kürt kimliğine yaklaşımının da iyiye doğru değiştiğine işaret etti. Eskiden Kürtlerin ve Kürtçenin hiç görülmediğini, Türkiye’den gelen Kürtlerin Türk, diğer ülkelerden gelenlerin ise Arap ve Fars olarak kabul edildiğini dile getirdi. Ancak bugün, anaokullarında ve eğitim çalışmalarında Kürtçenin bağımsız bir dil olarak saygı gördüğünü söyledi.
Okullarda sistem engeli
Bu olumlu gelişmelere rağmen Darıcı, yasal ve istatistiksel büyük bir eksikliği de hatırlatarak, Kürt kimliğinin Almanya’da halen resmi olarak tanınmadığını belirtti. Almanya’da 12 ailenin talep etmesi halinde devlet, anadil dersini açmak zorundadır. Ancak Darıcı, pratikteki engellere dikkat çekti:
“Sistem yıllarca kendini sözde ‘Türkiye’den gelen herkes Türk’tür’ şeklinde inşa etmiş. Okul formlarında Türkçe ve Arapça var ama Kürtçe yok. Bunun dışında, bazen ırkçı Türk aileler Kürt çocuklarına karşı ayrımcılık yapıyor ve bazı okul yönetimleri de ‘sorun çıkmasın’ diye Kürtçeyi görmezden geliyor.”
Bu engellere karşı ailelere çağrıda bulunan Darıcı: “Kürt aileler ‘biz evde Kürtçe konuşuyoruz ve Kürtçe eğitim istiyoruz’ dediklerinde, okullarda bu imkan ve hak mevcuttur. Aileler bu hakka sahip çıktığında, bizim ve Kürt kurumlarının eli daha da güçlenecektir.”
Yekmal Hakkında
Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği), toplum yararına çalışan, göçmenlerin kendi kendini yönettiği sivil bir kuruluştur. 9 Mayıs 1993’te Berlin’de kurulan dernek, sosyal adalet, fırsat eşitliği ve çok dilliliğin teşvik edilmesi için mücadele ediyor.
Başlangıçta sadece Berlin’de faaliyet gösteren Yekmal, artan talepler üzerine 2020 yılında tüzüğünü değiştirerek federal düzeyde çalışmalara başladı. Kurum şu anda Almanya’nın dört eyaletinde (Berlin, Kuzey Ren-Vestfalya, Rheinland-Pfalz ve Bremen) siyaset ve hükümetin bir ortağı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Genel merkezi Berlin’de bulunan kurumun 130 civarında maaşlı çalışanı bulunmakta olup projelerle birlikte toplamda 220’ye yakın kişi istihdam ediliyor. Yekmal’in çalışmaları Berlin Senatosu, belediyeler ve Alman devleti tarafından finanse ediliyor.
Kurum, topluma yönelik çok yönlü hizmet, destek ve inisiyatifler sunuyor:
Aile ve Danışmanlık Çalışmaları: Günlük yaşam sorunları ve kriz durumlarında çocuklara, gençlere ve ailelere destek veriyor. Bu kapsamda ebeveyn-çocuk grupları, eğitim danışmanlığı, evlere yönelik pedagojik ziyaretler ve açık buluşma merkezleri organize ediyor. Şu anda Yekmal çatısı altında 4 aile merkezi ve iki dilli eğitim veren 2 anaokulu faaliyet gösteriyor. Ayrıca, kurum bünyesinde ırkçılık ve ayrımcılığa karşı aktif olarak çalışan özel bir birim de bulunuyor.
Eğitim ve Kurslar: Anadilin gelişimi ve korunması amacıyla çocuklar için “Cumartesi Okulları” düzenliyor. Aynı zamanda yetişkinler için farklı seviyelerde Kürtçe (Kurmanci, Zazaca, Soranice) dil kursları veriyor.
Yekmal Akademisi (Yekmal Akademie gGmbH): Yekmal’e bağlı bir enstitü olarak faaliyet gösteren akademi, çok dillilik üzerine uzmanlaşmış durumda. Profesyonel çeviri hizmetleri sunan ve eğitim materyalleri hazırlayan enstitü, aynı zamanda “TESTKURD” adıyla Kürtçe için standartlaştırılmış dil yeterlilik sınavları gerçekleştiriyor.
İlkokul açacaklar
Bu toplumsal potansiyel ve kurumun tecrübesi temelinde, Yekmal şu anda eğitim alanındaki en büyük adımın hazırlığını yapıyor. Yekmal Koordinatörü, 2014 ve 2016 yıllarında iki anaokulu açtıklarını ve ailelerin sürekli olarak bir okul talebinde bulunduğunu belirtti. Bunun üzerine, 2021 yılından bu yana Berlin’de bir ilkokul açma projesini başlatmış durumdalar.
Yeni okul Berlin yasalarına göre inşa edilecek ve doğrudan Almanya ile Berlin’in eğitim sistemine bağlı olacak. Okul iki dilli (bilingual) olacak; hayat bilgisi, beden eğitimi ve müzik gibi tüm dersler hem Kürtçe hem de Almanca olarak öğretilecek. Darıcı, gelecekte Kurmancinin yanı sıra Soranice ve Zazaca eğitimin de bu sisteme eklenmesini umut ediyor.
Hedeflerinde lise açmak var
Darıcı, öğretmen konusunda hiçbir sıkıntıları olmadığını, ülkede çalışmış, Kürtçeyi iyi bilen ve Almanya’da Almanca öğrenmiş birçok öğretmenin ders vermek için hazır olduğunu ifade etti.
Okuldaki eğitim 2027 yılında başlayacak. Dernek bağımsız olduğu için, başlangıçta en fazla 24 çocukla işe başlanacak ve ilk iki yılın masrafları (öğretmen maaşları, kira ve diğer giderler) Yekmal tarafından karşılanacak. İki yılın ardından, eğer başarılı olunursa, Berlin Senatosu masrafların yüzde 95’ini üstlenecek. Darıcı, ilkokulun oturmasının ardından Gymnasium, yani bir lise de açmak istediklerini ve aynı projeyi Kürt nüfusunun yoğun olduğu Köln gibi diğer şehirlere de taşımayı planladıklarını söyledi.
Brandenburg eyaletine bağlı Lychen kasabasındaki mülteci kampında yaşayan iki çocuk babası Serkan Durmuş’un eşi Türkan Durmuş, ciddi panik ataklar, korku ve uyku problemleri yaşadığını ancak yeterli psikolojik destek alamadıklarını iddia etti.
Almanya’da bir mülteci kampı, Foto: Sosyal medya
Almanya’nın Brandenburg eyaletine bağlı Lychen kasabasındaki mülteci kampında yaşayan iki çocuk babası Serkan Durmuş, yaşadığı ağır psikolojik baskılar ve belirsizlikler nedeniyle 12 Mayıs günü bulunduğu intihar etti. Aile, uzun süredir yardım çağrılarının karşılıksız bırakıldığını söyledi.
Olay sonrası aileyi ziyaret eden Alan Kurdi İnisiyatifi, yaşananlara ilişkin görümeler gerçekleştirdi. Serkan Durmuş’un eşi Türkan Durmuş, eşinin ciddi panik ataklar, korku ve uyku problemleri yaşadığını ancak yeterli psikolojik destek alamadıklarını iddia etti. Durmuş, “Defalarca yardım istedik ama kimse sesimizi duymadı. Kendini ifade edemedi, biz de derdimizi anlatamadık” dedi.
Aile, özellikle dil bariyeri, izolasyon, kamp koşulları ve sınır dışı edilme korkusunun Serkan Durmuş üzerinde büyük bir baskı yarattığını ifade etti. Türkan Durmuş, mültecilerin yalnızca ‘dosya’ ya da ‘istatistik’ olarak değil, insan olarak görülmesi gerektiğini vurgulayarak, “İnsanların yaşama sevincini ellerinden almasınlar” çağrısında bulundu.
Serkan Durmuş
İnisiyatif, görüşmelerin ardından olayla ilgili kapsamlı bir rapor hazırlayacak.
