84 yaşındaki savaş suçlusu öldü

Ratko Mladić’in ölümüne kim ne tepki verdi?

Bosna Savaşı’nda işlenen savaş suçlarından hüküm giyen Ratko Mladić’in ölümünün ardından pek çok farklı kesimden tepkiler geldi. Sırbistan Adalet Bakanı, savaş suçlusu Generalin, “en yüksek devlet onuruyla” gömüleceğini söyledi.

Ratko Mladić, Lahey’de mahkeme duruşmasında, Foto: UN-IRMCT/Leslie Hondebrink-Hermer

Yugoslavya’nın dağılması sürecinde yaşanan Bosna Savaşı’nda işlenen suçlardan sorumlu bulunan savaş suçlusu Bosnalı Sırp General Ratko Mladić, dün (27 Ağustos) 84 yaşında öldü. Mladić, 2024’ten beri Hollanda’nın Lahey kentinde Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde hastanede bakım altında tutuluyordu.

Mladić, 2017’de Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICTY) devamı niteliği taşıyan Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizması (IRMCT) tarafından, işlediği savaş suçları ve Srebrenica Soykırımı’ndan dolayı suçlu bulunarak ömür boyu hapse mahkum edilmişti. Verilen ceza, 2021’de temyiz davasında da onanmıştı.

Sırbistan basınının iddiasına göre Mladić’in ölümünden yaklaşık bir hafta önce Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić, sağlık durumunun kötüleştiği gerekçesiyle Mladić’in son günlerini Sırbistan’da geçirmesini Lahey Mahkemesi’nden talep etmiş, fakat bu talebi reddedilmişti.

Mladić’in ölüm haberi ilk olarak Sırbistan İnsan ve Azınlık Hakları Bakanlığı’nın Devlet Sekreteri Lidija Pavićević tarafından dün akşamüstü doğrulandı.

Ratko Mladić’in ölümünün ardından pek çok farklı kesimden tepkiler geldi.

Suljagić: Ölmesi, bir suçluyu tarihi bir şahsiyete dönüştürmüyor

Srebrenica Anma Merkezi Başkanı Emir Suljagić‘in X hesabından yaptığı açıklamanın bir kısmı şu şekilde:

Ratko Mladić öldü ve bu konuda söylenecek fazla bir şey yok. Bu gerçek de pek bir şeyi değiştirmiyor. Ölüleri geri getirmiyor. Toplu mezarları silmiyor. Mahkeme kararlarını değiştirmiyor. Bir suçluyu tarihi bir şahsiyete dönüştürmüyor.

Izetbegović: Mladić, tarihe savaş suçlusu olarak geçecek

Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Alija Izetbegović’in oğlu ve sağ görüşlü Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) Genel Başkanı olan Bakir Izetbegović, X hesabından yaptığı açıklamada, “Ratko Mladić, tarihe Lahey Uluslararası Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararının onu tanımladığı biçimde geçecek: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa topraklarında işlenen en ağır suçlardan müebbet hapis cezasına çarptırılmış bir savaş suçlusu olarak.” dedi.

Hotić: Rezillik içinde öldü

1995’te Sırp güçleri tarafından eşi ve oğlu öldürülen 82 yaşındaki Kada Hotić, “Mahkemeye şükran duyuyorum çünkü Mladić’i ömür boyu hapse mahkum ettiler ve tahliye etmediler. Öldüğü güne kadar adalet işlemeye devam etti. Rezillik içinde öldü çünkü çok fazla insanı öldürdü,” dedi.

Bosna-Hersek Adalet Bakanı Zukan Helez, Facebook hesabından yaptığı açıklamada, “Mladić’in mahkum bir soykırımcı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’nın gördüğü en kötü şöhretli savaş suçlularından biri olduğunu,” belirtti.

Helez, “Ölümle affın gelmeyeceğini, toplu mezarların silinmeyeceğini, öldürülen çocukların ve ebeveynlerin geri gelmeyeceğini, geriye yalnızca utanç, hüküm ve suçların kanlı izinin kalacağını” söyledi.

Adalet Bakanı: Devlet töreni yapılacak

Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić, Mladić’in Sırbistan’da ailesinin belirleyeceği bir yere “en yüksek devlet onuruyla” gömüleceğini duyurdu:

“Ratko Mladić, bir generaldir ve protokoller bellidir. Onun rolü biliniyor, ama General Mladić’e ait olan ne varsa mutlaka yerine getirilecektir.”

Ancak Adalet Bakanı Vujić’in bu iddiasına karşın, Sırbistan Ordu Kanunu‘nun 110. maddesinin (1/11), “Bir yıldan uzun koşulsuz hapis, kesinleştiği gün hizmetin sona ermesine yol açar” ve 185. maddesinin (1/3), “Aynı ceza, kesinleştiği gün rütbenin kaybına yol açar; rütbeyle birlikte rütbeye bağlı tüm haklar da kaybedilir” şeklinde hükümler içermesi sebebiyle ömür boyu hapis cezasını çekerken ölen ve kanun uyarınca askerlik hizmetinden çıkarılıp rütbelerini kaybetmesi gereken Ratko Mladić için yasal olarak “devlet töreni” düzenlenmesinin mümkün olup olmadığı, belirsizliğini koruyor.

Sırbistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde 116/2007 sayısıyla yayımlanan ve en son 4 Aralık 2025 tarihli 109/2025 sayılı değişiklikle güncellenen Sırbistan Ordusu Kanunu’na buradan ulaşabilirsiniz.

Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić’in lideri olduğu Sırp İlerici Partisi’nin (SNS) Belgrad Belediye Başkanı Aleksandar Šapić, şahsi Instagram hesabından Mladić’in bir fotoğrafını, “Huzur içinde yat generalim. Ebedi şan ve minnet sana olsun” yazısıyla birlikte paylaştı.

Cumhurbaşkanı Vučić, 28 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, “Lahey’den bize hiçbir şey ulaşmadı,” dedi.

“Lahey’in, Mladić’in parmaklıklar ardında ölmesini istediğini şimdi gördüklerini” söyleyen Vučić, “Generalin, ölmek istediği yerde, Sırbistan’da ölmesine izin vermediler. Bu, emsali ya da haklı gerekçesi olmayan, medeniyet dışı bir davranıştır,” diyerek Sırbistan basınının Mladić’in Sırbistan’a getirilmek istendiği iddialarını da doğrulamış oldu.

Vučić, Sırp yetkililerin, ailesi talep ederse Mladić’in Sırbistan’da onurlu bir şekilde defnedilmesine yardımcı olacağını da sözlerine ekledi. Ancak Adalet Bakanı’nın Mladić’in “en yüksek devlet onuru”yla defnedileceği iddiasına yönelik bir açıklama yapmadı.

Ayrıca Karadağ Meclis Başkanı Andrija Mandić, Mladić’in oğluna taziyelerini ilettiğini resmi X hesabında paylaştı.

Futbol maçlarında anıldı

Sırbistan’ın Kızılyıldız futbol kulübünün (FK Crvena Zvezda) dün 20.00’de UEFA Avrupa Ligi Play-off turu 2. maçında Çekya’nın Viktoria Plzeň takımına karşı deplasmanda 5-1 kaybettiği maçta Kızılyıldız’ın taraftar grubu Delije tarafından açılan ve üzerinde Mladić’e ithafen “General, sonsuz şan ve şükran” yazılı pankart, kulübün resmi X hesabından paylaşıldı.

Delije tribün grubunun kurucusu olan Arkan lakaplı mafya ve tribün lideri Željko Ražnatović, aynı zamanda Yugoslavya’nın dağılması ve Bosna Savaşı döneminin etkin isimlerinden biridir. Sırp Gönüllü Muhafızları ya da “Arkan’ın Kaplanları” olarak bilinen Sırp paramiliter gücünün de başı olan Arkan, savaş sonrasında ICTY tarafından insanlığa karşı suç işlemekle suçlandı. Arkan, Ocak 2000’de suikasta uğradı.

Bosna-Hersek’in iki entitesinden biri olan Republika Srpska’nın (Sırp Cumhuriyeti) Başkenti Banja Luka’dan Borac futbol kulübünün, dün 21.30’da İzlanda temsilcisi Vikingur’a karşı 3-1 kazandığı UEFA Konferans Ligi Play-off 2. maçının öncesinde stadyumda Mladić’in öldüğü anons edilince tribünlerden alkışlar yükseldi. Ayrıca Mladić’i öven bir marş okundu ve “Dünyevi olan küçük bir krallıktır, semavi olan ise daima ve ebediyen. Sırp halkının en büyük savunucusuna ebedi şan*” pankart açıldı.

* Pankarta yazılan bu söz, 1389’da Sırp Krallığı’nın I. Kosova Savaşı’nda yenilmesine dayanıyor. Destana göre Sırp Prensi Lazar, savaştan önceki gece rüyasında Tanrı’nın bir meleği tarafından ziyaret edilmiş ve kendisinden dünyevi bir krallık ile semavi bir krallık arasında seçim yapması istenmiştir. Semavi bir krallığı seçen Lazar, savaşı kaybetmiş ve savaş alanında ölmüştür.

New York Times‘ın spor bölümü olan The Athletic‘in 28 Ağustos tarihli haberine göre UEFA, Kızılyıldız’a karşı üç ayrı gerekçeyle disiplin soruşturması başlattığını bildirdi. Bu gerekçeler arasında “ırkçı ve/veya ayrımcı davranış”, “bir spor etkinliğine yakışmayan bir mesajın iletilmesi” ve “takımın uygunsuz davranışı” yer alıyor.

Srebrenitsa Anma Merkezi, maçın ardından UEFA’yla iletişime geçerek, açılan pankartların “taraftarların davranışına indirgenemeyeceğini” belirtmişti.

Srebrenica Anma Merkezi’nin açıklaması, şu ifadeleri içeriyor:

“Resmi iletişim kanallarını, soykırımdan hukuken mahkum edilmiş bir kişiyi yücelten mesajlar yaymak için bilinçli biçimde kullanan bir kulüp, böyle bir davranışı taraftarların davranışına indirgeyemez.

Bu artık yalnızca taraftarlarla ilgili bir mesele değil, kulübün, UEFA’nın Avrupa futbolunu üzerine inşa ettiği değerlerle kurduğu kurumsal ilişkiyle ilgili bir meseledir.”

BM Genel Sekreteri: Mağdurlarla dayanışma içindeyim

BM Genel Sekreteri António Guterres, sözcüsü Stephane Dujarric aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Sayın Mladić’in suçlu bulunduğu suçlardan zarar gören mağdurlar, hayatta kalanlar ve aileleriyle dayanışma içinde olduğunu” belirtti.

Açıklamada “yargı tespitlerinin kesin biçimde ortaya koydukları olguların tarihsel kaydın bir parçasını oluşturduğunu” belirten Guterres, iktidardaki herkese, yargılanmış olan suçların ciddiyetini inkâr etmekten kaçınma çağrısını yineledi.

Guterres ayrıca, “Srebrenica Soykırımı’nın tarihsel bir olay olarak inkâr edilmesini ve uluslararası mahkemeler tarafından savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırımdan mahkûm edilenleri yücelten her türlü eylemi şiddetle kınadığını” belirtti.

Dodik: Bu bir cinayet

Republika Srpska’nın Bağımsız Sosyal Demokratlar İttifakı (SDSN) partisinin Genel Başkanı, Republika Srpska eski Cumhurbaşkanı, Bosna-Hersek’te Sırp milliyetçiliğinin önde gelen isimlerinden ve halihazırda siyasi yasaklı olan Milorad Dodik, Mladić’in ölümü üzerine “Bu bir cinayet. Mladić’e Sırp milleti tarafından saygı duyuluyordu. Bir komutan olarak Sırpları savunmak için mücadele etti,” dedi.

Šešelj: Mladić şeytanlara karşı savaştı

Aşırı sağcı savaş suçlusu Vojislav Šešelj*, Mladić için yaptığı açıklamada “Mladić şeytanlara karşı uzun zaman savaştı. Onun ölümünü iki veya üç yıl önce bekliyorlardı ama o pes etmedi… Onu öldürdüler,” ifadelerini kullandı.

