Siyaset bilimci Arzu Yılmaz değerlendirdi

Türkiye-İsrail çatışması mümkün mü? Ortadoğu’nun yeni dengeleri

Ortadoğu, İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonları ve yükselen Türkiye-İsrail gerilimiyle yeni bir evreye girdi. İki ülke arasında doğrudan bir çatışma senaryosunu İran rejimi olduğu müddetçe ihtimal dışı bulan siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’ın savunmadan “saldırı doktrinine” geçişi olduğuna dikkat çekiyor. Yılmaz, yeni denklemde Suriye’den ziyade Irak’ın ve Kürdistan Bölgesi’nin ilan edilmemiş yeni bir cepheye dönüşeceği uyarısında bulunuyor. Trump’ın herkese bir ev ödevi verdiğini belirten Yılmaz’a göre Türkiye “Suriye ev ödevini başarıyla hallederken”, İsrail “İran ödevini berbat etti”.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz

İsrail silahlı güçleri, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’de bulunan Ebu Zuhur havaalanı pisti ve depolama tesisine sekiz hava saldırısı düzenlendi. Saldırının gerçekleştiğini Suriye televizyonu duyurdu. Saldırıda herhangi bir yaralanma bildirilmedi.

Üs İdlib’de Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunuyor.

İsrail Başbakanlığı saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti.

Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Türkiye, Suriye ordusunu eğitiyor. Devlet kurumlarının ve altyapının yeniden inşasına yardımcı oluyor. Ayrıca askeri ve diplomatik destek sağlıyor.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack ise Ebu Zuhur’a yapılan son saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.

Bu gelişme, İran savaşı ile birlikte açık bir şekilde dile getirilmeye başlanan “Türkiye ile İsrail çatışabilir” tezinin çok daha güçlü bir şekilde tartışılmasına yol açtı.

Hem Amerikan basınında hem de uluslararası diğer basın kuruluşlarında buna yönelik değerlendirmeler ön plana çıktı. Türkiye ve İsrail basını da bu konuyla ilgili değerlendirmeler yapıyor.

Yakın zamana kadar Erbil Kürdistan Üniversitesi’nde ders veren siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’da mevcut rejim yerinde durduğu sürece, İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma ihtimalinin olmadığını düşünüyor.

Yılmaz, İsrail’in Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği 18 Ağustos tarihli son saldırının “Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlediği” bilgisinin ortaya çıkmasına yol açtığını belirtiyor.

İran savaşı ile birlikte ortaya çıkan yeni Ortadoğu denklemini değerlendiren Yılmaz, bu denklemde İsrail, Türkiye, İran, Irak, Lübnan ve Suriye gibi bölgesel güçler ile bunların uluslararası güçlerle olan ilişkilerini değerlendirdi.

“Suriye’de Ocak ayındaki tablo değişmiş durumda”

Geçen hafta İsrail Suriye’de Ebu Zuhur Askeri Hava üssünü bombaladı. Sonraki günlerde İsrailli yetkililer orada Türkiye’nin askeri güçlerinin bulunduğunu belirterek bu saldırının amacına dair kimi açıklamalar yaptılar. Bu saldırı, bir süredir konuşulan “Türkiye ile İsrail bir gün çatışabilir mi?” konusunun alevlenmesine yol açtı. Sizce artık herkesin açık bir şekilde dile getirdiği gibi, Türkiye ile İsrail’in savaşa girme ihtimali var mı?

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ben İsrail’le Türkiye’nin bir çatışmaya girme ihtimalinin, hele ki İran’da rejim yerinde durduğu sürece, ihtimal dâhilinde olmadığını düşünenlerdenim. En son saldırı bağlamında ise benim için en değerli bilgi şu oldu: Demek ki Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlemiş. Bir kaynakta 70 km, Amerikan kaynaklarında 80 km diye geçiyor bu yakınlık. Bu kadar yakınındaki bir sahada Türkiye’nin İsrail’in belirlediği çerçevede hareket ettiği bilgisini sürpriz bulduğumu açık söyleyeyim.

