“Aradan neredeyse 2 yıl geçti, Rojin’in telefonu hâlâ açılmadı”

15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında cansız bedeni bulunan üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in bedeninde bulunan iki erkek DNA’sının kime ait olduğu hâlâ açıklanmadı. Silvan’da Rojin’in adının yer aldığı park tabelasına yapılan saldırının ardından Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, dosyadaki ihmalleri ve çelişkileri değerlendirdi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bulunan Rojin Kabaiş Parkı’nda, 27 Eylül’de kaybolan ve cansız bedeni 18 gün sonra Van Gölü’nde bulunan Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı bir tabela, 18 Haziran’da kimliği belirlenemeyen kişi veya kişiler tarafından kurşunlanmıştı.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi olan Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 tarihinde kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. 18 gün süren aramaların ardından, Kabaiş’in cansız bedeni 15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında bulunmuştu. Kabaiş’in ölümüyle ilgili sık sık “intihar” iddiaları öne sürülse de Adli Tıp Kurumu (ATK) raporlarında çıkan bulgular, Kabaiş davasının bir cinayet davası olduğunu ortaya çıkarmıştı. “İntihar” söylemiyle delillerin incelenmesini engelleyen girişimlere karşı Kabaiş davası yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Rojin’in faillerinin bulunması amacıyla kurulan Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları ise şu an 16 Nisan’da başlattığı imza kampanyasını yürütüyor.

Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, Kabaiş davasındaki sürecin çelişkili yapısını ve Silvan’da Rojin Kabaiş’in fotoğrafının olduğu park tabelasına yapılan saldırının boyutunu değerlendirdi.

“Silvan’daki saldırı basit bir olay değil”

Silvan’da Rojin Kabaiş Parkı’na yapılan saldırının basit bir olay olmadığını vurgulayan Çoban, saldırının katledilen bir kadının anısına ve mücadelesine yönelik olduğunun altını çizerek “Rojin Kabaiş’in adını her duyduğumuzda devlet ve kurumlarının bir kadının ölümünü şüpheli bırakmak için nasıl çırpındığını hatırlıyoruz. Kadınların bu çırpınışları nasıl boğduğunu ve ısrarlı adalet mücadelesi sonucu dosyanın seyrinin nasıl değiştiğini biliyoruz. Rojin Kabaiş’in failleri yargılanana kadar adalet mücadelemiz asla bitmeyecektir ve bizi sindirme hedefiyle gerçekleştirilen tüm saldırılar boşa düşecektir” dedi.

Rojin Kabaiş’in soruşturma ve yargı süreçlerinde sık sık çelişkilerin ve ihmallerin yaşandığını dile getiren Çoban, bu ihmallerden ilkinin cuma günü kaybedilen Rojin’in dosyasına savcının ancak salı günü atandığını hatırlattı. Çoban’a göre bu durum, erkek yargı tarafından dosyada etkin soruşturma yürütülmediğinin bir göstergesi.

Dosyada bir dizi ihmal ve çelişki

Rojin’in cansız bedeninin Mollakasım Köyü yakınlarında, Van Gölü kıyısında akıntının tersi yönünde bulunduğunu söyleyen Çoban, akıntının tersi yönünde bulunmasına rağmen ölüm nedeni olarak suda boğulması ve intihar ettiği üzerinde ısrarla durulduğunu belirtti.

Çoban’a göre Rojin’den haber alınmadığı 18 gün boyunca etkili bir arama çalışması yürütülmemesi örneğiyle başlayan ve şu ana kadar süren bir dizi ihmal ve algı operasyonu söz konusu:

“Aradan neredeyse 2 yıl geçmesine rağmen Rojin’in telefonu hâlâ açılmadı. Ancak kaybedildiği ilk zamanlarda sözde Rojin’in Google aramaları sosyal medya üzerinden yaygın paylaşılarak intihar algısı yaratılmaya ve pekiştirilmeye çalışılmıştı. Detaylı inceleme yapılmadan sunulan ilk adli tıp raporu, ‘suda boğulma’ diyerek Rojin’in akıbetini muğlak bıraktı. Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları’nın, ailenin ve birçok kentten öğrencinin yarattığı basınç ile ATK ikinci bir rapor hazırlamak durumunda kaldı ve iki erkek DNA’sının Rojin’in göğüslerinde ve vajinasının iç kısmında bulunduğu açıklandı. Ancak bu gelişmenin de üzerinden aylar geçmesine rağmen halen iki erkek DNA’sının kime ait olduğu açıklanmış değil. Savcılık ve Adalet Bakanlığı ise bütün bu apaçık delillere rağmen intihar mı cinayet mi çözmeye çalışıyoruz şeklinde açıklama yapıyor. Rojin’in kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca birçok ihmali görüyoruz, biliyoruz. Neredeyse 2 yılın ardından hala bu ihmallere sebep olan sorumluların sorgulanıp yargılanmadığını da görüyoruz.”

Dosyanın başından beri Rojin için etkin soruşturma yürütülmediğini ve cinayetin şüpheli bırakılmak istendiğini söylediklerini vurgulayan Çoban, “Biz kadınlar Rojin’in ölümünün şüpheli olmadığını, faillerin korunduğunu söyleyerek mücadeleyi büyütüyoruz” dedi.

“Devlet Kürt kadınını yalnızlaştırmaya çalışıyor”

“Kürdistan’da genç kadınlara yönelik özel savaş politikalarının bir boyutu olarak faillerin cezasızlıkla adeta ödüllerildiği, korunduğu ve aklandığını söyleyebiliriz” diyen Çoban, bunun özellikle üniversitelerde kampüslere devlet tarafından sokulan asker, polis, jandarma ve korucuların genç Kürt kadınlarını okuldan ve arkadaşlarından uzaklaştırarak, yalnızlaştırmaya çalışarak Kürt kadınının kimliğini ve iradesini yok etmeye çalıştığını belirtti.

Çoban, Kürt şehirlerindeki özel savaş politikalarının örneği niteliğinde olan belli kadın cinayeti ve intiharı vakalarını şöyle sıraladı:

“İpek Er’e cinsel saldırıda bulunan uzman çavuş Musa Orhan’ın erkek devlet tarafından korunup aklanmasının ardından İpek Er intihara sürüklenerek katledildi. Gittiği karakolda Türkçe bilmediği için ana dilinde ifadesi alınmayan Fatma Altınmakas şikayetçi olmak istediği erkek tarafından katledildi. Gülistan Doku dosyasında erkek devletin bütün kademelerinden kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca suç ortaklığını biliyorduk ki geçtiğimiz aylardaki gelişmelerle Vali Tuncay Sonel’in dahi tutuklanmasında gördük. 6 yıl boyunda unutturulmaya ve kapatılmaya çalışılan dosyada, gelişmeler ise ancak kadınların ve ailesinin ısrarlı mücadelesiyle mümkün oldu. 16 Haziran’da ise Siverek’te evlenmeyi reddettiği erkek tarafından bir kadın kaçırıldı, korucu ailesinin de işbirliğiyle de alıkonuldu ve cinsel saldırıya uğradı. Fail Berat S. ve korucu ailesi ise cezasızlık politikaları yüzünden elini kolunu sallayarak gezebiliyor.”

Çoban’a göre, “şüpheli ölüm” söylemiyle Rojin Kabaiş dosyasının unutturulup kapatılmak istenmesi ve 2 yıldır otopside bulunan iki erkek DNA’sının hala kime ait olduğunun açıklanmayışı, faillerin korunup aklandığının ve erkek devletin cezasızlık politikalarının bir göstergesi niteliğinde.

“Rojin’i unutturmadık”

Adalet Komisyonları’nın kurulduğu andan itibaren “Rojin’e ne oldu?” sorusuyla hayatın her alanında olduğunu söyleyen Çoban, “Rojin’i unutturmayacağız dedik ve unutturmadık” dedi.

Çoban, her yerde Rojin’i göstermeye devam edeceklerini ve Rojin için adalet mücadelemizi büyüteceklerini vurguladı:

“Rojin’in bedenindeki iki erkek DNA’sının kimlere ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in delil olan telefonunun açılması talepleriyle başlattığımız bir imza kampanyamız var. Kampanyamızı büyütmek için sosyal medyadan paylaşım yapıyor, sokaklarda stant açıyoruz. İmza föylerimizi elden ele dolaştırıyor, imza kampanyamızın taleplerini yükseltiyoruz. İmza kampanyamız bir süre daha devam edecek. Rojin’siz 2. yıla doğru giderken gerçek adalet mücadelemizi sokaklarda, meydanlarda, yaşamın her alanında daha da yükselteceğiz.”

Çoban, Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları olarak her bir kadın için gerçek adaleti sağlama ve şüpheli kadın ölümlerini aydınlatma amacıyla hareket ettiklerini hatırlattı:

“Geçmişte şüpheli ölüm diyerek üzeri örtülen, unutturulan, faili belli olmayan kadın cinayetleri varken bugün ısrarlı mücadelemiz sayesinde, nerede şüpheli kadın ölümü haberi varsa orada aslında erkek yargının cezasızlık politikalarının bir boyutu olarak etkin soruşturma yürütülmediğini, faillerin korunup aklandığını bütün kamuoyu biliyor. Bundan sonrası ise bu cezasızlık politikaları son bulana kadar biz kadınların sokaklarda, üniversitelerde, mahallelerde gerçek adalet için bir araya gelerek, bazen meydanlarda eylemlerde, bazen duvarda yazılamalarda haykırışlarımızın birbirine karışmasıyla büyüyen mücadelemiz sonucunda gerçek adaleti sağlamaya devam edeceğiz.”

Rojin Kabaiş dosyasında yaşananlar

Kayboluşundan bugüne, dosyada yaşanan gelişmelerin ve ihmallerin kronolojisi

27 Eylül 2024

Rojin Kabaiş kayboldu

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi Rojin Kabaiş, kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kayboldu.

15 Ekim 2024

Cansız bedeni bulundu

18 gün süren aramaların ardından Rojin Kabaiş’in cansız bedeni, Van’ın Tuşba ilçesine bağlı Mollakasım köyünde, Van Gölü kıyısında bulundu. Ceset, aynı gün Van Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi, radyolojik inceleme, ölü muayenesi ve otopsi işlemleri yapıldı. Otopside yaklaşık 80 sürüntü örneği alınarak İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’ne gönderildi.

1 Kasım 2024

İlk DNA raporu: Bölge bilgisi eksik

İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’nin raporunda, Rojin Kabaiş’in vücudunda iki farklı erkeğe ait DNA profili tespit edildiği belirtildi. Ancak raporda bu DNA örneklerinin vücudun hangi bölgesinden alındığı açıklanmadı, örneklerde “şüpheli bir bulgu tespit edilmediği” sonucuna varıldı.

8 Eylül 2025

Rojin Kabaiş’e ilişkin paylaşımlar erişime engellendi

Rojin Kabaiş’in ölümünün şüpheli olduğunu belirten ve etkin bir soruşturma talep eden X paylaşımları, Van 8’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 8 Eylül 2025 tarihli ve 2025/32 sayılı kararıyla 200’den fazla paylaşım ve hesap erişime kapatıldı. Kararının Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinin başvurusu üzerine alındığı belirtildi.

25 Eylül 2025

Barolardan suç duyurusu

Van ve Diyarbakır Baroları, Adli Tıp Kurumu’nun DNA örneklerinin vücudun hangi bölgelerinden alındığı bilgisini bir yılı aşkın süre açıklamaması nedeniyle “ciddi ihmaller” iddiasıyla kurum hakkında suç duyurusunda bulundu.

10 Ekim 2025

İkinci DNA raporu: Bölgeler açıklandı

Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi Merkezi’nin dosyaya giren yeni raporunda, bir yıl önce tespit edilen iki farklı erkek DNA’sının sternal (göğüs) ve intravajinal (vajina) bölgelerden alındığı açıklandı. Raporda ayrıca, bu DNA’ların bulaş (kontaminasyon) yoluyla gelmiş olma ihtimalinin bertaraf edilemediği belirtildi.

15-16 Ekim 2025

Meclis önergesi ve TBMM’de ret

DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz’un dosyadaki ATK raporu çelişkilerinin araştırılması amacıyla Meclis Başkanlığı’na sunduğu araştırma önergesinin ardından, DEM Parti grubunun “Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili dosyada yaşanan bütün eksikliklerin araştırılması” başlıklı önergesi TBMM Genel Kurulu’nda AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.

Kasım 2025

Bulaş ihtimali bertaraf edildi

Adli Tıp Kurumu’nun hazırladığı ek raporda, Rojin Kabaiş’in vücudunda bulunan iki DNA örneğinin 134 kişiden alınan DNA ile karşılaştırıldığı ve eşleşme çıkmadığı için bulaş ihtimalinin ortadan kalktığı açıklandı. Bu gelişmeyle birlikte savcılığın şüphelendiği kişiler yönünden DNA karşılaştırması yapacağı bilgisi ortaya çıktı.

