“Bir İsrailli, İspanya’ya çöp ülke olduğunu söylüyor. Dünyanın bir numaralı paryası olan, başbakanı aranan bir adam olan, insanlığa karşı suçlarla itham edilen ve sözde demokratik rejimi içten içe çökeyazan bir devletin generali; Avrupa’nın en görkemli ülkelerinden birine, muazzam bir mirasa ve hiç de fena olmayan bir bugüne sahip bir ülkeye ahlak dersi veriyor.”
Foto: Antonio Sempere / Europa Press
İsrailli gazeteci ve yazar Gideon Levy’nin kaleme aldığı ve Haaretz’de yayımlanan bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Amir Avivi, İsrail’in Kaptan B.H. Liddell Hart’ıdır. Yani 20. yüzyılın önde gelen İngiltereli askeri tarihçisi ve kuramcısının bir benzeri. Avivi, Habit’honistim’in (İsrail Savunma ve Güvenlik Forumu) kurucusu, muharebe istihkâm sınıfından bir yedek tuğgeneral ve pek de akıcı konuşamayan bir televizyon yorumcusu. Tıpkı silah arkadaşlarının çoğu gibi, onun da ünü her yeni savaşla birlikte haber stüdyolarında yükseliyor. Ne var ki Avivi’nin menzili, İsrail ordusunun topçu mermilerinin menzilini fazlasıyla aşıyor. Onun çapında bir stratejist, elbette kendini sadece Gazze ve Lübnan’daki gelişmelerle sınırlamayacaktır. Küresel bir bakış açısına sahip Avivi’nin cahil dünyaya, özellikle de karanlığa gömülmüş Avrupa’ya öğretecek çok şeyi var.
Avivi, Faslı göçmenlerin İspanya topraklarına geçişini gösteren videoları izledi ve o çöküş halindeki ülkeye iletmek istediği mesajları var. İspanyalılar, uzman Avivi’nin öğüdüne kulak verin: Diplomat Pinchas Avivi’nin oğlu olarak Latin Amerika’da geçirdiği yıllardan kalma İspanyolcasıyla konuşuyor ki Madrid’deki o avamlar bile anlayabilsin. Ardından İbranice olarak Avivi, İspanya’ya bir “çöp ülke” olduğunu açıklıyor.
Anladınız mı? Bir İsrailli, İspanya’ya çöp ülke olduğunu söylüyor. Dünyanın bir numaralı paryası olan, başbakanı aranan bir adam olan, insanlığa karşı suçlarla itham edilen ve sözde demokratik rejimi içten içe çökeyazan bir devletin generali; Avrupa’nın en görkemli ülkelerinden birine, muazzam bir mirasa ve hiç de fena olmayan bir bugüne sahip bir ülkeye ahlak dersi veriyor. Avivi’nin evindeki aynalar çoktan paramparça olmuş. Uzun zamandır kendini onlarda göremiyor. Ortada zerre kadar öz farkındalık yok. O duygu çoktan yitip gitti, tıpkı ufacık da olsa bir utanç duygusu gibi.
Avivi, Facebook sayfasında şöyle yazmıştı: “Amigos, İspanya’nın sonunun başlangıcına tanık oluyoruz. İspanya çürümekte olan bir ülke… bir üçüncü dünya ülkesi… Avrupa ele geçiriliyor. Her yönden, resmen ele geçiriliyor. Woke, ilerlemeci bir hükümetin bulunduğu her yerde ülke düpedüz bir çöp ülkeye dönüşüyor. Sınırlar ihlal ediliyor, kontrolsüz göç, yoksulluk, çökertilen bir ekonomi… İşte kıtanın içler acısı geleceği bu ve bu, orada yaşayan Yahudiler için de son derece kötü bir haber. Bu nedenle şu anda onların ayağa kalkıp İsrail’e gelmeleri düpedüz en doğrusu.”
Caesarea’nın lüks kasabalarında yaşayan birinden geleceğe dair vizyoner bir konuşma. Avivi, bunca İsraillinin duygularına tercüman olmasaydı buna gülünüp geçilebilirdi. Fakat Avivi, var olan en İsrailli jargonla konuşuyordu. Generaller de böyle konuşur, askerlik sonrası çıktıkları o kibirli, aşırı milliyetçi yurt dışı gezilerindeki terhis olmuş askerler de. Kardeşim, en iyisi biziz. Bütün dünyaya laf sokup ona ahlak dersi veriyoruz. Bu, tek bir patolojik nöbet halinde ve tek bir video klibe sığdırılmış, megaloman bir taşralılığın öz farkındalık yoksunluğudur.
Bu video klipte her şey var. Avivi, İspanya’yı elbette Gazze’deki soykırıma karşı kampanyaya öncülük etmeye cüret ettiği için aşağılıyor. Karizmatik başbakanı, İsrail bağlamında uluslararası hukuktan ve ahlaktan söz eden bir ülke, Avivi’yle ve hepimizle karşı karşıya gelmeyi göze almış demektir. Bakın siz İspanyalılar, size ve o çöp ülkenize göstereceğiz. İsraillilerin Dünya Kupası finalinde İspanya’ya karşı Arjantin’i desteklemesiyle alınan milli intikamın ardından, işte size bir kıyamet silahı: Avivi. Bu arada, Müslüman göçmenler üzerinden korku salmak ve ilerici düşünceye karşı ağız dolusu laf etmek için de fırsat doğuyor.
Madrid’de Prado Müzesi varmış, ne olmuş? Bizde de Latrun’daki Zırhlı Birlikler Anıtı var. Sizde Antoni Gaudí var, bizde Tel Aviv’in Atarim Meydanı. Sizde Real Madrid var, bizde Beitar Kudüs. Federico García Lorca’nız ve Pablo Picasso’nuz varmış, ne olmuş?
Burada ayrıca, Avrupa’daki Yahudileri oradan derhal göç etmeye çağırma fırsatı da var. Bırakın o batmakta olan kıtayı ve geleceği toz pembe bir yere gelin. Güvenli, vaatlerle dolu bir ülkeye, barışı ve refahı gözeten sağlam bir demokrasiye. Geleceğiniz burada Yahudi kardeşlerimiz. Sınır tanımayan, bir sonraki savaşın bu hafta mı yoksa gelecek hafta mı patlak vereceğini bilemeyen, milyonlarca Yahudi olmayan tebaasına eziyet eden, yanı başında dünyanın en kötü ve en acımasız rejimlerinden birini barındıran ve bir başka İsrailli generalin dediği gibi, savaş suçlarını hobi edinen bir ülkede. Sevgili Yahudiler, çocukları yok eden bir ülkeye gelin. Burası sizin için çok daha iyi olacak. Avivi’nin söylediklerine kulak verin.
