Liderler BM Genel Kurulu'nda

Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu’nda kim ne söyledi?

BM 81. Genel Kurulu’nun gündemini İran savaşı ve Filistin belirledi. LGBTİ+ karşıtı politikalarıyla bilinen Erdoğan, BM’de gündeme getirdiği bu konuda “küresel cinsiyetsizleştirme politikalarının” aile kurumunu hedef aldığını söyledi. Netanyahu neredeyse boş bir salona hitap etti. Mladić’in cenazesi ise Balkan liderlerini karşı karşıya getirdi.

Netenyahu kürsüye çıktığında heyetler salonu terk ediyor, Foto: Alexi J. Rosenfeld/ Getty Images

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun 81. dönem genel görüşmeleri, 22 Eylül’de Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) New York kentindeki BM Genel Merkezi’nde başladı. Salı günü başlayan görüşmeler Pazar günü verilecek aranın ardından 28 Eylül Pazartesi günü noktalanacak. Bu yılki oturuma Bangladeşli diplomat Khalilur Rahman başkanlık ediyor.

Bu yılki tartışmaların Orta Doğu ve Ukrayna’daki savaşlara ve yapay zekâ gibi başlıklara yoğunlaşması bekleniyordu. Ayrıca görev süresi 31 Aralık’ta dolacak olan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in halefinin kim olacağı da merak konusu.

Görüşmeleri açan Guterres, savaş ve barış, eşitsizlik, iklim değişikliği ve yapay zekâ konularını dünyanın önündeki dört büyük sınav olarak nitelendirdi ve bunların dünyayı ya yeni bir döneme ya da daha derin bir bölünmeye yönlendireceğini söyledi. Dünyadaki fay hatlarının giderek genişlediğini ve çatlakların büyüdüğünü aktaran Guterres, süper güçlerin sanıldığı kadar büyük güce sahip olmadığını ve askeri gücün barışı sağlamak için tek başına yeterli olmayacağını belirtti.

Trump’a cevap Pezeşkiyan’dan

Geleneksel olarak ilk konuşmayı Brezilya’yı temsilen Luiz Inácio Lula da Silva’nın yapmasının ardından ev sahibi olarak ikinci sırada konuşan ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin Venezuela ve İran gibi ülkelerde başvurduğu askeri gücü savundu ve uluslararası toplumun bununla baş etmekte yetersiz kaldığını iddia etti.

Trump konuşmasında, yapay zekânın insanlığı tehlikeye atabileceğiyle ilgili tartışmaları önemsemezken ABD’nin yapay zekâyı küresel bir düzenlemeyle denetleme fikrine karşı olduğunu belirtti.

İran’ın yanıtı ise Çarşamba günü geldi. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Genel Kurul’a hitap ederken ABD-İsrail saldırılarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını gösterdi. Pezeşkiyan ayrıca, küresel istikrarsızlığın sorumluları olarak ABD ve İsrail’i işaret etti ve iki ülkeyi sivillere saldırı düzenlemekle suçladı. İran’ın kendisini savunmak için kimseden izin almayacağını belirten Pezeşkiyan, nükleer silah istemediklerini, ancak barışçıl nükleer enerjinin sınırlanmasını kabul etmeyeceklerini açıkladı.

Pezeşkiyan, ABD-İsrail saldırısında hayatını kaybeden çocukların fotoğrafını tutuyor, Foto: İran Cumhurbaşkanlığı

Pezeşkiyan’ın konuşması esnasında ABD delegasyonundan katılan tek yetkili salonunu terk etti, İsrail delegasyonu ise konuşmayı boykot etti ve salonda yer almadı.

Lula vetoyu eleştirdi, Macron Gazze’ye dikkat çekti

İlk konuşmayı yapan Brezilya Devlet Başkanı Lula, BM’nin tarihindeki en kritik dönemlerden birini yaşadığını söyledi. Güvenlik Konseyi’ndeki tıkanıklığın, veto yetkisinin ve artan jeopolitik gerilimlerin BM’nin güvenilirliğini zayıflattığını belirten Lula, Ekim ayında yapılacak olan seçimler öncesinde Brezilya’yı etkileme girişimlerini de eleştirdi.

Lula ayrıca, Ukrayna’daki savaşı sona erdirmek için Çin ile beraber başlatılan barış girişimlerine desteğini yineledi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise gelecek yıl görevinden ayrılmadan önceki son BM Genel Kurul konuşmasını yaptı. Trump’ın Gazze’de barışı sağladığı iddiasını reddeden Macron, Gazze’de tek bir insani koridorun bile açılmadığını söyledi. Macron ayrıca, yaşananların herkesi utandırması gerektiğini belirtirken Hamas’ın faaliyet göstermediği Batı Şeria’da da her gün ihlaller yaşandığına dikkat çekti.

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed Şaraa, BM Genel Kurulu’nun yanı sıra katıldığı ABD’li düşünce kuruluşu The Atlantic Council’in etkinliğinde İsrail ile bir güvenlik paktının son aşamalarına geldiklerini açıkladı. “İsrail Suriye’ye karşı saldırı başlattı” diye konuşan Şaraa, Trump’ın İsrail’in işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki hakimiyetini tanıma kararı üzerine Trump’a “Neden New Jersey’i İsraillilere vermiyorsunuz? Golan Tepelerini onlara verme üzerinde hakkınız yok ama New Jersey sizin,” dediğini aktardı.

İsrail, Altı Gün Savaşı sırasında Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni işgal etti. 25 Mart 2019’da ABD, İsrail’in egemenliğini resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Golan Tepeleri hukuken hâlâ işgal altındaki Suriye toprağı sayılıyor.


Zelensky: “Putin bir numaralı hasta”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelensky konuşmasında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, savaşın yayıldığı “sıfır numaralı hasta” olarak nitelendirdi. Zelensky ayrıca, Rusya Ordusu’nun bu yılın ilk sekiz ayında 248 binden fazla askerini ölü ya da ağır yaralı olarak kaybettiğini iddia etti. Zelensky, New York’ta Trump ile enerji ateşkesini ve savaşın nasıl sona erdirileceğinin görüşüldüğünü de açıkladı.

Putin ise yıllardır BM Genel Kurulu’na katılmıyor. Rusya’yı temsilen Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 26 Eylül Cumartesi günü Genel Kurul’a hitap edecek.

Erdoğan: “Kadın ve erkekten oluşan aile korunmalı”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasına Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın vize engeli nedeniyle bu yıl da Genel Kurul’a fiziki olarak katılamamasını eleştirerek başladı. Gazze’de 74 bin kişinin hayatını kaybettiğini belirterek sözlerine devam eden Erdoğan, ateşkes sonrasında bile bin 500’den fazla kişinin hayatını kaybettiğini aktardı.

Erdoğan kürsüde, Foto: AKP

Erdoğan, Gazze’yi “çağımızın en insanlık dışı, en utanç verici temerküz kampı” olarak adlandırdı. Erdoğan’ın Gazze’yle ilgili sözleri esnasında İsrail delegasyonu salonu terk etti. 190’dan fazla ülkenin iradesinin “beş ülkenin keyfine” bağlı olduğu yapının adil olmadığını belirten Erdoğan, Güvenlik Konseyi’nin “dünya beşten büyüktür” ilkesi çerçevesinde yeniden yapılandırılması gerektiğini sözlerine ekledi.

Kıbrıs konusunda ise Erdoğan, daha önce de yaptığı çağrıları yineledi ve uluslararası toplumu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanımaya çağırdı. Erdoğan, Batı’da yayılan İslam düşmanlığını ve bazı ülkelerdeki okul başörtüsü yasaklarını da eleştirdi.

Bunun ardından Erdoğan, “küresel cinsiyetsizleştirme politikalarının” aile kurumuyla birlikte çocukları da hedef alan bir kuşatmaya dönüştüğünü öne sürdü. Bu kuşatmanın ancak “kadın ve erkekten oluşan aile korunarak kırılabileceğini” söyledi ve “Türkiye, lobilerin saldırılarına rağmen aile ve çocukların korunmasında inisiyatif almaya devam edecektir” dedi.

Erdoğan iktidarı, 2026-2035 dönemini, artan boşanma oranları, yükselen evlilik yaşı ve LGBTİ+’ları gerekçe göstererek “aile kurumunu korumak” adına “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak ilan etti. 13 Eylül 2026’da Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yürüttüğü ve başsavcılıkların koordinasyonunda LGBTİ+ derneklerini, hak örgütlerini, aktivistleri ve medya hesaplarını hedef alan adli soruşturma ve baskınları kapsayan bir operasyon dalgası başlattı. “Ailem Güvende” adı verilen bu operasyonlar sonucu 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem yapıldı, çok sayıda kişi gözaltına alındı ve tutuklandı.


Erdoğan ayrıca, konuşmasıyla aynı gün Trump’ın ev sahipliğinde Orta Doğu ülkelerinin liderleriyle birlikte düzenlenen bölgesel toplantıya da katıldı. Toplantıya Erdoğan ve Trump’ın yanı sıra Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed Şaraa, Ürdün Kralı II. Abdullah, Katar Emiri Şeyh Temim, Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed ile Irak ve Körfez ülkelerinin temsilcileri de katıldı.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, bölge liderlerinin Orta Doğu’da gerilimi azaltmanın yollarının bulunması gerektiği konusunda uzlaşma sağladığını açıkladı.

Irak: Peşmerge ve silahlar

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ülkedeki ABD askerlerinin 30 Eylül’de çekilmesine günler kala Genel Kurul’a katıldı. Aynı tarih, Zeydi hükümetinin silahlı gruplara silahlarını devlete teslim etmeleri için verdiği son gün olarak belirlenmişti. Ancak bu takvim New York’ta değişti. Zeydi’nin New York Times’a verdiği röportaja göre silahlı gruplar 30 Eylül’den itibaren 90 gün boyunca saldırılarını durduracak, ardından silahlarını teslim etmeye başlayacak ve süreç 30 Haziran 2027’de tamamlanacak.