16 Nisan

İmza kampanyası başladı

Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları, faillerin bulunması amacıyla birçok kentte eş zamanlı bir imza kampanyası başlattı. Kampanya taleplerinin başında, DNA örneklerinin kime ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in telefonunun açılması yer alıyor.

18 Haziran 2026

Silvan’da park tabelasına saldırı

Silvan’da, Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı park tabelasına bir saldırı düzenlendi. Adalet Komisyonları, saldırıyı katledilen bir kadının anısına ve sürdürülen adalet mücadelesine yönelik bir hedef alma girişimi olarak değerlendirdi.

Kaynaklar: Van Adli Tıp Kurumu ve İstanbul Adli Tıp Kurumu raporları, TBMM önerge metinleri, Van ve Diyarbakır Baroları açıklamaları, bianet.

AFP çalışanları Türkiye bürosunda greve çıktı

Uluslararası haber ajansı Agence France-Presse’in (AFP) İstanbul bürosunda çalışan gazeteciler, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine grev kararı aldı: “Enflasyon oranının altında zam istemiyoruz.”

Fotoğraf: journo

Uluslararası haber ajansı Agence France-Presse’in (AFP) Türkiye’deki İstanbul merkez şubesinde Mart ayından bu yana devam eden toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri tıkanmıştı. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve AFP çalışanları, 15 Haziran 2026 tarihinde 6356 sayılı Kanun hükümleri uyarınca Nişantaşı’ndaki AFP Türkiye merkez şubesinde grev kararı aldığını duyurmuştu. Bugün (6 Temmuz) AFP çalışanlaro, Türkiye bürosu önünde toplanarak bir basın açıklamasıyla grevi başlattıklarını bildirdi.

Grev sürecine dair açıklamalarda bulunan AFP foto muhabiri Ozan Köse, iki aydır süren müzakerelerde işverenin son teklifinin %25 zam olduğunu ifade etti. Türkiye’deki yüksek enflasyonist ortama dikkat çeken Köse, çalışanlar olarak taleplerinin en azından resmi enflasyon oranında bir artış olduğunu, ancak yönetimin bu talebe yanaşmadığını söyledi. Buna göre anlaşmazlığın temel nedeni yönetimin resmi enflasyon oranının altında kalan bir ücret artışı dayatması.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), AFP çalışanlarının zam dönemine denk gelen mart ayında yıllık enflasyonu %30,87, bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise yıllık artışı ise %54,62 olarak açıklamıştı.

“Enflasyon altında ezilmek istemiyoruz”

Köse, başlangıçta enflasyonun da üzerinde bir refah payı talep ettiklerini ancak küresel ve yerel medya sektörünün içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları göz önünde bulundurarak hareket ettiklerini belirtti. Köse, şu ifadeleri kullandı:

“Biz de fedakarlık yaptık. Medya dünyasındaki, medya kuruluşlarındaki ekonomik krizi anlıyoruz. Ancak en azından ‘enflasyon oranını karşılayın, enflasyonun altında bir zam yapmayın’ dedik. Onlar ise tek bir rakamda direttiler. Ne ileri ne geri adım attılar. Durum böyle olunca biz de grev kararı almak zorunda kaldık.”

Çalışanlar sendikal mücadelede kararlı

İstanbul’daki Türkiye bürosundaki yapılanma hakkında da bilgi veren Köse, ofiste çalışan 6-7 kişilik personel grubunun tamamının sendikalı olduğunu ve grev kararına tam katılım sağlayacağını açıkladı. Yurt dışından gelen ve “expat” (yabancı çalışan) statüsünde olan personelin ise sendika kapsamında yer almadığını belirten Köse, çalışanlar olarak haklarını korumak adına sonuna kadar mücadele edeceklerini vurguladı.

Grev pankartı asıldı

Bugün (6 Temmuz) AFP Türkiye bürosu önünde gazeteciler grev kararının ilanı için toplandı. Grev kararı ilanı esnasında konuşan TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş, yoksulluk ve hayat pahalılığının çalışanların neredeyse tamamını etkileyen bir boyutta olduğunu belirterek “TÜİK’in rakamları ile hayatın gerçek rakamları arasında büyük bir fark var” dedi.

Bu durumun bir hak kaybı olduğunu söyleyen Durmuş, “En temel ihtiyaçlarınız yüzde 54 oranında zamlanırken sizden ücret talebinizi yüzde 30’a göre belirlemeniz isteniyor. Türkiye’deki en büyük adaletsizlik tam da burada başlıyor” dedi.

Durmuş’un konuşmasının ardından gazeteciler, AFP Türkiye bürosunun girişine “Bu iş yerinde grev vardır” pankartını astı.

Çorlu Karatepe örneği: Kuyu tipi cezaevleri nedir?

Hak ihlalleriyle sık sık gündeme gelen kuyu tipi cezaevleri, 266 gündür açlık grevinde olan Gürkan Türkoğlu’nun da canını aldı. İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin komedyen Deniz Göktaş’ın da götürüldüğü Karatepe Y Tipi Cezaevi’ne ilişkin 2025 tarihli raporunda, mahpusların hava akışı sağlanamadığı için bu hücreleri bir fanusa benzettiği ifadeleri yer almıştı.

2000 yılının aralık ayında “Hayata Dönüş” olarak bilinen askeri müdahalelerin F tiplerindeki işkence uygulamalarını açığa çıkarmasıyla başlayan ve günümüzde Kuyu Tipi olarak adlandırılan S, R ve Y Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevleri olarak varlığını sürdüren cezaevi sistemi kamuoyunda tepki oluşturmuştu. Komedyen Deniz Göktaş’ın “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamalarıyla Çorlu Karatepe Kuyu Tipi Cezaevine gönderilmesi ise kuyu tiplerinin ne olduğunu tekrar gündeme getirdi.

Kuyu tipi hapishanelerinin kapatılması talebiyle 266 günlük açlık grevini sürdüren ve sonrasında yoğun bakıma kaldırılan Gürkan Türkoğlu’nun ise bugün yaşamını yitirdiği öğrenildi. Halkın Hukuk Bürosu, açıklamasında “Müvekkilimiz Gürkan Türkoğlu’nu kaybettik. Kuyu tipi hapishaneler bu ülkede can aldı. Zorla müdahale ile gelen bu süreçten Gürkan’ın katilleri Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığıdır, kuyu tipi hapishaneleri inşa eden siyasal iktidardır. Gürkan Türkoğlu ölümsüzdür!” ifadelerini kullandı.

2021 yılından itibaren faaliyete geçen ve fiziksel yapısı nedeniyle “Kuyu Tipi” olarak adlandırılan bu cezaevlerinin mimari özellikleri, diğer tiplerden farklı olarak 10 metrekarelik dar bir alanda güneş ışığını ve havalandırmayı engelleyen tel örgülerin bulunduğu bir hücre tipidir. Adının kuyu tipi olmasının sebebi ise fiziksel yapısının ince, uzun bir dikdörtgen prizma şeklinde, 3 katlı ve ortası boşluklu bir model olmasıdır.

İstanbul Barosu Çorlu Karatepe raporu

İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi ile ilgili 11 Eylül 2025’te yayınladığı raporda cezaevinin Kuyu Tipi yapısına değinilerek “Kuyu tipi hapishanelerin tutulma koşulları insan onuruyla bağdaşmamaktadır. Çifte cezalandırma amacı güden, ceza hukukunun temel ilkelerine, ulusal ve uluslararası hukuka aykırı olan bu hapishanelerin yapımına son verilmeli, mevcut kuyu tipi hapishaneler derhal kapatılmalıdır” ifadeleri kullanıldı.

Fotoğraf: DEM Parti’nin S ve Y Tipi hapishaneler raporu, 10 Temmuz 2024

Raporda, hücrelerde havalandırma alanının olmaması, üç kişilik hücrelerin kamerayla izlenmesi ve sağlık-tedavi hakkının ihlal edilmesi gibi birçok tespit yer aldı. Raporda Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre ülke genelinde 13 Y Tipi, 23 Yüksek Güvenlikli ve 7 S Tipi olmak üzere toplam 43 adet “yeni tip” olarak adlandırılan kuyu tipi cezaevlerinin bulunduğu da belirtildi.

Raporda ayrıca şu bilgiler yer aldı:

Cezaevi Koşulları – Yasal Mevzuat ve İhlaller
1. Yasal Mevzuat ve Uluslararası Normların İhlali
DayanakYasal Düzenleme / Yargı KararıCezaevindeki Mevcut Uygulama
5275 Sayılı Kanun (Md. 63/4)Oda ve kısımlarda iklim koşullarına uygun yeterli yer, ışık, havalandırma ve hijyen sağlanmalıdır.Hücrelerin önünde havalandırma alanı yoktur, pencereler hava akışını engelleyen metal levhalarla kaplıdır.
5275 Sayılı Kanun (Md. 44/1)En ağır disiplin cezası olan “hücreye koyma”, aralıksız en fazla 20 gün uygulanabilir.Mahpuslar günün 22,5 – 23 saatini hücrede geçirerek kalıcı ve sürekli bir hücre cezası koşulunda tutulmaktadır.
AİHM Peers v. YunanistanGün ışığı ve havalandırması yetersiz, dar ve sıcak hücrelerde tutulma “insanlık dışı ve onur kırıcı muamele” (İHAS Md. 3) ihlalidir.Yazlık havalandırma alanı betondan ibarettir ve aşırı sıcaktır. Mahpuslar hücreleri “fanusa” benzetmektedir.
AİHM Vasillica Mocanu v. RomanyaYasal dayanak ve demokratik meşruiyet olmadan yaşam alanlarının izlenmesi özel hayatın gizliliğini ihlal eder.3 kişilik hücrelerin içi, hiçbir yasal dayanak olmaksızın 7/24 kamera ile izlenmekte ve kaydedilmektedir.
2. mimari ve yapısal tecrit
  • Dikey kuyu yapısı: 3 katlı, ortası boşluklu dikdörtgen prizma mimari. Her katta tamamen izole edilmiş 6 bağımsız hücre bulunur. Katlar arası fiziki temas tamamen engellenmiştir.
  • Havalandırma mahrumiyeti: Günün 22,5 – 23 saati 10 metrekarelik hücrede geçer. Havalandırma hücre önünde değildir; mahpuslar başka bölüme taşınır. Bu sürede acil/kişisel ihtiyaçlar karşılanamaz.
  • Fens teli engeli: Pencerelerde parmaklıkların önüne gerilen delikli metal levhalar hava akışını ve güneş ışığını tamamen keser.
  • Elektronik kapı riski: Kapılar merkezden elektronik açılır. Elektrik kesintisi veya arızada kapıların fiziken açılma imkanı yoktur; acil sağlık müdahalelerini tehlikeye atar.
3. hak ihlalleri ve izolasyon
  • Sosyal tecrit: 45/1 numaralı genelgeye rağmen “sohbet hakkı” HİÇ uygulanmamaktadır. Ayda sadece 1 defa 1 saatlik spor hakkı tanınır.
  • Temel ihtiyaç karşılanmıyor: İçeriye kişisel eşya sokulması zorlaştırıldığı, beslenme, temiz su ve hijyen gibi en temel insani ihtiyaçların karşılanmadığı avukatlar tarafından duyurulmuştur.
  • Sağlık hakkı engelleri: Gardiyan ve jandarma tarafından çift arama dayatması, ayakkabı çıkarma zorunluluğu ve kelepçeli muayene baskısı nedeniyle tedaviye erişim engellenmektedir. Hastanede ring aracı içinde saatlerce bekletilme uygulanır.
  • Düşünsel kısıtlamalar: Hücrede en fazla 10 kitap bulundurma sınırı, yayınevi kitaplarının verilmemesi, mektup yasakları ve sadece 2 kalem (1 mavi, 1 siyah) bulundurma izni gibi keyfi kısıtlamalar mevcuttur.

Ne olmuştu?

Komedyen Deniz Göktaş hakkında İstanbul Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sergilediği ve daha sonra YouTube üzerinden paylaştığı “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisinde yaptığı siyasi hicivler sebebiyle “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamalarıyla soruşturma başlatılmış, yurt dışı seyahati dönüşü İstanbul Havalimanı’nda pasaport kontrolü sırasında gözaltına alınmıştı. Savcılığa ifade veren Göktaş, mahkeme kararıyla 3 Temmuz 2026’da tutuklandı. Göktaş tutuklandıktan sonra Tekirdağ’daki Çorlu Karatepe Y Tipi Cezaevi’ne gönderildi.