Zira Ocak 2026’da Şam ve Tel Aviv arasında Paris’te yapılan anlaşma, bir bakıma, Suriye’nin kuzeyinin Türkiye’nin askeri ve siyasi nüfuz alanı, güneyinin ise İsrail’in askeri ve siyasi nüfuz alanı olarak tesciliydi.

Artık bu şekilde olduğunu düşünmüyor musunuz?

İsrail’in önceden Amerika’ya gönderdiği bilgi notunda, Türkiye’nin Paris Anlaşması’na aykırı bir şekilde İdlib bölgesinde askeri bir konuşlanma içinde olduğu söyleniyor. Tırnak içerisinde bu ifadeyi paylaşıyorum. Demek ki Ocak ayındaki tablonun detayında, Türkiye’nin kendi sınırlarının hemen yanında dahi hangi askeri sınırlar çerçevesinde konuşlanabileceği konusunda, İsrail’in sınırları belirlediği bir durum olmuş. Suriye sahasında, Türkiye’nin hangi sınırlar çerçevesinde ve hangi askeri kapasiteyle konuşlanacağı konusunda, Türkiye’nin kabul ettiği ve İsrail’in tayin ettiği birtakım sınırlar olduğunu öğrenmiş bulunduk.

Tel Aviv-Washington hattındaki çatlak

Bu tırmanışı İsrail’de yakın süreçte gerçekleşecek olan seçimlerle irtibatlandıranlar oluyor. Katılır mısınız?

Zamanlama açısından İsrail’deki seçimlerle ilişkili olduğunu düşünenlerdenim. En son yapılan saha araştırmalarında 32 sandalyeye sahip Netanyahu’nun Likud partisinin en fazla 20 sandalyeye kazanabileceği görülüyor. En büyük düşman İran yenilemedi, rejim düşürülemedi. Dolayısıyla, İran’ı öne çıkarmanın, seçimlere giderken iletişim stratejisi açısından bir yararı olmayacağını herhâlde görüyorlardır.

Öte yandan, Gazze operasyonuyla birlikte başlayan yalnızlaşmaya, İran Savaşı’nı planlama ve yürütmede İsrail’in sorumluluğunun ortaya çıkması sonrasında Amerika ile yaşanan sorunlar da eklendi. Bu konuda J. D. Vance’in açıklamaları tablonun vehametini ortaya koydu zaten. Herkes şimdi Tom Barrack’ın sözlerine odaklanıyor ama aslında ilk işareti J.D. Vance vermişti. Trump hala İsrail’den ve özellikle Netanyahu’dan memnuniyetsizliğini görece dikkatli bir şekilde dile getirse de, Trump’ın en yakın ekibindeki isimlerden önce J. D. Vance, şimdi de Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar Washington’ın Tel Aviv’den rahatsızlığının işaretlerini net olarak veriyor.

Trump, İsrail’in hem Lübnan’dan, hem Gazze’den, hem Suriye’den çekilmesini istiyor. İran’la ilgili rahatsızlığın, İsrail’in Gazze Savaşı’ndan sonra kazandığı mevzileri ve avantajları da geriye döndürecek ölçekte bir yalnızlaşma yarattığından bahsediyorum. Dolayısıyla işin bir kere böyle bir tarafı var.

Bu arada şunu da gözden kaçırmamakta fayda var: Kürtlerle barış ya da süreç bağlamında Türkiye’nin de bu saldırıyı nasıl fonksiyonel hâle getirildiğini, sadece Türkiye gazetesinin son bir haftadaki neşriyatı üzerinden bile görebiliriz. Fakat bundan daha da önemlisi; Ortadoğu’da tam da Türkiye’nin, Bahçeli’nin ifadesiyle “Türk barışı” iddiasıyla etkisini artırdığı, öbür yandan Pakistan ve Suudi Arabistan’la bir savunma paktı imzaladığı bir anda bu saldırıyla birlikte İsrail’in düşmanı olarak resmedilmesinin, Türkiye içinde itiraz edilecek bir tarafı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü sonuçta İsrail’in Türkiye’yi düşman ilan etmesi, Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da oynamaya çalıştığı rolün altını oyan mı yoksa destekleyen mi bir etki yaratır sorusunun cevabını, pekala “desteklediği” şeklinde çıkarmamız mümkün.