* Vojislav Šešelj, aşırı sağcı Sırp Radikal Partisi’nin (SRS) kurucusudur. Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Hırvatistan ve Bosna-Hersek’te işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan dolayı ICTY tarafından Ocak 2003’te suçlanan Šešelj, Şubat 2003’te hakim tarafından suçlamalar onaylanınca Lahey’e giderek teslim oldu. 11 yıl 9 ay ICTY gözetiminde kalan Šešelj’in 2014’te kanser tedavisi için Sırbistan’a dönmesine izin verildi. Sonrasında milletvekili de olan Šešelj 2016’da beraat etse de 2018’de beraat kararı temyizde bozuldu. Fakat Šešelj, tekrar hapse girmedi.

Rusya: Mladić’in sağlık hakkı ihlal edildi

Rusya Dışişleri Bakanlığı Facebook üzerinden, Rusya’nın Belgrad Büyükelçiliği ise X hesabı üzerinden Mladić’in ölümü üzerine açıklamalarda bulundular.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, “Rusya tarafı, düzenli biçimde Mladić’in Lahey’deki davasını işaret etmiştir. Tutukluluk şartlarına sağlık ve yeterli tedavi gibi temel ihtiyaçlarına saygı duyulmaması da eklenmiştir,” derken Rusya’nın Belgrad Büyükelçiliği tarafından “General Ratko Mladić’in vefatı münasebetiyle ailesine ve yakınlarına içten taziyelerimizi sunarız,” denildi.

Ratko Mladić kimdir?

Ratko Mladić, 1942’de Bosna-Hersek’in Božanovići köyünde doğdu ve Yugoslav Halk Ordusu’nda generalliğe kadar yükseldi. Bosna Savaşı’yla birlikte yeni kurulan Bosnalı Sırp ordusunun (Vojske Republike Srpske-VRS) başkomutanı oldu. Yaklaşık dört yıl süren Sarajevo kuşatması ve Srebrenica’da yaşanan soykırım başta olmak üzere, ordunun eylemlerinden sorumlu en üst düzey askerî figürlerdendi. Savaşın ardından yıllarca firari olarak saklandı ve ancak Mayıs 2011’de Sırbistan’da yakalanarak Lahey’e teslim edildi.

Mladić, ICTY tarafından 2017’de, Srebrenica Soykırımı, insanlığa karşı suçlar ve savaş hukukunun ihlalinden suçlu bulunarak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu ceza, 2021’de temyiz aşamasında da onandı. Mladić, cezasını çekmekteyken uzun süredir devam eden sağlık sorunları nedeniyle Lahey’de BM gözetiminde hastanede 27 Ağustos 2026’da öldü.

Diyarbakır’da sanat yeniden kamusal alana çıkıyor

Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, kayyım sonrası Diyarbakır’daki kültür-sanat hareketliliğini değerlendirdi.

Soran Hosseini ile yönetmen Sherzad Hassan Radha imzası taşıyan “CM” adlı oyun 11. Amed Tiyatro Festivali kapsamında sahneleniyor, Foto: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 2024 yerel seçimlerinde kayyım yönetiminin ardından yeniden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne (DEM Parti) geçmesiyle beraber kentteki kültür-sanat hareketliliği arttı.

Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, FilmAmed Belgesel Film Festivali ve Amed Film Festivali, kentte son iki yıldır yoğun katılımla düzenlenen başlıca kültür-sanat festivallerinden.

Şehirdeki bu hareketliliği Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, Niha+ için değerlendirdi.

“Tiyatro, ilerleyişini devam ettirecek gibi görünüyor”

Şahin, yerel yönetimlerle beraber tiyatroda gözle görülür bir durum meydana geldiğini, özellikle ürünlerin ortaya konması ve daha fazla seyirciye ulaşılması gibi konularda ciddi bir ilerleme olduğunu söyledi. Şahin ayrıca, bu dönemde daha önce kayyım tarafından görevlerinden alınan tiyatrocuların tekrar görevlerine iade edilmesi ve işlerini yapmaya devam etmesinin bu ilerlemede etkisi olduğunu ifade etti:

Daha önce gelenekselleşmiş festivallerin son iki yıl içerisinde yerel yönetimler çatısı altında ve daha güçlü şekilde yapılması da bu dönemde gerçekleşti. Hem ulusal festivaller hem de en son yapılan, 19 ülkenin katıldığı Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, ITI (Uluslararası Tiyatro Enstitüsü) ve Büyükşehir Belediyesi organizasyonuyla yapılmıştı.

Ömer Şahin

Belediyelerin sanat alanına dair yaptığı kendi iç tartışmalarının geleceğe dair umutlu olduğunu düşündüğünü söyleyen Şahin, bunun olması için kayyım ataması veya başka bir siyasi baskı olmaması gerektiğini aktardı.

“Bir baskı oluşmadığı durumda tiyatronun kendi kurumsal ve sanatsal ilerleyişini devam ettirecek gibi göründüğünü” belirten Şahin, “Bununla beraber tiyatroların kendi içindeki eğitimin de bu dönemden sonra çok önemli olduğunu düşünüyorum,” dedi.

“Her ne kadar bütün tiyatro gruplarının kendi içinde yaşadığı ekonomik problemleri olsa da ileriki dönemde yerel yönetimler ya da başka kurumlar aracılığıyla amatör tiyatro gruplarının desteklenmesiyle, çıkan eserlere proje desteğinin sağlanması gibi yöntemlerle bu ekonomik sıkıntıların da aşılabileceğine inandığını” söyleyen Şahin, sözlerini şöyle noktaladı:

“Kendi içimizde, Amed Şehir Tiyatrosu özelinde baktığımız zaman, sanatsal vizyonla ilgili tartışmalar olumlu bir noktaya ulaştıktan sonra sanatsal üretimlerin de artacağını düşünüyorum.”

“Kayyım, kentin kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti”

Sinemacı Erhan Örs ise kayyım döneminin Diyarbakır’da kültür-sanatın yalnızca kurumsal altyapısını değil mekanla, dille ve toplumsal hafızayla kurduğu bağın doğrudan hedef alındığı bir tahribat süreci olduğunu ifade etti:

Belediyelere bağlı sanat merkezlerinin, tiyatro ve sinema birimlerinin işlevsizleştirilmesi ya da dönüştürülmesi, kamusal alanı kültürel üretimden arındırma çabasıydı. Kayyım, yalnızca kültür kurumlarını yönetmedi, kentin kendisini nasıl hatırlayacağına ve kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti. Sanatçılar bu süreçte ya tamamen kendi imkânlarıyla bağımsız alanlar açmak ya da üretimlerini yeraltına/alternatif mecralara çekmek zorunda kaldı. Amed Şehir Tiyatrosu bu örneklerden biri, yine yapılmaya devam eden gösterimlerini kayyım döneminde Amed Şehir Tiyatrosu’nun veya ZarokMa’nın sahne ve perdelerinde yapan FilmAmed gibi.

Erhan Örs

Kayyımın sona erdiğini ama kayyımın yarattığı kültürel rejimin tamamen sona ermediğini savunan Örs, son dönemdeki en belirgin değişimin kentin kültür-sanat üzerindeki özne olma iradesini yeniden hatırlaması ve kamusal alanın geri kazanılması yönündeki dinamizmi olduğunu ifade etti.

Örs, kültürel üretimin yeniden anadilinde, kendi çok katmanlı hafızasıyla ve yerel dinamikleriyle buluşabileceği bir zeminin inşa edildiğini ancak kayyım yıllarının yarattığı kurumsal boşluğun, mekân kaybı ve tahribatın bir günde silinmediğini söyledi.

“Bugünkü tablonun, bastırılmış bir hafızanın kentin sokaklarına, salonlarına ve atölyelerine sızdığını gösterdiğini” belirten Örs, kayyım döneminde kentteki sinemanın nasıl etkilendiğini şöyle anlattı:

“Bana göre sanat doğrudan mekân, arşiv ve kolektif paylaşım zeminleriyle beslenir. Kayyım döneminde en büyük sorun, filmlerin üretilmesinden ziyade izleyiciyle doğrudan, sansürsüz ve sansür mekanizmalarının gölgesinden uzak buluşabileceği bağımsız gösterim alanlarının yok edilmesiydi. Festivallerin, gösterimlerin ve atölyelerin sekteye uğraması seyirciyle kurulan organik diyaloğu zayıflattı, sinemacıları daha dar ağlar içinde dayanışma modelleri geliştirmeye mecbur bıraktı.”

Bugün gelinen noktada “üretim iştahının” yanı sıra özellikle kolektif eğitim, atölye çalışmaları ve gösterim zeminlerinde gözle görülür bir hareketlilik olduğunu söyleyen Örs, seyirci tarafında ise ciddi bir buluşma arzusu ve açlığının söz konusu olduğunu ifade etti:

“Mesele sadece Kürtçe film izleme talebi değil. İnsanların kendi şehirlerinin, kendi hafızalarının, kendi deneyimlerinin sinemada temsil edildiğini görmek istemesi. Kendi hikâyesini, dilini ve estetiğini perde üzerinde görmeye yönelik talep, salonları ve alternatif gösterim mekanlarını çok daha canlı kılıyor. Belki şehrin genç kesimini, üniversitelileri bu gibi etkinliklere katmak konusunda bazı eksiklikler var ama bu tür kamusal alana da kayyım halihazırda olmasa da diğer resmi kurumların baskısı ve gölgesi mevcut.”

Örs, Diyarbakır’ın sadece bölgesel değil uluslararası ölçekte de özgün bir estetik ve politik anlatı diline sahip bir merkez olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam etti:

“Eğer bağımsız üretimi destekleyen, kurumsallaşırken yerel inisiyatifleri ve bağımsız aktörleri merkeze alan çoğulcu bir kültür politikası sürdürülebilirse kent sadece tüketilen etkinliklerin değil bizzat teorinin, sinema estetiğinin ve sanatsal üretimin kalıcı bir merkezi haline gelecektir.”

Örs, “Sinema özelinde ise bu süreklilik, kendi hafızasına sahip çıkan, arşivini dönüştüren, genç kuşaklara üretim alanı açan ve bağımsız finansman/gösterim modelleri üretebilen sürdürülebilir bir ekosistemin yerleşmesi anlamına gelir,” diyerek sözlerini noktaladı.

Nepal’de düşen buzulun yarattığı selde 389 kişi hayatını kaybetti

26 Ağustos çarşamba sabahı Nepal’in Tibet sınırına yakın Rasuwa’da bulunan Bhotekoshi nehrinde ani şiddetli sel meydana geldi. Nepal polisine göre en az 389 kişi hayatını kaybederken en az 1500 kişi ise hala kayıp. Başta depremden kaynaklandığı düşünülen sel, Himalayalardan düşen buzul parçasının etkisiyle gerçekleşti. Uzmanlar bu afetin küresel ısınma kaynaklı arka planına dikkat çekti.

Fotoğraf: The Kathmandu Post

Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırma Kurumu (USGS) 26 Ağustos Nepal yerel saatiyle sabah 08.37, Çin standart saatiyle 10.52’de Çin ve Nepal sınırına yakın bir bölgede 5.2 büyüklüğünde bir sismik hareket saptadı. USGS, bu sismik hareketin önce 4.4 boyutunda bir deprem olduğunu duyurdu. Sonrasında sismik dalgalanmanın kaynağının ve yakınlardaki sismik istasyonların, uzun dönem sismik dalgalanmalarının ve uydu görüntülerinin incelenmesiyle Himalayalardan bir buzul parçasının düşmesi olduğuna ulaşıldı.

Su kaynakları uzmanı Santosh Nepal, bir buz, kar ve kaya karışımının yaklaşık 5.500 metreden yaklaşık 3.000 metreye düştüğünü tahmin ettiğini söyledi. Nepal, “Görünüşe göre bir kar ve buz kütlesi yaklaşık 5.000 metreden yaklaşık 3.000 metre yüksekliğe düştü” dedi. “Bu kadar yüksekten düştüğü için muazzam bir enerji ürettiğini tahmin ediyoruz” diye belirtti.

Bir dağ nehrine düşen bu parçanın enkaz ve çamuru beraberinde sürüklemesiyle nehir taştı. Saniyede 50 metre hızda hareket eden akıntı kısa süre içerisinde yaşam alanlarını yok eden şiddetli bir sele sebep oldu. Sel, Nepal’in sınır bölgelerindeki çeşitli yolları köprüleri, evleri ve elektrik altyapı projelerini yok etti. Tibet sınırındaki Gyriong Limanı’nı da etkiledi. Bölgeye giden yolları, iletişimi ve elektrik bağlantılarını kesen bir toprak kaymasını tetikledi.