Göktaş’ın gözaltına alınmasına kamuoyunun yanısıra muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşları da tepki göstermişti

NATO zirvesi öncesi çok sayıda gözaltı: Niha+ muhabiri Abbas Vural da gözaltında

Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan NATO Zirvesi öncesinde, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından geniş çaplı bir operasyon başlattı. İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Antalya, Dersim, Urfa, Çanakkale ve Bursa’da düzenlenen eş zamanlı ev baskınlarında aralarında akademisyenler, hukukçular, öğrenciler, sendikacılar ve siyasi parti temsilcilerinin de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. Nihaplus muhabiri Abbas Vural da gözaltında.

Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek NATO zirvesi öncesi, Türkiye genelinde operasyonlar bugün de devam etti. İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Antalya, Dersim, Urfa, Çanakkale ve Bursa’da düzenlenen eş zamanlı ev baskınlarında aralarında akademisyenler, hukukçular, öğrenciler, sendikacılar ve siyasi parti temsilcilerinin de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. Gözaltıların bir kısmının NATO Zirvesi öncesinde yapılan “Turkuaz operasyonu” kapsamında olduğu biliniyor.

“Dosyada gizlilik kararı var”

Aralarında T24 dış haberler editörü Buse Söğütlü ile Oda TV editörü Ceren Erdoğdu gibi gazetecilerin de bulunduğu ev baskınlarında, Kocaeli’de yapılan operasyon kapsamında muhabirimiz Abbas Vural da gözaltına alındı.

Kocaeli’de gözaltına alınan Vural’ın TEM ve özel harekat polisleri tarafından kapısının kırıldığı ve darp edilerek gözaltına alındığı bildirildi.

Dosyaya 24 saat görüş yasağı getirildiğini aktaran Avukat Elif Yetigin, “Dosyada gizlilik kararı var, hukuksuz bir şekilde müvekkillerimizle görüşemiyoruz. Görüş yasağına da itiraz ettik” dedi.

Gazetecilerin alınmasına basın meslek örgütleri de sosyal medya hesaplarından tepki gösterdi.

Hukukçular ve öğrenciler de gözaltında

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), İstanbul Şube Başkanı Av. Ezgi Önalan ile dernek üyesi Av. Yunusemre Işık’ın sabaha karşı yapılan baskınlarla gözaltına alındığını duyurdu. ÇHD tarafından yapılan açıklamada, operasyonların zamanlamasına dikkat çekilerek, “NATO’ya dikensiz gül bahçesi vaat eden siyasi operasyonlara son verilsin” denildi.

Diğer yandan ÇHD Öğrenci Komisyonu, hukuk öğrencileri Boran Işıldak ve Burhan Can’ın Ankara Tuzluçayır’da NATO Zirvesi protestolarına yönelik çalışmalar gerekçe gösterilerek gözaltına alındığını belirterek serbest bırakılmaları çağrısında bulundu.

Operasyonlar kapsamında pek çok kentte muhalif gruplar, dernekler ve siyasi parti üyeleri gözaltına alındı:

  • Ankara: AKA-DER Tuzluçayır Şubesi’ne yapılan baskında en az 9 kişi gözaltına alındı. Ayrıca Kaldıraç Hareketi çatısı altında Antakya, Adana ve İzmir’den kente gelen çok sayıda kişinin de gözaltında olduğu bildirildi. Ankara’da en az 46 gözaltı olduğu kaydedildi.
  • İstanbul ve İzmir: Devrimci Gençlik Dernekleri, Devrimci Hareket, Dostluk ve Kültür Derneği (DKD), Partizan, BDSP, SMİ ve SODAP üyelerinin evlerine baskınlar düzenlendi.
  • Kocaeli ve Urfa: Kocaeli’de EMEP ve Kaldıraç Hareketi üyesi en az 6 kişi, Urfa’da ise EMEP, TİP ve SEP üyeleri gözaltına alındı.
  • Çanakkale ve Bursa: Devrimci Gençlik Derneği ile Devrimci Hareket Dergisi çevrelerine yönelik ev baskınları gerçekleştirildi.
  • Dersim: Partizan okurlarının gözaltına alındığı bilgisi paylaşıldı.
  • Denizli: SOL Parti üyesi üç kişi gözaltına alındı.

Antalya’da kitlesel gözaltı: En az 40 kişi

Operasyonun en yoğun hissedildiği yerlerden biri Antalya oldu. ÇHD Antalya Şubesi’nin yaptığı açıklamaya göre kentte yapılan baskınlarda en az 40 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Halkevleri GYK üyesi Gürkan Gülseven, Antalya Halkevi Başkanı Gülcan Şahin ve şube yönetiminin tamamı yer alıyor. Ayrıca TİP, Emek Gençliği ve Kaldıraç Hareketi üyelerinin yanı sıra Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın merkez ve yerel yöneticileri de (Yiğit Pertev, Diğde Simay Pertev, Mehmet Akif Karaca) gözaltına alınanlar arasında bulunuyor.

İstanbul’daki ev baskınlarında akademisyen Sibel Özbudun ile yazar Temel Demirer de gözaltına alındı. İki ismin, Muğla Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen bir sosyal medya soruşturması kapsamında gözaltında olduğu ve Muğla’ya sevk edilecekleri öğrenildi.

Gözaltılara ilişkin henüz resmi bir açıklama yapılmadı.

Dilovası davasında 2 tahliye: “7 can için 1 gün bile yatmadılar”

Dilovası’nda 7 işçinin yaşamını yitirdiği iş cinayeti davasında geçen hafta tutuklanan iki kamu görevlisi tahliye edildi. Dava avukatlarından Elif Yetigin, kamu görevlilerinin yargılanma pratiğinin zayıflığına dikkat çekerek tahliye kararına tepki gösterirken aileler ise “Umutlarımız yerle bir oldu” dedi.

Fotoğraf: Evrensel

8 Kasım 2025’te Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde yer alan Ravive Kozmetik’te yaşanan ve 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirdiği patlamaya ilişkin davada geçtiğimiz hafta Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de aralarında olduğu yedi kamu görevlisi tutuklanmıştı.

Yedi memurun tutuklanmasının üzerinden daha bir hafta geçmeden bir gelişme daha yaşandı: Tutuklanan yedi kişiden eski Dilovası Belediyesi Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve mevcut Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür Vekili Nizamettin Balcı serbest bırakıldı.

Aileler tahliye kararına tepki gösterirken dava avukatlarından Elif Yetigin ise Niha+’ya konuştu.

“Sorumlularda liste uzun, yargılanma pratiğiyse zayıf”

Hiçbir iş sağlığı ve güvenliği önleminin alınmadığını ve iskanı olmayan kaçak bir yapıda üretim yapıldığını hatırlatan Yetigin şunları söyledi:

“Mevzuata aykırı ruhsatlandırmayı yapan belediye, aynı zamanda denetime gelen ve parfüm alıp giden belediye zabıta memurları, sigortasız işçi çalıştırıldığını bilen bakanlık, iskanı olmayan yapıya elektrik bağlayan SEDAŞ… Sorumlu olan kamu kurumlarında liste uzun ancak kamu görevlilerinin bu memleketteki işçi cinayeti dosyalarında yargılanma pratiği ise çok zayıf.”

Kamu görevlilerine yönelik yargılamaların ya tozlu soruşturma dosyaları arasında kaybettirildiğini ya da kapattırıldığını belirten Yetigin, Dilovası katliam dosyasında ailelerin, kamuoyunun, avukatların, sendikaların ve siyasi partilerin mücadelesi sonucu soruşturma dosyasında 8 şüpheliden 7’sinin tutuklandığını söylerken 6 gün sonra 2 kişinin tahliye edilmesini ise hukuki açıdan garabet olarak değerlendirdi.

“Bu 2 kamu görevlisinin tahliyesnini arkasında ne var?”

7 tutuklu yönünden de bilinçli taksirle insan öldürmekle soruşturma devam ettiğini belirten Yetigin, şunları da ekledi:

“8 kişinin yanarak öldüğü ve insanların acılarının karşısında en ufak suçluluk duymayan bu yetkililer tahliye sonrası canlarını kaybedenlerinin evinin önünden korna sesleri ile geçildi. Tutuklu kaldıkları süre göz önüne alındığına gibi genel bir gerekçede yazılmış tahliye kararında. 8 canın kaybedildiği katliamda her can için bile 1 gün yatmayan bu 2 kamu görevlisinin tahliyesinin arkasında ne var? Kimler koruyorsa bilsinler ki tüm kamu görevlileri yargılanana kadar mücadele devam edecek.”

“Bu düzenden çok sıkıldık”

Yaşanan olayda yaşamını yitiren Şengül Yılmaz’ın kızı Nuran Aldeniz ise şunları söyledi:

“Geçen hafta verilen karar karşısında çok mutlu olmuştuk çünkü beklemediğimiz bir karardı. Bir haftadır adaletin yerini bulabileceğine dair umutlanıyorduk fakat 2 kişinin tahliye edilmesi ile bu umutlarımız yerle bir oldu.”

Bu ülkede adaletin olmadığını bir kez daha anladığını söyleyen Aldeniz, tüm ümitsizliğe rağmen mücadeleye devam etmek zorunda olduğunu da belirtti:

“Benim annem bir daha gelmeyecek ancak başkalarının başına gelmesin istiyorum. Ben anneme bir daha sarılamayacağım ama benim gibi yüzlerce kız annesine sarılabilsin diye mücadele ediyoruz. Anneler yavrularını kaybetmesin diye bir şeylerin değişmesi gerektiğini savunuyoruz ve ne kadar ümitsiz olsak da bırakıp gidemiyoruz. Herkes bu bilinç ile hareket ederse kazanabiliriz. Bu düzenden çok sıkıldık.”

Ne olmuştu?

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde meydana gelen çıkan yangında Tuğba Taşdemir (17) ile kuzeni Nisanur Taşdemir (15), Cansu Esetoğlu (15), Hanım Gülek (52), Esma Gikan (31), Şengül Yılmaz (59) ve Tuncay Yıldız hayatını kaybetmişti.

26 Mart’taki ilk duruşmada mahkeme, Ravive Kozmetik’in yetkilileri Altay Ali ve İsmail Oransal’ı Marmara Ereğlisi’nde yakalandıkları eve götüren tutuklu sanık Onay Yörüklü’nün tahliyesine karar vermişti. Davanın 22 Mayıs’taki ikinci duruşmasında ise tutuklu Aleyna Oransal, Ünal Aslan ve Güven Demirbaş’ın tahliyesine karar vermişti.

Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı 25 Haziran’da aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu yedi müdür ve bir zabıta personeli hakkında yakalama, arama ve el koyma kararı vermişti. Bu karar doğrultusunda gözaltına alınanlar arasından zabıta personeli hariç herkes 26 Haziran’da denetim ve sorumluluk ihmalinden tutuklandı.

Tutuklananlar alınanlar arasında Dilovası Belediyesi Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Cihan Sorgucu, Dilovası Belediyesi Eski İmar ve Şehircilik Müdürü (Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı) Hüseyin Öztürk, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Selim San, Dilovası Belediyesi Yapı Kontrol Müdürü Muammer Telli, Dilovası Belediyesi Eski Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür V. Nizamettin Balcı bulunuyordu.

Kolombiya sağa mı savruluyor?

Abelardo, Kongre’de düzen partilerinden oluşan güçlü bir koalisyona sahip olacak olsa da, asıl sorun şudur: Kapitalistlerin talep ettiği kesintileri hayata geçirirken Uribe gibi gerilla kamplarını bombalamayı öngören bir programı uygulamaya yönelik her türlü girişim, toplumsal kargaşayı ve işçi sınıfının harekete geçmesini körükleyecektir.

Fotoğraf: The Defence of Marxism

Kendini Troçkist gelenek içinde tanımlayan uluslararası siyasi örgüt Devrimci Komünist Enternasyonal’in teorik-politik yayın organı olan The Defence of Marxism dergisinde yayımlanan yazıyı sizler için çevirdik. Gabriel Galeano ve Enrique Rodriguez Pamanes’in kaleme aldığı bu yazı, Kolombiya’da 21 Haziran 2026’da yapılan başkanlık seçimlerini kazanan sağcı avukat Abelardo de la Espriella hükümetiyle ilgili görüşlerini anlatıyor.

On yıllardır Kolombiya’yı “terörize eden” paramiliter gruplarla yakın ilişkileri olan aşırı sağcı ve muhafazakar Abelardo de la Espriella, Arjantin’deki Javier Milei ve El Salvador’daki Nayib Bukele’ninkine benzer, sert ve kemer sıkma odaklı bir programı hayata geçireceği vaadiyle Kolombiya’da iktidara geldi.