Son olarak şunu da söylemek isterim: Bakın, İsrail-Türkiye arasındaki gerginlik meselesinin, bugün benimsenen retoriğin dahi aslında miladının Gazze Savaşı’ndan bile önce, 2017-2018 yılları olduğunu unutmamak gerek. Bunu daha Mavi Marmara olayına, 2010’a kadar götürebiliriz ama özellikle Erdoğan’ın Netanyahu’ya “terörist”, “İsrail bir terörist devlettir” dediği tarihin 2018 olduğunu da unutmamalı. Buna mukabil Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelik, “antisemit diktatör”, “Kürtleri katleden”, “Hamas’ı destekleyen” gibi söylemleri aynı döneme rastlar. Yani bu retorik görece çok eski. Bırakın Suriye’de Esad rejiminin düşmesini, Gazze Savaşı’nın öncesine giden bir arka planı var. Dolayısıyla bugünü yorumlarken bu hafızayı tazelemekte fayda var diye düşünüyorum.

Ancak şunu da teslim etmek gerekiyor: İsrail-Türkiye ilişkilerini şekillendiren yapıda önemli değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin en önemlisi, Arap devletlerinin artık İsrail’i tanımayan ya da düşman kabul eden pozisyonundan çıkması ve dolayısıyla İsrail’in “çevre (periferi) doktrini” dediği, Arap olmayan ülkelerle işbirliği içinde olma hedefinin geçerliliğini yitirmesidir. Dolayısıyla, İsrail ve Türkiye ilişkileri yeni bir form alacak, bu muhakkak. Bu durum, Gazze’den de önce Doğu Akdeniz’deki hizalanma biçimiyle ortaya çıkmıştı zaten. Nihayetinde, her iki ülke de bölgede hegemonik güç olma iddiası taşıyor ve birbirlerini rakip görüyor.

Fakat sonuçta: Bir, İran rejimi yerinde kaldığı sürece Türkiye ile İsrail’in birbiriyle doğrudan çatışacağını düşünmek rasyonel değil. İki, Hazar’dan Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Karadeniz’e, oradan Basra’ya kadar olan “Beş Deniz” diye tarif edilen Ortadoğu haritasının yeniden tariflendiği ve ekonomik-ticari koridorlar üzerinden yeni bir güvenlik mimarisinin oluştuğu bir tabloda İsrail-Türkiye işbirliği bir zorunluluk. Bu tabloya rağmen yaşanan gerginlikte ise bana kalırsa İsrail’deki seçimler kadar her iki ülke liderinin 20 yılı aşan bir iktidar dönemindeki ilişkilerinin yıpranmışlığının da payı var. Yani, iki lider arasında artık kişisel husumete dönüşmüş bir bagaj olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kendimi tekrar etmek pahasına bir kez daha altını çizmek isterim ki, Türkiye’nin de böyle bir konjonktürde İsrail ‘in düşmanı olarak görünmekten şikayetçi olacağını düşünmüyorum. Bu durum, en azından, Türkiye’nin Gaze Barış Planı’ndaki rolü ve yerini silikleştirdiği ölçüde faydalı bile sayılabilir.

Trump’ın ‘ev ödevleri’

Siz İsrail’in politikalarına artık Amerika’nın bir şekilde dur demeye başladığını söylediniz. İsrail bunu yapmak isteyecek midir? Ve Amerika’nın buna dair ısrarı ne kadar sürebilir?