Nepal polisinin aktardığına göre, sel en az 389 kişinin hayatına mal olurken yaklaşık 1.500 kişinin akıbeti hala bilinmiyor.

“Selin arka planında iklim değişikliği var“

Calgary Üniversitesi’nde doçent olan yer bilimcisi Dan Shugar, incelediği uydu görüntülerine göre felaketten önceki 24 saat içinde büyük miktarda kar eridiğini söyledi.

“Vadideki buzulların bir kısmı dün karla kaplıydı ve bugün çoğunlukla çıplak buz. Yani, başka bir deyişle (ve henüz herhangi bir hava durumu istasyonu verisi görmedim), muhtemelen sıcaktı,” dedi.

Birleşmiş Milletler (BM), 2023’te Nepal’in karla kaplı dağlarının küresel ısınma nedeniyle en az son 30 yıl içinde buzlarının üçte birine yakınını kaybettiğini söylemişti.

Yeni Zelanda’daki “Dağlardan Denize” programının baş bilim insanı jeolojik haritalama, yapısal jeoloji, tektonik ve sıvı akışı alanlarında uzman Simon Cox, “İklim değişikliği, yüksek dağ kayalarını ve buzu istikrarsızlaştırabilecek koşullar yaratıyor” dedi.

Uzmanlar iklim değişikliğini bu olayın tek tetikleyicisi olarak tanımlamamanın gerektiğini söyledi. Aynı zamanda iklim değişikliğinin yüksek dağ kayasını ve buzu istikrarsızlaştırabilecek koşullar yarattığını ve bu hafta görülen türden çöküşleri ve basamaklı tehlikeleri daha sık hale getirdiğini belirtti.

Cox, ısınmanın dik yamaçlarda buz desteğini azaltabileceğini, eriyen suyu artırabileceğini ve dağ yamaçlarını zayıflatabilecek ve bazı noktalarda büyük çöküşleri daha olası hale getirebilecek donma, çözülme ve yağış modellerini değiştirebileceğini de sözlerine ekledi.

Rasuwa’nın üzerinde yeni bir göl oluştu

Uzmanlar, kar ve buz kütlesinin yokuş aşağı aktığına ve bir sele dönüştüğüne, çığ alanının altında büyük bir çöküntü yaratıldığına ve daha sonra orada su birikerek bir göl oluşturduğunu belirtiyor.

Çin medyasına göre ise göl, Lhende Khola’ya akan Chhochen Khola ve Purepu Tsangpo nehirlerinin altında oluştu. Lhende Khola, Rasuwagadhi’de Kerung Khola’ya katıldı. Çin’in Su Kaynakları Bakanlığı’na atıfta bulunan Global Times, perşembe gününe kadar yaklaşık 2 milyon metreküp su biriktiğini bildirdi. Çin devlet televizyonu, önümüzdeki iki ila üç gün içinde 1 milyon metreküp daha birikebileceği ve hacmi potansiyel olarak yaklaşık 3 milyon metreküpe çıkarabileceği konusunda uyardı. Çinli yetkililer, gölü tutan doğal barajın kırılabileceği konusunda uyardı. Nepal’in Ulusal Afet Riskini Azaltma ve Yönetim Otoritesi (NDRRMA) de gölün oluşumunu ve genişlemesini doğruladı.

Yaklaşık 0,11 kilometrekareyi kapsayan gölün başka bir sele neden olabileceği riski de bulunuyor. NDRRMA, doğal barajın kırılabileceğini ve aşağı yönde başka bir büyük seli tetikleyebileceğini söyledi. Yetkililer, aşağı akış bölgelerindeki sakinleri ve ilgili tüm kurumları tetikte kalmaya ve gerekli önlemleri almaya çağırdı.

Çalışmalar sürüyor

Nuwokat’taki durumu değerlendirmek için yaptığı seyahatten başkente dönen Nepal Başbakanı Balendra Şah, sosyal medyada bir açıklama yayınladı. Bölgeye ilişkin değerlendirmelerini aktaran Şah, “etkilenen insanlar, yerel halkın temsilcileri, güvenlik personeli, sağlık çalışanları ve kurtarma ve yardım çalışmalarına dahil olan herkesle” doğrudan konuştuğunu söyledi. “Durum hala zorlayıcı. Tüm devlet kurumları tam kapasiteyle çalışıyor. Şimdiki ilk önceliğimiz her vatandaşın hayatını kurtarmak, kayıpları aramak ve kurtarmak, yaralıları tedavi etmek ve etkilenen ailelere acil yardım sağlamak” dedi.

Nepal yetkilileri kasaba ve vadilerde bulunan binlerce kişiye helikopterlerle acil durum malzemeleri ulaştırdı. Nepal polisi, ölü sayısının 389’a ulaştığını açıkladı. Nepal İçişleri Bakanı Sudhan Gurung, odağın hayatta kalanları bulmaya devam ettiğini söyledi. Kurtarma ekipleri, Trishuli çevresindeki en çok etkilenen bölgede çoğu Tibet’te Hindular ve Budistler tarafından saygı duyulan Kailash dağına giden seyyahlar olmak üzere 100 kayıp Hintli ziyaretçiyi ve 25 Çinli işçiyi buldu. 650’den fazla yabancı turist ise hala kayıp. Nepalli yetkililerin ise kayıp yerlilerin sayısını henüz belirlemediği biliniyor.

Savaşlarda veya afetlerde yaralananlara yardım eden uluslararası insani yardım ağı Kızılhaç ise sel sonucu tüm köylerin yok edildiğini ve geçilmeyecek durumda olan yol ve köprülerden dolayı ekiplerin hareket edemediğini ve en az 10 bin ailenin yerinden edildiğini belirtti.

Kaynak: Reuters, Online Khabar, BBC

*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

Rojin Kabaiş dosyasında 2'nci yıl

Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları: Soruşturma etkisiz yürütüldü

Rojin Kabaiş dosyasının avukatı Abdurrahman Karabulut’un açıklamasının okunduğu toplantıda geçtiğimiz 2 yıllık sürecin kronolojisi ve dosyadaki güncel gelişmeler aktarıldı.

Foto: Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş‘in kaybolmasının üzerinden neredeyse iki yıl geçerken Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları bugün İstanbul’da bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda, iki yıl boyunca yürütülen adalet mücadelesinin raporu kamuoyuyla paylaşıldı ve dosyadaki güncel gelişmeler aktarıldı.

Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024’te kaldığı Seyyid Fehim Arvasi Kredi Yurtlar Kurumu (KYK) yurdundan çıktıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamamış, 18 gün süren aramaların ardından 15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında, en son görüldüğü yerin yaklaşık 20 kilometre uzağında cansız bedeni bulunmuştu.

Dosya avukatı Abdurrahman Karabulut’un basın toplantısında paylaşılması için ilettiği bilgilendirme metni şu şekilde:

Soruşturmanın ilk bir yılı içerisinde, özellikle soruşturmanın intihar ihtimali üzerinden yürütülmesi nedeniyle etkisiz bir soruşturma yürütüldüğünü belirtmek gerekir. Elde edilen deliller de bu çerçevede değerlendirildiği için soruşturmanın etkinliği ciddi biçimde zedelenmiştir.

Bunun en önemli somut örneklerinden biri, dosyanın sekiz ay boyunca Van Barosu’ndan gizlenmiş olmasıdır. Evet, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153. maddesi kapsamında dosya hakkında kısıtlılık kararı bulunmaktadır. Ancak bu kısıtlılık kararı şüpheliler bakımından uygulanabilir; müdahiller ve müdahil vekilleri bakımından aynı şekilde uygulanamaz. Buna rağmen dosyanın hukuka aykırı bir biçimde Van Barosu’ndan sekiz ay boyunca gizlenmesi, adalete ve dosyaya erişim hakkının engellenmesi sonucunu doğurmuştur.

Bu süre boyunca Van Barosu’na herhangi bir gelişme aktarılmamış, bilgi veya belge verilmemiştir. Bu anlamda Van Barosu’nun, dolayısıyla avukat meslektaşlarımızın soruşturmaya katkı sunması engellenmiş; meslektaşlarımız dosyadaki gelişmeler karşısında kayıtsız bırakılmak zorunda bırakılmıştır.

İkinci önemli husus, Adli Tıp Kurumu raporunda tespit edilen iki farklı erkeğe ait DNA bulgusunun dokuz ay sonra açıklanmış olmasıdır. Bu DNA bulgularının varlığı bilinmesine rağmen dokuz ay boyunca açıklanmamıştır. Dahası, söz konusu iki farklı erkeğe ait DNA’nın Rojin’in vücudunun neresinde bulunduğuna ilişkin açıklama ancak bir yıl sonra yapılmıştır. Bu gecikmeler, soruşturmanın etkisiz yürütülmesine neden olmuş; soruşturmanın intihar algısı üzerinden ilerlemesine ve dolayısıyla delillerin kararmasına dolaylı olarak sebebiyet vermiştir.

Aynı şekilde, valinin daha otopsi esnasında Nizamettin Kabaiş’e intihar yönünde baskı yapması da son derece önemlidir. Bu husus, dosya kapsamında müşteki beyanıyla ortaya konulmuş bir delildir. Dolayısıyla bu eylem; delillerin karartılması, baskı oluşturulması ve soruşturmanın yönünün değiştirilmesine yönelik bir müdahale olarak değerlendirilmelidir.

26.06 tarihli bilirkişi raporunda şüpheli olarak bildirdiğimiz kişiler zaten dosya kapsamında mevcuttur. Buna rağmen bu kişilerle ilgili herhangi bir ifade alma işlemi yapılmamış, HTS ve baz kayıtları incelenmemiş, DNA örnekleri alınmamıştır. Bu durum, soruşturma kapsamında bazı kişilerin korunduğu yönünde ciddi bir algı yaratmaktadır. Dosya kapsamında benzer şekilde tespit edilen birçok kişi bulunmaktadır. Ancak bu kişiler yönünden gerekli soruşturma işlemlerinin yapılmaması son derece ciddi bir eksikliktir.

Bunun yanı sıra, elimize ulaşan tüm veriler ve özellikle Adli Tıp Kurumu’nun rokuronyum maddesine ilişkin farklı bir şüphe ortaya koyan rapor hazırlamış olması da son derece ciddi bir sorundur. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, maddi hakikatin bugüne kadar etkin ve bütüncül bir şekilde araştırılmadığı açıkça görülmektedir.

Son olarak telefonun açılması amacıyla Çin’e gönderilmesi de soruşturma açısından fuzuli bir zaman kaybına neden olmuştur. Çin’in, kendi markasının uluslararası ticari itibarını riske atarak söz konusu telefonu açmayacağı öngörülebilir bir husustur. Buna rağmen telefonun Çin’e gönderilmesi ve bu süreçte yaşanan zaman kaybı, soruşturmanın ilerlemesini geciktirmiştir. Kaybedilen bu süre içerisinde birtakım yan delillerin kararmasına veya kaybolmasına neden olunmuş olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir.

Bunlar, soruşturmanın etkisiz yürütüldüğünü gösteren başlıca ve somut hususlardır.

Kaybolduğu günkü yazışmalar

Dün (26 Ağustos) yayımlanan habere göreyse Jin News, Rojin Kabaiş’in kaybolduğu günkü yazışmalarına ulaştı.

Haberde Rojin Kabaiş’in kaybolduğu 27 Eylül 2024 tarihinde mesajlaştığı kişinin, Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi M.Ç. olduğunun tahmin edildiği aktarıldı. Yazışmalarda M.Ç.’nin Van Gölü sahilinde deniz kabukları bulunduğunu ve isteyenlere getirebileceğini söylediği, Rojin Kabaiş’in ise “deniz kabuğu” yanıtını verdiği belirtildi. Devam eden mesajlarda hediyeleşmeye ilişkin ifadeler yer alırken M.Ç.’nin teşekkür ettiği belirtildi.

Rojin Kabaiş’in yazışmalarda “hocam” şeklinde hitap ettiği kişinin M.Ç. olduğu aktarıldı. M.Ç.’nin sonrasında kurumdan ayrıldığı ama ne zaman ayrıldığının öğrenilemediği aktarıldı. Ayrıca M.Ç’den DNA örneği alınmadığı da aktarılan bilgiler arasında.