“Alkışlamak artık terörizm mi? Doğrusu, bu beni şaşırtmazdı.”
Foto: Jess Hurd
Steven Methven tarafından yazılan ve Novara Media‘da yayımlanan bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Defend Our Juries üyesi birkaç yüz gösterici iki gün önce Westminster sulh ceza mahkemesi önünde toplandı. Bu kişilerin çoğuna o gün duruşmaları olacağı söylenmişti. Perşembe günü mahkemeye çıkmak üzere çağırılan bu bin 500’den fazla kişi hakkındaki suçlamaysa üzerinde yedi kelime yazan kağıt parçaları taşımaktı: “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı (Filistin Eylemi) destekliyorum.”
Çevirmen notu: Palestine Action ve Defend Our Juries
2020’de kurulan Palestine Action, İsrail’in silah sanayisini hedef alan İngiltere merkezli bir doğrudan eylem grubudur. Grubun amacı, “İsrail’in soykırımcı ve apartheid rejimine küresel katkı verilmesini” sona erdirmektir. Grup, ağırlıklı olarak silah şirketlerini hedef almaktadır. Grubun aktivistlerinin RAF Brize Norton üssündeki savaş uçaklarına zarar vermesinin ardından dönemin İçişleri Bakanı Yvette Cooper tarafından 5 Temmuz 2025’te 2000 tarihli Terörizm Yasası kapsamında grubun faaliyetleri yasaklandı. Böylece grubu kamuoyu önünde desteklemek Terörizm Yasası uyarınca suç hâline geldi. Bu, İngiltere tarihinde bir doğrudan eylem grubunun ilk kez terör örgütü olarak damgalanması oldu. 13 Şubat 2026’da Yüksek Mahkeme yasağın iki gerekçeyle hukuka aykırı olduğuna hükmetti, ancak hükümet kararı temyize taşıdı ve yasak yürürlükte kalmaya devam etti.
Defend Our Juries, 2020’de kurulan İngiltere merkezli bir aktivist gruptur. Grup başlangıçta, bireylerin vicdanlarına göre hareket etme hakkı bağlamında İngiltere’deki hukuki sürecin zayıflatıldığı düşünülen noktaları öne çıkarmak için kuruldu. Palestine Action’ın yasaklanmasının ardından grup, odağını bu yasağa karşı bir kampanyaya kaydırdı. Bu kampanya, aktivistlerin kamusal alanlarda “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı destekliyorum” yazan dövizleri taşıyarak oturmaları etrafında şekillenen sivil itaatsizlik eylemlerinden oluşmaktaydı. “Lift The Ban” (Yasağı Kaldır) adı verilen bu kampanya kapsamında, döviz taşıdıkları için 3 bin 500’den fazla kişi gözaltına alındı. Grup, esasen İngiltere’de protesto hakkını ve hukuki süreci savunduğunu belirtmektedir.
Bu, birçok açıdan zaten anlamsız bir şey. Bir mahkeme, binden fazla kişinin geleceğine tek bir iş gününde karar verebileceğine hükmediyorsa, adalet nedir? Ve bir kağıdın üzerindeki kelimeler bir insanı ceza adalet sisteminin içine çekmenin sebebi oluyorsa, gerçeklik nedir? Ve bir tabelayı elinde tuttun diye altı ya da sekiz kişilik bir polis ekibi tarafından sürüklenip götürülebilecek kadar ciddi, ama aynı zamanda bin 500’den fazla sözde “terör” suçlusunun Londra’ya bir günlük gezide bulunmasına imkân verecek kadar anlamsız olan “terörizm” nedir?
Tüm olayın saçmalığına tuz biber ekercesine, saçları ağarmış birçok “terörist,” adeta Kafka’nın kaleminden çıkmış mahkeme dilekçeleri aldı. Bu dilekçeler, “Mahkemede hazır bulunmanız gerekmektedir,” şeklinde ibareler içermekteydi. Bunların iki satır aşağısında ise acınası bir biçimde “Lütfen gelmeyin” yazmaktaydı.
Mahkemelerin, hele ki terör suçu gibi ağır bir suç için gelinmemesi yönünde yalvaran dilekçeler göndermesi ender görülen bir şey. Metropolitan polisi de İngiltere tarihinin muhtemelen en büyük sözde terör suçluları mahkemesini, üstelik önemli bir mahkeme salonunun önünde, aynı ciddiyetle karşıladı.
Helikopterler mi? Özel harekât timleri mi? Emekli papazların elindeki tabelaları pazarlıkla almaya hazırlanmış seçkin müzakereci ekipler mi?
Hayır.
Polis, bir açıklama yaparak Defend Our Juries hakkında, “Mahkemenin önünde kurulacak bir sahnede insanların ayakta durarak desteklerini sözlü olarak ifade etmeleri çağrısında bulunduklarını” belirterek uyarıda bulundu.
Guantanamo Körfezi’nin tozunu alın çocuklar.
Sonraki birkaç saat boyunca polisin toplam 152 kişiyi gözaltına aldığını gördüm. Kendi ifadelerine göre bunların çoğu Terörizm Yasası’nın 12. Maddesi’ni ihlal etmekten tutuklandı. Bu, yasaklanmış bir örgütü desteklemeye başkalarını davet etmeyi ya da teşvik etmeyi suç sayan bir yasa maddesi. Tutuklananların bazıları, ara sıra şarkı söyleyerek kendilerini Palestine Action üyesi ilan ederek bunu yaptı ve kendilerini tutuklayan memurları da yanlarına katılmaya davet etti.
Ancak gözaltına alınanların bazıları bana sadece orada bulundukları için gözaltına alınmış gibi göründü. Bir kadın, 14 yıla kadar hapis cezası öngören 12. Madde’nin tam olarak hangi alt fıkrası uyarınca tutuklandığını polisin kendisine söylemesini yüksek sesle ve öfkeli şekilde talep ediyordu. Polislerse bunu söyleyemediler ya da söylemek istemediler. Bir başkası ise bana, tek yaptığının başka biri tutuklanırken alkışlamak olduğunu söylemişti.
