İlk defa gerçekleştirilecek olan “Engelliler Onur Yürüyüşü” yarın Diyarbakır’da düzenleniyor. DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi, bu yürüyüşün mevcut beden anlayışına karşı bir itirazolduğunu belirtti.
Fotoğraf: Diken / @KentSavunmasi
Türkiye’de ilk defa düzenlenen Engelliler Onur Yürüyüşü 3 Mayıs’ta Diyarbakır’da gerçekleştirilecek. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeler ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Engelliler Komisyonu tarafından yürütülen bu yürüyüş, toplumların ve iktidarların dışladığı engellileri ve engellilerin taleplerini görünür kılmayı hedefliyor.
“Bu onurda senin de izin olsun” şiarıyla saat 12.00’de Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi önünde toplanılıp Sümer Park’a kadar yürünecek.
DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi, engelliler adına düzenlenen yürüyüş için Niha+‘ya değerlendirmelerde bulundu.
Çelebi; yürüyüşün amacının insanlık onurunu hedef alan yaklaşımları direnişe dönüştürmek, bireyselleştirilmiş olan engelliliğin toplumsal yönünü göstermek, toplumsal bir itirazı yükseltebilmek, engellilere yönelik bir şiddet biçimi olan sağlamcılığın tecrit şeklindeki politikalarını ortadan kaldırabilmek olduğunu belirtti.
“Kendi olma halinin kendisi bir onur olmalı”
Çelebi’ye göre kendi olma halinin kendisi zaten bir onur olmalı. Onurun, tüm canlıların var olma biçimlerine dair devredilemez bir hak olduğunu belirten Çelebi, yürüyüşün neden bir “onur” yürüyüşü olduğunu açıkladı:
“Engellilere yönelik sağlamcılığın oluşturmuş olduğu ayrımcı ideoloji, tam da insanlık onurunu hedef alan bir saldırıdır. Dolayısıyla biz sözü buradan, bu başlangıç noktasından kurmak istiyoruz. Mesela bir engelliye karşı kendini normal olarak gören, kendi bedeninde bir güç biriktiren o iktidar zihniyeti tam da insanlık onurunu hedef alıyor. Okuldaki bir nöroçeşitlinin maruz kaldığı saldırının ve şiddetin tam da bir onur meselesi olduğunu ya da tekerlekli sandalye kullanan bir arkadaşımızın sokaklarda özgürce dolaşamamasının, dışlanmasının aslında tam da bir onur meselesi olduğunu, tüm haklarımızın onurlu bir varoluş mücadelesi olduğunu vurgulamak istiyorum.”
“İlk çoban ateşini Amed’ten yakmak istedik”
Uzun zamandır Dem Parti Engelliler Komisyonu olarak alanda çalışmalar yaptıklarını anlatan Çelebi, daha önce üstünde düşünülmemiş, söz kurulmamış bir alana dair bir manifestoları olduğunu söyledi ve komisyon olarak yürüttükleri çalışmalardan bahsetti.
“DEM Parti Engelli Manifestonumuz HDP döneminde yazdığımız bir ayrımcı tabirler raporumuz var. Çünkü mevcut resmi söylemlerde her an ve her dakika sağlamcılığı üreten bir dil var. Barışı nefret diliyle, düşmanlık diliyle nasıl inşa edemezsek sağlamcının da kullanmış olduğu dildeki ideolojinin negatif pratiklerini ortadan kaldırabiliyoruz. Uzun zamandır “Sağlamcı kimdir?”, “Sağlamcı nasıl çalışır, nasıl konuşur?”, “Teknolojiyi nasıl da inşa ederiz?” gibi çalışmalar yapıyoruz panellerle, çalıştaylarla.”
Çelebi, engelliliğin sadece engellilerin meselesi olarak görüldüğü için politik sözün çok itibar görmediği bir alan olduğu tespitini yapıyor. Diyarbakır’daki 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde sağlamcılığa ilişkin dövizlerin olması noktasında arkadaşlarıyla ortaklaştıklarını anlatan Çelebi, 25 Kasım’daki dövizlerin herkese kesişimsel mücadeleyi sorgulattığını ifade etti:
“‘İçindeki sağlamcıyı sustur.’ diye bir pankartımız vardı. Bir barış annemiz bu pankartı tuttuğu zaman, annenin elinde görülen bu pankart bütün Diyarbakır’da konuşuldu. Döviz, birçok kişiye ‘Sağlamcı kimdir?’ sorusunu sordurttu ve bu bir anlamda, demokratik alanlarda, özgürlükçü alanlarda ıskaladığımız kesişimsellik meselesini ortaya çıkardı. Eğer mevcut özgürlük arayışlarımızı bu kesişimsel noktalarda birbirimizin sözüne sahip çıkarak savunuyorsak çok daha görünür oluyoruz. Farklı mahallelerde farklı alanların sorularını da sordurmaya başlıyoruz. Amed’i yürüyüş için seçmemizin en büyük nedeni, uzun süredir sordurmaya çalıştırdığımız soruyu barış annemizin buradan sordurması ve tabii ki Amed’in bir özgürlükler şehri olması. Biz bu özgürlükler şehrinden ilk çoban ateşini yakmak istedik.”
Çelebi, iktidarın engellilere yönelik politikalarını eleştirerek özgürleştirici bir paradigmanın benimsenmesi gerektiğini savundu. Çelebi, sağlamcı ideolojinin yalnızca iktidar politikalarında değil, toplumun geniş kesimlerinde ve özgürlükçü alanlarda da yeniden üretildiğine dikkat çekti.
“Sağlamcı politikalar Platon’a kadar uzanıyor”
Çelebi, engellilere yönelik dışlayıcı politikaların yalnızca belirli bir alanla sınırlı olmadığını vurgulayarak “Sanatta, istihdamda, sokakta, parkta, evde, siyasi alanda, kültürde, her alanda sağlamcı politikalar var” dedi.
Engelliler komisyonu olarak mevcut sistemi kuşatan tahakküm zincirlerine dair her yerde söz kurduklarını belirten Çelebi, bunun beden anlayışına olan bir itiraz olduğunu vurguladı. Bedene dair kabullerin yeni baştan sorgulanması gerektiğini ifade eden Çelebi, sistematik tahakkümün köklerinin daha derine uzandığını aktardı:
“Platon, sağlamcı biyopolitikanın temelini atan zihniyettir, ırkın iyileştirilmesini sağlam bedenle eşleştirmiştir. Aristoteles ise kadını ‘eksik erkeklik’ olarak tanımlamıştır. Buradaki cesaretliliğin sağlamcı bir yanı vardır. Bu sağlamcı ideolojinin inşasının Aristo’ya kadar dayandığını söyleyebiliriz.”
“Özgürleştirmeyen politikaların bir katkısı yok”
Çelebi, mevcut engellilik anlayışının bireyi “aciz, yük ve bakıma muhtaç” olarak kodladığını söyledi. “Bedeni hasarlı gören, onu eve kapatan, ne işin var sokakta, ne işin var senin sanatta, kültürde, siyasette diyen bir yaklaşım biçimi var” diyen Çelebi, söz konusu anlayışın “bağımlı kılan” politikaları doğrudan şekillendirdiğini belirtti.
Çelebi, sağlamcı zihniyetin yalnızca iktidar politikalarında değil özgürlük mücadelesi yürüten yapılarda da kendini gösterdiğini belirterek “İktidarın mevcut politikaları resmi sağlamcı ideolojiden şekilleniyor. Ama biz toplumsal olarak ya da özgürlükler mücadelesi yoluna çıkmış zihinler olarak da bu zihni dönüştürme noktasında çok mahir değiliz, çok istekli değiliz açıkçası” dedi.
Belirli ezberlerin, alışılan yolların ve düşünme biçimlerinin olduğunu söyleyen Çelebi, bu ezberlerin çok konformist olduğunu açıkladı:
“Biz bütün politikaların, bütün desteklerin özgürleştirici olmasını savunuyoruz. Özgürleştirmeyen politikaların engellilerin hayatına bir katkısı yok. Sonuç olarak onurlu ve özgür bir yaşamdan bahsediyoruz.”
Çelebi, özgürlükçü ve demokratik kurumların yapması gerekenleri ise şöyle özetledi:
“Bizim bütün demokratik örgütleriyle gerçekten bedene karşı bir itirazımızın olması gerekir. Engellilik meselesinin, bedene olan yaklaşımlarımızın, özellikle bu modern toplumdaki metaya dönüştürülmüş tüketici bedenin bir türlü ‘tanımlanamama hezeyanının’ ideolojik bir inşa olduğunu anlamalı ve bunun ideolojik bir mücadele hattı olduğunu görmemiz gerekiyor.”
“Engellilik siyaset üstü değil, politik bir mücadele”
Komisyon, engelliliğin birçok siyasi yapı tarafından “siyaset üstü bir mesele” olarak sunulmasını da eleştiren Çelebi, bu mitin kırılması gerektiğini vurguladı:
“Tam da politik bir mücadele olduğunu, dolayısıyla sözün de politik bir yerden kurulması gerektiğini ve diğer politikalarla bu hatların birleştirilmesi gerektiğini düşünüp burada bir mücadele yürütüyoruz. Mücadelenin aynı değerde, aynı önemde, sözün de aynı önemde ve aynı değerde yükseltilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Mücadelemiz bu şekilde devam edecek.”
Dem Parti belediyelerinde erişilebilirlik çalışmaları
Yerel yönetim alanında da önemli gelişmeler yaşandığını aktaran Çelebi, yerel seçimlerin ardından üç büyük şehirde daire başkanlıkları, bazı belediyelerde ise engelli şubeleri kurulduğunu belirtti. Ön seçimsiz belediye meclisi üyeliğinde engelli temsilcilerin yer aldığını da hatırlatan Çelebi, bunların önemli başlangıçlar olduğunu söyledi. Bu çalışmaların özgürlük paradigmasıyla yapıldığını ifade ederek “Fiziksel mekanlardaki erişebilirlik, materyaldeki erişebilirlik, sosyal medya kullanımındaki erişebilirlik alanında çalışmalarımız başladı ama yeterli değil, yapmamız gereken çok fazla iş var” dedi.
Çelebi ayrıca, komisyon olarak iç eğitimler ve atölye çalışmaları yürüttüklerini, belediye çalışanlarının paradigma dönüşümünü gerçekleştirebilmesi için çaba harcadıklarını ve bu mücadeleyi diğer özgürlük alanlarıyla ortaklaştırarak sürdüreceklerini ifade etti.
“365 gün yaşadığımız sorunu anlamsız ritüellere sıkıştıramayız”
Çelebi, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ve 10-16 Mayıs Engelliler Haftası gibi özel günlerin de mevcut sağlamcı ideolojinin bir yansıması olduğunu vurgulayarak bu pratiklere itiraz etti.
“Kapalı mekanlarda engellilere lütufkâr davranılan, yemekler verilen, fotoğraflar çekilen, başları okşanan bu günler aslında engellilerin kendini çok kötü hissettiği ama verenlerin kendini tatmin ettiği anlara tekabül ediyor” diyen Çelebi, söz konusu ritüellerin gerçek sorunların üstünü örttüğünü söyledi.
“Sağlamcıların dili, zehri 365 gün akıyor. 365 gün dışlanıyoruz. 365 gün engelli gençler kendilerini eve kapatıyor. Ebeveynler utandıkları için çocuklarını eve hapsediyor. Dolayısıyla 365 gün yaşadığımız sorunu bu anlamsız ritüellere sıkıştıramayız. Bizim burada itirazımız var. Bu bu itirazın bir sembolüdür.”
Bu itirazı somutlaştırmak amacıyla komisyonun kendi takvimini oluşturduğunu açıklayan Çelebi, “Kendi irademizi, kendi tercihimizi, kendi günümüzü kendimiz oluşturuyoruz. Bundan sonra her mayısın ilk pazarı geleneksel engelliler buluşması olarak sürdüreceğiz” dedi.
Onur yürüyüşüne çağrı
Çelebi sözlerini sonlandırırken “Bu yürüyüşe gelmek için engelli olmanız gerekmiyor. Her canın onurlu yaşaması gerektiğine ve varoluş hakkına saygı duymanız yeterli” dedi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Rus Konsolos Aleksandre Jaba’nın derlediği Kürtçe klasikleri 15 cilt halinde basarak kamuoyuna sundu. Ancak aynı bakanlık, kendi bünyesindeki Yazma Eserler Kurumu envanterinde bulunan 400’e yakın nadir Kürtçe eserin dijital sisteme aktarılmasını engelliyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Mardin Artuklu Üniversitesi’nin ortak çalışmasıyla basılan Rus Konsolos Aleksandre Jaba’nın koleksiyonu büyük ilgi gördü. 1856-1866 yılları arasında Erzurum’da görev yapan Jaba’nın Melle Mahmud Bâyezîdî ile derlediği bu eserler raflardaki yerini alırken, aynı bakanlık, yüzlerce Kürtçe esere sansür uyguluyor.
Türkiye’de yazma eserlerin toplandığı ve korunduğu Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun veri tabanı olan Portal.Yek.Gov.Tr adresine göre, kurum bünyesinde, 640 binden fazla eser kaydı bulunuyor. Ancak, bu eserler arasında yer alan Kürtçe yazma eserler, uzun yıllar boyunca ihmal edildi, Arapça ya da Farsça diyerek kataloglandı. Bir kaç yıl öncesine kadar sadece 25 tane Kürtçe yazma eser olduğu kayıtlara geçerken, geçen bir yıllık sürede bu sayının 79’a çıkarıldığı görülüyor.
Yazma Eserler Kurumu Envanterindeki Bazı Kürtçe Nadir Eserler
#Feqiyê Teyran:“Divan” ve “Manzûmê Feqiyê Tayra der. Hakkı Şeyhê San‘ân”
#Ahmed-i Hânî:“Mem û Zîn”
#Selîmiyê Hîzânî:Yûsuf u Zuleyxa
#Molla Cezeri:Dîwânâ Melayê Cizîrî
#Ahmedî Hanî:“Nûbihârâ Biçûkân” ve Şerhi “Çiçekâ Destê Zarukân”
#Molla Yunus el-Erkatinî:Terkîbâ Molla Yunus ve Zurûf
#Molla Hüseyin el-Bâteyî:Mewlûdâ Nebî
#Molla Halil es-Si‘irdî:Nehcü’l-Enâm li Nef‘i’l-‘Avâm
#Şeyh Nureddin el-Bırifkânî:“El-Kasâid ve’r-Rumûzât” ve “Gazelhâ”
#Zâhid Zeherî:Şev û Roj
#Şeyh Muhammed Can el-Aktepî:Leylâ ve Mecnûn
#Molla Muhammed el-Haldewî:Tûbe’z-Zamân (Gazzâlî’den Manzum Çeviri)
#Molla Muhammed el-Hizânî:Mecnûn u Leylâ
#Şeyh Hâlid ez-Zibârî:Sîseban
#Şeyh Abdülkâdir el-Hizânî:ed-Dîvân
#Molla Nasreddin Zokeydî:Akîdâ Îmânê
#Şeyh Muhammed Kerbelâ:Mirsâdü’l-Etfâl
#Molla Muhammed Hâdi el-Licevî:ed-Dürrü’l-A‘lâ fî İlmi’t-Tecvîd
#Molla Hâlid el-Orekî:İcâzetnâme
Niha+ Arşiv Çalışması – 2026
Ancak kurumun veri tabanında 300 ile 400 arası Kürtçe nadir eserin olduğu iddia ediliyor. Bu eserlerin tasnif edilmesine rağmen dijital sisteme aktarılmadığı ve bunun engellendiği ifade ediliyor. Uzmanlar, bu kaynakların, Kültür Bakanlığı tarafından basılan Jaba koleksiyonundan çok daha zengin ve kapsamlı olduğunu belirtiyorlar.