Donald Trump, Marco Rubio ve Latin Amerika’daki gerici cumhurbaşkanlarından kendisine tebrik mesajları yağdı. Benjamin Netanyahu da bir zamanlar Netanyahu’nun “Avrupa’da milyonlarca Yahudi’yi katledenlerin yanında” durduğunu söyleyen Gustavo Petro’nun görevden ayrılmasından memnuniyet duydu.

Üç ay önce Espriella, partisi parlamentoda sadece dört sandalye kazanmış ve anketlerde yüzde 25’lik bir oy oranına sahipken Kolombiya egemen sınıfının radarında geçerli bir aday olarak yer almıyordu. Uyuşturucu kaçakçılığıyla uzun süredir bağlantıları olan gerici bir iş adamı nasıl cumhurbaşkanı olmayı başardı?

Abelardo’ya kimler oy verdi?

Bir avukat olarak Abelardo de la Espriella’nın savunduğu müvekkiller ve dostlarının listesi, Kolombiya egemen sınıfının ürettiği her türden hainin bir kataloğu gibidir. Bunlar arasında David Murcia Guzmán (Kolombiya tarihinin en büyük Ponzi dolandırıcılığının beyni), Dieb Maloof (paramiliter gruplarla bağlantılı bir senatör) ve Alex Saab (Venezüella hükümetiyle bağlantılı bir iş adamı ve eskiden Venezuela’daki en büyük süpermarket zincirlerinden biri olan Abastos Bicentenario’nun özelleştirilmesinden fayda sağlayan kişi) yer alıyor.

Abelardo, yalnızca Kolombiya kapitalizminin üretebileceği özel bir tür karikatürik hayduttur. İşte mesele de budur. Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı eserinde dediği gibi, “Fransa’daki sınıf mücadelesi, grotesk bir sıradanlığın kahraman rolünü oynamasını mümkün kılan koşullar ve ilişkiler yarattı.”

Peki, onun kaderi bir ‘kahraman rolü’ oynamak mı? Bu grotesk sıradanlık, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu kahraman olabilir mi?

Abelardismo, her şeyden önce siyasi kurumlara duyulan güvensizlik ortamında oluştu ve yaygınlaştı. 2026 Edelman anketine göre, halkın yalnızca yüzde 36’sı hükümetin kendi çıkarlarını gözeteceğine güveniyor, yüzde 32’si ise gelecek neslin daha iyi bir geleceğe sahip olmayacağına inanıyor.

Geleneksel sağ kanat yıllardır tamamen itibarını yitirmiş durumda. En gözde adayı geçen yıl sokakta infaz edildi. Abelardo’nun gücü, herkese her şey olmaya çalışan içi boş bir kabuk olmasından kaynaklanıyor. Politikaları hem kapitalist sınıfa hem de yoksullara yönelik boş sözlerden ibaret.

Espriella’nın Kolombiya burjuvazisinin üst kademeleriyle de bağlantıları bulunmaktadır. Ailesi, Espriella’nın küçük yaşlarından itibaren eski Kolombiya Cumhurbaşkanı Álvaro Uribe Vélez ile yakın ilişkiler içindeydi. Ancak bu “eski muhafazakarlar” ile olan bağları, kendisini Kolombiya siyasetinin bir “dışarıdan gelen” figürü olarak sunmasına engel olmadı. O, ülkeyi her zaman yönetenlere karşı verdiği mücadelede “devletin memelerinden beslenmeyi hiç deneyimlememiş” olanları temsil ettiğini iddia etti.

Espriella, üç eski cumhurbaşkanının (Uribe, Santos ve Petro) gerillalar ve paramiliter gruplarla olduğu iddia edilen bağlantıları sayesinde kendilerini zenginleştirdiklerini öne sürdü. Bu söylem, reformist hükümetin kasabalardaki silahlı grupları ortadan kaldıramadığı ve küçük işletmeleri destekleme konusundaki yerine getirilmemiş vaatlerinden memnun olmayan, ülkenin orta sınıfının bir kesiminde ve suç çeteleri tarafından kuşatılmış kasabaların yarısında yankı buldu.

Bu durum seçim haritasında da ülkedeki önemli kent merkezleri sağa oy verirken kırsal bölgelerin ise sola oy verdiği şeklinde yansımıştır. Bu dinamik, 1964’ten beri Kolombiya devletine karşı savaş yürüten 7.000 kişilik bir gerilla örgütü olan FARC ile yapılan barış anlaşmasına ilişkin 2016 referandumundan bu yana sürüyor. Ancak bu sonuç, reformistlerin Pacto’nun tarihsel olarak iyi sonuçlar aldığı bölgelerde destek kaybettiğini ortaya koymuştur.

Bu durum özellikle başkent Bogotá’da geçerlidir. 2022’de Petro, Chapinero ve Usaquén (ülkenin en zengin iki bölgesi) hariç tüm bölgeleri kazandı. Cepeda yalnızca güney ilçelerini kazanabildi, Abelardo ise Engativá ve Kennedy gibi işçi sınıfı ilçelerinden oy toplayarak önceki sağcı aday (Rodolfo Hernandez) karşısında neredeyse on puanlık bir farkla daha iyi bir sonuç elde etmeyi başardı.

Burjuva medya, son dört yılı reformistleri güvenlik krizinin suç ortağı olarak karalamakla geçirirken, oligarşi ise Petro hükümetinin ortaya koyduğu her reformu engellemek için tüm milletvekillerini ve yargıçlarını seferber etti. Bu durum, Abelardismo’nun yeşermesine zemin hazırladı.

Fotoğraf: X / @AbelardoPTE

Baskı, savaş ve kemer sıkma programı

Abelardo de la Espriella’nın ana hedefleri, suç çeteleri ve ELN ile FARC gibi gerilla gruplarıdır. Bu saldırı, ikinci bir Kolombiya Planı (Kolombiya ordusunu finanse etmek amacıyla Clinton ve Bush dönemlerinde başlatılan ABD girişimi) ile finanse edilecektir. Sloganı “solun ortadan kaldırılması” çağrısı yapmaktadır ve Gustavo Petro’nun hapse atılmasını talep etmiştir.

Bu program, işçi hareketi saflarında korku uyandırmıştır. Bu durum, 1980’lerde sol bir parti kurma yönündeki ilk yasal girişimin yaklaşık 9.000 aktivistin öldürülmesiyle sonuçlandığı bir ülkede özellikle anlaşılabilir bir durumdur. Onun seçilmesi, toplumun en alt tabakalarını sosyal medyada solcu aktivistleri takip etmeye ve çevrimiçi tehditlerle onlara baskı uygulamaya teşvik etmiştir.

Açıkça söylenmelidir ki: Sağ kanadın zaferi işçi sınıfı için bir gerilemedir, ancak bunun nedeni işçi sınıfının zayıflığı değil, reformistlerin programının zayıflığıdır.

Peki Abelardo, programını uygulayabilecek mi?

Uyuşturucu çetelerine ve gerillalara karşı savaş açmaya kalkışırsa, başarısızlığa mahkumdur. 60 yılı aşkın süren silahlı mücadele, ordunun gerillaları ya da paramiliter güçleri ortadan kaldıramayacağını kanıtlamıştır, çünkü bu iki olguyu doğuran koşullara çözüm getirmemektedir.

Her ikisi de, toprağın yüzde 80’inin kırsal nüfusun yüzde 10’unun elinde olduğu devasa toprak tekelinin ürünleridir. Bu düzen, geleneksel ürünlerin yetiştirilmesinin kârlı olmaması nedeniyle, küçük toprak sahiplerine sahip çiftçileri ve köylüleri kokain tarlalarında çalışmaya zorlamaktadır. On yıllardır süren çatışmalara yol açan sorunları sadece 90 günde çözmeyi amaçlayan Abelardo’nun planı, başarısızlığa mahkumdur.

Ayrıca, elinde zamanla patlayacak bir mali bomba kalacak. Kolombiya Ulusal Finans Kurumları Birliği (gerici bir düşünce kuruluşu), 2026 yılı için öngörülen bütçe açığının GSYİH’nin yüzde 6,5’i olacağı ve bütçeyi dengelemek için 2027 yılına kadar 63 milyar dolarlık kesinti yapılması gerekeceği konusunda uyarıda bulunuyor. Bu, işçi sınıfına yönelik doğrudan bir saldırı olmadan imkânsızdır.

Bu sorunlarla zayıf bir hükümetle başa çıkmak zorunda kalacak. Karşılaşacağı en büyük engel, hükümetinin nüfusun yalnızca yüzde 31’i tarafından seçilmiş olması ve muhalefet partisinin oyların yüzde 30’unu almış olmasıdır. Abelardo’nun partisi, Mart ayındaki seçimlerde dört senatörden fazlasını bile kazanmayı başaramadı.

Bu, sendika liderlerinin devlet güçleri tarafından suikasta uğradığı Uribe günlerine bir dönüş değildir. Bu, çözmesi beklenen sorunları ele alamayan bir programa sahip, istikrarsız bir hükümettir.

Abelardo, zafer kazandığı gün, Petro ve Cepeda’nın tutuklanması çağrıları gibi muhalefete yönelik demagojisinin çoğunu çoktan terk etti. Başkan yardımcısı José Manuel Restrepo, “muazzam boyutlarda bir mali kriz” uyarısında bulunarak karşı reformlar çağrısında bulundu, ancak daha sonra işçilerin maaşlarına dokunmayacaklarını söyledi.

Abelardo, Kongre’de düzen partilerinden oluşan güçlü bir koalisyona sahip olacak olsa da, asıl sorun şudur: Kapitalistlerin talep ettiği kesintileri hayata geçirirken, Uribe gibi gerilla kamplarını bombalamayı öngören bir programı uygulamaya yönelik her türlü girişim, toplumsal kargaşayı ve işçi sınıfının harekete geçmesini körükleyecektir.

Iván Duque bu programla seçilmişti ve bu program 2019’da ulusal bir abluka hareketini tetiklemiş, bu da hükümetini neredeyse deviren 2021 ulusal grevinin temelini oluşturmuştu. Abelardo’nun tereddütleri, tam da yeni bir işçi sınıfı mücadelesi dalgasını tetikleme korkusunu yansıtıyor.

Reformistlerin yenilgisini ne açıklıyor?

Pacto Histórico, parlamento seçimlerinin modern tarihinde en yüksek oy oranını elde ederek Mart ayındaki parlamento seçimlerini kazandı. Petro, bu yılın başında yüzde 51’lik bir destek oranına sahipti ve reformları yüzde 75 oranında destek görüyordu.

Petro’nun halefi Iván Cepeda, kampanya başlangıcında seçmenler arasında yüzde 40’lık bir destek oranına sahipken, Abelardo’nun oranı yüzde 30, Paloma Valencia’nın (yerleşik düzenin tercih ettiği aday) oranı ise yüzde 20 idi.

Bu koşullar altında asıl soru, Abelardo’nun neden kazandığı değil, solun neden kaybettiğidir.

Sorun, Pacto Histórico’nun eski performansının karışık olmasıdır. Geçen yılki protestolar, işgücü ve emeklilik reformlarının Kongre’den geçmesini sağlamayı başarsa da, hükümetin tüm silahlı gruplarla aynı anda müzakere etme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ve kararnameyle yürürlüğe konulan sağlık reformu, parazitik bir rol oynayan aracı şirketler sorununu çözemedi.

İlk turda zafer kazanma olasılığını öne sürmesine rağmen, Pacto Histórico, ilk tur sonuçlarında Abelardo de la Espriella’nın iki puan farkla birinci sırada yer almasıyla sarsıldı. Sağ kanadın oylarının iki aday arasında bölüneceğine güvenmişlerdi ve bu nedenle, zaferi garantilemiş sayarak çok az kampanya yürüttüler. Bunun yerine, sağ kanat Abelardo de la Espriella’nın arkasında birleşti.

Bu gerçekle karşı karşıya kalan Pacto Histórico liderliği, reformlarını geçirme çabalarını sabote eden burjuva devletinin kendileri de kurbanı olmalarına rağmen, kitlesel sistem karşıtı duyarlılıkla bağlantı kurmayı başaramadı. Bunun yerine Pacto, kendilerini süreklilik ve kurumsallığın adayları olarak sunmayı tercih etti ve böylece yenilgilerini fiilen hazırladı.

Örneğin Pacto Histórico, Trump’ın Abelardo’ya verdiği desteği ona karşı bir silah olarak kullanmakta tamamen başarısız oldu. Petro, Trump’ı barbar ve katil olarak nitelendirip Cumhuriyetçileri “demokrasimizi yok etmek isteyen bir pedofil klanı” olarak kınadığında her zaman en popüler olmuştu. Ne yazık ki Mart ayında Petro, Trump’a boyun eğdi ve imzalı bir MAGA (Make America Great Again / Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) şapkası ile kitabını kabul etti!