Zeydi, 25 Eylül’de Genel Kurul’a hitap etti. Hükümetinin önceliklerinden birinin savaş ve barış kararını yalnızca devletin vermesini sağlamak olduğunu söyledi ve silahların anayasal kurumların elinde kalması gerektiğini vurguladı. Koalisyonun görevinin sona ermesinin, stratejik ortaklarla ilişkilerde askeri işbirliğinden ekonomik ve kalkınma işbirliğine geçilen yeni bir dönemi başlatacağını belirtti. Zeydi, Irak’taki Büyük Fav Limanı’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak Kalkınma Yolu Projesi’ni de ticaret, yatırım ve enerji için stratejik bir koridor olarak tanımladı.

Zeydi, ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’la 23 Eylül’de bir görüşme de yaptı. Resmi kanallardan duyurulan ortak açıklamaya göre taraflar, güvenlik alanında işbirliğini derinleştirme konusunda uzlaştı. Taraflar Sincar’da “devlet otoritesinin bütünüyle tesis edilmesi” ve “yasaklı yabancı silahlı unsurların varlığına son verilmesi” konusunda anlaştı. Irak’ın bu alandaki ilerlemesine bağlı olarak Türkiye kuvvetleri, kararlaştırılan mekanizma ve takvim doğrultusunda Başika üssünü Irak Federal Hükümeti’ne kademeli olarak devredecek.

Erdoğan-Zeydi görüşmesi, Foto: İletişim Başkanlığı

Genel Kurul’un başladığı hafta Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) de önemli bir gelişme yaşandı. IKBY, 21 Eylül’de Peşmerge güçlerinin Peşmerge İşleri Bakanlığı komutası altında birleştirildiğini açıkladı. Birleşme, ABD’nin öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonun Irak’tan çekilmesi için öngörülen süre olan 30 Eylül’den kısa süre önce gerçekleşti.

Ayrıca Jerusalem Post’un haberine göre İran, IKYB’de Şubat’tan bu yana binden fazla insansız hava aracı (İHA) ve füze saldırısı düzenledi. Tahran, İranlı Kürt muhalif grupları ve ABD’nin diplomatik tesislerini hedef alıyor. Pezeşkiyan’ın Genel Kurul konuşmasının ertesi günü, 24 Eylül’de de Erbil’e bağlı Soran yakınlarındaki bir köy İran’ın İHA saldırısına uğradı.

Netanyahu konuşurken salon boşaldı

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ise Genel Kurul konuşmasını 24 Eylül’de gerçekleştirdi. Netanyahu kürsüye yürürken salonda yer yer alkışlar, yuhalamalar ve toplu çıkışlar göze çarptı. Çok sayıda delege salonu terk etti ve koltukların çoğu boş kaldı. Genel Kurul Başkanı Rahman salonu defalarca düzene davet etmek zorunda kaldı. Filistin’in BM Misyonu, üye ülkelere gönderdiği mesajla onları Netanyahu konuşmaya başladığında toplu halde salondan çıkmaya çağırmıştı.

Netanyahu, bu manzara karşısında kürsüye çıktığındaysa “Başlamadan önce küçük bir duyuru: Eğer hala salonu terk etmemiş başka ahlaki korkaklar varsa lütfen salonu şimdi terk etsinler,” dedi.

İran’a saldırı kararının verdiği en kolay kararlardan biri olduğunu söyleyen Netanyahu, salonu terk eden ülkelerin liderlerinin bile İran’ın nükleer programını hedef aldıkları için İsrail’e özel olarak teşekkür ettiğini öne sürdü. Gazze’deki soykırım suçlamalarını da reddetti.

Netanyahu, Erdoğan’ı “tiran” olarak nitelendirdi ve Türkiye’yi antisemit yalanların en büyük yayıcılarından biri olmakla suçladı. Erdoğan’ı Hamas liderlerini ağırlamak, gazetecileri ve muhalefet liderlerini hapsetmek ve Kuzey Kıbrıs’ı işgal etmekle itham etti.

Mamdani dikkat çekti

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, BM Genel Kurulu sürerken dikkatleri üzerine çekti. Trump, Genel Kurul’a hitap etmeden bir gün önce, 21 Eylül’de Mamdani’yi resmi konutunda ziyaret etti. Bu, iki isim arasındaki üçüncü yüz yüze görüşme oldu. Trump, görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında Mamdani’nin iyi bir belediye başkanı olmasını istediğini ve bunun için büyük bir potansiyele sahip olduğunu söyledi. Mamdani ise Trump’a Beyaz Saray’ın bazı medya kuruluşlarına getirdiği erişim yasağına karşı olduğunu ilettiğini açıkladı.

Brezilya Devlet Başkanı Lula da aynı gün Mamdani’yi Brezilya’nın BM Büyükelçisi’nin konutunda ağırladı ve iki isim gazetecilerin önünde futbol formalarını değiştirdi. Mamdani’ye yönelik ilginin öbür yüzünde ise Netanyahu vardı. Mamdani, seçim kampanyasında Netanyahu’nun New York’a gelmesi halinde savaş suçları gerekçesiyle tutuklatılacağını vaat etmiş, ancak daha sonra buna yasal yetkisinin olmadığı sonucuna vardığını açıklamıştı.

Mamdani, Netanyahu’nun gelişinden bir gün önce resmi konutunda Gazzeli ailelerle zeytin ağacı diktiği bir video paylaştı. Netanyahu ise Genel Kurul’daki konuşmasında Mamdani’ye doğrudan seslenerek kendisini susturmaya çalıştığını söyledi ve onu antisemitizmle suçladı. Mamdani de Netanyahu’nun konuşmasını, Filistinlilere yönelik soykırımını aklamaya yönelik asılsız yalanlar olarak nitelendirdi. Netanyahu hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar iddiasıyla çıkardığı tutuklama kararının hâlâ geçerli olduğunu hatırlattı.

Abbas’a yine vize engeli

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Trump yönetiminin Filistinli yetkililere uyguladığı vize yasağı nedeniyle Genel Kurul’a üst üste ikinci yıl önceden kaydedilmiş bir video mesajla hitap etti. Abbas, uluslararası toplum Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını destekleme sözünü yerine getirmezse Filistinlilerin yeni bir Nekbe ile karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu.

Mahmud Abbas Genel Kurul’a hitap ediyor, Foto: Michael M. Santiago/Getty Images

Abbas’ın vize alamaması, ABD ile savaş halindeki İran’ın Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın ABD Gizli Servisi korumasında New York’a girmesine izin verilmesiyle birlikte ayrıca dikkat çeken detaylardan oldu. Abbas, ABD yönetimine yaptırım ve kısıtlamaları kaldırma çağrısında bulunarak Washington’ı uluslararası hukuk ve diplomasi yolunu seçen tarafı cezalandırmakla eleştirdi.

Batı Şeria’daki tablo da hafta boyunca pek çok konuşmada gündeme geldi. BM verilerine göre işgalcilerin saldırısında yaralanan Filistinli sayısı 2020’de üç günde bir iken 2026’da günde üçü aştı. Guterres, yasa dışı yerleşimlerin barışın önünü kapattığını ve etnik temizlik tehlikesini gündeme getirdiğini söyledi.

Miçotakis: “Kıbrıs, BM’nin güven testi”

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Kıbrıs sorununu Doğu Akdeniz’de hâlâ kapanmamış bir yara olarak tanımladı ve Türkiye’nin adayı 52 yıldır işgal altında tuttuğunu söyledi. Kıbrıs’ı BM’nin kendi kararlarını uygulama becerisi ve güvenilirliği açısından bir turnusol testi olarak nitelendirdi. Miçotakis, buna karşın son üç yılda Türkiye ile ilişkileri iyileştirmek ve iletişim kanallarını açık tutmak için sürekli çaba gösterdiklerini belirterek iki ülkenin coğrafyayı değiştiremeyeceğini ve yan yana yaşamak zorunda olduğunu söyledi.

Balkanlar’da Mladić gerilimi

Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı Denis Bećirović, Genel Kurul kürsüsünde de Sırbistan’ı hedef aldı. Bećirović, Ratko Mladić’in bir kahraman değil, yargı kararıyla sabit bir savaş suçlusu olduğunu belirterek bu suçlunun kurumsal düzeyde yüceltilmesini “medeniyet karşıtı bir eylem” olarak nitelendirdi. Bunun Sırbistan’ın devlet yönetimini Avrupa tarihinin en kötü cellatlarından biriyle aynı safa koyduğunu ve saldırganlığa yol açan ideolojiden vazgeçilmediğini kanıtladığını söyledi. Bu konuşma ise ülkede tartışma konusu oldu. Devlet Başkanlığı Konseyi’nin Sırp üyesi Željka Cvijanović, Bećirović’in devletin tutumunu değil kişisel görüşlerini dile getirdiğini iddia etti.

Mladić tartışması nedir?

Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırılan ve cezasını çekerken ölen Ratko Mladić’i ölmeden önce serbest bırakmayan BM savaş suçları mahkemesini “medeniyet dışı” ve “savunulamaz” bir tutum sergilemekle suçlamıştı. Mladić için 7 Eylül’de Belgrad’da askeri törenle düzenlenen cenazeye Sırbistan’dan ve Bosna Hersek’teki Republika Srpska’dan bakanlar ve üst düzey yetkililer katılmıştı. AB yetkilileri, aday ülke Sırbistan’ı Mladić’i yüceltmenin AB değerleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle eleştirmişti.

Guterres, 21 Eylül’de Bećirović ile New York’ta görüşmüş ve Mladić’in yüceltilmesini kınamıştı. Guterres, savaş suçlularının yüceltilmesinin bölgedeki uzlaşma çabalarını tehlikeye attığını vurgulamış, Bećirović de Guterres’i Sarajevo’ya ve Srebrenica Anma Merkezi’ne davet etmişti.

Komşu ülkelerde, özellikle Hırvatistan’da, Nazizmin yeniden toplumsal değerler arasına yükseltildiğini öne süren Vučić, Nazilerin elinde büyük acılar çeken Sırp halkının bunu kabul edemeyeceğini söyledi. Hırvatistan’ı hem Nazi geçmişiyle gurur duymakla hem de bugün hâlâ Nazi slogan ve sembolleri kullanmakla suçladı. Vučić ayrıca, Genel Kurul’daki konuşmasında Kosova meselesini öne çıkardı. Sırbistan’ın ülkenin toprak bütünlüğünü, BM Şartı’nı ve BM Güvenlik Konseyi’nin 1244 sayılı kararını savunacağını yineleyen Vučić, Sırbistan’ın Brüksel Anlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini yerine getirdiğini, ancak Kosova Arnavut tarafının yükümlülüğü olan Sırp Belediyeler Birliği’nin hâlâ kurulmadığını söyledi.

