Siyaset bilimci Arzu Yılmaz değerlendirdi

Türkiye-İsrail çatışması mümkün mü? Ortadoğu’nun yeni dengeleri

Ortadoğu, İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonları ve yükselen Türkiye-İsrail gerilimiyle yeni bir evreye girdi. İki ülke arasında doğrudan bir çatışma senaryosunu İran rejimi olduğu müddetçe ihtimal dışı bulan siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’ın savunmadan “saldırı doktrinine” geçişi olduğuna dikkat çekiyor. Yılmaz, yeni denklemde Suriye’den ziyade Irak’ın ve Kürdistan Bölgesi’nin ilan edilmemiş yeni bir cepheye dönüşeceği uyarısında bulunuyor. Trump’ın herkese bir ev ödevi verdiğini belirten Yılmaz’a göre Türkiye “Suriye ev ödevini başarıyla hallederken”, İsrail “İran ödevini berbat etti”.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz

İsrail silahlı güçleri, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’de bulunan Ebu Zuhur havaalanı pisti ve depolama tesisine sekiz hava saldırısı düzenlendi. Saldırının gerçekleştiğini Suriye televizyonu duyurdu. Saldırıda herhangi bir yaralanma bildirilmedi.

Üs İdlib’de Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunuyor.

İsrail Başbakanlığı saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti.

Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Türkiye, Suriye ordusunu eğitiyor. Devlet kurumlarının ve altyapının yeniden inşasına yardımcı oluyor. Ayrıca askeri ve diplomatik destek sağlıyor.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack ise Ebu Zuhur’a yapılan son saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.

Bu gelişme, İran savaşı ile birlikte açık bir şekilde dile getirilmeye başlanan “Türkiye ile İsrail çatışabilir” tezinin çok daha güçlü bir şekilde tartışılmasına yol açtı.

Hem Amerikan basınında hem de uluslararası diğer basın kuruluşlarında buna yönelik değerlendirmeler ön plana çıktı. Türkiye ve İsrail basını da bu konuyla ilgili değerlendirmeler yapıyor.

Yakın zamana kadar Erbil Kürdistan Üniversitesi’nde ders veren siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’da mevcut rejim yerinde durduğu sürece, İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma ihtimalinin olmadığını düşünüyor.

Yılmaz, İsrail’in Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği 18 Ağustos tarihli son saldırının “Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlediği” bilgisinin ortaya çıkmasına yol açtığını belirtiyor.

İran savaşı ile birlikte ortaya çıkan yeni Ortadoğu denklemini değerlendiren Yılmaz, bu denklemde İsrail, Türkiye, İran, Irak, Lübnan ve Suriye gibi bölgesel güçler ile bunların uluslararası güçlerle olan ilişkilerini değerlendirdi.

“Suriye’de Ocak ayındaki tablo değişmiş durumda”

Geçen hafta İsrail Suriye’de Ebu Zuhur Askeri Hava üssünü bombaladı. Sonraki günlerde İsrailli yetkililer orada Türkiye’nin askeri güçlerinin bulunduğunu belirterek bu saldırının amacına dair kimi açıklamalar yaptılar. Bu saldırı, bir süredir konuşulan “Türkiye ile İsrail bir gün çatışabilir mi?” konusunun alevlenmesine yol açtı. Sizce artık herkesin açık bir şekilde dile getirdiği gibi, Türkiye ile İsrail’in savaşa girme ihtimali var mı?

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ben İsrail’le Türkiye’nin bir çatışmaya girme ihtimalinin, hele ki İran’da rejim yerinde durduğu sürece, ihtimal dâhilinde olmadığını düşünenlerdenim. En son saldırı bağlamında ise benim için en değerli bilgi şu oldu: Demek ki Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlemiş. Bir kaynakta 70 km, Amerikan kaynaklarında 80 km diye geçiyor bu yakınlık. Bu kadar yakınındaki bir sahada Türkiye’nin İsrail’in belirlediği çerçevede hareket ettiği bilgisini sürpriz bulduğumu açık söyleyeyim.

Zira Ocak 2026’da Şam ve Tel Aviv arasında Paris’te yapılan anlaşma, bir bakıma, Suriye’nin kuzeyinin Türkiye’nin askeri ve siyasi nüfuz alanı, güneyinin ise İsrail’in askeri ve siyasi nüfuz alanı olarak tesciliydi.

Artık bu şekilde olduğunu düşünmüyor musunuz?

İsrail’in önceden Amerika’ya gönderdiği bilgi notunda, Türkiye’nin Paris Anlaşması’na aykırı bir şekilde İdlib bölgesinde askeri bir konuşlanma içinde olduğu söyleniyor. Tırnak içerisinde bu ifadeyi paylaşıyorum. Demek ki Ocak ayındaki tablonun detayında, Türkiye’nin kendi sınırlarının hemen yanında dahi hangi askeri sınırlar çerçevesinde konuşlanabileceği konusunda, İsrail’in sınırları belirlediği bir durum olmuş. Suriye sahasında, Türkiye’nin hangi sınırlar çerçevesinde ve hangi askeri kapasiteyle konuşlanacağı konusunda, Türkiye’nin kabul ettiği ve İsrail’in tayin ettiği birtakım sınırlar olduğunu öğrenmiş bulunduk.

Tel Aviv-Washington hattındaki çatlak

Bu tırmanışı İsrail’de yakın süreçte gerçekleşecek olan seçimlerle irtibatlandıranlar oluyor. Katılır mısınız?

Zamanlama açısından İsrail’deki seçimlerle ilişkili olduğunu düşünenlerdenim. En son yapılan saha araştırmalarında 32 sandalyeye sahip Netanyahu’nun Likud partisinin en fazla 20 sandalyeye kazanabileceği görülüyor. En büyük düşman İran yenilemedi, rejim düşürülemedi. Dolayısıyla, İran’ı öne çıkarmanın, seçimlere giderken iletişim stratejisi açısından bir yararı olmayacağını herhâlde görüyorlardır.

Öte yandan, Gazze operasyonuyla birlikte başlayan yalnızlaşmaya, İran Savaşı’nı planlama ve yürütmede İsrail’in sorumluluğunun ortaya çıkması sonrasında Amerika ile yaşanan sorunlar da eklendi. Bu konuda J. D. Vance’in açıklamaları tablonun vehametini ortaya koydu zaten. Herkes şimdi Tom Barrack’ın sözlerine odaklanıyor ama aslında ilk işareti J.D. Vance vermişti. Trump hala İsrail’den ve özellikle Netanyahu’dan memnuniyetsizliğini görece dikkatli bir şekilde dile getirse de, Trump’ın en yakın ekibindeki isimlerden önce J. D. Vance, şimdi de Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar Washington’ın Tel Aviv’den rahatsızlığının işaretlerini net olarak veriyor.

Trump, İsrail’in hem Lübnan’dan, hem Gazze’den, hem Suriye’den çekilmesini istiyor. İran’la ilgili rahatsızlığın, İsrail’in Gazze Savaşı’ndan sonra kazandığı mevzileri ve avantajları da geriye döndürecek ölçekte bir yalnızlaşma yarattığından bahsediyorum. Dolayısıyla işin bir kere böyle bir tarafı var.

Bu arada şunu da gözden kaçırmamakta fayda var: Kürtlerle barış ya da süreç bağlamında Türkiye’nin de bu saldırıyı nasıl fonksiyonel hâle getirildiğini, sadece Türkiye gazetesinin son bir haftadaki neşriyatı üzerinden bile görebiliriz. Fakat bundan daha da önemlisi; Ortadoğu’da tam da Türkiye’nin, Bahçeli’nin ifadesiyle “Türk barışı” iddiasıyla etkisini artırdığı, öbür yandan Pakistan ve Suudi Arabistan’la bir savunma paktı imzaladığı bir anda bu saldırıyla birlikte İsrail’in düşmanı olarak resmedilmesinin, Türkiye içinde itiraz edilecek bir tarafı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü sonuçta İsrail’in Türkiye’yi düşman ilan etmesi, Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da oynamaya çalıştığı rolün altını oyan mı yoksa destekleyen mi bir etki yaratır sorusunun cevabını, pekala “desteklediği” şeklinde çıkarmamız mümkün.

Son olarak şunu da söylemek isterim: Bakın, İsrail-Türkiye arasındaki gerginlik meselesinin, bugün benimsenen retoriğin dahi aslında miladının Gazze Savaşı’ndan bile önce, 2017-2018 yılları olduğunu unutmamak gerek. Bunu daha Mavi Marmara olayına, 2010’a kadar götürebiliriz ama özellikle Erdoğan’ın Netanyahu’ya “terörist”, “İsrail bir terörist devlettir” dediği tarihin 2018 olduğunu da unutmamalı. Buna mukabil Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelik, “antisemit diktatör”, “Kürtleri katleden”, “Hamas’ı destekleyen” gibi söylemleri aynı döneme rastlar. Yani bu retorik görece çok eski. Bırakın Suriye’de Esad rejiminin düşmesini, Gazze Savaşı’nın öncesine giden bir arka planı var. Dolayısıyla bugünü yorumlarken bu hafızayı tazelemekte fayda var diye düşünüyorum.

Ancak şunu da teslim etmek gerekiyor: İsrail-Türkiye ilişkilerini şekillendiren yapıda önemli değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin en önemlisi, Arap devletlerinin artık İsrail’i tanımayan ya da düşman kabul eden pozisyonundan çıkması ve dolayısıyla İsrail’in “çevre (periferi) doktrini” dediği, Arap olmayan ülkelerle işbirliği içinde olma hedefinin geçerliliğini yitirmesidir. Dolayısıyla, İsrail ve Türkiye ilişkileri yeni bir form alacak, bu muhakkak. Bu durum, Gazze’den de önce Doğu Akdeniz’deki hizalanma biçimiyle ortaya çıkmıştı zaten. Nihayetinde, her iki ülke de bölgede hegemonik güç olma iddiası taşıyor ve birbirlerini rakip görüyor.