DEM Parti Milletvekili önerge verdi
DEM Parti Bitlis Milletvekili Semra Çağlar Gökalp Şubat ayında Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un cevaplaması için TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verdi. Aradan geçen süreye rağmen Bakan Ersoy soru önergesini cevapsız bıraktı.
Gökalp soru önergesinde “Kürtçe Nadir Eserler”in ağırlıkta olduğu belirtilen Şarkiyat Koleksiyonu kaç cilt ve kaç eserden oluşmaktadır? Bu koleksiyondaki kaç eserin dili Kürtçedir? Kataloglama işlemi tamamlanmış olmasına rağmen bu koleksiyondaki 94 cilt ve 130 tanesi Kürtçe, 3 tanesi Farsça, 62 tanesi Arapça olan 195 yazma eser neden kurumsal dijital sisteme dahil edilmemiştir?” diye sordu. Gökalp ayrıca Meclis bünyesinde bir de araştırma yapılmasını talep etti.
Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun veritabanında bulunan ve dijitalleşmeyi bekleyen 400’e yakın eserden bazıları şunlar:
Mem û Zîn (Ahmedê Xanî), Leyla û Mecnûn, Siyahpoş Dîwanı, Dîwana Seyyîd Qedrî, Dîwana M. Zeynelabîdîn, Manzume-î Faqiyê Teyran, Eqîda Îmanê ya Manzûm (M. Ali Nasreddin Zoki), Mewlûda Kurmancî (M. Muhammed Beşir Elcezeri), Kitaba Durri’l-Ala, Zübdetü’t-Tecvîd, Kürtçe Hikmetli Sözler / Kürtçe Deyimler, Dumanname (M. İzzet Cixsi), Çîçeka Destê Zaruka.
Bayrak: “Ortaya çıkmaları Kürt tarihi açısından önemli”
O dönemin kaynaklarının ortaya çıkmasının Kürt tarihi açısından ve Türkiye tarihi açısından önemli olduğunu belirten tarihçi Mehmet Bayrak, bir yandan Jaba koleksiyonunun yayınlanmasını öte yandan Yazma Eserler Kurumu bünyesindeki Kürtçe yazma eserlerin açığa çıkarılmamasını şu sözlerle değerlendirdi: “Bir ara biliyorsun Kürtçe Kur’an ve Mem û Zîn yayımladı Kültür Bakanlığı; sonra Türk Dil Kurumu Kürtçe sözlük yayımladı. Bunlar son derece sınırlı. Önce şu arşiv kaynaklarının bir tasnifi yapılıp bu eski el yazması eserlerin ortaya çıkarılması gerekiyor.”
Bayrak, geçmişte Beyazıt Devlet Kütüphanesinde görevli olduğu zaman Kürtçe bir alfabenin Arap harfli Türkçe eserler arasına koyduklarını ortaya çıkardığı bilgisini verdi:
“Ben tesadüfen Arap harfli Türkçe eserler kataloğunda gördüm. Orada eski kartoteks sistemi var ya; kartoteks sisteminde ‘ne varmış’ diye Osmanlıca da bildiğim için bir taradım, bir baktım: Arap harfli Kürtçe alfabe. Kürtçe alfabeyi de koymuşlar Türkçe Arap harfli eserler arasına. Bu nedenle, yani dürüstçe davranıp gerçekten de Arap harfli Kürtçe eserlerin bir tasnifi, bir derlemesi, bir külliyatı falan çıkarılsa son derece önemlidir.”
Tarihti Bayrak, Kürtçe eserlerin dijital sisteme aktarılmamasını, kamuoyu ve araştırmacılarla paylaşılmamasını “sansür” olarak değerlendiriyor:
“Tamamen bilinçli bir sansürdür bu. Yani o kadar şeyin ana coğrafyası bu Osmanlı İmparatorluğu iken, Osmanlı İmparatorluğu’nun kütüphane külliyatı Cumhuriyet’e kalmışken… Ya bir şey söyleyeyim bak; bu Atatürk döneminde tutuyorlar tren vagonlarıyla Osmanlı arşiv belgelerini burada kağıt fiyatına Bulgaristan’a satıyorlar. O adamlar orada onları koruyor ve ondan sonra doktora yapmak isteyen insanlar gidip orada parayla o kaynaklardan yararlanıyorlar. Yani geçmişle bağı koparmak amacıyla uygulanan bir sansürdür bu; işin açığı bu. O nedenle gerek o arşiv belgeleri gerekse külliyat kaynakları, yayımlanmış basılmış matbu kaynakların bir kataloğunun çıkarılması bizim açımızdan son derece önemlidir. Çünkü bu zaten İttihat ve Terakki’den bu tarafa uygulanan politika; o dinsel temizlik, tektipleştirme, Türk-İslamlaştırma politikasıdır. Bunun dışında kalan unsurlara dönük bir sansür hep olageldi zaten.”
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Meclis’te yapılan bir gizli görüşmeyi örnek gösteren Bayrak, burada bir kanun tasarısı hazırlandığını ancak zabıtlarda o bölümün olmadığını belirtiyor: “1922 Şubat ayında Meclis’te gizli celsede Kürdistan’a muhtariyet (özerklik) konusu kanun tasarısı olarak görüşülüyor. 10 Şubat 1922’de bu tasarı yasalaşıyor. Fakat Meclis’in yayımladığı gizli celse zabıtlarında 10 Şubat ve 10 Temmuz tarihleri boş.”
“Devlet sansür uyguluyor”
Araştırmacı Robert Olson’ın Amerikan ve İngiliz arşivlerini taradığı için Kürt Azadi Cemiyeti’nin şubeleri ve aktif üyelerinin listesinin ilk defa orada görüldüğünü kaydeden Bayrak, Şark İstiklal Mahkemesi yargılamalarını beş büyük devletin o zaman izlediğini, filme çektiklerini belirtti: “Türkiye’de devletin bu tür konulara uyguladığı sansürler yüzünden, elimizde hiç bir şey yok.”
Kürt coğrafyasındaki eserleri bir dönem Konya Kütüphanesine götürdüklerini dair bilgiler olduğunu kaydeden tarihçi Bayrak, bu kaynakların bildiği kadarıyla sağlıklı bir şekilde tasnif edilmediğini kaydetti.
Yazma Eserler Kurumu’ndaki ‘sessiz’ bekleyiş sürerken, araştırmacılar ve kamuoyu, Bakanlığın Jaba arşivindeki şeffaflığı kurumun tüm envanterine yaymasını bekliyor.
1 Mayıs’ın Taksim’de ve çevresinde kutlanmasına karşı çıkarılan valilik yasağının ardından polis Taksim’e yürümek isteyen birçok sendika ve kuruma sert bir şekilde müdahale etti. ÇHD, en az 576 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
Birçok demokratik kitle örgütü, sendika ve sosyalist kurum 1 Mayıs’ta Taksim’e yürümek istedi. Buna karşın İstanbul Valiliği, 30 Nisan akşamı çıkardığı yasak kararıyla Beyoğlu ve çevresindeki çok sayıda sokak ve caddeyi ulaşıma kapattı. Polis, sabahın erken saatlerinden itibaren Taksim Meydanı dahil Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş ilçelerini abluka altına aldı.
1 Mayıs İnisiyatifi’nin çağrısıyla sol/sosyalist örgütler ve sendikalar 10.00’dan itibaren Mecidiyeköy meydanında toplanmaya başladı.
Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, 1 Mayıs’ta İstanbul’da 17’si çocuk, 8’i avukat, 2’si basın mensubu olmak üzere toplam 576 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. Açıklamada, 336 kişinin İstanbul İl Emniyet (Vatan) Müdürlüğü’nde, 240 kişinin ise Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğü’nde tutulduğu aktarıldı. Boğaziçi Köprüsü’nden gözaltına alınan 47 kişinin yarın adliyeye sevk edileceği, 529 kişinin ise ifadelerinin ardından serbest bırakılacağı belirtildi.
ÇHD, ayrıca Vatan ve Gayrettepe emniyet birimlerinde müvekkillerinin gözaltına alınırken uğradıkları işkenceye dair anlatımlarının zapta geçirilmesi engellendiğini kaydetti.
2 Mayıs’ta ise gözaltına alınan 576 kişinin sabaha doğru serbest bırakıldığı açıklandı.
Sabah 10.30 civarında Mecidiyeköy’de toplanan sendika ve örgütlere ilk müdahale ve gözaltılar gerçekleşti. Mecidiyeköy Viyadük altındaki çevre yolunda toplanan gruplara polis sert bir şekilde müdahale etti.
Saat 10.45’te ise 1 Mayıs İnisiyatifi’nde yer alan kurumlardan bazıları Astoria AVM önünde toplanarak Mecidiyeköy meydana doğru yürüdü. Meydana varmadan çevik kuvvetin müdahalesine uğrayanlar, “Taksim kızıldır, kızıl kalacak” ve “Bijî yek gulan” sloganları attı.
Taksim’e çıkmaya çalışan gruba polis müdahalesi!
1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı’nda Taksim Meydan’ına çıkmak isteyen Emeğin Kurtuluşu, DGB ve kimi öğrenci gruplarına polis Mecidiyeköy’de sert bir şekilde müdahale etti.
Polis müdahalesini videoya çeken Niha+ çalışanı Doğa Tekneci’nin telefonu çevik kuvvet tarafından yere fırlatıldı.
Polisin müdahalesinden uzaklaşan kişiler Mecidiyeköy meydanındaki çevre yolunda tekrar toplandı. Polis basının görüntü almasını engelledi ve çevre yolunda toplanan bütün grubu ablukaya aldı.
Grup, polisin müdahalesine rağmen Taksim Meydanı’na yürümekte ısrar ediyor. Polis grubu ablukaya aldı.
Saat 11.15 civarında Astoria AVM önünden Mecidiyeköy meydana doğru yürüyen başka bir grup ile ablukadaki grup birleşti. Daha sonra polis, toplanan gruplara biber gazı ile müdahale etti.
Polis, ablukaya aldığı gruba biber gazıyla müdahale etti.
Polisin Taksim’e çıkmalarına engel olduğu gruplar, saldırı sonrası, Mecidiyeköy’de ara sokaklara dağıldı. Sokaklarda biber gazından ötürü fenalaşan kişilere yurttaşlar ve basın çalışanları yardımcı oldu.
Daha sonra birçok örgüt ve kurum tekrar Mecidiyeköy meydanda toplandı. Polis bu grubu da ablukaya aldı.
Mecidiyeköy’de toplanan başka bir grup polis tarafından ablukaya alındı.
Ablukayı takip eden gazeteci Yusuf Çelik gözaltına alındı. Polis, basın çalışanlarına müdahalesini sürdürdü.
Abluka içinden “Yaşasın 1 Mayıs”, “Bijî Yek Gulan”, “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları atıldı. TİP Genel Başkanı Erkan Baş ablukanın içinden bir konuşma yaptı. Polis, abluka içindekileri gözaltı araçlarına bindirdi. Araca bindirilen kişileri çekmeye çalışan basın çalışanlarına tekrar polis tarafından müdahale edildi.
Ablukanın dışında kalan lubunyalar, gözaltına alınanlar için “Lubunyanın onuru işkenceyi yenecek” sloganı attı.
İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs Türkiye’nin işçi nüfusu en yoğun şehirlerinden Gebze ve İzmit’te sendikaların çağrısıyla bir araya gelen işçiler tarafından kutlandı.
Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+
Türkiye’nin işçi nüfusunun yoğun kentlerinden Gebze ve İzmit’te 1 Mayıs Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü kutlandı.
Gebze Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla Gebze Kent Meydanı’nda yapılan kutlama, yağışlı havaya rağmen büyük bir coşku ve kitlesel bir katılımla gerçekleşirken binlerce işçi, sloganlar eşliğinde yürüyerek çalışma koşulları ile ilgili mesajlar verdi.
Türk-İş, DİSK, KESK, Birleşik Kamu-İş ve TMMOB’a bağlı sendika ve meslek odalarının bir araya gelerek oluşturduğu Gebze Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla düzenlenen kutlamada işçiler, sabah 09.30’da Trafo Meydanı’nda toplanarak kortejler oluşturdu. Her fabrikanın kendi kortejini oluşturmasının ardından işçiler, Gebze Kent Meydanı’na yürüdü.
Gebze’deki kutlamalara DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş ve Türk-İş’e bağlı Petrol-İş üyesi işçiler damgasını vururken çoğunluğunu bu iki sendikadan işçilerin oluşturduğu yaklaşık 10 bin işçi katıldı.
İzmit’teki yürüyüşe lastik işçileri damga vurdu
Gebze’deki kutlamaların yanı sıra İzmit’te de işçiler alandaydı.
Kocaeli Emek ve Demokrasi Platformu’nun çağrısıyla 13.30’da İzmit İnsan Hakları Parkı’nda toplanan sendikalar, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri, mitingin gerçekleştirileceği Real AVM otoparkına yürüdü.
Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+
Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri arabuluculuk sürecinde olan DİSK’e bağlı Lastik-İş üyesi binden fazla işçinin coşkusu yürüyüşe damga vurdu. İşçiler yoğun katılımıyla toplu iş sözleşmesi sürecine sahip çıktıklarını gösterdi.
Yürüyüş boyunca “Sermayeye değil, emekçiye bütçe” ve “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları ön plana çıktı. DİSK’e bağlı Emekliler Sendikası üyeleri miting alanının girişinde baretlerini yere vurarak geçtiğimiz günlerde ödenmeyen maaşları için mücadele ederek önemli bir kazanım elde eden Doruk Madencilik işçilerine “Madenciler kazandı, sıra bizde” sloganlarıyla dayanışma mesajı yolladı.
Geniş kesimler talepleriyle yan yana geldi
Emek Partisi (EMEP) “Savaşa ve sömürüye karşı, birlik mücadele ve dayanışma” pankartıyla yürüyüşe katılırken, grevdeki Bekaert işçilerine ve sözleşme görüşmeleri süren binlerce lastik işçisine destek pankartları taşıdı. Vartolular ve Dersimliler Derneği Varto’da yapılması planlanan JES projesini protesto edererek, “Havama, suyuma, toprağıma dokunma” sloganlarıyla yürüdü. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Kocaeli İl Örgütü ise Dilovası Ravive Kozmetik’te hayatını kaybeden işçilerin fotoğraflarının yer aldığı pankartla alana girdi.
Emek ve Demokrasi Platformu adına yapılan açıklamada, iktidar tarafından uygulanan yasaklamaların, hukuksuzlukların ve baskıların son bulduğu, eşit yurttaşlığın, barışın ve kardeşliğin hâkim olduğu bir ülke isteği dile getirilirken ücretlerin enflasyon karşısında erimesine ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı mücadele vurgusu yapıldı.
Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+
Gençlerin katılımı azaldı, işçilerinki arttı
Açıklamada, iş cinayetlerinin önlenmesi için güvenli çalışma koşullarının sağlanması, eğitim, sağlık ve tüm temel hakların parasız, nitelikli ve erişilebilir hâle getirilmesi, gençlerin ülkeye dair umudunu yitirmemesi ve emeklilerin insanca yaşam koşullarına kavuşması gerektiği ifade edildi. Ayrıca, doğanın ve kentlerin talanına karşı birlikte mücadele çağrısı yapıldı.
Geçtiğimiz sene 19 Mart eylemlerinin yarattığı koşullarda gerçekleşen İzmit 1 Mayıs’ına bu sene gençlerin ve gençlik örgütlerinin katılımının az olduğu görülürken işçilerin yoğun katılımı damga vurdu. Gebze’de de geçtiğimiz yılın aksine farklı konfederasyonlara ait sendikalar ortaklaşarak yerel bir kutlama kararı aldı.