Batılı ülkeleri, Ukrayna söz konusu olduğunda toprak bütünlüğünü temel ilke kabul ederken Sırbistan’a geçmişi bırakıp geleceğe bakmasını öğütlemekle eleştiren Vučić ayrıca, New York’ta Trump’ı Sırbistan’a davet ettiğini ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile görüştüğünü açıkladı.

Hırvatistan Başbakanı Andrej Plenković, Genel Kurul’da Mladić’e cenazesinde verilen askeri ve devlet onurlarının kurbanlara ve uluslararası mahkeme kararlarına hakaret olduğunu söyledi. Plenković ayrıca, Vučić’in sözlerini Hırvatistan’a yönelik asılsız bir karalama kampanyası olarak nitelendirdi ve bu tutumun Sırbistan’ı Avrupa değerlerinden ve AB üyeliğinden bir adım daha uzaklaştırdığını söyledi. Sırbistan Cumhurbaşkanı’nın danışmanı Miloš Vučević aynı gün Plenković’e yanıt verdi ve “Nazi dönemi Ustasa sembollerini benimseyen Zagreb’in Belgrad’a ders vermesini” ikiyüzlülük olarak nitelendirdi.

CPJ: "Basın özgürlüğüne ciddi tehdit"

Netanyahu “NAZA” belgeselini hedef gösterdi

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun, İsrail askerlerini yurt dışında “karalayan” İsrailli vatandaşların vatandaşlığının iptal edilmesine yönelik bir yasa çıkarılacağını açıkladı. Netanyahu, özellikle Venedik Film Festivali’nde 25 dakika boyunca ayakta alkışlanan “NAZA” belgeselini ve belgeselin yapımcıları gazeteci Yuval Abraham ile yönetmen Rachel Szor’u hedef gösterdi.


İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun, yurt dışında İsrail askerlerini “karalayan” vatandaşların İsrail vatandaşlığının iptaline olanak sağlayacak bir yasa çıkaracağını duyurması, gazetecileri hedef gösteren resmi baskının yeni bir aşamasına işaret etti. Netanyahu, açıklamasında özellikle “NAZA” belgeselini ve yönetmenleri gazeteci Yuval Abraham ile Rachel Szor’u isim vererek hedef aldı.



NAZA belgeseli

“NAZA”, “No Other Land” filmiyle 2025’te En İyi Belgesel dalında Oscar kazanan İsrailli yönetmenler Yuval Abraham ve Rachel Szor’un yeni yapımı.

Eylül 2026’da 83. Venedik Film Festivali’nde 25 dakika boyunca ayakta alkışlanarak festival rekoru kıran ve Jüri Özel Ödülü alan NAZA, İsrail ordusu ve askeri istihbaratında görev yapmış 24 personelin gizli tanıklıklarına dayanmaktadır. Film, Gazze’deki askeri operasyonlarda kullanılan yapay zeka destekli hedefleme sistemlerini ve sivil zayiat mekanizmasını konu almaktadır.

Filmin galasının ardından İsrail hükümetinden sert tepkiler geldi: Kültür Bakanı Miki Zohar yapımı “iğrenç” ve “vatana ihanet” olarak nitelendirirken, eski Başbakan Naftali Bennett filmi “kan iftirası” olarak tanımladı.

Yönetmen Abraham, belgeselin Kasım ayında internette ücretsiz erişime açılacağını açıkladı.


Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), 15 Eylül’de yaptığı açıklamada, üst düzey İsrailli yetkililerin yapımcılara yönelik tehditlerinin halkı sindirme veya susturma eylemlerine teşvik edebileceği uyarısında bulunmuştu. Netanyahu ise 16 Eylül’de İsrail Başbakanlık Ofisi tarafından yayımlanan bir videoda, hükümetinin iki ayrı yasa tasarısı hazırlığında olduğunu açıkladı: Bunlardan ilki yurt dışında askerleri karalayanların vatandaşlığının iptalini, ikincisi ise hakaret davalarında istenebilecek tazminat tutarının artırılmasını öngörüyor. Söz konusu düzenlemeler henüz yasalaşmadı.

“Gazeteciler vatandaşlık kaybıyla tehdit edilemez”

CPJ Bölge Direktörü Sara Qudah konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“İsrail makamları, gazetecilere yönelik açık tehditlerden, onları yaptıkları haberler nedeniyle vatandaşlıktan edebilecek bir yasal sürece geçiş yapıyor. Bu, basın özgürlüğüne yönelik ciddi bir tehdittir. Gazeteciler, ordunun ya da diğer güçlü kurumların icraatlarını eleştirel biçimde haberleştirdikleri için vatandaşlık kaybı, hukuki misilleme ya da sindirmeyle karşı karşıya bırakılamaz.”

Qudah, İsrail makamlarına Abraham ve Szor’a yönelik kampanyaya derhal son verme ve yapımcılarla ailelerinin güvenliğini sağlama çağrısında bulundu.

Haber merkezine baskın

Açıklama, yapımcılara yönelik giderek tırmanan bir kampanyanın ortasında geldi. Çarşamba akşamı Szor’un aile evi önünde düzinelerce kişi toplanarak protesto düzenledi, medyaya yansıyan görüntülere göre polis ve sınır polisi bölgeye sevk edildi.

Aynı gün, sol eğilimli bağımsız yayın organı +972 Magazine’in yönetici direktörü ve İbranice yayın yapan bağımsız haber sitesi Sicha Mekomit (“Local Call”)’in eş direktörü gazeteci Hagai Matar, kurumun ofislerinin basıldığını CPJ’ye aktardı. Matar, “Bir grup ofislerimize girdi, odaları görüntüledi ve kargaşa yarattı” dedi. Sağcı aktivist Mordechai David’in paylaştığı videolarda, kendisinin hem ofis içinde hem dışında, polisi arayan bir kadın gazeteciyle yüzleştiği görüldü.

Sicha Mekomit, +972 Magazine ve İngiliz gazetesi The Guardian, “NAZA” filminin dayandığı soruşturmaların yayımlanmasında birlikte çalışmıştı. Site aynı zamanda Abraham’ın İsrail ordusu ve Gazze’deki savaşa dair soruşturmalarını da yayımlamaya devam ediyor.

Önceki tehditler

Bu son gelişme, İsrailli yetkililerden gelen daha önceki tehditlerin ardından yaşandı. Kültür Bakanı Miki Zohar, Abraham ve Szor’un vatandaşlığının iptalini talep edeceğini açıklamıştı. Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ise askeri hukuk müşavirlerinin “NAZA” filmi ve filmde yer alan isimlerle ilgili olası hukuki adımları değerlendirdiğini belirtmişti.

CPJ, İsrail makamlarına gazetecilik faaliyetleri nedeniyle Abraham ve Szor’a yönelik hukuki, idari ya da başka türden misilleme tehditlerine son verme, kamu yararı taşıyan konularda haber yapan gazetecileri cezalandırmak için vatandaşlık iptali, hakaret yasaları veya benzeri hukuki araçları kullanmaktan vazgeçme çağrısında bulundu.

CPJ, yapımcılara yönelik tehditlere karşı ve protestocuların evlerinin önünde toplanması ile Sicha Mekomit’in ofislerinin basılması dahil olmak üzere alınan soruşturma ve koruma önlemleri hakkında yorum almak amacıyla İsrail polisiyle bir mesajlaşma uygulaması üzerinden iletişime geçti. CPJ ayrıca başbakanlık ofisiyle, Netanyahu’nun önlemlerinin araştırmacı gazetecilere yönelik misilleme niteliği taşıdığına dair endişeler konusunda iletişime geçti. Henüz her iki taraftan da haberin yayımlanma tarihine kadar yanıt gelmedi.

Batı Şeria'da şiddetin durdurulması için yeni çağrı

Papa 14. Leo: Barış, iki devletli çözümle mümkün

Papa 14. Leo, uluslararası topluma seslenerek iki devletli çözüm için harekete geçme çağrısında bulundu.

Papa 14. Leo, Foto: CNS photo/Vatican Media

Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri ve Vatikan Devlet Başkanı Papa 14. Leo, 16 Ağustos Pazar günü (bugün) geleneksel Angelus duasının ardından yaptığı konuşmada Batı Şeria’da Filistinlilere dönük şiddet eylemlerine son verilmesi gerektiği çağrısını yineledi.

Vatikan’ın yayın organı olan Vatican News‘in aktardıklarına göre, bölgede Filistin halkına karşı süregelen saldırıların durdurulması gerektiğini belirten 14. Leo, adil ve kalıcı bir barışın iki devletli çözümle mümkün olacağını ve uluslararası toplumun bu yönde somut adımlar atması gerektiğini ifade etti.

Vatikan’dan geçmişte de benzer çağrılar

Papa 14. Leo, geçmişte de Filistin’de yaşanan saldırılar hakkında açıklamalarda bulunmuştu. Eylül 2025’te Gazze halkına “en derin yakınlığını” dile getiren Papa, Filistinlilerin korku içinde ve kabul edilemez koşullarda hayatta kalmaya çalıştıklarını, kendi topraklarından zorla sürüldüklerini söylemiş ve ateşkes, rehinelerin serbest bırakılması ve uluslararası hukuka uyulması çağrısı yapmıştı.

Başpiskopos Gabriele Caccia da Temmuz 2025’te Birleşmiş Milletler’deki (BM) konuşmasında bugünküne (16 Ağustos) benzer bir vurgu yapmıştı. Ayrıca Vatikan’ın dönemin BM Daimi Gözlemcisi, aynı yıl içerisinde bu tutumu tekrar yineleyerek İsrail ile Filistin’in tanınmış sınırlar içerisinde barış ve güvenlik içinde bir arada yaşamasının hedeflenmesinin gerektiğini, kalıcı ilerlemenin güç kullanarak değil diyalog ile sağlanabileceğini belirtmişti.