Fakat sonuçta: Bir, İran rejimi yerinde kaldığı sürece Türkiye ile İsrail’in birbiriyle doğrudan çatışacağını düşünmek rasyonel değil. İki, Hazar’dan Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Karadeniz’e, oradan Basra’ya kadar olan “Beş Deniz” diye tarif edilen Ortadoğu haritasının yeniden tariflendiği ve ekonomik-ticari koridorlar üzerinden yeni bir güvenlik mimarisinin oluştuğu bir tabloda İsrail-Türkiye işbirliği bir zorunluluk. Bu tabloya rağmen yaşanan gerginlikte ise bana kalırsa İsrail’deki seçimler kadar her iki ülke liderinin 20 yılı aşan bir iktidar dönemindeki ilişkilerinin yıpranmışlığının da payı var. Yani, iki lider arasında artık kişisel husumete dönüşmüş bir bagaj olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kendimi tekrar etmek pahasına bir kez daha altını çizmek isterim ki, Türkiye’nin de böyle bir konjonktürde İsrail ‘in düşmanı olarak görünmekten şikayetçi olacağını düşünmüyorum. Bu durum, en azından, Türkiye’nin Gaze Barış Planı’ndaki rolü ve yerini silikleştirdiği ölçüde faydalı bile sayılabilir.

Trump’ın ‘ev ödevleri’

Siz İsrail’in politikalarına artık Amerika’nın bir şekilde dur demeye başladığını söylediniz. İsrail bunu yapmak isteyecek midir? Ve Amerika’nın buna dair ısrarı ne kadar sürebilir?

Bugün artık Trump’ın İran’a saldırmaya niyeti olmadığı hâlde İsrail tarafından ikna edildiğini biliyoruz. Ama şunu bilmiyoruz: Nasıl oldu da Trump buna ikna oldu? Bu bilgi eksik. Buna Epstein dosyaları mı neden oldu? Bizim bilmediğimiz başka bir şantaj konusu mu var? Ya da Yahudi lobisinin finansal desteği mi etkili oldu? Bunları bilmiyoruz. Trump’ın niyeti olmadığı hâlde İran’a saldırmaya nasıl ikna edildiğini, bu iknayı bir şantajın mı yoksa başka bir şeyin mi mümkün kıldığı hâlâ açıklığa kavuşmadı. Amerika’nın hangi çıkarları için, hangi stratejik hedef doğrultusunda İran’a saldırıldığı konusunda net bir cevap yok.

Bugün de ABD İsrail’in Suriye’den, Lübnan’dan Gaze’den geri çekilmesi istiyor ama İsrail hiç birini yapmıyor. Yani Amerika İsrail’e sözünü geçiremiyor. İsrail bildiğini okumaya devam ediyor. Bu gücü nerden aldığının cevabını herhâlde tarihçiler verecek. Dolayısıyla sizin sorunuzun cevabına, bu arka planı akılda tuttuğumuzda net bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Fakat şunu söyleyebiliriz sanıyorum: Amerika’nın Türkiye’nin bu kadar önünü açması, bölgedeki rolünü parlatması, İsrail’i dengeleme amacı taşıdığını düşündürüyor.

O zaman İsrail ve Türkiye’nin bu şekilde çatışmasını, biraz İsrail’in bu dengeleyici unsuru ortadan kaldırmaya yönelik bir çabası olarak mı okumak gerekiyor?

Oraya gelmeden önce bakın Trump ne dedi? “Lübnan’da Hizbullah’la en iyi savaşacak olan Şam gücüdür, İsrail’den daha güzel savaşırlar” dedi.

Şam’da öyle bir güç var mı?

Suriye’de en başından beri bir oldubitti ritminde yaşanan ve günün sonunda bir illüzyonun gerçekmiş gibi dayatıldığı bir durum var. Neden bunu söylüyorum? Bırakın Hizbullah’la savaşacak olmasını, kendi içinde siyasi istikrarı, egemen bir güç olarak askeri birliğini bile sağlayabilmiş bir Şam yok. Bugün Şam’da bir iktidardan söz etmemizi mümkün kılan Körfez’in aktardığı mali kaynaklar, uluslararası toplumun tanıdığı siyasi meşruiyet ve Türkiye’nin verdiği askeri destek. Dolayısıyla, ben Trump’ın “Şam Hizbullah’la İsrail’den daha güzel savaşır” sözünü, “Türkiye İsrail’den daha güzel Hizbullah’la savaşır” diye anlıyorum.

Ankara’dan yapılan açıklamalar da dolaylı olarak bu yaklaşımı destekliyor zaten.Son zamanlarda Erdoğan’ın “ Türk -Arap- Kürt İttifakı” dediği şeyin haritası da belirginleşti artık. Ömer Çelik’ten, Dışişleri Bakanı’ndan, Savunma Bakanı’ndan, Devlet Bahçeli’den sürekli Lübnan, Irak, Suriye referansları duyuyoruz. Bu bağlamda, sorunuza yanıt olarak şunu söyleyebiliriz sanırım: Kabaca tarif etmek gerekirse, Trump yönetime geldiğinden beri herkese bir ev ödevi veriyor. Türkiye, “Suriye ev ödevini” başarıyla hallederken; İsrail, “İran ödevini” berbat etti, yapamadığı gibi bir de Washington’ın başını belaya soktuğu bir tablo var.

Dolayısıyla, mevzu sadece Türkiye’nin İsrail’i dengelemesi değil, aynı zamanda ev ödevinde başarısız olmuş, içeride seçim kaybetme riskiyle karşı karşıya olan, dışarıda yalnızlaşmış bir İsrail’e karşı Türkiye’nin yeni bir ödevle görevlendirilmesi. Bçyle baktığımızda, İsrail’in İdlib’deki saldırısını ön alıcı bir hamle olarak tarif etmesinin aynı zamanda siyasi bir boyutu da olduğu söylenebilir. İsrail, giriştiği hegemonya mücadelesinde Türkiye lehine yaşanan gelişmelere karşı da bir itirazda bulunuyor bana kalırsa.

İran savunmadan ‘saldırı doktrinine’ geçti

Bu çatışma ve çelişkilerin önemli merkezlerinden bir tanesi Suriye. Hatta belki de en önemlisi. Yakın dönemde Suriye açısından nasıl bir projeksiyon görüyorsunuz?

Hiçbir konuda “şu şöyle olacaktır” diyebileceğimiz bir durumda değiliz bana kalırsa.

Dinamik bir süreç ve hâlâ devam ettiği için mi?

Evet. Ancak şu söyleşiyi yaptığımız andaki duruma baktığımızda şu çıkarsamayı yapabiliriz: Washington’ın aldığı ağır ekonomik yaptırımları göz önüne aldığımızda, Amerika bugün itibarıyla askeri bir eskalasyondan çok ekonomik bir izolasyonu gündemine almış görünüyor. Bu gündeme karşılık İran’ın cevabı ne? “Bu yaptırımlara katılan her ülkeyi düşman sayarım” diyor. Bunu söylerken de “Eğer bu izolasyona katılırsanız alternatif hiçbir güzergâhtan bir damla petrol akmaz” diye ekliyor. Sorusunuzu cevaplarken bir kere bunu teslim edelim.

İkinci teslim edilmesi gereken husus ise İran’ın Ürdün’e saldırısıyla ortaya çıkan “saldırı doktrini”. Yani İran, Ürdün saldırısıyla birlikte savunmadan saldırıya geçme pozisyonunu ilan etti. Daha da önemlisi, sadece doğrudan bir tehdit durumunda değil, potansiyel bir saldırıyı önleyici saldırılar yapacağını da ilan etti. Amerika’nın savaşı bir kara savaşına dönüştürme veya rejimi askeri yollarla alaşağı etme niyeti yokmuş gibi görünse de, İran bu savaşı yayarak ve kendisine karşı saldırı olmadığı durumda dahi önleyici saldırılar yapabileceğini ilan ederek savunmadan saldırı pozisyonuna geçti.

Dolayısıyla, Suriye sahası da tıpkı Irak sahası gibi bugünün koşullarında potansiyel bir çatışma alanıdır. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye- İsrail Suriye’de gerginlik yaşarken, Mekke Paktı İran’ı açık bir tehdit olarak ilan etmemişken İran’ın Suriye’de bir hamle yapması beklenmez.

Bana kalırsa, savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiği durumda odaklanmamız gereken yer Suriye değil, Irak’tır. Kaldı ki İran bunun işaretlerini Kürdistan Başbakanlığını hedef alan saldırıyla çoktan vermeye başladı.

Mekke Paktı Sünni-Şii bloklaşması mı?

Mekke Paktı, Sünni ülkelerin oluşturduğu bir pakt. Orta Doğu’daki çatışmalar ve gelişmeler konuşulurken politik ve ideolojik yönleri konuşuluyor çoğunlukla. Mezhebi yönleri de yok mu? Bu paktı mezhebi açıdan da değerlendirmek gerek miyor mu? İran Şii bir güç. Buna karşı Sünni bir pakt oluştu diyebilir miyiz?

Biraz önce de söylediğim gibi “şu kesin şöyle olacak” diyebilecek durumda hissetmiyorum. Ama şu muhakkak: Eğer Ortadoğu’da bir istikrar ya da düzen kurma çabası varsa ve İran sadece kendi içindeki Şii referanslı rejimden ibaret değil, bölgedeki bütün Şii nüfusu etkileme kapasitesi ile hareket edebiliyorsa doğal olarak bunu çevreleyecek ya da buna karşı oluşacak bloğun Sünni olması çıkarılacak en erken sonuçtur. Geldiğimiz aşamada Mekke Paktı da buna işaret ediyor.

Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor: Paktın metninin açıklanmadığı, net bir tehdit tanımının yapılmadığı ve uluslararası toplumun daha çok “bekle-gör” şeklinde bir pozisyon aldığı ve her şeyden önemlisi , Trump’ın İran’a bir kara harekatı göze alamadığı hatta J.D. Vance’in, “İran’la anlaşıp bir ortak nokta bulabileceğimize inanıyoruz” dediği bir durumda pekala farklı bir sonuç da çıkabilir.

Zira barış denilen şey aslında realist perspektiften bir güçler dengesinin kurulmasına dayanır. Yani bu gelişmeler illaki bir çatışmayı değil, pekâlâ barışı ya da istikrarı mümkün kılacak bir dengenin kurulmasına da evrilebilir.

Ama, bana kalırsa, bunun bir koşulu var. İran’da siyasi iktidarı tümüyle ele geçiren Kudüs güçlerinin pozisyonunda bir değişiklik olması gerekir. Tam da böyle bir noktada Pezeşkiyan’ın “Savaşı kazandık, artık barış yapmanın, savaşı bitirmenin zamanıdır” demesi çok önemli. İran’da rejimin ılımlıların eline geçtiği ve İran’ın bu “beş deniz” üzerinden tarif edilen yeni güvenlik mimarisine entegre edildiği bir dengeye de pekâlâ kavuşulabilir. Hangisinin galip geleceğine ilişkin şu aşamada bir yorum yapmak beni çok aşar.