Alan Kurdi İnisiyatifi adına konuşan Hran Kasparyan ise Almanya’daki mülteci politikalarını sert sözlerle eleştirdi. Kasparyan, “Mülteciler arasındaki intihar girişimlerinin temel nedenlerinden biri kurumsal ırkçılık, dışlanma ve sistematik baskıdır” dedi. Açıklamada, mültecilerin devlet kurumları tarafından yalnızlaştırıldığı, psikolojik olarak yıpratıldığı ve birçok kişinin bu nedenle intihara sürüklendiği ifade edildi.
Alan Kurdi İnisiyatifi’nin hazırladığı rapora göre, 2022-2026 yılları arasında Almanya’da en az 19 Kürt mülteci intihar etti ya da şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Raporda; kamp koşulları, psikolojik destek eksikliği, sınır dışı baskısı ve sosyal izolasyonun ciddi hak ihlallerine yol açtığı belirtildi.
İnisiyatif, kamplarda yaşanan hak ihlalleri ve psikolojik krizlerle ilgili destek almak isteyen mültecilerin kendileriyle iletişime geçebileceğini duyurdu.
Mülteci danışma merkezi Pena-Ger’in verilerine göre ise, sadece 2024 yılında Sachsen eyaletinde 32 intihar girişimi yaşandı. Ancak Pena-Ger’e göre, etnik köken kaydı tutulmadığı ve birçok vaka ‘belgelenmediği’ için gerçek rakamlar bunun çok daha üzerinde.
1993–2018 arasında ise Almanya’daki mülteci kamplarında 288 intihar olayı belgelendi. Günümüzde yılda yaklaşık 30 intihar ve 400 girişiminin olduğu kaydediliyor.
Ailesiyle birlikte 2 aylıkken Almanya’ya gelen ve geçtiğimiz yıl Almanya vatandaşı olan Abdullah A.’nın vatandaşlığı, Filistin yanlısı Instagram paylaşımları sebep gösterilerek elinden alındı.
Almanya’da Filistin yanlısı protestolar, Foto: Al Jazeera
Almanyalı bağımsız gazeteci Hanno Hauenstein‘ın Jacobin için kaleme aldığı bu yazıyıNiha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Abdullah A., 1990 yılında Lübnan’da doğdu ve henüz iki aylıkken Filistinli ailesiyle birlikte Berlin’e geldi. Almanya; Abdullah’ın büyüdüğü, okula gittiği, çalıştığı ve Almanya vatandaşı olmayı beklediği yerdi. Geçtiğimiz yılın eylül ayında nihayet Almanya pasaportunu aldı. Ancak sadece birkaç hafta sonra Berlin eyaleti, Abdullah’ın vatandaşlığını iptal etti.
Buna sebep olan şey, aralarında Eyalet Göçmenlik Dairesi (LEA) ve iç istihbarat teşkilatının da bulunduğu Berlin makamlarına Almanya basınından gelen bir dizi bilgi talebiydi. Bu bilgi talepleri; aşırı sağcı haber portalı Nius, Berliner Zeitung gazetesi ve influencer/Weltwoche köşe yazarı Anabel Schunke‘den gelmişti. Abdullah’ın vatandaşlığının iptaliyle ilgili dava, Filistin ve İsrail ile ilgili sosyal medya paylaşımları etrafında şekilleniyor. Bu durum, Jacobin‘in özel olarak ulaştığı ve şu anda Berlin İdare Mahkemesi’ndeki acil yargılama sürecinin bir parçası olan belgelerde ortaya çıkıyor.
Davanın merkezinde Almanya’nın 2024 vatandaşlık reformu yer alıyor. Bu reform vatandaşlığa kabulü bazı açılardan kolaylaştırsa da eleştirmenler, kasıtlı olarak geniş ve yoruma açık bir dil kullanıldığını belirtiyor. Ayrıca, Almanya’nın özel “tarihi sorumluluğuna” resmi bir bağlılık şartı getirilmiş olup vatandaşlık süreci genişletildi. Eleştirmenler, özellikle 7 Ekim 2023’ten bu yana ve iddia edilen “ithal antisemitizm” tartışmalarının ortasında, bu durumun siyasi söylemlerin keyfi olarak değerlendirilmesine ciddi bir alan açtığını savunuyor.
Abdullah’ın davası, bu tarz yorumlamaların ne kadar hızlı sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Schunke, 26 Eylül’de LEA’ya gönderdiği bilgi talebinde Abdullah’ı “antisemit ve terör destekçisi olduğu iddia edilen biri” olarak tanımladı. Ayrıca Schunke, Abdullah’ın bir gün önce yeni aldığı Almanya pasaportunun fotoğrafını Instagram’da paylaşmış olmasına da atıfta bulundu. Schunke bilgi talebinde, “Böyle kişiler Almanya’da nasıl vatandaşlığa alınabiliyor?” diye sordu. Ayrıca ilgili makamlara şu soruyu da yöneltti: “Bu adamın vatandaşlığa kabulünü gözden geçirmek ve muhtemelen iptal etmek için adımlar atmayı planlıyor musunuz?“
Birkaç gün sonra, LEA’nın vatandaşlığa kabul dairesi başkanı Wiebke Gramm, Schunke ve basından gelen diğer bilgi taleplerini iç istihbarat teşkilatının Berlin Senatosu temsilcisi Claudia Vanoni‘ye ileterek “ivedi şekilde bir değerlendirme” yapılmasını talep etti.
Basından gelen bilgi talepleri, Schunke’nin kendi talebine ekran görüntüsü olarak eklediği ve Nius‘a göre kendi taleplerinde de yer alan bir Instagram hikayesine odaklanıyordu. Görünüşe göre Abdullah, bu hikayeyi Instagram’da paylaşmıştı. Görselde; denize karşı oturmuş, maskeli, Filistin bayraklı ve sırt çantalı iki adam arkadan görülüyor. Adamlar yeşil alın bantları takıyor. Kıyafetleri ve deniz kenarındaki ortam, onların Hamas’ın Gazze’deki silahlı kanadının üyeleri olduklarına işaret ediyor.
Bu yorumlama ise tam olarak kesin değil. Görselde hiçbir silah veya slogan görünmüyor. Görselin üst kısmındaki küçük çubuklar, bu Instagram hikayesinin Abdullah’ın o gün paylaştığı yaklaşık yirmi hikayeden biri olduğunu gösteriyor. Abdullah, Instagram’da görseli yeşil bir kalp emojisiyle birlikte “Heroes of Palestine” (Filistin’in Kahramanları) ifadesiyle paylaşmıştı.
Yetkililerin, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasını gerekçelendirmek için gösterdiği ikinci bir sosyal medya paylaşımında, Hamas’ın 2004 yılında ölen kurucularından Şeyh Ahmed Yasin yer alıyor. Abdullah, Nisan 2025’te Threads platformunda bu görsele bir kalp emojisi ve Filistin bayrağı emojisi eklemişti. Berliner Zeitung ayrıca, Abdullah’ın paylaştığı iddia edilen bir Yasin videosuna da atıfta bulundu.
Berlin makamları bu paylaşımları, Hamas’a yönelik sempatisinin veya bağlantısının açık bir ifadesi olarak yorumluyor. Bunu da büyük ölçüde iç istihbarat teşkilatının değerlendirmelerine dayandırıyorlar. Teşkilat; LEA’nın bilgi talebine yanıt olarak Gramm’a, Abdullah’ın Instagram hesabı daha önce kendileri tarafından bilinmiyor olsa da paylaşımlarının Hamas’a yönelik bir sempatiye işaret ettiğini belirten bir değerlendirme gönderdi.
İç istihbarat teşkilatı, düzenli bir şekilde Filistin karşıtı ve zaman zaman açıkça ırkçı içerikler paylaşan @RakMakkabi adlı bir X hesabını kaynak aldı. Bu hesabın yaptığı bir paylaşım (Görünüşe göre Abdullah’ın vatandaşlığa kabulünü söz konusu Instagram hikayesiyle kamuoyu önünde ilişkilendiren ilk gönderi) X‘te 4 binden fazla beğeni aldı. Gönderi, Schunke’nin Berlin makamlarına yönelik bilgi talebinden sadece saatler önce yayımlanmış ve öncesinde bizzat köşe yazarının kendisi tarafından da yaygınlaştırılmıştı.