Alkışlamak artık terörizm mi? Doğrusu, bu beni şaşırtmazdı.
Herkesin bildiği gibi (ve bu o kadar utanç verici ki) şimdiye dek 3 bin 500’den fazla kişi, döviz taşıdığı için tutuklandı. Bu, yasanın 13. Maddesi kapsamında bir suç ve azami altı ay hapis cezası öngörüyor. Yani bir sulh ceza mahkemesi tarafından oldukça hızlı şekilde ele alınabiliyor.
Defend Our Juries eylemcilerinin işlediği iddia edilen yeni ve daha ağır 12. Madde suçları ise yüksek ceza mahkemelerinde görülebiliyor. Bu da zaten zorlanan bir sisteme çok sayıda saçma davanın akın etmesi anlamına gelmektedir. Sıradan İngilterelilerin; NHS (Ulusal Sağlık Sistemi) hemşirelerinin, yaşlı papazların ve sosyal hizmet görevlilerinin terörizmin gerçek yüzü olduğu konusunda hükümetle hemfikir olacağını hayal etmek güç. Bunları şimdi saçma buluyorsanız, gelecek beraat kararları sonucunda gelecek milyonlarca sterlinlik faturayı görene kadar durun.
Hepsi de kelimeler uğruna.
Andy Burnham tüm bunlara bakıp şöyle düşünmeli: Neden bir önceki “aptalın” hatalarının bedelini ben ödeyeyim? Dünkü tutuklamalar, Washington Post’a kadar taşındı ve katıksız zırvalık konusundaki büyüyen küresel ünümüze katkıda bulundu. Kral Charles’ın eski danışmanı Jonathon Porritt’in tutuklanma videosunun yayınlanmasının ardından Daily Mail’den Andrew Neil bile açık şekilde utanmıştı. Ayrıca, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli The National gazetesi, 11 Eylül’den bu yana tüm terörle bağlantılı tutuklamaların neredeyse yarısının son 12 ayda gerçekleştiğini bildirdi.
Perşembe günkü tutuklamaların ardından, Yüksek Mahkeme’nin Palestine Action’ın eş kurucularından Huda Ammori’nin, grubun yasaklanmasına karşı açtığı davayı bu sonbaharda göreceği duyuruldu. Bu, onun İngiltere topraklarındaki son yasal şansı ve dolayısıyla Burnham’ın da, mesele Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ulaşmadan önce kendini Cooper lanetinden* kurtarmak için son şansı. Britanya’nın (umarız kısa sürecek) distopik çılgınlığa savruluşu hâlâ devam ediyor. Tek soru şu: Tüm bunlar Starmer’a mı kalacak, yoksa Burnham’a mı?
* Palestine Action’ı terör örgütü ilan eden dönemin İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper’dan gelen bir tamlama.
Ailesiyle birlikte 2 aylıkken Almanya’ya gelen ve geçtiğimiz yıl Almanya vatandaşı olan Abdullah A.’nın vatandaşlığı, Filistin yanlısı Instagram paylaşımları sebep gösterilerek elinden alındı.
Almanya’da Filistin yanlısı protestolar, Foto: Al Jazeera
Almanyalı bağımsız gazeteci Hanno Hauenstein‘ın Jacobin için kaleme aldığı bu yazıyıNiha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Abdullah A., 1990 yılında Lübnan’da doğdu ve henüz iki aylıkken Filistinli ailesiyle birlikte Berlin’e geldi. Almanya; Abdullah’ın büyüdüğü, okula gittiği, çalıştığı ve Almanya vatandaşı olmayı beklediği yerdi. Geçtiğimiz yılın eylül ayında nihayet Almanya pasaportunu aldı. Ancak sadece birkaç hafta sonra Berlin eyaleti, Abdullah’ın vatandaşlığını iptal etti.
Buna sebep olan şey, aralarında Eyalet Göçmenlik Dairesi (LEA) ve iç istihbarat teşkilatının da bulunduğu Berlin makamlarına Almanya basınından gelen bir dizi bilgi talebiydi. Bu bilgi talepleri; aşırı sağcı haber portalı Nius, Berliner Zeitung gazetesi ve influencer/Weltwoche köşe yazarı Anabel Schunke‘den gelmişti. Abdullah’ın vatandaşlığının iptaliyle ilgili dava, Filistin ve İsrail ile ilgili sosyal medya paylaşımları etrafında şekilleniyor. Bu durum, Jacobin‘in özel olarak ulaştığı ve şu anda Berlin İdare Mahkemesi’ndeki acil yargılama sürecinin bir parçası olan belgelerde ortaya çıkıyor.
Davanın merkezinde Almanya’nın 2024 vatandaşlık reformu yer alıyor. Bu reform vatandaşlığa kabulü bazı açılardan kolaylaştırsa da eleştirmenler, kasıtlı olarak geniş ve yoruma açık bir dil kullanıldığını belirtiyor. Ayrıca, Almanya’nın özel “tarihi sorumluluğuna” resmi bir bağlılık şartı getirilmiş olup vatandaşlık süreci genişletildi. Eleştirmenler, özellikle 7 Ekim 2023’ten bu yana ve iddia edilen “ithal antisemitizm” tartışmalarının ortasında, bu durumun siyasi söylemlerin keyfi olarak değerlendirilmesine ciddi bir alan açtığını savunuyor.
Abdullah’ın davası, bu tarz yorumlamaların ne kadar hızlı sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Schunke, 26 Eylül’de LEA’ya gönderdiği bilgi talebinde Abdullah’ı “antisemit ve terör destekçisi olduğu iddia edilen biri” olarak tanımladı. Ayrıca Schunke, Abdullah’ın bir gün önce yeni aldığı Almanya pasaportunun fotoğrafını Instagram’da paylaşmış olmasına da atıfta bulundu. Schunke bilgi talebinde, “Böyle kişiler Almanya’da nasıl vatandaşlığa alınabiliyor?” diye sordu. Ayrıca ilgili makamlara şu soruyu da yöneltti: “Bu adamın vatandaşlığa kabulünü gözden geçirmek ve muhtemelen iptal etmek için adımlar atmayı planlıyor musunuz?“
Birkaç gün sonra, LEA’nın vatandaşlığa kabul dairesi başkanı Wiebke Gramm, Schunke ve basından gelen diğer bilgi taleplerini iç istihbarat teşkilatının Berlin Senatosu temsilcisi Claudia Vanoni‘ye ileterek “ivedi şekilde bir değerlendirme” yapılmasını talep etti.
