Siyaset bilimci Arzu Yılmaz değerlendirdi

Türkiye-İsrail çatışması mümkün mü? Ortadoğu’nun yeni dengeleri

Ortadoğu, İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonları ve yükselen Türkiye-İsrail gerilimiyle yeni bir evreye girdi. İki ülke arasında doğrudan bir çatışma senaryosunu İran rejimi olduğu müddetçe ihtimal dışı bulan siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’ın savunmadan “saldırı doktrinine” geçişi olduğuna dikkat çekiyor. Yılmaz, yeni denklemde Suriye’den ziyade Irak’ın ve Kürdistan Bölgesi’nin ilan edilmemiş yeni bir cepheye dönüşeceği uyarısında bulunuyor. Trump’ın herkese bir ev ödevi verdiğini belirten Yılmaz’a göre Türkiye “Suriye ev ödevini başarıyla hallederken”, İsrail “İran ödevini berbat etti”.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz

İsrail silahlı güçleri, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’de bulunan Ebu Zuhur havaalanı pisti ve depolama tesisine sekiz hava saldırısı düzenlendi. Saldırının gerçekleştiğini Suriye televizyonu duyurdu. Saldırıda herhangi bir yaralanma bildirilmedi.

Üs İdlib’de Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunuyor.

İsrail Başbakanlığı saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti.

Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Türkiye, Suriye ordusunu eğitiyor. Devlet kurumlarının ve altyapının yeniden inşasına yardımcı oluyor. Ayrıca askeri ve diplomatik destek sağlıyor.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack ise Ebu Zuhur’a yapılan son saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.

Bu gelişme, İran savaşı ile birlikte açık bir şekilde dile getirilmeye başlanan “Türkiye ile İsrail çatışabilir” tezinin çok daha güçlü bir şekilde tartışılmasına yol açtı.

Hem Amerikan basınında hem de uluslararası diğer basın kuruluşlarında buna yönelik değerlendirmeler ön plana çıktı. Türkiye ve İsrail basını da bu konuyla ilgili değerlendirmeler yapıyor.

Yakın zamana kadar Erbil Kürdistan Üniversitesi’nde ders veren siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’da mevcut rejim yerinde durduğu sürece, İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma ihtimalinin olmadığını düşünüyor.

Yılmaz, İsrail’in Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği 18 Ağustos tarihli son saldırının “Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlediği” bilgisinin ortaya çıkmasına yol açtığını belirtiyor.

İran savaşı ile birlikte ortaya çıkan yeni Ortadoğu denklemini değerlendiren Yılmaz, bu denklemde İsrail, Türkiye, İran, Irak, Lübnan ve Suriye gibi bölgesel güçler ile bunların uluslararası güçlerle olan ilişkilerini değerlendirdi.

“Suriye’de Ocak ayındaki tablo değişmiş durumda”

Geçen hafta İsrail Suriye’de Ebu Zuhur Askeri Hava üssünü bombaladı. Sonraki günlerde İsrailli yetkililer orada Türkiye’nin askeri güçlerinin bulunduğunu belirterek bu saldırının amacına dair kimi açıklamalar yaptılar. Bu saldırı, bir süredir konuşulan “Türkiye ile İsrail bir gün çatışabilir mi?” konusunun alevlenmesine yol açtı. Sizce artık herkesin açık bir şekilde dile getirdiği gibi, Türkiye ile İsrail’in savaşa girme ihtimali var mı?

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ben İsrail’le Türkiye’nin bir çatışmaya girme ihtimalinin, hele ki İran’da rejim yerinde durduğu sürece, ihtimal dâhilinde olmadığını düşünenlerdenim. En son saldırı bağlamında ise benim için en değerli bilgi şu oldu: Demek ki Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlemiş. Bir kaynakta 70 km, Amerikan kaynaklarında 80 km diye geçiyor bu yakınlık. Bu kadar yakınındaki bir sahada Türkiye’nin İsrail’in belirlediği çerçevede hareket ettiği bilgisini sürpriz bulduğumu açık söyleyeyim.

Zira Ocak 2026’da Şam ve Tel Aviv arasında Paris’te yapılan anlaşma, bir bakıma, Suriye’nin kuzeyinin Türkiye’nin askeri ve siyasi nüfuz alanı, güneyinin ise İsrail’in askeri ve siyasi nüfuz alanı olarak tesciliydi.

Artık bu şekilde olduğunu düşünmüyor musunuz?

İsrail’in önceden Amerika’ya gönderdiği bilgi notunda, Türkiye’nin Paris Anlaşması’na aykırı bir şekilde İdlib bölgesinde askeri bir konuşlanma içinde olduğu söyleniyor. Tırnak içerisinde bu ifadeyi paylaşıyorum. Demek ki Ocak ayındaki tablonun detayında, Türkiye’nin kendi sınırlarının hemen yanında dahi hangi askeri sınırlar çerçevesinde konuşlanabileceği konusunda, İsrail’in sınırları belirlediği bir durum olmuş. Suriye sahasında, Türkiye’nin hangi sınırlar çerçevesinde ve hangi askeri kapasiteyle konuşlanacağı konusunda, Türkiye’nin kabul ettiği ve İsrail’in tayin ettiği birtakım sınırlar olduğunu öğrenmiş bulunduk.

Tel Aviv-Washington hattındaki çatlak

Bu tırmanışı İsrail’de yakın süreçte gerçekleşecek olan seçimlerle irtibatlandıranlar oluyor. Katılır mısınız?

Zamanlama açısından İsrail’deki seçimlerle ilişkili olduğunu düşünenlerdenim. En son yapılan saha araştırmalarında 32 sandalyeye sahip Netanyahu’nun Likud partisinin en fazla 20 sandalyeye kazanabileceği görülüyor. En büyük düşman İran yenilemedi, rejim düşürülemedi. Dolayısıyla, İran’ı öne çıkarmanın, seçimlere giderken iletişim stratejisi açısından bir yararı olmayacağını herhâlde görüyorlardır.

Öte yandan, Gazze operasyonuyla birlikte başlayan yalnızlaşmaya, İran Savaşı’nı planlama ve yürütmede İsrail’in sorumluluğunun ortaya çıkması sonrasında Amerika ile yaşanan sorunlar da eklendi. Bu konuda J. D. Vance’in açıklamaları tablonun vehametini ortaya koydu zaten. Herkes şimdi Tom Barrack’ın sözlerine odaklanıyor ama aslında ilk işareti J.D. Vance vermişti. Trump hala İsrail’den ve özellikle Netanyahu’dan memnuniyetsizliğini görece dikkatli bir şekilde dile getirse de, Trump’ın en yakın ekibindeki isimlerden önce J. D. Vance, şimdi de Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar Washington’ın Tel Aviv’den rahatsızlığının işaretlerini net olarak veriyor.