Dosya avukatı Abdurrahman Karabulut’un ise Van Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunduğu dilekçede mevcut veriler doğrultusunda Instagram’da Rojin Kabaiş ile yazışan M.Ç. ile M.Ç.’nin olay sonrasında görüştüğü M.N.K. hakkında gözaltı kararı verilmesini ve DNA örneklerinin alınmasını talep ettiği belirtildi.

Basın toplantısında paylaşılan Rojin Kabaiş Dosyası ve Adalet Mücadelesi 2 Yıllık Süreç Raporu’ndaki (27 Eylül 2024 – 25 Ağustos 2026) bilgiler doğrultusunda yaşanan gelişmelerin kronolojisi:

Rojin Kabaiş dosyasında yaşananlar
Eylül 2024
  • 27 Eylül 2024: Rojin Kabaiş, kaldığı Seyyid Fehim Arvasi KYK yurdundan çıktı ve ondan bir daha haber alınamadı.
  • 28 Eylül 2024: Van Gölü sahilinde Rojin’e ait cep telefonu, kulaklık, su, kek ve cüzdan bulunması sonucu arama çalışmaları göl çevresinde yoğunlaştırıldı.
  • 30 Eylül 2024: Nizamettin Kabaiş, kızıyla hem kendisinin hem de annesinin konuştuğunu söyledi. Kameralara son yansıdığı saat 19.05 olarak belirlendi.
Ekim 2024
  • 9 Ekim 2024: Arama kurtarma çalışmaları sahil güvenlik, jandarma, AFAD ve çeşitli ekiplerce su altı cihazları ve köpeklerle sürdürüldü.
  • 10 Ekim 2024: İçişleri Bakanı başörtüsünün bulunduğunu duyurdu; 350 saatlik kamera kaydının izlendiği ve sonar cihazlarıyla dip taraması yapıldığı açıklandı.
  • 15 Ekim 2024: 18 gündür kayıp olan Rojin’in cansız bedeni, son görüldüğü yerin 20km uzaklığında Van Gölü Molla Kasım Köyü sahilinde bulundu. Herhangi bir darba rastlanmadığı, kıyafetlerinin üzerinde olduğu basına servis edildi.
  • 16 Ekim 2024: Van Adli Tıp Kurumu’ndaki işlemin ardından cenaze Bağlar İlçesi Yeniköy Mezarlığına defnedildi.
  • 17 Ekim 2024: Ön otopside darp ve cebir izine rastlanmadığı belirtildi. Baba Nizamettin Kabaiş, olay yerindeki içki şişelerine dikkat çekerek intihar algısına tepki gösterdi.
Kasım – Aralık 2024
  • 4 Kasım 2024: Adli Tıp Raporunda Rojin’in Van Gölü’nde boğularak hayatını kaybettiği belirlendi.
  • 6 Kasım 2024: İlk resmi otopsi raporunda ölüm nedeni “suda boğulma” olarak kaydedildi. Bedeninde 2 erkeğe ait DNA tespit edildi ancak nerede bulunduğu raporda yer almadı.
  • 22 Kasım 2024: Nizamettin Kabaiş, kızının otopsi raporunda “suda boğulma” şeklinde bir ibarenin olmadığını belirterek başsavcının sözlerini aktardı.
  • 10 Aralık 2024: Adli Tıp Başkanlığı, kesin ölüm nedenini “suda boğulma” olarak açıkladı.
  • 17 Aralık 2024: Savcılığın talebi üzerine hazırlanan ek raporda; DNA’ların bulaş (kontaminasyon) riski taşımadığı bertaraf edildi, kişinin zehirlenerek öldüğüne dair tıbbi delil bulunmadığı yinelendi.
Ocak – Eylül 2025
  • 1 Eylül 2025: Nizamettin Kabaiş, savcının 2 kişiden şüphelendiklerini söylediğini duyurdu. Bedenindeki kırıklara ve ciğerinde su olmamasına dikkat çekti.
  • 27 Eylül 2025: Rojin’in şüpheli ölümünün 1. yılında yüzlerce kadın mezarını ziyaret etti, 8 ilde eşzamanlı eylemler yapıldı.
Ekim 2025
  • 11 Ekim 2025: ATK raporuyla bedenindeki 2 erkek DNA’sının sternal (göğüs) ve intrevajinal (vajina içi) bölgesinde olduğu açıklandı.
  • 12 Ekim 2025: Otopsi raporu detayları yayınlandı. DNA’ların tespiti üzerine 23 şehirde “Rojin İntihar Etmedi” şiarıyla eylemler yapıldı; soruşturmanın cinsel saldırı kapsamında genişletilmesi talep edildi.
  • 15 Ekim 2025: DEM Parti’nin soru önergesi reddedildi. Adalet Bakanlığı, ek uzman görüşü talep edildiğini açıkladı.
  • 17 Ekim 2025: Not defterindeki şifrelerle e-posta hesabına girildi, KKTC’de yaşayan bir kişi tespit edilip ifadesi alındı. Rojin’in ölmeden önceki son günlerde “Cesetler nerede yıkanır?”, “Otopsi nedir?” gibi Google aramaları yaptığı belirlendi.
  • 24 Ekim 2025: Diyarbakır Barosu’na verilen otopsi görüntülerinin olduğu CD’nin çizik olması üzerine orijinal CD gönderildi.
Kasım – Aralık 2025
  • 13 Kasım 2025: ATK “bulaş olmadığı” yönünde açıklama yaptı.
  • 14 Kasım 2025: Otopsi ve nakilde müdahil olan 134 kişiden alınan DNA örneklerinin, bedendeki DNA’larla uyuşmadığı tespit edildi.
  • 19 Kasım 2025: DNA alınan kişi sayısı 195’e çıktı. TBMM’de aile ve milletvekili katılımıyla basın toplantısı yapıldı.
  • 20 Kasım 2025: Dosyaya, Rojin’in kolundan tutularak beyaz bir araca zorla bindirildiğini anlatan gizli tanık ifadesi eklendi.
  • 4 Aralık 2025: Gizli tanık canlı yayında Rojin’in 21.00-22.00 saatleri arasında zorla araca bindiriliş anını anlattı.
  • 5 Aralık 2025: Telefonun İspanya’ya gönderilmesi talebi kabul edildi.
  • 18 Aralık 2025: Telefon İspanya’da yetkililere teslim edildi.
  • 25 Aralık 2025: Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, telefon şifresinin 10 haneli olduğunu açıkladı.
  • 28 Aralık 2025: Diyarbakır’da Rojin Kabaiş kütüphanesi kuruldu.
Ocak – Nisan 2026
  • 3 Ocak 2026: Ankara buluşması için ulaşım desteği çağrısı yapıldı.
  • 5 Ocak 2026: Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları kuruluşunu ilan etti.
  • 10 Ocak 2026: KYK görevlileri hakkındaki soruşturma talebi reddedildi.
  • 12 Ocak 2026: Aile Adalet Bakanlığına çağrıldı.
  • 13 Ocak 2026: Aile, Bakan Yılmaz Tunç ile görüştü. Baba “suda boğulma” itirazını yineledi.
  • 30 Ocak 2026: Ankara’da Büyük Buluşma ve Adalet Bakanlığı önünde eylem gerçekleştirildi.
  • 31 Ocak 2026: Bakan Tunç kadınların eylemini dezenformasyon yapmakla suçladı.
  • 10 Mart 2026: Telefon açılmadan İspanya’dan döndü.
  • 12 Mart 2026: Konsolosluk önünde eylem engellendi. Ailenin Diyarbakır’daki evine silahlı saldırı düzenlendi ve ölüm tehditleri alındı.
  • 13 Nisan 2026: Tehditlerin son bulması için İHD şubelerinde açıklamalar yapıldı.
  • 19 Nisan 2026: Kabaiş ailesi, Tunceli’de Gülistan Doku’nun ailesini ziyaret etti.
  • 24 Nisan 2026: Bakan Akın Gürlek, Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın dosyanın üzerine gideceğini açıkladı.
  • 30 Nisan 2026: Telefonu açmak için yerli ekip kurulduğu duyuruldu.
Mayıs – Temmuz 2026
  • 2 Mayıs 2026: Bardakçı ve Mollakasım’da 425 kişinin DNA örneklerinin incelendiği duyuruldu.
  • 3 Mayıs 2026: Oda arkadaşı, kargo bahanesiyle odaya giren iki kimliği belirsiz kadının telefon sahilde bulunduğunda Rojin’i aradıklarını anlattı.
  • 6 Mayıs 2026: Bakan Akın Gürlek aileyle görüştü, telefonun Çin’e gönderileceği duyuruldu.
  • 7 Mayıs 2026: Erzurum Bölge İdare Mahkemesi kararıyla KYK yurdu yöneticilerine resmi soruşturma yolu açıldı.
  • 8 Mayıs 2026: Bakan’ın aileye “intihar mı cinayet mi belli değil” dediği aktarıldı.
  • 15 Mayıs 2026: Baz istasyonu analizi için özel ekip kuruldu.
  • 17 Haziran 2026: Baba Kabaiş, kampüsteki 360 derece döner kameraların incelenmesi için dilekçe verdi.
  • 19 Haziran 2026: Silvan’da Rojin Kabaiş’in tabelasına yapılan saldırı gerçekleşti.
  • 29 Haziran 2026: Aile Van Barosu’ndan vekaletini çekti, dosyayı Av. Abdurrahman Karabulut devraldı.
  • 6 Temmuz 2026: Avukat Karabulut, olayın cinayet olduğunu ve cesedin tekneyle göle atılmış olabileceğini belirtti.
  • 7 Temmuz 2026: Van CBS bünyesinde yeni ekip kuruldu, Adalet Bakanlığı sinyal değerlendirme cihazı gönderdi.
  • 15 Temmuz 2026: Ölüm sebebi suda boğulma denmesine karşın “Diatom testi”nin yapılmadığı ortaya çıktı.
  • 17 Temmuz 2026: 18 günlük süreçte göldeki tüm teknelerin GPS, HTS kayıtları incelemeye alındı.
  • 25 Temmuz 2026: Diatom testi resmen talep edildi.
Ağustos 2026
  • 5 Ağustos 2026: Telefon verilerinin incelemesi kabul edildi, cihaz Mersin’e gönderildi.
  • 8 Ağustos 2026: Aileleri tehdit eden 10 kişiden 2’si tutuklandı.
  • 11 Ağustos 2026: Van YYÜ Rektörü Hamdullah Şevli ve yeğeninden DNA örneği alındı.
  • 14 Ağustos 2026: Baba tehdit mesajlarını paylaştı.
  • 19 Ağustos 2026: Araç tespiti, PTS verileri incelemesi ve ATK görevlileri hakkında soruşturma talep edildi.
  • 20 Ağustos 2026: HTS ve BAZ inceleme dilimlerinin genişletilmesi istendi.
  • 21 Ağustos 2026: İHA kamera kayıtlarının açıklanması talep edildi.
  • 25 Ağustos 2026: Avukat Abdurrahman Karabulut, otopsi raporunda yer alan ancak görmezden gelinen detayı açıkladı. Rojin’in midesinde solunum kaslarını anında felç eden ölümcül kas gevşetici “Rocuronium” bulundu. İlacin yarılanma ömrü çok kısa olduğu için haftalar önceki ameliyattan kalmasının imkansız olduğu, Rojin’in bu ilaçla felç edilerek öldürülmüş olabileceğini belirtti.
Maden işçilerinin eylemi 18. gününde

Gökay Çakır ve Başaran Aksu tutuklandı

Maden işçilerinin eylemi sürerken Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklandı. Madenciler Ankara Adliyesi önünde toplandı.

Gökay Çakır (solda) ve Başaran Aksu (sağda)

Yıldızlar SSS Holding’e bağlı maden işçilerinin ödenmeyen alacakları için sürdürdüğü eylem devam ederken Bağımsız Maden İşçileri Sendikası (Bağımsız Maden-İş) Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu dün (26 Ağustos) tutuklandı. Sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınan iki sendikacının tutuklanmasına tepki gösteren madenciler, “Patron serbest gezerken bizim yöneticilerimiz tutuklanıyor” diyerek Ankara Adliyesi önünde bir araya geldi.