LEA, bunun ardından Almanya Vatandaşlık Yasası’nın 35. Maddesi uyarınca, halihazırda tamamlanmış olan vatandaşlığa kabul işlemini “hileli aldatma” gerekçesiyle iptal etmek için yasal süreç başlattı. Yetkililer, Abdullah’ın vatandaşlığa kabul sürecinde Almanya’nın anayasal düzenine olan bağlılığını gerçeğe aykırı bir şekilde teyit ettiğini savunuyor. Davanın merkezinde, Almanya’nın “Nasyonal Sosyalist adaletsizliğe ve bunun sonuçlarına, özellikle de Yahudi yaşamının korunmasına yönelik özel tarihi sorumluluğunu” kabul eden zorunlu beyan yer alıyor. 2024 vatandaşlık reformundan beri bu beyan (10. Madde kapsamında) vatandaşlığa kabul için açık bir şart haline geldi.
Bu gerekçelendirme mantığı sonraki kararlarda da devam ediyor. Berlin Senatosu’nun, Abdullah’ın avukatı Alexander Górski‘ye verdiği ve vatandaşlıktan çıkarma kararına yapılan itirazı reddeden Mart 2026 tarihli yanıtında, “Müvekkilinizin ancak vatandaşlığa kabulünden sonra ortaya çıktığı üzere, kendisi … HAMAS ile bağlantılıdır” ifadesi yer alıyor.
Jacobin‘den gelen detaylı bilgi taleplerine yanıt olarak, Berlin Eyalet Göçmenlik Dairesi ve Senato yönetimi sözcüsü, yetkililerin belirli kişilerle ilgili idari süreçler hakkında yorum yapamayacağını belirtti.
Almanya Barolar Birliği Göç Hukuku Çalışma Grubu Yürütme Kurulu Başkanı ve avukat Thomas Oberhäuser, Abdullah A.’nın davasını hukuki ve siyasi açıdan önemli buluyor. Abdullah’ın davasında yer almayan Oberhäuser, Yahudi yaşamını korumaya yönelik güçlendirilmiş taahhüdün aynı zamanda 2023’ten bu yana devam eden Filistin yanlısı protestolara da tartışmasız bir yanıt olduğunu belirtiyor.
Oberhäuser, bu davada nihai olarak asıl önemli olanın ifadenin kendisinden ziyade arkasında yattığı varsayılan tutum olduğunu savunuyor. Bir anlamda ispat yükü tersine dönmüş durumda. Yetkililer artık geriye dönük olarak bir kişinin Yahudi yaşamının korunmasıyla çelişen görüşlere sahip olup olmadığına dair çıkarım yapmak zorunda. Oberhäuser, “Yetkililer artık bir ifadenin tam olarak bu maksatla kullanıldığını kanıtlamak zorunda” dedi.
Oberhäuser, vatandaşlık yasasının siyasi söylemleri cezalandırmak için kullanıldığına dair endişeleri anlaşılır buluyor ve durumu şu sözlerle açıklıyor: “Uzun zamandır korktuğum ve hukuken de mümkün olan şey tam olarak bu: Yasama organı; yetkililere, hukuka aykırı olduğuna hükmedilen vatandaşlığa kabulleri iptal edebilecekleri on yıllık bir süre tanıdı.”
Davanın ne kadar siyasallaştığı, medyanın ve siyasetin verdiği tepkilerden açıkça görülebiliyor. Nius, Bild, birkaç yerel Berlin yayın organı ile dpa haber ajansı ve onun aracılığıyla Der Spiegel, Die Zeit ve Süddeutsche Zeitung gibi büyük yayınların tümü, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasına geniş yer ayırdı. Berlin Belediye Başkanı Kai Wegner bile konuya dahil oldu. Wegner, geçtiğimiz kasım ayında X‘te “Vatandaşlığa kabul sürecinde özgür demokratik temel düzene bağlılık bizim için sadece bir formalite değildir. Sistemi kandırabileceğini sanan herkes, Berlin makamlarının ne kadar tutarlı hareket edeceğini görebilir.” şeklinde bir açıklama paylaştı. Wegner aynı paylaşımda, Bild‘in “Vatandaşlığa kabul geri alındı: Berlin, Hamas hayranının Alman pasaportunu elinden aldı“manşetinin bağlantısını da paylaşmıştı.
dpa‘nın aktardığına göre, Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Wiesbaden’de düzenlenen Almanya Federal Kriminal Dairesi konferansının oturum aralarında davaya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Bunu açıkça destekliyorum” dedi. Çifte vatandaşları ilgilendiren benzer vakalarda da yetkililerin “onları tespit ettiğimizde” aynı şekilde hareket etmesi gerektiğini söyledi.
Abdullah, suçlamaları reddediyor. Jacobin‘in ulaştığı ve avukatı Górski tarafından sunulan acil itiraz başvurusunda, “Dayanışmam yalnızca ve tamamen Filistin halkına, yani kendi halkımadır” diye belirtiyor. Hamas’a “hiçbir şekilde” destek veya sempati ifade etme niyetinde olmadığını söylüyor ve şiddeti bir araç olarak reddediyor.
Jacobin, dava hakkında Abdullah ile kapsamlı bir şekilde konuştu. Abdullah, vatandaşlığının elinden alınmasını ansızın vuran bir felaket olarak tanımlıyor: “Konuşmayı burada, Berlin’de öğrendim. Arkadaşlarım burada, hayatım burada, her şeyim burada.” Bu nedenle, Almanya’ya olan aidiyetinin iptal edilmesi ona çok daha saçma geliyor. Medyada çıkan haberlerin ardından sosyal çevresindeki birçok kişinin kendisinden uzaklaştığını söylüyor ve ekliyor, “Artık arkadaşlarım ve ailem arasında büyük bir korku hakim.“
Abdullah, yetkilileri aldattığı yönündeki suçlamaları da kesin bir dille reddediyor. “Tarihi sorumluluğu kabul ettiğini” belirten Abdullah, “Almanya’nın bir sorumluluk taşıdığını” söylüyor. İsrail’e yönelik eleştirilerin de bundan net bir şekilde ayrışması gerektiğini savunuyor ve eleştirilerinin açıkça Yahudileri hedef almadığında ısrar ediyor. Abdullah A., kanıt olarak gösterilen sosyal medya paylaşımlarının bağlamından koparıldığını belirten Abdullah, “Hamas’tan hiç bahsetmedim. Benim için mesele öncelikle Filistin bayrağıydı” diyor.
Abdullah A.’nın davası giderek Almanya makamlarının reforme edilmiş vatandaşlık yasasının yorumunu ne kadar esnetmeye istekli olduklarını gösteren bir turnusol testine dönüşüyor. Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılma kararına karşı mücadele ettiği acil yargı sürecinin, Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi ve Avrupa Hukuki Destek Merkezi (ELSC) tarafından desteklenmesinin nedeni de bu.
Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi’nin ifade ve toplanma özgürlüğü uzmanı Paula Zimmermann, Jacobin‘e verdiği bir röportajda, “Bildiğimiz kadarıyla bu, söz konusu paylaşımlara ilişkin herhangi bir cezai kovuşturma veya idari kabahat süreci olmaksızın sosyal medya paylaşımları üzerinden vatandaşlığın derhal iptal edildiği ilk vakadır” dedi.
Zimmermann’a göre bu dava, “iki kademeli bir ifade özgürlüğü sistemi” izlenimi yaratıyor. Almanya’da doğmamış ancak sonradan vatandaşlığa kabul edilmiş kişiler için temel haklar, ek bir şarta bağlı olarak varlık gösteriyor gibi görünüyor. Zimmermann davayı göç ve vatandaşlık hukukunun araçsallaştırılması olarak değerlendiriyor ve yetkililerin Abdullah A. üzerinden ibretlik bir örnek yaratmaya çalıştığını düşünüyor. Aynı zamanda bu vakayı, sözde “ithal antisemitizm” etrafında şekillenen daha geniş siyasi söylemlerin bir parçası olarak değerlendiriyor.