Trump, İsrail’in hem Lübnan’dan, hem Gazze’den, hem Suriye’den çekilmesini istiyor. İran’la ilgili rahatsızlığın, İsrail’in Gazze Savaşı’ndan sonra kazandığı mevzileri ve avantajları da geriye döndürecek ölçekte bir yalnızlaşma yarattığından bahsediyorum. Dolayısıyla işin bir kere böyle bir tarafı var.

Bu arada şunu da gözden kaçırmamakta fayda var: Kürtlerle barış ya da süreç bağlamında Türkiye’nin de bu saldırıyı nasıl fonksiyonel hâle getirildiğini, sadece Türkiye gazetesinin son bir haftadaki neşriyatı üzerinden bile görebiliriz. Fakat bundan daha da önemlisi; Ortadoğu’da tam da Türkiye’nin, Bahçeli’nin ifadesiyle “Türk barışı” iddiasıyla etkisini artırdığı, öbür yandan Pakistan ve Suudi Arabistan’la bir savunma paktı imzaladığı bir anda bu saldırıyla birlikte İsrail’in düşmanı olarak resmedilmesinin, Türkiye içinde itiraz edilecek bir tarafı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü sonuçta İsrail’in Türkiye’yi düşman ilan etmesi, Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da oynamaya çalıştığı rolün altını oyan mı yoksa destekleyen mi bir etki yaratır sorusunun cevabını, pekala “desteklediği” şeklinde çıkarmamız mümkün.

Son olarak şunu da söylemek isterim: Bakın, İsrail-Türkiye arasındaki gerginlik meselesinin, bugün benimsenen retoriğin dahi aslında miladının Gazze Savaşı’ndan bile önce, 2017-2018 yılları olduğunu unutmamak gerek. Bunu daha Mavi Marmara olayına, 2010’a kadar götürebiliriz ama özellikle Erdoğan’ın Netanyahu’ya “terörist”, “İsrail bir terörist devlettir” dediği tarihin 2018 olduğunu da unutmamalı. Buna mukabil Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelik, “antisemit diktatör”, “Kürtleri katleden”, “Hamas’ı destekleyen” gibi söylemleri aynı döneme rastlar. Yani bu retorik görece çok eski. Bırakın Suriye’de Esad rejiminin düşmesini, Gazze Savaşı’nın öncesine giden bir arka planı var. Dolayısıyla bugünü yorumlarken bu hafızayı tazelemekte fayda var diye düşünüyorum.

Ancak şunu da teslim etmek gerekiyor: İsrail-Türkiye ilişkilerini şekillendiren yapıda önemli değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin en önemlisi, Arap devletlerinin artık İsrail’i tanımayan ya da düşman kabul eden pozisyonundan çıkması ve dolayısıyla İsrail’in “çevre (periferi) doktrini” dediği, Arap olmayan ülkelerle işbirliği içinde olma hedefinin geçerliliğini yitirmesidir. Dolayısıyla, İsrail ve Türkiye ilişkileri yeni bir form alacak, bu muhakkak. Bu durum, Gazze’den de önce Doğu Akdeniz’deki hizalanma biçimiyle ortaya çıkmıştı zaten. Nihayetinde, her iki ülke de bölgede hegemonik güç olma iddiası taşıyor ve birbirlerini rakip görüyor.

Fakat sonuçta: Bir, İran rejimi yerinde kaldığı sürece Türkiye ile İsrail’in birbiriyle doğrudan çatışacağını düşünmek rasyonel değil. İki, Hazar’dan Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Karadeniz’e, oradan Basra’ya kadar olan “Beş Deniz” diye tarif edilen Ortadoğu haritasının yeniden tariflendiği ve ekonomik-ticari koridorlar üzerinden yeni bir güvenlik mimarisinin oluştuğu bir tabloda İsrail-Türkiye işbirliği bir zorunluluk. Bu tabloya rağmen yaşanan gerginlikte ise bana kalırsa İsrail’deki seçimler kadar her iki ülke liderinin 20 yılı aşan bir iktidar dönemindeki ilişkilerinin yıpranmışlığının da payı var. Yani, iki lider arasında artık kişisel husumete dönüşmüş bir bagaj olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kendimi tekrar etmek pahasına bir kez daha altını çizmek isterim ki, Türkiye’nin de böyle bir konjonktürde İsrail ‘in düşmanı olarak görünmekten şikayetçi olacağını düşünmüyorum. Bu durum, en azından, Türkiye’nin Gaze Barış Planı’ndaki rolü ve yerini silikleştirdiği ölçüde faydalı bile sayılabilir.

Trump’ın ‘ev ödevleri’

Siz İsrail’in politikalarına artık Amerika’nın bir şekilde dur demeye başladığını söylediniz. İsrail bunu yapmak isteyecek midir? Ve Amerika’nın buna dair ısrarı ne kadar sürebilir?

Bugün artık Trump’ın İran’a saldırmaya niyeti olmadığı hâlde İsrail tarafından ikna edildiğini biliyoruz. Ama şunu bilmiyoruz: Nasıl oldu da Trump buna ikna oldu? Bu bilgi eksik. Buna Epstein dosyaları mı neden oldu? Bizim bilmediğimiz başka bir şantaj konusu mu var? Ya da Yahudi lobisinin finansal desteği mi etkili oldu? Bunları bilmiyoruz. Trump’ın niyeti olmadığı hâlde İran’a saldırmaya nasıl ikna edildiğini, bu iknayı bir şantajın mı yoksa başka bir şeyin mi mümkün kıldığı hâlâ açıklığa kavuşmadı. Amerika’nın hangi çıkarları için, hangi stratejik hedef doğrultusunda İran’a saldırıldığı konusunda net bir cevap yok.

Bugün de ABD İsrail’in Suriye’den, Lübnan’dan Gaze’den geri çekilmesi istiyor ama İsrail hiç birini yapmıyor. Yani Amerika İsrail’e sözünü geçiremiyor. İsrail bildiğini okumaya devam ediyor. Bu gücü nerden aldığının cevabını herhâlde tarihçiler verecek. Dolayısıyla sizin sorunuzun cevabına, bu arka planı akılda tuttuğumuzda net bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Fakat şunu söyleyebiliriz sanıyorum: Amerika’nın Türkiye’nin bu kadar önünü açması, bölgedeki rolünü parlatması, İsrail’i dengeleme amacı taşıdığını düşündürüyor.

O zaman İsrail ve Türkiye’nin bu şekilde çatışmasını, biraz İsrail’in bu dengeleyici unsuru ortadan kaldırmaya yönelik bir çabası olarak mı okumak gerekiyor?

Oraya gelmeden önce bakın Trump ne dedi? “Lübnan’da Hizbullah’la en iyi savaşacak olan Şam gücüdür, İsrail’den daha güzel savaşırlar” dedi.

Şam’da öyle bir güç var mı?