İkinci turda Iván Cepeda, Anayasa Meclisi olasılığını dışladı ve bunun yerine, iş dünyası liderleri ile işçilerin reformları gerçekleştirmek için aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakacakları bir “büyük ulusal uzlaşma” önerisini ortaya attı. Yani işçiler, son dört yıldır tüm kaynaklarını reformlara karşı mücadeleye adamış olan iş dünyası liderleriyle bir anlaşmaya varacaklardı!

Bütün bunlara rağmen kitleler, Pacto Histórico’yu neredeyse kurtarmıştı. İlk tur sonuçları Abelardo’yu favori konuma getirir getirmez, gençler tarafından düzenlenen devasa bir miting gerçekleşti ve bu miting ikinci turun gidişatını belirledi. Kitlesel gösteriler, kapı kapı dolaşarak yapılan kampanya çalışmaları ve broşür dağıtımı sayesinde ikinci turda üç milyonluk muazzam bir oy artışı sağlandı. Ne yazık ki Mart ayında Petro, Trump’a boyun eğdi ve imzalı bir MAGA şapkası ile kitabı kabul etti.

Sol, bu 13 milyon seçmeni ilk turdan önce harekete geçirmiş olsaydı ezici bir çoğunlukla kazanırdı. De la Espriella’nın seçim kampanyası ekibinden bir üye, gazeteci Daniel Coronell’e, seçim iki gün daha sürseydi yenilgiye uğrayacaklarını itiraf etti.

Yeni dönem

Abelardo de la Espriella’nın seçilmesinin belirleyici özelliği, hükümetini reddeden milyonlarca kişinin harekete geçmesidir. Bunların büyük çoğunluğu, işçi sınıfının 2021’deki toplumsal ayaklanmalardan bu yana uğruna yürüyüşler düzenlediği reform programını hayata geçirmek amacıyla oy kullandı: toprak reformu, sağlık hizmetleri, eğitim, konut ve emeklilik.

Ancak Pacto Histórico’nun bu önerileri nasıl hayata geçireceğine dair somut bir planı bulunmamaktadır. Stratejisi, reformları şimdiye kadar her reform girişimini engelleyen oligarşi ile uzlaştırabilecek bir halk cephesi oluşturmak olmuştur.

Bununla birlikte, elde ettiği muazzam oy sayısı ve parlamento içindeki etkisi nedeniyle Pacto Histórico, işçi sınıfı hareketinin ilgi odağı olacaktır. Bu 13 milyon seçmen, Abelardo de la Espriella hükümetine karşı mücadelede kendilerine yol göstermesi için Pacto’nun liderliğine güveniyor.

Bu dönemde devrimci komünistlerin görevi, bu mücadele ruhuyla bağlantı kurmak ve Abelardo de la Espriella’nın önceki dönemde işçi sınıfının elde ettiği az sayıdaki kazanımlara karşı başlatacağı saldırıları ancak militan işçi sınıfı taktikleri ile püskürtebileceğini açıklamak olacaktır.

Pacto Histórico’nun parlamento yoluna odaklanma stratejisi, reformların kabul edilmesini kolaylaştırmadı. Petro, kitleleri sokağa çıkıp reformları savunmaya çağırsa da, oligarşinin senatörlerine baskı yapmak amacıyla müzakerelerin kilit noktalarında her zaman yürüyüşlerle yetindi. Bu durum, reformistlerin kurumsal ablukayı kırmanın gerçek bir yolunun olmadığını gören hareketin dış katmanlarını sonunda yordu.

Hem Abelardo’nun gerici hükümeti sorunu hem de reformların kabul edilmesi konusu aynı şekilde ele alınabilir: parlamento arenası dışında kitlesel seferberlikler ve grevlerden oluşan bir program yoluyla.

Bu program, de la Espriella hükümetini dize getirecek ve Kolombiya oligarşisine baskı uygulayacaktır. İşte 2021’deki “estallido social”dan çıkarılan dersler budur.

En önemlisi, Kolombiya işçi sınıfı birdenbire sağcı, emperyalizm yanlısı ya da işçi düşmanı hale gelmemiştir. Bu aksiliklere rağmen, sınıf güçleri dengesi hâlâ Pacto Histórico ve işçi sınıfı lehinedir. Abelardo’nun halkın desteğine sahip olmadığı ve göreve başlamadan önce bile karşılaştığı muazzam muhalefet baskısı nedeniyle dikkatli hareket etmesi gerekmektedir.

10 Numara’nın önündeki Beluç

Bazen bir halkın yalnızlığını anlatmak için binlerce kelimeye ihtiyaç yoktur. Downing Street’in önünde tek başına oturan bir Beluç mülteci yeterlidir.

Londra’nın kalbinde, dünyanın en güçlü siyaset merkezlerinden birinin karşısında…

1 Temmuz’dan beri tek başına oturan bir adam.

Adı Aomar Karim.

Sürgünde yollarımızın kesiştiği bir arkadaş.

Dört yıl önce Birleşik Krallık’a politik sığınma talebinde bulunmuş Beluç bir mülteci, bir insan hakları aktivisti. Mücadelesini ülkesinde sürdüremez hâle geldiği için Londra’ya gelmiş. Ama sürgün yalnızca coğrafyayı değiştiriyor, mücadeleyi değil.

Bugün, 2 Temmuz Sivas Katliamı’nın yıldönümünde onu görmeye gidiyorum. Daha doğrusu, onun direnişini desteklemeye, onunla dayanışma göstermeye gidiyorum.

Karim’i, Birleşik Krallık Başbakanlık Ofisi’nin bulunduğu 10 Downing Street’in hemen karşısında buluyorum. Arkasında pankartı, yanında birkaç parça eşyası… Sessizce oturmuş, o ünlü kapıyı izliyordu.

O sırada yüzlerce turist siyah demir parmaklıklı kapının önünde fotoğraf çekiyor, Başbakanlık binasını görüntülüyor, Londra ziyaretlerini belgeliyordu.

Ama bir pankartın önünde oturan Beluç mülteciyi neredeyse kimse görmüyordu.

Bir Koreli turist dışında…

Bir tek o durup ne yaptığını sordu.

Dünyanın en işlek siyasi caddelerinden birinde, adeta görünmezdi.

“Biri sesimizi duysun”

Aomar Karim, 1 Temmuz’da üç günlük bir açlık grevine başladı. Amacı, Pakistan’ın kontrolündeki Belucistan’da yıllardır yaşanan baskıyı ve insan hakları ihlallerini Birleşik Krallık hükümetinin ve uluslararası kamuoyunun gündemine taşımak.

Talebi ise oldukça net.

Birleşik Krallık hükümeti, Pakistan’ın Beluç insan hakları savunucuları Dr. Mahrang Baloch ve Sibghatullah Shah Ji hakkında verdiği müebbet hapis cezalarını açıkça kınasın, kendilerine ve diğer Beluç aktivistlerine yöneltilen suçlamaların düşürülmesi yönünde resmi bir çağrıda bulunsun.

Kardeş halk

Beluçlar, Güneybatı Asya’nın kadim halklarından biri. Kökenleri tarihsel olarak Medlere dayandırılıyor ve Kürtlerle akraba kabul ediliyor.

Tıpkı Kürtler gibi, tarihsel yurtları bugün üç devlet arasında bölünmüş durumda: Pakistan, İran ve Afganistan. Dilleri Beluçça. Beluçça, Hint-Avrupa dil ailesine ait ve Kürtçeyle de uzaktan akraba.

Ve yine tıpkı Kürtler gibi, uzun yıllardır kimlikleri, siyasi hakları ve temel özgürlükleri için mücadele ediyorlar. Özellikle de Belucistan’ın Pakistan kontrolündeki parçasında.

Bu mücadelenin son yıllardaki en öne çıkan isimlerinden biri ise doktor ve insan hakları savunucusu Dr. Mahrang Baloch. Zorla kaybetmelere ve yargısız infazlara karşı yürüttüğü kampanyalarla tanınan Dr. Mahrang Baloch, Beluç Yakjehti Komitesi’nin (Beluç Dayanışma Komitesi – BYC) liderlerinden biri.

Dr. Mahrang Baloch, Pakistan devleti tarafından kriminalize edildi ve 2025 yılında tutuklandı. Ardından, 2024’te gerçekleşen bir protestoda bir polis memurunun ölümünden sorumlu tutularak Haziran 2026’da müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Ne kadar tanıdık, değil mi?

Devletin kriminalize ettiği bir hak mücadelesi…

Terör yaftasıyla susturulmaya çalışılan aktivistler…

Kaybedilen insanlar…

Ve bütün bunlara rağmen vazgeçmeyen bir halk…

Çağrı: “Beluç halkını koruyun”

Açlık grevindeki Aomar Karim, Pakistan devletinin, ordusunun ve yargısının Beluç halkına yönelik ağır insan hakları ihlallerinden sorumlu olduğunu söylüyor.

Birleşik Krallık’a ve uluslararası topluma şu çağrıyı yapıyor: “Beluç halkını koruyun. Zorla kaybetmelerin son bulması için harekete geçin. İnsan hakları ihlallerinden sorumlu olanların hesap vermesini sağlayın ve gözaltındaki tüm Beluç siyasi tutukluların serbest bırakılması için Pakistan’a baskı yapın. Birleşik Krallık hükümeti, Dr. Mahrang Baloch ve Sibghatullah Shah Ji’ye verilen utanç verici müebbet hapis cezalarını açık ve güçlü bir şekilde kınayarak işe başlamalıdır.”

En ağır şey sessizlikti

Downing Street’in karşısında oturan tek bir adam…

Telefondan başlarını kaldırmayan insanlar…

Fotoğraf çeken turistler…

Etrafında akan kalabalık…

Neredeyse kimsenin dönüp bakmadığı sessiz bir protesto…

Arkadaşımı orada bırakıp akşam eve doğru yola koyulduğumda boğazımda bir yumru, yüreğimde bir ağırlık taşıyordum. Ağır olan, onca insanın arasında yaşanan yalnızlık ve sessizlikti.

Bazen bir halkın yalnızlığını anlatmak için binlerce kelimeye ihtiyaç yoktur.

Downing Street’in önünde tek başına oturan bir Beluç mülteci yeterlidir.

Ekonomik kalkınma mı yoksa ekolojik talan mı?

“Tarih bize defalarca gösterdi ki insan doğaya karşı kazandığını sandığı her savaşın sonunda aslında kendisi kaybetti. Kuruyan nehirler, yok olan ormanlar, kirlenen hava ve derinleşen iklim krizi bunun en acı kanıtıdır.”

Varto’daki çadır nöbetinden bir kare, Fotoğraf: Niha+

Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde hayata geçirilmek istenen jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı bölge halkı Mart ayından bu yana projeyi ve projeden sorumlu IGNIS H2 anonim şirketini protesto ediyor. Proje 22 köyün bütün yaşam alanını etkileyecek. Bu alanda yaşayan köylüler ise çadır nöbetine 61. gününde devam ediyor.

5 yıldır Varto’nun Teknedüzü (Badan) köyünde yaşayan emekli kimya öğretmeni ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi Muş Temsilcisi Ali Rıza Vural, Niha+’ya bölgede yürütülen ekolojik mücadeleyi ve JES’in bölge halkının gündelik hayatına etkisinin nasıl olduğunu yazdı:

Mezopotamya Ekoloji Hareketi Muş Temsilcisi Ali Rıza Vural

“Bir sabah köyünüzde kuş sesleri yerine sondaj makinelerinin gürültüsüyle uyandığınızı düşünün. Yıllardır ekip biçtiğiniz toprağın ortasına devasa kuleler dikiliyor. Asırlık ağaçların gölgesinde açılan yollar, ormanın sessizliğini parçalıyor. Derelerin akışı, tarlaların geleceği, çocukların soluyacağı hava artık bir yatırım dosyasının satır aralarında değerlendiriliyor.

İşte bugün Varto’da toplam 16 köyü doğrudan etkileyen ve Türkiye’nin birçok kırsal bölgesinde yaşanan tam da budur.

Jeotermal enerjinin iklim krizine karşı fosil yakıtlara alternatif olarak önemli bir kaynak olduğu söylencesi, aldatmacanın ötesinde bir anlam teşkil etmemektedir. Hiç bir enerji projesi, doğaya sınırsız müdahale etme hakkı vermez. ‘Yenilenebilir’ etiketi, çevresel yıkımı görünmez kılan bir perdeye dönüşmemelidir. Eğer bir proje yaşam alanlarını geri dönülmez biçimde etkiliyorsa, o projeyi sorgulamak yalnızca bir hak değil, toplumsal bir sorumluluktur.

