sosyolog suna yılmaz değerlendirdi

“Yeni bir kentsel politika için geçmiş deneyimler eleştirel ele alınmalı”

Diyarbakır’daki kentleşme olgusunu tarihsel gelişme seyri üzerinde ele alan sosyolog Suna Yılmaz, “Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum” diyor.

Suna Yılmaz

Cumhuriyet tarihi boyunca hem yeni oluşturulan Türkçü kimliğin önemli uygulama merkezlerinden biri hem de Kürtlerin ‘başkent’ olarak tariflediği kent olan Diyarbakır ve kentleşme olgusunu ele alan sosyolog Suna Yılmaz’ın tez çalışması, bir kitap olarak yayınlandı. Dipnot Yayınları tarafından basılan kitabın ismi “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim”.

Diyarbakır’ın tarihsel gelişimini ele aldığı bölümle başlayan kitapta, Yılmaz savaş, göç, istila ve el koyarak birikim süreçleri ekseninde kentleşme olgusunu ele alıyor.

Cumhuriyet için Diyarbakır kentinin Türkleştirme pratiğini hayata geçireceği önemli bir merkez olduğunu ifade eden Yılmaz, Kürt siyasi hareketinin de kente biçtiği önemi ve bunun için geliştirdiği yerel ve merkezi politikaları değerlendiriyor.

Yılmaz, Kürt hareketinin belediyecilik deneyimini eleştirel bir pencereden ele alıyor ve bu haliyle bir alternatif olmadığını iddia ediyor.

“Kürtler için ‘başkent’: Diyarbakır”

Diyarbakır’ın kentleşmesini, tarihsel pencereden yola çıkarak günümüze kadarki gelişmesini ele alan “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim” adıyla kitabınız yayınlandı. Hem tarihsel hem de güncel kent yapısını ve gelişimini ele alıyorsunuz bu kitapta. Yakın dönemi esas alırsak, Diyarbakır’ı nasıl bir kent olarak tanımlarsınız?

Yakın dönemi tanımlamak için öncelikle geçmişten bugüne kısa bir yolculuğa çıkmak gerekiyor. Sosyal bilimci olarak kentle olan bağım bir şekilde beni sosyoloji ile arkeoloji biliminin arkadaşlığına götürmüştür. Diyarbakır’a bakınca özellikle kalkan şeklini alan surlarla kaplı olan şehir çok katmanlı yapısıyla karşımızda durur. Öncelikle coğrafi koşulların bölgedeki tüm toplumsal yapının fiziki alt yapısını oluşturduğunu diyebiliriz. Kürt kentleri verimli ovalar, sıra dağlar, çok geniş bölgeyi suyu ile bereketlendiren akarsularla bezeli bir bölge. İlk uygarlıkların bu topraklarda maya tutmuş olması coğrafi koşulların kolaylaştırıcı etkisidir diyebiliriz. Kent sosyolojisi alanında araştırma yapan herkes bir şekilde arkeolojinin kapısını çalar ve Diyarbakır’daki Çayönü kazıları bize 12 bin yıl önceki hayatı sunar. Kale kent olan Kürt kentleri ki Diyarbakır’da öyle, ticari, askeri ve üretim kenti olarak öne çıkar. Sınır kent olması savaşın her zaman hayatın bir parçası olduğunu ve sürekli surlarını onaran ve savaşla birlikte egemen olanın değişerek kentsel fiziki yapının da değiştiği bir kent sunar bize. Örneğin Roma döneminde Hıristiyanlığın etkisiyle okulların, manastırların ve kütüphane gibi kurumların kent merkezinde arttığını görürüz ve kent başkent statüsüne bürünür. Kentin nüfusunun dini egemenliği sağlaması amacıyla planlanması gerektiği için, iskan politikaları kapsamında kent mekanı ihtiyaca göre düzenlenir. Araplar kenti ele geçirdiklerinde ise benzer şekilde politika izlerler. Günümüzde cami olan Ulu Cami o dönemde kilisedir. Osmanlı döneminde ise benzer şekilde bir işlevi vardır Diyarbakır’ın. Etnik ve dini çoğulculuğun olduğu, fakat bu çokluğun keskin sınırlarla ayrıştığı bir kenttir ki mahallelerin ayrı olması bunun en belirgin göstergesidir. Üretimin çok çeşitli olması ve ticaret yollarının buradan geçmesiyle birlikte çok geniş bir alanda kentin etkisini görebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılında kapitalizm kendini var ederken kapitalizmin ideali olan ulus devlet inşası imparatorluk toprakları içinde tekçi bir zihniyet sunar ve hem bölgede hem de Diyarbakır’da katliamlar, soykırım, mülklere el koyma gibi birçok şiddet biçimi toplumsal yapıyı yok eder. Diyarbakır’ın etnik ve dini çoğulculuğu yerini Türklük ideolojisinin inşasına yönelik politikalara bırakır. Diyarbakır tarihsel açıdan önemli bir kenttir ve dolayısıyla birçok halkın bir arada yaşadığı bir kent olmasının yanında Kürt kentidir. Dolayısıyla ulus devlet ideolojisine karşı da bir direnişin sembolüdür.

Cumhuriyet tarihi açısından tarihsel bağlamından biraz kopuştur Diyarbakır. Artık sınır kenti değildir. Ticaret yollarının getirdiği canlılık söz konusu değildir. Askeri bir yapı kısmen devam eder. Ve Osmanlı Devleti’nin kapitalizme geçişiyle birlikte tüm kapitalist ilişkilerin bölgenin öznel koşullarıyla yansıtıldığı bir kent haline gelir. Kapitalizm kendini var ettiği yolda çakıl taşlarının temizlenmesi için savaş meşru bir araç haline gelir ki tarihsel açıdan bu sürekliliğin göstergesidir.

Diyarbakır hem yakın dönem itibariyle kapitalist bir kent olarak karşımıza çıkar (dinamikleri farklı olsa da) hem de Kürtlerin Kürt siyasal hareketinin başkenti olarak da karşımızda durur. Dolayısıyla burada Türklüğün sembolü bir kent iddasının yanında direnişin ve mücadelenin de bir kent olarak karşımızda durur Diyarbakır.

“Kentleşme tarihi katmanlı bir şekildedir”

Bu bahsettiğiniz özelliklerini bir kaç tarihsel dönemle ele alıyorsunuz? Bu tarihsel dönemlerin de daha çok savaş ve çatışma eksenli bir rotaya göre oluştuğuna dikkat çekiyorsunuz. Bu durum en çok da imar planlarını etkilemiş görünüyor. Bunu biraz açabilir misiniz?