Suriye’de en başından beri bir oldubitti ritminde yaşanan ve günün sonunda bir illüzyonun gerçekmiş gibi dayatıldığı bir durum var. Neden bunu söylüyorum? Bırakın Hizbullah’la savaşacak olmasını, kendi içinde siyasi istikrarı, egemen bir güç olarak askeri birliğini bile sağlayabilmiş bir Şam yok. Bugün Şam’da bir iktidardan söz etmemizi mümkün kılan Körfez’in aktardığı mali kaynaklar, uluslararası toplumun tanıdığı siyasi meşruiyet ve Türkiye’nin verdiği askeri destek. Dolayısıyla, ben Trump’ın “Şam Hizbullah’la İsrail’den daha güzel savaşır” sözünü, “Türkiye İsrail’den daha güzel Hizbullah’la savaşır” diye anlıyorum.

Ankara’dan yapılan açıklamalar da dolaylı olarak bu yaklaşımı destekliyor zaten.Son zamanlarda Erdoğan’ın “ Türk -Arap- Kürt İttifakı” dediği şeyin haritası da belirginleşti artık. Ömer Çelik’ten, Dışişleri Bakanı’ndan, Savunma Bakanı’ndan, Devlet Bahçeli’den sürekli Lübnan, Irak, Suriye referansları duyuyoruz. Bu bağlamda, sorunuza yanıt olarak şunu söyleyebiliriz sanırım: Kabaca tarif etmek gerekirse, Trump yönetime geldiğinden beri herkese bir ev ödevi veriyor. Türkiye, “Suriye ev ödevini” başarıyla hallederken; İsrail, “İran ödevini” berbat etti, yapamadığı gibi bir de Washington’ın başını belaya soktuğu bir tablo var.

Dolayısıyla, mevzu sadece Türkiye’nin İsrail’i dengelemesi değil, aynı zamanda ev ödevinde başarısız olmuş, içeride seçim kaybetme riskiyle karşı karşıya olan, dışarıda yalnızlaşmış bir İsrail’e karşı Türkiye’nin yeni bir ödevle görevlendirilmesi. Bçyle baktığımızda, İsrail’in İdlib’deki saldırısını ön alıcı bir hamle olarak tarif etmesinin aynı zamanda siyasi bir boyutu da olduğu söylenebilir. İsrail, giriştiği hegemonya mücadelesinde Türkiye lehine yaşanan gelişmelere karşı da bir itirazda bulunuyor bana kalırsa.

İran savunmadan ‘saldırı doktrinine’ geçti

Bu çatışma ve çelişkilerin önemli merkezlerinden bir tanesi Suriye. Hatta belki de en önemlisi. Yakın dönemde Suriye açısından nasıl bir projeksiyon görüyorsunuz?

Hiçbir konuda “şu şöyle olacaktır” diyebileceğimiz bir durumda değiliz bana kalırsa.

Dinamik bir süreç ve hâlâ devam ettiği için mi?

Evet. Ancak şu söyleşiyi yaptığımız andaki duruma baktığımızda şu çıkarsamayı yapabiliriz: Washington’ın aldığı ağır ekonomik yaptırımları göz önüne aldığımızda, Amerika bugün itibarıyla askeri bir eskalasyondan çok ekonomik bir izolasyonu gündemine almış görünüyor. Bu gündeme karşılık İran’ın cevabı ne? “Bu yaptırımlara katılan her ülkeyi düşman sayarım” diyor. Bunu söylerken de “Eğer bu izolasyona katılırsanız alternatif hiçbir güzergâhtan bir damla petrol akmaz” diye ekliyor. Sorusunuzu cevaplarken bir kere bunu teslim edelim.

İkinci teslim edilmesi gereken husus ise İran’ın Ürdün’e saldırısıyla ortaya çıkan “saldırı doktrini”. Yani İran, Ürdün saldırısıyla birlikte savunmadan saldırıya geçme pozisyonunu ilan etti. Daha da önemlisi, sadece doğrudan bir tehdit durumunda değil, potansiyel bir saldırıyı önleyici saldırılar yapacağını da ilan etti. Amerika’nın savaşı bir kara savaşına dönüştürme veya rejimi askeri yollarla alaşağı etme niyeti yokmuş gibi görünse de, İran bu savaşı yayarak ve kendisine karşı saldırı olmadığı durumda dahi önleyici saldırılar yapabileceğini ilan ederek savunmadan saldırı pozisyonuna geçti.

Dolayısıyla, Suriye sahası da tıpkı Irak sahası gibi bugünün koşullarında potansiyel bir çatışma alanıdır. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye- İsrail Suriye’de gerginlik yaşarken, Mekke Paktı İran’ı açık bir tehdit olarak ilan etmemişken İran’ın Suriye’de bir hamle yapması beklenmez.

Bana kalırsa, savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiği durumda odaklanmamız gereken yer Suriye değil, Irak’tır. Kaldı ki İran bunun işaretlerini Kürdistan Başbakanlığını hedef alan saldırıyla çoktan vermeye başladı.

Mekke Paktı Sünni-Şii bloklaşması mı?

Mekke Paktı, Sünni ülkelerin oluşturduğu bir pakt. Orta Doğu’daki çatışmalar ve gelişmeler konuşulurken politik ve ideolojik yönleri konuşuluyor çoğunlukla. Mezhebi yönleri de yok mu? Bu paktı mezhebi açıdan da değerlendirmek gerek miyor mu? İran Şii bir güç. Buna karşı Sünni bir pakt oluştu diyebilir miyiz?

Biraz önce de söylediğim gibi “şu kesin şöyle olacak” diyebilecek durumda hissetmiyorum. Ama şu muhakkak: Eğer Ortadoğu’da bir istikrar ya da düzen kurma çabası varsa ve İran sadece kendi içindeki Şii referanslı rejimden ibaret değil, bölgedeki bütün Şii nüfusu etkileme kapasitesi ile hareket edebiliyorsa doğal olarak bunu çevreleyecek ya da buna karşı oluşacak bloğun Sünni olması çıkarılacak en erken sonuçtur. Geldiğimiz aşamada Mekke Paktı da buna işaret ediyor.

Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor: Paktın metninin açıklanmadığı, net bir tehdit tanımının yapılmadığı ve uluslararası toplumun daha çok “bekle-gör” şeklinde bir pozisyon aldığı ve her şeyden önemlisi , Trump’ın İran’a bir kara harekatı göze alamadığı hatta J.D. Vance’in, “İran’la anlaşıp bir ortak nokta bulabileceğimize inanıyoruz” dediği bir durumda pekala farklı bir sonuç da çıkabilir.

Zira barış denilen şey aslında realist perspektiften bir güçler dengesinin kurulmasına dayanır. Yani bu gelişmeler illaki bir çatışmayı değil, pekâlâ barışı ya da istikrarı mümkün kılacak bir dengenin kurulmasına da evrilebilir.