Bugün artık Trump’ın İran’a saldırmaya niyeti olmadığı hâlde İsrail tarafından ikna edildiğini biliyoruz. Ama şunu bilmiyoruz: Nasıl oldu da Trump buna ikna oldu? Bu bilgi eksik. Buna Epstein dosyaları mı neden oldu? Bizim bilmediğimiz başka bir şantaj konusu mu var? Ya da Yahudi lobisinin finansal desteği mi etkili oldu? Bunları bilmiyoruz. Trump’ın niyeti olmadığı hâlde İran’a saldırmaya nasıl ikna edildiğini, bu iknayı bir şantajın mı yoksa başka bir şeyin mi mümkün kıldığı hâlâ açıklığa kavuşmadı. Amerika’nın hangi çıkarları için, hangi stratejik hedef doğrultusunda İran’a saldırıldığı konusunda net bir cevap yok.

Bugün de ABD İsrail’in Suriye’den, Lübnan’dan Gaze’den geri çekilmesi istiyor ama İsrail hiç birini yapmıyor. Yani Amerika İsrail’e sözünü geçiremiyor. İsrail bildiğini okumaya devam ediyor. Bu gücü nerden aldığının cevabını herhâlde tarihçiler verecek. Dolayısıyla sizin sorunuzun cevabına, bu arka planı akılda tuttuğumuzda net bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Fakat şunu söyleyebiliriz sanıyorum: Amerika’nın Türkiye’nin bu kadar önünü açması, bölgedeki rolünü parlatması, İsrail’i dengeleme amacı taşıdığını düşündürüyor.

O zaman İsrail ve Türkiye’nin bu şekilde çatışmasını, biraz İsrail’in bu dengeleyici unsuru ortadan kaldırmaya yönelik bir çabası olarak mı okumak gerekiyor?

Oraya gelmeden önce bakın Trump ne dedi? “Lübnan’da Hizbullah’la en iyi savaşacak olan Şam gücüdür, İsrail’den daha güzel savaşırlar” dedi.

Şam’da öyle bir güç var mı?

Suriye’de en başından beri bir oldubitti ritminde yaşanan ve günün sonunda bir illüzyonun gerçekmiş gibi dayatıldığı bir durum var. Neden bunu söylüyorum? Bırakın Hizbullah’la savaşacak olmasını, kendi içinde siyasi istikrarı, egemen bir güç olarak askeri birliğini bile sağlayabilmiş bir Şam yok. Bugün Şam’da bir iktidardan söz etmemizi mümkün kılan Körfez’in aktardığı mali kaynaklar, uluslararası toplumun tanıdığı siyasi meşruiyet ve Türkiye’nin verdiği askeri destek. Dolayısıyla, ben Trump’ın “Şam Hizbullah’la İsrail’den daha güzel savaşır” sözünü, “Türkiye İsrail’den daha güzel Hizbullah’la savaşır” diye anlıyorum.

Ankara’dan yapılan açıklamalar da dolaylı olarak bu yaklaşımı destekliyor zaten.Son zamanlarda Erdoğan’ın “ Türk -Arap- Kürt İttifakı” dediği şeyin haritası da belirginleşti artık. Ömer Çelik’ten, Dışişleri Bakanı’ndan, Savunma Bakanı’ndan, Devlet Bahçeli’den sürekli Lübnan, Irak, Suriye referansları duyuyoruz. Bu bağlamda, sorunuza yanıt olarak şunu söyleyebiliriz sanırım: Kabaca tarif etmek gerekirse, Trump yönetime geldiğinden beri herkese bir ev ödevi veriyor. Türkiye, “Suriye ev ödevini” başarıyla hallederken; İsrail, “İran ödevini” berbat etti, yapamadığı gibi bir de Washington’ın başını belaya soktuğu bir tablo var.