Aslında kitabın temel dertlerinden biri kent sosyolojisi alanında Diyarbakır gibi kentleri incelerken “savaş” olgusunun dahil edilmesi gerektiği ve bunun da özellikle tarihsel bağlamı unutmadan günümüzde yani modern kapitalist dönemde kentleri incelerken “el koyarak birikim” kavramıyla bağını kurmaktır. Bu hattan meseleyi ele aldığımda Diyarbakır’ın kentleşme tarihi katmanlı bir şekilde karşımıza çıkar. Örneğin bölgenin coğrafi yapısı, etnik yapısı, Kürtlerin tarihsel açıdan egemen devlet içinde nasıl konumlandığı, hem bölgesel hem de egemen devletin hakim üretim tarzına göre hangi konumda yer aldığı gibi birçok faktör Diyarbakır’ın tarihsel izleğini oluşturur. Özellikle Diyarbakır’ın günümüzdeki ulus devlet içindeki konumu hariç öncesine baktığımızda ticaret, askeri ve üretim kenti olması kentin önemini daha fazla görünür kılıyor. Bölgenin zenginliği ve kentin stratejik konumu nedeniyle, Diyarbakır savaşların hakim olduğu bir bölge. Dolayısıyla her savaş sonrası egemen olan siyasi yapı kendi siyasi ve toplumsal yapısına uygun olarak kenti şekillendiriyor. Bu ise en temelden kent mekanının egemen olan devletin “ihtiyaçlarına” göre şekillenmesine neden oluyor. Örneğin kentin demografik yapısı, özellikle egemen olan devletin siyasi egemenliğinin bir parçası olduğu için kontrol edebileceği ve şekillendirebileceği bir demografik yapı kent mekanının sürekli bir şekilde değiştirilmesine sebep olur. Örneğin 359 yılında 20 bin olarak tahmin edilen nüfus, Nusaybin’İn Sasanilere bırakılması sonrasında büyük bir göç alır. 40 bin nüfus daha eklenir kentin nüfusuna. Kentin yerlileri ile göçle gelenleri ayırmak için kentin içine surlar yapılır ki mahalleler de böyle oluşur.

Ayrıca her savaş sonrası surlar tadilat görürken yeni toplumsal yapıya uygun yeni mahalleler kurulur, resmi devlet kurumları kentin merkezinde inşa edilir. Cumhuriyet döneminde Yenişehir’in kurulmasını da buradan okuyabiliriz. Surlarda kapıların açılması buna örnektir yine.

Aslında tarihte çok kez yakılıp yıkıldığına şahit olunuyor değil mi? İmar planlarının bu kadar fazla olmasının önemli bir sebebi de bu yıkımdan sonra şehri yeniden ayağa kaldırmak olsa gerek?

Evet. Öncelikle Diyarbakır sınır kent ve kale kenti. Doğal olarak savaşın her daim gündelik hayatın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Romalıların döneminde kentin fiziki yapısı çok fazla değişir, kentte kültürel kurumların inşaatının yanında, kanalizasyon sisteminin kenti kapsayacak şekilde kurulması gerçekleşir. Saraylar, hamamlar, tiyatroların varlığından bahsedilir. Şöyle düşünün: Kabaca bir hat çizersek ilk kent devleti bir yanda Roma, Persler sonrasında Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Akkoyunlular gibi devletler kente hakim olurlar. Hakim olma süreci her zaman savaş sonrasında yoğun bir kentsel imarı mecbur kılar.

Diyarbakır merkezi bir kent ve bölge açısından tarihsel ve siyasi açıdan önemli bir kent olması doğallığında savaşın merkezi haline getirir Diyarbakır’ı.

Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet

Son yüzyılda ise daha önceki dönemlerden farklı olarak cumhuriyetin ulus oluşturma politikalarının merkezinde yer alan bir kent oldu Diyarbakır. Cumhuriyet’in el koyarak birikim oluşturduğunu belirtiyorsunuz kitapta. Bunun nasıl oluşturulduğunu ayrıntılı bir şekilde anlatıyorsunuz. Bu politikaların kentleşmeye etkileri bugün nasıl hissediliyor?

Aslında son dönemle bağını kuracaksak sadece Cumhuriyet dönemini değil özellikle kapitalizmin bu topraklarda nüvelendiği daha erken dönemleri ele almak gerekir. Fakat bundan önceki dönemle de ortaklık kurmak açısından kentleşmenin bölgedeki tezahürü savaş üzerinden anlatılabilir. Savaşın her zaman hâkim olduğu bir kent ve özellikle kapitalist üretim ilişkilerin hâkim olmaya ve milliyetçiliğin ulus devletleri kurmaya başladığı dönemde, meselenin şekli başka bir boyut kazanıyor. Yani Cumhuriyet döneminde dünya ölçeğindeki kapitalist kentleşme modelinden ayrı bir yaklaşım geliştirilmiyor. Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet mantalitesi var, dolayısıyla herhangi bir cumhuriyet kenti bunun göstereni ve sembolü olmak zorunda, Başkentlerin anlamı da biraz budur örneğin. Bölgede Diyarbakır da tam da bu mantalite doğrultusunda ele alınıyor ve Türklük algısının hakim olduğu bir kent yaratılmak isteniyor. Dolayısıyla böyle bir kent kurulurken önüne çıkacak tüm engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu da yine karşımıza savaşı çıkarıyor. Buradan hareketle erken cumhuriyet dönemindeki umumi müfettişliklerin varlığı çok iyi örnek. Sonraki dönemde beş yıllık kalkınma planları, örneğin GAP erken dönem politikaların biçim değiştirmiş halidir. Amaç modern kapitalist bir kent yaratmak ve bunu kalkınma planlarını incelediğimizde ülkenin kalkınması ve sosyal adalet gibi bir kavram üzerinden değil bölgenin sömürülmesi ve kaynağın merkezi kentlerdeki kapitalist üretim alanına aktarılması olarak görüyoruz. Bunun sekteye uğrayabileceği her dönemde etnik politikalar üzerinden meşrulaştırılan bir savaş çıkıyor karşımıza. Ya da darbeleri de buradan okuyabiliriz. Bugün geçmişten farklı değil. Özellikle 2015 ile birlikte kentteki savaş ve sonrasındaki el koyarak birikim süreci benzer bir tabloyu karşımıza çıkarıyor.

“Çatışma hem kentsel hem de siyasi açıdan”

Cumhuriyetin bu politikalarına karşı Kürt hareketinin son 40 yılında başka bir politik hat oluştuğunu biliyoruz. Bu politik hatt oluşturulurken, Diyarbakır’ın kentleşme politikaları ile devletin kentleşme politikaları nerelerde çatıştı daha çok? Bu çatışma ne tür sonuçlara yol açtı?