Ama, bana kalırsa, bunun bir koşulu var. İran’da siyasi iktidarı tümüyle ele geçiren Kudüs güçlerinin pozisyonunda bir değişiklik olması gerekir. Tam da böyle bir noktada Pezeşkiyan’ın “Savaşı kazandık, artık barış yapmanın, savaşı bitirmenin zamanıdır” demesi çok önemli. İran’da rejimin ılımlıların eline geçtiği ve İran’ın bu “beş deniz” üzerinden tarif edilen yeni güvenlik mimarisine entegre edildiği bir dengeye de pekâlâ kavuşulabilir. Hangisinin galip geleceğine ilişkin şu aşamada bir yorum yapmak beni çok aşar.

Post-Amerika dönemi

Ortadoğu’dan bahsedilirken çok sık tekrarlanır, “kartlar yeniden karılıyor” diye. Siz de yeni Ortadoğu’dan bahsettiniz? Yeni Orta Doğu nedir? Biraz bunu açabilir misiniz?

1990’da Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde, Bush’un güvenlik danışmanı “Yeni dünya düzenini kurmak için bu eşsiz bir fırsattır” demişti. O dönemde hedeflenen liberal yeni dünya düzenini kurmak için Ortadoğu’yu bir sıçrama tahtası olarak tasavvur eden Amerikan vizyonunun hem dünya hem de Ortadoğu ölçeğinde çöktüğü bir andayız. Yeni Ortadoğu tartışmasını yaparken bu arkaplanı hatırlamakta fayda var.

Artık “Post-Amerika” (Amerika sonrası) bir Orta Doğu’dan söz ediyoruz. Bu yeni Ortadoğu, Amerika’nın başat, hegemon bir aktör olarak tayin edici bir rol oynadığı bir Ortadoğu değil.

“Bu kaçıncı yeni Ortadoğu projesi” eleştirine katılmakla birlikte, yeni olanı da teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira artık başat bir aktörün olmadığı bir Ortadoğu var. Bu durum, bugüne kadar güvenliğini Amerikan garantörlüğüne dayandıran Körfez için, Ürdün için, İsrail için çok ciddi bir sorun.

Üstelik, bu boşluğu dolduracak nitelikte ne bir küresel güç var ne de bölgesel güç. Böyle bir ortamda yeni hizalanmalar, yeni ittifak arayışları içerisinden geçiyoruz. Bu arayışların uzlaşmayla mı yoksa savaşla mı şekilleneceğinin test edildiği bir sürecin tam ortasındayız. Her ne olursa olsun, ortaya çıkacak olan şey Ortadoğu denklemini ve mimarisini şekillendiren yapının temelden değiştiği yepyeni bir Ortadoğu düzenidir.

Tom Barrack’ın da dile getirdiği merkezi iktidarların güçlendirilmesi meselesi de bu çerçevede mi değerlendirilmeli?

Amerika Ortadoğu için kaç kere plan yaptıysa, savaş ya da barış fark etmez, hiç birinde başarılı olamadı. Savaşlara örnek Irak, Afganistan, barışa örnek ise Filistin, Oslo, Camp David süreçleri. Ne savaş, ne barış projelerinin hiçbirinde başarılı olamamış Amerika, şimdi kalkmış “merkezileştirme” gibi yeni bir projeden bahsediyor. Daha önceki başarısızlıklarını akılda tutarak bunun da başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

Neden merkezileşmeyi destekliyorlar? Çünkü statükonun değişmesi çok ciddi siyasi ve askeri maliyetler doğurur. Amerika bu maliyete girmek istemediği için, zayıflayan hatta “başarısız devlet” (failed state) durumuna düşen ülkelerdeki mevcut statüko illüzyonunun devamını sağlamak üzere bölgesel müttefiklerine ev ödevi verip işi onlara ihale ediyor. İhale ettiği aktörlerden bir tanesi Büyük İsrail’i kurmak istiyor, bir tanesi yeni Osmanlıcılık peşinde koşuyor. Alın size merkezileşmenin başarısız olma ihtimalini güçlendiren ikinci faktör.

Üçüncü faktör ise örnekler üzerinden gidelim: O merkezileşmeyi Irak’ta başarabildiler mi? Bütün gücünle 100 bin asker yığıp 7 trilyon dolar para harcadığı, tekerinin önüne taş koyacak hiçbir düşmanın olmadığı bir durumda bile Irak’ta başaramadığını şimdi mi başaracak? Bugün Irak’ta bir Haşdi Şabi’yi bile tasfiye edememiş, çeteleşmiş bir yapıyı dahi eritememiş Amerika’nın, başarısız devletleri yeniden egemen devletler hâline getirme projesine ben ikna olamıyorum.

Kürdistan Bölgesi: İlan edilmeyen cephe

Amerika’nın 1990’lardaki yeni Ortadoğu planının başladığı merkez Irak. Yine Ortadoğu dizaynından bahsediyoruz ve Irak, Amerika’nın başını ağrıtan merkezlerden bir tanesi. Biraz da Kürtlerin konumunu göz önünde bulundurarak, Irak’ı ne bekliyor?

Irak’ın bugün Lübnan’dan, Suriye’den farklı bir pozisyonu yok. Yani Suriye’yi, Lübnan’ı ne bekliyorsa makro ölçekte Irak’ı da o bekliyor. Bunu teslim edelim. Fakat İran’ın Irak’ta diğer sahalardan farklılaşan bir konumu var.

Bugün İran rejiminin ayakta kalmasının birinci koşulu Tahran’daki iktidarsa, ikinci koşulu Bağdat’taki iktidarıdır. O çok ağır yaptırımlara, izolasyona ve içerideki toplumsal muhalefete rağmen İran rejimi yıllarca ayakta kalabildiyse, bunda Bağdat üzerinde kurduğu siyasi ve ekonomik tahakkümün payı büyüktür. Her şey bir tarafa, bugün Basra Körfezi’nde İran’ın sesi yüksek çıkıyorsa bunda Bağdat üzerindeki hükmü gözardı edilemez. Diğer yandan, unutulmamalı ki, İran’dan sonra en büyük Şii nüfus Irak’ta.

Sonuçta, Suriye’de Esad rejiminin düşmesi, Lübnan’ın güneyinden Hizbullah’ın çekilmesi veya Yemen’deki Husiler üzerinden düşündüğümüzde, Irak’ta İran’ın hâlâ çok güçlü olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zaten en son yine İran “Bağdat ve Tahran ayrılmaz müttefiklerdir” açıklamaları yaptı, ki ABD’nin tüm baskısına ve müdahalelerine rağmen bu doğru. İran için Irak sahasında neredeyse tek sorun Kürtler.

Zaten Kürdistan Bölgesi bu savaş boyunca ilan edilmeyen bir cepheydi. İran ve bağlı milisler ateşkes sürecinde bile Kürdistan’ı vurmaya devam ettiler. Öyle görünüyor ki, yeniden başlayacak bir askeri tırmanışta da yalnızca Kürdistan’ın değil, Irak’ın tümü bir cepheye dönüşecek.

Xanzad: Kürtçe’nin unutulmuş ilk kadın rock grubu

1980’de Erbil’de kurulan Xanzad, Kürdistan ve Irak’ın bilinen ilk kadın rock grubuydu. Kürt müzisyen Wirya Ahmed’in öncülüğünde oluşturulan grup, “Mina My Life Mina”, “Khan Amiry” ve “Hop Zindan” gibi şarkılarla hem müzikal hem de toplumsal bir etkide bulundu.