7 Dakika oyununun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, oyunun evrensel mesajına dikkat çekiyor: “Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz.”
İtalyan yazar Stefano Massini’nin gerçek bir hikâyeden yola çıkarak kaleme aldığı “7 Dakika”, işçi mücadelesine ayna tutuyor. Fransa’da bir tekstil fabrikasında, ekonomik krizin gölgesinde geçen oyun; patronların işi sürdürme karşılığında işçilerden mola sürelerinden sadece “7 dakika” feragat etmelerini istemesiyle başlayan o kritik toplantıyı konu alıyor. İlk bakışta küçük görünen bu tavizin kolektif haklar ve onur söz konusu olduğunda nasıl hayati bir yol ayrımına dönüştüğünü anlatıyor.
Geçtiğimiz günlerde bu evrensel hikâye, Türkiye’nin işçi havzalarından biri olan Gebze’de yankılandı. Oyun, Cihangir Atölye Sahnesi (CAS) tarafından, çeşitli meslek gruplarından gelen emekçilerin oluşturduğu bir kadroyla sahnelendi. Arzu Gamze Kılınç’ın yönettiği, Aytuğ Erdil’in çevirdiği bu tek perdelik eser ücretsiz olarak sahnelendi.
Salona Bekaert işçilerinden Doruk Maden işçilerine, sendika temsilcilerinden demokratik kitle örgütlerine kadar birçok isim geldi. Açılış konuşmasını yapan Novares İşyeri Baştemsilcisi Sinan Karataş ise konuşmasında 1 Mayıs’a çağrı yaptı. Konuşmanın ardından oyun seyirciyle buluştu.
Oyunun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, Niha+’ya 7 Dakika’nın nasıl doğduğunu ve oyunun işçilerle buluşmasını değerlendirdi.
7 Dakika’nın doğuşu
Yönetmen Kılınç, Cihangir Atölye Sahnesi’nin (CAS) hem profesyonel bir tiyatro hem de bir eğitim merkezi olduğunun altını çiziyor. 4 yıllık “Oyun Atölyesi” programının bir ürünü olan “7 Dakika”nın hazırlık sürecine dair bilgi veren Kılınç, ekibin farklı yaş ve meslek gruplarından oluştuğunu belirtti:
“7 Dakika adlı oyun Oyun Atölyesi eğitim programımızın bir ürünü. Usta-Çırak ilişkisini temel alan Oyun Atölyelerimiz bir tiyatro yapma pratiğidir ve her yıl başka bir oyun ve başka bir yönetmen ile oyun çalışılan 4 yıllık bir programdır. Her sezon sonu çalışılan oyun seyirci karşısına çıkar ve temsiller verir. 7 Dakika, Oyun Atölyemizin 3. Sınıf programında üretilmiş bir oyundur.”
Haftada iki gün, 3’er saatlik eğitimlerin yanı sıra yürütülen yoğun prova sürecinin zorluklarına değinen Kılınç, “Günün sonunda oyun seyirciyle buluşunca bu zorluklar işin tuzu biberi oluyor” dedi.
“Tiyatroyu işçiler ile buluşturduk”
Kılınç, “7 Dakika”yı sahnelerken iki temel motivasyonla hareket ettiklerini vurguluyor: Birincisi, öğrencilerin sahne pratiğini farklı sahnelerdeki farklı izleyici kitleleriyle güçlendirmek; ikincisi ise tiyatroyu ekonomik veya coğrafi engeller nedeniyle sanata erişimi kısıtlı olan düşük gelirli ve dezavantajlı gruplara ulaştırmak. Kılınç, CAS’ın repertuar anlayışı doğrultusunda tiyatroyu “gişe seyircisi” kıskacından kurtarıp çevre ilçe ve illere taşımanın ekip olarak temel sorumlulukları olduğunu ifade ediyor:
“7 Dakika özelinde ise çok güçlü bir motivasyondan daha söz edebiliriz; oyunun içeriği açısından oyunu direkt kendi hedef kitlesi olan ‘işçiler’ ile buluşturmak ve ortak dertlerimizi seyircimizle birlikte düşünüp, tartışarak deneyim kazanmak. Her oyun sonrası seyircimiz ile söyleşi gerçekleştiriyoruz ve bu söyleşilerde yaşadıklarımız, düşündüklerimiz karşılıklı çok kıymetli oluyor.”
Geçen gün oyunu Gebze gibi işçi yoğunluklu bir kentte oynadınız. Bu gösterimden sonra ne tür geri bildirimler aldınız?
Oyunun finalini seyirciye bıraktıkmaları nedeniyle, bütün oyunlardan sonraki söyleşilerde tartışma sürecinin kesintisiz devam ettiğini belirten Arzu Gamze Kılınç, Gebze gibi işçi havzalarındaki gösterimlerden aldıkları geri bildirimleri şu sözlerle özetliyor:
“Bu aşamada sadece sahnedeki oyuncular değil, izleyiciler de kendi düşüncelerini ve deneyimlerini aktararak sürece dahil oluyor. Gebze’de de daha önce birçok bölgede de olduğu gibi geri bildirimlerde en sık ifade edilen şey ‘Bu konuyu seçtiğiniz; işçilerin, bizlerin dertlerini, sorunlarını ele aldığınız için çok teşekkür ediyoruz’ minvalindeki son derece samimi teşekkürler oluyor. Bunun dışında oyunun içeriğindeki oylama ve karar alma sürecine dair çok içeriden sorular yahut duygu düşünce paylaşımları gerçekleşiyor. Bizler için en etkili olan kısım ise işçilerin kendi çalışma hayatlarında ‘tıpkı buna benzeyen’ deneyim ve anılarını paylaşmaları oluyor.”
“Mesele coğrafi değil, sınıfsal“
Her oyun sonrası hemen hemen bütün işçilerle konuşulduğunu aktaran Kılınç, “Bunun coğrafi sınırlarla, ülkelerle, milletlerle ilgili bir durum olmadığı; meselenin sınıfsal olduğu ve sistem aynı kaldığı sürece dünyanın her yerinde ve tarihin her diliminde benzer sorunların yaşandığı konuşuluyor. Hatta ‘Karakterlerin isimleri Ali ya da Ayşe olsaydı aynı bizi, bizim tartışmalarımızı anlatırdı’ diyorlar ve aslında bunun sadece kendi ülkelerine ve kendilerine ait bir sorun olmadığı daha da net karşımıza çıkıyor” dedi.
“İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?”
Kılınç, 1 Mayıs öncesi gösterilen bu oyunun evrensel ve ana mesajını vurgulayarak sözlerini sonlandırıyor:
“Oyun, fabrikaya yeni ortakların ve yabancı sermayenin gelişi ile işçilerin yaşadığı işini kaybetme kaygılarını temel alarak ‘İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?’ sorusunu ortaya koyuyor ve bu soruya verilen yanıtlar üzerinden patronların daha fazla kâr etmek için neler yapabileceklerini gösteriyor. İstenen tavizlerin bireysel açıdan bakılınca nasıl basit ve masum göründüğü ancak bu tavizler verilirse aslında neler olabileceği masaya yatırılıyor. Yazar Stefano Massini, seyircilerin her birinin en az bir karakterlerle özdeşlik kurabileceği bir dünya yaratmış ve 11 farklı karakter o kadar akıllıca çizilmiş ki seyirci ‘hep kendimi gördüm, gıcık olduğum insanları gördüm’ şeklinde ifadelerde bulunuyor. Oyunun totali ‘Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz’ diyor.”
Türkiye’de 1 Mayıs Taksim’de en son 2012’de kutlandı. O zamandan bu yana Taksim yasağına karşı polis müdahaleleri ve kitlesel gözaltılar ile geçen 1 Mayıs’ları derledik.
Fotoğraf: Murat Bay
1 Mayıs, Türkiye’de 1976’dan beri Taksim’e çıkma ısrarıyla birlikte kutlanan bir gün oldu. Özellikle 1977 1 Mayıs Taksim Katliamı sonrasında Taksim Meydanı, 1 Mayıs’ın hem sembolü hem de en tartışmalı mekanı haline geldi. Yıllardır süren yasakların ardından Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlama geleneği hala sendikalar ve sol örgütlerce sahipleniliyor.
Son 13 yılda 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasının yasaklanmasına karşı sendikaların ve sol örgütlerin Taksim’e çıkma girişimlerinde neler olduğunu derledik.
2013’ten 2025’e İstanbul’da 1 Mayıs: Taksim yasağı, polis müdahalesi, kitlesel gözaltılar ve süren mücadele.
1000+
Toplam gözaltı (en az)
13 yıl
Süren Taksim yasağı
100+
Toplam tutuklu sayısı
2013
Taksim, 2010’da açılmasının ardından yeniden yasaklandı. Valilik “yayalaştırma projesi”ni gerekçe gösterdi. Kent genelinde olağanüstü güvenlik önlemleri alındı; köprüler kaldırıldı, yollar kapatıldı. Beşiktaş ve Şişli başta olmak üzere birçok noktada saatler süren polis müdahaleleri yaşandı. Hastaneler ve evler dahi gazdan etkilendi. O gün Taksim’e 30.000 polis getirildiği öğrenildi. İstanbul Valiliği’nin açıklamasına göre olaylarda 3’ü ağır 25 eylemci, 6 gazeteci ve 3’ü ağır 22 polis yaralandı.
72 gözaltı
2014
Taksim Meydanı tamamen kapatıldı. Gün boyunca Şişli, Mecidiyeköy ve çevresinde yoğun gaz ve tazyikli su kullanıldı. Sağlık kurumları ve gazeteciler de müdahaleden etkilendi.
171 gözaltı • 12 gazeteci yaralı
2015
Taksim’e giriş yasaklandı. Sınırlı sayıda sendika anıta çelenk bırakabildi. Kent genelinde küçük gruplara müdahale edildi. Siyasi parti binalarına dahi polis girdiği iddiaları gündeme geldi.
203 gözaltı, 13’ü tutuklandı
2016
Kutlamalar Bakırköy’e çekildi. Buna rağmen Taksim’e gitmek isteyen gruplara müdahale sürdü. Farklı siyasi ve sendikal gruplar alternatif alanlara yönlendirildi. Nail Mavuş isimli yurttaşın TOMA’nın yaptığı kontrolsüz manevra sonucu ezilerek can verdi.
231 gözaltı, 5’i tutuklandı
2017
Taksim yasağı devam etti. İstanbul’un farklı noktalarında toplanan gruplar gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında oturma eylemi yapmak isteyenler de vardı.
165 gözaltı
2018
Valilik başvuruları reddetti. Miting alanı Maltepe’ye taşındı. Taksim sabah saatlerinden itibaren bariyerlerle kapatıldı.
84 gözaltı
2019
Şişli’de toplanan gruplara müdahale edildi. Taksim’e yürümek isteyenlere yönelik gözaltılar gün boyunca sürdü.
119 gözaltı
2020
Pandemi koşullarında sokağa çıkma yasakları gerekçe gösterildi. Gözaltılarda kötü muamele, darp ve ters kelepçe iddiaları raporlara yansıdı.
48 gözaltı
2021
Sokağa çıkma yasağına rağmen Taksim’e yürümek isteyen gruplara sert müdahale edildi. Sendika temsilcileri de gözaltına alındı.
212 gözaltı
2022
İki yıl aradan sonra kitlesel miting Maltepe’de yapıldı. Taksim’e yönelen gruplar yine engellendi ve gözaltılar yaşandı.
100+ gözaltı
2023
Şişli ve Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek isteyen çok sayıda grup gözaltına alındı. Basın çalışanlarının görüntü alması engellenmeye çalışıldı.
80+ gözaltı
2024
AYM, Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğunu söyledi, İstanbul Valiliği’nin Tasksim’i yasaklamasına “hak ihlali” dedi. Saraçhane’de toplanan binlerce kişi Taksim’e yürümek istedi. Polis barikat kurarak geçişe izin vermedi. Müdahale yaklaşık 1,5 saat sürdü. Sonrasında ev baskınları yapıldı. Mahkeme 2025’te yasağı hukuka aykırı buldu.
268 gözaltı, 77’si tutuklandı
2025
Taksim çağrısı yapan kurumlara yönelik operasyonlar düzenlendi. Gün boyunca Mecidiyeköy’de barikatlar zorlandı ve müdahaleler sürdü. Çağdaş Hukukçular Derneği’ne göre Şişli’de 10’u çocuk, 11’i avukat toplam 419 kişi gözaltına alındı.
419 gözaltı, 13’ü tutuklandı
Kaynak: İnsan hakları örgütleri ve basın derlemeleri.
1 Mayıs 2013
AKP, 2010 yılında 1 Mayıs’ı Taksim’e açıp 2013’te Taksim’i yeniden yasakladı.
Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu’ndan Taksim’e çıkmak isteyenler gözaltına alındı ve polisin sert müdahalesine maruz bırakıldı.
İstanbul Valiliği Taksim Meydanı’nda sürdürülen Yayalaştırma Projesi’ni gerekçe göstererek Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs toplantı ve gösteri yürüyüşleri için uygun olmadığını bildirdi.
DİSK ve KESK 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını söyledi.
1 Mayıs’ta 30 bin polis getirildi.
Taksim’e ulaşımı engellemek için Valilik Galata Köprüsü’nü kaldırdı, Unkapanı Köprüsü’nü söktürdü.
Beşiktaş’tan, Şişli’den ve Mecidiyeköy’den Taksim’e gelmek isteyen gruba polis tazyikli su sıktı ve biber gazı bombası attı.
Taksim’e ulaşmak isteyen bir grup DİSK binasının önünde sürekli olarak gaza maruz kaldı.
Polis DİSK binasında gazdan etkilenen ve yaralananları almak için gelen ambulansa da biber gazı sıktı. Şişli Etfal Hastanesi’ne giren bir TOMA hastane bahçesine tazyikli su sıkarken polisler de biber gazı attı.
Taksim Meydanı polis ve “sarı basın kartı olan” gazeteciler dışında herkese kapatıldı.
Türk-İş, Hak-İş ve HAKSEN küçük gruplar halinde Kazancı Yokuşu’nda anma yapmak ve Taksim anıtına çelenk bırakmak için kısa süreli olarak Taksim Meydanı’na alınırken polis diğer sendika ve örgütlere Tarlabaşı, Şişli, Beşiktaş, Okmeydanı, Mecidiyeköy, Levent, Gayrettepe’de biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti.
Ciddi kırık ve yaralanmalara sahip olan en az 22 kişi ise hastanelere kaldırıldı.
Müdahaleler sırasında 12 gazeteci, polisin sıktığı gaz kapsülü ve plastik mermiyle yaralandı.
ÇHD, 171 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.
1 Mayıs 2015
DİSK, KESK, TTB ve TMMOB gibi birçok sendika; 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istediklerini duyurdu.
Birleşik Kamu İş, Aksiyon İşçi Sendikaları Konfederasyonu, Cihan Sen, Yol İş, Hak İş ve Türk İş Taksim Anıtı’na çelenk bırakmalarına izin verildi.
İstanbul Valisi Vasip Şahin 1 Mayıs’ta 203 gözaltı yaşandığını, 18 göstericinin yaralandığını söyledi.
Beşiktaş CHP ilçe binasını girmeye çalışan polisler içeri giremeyince binanın girişine gaz attı.
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, DİSK Genel Merkezi’nde yaptıkları ortak açıklamada 1 Mayıs kutlamalarını Bakırköy Halk Pazarı Meydanı’nda gerçekleştirmeye karar verdiklerini açıkladı. Toplantıda bu kararın 2016’ya özgü olduğu söylendi.