Zimmermann, Abdullah’ın Filistin dayanışma hareketi içinde önde gelen bir aktivist olmamasının özellikle dikkat çekici olduğunu söylüyor ve davanın sindirici bir etki yaratmasının amaçlandığına inanıyor. Böyle bir etkinin şimdiden kendini göstermeye başladığı, Abdullah’ı şahsen tanıyan ve davayı yakından takip eden Berlin merkezli eğitimci Basem Said tarafından da dile getiriliyor. Said, “Biz Filistinliler için vatandaşlığın kaybedilmesi bir gözdağı anlamına geliyor. Pek çok insan artık fikirlerini ifade etmekten son derece korkuyor” şeklinde görüşlerini dile getiriyor.
İptal kararı geçerliliğini korursa Abdullah vatansız kalacak. Almanya’da kalmasına izin verilip verilmeyeceği ve verilecekse bunun ne kadar süreceği ise belirsizliğini koruyor. Oberhäuser’e göre bu dava, vatandaşlık yasasının son yıllarda nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Sonradan vatandaşlığa kabul edilenler artık fiilen, yetkililerin vatandaşlıklarını yeniden iptal edebileceği belirsizliğiyle on yıl boyunca yaşamak durumda kalıyorlar ki bu da pratikte bir tür “deneme süreli vatandaşlık” anlamına geliyor.
Zimmermann da benzer şekilde bu davayı daha geniş bir resmin parçası olarak görüyor: “İfade veya toplanma özgürlüğünün kullanımını, ortada herhangi bir cezai mahkumiyet olmasa bile, göç hukuku aracılığıyla yaptırıma tabi tutmaya yönelik girişimleri giderek daha fazla görüyoruz.” Zimmermann, Berlin makamlarının geçtiğimiz yıl Gazze protestolarının ardından Berlin Senatosu’nun baskısıyla sınır dışı etmeye çalıştığı dört aktivistin yer aldığı “Berlin Dörtlüsü” davasına işaret ediyor. Bu vakalardan birinde, bir Berlin idare mahkemesi yakın zamanda sınır dışı işleminin hukuka aykırı olduğuna hükmetmişti.
Abdullah’ın avukatı Górski, Berlin makamlarının davayı nitelendirme biçimini kesin bir dille reddediyor. Yetkililerin, bağlam veya somut bir kanıt sunmaksızın birbirinden kopuk sosyal medya paylaşımlarından yola çıkarak bir dünya görüşü kurguladıklarını savunan Górski’ye göre bu dava, siyasi ve medyatik kampanyaların devletin eylemlerini nasıl giderek daha fazla şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. 7 Ekim 2023’ten bu yana; sağcı medya kuruluşlarının, STK’lerin ve bireylerin Filistin yanlısı sosyal medya içeriklerini kasıtlı olarak yetkililere ihbar ettiğini ve bu konuda giderek artan bir eğilim gözlemlediğini belirtiyor. Górski, Jacobin‘e yaptığı açıklamada Almanya’da bir “ihbarcılık ruhunun” hakim olduğunu söyledi.
Sosyal medya paylaşımları nedeniyle vatandaşlıkları iptal edilmek istenen birkaç kişiyi temsil eden Górski, “Buradaki tehlike, vatandaşlığın deneme süreli bir vatandaşlığa dönüşmesidir” diyor. Górski, sonradan Almanya vatandaşlığına geçenlerin, ifade ve toplanma özgürlüğü söz konusu olduğunda tamamen farklı bir standarda tabi tutulduğunu savunuyor. Ayrıca, bu eşitsiz muamelenin özgür demokratik düzeni korumak adına meşrulaştırılmasını da iki yüzlü bir çelişki olarak tanımlıyor.
Abdullah için bu durumun sonuçları son derece hissedilir. Şu anda acil bir sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya olmasa da vatandaşlığının iptal edilmesi, onu yeniden güvencesiz bir göçmen statüsüne itebilir. Górski, vatandaşlığın kaybedilmesinin varoluşsal bir dışlanma biçimi anlamına geldiğini savunuyor ve ekliyor: “Birdenbire size şu söyleniyor: Buraya ait değilsiniz.“
Hogir Alay ve Gökhan Kumak, Almanya’da kaldıkları mülteci kamplarında ağaca asılı halde bulundular. Alay ve Kumak, son yıllarda Almanya’daki kamplarda intihar ettiği söylenen Kürt mültecilerden sadece ikisi. 2023 ve 2024 yılında gerçekleşen bu iki intihar olayı mültecilerin kaldıkları kampların ne kadar güvenli olduğu sorusunu akla getiriyor. Aileler adalet bekliyor.
Almanya’da bir mülteci kampı, Foto: planet-wissen.de
Hogir Alay ve Gökhan Kumak son yıllarda Almanya’da mülteci kamplarında hayatını kaybeden iki Kürt mültecilerden sadece iki tanesi. Hogir, Mardin’den 2022 yılında, Gökhan ise Şırnak’tan 2023 yılında Almanya’ya gitti ve iltica etti. Siyasi baskılardan ya da daha iyi bir yaşam kurmak amacıyla çıktıkları bu yolda, uzun bir süre kaçak bir şekilde Almanya’ya ulaşmaya çalıştılar. Bu sürenin sonunda vardıkları kamplarda zorlu günler yaşadılar. Bir süre sonra da cesetleri, bulundukları mülteci kamplarının içindeki ağaçlara asılı olarak bulundu. Alay’ın cesedi, 24 gün sonra kaldığı kampın bahçesindeki ağaçlıklı alanda bulundu.
Alman yetkililer, hem Alay’ın hem de Kumak’ın intihar ettiğini açıkladı. Ancak ailelerine göre çocuklarının intihar etmesi için bir sebep yoktu. Aradan geçen zamana rağmen çocuklarının ölümlerinin sebepleri araştırılsın istiyorlar. Almanya’daki ilgili kurum ve kişilerin ihmalkarlıkları olduğunu iddia ediyorlar.
Almanya’da mülteciler neden intihar ediyor?
Basına ve kamuoyuna yansıyan verilere göre 2023’ten bu yana Almanya’da onlarca Kürt mülteci hayatına son verdi. 17 yaşındaki Kobanîli Mustafa Baki, Duhoklu Mehvan Muhammed Süleyman, Berlin’de bir psikiyatri kurumundaki 28 yaşındaki Fethullah Aslan ve Erfurt’taki Mustafa Polat bu listenin sadece birkaç ismi.
Mülteci danışma merkezi Pena-Ger’in verilerine göre, sadece 2024 yılında Sachsen eyaletinde 32 intihar girişimi yaşandı. Ancak Pena-Ger’e göre, etnik köken kaydı tutulmadığı ve birçok vaka ‘belgelenmediği’ için gerçek rakamlar bunun çok daha üzerinde.
1993–2018 arasında ise Almanya’daki mülteci kamplarında 288 intihar olayı belgelendi. Günümüzde yılda yaklaşık 30 intihar ve 400 girişiminin olduğu kaydediliyor.
Asma, yüksekten atlama veya aşırı doz almak
Mülteciler en çok kaldıkları kamplarda veya kampların çevresinde, iltica süreci devam ederken ya da sınır dışı edilme tehdidi altında intihar ediyor. En sık kendisini ağaca asmak, yüksekten atlamak veya aşırı doz almak şeklinde gerçekleşiyor.
Gökhan Kumak ve Hogir Alay’ın da kendilerini asarak intihar ettikleri açıklandı.
Hogir Alay’ın cesedi 24 gün sonra bulundu
Hogir Alay, 11 Ekim 2023’te hayatını kaybetti. Cesedi, 4 Kasım tarihinde kaldığı AfA-Kusel mülteci kampında kalan başka biri tarafından bulundu. Yani Alay’ın cesedi 24 gün sonra ortaya çıktı. Soruşturma dosyasında belirtildiği kadarıyla, cesedin bulunduğu yer kampın içindeki spor salonunun hemen arkasındaki ağaçlıklı alan.