Dolayısıyla, mevzu sadece Türkiye’nin İsrail’i dengelemesi değil, aynı zamanda ev ödevinde başarısız olmuş, içeride seçim kaybetme riskiyle karşı karşıya olan, dışarıda yalnızlaşmış bir İsrail’e karşı Türkiye’nin yeni bir ödevle görevlendirilmesi. Bçyle baktığımızda, İsrail’in İdlib’deki saldırısını ön alıcı bir hamle olarak tarif etmesinin aynı zamanda siyasi bir boyutu da olduğu söylenebilir. İsrail, giriştiği hegemonya mücadelesinde Türkiye lehine yaşanan gelişmelere karşı da bir itirazda bulunuyor bana kalırsa.

İran savunmadan ‘saldırı doktrinine’ geçti

Bu çatışma ve çelişkilerin önemli merkezlerinden bir tanesi Suriye. Hatta belki de en önemlisi. Yakın dönemde Suriye açısından nasıl bir projeksiyon görüyorsunuz?

Hiçbir konuda “şu şöyle olacaktır” diyebileceğimiz bir durumda değiliz bana kalırsa.

Dinamik bir süreç ve hâlâ devam ettiği için mi?

Evet. Ancak şu söyleşiyi yaptığımız andaki duruma baktığımızda şu çıkarsamayı yapabiliriz: Washington’ın aldığı ağır ekonomik yaptırımları göz önüne aldığımızda, Amerika bugün itibarıyla askeri bir eskalasyondan çok ekonomik bir izolasyonu gündemine almış görünüyor. Bu gündeme karşılık İran’ın cevabı ne? “Bu yaptırımlara katılan her ülkeyi düşman sayarım” diyor. Bunu söylerken de “Eğer bu izolasyona katılırsanız alternatif hiçbir güzergâhtan bir damla petrol akmaz” diye ekliyor. Sorusunuzu cevaplarken bir kere bunu teslim edelim.

İkinci teslim edilmesi gereken husus ise İran’ın Ürdün’e saldırısıyla ortaya çıkan “saldırı doktrini”. Yani İran, Ürdün saldırısıyla birlikte savunmadan saldırıya geçme pozisyonunu ilan etti. Daha da önemlisi, sadece doğrudan bir tehdit durumunda değil, potansiyel bir saldırıyı önleyici saldırılar yapacağını da ilan etti. Amerika’nın savaşı bir kara savaşına dönüştürme veya rejimi askeri yollarla alaşağı etme niyeti yokmuş gibi görünse de, İran bu savaşı yayarak ve kendisine karşı saldırı olmadığı durumda dahi önleyici saldırılar yapabileceğini ilan ederek savunmadan saldırı pozisyonuna geçti.

Dolayısıyla, Suriye sahası da tıpkı Irak sahası gibi bugünün koşullarında potansiyel bir çatışma alanıdır. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye- İsrail Suriye’de gerginlik yaşarken, Mekke Paktı İran’ı açık bir tehdit olarak ilan etmemişken İran’ın Suriye’de bir hamle yapması beklenmez.

Bana kalırsa, savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiği durumda odaklanmamız gereken yer Suriye değil, Irak’tır. Kaldı ki İran bunun işaretlerini Kürdistan Başbakanlığını hedef alan saldırıyla çoktan vermeye başladı.

Mekke Paktı Sünni-Şii bloklaşması mı?

Mekke Paktı, Sünni ülkelerin oluşturduğu bir pakt. Orta Doğu’daki çatışmalar ve gelişmeler konuşulurken politik ve ideolojik yönleri konuşuluyor çoğunlukla. Mezhebi yönleri de yok mu? Bu paktı mezhebi açıdan da değerlendirmek gerek miyor mu? İran Şii bir güç. Buna karşı Sünni bir pakt oluştu diyebilir miyiz?

Biraz önce de söylediğim gibi “şu kesin şöyle olacak” diyebilecek durumda hissetmiyorum. Ama şu muhakkak: Eğer Ortadoğu’da bir istikrar ya da düzen kurma çabası varsa ve İran sadece kendi içindeki Şii referanslı rejimden ibaret değil, bölgedeki bütün Şii nüfusu etkileme kapasitesi ile hareket edebiliyorsa doğal olarak bunu çevreleyecek ya da buna karşı oluşacak bloğun Sünni olması çıkarılacak en erken sonuçtur. Geldiğimiz aşamada Mekke Paktı da buna işaret ediyor.

Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor: Paktın metninin açıklanmadığı, net bir tehdit tanımının yapılmadığı ve uluslararası toplumun daha çok “bekle-gör” şeklinde bir pozisyon aldığı ve her şeyden önemlisi , Trump’ın İran’a bir kara harekatı göze alamadığı hatta J.D. Vance’in, “İran’la anlaşıp bir ortak nokta bulabileceğimize inanıyoruz” dediği bir durumda pekala farklı bir sonuç da çıkabilir.

Zira barış denilen şey aslında realist perspektiften bir güçler dengesinin kurulmasına dayanır. Yani bu gelişmeler illaki bir çatışmayı değil, pekâlâ barışı ya da istikrarı mümkün kılacak bir dengenin kurulmasına da evrilebilir.

Ama, bana kalırsa, bunun bir koşulu var. İran’da siyasi iktidarı tümüyle ele geçiren Kudüs güçlerinin pozisyonunda bir değişiklik olması gerekir. Tam da böyle bir noktada Pezeşkiyan’ın “Savaşı kazandık, artık barış yapmanın, savaşı bitirmenin zamanıdır” demesi çok önemli. İran’da rejimin ılımlıların eline geçtiği ve İran’ın bu “beş deniz” üzerinden tarif edilen yeni güvenlik mimarisine entegre edildiği bir dengeye de pekâlâ kavuşulabilir. Hangisinin galip geleceğine ilişkin şu aşamada bir yorum yapmak beni çok aşar.

Post-Amerika dönemi

Ortadoğu’dan bahsedilirken çok sık tekrarlanır, “kartlar yeniden karılıyor” diye. Siz de yeni Ortadoğu’dan bahsettiniz? Yeni Orta Doğu nedir? Biraz bunu açabilir misiniz?

1990’da Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde, Bush’un güvenlik danışmanı “Yeni dünya düzenini kurmak için bu eşsiz bir fırsattır” demişti. O dönemde hedeflenen liberal yeni dünya düzenini kurmak için Ortadoğu’yu bir sıçrama tahtası olarak tasavvur eden Amerikan vizyonunun hem dünya hem de Ortadoğu ölçeğinde çöktüğü bir andayız. Yeni Ortadoğu tartışmasını yaparken bu arkaplanı hatırlamakta fayda var.

Artık “Post-Amerika” (Amerika sonrası) bir Orta Doğu’dan söz ediyoruz. Bu yeni Ortadoğu, Amerika’nın başat, hegemon bir aktör olarak tayin edici bir rol oynadığı bir Ortadoğu değil.

“Bu kaçıncı yeni Ortadoğu projesi” eleştirine katılmakla birlikte, yeni olanı da teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira artık başat bir aktörün olmadığı bir Ortadoğu var. Bu durum, bugüne kadar güvenliğini Amerikan garantörlüğüne dayandıran Körfez için, Ürdün için, İsrail için çok ciddi bir sorun.

Üstelik, bu boşluğu dolduracak nitelikte ne bir küresel güç var ne de bölgesel güç. Böyle bir ortamda yeni hizalanmalar, yeni ittifak arayışları içerisinden geçiyoruz. Bu arayışların uzlaşmayla mı yoksa savaşla mı şekilleneceğinin test edildiği bir sürecin tam ortasındayız. Her ne olursa olsun, ortaya çıkacak olan şey Ortadoğu denklemini ve mimarisini şekillendiren yapının temelden değiştiği yepyeni bir Ortadoğu düzenidir.

Tom Barrack’ın da dile getirdiği merkezi iktidarların güçlendirilmesi meselesi de bu çerçevede mi değerlendirilmeli?