Birçok sol/sosyalist parti ve örgüt gibi gruplar ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını açıkladı.
1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenlere ise Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu civarında polis müdahale etti. 231 kişi gözaltına alındı, 5’i tutuklandı.
1 Mayıs 2017
24 Nisan 2017’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Taksim’de kutlanmayacağını açıkladı.
DİSK, KESK, TTB ve TMMOB 1 Mayıs’ı İstanbul’da yine Bakırköy Halk Pazarı’nda kutlayacaklarını söyledi.
Taksim meydanına çağrı yapan sendika ve örgütlerden 165 kişi İstiklal Caddesi, Beşiktaş, Talimhane, Gayrettepe, Zincirlikuyu, Okmeydanı’nda gözaltına alındı.
Taksim Meydanına ulaşarak oturma eylemi yapmak isteyen iki kadın gözaltına alındı.
1 Mayıs 2018
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB 10 Nisan 2018’de yaptıkları açıklamada İstanbul’da 1 Mayıs’ı Maltepe’deki miting alanında kutlayacaklarını açıkladı. Sol/sosyalist örgütler ve sendikalar ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını söyledi.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü 84 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.
Taksim Meydanı sabahın erken saatlerinden itibaren bariyerlerle çevrildi. Meydan gazeteciler de dahil kimse alınmadı.
1 Mayıs 2019
Taksim meydanında kutlamak üzere çağrı yapan örgütler ile sendikalar, sabah 09.30 gibi Şişli’deki Cevahir Alışveriş Merkezi önünde toplanmaya başladı. Bu gruplara polis müdahalesi gerçekleşti.
ÇHD İstanbul Şubesi, 1 Mayıs’ı Taksim meydanında kutlamak isteyen en az 119 kişinin gözaltına alındığını söyledi.
1 Mayıs 2020
ÇHD İstanbul Şubesi 1 Mayıs’ta kentte 48 kişinin gözaltına alınıp serbest bırakıldığını, bazılarına “sokağa çıkma yasağını ihlalden” para cezası kesildiğini açıkladı.
ÇHD’ye göre; gözaltına alınanlar plastik kelepçe işkencesine maruz bırakılmışlar, darp edilmiş ve hakarete uğramışlardır. Sıkı kelepçe uygulamaları nedeniyle yurttaşların kollarında kan oturması gözlemlenmiştir. Gözaltına alınan bir kişinin sağ kolu kırılmış, gözaltına alınan kişiler otobüs içinde yere yatırılmış ve üstlerine çıkılarak işkence görmüşlerdir.
1 Mayıs 2021
İstanbul’da 212 kişi yerde polis tarafından sürüklenerek gözaltına alındı.
İstanbul Valiliği 2021 yılında sendikaların 1 Mayıs yaptığı etkinlik başvurusunu kabul etmedi ve sokağa çıkma yasağı ilan etti.
DİSK öncülüğünde çok sayıda sendika, Dolmabahçe’de toplanarak Taksim Meydanı’na yürümeye çalıştı.
Polisin sert müdahalesi sonucu aralarında DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı ve yargılandı.
1 Mayıs 2022
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, salgın nedeniyle zorunlu olarak verilen iki yıl aranın ardından kitlesel olarak Türkiye genelinde kutlandı.
İstanbul’da sabah saatlerinde Elmadağ, Şişli, Beşiktaş, Feriköy, Kazancı Yokuşu gibi noktalardan Taksim’e çıkmak isteyen en az 100 kişi gözaltına alındı.
1 Mayıs mitingi Valiliğin belirlediği alan olan Maltepe’de yapıldı.
1 Mayıs 2023
Şişli ve Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek isteyen DİSK/Enerji-Sen, İnşaat-İş Sendikası, ESP, SGDF, Birleşik İşçi Hareketi, Umut-Sen, TÖP, Devrimci Çözüm, Mücadele Birliği, Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri, Üniversiteli Feminist Kolektif, Gençlik Komiteleri, Devrimci Hareket, Devrimci Gençlik Dernekleri, Birleşik Mücadele Güçleri, Devrimci Parti ve Halkın Kurtuluş Partisi’nden çok sayıda kişi gözaltına alındı.
En az 80 kişi gözaltına alındı.
1 Mayıs 2024
DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB, 1 Mayıs’a üç gün kala Saraçhane Meydanı ve Beşiktaş Barbaros Meydanı olmak üzere iki kola çağrı yaptı. Sendika, meslek odaları ve sosyalist örgütler Saraçhane Meydanı’nda buluşarak Taksim Meydanı’na yürüyecek ve 1 Mayıs Taksim Meydanı’nda kutlanacaktı.
1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamak için Saraçhane’de toplanma çağrısının ardından binler Saraçhane’ye ulaştı. Yüzlerce polis, tarihi Bozdoğan Su Kemeri’nin altına barikat kurdu. 1 Mayıs’ta günün erken saatlerinde evlerinden Saraçhane Meydanı’na doğru yola çıkan binlerce işçi ve emekçi kapanan yollarla, polis barikatlarıyla karşılaştı.
Kitle Taksim’e yürümek için polis ile müzakerede bulundu. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen polis Taksim yolunu açmadı. CHP, DİSK ve KESK üyeleri alandan ayrıldı. Kitle alınan bu karara tepki gösterdi. Tertip komitesince yapılan duyurunun ardından polis müdahalesi sertleşti. Polis, abluka altındaki Saraçhane’den Taksim’e yürümek isteyen yurttaşlara tazyikli su, biber gazı ve plastik mermiyle müdahale etti.
İstanbul Valisi Davut Gül, İstanbul’daki 1 Mayıs gösterilerinde 210 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
ÇHD, 3 Mayıs’ta 47 kişiye ev baskını gerçekleştiğini bildirdi.
Gül, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda, “Devlet yarına bırakır ama yanına bırakmaz” dedi.
1 Mayıs 2025
40’a yakın sendika, gençlik örgütü ve sosyalist kurumun inisiyatifiyle kurulan 1 Mayıs Taksim Tertip Komitesi, 27 Nisan’da “Taksim halkındır” başlıklı bir açıklama yayımladı. 29 ve 30 Nisan tarihlerinde ise hem Tertip Komitesi üyelerine hem de 1 Mayıs için Taksim çağrısı yapanlara yönelik polis operasyonları düzenlendi.
1 Mayıs günü, gün boyu çeşitli noktalardan Mecidiyeköy’deki polis barikatını zorladı; müdahaleler de aralıksız devam etti.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasına göre 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten İstanbul’da 407 kişi gözaltına alındı.
Mecidiyeköy’de çok sayıda kişi ters kelepçe takılarak gözaltına alındı. Bir eylemci, polisin dizini üzerine bastırmasına tepki gösterdi.
Uluslararası Amed Tiyatro Festivali’nin Nijeryalı konukları Elevatorz NG, modern performanslarını Kürt dansı cida ile harmanlayarak izleyicilere sürpriz yaptı: ‘Hareket evrensel bir dildir; Diyarbakır’daki bu sıcak karşılama bize evimizdeymişiz gibi hissettirdi.’
Köprüleri Kurmak dans gösterisinden, Foto: Elevatorz NG
Diyarbakır Büyürşehir Belediyesi tarafından organize edilen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’ne Nijerya’dan katılan Elevatorz NG grubu, “Connecting Bridges” (Köprüleri Kurmak) adlı bir dans gösterisi sundu. Michael ve Samson Vatorz adlı iki kardeş tarafından kurulan grup, Nijerya’nın ulusal danslarını, dünyanın çeşitli bölgelerindeki danslarla buluşturarak ‘birlik’ ve ‘saygı’ mesajı vermeye çalışıyorlar.
Görseriyi sahneleme yaklaşımı, oyuncunun bedenini, hareketini ve sesini tiyatro deneyiminin merkezine yerleştiren minimalist ve sembolik bir estetik benimsiyor. Sahne, koreografi ve mekânsal ilişkilerin değişen duygusal ve anlatısal manzaraları tanımlamasına olanak tanıyan açık, akışkan bir alan olarak tasanlanıyor. Sahne aksesuarları az, bölünmeyi, müzakereyi ve bağlantıyı çağrıştıracak şekilde yeniden yapılandırılabilen engellerin ve köprülerin soyut temsilleri olarak işlev görüyor. Estetik dil, fiziksel ifadeyi vurguluyor. Aydınlatma, çatışma anlarını izole etmek ve diyalog ortaya çıktıkça kademeli olarak daha sıcak, daha kapsayıcı durumlara açılmak için kullanılıyor. Kostümler, çağdaş modaya uygun Afrika kumaşlarından yapılmış olup oyuncuların sabit karakterler yerine birden fazla kimliği temsil etmelerini sağlıyor. Genel olarak, sahneleme, eserin diyalog, empati ve barış temasına odaklanmasını desteklerken izleyicilerin performansın sembolik dünyasıyla hayal gücüyle etkileşim kurmasına olanak tanıyarak netliği, samimiyeti ve uyarlanabilirliği önceliklendiriyor.
Gösteri 27 Nisan günü Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluştu. Dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, Michael ve Samson Vatorz ile dans gösterilerini, Nijerya’daki dans çalışmalarını ve Diyarbakır’daki izlenimlerini Niha+ için konuştu.
“Diyalogun çözemeyeceği bir şey yoktur”
Serhat Kural: Uluslararası bir tiyatro festivali olan Amed Tiyatro Festivali’ne hoş geldiniz. Bir dansçı olarak gösterinizi izlediğim için çok mutluyum; gerçekten çok güzeldi. Peki, siz sizi tanıyabilir miyiz? Kendinizden biraz bahseder misiniz?
Michael Vatorz: Merhaba, benim adım Michael, Michael Vatorz olarak da bilinirim.
Samson Vatorz: Benim adım Samson, Samson Vatorz olarak da bilinirim ve biz birlikte Elevatorz NG’yiz.
M.V.: Elevatorz NG bir dans, daha doğrusu bir tiyatro topluluğu. Çünkü dansın ötesinde oyunculuk da yapıyoruz. Biraz şarkıcılık geçmişimiz de var, onu da yapıyoruz ama asıl olarak aktör, dansçı ve kreatif direktör olarak aktifiz. Elevatorz NG çatısı altında resmen kurulduğumuz 2010 yılından beri varız. Şimdiye kadar çeşitli yarışmalara katıldık, şu an World of Dance Nijerya’nın birincisiyiz. Nijerya’nın ilk K-pop elçileriyiz, bu yüzden Nijerya’yı Seul’de (Güney Kore) temsil ettik. Nijerya dışında birkaç festivale daha katıldık ve tam zamanlı olarak yaptığımız iş bu.
S.K.:Peki, birlikte çalışmaya ne zaman başladınız?
S.V.: Biz kardeşiz. Bu yüzden doğduğumuzdan beri birlikte çalışıyoruz.
S.K.: Evet, eserinizden biraz bahseder misiniz? İzleyiciye ne anlatmak istiyorsunuz?
M.V.: “Connecting Bridges” (Köprüleri Kurmak) adlı eser, aslında festivalin teması gibi: Barış için diyalog. Bu dans parçasını bu yıl oluşturmadık; 2023’te hazırlamıştık. Fujairah’taki ITI Dünya Kongresi’nde Nijerya’yı temsil ettiğimizde kısa bir versiyonuydu. Bizi orada gördüler ve eser festival temasıyla örtüştüğü için buraya davet ettiler. Festival için eserin genişletilmiş bir versiyonunu yaptık. Bu eser şunu söylemek için yaratıldı: Hangi ideolojiye, aile yapısına veya dini inanca sahip olursak olalım, biz önce insanız. Ve diyaloğun çözemeyeceği hiçbir şey yoktur. Sadece bir araya gelip konuşmaya ihtiyacımız var, kesinlikle bir yol bulabiliriz. Düşüncelerimizi dansımızla ve eserdeki diyaloglarla ifade etmek istedik.
“Barış, birlik ve saygı demek”
S.K.: Ülkenizdeki barış durumu hakkında tek bir kelime söylemek isteseniz, barışı tek bir kelimeyle nasıl açıklarsınız?
S.V.: Bir ülke için barışın anlamını mı kastediyorsun?
S.K.: Evet.
M.V.: Tek bir kelimeyse, o zaman farklı kelimelerimiz olacak demektir. O kendi kelimesini söylesin, ben de bir kelime düşüneyim.
S.V.: Benim için o kelime saygı. Neden saygı diyorum; çünkü eğer diğer kişinin kültürüne, görüşlerine ve geleneklerine saygı duyarsanız birlikte yaşayabilirsiniz. Mutlaka onların yaptığını yapmak veya onların kültürüne geçmek zorunda değilsiniz. Kendi kültürünüz olur, onlar sizinkine saygı duyar, siz onlarınkine ve herkes bir arada var olabilir.
M.V.: Onun söylediklerine ek olarak; bugün dışarı çıktık ve bir şeye şahit olduk, işte bu yüzden benim kelimem birlik. Bir kiliseye gittik ve kilisenin içinde Müslümanları gördük, bizi çok hoş karşıladılar. Sonra camiye gittik ve oradakiler de çok mutluydu, bize sarıldılar; nereden geldiğimize veya kim olduğumuza bakmaksızın sadece arkadaşımız olmak istediler. Oradaki bir adam özellikle çok mutluydu, bu beni duygulandırdı. O an kendi kendimize dedik ki; eğer bu şekilde davranabilirsek, çok büyük bir birlik ve barış olur.
Köprüleri Kurmak dans gösterisinden, Foto: Elevatorz NG
S.K.: Bu projeyi yaratırken nasıl bir yolculuk geçirdiniz? Benim eserden anladığım kadarıyla, başından sonuna kadar daha huzurlu ve güzel yaşayabileceğimizi söylemeye çalıştınız. Sahnedeki konsantrasyonunuz çok iyiydi, belki biraz bundan bahsedersiniz?
M.V.: Eseri yaratma deneyimi ve tüm parça boyunca tempoyu ve karakteri korumak… Öncelikle tüm hayatımız boyunca, yani kardeş olduğumuz için her zaman birlikte olduğumuz gerçeğiyle başlayayım. Bu sahip olduğumuz bir avantajdı. Kavga eden, tartışan, birbirinin yüzünü bile görmeyen kardeşler olduğunu biliyorum ama biz birbirimizi sadece kardeşten öte, “bir” olarak görüyoruz. Bizi bir arada tutan ilk şey bu bağdı, bu yüzden eseri yaratmak çok daha kolaydı çünkü beraberdik. Nasıl akacağımıza dair ortak bir zihin yapımız var. İkinci olarak, oyundaki tempoyu korumak sonradan öğrendiğimiz bir şey değildi. Defalarca tekrar yapmamız gerekiyordu çünkü bir dansçıyı profesyonel yapan pratiktir. Herkes dans edebilir ama herkes profesyonel olamaz veya performans sergileyemez. Tekrarlanan pratikler ve izleyiciyle etkileşim bizim için önemliydi. İzleyicinin bize verdiği enerjiden beslendik. Bize pozitif enerji verdiklerinde sahnede moralimiz yükseldi ve bizi daha da ileriye taşıdı. Eserin ne ara bittiğini anlamadık bile.
S.K.: Eserinizde geleneksel kostümleriniz vardı. Neden bu karma dansın içinde geleneksel kostüm seçtiniz?