Her sondaj kuyusu, yalnızca yerin derinliklerine açılan bir delik değildir. O kuyu, bazen bir köyün su umuduna, bazen atalarımızın mezarlarının kaybolma endişesine, bazen jaru diyarlarımızın kutsiyetlerine, bazen verimli bir ovanın geleceğine, bazen de binlerce canlıya ev sahipliği yapan bir ekosisteme uzanır. Doğanın dengesi, mühendislik hesaplarından ibaret değildir. Toprak yalnızca üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değil, milyonlarca canlının birlikte var olduğu yaşayan bir bütündür.

Bugün çevre mücadelesi veren insanlar çoğu zaman ‘kalkınma karşıtı’ ya da ‘yatırım düşmanı’ olmakla suçlanıyor. Oysa gerçek soru şudur: Kalkınma kimin için ve ne pahasına?

Bu sorunun cevabını irdelediğimizde sermaye sahiplerinin hiç bir canlının yaşam hakkını düşünmeden paralarına daha fazla para katma hesaplarının dışında başka hiç bir şeyi düşünmedikleri ortaya çıkmaktadır.

Bu gerçeklikten hareketle çevreye duyarlı köylülerimiz ve muhtarlarımız, yaşlımız gencimiz ve çocuklarımızla ortak hareket ederek bir direniş hattını oluşturmamız olması gerekendi. Bu toplumsal refleksin oluşmasının 20 Mayıs’ta sondajlamaya başlama planlarını ertelemek zorunda kalan küresel sermaye şirketi IGNIS H2 firmasını ve yerli işbirlikçilerini ürküttüğü gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz.

Bu toplumsal örgütlü gücümüzü yerel köylülerimizin yanında metropol kentlerdeki Vartolular ve diasporalara göç etmiş özellikle Avrupa kanadındaki Vartolu hemşerilerimiz ve dostlarının dayanışma destekleri ile büyümüş, büyümeye de devam edecektir.

Bir vadinin sessizliği bozulduğunda, yalnızca kuşlar susmaz. Çiftçinin umudu da eksilir. Bir dere kirlendiğinde yalnızca su kirlenmez; o suyla büyüyen meyve, o sudan içen hayvan ve o suya güvenen insanlar da etkilenir. Bir orman parçalandığında yalnızca ağaçlar kesilmiş olmaz, yaşamın birbirine bağlı bütün halkaları zarar görür.

Doğa, insanın dışında bir varlık değildir. Biz doğanın sahibi değil, onun yalnızca bir parçasıyız. Buna rağmen yıllardır aynı yanılgıyı sürdürüyoruz: Ekonomik büyümeyi yaşamın önüne koyuyoruz. Oysa para yeniden kazanılır; kuruyan bir kaynak suyu, yok olan bir tür ya da verimsizleşen bir toprak çoğu zaman geri getirilemez.

Jeotermal projelere ilişkin tartışmalar, yalnızca teknik raporlara bırakılacak kadar dar bir mesele değildir. Bu tartışmanın merkezinde insan hakları, çevre hakkı ve gelecek kuşakların yaşam hakkı vardır. Bir bölgede yaşayan insanların görüşü alınmadan, bilim insanlarının uyarıları yeterince dikkate alınmadan ve olası çevresel etkiler tüm yönleriyle değerlendirilmeden atılan her adım, toplumsal güveni de zedeler.

Bugün doğayı savunanlar yalnızca birkaç ağacı korumaya çalışmıyor. Onlar; çocukların içeceği suyu, çiftçinin ekeceği toprağı, arının konacağı çiçeği ve hepimizin ortak geleceğini savunuyor. Çünkü doğa, üzerinde pazarlık yapılacak bir meta değildir. O, yaşamın ta kendisidir.

Tarih bize defalarca gösterdi ki insan doğaya karşı kazandığını sandığı her savaşın sonunda aslında kendisi kaybetti. Kuruyan nehirler, yok olan ormanlar, kirlenen hava ve derinleşen iklim krizi bunun en acı kanıtıdır.

Artık tercih yapma zamanı geldi. Ya doğayı yalnızca ekonomik bir kaynak olarak görmeye devam edeceğiz ya da onu yaşamın vazgeçilmez temeli olarak kabul edeceğiz.

Çünkü mesele yalnızca bir sondaj kuyusu değildir. Mesele, çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağımızdır. Mesele, toprağın sesini duyup duymayacağımızdır.

Ve unutulmamalıdır ki doğa konuşmaz. Ama sustuğunda insanlık da susacak, bir gelecek de bulamayacak.”

Madımak Katliamı’nın 33. yılı: Öldürülen 33 kişinin hesabı sorulmadı

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta şeriat sloganları atan ve bozkurt işaretleri yapan bir grup, çoğunluğu Alevi, yazar, sanatçı ve aydın olan 33 kişiyi Madımak Oteli’nde yakarak öldürdü. Katliamın failleri ise cezasızlıkla ödüllendirildi. Otelde yakılarak öldürülen 33 kişi kimdi?

Aziz Nesin Madımak Oteli’nde, önde Metin Altıok

Alevi ozan Pir Sultan Abdal adına her yıl temmuz ayında düzenlenen şenliklerin dördüncüsü kapsamında pek çok yazar, şair, karikatürist, halk ozanı, tiyatro grupları, semah ekipleri ve çoğunluğu Alevi yüzlerce insan Sivas’taki şenliklere katıldı.

2 Temmuz 1993’te, Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri için Sivas’a giden aydınların konakladığı Madımak Oteli radikal bir grup tarafından ateşe verildi. Çıkan yangında ikisi otel görevlisi, 33’ü aydın ve 2’si otel çalışanı olmak üzere 35 kişi hayatını kaybetti, 58 kişi ise otelden sağ kurtarıldı. 33 aydın ve yazarın gözler önünde öldürüldüğü bu katliamın failleri ise cezasız bırakıldı.

Katliama giderken ne oldu?

1993 senesinin Temmuz ayında, Alevilerin manevi lideri ve halk ozanı Pir Sultan Abdal için dört yıldır düzenlenen şenliklere katılmak amacıyla Türkiye’nin ve Avrupa’nın pek çok yerinden yazarlar, şairler, karikatüristler, halk ozanları, tiyatro grupları, semah ekipleri ve çoğunluğu Alevi yüzlerce insan Sivas’a gelmişti. Etkinlikler 30 Temmuz – 2 Ağustos tarihlerinde yapılacaktı.

Şenliğin en önemli konuğu, Bakanlar Kurulu tarafından yasaklanan Salman Rushdie’nin “Şeytan Ayetleri” romanını yayınlamaya çalışan Aziz Nesin’di. Sivas’ta çıkan bazı yerel gazeteler Pir Sultan Abdal şenliklerini ve şenliklere davetli Aziz Nesin’i açıkça hedef gösterdi.

Bizim Sivas adlı yerel gazetenin manşeti

Aziz Nesin’in Sivas’a gelmesi üzerine büyük bir linç kampanyası yürüten İslamcı gruplar, 2 Temmuz 1993’te, cuma namazından çıkarak önce valiliğin önünde vali aleyhinde sloganlar “Vali istifa” atan grup, bir süre sonra etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne yöneldi. Şenliği izlemeye gelen insanlar grubun taşlı ve sopalı saldırılarına maruz kaldı.

Öfkeli saldırgan grup daha sonra ise Madımak Oteli’nin önünde toplandılar. On binlerce kişiyi bulan kalabalık Madımak Oteli’nde bulunanlara yönelik katliam çağrısı yaptıktan sonra yetkililer ve kolluk kuvvetleri hiçbir önlem almadı veya saldırganları engellemedi.

Saldırgan grup, Pir Sultan Abdal Kültür Merkezi önündeki “Halk Ozanları” heykelini yıkıp yerlerde sürükledi. On binlerce saldırgan, bozkurt işaretleri ve “Sivas laiklere mezar olacak” ve “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak” sloganlarıyla oteli ateşe verdi. Otelin ateş aldığı anda çekilen bir videoya yansıyan seslere göre biri ilk alevin görünmesiyle “Cehennem ateşi işte!” diye bağırdı.

Otelden “itfaiye komiseri” sanılarak itfaiye merdiveniyle tahliye edilmeye çalışılan yazar Aziz Nesin, bir itfaiye erinin itmesiyle yere düştü. Bu sırada dönemin Belediye Meclis Üyesi Cafer Erçakmak Nesin’e fiziksel saldırıda bulundu. Nesin, polis minibüsüne bindirilerek bölgeden güçlükle uzaklaştırılabildi.

Devlet yetkilileri “halk tahrik edildi” dedi

Olaylar sırasında Sivas Belediye Başkanı olan Temel Karamollaoğlu, sonrasında yaptığı açıklamalarda kalabalığı kontrol etmeye çalıştığını savunsa da Aziz Nesin onu “Gazanız mübarek olsun” diyerek saldırgan grubu kışkırtmakla suçladı. Karamollaoğlu’nun kitleyi azmettirdiği iddiaları o dönemin basınında geniş yer buldu. Karamollaoğlu, daha sonra Artı TV’de yaptığı bir açıklama sonrasında bu olayı katliam olarak adlandırmadığını da ifade etmişti.

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, halkın tahrik sonucu galeyana geldiğini söyleyerek olayın münferit olduğunu şu ifadelerle savunmuştu:

“Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş, güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır. Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.”

Katliamın ardından dönemin başbakanı Tansu Çiller “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” dedi. Dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı Nusret Demiral ise Aziz Nesin’in Sivas’ta bulunmasını kastederek “Olayda örgüt yok, tahrik var” dedi.

Hükümete yakın medya Aziz Nesin’i suçladı

Özgür Gündem gazetesi o dönem “Devlet gözetiminde katliam: 40 ölü” başlıklı, Cumhuriyet Gazetesi “Devlet seyirci kaldı” başlıklı bir manşet yayınlamıştı.

Hükümete yakın gazeteler, olayın ardından Aziz Nesin’i tahrikle suçlayarak “halkın galeyana geldiği” benzeri cümleler kullanmıştı.Hürriyet Gazetesi manşette “Sivas’ta ‘Aziz Nesin’ İsyanı”, Sabah Gazetesi ise “Tahrik..ihmal” demişti. Türkiye Gazetesi ise “Sivas’ta fitne, 35 ölü” manşetiyle yayındaydı.

Kolaj: Niha+

Pişmanlık indirimleri ve zamanaşımı

Katliamın üzerinden geçen 30 yılı aşkın süreye rağmen, hukuki süreç vicdanları rahatlatacak bir sonuca ulaşmadı. Olaylara yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı belirtilmesine rağmen sadece 124 kişi hakkında dava açıldı. Sanıklardan Ali Kurt ve Mevlüt Atalay, pişmanlık yasasından yararlanmak için Hizbullah, İslami Hareket Teşkilatı ve Kaplancılar gibi örgütlerin bağını itiraf etse de mahkeme olayda bir örgüt bağı bulunmadığına hükmetti.

Sanıkların birçoğuna hafif cezalar ve ağır tahrik indirimleri uygulandı. Demiral, gerekçeli kararı açıklarken “…Sivas olaylarının devlete ve laik düzene yönelik olmadığı, Aziz Nesin’in Şeytan Ayetleri kitabını yayınlamasına duyulan öfke, kin ve nefretin oluşturduğu tahrik sonucu ve Aziz Nesin’e yönelik bir eylem olduğu…” şeklinde ifadeler kullanmıştı. O gün Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde açıklanan gerekçeli kararla birlikte 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi. Ancak bu karar temyiz edildi. 33 sanığa verilen idam cezası sonradan müebbet hapse çevrildi. Ancak idam cezası alan sanıklardan 8’i 1997 yılında tahliye edildi ve bir daha yakalanamadı.

Sivas Katliamı ana davası ve aralarında Cafer Erçakmak’ın da bulunduğu firari beş sanığın davası 2012 yılında zamanaşımı gerekçesiyle düşürüldü. Mahkeme başkanı kararı açıklarken “İnsanlık suçunda zamanaşımı olmaz ama bu suçu işleyenler kamu görevlisi değil, sivil olduğu için davanın düşmesine karar verilmiştir” dedi.

Sadece yurtdışında bulunan üç firari sanık hakkındaki dosya kapatılamadı, bu dava Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam ediyor.

Sivas Katliamı’nda hayatını kaybeden Asım Bezirci, Metin Altıok, Uğur Kaynar ve Behçet Aysan olayların ilk anlarında. Fotoğraf: Madımak Katliamı Hafıza Merkezi

Erdoğan zamanaşımı kararını destekledi

Zamanaşımı kararı, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla birlikte kamuoyunda büyük bir tartışmaya yol açmıştı.

Recep Tayyip Erdoğan, 2012 yılında “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı” dedi.