Foto: thejiyanarchives.com

1980’de Erbil’de kurulan Xanzad, Kürdistan ve Irak’ın bilinen ilk kadın rock grubu olarak tarihe geçti. Kürt müzisyen Wirya Ahmed’in öncülüğünde genç kadınların eğitilmesiyle çalışmalarına başlayan grup, o dönemde Kürdistan’da sahne alan tek kadın müzik topluluğuydu.

Baş vokalist Viyan Fiaq ve flüt sanatçısı Naska Ezadin gibi üyelerin yer aldığı Khanzad, “Mina My Life Mina”, “Khan Amiry” ve “Hop Zindan” gibi şarkılarla hem müzikal hem de toplumsal bir etki yarattı. Grup, Kerkük Kanalı için kayıtlar yaptı ve Irak genelinde festivallerde sahne aldı.

Irak–İran Savaşı ve Baas rejimi baskısı altında sanat faaliyetlerinin kısıtlandığı bir dönemde, Xanzad’ın kamusal alanda varlık göstermesi dikkat çekici bulundu. Grup kısa süre sonra dağıldı, üyelerin bir kısmı yurtdışına gitti, bazıları ise müziği bıraktı. Xanzad’ın kayıtları ve görüntüleri bugün çok az bulunuyor.

Petrol anlaşması: Irak’ın yeni stratejisi ve Kürdistan Bölgesi’nde durum

ABD’nin İran’a yönelik saldırıları ve Hürmüz Boğazı’ndaki petrol ticaretinin durmasının ardından bölge ülkeleri Ceyhan boru hattına yöneldi. Ankara ile Bağdat arasında 1973 yılında imzalanan anlaşma süresi doldu. Irak, Basra-Hadise boru hattıyla Türkiye’nin hakimiyetini engellemeye ve Kürdistan Bölgesi’nin özerk ekonomik yetkisini sona erdirmeye çalışıyor.

Foto: The National Context

İlk olarak 1973’te imzalanan ve son olarak 2010’da yenilenen Irak-Türkiye ham petrol boru hattı anlaşması, 27 Temmuz itibarıyla sona eriyor. Türkiye, Temmuz 2025’te anlaşmayı feshedeceğini resmi olarak bildirmişti ve o tarihten bu yana masada yeni bir taslak sözleşme metni tutuluyordu. Irak Kabinesi ise nihayet Petrol Bakanlığı’na uzun vadeli bir anlaşma için müzakereleri başlatma yetkisi verdi. Fakat, masadaki başlıkların resmi olarak yalnızca transit tarifeleri, sevk hacimleri ile teknik ve ticari şartlarla sınırlı olduğu belirtildi.

Bu anlaşmanın sona ermesi, Basra Körfezi’ndeki enerji taşımacılığında yakın tarihin en keskin daralmasının yaşadığı döneme denk geliyor. İşte bu durum, teknik bir sözleşme yenileme sürecini, Irak’ın ihracat haritasının geleceğine dair stratejik bir güç savaşına dönüştürmüş durumda.

Bağlam

Hürmüz Boğazı’na ilişkin veriler durumun vahametini gözler önüne seriyor. ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırılardan önce, boğazdan günde yaklaşık 70 enerji ve petrol ürünü taşıyan gemi geçiyordu. Mart ayından bu yana günlük geçiş sayısı 7’den, Mayıs ayında ise 6’dan aşağı geriledi. Irak, savaştan önce ayda yaklaşık 93 milyon varil petrol sevk ettiği Hürmüz üzerinden Nisan ayında yalnızca 10 milyon varil civarında petrol taşıyabildi. Son on yıldır Irak ihracatının neredeyse tamamını sırtlanan Basra limanlarındaki yüklemeler, artık sistemin tek bir noktadan kırılmasına yol açabilecek ciddi bir zafiyet noktası olarak görülüyor.

Kuzey hattının yeniden hayati önem kazanmasının temel sebebi de tam olarak bu. Bağdat ve Hewlêr (Erbil) arasında varılan mutabakat doğrultusunda Ceyhan üzerinden ihracat Mart ayında yeniden başladı. İlk etapta günlük 170 bin varil olan bu hacim şu an 200 bin varil seviyesine ulaştı ve elde edilen gelir doğrudan federal hazineye aktarılıyor. Irak yönetimi bu miktarı kısa sürede 500 bin varile çıkarmayı hedefliyor.

Görüşmelerde Irak’ın aldığı her kararın hukuki bir arka planı var. Hat, Irak’ın 2014-2018 arasındaki izinsiz Kürt petrolü ihracatı nedeniyle Türkiye’ye karşı açtığı tahkim davasını kazanması ve Ankara’nın yaklaşık 1,5 milyar dolar tazminat ödemeye mahkûm edilmesinin ardından 2023 yılında atıl kalmıştı. Bağdat, ham petrolün mülkiyetini, pazarlama kanallarını veya ödeme mekanizmalarını Hewlêr-Ankara ekseninin paralel yorumuna açık bırakacak hiçbir yeni anlaşmaya imza atmayacaktır.

“Entegre bir enerji koridoru”

Ankara ise meseleye sadece basit bir sözleşme yenilemesi olarak bakmıyor. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, hattın nominal kapasitesinin günlük 1,5 milyon varile yakın olduğunu ancak hiçbir zaman tam kapasiteyle kullanılmadığını defalarca dile getirdi. Bayraktar, yeni bir anlaşmanın kesinlikle hattın daha yoğun kullanılmasını garanti edecek bir mekanizma içermesi gerektiğini savunuyor. Fakat kuzeydeki üretim bu hattı tek başına doldurmaya yetmeyeceği için söz konusu hacme ulaşmak, hattın güneye yani Basra’ya doğru uzatılmasını zorunlu kılıyor.

Türkiye bu projeyi, Faw Limanı’ndan başlayıp Türkiye’ye uzanan geniş Kalkınma Yolu Projesi’yle bütünleştirmek istiyor. Bu doğrultuda proje; karayolu ve demiryolunun yanı sıra petrol, doğalgaz, petrokimya, rafinaj ve elektriği de kapsayan “entegre bir enerji koridoru” olarak yeniden formülize ediliyor. Türkiye’nin sunduğu taslak metin, ham petrol taşınmasının çok ötesine geçerek saha geliştirme, rafinaj, elektrik üretimi/iletimi ve Ceyhan’daki BOTAŞ (Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi) terminalinin işletilmesini de içeriyor. Buna paralel olarak Türkiye’nin devlet şirketi TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı); BP (British Petrol), ExxonMobil ve Chevron gibi devlerle üretim/arama ortaklıkları geliştirirken Bakan Bayraktar önceliğin Irak ve Kerkük sahaları olduğunu açıkça ifade ediyor.