Post-Amerika dönemi

Ortadoğu’dan bahsedilirken çok sık tekrarlanır, “kartlar yeniden karılıyor” diye. Siz de yeni Ortadoğu’dan bahsettiniz? Yeni Orta Doğu nedir? Biraz bunu açabilir misiniz?

1990’da Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde, Bush’un güvenlik danışmanı “Yeni dünya düzenini kurmak için bu eşsiz bir fırsattır” demişti. O dönemde hedeflenen liberal yeni dünya düzenini kurmak için Ortadoğu’yu bir sıçrama tahtası olarak tasavvur eden Amerikan vizyonunun hem dünya hem de Ortadoğu ölçeğinde çöktüğü bir andayız. Yeni Ortadoğu tartışmasını yaparken bu arkaplanı hatırlamakta fayda var.

Artık “Post-Amerika” (Amerika sonrası) bir Orta Doğu’dan söz ediyoruz. Bu yeni Ortadoğu, Amerika’nın başat, hegemon bir aktör olarak tayin edici bir rol oynadığı bir Ortadoğu değil.

“Bu kaçıncı yeni Ortadoğu projesi” eleştirine katılmakla birlikte, yeni olanı da teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira artık başat bir aktörün olmadığı bir Ortadoğu var. Bu durum, bugüne kadar güvenliğini Amerikan garantörlüğüne dayandıran Körfez için, Ürdün için, İsrail için çok ciddi bir sorun.

Üstelik, bu boşluğu dolduracak nitelikte ne bir küresel güç var ne de bölgesel güç. Böyle bir ortamda yeni hizalanmalar, yeni ittifak arayışları içerisinden geçiyoruz. Bu arayışların uzlaşmayla mı yoksa savaşla mı şekilleneceğinin test edildiği bir sürecin tam ortasındayız. Her ne olursa olsun, ortaya çıkacak olan şey Ortadoğu denklemini ve mimarisini şekillendiren yapının temelden değiştiği yepyeni bir Ortadoğu düzenidir.

Tom Barrack’ın da dile getirdiği merkezi iktidarların güçlendirilmesi meselesi de bu çerçevede mi değerlendirilmeli?

Amerika Ortadoğu için kaç kere plan yaptıysa, savaş ya da barış fark etmez, hiç birinde başarılı olamadı. Savaşlara örnek Irak, Afganistan, barışa örnek ise Filistin, Oslo, Camp David süreçleri. Ne savaş, ne barış projelerinin hiçbirinde başarılı olamamış Amerika, şimdi kalkmış “merkezileştirme” gibi yeni bir projeden bahsediyor. Daha önceki başarısızlıklarını akılda tutarak bunun da başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

Neden merkezileşmeyi destekliyorlar? Çünkü statükonun değişmesi çok ciddi siyasi ve askeri maliyetler doğurur. Amerika bu maliyete girmek istemediği için, zayıflayan hatta “başarısız devlet” (failed state) durumuna düşen ülkelerdeki mevcut statüko illüzyonunun devamını sağlamak üzere bölgesel müttefiklerine ev ödevi verip işi onlara ihale ediyor. İhale ettiği aktörlerden bir tanesi Büyük İsrail’i kurmak istiyor, bir tanesi yeni Osmanlıcılık peşinde koşuyor. Alın size merkezileşmenin başarısız olma ihtimalini güçlendiren ikinci faktör.

Üçüncü faktör ise örnekler üzerinden gidelim: O merkezileşmeyi Irak’ta başarabildiler mi? Bütün gücünle 100 bin asker yığıp 7 trilyon dolar para harcadığı, tekerinin önüne taş koyacak hiçbir düşmanın olmadığı bir durumda bile Irak’ta başaramadığını şimdi mi başaracak? Bugün Irak’ta bir Haşdi Şabi’yi bile tasfiye edememiş, çeteleşmiş bir yapıyı dahi eritememiş Amerika’nın, başarısız devletleri yeniden egemen devletler hâline getirme projesine ben ikna olamıyorum.

Kürdistan Bölgesi: İlan edilmeyen cephe

Amerika’nın 1990’lardaki yeni Ortadoğu planının başladığı merkez Irak. Yine Ortadoğu dizaynından bahsediyoruz ve Irak, Amerika’nın başını ağrıtan merkezlerden bir tanesi. Biraz da Kürtlerin konumunu göz önünde bulundurarak, Irak’ı ne bekliyor?

Irak’ın bugün Lübnan’dan, Suriye’den farklı bir pozisyonu yok. Yani Suriye’yi, Lübnan’ı ne bekliyorsa makro ölçekte Irak’ı da o bekliyor. Bunu teslim edelim. Fakat İran’ın Irak’ta diğer sahalardan farklılaşan bir konumu var.

Bugün İran rejiminin ayakta kalmasının birinci koşulu Tahran’daki iktidarsa, ikinci koşulu Bağdat’taki iktidarıdır. O çok ağır yaptırımlara, izolasyona ve içerideki toplumsal muhalefete rağmen İran rejimi yıllarca ayakta kalabildiyse, bunda Bağdat üzerinde kurduğu siyasi ve ekonomik tahakkümün payı büyüktür. Her şey bir tarafa, bugün Basra Körfezi’nde İran’ın sesi yüksek çıkıyorsa bunda Bağdat üzerindeki hükmü gözardı edilemez. Diğer yandan, unutulmamalı ki, İran’dan sonra en büyük Şii nüfus Irak’ta.

Sonuçta, Suriye’de Esad rejiminin düşmesi, Lübnan’ın güneyinden Hizbullah’ın çekilmesi veya Yemen’deki Husiler üzerinden düşündüğümüzde, Irak’ta İran’ın hâlâ çok güçlü olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zaten en son yine İran “Bağdat ve Tahran ayrılmaz müttefiklerdir” açıklamaları yaptı, ki ABD’nin tüm baskısına ve müdahalelerine rağmen bu doğru. İran için Irak sahasında neredeyse tek sorun Kürtler.

Zaten Kürdistan Bölgesi bu savaş boyunca ilan edilmeyen bir cepheydi. İran ve bağlı milisler ateşkes sürecinde bile Kürdistan’ı vurmaya devam ettiler. Öyle görünüyor ki, yeniden başlayacak bir askeri tırmanışta da yalnızca Kürdistan’ın değil, Irak’ın tümü bir cepheye dönüşecek.

Lübnan Ortadoğu’da idamı kaldıran ilk ülke oldu

Lübnan Parlamentosu, idam cezasının ağırlaştırılmış müebbet hapis ve ağır çalışmayla değiştirilmesini kabul etti. Uluslararası Af Örgütü verilerine göre 2025 yılında dünya genelinde idam uygulamaları 1981 yılından bu yana en fazla artan yıl oldu.

Lübnan haritası, Google Maps

Lübnan Parlamentosu, idam cezasını kaldıran yasa teklifini kabul etti. Böylece Lübnan, idam cezasının yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis getiren ilk Arap ülkesi oldu.

Ülkenin 128 sandalyeli parlamentosunda milletvekillerinin çoğunluğu düzenlemeyi desteklerken, Hizbullah’ın parlamento grubu karşı oy kullandı. Adalet Bakanı Adel Nassar, kararı ülke açısından “tarihi bir adım” olarak nitelendirdi.

Yeni düzenlemeyle mevcut idam cezaları, ağır işlerde çalışmayı da içeren müebbet hapse çevrilecek. Ancak ağır çalışma cezasının nasıl uygulanacağına ilişkin ayrıntılar henüz netleşmedi.

2004’ten beri uygulanmıyor

Lübnan’da Ocak 2004’ten bu yana idam cezası infaz edilmiyordu. Buna karşın mahkemeler cinayet ve vatana ihanet gibi suçlar nedeniyle idam kararı vermeyi sürdürüyordu. Uluslararası Af Örgütünün verilerine göre 2024 yılı sonunda ülkede 78 kişi hakkında kesinleşmiş idam cezası bulunuyordu.

BİLGİ KUTUSU: Küresel Çapta İdam Cezası Gerçeği
Ölüm cezası olarak da adlandırılan idam cezası, bir suçun karşılığı olarak kişinin devlet onayıyla öldürülmesidir. Tarih boyunca dünyanın hemen hemen her yerinde uygulanmış olsa da, 2010’lu yıllar itibarıyla birçok ülke bu cezayı tamamen kaldırmış ya da uygulanmasını durdurmuştur.
2022 Yılı İnfaz Rekortmenleri: Küresel çapta en çok idam cezasının uygulandığı ilk beş ülke sırasıyla; Çin, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Amerika Birleşik Devletleri‘dir.
Dünya Genelindeki Durum (2024 İtibarıyla)
%27 53 Ülke İdam cezası hem kanunen hem de uygulamada aktif olarak yürürlüktedir.
%11 22 Ülke Kanunen yürürlükte ancak de facto (uygulamada) kaldırılmıştır. En az 10 yıldır infaz gerçekleştirilmemektedir.
%5 10 Ülke Savaş gibi bazı istisnai haller dışında tamamen kaldırılmıştır. (Örn: Gana, Zambiya)
%56 110 Ülke İdam cezası tamamen kaldırılmıştır. (Örn: Zimbabve, Kazakistan, Sierra Leone)
İdam Cezasının Yürürlükten Kaldırılma Kronolojisi
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ivme kazanan bu süreçte; 1990’larda 36, 2000’lerde 23, 2010’larda 11 ve 2020’lerde şu ana kadar 7 ülke idamı kaldırdı. (Tüm listeyi görmek için tabloyu kaydırınız)
YılÜlkeO Yılki SayıToplam Ülke
1863Venezuela11
1865San Marino12
1877Kosta Rika13
1903Panama14
1906Ekvador15
1907Uruguay16
1910Kolombiya17
1928İzlanda18
1949Almanya19
1956Honduras110
1962Monako111
1966Dominik Cumhuriyeti112
1968Avusturya113
1969Vatikan114
1972Finlandiya115
1973İsveç116
1976Portekiz117
1978Danimarka, Solomon Adaları, Tuvalu320
1979Kiribati, Lüksemburg, Nikaragua, Norveç424
1980Vanuatu125
1981Yeşil Burun Adaları, Fransa227
1982Hollanda128
1985Avustralya129
1986Marshall Adaları, Mikronezya Federal Devletleri231
1988Haiti132
1989Kamboçya, Lihtenştayn, Yeni Zelanda335
1990Andorra, Çekya, Slovakya, Macaristan, İrlanda, Mozambik, Namibya, Romanya, São Tomé ve Príncipe944
1991Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Slovenya347
1992Angola, Paraguay, İsviçre350
1993Gine-Bissau, Seyşeller252
1994İtalya, Palau254
1995Cibuti, Mauritius, Karadağ, Sırbistan, Güney Afrika, İspanya660
1996Belçika161
1997Nepal162
1998Ermenistan, Azerbaycan, Bulgaristan, Estonya, Litvanya, Polonya668
1999Kanada, Türkmenistan270
2000Fildişi Sahili, Malta, Ukrayna373
2002Kıbrıs Cumhuriyeti, Doğu Timor, Birleşik Krallık376
2004Bhutan, Yunanistan, Samoa, Senegal, Türkiye581
2005Meksika, Moldova283
2006Gürcistan, Filipinler285
2007Arnavutluk, Kırgızistan, Ruanda388
2008Özbekistan189
2009Arjantin, Bolivya, Burundi, Togo493
2010Gabon194
2012Letonya, Moğolistan296
2014Madagaskar197
2015Kongo Cumhuriyeti, Fiji, Surinam3100
2016Benin, Nauru2102
2017Gine1103
2019Bosna-Hersek1104
2020Çad1105
2021Kazakistan, Sierra Leone2107
2022Orta Afrika Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine2109
2024Zimbabve1110