1990lar itibariyle kentleşmeye dair bir veri ortaya çıkıyor. Öncesinde de yerel seçimleri kazanan Kürt siyasetçiler var: Mehdi Zana Diyarbakır’da, Urfan Alpaslan Ağrı’da, Edip Solmaz Batman’da seçimleri kazanıyor. Yerel siyasetten daha çok Kürt sorununun çözümüne yönelik çalışmalarıyla karşımıza çıkıyor üç isim. Devlet tarafından Kürt oldukları için ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve kentsel hizmet üretemediklerini ifade ederler. Zaten 1977-79 arasında bu isimleri görürüz. Sonrasında 1980 darbesi ve süreç başka yöne ilerler. Bundan yaklaşık 20 yıl sonra Feridun Çelik savaşın orta yerinde bir kenti devralır. Ayrıca zorunlu Kürt göçüyle birlikte ciddi kentsel sorunların ortasında seçimleri kazanır. Peşinden Osman Baydemir ve sonrasında kitaptaki dönemi kapsadığı için Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemi. Kürt siyasal hareketindeki devamlılık içeren düşünce, devletin bilinçli olarak geri bıraktırdığıdır. Bu merkezi bütçeden payın az ayrıldığı, yurt dışındaki desteğin devlet engeline takıldığı gibi. Aslında buradaki mesele kitapta da daha detaylı şekilde anlattığım gibi çatışma ya da ortak yanlardan ziyade ulus devletin modern kapitalist kentleşme yaklaşımının kentte nasıl bir zeminde işletildiği, bu süreçte savaşın ve sonuçlarının nasıl bir kentsel sorun yarattığı ve son olarak Kürt siyasal hareketinin bunu hangi perspektiften ele aldığıdır. Çünkü Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum. Bunu şuradan kuruyorum. Yerel seçim sonrası kazanan her siyasi parti kendi durduğu ideolojik yerden belediyeleri düzenleyen yasanın uygulanma sürecini planlayabilir. Burada Kürt siyasal hareketinin sadece yerel yönetimler değil kentin her alanına yayılan çok güçlü bir siyasi örgütlenmesi de var ki bu büyük bir güç demek. Yasalara geri dönersek örneğin belediyelerin sağlık merkezleri, hastaneler ve gezici sağlık üniteleri kurma; gençlere, yaşlılara, kadınlara ve çocuklara sosyal ve kültürel hizmet verme gibi bir sorumluluğu var. Ya da mesleki kurslar açmak ya da yoksullara sosyal yardım yapmak. Bu hizmetin kapsamının nasıl olacağı ve kimlerin yararlanacağı seçimi kazanan siyasi partinin ideolojik yaklaşımına göredir. Kitapta da çokça tartıştığım gibi bu hizmetleri sunmak artı bir durum değildir. Bu zaten olması gereken bir hizmetin sunulmasıdır. Bu hizmetlerin nasıl sunulacağı konusunda çatışmaya dair birkaç bir şey söyleyebiliriz: örneğin çok dilli hizmet vermek gibi.

Çatışma sadece kentsel boyutta değil siyasi açıdan da sürüyor. En önemli çatışma alanı kayyımlardır. Kayyımların seçilmişlerin iradelerini gaspetmesi sonucunda kente hizmet imkanları daralmış ve var olan örneğin çok dilli hizmet askıya alınmıştır. Sosyal yardımlar kesilmiştir. Kayyım döneminde borçların arttığı zira gözlenmiştir ve halkın bütçesinin halka hizmete aktarılmadığı aşikardır. Bir diğer çatışma konusu ki bu sadece Diyarbakır özelinde değil merkezi hükümetin siyasi ideolojinden farklı olan bir yerel yönetimde de aynı şey yaşanıyor iller bankasından gelen bütçenin kısıtlanması gibi durumlar yaşanıyor.

Acele modernleştirme hamleleri

Kitabınızın önemli bir bölümünü bu bahsettiğiniz hususa ayırmışınız. Kürt siyasetinin belediyecilik deneyimlerini Diyarbakır özelinde değerlendiriyorsunuz. Feridun Çelik, Osman Baydemir, Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemlerini ele aldığınız bu çalışmada, Kürt siyasetinin bu deneyimini pek çok açıdan eleştiriye tabi tutuyorsunuz. Bundan önceki soruda bahsettiğiniz imar ve sosyal alanla ilgili politikalarda kapitalist kalkınma modeli ile çakışan kimi yönlere işaret ediyorsunuz. Kürt siyasi hareketinin yerel yönetimdeki iddialarının pratikte yeterince karşılık bulmadığını mı düşünüyorsunuz?

Kentte bir yılı aşkın süre alan araştırması yaptım. Alan araştırması yaparken hem kentin siyasal aktörleri belediye çalışanları, Kürt siyasal hareket bileşenleri, sivil toplumdaki arkadaşlar, kentteki insanlar olmak üzere farklı çevrelerden insanlarla görüştüm. Kentte gözlem yapma fırsatım da oldu. Kent ve Kürt siyasal hareketi üzerine yazılan kaynaklar, gazete arşivleri gibi kaynakların da katkısı var tabii ki.

Tabii ki devlet kurumlarının ürettiği politikaların kentte nasıl yansıdığı ve Kürt siyasal hareketinin bu politikalara dair neler yaptığı temel odak noktalarımdan biriydi. Dolayısıyla sizin sorunuz üzerinden yanıtlarsam özellikle savaştan kaynaklı zorunlu Kürt göçünün sonucu kentsel sorunlardır. Fakat bunu, sonuç yerine kentin olumsuz görünümün nedeni olarak ele alınması bence en temel sorundur. Çarpık kentleşme, işgal, mülkiyet hakkı üzerinden geliştirilen politikalar doğal olarak temel insan hakkı olan barınma hakkının farklı bir politik düzlemde ele alınmasının önünde engeldir.

Yani kentte en büyük sorun barınma, işsizlik iken buna yönelik çalışmaların yetersiz oluşu hatta alternatif bir yerden politika üretilmemiş olması en büyük eleştirimdir. Örneğin Sur ve Bağlar zorunlu Kürt göçü sonrasında barınma konusunda temel sıkıntı çekilen yerlerdir. Buralara yönelik sosyal konut politikalarını olmayışı ya da kısmen TOKİ üzerinden geliştirilmiş ve olumlu şekilde sonuçlanmamış olması ya da sosyal politikalar açısından işsizlik ve yoksullukla mücadele konusunda sosyal yardımların ötesinde bir politika geliştirilmemiş olması eleştirdiğim noktalardır. Minnet ekonomisinin bir çıktısı olan yardımlar genel olarak eleştiri noktamızdır tüm dünyada, bunun yönteminin değişmemiş ve isiminin dayanışma olması gerçeği değiştirmiyor.