Erdoğan, Sivas’ta haksız yere mağdur olduğunu savunduğu ailelerin de bulunduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Sivas’a birçok gidişimde babalarının haksız yere, herhangi bir taksiratı olmadığı halde idama mahkum olduğu için ağlayan 15, 18, 19 yaşında kızlar var. Bunları göz ardı etmek suretiyle tek tarafa siyasi bir servis yapmayı doğru bulmuyorum. Gidip Ankara Adalet Sarayı’nın önünde gösteri yapmak suretiyle belli bir ideolojinin borazanlığını yapmanın doğru olduğuna inanmıyorum.”

Madımak Katliamı

2 Temmuz 1993’te Hayatını Kaybedenler

Sivas’ta Madımak Oteli’nde çıkan yangında aralarında şair, yazar, sanatçı ve akademisyenlerin de bulunduğu 33 kişi hayatını kaybetti.

  • Muhlis Akarsu

    45 yaşında bir bağlama sanatçısı olan Akarsu, Kısa sap bağlama tekniğinin tanınmasına öncülük etti, sanat hayatı boyunca 50’ye yakın kaset ve 40’a yakın plak çıkardı. 1980 darbesi sonrası sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. Yangında eşi Muhibe Akarsu ile birlikte hayatını kaybetti.

  • Muhibe Akarsu

    Muhibe Akarsu, 1993 yılında Sivas’ta gerçekleştirilen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’ne misafir olarak katıldı. Eşi Muhlis Akarsu, şenliğe çağrılı sanatçılardan biriydi. Öldüğünde 45 yaşındaydı.

  • Gülender Akça

    Lise yıllarından itibaren halk oyunları tutkunu olan Gülender, 1990’lı yılların başlarında Ankara Divriği Kültür Derneği’nin etkinliklerine katılmaya başladı. Semah ve halk oyunları ekibiyle Türkiye’nin birçok ilinde gösterilere katıldı. Arkadaşlarıyla birlikte Anadolu Semah Araştırma Topluluğu’nu kurdu. Akça, derneğe bağlı bir kadın komisyonunun kurucuları arasındaydı. Bu kapsamda 8 Mart 1993’te Dünya Kadınlar Günü şenliklerinin örgütlenmesinde rol aldı.

  • Metin Altıok

    İkinci Yeni akımından etkilenen 53 yaşındaki şair, Gezgin, Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı gibi kitapların yazarı. Felsefe öğretmenliği de yaptı. Yangından ağır yaralı kurtarıldı, komaya girdi ve 9 Temmuz’da Ankara’da öldü. Sezen Aksu’nun seslendirdiği “Kavaklar” şarkısı onun şiirinden bestelendi.

  • Mehmet Atay

    Mehmet Atay, 1993 yılında Sivas’ta düzenlenen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne İstanbul Divriği Kültür Derneği adına katıldı. İlk iki günü Sivas Merkez’de, sonraki iki günü Sivas’ın Yıldızeli ilçesi Banaz Köyü’nde programlanmış olan etkinliğin fotoğraflarını çekecekti. Bu fotoğraflar Divriği Kültür Dergisi’nde yayımlanacaktı.

  • Sehergül Ateş

    1980 yılında 50. Yıl Lisesi’nden mezun olan Sehergül, Türkiye Elektrik Kurumu’nda memur olarak işe başladı. Mesai saatleri dışında Halk Eğitim Merkezi’nin kurslarına katılıyordu. Sehergül Ateş, 1993 yılında Sivas’ta gerçekleştirilen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri’ne Edibe Ağbaba Sulari’nin konuğu olarak gitti. Öldüğünde 30 yaşındaydı.

  • Behçet Sefa Aysan

    44 yaşında şair ve hekim olan Aysan, askeri tıp öğrenimine başlamıştı, 12 Mart sonrası eğitimine ara verdi. Karşı Gece, Sesler ve Küller, Eylül gibi şiir kitapları var. Ölümünden sonra Türk Tabipleri Birliği adına şiir ödülü vermeye başladı.

  • Erdal Ayrancı

    Üniversite yıllarında da Gençlik Hareketi içinde yer almayı sürdüren Ayrancı, 1980 Darbesi’nden sonra tutuklandı. 1993 yılında “Balonla Anadolu İpek Yolları” adlı bir proje hazırladı. Projesini Kültür Bakanlığı’na gönderdi. Bakanlık projeye olumlu yanıt verdi. Sivas’tan döndüğünde projeye başlayacaktı. Öldürüldüğünde 35 yaşındaydı.

  • Asım Bezirci

    1927’de Erzincan’da doğdu, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. Önce Halis Acar mahlasıyla, 1960 sonrasında kendi adıyla yazdı, edebiyat eleştirisi alanında önemli araştırmalara imza attı.

  • Belkıs Çakır

    Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği bünyesinde kurulan Güne Umut adlı müzik grubunun solistiydi. Sivas Katliamı’nda yitirdiğimiz Sait Metin’le birlikte 1993 yılının Şubat ayında Hasan Hüseyin Korkmazgil Anma Töreni’nde ve Nisan ayında düzenlenen İstanbul Gecesi’nde sahne aldı. Sait bağlama çaldı, Belkıs ise türkü söyledi. Ayrıca derneğe bağlı semah ekibine de üyeydi. Öldüğünde 18 yaşındaydı.

  • Serpil Canik

    Ablası Serdal Canik aracılığıyla Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’yle tanıştı. Serdal, derneğe bağlı tiyatro topluluğunun üyesiydi. Serpil ise çocukluğundan itibaren halk oyunları tutkunuydu. Ayrancı Ticaret Lisesi’nde halk dansları topluluğuna katılmıştı. Öldüğünde 19 yaşındaydı.

  • Muammer Çiçek

    Lise yıllarından itibaren şiir ve tiyatro sanatına ilgi duyan Çiçek, üniversite döneminde 60’a yakın şiir yazdı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ne bağlı Pir Sultan Abdal Tiyatro Topluluğu’nda oyunculuk, oyun yazarlığı ve yönetmenlik yaptı. Yönetmenliğini yapacağı Pir Sultan Abdal tiyatro oyunu Sivas Kültür Merkezi’nde 2 Temmuz akşam saat 20.00’de oynanacaktı. Nişanlısı İnci Türk ile birlikte otelde öldüğünde 26 yaşındaydı.

  • İnci Türk

    İlk tiyatro çalışmalarına da Altındağ Kültür Merkezi’nde başladı. Daha sonra Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’ne bağlı Pir Sultan Abdal Tiyatro Topluluğu’nun teknik kadrosuna dâhil oldu. Kostümcü, dekoratör ve suflöz olarak tiyatro etkinliklerinde görevler üstlendi. Yangında hayatını kaybeden Muammer Çiçek ile nişanlıydı. Öldüğünde 22 yaşında

  • Nesimi Çimen

    Grevdeki işçilerin başına geçtiği için işinden çıkarıldıktan sonra ozanlığa yöneldi. 1967’de sahnelenen Pir Sultan Abdal oyununda deyişler söylerken gözaltına alınmıştı. Mezarı İstanbul Karacaahmet Mezarlığı’nda bulunuyor.

  • Carina Cuanna Thuijs

    23 yaşındaki Hollandalı akademisyen Leiden Üniversitesi’nde tez araştırması için Türkiye’ye gelmişti, günlük tutmayı sürdürüyordu. Günlüğünden yola çıkılarak 2015’te “Madımak: Carina’nın Günlüğü (Sivas 93)” adlı sinema filmi çekildi.

  • Serkan Doğan

    Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği tarafından düzenlenen birçok semah ve tiyatro etkinliğinde abisi Serdar Doğan ile birlikte yer aldı. Ayrıca Serkan saz çalmaya çok meraklıydı. Kısa bir süre sonra kendi kendine saz çalmayı da öğrendi.19 yaşında

  • Hasret Gültekin

    Sivas Han köyünde doğan Kürt ve Alevi sanatçı, 6 yaşında bağlama çalmaya başladı, liseyi yarıda bırakıp müziğe yöneldi. İlk albümü “Gün Olaydı”yı 16 yaşında tamamladı. 1991’de evlendiği eşi Yeter Gültekin, o sırada hamileydi; oğlu Roni babasının ölümünden sonra doğdu.

  • Murat Gündüz

    22 yaşında 1971 doğumlu, Ankara Üniversitesi Fizik Bölümü öğrencisi ve halk ozanıydı.

  • Gülsüm Karababa

    1990’lı yılların başlarında Ankara Divriği Kültür Derneği’nin faaliyetlerine katılmaya başladı. Özellikle kadın sorunuyla ilgilenen Gülsün, derneğe bağlı kurulan Kadın Komisyonu’nda en yakın arkadaşı ve akrabası Handan Metin’le beraber görevler üstlendi. 8 Mart 1993’te Dünya Kadınlar Günü şenliklerinin örgütlenmesinde yer aldı. Öldüğünde 22 yaşındaydı.

  • Uğur Kaynar

    37 yaşındaydı. Sivas’ta kitap standındaki masası, dostları Metin Altıok ve Behçet Aysan’ın masalarına bitişikti, katliam günü onlarla birlikte kitaplarını imzalıyordu.

  • Asaf Koçak

    Asaf, köy ve göç sorunu, kadın mücadelesi ve sınıf meselesi gibi toplumsal içerikli temaları karikatürlerinde işliyordu. Bazen “Asaf” bazen de “Dîno” mahlasını kullanıyordu. Pir Sultan Abdal kültür sanat dergisinin kapak çizimlerini ve Özgür Gelecek dergisinin görsel danışmanlığını üstlenmişti. Öldüğünde 35 yaşındaydı.

  • Koray Kaya

    Ailesiyle birlikte Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ndeki etkinliklere katılıyorlardı. Koray Kaya, 1993 yılında Sivas’ta düzenlenen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne ailesiyle birlikte katıldı. Ablası Menekşe ile birlikte oteldeydi. Öldüğünde 12 yaşındaydı.

  • Menekşe Kaya

    Menekşe ise derneğe bağlı tiyatro ve semah topluluklarına üyeydi. Dernek tarafından düzenlenen birçok etkinlikte semah döndü ve tiyatro oyunu oynadı. Kardeşi Koray ile birlikte Madımak Otelindeydi. Öldüğünde 15 yaşındaydı.

  • Handan Metin

    1990’lı yılların başlarında Ankara Divriği Kültür Derneği’nin faaliyetlerine katılmaya başladı. Derneğe bağlı kurulan Kadın Komisyonu’nda en yakın arkadaşı ve akrabası Gülsün Karababa’yla birlikte görevler üstlendi. 8 Mart 1993’te Dünya Kadınlar Günü şenliklerinin örgütlenmesinde yer alan Handan, dernek bünyesinde yayımlanan Divriği Harman dergisinin yazarları arasındaydı. Öldüğünde 20 yaşındaydı.

  • Sait Metin

    Tutkularından biri basketbol ve futbol oynamaktı. Metin, 1993 yılında Sivas’ta düzenlenen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’nde hem Pir Sultan Abdal oyunundaki rolünü canlandıracak hem de semah grubuna saz çalacaktı. Öldüğünde 23 yaşındaydı.

  • Huriye Özkan

    Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldu. Pir Sultan Abdal Derneği’nin çalışmalarına katılıyordu. Kardeşi Yeşim’le beraber semah ekibine girmişti. Öldüğünde 20 yaşındaydı.

  • Yeşim Özkan

    22 yaşında olan Huriye, Ankara Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu öğrencisiydi. Ablası Huriye Özkan’la birlikte semah ekibindeydi.

  • Ahmet Özyurt

    Semahçıydı ve derneğin birçok etkinliğinde yer alıyordu. En sevdiği şeyin “kitap okumak ve spor yapmak” olduğunu söylüyordu. Öldüğünde 21 yaşındaydı.

  • Nurcan Şahin

    Şahin, 1993 yılında Sivas’ta düzenlenen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri kapsamında açılan hediyelik eşya ve kitap stantlarında görevliydi. Kuzeni Özlem Şahin ile beraber Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’nin birçok etkinliğinde yer aldılar. Öldüğünde 18 yaşındaydı.

  • Özlem Şahin

    Saraç Kültür ve Dayanışma Derneği bünyesinde yürütülen birtakım etkinliklerde kuzeni Nurcan ile beraber sorumluluk aldılar. Bu etkinliklerde Özlem sunuculuk yaptı, Nurcan ise semah döndü. Daha sonra Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’ne bağlı Gençlik Komisyonu’na üye oldular. 17 yaşında

  • Asuman Sivri

    Sivri, semah ekibinde yer alıyor ve amatör olarak saz çalıyordu. 1991 yılının ortalarında ablası Yasemin’le birlikte Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’nin kültürel etkinliklerine katılmaya başladı. Öldüğünde 16 yaşındaydı.