Alay, 11 Ekim tarihinde babasını birkaç kez olmak üzere, abisini ve abisinin eşini telefonla arıyor ama onlara ulaşamıyor. Aynı gün akşam üzeri saat 18.00 gibi gerçekleşen bu girişimden sonra, Hogir’ın telefonuna ailesi bir daha ulaşamıyor.
Şiyar Alay’ın mail aracılığıyla yetkililerle yazışmasını gösteren ekran kayıtları
Ailenin iddiasına göre çocuklarından haber alamadıkları sonraki günlerde, Avusturya’da mülteci olarak kalan diğer çocukları Şiyar Alay aracılığıyla, Hogir’ın kaldığı mülteci kampına bir mail yazdı. Şiyar Alay’a cevaben yazılan 25 Ekim tarihli resmi e-mailde, polisin Hogir ile hiçbir şekilde iletişim kuramadığı ve Sosyal Hizmetler (Sozialdienst) üzerinden yapılan denemelerin sonuçsuz kaldığı açıkça ifade edildi.
Alay’ın ölümü ile ilgili olarak hazırlanan dosyada, kampın güvenlik görevlilerinin aktardığına göre, Alay’ın son giriş-çıkış kaydı kimlik kartı taramasının 11 Ekim 2023 saat 16:27’te yapılmış. O saatte tesise girdiği belirtiliyor. 17 Ekim 2023 tarihinde devriyeler arasında konaklama tesisinde bulunamadığı için kayıp olarak bildirildiği ifade ediliyor.
Kaiserslautern Polis Teşkilatı’nın Resmi Soruşturma Evrakı
Alay’ın kardeşi Rêber Alay Niha+’a, “4 Kasım’da kamptan bize haber geldi. Gördük ve hayatını kaybetmiş dediler. Göğsünde AK-47 dövmesi olduğu için onun olduğunu anlamışlar. Onun göğsünde bir dövme vardı” dedi.
Soruşturma ve otopsi raporlarında cesedin uzun süre dışarıda kalmış olmasından dolayı tanınamaz hale geldiği, kimliğinin tespit edilemediği ve ancak göğsündeki dövme sayesinde kimlik tespitinin mümkün olduğu ifade ediliyor.
Hogir Alay’ın ölüm haberi, Türkiye’nin Mainz Başkonsolosluğuna resmi olarak 6 Kasım 2023 günü saat 11:52’de polis tarafından iletiliyor.
Hogir Alay, mülteci olarak Almanya’ya gitmeden önce
Rêber Alay bu duruma isyan ediyor:
“Ayakları yere değiyor. Fotoğrafları var. Ayrıca cesedi çok fazla hırpalanmış. Çürümüş. 24 gün asılı kalmış olmalı. Eğer kampta ve görünen bir yerde ise, bu çocuk 24 gün nasıl asılı kalmış olmalı? Binlerce insan kalıyor o kampta. Bu süre zarfında kamp yetkilileri bu çocuğun kayıp olduğunu sormamış. Öldüğü belli olduktan sonra polise haber vermişler.
Dikkat çekici bir şey var, ölenlerin hepsinin kendisini astığı söyleniyor. İntihar eden insanlar başka bir yöntem denemiyorlar mı? Bu bir soru işareti. Hepsinin de kalp yetmezliğinden öldüğü teşhisi konuyor. Hogir’ın da aynı şekilde öldüğü söylenmiş. Hogır’ın çok içki içtiği, kanında iki promil alkol olduğu yazılmış. Hogır kendisini asmadan önce aslında baygınlık geçiriyor, boğulmadan değil de kalp yetmezliğinden öldüğü iddia ediliyor.”
Hogir Alay, Almanya’daki mülteci kampındayken
Kaçak yollarla gitti
Hogir Alay, öldüğü tarihten bir buçuk yıl önce, yani 2022 yılında Mardin’den Almanya’ya kaçak yollarla gitti. Ailesinin anlatımına göre, Hogir Mardin’de iken Kobanî için yapılan eylemlere katıldı ve bundan dolayı soruşturmaya uğradı. Hem bu soruşturma hem de zorunlu askerliği ret ettiğinden dolayı yaşadığı sıkıntılar karşısında, eşi ile birlikte Almanya’ya gitmeye karar verdi.
Hogir ölümünden önce defalarca kötü yaşam koşulları, ayrımcılık ve güvenlik personeli ile sosyal hizmet görevlilerinin uyguladığı şiddet hakkında şikayette bulunduğu ancak bu şikayetlerin ilgili yerlere iletilmediği iddia ediliyor.
Hogir Alay’ın resmi ölüm tarihini gösteren soruşturma belgesi
Abisi Rêber Alay, kardeşinin kamp yetkilileriyle sorun yaşadığını doğruladı: “Hogir bir gün, herkesin ortasında, ‘burada öldürülürsem ya onlar beni öldürmüştür ya da ben güvenlikçiyi öldüreceğim’ diyor. Anlaşamıyorlar.”
Hogir Alay’ın ölümünden sonra adalet arayışını sürdürmek için kurulan Hogir Alay İnisiyatifi’nin konuyla ilgili hazırladığı raporda, Alay’ın kampta kaldığı süre boyunca sürekli oda değişikliklerinden ve üzerindeki psikolojik baskıdan şikayetçi olduğu belirtiliyor. Güvenlik personelinin kendisine yönelik sistematik taciz ve fiziksel saldırılarda bulunduğu iddia ediliyor.
Hogir Alay’ın telefonundan alınan son konum bilgisi
“Kurumun itibarını koruma” gerekçesiyle şikayetleri iletilmemiş
Alay’ın bu şikayetlerini yönetim birimine iletmek istediği, ancak kamptaki tercümanların “kurumun itibarını koruma” gerekçesiyle bu ifadeleri çevirmeyi reddettiği iddiası dosyada yer alıyor.
Soruşturma dosyasında Hogir Alay’ın geçmişine dair yer alan adli kayıtlar ve özel hayatındaki çalkantılar, yetkililer tarafından ‘intiharı tetikleyen psikolojik faktörler’ olarak dosyaya eklenmiş durumda. Ancak mülteci hakları savunucuları ve aileye göre, bireyin içinde bulunduğu kişisel krizler, kamp yönetiminin üzerindeki ‘yaşam hakkını koruma’ sorumluluğunu hafifletmiyor; aksine, risk altındaki bir bireye yönelik denetim ve koruma yükümlülüğünü daha da artırıyor.
Otopsi, 9 Kasım 2023 tarihinde Homburg’daki Saarland Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yapılmış. Ailenin otopsisi yapılmadığı yönündeki iddialarına Kaiserslautern Başsavcısı, 2025 tarihli yazısında, bu iddianın gerçeği yansıtmadığını belirterek, kapsamlı otopsi ve toksikoloji raporlarının dosyada mevcut olduğunu vurguluyor.
Buna rağmen aile Türkiye’de de bir otopsinin yapılmasını talep ediyor:
“Türkiye geldikten sonra önce bir şey düşünmedik. Sonra biraz düşününce, topraktan çıkardık. Otopsisini yaptırdık. Otopsiye göre, ön dişlerinin düştüğü söyleniyor. Bir kemiği kırılmış, kalbi ve kimi organlarının bazıları bozulmuş, bazıları yok. Türkiye’deki Adli Tıp Kurumu üst kurulu kesin sonucu verecek deniyor. Bir buçuk yıl sonra, otopsiden sonra, Almanya kendi otopsisini buradaki savcıya gönderdi. Buradaki yetkililer ne diyor şimdi? Almanya ve kendi otopsimizi yan yana koyacağız. Bakalım ne çıkacak ortaya. En sonunda, onlar da Almanya’daki otopsi gibi yaptılar kendi otopsi raporlarını. Onlar da Hogir’ın kendisini astığını söylüyorlar artık” diyor Rêber Alay.
İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun Hogir Alay ile ilgili ön otopsi raporundan
Babası Abdülvahap Alay Kızıltepe Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla Almanya’daki kurumlar nezdinde suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, çocuklarının intihar etme ihtimalinin bulunmadığını ve cinayete kurban gitmiş olabileceğini iddia ediyor.