Genel olarak “bilinçli geri bıraktırılmışlığa” karşı “bizler de modern kent inşa ederiz” yaklaşımının araştırmamda da ifade ettiğim gibi “acele modernleşme” hamlelerine yol açtığı ve modern kapitalist kentleşme modelinden farklı bir görünüm sunmadığıdır. Tabii ki şunu gözardı etmiyorum: Borç yükünün ağırlığı, siyasetin baskı ve tutuklamalarla sonuçlandığı, savaşın her an yaşandığı bir bölge ve kent. Fakat buna karşılık da hiçbir kentte böylesine tabandan desteğin olmadığı bir kent. Örneğin sur kenarlarının düzenlenmesi aşaması halkın desteği olmadan gerçekleşmesi zor bir düzenleme olurdu. “Bizim çocuklar” yaklaşımı politikaların işlevlendirilmesi konusunda kolaylaştırıcı bir unsur iken kapitalist kentleşme modeline alternatif politikaların hayata geçmesi noktasında da kolaylaştırıcı bir unsur olabilirdi. En temel sorunlardan bir diğeri barınma, yoksulluk, işsizlik gibi gençlerin bağımlılıklarıdır. 1999’dan itibaren tüm raporlarda madde kullanımın oranının yüksek olması bir veri iken özellikle Gülten Kışanak dönemine kadar kalıcı bir politika üretilmemiş olması da üzücüdür. O dönemde bu konu ciddi bir sorun olarak ele alınmaya başlanmış ve savaşın varlığı yine bu konulara yönelik çabayı aksatmıştır.

Şu konuyu açmak da yarar var. Bugün yasa ve mevzuat üzerinden herhangi bir belediyenin sosyal politika üretmesi ya da kentin fiziki yapısına dair (su, elektirik vs) çözüm üreten politikalar geliştirmesi zaten olması gereken. Fakat siyasi yapıların ideolojik farklılıkları bunun nasıl gerçekleşeceğine dair somut örnekler sunar. Kadınlara, çocuklara, gençlere yönelik sosyal politikalar Kürt siyasal hareketinin kentsel sorunların çözümü noktasında olumlu örnekler sunar fakat kapitalist modele alternatif değildir. Ya da kentin gıda ihtiyacına yönelik yoksullara gıda yardımı yerine tarım arazilerinde kolektif üretimin yapılmasına ve bunun politika haline dönüşmesine dair adımlar benzer şekilde Gülten Kışanak döneminde tartışılır hale gelmiştir. Fakat savaşın çıkmasıyla birlikte bu politikalar da askıya alınmak zorunda kalmıştır. Aslında temel çelişki şuradan kaynaklanıyor: Kapitalist kent modeli sınıfsal ayrışmanın göründüğü, keskinleştiği bir alandır aynı zamanda. Demokratik özerklik tartışmalarının kentsel yansıması o dönemde katıldığım konferanslar üzerinden söyleyebilirim ki sınıf mevzusunu içine almayan ya da kapitalizmi ehlileştiren özellikle ekonomik yanını ehlileştiren bir hattan ele alınmıştır. Bu nedenle geliştirilen politikalar kapitalist kentleşme modeline alternatif değil, bu modelin açtığı yaraların pansuman edilmesine yöneliktir diyebiliriz.

“Sınıfsal gerçekliği görmeden çözüm üretilemez”

Diyarbakır’da Kürt siyasetinin belediyeler aracılığıyla hayata geçirmeye çalıştığı yerel özerk politikalar, özellikle son yerel seçimlerden bu yana çok fazla tartışmaya konu olduğunu görüyoruz. Kentin farklı güç odaklarının bu siyasete etkileri ve Kürt siyasi hareketinin asıl tabanını oluşturan yoksul kesimlerin görmezden geldiğine yönelik eleştiriler yapılıyor. Kitabınız bir önceki dönemi ele alıyor ancak bu eleştirilere dair sizin gözlemleriniz neler? Çalışmayı yaptığınız dönem, buna benzer tartışmalara şahit oldunuz mu?

Çok kapsamlı bir soru. Tartışma konusu hala çok güncel. Şöyle ki yerel özerklik meselesine dair paradigma değişimi ya da bunun hangi araçlarla kentte gerçekleşeceği sorusu bence hala havada kalan bir durum. Burada örneğin kooperatifler öne çıkıyor. Diyarbakır büyük bir kent ölçek olarak. Ölçeği bu kadar büyük olan ve diğer kentlere etkisini de baz alırsak çok büyük bir alandan bahsediyoruz. Kooperatif deneyimi üzerinden meseleyi ele alamayız. Evet iyi örnekler var kooperatif deneyimine dair ama bakın bu deneyimin gerçekleştiği mekan küçüktür. Neredeyse 2 milyona yaklaşan bir nüfusu olan kentten bahsediyoruz. Bunun için politikaların kapsamı ve uygulama yöntemleri de farklı olmalıdır. Ayrıca Kürt siyasal hareketi homojen gibi görünse de homojen bir yapı söz konusu değildir. En basitinden sınıfsal katmanları olan toplumsal bir yapısı vardır. Bu sınıfsal gerçekliği görmeden sadece kapitalizmi kentsel ölçekte ehlileştirmeyi amaçlıyoruz demekle bunun çözüm üreteceğini düşünmüyorum.

Benim araştırma yaptığım dönemde de yani 2013-2016 arası dönemde de en belirgin tartışma noktası sınıf mevzusuydu. Farklı sınıfsal katmanları yok saymak kentsel politikaların yerel özerklik çerçevesinde oluşmasına temel engeldir bence. Kürd’ün Kürd’ü sınıfsal açıdan sömürdüğü bir tabloda kapitalizmi ehlileştirerek sorunu çözmeye yönelik politika üretmenin kime ya da hangi sınıfa faydası olduğunu sormak gerekiyor. Barınma, yoksulluk gibi temel sorunların hâlâ yerel özerklik politikaları kapsamında can alıcı sorunlar olduğunu düşünüyorum ve bu dönemde de bundan 10 yıl önceki gibi bir yerden mesele ele alınıyorsa olumlu bir sonuç üreteceğini düşünmüyorum. Kürt siyasal hareketinin çok büyük bir gücü var Diyarbakır’da ve bunun kapitalist kentleşme modeline alternatif bir model kurmaya yönelik kolektif bir toplumsal hareket oluşturma potansiyeli çok yüksek. Mesele bunu nasıl yapacağıdır.

Araştırma yaptığım dönemde el koyarak birikimin aracı olan savaşın Sur’daki sonucunu acı şekilde yaşayarak deneyimledik. Bugün Sur, “Toledo’ya benzeteceğiz” söylemiyle korkunç bir görüntü sergiliyor. Yoksulluk, işsizlik, gençlerdeki madde bağımlılığı gibi sorunlar hala çok yüksek kentte. Dolayısıyla bölgedeki savaşın daha doğrusu savaş aracının el koyma sürecinin meşru dayanağı olduğunu görerek ve bunun uzun soluklu bir politikanın (beş yıllık kalkınma planları vs gibi) ürünü olduğunu görerek, Kürt siyasal hareketi kendi gücüne dayanarak, kentsel politikaları kapitalizme alternatif bir yerden üretmek istiyorsa öncelikle bu konuyu sınıf mevzusunu dışlamadan ele alması gerekiyor. Böyle bir hattan kurulacak kentsel politikalar ise yaklaşık 40 yıllık deneyimi eleştirel bir şekilde ele almayı gerektirecektir ki ele alınmalıdır.