Analiz

Türkiye’nin bu talebinin arkasındaki matematiksel gerçek ise tartışmaya kapalıdır. Petrol Bakanlığı eski Müsteşarı, Petrol yeni Bakanı Basim Mohammed Khudair, Kerkük’teki üretimin günlük 380 bin varil civarında olduğunu, bunun büyük kısmının yerel rafineriler tarafından tüketildiğini ve geriye ihracat için yalnızca 250 bin varil kaldığını belirtiyor. Kürdistan Bölgesi’nin katkısı eklendiğinde bile, kuzey ekseninin toplam kapasitesi günlük 650 bin varil civarına ancak ulaşıyor ki bu da Türkiye’nin ticari kazanç sağlamak istediği 1,5 milyon varil hedefinin çok gerisinde kalıyor.

Kerkük, Ceyhan hattını tek başına dolduramaz. Bu, ancak Basra petrolü ile mümkün olabilir. Müzakerelerin sıradan bir “Kerkük-Ceyhan hattı yenilemesi” olmaktan çıkıp “Basra-Hadise-Ceyhan Tasarımı”na evrilmesinin arkasındaki yegane gerçek tam olarak budur.

Bağdat’ın bu süreçteki en büyük kozu, Petrol Bakanlığı’nın kuzey ihracat sisteminin “omurgası” olarak nitelendirdiği Basra-Hadise boru hattıdır. Başbakan Sudani; Ağustos 2024 ve Ocak 2025’te imzalanan sözleşmelere dayanarak Nisan ayında bu projeyi hayata geçirmek üzere bakanlık müsteşarının başkanlığında özel bir heyet görevlendirdi. Toplam maliyeti 5 milyar doları bulması beklenen proje için bu yıl Irak-Çin çerçeve anlaşması kapsamında 1,5 milyar dolarlık bir bütçe tahsis edildi. Bu yeni hat, hem yerel rafinerileri besleyecek hem de 200 kilometre 42 inçlik Hadise-IT1A bağlantısıyla mevcut Türkiye hattına entegre edilecek.

Bağdat, dışarıdan bir aktöre uzun vadeli transit geçiş hakları tanıyacak bir yatırım modelini reddederek tamamı Petrol Bakanlığı’nın mülkiyetinde olan, devlet finansmanlı ve anahtar teslim bir modeli tercih etti. Eğer Türkiye “yatırım” adı altında boru hattında bir mülkiyet veya kontrol kozu elde etmeyi amaçlıyorsa bu, Irak için net bir kırmızı çizgi.

Irak’ın bu planındaki en belirleyici özellik, Basra-Hadise hattının çok yönlü bir kapasiteye sahip olmasıdır. Ham petrol, Hadise’den kuzeye, yani Ceyhan’a sevk edilebilir. Bununla birlikte bu hat, teorik olarak gelecekte Suriye kıyısındaki Banyas ve Tartus limanlarına açılacak batı çıkışlarını ya da Ürdün’deki Akabe limanına uzanacak güneybatı kollarını da destekleyebilecek yapıdadır. Elbette bu alternatif kolların hepsinin bugünden yarına hayata geçecek projeler olduğu düşünülmemelidir. Buradaki asıl ve acil değer, Irak’a sağlanan stratejik alternatif yaratma gücüdür. Bu ihtimaller, henüz hepsi fiziksel birer ihracat rotasına dönüşmemiş olsa bile, Bağdat’a geniş bir seçenekler haritası sunmaktadır.

İşte Türkiye tarafının söylemlerinin gölgelediği Irak stratejisinin can alıcı noktası tam olarak burasıdır. Bağdat’ın amacı Hürmüz’ün yerine Ceyhan’ı ikame etmek değildir. Asıl hedef, hiçbir çıkış noktasının tek başına belirleyici ve vazgeçilmez olmadığı bir enerji merkezi inşa etmektir. Suriye üzerinden bir Akdeniz çıkışı veya Ürdün üzerinden bir Kızıldeniz çıkışı, aslında tam da Türkiye’nin kurmaya çalıştığı türden bir bağımlılığa karşı Irak’ın kendini koruma stratejisidir. Hürmüz rotasını çeşitlendirmek, aynı jeopolitik riski alıp bu kez sadece Türkiye topraklarında yoğunlaştıracaksa pek bir anlam ifade etmez ve Bağdat bunun son derece farkındadır. Batı yönlü bu alternatiflerin varlık sebebi hepsinin aynı anda inşa edilecek olması değildir. Tam aksine bu seçeneklerin her birinin, tek bir transit devletin Irak petrolü üzerinde kurabileceği tekel gücünü zayıflatıyor olmasıdır.

“IKBY boru hattı sıradan bir besleme hattına dönüşebilir”

İşte iki hükümetin hedeflerinin kesiştiği, ancak tam olarak uyuşmadığı nokta burasıdır. Her iki taraf da Ceyhan hattından daha yüksek hacimde petrol akmasını istiyor, dolayısıyla bir anlaşmaya varılması kuvvetle muhtemel. Ancak Türkiye, Ceyhan kapasitesini genişleterek Irak’ın güney petrolünü kendi topraklarına bağlamayı arzularken Irak, Ceyhan hattını tamamen federal otoritenin (Bağdat’ın) kontrolüne almayı ve diğer alternatif çıkış kapılarını açık tutmayı hedefliyor. Her iki aktör de aynı boru hattı üzerinden farklı bir jeopolitik koz elde etmenin pazarlığını yapıyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) cephesinden bakıldığında ise gidişat pek iç açıcı görünmüyor. Bölgenin 2014 yılında inşa ettiği ve günlük yaklaşık 900 bin varil tasarım kapasitesine sahip boru hattı, kısa vadede fiziksel işlevselliğini koruyor. Ancak bu esnada, Bağdat’ın kontrolündeki günlük 1,5 milyon varil kapasiteli Kerkük-Fişhabur hattı federal bir alternatif güzergah olarak tamamen onarılıp devreye sokuluyor. Söz konusu alternatif hat ve Basra-Hadise projesi tamamlandığında, IKBY boru hattı stratejik bir düğüm noktası olmaktan çıkıp sisteme bağlı sıradan bir besleme hattına dönüşecek.

Aslında Bağdat’ın nihai amacı bu hattı tamamen kapatmak değil. Asıl hedef, hattı bağımsız bir ticari otorite olmaktan çıkarmak. Bu yeni denklikte Türkiye yalnızca Bağdat ile masaya oturacak, petrolün pazarlamasını doğrudan SOMO (Irak Milli Petrol Şirketi) yürütecek ve elde edilen gelir federal hazineye akacak. IKBY hattı, teknik altyapının bir parçası olarak varlığını sürdürebilir, ancak Hewlêr için paralel bir siyasi ekonominin temeli olma işlevini yitirecektir.