Bu başvuruya rağmen, Zweibrücken Başsavcılığı, Hogir’ın kendi canına kastettiğini belirterek, başkasının etkisinde kalarak intihar etmediğini, içsel sorunlarından dolayı intihar ettiğini iddia etti. Ayrıca başka birileri tarafından öldürülme ihtimaline dair bir bilgi ve bulgunun bulunmadığını kaydetti ve yürüttüğü soruşturmayı suç teşkil eden bir durum saptanmadığı gerekçesiyle kapattı.
Söz konusu soruşturma dosyasında, Alay’ın güvenlik personeliyle geçmişte yaşadığı sürtüşmelerin ölüm olayıyla doğrudan bir bağlantısının kurulamadığı belirtiliyor. Alman savcılığı, Hogir Alay’ın 4 Ağustos 2023 tarihli ifadesinde bizzat “güvenlik personeliyle barıştığını” beyan etmesini, kamp içi çatışmaların intihar kararıyla bir bağı olmadığına delil olarak gösteriyor.
Rêber Alay’ın verdiği bilgiye göre, kardeşinin bazı özel eşyaları ve telefonu henüz kendilerine teslim edilmedi.
Gökhan Kumak, Hogir Alay gibi Almanya’da yaşadığı kampta intihar etti.
Kumak, Ocak 2023’te kaçak yollarla Almanya’ya gitti. 34 yaşındaydı. Uzun yol şoförüydü. İran ve Irak’a yük götürüp getiriyordu. Ailesinin anlatımına göre, “bir mesleğim yok, gelecek göremiyorum, Almanya’ya gideyim de belki oturum alırım ve kendime iyi bir hayat kurarım” diyerek Almanya’ya gitmeye karar verdi.
İlk 8 ay mültecilerin kabul edildiği ilk kampta kalan Kumak, daha sonra heim denilen ve kalıcı olarak kalacağı bir kampa yollandı. 6 ay da burada kalan Kumak, bu süre zarfında ailesine sürekli telefon açarak, kendisinin öldürüleceğini iddia etti.
Ailesi bu durumdan dolayı çocuklarının psikolojisinin çok bozulduğunu belirtiyor. Abisi Eser Kumak niha+’a anlattı:
“Ölmeden önce babamı aradı. ‘Alman polisinin başıma bir bela getirmesinden korkuyorum. Beni öldürecekler, beni yakacaklar’ diyor. Heimde başına bir şey gelmiş, onu bilmiyorum. Kampta çok eziyet çekmiş. Alman polisinin Afganları ona musallat ettiğini söylemiş.”
Gökhan Kumak, hayatını kaybetmeden önce, babasını arıyor ve psikolojisini bozduklarını, çok cidd bir mesele olduğunu ve kendisini kurtarmalarını istiyor.
Gökhan 2 Nisan 2024 tarihinde hayatını kaybetti. Ancak ailesi 9 Nisan’da haberdar oldu:
“Bir gün haber alamadık. Bir arkadaşı vardı. Telefon açtım ona, kardeşime ulaşamadığımızı söyledim. Gökhan’ı görmüyor musun dedim. ‘Beni aramayın’ dedi, ‘Gökhan nerede bilmiyorum’ dedi. Yanında başka biri daha vardı. O dedi ki, ‘onlara de polisler geldi Gökhan’ı götürdü ve Gökhan öldü’ de diye sesi geldi bana. Diğer çocuk ‘Beni karıştırma, beni karıştırma, beni arama dedi’ ve o günden sonra beni engelledi. Afgan bir çocuktu. Ancak Türkiye’den bir numara kullanıyordu.”
Gökhan Kumak
Almanya’dan resmi makamların kendilerine ulaşmadığını belirtti Eser Kumak.
Gökhan Kumak’ın cenazesi de Hogir Alay’ın cenazesi gibi ormanda bir ağaca asılı olarak görüldü. 14 Nisan 2024’te de Türkiye’ye gönderildi. Yapılan otopside, kalp krizi geçirdiği yazıldı. Ancak aile bu tespite inanmıyor. Yaşadıkları ağır durumdan kaynaklı Türkiye’de de otopsi yapılmasını istemeyi düşünemediklerini belirtiyor Eser Kumak.
Aile, Gökhan Kumak ile ilgili Türkiye’de herhangi bir soruşturma açılmadı bilgisini verdi.
18 Nisan 2026 tarihinde kendisini Ute Classen diye tanıtan ve Bad Wildungen şehrinde sosyal hizmet yetkilisi olduğunu belirten birisi, Almanya’dan aileye WhatsApp üzerinden sesli mesajlar gönderdi. Söz konusu kişi, Almanca olarak gönderdiği ses kaydında Gökhan’ın psikolojik sıkıntılarının olduğunu, herkesin ona yardımcı olmaya çalıştığını ancak buna rağmen intihar ettiğini belirtiyor. Ses kaydında ayrıca, “Avrupa Mahkemesi’ne başvurmanızı tavsiye etmem, çünkü burada, Bad Wildungen’de bunu haklı çıkaracak hiçbir şey yaşanmadı” diyor.
Gökhan Kumak
Pena-Ger: Mültecilerin intihar girişimleri kayıt altına alınmıyor
Pena-Ger, Almanya genelinde mülteciler için çevrimiçi danışmanlık hizmeti veren kâr gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu. Gökhan Kumak ve Hogir Alay dosyaları ile ilgilenen kuruluş, her iki dosyanın da hukuki sürecini yeniden başlatmanın hazırlığını yapıyor.
Pena-Ger’e göre son yıllarda Almanya’da Kürt mülteciler arasında meydana gelen ve çoğunlukla intihar olarak değerlendirilen bir dizi ölüm vakası biliniyor. Ancak söz konusu kuruluşa göre, bu gruba özel kesin bir istatistiksel kayıt bulunmuyor ve bu veri eksikliğinin Almanya’da genel olarak mülteciler arasındaki intiharlar veya intihar girişimlerinin sistematik biçimde kayıt altına alınmadığına dair daha temel bir soruna işaret ettiğini savunuyor.
Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaletinde bulunan Kızıl Haç’ın bir parçası olarak görev yapan DRK Rheinland-Pfalz’a göre, bu vakaların büyük bir kısmı yapısal sorunların sonucu olarak tanınmadığı veya belgelenmediği için görünmez kalıyor. Bu görünmezlik, siyasi karar vericilerin mültecilerin yeterli psikososyal destek ihtiyacını yeterince ciddiye almamasına yol alıyor ve bu durum ciddi sonuçlar doğuruyor. Söz konusu kuruluş, buna rağmen, tekil vakalar ve medya ile sivil toplum raporları üzerinden yapısal örüntüler tespit ediliyor.
“Kürt mültecilerin sorunları görünmez kalıyor”
Pena-Ger başka bir hususa da dikkat çekiyor: Ne Almanya Federal İstatistik Dairesi ne de Federal Göç ve Mülteciler Dairesi etnik kökene göre ayrım yapmıyor. Bu nedenle özellikle Kürt mültecilerin yaşadığı özgül sorunlar istatistiksel olarak görünmez kalıyor. Özellikle toplu barınma merkezleri, sınır dışı gözaltı ve benzeri kısıtlayıcı koşullar psikolojik sağlığı olumsuz etkiliyor. İzolasyon, mahremiyet eksikliği ve sürekli sınır dışı edilme korkusu mevcut krizleri derinleştiriyor ve intihar düşüncelerini arttırıyor. Aynı zamanda mültecilerin psikolojik sorunları kamuoyunda sıklıkla güvenlik perspektifiyle çarpıtılıyor.
Pena-Ger yaşanan intihar vakaları ve girişimlerinin nedenlerinin yapısal olduğunu düşünüyor. Yetersiz psikolojik destek, şikayetlerin iletilmemesi, yetersiz koruma mekanizmaları ve personel yetersizliğinin yanı sıra ayrıca kabul sistemi içindeki yaşam koşullarının yeniden travmatizasyona yol açtığı belirtiliyor.