Temmuz ayında Diyarbakır’da yapılan ekonomi çalıştayının sonuç raporunu henüz görmedik politika öneri kapsamında. 10 yıl önce de ekonomi çalıştayı yapıldı. Farkının ne olduğunu merak ediyorum. Rapor çıktığında daha doğru bir yerden karşılaştırma yapabiliriz.

Kürt siyasi hareketinin savunduğu ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü paradigmanın belediyelerde uygulanmasına dair de değerlendirmeleriniz ve gözlemleriniz var kitapta. Bu iddiaların önümüzdeki dönem çok daha fazla tartışılacağı yeni dönemin özelliklerinden yola çıkılarak tahmin edilebilir. Bu iddiaların Diyarbakır özelinde ne tür gelişmelere yol açacağına dair düşünceleriniz neler?

Aslında bir önceki sorunuzla göbek bağı var bu sorunun. Sorunların çözümüne yönelik geliştirilecek politikaların sınıf ve kapitalizmi nasıl ele aldığı bence temel çıkış noktası olacaktır. Bu meselelere dair en basitinden kentteki sınıfsal katmanlara (sınıfların yoksulluğuna ki buna kadın ve çocuk yoksulluğunu da dahil etmekte fayda var) dair nasıl politika geliştirileceği merak konusudur. Bunları dikkate almayan bir yaklaşımın on yıl öncekinden farklı bir deneyim oluşturmayacağını düşünüyorum.

“Devlet için meşrulaştırıcı araç: Savaş”

Bundan sonrası için Diyarbakır’ın kentleşmesine dair nasıl bir öngörünüz var?

Bu, Kürt siyasal hareketinin geçmiş 40 yılı nasıl değerlendirdiği, deneyimlerden nasıl dersler çıkardığı ve kente dair politika üretirken sınıf ve kapitalizm meselesine dair nasıl bir açıklama yaptığıyla paralel gidecektir. Devlet örneğin beş yıllık kalkınma planları kapsamında kentin nasıl dönüşeceğini öngörüyor. “Pürüzler” çıktığında elinde kendi yöntemini meşrulaştıracak çok önemli bir araç var: “Savaş”. O nedenle savaşı kentsel sorunlar kapsamında sonuç üreten bir unsur yerine, nedeni olarak ele almak ve buradan politika kurmak yeni bir bakış açısını zorunlu kılıyor. Diyarbakır’da eğer Kürt siyasal hareketi topyekün bir politika geliştirmeyecekse, ki son dönem yapılan tartışmaları sınıf ve kapitalizm analizini dahil edip etmediğine bakarak ele alabiliriz, önümüzdeki dönemde daha fazla yoksulluğun, yıkımın hakim olduğu bir kent göreceğiz. Tarım arazilerinin imara açıldığı, kentin sınıfsal olarak ayrıştığı mekanların üretildiği, özellikle Sur üzerinden turizm furyasının kentin tarihi dokusunu yok edeceğini söyleyebilirim. Başka bir yerden kurulacaksa kent, tarihsel açıdan sosyalist yerel yönetim deneyimine tekrardan bakmak gerekiyor. Ayrıca çok uzağa gitmeden Rojava deneyimi dersleriyle öğretici olacaktır. Rojava’daki deneyim özellikle kadınların mücadelesi ve tarımın örgütlenmesi açısından önemli bir veri sunuyor. Şunu unutmamak gerekiyor: Orada yeni bir deneyim var ama tarihsel mirastan devraldığı derslerle… Bölge savaşın hakim olduğu bir bölge ve bu uzunca bir süre böyle devam edeceğe benziyor. Buna rağmen orada inşa edilen yapıların zamanla nasıl bir sistem içinde kurumsallaşacağı ve hangi dinamiklerle şekilleneceğini gözlemleyeceğiz. Diyarbakır özeline tekrardan dönersek yerel özerklik söyleminin pratik açıdan nasıl bir tablo oluşturacağı yine sınıf meselesini nasıl ele aldığı ve kapitalizmle kurduğu ilişkinin tanımına bağlı olacaktır.

Suna Yılmaz Hakkında

2007 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede Genel Sosyoloji ve Metodoloji Yüksek Lisans Programı’nı 2009 yılında “Tuzla’da Tersaneden Yaşam Alanına Gündelik Hayat: Taşeronluk Çağında İşçi Olmak” teziyle tamamladı. 2010 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler doktora programında 2016 yılında “Yerel Siyaset ve Kentleşme Bağlamında Diyarbakır Örneği” teziyle doktora derecesini aldı.

2018 yılında Maltepe’nin sözlü tarih araştırmasında yer aldı. Toplumsal Hafızada, Zamanda ve Mekânda: Maltepe kitabının araştırmacısı ve yazarlarındandır. 2019 yılında Adnan Çelik ve Lucie Drechselova’nın editörlüğündeki Kurds in Turkey: Ethnographies of Heterogeneous Experiences kitabında “Accumulation by Dispossession as a Common Point in Urbanisation Politics in Diyarbakir” makalesiyle yer aldı. 2020 yılında Selma Değirmenci ve Özlem S. Işıl’ın derlediği Yaşamı Örgütleyen Deneyimler – Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor kitabına Hatice Kurşuncu ile birlikte yazdığı “Gıda Üretiminde Kadın Emeği: Kadın Dernekleri ve Kadın Kooperatifleri” makalesiyle katkı sağladı. Akademide ve kadın örgütlerinde çalışmalar yürütmesinin yanında birçok projede yer aldı. Sözlü tarih, emek, sınıf, etnisite, kent sosyolojisi ve toplumsal cinsiyet alanlarında araştırmalar yapıyor.

Diyarbakır’da sanat yeniden kamusal alana çıkıyor

Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, kayyım sonrası Diyarbakır’daki kültür-sanat hareketliliğini değerlendirdi.

Soran Hosseini ile yönetmen Sherzad Hassan Radha imzası taşıyan “CM” adlı oyun 11. Amed Tiyatro Festivali kapsamında sahneleniyor, Foto: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 2024 yerel seçimlerinde kayyım yönetiminin ardından yeniden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne (DEM Parti) geçmesiyle beraber kentteki kültür-sanat hareketliliği arttı.

Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, FilmAmed Belgesel Film Festivali ve Amed Film Festivali, kentte son iki yıldır yoğun katılımla düzenlenen başlıca kültür-sanat festivallerinden.

Şehirdeki bu hareketliliği Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, Niha+ için değerlendirdi.