S.V.: Çünkü güzel. Bizim bir akımımız var, 2017’de başladık; o zamanlar “Trado-HipHop” diyorduk. Nedeni şu ki, kendimizi kültür elçileri olarak görüyoruz. Nijerya’da çok fazla dil var ve bazen yaşanan aksaklıkların nedenlerinden biri bu olsa da, aynı zamanda bizi dinamik kılan eşsiz faktörümüz de bu. Nijerya, bu kadar çok dile rağmen hala tek bir ülke olduğu için güzel. 66 yıldır tek ülke olarak kalmak övgüye değer bir şey. Bu kültürü dünyanın görmesi için tanıtma sorumluluğumuz olduğunu biliyoruz. Hip-hop meselesine gelince, dansa hip-hopçu olarak başladık ve sonra buna profesyonelce geleneksel dansları ekledik. Ama hip-hop’u bir kenara atamayız dedik çünkü hip-hop da bir kültürdür ve siyahilerin kültürüdür. Ama biz dünyadaki tüm kültürleri seviyoruz. “Geleneksel danslarımızı yapısını bozmadan nasıl harmanlayabiliriz?” dedik ve bunları bir akım olarak birleştirdik. Ancak bu yıl, 2026’da ismini “trado-pop” olarak değiştirdik. “Hip-hop” yerine “pop” dememizin nedeni, hip-hop’un bizim için kısıtlayıcı hale gelmesiydi. Sadece geleneksel danslar ve hip-hop ile sınırlı kalmak istemedik. Salsa, Afro-dans, Kizomba, Bachata gibi diğer stilleri de seviyoruz ve bunları sentezlemek istiyoruz. Bu yüzden ismini “popüler kültür”den yola çıkarak değiştirdik. Buradaki sabit unsur, gösterdiğimiz Nijerya geleneksel danslarıdır. Danslara bakarsanız bir kısımda biraz funk, locking yaptığımı fark edersiniz. O (Michael) da locking yaptı. Çok fazla hip-hop yapmadık ama hip-hop, çağdaş dans ve salsa altyapımızın olduğunu hissedebilirsiniz. Popüler kültürden bir şeyler serpiştirmeye çalıştık ve sonra sizin kültürünüzü de ekledik.
M.V.: Ve sonra Cida’yı ekledik.
S.V.: Evet, sonra cida’yı sahneye getirdik. Orada ifade etmeye çalıştığımız şey, dünyanın bir olduğu. Hareket evrensel bir dildir.
S.K.: Daha önce burada bulundunuz mu? Burada nasıl hissediyorsunuz?
M.V.: Daha önce böyle bir yerde bulunmadık. BAE’den emin değilim ama burası bizim için bir ilk ve kendimizi çok iyi karşılanmış hissediyoruz, ilgi harika. Tekrar gelmemi isterseniz tekrar tekrar gelirim çünkü burası Nijerya gibi hissettiriyor. Nijerya’ya gelirseniz biz de sizi çok iyi ağırlarız, size sevildiğinizi hissettiririz, buradaki karşılama da aynı şekilde çok sıcak. Burayı gerçekten sevdik.
İşçi ve Emekçi Bayramı 1 Mayıs’a giderken emeğin dönüşümü ve işçi sınıfının geleceği ekseninde yapay zekânın rolüne dair değerlendirmelerde bulunan Ekonomist Orhan Olgen, yapay zekanın emeğin değerini radikal şekilde düşürdüğünü ancak robotların işçi sınıfının yerini alamayacağını belirtti.
1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı yaklaşırken işçi sınıfının günümüzde evrildiği durum ile yeni tartışma alanları gündeme geliyor.
Kökeni 19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçi eylemlerine ve çalışma saatlerinin düşürülmesi talebine dayanan 1 Mayıs, yaklaşık 140 yıldır dünya genelinde kutlanıyor. Sanayi Devrimi sonrası çalışma koşullarının iyileştirilmesi amacına dayanan eylemsellikler, zamanla işçi hakları ve işveren ilişkilerinin küresel ölçekte sembolleştiği bir güne dönüştü.
Bu sürecin sonunda 20. yüzyıl, işçi hareketlerinin siyasal sistemler üzerindeki etkisinin en yoğun hissedildiği dönem oldu. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Marksist teoriler ve işçi sınıfının toplumsal rolleri üzerine yapılan tartışmalar yeni bir boyut kazandı. Bu süreç, reel sosyalizm deneyimlerinin sonuçlarının analiz edildiği ve emeğin dönüşümünün yeniden sorgulandığı tartışmaları gündeme getirdi.
Marksist teoriye dönük eleştiriler ise dijital emek, robotik otomasyonun üretimde artan rolü ve son dönemde yapay zekâ gibi iş sektörlerini dönüştüren teknolojiler; işçi sınıfının geleceğine ilişkin başlıkların odağında şekilleniyor.
Viyana Orta Avrupa Üniversitesi Ekonomi bölümünde doktora araştırmacısı Orhan Olgen ile emeğin dönüşümünü, işçi sınıfının geleceğini, yapay zekanın işçi sınıfı için oluşturduğu tehditleri ve uygulanabilecek politikaları konuştuk.
“Yapay zekâyı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz“
Marksist emek-değer teorisine göre üretimin merkezinde insan emeği vardı. Şu an bir ürün yapay zekâ ile, insansız bir şekilde üretildiğinde ürünün değeri nasıl dönüşüyor? Bu dönüşümün ev içi bakım emeği, zihinsel emek veya fiziksel emek gibi emek türlerini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
Marx, Kapital’de değerin kaynağını “toplumsal olarak gerekli emek zamanı” ile açıklar; yani bir malın piyasa değerinin arkasındaki asıl güç insan emeğidir. Bugün ise karşımızda insan müdahalesi olmadan kod yazan, görsel tasarlayan veya üretim bandında parça birleştiren bir yapay zekâ var. Bu noktada teorik bir tıkanma yaşanıyor gibi görünebilir. Ancak Marksist açıdan bakarsak; tamamen makineleşmiş bir sistemde ürüne yeni bir değer eklenmez. Makine (sabit sermaye), yalnızca kendi aşınma payını ürüne devreder; yeni bir “artık değer” yaratamaz. Artık değeri yaratan tek şey “canlı emek”tir.
Sermaye, insanı üretimden kovup yerine yapay zekayı koyduğunda maliyetleri düşürse de aslında kendi bindiği dalı kesiyor. Sömürecek insan bulamazsa, kârın kaynağı da kurur. Zihinsel emek tarafında ise durum daha yıkıcı. Eskiden yaratıcılık veya analiz, emeğin en nitelikli ve pahalı kısımlarıydı. Yapay zekâ şimdi bu süreçleri standartlaştırarak değersizleştiriyor. Bir grafikerin on saatini alacak işi saniyeler içinde yapan algoritma, o işin “toplumsal olarak gerekli zamanını” radikal şekilde düşürerek emeğin piyasa değerini yerle bir ediyor. Ev içi emek konusunda ise robotlar iş yükünü alsa bile kapitalizm bize boş zaman tanımıyor; o vakti veri üreteceğimiz veya esnek çalışacağımız yeni modellere dönüştürüyor. Akıllı süpürgeyi kullanırken veya yemek siparişi verirken aslında sermaye için veri üretiyoruz. Yani boş zamanımız bile artık bir üretim süreci haline gelmiş durumda.
“Algoritmalar tarafsız değildir”
Peki ürünün değerinin ve emeğin dönüştüğü bu durumda sermaye ve sınıf ilişkileri nasıl şekillenecek?
Sınıf ilişkileri ortadan kalkmıyor, aksine daha “görünmez” ama sert bir biçime bürünüyor. Bugün “platform kapitalizmi” dediğimiz yapıda teknoloji devleri artık sadece makinelere değil, veriye ve altyapıya sahip. Yapay zekayı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz çünkü algoritmalar tarafsız değildir. O algoritmayı yazan, besleyen veriyi seçen ve mülkiyetini elinde tutan bir sermaye grubu var.
Burada karşımıza “algoritmik yönetim” çıkıyor. Artık başınızda bağıran bir usta başı yok; sizi puanlayan, hızınızı ölçen veya sistemden bloklayan bir kod dizini var. İşçi sınıfı da artık sadece fabrika tulumu giyenlerden ibaret değil; algoritmaları beslemek için “tık işçiliği” yapan, güvencesiz milyonlarca insan bu sınıfın bir parçası. Unutulmamalı ki yapay zekâ gökten zembille inmedi; hepimizin dijital ayak izleriyle, kolektif emeğiyle eğitildi. Yani yapay zekanın çıktısı, aslında geçmişteki kolektif emeğimizin birikmiş halidir. Ancak bu birikim, mülkiyetin devasa şirketlerde (Microsoft, Google vb.) toplanmasıyla sınıfsal uçurumu daha da derinleştiriyor.
“Kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir”
Gelişmiş kapitalist ülkelerde üretimde otomasyonun rolü oldukça fazla iken Afrika ve Asya gibi bölgelerde bu oran oldukça düşük seyrediyor. Bu durum gelecekte değişebilir mi? Robotlar insan emeğinden daha ucuz hale gelebilir mi?
Bu nokta bence en kritik olanı. Gelişmiş kapitalist ülkeler (merkez) teknolojiyi ve algoritmayı elinde tutuyor. Afrika, Asya ve Latin Amerika (çevre) ise hala ucuz emek ve ham madde kaynağı olarak görülüyor. Ama şöyle bir tehlike var: Eğer robotlar Bangladeşli bir tekstil işçisinden daha ucuza mal olmaya başlarsa, sermaye üretimi merkeze geri çeker.
Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin sanayisizleşmesine ve tamamen dışlanmasına yol açabilir. Diğer yandan, yapay zekayı eğitmek için kullanılan o devasa veri setleri, aslında küresel güneydeki insanların düşük ücretlerle yaptığı veri etiketleme işlerine dayanıyor. Yani aslında en ileri teknoloji bile hala en ilkel ve ucuz emeğin sömürüsü üzerine yükseliyor. Robotlar insan emeğinden ucuz hale gelebilir mi? Enerji maliyetleri düştüğü sürece evet. Ama kapitalizm her zaman sömürecek bir insan unsuru arar; çünkü makine makineyi sömüremez, kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir.
Özetle, yapay zekâ ne bizi kurtaracak bir mucize ne de kaçınılmaz bir felaket. Her şey, bu muazzam gücün kimin elinde olduğu ve hangi sınıfsal çıkarlara hizmet ettiğiyle ilgili. Bir iktisat öğrencisi olarak diyebilirim ki; denklemde hala en önemli değişken biziz, yani canlı emek.
Klasik Marksist yaklaşımdaki altyapı ve üstyapı ilişkisini, yapay zekanın şekillendirdiği bir gelecek dünyasında, nasıl öngörmek mümkün? Ahlak, hukuk başta olmak üzere nasıl bir dönüşüm bekleniyor?
Marksist teoride altyapı (üretim ilişkileri ve güçleri), üstyapıyı (hukuk, din, sanat, ahlak) belirler. Yapay zekâ altyapıyı o kadar hızlı değiştiriyor ki üstyapı buna yetişemiyor. Mesela hukuk sistemimiz bireysel mülkiyet üzerine kurulu. Ama yapay zekâ milyonlarca insanın kolektif birikiminden (internet verisinden) besleniyor. Burada mülkiyet kimin? Eğer bir algoritma senin kredi notunu düşürüyorsa veya seni işe almıyorsa, buna karşı itiraz edebileceğin bir hukuk henüz tam oturmadı. Sermaye, bu devasa kolektif birikimi tekelleştirip benim fikri mülkiyetim diyerek üstyapıyı kendi lehine dönüştürmeye çalışıyor.
Ahlak ve etik tartışmaları da bu noktada devreye giriyor. “Yapay zekâ etiği” dedikleri şeyin çoğu aslında sermayenin sorumluluktan kaçma çabası. Bir algoritma hata yaptığında veya birini işten çıkardığında suçlu makinedir diyerek, kararı alan sınıfsal iradeyi gizlemeye çalışıyorlar.
“Krizi önlemenin tek yolu üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlamak”
Yine klasik Marksist teorinin yaklaşımından yola çıkarsak, yeni “işçi sınıfı” robotlar mı olacak?
Bu konuda çok net olmak lazım: robotlar işçi sınıfı değildir ve olamazlar. İşçi sınıfı, hayatını devam ettirmek için emeğini satmak zorunda olan toplumsal bir öznedir. Bir robotun yaşam mücadelesi yoktur, enerjiye ve bakıma ihtiyacı vardır ki bu da sermaye için sadece bir işletme gideridir (elektrik faturası gibi). Robotlar grev yapmaz, hak aramaz, sendika kurmaz.
İşçi sınıfını robotlarla ikame etmek, işçiyi özgürleştirmez; aksine onu üretim sürecinin dışına, yani kronik işsizliğe iter. Robotların üretime girmesi, üretim araçlarının kimin elinde olduğu sorusunu daha önemli hale getirir. Eğer fabrikalar ve algoritmalar halkınsa robotlar bizi özgürleştirir; eğer sermayeninse robotlar bizi aç bırakır. Olay bu kadar basit.
Yapay zekanın yaygınlaşması ve üretimdeki yerinin artması işsizlik ve üretilen ürünlerin satılamaması gibi krizlere yol açmayacak mı? Açacaksa bunu önlemek için ne gibi politikalar uygulanmalı?
İşte kapitalizmin en büyük paradoksu burada. Yapay zekâ ve otomasyon sayesinde üretim kapasitesi devasa boyutlara ulaşıyor. Eskiden bin kişinin yaptığı işi artık on kişi birkaç botla yapabiliyor. Peki, işten atılan o 990 kişi bu üretilen malları nasıl satın alacak?
Canlı emeği üretimden kovduğunda, toplam ücret hacmi düşer. Ücret hacmi düşünce talep azalır. Talep azalınca üretilen mallar depolarda çürür. İşte bu, Marksist anlamda klasik bir “aşırı üretim krizi”dir ama bu sefer teknolojinin hızıyla katlanmış durumda. Egemen sınıflar bunu “Evrensel Temel Gelir” gibi yollarla yamamaya çalışacaklar. Yani insanlara ölmemeleri ve tüketmeye devam etmeleri için küçük bir harçlık verecekler. Ama bu sürdürülebilir değil çünkü sistemin motoru olan “artık değer üretimi” tıkanıyor. Bu krizi önlemenin tek yolu, üretimi kâr için değil toplumsal ihtiyaç için planlamaktır. Eğer yapay zekâ toplumsal bir mülkiyet olsaydı, çalışma saatlerinin düşmesini ve hepimizin daha çok boş zamana sahip olmasını konuşurduk. Ama şu anki yapıda sadece daha fazla işsizliği ve belirsizliği konuşuyoruz.
Hakkında disiplin soruşturması açılan İstanbul Üniversitesi öğrencisi ve trans aktivist Arin, “LGBTİ+’ların eğitim hakkını gasp edemezler” dedi. Konuya ilişkin görüş belirten avukatlar ise bu soruşturmaların usulsüzlüğüne ve yapısal boyutlarına dikkat çekti.
İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa’da Şubat 2026’dan bu yana 13 öğrenci hakkında disiplin soruşturması açıldı. Aradan iki ay geçmeden bir trans aktivist öğrenciye “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma açıldı. “Terör örgütü propagandası” iddiası kopya teşebbüsüne ilişkin bir yönetmelik maddesiyle gerekçelendirildi.
İstanbul Üniversitesi öğrencisi Trans aktivist Arin, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla açılan disiplin soruşturmasıyla karşılaşma sürecini anlattı.
Soruşturma sürecindeki hukuki usulsüzlüklere ve çelişkilere dikkat çeken Arin, yaşadığı süreci LGBTİ+’ları üniversitelerden uzaklaştırma girişimi olarak nitelendirdi.