Basından gelen bilgi talepleri, Schunke’nin kendi talebine ekran görüntüsü olarak eklediği ve Nius‘a göre kendi taleplerinde de yer alan bir Instagram hikayesine odaklanıyordu. Görünüşe göre Abdullah, bu hikayeyi Instagram’da paylaşmıştı. Görselde; denize karşı oturmuş, maskeli, Filistin bayraklı ve sırt çantalı iki adam arkadan görülüyor. Adamlar yeşil alın bantları takıyor. Kıyafetleri ve deniz kenarındaki ortam, onların Hamas’ın Gazze’deki silahlı kanadının üyeleri olduklarına işaret ediyor.
Bu yorumlama ise tam olarak kesin değil. Görselde hiçbir silah veya slogan görünmüyor. Görselin üst kısmındaki küçük çubuklar, bu Instagram hikayesinin Abdullah’ın o gün paylaştığı yaklaşık yirmi hikayeden biri olduğunu gösteriyor. Abdullah, Instagram’da görseli yeşil bir kalp emojisiyle birlikte “Heroes of Palestine” (Filistin’in Kahramanları) ifadesiyle paylaşmıştı.
Yetkililerin, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasını gerekçelendirmek için gösterdiği ikinci bir sosyal medya paylaşımında, Hamas’ın 2004 yılında ölen kurucularından Şeyh Ahmed Yasin yer alıyor. Abdullah, Nisan 2025’te Threads platformunda bu görsele bir kalp emojisi ve Filistin bayrağı emojisi eklemişti. Berliner Zeitung ayrıca, Abdullah’ın paylaştığı iddia edilen bir Yasin videosuna da atıfta bulundu.
Berlin makamları bu paylaşımları, Hamas’a yönelik sempatisinin veya bağlantısının açık bir ifadesi olarak yorumluyor. Bunu da büyük ölçüde iç istihbarat teşkilatının değerlendirmelerine dayandırıyorlar. Teşkilat; LEA’nın bilgi talebine yanıt olarak Gramm’a, Abdullah’ın Instagram hesabı daha önce kendileri tarafından bilinmiyor olsa da paylaşımlarının Hamas’a yönelik bir sempatiye işaret ettiğini belirten bir değerlendirme gönderdi.
İç istihbarat teşkilatı, düzenli bir şekilde Filistin karşıtı ve zaman zaman açıkça ırkçı içerikler paylaşan @RakMakkabi adlı bir X hesabını kaynak aldı. Bu hesabın yaptığı bir paylaşım (Görünüşe göre Abdullah’ın vatandaşlığa kabulünü söz konusu Instagram hikayesiyle kamuoyu önünde ilişkilendiren ilk gönderi) X‘te 4 binden fazla beğeni aldı. Gönderi, Schunke’nin Berlin makamlarına yönelik bilgi talebinden sadece saatler önce yayımlanmış ve öncesinde bizzat köşe yazarının kendisi tarafından da yaygınlaştırılmıştı.
LEA, bunun ardından Almanya Vatandaşlık Yasası’nın 35. Maddesi uyarınca, halihazırda tamamlanmış olan vatandaşlığa kabul işlemini “hileli aldatma” gerekçesiyle iptal etmek için yasal süreç başlattı. Yetkililer, Abdullah’ın vatandaşlığa kabul sürecinde Almanya’nın anayasal düzenine olan bağlılığını gerçeğe aykırı bir şekilde teyit ettiğini savunuyor. Davanın merkezinde, Almanya’nın “Nasyonal Sosyalist adaletsizliğe ve bunun sonuçlarına, özellikle de Yahudi yaşamının korunmasına yönelik özel tarihi sorumluluğunu” kabul eden zorunlu beyan yer alıyor. 2024 vatandaşlık reformundan beri bu beyan (10. Madde kapsamında) vatandaşlığa kabul için açık bir şart haline geldi.
Bu gerekçelendirme mantığı sonraki kararlarda da devam ediyor. Berlin Senatosu’nun, Abdullah’ın avukatı Alexander Górski‘ye verdiği ve vatandaşlıktan çıkarma kararına yapılan itirazı reddeden Mart 2026 tarihli yanıtında, “Müvekkilinizin ancak vatandaşlığa kabulünden sonra ortaya çıktığı üzere, kendisi … HAMAS ile bağlantılıdır” ifadesi yer alıyor.
Jacobin‘den gelen detaylı bilgi taleplerine yanıt olarak, Berlin Eyalet Göçmenlik Dairesi ve Senato yönetimi sözcüsü, yetkililerin belirli kişilerle ilgili idari süreçler hakkında yorum yapamayacağını belirtti.
Almanya Barolar Birliği Göç Hukuku Çalışma Grubu Yürütme Kurulu Başkanı ve avukat Thomas Oberhäuser, Abdullah A.’nın davasını hukuki ve siyasi açıdan önemli buluyor. Abdullah’ın davasında yer almayan Oberhäuser, Yahudi yaşamını korumaya yönelik güçlendirilmiş taahhüdün aynı zamanda 2023’ten bu yana devam eden Filistin yanlısı protestolara da tartışmasız bir yanıt olduğunu belirtiyor.
Oberhäuser, bu davada nihai olarak asıl önemli olanın ifadenin kendisinden ziyade arkasında yattığı varsayılan tutum olduğunu savunuyor. Bir anlamda ispat yükü tersine dönmüş durumda. Yetkililer artık geriye dönük olarak bir kişinin Yahudi yaşamının korunmasıyla çelişen görüşlere sahip olup olmadığına dair çıkarım yapmak zorunda. Oberhäuser, “Yetkililer artık bir ifadenin tam olarak bu maksatla kullanıldığını kanıtlamak zorunda” dedi.
Oberhäuser, vatandaşlık yasasının siyasi söylemleri cezalandırmak için kullanıldığına dair endişeleri anlaşılır buluyor ve durumu şu sözlerle açıklıyor: “Uzun zamandır korktuğum ve hukuken de mümkün olan şey tam olarak bu: Yasama organı; yetkililere, hukuka aykırı olduğuna hükmedilen vatandaşlığa kabulleri iptal edebilecekleri on yıllık bir süre tanıdı.”