“Tiyatro, ilerleyişini devam ettirecek gibi görünüyor”

Şahin, yerel yönetimlerle beraber tiyatroda gözle görülür bir durum meydana geldiğini, özellikle ürünlerin ortaya konması ve daha fazla seyirciye ulaşılması gibi konularda ciddi bir ilerleme olduğunu söyledi. Şahin ayrıca, bu dönemde daha önce kayyım tarafından görevlerinden alınan tiyatrocuların tekrar görevlerine iade edilmesi ve işlerini yapmaya devam etmesinin bu ilerlemede etkisi olduğunu ifade etti:

Daha önce gelenekselleşmiş festivallerin son iki yıl içerisinde yerel yönetimler çatısı altında ve daha güçlü şekilde yapılması da bu dönemde gerçekleşti. Hem ulusal festivaller hem de en son yapılan, 19 ülkenin katıldığı Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, ITI (Uluslararası Tiyatro Enstitüsü) ve Büyükşehir Belediyesi organizasyonuyla yapılmıştı.

Ömer Şahin

Belediyelerin sanat alanına dair yaptığı kendi iç tartışmalarının geleceğe dair umutlu olduğunu düşündüğünü söyleyen Şahin, bunun olması için kayyım ataması veya başka bir siyasi baskı olmaması gerektiğini aktardı.

“Bir baskı oluşmadığı durumda tiyatronun kendi kurumsal ve sanatsal ilerleyişini devam ettirecek gibi göründüğünü” belirten Şahin, “Bununla beraber tiyatroların kendi içindeki eğitimin de bu dönemden sonra çok önemli olduğunu düşünüyorum,” dedi.

“Her ne kadar bütün tiyatro gruplarının kendi içinde yaşadığı ekonomik problemleri olsa da ileriki dönemde yerel yönetimler ya da başka kurumlar aracılığıyla amatör tiyatro gruplarının desteklenmesiyle, çıkan eserlere proje desteğinin sağlanması gibi yöntemlerle bu ekonomik sıkıntıların da aşılabileceğine inandığını” söyleyen Şahin, sözlerini şöyle noktaladı:

“Kendi içimizde, Amed Şehir Tiyatrosu özelinde baktığımız zaman, sanatsal vizyonla ilgili tartışmalar olumlu bir noktaya ulaştıktan sonra sanatsal üretimlerin de artacağını düşünüyorum.”

“Kayyım, kentin kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti”

Sinemacı Erhan Örs ise kayyım döneminin Diyarbakır’da kültür-sanatın yalnızca kurumsal altyapısını değil mekanla, dille ve toplumsal hafızayla kurduğu bağın doğrudan hedef alındığı bir tahribat süreci olduğunu ifade etti:

Belediyelere bağlı sanat merkezlerinin, tiyatro ve sinema birimlerinin işlevsizleştirilmesi ya da dönüştürülmesi, kamusal alanı kültürel üretimden arındırma çabasıydı. Kayyım, yalnızca kültür kurumlarını yönetmedi, kentin kendisini nasıl hatırlayacağına ve kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti. Sanatçılar bu süreçte ya tamamen kendi imkânlarıyla bağımsız alanlar açmak ya da üretimlerini yeraltına/alternatif mecralara çekmek zorunda kaldı. Amed Şehir Tiyatrosu bu örneklerden biri, yine yapılmaya devam eden gösterimlerini kayyım döneminde Amed Şehir Tiyatrosu’nun veya ZarokMa’nın sahne ve perdelerinde yapan FilmAmed gibi.

Erhan Örs

Kayyımın sona erdiğini ama kayyımın yarattığı kültürel rejimin tamamen sona ermediğini savunan Örs, son dönemdeki en belirgin değişimin kentin kültür-sanat üzerindeki özne olma iradesini yeniden hatırlaması ve kamusal alanın geri kazanılması yönündeki dinamizmi olduğunu ifade etti.

Örs, kültürel üretimin yeniden anadilinde, kendi çok katmanlı hafızasıyla ve yerel dinamikleriyle buluşabileceği bir zeminin inşa edildiğini ancak kayyım yıllarının yarattığı kurumsal boşluğun, mekân kaybı ve tahribatın bir günde silinmediğini söyledi.

“Bugünkü tablonun, bastırılmış bir hafızanın kentin sokaklarına, salonlarına ve atölyelerine sızdığını gösterdiğini” belirten Örs, kayyım döneminde kentteki sinemanın nasıl etkilendiğini şöyle anlattı:

“Bana göre sanat doğrudan mekân, arşiv ve kolektif paylaşım zeminleriyle beslenir. Kayyım döneminde en büyük sorun, filmlerin üretilmesinden ziyade izleyiciyle doğrudan, sansürsüz ve sansür mekanizmalarının gölgesinden uzak buluşabileceği bağımsız gösterim alanlarının yok edilmesiydi. Festivallerin, gösterimlerin ve atölyelerin sekteye uğraması seyirciyle kurulan organik diyaloğu zayıflattı, sinemacıları daha dar ağlar içinde dayanışma modelleri geliştirmeye mecbur bıraktı.”

Bugün gelinen noktada “üretim iştahının” yanı sıra özellikle kolektif eğitim, atölye çalışmaları ve gösterim zeminlerinde gözle görülür bir hareketlilik olduğunu söyleyen Örs, seyirci tarafında ise ciddi bir buluşma arzusu ve açlığının söz konusu olduğunu ifade etti:

“Mesele sadece Kürtçe film izleme talebi değil. İnsanların kendi şehirlerinin, kendi hafızalarının, kendi deneyimlerinin sinemada temsil edildiğini görmek istemesi. Kendi hikâyesini, dilini ve estetiğini perde üzerinde görmeye yönelik talep, salonları ve alternatif gösterim mekanlarını çok daha canlı kılıyor. Belki şehrin genç kesimini, üniversitelileri bu gibi etkinliklere katmak konusunda bazı eksiklikler var ama bu tür kamusal alana da kayyım halihazırda olmasa da diğer resmi kurumların baskısı ve gölgesi mevcut.”

Örs, Diyarbakır’ın sadece bölgesel değil uluslararası ölçekte de özgün bir estetik ve politik anlatı diline sahip bir merkez olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam etti:

“Eğer bağımsız üretimi destekleyen, kurumsallaşırken yerel inisiyatifleri ve bağımsız aktörleri merkeze alan çoğulcu bir kültür politikası sürdürülebilirse kent sadece tüketilen etkinliklerin değil bizzat teorinin, sinema estetiğinin ve sanatsal üretimin kalıcı bir merkezi haline gelecektir.”

Örs, “Sinema özelinde ise bu süreklilik, kendi hafızasına sahip çıkan, arşivini dönüştüren, genç kuşaklara üretim alanı açan ve bağımsız finansman/gösterim modelleri üretebilen sürdürülebilir bir ekosistemin yerleşmesi anlamına gelir,” diyerek sözlerini noktaladı.