‘Genel af’ gündemde

İnsan hakları örgütleri kararı memnuniyetle karşıladı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, düzenlemenin Lübnan’ın “zalim ve geri dönüşü olmayan bir cezadan kesin biçimde kopuşu” anlamına geldiğini bildirdi.

Lübnan Parlamentosu ayrıca bazı mahkûmların cezalarının azaltılmasını veya serbest bırakılmasını öngören genel af teklifini görüşüyor. Düzenlemeyle kapasitesinin üzerinde çalışan cezaevlerindeki yoğunluğun azaltılması hedefleniyor.

İdam uygulamaları yüzde 78 arttı

2025 Küresel İdam Cezaları Haritası

Uluslararası Af Örgütü Raporu: 1981’den bu yana kaydedilen en yüksek infaz rakamı.

2.707 Toplam İnfaz
%78 Yıllık Artış
17 Ülke Uyguladı
Dünya Haritası
Amerika Birleşik Devletleri İnfaz Sayısı: 47 Amerika kıtasında idam uygulayan tek ülke.
Avrupa ve Orta Asya İnfaz Sayısı: 0 2025 yılında hiç idam cezası verilmedi ve uygulanmadı.
Mısır (Afrika) İnfaz Sayısı: 23 Kıtada idam uygulayan 3 ülkeden biri.
Suudi Arabistan İnfaz Sayısı: 356 Bunların 240’ı uyuşturucu bağlantılı suçlardan.
İran İnfaz Sayısı: 2.159 İnfazlar bir önceki yıla göre iki kattan fazla arttı.
Çin Halk Cumhuriyeti İnfaz Sayısı: Devlet Sırrı Her yıl binlerce kişinin idam edildiği tahmin ediliyor.
Singapur İnfaz Sayısı: 17 Geçen yılki 9 olan infaz sayısında ciddi artış gözlendi.
* Detayları görmek için haritadaki noktaların üzerine dokunun.

Uluslararası Af Örgütü’nün Tespitleri

Topluma Gözdağı Aracı: 2025’teki dramatik infaz artışında (geçen yıla oranla %78); idam cezasını topluma bir korku ve gözdağı verme aracı olarak kullanan Çin, İran ve Suudi Arabistan gibi az sayıda ülke başrol oynadı.
Uygulayanlar Küresel Azınlıkta: Özellikle Ortadoğu’daki infaz artışına rağmen, küresel düzlemde idam cezası uygulayan ülkeler aslında bir “istisna” konumunda. Dünyadaki ülkelerin üçte ikisinden fazlası idam cezasını hukuken veya uygulamada kaldırmış durumda.
Acımasız İnfaz Yöntemleri: 2025 yılında gerçekleştirilen idamlarda; kafa kesme, asma, zehirli iğne (enjeksiyon), kurşuna dizme ve tartışmalı bir yöntem olan azot gazıyla boğma gibi metotlar kullanıldı.

Uyuşturucu Suçlarının İdamdaki Payı

Rapora göre dünya çapında yapılan infazların %46’sı uyuşturucu bağlantılı suçlarla ilgilidir. 2025’te bu kapsamda toplam 1.257 kişi idam edildi:

İran 998 İnfaz
Suudi Arabistan 240 İnfaz
Singapur 15 İnfaz
Kuveyt 2 İnfaz


Ortadoğu kaosunda Kürt barışı mı Kürtlerle savaş mı?

Suriye’de Rojava’ya yönelik saldırıların olduğu Ocak 2026 ile İran’a yönelik İsrail-ABD tarafından saldırıların başladığı 28 Şubat’tan bu yana ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’de Abdullah Öcalan ile iktidar ve devlet organları arasında sürdüğü belirtilen “süreci” de etkiliyor.

PKK gerillalarının “silah yakma töreni”nden /Foto:Channel8

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kastederek “tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiğini, örgütün lağvedildiğini haykırsın” sözleriyle yaptığı çağrının üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçti.

O tarihten bu yana Türk devletinin “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı, kamuoyunda ise “İkinci Çözüm Süreci”, “Barış Süreci” ya da “Süreç” olarak ifade edilen dönemde, Kürt tarafı, PKK’nin feshi ve silahların yakılması gibi atılan somut adımlarla gündeme geldi. Sürecin devamı açısından gerekli olduğu ifade edilen yasal düzenlemelere ilişkin devlet kanadında ise henüz somut bir ilerleme sağlanmış değil. Meclis’te grubu bulunan bir parti dışında tüm partilerin katılımıyla “süreç komisyonu” kurulması ve uzun bir çalışma takvimi sonrasında bu komisyon tarafından hazırlanan rapor da şu ana kadar öne çıkan tek somut adım sayılıyor.

Öte yandan, Bahçeli’nin 24 Mart 2026’da TBMM grup toplantısında yaptığı “Süreci boğmanın, aceleye getirmenin, tartışmaları alevlendirmenin alemi yoktur” açıklaması ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle Newroz kutlamaları sonrasında verdiği sert mesajlar sürecin seyrine ilişkin soru işaretlerini artırdı.

DEM Parti kaynakları Nisan ve Mayıs aylarına işaret ederek yasal düzenleme beklentilerini dile getirirken, son gelişmeler sürecin geçmişten bugüne nasıl ilerlediğine dair bütünlüklü bir değerlendirmeyi yeniden gündeme taşıyor.

2015 Kırılması: Çözüm Sürecinden Güvenlik Politikalarına

Foto: ANF

Aslında Öcalan ve PKK, 1993’ten beri, fakat daha yoğun biçimde 2000 ve sonraki yıllarda radikal bir ideolojik dönüşümle Kürt meselesini siyasi yollarla çözmek istediklerini pek çok kez dile getirdiler, barışı stratejik bir konu olarak ele aldıklarını açıkladılar. Ancak Türkiye, Kürt sorununda çözüme iç ve dış konjektürel nedenlerle yanaştığı için, bu zamana kadar yapılan diyaloglar ve süreçler kalıcı bir çözüme ulaşamadı.

Bu bağlamda en dikkat çekici dönem, 2012-2015 yılları arasında yürütülen çözüm süreci dönemidir. Bu çözüm süreci, Suriye’deki Kürtler Kobani’de IŞID’i yenince, Haziran 2015 seçimlerinde AKP Hükümeti’nin iktidar olamayacağı ve Kürt siyasi hareketiyle “başkanlık” anlaşması yapılamayacağı anlaşılınca, 22 Mart 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dolmabahçe Mutabakatı’nı doğru bulmuyorum” açıklamasıyla fiilen sona erdi. Ardından, Ekim 2014’teki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınmış olan “Çöktürme Planı” kararı doğrultusunda PKK ve genel olarak Kürt siyasi hareketine yönelik kapsamlı güvenlik operasyonları başlatıldı. Takip eden dokuz yılda sadece Kuzey Kürdistan değil, Güney (Federe Kürdistan) ve Batı (Rojava) parçaları da dahil olmak üzere Kürt halkı ve PKK, Türk devletinin var gücüyle yürüttüğü topyekün bir savaşın hedefi haline geldi.

Dolmabahçe Mutabakatı

Devletin Kürt meselesinde yıllardır izlediği “terörü bitirme” politikaları devam ederken, 2024 yılının sonlarına doğru devlet cephesinden beklenmedik açıklamalar geldi ve 43 ay aradan sonra ağır tecrit altında tutulan Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirildi. Böylece Kürt sorununda yeni bir süreç tekrar tartışılmaya başlandı.

Yeni Dönemin Sinyalleri
1 Ekim 2024 Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarıyla tokalaşması.

1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında yaşanan dikkat çekici bir temas, kamuda “yeni bir siyasi iklimin” habercisi olarak yorumlandı. Bahçeli, DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer milletvekilleriyle tokalaştı. Bu jest hem Meclis salonunda hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gazetecilerin bu tokalaşmanın anlamını sorması üzerine Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde de barışı tesis etmeliyiz” dedi.

Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Artık şu hakikat kabul edilmelidir. Bugün İsrail saldırganlığına karşı hem içeride hem dışarıda çatışma alanlarından çok uzlaşma zeminlerinin öne çıkarılması gerekmektedir” ifadelerini kullandı.

22 Ekim 2024 Bahçeli’nin grup toplantısındaki Öcalan çağrısı.

Bu açıklamaları takiben 22 Ekim 2024’te Bahçeli, partisinin grup toplantısında, Öcalan’a doğrudan seslenerek şu çağrıyı yaptı: “Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiği, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığını gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. …Hodri meydan, buna varız.”

24 Ekim 2024 Ömer Öcalan’ın İmralı mesajı.

24 Ekim 2024’te ise DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bir gün önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüklerini açıkladı ve Öcalan’ın şu mesajını paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”

Kayyımların ve Yasakların Gölgesinde Bir Süreç!
30 Ekim 2024 Ahmet Özer’in tutuklanması ve kayyım süreci.