İsrail’in İspanya’ya verebileceği hiçbir ders yok

“Bir İsrailli, İspanya’ya çöp ülke olduğunu söylüyor. Dünyanın bir numaralı paryası olan, başbakanı aranan bir adam olan, insanlığa karşı suçlarla itham edilen ve sözde demokratik rejimi içten içe çökeyazan bir devletin generali; Avrupa’nın en görkemli ülkelerinden birine, muazzam bir mirasa ve hiç de fena olmayan bir bugüne sahip bir ülkeye ahlak dersi veriyor.”

Foto: Antonio Sempere / Europa Press

İsrailli gazeteci ve yazar Gideon Levy’nin kaleme aldığı ve Haaretz’de yayımlanan bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Amir Avivi, İsrail’in Kaptan B.H. Liddell Hart’ıdır. Yani 20. yüzyılın önde gelen İngiltereli askeri tarihçisi ve kuramcısının bir benzeri. Avivi, Habit’honistim’in (İsrail Savunma ve Güvenlik Forumu) kurucusu, muharebe istihkâm sınıfından bir yedek tuğgeneral ve pek de akıcı konuşamayan bir televizyon yorumcusu. Tıpkı silah arkadaşlarının çoğu gibi, onun da ünü her yeni savaşla birlikte haber stüdyolarında yükseliyor. Ne var ki Avivi’nin menzili, İsrail ordusunun topçu mermilerinin menzilini fazlasıyla aşıyor. Onun çapında bir stratejist, elbette kendini sadece Gazze ve Lübnan’daki gelişmelerle sınırlamayacaktır. Küresel bir bakış açısına sahip Avivi’nin cahil dünyaya, özellikle de karanlığa gömülmüş Avrupa’ya öğretecek çok şeyi var.

Avivi, Faslı göçmenlerin İspanya topraklarına geçişini gösteren videoları izledi ve o çöküş halindeki ülkeye iletmek istediği mesajları var. İspanyalılar, uzman Avivi’nin öğüdüne kulak verin: Diplomat Pinchas Avivi’nin oğlu olarak Latin Amerika’da geçirdiği yıllardan kalma İspanyolcasıyla konuşuyor ki Madrid’deki o avamlar bile anlayabilsin. Ardından İbranice olarak Avivi, İspanya’ya bir “çöp ülke” olduğunu açıklıyor.

Anladınız mı? Bir İsrailli, İspanya’ya çöp ülke olduğunu söylüyor. Dünyanın bir numaralı paryası olan, başbakanı aranan bir adam olan, insanlığa karşı suçlarla itham edilen ve sözde demokratik rejimi içten içe çökeyazan bir devletin generali; Avrupa’nın en görkemli ülkelerinden birine, muazzam bir mirasa ve hiç de fena olmayan bir bugüne sahip bir ülkeye ahlak dersi veriyor. Avivi’nin evindeki aynalar çoktan paramparça olmuş. Uzun zamandır kendini onlarda göremiyor. Ortada zerre kadar öz farkındalık yok. O duygu çoktan yitip gitti, tıpkı ufacık da olsa bir utanç duygusu gibi.

Avivi, Facebook sayfasında şöyle yazmıştı: “Amigos, İspanya’nın sonunun başlangıcına tanık oluyoruz. İspanya çürümekte olan bir ülke… bir üçüncü dünya ülkesi… Avrupa ele geçiriliyor. Her yönden, resmen ele geçiriliyor. Woke, ilerlemeci bir hükümetin bulunduğu her yerde ülke düpedüz bir çöp ülkeye dönüşüyor. Sınırlar ihlal ediliyor, kontrolsüz göç, yoksulluk, çökertilen bir ekonomi… İşte kıtanın içler acısı geleceği bu ve bu, orada yaşayan Yahudiler için de son derece kötü bir haber. Bu nedenle şu anda onların ayağa kalkıp İsrail’e gelmeleri düpedüz en doğrusu.”

Caesarea’nın lüks kasabalarında yaşayan birinden geleceğe dair vizyoner bir konuşma. Avivi, bunca İsraillinin duygularına tercüman olmasaydı buna gülünüp geçilebilirdi. Fakat Avivi, var olan en İsrailli jargonla konuşuyordu. Generaller de böyle konuşur, askerlik sonrası çıktıkları o kibirli, aşırı milliyetçi yurt dışı gezilerindeki terhis olmuş askerler de. Kardeşim, en iyisi biziz. Bütün dünyaya laf sokup ona ahlak dersi veriyoruz. Bu, tek bir patolojik nöbet halinde ve tek bir video klibe sığdırılmış, megaloman bir taşralılığın öz farkındalık yoksunluğudur.

Bu video klipte her şey var. Avivi, İspanya’yı elbette Gazze’deki soykırıma karşı kampanyaya öncülük etmeye cüret ettiği için aşağılıyor. Karizmatik başbakanı, İsrail bağlamında uluslararası hukuktan ve ahlaktan söz eden bir ülke, Avivi’yle ve hepimizle karşı karşıya gelmeyi göze almış demektir. Bakın siz İspanyalılar, size ve o çöp ülkenize göstereceğiz. İsraillilerin Dünya Kupası finalinde İspanya’ya karşı Arjantin’i desteklemesiyle alınan milli intikamın ardından, işte size bir kıyamet silahı: Avivi. Bu arada, Müslüman göçmenler üzerinden korku salmak ve ilerici düşünceye karşı ağız dolusu laf etmek için de fırsat doğuyor.

Madrid’de Prado Müzesi varmış, ne olmuş? Bizde de Latrun’daki Zırhlı Birlikler Anıtı var. Sizde Antoni Gaudí var, bizde Tel Aviv’in Atarim Meydanı. Sizde Real Madrid var, bizde Beitar Kudüs. Federico García Lorca’nız ve Pablo Picasso’nuz varmış, ne olmuş?

Burada ayrıca, Avrupa’daki Yahudileri oradan derhal göç etmeye çağırma fırsatı da var. Bırakın o batmakta olan kıtayı ve geleceği toz pembe bir yere gelin. Güvenli, vaatlerle dolu bir ülkeye, barışı ve refahı gözeten sağlam bir demokrasiye. Geleceğiniz burada Yahudi kardeşlerimiz. Sınır tanımayan, bir sonraki savaşın bu hafta mı yoksa gelecek hafta mı patlak vereceğini bilemeyen, milyonlarca Yahudi olmayan tebaasına eziyet eden, yanı başında dünyanın en kötü ve en acımasız rejimlerinden birini barındıran ve bir başka İsrailli generalin dediği gibi, savaş suçlarını hobi edinen bir ülkede. Sevgili Yahudiler, çocukları yok eden bir ülkeye gelin. Burası sizin için çok daha iyi olacak. Avivi’nin söylediklerine kulak verin.

Burnham’ın önündeki seçim: Palestine Action’ın yasağını kaldırmak ya da lanetini taşımak

“Alkışlamak artık terörizm mi? Doğrusu, bu beni şaşırtmazdı.”

Foto: Jess Hurd

Steven Methven tarafından yazılan ve Novara Media‘da yayımlanan bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Defend Our Juries üyesi birkaç yüz gösterici iki gün önce Westminster sulh ceza mahkemesi önünde toplandı. Bu kişilerin çoğuna o gün duruşmaları olacağı söylenmişti. Perşembe günü mahkemeye çıkmak üzere çağırılan bu bin 500’den fazla kişi hakkındaki suçlamaysa üzerinde yedi kelime yazan kağıt parçaları taşımaktı: “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı (Filistin Eylemi) destekliyorum.”

Çevirmen notu: Palestine Action ve Defend Our Juries

2020’de kurulan Palestine Action, İsrail’in silah sanayisini hedef alan İngiltere merkezli bir doğrudan eylem grubudur. Grubun amacı, “İsrail’in soykırımcı ve apartheid rejimine küresel katkı verilmesini” sona erdirmektir. Grup, ağırlıklı olarak silah şirketlerini hedef almaktadır. Grubun aktivistlerinin RAF Brize Norton üssündeki savaş uçaklarına zarar vermesinin ardından dönemin İçişleri Bakanı Yvette Cooper tarafından 5 Temmuz 2025’te 2000 tarihli Terörizm Yasası kapsamında grubun faaliyetleri yasaklandı. Böylece grubu kamuoyu önünde desteklemek Terörizm Yasası uyarınca suç hâline geldi. Bu, İngiltere tarihinde bir doğrudan eylem grubunun ilk kez terör örgütü olarak damgalanması oldu. 13 Şubat 2026’da Yüksek Mahkeme yasağın iki gerekçeyle hukuka aykırı olduğuna hükmetti, ancak hükümet kararı temyize taşıdı ve yasak yürürlükte kalmaya devam etti.

Defend Our Juries, 2020’de kurulan İngiltere merkezli bir aktivist gruptur. Grup başlangıçta, bireylerin vicdanlarına göre hareket etme hakkı bağlamında İngiltere’deki hukuki sürecin zayıflatıldığı düşünülen noktaları öne çıkarmak için kuruldu. Palestine Action’ın yasaklanmasının ardından grup, odağını bu yasağa karşı bir kampanyaya kaydırdı. Bu kampanya, aktivistlerin kamusal alanlarda “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı destekliyorum” yazan dövizleri taşıyarak oturmaları etrafında şekillenen sivil itaatsizlik eylemlerinden oluşmaktaydı. “Lift The Ban” (Yasağı Kaldır) adı verilen bu kampanya kapsamında, döviz taşıdıkları için 3 bin 500’den fazla kişi gözaltına alındı. Grup, esasen İngiltere’de protesto hakkını ve hukuki süreci savunduğunu belirtmektedir.

Bu, birçok açıdan zaten anlamsız bir şey. Bir mahkeme, binden fazla kişinin geleceğine tek bir iş gününde karar verebileceğine hükmediyorsa, adalet nedir? Ve bir kağıdın üzerindeki kelimeler bir insanı ceza adalet sisteminin içine çekmenin sebebi oluyorsa, gerçeklik nedir? Ve bir tabelayı elinde tuttun diye altı ya da sekiz kişilik bir polis ekibi tarafından sürüklenip götürülebilecek kadar ciddi, ama aynı zamanda bin 500’den fazla sözde “terör” suçlusunun Londra’ya bir günlük gezide bulunmasına imkân verecek kadar anlamsız olan “terörizm” nedir?