Uzun iltica süreçleri, toplu barınma, mahremiyet eksikliği ve sürekli belirsizlik mevcut travmaları derinleştiriyor. Sağlık hizmetlerine erişimdeki hukuki durumun da kritik bir faktör olduğu düşünülüyor. Asylbewerberleistungsgesetz’in (AsylbLG), özellikle psikoterapiye erişimi ciddi biçimde kısıtladığı belirtiliyor. İlk 36 ayda yalnızca akut hastalıklar tedavi ediliyor. Bu da birçok mültecinin gerekli tedaviye ulaşamamasına yol açıyor.
Pena-Ger’den Beybûn Şeker, kurum olarak aktif destek sunmaya çalıştıklarını belirtiyor: “Her gün intihar düşünceleri yaşayan ya da destek olmadan derin bir çaresizlik içinde yaşayan insanlarla karşılaşıyoruz. Almanya’da mültecilerin ruh sağlığı genellikle yalnızca sansasyonel olaylardan sonra kısa süreliğine gündeme geliyor. Milyonlarca mülteci genelleştirilerek tehdit olarak gösteriliyor, oysa çözüm bu değil.”
Almanya’da Kürt Mülteci İntiharları ve Şüpheli Ölümler
Mülteci Bilgileri
Yer / Şehir
Ölüm Nedeni ve Şüpheler
Fethullah Aslan (28)25 Kasım 2024
Berlin
Psikiyatri kurumunda gözetim altındayken hayatını kaybetti; resmi kayıt: “İntihar”.
Abdulkerim Şaman (22)28 Haziran 2024
Ketsch
Sınır dışı edilmeye direndiği için hapiste tutuldu; serbest kalınca yaşamına son verdi.
Ramadan M. Bîrhat (27)21 Mayıs 2024
Heilbronn
8 yıl oturum alamadı; ailesinin yanına dönme prosedürü aşamayınca hastanede intihar etti.
Mehmet Sait Polat25 Nisan 2024
Erfurt
Diyarbakır’dan gelen 7 çocuk babası; kamptaki 9. ayında yaşamına son verdi.
Gökhan Kumak (34)2 Nisan 2024
Bad Wildungen
Asılı bulundu; otopsiye “kalp krizi” yazıldı. Öncesinde “Beni öldürecekler” demişti.
Faruk Örnek (21)8 Aralık 2023
Balingen
Balingen mülteci kampında maruz kaldığı baskılar nedeniyle yaşamına son verdi.
Hogir Alay (25)4 Kasım 2023
Kusel
24 gün sonra kampın içinde asılı bulundu. Şikayetleri tercümanlarca engellendi.
İslam İşçi31 Ağustos 2023
Heidelberg
Kaybolduktan 3 gün sonra bir gölette ölü bulundu; intihar ettiği ileri sürüldü.
İrfan Koçer3 Temmuz 2023
Nersingen
İltica kuralları gereği çocuğuyla ayrı bir kampta kalınca psikolojik çöküşle intihar etti.
Mustafa Baki (17)26 Haziran 2023
Giessen
Kobanîli genç mülteci, kaldığı Giessen kampında yaşamına son verdi.
Mehvan M. Süleyman (34)15 Temmuz 2022
Giessen
Sınır dışı kararına karşı geri gönderilmemek amacıyla intihar etti.
İsmet Aslan (25)24 Eylül 2000
Daun
Kampın yanındaki hurdalıkta asılı bulundu; cesedi 3 gün sonra fark edildi.
Ali Güzel (35)Ocak 2000
Singen
Ağır mültecilik ve kamp koşullarına dayanamayarak intihar etti.
Şahin ÇobanŞubat 2000
Böblingen
İltica talebinin reddi ve sınır dışı kararına karşı kendini yakarak yaşamına son verdi.
Murat İşlek30 Ocak 2000
Almanya
Cizreli mülteci; talebinin “samimi” bulunmaması ve sınır dışı baskısıyla intihar etti.
Sultan Doğan (21)18 Şubat 2000
Woldsuht
İzolasyon ve ailesine verilen sınır dışı kararı sonrası yaşamına son verdi.
Fuat OrakŞubat 2000
Nusaybin (TR)
Sınır dışı edilip Türkiye’de işkence gördükten sonra evinde intihar etti.
Süleyman AksoyTemmuz 1999
Ankara (TR)
Sınır dışı edilip Türkiye’ye teslim edildikten sonra askerde şüpheli şekilde öldü.
Muhammed Ali28 Temmuz 1999
Regensburg
Yabancılar Dairesi’nden ret alınca polisin tepkisi üzerine bir aracın önüne atladı.
Enver Bulut (45)29 Ocak 1996
Braunschweig
10 çocuk babası; sınır dışı edilirse işkence göreceği korkusuyla yaşamına son verdi.
* Bu liste, sadece kimlik bilgileri doğrulanabilen sivil toplum kuruluşlarının açıkladığı ve medyadaki haberlerden elde edilen verilerden elde edilen 20 vakayı içermektedir.
Irak’ın Musul vilayetinde 2007 yılında Êzidîlere yönelik bir katliam gerçekleştirildi. Ahmed Şara, henüz Muhammed Colani olarak o dönem El Kaide üyesiydi ve Musul’dan sorumluydu. Êzidîler, bu yüzden Şara’yı katliamdan sorumlu tutuyor.
Şara, davet edildiği Berlin’de Almanya Başbakanı Merz ile görüştü / Foto: Welt
Şam Geçici Yönetiminin başındaki isim olan Ahmed Şara, 30 Mart 2026 yılında Almanya hükümeti tarafından resmi bir şekilde ağırlandı.
Başkent Berlin’de Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve Başbakan Friedrich Merz ile görüşen Şara, Almanya-Suriye Ekonomi Yuvarlak Masa Toplantısı’na da katıldı.
19 Ocak tarihinde yapılması planlanan, ancak son anda iptal edilen bu program, uzun bir süredir Almanya ve Avrupa’nın olduğu kadar Êzidîlerin de gündeminde yer alıyor. Êzidîler, 14 Ağustos 2007 yılında Irak’ın Musul vilayetine bağlı Şengal bölgesinde bulunan Êzidîlerin yaşam alanlarına yönelik iki ayrı bomba yüklü tanker ile intihar saldırıları düzenlendi. Saldırılar sırasında 700’ü aşkın sivil ölmüş binden fazlası ise yaralanmıştı. O dönemde El Kaide içinde ve Musul’da aktif olan ve Muhammed Colani adıyla bilinen Şara, Êzidîler tarafından bu katliamın sorumlusu olarak kabul görüyor.
3 Ağustos 2014 Katliamı ve “soykırım” tasarıları
Êzidilîler, 3 Ağustos 2014 yılında IŞİD’in Irak’ta Şengal’e yaptığı saldırıda 5 bin’i aşkın üyelerinin öldürülmesi sonrasında Almanya başta olmak üzere pek çok dünya ülkesinin ana gündem maddelerinden biri oldu. Êzidîleri Kurtarma Ofisi’nin çeşitli dönem paylaştığı verilere göre, IŞİD Şengal ve çevresinde 6 bin 417 Êzidî Kürdü kaçırdı. Bunlarda 3 bin 548’si kadın, 2 bin 869’u erkekti.
Aynı verilere göre, şu ana kadar 3 bin 562’si kurtarıldı ve 2 binin üzerinde kişi halen kayıp.
Şengal 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi
Bu katliam, pek çok ülke tarafından zamanla soykırım olarak tanındı. Êzidî soykırımını tanıyan topluluklardan biri, kendileri de bu katliamdan yaklaşık 100 yıl önce büyük bir soykırıma maruz kalan Ermeniler oldu. Ermenistan Parlamentosu 15 Ocak 2018 yılında IŞİD ve bazı örgütler tarafından Êzidîlere karşı işlenen suçları “soykırım” olarak niteleyen tasarıyı kabul etti. Ermenistan Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda kendisi de Êzidî olan, Rostem Mahmudyan, soykırım suçunun araştırılması için uluslararası kamuoyuna da çağrıda bulunarak, “Bu korkunç suçlar, Ermeni toplumuna karşı 1915-1923 yılları arasında işlenen soykırım suçlarıyla doğası itibariyle büyük benzerlik gösteriyor. Yasanın geçmesini sağlamak yetmez, ayrıca uluslararası topluma bu suçları araştırma çağrısı yapmak ve bu suçları işleyenlerin sorumlu tutulmasını sağlamak da önemlidir” diyordu.