Davanın ne kadar siyasallaştığı, medyanın ve siyasetin verdiği tepkilerden açıkça görülebiliyor. Nius, Bild, birkaç yerel Berlin yayın organı ile dpa haber ajansı ve onun aracılığıyla Der Spiegel, Die Zeit ve Süddeutsche Zeitung gibi büyük yayınların tümü, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasına geniş yer ayırdı. Berlin Belediye Başkanı Kai Wegner bile konuya dahil oldu. Wegner, geçtiğimiz kasım ayında X‘te “Vatandaşlığa kabul sürecinde özgür demokratik temel düzene bağlılık bizim için sadece bir formalite değildir. Sistemi kandırabileceğini sanan herkes, Berlin makamlarının ne kadar tutarlı hareket edeceğini görebilir.” şeklinde bir açıklama paylaştı. Wegner aynı paylaşımda, Bild‘in “Vatandaşlığa kabul geri alındı: Berlin, Hamas hayranının Alman pasaportunu elinden aldı“manşetinin bağlantısını da paylaşmıştı.
dpa‘nın aktardığına göre, Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Wiesbaden’de düzenlenen Almanya Federal Kriminal Dairesi konferansının oturum aralarında davaya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Bunu açıkça destekliyorum” dedi. Çifte vatandaşları ilgilendiren benzer vakalarda da yetkililerin “onları tespit ettiğimizde” aynı şekilde hareket etmesi gerektiğini söyledi.
Abdullah, suçlamaları reddediyor. Jacobin‘in ulaştığı ve avukatı Górski tarafından sunulan acil itiraz başvurusunda, “Dayanışmam yalnızca ve tamamen Filistin halkına, yani kendi halkımadır” diye belirtiyor. Hamas’a “hiçbir şekilde” destek veya sempati ifade etme niyetinde olmadığını söylüyor ve şiddeti bir araç olarak reddediyor.
Jacobin, dava hakkında Abdullah ile kapsamlı bir şekilde konuştu. Abdullah, vatandaşlığının elinden alınmasını ansızın vuran bir felaket olarak tanımlıyor: “Konuşmayı burada, Berlin’de öğrendim. Arkadaşlarım burada, hayatım burada, her şeyim burada.” Bu nedenle, Almanya’ya olan aidiyetinin iptal edilmesi ona çok daha saçma geliyor. Medyada çıkan haberlerin ardından sosyal çevresindeki birçok kişinin kendisinden uzaklaştığını söylüyor ve ekliyor, “Artık arkadaşlarım ve ailem arasında büyük bir korku hakim.“
Abdullah, yetkilileri aldattığı yönündeki suçlamaları da kesin bir dille reddediyor. “Tarihi sorumluluğu kabul ettiğini” belirten Abdullah, “Almanya’nın bir sorumluluk taşıdığını” söylüyor. İsrail’e yönelik eleştirilerin de bundan net bir şekilde ayrışması gerektiğini savunuyor ve eleştirilerinin açıkça Yahudileri hedef almadığında ısrar ediyor. Abdullah A., kanıt olarak gösterilen sosyal medya paylaşımlarının bağlamından koparıldığını belirten Abdullah, “Hamas’tan hiç bahsetmedim. Benim için mesele öncelikle Filistin bayrağıydı” diyor.
Abdullah A.’nın davası giderek Almanya makamlarının reforme edilmiş vatandaşlık yasasının yorumunu ne kadar esnetmeye istekli olduklarını gösteren bir turnusol testine dönüşüyor. Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılma kararına karşı mücadele ettiği acil yargı sürecinin, Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi ve Avrupa Hukuki Destek Merkezi (ELSC) tarafından desteklenmesinin nedeni de bu.
Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi’nin ifade ve toplanma özgürlüğü uzmanı Paula Zimmermann, Jacobin‘e verdiği bir röportajda, “Bildiğimiz kadarıyla bu, söz konusu paylaşımlara ilişkin herhangi bir cezai kovuşturma veya idari kabahat süreci olmaksızın sosyal medya paylaşımları üzerinden vatandaşlığın derhal iptal edildiği ilk vakadır” dedi.
Zimmermann’a göre bu dava, “iki kademeli bir ifade özgürlüğü sistemi” izlenimi yaratıyor. Almanya’da doğmamış ancak sonradan vatandaşlığa kabul edilmiş kişiler için temel haklar, ek bir şarta bağlı olarak varlık gösteriyor gibi görünüyor. Zimmermann davayı göç ve vatandaşlık hukukunun araçsallaştırılması olarak değerlendiriyor ve yetkililerin Abdullah A. üzerinden ibretlik bir örnek yaratmaya çalıştığını düşünüyor. Aynı zamanda bu vakayı, sözde “ithal antisemitizm” etrafında şekillenen daha geniş siyasi söylemlerin bir parçası olarak değerlendiriyor.
Zimmermann, Abdullah’ın Filistin dayanışma hareketi içinde önde gelen bir aktivist olmamasının özellikle dikkat çekici olduğunu söylüyor ve davanın sindirici bir etki yaratmasının amaçlandığına inanıyor. Böyle bir etkinin şimdiden kendini göstermeye başladığı, Abdullah’ı şahsen tanıyan ve davayı yakından takip eden Berlin merkezli eğitimci Basem Said tarafından da dile getiriliyor. Said, “Biz Filistinliler için vatandaşlığın kaybedilmesi bir gözdağı anlamına geliyor. Pek çok insan artık fikirlerini ifade etmekten son derece korkuyor” şeklinde görüşlerini dile getiriyor.
İptal kararı geçerliliğini korursa Abdullah vatansız kalacak. Almanya’da kalmasına izin verilip verilmeyeceği ve verilecekse bunun ne kadar süreceği ise belirsizliğini koruyor. Oberhäuser’e göre bu dava, vatandaşlık yasasının son yıllarda nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Sonradan vatandaşlığa kabul edilenler artık fiilen, yetkililerin vatandaşlıklarını yeniden iptal edebileceği belirsizliğiyle on yıl boyunca yaşamak durumda kalıyorlar ki bu da pratikte bir tür “deneme süreli vatandaşlık” anlamına geliyor.