Amed’de bir Filistinli dansçı: İktidar kimliğimizi nasıl şekillendiriyor?

Kurucusu olduğu dans grubu Shaden Dans Topluluğu, 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nde “Tüyler” adıyla bir dans gösterisi sunan Filistinli dans sanatçısı Shaden Abu Elasal, Kürtlerin kültürlerine olan bağlılığından çok etkilendiğini belirtti. Abu Elasal’ın dans gösterisi, iktidarın beden ve kimlik üzerindeki etkilerini sorguluyor.

Shaden Dans Topluluğu’nun “Tüyler” dans gösterisinden, Foto: Amed Theater Fest

Diyarbakır’da bu sene düzenlenen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nin teması “Barış İçin Diyalog” olarak belirlendi. Belediyenin bünyesinde çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Şehir Tiyatrosu öncülüğünde gerçekleşen festival, 22 Nisan günü bir resepsiyonla başladı.

2 Mayıs tarihine kadar yani 10 gün sürece olan festivalde 19 ülkeden tiyatro topluluklarının katılımıyla pek çok tiyatro oyunu ve dans gösterimi seyirciyle buluşacak. Tiyatro ile ilgili çeşitli panel ve atölyeler düzenlenecek.

Sudan, Ukrayna, Suriye, Kürdistan Bölgesi gibi ülkelerin yanı sıra Filistin’den de Shaden Dans Topluluğu festivale katılan gruplar ve sanatçılar arasında yer alıyor. 25 Nisan tarihinde Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluşan ekibin projesinin adı “Feathers” (Tüyler).

Tanıtım bülteninde “Bilincimiz oluştuğunda, gerçekte ne kadar özgür olduğumuzu ve iktidarın pençesinden asla kurtulup kurtulamayacağımızı bilmediğimizi fark ederiz. Tüyler, iktidarın kimliğimizi nasıl şekillendirdiğini, güzellik ve iyilik algımızı nasıl etkilediğini ve bir insanı sevgiden nefrete nasıl sürüklediğini araştırıyor. Tüyler’de dört varlık bir araya gelir ve insan etkileşiminin karmaşıklığını ve yaşamlarını şekillendiren iktidar güçlerini ortaya koyan sahnelerde iç içe geçerler. Bu, biri baskın, diğeri itaatkar olan iki varlık arasındaki bir aşk hikayesinde somutlaşır. İtaatkar varlık, kendisinin ne olduğunu fark etmez” sözleriyle tanıtılan dans gösterisini, Filistin’de kadın bir dansçı olmayı ve festivali dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, topluluğun kurucusu Shahdan Ebu ile Niha+ için konuştu.

Merhaba Ms. Shaden. Amed’e hoş geldin. Filistinli bir koreograf ve dansçı olarak Uluslararası Tiyatro Festivalimize hoş geldin. Öncelikle şunu sormak istiyorum, Shaden Abu Elasal kimdir ve Shaden Dans Topluluğu nedir? Bize biraz kendinden bahseder misin?

Öncelikle burada olduğum için mutluyum, bu röportaj için teşekkürler Serhat. Ben Shaden Abu Elasal. Nasıra’da doğdum, Filistin’in kuzeyinde. Dans eğitimimi Kudüs’teki Müzik ve Dans Akademisi’nde tamamladım. Sonra Nasıra’ya geri döndüm ve dans üzerine projeler, eğitim programları kurmaya başladım. Bunun yanı sıra bağımsız bir koreograf olarak kendi eserlerimi üretmeye başladım. Yani bir yandan dans, bale ve çağdaş dans üzerine yoğunlaşan bir eğitim yolu, diğer yanda ise bir koreograf olarak kendimi geliştirme süreci vardı. 2016 yılında Nasıra’da 14-18 yaş arası gençler için bale ve çağdaş dans topluluğunu kurdum; orada dansı kendimizi, dünyayı ve karmaşık gerçekliğimizi anlamak için bir araç olarak kullandık. Teknik eğitimin yanı sıra, bedeni bir eğitim aracı olarak araştırdık. 2019’da ise Shaden Dans Topluluğu’nu kurdum. Bir dansçı olarak birçok projede yer alıp kendi eserlerimi sergiledikten sonra, artık sadece bir koreograf olmaya ve sahnede değil, sahne arkasında üretmeye karar verdim. Buna 2019’da başladım; toplulukta Filistinli dansçıların yanı sıra dünyanın dört bir yanından dansçılar var.

Soldan Sağa: Serhat Kural, Shaden Abu Elasal, Rugeş Kırıcı

“Filistin acı çekerken, sesimin güç çıkmasını istedim”

Filistin’de bir dansçı ve aynı zamanda bir kadın olmak ne demek? Bu konuda nasıl bir yolculuğun oldu?

1948 Nekbe’sinden bu yana uzun yıllardır baskı altında olan bir toplumda, Nekbe’nin üçüncü kuşağı olarak ve çok “sıcak” bir bölgede yaşayan bir Filistinli olarak… Çok zor, karmaşık ve güç bir durum bu. Her gün süren bir acı gibi. Bir kadın ve bir insan olarak benimsediğim değerlerin, beni ben yapan şeyleri oluşturduğunu söylemek istiyorum. Siyasi ve sosyal olarak çok aktif bir aileden geliyorum. Bu yüzden adalet, eşitlik ve insana saygı kavramları kimliğimin çok güçlü bir parçasıydı. Çocukluğumdan beri yaşadığımız dünya hakkında, kendim hakkında, bu durumda ne yapabileceğim ve etkimin ne olduğu hakkında kendime sorular soruyordum. Bunca yıl Filistinlilerin çektiği acıları görürken, sesimin olduğundan daha gür çıkmasını sağlayabilir miyim?

Bunu çok iyi anlayabiliyorum çünkü bizim hikayemiz de az çok Kürt dansçıların hikayesi de sizinkiyle aynı. Seninle ve grubunla tanıştığımda, performansınızı izlediğimde bir yanım çok mutlu oldu. Diğer yanım ise çok hassaslaştı çünkü panelinizi dinlediğimde, iktidarın bedeni nasıl etkileyebileceği üzerine bir koreografi oluşturduğunu söylemiştin. Birçok eser de bununla ilgili; çünkü denge değişkendir ve daha özgür olmak için kararlarımızı başkalarına bırakmak zorunda değiliz. Seni bu yüzden çok ama çok iyi anlayabiliyorum. Projeniz hakkında biraz bilgi verebilir misin, bize ne anlatmak istediniz?