Irak Kürdistan Bölge Parlamentosu da 3 Ağustos 2019 yılında, 3 Ağustos’u “Êzidî Soykırımı Günü” olarak kabul etti.
Parlamento Başkanlığı’na sunulan ve 3 Ağustos’un “Êzidî Soykırım Günü” olarak tanınmasını öngören ve oylamaya sunulan tasarı, Parlamento 87 evet oy ile onaylandı.
Almanya 2023’te “soykırım” dedi
Almanya Federal Meclisi ise 19 Ocak 2023 tarihinde, IŞİD’in 2014 yılında Êzidilere yönelik işlediği suçların “soykırım” olarak tanınmasını öngören teklifi oy birliği ile kabul etti. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, kararı sosyal medya hesabından paylaştığı Kürtçe mesajlarla duyurdu: “Dünyadaki herhangi bir meclisin alacağı herhangi bir kararın acılarını dindiremeyeceğini biliyoruz. Ama bu kararın bir fark yaratacağına inanıyorum: Bu, acılarını dindirme yolunda olduğu kadar hayatta kalanlar için adalet sağlama yolunda da önemli bir adım. Ülkemiz şu anda dünyanın en büyük Êzidi diasporası durumunda. Bugünkü oylama onların yorulmak bilmez çabaları sayesinde.”
Belçika Parlamentosu, Dış İşleri Komisyonu tarafından sunulan Êzidî Soykırımına dair karar tasarısını da 14 Temmuz 2021 yılında onayladı.
Şengal 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi
Tasarı, Parlamentodaki 150 milletvekilinden 139’unun “Evet” oyu ile kabul edildi. Hiç bir milletvekili tasarıya karşı çıkmazken 2 oy da geçersiz sayıldı.
Strasbourg’da bulunan Avrupa Parlamentosu, kararında, Irak ve Suriye’de Hıristiyanlar, Êzîdîler ve diğer dini ve etnik azınlıklara karşı bir soykırım yapıldığını kabul etti.
Lüksemburg Parlamentosu IŞİD’in Êzidilere uyguladığı katliamı soykırım olarak tanıyan başka bir ülke oldu. Bu ülke Parlamentosunda, 9 Kasım 2022 yılında oy birliği ile Êzidi soykırımını resmen tanıyan yasa tasarısı kabul edildi.
Yine İngiltere Parlamentosu da Ağustos 2023 tarihinde aldığı kararla ile 2014 yılında gerçekleşen İŞİD saldırılarını soykırım olarak adlandırdı.
İsviçre Ulusal Konsey’i de 2024’ün son ayında, 61 hayır oyuna karşı 105 evet oyu ile IŞİD’in Êzidî Kürtlere karşı işlediği suçları soykırım olarak kabul etti.
Ayrıca ABD, Fransa, Kanada, Avustralya, İskoçya, Portekiz, ve Hollanda ile Avrupa Birliği (AB), Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler (BM) Êzidi soykırımını tanıyan ülke ve kuruluşlar arasında bulunuyor.
Êzidîlerin siyasi iltica başvuruları red ediliyor
AB ülkelerinin büyük çoğunluğu Êzidî soykırımını kabul eden kararlar alırken, öte yandan bu soykırıma maruz kalıp İŞİD’ten kaçan ve Avrupa’ya sığınınan Êzidîlerin siyasi iltica başvurularını ya sürüncemede bırakıyor veya red ederek onları deport ediyor.
Musul 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi
Bunlardan biri olan 27 yaşındaki John Saidi Fars Silo isimli genç, Almanya tarafından 2023 yılında deport edildi. Silo 2012 tarihinden beri Almanya’da sığınma başvurunda bulunmuştu. Deport edildikten sonra, 28 Ağustos 2023 tarihinde Kürdistan Bölgesi’nin başkenti olan Erbil’de ölü bulundu.
Kuzey Ren-Vestfalya, Thüringen, Aşağı Saksonya ve Schleswig-Holstein dahil olmak üzere bazı federal eyaletler 2023 ve 2024 yıllarında Êzidîler için geçici sınır dışı yasağı getirdi. Ancak bu yasaklar sadece sınırlı bir süre için uzatılmıştı ve o zamandan beri süresi doldu.
Almanya’da 2023 yılında Irak’tan gelen Êzidî sığınmacıların sadece yüzde 53 ‘üne koruma statüsü verildi.
Almanya’nın Brandenburg eyaletinde yaşayan Êzidî bir aile ise, Potsdam İdare Mahkemesi’nin sınır dışı edilmelerini durdurmasına rağmen 2025 yılında sınır dışı edilmişti. Êzidî nüfusunun büyük bir çoğunluğu Almanya’da yaşamak ile birlikte Almanya’da iltica başvurularında Iraklı olarak geçtikleri için ne kadarının deport edildiği resmi olarak doğrulanamıyor.
Kürdistan Bölgesi Hükümeti’ne bağlı Göç ve Göçmenler ile Krizlere Müdahale Dairesi, sadece 2025 yılında büyük çoğunluğu Êzidî olan 20 bin Iraklı’nın Almanya tarafından sınır dışı edileceğini açıklamıştı.
Êzidîlerin 73. Fermanı ve Colani
Uğradıkları katliamın soykırım olduğunu kabul etmesine rağmen kendilerine sığınma başvurusunda bulunan Êzidîlerin başvurularını sürüncemede bırakan Almanya devleti ve hükümeti, bugünlerde Êzidîlere yönelik başka bir tarihde gerçekleşen iki büyük saldırının sorumlusu olarak görülen eski adıyla Colani, şimdiki adıyla Şara’yı resmi törenle ağırladı.
19 Ocak’ta gerçekleştirilmesi planlanan ve 30 Mart’ta gerçekleşen ziyaretler öncesinde Êzidîler başta olmak üzere o dönem Ortadoğu’da etkili olan El Kaide, IŞİD, El Nursa gibi örgütlerin katliamına maruz kalan topluluklar, Şara hakkında hem suç duyurularında bulundular hem de çeşitli protesto gösterileri organize ettiler.
İlk ziyaret öncesinde Kürt-Alman avukat Necdal Disli Karlsruhe’de Almanya Federal Başsavcılığı’na bir dilekçe ile başvurarak Şara hakkında suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, Şara’nın soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları dahil olmak üzere uluslararası ceza hukukunu ihlal ettiği yönünde güçlü şüpheler bulunduğu belirtildi.
Suç duyurusu için sunulan dilekçe
30 Mart’ta gerçekleşen ziyaret için de yine Suriye İnsan Hakları Topluluğu (AHRS- Association for Human Rights in Syria), Karlsruhe’deki Federal Başsavcılığına başvurdu.
Başvuruya ilişkin yayımlanan açıklamada; “Alman hükümetinin, Birleşmiş Milletler’in güncel raporlarına göre ağır insan hakları ihlalleriyle ilişkilendirilen bir kişinin resmi olarak ağırlaması tarafımızca kabul edilemez. Uluslararası Ceza Hukuku çerçevesinde yaptığımız başvuruda, Ahmed el-Şaraa’nın Suriye’de işlenen insanlığa karşı suçlardan doğrudan sorumlu olduğu yönündeki bulgulara yer verilmiştir. Bu nedenle, söz konusu kişinin Almanya’ya girişinde diplomatik temaslarda bulunması değil, gözaltına alınarak yargı sürecine tabi tutulması gerektiğini açıkça ifade ediyoruz” ifadelerine yer verildi.
Êzîdî sosyolog ve Spectrum House’un Genel Direktörü Azad Barış, 2007 yılında ve 2012 yılında Rojava’da Serê Kaniye bölgesinde yaşanan Êzidî katliamlarında sorumlusunun Colani olduğunu belirterek uluslararası mahkemede suç duyurusunda bulunacaklarını açıklamıştı.