Zimmermann da benzer şekilde bu davayı daha geniş bir resmin parçası olarak görüyor: “İfade veya toplanma özgürlüğünün kullanımını, ortada herhangi bir cezai mahkumiyet olmasa bile, göç hukuku aracılığıyla yaptırıma tabi tutmaya yönelik girişimleri giderek daha fazla görüyoruz.” Zimmermann, Berlin makamlarının geçtiğimiz yıl Gazze protestolarının ardından Berlin Senatosu’nun baskısıyla sınır dışı etmeye çalıştığı dört aktivistin yer aldığı “Berlin Dörtlüsü” davasına işaret ediyor. Bu vakalardan birinde, bir Berlin idare mahkemesi yakın zamanda sınır dışı işleminin hukuka aykırı olduğuna hükmetmişti.
Abdullah’ın avukatı Górski, Berlin makamlarının davayı nitelendirme biçimini kesin bir dille reddediyor. Yetkililerin, bağlam veya somut bir kanıt sunmaksızın birbirinden kopuk sosyal medya paylaşımlarından yola çıkarak bir dünya görüşü kurguladıklarını savunan Górski’ye göre bu dava, siyasi ve medyatik kampanyaların devletin eylemlerini nasıl giderek daha fazla şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. 7 Ekim 2023’ten bu yana; sağcı medya kuruluşlarının, STK’lerin ve bireylerin Filistin yanlısı sosyal medya içeriklerini kasıtlı olarak yetkililere ihbar ettiğini ve bu konuda giderek artan bir eğilim gözlemlediğini belirtiyor. Górski, Jacobin‘e yaptığı açıklamada Almanya’da bir “ihbarcılık ruhunun” hakim olduğunu söyledi.
Sosyal medya paylaşımları nedeniyle vatandaşlıkları iptal edilmek istenen birkaç kişiyi temsil eden Górski, “Buradaki tehlike, vatandaşlığın deneme süreli bir vatandaşlığa dönüşmesidir” diyor. Górski, sonradan Almanya vatandaşlığına geçenlerin, ifade ve toplanma özgürlüğü söz konusu olduğunda tamamen farklı bir standarda tabi tutulduğunu savunuyor. Ayrıca, bu eşitsiz muamelenin özgür demokratik düzeni korumak adına meşrulaştırılmasını da iki yüzlü bir çelişki olarak tanımlıyor.
Abdullah için bu durumun sonuçları son derece hissedilir. Şu anda acil bir sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya olmasa da vatandaşlığının iptal edilmesi, onu yeniden güvencesiz bir göçmen statüsüne itebilir. Górski, vatandaşlığın kaybedilmesinin varoluşsal bir dışlanma biçimi anlamına geldiğini savunuyor ve ekliyor: “Birdenbire size şu söyleniyor: Buraya ait değilsiniz.“
Kurucusu olduğu dans grubu Shaden Dans Topluluğu, 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nde “Tüyler” adıyla bir dans gösterisi sunan Filistinli dans sanatçısı Shaden Abu Elasal, Kürtlerin kültürlerine olan bağlılığından çok etkilendiğini belirtti. Abu Elasal’ın dans gösterisi, iktidarın beden ve kimlik üzerindeki etkilerini sorguluyor.
Shaden Dans Topluluğu’nun “Tüyler” dans gösterisinden, Foto: Amed Theater Fest
Diyarbakır’da bu sene düzenlenen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nin teması “Barış İçin Diyalog” olarak belirlendi. Belediyenin bünyesinde çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Şehir Tiyatrosu öncülüğünde gerçekleşen festival, 22 Nisan günü bir resepsiyonla başladı.
2 Mayıs tarihine kadar yani 10 gün sürece olan festivalde 19 ülkeden tiyatro topluluklarının katılımıyla pek çok tiyatro oyunu ve dans gösterimi seyirciyle buluşacak. Tiyatro ile ilgili çeşitli panel ve atölyeler düzenlenecek.
Sudan, Ukrayna, Suriye, Kürdistan Bölgesi gibi ülkelerin yanı sıra Filistin’den de Shaden Dans Topluluğu festivale katılan gruplar ve sanatçılar arasında yer alıyor. 25 Nisan tarihinde Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluşan ekibin projesinin adı “Feathers” (Tüyler).
Tanıtım bülteninde “Bilincimiz oluştuğunda, gerçekte ne kadar özgür olduğumuzu ve iktidarın pençesinden asla kurtulup kurtulamayacağımızı bilmediğimizi fark ederiz. Tüyler, iktidarın kimliğimizi nasıl şekillendirdiğini, güzellik ve iyilik algımızı nasıl etkilediğini ve bir insanı sevgiden nefrete nasıl sürüklediğini araştırıyor. Tüyler’de dört varlık bir araya gelir ve insan etkileşiminin karmaşıklığını ve yaşamlarını şekillendiren iktidar güçlerini ortaya koyan sahnelerde iç içe geçerler. Bu, biri baskın, diğeri itaatkar olan iki varlık arasındaki bir aşk hikayesinde somutlaşır. İtaatkar varlık, kendisinin ne olduğunu fark etmez” sözleriyle tanıtılan dans gösterisini, Filistin’de kadın bir dansçı olmayı ve festivali dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, topluluğun kurucusu Shahdan Ebu ile Niha+ için konuştu.
Merhaba Ms. Shaden. Amed’e hoş geldin. Filistinli bir koreograf ve dansçı olarak Uluslararası Tiyatro Festivalimize hoş geldin. Öncelikle şunu sormak istiyorum, Shaden Abu Elasal kimdir ve Shaden Dans Topluluğu nedir? Bize biraz kendinden bahseder misin?
Öncelikle burada olduğum için mutluyum, bu röportaj için teşekkürler Serhat. Ben Shaden Abu Elasal. Nasıra’da doğdum, Filistin’in kuzeyinde. Dans eğitimimi Kudüs’teki Müzik ve Dans Akademisi’nde tamamladım. Sonra Nasıra’ya geri döndüm ve dans üzerine projeler, eğitim programları kurmaya başladım. Bunun yanı sıra bağımsız bir koreograf olarak kendi eserlerimi üretmeye başladım. Yani bir yandan dans, bale ve çağdaş dans üzerine yoğunlaşan bir eğitim yolu, diğer yanda ise bir koreograf olarak kendimi geliştirme süreci vardı. 2016 yılında Nasıra’da 14-18 yaş arası gençler için bale ve çağdaş dans topluluğunu kurdum; orada dansı kendimizi, dünyayı ve karmaşık gerçekliğimizi anlamak için bir araç olarak kullandık. Teknik eğitimin yanı sıra, bedeni bir eğitim aracı olarak araştırdık. 2019’da ise Shaden Dans Topluluğu’nu kurdum. Bir dansçı olarak birçok projede yer alıp kendi eserlerimi sergiledikten sonra, artık sadece bir koreograf olmaya ve sahnede değil, sahne arkasında üretmeye karar verdim. Buna 2019’da başladım; toplulukta Filistinli dansçıların yanı sıra dünyanın dört bir yanından dansçılar var.