Tüm olayın saçmalığına tuz biber ekercesine, saçları ağarmış birçok “terörist,” adeta Kafka’nın kaleminden çıkmış mahkeme dilekçeleri aldı. Bu dilekçeler, “Mahkemede hazır bulunmanız gerekmektedir,” şeklinde ibareler içermekteydi. Bunların iki satır aşağısında ise acınası bir biçimde “Lütfen gelmeyin” yazmaktaydı.

Mahkemelerin, hele ki terör suçu gibi ağır bir suç için gelinmemesi yönünde yalvaran dilekçeler göndermesi ender görülen bir şey. Metropolitan polisi de İngiltere tarihinin muhtemelen en büyük sözde terör suçluları mahkemesini, üstelik önemli bir mahkeme salonunun önünde, aynı ciddiyetle karşıladı.

Helikopterler mi? Özel harekât timleri mi? Emekli papazların elindeki tabelaları pazarlıkla almaya hazırlanmış seçkin müzakereci ekipler mi?

Hayır.

Polis, bir açıklama yaparak Defend Our Juries hakkında, “Mahkemenin önünde kurulacak bir sahnede insanların ayakta durarak desteklerini sözlü olarak ifade etmeleri çağrısında bulunduklarını” belirterek uyarıda bulundu.

Guantanamo Körfezi’nin tozunu alın çocuklar.

Sonraki birkaç saat boyunca polisin toplam 152 kişiyi gözaltına aldığını gördüm. Kendi ifadelerine göre bunların çoğu Terörizm Yasası’nın 12. Maddesi’ni ihlal etmekten tutuklandı. Bu, yasaklanmış bir örgütü desteklemeye başkalarını davet etmeyi ya da teşvik etmeyi suç sayan bir yasa maddesi. Tutuklananların bazıları, ara sıra şarkı söyleyerek kendilerini Palestine Action üyesi ilan ederek bunu yaptı ve kendilerini tutuklayan memurları da yanlarına katılmaya davet etti.

Ancak gözaltına alınanların bazıları bana sadece orada bulundukları için gözaltına alınmış gibi göründü. Bir kadın, 14 yıla kadar hapis cezası öngören 12. Madde’nin tam olarak hangi alt fıkrası uyarınca tutuklandığını polisin kendisine söylemesini yüksek sesle ve öfkeli şekilde talep ediyordu. Polislerse bunu söyleyemediler ya da söylemek istemediler. Bir başkası ise bana, tek yaptığının başka biri tutuklanırken alkışlamak olduğunu söylemişti.

Alkışlamak artık terörizm mi? Doğrusu, bu beni şaşırtmazdı.

Herkesin bildiği gibi (ve bu o kadar utanç verici ki) şimdiye dek 3 bin 500’den fazla kişi, döviz taşıdığı için tutuklandı. Bu, yasanın 13. Maddesi kapsamında bir suç ve azami altı ay hapis cezası öngörüyor. Yani bir sulh ceza mahkemesi tarafından oldukça hızlı şekilde ele alınabiliyor.

Defend Our Juries eylemcilerinin işlediği iddia edilen yeni ve daha ağır 12. Madde suçları ise yüksek ceza mahkemelerinde görülebiliyor. Bu da zaten zorlanan bir sisteme çok sayıda saçma davanın akın etmesi anlamına gelmektedir. Sıradan İngilterelilerin; NHS (Ulusal Sağlık Sistemi) hemşirelerinin, yaşlı papazların ve sosyal hizmet görevlilerinin terörizmin gerçek yüzü olduğu konusunda hükümetle hemfikir olacağını hayal etmek güç. Bunları şimdi saçma buluyorsanız, gelecek beraat kararları sonucunda gelecek milyonlarca sterlinlik faturayı görene kadar durun.

Hepsi de kelimeler uğruna.

Andy Burnham tüm bunlara bakıp şöyle düşünmeli: Neden bir önceki “aptalın” hatalarının bedelini ben ödeyeyim? Dünkü tutuklamalar, Washington Post’a kadar taşındı ve katıksız zırvalık konusundaki büyüyen küresel ünümüze katkıda bulundu. Kral Charles’ın eski danışmanı Jonathon Porritt’in tutuklanma videosunun yayınlanmasının ardından Daily Mail’den Andrew Neil bile açık şekilde utanmıştı. Ayrıca, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli The National gazetesi, 11 Eylül’den bu yana tüm terörle bağlantılı tutuklamaların neredeyse yarısının son 12 ayda gerçekleştiğini bildirdi.

Perşembe günkü tutuklamaların ardından, Yüksek Mahkeme’nin Palestine Action’ın eş kurucularından Huda Ammori’nin, grubun yasaklanmasına karşı açtığı davayı bu sonbaharda göreceği duyuruldu. Bu, onun İngiltere topraklarındaki son yasal şansı ve dolayısıyla Burnham’ın da, mesele Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ulaşmadan önce kendini Cooper lanetinden* kurtarmak için son şansı. Britanya’nın (umarız kısa sürecek) distopik çılgınlığa savruluşu hâlâ devam ediyor. Tek soru şu: Tüm bunlar Starmer’a mı kalacak, yoksa Burnham’a mı?

* Palestine Action’ı terör örgütü ilan eden dönemin İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper’dan gelen bir tamlama.

Abdullah A., Instagram paylaşımları sebebiyle vatandaşlıktan çıkarıldı

Ailesiyle birlikte 2 aylıkken Almanya’ya gelen ve geçtiğimiz yıl Almanya vatandaşı olan Abdullah A.’nın vatandaşlığı, Filistin yanlısı Instagram paylaşımları sebep gösterilerek elinden alındı.

Almanya’da Filistin yanlısı protestolar, Foto: Al Jazeera

Almanyalı bağımsız gazeteci Hanno Hauenstein‘ın Jacobin için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Abdullah A., 1990 yılında Lübnan’da doğdu ve henüz iki aylıkken Filistinli ailesiyle birlikte Berlin’e geldi. Almanya; Abdullah’ın büyüdüğü, okula gittiği, çalıştığı ve Almanya vatandaşı olmayı beklediği yerdi. Geçtiğimiz yılın eylül ayında nihayet Almanya pasaportunu aldı. Ancak sadece birkaç hafta sonra Berlin eyaleti, Abdullah’ın vatandaşlığını iptal etti.

Buna sebep olan şey, aralarında Eyalet Göçmenlik Dairesi (LEA) ve iç istihbarat teşkilatının da bulunduğu Berlin makamlarına Almanya basınından gelen bir dizi bilgi talebiydi. Bu bilgi talepleri; aşırı sağcı haber portalı Nius, Berliner Zeitung gazetesi ve influencer/Weltwoche köşe yazarı Anabel Schunke‘den gelmişti. Abdullah’ın vatandaşlığının iptaliyle ilgili dava, Filistin ve İsrail ile ilgili sosyal medya paylaşımları etrafında şekilleniyor. Bu durum, Jacobin‘in özel olarak ulaştığı ve şu anda Berlin İdare Mahkemesi’ndeki acil yargılama sürecinin bir parçası olan belgelerde ortaya çıkıyor.

Davanın merkezinde Almanya’nın 2024 vatandaşlık reformu yer alıyor. Bu reform vatandaşlığa kabulü bazı açılardan kolaylaştırsa da eleştirmenler, kasıtlı olarak geniş ve yoruma açık bir dil kullanıldığını belirtiyor. Ayrıca, Almanya’nın özel “tarihi sorumluluğuna” resmi bir bağlılık şartı getirilmiş olup vatandaşlık süreci genişletildi. Eleştirmenler, özellikle 7 Ekim 2023’ten bu yana ve iddia edilen “ithal antisemitizm” tartışmalarının ortasında, bu durumun siyasi söylemlerin keyfi olarak değerlendirilmesine ciddi bir alan açtığını savunuyor.

Abdullah’ın davası, bu tarz yorumlamaların ne kadar hızlı sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Schunke, 26 Eylül’de LEA’ya gönderdiği bilgi talebinde Abdullah’ı “antisemit ve terör destekçisi olduğu iddia edilen biri” olarak tanımladı. Ayrıca Schunke, Abdullah’ın bir gün önce yeni aldığı Almanya pasaportunun fotoğrafını Instagram’da paylaşmış olmasına da atıfta bulundu. Schunke bilgi talebinde, “Böyle kişiler Almanya’da nasıl vatandaşlığa alınabiliyor?” diye sordu. Ayrıca ilgili makamlara şu soruyu da yöneltti: “Bu adamın vatandaşlığa kabulünü gözden geçirmek ve muhtemelen iptal etmek için adımlar atmayı planlıyor musunuz?“

Birkaç gün sonra, LEA’nın vatandaşlığa kabul dairesi başkanı Wiebke Gramm, Schunke ve basından gelen diğer bilgi taleplerini iç istihbarat teşkilatının Berlin Senatosu temsilcisi Claudia Vanoni‘ye ileterek “ivedi şekilde bir değerlendirme” yapılmasını talep etti.

Basından gelen bilgi talepleri, Schunke’nin kendi talebine ekran görüntüsü olarak eklediği ve Nius‘a göre kendi taleplerinde de yer alan bir Instagram hikayesine odaklanıyordu. Görünüşe göre Abdullah, bu hikayeyi Instagram’da paylaşmıştı. Görselde; denize karşı oturmuş, maskeli, Filistin bayraklı ve sırt çantalı iki adam arkadan görülüyor. Adamlar yeşil alın bantları takıyor. Kıyafetleri ve deniz kenarındaki ortam, onların Hamas’ın Gazze’deki silahlı kanadının üyeleri olduklarına işaret ediyor.

Bu yorumlama ise tam olarak kesin değil. Görselde hiçbir silah veya slogan görünmüyor. Görselin üst kısmındaki küçük çubuklar, bu Instagram hikayesinin Abdullah’ın o gün paylaştığı yaklaşık yirmi hikayeden biri olduğunu gösteriyor. Abdullah, Instagram’da görseli yeşil bir kalp emojisiyle birlikte “Heroes of Palestine” (Filistin’in Kahramanları) ifadesiyle paylaşmıştı.