Amerika Ortadoğu için kaç kere plan yaptıysa, savaş ya da barış fark etmez, hiç birinde başarılı olamadı. Savaşlara örnek Irak, Afganistan, barışa örnek ise Filistin, Oslo, Camp David süreçleri. Ne savaş, ne barış projelerinin hiçbirinde başarılı olamamış Amerika, şimdi kalkmış “merkezileştirme” gibi yeni bir projeden bahsediyor. Daha önceki başarısızlıklarını akılda tutarak bunun da başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

Neden merkezileşmeyi destekliyorlar? Çünkü statükonun değişmesi çok ciddi siyasi ve askeri maliyetler doğurur. Amerika bu maliyete girmek istemediği için, zayıflayan hatta “başarısız devlet” (failed state) durumuna düşen ülkelerdeki mevcut statüko illüzyonunun devamını sağlamak üzere bölgesel müttefiklerine ev ödevi verip işi onlara ihale ediyor. İhale ettiği aktörlerden bir tanesi Büyük İsrail’i kurmak istiyor, bir tanesi yeni Osmanlıcılık peşinde koşuyor. Alın size merkezileşmenin başarısız olma ihtimalini güçlendiren ikinci faktör.

Üçüncü faktör ise örnekler üzerinden gidelim: O merkezileşmeyi Irak’ta başarabildiler mi? Bütün gücünle 100 bin asker yığıp 7 trilyon dolar para harcadığı, tekerinin önüne taş koyacak hiçbir düşmanın olmadığı bir durumda bile Irak’ta başaramadığını şimdi mi başaracak? Bugün Irak’ta bir Haşdi Şabi’yi bile tasfiye edememiş, çeteleşmiş bir yapıyı dahi eritememiş Amerika’nın, başarısız devletleri yeniden egemen devletler hâline getirme projesine ben ikna olamıyorum.

Kürdistan Bölgesi: İlan edilmeyen cephe

Amerika’nın 1990’lardaki yeni Ortadoğu planının başladığı merkez Irak. Yine Ortadoğu dizaynından bahsediyoruz ve Irak, Amerika’nın başını ağrıtan merkezlerden bir tanesi. Biraz da Kürtlerin konumunu göz önünde bulundurarak, Irak’ı ne bekliyor?

Irak’ın bugün Lübnan’dan, Suriye’den farklı bir pozisyonu yok. Yani Suriye’yi, Lübnan’ı ne bekliyorsa makro ölçekte Irak’ı da o bekliyor. Bunu teslim edelim. Fakat İran’ın Irak’ta diğer sahalardan farklılaşan bir konumu var.

Bugün İran rejiminin ayakta kalmasının birinci koşulu Tahran’daki iktidarsa, ikinci koşulu Bağdat’taki iktidarıdır. O çok ağır yaptırımlara, izolasyona ve içerideki toplumsal muhalefete rağmen İran rejimi yıllarca ayakta kalabildiyse, bunda Bağdat üzerinde kurduğu siyasi ve ekonomik tahakkümün payı büyüktür. Her şey bir tarafa, bugün Basra Körfezi’nde İran’ın sesi yüksek çıkıyorsa bunda Bağdat üzerindeki hükmü gözardı edilemez. Diğer yandan, unutulmamalı ki, İran’dan sonra en büyük Şii nüfus Irak’ta.

Sonuçta, Suriye’de Esad rejiminin düşmesi, Lübnan’ın güneyinden Hizbullah’ın çekilmesi veya Yemen’deki Husiler üzerinden düşündüğümüzde, Irak’ta İran’ın hâlâ çok güçlü olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zaten en son yine İran “Bağdat ve Tahran ayrılmaz müttefiklerdir” açıklamaları yaptı, ki ABD’nin tüm baskısına ve müdahalelerine rağmen bu doğru. İran için Irak sahasında neredeyse tek sorun Kürtler.