Her iki isim de 25 Ağustos’ta gözaltına alınmıştı. Çakır, Manisa’nın Soma ilçesinde, Aksu ise Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önündeki eyleme yapılan polis müdahalesi sırasında gözaltına alındı. İki sendikacıya da yöneltilen suçlama, sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” oldu. Çakır’ın gözaltısına, yaptığı üç sosyal medya paylaşımı dayanak gösterildi. Gün içinde savcılık işlemleri tamamlanan Çakır ve Aksu, tutuklama talebiyle hâkimliğe sevk edildi.

Madenciler adliye önünde

Gözaltı ve sevk kararlarına tepki gösteren madenciler, Ankara Adliyesi önünde toplandı. Bağımsız Maden-İş, kararın ardından yaptığı açıklamada tutuklamaları “siyasi iktidarın talimatıyla yürütülen bir sınıf saldırısı” olarak nitelendirdi ve mücadelenin süreceğini duyurdu:

17 gündür Yıldızlar SSS Holding’in gasp ettiği ücret ve tazminatlarımız için direniyoruz. Üç bakanlığın garantörlüğünde verilen sözler tutulmadı. Müfettiş raporu alacaklarımızı tespit etti. Sebahattin Yıldız serbest gezerken Genel Başkanımız Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanımız Başaran Aksu tutuklandı.

Bu tutuklamalar siyasi iktidarın talimatıyla yürütülen, Yıldızlar SSS Holding’in çıkarlarına hizmet eden, bir sınıf saldırısıdır. Madencinin hakkını savunmak, holdinglerin nasıl büyütüldüğünü anlatmak ve işçilerin ülkeyi yönetenlerle görüşmesini istemek suç değildir.

Yıllarca ruhsatlarla, tapularla ve özelleştirmelerle büyütülen holdingin işçiye borcu ortada. Devlet gücü holdinge karşı işlemezken madenciye gözaltı, soruşturma ve tutuklama olarak dönüyor. Kimin korunduğu da kimin susturulmak istendiği de ortada.

Biz mertçe dövüşürüz. Safımızı gizlemeyiz, sözümüzü eğip bükmeyiz. Madencinin alın terini patrona yedirmedik, yedirmeyeceğiz. Başkanlarımızı yalnız bırakmayacağız.

Mücadelemiz devam ediyor. Halkımızı madenciden taraf olmaya, sendikaları ve bütün işçi sınıfını dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz. Bu kavga hepimizin kavgasıdır. Yoldaşlarımızı alacağız. Hakkımızı alacağız. Mutlaka biz kazanacağız.

İşçiler neden eylemde?

Eylemlerin kaynağında Yıldızlar SSS Holding çatısı altındaki iki işletme bulunuyor: Eskişehir’deki Doruk Madencilik ve Elazığ’daki Eti Gümüş. Buralarda çalışanların ödenmeyen maaşları, kıdem ve ihbar tazminatları, sendikadan doğan alacakları ve zorunlu biçimde çıkarıldıkları ücretsiz izin dönemine ait hakları aylardır çözülmeden duruyor.

Doruk Madencilik işçileri Nisan ayında Eskişehir’den başlayarak Ankara’ya yürümüş, alacakları ve özlük hakları için hem Enerji Bakanlığı önünde hem de Kurtuluş Parkı’nda eylem yapmıştı. Süreç, İçişleri Bakanlığı’nda düzenlenen ve şirketin, işçilerin, sendikanın ve üç ayrı bakanlığın temsilcilerini bir araya getiren görüşmeyle uzlaşıya bağlanmış ve ödemelerin belirli bir takvim çerçevesinde yapılacağı bildirilmişti.

Ancak işçiler bu sözlerin tam olarak gerçekleştirilmediğini belirterek 1 Haziran’da yeniden yola çıktı. 5 Haziran’da Bağımsız Maden-İş, tazminat, yıllık izin, toplu sözleşme farkları ve ücretsiz izin dönemi için o günkü hesaba göre çıkan alacakların ödendiğini açıklayarak eylemine son verdi. Fakat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın sendikal haklarla ücretsiz izinleri konu alan denetimi henüz sonuçlanmamıştı. Taraflar, denetimden ek bir hak doğması durumunda bunun da şirketçe karşılanacağı konusunda anlaştı.

Sendika avukatı Lütfi Sabri Batı, söz konusu raporun Temmuz ayı ortalarında tamamlanarak taraflara ulaştırıldığını aktardı. Rapor, ücretsiz izinlerden, ihbar tazminatlarından ve altı işçiye ödenmesi gereken sendikal tazminattan kaynaklanan yeni alacaklar ortaya çıkardı.

Bağımsız Maden-İş eylemini 5 Haziran’da noktaladıktan kısa süre sonra Doruk Madencilik’in yetkili sendikası Türkiye Maden-İş’e üye işçiler de kendi alacakları için harekete geçti. Çalışma Bakanlığı’nın devreye girmesiyle 15-16 Haziran’da yürütülen görüşmelerin sonunda şirketle Türkiye Maden-İş arasında ayrı bir protokol imzalandı ve ödemeler bir takvime oturtuldu. Taksitler zamanında yatmayınca sendikanın üyeleri 27 Temmuz’da tekrar Ankara’ya geldi, eylemlerini önce holding binası önünde, ardından Ulus ve Kızılay’da sürdürdü.

Ankara’daki eyleme Doruk işçilerinin yanı sıra, aynı holdinge bağlı Elazığ Eti Gümüş’te çalışan Bağımsız Maden-İş üyeleri de katıldı. Sendikaya göre Eti Gümüş çalışanlarına 6 Ağustos’ta ödeme yapılacağı yazıyla taahhüt edilmiş, ancak bu söz tutulmamıştı. Bunun ardından Eti Gümüş işçileri de 10 Ağustos’ta Doruk Madencilik işçileriyle birlikte Ankara’da eyleme başladı. 10 Ağustos’tan bugüne işçiler ve aileleri birçok kez gözaltına alındı.

126 arkeolojik alandan izlenecek

Yunanistan’da Ağustos dolunayı

Yunanistan’da her yıl geleneksel olarak düzenlenen organizasyonlarda Ağustos dolunayı için ülke genelindeki 126 arkeolojik alan, yarın ücretsiz olarak ziyaret edilecek ve dolunay bu mekanlarda izlenebilecek.

Yunanistan Kültür Bakanlığı tarafından bu yıl 27’nci kez düzenlenecek olan Ağustos dolunayı etkinlikleri kapsamında yarın 126 arkeolojik alan, anıt ve müze ziyaretçilere ücretsiz olacak. Ülke genelindeki 126 arkeolojik alan saat 19.30’dan gece yarısına kadar ücretsiz ziyaret edilebilecek. Bazı noktalarda konserler, koro performansları ve rehberli turlar da düzenlenecek.

Antik dünyada insanların kehanetlerini öğrenmek için geldiği Apollon Tapınağı ve Olimpiyat Oyunları’nın doğduğu yer olarak bilinen Antik Olympia’ya da dolunay gecesinde ziyaret edilebilecek. Sparta yakınlarındaki Orta Çağ kenti Mystras ise geceyi bir müzik etkinliğiyle karşılayacak.

Akropolis gece yarısına kadar açık

Atina’daki Akropolis Müzesi ise yarın sabah 09.00’dan gece yarısına kadar açık olacak. Müzenin İtalya’da bulunan Antik Yunan sanat eserlerine odaklanan geçici sergisi de bu özel gecede ücretsiz ziyaret edilebilecek. Antik dönemde ölüler diyarına açılan bir geçit olduğuna inanılan, karanlık ve ritüellerle bağlantılı bir geçmişe sahip olan Acheron Nekromanteion’u ve Yunanistan’ın en eski kehanet merkezlerinden biri kabul edilen Dodona da yarın gece dolunay etkinliklerine ev sahipliği yapacak. Korint Körfezi’ne bakan Nafpaktos Kalesi ile Halkidiki’deki Ammon Zeus alanı da ziyaretçilere açık olacak olan önemli alanlardan olacak.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz değerlendirdi

Türkiye-İsrail çatışması mümkün mü? Ortadoğu’nun yeni dengeleri

Ortadoğu, İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonları ve yükselen Türkiye-İsrail gerilimiyle yeni bir evreye girdi. İki ülke arasında doğrudan bir çatışma senaryosunu İran rejimi olduğu müddetçe ihtimal dışı bulan siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’ın savunmadan “saldırı doktrinine” geçişi olduğuna dikkat çekiyor. Yılmaz, yeni denklemde Suriye’den ziyade Irak’ın ve Kürdistan Bölgesi’nin ilan edilmemiş yeni bir cepheye dönüşeceği uyarısında bulunuyor. Trump’ın herkese bir ev ödevi verdiğini belirten Yılmaz’a göre Türkiye “Suriye ev ödevini başarıyla hallederken”, İsrail “İran ödevini berbat etti”.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz

İsrail silahlı güçleri, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’de bulunan Ebu Zuhur havaalanı pisti ve depolama tesisine sekiz hava saldırısı düzenlendi. Saldırının gerçekleştiğini Suriye televizyonu duyurdu. Saldırıda herhangi bir yaralanma bildirilmedi.

Üs İdlib’de Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunuyor.

İsrail Başbakanlığı saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti.

Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Türkiye, Suriye ordusunu eğitiyor. Devlet kurumlarının ve altyapının yeniden inşasına yardımcı oluyor. Ayrıca askeri ve diplomatik destek sağlıyor.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack ise Ebu Zuhur’a yapılan son saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.

Bu gelişme, İran savaşı ile birlikte açık bir şekilde dile getirilmeye başlanan “Türkiye ile İsrail çatışabilir” tezinin çok daha güçlü bir şekilde tartışılmasına yol açtı.

Hem Amerikan basınında hem de uluslararası diğer basın kuruluşlarında buna yönelik değerlendirmeler ön plana çıktı. Türkiye ve İsrail basını da bu konuyla ilgili değerlendirmeler yapıyor.

Yakın zamana kadar Erbil Kürdistan Üniversitesi’nde ders veren siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’da mevcut rejim yerinde durduğu sürece, İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma ihtimalinin olmadığını düşünüyor.

Yılmaz, İsrail’in Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği 18 Ağustos tarihli son saldırının “Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlediği” bilgisinin ortaya çıkmasına yol açtığını belirtiyor.

İran savaşı ile birlikte ortaya çıkan yeni Ortadoğu denklemini değerlendiren Yılmaz, bu denklemde İsrail, Türkiye, İran, Irak, Lübnan ve Suriye gibi bölgesel güçler ile bunların uluslararası güçlerle olan ilişkilerini değerlendirdi.

“Suriye’de Ocak ayındaki tablo değişmiş durumda”

Geçen hafta İsrail Suriye’de Ebu Zuhur Askeri Hava üssünü bombaladı. Sonraki günlerde İsrailli yetkililer orada Türkiye’nin askeri güçlerinin bulunduğunu belirterek bu saldırının amacına dair kimi açıklamalar yaptılar. Bu saldırı, bir süredir konuşulan “Türkiye ile İsrail bir gün çatışabilir mi?” konusunun alevlenmesine yol açtı. Sizce artık herkesin açık bir şekilde dile getirdiği gibi, Türkiye ile İsrail’in savaşa girme ihtimali var mı?

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ben İsrail’le Türkiye’nin bir çatışmaya girme ihtimalinin, hele ki İran’da rejim yerinde durduğu sürece, ihtimal dâhilinde olmadığını düşünenlerdenim. En son saldırı bağlamında ise benim için en değerli bilgi şu oldu: Demek ki Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlemiş. Bir kaynakta 70 km, Amerikan kaynaklarında 80 km diye geçiyor bu yakınlık. Bu kadar yakınındaki bir sahada Türkiye’nin İsrail’in belirlediği çerçevede hareket ettiği bilgisini sürpriz bulduğumu açık söyleyeyim.

Zira Ocak 2026’da Şam ve Tel Aviv arasında Paris’te yapılan anlaşma, bir bakıma, Suriye’nin kuzeyinin Türkiye’nin askeri ve siyasi nüfuz alanı, güneyinin ise İsrail’in askeri ve siyasi nüfuz alanı olarak tesciliydi.

Artık bu şekilde olduğunu düşünmüyor musunuz?