Öte yandan, bu müzakerelerin mutlak ve kapsamlı bir uzlaşı ya da tamamen kopuş gibi iki uç şekilde sonuçlanması şart değil. Taraflar mevcut çerçeveyi bir süre daha uzatabilirler; ki burada Türkiye’nin elindeki en büyük koz transit tarifesinin bizzat kendisidir. Bakan Bayraktar’ın sürekli vurguladığı “tam kapasite kullanım garantisi” mekanizması, aslında hacme endeksli bir ücretlendirmeye işaret ediyor: Sevk edilen petrol miktarı düşük kaldığında varil başına daha yüksek bir tarife (veya “al ya da öde” tarzı bir taban fiyat) uygulanması, Irak hattı doldurmayı taahhüt ettiğinde ise bu tarifenin düşürülmesi planlanıyor. Bu fiyatlandırma stratejisi, hattın boş kalmasını Bağdat için maliyetli hale getirerek onu Basra petrolünü bu hatta bağlamaya mecbur bırakmak üzere tasarlanmış durumda. Kısacası Türkiye’nin oyun planında, tarife meselesi ile Basra petrolü meselesi aslında birbiriyle bütünleşmiş tek bir meseledir.

Bu doğrultuda, olası gerçekçi sonuçlar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bir uçta; temel meseleler belirsizliğini korurken, 27 Temmuz’dan sonra da ham petrol akışının devam etmesini sağlayacak kısa vadeli ve teknik bir uzatma kararı bulunuyor. Ortada; Irak’ın taahhütlerini transit tarifesine yansıtan, hacim kademeli bir yenileme anlaşması yer alıyor. Diğer uçta ise Türkiye’nin taslağını hazırladığı; transit geçişi saha geliştirme, rafinaj, elektrik üretimi ve Ceyhan terminalinin işletilmesiyle tek bir pakette birleştiren kapsamlı “enerji koridoru” paketi duruyor.

Irak’ın çıkarı, Türkiye firmalarının münferit saha, alt sektör veya boru hattı sözleşmelerinde yer almasını kabul etse bile; transit geçişin yenilenmesi meselesini dar kapsamlı tutmaktan ve yatırım ile altyapı paketinin aynı sözleşmenin içine dahil edilmesine direnmekten geçiyor. Önce dar kapsamlı bir transit geçiş, ilerleyen dönemde ise daha geniş çaplı bir düzenleme öngören aşamalı bir yol haritası, Ankara’dan ziyade Bağdat’ın işine geliyor.

Kurulacak yapı ne olursa olsun, son mühletten önce varılacak hiçbir uzlaşı 2023 öncesi modeli geri getirmeyecektir. En muhtemel nihai sonuç; Ceyhan’ın SOMO ve federal hazinenin kontrolünde federal bir koridor olarak geri dönmesi, IKBY hattının siyasi ve ticari bir özerkliği olmaksızın yalnızca bir altyapı unsuru olarak varlığına müsaade edilmesi ve Türkiye’nin hacim garantileri ile yatırım erişimi elde etmesi ancak Irak petrolü üzerinde mutlak bir kontrol kuramaması olacaktır.

Bağdat’ın buradaki temel stratejik hesabı; Suriye ve Ürdün seçeneklerini masada tutmanın, Ceyhan’ı ikinci bir Hürmüz Boğazı’na dönüşmekten kurtarıp salt bir transit koridoru olarak kalmasını sağlayacak yegane hamle olmasıdır.

Kaynak: The National Context

Ateşkes sonrası sessiz savaş: İran’ın Kürt cephesi

2026’da İran ve rakipleri arasında sağlanan ateşkes bölgede tansiyonu düşürse de Kürt muhalefeti için durum farklı. Sınır hattında dronlar ve operasyonlarla devam eden bu “sessiz savaş,” ateşkesin barış değil sadece strateji değişikliği olduğunu kanıtlıyor.

Süleymaniye’ye yönelik bir dron saldırısı, Fotograf: Rudaw

İran ile dış rakipleri arasında 8 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkes, pek çok kişi tarafından bölgedeki gerilimin düştüğünün bir işareti olarak görüldü. Ancak İranlı Kürt muhalif hareketler için bu, barış anlamına gelmiyordu. Rojhilat (Doğu Kürdistan) ile Irak Kürt Bölgesi arasındaki alanda çatışma sona ermedi; sadece biçim değiştirdi.

Uluslararası ilgi İran, ABD ve İsrail üzerine yoğunlaşmışken, İran-Irak sınırı boyunca başka bir çatışma devam ediyordu. Ateşkesten sonra İran’ın askeri operasyonları, daha doğrudan Kürt muhalif gruplara odaklanmış göründü. Bu gruplar dronlar, füzeler, tutuklamalar ve güvenlik baskılarıyla hedef alındı.

Durumun “sessiz savaş” olarak adlandırılmasının nedeni budur. Resmi bir savaş değildir ve ortada resmi bir deklarasyon yoktur. Ancak saldırılar, baskı, korku ve ölümler devam etmektedir. Bölgedeki diğer çatışmalara kıyasla uluslararası alanda çok daha az ilgi gördüğü için “sessiz” kalmaktadır.

Ateşkesten hedefli saldırılara

Ateşkesten sonra İran’ın askeri odağı; aralarında İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI), Komala ve PAK’ın da bulunduğu, Irak Kürdistanı merkezli Kürt muhalif gruplara kaymış göründü.

İnsan hakları ve bölgesel izleme örgütlerinin raporları, şiddetin ateşkesten sonra sona ermediğini, aksine İranlı Kürt muhalif gruplara yöneldiğini gösteriyor. CPT Irak Kürdistanı, 8-24 Nisan 2026 tarihleri arasında 48 saldırı kaydetti. Bu saldırıların 37’si İranlı Kürt muhalif kamplarını ve üslerini hedeflerken, ABD diplomatik veya askeri tesislerine yönelik saldırı sayısı yalnızca dörttü. Aynı rapor, ateşkes sonrası saldırıların yüzde 75’inin doğrudan Devrim Muhafızları (DMO) tarafından gerçekleştirildiğini, yüzde 25’inin ise bağlı gruplara atfedildiğini belirtti. Kürdistan İnsan Hakları Ağı ve Hengaw gibi insan hakları örgütleri de DMO’nun PDKI ve Komala bağlantılı bölgelere düzenlediği, Kürt muhalif üyelerin ve sivillerin ölümüyle sonuçlanan ölümcül saldırıları belgeledi.

Bu tablo, İran’ın güvenlik odağında net bir kayma olduğuna işaret ediyor. Tahran, bu Kürt grupları hem İran içindeki Kürt bölgeleriyle bağlantılı oldukları hem de Irak Kürt Bölgesi’nde üslendikleri için sınır ötesi bir tehdit olarak görüyor. Kürt gruplar için ateşkes gerçek bir güvenlik getirmedi; sadece İran baskısının yönünü değiştirdi.

“Sessiz Savaş”ın coğrafyası

Bu çatışma esas olarak, İranlı Kürt muhalif grupların uzun yıllardır üslerinin bulunduğu dağlık İran-Irak sınırı boyunca, özellikle Süleymaniye ve Hewler (Erbil) çevresinde yaşanıyor.