Yetkililerin, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasını gerekçelendirmek için gösterdiği ikinci bir sosyal medya paylaşımında, Hamas’ın 2004 yılında ölen kurucularından Şeyh Ahmed Yasin yer alıyor. Abdullah, Nisan 2025’te Threads platformunda bu görsele bir kalp emojisi ve Filistin bayrağı emojisi eklemişti. Berliner Zeitung ayrıca, Abdullah’ın paylaştığı iddia edilen bir Yasin videosuna da atıfta bulundu.

Berlin makamları bu paylaşımları, Hamas’a yönelik sempatisinin veya bağlantısının açık bir ifadesi olarak yorumluyor. Bunu da büyük ölçüde iç istihbarat teşkilatının değerlendirmelerine dayandırıyorlar. Teşkilat; LEA’nın bilgi talebine yanıt olarak Gramm’a, Abdullah’ın Instagram hesabı daha önce kendileri tarafından bilinmiyor olsa da paylaşımlarının Hamas’a yönelik bir sempatiye işaret ettiğini belirten bir değerlendirme gönderdi.

İç istihbarat teşkilatı, düzenli bir şekilde Filistin karşıtı ve zaman zaman açıkça ırkçı içerikler paylaşan @RakMakkabi adlı bir X hesabını kaynak aldı. Bu hesabın yaptığı bir paylaşım (Görünüşe göre Abdullah’ın vatandaşlığa kabulünü söz konusu Instagram hikayesiyle kamuoyu önünde ilişkilendiren ilk gönderi) X‘te 4 binden fazla beğeni aldı. Gönderi, Schunke’nin Berlin makamlarına yönelik bilgi talebinden sadece saatler önce yayımlanmış ve öncesinde bizzat köşe yazarının kendisi tarafından da yaygınlaştırılmıştı.

LEA, bunun ardından Almanya Vatandaşlık Yasası’nın 35. Maddesi uyarınca, halihazırda tamamlanmış olan vatandaşlığa kabul işlemini “hileli aldatma” gerekçesiyle iptal etmek için yasal süreç başlattı. Yetkililer, Abdullah’ın vatandaşlığa kabul sürecinde Almanya’nın anayasal düzenine olan bağlılığını gerçeğe aykırı bir şekilde teyit ettiğini savunuyor. Davanın merkezinde, Almanya’nın “Nasyonal Sosyalist adaletsizliğe ve bunun sonuçlarına, özellikle de Yahudi yaşamının korunmasına yönelik özel tarihi sorumluluğunu” kabul eden zorunlu beyan yer alıyor. 2024 vatandaşlık reformundan beri bu beyan (10. Madde kapsamında) vatandaşlığa kabul için açık bir şart haline geldi.

Bu gerekçelendirme mantığı sonraki kararlarda da devam ediyor. Berlin Senatosu’nun, Abdullah’ın avukatı Alexander Górski‘ye verdiği ve vatandaşlıktan çıkarma kararına yapılan itirazı reddeden Mart 2026 tarihli yanıtında, “Müvekkilinizin ancak vatandaşlığa kabulünden sonra ortaya çıktığı üzere, kendisi … HAMAS ile bağlantılıdır” ifadesi yer alıyor.

Jacobin‘den gelen detaylı bilgi taleplerine yanıt olarak, Berlin Eyalet Göçmenlik Dairesi ve Senato yönetimi sözcüsü, yetkililerin belirli kişilerle ilgili idari süreçler hakkında yorum yapamayacağını belirtti.

Almanya Barolar Birliği Göç Hukuku Çalışma Grubu Yürütme Kurulu Başkanı ve avukat Thomas Oberhäuser, Abdullah A.’nın davasını hukuki ve siyasi açıdan önemli buluyor. Abdullah’ın davasında yer almayan Oberhäuser, Yahudi yaşamını korumaya yönelik güçlendirilmiş taahhüdün aynı zamanda 2023’ten bu yana devam eden Filistin yanlısı protestolara da tartışmasız bir yanıt olduğunu belirtiyor.

Oberhäuser, bu davada nihai olarak asıl önemli olanın ifadenin kendisinden ziyade arkasında yattığı varsayılan tutum olduğunu savunuyor. Bir anlamda ispat yükü tersine dönmüş durumda. Yetkililer artık geriye dönük olarak bir kişinin Yahudi yaşamının korunmasıyla çelişen görüşlere sahip olup olmadığına dair çıkarım yapmak zorunda. Oberhäuser, “Yetkililer artık bir ifadenin tam olarak bu maksatla kullanıldığını kanıtlamak zorunda” dedi.

Oberhäuser, vatandaşlık yasasının siyasi söylemleri cezalandırmak için kullanıldığına dair endişeleri anlaşılır buluyor ve durumu şu sözlerle açıklıyor: “Uzun zamandır korktuğum ve hukuken de mümkün olan şey tam olarak bu: Yasama organı; yetkililere, hukuka aykırı olduğuna hükmedilen vatandaşlığa kabulleri iptal edebilecekleri on yıllık bir süre tanıdı.”

Davanın ne kadar siyasallaştığı, medyanın ve siyasetin verdiği tepkilerden açıkça görülebiliyor. Nius, Bild, birkaç yerel Berlin yayın organı ile dpa haber ajansı ve onun aracılığıyla Der Spiegel, Die Zeit ve Süddeutsche Zeitung gibi büyük yayınların tümü, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasına geniş yer ayırdı. Berlin Belediye Başkanı Kai Wegner bile konuya dahil oldu. Wegner, geçtiğimiz kasım ayında X‘te “Vatandaşlığa kabul sürecinde özgür demokratik temel düzene bağlılık bizim için sadece bir formalite değildir. Sistemi kandırabileceğini sanan herkes, Berlin makamlarının ne kadar tutarlı hareket edeceğini görebilir.” şeklinde bir açıklama paylaştı. Wegner aynı paylaşımda, Bild‘in “Vatandaşlığa kabul geri alındı: Berlin, Hamas hayranının Alman pasaportunu elinden aldı“manşetinin bağlantısını da paylaşmıştı.

dpa‘nın aktardığına göre, Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Wiesbaden’de düzenlenen Almanya Federal Kriminal Dairesi konferansının oturum aralarında davaya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Bunu açıkça destekliyorum” dedi. Çifte vatandaşları ilgilendiren benzer vakalarda da yetkililerin “onları tespit ettiğimizde” aynı şekilde hareket etmesi gerektiğini söyledi.

Abdullah, suçlamaları reddediyor. Jacobin‘in ulaştığı ve avukatı Górski tarafından sunulan acil itiraz başvurusunda, “Dayanışmam yalnızca ve tamamen Filistin halkına, yani kendi halkımadır” diye belirtiyor. Hamas’a “hiçbir şekilde” destek veya sempati ifade etme niyetinde olmadığını söylüyor ve şiddeti bir araç olarak reddediyor.

Jacobin, dava hakkında Abdullah ile kapsamlı bir şekilde konuştu. Abdullah, vatandaşlığının elinden alınmasını ansızın vuran bir felaket olarak tanımlıyor: “Konuşmayı burada, Berlin’de öğrendim. Arkadaşlarım burada, hayatım burada, her şeyim burada.” Bu nedenle, Almanya’ya olan aidiyetinin iptal edilmesi ona çok daha saçma geliyor. Medyada çıkan haberlerin ardından sosyal çevresindeki birçok kişinin kendisinden uzaklaştığını söylüyor ve ekliyor, “Artık arkadaşlarım ve ailem arasında büyük bir korku hakim.“

Abdullah, yetkilileri aldattığı yönündeki suçlamaları da kesin bir dille reddediyor. “Tarihi sorumluluğu kabul ettiğini” belirten Abdullah, “Almanya’nın bir sorumluluk taşıdığını” söylüyor. İsrail’e yönelik eleştirilerin de bundan net bir şekilde ayrışması gerektiğini savunuyor ve eleştirilerinin açıkça Yahudileri hedef almadığında ısrar ediyor. Abdullah A., kanıt olarak gösterilen sosyal medya paylaşımlarının bağlamından koparıldığını belirten Abdullah, “Hamas’tan hiç bahsetmedim. Benim için mesele öncelikle Filistin bayrağıydı” diyor.

Abdullah A.’nın davası giderek Almanya makamlarının reforme edilmiş vatandaşlık yasasının yorumunu ne kadar esnetmeye istekli olduklarını gösteren bir turnusol testine dönüşüyor. Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılma kararına karşı mücadele ettiği acil yargı sürecinin, Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi ve Avrupa Hukuki Destek Merkezi (ELSC) tarafından desteklenmesinin nedeni de bu.

Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi’nin ifade ve toplanma özgürlüğü uzmanı Paula Zimmermann, Jacobin‘e verdiği bir röportajda, “Bildiğimiz kadarıyla bu, söz konusu paylaşımlara ilişkin herhangi bir cezai kovuşturma veya idari kabahat süreci olmaksızın sosyal medya paylaşımları üzerinden vatandaşlığın derhal iptal edildiği ilk vakadır” dedi.

Zimmermann’a göre bu dava, “iki kademeli bir ifade özgürlüğü sistemi” izlenimi yaratıyor. Almanya’da doğmamış ancak sonradan vatandaşlığa kabul edilmiş kişiler için temel haklar, ek bir şarta bağlı olarak varlık gösteriyor gibi görünüyor. Zimmermann davayı göç ve vatandaşlık hukukunun araçsallaştırılması olarak değerlendiriyor ve yetkililerin Abdullah A. üzerinden ibretlik bir örnek yaratmaya çalıştığını düşünüyor. Aynı zamanda bu vakayı, sözde “ithal antisemitizm” etrafında şekillenen daha geniş siyasi söylemlerin bir parçası olarak değerlendiriyor.

Zimmermann, Abdullah’ın Filistin dayanışma hareketi içinde önde gelen bir aktivist olmamasının özellikle dikkat çekici olduğunu söylüyor ve davanın sindirici bir etki yaratmasının amaçlandığına inanıyor. Böyle bir etkinin şimdiden kendini göstermeye başladığı, Abdullah’ı şahsen tanıyan ve davayı yakından takip eden Berlin merkezli eğitimci Basem Said tarafından da dile getiriliyor. Said, “Biz Filistinliler için vatandaşlığın kaybedilmesi bir gözdağı anlamına geliyor. Pek çok insan artık fikirlerini ifade etmekten son derece korkuyor” şeklinde görüşlerini dile getiriyor.