İsrail’in önceden Amerika’ya gönderdiği bilgi notunda, Türkiye’nin Paris Anlaşması’na aykırı bir şekilde İdlib bölgesinde askeri bir konuşlanma içinde olduğu söyleniyor. Tırnak içerisinde bu ifadeyi paylaşıyorum. Demek ki Ocak ayındaki tablonun detayında, Türkiye’nin kendi sınırlarının hemen yanında dahi hangi askeri sınırlar çerçevesinde konuşlanabileceği konusunda, İsrail’in sınırları belirlediği bir durum olmuş. Suriye sahasında, Türkiye’nin hangi sınırlar çerçevesinde ve hangi askeri kapasiteyle konuşlanacağı konusunda, Türkiye’nin kabul ettiği ve İsrail’in tayin ettiği birtakım sınırlar olduğunu öğrenmiş bulunduk.

Tel Aviv-Washington hattındaki çatlak

Bu tırmanışı İsrail’de yakın süreçte gerçekleşecek olan seçimlerle irtibatlandıranlar oluyor. Katılır mısınız?

Zamanlama açısından İsrail’deki seçimlerle ilişkili olduğunu düşünenlerdenim. En son yapılan saha araştırmalarında 32 sandalyeye sahip Netanyahu’nun Likud partisinin en fazla 20 sandalyeye kazanabileceği görülüyor. En büyük düşman İran yenilemedi, rejim düşürülemedi. Dolayısıyla, İran’ı öne çıkarmanın, seçimlere giderken iletişim stratejisi açısından bir yararı olmayacağını herhâlde görüyorlardır.

Öte yandan, Gazze operasyonuyla birlikte başlayan yalnızlaşmaya, İran Savaşı’nı planlama ve yürütmede İsrail’in sorumluluğunun ortaya çıkması sonrasında Amerika ile yaşanan sorunlar da eklendi. Bu konuda J. D. Vance’in açıklamaları tablonun vehametini ortaya koydu zaten. Herkes şimdi Tom Barrack’ın sözlerine odaklanıyor ama aslında ilk işareti J.D. Vance vermişti. Trump hala İsrail’den ve özellikle Netanyahu’dan memnuniyetsizliğini görece dikkatli bir şekilde dile getirse de, Trump’ın en yakın ekibindeki isimlerden önce J. D. Vance, şimdi de Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar Washington’ın Tel Aviv’den rahatsızlığının işaretlerini net olarak veriyor.

Trump, İsrail’in hem Lübnan’dan, hem Gazze’den, hem Suriye’den çekilmesini istiyor. İran’la ilgili rahatsızlığın, İsrail’in Gazze Savaşı’ndan sonra kazandığı mevzileri ve avantajları da geriye döndürecek ölçekte bir yalnızlaşma yarattığından bahsediyorum. Dolayısıyla işin bir kere böyle bir tarafı var.

Bu arada şunu da gözden kaçırmamakta fayda var: Kürtlerle barış ya da süreç bağlamında Türkiye’nin de bu saldırıyı nasıl fonksiyonel hâle getirildiğini, sadece Türkiye gazetesinin son bir haftadaki neşriyatı üzerinden bile görebiliriz. Fakat bundan daha da önemlisi; Ortadoğu’da tam da Türkiye’nin, Bahçeli’nin ifadesiyle “Türk barışı” iddiasıyla etkisini artırdığı, öbür yandan Pakistan ve Suudi Arabistan’la bir savunma paktı imzaladığı bir anda bu saldırıyla birlikte İsrail’in düşmanı olarak resmedilmesinin, Türkiye içinde itiraz edilecek bir tarafı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü sonuçta İsrail’in Türkiye’yi düşman ilan etmesi, Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da oynamaya çalıştığı rolün altını oyan mı yoksa destekleyen mi bir etki yaratır sorusunun cevabını, pekala “desteklediği” şeklinde çıkarmamız mümkün.

Son olarak şunu da söylemek isterim: Bakın, İsrail-Türkiye arasındaki gerginlik meselesinin, bugün benimsenen retoriğin dahi aslında miladının Gazze Savaşı’ndan bile önce, 2017-2018 yılları olduğunu unutmamak gerek. Bunu daha Mavi Marmara olayına, 2010’a kadar götürebiliriz ama özellikle Erdoğan’ın Netanyahu’ya “terörist”, “İsrail bir terörist devlettir” dediği tarihin 2018 olduğunu da unutmamalı. Buna mukabil Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelik, “antisemit diktatör”, “Kürtleri katleden”, “Hamas’ı destekleyen” gibi söylemleri aynı döneme rastlar. Yani bu retorik görece çok eski. Bırakın Suriye’de Esad rejiminin düşmesini, Gazze Savaşı’nın öncesine giden bir arka planı var. Dolayısıyla bugünü yorumlarken bu hafızayı tazelemekte fayda var diye düşünüyorum.

Ancak şunu da teslim etmek gerekiyor: İsrail-Türkiye ilişkilerini şekillendiren yapıda önemli değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin en önemlisi, Arap devletlerinin artık İsrail’i tanımayan ya da düşman kabul eden pozisyonundan çıkması ve dolayısıyla İsrail’in “çevre (periferi) doktrini” dediği, Arap olmayan ülkelerle işbirliği içinde olma hedefinin geçerliliğini yitirmesidir. Dolayısıyla, İsrail ve Türkiye ilişkileri yeni bir form alacak, bu muhakkak. Bu durum, Gazze’den de önce Doğu Akdeniz’deki hizalanma biçimiyle ortaya çıkmıştı zaten. Nihayetinde, her iki ülke de bölgede hegemonik güç olma iddiası taşıyor ve birbirlerini rakip görüyor.

Fakat sonuçta: Bir, İran rejimi yerinde kaldığı sürece Türkiye ile İsrail’in birbiriyle doğrudan çatışacağını düşünmek rasyonel değil. İki, Hazar’dan Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Karadeniz’e, oradan Basra’ya kadar olan “Beş Deniz” diye tarif edilen Ortadoğu haritasının yeniden tariflendiği ve ekonomik-ticari koridorlar üzerinden yeni bir güvenlik mimarisinin oluştuğu bir tabloda İsrail-Türkiye işbirliği bir zorunluluk. Bu tabloya rağmen yaşanan gerginlikte ise bana kalırsa İsrail’deki seçimler kadar her iki ülke liderinin 20 yılı aşan bir iktidar dönemindeki ilişkilerinin yıpranmışlığının da payı var. Yani, iki lider arasında artık kişisel husumete dönüşmüş bir bagaj olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kendimi tekrar etmek pahasına bir kez daha altını çizmek isterim ki, Türkiye’nin de böyle bir konjonktürde İsrail ‘in düşmanı olarak görünmekten şikayetçi olacağını düşünmüyorum. Bu durum, en azından, Türkiye’nin Gaze Barış Planı’ndaki rolü ve yerini silikleştirdiği ölçüde faydalı bile sayılabilir.

Trump’ın ‘ev ödevleri’

Siz İsrail’in politikalarına artık Amerika’nın bir şekilde dur demeye başladığını söylediniz. İsrail bunu yapmak isteyecek midir? Ve Amerika’nın buna dair ısrarı ne kadar sürebilir?

Bugün artık Trump’ın İran’a saldırmaya niyeti olmadığı hâlde İsrail tarafından ikna edildiğini biliyoruz. Ama şunu bilmiyoruz: Nasıl oldu da Trump buna ikna oldu? Bu bilgi eksik. Buna Epstein dosyaları mı neden oldu? Bizim bilmediğimiz başka bir şantaj konusu mu var? Ya da Yahudi lobisinin finansal desteği mi etkili oldu? Bunları bilmiyoruz. Trump’ın niyeti olmadığı hâlde İran’a saldırmaya nasıl ikna edildiğini, bu iknayı bir şantajın mı yoksa başka bir şeyin mi mümkün kıldığı hâlâ açıklığa kavuşmadı. Amerika’nın hangi çıkarları için, hangi stratejik hedef doğrultusunda İran’a saldırıldığı konusunda net bir cevap yok.

Bugün de ABD İsrail’in Suriye’den, Lübnan’dan Gaze’den geri çekilmesi istiyor ama İsrail hiç birini yapmıyor. Yani Amerika İsrail’e sözünü geçiremiyor. İsrail bildiğini okumaya devam ediyor. Bu gücü nerden aldığının cevabını herhâlde tarihçiler verecek. Dolayısıyla sizin sorunuzun cevabına, bu arka planı akılda tuttuğumuzda net bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Fakat şunu söyleyebiliriz sanıyorum: Amerika’nın Türkiye’nin bu kadar önünü açması, bölgedeki rolünü parlatması, İsrail’i dengeleme amacı taşıdığını düşündürüyor.

O zaman İsrail ve Türkiye’nin bu şekilde çatışmasını, biraz İsrail’in bu dengeleyici unsuru ortadan kaldırmaya yönelik bir çabası olarak mı okumak gerekiyor?

Oraya gelmeden önce bakın Trump ne dedi? “Lübnan’da Hizbullah’la en iyi savaşacak olan Şam gücüdür, İsrail’den daha güzel savaşırlar” dedi.

Şam’da öyle bir güç var mı?

Suriye’de en başından beri bir oldubitti ritminde yaşanan ve günün sonunda bir illüzyonun gerçekmiş gibi dayatıldığı bir durum var. Neden bunu söylüyorum? Bırakın Hizbullah’la savaşacak olmasını, kendi içinde siyasi istikrarı, egemen bir güç olarak askeri birliğini bile sağlayabilmiş bir Şam yok. Bugün Şam’da bir iktidardan söz etmemizi mümkün kılan Körfez’in aktardığı mali kaynaklar, uluslararası toplumun tanıdığı siyasi meşruiyet ve Türkiye’nin verdiği askeri destek. Dolayısıyla, ben Trump’ın “Şam Hizbullah’la İsrail’den daha güzel savaşır” sözünü, “Türkiye İsrail’den daha güzel Hizbullah’la savaşır” diye anlıyorum.

Ankara’dan yapılan açıklamalar da dolaylı olarak bu yaklaşımı destekliyor zaten.Son zamanlarda Erdoğan’ın “ Türk -Arap- Kürt İttifakı” dediği şeyin haritası da belirginleşti artık. Ömer Çelik’ten, Dışişleri Bakanı’ndan, Savunma Bakanı’ndan, Devlet Bahçeli’den sürekli Lübnan, Irak, Suriye referansları duyuyoruz. Bu bağlamda, sorunuza yanıt olarak şunu söyleyebiliriz sanırım: Kabaca tarif etmek gerekirse, Trump yönetime geldiğinden beri herkese bir ev ödevi veriyor. Türkiye, “Suriye ev ödevini” başarıyla hallederken; İsrail, “İran ödevini” berbat etti, yapamadığı gibi bir de Washington’ın başını belaya soktuğu bir tablo var.

Dolayısıyla, mevzu sadece Türkiye’nin İsrail’i dengelemesi değil, aynı zamanda ev ödevinde başarısız olmuş, içeride seçim kaybetme riskiyle karşı karşıya olan, dışarıda yalnızlaşmış bir İsrail’e karşı Türkiye’nin yeni bir ödevle görevlendirilmesi. Bçyle baktığımızda, İsrail’in İdlib’deki saldırısını ön alıcı bir hamle olarak tarif etmesinin aynı zamanda siyasi bir boyutu da olduğu söylenebilir. İsrail, giriştiği hegemonya mücadelesinde Türkiye lehine yaşanan gelişmelere karşı da bir itirazda bulunuyor bana kalırsa.

İran savunmadan ‘saldırı doktrinine’ geçti

Bu çatışma ve çelişkilerin önemli merkezlerinden bir tanesi Suriye. Hatta belki de en önemlisi. Yakın dönemde Suriye açısından nasıl bir projeksiyon görüyorsunuz?

Hiçbir konuda “şu şöyle olacaktır” diyebileceğimiz bir durumda değiliz bana kalırsa.

Dinamik bir süreç ve hâlâ devam ettiği için mi?

Evet. Ancak şu söyleşiyi yaptığımız andaki duruma baktığımızda şu çıkarsamayı yapabiliriz: Washington’ın aldığı ağır ekonomik yaptırımları göz önüne aldığımızda, Amerika bugün itibarıyla askeri bir eskalasyondan çok ekonomik bir izolasyonu gündemine almış görünüyor. Bu gündeme karşılık İran’ın cevabı ne? “Bu yaptırımlara katılan her ülkeyi düşman sayarım” diyor. Bunu söylerken de “Eğer bu izolasyona katılırsanız alternatif hiçbir güzergâhtan bir damla petrol akmaz” diye ekliyor. Sorusunuzu cevaplarken bir kere bunu teslim edelim.