Evet, bu aslında kim olduğumun, bu gerçeklik içinde bir insan olarak nasıl var olduğumun ve aynı zamanda hayatımdaki devrimci yanımın bir birleşimi. Genelde her şeyde farklı, yeni ve benzersiz olanı ararım. Bu yüzden sanatımda kurban olmak istemiyorum; ne gerçek hayatta ne de sanatımda. Dünyaya bir mesajı olan biriyle, yeni bir şeyler arayan bir sanatçı olmanın kombinasyonunu arıyorum. Otoritenin sanatımın nasıl olacağına karar vermesini istemiyorum. Gerçekliği kopyalamama konusunda çok hassasım. Gerçekliği alıyorum, onu kazmaya ve yeni bir şey yaratmaya başlıyorum. En büyük mutluluğum stüdyoya girip araştırmaya başladığım ve o anda daha önce görmediğim farklı bir şeyin yaratıldığı andır. Sanatın bana verdiği bu şaşkınlık hissi beni güçlü hissettiriyor ve bu güç, bu coğrafyada hayatta kalmamı sağlıyor. Yaratırken gücümü hissediyorum. Başkalarının benden istediği gibi değil, kendi istediğim gibi yaratırken gücümü hissediyorum. Bu, bir kadın, bir insan ve bir sanatçı olarak kim olduğumun birleşimidir. Umarım beni anlamışsınızdır.

“Kendimden bahsetmek benim için zor”

Bir sanatçı olarak Filistin’de yaşayan kadınlara cesaret verdiğini düşünüyor musun?

Bilmiyorum. Bildiğim tek şey…

Bu konuyu biraz açmak istiyorum; belki sana yardımcı olur. Eserlerinle ilgili iki video izledim, çok etkileyiciydi. İçinde birçok kadın dansçı gördüm, sanırım grubunuzda çok fazla kadın var. Sen bir şey yaratıyorsun ve onlar da seninle bir şeyler yapma fırsatı buluyor. Hem bir koreograf hem de bir kadın lider gibisin. Bu yüzden bunu sordum.

Kendimden bir lider olarak bahsetmek benim için zor. Çevremdeki insanları, daha önce yapılmamış bir şeyi yapabilecekleri konusunda olumlu yönde etkileyebildiğimi söyleyebilirim. Eğer araçları varsa, ısrar ederlerse, kendilerine inanırlarsa ve çok çalışırlarsa, sanırım onlar için bir örnek teşkil edebilirim. Çünkü bir Arap kadını olarak Dans Akademisi’nde okuyan ilk kişiydim. O zamanlar toplumumuzda “çağdaş dans” kelimesi yaygın değildi. Ama bu adımı attım çünkü bunu yapmak istiyordum. Geri dönüp orada bir şeyler yaratmak… Benim performanslarım sadece güzel görünen “şovlar” değil. Benim performansım farklıdır, yüzeysel değildir ve bunda ısrarcıyım. Ayrıca teknik ve sanatsal olarak çok yüksek düzeyde iyi bir okul kurmayı başardım. Bu yüzden, eğitim verdiğim ve bu grupta dans eden bu kadın öğrencilerin dünyayı, toplumun görmemizi istediği yerden farklı gördüklerini umuyorum. Bazılarının dansa devam etmesi ve şimdi koreograf olarak kendi yollarını çizmeleri beni mutlu ediyor. Umarım üzerlerinde olumlu bir etkim olmuştur.

Foto: Amed Theater Fest

“Festival çok güçlü”

Bu kadınlar için bir örnek olacağından eminim. Amed’deki deneyiminden konuşmak istiyorum. Amed ve performansınız hakkında neler hissediyorsun? Seyirci eserinizi nasıl karşıladı, eleştiriler nasıldı? Bu deneyimi bizimle paylaşır mısın?

Öncelikle, bu festival fikri panelleriyle ve performanslarıyla gerçekten çok güçlü ve önemli. Çünkü her zaman sesimizi kısmaya, bizi susturmaya yönelik bir çaba var. Bu festivalde, baskı altındaki insanlara ayağa kalkma, kendilerini ifade etme ve bu yerin sahip olduğu tüm o güzellikle kendilerini anlatma gücü veriliyor. İnsanlar çok nazik, çok cömert. Birçok festivale gittim ama bir kadının yönettiği bir festivalde olmak farklı, bunu söylemeliyim. Kendine has bir ruhu var. Kürt halkının kültürlerine olan bağlılığına, kendilerini sanatla ifade etme konusundaki ısrarlarına gerçekten hayran kaldım. Kültürlerini kaybetmiyorlar. Açılışı gördüğümde “Vay canına” dedim. İnsanların burada birbirine ne kadar bağlı olduğunu görüyorum. Kadın belediye başkanı figürü de çok benzersiz bir şey. Sanırım bundan öğreneceğim şeyler var.

Son sorum. Filistin toplumuna derin bir saygı duyduğumu söylemek istiyorum. Her zaman yanınızdayız. Koşulların çok zor olduğunu biliyorum. Ama dediğim gibi, birbirimize benziyoruz. Umarım Filistin yakında özgür olacak. Son olarak, bir çağdaş dansçı olarak Filistin’deki izleyiciyle nasıl bir ilişkin var?

Daha önce de söylediğim gibi, bu hem Nasıra hem Filistin’in kuzeyi hem de Batı Şeria için yeni bir şey. Ama insanlar meraklı. Performanslarımıza geliyorlar ve sorular soruyorlar. Bazen “anlamıyoruz” deseler de, iyi olan taraf şu ki insanlarla konuşuyoruz, bir diyalog kuruluyor. Son eserimiz olan Feathers (Tüyler), daha net bir dramaya ve karakterlere sahip olduğu için seyirci onunla önceki daha soyut çalışmalarıma göre daha fazla etkileşim kurdu. Bu tür eserlerin insanları size yakınlaştırdığını düşünüyorum. Bazen bu tarz performanslardan korkuyorlar çünkü onları analiz edecek araçlara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Ama onlara gidip konuştuğunuzda, açıkladığınızda ve “Sorun değil, bunu istediğiniz yere çekebilirsiniz” dediğinizde insanlar rahatlıyor. Rahatladıklarında hayal güçleri çalışıyor. Bu yüzden bir izleyici kitlemiz olduğu için mutluyum. Çok büyük değil ama giderek büyüyen bir kitle var.

Kesinlikle. Çok iyi anlıyorum çünkü biz de aynı süreçteyiz. İzleyici için daha anlaşılır olma yolunda aynı şekilde ilerliyoruz. Ama bir yanımız da daha soyut olmak istiyor. Bu bizim kaderimiz demek istemiyorum ama seyirciyle yakınlaşmak için bir dengeye ihtiyacımız var.

Kesinlikle. Ve seyircinin “üstünde” olmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü işimiz sahnede var oluyor ve bu seyirci olmadan bizim için hiçbir anlamı yok. Sanatçı olarak kendine sadık kalmakla seyircine sadık kalmak arasındaki o kombinasyon… Sanatsal vizyonumuzdan ödün vermeden bu dengeyi bulmalıyız.

Çok teşekkür ederim Shahdan.

Spas Serhat.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.