Ancak Kürt meselesinde çözüme ve barışa yönelik bu işaretler, devam eden kayyım atamaları ve yasak kararlarıyla gölgelendi. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamaları, “Gerçekten Kürt meselesinde çözüm isteniyor mu?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.

Yerel seçimlerde CHP ve DEM Parti arasında yapılan “kent uzlaşısı” kapsamında Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Ertesi gün yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy kayyım olarak atandı.

Kasım 2024 DEM Partili belediyelere kayyım atamaları.

Ardından Kasım 2024’te, sırasıyla DEM partili Mardin, Batman, Urfa Halfeti, Dersim ve Van Bahçesaray belediyelerine de belediye eş başkanlarının “terör” cezaları gerekçe gösterilerek kayyım getirildi.

21 Kasım 2024 Öcalan’a getirilen yeni avukat görüş yasağı.

Tüm bunların üzerine, 21 Kasım 2024’te, Öcalan’la görüşme talep eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Öcalan’a 6 Kasım’da yeni bir altı aylık avukat görüş yasağı getirildiğini öğrendi.

26 Kasım 2024 Bahçeli’nin temas çağrısını yinelemesi.

26 Kasım’da Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda “22 Ekim 2024 tarihli grup toplantımızdan itibaren ne demişsek aynen yanındayız. İmralı’yla DEM Grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor, çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz” dedi.

DEM Parti Heyeti İmralı’da
28 Aralık 2024 DEM Parti milletvekillerinin İmralı ziyareti.

Uzun bir sürenin ardından 28 Aralık 2024’te DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı’da Öcalan’la görüştü. Heyet ertesi gün kamuoyuyla Öcalan’ın, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluktur” mesajını paylaştı.

30 Aralık 2024 KCK’den çözüm iradesi açıklaması.

Ardından 30 Aralık 2024’te KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, Medya Haber’e yaptığı açıklamada, “Önderliğimizin ortaya koyduğu çözüm iradesinin arkasındayız. Türk devleti, AKP-MHP iktidarı, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünen devletin kendisi, gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymalıdır” dedi.

Ocak 2024 İmralı Heyeti’nin meclis görüşmeleri.

Ocak 2024 boyunca İmralı Heyeti, TBMM’de grubu bulunan MHP, AKP, CHP, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’yle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin ardından heyet, 22 Ocak 2025’te Öcalan ile ikinci kez buluştu.

13 Şubat 2025 KCK’nin Öcalan’dan gelen mektubu açıklaması.

13 Şubat 2025’te ise KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık Öcalan’dan bir mektup aldıklarını belirterek, “Kürt sorununu savaş zemininden çıkarıp demokratikleşme zeminine çekmek için bir çalışma yürütüyor” dedi. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra, 15 Şubat’ta, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde, İçişleri Bakanlığı Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atadı.

18 Şubat 2025 HDK operasyonları ve tutuklamalar.

Bu gelişmeler olurken, 18 Şubat 2025’te Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) operasyonlar yapıldı. Aralarında siyasi parti yöneticileri, sendikacılar, sanatçılar ve gazetecilerin bulunduğu 52 kişi gözaltına alındı; 21 Şubat’ta bunların 30’u tutuklandı. HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş bu operasyonları “barışa komplodur” diyerek eleştirdi.

Öcalan’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
27 Şubat 2025 Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”.

DEM Parti heyeti, 27 Şubat 2025’te, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Heyet görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajını İstanbul’da kamuoyuyla paylaştı.

“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan mesajda Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”

1 Mart 2025 PKK’nin ateşkes ilanı.

PKK, Öcalan’ın bu çağrısının ardından 1 Mart’ta ateşkes ilan ettiğini duyurdu. PKK’nin yaptığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hayata geçmesinin önünü açmak için, bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. Önder Apo’nun istediği şekilde parti kongresini toplamak için hazırız. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için de Önder Apo’nun bizzat yönlendirmesi ve yürütmesi gerekir” denildi.

21 Mart 2025 Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları.

Ardından Kürtler, 21 Mart 2025 Newrozu’nu başta dört parça Kürdistan olmak üzere, dünyanın pek çok kentinde milyonlarca kişinin katılımıyla kutladı. Newroz’a katılım yoğunluğu Kürt basını tarafından Öcalan’ın çağrısına destek olarak yorumlandı.

İmamoğlu Tutuklaması, Sırrı Süreyya’nın “Şüpheli” Ölümü
19 Mart 2025 Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması.

Newroz’un ardından gündem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sarsıldı. 19 Mart 2025’te, “Kent uzlaşısı” konulu “terör” ve “yolsuzluk” iddialarıyla başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart 2025 tarihinde tutuklandı. Kürt hareketi İmamoğlu’nun tutuklanmasını sürece yapılan “provakatif bir müdahale” olarak değerlendirdi.

15 Nisan 2025 Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlanması ve vefatı.

Çok geçmeden İmralı heyeti üyesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 15 Nisan günü İstanbul’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Önder 18 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdi ancak kurtarılamadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Binlerce kişi Önder’i son yolculuğuna “Sırrı’ya sözümüz barış olacak” sloganlarıyla uğurladı.

8 Mayıs 2025 DEM Parti’nin suikast şüphesi açıklaması.

Cenazeden beş gün sonra DEM Parti, “2 Nisan’da, otopark görevlisi Sırrı Süreyya Önder’in aracını kullanırken lastiklerden gelen sesten şüphelenmiş ve aracı servise götürmüştür. Yapılan incelemede, aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiği tespit edilmiştir” açıklamasını yaptı. Bu bilginin paylaşılmasının ardından kamuoyunda “Sırrı Süreyya’ya suikast mı yapıldı?” sorusu tartışılmaya başlandı.

PKK Kendini Feshetti, Silahlar Yakıldı
12 Mayıs 2025 PKK’nin kendini feshetme kararı.

Önder’in yasının tutulduğu günlerde, 12 Mayıs 2025’te, PKK kendini feshettiğini ve silahları bıraktığını duyurdu. PKK açıklamasında, “Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. …PKK tarihi misyonunu tamamladı. PKK 12. Kongresi, PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” dendi. Bu karar üzerine farklı çevrelerde lehte ve aleyhte pek çok tartışma başladı, “Devlet hangi adımları atacak?” sorusu toplumun gündemine oturdu. KCK’den yapılan açıklamada ise, PKK’nin silah bırakmasını istemeyen birçok gücün KCK ile görüşmek istediği duyuruldu.

9 Temmuz 2025 Öcalan’ın 1999’dan beri ilk videolu çağrısı.

Öcalan 9 Temmuz 2025’te yeni bir çağrıda bulundu. Ancak bu seferki çağrısı videolu bir çağrıydı. Bu, Öcalan’ın 1999 yılından beri ilk videolu görüntüsüydü. Öcalan videoda “27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim” ifadelerini kullanarak, “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir” dedi.

11 Temmuz 2025 Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah yakma töreni.

Bu videolu mesajda yer alan Öcalan’ın “Önce sen ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır” sözlerine istinaden KCK ilk adımı attı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 15’i kadın 30 gerilladan oluşan “Barış ve Demokratik Toplum Grubu”, 11 Temmuz 2025’te, pek çok gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı bir törenle silahlarını yaktı.

5 Ağustos 2025 Meclis’teki komisyonun ilk toplantısı.

Bu töreni takiben, başkanlığını TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin yer aldığı (İYİ Parti hariç) 51 kişilik bir komisyon, çözüm süreci kapsamında ilk toplantısını 5 Ağustos’ta gerçekleştirdi. Komisyonun ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirlendi.

Ağustos 2025’ten günümüze yaşananlar
10 Ağustos 2025 Bahçeli’nin TV100 açıklaması.

10 Ağustos’ta TV100’e konuşan Bahçeli, sürecin yıl sonuna kadar tamamlanacağını, PKK’nin silahları yakmasının güçlü bir mesaj taşıdığını ifade ederek, “Silah gömülürse tekrar çıkarılabilir; yakmak ise ‘bir daha elimizi silaha sürmeyeceğiz’ demektir” dedi.

19 Ağustos 2025 TBMM önünde beyaz toros olayı.

19 Ağustos’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun dördüncü toplantısı öncesinde TBMM önünde beyaz bir toros ateşe verildi.

28 Ağustos 2025 DEM Parti’nin İmralı görüşmesi.

28 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın görüşmede, “Demokratik toplum, barış ve entegrasyonun, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini belirttiği” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca Öcalan’ın bunun için “bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine” vurgu yaptığı belirtildi.

25 Eylül 2025 DEM Parti’nin yasal düzenleme açıklaması.

25 Eylül’de DEM Parti yaptığı açıklamada Meclis’teki komisyonun dinleme aşamasını tamamlamak üzere olduğunu belirterek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” dedi. DEM Parti, sürecin ikinci aşamasında Komisyon’un yasama çalışmalarına odaklanacağını belirterek, Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’daki değişiklikler ile kayyım düzenlemeleri, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve anadilinde eğitim gibi konularda öneriler hazırladıklarını duyurdu.

1 Ekim 2025 Erdoğan’ın teşekkür mesajı.

1 Ekim’de, TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yürüten Devlet Bahçeli’ye ve DEM Parti’ye teşekkür etti.

7 Ekim 2025 Bahçeli’nin komisyon görüşmesi önerisi.

7 Ekim tarihli MHP Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli, komisyon üyelerinden bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesini önerdi ve SDG’nin silah bırakması için Öcalan’ın çağrı yapmasını istedi.

13 Ekim 2025 Asrın Hukuk Bürosu’nun İmralı ziyareti.

13 Ekim’de, Asrın Hukuk Bürosu avukatları İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etti. Öcalan “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir” dedi.

26 Ekim 2025 KÖH’ün çekilme açıklaması.

26 Ekim’de, PKK kendini feshettiği için Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) Yönetimi adıyla Kandil’de düzenlediği basın toplantısında, Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan tüm gerilla güçlerinin “Medya Savunma Alanları”na çekilmekte olduğunu açıkladı. 17 Kasım’da ise silahlı güçlerin Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından da çekildiği duyuruldu. KÖH Yönetimi, “atılan bu yeni adımın Türkiye’de barışa ve demokratikleşmeye hizmet edeceğine inandığını” belirtti.