Nisan 2026 ortalarında, Süleymaniye yakınlarındaki Surdash bölgesini bir dron saldırısı vurdu. Saldırıda, Kürdistan Emekçileri Topluluğu (Komala) mensubu genç bir kadın peşmerge olan Gazal Mawlan Chaparabad ağır yaralandı ve daha sonra hayatını kaybetti. HANA İnsan Hakları Örgütü hukuk ekibinin raporuna göre, kendisi önce Shorsh Hastanesi’nde acil müdahale almış, ardından ileri görüntüleme ve uzman travma bakımı gibi üst düzey tedaviye ihtiyaç duymuştu. HANA ayrıca, hastanelere kabulünün veya transferinin geciktirildiği ya da reddedildiğine, bu gecikmeler sırasında durumunun kötüleştiğine dair ciddi iddialarda bulundu. Bu vaka, Kürt muhalif kamplarının ve yakınındaki uzak bölgelerin, sadece saldırıların kendisi nedeniyle değil, aynı zamanda yaralıların gelişmiş tıbbi bakıma ulaşmada yaşayabileceği zorluklar nedeniyle dron saldırıları sonrası özellikle savunmasız olabileceğini gösteriyor.

Ghazal Mawlan Chaparabad (hana.org)

Birkaç gün sonra, Hewler yakınlarındaki Jezhnikan kampına bir saldırı daha düzenlendi. Rudaw’ın haberine göre, bir dron saldırısında bir peşmergenin oğlu olan Shahin Azarbarzin hayatını kaybetti, babası ise ağır yaralandı. Kurdistan24 de kampın sivillere ev sahipliği yaptığını, yaralılar arasında kadın ve çocukların da bulunduğunu bildirdi. Bu durum, söz konusu kampların sadece askeri veya siyasi alanlar olmadığını; buralarda ailelerin ve sivillerin de yaşadığını gösteriyor. Gazal Mawlan vakasıyla birlikte bu durum, uzak kamp bölgelerindeki yaralıların saldırılardan sonra acil bakıma ne kadar hızlı ulaşabileceği konusundaki endişeleri artırıyor.

Tehlike savaşçılar veya askeri alanlarla sınırlı değildi; sivil alanlar da risk altındaydı. Sonuç olarak, birçok Kürt kampı ve yakınındaki topluluklar şu anda sürekli bir güvensizlik içinde yaşıyor.

Rojhilat iç baskı altında

Aynı zamanda, İran’ın Kürt bölgeleri içindeki baskı da arttı. Hengaw, İran makamlarının sivil giyimli güçlerin varlığını artırdığını; Sine (Senendej) çevresindeki şehir girişlerinde, şehirlerarası yollarda ve köy yollarında yeni kontrol noktaları oluşturduğunu bildirdi. Ayrıca, korku yaratmak, olası protestoları önlemek ve kamusal alanı kontrol etmek amacıyla bazı Kürt sınır bölgelerine güvenlik bağlantılı güçlerin konuşlandırıldığı belirtildi. Raporda bazı Kürt sınır bölgelerinde Haşdi Şabi güçleri, tanklar ve zırhlı araçlardan bahsedildi. Washington Kürt Enstitüsü’nün (WKI) bir bülteni de Kürt bölgelerinde genişletilen askeri ve vekil güç konuşlandırmalarını tarif etti. Bu raporlar bir bütün olarak, Kürt bölgelerinin ateşkesten sonra daha güçlü bir kamu güvenliği kontrolü altına alındığını gösteriyor.

Kürt halkı için bu; daha fazla gözetleme, daha az hareket özgürlüğü ve sürekli baskı anlamına geliyordu. Aynı döneme ait insan hakları raporları, emre tabi olmayan tutuklamalardan, aileyle iletişim kurulmasına izin verilmeyen gözaltılardan ve bir Kürt siyasi mahkumun infazından bahsetti. Örneğin KHRN, Bukanlı Yousef Karimi’nin tutuklandığını ve ailesiyle iletişim kurmasına izin verilmediğini bildirdi. Ayrı bir gelişmede Hengaw, Kürt siyasi mahkum Naser Bakrzadeh’in ölüm cezasının İran Yüksek Mahkemesi tarafından onanmasının ardından Mayıs 2026’da infaz edildiğini duyurdu.

Bu eylemler, İran’ın aynı anda iki strateji kullandığını gösteriyor: İran dışında, Irak Kürdistanı’ndaki Kürt muhalif grupları zayıflatmaya çalışırken; İran içinde, Rojhilat’taki siyasi hareketliliği durdurmaya çalışıyordu.

İran bunu neden yapıyor?

Fotograf: Rudaw

İran’ın stratejisi istikrarsızlık korkusuna dayanıyor gibi görünüyor. 2026 başındaki daha geniş çaplı kriz sırasında Chatham House, Kürt muhalif grupların, ABD’den gelen olası bir Kürt ayaklanmasına dair karışık mesajlar nedeniyle baskı ve belirsizlikle karşı karşıya kaldığını bildirdi. Ayrıca, Irak merkezli Kürt grupların teoride İran içinde daha geniş bir muhalefet faaliyeti için alan açabileceği, ancak İran güvenlik güçlerinin şiddet kapasitesinin hala yüksek olması nedeniyle bunun çok riskli olacağı not edildi.

Bu nedenle, ateşkes sonrası saldırılar bir uyarı olarak anlaşılabilir. İran; Kürt grupların yeniden örgütlenmesini durdurmak, sınır ötesi ağlarını zayıflatmak ve hem Rojhilat’ta hem de sınırın öteki tarafındaki Kürt mobilizasyonunu engellemek istiyordu. Bu anlamda, ateşkes sonrası saldırılar rastgele değildi; hem İran içindeki hem de dışındaki Kürt siyasi faaliyetlerini kontrol etmeyi amaçlayan bir güvenlik stratejisinin parçasıydı.

Çatışma sona ermedi, sadece biçim değiştirdi

Nisan 2026 ateşkesi daha büyük bir bölgesel savaş riskini azaltmış olabilir, ancak her yere istikrar getirmedi. Kürt muhalif hareketler ve Rojhilat ile Irak Kürdistanı arasındaki geniş bölge için çatışma, resmi olarak tanınmasa da devam etti.

Bu, büyük savaşların yaşandığı geleneksel bir savaş değildi. Dronlar, gözetleme, tutuklamalar ve hedefli saldırılar yoluyla yürütülen bir çatışmaydı. Bu nedenle, Rojhilat’taki durum gerçek bir barış değil, dönüşmüş bir çatışmaydı.

İran’daki Kürt meselesi artık sadece dahili bir sorun değil; daha geniş bir bölgesel güvenlik mücadelesinin parçası haline geldi. Çatışma sona ermedi; sadece daha sessiz, daha az görünür ve dünyanın göz ardı etmesi daha kolay bir hale geldi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.