Hakkında iki disiplin soruşturması olduğuna dikkat çeken Arin, açılan soruşturmalarda hiçbir nedenin belirtilmediğini aktardı:
“Birincisi İstanbul Cumhuriyet İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve İstanbul Emniyetinden alınan yazılar doğrultusunda gerçekleştirildi. Nedeni yazmıyordu. Neye dayanarak disiplin soruşturması gerçekleştirdikleri yazmıyordu. Bu da zaten isnat edilen bir fiil olmadığı için soruşturma ve savunma hakkını bizzat etkileyen bir durumdu. 13 kişiye açıldı disiplin soruşturması, bu 13 kişiden ikisi trans kadındı.”
Arin, kendisine tebliğ edilen ikinci soruşturma dosyasındaki çarpıcı bir çelişkiyi dile getirdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve Emniyet Müdürlüğü’nden gelen yazılar doğrultusunda “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla karşı karşıya kaldığını belirten Arin, şunları söyledi:
“Soruşturma kağıdında terör örgütü propagandası yazıyordu ancak dayanak gösterilen disiplin maddesi ‘Sınavda kopyaya teşebbüs etmek’ idi. Terör propagandası ile kopya çekmek arasındaki bağlantıyı ne ben ne de avukatlarım anlayabildi. Ortada ne bir mahkeme kararı ne de somut bir delil var.”
Soruşturma günü kampüs önünde yapılmak istenen basın açıklamasına polisin müdahale ettiğini aktaran Arin, okul yönetimi ile emniyet birimleri arasındaki çelişkiye dikkat çekti:
“Okul yönetimi emniyetten gelen yazılarla soruşturma açtığını söylerken kapıdaki Terörle Mücadele ekipleri okula hiçbir şekilde belge göndermediklerini iddia etti. Kendi içlerinde büyük bir çelişki yaşıyorlar.”
“LGBTİ+ bayrağı suç değildir”
Hakkındaki iddiaların geçmişte katıldığı Onur Yürüyüşü ve Gezi Parkı Anması eylemleriyle ilişkilendirildiğini ifade eden Arin, sorgu sırasında kendisine yöneltilen soruların hukuki değil, ideolojik olduğunu savundu:
“Gezi anmasında gözaltına alınma sebebim LGBTİ+ bayrağı açmamdı. Şimdi bu bayrağı terörle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Gökkuşağı bayrağı dünyanın her yerinde tanınan bir semboldür, suç değildir.”
“LGBTİ+’ların eğitim hakkını gasp edemezler”
Üniversitelerde LGBTİ+ öğrencilere yönelik aile yılı politikaları kapsamında yoğun bir “tahakküm” kurulmak istendiğini belirten Arin, yüzlerce örgütlü genç arasından özellikle kendisinin seçilmesini cinsiyet kimliği ile ilişkili olduğunu söyledi.
“Bana ve diğer arkadaşlarıma ‘LGBT misin?’, ‘Pişman mısın?’, ‘8 Mart’a katıldın mı?’ gibi sorular yöneltildi” diyen Arin, bu durumun kayyımların LGBTİ+’ları alanlardan ve kampüslerden uzaklaştırmaya çalışmasının bir çıktısı olduğunu ifade etti. Bu durumu kabul etmediklerini belirten Arin, “LGBTİ+’lar alanlarda ve kampüslerde kalmaya devam edecek. Eğitim hakkımızı gasp edemezler” dedi.
Nefret politikaları sebebiyle okuldan uzaklaştırma riski olduğunu belirten Arin, “Somut bir delil olmadığı için ceza verilmemesi gerektiğine inanıyorum. Eğer bir ceza çıkarsa konuyu İdare Mahkemesi’ne ve üst mahkemelere taşıyacağız” diyerek hukuki mücadelesini sürdüreceğini vurguladı.
Av. Furkan Yurt: “İdareye muğlak yetkiler tanınıyor”
Süreci takip eden Spod hukuk koordinatörü Avukat Furkan Yurt, idarenin disiplin yetkisini kötüye kullandığını vurguladı. Yurt, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’ndaki 54. maddenin muğlak yetkilere alan açtığını belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Mevzuatta yer alan genel söylem olarak ‘kurumun vakarına yakışmayan tutumlar’ olarak sayılan muğlak ifadeler, idarecilere sınırsız bir keyfilik alanı tanıyor. Terör propagandası iddiasıyla açılan bir soruşturmanın aslında ‘sınavlarda kopyaya teşebbüs etmek’ yasağını düzenleyen bir madde üzerinden yürütülmesi, idarenin disiplin yetkisini kullanırken hukuki dayanakları bile gözetmeksizin ne denli toptancı ve ayrımcı bir yaklaşım içinde olabildiğini gösteren en bariz örnektir.”
Avukat Yurt’a göre, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri doğrudan suç olmasa da dolaylı yollarla kriminalize ediliyor:
“Bir gökkuşağı bayrağı, hak temelli bir ifade ve tamamen barışçıl bir eylem hiçbir somut bağ kurulmaksızın bu torba suçun içine atılabiliyor. Bunun yanı sıra ‘Müstehcenlik’ ve ‘Terör Örgütü Propagandası Yapmak’ en çok başvurulan araçlar. Özellikle sosyal medya paylaşımları ve barışçıl eylemlere dahiliyet bu maddeler üzerinden birer suç unsuru gibi sunuluyor.”
Soruşturma dosyalarının içeriğine dair de bilgi veren Yurt, dosyaların somut vakalardan ziyade “niyet okuma” üzerine kurulu olduğunu belirtti:
“Savcılık ve emniyet, AYM tarafından hukuka aykırılığı tescillenmiş sanal devriye sistemlerine ve şablon ifadelere dayanıyor. Adli makamların kısıtlayıcı bir tedbir dahi uygulamadığı zayıf şüpheler, üniversite idaresi tarafından ‘ağır disiplin suçu’ sayılıyor. Bu bir yetki aşımı ve fonksiyon gaspıdır.”
İsnadın somutlaştırılmaması bir hak ihlali
En temel hak ihlalinin kişinin neyle suçlandığını tam olarak bilmeden savunma yapmaya zorlanması olduğunu söyleyen Yurt, idarenin, adli makamlarca suç teşkil etmediği tespit edilen eylemleri ısrarla disiplin suçu saymasının da bir fonksiyon gaspı ve yetki aşımı olduğunu aktardı. Ayrıca, savunma makamının aleyhindeki delillere erişiminin engellenmesi ve silahların eşitliği ilkesinin çiğnenmesinin de çok yaygın olduğunu belirtti.
“Bu, üniversitelerin demokratik kimliğine sistematik bir saldırıdır”
Avukat Furkan Yurt, LGBTİ+’lara yönelik açılan soruşturmalarda görülen artışı üniversitelerin demokratik kimliğine yönelik sistematik bir saldırı olarak değerlendirdiğini belirtti:
“Bu süreç, siyasal iktidarın homojen toplum tahayyülünün ve akademik özgürlük alanının daraltılmasının bir sonucudur. Soruşturmalar çoğu zaman hukuk sınırları içerisinde kalmaktan ziyade öğrencileri yıldırma ve eğitim haklarını hedef alma amacı taşıyor. Bu, üniversitelerin demokratik kimliğine yönelik sistematik bir saldırıdır.”
Av. Serhat Alan: “İfade özgürlüğü disiplin suçu sayılıyor”
İstanbul Barosu’ndan Avukat Serhat Alan, öğrencilere açılan soruşturmaları ikiye ayırıyor: üniversitelerin kendi bünyesinde YÖK Kanunu ve YÖK Disiplin Yönetmeliği’ne dayanarak gerçekleştirdiği idari disiplin soruşturmaları ile savcılık ve emniyet eliyle yürütülen ceza soruşturmaları.
Avukat Alan, üniversitelerdeki soruşturma mekanizmasının işleyişini şu sözlerle özetledi:
“Üniversitelerin açtığı soruşturmalar da ikiye ayrılıyor: Birincisi, kendi bünyelerinde öğrencilerin gerçekleştirmiş olduğu eylem ve örgütlenmelere yönelik doğrudan yürüttükleri soruşturmalar. Diğeri de aslında bir öğrenci hakkında ceza soruşturması söz konusu olduğunda emniyet tarafında fişleme yapmak suretiyle üniversiteye bildirim yapılıyor ve 2547 sayılı YÖK Kanunu üzerinden disiplin soruşturması açılıyor.”
Alan’a göre afiş asmak, bildiri dağıtmak veya eyleme katılmak gibi ifade özgürlüğü kapsamındaki faaliyetler, emniyetin “2911 Sayılı Kanuna Muhalefet” veya “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” gibi suç isnatlarıyla birleşerek disiplin dosyalarına giriyor.
“Kurumsallaşan bir LGBTİ+ karşıtı nefret siyaseti söz konusu”
Soruşturmalardaki artışı devletin LGBTİ+’lara dönük saldırı rejimiyle ilişkilendiren Alan, cümlelerini şunları söyledi:
“Aslında bu soruşturmaların artışının amacı çok belli. Devlet LGBTİ+’lara yönelik bir saldırı rejimi içerisinde hareket ediyor. Özellikle 2015 sonrası dönemde yasaklama rejimiyle LGBTİ+ onur yürüyüşleri ve etkinliklerinin engellenmesi ardından, İstanbul Sözleşmesi’nin feshinden önceki süreçten bu yana uzanan bir suçlulaştırma dönemi, aile yılı ilanı ile de iyice gün yüzüne çıkan ve kurumsallaşan bir LGBTİ+ karşıtı nefret siyaseti söz konusu. Devlet hem bu dayanışmayı engellemek hem de LGBTİ+ görünürlüğünü görünmez kılmak, yıldırmak ve örgütlenmelerinin önüne set çekmek için soruşturma aracını kullanıyor.”
Alan, bu baskıların gençlik hareketi üzerindeki etkisine dikkat çekerek “Özellikle 19 Mart 2025 sonrası süreçte gençlerin itiraz sesi daha da yükselen ve örgütlenen bir ivme yakalamış durumdayken üniversitelerde bulunan genç LGBTİ+’ları izole etmek ve gençliğin ivmesini kesmek için de kullanıldığını ifade etmek gerekiyor” dedi.
Avukat Serhat Alan, bu soruşturmalarda en sık yaşanan hak ihlallerinin ifade özgürlüğünün ve örgütlenme özgürlüğünün ihlali olduğunu aktardı ve şöyle devam etti:
“Soruşturma açılmasına konu olan eylemler bu iki hak kapsamda korunan eylem ve söylemler olduğu için ilk ihlaller bu alanda oluşmaya başlıyor. Ardından usul olarak; emniyetin daha kesinleşmemiş, suç üzerinden hüküm giymemiş biri ile ilgili fişleme yapması ve hakkında yürütülen ceza soruşturmasının dayanak gösterilmesi masumiyet karinesinin, dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlalidir. Kritik olan durum, LGBTİ+’lar söz konusu olduğunda ayrımcılık yasağı ihlalinin gerçekleşme ihtimalinin yüksek olmasıdır.”
“Mevzuat toplumsal cinsiyet merceğinden yoksun”
Alan, LGBTİ+ öğrencilerin kampüs yaşamında karşılaştığı ayrımcılığın mevzuatın toplumsal cinsiyeti göz etmediğiyle de ilişkili olduğunu söyledi:
“Aslında YÖK mevzuatı ve okulların iç mevzuatları topyekün bir biçimde LGBTİ+’ları ayrımcılığa maruz bırakma eğiliminde. Bunun sebebi olarak mevzuat içerisindeki tüm düzenlemelerin toplumsal cinsiyet merceğinden yoksun şekilde düzenlenmiş olması gösterilebilir.”
Alan, kampüslerdeki somut ayrımcılık alanlarını ise şöyle belirtti:
“Cinsiyet beyanının esas alınmamasından kampüs içerisindeki tuvalet, yurt, spor alanları vb. her alanın ikili cinsiyet sistemine göre düzenlenmiş olmasına; etkin çalışan CİTÖK/CTS/CİTÖB kurumlarının olmamasından diploma isim değişikliklerine kadar birçok ayrımcılık alanı söz konusudur.”
27 Nisan’da soruşturmalara dönük basın açıklaması gerçekleştirildi
Hakkında soruşturma açılan öğrenciler için bugün (27 Nisan) İstanbul Üniversitesi’nde bir basın açıklaması gerçekleştirildi. İstanbul Üniversitesi Öğrenci Meclisi tarafından düzenlenen basın açıklaması şu şekilde:
BASINA VE KAMUOYUNA
İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa (İÜC) rektörlüğü, öğrenciler üzerindeki baskı politikalarını her geçen gün daha da arttırmaktadır.
Şubat 2026 tarihinde 13 öğrenci hakkında; katıldıkları barışçıl eylemler ve gözaltına alınmaları gerekçe gösterilerek disiplin soruşturmaları başlatılmıştır. Bu soruşturmaların dayanağı olarak öğrencilerle paylaşılmayan, içeriği gizlenen bir emniyet yazısı gösterilmiştir. Bu durum, savunma hakkının en temel unsuru olan “suçlamayı bilme hakkını” açıkça ihlal etmektedir.
Soruşturmalar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz.
Süreçte bazı öğrencilere yöneltilen “Pişman mısın?” sorusu, disiplin mekanizmalarının öğrencileri baskı altına alma ve itirafa zorlama aracına dönüştüğünü göstermektedir.
Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.
Henüz bu süreçlerin üzerinden iki ay bile geçmeden, İÜC kayyum rektörlüğü bu kez bir LGBTİ+ aktivist hakkında “terör örgütü propagandası” iddiasıyla disiplin soruşturması başlatmıştır. Üstelik ortada ne bir iddianame ne de açılmış bir dava dosyası bulunmaktadır.
Ayrıca bu soruşturma, YÖK Disiplin Yönetmeliği’nin 54/5 maddesine (kopya teşebbüsü fiiline ilişkin düzenleme) dayandırılmaktadır. İsnat edilen fiil ile hukuki dayanak arasındaki açık çelişki, sürecin keyfi ve hukuki temelden yoksun yürütüldüğünü göstermektedir.
Savunma için ek süre talep edilmesine rağmen, emniyetin “30 gün içinde tamamlanmalı” yönündeki bildirimi gerekçe gösterilerek bu talep reddedilmiş; böylece savunma hakkı fiilen ortadan kaldırılmıştır.
Bu noktada açıkça vurguluyoruz: Kampüs çıkışlarında öğrencileri takip etmek, fişlemek ve tehdit etmek açık bir taciz ve sindirme yöntemidir. Bu uygulamalar öğrencilerin güvenliğini hedef almakta ve kampüs yaşamını baskı altına almaktadır.
Bu baskı ikliminin sonuçları hepimizin hafızasındadır. İlayda Zorlu, aile–devlet–polis işbirliğiyle yürütülen baskı ve yönlendirme süreçlerinin ardından hayattan koparılmıştır. Bu kayıp, kampüslerde ve dışında yürütülen baskı politikalarının yarattığı ağır sonuçları bir kez daha göstermektedir.
YÖK, polis, medya, bu abluka dağıtılacak!
Bu nedenle açıkça söylüyoruz: Kampüslerde öğrencileri takip edenler, tehdit edenler bilsin ki bu bir tacizdir. Kabul etmiyoruz.
Yaşasın örgütlü mücadelemiz.
Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında güvence altına alınan toplantı, gösteri ve basın açıklaması yapma hakkı izin şartına bağlanamaz. AİHM ve Danıştay içtihatları da barışçıl eylemlere yönelik ölçüsüz müdahalelerin hukuka aykırı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu süreçler yalnızca bireysel değil; kampüslerde ifade özgürlüğüne, örgütlenme hakkına ve LGBTİ+ varoluşuna yönelik sistematik bir baskıdır.
Aile yılı adı altında LGBTİ+ ları kampüslerden sürmeye çalışan atanmışlar şunu bilsin ki LGBTİ+ lar yıllardır ne sokaktan ne de kampüslerden vazgeçmedi vazgeçmeyecek.