  • Yasemin Sivri

    Sivri, felsefe bölümü öğrencisi ve semahçıydı. Ankara’da yaşayan sanatçı bir ailenin çocuğu olarak, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği bünyesinde semah ekip üyesi olarak kültürel faaliyetlerde yer alıyordu. Kardeşi ile birlikte öldürüldüğü sırada 19 yaşındaydı.

  • Edibe Sulari

    Seyit Mahmut Hayrani’nin soyundan gelen babası Davut Sulari, Türkiye’nin birçok şehrinde talipleri olan bir Alevi dedesiydi. Bir ses sanatçısı olan Edibe Sulari, İsviçre’de yaşadığı halde Türkiye’de yapılan bütün Bektaşi Kültür etkinlikleri ve ehlibeyt cemlerine, konferanslarına katılırdı. Öldüğünde 40 yaşındaydı.

33 ismin arasında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Sivas şubesinde düzenlenen etkinliğe katılan sanatçılar, yazarlar ve otelde konaklayan sivil vatandaşlar bulunuyor.

DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Madımak Katliamı’nın, aradan geçen yıllara rağmen aydınlatılmadığını söyleyerek Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na “Sivas Katliamı İle Yüzleşme, Hafıza Ve Adaletin Sağlanmasına Dair Kanun Teklifi” sundu:

MADDE 1 – Amaç

Bu Kanunun amacı; 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta gerçekleşen katliamla yüzleşilmesini sağlamak, hakikati ortaya çıkarmak, adalet mekanizmalarının yeniden işletilmesini temin etmek, mağduriyetleri gidermek ve toplumsal hafızayı güçlendirmektir.

MADDE 2 – Yüzleşme ve Hafıza Anıtı

(1) Bilim ve Kültür Merkezi yapılan Sivas Madımak Otel’inin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Madımak Utanç Müzesi adı altında yeniden yapılandırılır.

(2) Sivas il merkezinde katliamda yaşamını yitirenlerin anısına “Sivas Katliamı ile Yüzleşme ve Hafıza Anıtı” inşa edilir.

(3) Anıtta, katliamda yaşamını yitiren 33 kişinin isimleri yer alır.

(4) Anıt alanı, kamusal hafıza mekânı olarak korunur ve ticari amaçlarla kullanılamaz.

MADDE 3 – Hakikat, Adalet ve Yüzleşme Komisyonu

(1) Sivas katliamını tüm yönleriyle araştırmak üzere bağımsız bir Hakikat, Adalet ve Yüzleşme Komisyonu kurulur.

(2) Komisyon; hukukçular, insan hakları savunucuları, tarihçiler, sosyologlar, mağdur ve tanık temsilcilerinden oluşur.

(3) Komisyonun raporları kamuoyuna açık şekilde yayımlanır.

MADDE 4 – Arşivlerin Açılması ve Şeffaflık

(1) Sivas katliamına ilişkin tüm kamu kurum ve kuruluşlarının arşivleri eksiksiz biçimde Komisyonun erişimine açılır.

(2) Devlet sırrı ve gizlilik gerekçeleri bu suçlar bakımından ileri sürülemez.

(3) Elde edilen belgeler, kişisel verilerin korunması ilkesi gözetilerek kamuoyuyla paylaşılır.

MADDE 5 – Yargılamaların Yeniden Değerlendirilmesi

(1) Sivas Katliamı insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilir.

(2) Etkin soruşturma yapılmayan dosyalar yeniden açılır.

(3) Zamanaşımı hükümleri uygulanmaz.

MADDE 6 – Yürürlük

Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 7 – Yürütme

Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür

Peru iç savaşında acı sütü emmek

“Acı Süt“, Peru iç savaşının arkasında bıraktığı 70 bin ölü ve bitmeyen bir yas sürecinden sonra annelerin çocuklarına emzirerek aktardığı travmaları Fausta’nın bedensel semptomları üzerinden anlatıyor.

“Acı Süt”, iç savaş sonrası travmaların Fausta adındaki genç kadında nasıl yansıdığını, nesilden nesile nasıl aktarıldığını işleyen ama tıpkı travmaların kendisi gibi izlenmesi de hayli zor bir filmdir.

Film, savaş dönemine değil, savaş sonrası yas ve travma dönemine Fausta adında genç bir kadının bedeninde odaklanır. Savaş döneminde içilen acı süt savaş sonrasında kan olarak kusulur.

Savaş döneminde hamile iken kocası öldürülmüş, tecavüze uğramış bir annenin kızına mırıldandığı bir şarkıyla başlar film, etraf karanlıktır, ilkin ne anneyi ne de kızını görürüz, etraf aydınlanır ama şarkı öyle acı doludur ki film boyunca o karanlık filmin çerçevesini belirler. Bu açılış seansından hemen sonra anne hayata gözlerini yumar. Yas süreci başlar.

Fausta, sadece annesinin yasını tutmayacaktır, annesi tarafından kendisine aktarılan travmalarla başa çıkması gerekecektir. Bu travmalar o daha bebekken annesi tarafından emzirilirken aktarılmıştır. Filmin adı da bu yüzden Acı Süt’tür. Fausta’nın daimi mutsuzluğu ve bir korku hissettiğinde veya heyecanlandığında burnunun kanaması ve ardından bayılması köyde bu “acı süt” nedeniyle olduğu inanılır.

Acı süt’le simgesel olarak ifade edilen şey ebeveynlerin çocuklarına davranışlarıyla, kurdukları ilişkileriyle travmalarını aktardıkları gerçekliğidir.

Her gün insanların öldürüldüğü, işkence gördüğü ve tecavüze uğradığı bir dönemde doğan Fausta çok açık olarak annesinin aşırı korumacı davranışları nedeniyle kendini dış dünyadan soyutlamış, annenin şarkılarla ifade ettiği travmaların imgesel fallusunda bir yaşam kurmuştur. Ama savaş artık sona ermiş olsa bile sokağa asla tek başına çıkmaktan korkar ve dahası vajinasının içine yerleştirdiği gerçek bir patatesle olası tecavüzcülerden kendini koruduğunu varsayarak yaşamını idame ettirmiştir. Ancak annesinin ölümünün ardından Fausta’nın bedensel semptomları hayatını idame ettirmeye olanak tanıyamayacak denli aşırılaşmaya başlamıştır.

Vajinasının içine koyduğu patates vajinasının dışına doğru filiz verdiğinde o filizi makasla kesmek patatesin çürümesine engel olabilir mi?

Köylüler de bilir ki Fausta kayıp bir ruhtur, acı süt içmiştir. O da bunu kabullenmiştir. Güvercin kafesinde hareket edemeyecek denli hasta düşmüş bir kuşu gördüğünde onu göğsüne bastırıp “Sen de benim gibi hastasın” diyerek kendini o kuşla özdeşleştirmesinden anlarız bunu. Ama aynı zamanda o yaralı kuşu kafesin dışında havlamakta olan köpeğe yemesi için fırlatması da Fausta’nın kendiyle ilgili kararını, kendini topluma açık bir kurban olarak sunduğunu öğreniriz. Doktor muayanesinde tedaviyi reddetmesi ile yaralı güvercini köpeğe fırlatması birbirine paraleldir.

Yaşamayı istemek ama buna cesaret edememek

Fausta’nın uyuduğu sırada amcasının gelip elleriyle nefesini kesmesi ama güdüsel olarak nefes almak için çırpınması da onun yaşamayı istediği ama yaşamaya cesaret edemediğini gösterir. Onun kabuğunun kırmasının tek yolu annesinin kendisine aktardığı travmaları çözümleyerek kendi öznelliğini kurmaya cesaret etmesi ve ölümünün ardından yas sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlamaktır. Her canlıda bilinen varkalma çabasının güdüsünde yaşamak ile yaşamayı bile isteye tercih etmek birbirine bağlı ancak birbirinden de farklı yapılardır. Tercihen değil ama güdüsel olarak yaşama devam etmek özellikle günümüz dünyasında bir başkasının arzusunda, salt tepkisel olarak yaşamı sürdürmek anlamına gelir. Fausta’nın bedeninde beliren tüm semptomlar en yoğun haliyle gösterildiği üzere savaşın, savaşa bağlı kayıpların, travmaların nesilden nesile en üst perdeden nasıl aktarıldığını gösterir. Savaş bitmiş olsa da, Fausta’nı dili savaş döneminden kalma şarkıları söyler; Fausta’nın ağzı kendisinin değil annesinindir, bedeni kendisinin değil annesinindir, Fausta savaş sonrası dönemde değil de halen savaş döneminde yaşıyordur. Fausta kendini değil, kendi dönemini değil, kendi öznel arzusunu değil bir başkasının arzusunda yaşıyordur. Fausta böylelikle yaşamını yüksek güvenlikli yaşadığını zannederken aynı zamanda yaralı güvercini köpeğe attığı sırada gördüğümüz üzere doğuştan yaralı bir kuş ve kurban olarak kendisinin de bir başkası tarafından köpeklere atılmasını bekliyordur. Çelişkili görünen bu durum tümüyle birbirine paraleldir.

Anneyi ne zaman gömebiliriz?

Daha filmin başında anne hayatını kaybeder, bunu biliriz ama cenazenin de günler geçmesine rağmen bir türlü evden çıkarılamadığına da pek anlam veremeyiz. Annenin yokluğu ne imgesel ne de fillen usulünce gömülemiyordur. Annenin kaybıyla Fausta’nın çelişkilerini ve semptomlarını had safhaya taşıdığı, cenazeyle birlikte hem annenin hem de aktardığı travmaları ya gömmesi gerektiği ya da bunları taşımaya devam edeceğine dair bir kişisel bir karar verme zorunluluğu doğar. En zor kararların bu süreçte çelişkilerin had safhaya çıkmasıyla birlikte verilmesinin nedeni de budur. Bireysel krizlerin de eskisi gibi olunamayacağı ama yeninin de bir türlü doğamadığı anlara tekabül etmesi bireyi bir karara zorlar. Yani yaşamayı istemek ve yaşamaya cesaret etmek. Ne kadar travmatik bir yaşam olsa da insan bu travmalar ve bu travmaların getirdiği semptomlarla yaşamayı öğrenebilir, hayatının sonuna kadar sürdürebilir, bir başkasının (ölü ya da diri, imgesel ya da simgesel) arzusunun esareti altında belirlenip yaşayabilir, çünkü bildiği tek yaşam tarzı budur ancak arzuyu öznelleştirmek, önce kaybın ve korkunun gerçekliğini kabul etmek, ötekiyle ilişkileri yeniden düzenlemek ve sonra da yaşamaya cesaret etmek de gerekmektedir. Aksi takdirde travmalar kendini tekrarlamaya, bir başkasının arzusu tarafından belirlenmeye devam edecektir.

Sonuç olarak; savaş göreceli olarak sona erdiği dönemlerde dahi toplumsal ve bireysel yaralar kanamaya devam etmektedir. Savaş sona erse dahi o düzen değiştirilmemiş ve değiştirilmesinden de vazgeçilmiş, farklı yöntem ve araçlarla dahi o mücadele sürdürülmüyor ise tutunacak tek dal —ya geçmiş dönemin deşildikçe kanayan, kör ve karanlık bir kuyuya dönen yaralarıdır, —ya da devam etmekte olan düzenin o vurdumduymaz damarıdır.

Peru iç savaşına dair

1980’de Peru’da uzun askeri diktatörlük döneminden sonra ilk defa seçim sandıklarının kurulduğu yılda Aydınlık Yol hareketi ilk silahlı eylemini sandıkları yakarak yapmış, demokrasi maskesine bürünen burjuva diktatörlüğe karşı isyanın fitilini yakmıştır. Daha sonraki yıllarda devletin bu dönemlerde her ülkede yaptığı üzere paramiliter ölüm mangalarını devreye sokarak, yargısız infazlar ve kayıplarla savaşı büyütmüş, devrim ve sosyalizm tehlikesini 2000’lere dek bastırmıştır. Öncesinde aslında üniversitede bir felsefe profesörü olan Aydınlık Yol lideri Abimael Guzmán’ın yakalanıp mahkemede maskeli hakimler tarafından yargılanıp ömür boyu hapisle cezalandırılmış, buna karşın güvenlik güçleri özel bir yasayla işledikleri suçlardan muaf tutularak koruma altına alınmıştır. 1980 ila 2000 yılları arasında devletin kolluk güçleri ile gerilla güçleri arasında 20 yıl süren iç savaş döneminde kayıtlı olarak 70.000 kişi ölmüş, sayısız hak ihlalleri yaşanmıştır. Geriye ise sömürü düzeninin devamı, savaş sonrasının travmaları, bitmesi kolay olmayacak yas süreçleri kalmıştır.

Filmin Künyesi:

Yönetmen: Claudia Llosa

Senaryo: Claudia Llosa

Vizyon Tarihi: 2009

Orjinal Adı: La teta asustada

Ülke: Peru

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.