18 Kasım 2025 Bahçeli’nin İmralı’ya gitme çıkışı.

18 Kasım’da Bahçeli, MHP grup konuşmasında kimsenin Öcalan ile görüşmemesi halinde üç arkadaşı ile İmralı’ya gideceğini duyurdu.

21 Kasım 2025 CHP’nin itirazı ve komisyondan çıkan evet oyu.

21 Kasım’da CHP, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun Öcalan ile görüşmesine karşı olduğunu açıkladı. Aynı gün Komisyonu’nun on sekizinci toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının kapalı oturumunda AK Parti, MHP, DEM Parti, TİP ve EMEP’in “Evet” oyları sonucu Öcalan ile görüşme önerisi kabul edildi.

24 Kasım 2025 Komitenin İmralı ziyareti.

24 Kasım’da “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”ndan, AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin oluşturduğu bir komite İmralı’ya giderek Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi.

2 Ağustos 2025 Suriye’de başlayan çatışmalar.

Bu arada Ağustos 2025’ten itibaren Suriye ve Rojava’da Türkiye’deki süreci etkileme ihtimali yüksek pek çok gelişme yaşandı. Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile omurgasını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında, 2 Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve El-Kefse yakınlarında ilk çatışmalar yaşandı. Çatışmalar Eylül’de Halep ve çevresinde yoğunlaştı.

26 Aralık 2025 Şêx Meqsûd ve Eşrefiye çatışmaları.

26 Aralık’ta, Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt asayiş güçleri arasında çatışmalar başladı. Taraflar, 1 Nisan 2025’te Kürt mahallelerinde sadece Kürt asayiş güçlerinin kalmasını, SDG’nin Halep’te kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı. Ancak sonrasında Şam SDG’yi anlaşmaya uymamakla suçlayarak, mahallelerin yakınlarına Suriye ordusu tanklarını konuşlandırdı.

27 Aralık 2025 SOHR’un Suriye hükümetinin yolları kapattığına dair açıklaması.

27 Aralık’ta Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye hükümetinin Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye giden ek yolları kapattığını ve sivillerin bu bölgelere erişimini engellediğini bildirdi.

4 Ocak 2026 SDG ve Şam görüşmeleri.

4 Ocak 2026‘da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki Kürt heyeti Şam’da geçici yönetim yetkilileriyle görüştü. Toplantıya ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun komutanlarından Kevin Lambert de katıldı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada SDG’nin entegrasyonu konusunun görüşüldüğü ve sonuca ulaşıncaya kadar toplantılara devam edileceği duyuruldu.

Ocak Ayı Başı (Görüşmeler) Paris’te eşzamanlı görüşmeler.

Şam’da SDG ile görüşmelerin yapıldığı günlerde Paris’te de önemli görüşmeler vardı. Görüşmelerde Suriye’yi Dışişleri Bakanı Esad Şabani ve İstihbarat Başkanı Hussein Salameh, İsrail’i ise İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet temsil etti. ABD adına görüşmelere ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı. Aynı günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te bulunması dikkat çekti. Görüşmelerin ardından İsrail ve Suriye arasında bazı konularda anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

Birkaç Gün Sonra SDG’den Şam toplantısının sabote edildiği açıklaması.

Birkaç gün sonra SDG Genel Komutanlık üyesi Siphan Hemo, 4 Ocak Şam toplantısının sabote edildiğini açıkladı. Hemo, “Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şêx Meqsûd mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu” açıklamasında bulundu.

Ocak Ayı Başı Reuters’ın İsrail-Suriye pazarlığı haberi.

Reuters’ın haberine göre ise Ocak ayı başında Şam, Paris ve Irak’ta kapalı kapılar ardında bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirildi. Paris’teki görüşmede Suriyeli yetkililer İsrail tarafına SDG’ye verdiği desteği kesmesini istedi. Suriye hükümetinin, SDG kontrolündeki bazı bölgelerde sınırlı bir operasyon fikrini de gündeme getirdiği ve çekinceyle karşılaşmadığı belirtildi. İsrail’in ise karşılığında, Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılması başta olmak üzere bir dizi talebini Şam yönetimine kabul ettirdiği ileri sürüldü. Reuters’ın bu haberine Suriye ve ABD’den doğrulama ya da yalanlama gelmedi.

7 Ocak 2026 Kürt mahallelerine yönelik artan saldırılar.

7 Ocak 2026’da Suriye geçiş hükümeti Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki tüm Kürt asayiş noktalarını “askeri hedef” ilan etti ve mahallelere yönelik saldırılar arttı. Suriye Arap Ordusu mensubu silahlı kişilerin işlediği savaş suçlarıyla büyük bir insani kriz yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren Kürt kadın asayiş görevlisi Deniz Çiya’nın cansız bedeninin bir binadan, “Allahu Ekber” sloganları eşliğinde aşağı atıldığı görüntüler Kürtlerde infial yaratırken, insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine neden oldu.

8 – 11 Ocak 2026 Suriye Ordusunun Halep kontrolü.

Yaşanan yoğun çatışmaların ardından Suriye Ordusu 8 Ocak 2026’da Eşrefiye Mahallesi’ne, 11 Ocak 2026’da ise Şêx Meqsûd Mahallesi’ne girerek Halep ilindeki kontrolün Suriye ordusunda olduğunu ilan etti.

9 Ocak 2026 AB heyetinin Şam ziyareti.

9 Ocak 2026’da AB Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Şam’a giderek Ahmed Şara ile görüştü. Von der Leyen Suriye için 620 milyon euroluk destek paketi açıkladı. Kürt mahallelerine yönelik saldırılar devam ederken, AB’nin Şam ziyareti kamuoyunda eleştirilere neden oldu

17 Ocak 2026 DEM Parti heyetinin İmralı ziyareti.

17 Ocak 2026’da DEM Parti heyeti İmralı’da Öcalan ile görüştü. Çatışmalar nedeniyle son derece endişeli olduğunu belirten Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak değerlendirdi.

17 Ocak 2026 Suriye hükümetinin kapalı askeri bölge ilanı.

17 Ocak’ta Suriye hükümeti, SDG kontrolündeki Rakka dahil Fırat’ın batısındaki bölgeyi “kapalı askeri bölge” ilan ederek Tabka’nın bazı bölgelerine taarruz başlattı. SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekileceğini açıklamasıyla birlikte Şam yönetimi güçleri kente girmeye başladığını duyurdu.

17 Ocak 2026 Erbil toplantısı.

17 Ocak’ta Mazlum Abdi, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Tom Barrack ve KDP Başkanı Mesud Barzani Erbil’de bir araya geldi. Görüşme sonrası Federe Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Her iki taraf, sorunların barışçıl çözümü ve yeni Suriye’nin bileşenleri arasında barış içinde bir arada yaşamın sağlanması için tek yolun diyalog olduğu konusunda hemfikir kaldı” denildi.

18 Ocak 2026 Suriye ordusunun Tabka ve Rakka’ya girişi.

18 Ocak’ta Suriye ordusu Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü aldı. Ayrıca tüm kasaba ve köyleriyle birlikte Deyrizor’un doğu kırsalının tamamına ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarına el koydu. Aynı günün öğlen saatlerinde Arap aşiret güçleri Rakka’nın kontrolünü ele geçirdi ve Suriye ordusu birkaç saat sonra şehre girdi.

18 Ocak 2026 Ateşkes ve entegrasyon anlaşması.

18 Ocak’ta SDG ve Suriye geçici hükümeti ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes anlaşmasına göre, Suriye geçici hükümeti Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin askeri ve idari kontrolünü devralacaktı. Buna ek olarak SDG; Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm petrol ve doğalgaz sahalarının ve uluslararası sınır geçişlerinin kontrolünü Suriye geçici hükümetine devredecek, Haseke vilayetindeki sivil kurumlar da Suriye devletine entegre edilecekti.

19 Ocak 2026 Rojava Heyeti’nin Şam toplantısını terk etmesi.

19 Ocak’ta Mazlum Abdi başkanlığındaki Rojava Heyeti Şam’da Ahmed Şara başkanlığındaki Şam Yönetimi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Rojava Heyeti görüşmede bir gün önce ilan edilen ateşkes anlaşmasına eklenmeye çalışılan yeni maddeleri ve oldu bittiye getirilmeye çalışılan tarzı kabul etmediklerini bildirerek toplantıyı terk etti.

20 Ocak 2026 Küresel dayanışma eylemleri.

Mazlum Abdi sonuçsuz kalan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Şam güçlerinin saldırılarına karşı Kürt bölgelerinin korunmasının “kırmızı çizgi” olduğunu vurguladı. Rojava’nın direniş kararı almasıyla, Kürtler 20 Ocak’ta başta dört parça Kürdistan ve Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kentlerde sokaklara çıktı. Rojava ile dayanışma eylemleri Şubat ayına kadar kesintisiz bir şekilde devam ederken, eylemlere Kürtlerin birliği talebi damgasını vurdu.

22 Ocak 2026 Sosyal medyada dolaşıma giren saç örgüsü videosu ve protestolar.

Bu arada 22 Ocak’ta büyük tepki toplayan bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter yapılarda yer alan Ramî El Deheş’in, Rakka’da yaşamını yitiren YPJ’li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “hediye ettiğini” söylediği video dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı. Kadınlar tüm dünyada saç örgüsü protestosu başlattı. Türkiye’de protestoya katılan bazı kadınlar gözaltına alınıp, tutuklandı.

30 Ocak 2026 Kapsamlı entegrasyon açıklaması.

30 Ocak’ta Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’ın Şam’da geçici hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında kademeli askeri ve idari entegrasyonu, SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulmasını ve Kobani güçleri için de Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde ayrı bir tugay oluşturulmasını, Haseke ve Kamışlı’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılmasını, yerel kurumların devlete entegrasyonunu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeren kapsamlı bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

16 Şubat 2026 Öcalan’ın değerlendirmesi.

16 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan heyet aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Geride bıraktığımız süreç, öz itibariyle şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. TBMM Komisyon raporunun temel toplumsal gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Sürecin bundan sonraki ilerleyişinde komisyon raporunun bu niteliği son derece önemli olacaktır. ‘Terörü tasfiye’ mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder” dedi.

17 Şubat 2026 Komisyonun 60 sayfalık raporu.