Biz, İstanbul ünivesitesi Cerrahpaşa öğrencileri olarak üniversitelerin bağımsız, demokratik ve bilim üretme alanları olması gerektiğini düşünüyor, inanıyor ve bunun için de üzerimize düşeni yapıyor yapacağız.
Açılan hukuksuz soruşturmalarla, yıldırma politikalarıyla bizi baskı altına almaya çalışanlara burdan sesleniyoruz,
YÖK, kayyım, medya, bu abluka dağıtılacak! Üniversiteler bizimle özgürleşecek!
Hakkında soruşturma açılan tüm arkadaşlarımızı savunuyor mücadelemizden geri adım atmıyoruz.
Editör notu: Güvenlik sebebiyle trans aktivist arkadaşımızın yalnızca seçilmiş ismini kullandık.
Türkiye’nin son 48 yılına damga vuran PKK başlığı ile tartışılan Kürt sorunu, pek çok cumhurbaşkanı, onlarca başbakan hükümet, içişleri ve dış işleri bakanı ile genelkurmay başkanını eskitti. 1978 yılından 27 Şubat 2025 tarihine kadar geçen bu sürede, bu sorunun diğer tarafında ise Abdullah Öcalan değişmeyen aktör olarak duruyor.
Kolaj: Niha+
Yüz yılı aşkın geçmişi olmasına rağmen, Türkiye tarihinin son elli yılına damgasını vuran PKK başlığı ile birlikte tartışılan Kürt sorunu, sadece Türkiye tarihinin bir çatışma kronolojisi değil, aynı zamanda devletin kurumsal yapısının ve yönetim biçiminin nasıl dönüştüğünü de gösteren bir ayna durumunda.
O yüzden 48 yıllık bu uzun süreci kapsayan Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yandan Kürt sorununun nasıl bir değişim seyri izlediğinin, “red”, “imha”, “diyalog” ve “güvenlikçi statüko” arasında gidip gelen dönüşümün tarihi iken, bir yandan da nice hükümet, cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri, dış işleri ve savunma bakanı ile genelkurmay başkanının değişimini gösteren istatistiklerin tarihidir.
Devletin resmi söylemde Kürt sorunu olarak değil daha çok “terör” söylemi ile değerlendirdiği 48 yıl boyunca farklı partilerden gelen neredeyse tüm bakanların ortaklaştığı husus, ”Son teröriste kadar mücadele” vurgusu oldu. Süleyman Demirel’in “29. Kürt İsyanı” olarak nitelendirdiği ve Kürt sorununun bir sonucu olduğu yönünde yaygın bir görüşle değerlendirilen PKK’nin kurulduğu günden, kendisini feshettiğini açıkladığı güne kadar konu devlet tarafından “terör” şeklinde tasvir edildi. 12 Eylül’ün postallarından bugünün SİHA’lı sınır ötesi doktrinine kadar, Kürt meselesi hep bir “imha ve asayiş” parantezine sıkıştırmaya çalışıldı.
ANKARA SİCİLİ VE HAFIZA ARŞİVİ: 1978 – 2026
Odak ve Süreç Aktörleri
1978 – GünümüzAbdullah Öcalan
Fis’ten İmralı’ya uzanan sürecin odağı. 2025’te örgütün tasfiyesini isteyen tarihi fesih çağrısını yaptı.
1997 – GünümüzDevlet Bahçeli
2024 sonbaharında yaptığı “İmralı Meclis’e gelsin” çıkışıyla 48 yıllık düğümü çözen hamleyi yaptı.
Cumhurbaşkanlığı ve Liderlik
2003 – 2026Recep Tayyip Erdoğan
Meseleyi “Kürt sorunu benim sorunum”dan “Bekâ meselesi”ne, oradan da 2025 finaline taşıyan ana yönetici.
1989 – 1993Turgut Özal
Tabuyu yıkan ilk sivil hamle. PKK ile diyalog ihtimalini devlet nezdinde ilk tartışan lider.
1991 – 2000Süleyman Demirel
“Kürt Realitesi” çıkışını yapan ancak OHAL ve sert güvenlikçi politikaların mimarı olan devlet aklı.
Güvenlik ve Sorumluluk Durakları
1996Mehmet Ağar
“Bin operasyon” dönemi. Karanlık ilişkiler ağı ve meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” metaforu.
2016 – 2023Süleyman Soylu
Kayyım rejimi ve “Sınır ötesinde kurutma” doktriniyle sandığın yerine güvenliği koyan figür.
2010 – 2026Hakan Fidan
Oslo’dan bugüne çözümün ve operasyonların arka kapı diplomasisindeki en kritik siyasi akıl.
* Bu çizelge, NihaPlus’ın resmi kayıtlarından derlenmiş bir siyasi sicil özetidir.
Fis’ten 12 Eylül’e: Ankara’nın ‘asayiş’ parantezi
Kürt meselesinin modern tarihteki önemli dönemlerinden birinin temeli, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde PKK’nin kuruluşuyla atıldı. Bu toplantıya, 1978’den önce “Apocular” olarak bilinen yapıdan Abdullah Öcalan ve 21 kurucu üye katıldı. Toplantı, PKK’nin birinci kongresi olarak kabul edilir. PKK’nin ideolojik kökeni, Öcalan’ın 1970’li yıllarda Ankara Üniversitesi’nde şekillendirdiği siyasi çizgiye dayanır. Öcalan’ın örgütsel geçmişi 1974’te Marksist bir yapı olan Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği ile başlar.
ANKARA SİCİLİ
CUMHURBAŞKANIFahri Korutürk
BAŞBAKANLARBülent Ecevit (42. Hükümet), Süleyman Demirel (43. Hükümet)
İÇİŞLERİİrfan Özaydınlı, Hasan Fehmi Güneş, Vecdi İlhan, Mustafa Gülcügil
DIŞİŞLERİGündüz Ökçün, Hayrettin Erkmen
GENELKURMAYSemih Sancar, Kenan Evren
Türkiye, bu dönem öğrencilerin öncülük ettiği güçlü bir devrimci yapı ile sağ grupların çatışması ve ekonomik krizin gündemini tartışıyordu. O dönemde, Ankara Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün gözetiminde, ancak siyasi iradenin sürekli sarsıldığı bir kriz iklimindeydi. Bülent Ecevit liderliğindeki 42. ve ardından kurulan Süleyman Demirel liderliğindeki 43. hükümetler, kendilerinden önceki hükümetler döneminde olduğu gibi, kısa ömürlü yönetimleri boyunca Kürt meselesini, “bölücü faaliyetler” kapsamında teknik bir dosya olarak değerlendirdi. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan İrfan Özaydınlı ve Hasan Fehmi Güneş (Ecevit dönemi), Kürt halkının bölgedeki hak arayışlarını ve artan baskıları “bölücü faaliyet” ve “asayiş sorunu” çerçevesinde ele alıyordu. Yaşananların Kürt sorununun bir sonucu olduğu, devletin ve hükümetin “resmi” gündeminde kabul edilmiyordu.
1979’da Urfa-Siverek hattında yaşanan hareketlilik güvenlik bürokrasisinin dikkatini çektiğinde, Ankara’da Demirel kabinesinde İçişleri koltuğunda Mustafa Gülcügil , Dışişleri Bakanlığı koltuğunda ise Gündüz Ökçün ve sonra Hayrettin Erkmen vardı. PKK ile bölgedeki Ankara’daki siyasi güçlerle ilişkili olan kimi aşiretler arasında yoğun bir çatışma baş göstermişti bu dönemde. Gazete manşetlerinde her gün haber olmaya, sivil ve askeri yöneticilerin gündemlerinin ana maddesi haline gelmeye başlamıştı, o dönemki adıyla “Apocular”.
Siyasi yelpaze Ecevit ve Demirel hükümetlerinin arasında el değiştiriyordu. Bu siyasi sirkülasyonun tam merkezinde, sivil siyasetin çözüm üretemediği her an, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in temsil ettiği askeri vesayetin alanını biraz daha genişletiyordu. Ankara’nın aktörleri meseleyi “feodalitenin çözülmesiyle bağlantılı marjinal gruplar” olarak sunarken, aslında demokratik kanallar hızla kapanıyor ve Türkiye, Diyarbakır 5 No’lu gibi ağır hak ihlalleriyle hafızalara kazınacak olan 12 Eylül karanlığına doğru sürükleniyordu. Yarım asırlık bu parantez açılırken, Ankara’da aktörler değişirken, sorunun boyutu ve resmi yaklaşım daha da derinleşiyordu.
1980’ler: Darbe, inkâr ve Diyarbakır 5 No’lu vahşeti
DARBE VE İSTİKRAR ARAYIŞI
CUMHURBAŞKANIKenan Evren (Cunta Lideri)
BAŞBAKANLARBülent Ulusu (44. Hükümet), Turgut Özal (45. ve 46. Hükümetler)
İÇİŞLERİOrhan Eren, Selahattin Çetiner, Ali Tanrıyar, Yıldırım Akbulut
12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin siyasi tarihinde bir kırılma noktası olmanın ötesinde, Kürt sorununun demokratik çözüm zemininden tamamen koparıldığı karanlık bir miladı temsil eder. Cunta liderliğini üstlenen Orgeneral Kenan Evren’in yönetimi, Kürt kimliğini sadece bir “asayiş” meselesi değil, doğrudan devletin bekasına yönelik bir “siyasi tehdit” olarak konumlandırdı. Bu dönem, Kürtlerin en temel insan haklarının askıya alındığı, ana dilin yasaklandığı ve kimlik taleplerinin ağır işkence tezgahlarından geçirildiği bir sistematik baskı sürecine dönüştü.
Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi
Demokratik siyasetin tasfiye edildiği bu yıllarda, Başbakanlık koltuğuna oturtulan Bülend Ulusu ve İçişleri Bakanlığı’ndaki Selahattin Demircioğlu, askeri vesayetin inşa ettiği bu baskı rejiminin icracı figürleri olarak tarihteki yerlerini aldılar. Devletin çekirdek hafızasında Kürtlerin “dağlı Türkler” olarak yeniden tanımlandığı bu evrede, Ulusu ve Demircioğlu liderliğindeki bürokrasi, sahadaki hak ihlallerini bir “devlet disiplini” olarak meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak bu yönetimlerin imza attığı her baskıcı uygulama, sorunu daha da derinleştirdi.
Bu dönemin asıl trajedi merkezi ise, sadece bir hapishane değil, aynı zamanda bir “radikalizasyon laboratuvarı” işlevi gören Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi oldu. Kenan Evren ve cunta yönetiminin talimatlarıyla yürütülen insanlık dışı işkenceler, Kürt siyasi hareketinin hafızasında silinmeyecek izler bırakırken, Ankara’nın aktörleri bu vahşeti “disiplin” başlığı altında raporluyordu. Dışişleri koltuğunda İlter Türkmen oturuyordu ve darbe yönetimi, uluslararası camiada “darbe için anlayış” talep ediyorlardı. Darbe yönetiminin Türkiye içinde ve dışındaki mesaisi, sorunu çözmekten ziyade inkârı anayasal bir metne (1982 Anayasası) dönüştürmeye hizmet etti.
1980’li yıllar boyunca koltuktan geçen isimler, Kürt kimliğini yasaklayan kararların altına imza atarken, aslında çözümü değil, çatışmanın en şiddetli evresini (1984 Eruh-Şemdinli saldırıları) bizzat hazırlıyorlardı. Bülend Ulusu’dan Turgut Özal’a devredilen enkaz, sadece bir asayiş dosyası değil, milyonlarca insanın köksüzleştiği ve demokratik aidiyet duygusunun ağır hasar aldığı bir Türkiye gerçeğiydi. Ankara’nın bu “geçici” kadroları, 12 Eylül’ün postalları altında kimliği yok saymaya çalışırken, bugün hala içinden çıkılamayan o devasa parantezin asıl mimarları olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini aldılar.
1990’lar: Çatışmanın doruk noktası, OHAL ve boşaltılan köyler
SİS VE SİRKÜLASYON
CUMHURBAŞKANITurgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer
BAŞBAKANLARAli Bozer (9 Gün), Y. Akbulut, M. Yılmaz, S. Demirel, T. Çiller, N. Erbakan, B. Ecevit
İÇİŞLERİAhmet Selçuk, Mustafa Kalemli, Abdulkadir Aksu, Sabahattin Çakmakoğlu, İsmet Sezgin, Mehmet Ağar (126 Gün), Meral Akşener, Sadettin Tantan, R. K. Yücelen
DIŞİŞLERİHikmet Çetin, Mümtaz Soysal, Erdal İnönü, Deniz Baykal, İsmail Cem
GENELKURMAYNecip Torumtay, Doğan Güreş, İ. H. Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu
1990’lar, Türkiye-PKK çatışmasının en kanlı dönemini oluşturdu. Bu on yıla Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’in başbakanlıkları, Doğan Güreş’in genelkurmay başkanlığı damga vurdu. Kürt coğrafyasını kapsayan Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları çerçevesinde devlet, geniş çaplı güvenlik operasyonlarına başvurdu. Bu dönemde İçişleri Bakanlığı koltuğuna İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a, Meral Akşener’e kadar pek çok isim geçti.
Bu on yıl, siyasetçiler “güvenlik patronları” ile birlikte yeni bir konsept geliştirdiğine şahitlik edildi. İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a devredilen içişleri koltuğu, artık “rutin dışı” operasyonların karargâhıydı. 3 bin 428 köyün boşaltılması ve faili meçhul cinayetler, Ankara’nın meseleyi bir “imha” siyasetiyle ele aldığını gösteriyordu. Ağar’ın çok sonraları söylediği meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” sözü, o dönemin devlet hafızasının özetiydi.
TBMM’nin 1998 yılında hazırladığı rapora göre 3 bin 428 köy ve mezranın boşaltıldığı ve yaklaşık 500 bin insanın zorla yerinden edildiği belgelendi. Bazı siyasi parti ve sivil toplum örgütlerine göre ise bu rakamlar daha yüksek: 4 bin yerleşim yeri boşaltılmış, yaklaşık 3,5 milyon yurttaş iç göçe zorlandı. İnsan Hakları Derneği (İHD), 2025 yılında TBMM’de kurulan komisyona sunduğu raporda, 1991-2024 dönemini kapsayan çatışmalı süreçte 9 bin 454’ü sivil olmak üzere toplam 36 bin 409 kişinin yaşamını yitirdiğini belgeledi.
Tansu Çiller ve Mehmet Ağar
Bu tablonun en önemli siyasi kırılmalarından biri 1993’te yaşandı. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Turgut Özal oturuyordu. Özal, bir yandan ‘bir avuç şaki’ nitelemesiyle geleneksel asayiş dilini ve köy koruculuğu gibi güvenlikçi enstrümanları devreye sokarken, diğer yandan ‘Kürt realitesi’ vurgusuyla tabu sayılan diyalog kanallarını zorlayan pragmatik bir ikilemi temsil ediyordu. Özal, PKK ile diyalog olasılığını kamuoyu önünde dışlamayan nadir liderlerden biri olarak kayıtlara geçti. PKK Mart ayında ateşkes ilan etti. Ancak Nisan ayında Özal’ın ani ölümüyle bu pencere kapandı. Özal’ın ölümünün hemen akabinde, 24 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ kara yolunda, sivil kıyafetli ve silahsız 33 asker öldürüldü. Olay, o tarihe kadar ilan edilmiş tek taraflı PKK ateşkesinin fiilen sona ermesi anlamına geldi. Tansu Çiller’in (50. Hükümet) Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla güvenlik politikası daha sert bir çizgiye kaydı. Çiller’in, “Elimizde PKK’ye yardım eden Kürt iş adamlarının listesi var” açıklamasından sonra başlayan faili meçhul cinayetler dalgası, 1990’ların karanlık mirası oldu.