İptal kararı geçerliliğini korursa Abdullah vatansız kalacak. Almanya’da kalmasına izin verilip verilmeyeceği ve verilecekse bunun ne kadar süreceği ise belirsizliğini koruyor. Oberhäuser’e göre bu dava, vatandaşlık yasasının son yıllarda nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Sonradan vatandaşlığa kabul edilenler artık fiilen, yetkililerin vatandaşlıklarını yeniden iptal edebileceği belirsizliğiyle on yıl boyunca yaşamak durumda kalıyorlar ki bu da pratikte bir tür “deneme süreli vatandaşlık” anlamına geliyor.

Zimmermann da benzer şekilde bu davayı daha geniş bir resmin parçası olarak görüyor: “İfade veya toplanma özgürlüğünün kullanımını, ortada herhangi bir cezai mahkumiyet olmasa bile, göç hukuku aracılığıyla yaptırıma tabi tutmaya yönelik girişimleri giderek daha fazla görüyoruz.” Zimmermann, Berlin makamlarının geçtiğimiz yıl Gazze protestolarının ardından Berlin Senatosu’nun baskısıyla sınır dışı etmeye çalıştığı dört aktivistin yer aldığı “Berlin Dörtlüsü” davasına işaret ediyor. Bu vakalardan birinde, bir Berlin idare mahkemesi yakın zamanda sınır dışı işleminin hukuka aykırı olduğuna hükmetmişti.

Abdullah’ın avukatı Górski, Berlin makamlarının davayı nitelendirme biçimini kesin bir dille reddediyor. Yetkililerin, bağlam veya somut bir kanıt sunmaksızın birbirinden kopuk sosyal medya paylaşımlarından yola çıkarak bir dünya görüşü kurguladıklarını savunan Górski’ye göre bu dava, siyasi ve medyatik kampanyaların devletin eylemlerini nasıl giderek daha fazla şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. 7 Ekim 2023’ten bu yana; sağcı medya kuruluşlarının, STK’lerin ve bireylerin Filistin yanlısı sosyal medya içeriklerini kasıtlı olarak yetkililere ihbar ettiğini ve bu konuda giderek artan bir eğilim gözlemlediğini belirtiyor. Górski, Jacobin‘e yaptığı açıklamada Almanya’da bir “ihbarcılık ruhunun” hakim olduğunu söyledi.

Sosyal medya paylaşımları nedeniyle vatandaşlıkları iptal edilmek istenen birkaç kişiyi temsil eden Górski, “Buradaki tehlike, vatandaşlığın deneme süreli bir vatandaşlığa dönüşmesidir” diyor. Górski, sonradan Almanya vatandaşlığına geçenlerin, ifade ve toplanma özgürlüğü söz konusu olduğunda tamamen farklı bir standarda tabi tutulduğunu savunuyor. Ayrıca, bu eşitsiz muamelenin özgür demokratik düzeni korumak adına meşrulaştırılmasını da iki yüzlü bir çelişki olarak tanımlıyor.

Abdullah için bu durumun sonuçları son derece hissedilir. Şu anda acil bir sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya olmasa da vatandaşlığının iptal edilmesi, onu yeniden güvencesiz bir göçmen statüsüne itebilir. Górski, vatandaşlığın kaybedilmesinin varoluşsal bir dışlanma biçimi anlamına geldiğini savunuyor ve ekliyor: “Birdenbire size şu söyleniyor: Buraya ait değilsiniz.“

Amed’de bir Filistinli dansçı: İktidar kimliğimizi nasıl şekillendiriyor?

Kurucusu olduğu dans grubu Shaden Dans Topluluğu, 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nde “Tüyler” adıyla bir dans gösterisi sunan Filistinli dans sanatçısı Shaden Abu Elasal, Kürtlerin kültürlerine olan bağlılığından çok etkilendiğini belirtti. Abu Elasal’ın dans gösterisi, iktidarın beden ve kimlik üzerindeki etkilerini sorguluyor.

Shaden Dans Topluluğu’nun “Tüyler” dans gösterisinden, Foto: Amed Theater Fest

Diyarbakır’da bu sene düzenlenen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nin teması “Barış İçin Diyalog” olarak belirlendi. Belediyenin bünyesinde çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Şehir Tiyatrosu öncülüğünde gerçekleşen festival, 22 Nisan günü bir resepsiyonla başladı.

2 Mayıs tarihine kadar yani 10 gün sürece olan festivalde 19 ülkeden tiyatro topluluklarının katılımıyla pek çok tiyatro oyunu ve dans gösterimi seyirciyle buluşacak. Tiyatro ile ilgili çeşitli panel ve atölyeler düzenlenecek.

Sudan, Ukrayna, Suriye, Kürdistan Bölgesi gibi ülkelerin yanı sıra Filistin’den de Shaden Dans Topluluğu festivale katılan gruplar ve sanatçılar arasında yer alıyor. 25 Nisan tarihinde Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluşan ekibin projesinin adı “Feathers” (Tüyler).

Tanıtım bülteninde “Bilincimiz oluştuğunda, gerçekte ne kadar özgür olduğumuzu ve iktidarın pençesinden asla kurtulup kurtulamayacağımızı bilmediğimizi fark ederiz. Tüyler, iktidarın kimliğimizi nasıl şekillendirdiğini, güzellik ve iyilik algımızı nasıl etkilediğini ve bir insanı sevgiden nefrete nasıl sürüklediğini araştırıyor. Tüyler’de dört varlık bir araya gelir ve insan etkileşiminin karmaşıklığını ve yaşamlarını şekillendiren iktidar güçlerini ortaya koyan sahnelerde iç içe geçerler. Bu, biri baskın, diğeri itaatkar olan iki varlık arasındaki bir aşk hikayesinde somutlaşır. İtaatkar varlık, kendisinin ne olduğunu fark etmez” sözleriyle tanıtılan dans gösterisini, Filistin’de kadın bir dansçı olmayı ve festivali dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, topluluğun kurucusu Shahdan Ebu ile Niha+ için konuştu.

Merhaba Ms. Shaden. Amed’e hoş geldin. Filistinli bir koreograf ve dansçı olarak Uluslararası Tiyatro Festivalimize hoş geldin. Öncelikle şunu sormak istiyorum, Shaden Abu Elasal kimdir ve Shaden Dans Topluluğu nedir? Bize biraz kendinden bahseder misin?

Öncelikle burada olduğum için mutluyum, bu röportaj için teşekkürler Serhat. Ben Shaden Abu Elasal. Nasıra’da doğdum, Filistin’in kuzeyinde. Dans eğitimimi Kudüs’teki Müzik ve Dans Akademisi’nde tamamladım. Sonra Nasıra’ya geri döndüm ve dans üzerine projeler, eğitim programları kurmaya başladım. Bunun yanı sıra bağımsız bir koreograf olarak kendi eserlerimi üretmeye başladım. Yani bir yandan dans, bale ve çağdaş dans üzerine yoğunlaşan bir eğitim yolu, diğer yanda ise bir koreograf olarak kendimi geliştirme süreci vardı. 2016 yılında Nasıra’da 14-18 yaş arası gençler için bale ve çağdaş dans topluluğunu kurdum; orada dansı kendimizi, dünyayı ve karmaşık gerçekliğimizi anlamak için bir araç olarak kullandık. Teknik eğitimin yanı sıra, bedeni bir eğitim aracı olarak araştırdık. 2019’da ise Shaden Dans Topluluğu’nu kurdum. Bir dansçı olarak birçok projede yer alıp kendi eserlerimi sergiledikten sonra, artık sadece bir koreograf olmaya ve sahnede değil, sahne arkasında üretmeye karar verdim. Buna 2019’da başladım; toplulukta Filistinli dansçıların yanı sıra dünyanın dört bir yanından dansçılar var.

Soldan Sağa: Serhat Kural, Shaden Abu Elasal, Rugeş Kırıcı

“Filistin acı çekerken, sesimin güç çıkmasını istedim”

Filistin’de bir dansçı ve aynı zamanda bir kadın olmak ne demek? Bu konuda nasıl bir yolculuğun oldu?

1948 Nekbe’sinden bu yana uzun yıllardır baskı altında olan bir toplumda, Nekbe’nin üçüncü kuşağı olarak ve çok “sıcak” bir bölgede yaşayan bir Filistinli olarak… Çok zor, karmaşık ve güç bir durum bu. Her gün süren bir acı gibi. Bir kadın ve bir insan olarak benimsediğim değerlerin, beni ben yapan şeyleri oluşturduğunu söylemek istiyorum. Siyasi ve sosyal olarak çok aktif bir aileden geliyorum. Bu yüzden adalet, eşitlik ve insana saygı kavramları kimliğimin çok güçlü bir parçasıydı. Çocukluğumdan beri yaşadığımız dünya hakkında, kendim hakkında, bu durumda ne yapabileceğim ve etkimin ne olduğu hakkında kendime sorular soruyordum. Bunca yıl Filistinlilerin çektiği acıları görürken, sesimin olduğundan daha gür çıkmasını sağlayabilir miyim?

Bunu çok iyi anlayabiliyorum çünkü bizim hikayemiz de az çok Kürt dansçıların hikayesi de sizinkiyle aynı. Seninle ve grubunla tanıştığımda, performansınızı izlediğimde bir yanım çok mutlu oldu. Diğer yanım ise çok hassaslaştı çünkü panelinizi dinlediğimde, iktidarın bedeni nasıl etkileyebileceği üzerine bir koreografi oluşturduğunu söylemiştin. Birçok eser de bununla ilgili; çünkü denge değişkendir ve daha özgür olmak için kararlarımızı başkalarına bırakmak zorunda değiliz. Seni bu yüzden çok ama çok iyi anlayabiliyorum. Projeniz hakkında biraz bilgi verebilir misin, bize ne anlatmak istediniz?