17 Şubat’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı 60 sayfalık raporda PKK’nin feshi ve silah bırakma süreci, toplumsal bütünleşme başlıkları yer aldı. Yasal düzenlemelerin “PKK’nin silah bırakmasının fiilen kesinleşmesi ve bunun yürütme organı tarafından tespit edilmesi” şartına bağlandığı belirtildi.

28 Şubat 2026 ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırıları.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırıları başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı yönetici öldürüldü. Buna karşılık İran’ın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarını füzelerle hedef almasıyla, savaş bölgesel ve çok boyutlu bir krize dönüştü.

22 Şubat 2026 İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nın kurulması.

22 Şubat’ta İran’daki Kürt partileri, “Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı” (İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı) adı altında birleşerek İran rejimine karşı ortak bir cephe kurdu. PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Xebat gibi yapıların yer aldığı koalisyona, 4 Mart’ta İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu’nun da katılmasıyla parti sayısı 6’ya yükseldi. Bu arada ABD-İsrail’in Kürtlerle olası bir ittifak arayışı içinde olduğu yönündeki iddialar ABD’li kaynaklarca doğrulanırken, Kürt siyasi hareketinin şu ana kadar yaptığı mesafeli ve temkinli açıklamalar ise dikkat çekiyor.

4 Mart 2026 DEM Parti heyetinin Ankara görüşmesi.

4 Mart’ta DEM Parti heyeti Ankara’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yasal düzenlemeler konusunda bir görüşme gerçekleştirdi.

11 Mart 2026 Salih Müslim’in vefatı.

11 Mart’ta PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Müslim, bir süredir yaşadığı böbrek yetmezliği nedeniyle Hewler’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Müslim için Kamışlı’da binlerce kişinin katılımıyla cenaze töreni düzenlendi.

21 Mart 2026 Newroz kutlamaları ve Erdoğan’ın tepkisi.

21 Mart’ta Kürtler dünyanın birçok kentinde milyonların katılımıyla Newroz’u kutladı. Kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. Mesajında Ortadoğu’da bin yıldır din, mezhep ve kültür savaşlarının devam ettiğini vurgulayan Öcalan, bölgedeki “bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıkların bugün emperyal müdahalelere bahane oluşturduğunu” ifade etti. Öcalan, “Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir” dedi.

Öte yandan Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 kentte toplam 170 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da gözaltına alınanlardan 12 kişi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “süreci baltalamaya çalışan provokasyonlar” diyerek, gözaltı ve tutuklamaları savundu. Erdoğan, kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın posterlerinin açılmasını ve alanlarda taşınan sarı, kırmızı, yeşil renkleri ise “milletin sinir uçlarıyla oynamak” olarak nitelendirdi.

27 Mart 2026 Öcalan’ın İran krizi değerlendirmesi.

27 Mart’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan, “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur” dedi.

28 Mart 2026 AKP’nin hukukçu komisyonu hazırlığı.

28 Mart’ta AKP Grup Başkanvekili Abdulhamit Gül başkanlığında hukukçulardan oluşan bir komisyonun kurulacağı açıklandı. AKP kurmayları “Haziran veya Temmuz’da Meclis gündemine gelmesi hedeflenen geçici bir kod yasa çıkarılacak; genel af ya da torba yasa olmayacak” açıklaması yaptı.

Ortadoğu’da hegemonya rekabeti

1,5 yıla yayılan süreç, Bahçeli’nin ezberleri bozan bir tokalaşmasıyla başladı. Diyalog sürecinin başlamasıyla birlikte, Kürt meselesinde çözüm ihtimalinin arttığı önceki dönemlerde olduğu gibi bu süreçte de ateşkese rağmen devam eden askeri operasyonlar, kayyım atamaları ve tutuklamalar nedeniyle gerilimli bir tablo ortaya çıktı. Özellikle Rojava’da hem HTŞ’nin hem de Türkiye destekli grupların saldırıları sürecin en kırılgan aşamalarını oluşturdu. Öte yandan, Türk devletinin PKK ile çatışmaların sona erdirilmesine yönelik söylemleri de sürdü. Sürecin neden bu dönemde gündeme geldiği sorusu kamuoyunda tartışılmaya devam ederken, sorunun yanıtı için önce üçüncü dünya savaşı ve Ortadoğu’da şekillenen yeni dengelerle ilgili analizlere bakmak gerekiyor.

1 Ekim 2024 tarihide Meclis açılışında MHP Lideri Devlet Bahçeli, DEM Partililerin sırasına giderek, onlarla tokalaştı

Değerlendirmelere göre, reel sosyalist sistemin çöküşüyle birlikte dünya üçüncü bir küresel savaş sürecine girdi; küresel güçler arasında yeniden paylaşım ve hegemonya kavgası başladı. Bu kavgada, hegemonik güçlerin stratejik hamlelerinin temelinde, enerji ve ticaret tekeli üzerinde hangi güç odağının kontrol sahibi olacağı gerçeği yatıyor. Halen devam eden İran savaşı da bu bağlamdan ayrı değerlendirilmiyor.

Bu temelde, enerjinin ana aktarım güzergahlarından biri Ortadoğu ve bölgenin enerji rezervleri küresel ölçekte hala stratejik bir depo işlevi görüyor. Fosil yakıtların sınırlı oluşu egemen aktörleri farklı ajandalar izlemeye yöneltse de Ortadoğu enerji ve ticaret hattı küresel güçler açısından stratejik değerini korumaya devam ediyor. İsrail, Filistin, Lübnan, Suriye, İran, Irak ve Türkiye’de yaşanan yeni gelişme ve çatışmaların arka planında da bu stratejik değer yatıyor.

Son 15 yılda yaşanan ve bir kısmı hala süren savaşların ortaya çıkardığı tablo (özellikle de enerji jeopolitiği açısından bölgenin kalbi durumundaki Suriye’deki savaş tablosu), hegemonya savaşında üstünlüğü ele geçiren ABD ve İsrail ittifakının, önceki dünya savaşlarında olduğu gibi yeni sınırlar çizmek ya da yeni devletler kurmak yerine, mevcut yapılar üzerinde nüfuz kurmayı tercih ettiğini gösteriyor. Bu ittifakın Ortadoğu’ya biçtiği yeni düzende, askeri ve ekonomik imkanlarıyla “başına buyruk hareket eden” devletler (bu aşamada Türkiye ve İran) zayıflatılarak, bağımlı hale getirilip kendilerine biçilen rolleri kabul etmeye zorlanıyor. Yıllardır bölgedeki bu tekçi merkezi devletlerin baskısından muzdarip etnik ve dini kimlikler ise, süreçte “kullanışlı enstrümanlara” dönüştürülmeye çalışılıyor. Sonuç olarak Ortadoğu’da “İsrail patronluğunda işleyen bir enerji ve ticaret kontrol düzeni” şekillendirilmeye çalışılırken, bölgenin karmaşık ve dinamik yapısı, birçok olmazı ve olasılığı da imkan dahiline alıyor.

İmralı’nın kapısı niye çalındı?

Ortadoğu’da kartlar yeniden karılırken, Türkiye’nin iç ve dış konjonktürel nedenlerle İmralı ile görüşme ihtiyacı duyduğu ifade edilebilir. Ancak çağrının bu kez doğrudan ve ilk kez devletin koruyucu unsurlarından biri olarak görülen MHP liderinden gelmesi, “devletin bekası” söz konusu olduğu için İmralı’ya çağrı yapıldığı yorumlarını gündeme taşıdı.

Çeşitli medya organlarında “Devletin beka” sorununun şekillendirilmeye çalışılan yeni Ortadoğu düzeninden kaynaklandığı ifade edilirken, Türkiye’nin İmralı ile diyalog sürecine girmesinin gerekçeleri şu şekilde sıralanıyor:

Birinci ve temel neden; Türkiye, yeni bölge düzeninde Rojava’nın Suriye’deki de-facto özerkliğinin resmiyet kazanma ihtimalini (Türkiye’nin 100 yıllık Kürt paranoyası) kendisi için risk görüyor. Zira bu, Türkiye’nin tüm güneyi boyunca 910km olarak uzanacak bir Kürdistan demek. Türkiye’de, bu durumun ilerde kendi haritasını etkileyeceği endişesi hâkim. Türk devleti bu nedenle Rojava’nın uluslararası düzlemde tartışılma ihtimalinin olduğu bir sürece Kürtlerle savaş halindeyken katılamayacağını biliyordu.

İkinci neden, Ortadoğu’da “başına buyruk” davranan bir ülke olarak Türkiye’nin “İran’dan sonra sıra bize gelecek” endişesi içinde olması. Zira Türkiye’nin geçmişte İran’a yönelik ekonomik ambargoyu delmesi, Suriye’deki savaşta yer yer batı kutbundan uzaklaşıp Rusya ve İran ile iş tutması bu endişenin nedenleri arasında.

İmralı Adası – Abdullah Öcalan ve DEM Parti Heyeti’nin 27 Şubat 2025 açıklaması

Öte yandan, üçüncü neden 2015’te “çözüm masası” devrildikten sonra başlatılan ve Kürt hareketini bitirmeyi amaçlayan “çöktürme planı”nın başarılı olamaması. Bu savaş sürecinde, özellikle Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra, bir devleti devlet yapan tüm kaideleri rafa kaldırdığı için eleştirilen Türk devleti norm dışı güçlerin koalisyonuna dönüştü. Nihayetinde Ortadoğu’da siyasi ve askeri dengeler sarsılırken, Türkiye, geçen 10 yılda ekonomik, hukuksal ve toplumsal bir krize girerek zayıflamış bir halde bu depreme yakalandı. Türkiye’nin hesabı, yaşanan bu depremi Kürt barışıyla atlatmak ve devlete tekrar bir çeki düzen vermek.

Dördüncü neden devletin AKP kanadının “emperyal hedefleri”. Suriye’nin çok kimlikli yapısı nedeniyle Sunni Şara hükümeti meşruiyetini ancak Kürtleri tanıdığında sağlayabilecek. Kürtlerin Suriye içindeki konumu tartışılırken Sunni Suriye geçici hükümeti üzerinde nüfuz kurmak isteyen Sunni Türk devleti, ayrıca Suriye ile, güçten düşen “Şii hilali” (İran, Eski Suriye, Hizbullah, Hamas,Yemen’deki Husiler) yerine kendi öncülüğünde oluşacak bir Sünni bölgesi (Katar, Suudi Arabistan, Suriye) hedefliyor. Ancak Türk devleti, Kürtlerle savaş sürdüğü sürece bu hedefin temenninin ötesine geçemeyeceğinin farkında. Türkiye bu Sunni bölgenin İsrail’le sorun yaşamayacağını garanti ederken (Abraham Anlaşmaları ile), bölgenin ticarete açılmasını isteyen ABD’ye de Kürtlerle savaşsız stabil bir bölge sözü verdi.