İkinci teslim edilmesi gereken husus ise İran’ın Ürdün’e saldırısıyla ortaya çıkan “saldırı doktrini”. Yani İran, Ürdün saldırısıyla birlikte savunmadan saldırıya geçme pozisyonunu ilan etti. Daha da önemlisi, sadece doğrudan bir tehdit durumunda değil, potansiyel bir saldırıyı önleyici saldırılar yapacağını da ilan etti. Amerika’nın savaşı bir kara savaşına dönüştürme veya rejimi askeri yollarla alaşağı etme niyeti yokmuş gibi görünse de, İran bu savaşı yayarak ve kendisine karşı saldırı olmadığı durumda dahi önleyici saldırılar yapabileceğini ilan ederek savunmadan saldırı pozisyonuna geçti.

Dolayısıyla, Suriye sahası da tıpkı Irak sahası gibi bugünün koşullarında potansiyel bir çatışma alanıdır. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye- İsrail Suriye’de gerginlik yaşarken, Mekke Paktı İran’ı açık bir tehdit olarak ilan etmemişken İran’ın Suriye’de bir hamle yapması beklenmez.

Bana kalırsa, savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiği durumda odaklanmamız gereken yer Suriye değil, Irak’tır. Kaldı ki İran bunun işaretlerini Kürdistan Başbakanlığını hedef alan saldırıyla çoktan vermeye başladı.

Mekke Paktı Sünni-Şii bloklaşması mı?

Mekke Paktı, Sünni ülkelerin oluşturduğu bir pakt. Orta Doğu’daki çatışmalar ve gelişmeler konuşulurken politik ve ideolojik yönleri konuşuluyor çoğunlukla. Mezhebi yönleri de yok mu? Bu paktı mezhebi açıdan da değerlendirmek gerek miyor mu? İran Şii bir güç. Buna karşı Sünni bir pakt oluştu diyebilir miyiz?

Biraz önce de söylediğim gibi “şu kesin şöyle olacak” diyebilecek durumda hissetmiyorum. Ama şu muhakkak: Eğer Ortadoğu’da bir istikrar ya da düzen kurma çabası varsa ve İran sadece kendi içindeki Şii referanslı rejimden ibaret değil, bölgedeki bütün Şii nüfusu etkileme kapasitesi ile hareket edebiliyorsa doğal olarak bunu çevreleyecek ya da buna karşı oluşacak bloğun Sünni olması çıkarılacak en erken sonuçtur. Geldiğimiz aşamada Mekke Paktı da buna işaret ediyor.

Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor: Paktın metninin açıklanmadığı, net bir tehdit tanımının yapılmadığı ve uluslararası toplumun daha çok “bekle-gör” şeklinde bir pozisyon aldığı ve her şeyden önemlisi , Trump’ın İran’a bir kara harekatı göze alamadığı hatta J.D. Vance’in, “İran’la anlaşıp bir ortak nokta bulabileceğimize inanıyoruz” dediği bir durumda pekala farklı bir sonuç da çıkabilir.

Zira barış denilen şey aslında realist perspektiften bir güçler dengesinin kurulmasına dayanır. Yani bu gelişmeler illaki bir çatışmayı değil, pekâlâ barışı ya da istikrarı mümkün kılacak bir dengenin kurulmasına da evrilebilir.

Ama, bana kalırsa, bunun bir koşulu var. İran’da siyasi iktidarı tümüyle ele geçiren Kudüs güçlerinin pozisyonunda bir değişiklik olması gerekir. Tam da böyle bir noktada Pezeşkiyan’ın “Savaşı kazandık, artık barış yapmanın, savaşı bitirmenin zamanıdır” demesi çok önemli. İran’da rejimin ılımlıların eline geçtiği ve İran’ın bu “beş deniz” üzerinden tarif edilen yeni güvenlik mimarisine entegre edildiği bir dengeye de pekâlâ kavuşulabilir. Hangisinin galip geleceğine ilişkin şu aşamada bir yorum yapmak beni çok aşar.

Post-Amerika dönemi

Ortadoğu’dan bahsedilirken çok sık tekrarlanır, “kartlar yeniden karılıyor” diye. Siz de yeni Ortadoğu’dan bahsettiniz? Yeni Orta Doğu nedir? Biraz bunu açabilir misiniz?

1990’da Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde, Bush’un güvenlik danışmanı “Yeni dünya düzenini kurmak için bu eşsiz bir fırsattır” demişti. O dönemde hedeflenen liberal yeni dünya düzenini kurmak için Ortadoğu’yu bir sıçrama tahtası olarak tasavvur eden Amerikan vizyonunun hem dünya hem de Ortadoğu ölçeğinde çöktüğü bir andayız. Yeni Ortadoğu tartışmasını yaparken bu arkaplanı hatırlamakta fayda var.

Artık “Post-Amerika” (Amerika sonrası) bir Orta Doğu’dan söz ediyoruz. Bu yeni Ortadoğu, Amerika’nın başat, hegemon bir aktör olarak tayin edici bir rol oynadığı bir Ortadoğu değil.

“Bu kaçıncı yeni Ortadoğu projesi” eleştirine katılmakla birlikte, yeni olanı da teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira artık başat bir aktörün olmadığı bir Ortadoğu var. Bu durum, bugüne kadar güvenliğini Amerikan garantörlüğüne dayandıran Körfez için, Ürdün için, İsrail için çok ciddi bir sorun.

Üstelik, bu boşluğu dolduracak nitelikte ne bir küresel güç var ne de bölgesel güç. Böyle bir ortamda yeni hizalanmalar, yeni ittifak arayışları içerisinden geçiyoruz. Bu arayışların uzlaşmayla mı yoksa savaşla mı şekilleneceğinin test edildiği bir sürecin tam ortasındayız. Her ne olursa olsun, ortaya çıkacak olan şey Ortadoğu denklemini ve mimarisini şekillendiren yapının temelden değiştiği yepyeni bir Ortadoğu düzenidir.

Tom Barrack’ın da dile getirdiği merkezi iktidarların güçlendirilmesi meselesi de bu çerçevede mi değerlendirilmeli?

Amerika Ortadoğu için kaç kere plan yaptıysa, savaş ya da barış fark etmez, hiç birinde başarılı olamadı. Savaşlara örnek Irak, Afganistan, barışa örnek ise Filistin, Oslo, Camp David süreçleri. Ne savaş, ne barış projelerinin hiçbirinde başarılı olamamış Amerika, şimdi kalkmış “merkezileştirme” gibi yeni bir projeden bahsediyor. Daha önceki başarısızlıklarını akılda tutarak bunun da başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

Neden merkezileşmeyi destekliyorlar? Çünkü statükonun değişmesi çok ciddi siyasi ve askeri maliyetler doğurur. Amerika bu maliyete girmek istemediği için, zayıflayan hatta “başarısız devlet” (failed state) durumuna düşen ülkelerdeki mevcut statüko illüzyonunun devamını sağlamak üzere bölgesel müttefiklerine ev ödevi verip işi onlara ihale ediyor. İhale ettiği aktörlerden bir tanesi Büyük İsrail’i kurmak istiyor, bir tanesi yeni Osmanlıcılık peşinde koşuyor. Alın size merkezileşmenin başarısız olma ihtimalini güçlendiren ikinci faktör.

Üçüncü faktör ise örnekler üzerinden gidelim: O merkezileşmeyi Irak’ta başarabildiler mi? Bütün gücünle 100 bin asker yığıp 7 trilyon dolar para harcadığı, tekerinin önüne taş koyacak hiçbir düşmanın olmadığı bir durumda bile Irak’ta başaramadığını şimdi mi başaracak? Bugün Irak’ta bir Haşdi Şabi’yi bile tasfiye edememiş, çeteleşmiş bir yapıyı dahi eritememiş Amerika’nın, başarısız devletleri yeniden egemen devletler hâline getirme projesine ben ikna olamıyorum.

Kürdistan Bölgesi: İlan edilmeyen cephe

Amerika’nın 1990’lardaki yeni Ortadoğu planının başladığı merkez Irak. Yine Ortadoğu dizaynından bahsediyoruz ve Irak, Amerika’nın başını ağrıtan merkezlerden bir tanesi. Biraz da Kürtlerin konumunu göz önünde bulundurarak, Irak’ı ne bekliyor?

Irak’ın bugün Lübnan’dan, Suriye’den farklı bir pozisyonu yok. Yani Suriye’yi, Lübnan’ı ne bekliyorsa makro ölçekte Irak’ı da o bekliyor. Bunu teslim edelim. Fakat İran’ın Irak’ta diğer sahalardan farklılaşan bir konumu var.

Bugün İran rejiminin ayakta kalmasının birinci koşulu Tahran’daki iktidarsa, ikinci koşulu Bağdat’taki iktidarıdır. O çok ağır yaptırımlara, izolasyona ve içerideki toplumsal muhalefete rağmen İran rejimi yıllarca ayakta kalabildiyse, bunda Bağdat üzerinde kurduğu siyasi ve ekonomik tahakkümün payı büyüktür. Her şey bir tarafa, bugün Basra Körfezi’nde İran’ın sesi yüksek çıkıyorsa bunda Bağdat üzerindeki hükmü gözardı edilemez. Diğer yandan, unutulmamalı ki, İran’dan sonra en büyük Şii nüfus Irak’ta.

Sonuçta, Suriye’de Esad rejiminin düşmesi, Lübnan’ın güneyinden Hizbullah’ın çekilmesi veya Yemen’deki Husiler üzerinden düşündüğümüzde, Irak’ta İran’ın hâlâ çok güçlü olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zaten en son yine İran “Bağdat ve Tahran ayrılmaz müttefiklerdir” açıklamaları yaptı, ki ABD’nin tüm baskısına ve müdahalelerine rağmen bu doğru. İran için Irak sahasında neredeyse tek sorun Kürtler.

Zaten Kürdistan Bölgesi bu savaş boyunca ilan edilmeyen bir cepheydi. İran ve bağlı milisler ateşkes sürecinde bile Kürdistan’ı vurmaya devam ettiler. Öyle görünüyor ki, yeniden başlayacak bir askeri tırmanışta da yalnızca Kürdistan’ın değil, Irak’ın tümü bir cepheye dönüşecek.

Süreçte son durum

Erdoğan’dan birlik mesajı, Öcalan’a bağlı bir kurul oluşturuluyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada “tarihin yeniden yazıldığını” belirterek barış vurgusu yaparken, geçtiğimiz günlerde oluşturulan Silahsızlanma ve Stratejik Alt Komisyonu’nda Abdullah Öcalan’ın yer alacağı ve kendisine bağlı bir alt kurulun oluşturulacağı öğrenildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, Malazgirt Savaşı’nın 955’inci yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen törende yaptığı konuşmada, Türkiye’nin zorlu bir coğrafyada bulunduğunu belirterek, “Şurayı özellikle vurgulamak istiyorum. Biz coğrafi olarak dikensiz bir gül bahçesinde yaşamıyoruz. Bu coğrafyada bizim güçlü olmaktan, bir ve beraber olmaktan başka hiçbir seçeneğimiz yoktur. Sadece kendi hak ve hukukumuzu korumak için değil, yüzünü ülkemize çevirmiş milyonlarca kardeşimiz için de biz güçlü olmak zorundayız. Savunmadan diplomasiye, eğitimden ulaştırmaya, ekonomiden sağlığa tüm çabamız müessir ve müreffeh bir Türkiye’yi inşa etmek içindir” dedi.

“Tahriklere gelmeyeceğiz“

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkinde konuşan Erdoğan, “Dost düşman herkes bilsin bölgemizde tarih yeniden yazılıyor. Türkiye barışçıl politikalarıyla bölgeye yön veriyor. Bunun önünü artık kimse kesemez. Durduracaklarını hayal edenler yıkılacaktır. Birilerinin tahrikleriyle farklı yollara girmeyeceğiz. Azimle, sabırla ve kararlılıkla ilerlemeye devam edeceğiz” dedi.