Evet, bu aslında kim olduğumun, bu gerçeklik içinde bir insan olarak nasıl var olduğumun ve aynı zamanda hayatımdaki devrimci yanımın bir birleşimi. Genelde her şeyde farklı, yeni ve benzersiz olanı ararım. Bu yüzden sanatımda kurban olmak istemiyorum; ne gerçek hayatta ne de sanatımda. Dünyaya bir mesajı olan biriyle, yeni bir şeyler arayan bir sanatçı olmanın kombinasyonunu arıyorum. Otoritenin sanatımın nasıl olacağına karar vermesini istemiyorum. Gerçekliği kopyalamama konusunda çok hassasım. Gerçekliği alıyorum, onu kazmaya ve yeni bir şey yaratmaya başlıyorum. En büyük mutluluğum stüdyoya girip araştırmaya başladığım ve o anda daha önce görmediğim farklı bir şeyin yaratıldığı andır. Sanatın bana verdiği bu şaşkınlık hissi beni güçlü hissettiriyor ve bu güç, bu coğrafyada hayatta kalmamı sağlıyor. Yaratırken gücümü hissediyorum. Başkalarının benden istediği gibi değil, kendi istediğim gibi yaratırken gücümü hissediyorum. Bu, bir kadın, bir insan ve bir sanatçı olarak kim olduğumun birleşimidir. Umarım beni anlamışsınızdır.

“Kendimden bahsetmek benim için zor”

Bir sanatçı olarak Filistin’de yaşayan kadınlara cesaret verdiğini düşünüyor musun?

Bilmiyorum. Bildiğim tek şey…

Bu konuyu biraz açmak istiyorum; belki sana yardımcı olur. Eserlerinle ilgili iki video izledim, çok etkileyiciydi. İçinde birçok kadın dansçı gördüm, sanırım grubunuzda çok fazla kadın var. Sen bir şey yaratıyorsun ve onlar da seninle bir şeyler yapma fırsatı buluyor. Hem bir koreograf hem de bir kadın lider gibisin. Bu yüzden bunu sordum.

Kendimden bir lider olarak bahsetmek benim için zor. Çevremdeki insanları, daha önce yapılmamış bir şeyi yapabilecekleri konusunda olumlu yönde etkileyebildiğimi söyleyebilirim. Eğer araçları varsa, ısrar ederlerse, kendilerine inanırlarsa ve çok çalışırlarsa, sanırım onlar için bir örnek teşkil edebilirim. Çünkü bir Arap kadını olarak Dans Akademisi’nde okuyan ilk kişiydim. O zamanlar toplumumuzda “çağdaş dans” kelimesi yaygın değildi. Ama bu adımı attım çünkü bunu yapmak istiyordum. Geri dönüp orada bir şeyler yaratmak… Benim performanslarım sadece güzel görünen “şovlar” değil. Benim performansım farklıdır, yüzeysel değildir ve bunda ısrarcıyım. Ayrıca teknik ve sanatsal olarak çok yüksek düzeyde iyi bir okul kurmayı başardım. Bu yüzden, eğitim verdiğim ve bu grupta dans eden bu kadın öğrencilerin dünyayı, toplumun görmemizi istediği yerden farklı gördüklerini umuyorum. Bazılarının dansa devam etmesi ve şimdi koreograf olarak kendi yollarını çizmeleri beni mutlu ediyor. Umarım üzerlerinde olumlu bir etkim olmuştur.

Foto: Amed Theater Fest

“Festival çok güçlü”

Bu kadınlar için bir örnek olacağından eminim. Amed’deki deneyiminden konuşmak istiyorum. Amed ve performansınız hakkında neler hissediyorsun? Seyirci eserinizi nasıl karşıladı, eleştiriler nasıldı? Bu deneyimi bizimle paylaşır mısın?

Öncelikle, bu festival fikri panelleriyle ve performanslarıyla gerçekten çok güçlü ve önemli. Çünkü her zaman sesimizi kısmaya, bizi susturmaya yönelik bir çaba var. Bu festivalde, baskı altındaki insanlara ayağa kalkma, kendilerini ifade etme ve bu yerin sahip olduğu tüm o güzellikle kendilerini anlatma gücü veriliyor. İnsanlar çok nazik, çok cömert. Birçok festivale gittim ama bir kadının yönettiği bir festivalde olmak farklı, bunu söylemeliyim. Kendine has bir ruhu var. Kürt halkının kültürlerine olan bağlılığına, kendilerini sanatla ifade etme konusundaki ısrarlarına gerçekten hayran kaldım. Kültürlerini kaybetmiyorlar. Açılışı gördüğümde “Vay canına” dedim. İnsanların burada birbirine ne kadar bağlı olduğunu görüyorum. Kadın belediye başkanı figürü de çok benzersiz bir şey. Sanırım bundan öğreneceğim şeyler var.

Son sorum. Filistin toplumuna derin bir saygı duyduğumu söylemek istiyorum. Her zaman yanınızdayız. Koşulların çok zor olduğunu biliyorum. Ama dediğim gibi, birbirimize benziyoruz. Umarım Filistin yakında özgür olacak. Son olarak, bir çağdaş dansçı olarak Filistin’deki izleyiciyle nasıl bir ilişkin var?

Daha önce de söylediğim gibi, bu hem Nasıra hem Filistin’in kuzeyi hem de Batı Şeria için yeni bir şey. Ama insanlar meraklı. Performanslarımıza geliyorlar ve sorular soruyorlar. Bazen “anlamıyoruz” deseler de, iyi olan taraf şu ki insanlarla konuşuyoruz, bir diyalog kuruluyor. Son eserimiz olan Feathers (Tüyler), daha net bir dramaya ve karakterlere sahip olduğu için seyirci onunla önceki daha soyut çalışmalarıma göre daha fazla etkileşim kurdu. Bu tür eserlerin insanları size yakınlaştırdığını düşünüyorum. Bazen bu tarz performanslardan korkuyorlar çünkü onları analiz edecek araçlara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Ama onlara gidip konuştuğunuzda, açıkladığınızda ve “Sorun değil, bunu istediğiniz yere çekebilirsiniz” dediğinizde insanlar rahatlıyor. Rahatladıklarında hayal güçleri çalışıyor. Bu yüzden bir izleyici kitlemiz olduğu için mutluyum. Çok büyük değil ama giderek büyüyen bir kitle var.

Kesinlikle. Çok iyi anlıyorum çünkü biz de aynı süreçteyiz. İzleyici için daha anlaşılır olma yolunda aynı şekilde ilerliyoruz. Ama bir yanımız da daha soyut olmak istiyor. Bu bizim kaderimiz demek istemiyorum ama seyirciyle yakınlaşmak için bir dengeye ihtiyacımız var.

Kesinlikle. Ve seyircinin “üstünde” olmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü işimiz sahnede var oluyor ve bu seyirci olmadan bizim için hiçbir anlamı yok. Sanatçı olarak kendine sadık kalmakla seyircine sadık kalmak arasındaki o kombinasyon… Sanatsal vizyonumuzdan ödün vermeden bu dengeyi bulmalıyız.

Çok teşekkür ederim Shahdan.

Spas Serhat.

Filistin direnişinin sesi aramızdan ayrıldı

Lübnan İç Savaşı’nın gölgesindeki müziği siyasi ve kültürel hafızada derin bir iz bırakan Lübnanlı sanatçı Ahmad Kaabour vefat etti.

Filistinli şair Tawfiq Ziad’ın “Ounadikom” (Size sesleniyorum) adlı şiirini besteleyen Lübnanlı müzisyen, besteci ve oyuncu Ahmad Kaabour, ailesinin perşembe günü yaptığı açıklamaya göre vefat etti.

Babası Lübnan’ın ilk kemancılarından “Mahmoud Al Rashidi” olan Kaabour, 1955 yılında Beyrut’ta doğmuştu. 1975’te Lübnan İç Savaşı’nın patlak verdiği dönemde, sürekli saldırı altında olan Beyrut gibi bir şehirde, Filistinli şair Tawfiq Ziad’ın şiirinden “Ounadikom”u besteledi ve seslendirdi.

1978’de Lübnan Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Tiyatro Bölümü’ne katıldı ve tiyatro diplomasıyla mezun oldu.

Kaabour, İç Savaş sırasında kendi vatandaşlarına destek olmak için halk komiteleri kurdu. Dünyaya en kalıcı mirası olan “Ounadikom”u armağan ettiği bu direniş ortamında, “Bana Mülteci Dediler” (They Called Me a Refugee), “Batı Şeria’nın Nabzı” (Pulse of the West Bank) ve “Ey Toprağın Aşıkları, Öne Çıkın” (O Lovers of the Land, Come Forth) gibi şarkıları, savaş ve yerinden edilmenin mağdurlarının direnişine ses verdi.

Kaabour, sanat kariyerinde Filistin davasına dair eserler üretmekten vazgeçmedi.

Müzikal, sinematik ve teatral gösterileri

1975 yılından itibaren Ahmad Kaabour, kültür, eğitim ve sosyal komiteler bünyesinde yüzlerce konser ve tiyatro gösterisini hayata geçirdi. Ayrıca “Lübnan Kukla Tiyatrosu” (Lebanese Puppet Theatre) gibi çocuk tiyatrosu çalışmalarıyla da tanınmaktadır. Kaabour, oyunculuk kariyerinde “Carlos” filminde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) liderlerinden Wadih Haddad’ı canlandırmasıyla öne çıkmıştır.

Kaabour’un websitesindeki bilgilere göre, Beiteddine Festivali, Anjar, Beyrut dahil olmak üzere birçok yerli ve uluslararası festivalde müzikal gösteriler sergilemiştir. Ayrıca Future TV gibi programlarda da performanslar sergilemiştir.

Son zamanlarda, 2023’te Beyrut Arap Üniversitesi’nde “Gazze’nin Çocuklarına Barış” (Peace to the Children of Gaza) ve 2025’te Al Balad Tiyatrosu’nda “Gazze’nin Direniş Sesleri” (Gaza’s Sounds of Resistance) adlı konserler de vermiştir.

Kaabour’un eserleri; direniş, Filistin trajedisi, zorla yerinden edilme, savaş, sürgün, kimlik ve kayıp gibi temaları ele alırken nesiller boyu süren yas ve direniş duygusunu hâlâ yansıtmaya devam ediyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.