Soldan Sağa: Serhat Kural, Shaden Abu Elasal, Rugeş Kırıcı
“Filistin acı çekerken, sesimin güç çıkmasını istedim”
Filistin’de bir dansçı ve aynı zamanda bir kadın olmak ne demek? Bu konuda nasıl bir yolculuğun oldu?
1948 Nekbe’sinden bu yana uzun yıllardır baskı altında olan bir toplumda, Nekbe’nin üçüncü kuşağı olarak ve çok “sıcak” bir bölgede yaşayan bir Filistinli olarak… Çok zor, karmaşık ve güç bir durum bu. Her gün süren bir acı gibi. Bir kadın ve bir insan olarak benimsediğim değerlerin, beni ben yapan şeyleri oluşturduğunu söylemek istiyorum. Siyasi ve sosyal olarak çok aktif bir aileden geliyorum. Bu yüzden adalet, eşitlik ve insana saygı kavramları kimliğimin çok güçlü bir parçasıydı. Çocukluğumdan beri yaşadığımız dünya hakkında, kendim hakkında, bu durumda ne yapabileceğim ve etkimin ne olduğu hakkında kendime sorular soruyordum. Bunca yıl Filistinlilerin çektiği acıları görürken, sesimin olduğundan daha gür çıkmasını sağlayabilir miyim?
Bunu çok iyi anlayabiliyorum çünkü bizim hikayemiz de az çok Kürt dansçıların hikayesi de sizinkiyle aynı. Seninle ve grubunla tanıştığımda, performansınızı izlediğimde bir yanım çok mutlu oldu. Diğer yanım ise çok hassaslaştı çünkü panelinizi dinlediğimde, iktidarın bedeni nasıl etkileyebileceği üzerine bir koreografi oluşturduğunu söylemiştin. Birçok eser de bununla ilgili; çünkü denge değişkendir ve daha özgür olmak için kararlarımızı başkalarına bırakmak zorunda değiliz. Seni bu yüzden çok ama çok iyi anlayabiliyorum. Projeniz hakkında biraz bilgi verebilir misin, bize ne anlatmak istediniz?
Evet, bu aslında kim olduğumun, bu gerçeklik içinde bir insan olarak nasıl var olduğumun ve aynı zamanda hayatımdaki devrimci yanımın bir birleşimi. Genelde her şeyde farklı, yeni ve benzersiz olanı ararım. Bu yüzden sanatımda kurban olmak istemiyorum; ne gerçek hayatta ne de sanatımda. Dünyaya bir mesajı olan biriyle, yeni bir şeyler arayan bir sanatçı olmanın kombinasyonunu arıyorum. Otoritenin sanatımın nasıl olacağına karar vermesini istemiyorum. Gerçekliği kopyalamama konusunda çok hassasım. Gerçekliği alıyorum, onu kazmaya ve yeni bir şey yaratmaya başlıyorum. En büyük mutluluğum stüdyoya girip araştırmaya başladığım ve o anda daha önce görmediğim farklı bir şeyin yaratıldığı andır. Sanatın bana verdiği bu şaşkınlık hissi beni güçlü hissettiriyor ve bu güç, bu coğrafyada hayatta kalmamı sağlıyor. Yaratırken gücümü hissediyorum. Başkalarının benden istediği gibi değil, kendi istediğim gibi yaratırken gücümü hissediyorum. Bu, bir kadın, bir insan ve bir sanatçı olarak kim olduğumun birleşimidir. Umarım beni anlamışsınızdır.
“Kendimden bahsetmek benim için zor”
Bir sanatçı olarak Filistin’de yaşayan kadınlara cesaret verdiğini düşünüyor musun?
Bilmiyorum. Bildiğim tek şey…
Bu konuyu biraz açmak istiyorum; belki sana yardımcı olur. Eserlerinle ilgili iki video izledim, çok etkileyiciydi. İçinde birçok kadın dansçı gördüm, sanırım grubunuzda çok fazla kadın var. Sen bir şey yaratıyorsun ve onlar da seninle bir şeyler yapma fırsatı buluyor. Hem bir koreograf hem de bir kadın lider gibisin. Bu yüzden bunu sordum.
Kendimden bir lider olarak bahsetmek benim için zor. Çevremdeki insanları, daha önce yapılmamış bir şeyi yapabilecekleri konusunda olumlu yönde etkileyebildiğimi söyleyebilirim. Eğer araçları varsa, ısrar ederlerse, kendilerine inanırlarsa ve çok çalışırlarsa, sanırım onlar için bir örnek teşkil edebilirim. Çünkü bir Arap kadını olarak Dans Akademisi’nde okuyan ilk kişiydim. O zamanlar toplumumuzda “çağdaş dans” kelimesi yaygın değildi. Ama bu adımı attım çünkü bunu yapmak istiyordum. Geri dönüp orada bir şeyler yaratmak… Benim performanslarım sadece güzel görünen “şovlar” değil. Benim performansım farklıdır, yüzeysel değildir ve bunda ısrarcıyım. Ayrıca teknik ve sanatsal olarak çok yüksek düzeyde iyi bir okul kurmayı başardım. Bu yüzden, eğitim verdiğim ve bu grupta dans eden bu kadın öğrencilerin dünyayı, toplumun görmemizi istediği yerden farklı gördüklerini umuyorum. Bazılarının dansa devam etmesi ve şimdi koreograf olarak kendi yollarını çizmeleri beni mutlu ediyor. Umarım üzerlerinde olumlu bir etkim olmuştur.
Foto: Amed Theater Fest
“Festival çok güçlü”
Bu kadınlar için bir örnek olacağından eminim. Amed’deki deneyiminden konuşmak istiyorum. Amed ve performansınız hakkında neler hissediyorsun? Seyirci eserinizi nasıl karşıladı, eleştiriler nasıldı? Bu deneyimi bizimle paylaşır mısın?