2000’ler: AB süreci, “Demokratik Açılım” ve Oslo Görüşmeleri
AÇILIM VE TIKANMA
CUMHURBAŞKANIAhmet Necdet Sezer, Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLARAbdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu
DIŞİŞLERİYaşar Yakış, Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu
GENELKURMAYHilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Işık Koşaner, Necdet Özel
1999 yılı, Kürt meselesinin hem hukuki hem de siyasi düzlemde yeni bir evreye evrildiği çok katmanlı bir dönüm noktası oldu. Bülent Ecevit liderliğindeki 56. ve 57. hükümetler döneminde Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi, sahada çatışmaların hızını kesse de Ankara’nın demokratik çözüm kapasitesini yeni bir sınavla baş başa bıraktı. İmralı Adası’nda kurulan yargılama düzeni, AB üyelik sürecinin yarattığı baskıyla birleşince, Türkiye, idam cezasının kaldırılması gibi köklü bir yasal dönüşüme imza attı. Bu dönemde içişleri bakanlığı koltuğuna oturan Sadettin Tantan ve Rüştü Kazım Yücelen ile Dışişleri Bakanı İsmail Cem, meselenin yasal çerçevesini uluslararası standartlara yaklaştırmaya çalışırken, siyasetin ömrü, bu reformları toplumsal bir barış projesine dönüştürmeye henüz yetmiyordu.
2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesi, devletin geleneksel güvenlikçi dilinde pragmatik bir kavis yarattı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ardından Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’ne çıkışı, Ankara’da “Kürt sorunu” ifadesinin en üst düzeyde telaffuz edildiği yeni bir iklimi başlattı. Mart 2009’da Gül’ün “İyi şeyler olacak” açıklamasıyla somutlaşan “Demokratik Açılım”, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın koordinasyonunda kapsamlı bir politika paketi olarak sunuldu. Ancak bu sivil arayış, devletin çekirdek yapısındaki statüko ile demokratik reform talepleri arasındaki kadim gerilime çarpmaktan kurtulamadı.
Aynı dönemde, arka planda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da dahil olduğu ve kamuoyuna “Oslo Görüşmeleri” olarak yansıyan KCK yöneticileriyle gizli diplomasi trafiği, Ankara’nın çözüm için muhataplık arayışını belgeledi. 19 Ekim 2009’da Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yapan 34 PKK’linin on binlerce kişi tarafından karşılanması, toplumsal barış umudunu canlandırsa da siyasi aktörlerin bu süreci anayasal bir zemine oturtamaması krizi derinleştirdi. Henüz Habur’un yankıları sürerken, Aralık 2009’da Anayasa Mahkemesi’nin Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP) kapatması, demokratik siyaset kanallarının yargısal bir müdahaleyle tıkanması anlamına geliyordu.
Bu on yıllık süreçte, Abdülkadir Aksu’dan Beşir Atalay’a devredilen içişleri koltuğu ve genelkurmay başkanlığı makamında değişen Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ gibi isimler, mesailerinin sonunda birer “geçici aktör” olarak yerlerini yenilerine bıraktılar. Ankara, Avrupa Birliği uyum yasalarıyla hak alanını genişletmeye çalışsa da her reform adımı, demokratik bir anayasa ile taçlandırılamadığı ölçüde, yerini yeniden güvenlikçi reflekslere ve yargısal engellere terk ediyordu.
2013–2015: “Çözüm Süreci” ve Dolmabahçe Mutabakatı
2013’ün başında, devlet-PKK müzakerelerinin yeni bir halkası başladı. Bu kez süreç daha açık bir biçimde yürütüldü: HDP’nin İmralı heyeti Öcalan ile görüşmeler yaptı. 21 Mart 2013’te Öcalan’ın mektubu Diyarbakır Newroz’unda okundu. Sürecin en somut çıktısı, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, HDP heyetiyle yürütülen diyalog trafiğinin merkezinde yer aldılar. 28 Şubat 2015’te açıklanan Dolmabahçe Mutabakatı, bu aktörlerin çözüm arayışındaki en somut eşiği oldu. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mutabakatı tanımadığını açıklaması ve Haziran 2015 seçimleri sonrası değişen siyasi dengeler, bu isimlerin yürüttüğü politikanın da sonunu getirdi. Efkan Ala ve Yalçın Akdoğan, çözüm sürecinin sona ermesiyle birlikte kademeli olarak karar mekanizmalarından uzaklaşırken, Başbakan Ahmet Davutoğlu da yerini Binali Yıldırım’a devrederek bu sirkülasyonun bir parçası oldu.
2016 Sonrası: Kayyım politikasının anatomisi
GÜVENLİKÇİ FİNAL
CUMHURBAŞKANIR. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANBinali Yıldırım (Sistem Değişikliği Öncesi)
İÇİŞLERİEfkan Ala, Süleyman Soylu, Ali Yerlikaya
DIŞİŞLERİMevlüt Çavuşoğlu, Hakan Fidan
GENELKURMAYHulusi Akar, Yaşar Güler, Metin Gürak
2016 sonrası ilan edilen OHAL ve sistem değişikliği, Ankara’nın “güvenlikçi” doktrini yeni isimlerle tahkim ettiği bir dönemi başlattı. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Süleyman Soylu, 674 sayılı KHK ile Belediye Kanunu’na eklenen düzenlemeyi işleterek, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atama politikasını yedi yıl boyunca sürdürdü. Soylu döneminde, demokratik temsil hakkı ile güvenlik bürokrasisi arasındaki gerilim yargısal ve operasyonel süreçlerle yönetildi. 2023 yılında görevi Ali Yerlikaya’ya devreden Soylu’nun ardından Ankara, sınır ötesi operasyonları Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler yönetimindeki askeri stratejilerle sürdürdü.
2024 yerel seçimleri sonucunda bölgedeki sandık iradesinin DEM Parti lehine tescillenmesi, 48 yıllık bu süreçte değişen onlarca başbakan, içişleri ve dışişleri bakanına rağmen meselenin toplumsal meşruiyet zeminini koruduğunu gösterdi. Bugün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yönetimindeki süreç, 1978’den bu yana aktörlerin hızla değiştiği ancak çözüm yöntemlerinin anayasal bir statüye kavuşamadığı o tarihsel parantezin en güncel halkasını oluşturuyor.
2025 ve sonrası: “Fesih” çağrısı ve belirsizliğini koruyan soru
2024 yılının sonbaharı, Ankara’da devletin geleneksel güvenlik politikalarının dışına çıkan yeni bir siyasi dilin kurulduğu bir dönemeç oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin meclis kürsüsünden yaptığı çıkış, on yıllardır süren çatışmalı sürecin muhataplık zeminini doğrudan İmralı’ya taşıyan bir hamle olarak kayıtlara geçti. Bu siyasi irade beyanının ardından, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, PKK’ye silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütsel yapıyı dağıtma yönünde açık bir çağrıda bulundu. Bu çağrıya yanıt veren örgüt, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde topladığı 12. Kongresinde, 27 Kasım 1978’den bu yana sürdürülen “PKK” adıyla yürütülen faaliyetlerin sonlandırılması kararını ilan etti.
Fesih ilanıyla birlikte mesele yeniden meclis zeminine taşınsa da, siyasi irade ile devletin kurumsal hafızası arasındaki gerilim varlığını sürdürdü. Meclis bünyesinde kurulan ve süreci raporlaştırmakla görevlendirilen komisyonun hazırladığı metin, çözümün adlandırılması konusunda geleneksel devlet dilinin dışına çıkamadı. Raporda “Kürt sorunu” tanımına yer verilmemesi, insan hakları savunucuları ve siyasi özneler tarafından meselenin anayasal zeminle buluşturulması önündeki kurumsal bir engel olarak değerlendirildi. Abdullah Öcalan ise fesih kararının birinci yıl dönümünde (Şubat 2026) yayımladığı mesajda, 27 Şubat 2025 çağrısının tercihin açıkça siyasetten yana yapıldığının bir beyanı olduğunu vurguladı.
Türkiye, 1978’den 2026’ya uzanan bu 48 yıllık süreçte; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yönetimindeki son evreye gelene dek pek çok başbakan ve onlarca içişleri bakanı eskitti. Siyasi aktörlerin hızla değiştiği, “son teröriste kadar mücadele” vaadinden “mecliste fesih çağrısına” kadar pek çok söylemin denendiği bu yarım asırlık sicil, gelinen noktada isimlerin geçiciliğini bir kez daha tescilledi. Bugün Ankara, PKK’nin feshi sonrası oluşan yeni tabloda, çözümün sadece isimlerin ve makamların değişimiyle değil, onlarca hükümetin ertelediği o demokratik ve anayasal zihniyet dönüşümünde yattığı gerçeğiyle yüzleşmeye devam ediyor.
Yazılan ama uygulanmayan raporlar
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yanıyla da “yazılan ama uygulanmayan” raporlar tarihidir. Tarihçi Mehmet Bayrak, Kürt sorununu devlet açısından “Devlet aklı resmi planda ret ve inkarcı, gizli planda itirafçı ve kabulcu” diyerek tarif ediyor. 1978’den bu yana İçişleri Bakanlığı’nın asayiş bültenlerinden, Meclis Araştırma Komisyonu’nun binlerce sayfalık tutanaklarına kadar her belge, aslında bir çözümsüzlüğün anatomisini sunuyor. Devletin kendi kurumlarına hazırlattığı bu raporlar, “terörle mücadele” başlığı altında nelerin feda edildiğini de gözler önüne seriyor.
1990’lı yıllar, devletin sadece silahla değil, “rutin dışı” yapılarla sahaya indiği yıllardı. 1993’te kurulan Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu, aslında buzdağının görünen kısmını yansıtıyordu.
Komisyonun ulaştığı veriler, Mehmet Ağar’ın “Bin operasyon” sözünün sahadaki karşılığını belgeliyordu. Ancak Ağar döneminin asıl sembolü, devlet içindeki karanlık ilişkiler ağını tarif eden o meşhur ‘bir tuğla çekersem duvar yıkılır’ metaforuydu. İçişleri Bakanlığı, bu duvarın arkasındaki JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları ‘devlet sırrı’ kapsamına alarak rafa kaldırdı.
Rapora göre, özellikle 1992-1994 yılları arasında bölgedeki cinayetlerin büyük bir kısmı “devlet içindeki kontrolsüz güçler” tarafından işlenmişti. Ancak İçişleri Bakanlığı, bu raporların gereğini yapmak yerine, JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları “devlet sırrı” kapsamına alarak rafa kaldırdı.
Bu raporlar bugün hala Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’ndaki adalet arayışının anlamını gözler önüne seriyor.
1990’ların ikinci yarısında hazırlanan raporlar, İçişleri Bakanlığı’nın “güvenlikli bölge” stratejisinin toplumsal maliyetini ortaya koyuyordu.
Turgut Özal’ın ölümünün ardından ivme kazanan köy boşaltmalar, 1997 yılına gelindiğinde 3.000’den fazla yerleşim yerinin haritadan silinmesiyle sonuçlanmıştı. TBMM Göç Komisyonu Raporu’na göre (1998), yaklaşık 1 milyon insan yerinden edilmişti.
Dönemin İçişleri Bakanları, bu göç dalgasını “gönüllü” olarak lanse etmeye çalışsa da, sivil toplum kuruluşlarının (İHD, MAZLUMDER) raporları, yakılan ekinleri, kurşunlanan büyükbaş hayvanları ve “ya korucu ol ya da git” dayatmasını tarihe not düşüyordu.
AKP döneminin “Demokratik Açılım” sürecinde Beşir Atalay’ın koordinasyonunda yürütülen çalışmalar, sorunun sadece bir asayiş meselesi olmadığını kabul ediyor ancak somut bir sonuca dönüşmüyordu.
Bu çalışmalarda “entegrasyon”, “ana dilde kültürel haklar” ve “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” gibi kavramlar geçiyordu. Ancak bu kavramlar, devletin geleneksel kırmızı çizgileriyle (üniter yapı kaygısı) çarpışınca, 2011’den itibaren yerini yeniden “operasyonel” raporlara bıraktı. 2013-2015 Çözüm Süreci döneminde hazırlanan “Akil İnsanlar Heyeti Raporları”, toplumun büyük bir kısmının barışa hazır olduğunu ancak “güven” sorununun aşılamadığını gösteriyordu.
2016 sonrası, raporların içeriği tamamen “kayyım atamalarının gerekçelendirilmesi” üzerine kuruldu. Süleyman Soylu döneminde, seçilmiş belediye başkanlarını birer “lojistik destek birimi” olarak tanımlanarak kayyım rejimi yasallaştırmaya çalışıldı.
Bu çalışmalar, binlerce sayfalık iddianamelere temel oluştururken, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi gibi uluslararası kurumlar, hazırladıkları raporlarda bu durumun “seçme ve seçilme hakkının gaspı” olduğunu belirtti.
Dışişleri’nin savunma hattı
Dışişleri Bakanlığı ise bu süreçte 26 farklı isim tarafından yönetildi. Uluslararası raporlar, Türkiye’nin AİHM’deki mahkumiyet dosyalarının %70’inin “Kürt sorunu odaklı hak ihlalleri” (yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı) olduğunu gösteriyor.
Hakan Fidan döneminde diplomasi raporları artık “sorunun sınır dışına ihracı” üzerine kuruluyor. Irak ve Suriye’nin kuzeyine dair hazırlanan harekat raporları, sorunu Ankara’nın sokaklarından Erbil ve Süleymaniye’nin dağlarına taşıyan bir stratejik değişimi işaret ediyor.
İçişleri Bakanlığı’nın istatistiksel hafızası
Bu 48 yılda 30’u aşkın farklı isim içişleri bakanlığı koltuğuna oturdu. İstatistikler, bakan değişimlerinin “metot” değişimine yol açmadığını gösteriyor. 1987’den 2002’ye kadar kesintisiz süren 15 yıllık OHAL (Olağanüstü Hal) rejimi, bu istatistiğin en somut ve en karanlık verisidir.
ANKARA SİCİLİ: 48 YILLIK TAM LİSTE (1978 – 2026)
CUMHURBAŞKANLARI
1973 – 1980
Fahri Korutürk
1980 – 1980
İhsan Sabri Çağlayangil (VEKİL)
1980 – 1989
Kenan Evren
1989 – 1993
Turgut Özal
1993 – 1993
Hüsamettin Cindoruk (VEKİL)
1993 – 2000
Süleyman Demirel
2000 – 2007
Ahmet Necdet Sezer
2007 – 2014
Abdullah Gül
2014 – GÜNÜMÜZ
Recep Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLAR
1978 – 1979
Bülent Ecevit
1979 – 1980
Süleyman Demirel
1980 – 1983
Bülend Ulusu
1983 – 1989
Turgut Özal
1989 (31 EKİM – 9 KASIM)
Ali Bozer (VEKİL)
1989 – 1991
Yıldırım Akbulut
1991 – 1991
Mesut Yılmaz
1991 – 1993
Süleyman Demirel
1993 (16 MAYIS – 25 HAZİRAN)
Erdal İnönü (VEKİL)
1993 – 1996
Tansu Çiller
1996 – 1996
Mesut Yılmaz
1996 – 1997
Necmettin Erbakan
1997 – 1999
Mesut Yılmaz
1999 – 2002
Bülent Ecevit
2002 – 2003
Abdullah Gül
2003 – 2014
Recep Tayyip Erdoğan
2014 – 2016
Ahmet Davutoğlu
2016 – 2018
Binali Yıldırım
2018 – GÜNÜMÜZ
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (Makam Kaldırıldı)