“Atın kuyruğunu bağladık“

Erdoğan şöyle devam etti:

“Millet olarak bizim çok eski bir geleneğimiz var. Bir sefere çıktığımız zaman, bir yola baş koyduğumuz, bir işe giriştiğimiz zaman atımızın kuyruğunu bağlarız. Bunu ne olursa olsun geri dönmeyeceğimizi, sonuna kadar gideceğimizi anlatmak için yaparız. İşte biz de Türkiye Yüzyılı’nı inşa etmek için atımızın kuyruğunu bağladık. ‘Terörsüz Türkiye’ ve terörsüz bölge hedeflerimizi gerçekleştirmek üzere atımızın kuyruğunu bağladık. İçinde bulunduğumuz coğrafyayı yeniden barış ve esenlik yurdu yapmak için atımızın kuyruğunu bağladık. Terör gibi ebedi kardeşliğimize vurulan hançerleri söküp atmak için atımızın kuyruğunu bağladık.”

Türkiye, Avrupa ve Federe Kürdistan Bölgesi’nden alt kurul

Öte yandan Mezopotamya Ajansı (MA)’nın haberine göre Silahsızlanma ve Stratejik Alt Komisyonu’nda Abdullah Öcalan yer alacak. Öcalan’a bağlı Türkiye, Avrupa ve Federe Kürdistan Bölgesi’nden çalışma yürütecek bir ekipten oluşacak bir alt kurulun da oluşturulması planlanıyor. DEM Parti kaynaklarına dayandırılan bilgiye göre, Abdullah Öcalan’ın örgütsel alanların tümüne sirayet edebilmesi için kendisine bağlı bir alt kurul oluşturulması planlanıyor. Abdullah Öcalan’a bağlı bu alt kurulun da, Federe Kürdistan Bölgesi, Avrupa ve Türkiye’de aktif çalışma yürütecek bir ekipten oluşacağı ifade ediliyor.

Habere göre, Takip ve Değerlendirme Kurulu’nun yaptığı ilk toplantıda, tüm bu detayların tartışılıp, netleştirildiği öğrenildi.

Mehmet Uçum’dan Osman Kavala kararına tepki: AİHM de Amor da haddini bilsin

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, AİHM’inOsman Kavala kararı ve AP Türkiye Raportörü NachoSanchez Amor’un bu kararla ilgili yorumuna tepki gösterdi: “AİHM de Amor da haddini bilsin.”


Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Osman Kavala için verdiği hak ihlali kararına tepki gösterdi. Uçum, AİHM’in bir derece mahkemesi olmadığını öne sürdü ve “AİHM hiçbir surette hiyerarşik üst yargı merci de değildir. Bu nedenle AİHM denetimi hiyerarşik bir denetim değildir. AİHM kararlarının hiyerarşik yargı mercilerinin kararları gibi sonuç doğurması da beklenemez. Bunu bekleyenler ancak sömürge zihniyetiyle hareket edenler olabilir” dedi. Uçum, AİHM’in Kavala kararına ilişkin açıklama yapan Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’u da hedef aldı.

Amor: Yapılan en sert açıklama

Amor, Kavala kararı sonrası yaptığı açıklamada Türkiye’deki yargı bağımsızlığı tartışmasına vurgu yaptı ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yaptığı konuşmaya değindi. Amor, “Yakın zamanda Sayın Akın Gürlek ile Türkiye’deki yargı bağımsızlığı konusunda bir tartışmam olmuştu. Bugün Türkiye’de yargı bağımsızlığı konusundaki tartışmaya belki de tartışmasız en net cevap ikinci Kavala davasında kararını açıklayan AİHM’den geldi. Benim bugüne kadar duyduğum Strazburg’dan yapılan en sert açıklama” dedi.

Türkiye karşıtlığı ile suçladı

Amor’u Türkiye karşıtlığı ile suçlayan Sorumlusu’ Amor’unda bulunduğu bazı hadsizler Türkiye’ye dil uzatmaya başladı” dedi. Uçum, söz konusu açıklamanın ardından Amor’u, “Avrupa Parlamentosu Türkiye Karşıtlığı Sorumlusu” itham etti. Amor’u Türkiye’ye “dil uzatmakla” suçlayan Uçum, X hesabından yaptığı paylaşımda şunları söyledi:

“Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin siyasi proje olarak verdiği bir karar üzerine aralarında Avrupa Parlamentosu ‘Türkiye Karşıtlığı Sorumlusu’ Amor’un da bulunduğu bazı hadsizler Türkiye’ye dil uzatmaya başladı.

Öncelikle belirtelim ki milli yargı bağımsızlığı ülke içinde yasama, yürütme erkleri ve çeşitli güç odakları karşısında bağımsızlık olduğu gibi aynı zamanda ülke dışındaki kuvvetlere ve mercilere karşı da bağımsızlık demektir. Uluslararası sözleşmeler ve merciler ulusal yargının bağımsızlığını ve asli olma özelliğini ortadan kaldıracak yahut ulusal yargıyı zaafa uğratacak şekilde konumlandırılamaz ve böyle yorumlanamaz. Önemle vurgulanmalıdır ki; asıl olan ulusal yetkilerdir, uluslararası düzenlemeler ve kararlar talidir.

AİHM bir derece mahkemesi olmadığı gibi hiçbir surette hiyerarşik üst yargı merci de değildir. Bu nedenle AİHM denetimi hiyerarşik bir denetim değildir. AİHM kararlarının hiyerarşik yargı mercilerinin kararları gibi sonuç doğurması da beklenemez. Bunu bekleyenler ancak sömürge zihniyetiyle hareket edenler olabilir.

AİHM kararlarında esastan kesin bağlayıcılık hiçbir aşamada yoktur. AİHM kararlarının usulden mahkemeleri bağlayıcılığı ihlal tespit edilen dosyanın ihlalle ilgili konuyla sınırlı olarak mahkemesi tarafından yeniden ele alınması zorunluluğudur. Pozitif hukukumuzda CMK m.311 ve HMK m.375’te de açıkça görüldüğü üzere AİHM’in kesinleşmiş nihai mahkeme kararları için verdiği ihlal kararlarının ilgili mahkeme kararları üzerinde doğrudan etki etme gücü yoktur. Talep halinde devreye giren yargılamanın iadesi yoluyla mahkemeler yeniden yargılama yaptıklarında da kesin bağlayıcı bir hukuki sonuç doğmaz. Mahkemeler AİHM kararının esasını değerlendirip eski kanaatine uygun olarak önceki kararlarını uygun bulabilecekleri gibi, ihlal kararını dikkate alıp kısmen ya da tamamen yeni bir hüküm de tesis edebilirler.

Bu bağlamda; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46ncı maddesinin AİHM kararlarının esastan kesin bağlayıcı olduğu şekilde yorumlanması ulusal yargı bağımsızlığını ve milli yargının asli olması ilkesini tanımamak anlamına gelir. Bunu tanımayanları biz de tanımayız. İhlal kararlarına uyup uymama yetkisi ilgili milli mahkemelere aittir.

Hiçbir uluslararası mercinin milli yargımıza talimat verme hadsizliği kabul edilmez. Sürekli yargı bağımsızlığını öne sürerek istismar siyaseti yapanlar milli yargının bağımsızlığına saygı duymak zorundadır.

Bu vesiliyle Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü NachoSanchez Amor’un küstah ve asılsız açıklamalarını şiddetle kınıyoruz. Hiç kimse Türkiye Cumhuriyeti’nin Adalet Bakanına dil uzatamaz. Öte yandan Türk yargısının bağımsızlığına laf söylemek kimsenin haddi ve vazifesi değildir. AİHM Kararlarına ilişkin Batının yanlı ve iki yüzlü uygulamaları da herkesin malumudur. Siz gidip Avrupa’yı kasıp kavuran, ırkçılıkla, yabancı düşmanlıklarıyla, İslam düşmanlığıyla, ırkçı suçları ve cinayetlerin üstünü örten sahtekar mercilerinizle ve yargı yerlerinizle yüzleşin. Mülteci haklarını tanımayan hukuki, politik ve fiili saldırganlıklarınızla hesaplaşın.

AİHM siyasi proje kararlar verdikçe Türkiye için hiç bir kıymeti kalmıyor. Belli ki Türkiye AİHS’e taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru imkanını gözden geçirmeye zorlanıyor. Türkiye aleyhine siyasi hesaplarla kararlar verilmeye devam edilirse bu durumun kaçınılmaz hale geleceğini tüm muhataplar bilmelidir. İş bu noktaya gelirse AİHM sisteminin çöküşü de önlenemez olur.”

Ne olmuştu?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, 2017’den bu yana cezaevinde bulunan Osman Kavala’nınikinci başvurusunda da Türkiye’yi hak ihlâlinden sorumlu tuttu. Mahkeme, Kavala’nın özgürlük ve güvenlik, adil yargılanma, ifade özgürlüğü ile toplantı ve örgütlenme özgürlüğü haklarının ihlâl edildiğine karar verirken, haklara getirilen kısıtlamaların amacı dışında kullanılmasını yasaklayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 18. maddesi yönünden de ihlâl tespit etti.

Büyük Daire, ihlâllerin ciddiyeti nedeniyle Kavala’nınmümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması gerektiğini belirtti.

AİHM’in Kavala hakkında 2019’da verdiği ilk kararın ardından gelen yeni karar, Türkiye’nin AİHM kararlarına uyma yükümlülüğü ve Kavala’nın tutukluluğunun devamı açısından yeni bir hukuki tartışmayı beraberinde getirdi.

Barrack’ın görevden alınacağı iddiası

ABD Başkanı Donald Trump’a yakınlığıyla bilinen Amerikalı siyasi aktivist ve aşırı sağcı Laura Loomer, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın görevden alınacağını iddia etti.

Tom Barrack, Fotoğraf: Tom Barrack’ın X hesabı

İsrail’in Suriye’de Ebu Zuhur hava üssüne yönelik saldırıların ardından yaptığı açıklamalarla özellikle İsrail’den büyük tepki alan Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Washington’da da tartışma konusu. Saldırının ardından İsrail’e tepki gösteren ve İsrail’in Türkiye‘yi kışkırtmaya çalıştığını söyleyen Barrack’ın bu sözleri Tel Aviv’de tepki çekmişti. Barrack daha sonra İsrail’in hala Golan Tepeleri’ni işgal ettiği yönünde kullandığı ifadeleri ise daha sonra geri alarak özür diledi.

Barrack’ın özür dilemesine rağmen, Amerika’da İsrail yanlılarının Barrack’a yönelik başlattığı tepkiler dinmedi. ABD Başkanı Donald Trump’a yakınlığı ve aşırı sağcı görüşleri ile tanınan Amerikalı siyasi aktivist Laura Loomer, Barrack’ın görevden alınması için kampanya başlattı.

Loomer, X üzerinden yaptığı açıklamada, Washington’un Barrack’ı ABD’ye çağırdığını ve görevden almak üzere olduğunu öne sürdü. ABD’li aktivist, Dışişleri Bakanlığı’nın Beyaz Saray’a Barrack’ın son iki yıldaki “en büyük hatalarını” içeren bir dosya gönderdiğini ve Barrack’ı görevden alınmaktan şu anda Trump’la kişisel dostluğunun koruduğunu iddia etti.

Grenell iddiayı yalanladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın Özel Görevlerden Sorumlu Başkanlık Elçisi Richard Grenell ise Loomer’e X üzerinden verdiği yanıtta, iddiaları yalanladı. Grenell, “Tom Barrack, Donald Trump’a çok yakın bir isim. Başkan’la düzenli olarak konuşur ve kafasına göre hareket eden biri değildir. Türkiye’deki çalışmaları, Başkan Trump’ın Amerikalıları korumaya yönelik daha büyük politikasının bir parçasıdır. Bu bir Önce Amerika (America First) politikasıdır. Tom, tam olarak kendisinden yapması istenen şeyi yapmaktadır, elçiler sık sık temaslarda bulunmak için ABD’ye geri döner” dedi.

Neden ABD’ye çağrıldı

Grenell’e cevap veren Loomer iddiasında ısrar ederek, “Öyleyse neden bu hafta istişareler için ABD’ye geri çağrıldı?” diye sordu. Loomer, “Barrack, Trump’ın İsrail’in Golan üzerindeki kontrolünü tanıma politikasının ‘yasadışı bir işgal’ olduğunu söyledi. Bu kadar aptal olan ve Başkan Trump’ın kendi dış politikasını anlamayan biri nasıl büyükelçi olabilir? Barrack, Cihatçı yalakası olmaktan başka bir şey değil. Bölgesel bir savaşa yol açmadan önce geri çağrılmalı. O, cihatcılardan taraf. Ve ayrıca tam bir anti-Semittir” dedi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.