Beşinci neden, AKP’nin etrafında 23 yıldır palazlanan inşaat burjuvazisinin Türkiye içinde sınırlarına dayanıp, bakir Suriye topraklarına açılmak için AKP ile birlikte çatışmasız bir ortama ihtiyaç duyması. Nitekim Mayıs 2025’te Suriye Enerji Bakanlığı ile Türkiye’den Kalyon Holding ve Cengiz Holding, Katar’dan UCC ve ABD’den Power International şirketleri arasında 7 milyar dolarlık stratejik bir iş birliği anlaşması imzalandı. 6 Ağustos 2025’te de Kalyon İnşaat, Cengiz İnşaat ve TAV İnşaat’ın da içinde bulunduğu konsorsiyum ile Suriye Sivil Havacılık Otoritesi, Şam Uluslararası Havalimanı için 4 milyar dolarlık bir anlaşma yaptı.

Kürt cephesinin nedenleri

Öte yandan, “Neden şimdi?” sorusunun diğer muhatabı Abdullah Öcalan ve PKK. Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği 1999 sonrasına bakıldığında, bu soru Kürt cephesi açısından daha net yanıtlanıyor. Öcalan hem yazdığı kitaplarda hem de İmralı görüşme notlarında, PKK’nin reel sosyalizmin etkilerini taşıdığını, Sovyetlerin yıkılışının ardından PKK’nin de ideolojik bir kriz yaşadığını belirtiyor. Bu bağlamda, PKK mücadelesinin yeni bir paradigma ile sürdürüleceğini ifade ediyor.

Öcalan’ın “demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigma” olarak adlandırdığı bu dönüşüm, kapitalist moderniteye karşı “demokratik modernite” mücadelesini esas alıyor. Bu anlayış çerçevesinde Öcalan, devlet sahibi olma hedefini tartışmaya açıyor; iktidarın devrilmesinin özgürleşme getirmeyeceğini, devletin ele geçirilmesinin toplumu özgürleştirmediğini vurguluyor. Devrimi artık iktidarı devirmek değil, zihniyet ve yaşam biçimini dönüştürmek olarak tanımlıyor. Öcalan, devlet kurmaktan vazgeçtiklerini, toplumsal örgütlenmeye ağırlık vereceklerini, konfederal örgütlenmeyi esas alacaklarını, Kürtlerin yaşadığı her ülkede demokratik özerklik temelinde bir yapılanma hedeflediklerini ve Ortadoğu için Ortadoğu Halklar Konfederasyonu önerdiklerini dile getiriyor. Ayrıca, silahlı mücadeleyi temel bir yöntem olmaktan çıkarıp, bunu “öz savunma” araçlarından biri olarak tanımlıyor.

Gelinen aşamada Öcalan, varlık mücadelesi ile özgürlük mücadelesini farklı araçlar gerektiren mücadeleler olarak değerlendiriyor. Hem Öcalan hem de PKK, Kürt varlığını kanıtlayan PKK’nin görevini tamamladığını, bu nedenle PKK’nin feshedildiğini belirtiyor. Savaş nedeniyle yetersiz kalındığını düşündükleri özgür toplumsallığı derinleştirip yaymak amacıyla da silahın gerekmediğini ifade ediyorlar. Bu çerçevede, Öcalan’ın ve PKK’nin bu diyalog sürecini başlatmalarının temelinde, 25 yıllık geçmişe dayanan bu ideolojik nedenler var.

KCK Eş Genel Başkanı Besê Hozat ve bir grup gerillanın “silah yakma” töreni

Konjonktürel nedenler ise Kürt cephesi açısından şöyle sıralanabilir:

Birincisi; Öcalan ve PKK, Ortadoğu yine bir savaş alanıyken, norm dışı devlet güçleri sahadayken ve Türkiye hiçbir savaş sözleşmesini tanımazken, Kürtlerin Sri Lanka’daki Tamiller veya Gazze’deki Filistinliler gibi bir katliama uğrama riskini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu noktada, silahlı mücadelenin bu süreçte “terör” bahanesi yapılarak bir katliama yol açmasının önüne geçmek istiyor.

İkincisi; Öcalan, 2012’den bu yana de-facto özerk statüde olan Rojava’nın, birçok ülkenin “terör listesi”nde yer alan PKK gerekçesiyle önünün kapanmasını istemiyor. 14 yıllık kanton deneyiminin, Esad sonrası Suriye’nin demokratik yapılandırılmasına aktarılabilmesi için Şam hükümetiyle yapılacak müzakerelerde Rojava’nın önüne “terör” bahanesinin getirilmesini engellemeyi hedefliyor.

Üçüncüsü; Egemen güçlerin yeni Ortadoğu dizaynında bölgenin baskı gören etnik ve dini kimliklerini kullanma eğilimini gören Öcalan ve PKK, Kürtlerin bir “kart” olarak kullanılmasını önlemek istiyor. Bu doğrultuda Kürtleri, kaotik ortamda müdahale gücüne sahip “üçüncü yol” olarak konumlandırmayı amaçlıyor. Kürt Özgürlük Hareketi bu “üçüncü yolu”, hâkim güçlerin arasındaki kavgada taraf olmak yerine, halklar adına alternatif bir demokratik toplum inşası olarak tanımlıyor.

Dördüncüsü; Öcalan ve PKK, Birinci Dünya Savaşı sonrasında dört ülke arasında bölünen Kürdistan’ın (Türkiye, İran, Irak, Suriye) ve bu parçalanmanın dezavantajlı konuma düşürdüğü Kürtlerin, 52 yıllık PKK mücadelesiyle politikleştiğini, mobilizasyonu yüksek bu halkın bölünmüşlüğü avantaja çevirip, Kürtlerin yaşadığı dört ülkeyi demokratikleştirebileceğini düşünüyor. Bu nedenle silahsız bir ortam elzem.

Türkiye neyi bekliyor?

Ortadoğu ve Kürt hareketini takip eden çok sayıda sosyolog, siyasetçi ve bölgeden gazeteci, Öcalan’ın attığı adımlara Türk devletinin verdiği yanıtın niteliğinin Rojava ve Suriye’deki gelişmelerde daha görünür hale geldiğini belirtiyor. Yapılan değerlendirmelerde, Suriye’de Esad sonrası ortaya çıkan siyasi ve askeri tabloda Türkiye’nin benimsediği tutum, bölgesel gelişmeler karşısında oluşabilecek yeni bir Kürt statü alanının oluşumunu engellemek olarak yorumlanıyor.

Analizlerde, Türk devletinin süreçte adım atmamasının gerekçesinin Rojava’daki gelişmeler olduğu, ancak Rojava Özerk Yönetimi ile Şam arasında bir uzlaşma zemininin oluşmasının ardından bu kez Şengal ve Mexmûr başlıklarının gündeme taşındığı ifade ediliyor. Bu alanların hem siyasi pozisyon hem de sahadaki askeri ve diplomatik hareketlilik açısından Türkiye’nin politika üretiminde gerekçe olarak kullanıldığı yorumları yapılıyor. Son dönemde ise Türk yetkililerin gündeminde Rojhilat Kürdistanı ve İran’daki gelişmelerin bulunduğu, bazı değerlendirmelerde İran’daki çatışmaların seyri netleşmeden Kürt meselesine ilişkin adımların atılmayacağının dile getirildiği belirtiliyor. Bu bağlamda Hükümete yakın Türkiye gazetesine göre, ismi verilmeyen kaynaklar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İran Savaşı’nın hemen ardından ABD Başkanı Trump ile telefonda görüştüğünü ve Türkiye’nin “İran’a saldırı için ‘terör örgütlerinin’ kullanılmasına izin vermeyeceğini” mesajını ilettiğini aktardı.

Suriye Geçiş Yönetimi Başkanı Şara ve SDG Genel Komutanı Abdi 10 Mart mutabakatını imzalarken/Fotoğraf:SANA

Sürecin zorlukları ve riskleri

Öncelikle, görüldüğü üzere, Öcalan’ın aklındaki barış ile Türkiye’nin aklındaki barış birbirinden farklı. Öcalan’ın barışı ele alışı taktik değil, stratejik. Kürt Özgürlük Hareketi de bu yaklaşımda Öcalan’la senkronizasyon içinde. Ancak Türkiye, pragmatist ve konjonktürel nedenlerle “barış” söylemini dile getiriyor. Türk devletinin içinde kümelenmiş norm dışı devlet güçlerinin ve bölgesel güçlerin olası sabotaj ihtimali de hesaba katıldığında, bu süreç oldukça dikkatli yürünmesi gereken bir sürece dönüşüyor.

Geçen birkaç ay içinde yaşanan Rojava’daki saldırılara karşı Kürt tabanı, her platformda birliğin önemini dile getirdi. Birçok siyasetçi, Kürtlerin ortak ittifaklar geliştirmemeleri ve ulusal birliklerini kalıcı bir şekilde kurumsallaştırmamaları durumunda kazanımlarının tehlikeye gireceği uyarısını yapıyor.

Öte yandan, Öcalan’a göre barış yalnızca silahların susması değil; aynı zamanda demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü bir yaşam biçiminin inşa edilmesi demek. Bu anlamda Kürt hareketi, barış müzakerelerini ve demokrasi mücadelesini eş zamanlı yürütme kabiliyetini sergileme; aynı zamanda Öcalan’ın bahsettiği toplumsal inşa mücadelesini yürütme sınavıyla karşı karşıya. Kürdistan’ın bugün boğuştuğu yoksulluk, işsizlik, gençler arasında artan uyuşturucu kullanımı gibi toplumsal sorunlar ise bu sınavın en zorlu aşamaları.

2026 Newroz’unun hemen ardından Devlet Bahçeli’nin, sürece ilişkin yasal düzenlemelerin aceleye getirilmemesi gerektiği yönündeki açıklamaları kamuoyunda yeniden soru işaretlerine yol açarken, şimdi gözler Nisan ve Mayıs aylarında çıkarılması beklenen yasal düzenlemelerin içeriğine çevrildi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.