Öncelikle, bu festival fikri panelleriyle ve performanslarıyla gerçekten çok güçlü ve önemli. Çünkü her zaman sesimizi kısmaya, bizi susturmaya yönelik bir çaba var. Bu festivalde, baskı altındaki insanlara ayağa kalkma, kendilerini ifade etme ve bu yerin sahip olduğu tüm o güzellikle kendilerini anlatma gücü veriliyor. İnsanlar çok nazik, çok cömert. Birçok festivale gittim ama bir kadının yönettiği bir festivalde olmak farklı, bunu söylemeliyim. Kendine has bir ruhu var. Kürt halkının kültürlerine olan bağlılığına, kendilerini sanatla ifade etme konusundaki ısrarlarına gerçekten hayran kaldım. Kültürlerini kaybetmiyorlar. Açılışı gördüğümde “Vay canına” dedim. İnsanların burada birbirine ne kadar bağlı olduğunu görüyorum. Kadın belediye başkanı figürü de çok benzersiz bir şey. Sanırım bundan öğreneceğim şeyler var.
Son sorum. Filistin toplumuna derin bir saygı duyduğumu söylemek istiyorum. Her zaman yanınızdayız. Koşulların çok zor olduğunu biliyorum. Ama dediğim gibi, birbirimize benziyoruz. Umarım Filistin yakında özgür olacak. Son olarak, bir çağdaş dansçı olarak Filistin’deki izleyiciyle nasıl bir ilişkin var?
Daha önce de söylediğim gibi, bu hem Nasıra hem Filistin’in kuzeyi hem de Batı Şeria için yeni bir şey. Ama insanlar meraklı. Performanslarımıza geliyorlar ve sorular soruyorlar. Bazen “anlamıyoruz” deseler de, iyi olan taraf şu ki insanlarla konuşuyoruz, bir diyalog kuruluyor. Son eserimiz olan Feathers (Tüyler), daha net bir dramaya ve karakterlere sahip olduğu için seyirci onunla önceki daha soyut çalışmalarıma göre daha fazla etkileşim kurdu. Bu tür eserlerin insanları size yakınlaştırdığını düşünüyorum. Bazen bu tarz performanslardan korkuyorlar çünkü onları analiz edecek araçlara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Ama onlara gidip konuştuğunuzda, açıkladığınızda ve “Sorun değil, bunu istediğiniz yere çekebilirsiniz” dediğinizde insanlar rahatlıyor. Rahatladıklarında hayal güçleri çalışıyor. Bu yüzden bir izleyici kitlemiz olduğu için mutluyum. Çok büyük değil ama giderek büyüyen bir kitle var.
Kesinlikle. Çok iyi anlıyorum çünkü biz de aynı süreçteyiz. İzleyici için daha anlaşılır olma yolunda aynı şekilde ilerliyoruz. Ama bir yanımız da daha soyut olmak istiyor. Bu bizim kaderimiz demek istemiyorum ama seyirciyle yakınlaşmak için bir dengeye ihtiyacımız var.
Kesinlikle. Ve seyircinin “üstünde” olmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü işimiz sahnede var oluyor ve bu seyirci olmadan bizim için hiçbir anlamı yok. Sanatçı olarak kendine sadık kalmakla seyircine sadık kalmak arasındaki o kombinasyon… Sanatsal vizyonumuzdan ödün vermeden bu dengeyi bulmalıyız.
Lübnan İç Savaşı’nın gölgesindeki müziği siyasi ve kültürel hafızada derin bir iz bırakan Lübnanlı sanatçı Ahmad Kaabour vefat etti.
Filistinli şair Tawfiq Ziad’ın “Ounadikom” (Size sesleniyorum) adlı şiirini besteleyen Lübnanlı müzisyen, besteci ve oyuncu Ahmad Kaabour, ailesinin perşembe günü yaptığı açıklamaya göre vefat etti.
Babası Lübnan’ın ilk kemancılarından “Mahmoud Al Rashidi” olan Kaabour, 1955 yılında Beyrut’ta doğmuştu. 1975’te Lübnan İç Savaşı’nın patlak verdiği dönemde, sürekli saldırı altında olan Beyrut gibi bir şehirde, Filistinli şair Tawfiq Ziad’ın şiirinden “Ounadikom”u besteledi ve seslendirdi.
1978’de Lübnan Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Tiyatro Bölümü’ne katıldı ve tiyatro diplomasıyla mezun oldu.
Kaabour, İç Savaş sırasında kendi vatandaşlarına destek olmak için halk komiteleri kurdu. Dünyaya en kalıcı mirası olan “Ounadikom”u armağan ettiği bu direniş ortamında, “Bana Mülteci Dediler” (They Called Me a Refugee), “Batı Şeria’nın Nabzı” (Pulse of the West Bank) ve “Ey Toprağın Aşıkları, Öne Çıkın” (O Lovers of the Land, Come Forth) gibi şarkıları, savaş ve yerinden edilmenin mağdurlarının direnişine ses verdi.
Kaabour, sanat kariyerinde Filistin davasına dair eserler üretmekten vazgeçmedi.
Müzikal, sinematik ve teatral gösterileri
1975 yılından itibaren Ahmad Kaabour, kültür, eğitim ve sosyal komiteler bünyesinde yüzlerce konser ve tiyatro gösterisini hayata geçirdi. Ayrıca “Lübnan Kukla Tiyatrosu” (Lebanese Puppet Theatre) gibi çocuk tiyatrosu çalışmalarıyla da tanınmaktadır. Kaabour, oyunculuk kariyerinde “Carlos” filminde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) liderlerinden Wadih Haddad’ı canlandırmasıyla öne çıkmıştır.
Kaabour’un websitesindeki bilgilere göre, Beiteddine Festivali, Anjar, Beyrut dahil olmak üzere birçok yerli ve uluslararası festivalde müzikal gösteriler sergilemiştir. Ayrıca Future TV gibi programlarda da performanslar sergilemiştir.
Son zamanlarda, 2023’te Beyrut Arap Üniversitesi’nde “Gazze’nin Çocuklarına Barış” (Peace to the Children of Gaza) ve 2025’te Al Balad Tiyatrosu’nda “Gazze’nin Direniş Sesleri” (Gaza’s Sounds of Resistance) adlı konserler de vermiştir.
Kaabour’un eserleri; direniş, Filistin trajedisi, zorla yerinden edilme, savaş, sürgün, kimlik ve kayıp gibi temaları ele alırken nesiller boyu süren yas ve direniş duygusunu hâlâ yansıtmaya devam ediyor.
Kaynak: The New Arab, L’Orient Today, www.ahmadkaabour.net