Zaten Kürdistan Bölgesi bu savaş boyunca ilan edilmeyen bir cepheydi. İran ve bağlı milisler ateşkes sürecinde bile Kürdistan’ı vurmaya devam ettiler. Öyle görünüyor ki, yeniden başlayacak bir askeri tırmanışta da yalnızca Kürdistan’ın değil, Irak’ın tümü bir cepheye dönüşecek.

IKBY’de 3 aylık bilanço: 751 saldırı, 22 ölü

ABD-İsrail ve İran arasında 28 Şubat’ta başlayan savaştan 28 Mayıs’a kadar geçen sürede Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) yapılan saldırıları raporlayan Toplumsal Barışı İnşa Timleri (CPT), bu sürede gerçekleşen 751 saldırının çoğundan İran destekli Irak milis gruplarının sorumlu olduğunu kaydetti.

İran’ın, Irak’ın Erbil kentindeki İngiliz bir şirkete ait tesise yaptığı insansız hava aracı (İHA) saldırısı. Fotoğraf: ANF.

Toplumsal Barışı İnşa Timleri – Irak Kürdistanı (CPT-IK) 28 Şubat 2026 tarihinde ABD, İsrail ve İran’ın dahil olduğu savaşın başlamasından bu yana, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (IKYB) İran güçleri ve İran destekli Irak milis grupları tarafından gerçekleştirilen saldırıların bir raporunu yayımladı.

28 Şubat ile 28 Mayıs 2026 tarihleri arasında IKYB’de gerçekleşen saldırıları kapsayan bu rapor, bölgede 751 saldırı kaydetti. Bu saldırılar arasında drone saldırıları, roket ve füze saldırıları, topçu bombardımanı ve silahlı çatışmaların yer aldığını belirten CPT-IK, İran destekli Irak milis gruplarının, bu dönemdeki saldırıların büyük çoğunluğundan (%60) sorumlu olduğunu vurguladı.

Ateşkes sonrası 104 saldırı

Rapora göre, saldırıların büyük çoğunluğu, yani 751 saldırı arasından 647’si, 8 Nisan 2026’da ateşkes ilan edilmeden önce, çatışmanın ilk 40 günü içinde meydana geldi. Bu dönemde, ABD’nin diplomatik ve askeri tesislerinin %42,8 oranda hedeflendiğini söyleyen CPT-IK, ateşkes sonrasında ise İran’daki Kürt muhalefet gruplarını ve kamplarını hedefleyen 104 saldırı kaydetti.

CPT-IK Raporu · 28 Şubat – 28 Mayıs 2026
Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde Üç Aylık Saldırı Raporu: 751 Saldırı, 22 Ölü
CPT-IK, 28 Şubat – 28 Mayıs 2026 tarihleri arasında Kürdistan Bölgesel Yönetimi genelinde İran kuvvetleri ve İran destekli Irak milis gruplarına atfedilen 751 saldırı belgeledi. Saldırılarda kamikaze drone, roket ve füze, topçu atışı ile ateşli silah kullanıldı. 8 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkesin ardından saldırılar tamamen durmadı, 104 ek saldırı daha kaydedildi.
Genel Saldırı Sayıları · 28 Şubat – 28 Mayıs 2026
751 Toplam Kayıt Edilen Saldırı
22 Hayatını Kaybeden Kişi
112 Yaralanan Kişi
Sorumlu Aktörler
İran destekli Irak milis grupları
453 (%60,3)
İran kuvvetleri
298 (%39,7)
Saldırı Türleri
Kamikaze drone
589 (%78,4)
Roket ve füze
149 (%19,8)
Topçu atışı
12 (%1,6)
Kayıplar
Hayatını Kaybedenler — 22 kişi
İranlı Kürt muhalefet grubu üyeleri
10
Siviller, peşmerge güçleri ve savaş dışı kişiler
12
Yaralananlar — 112 kişi
İranlı Kürt muhalefet grubu üyeleri
46
Siviller, peşmerge güçleri ve savaş dışı kişiler
66
Coğrafi Dağılım
Erbil Valiliği
%78,3
Süleymaniye Valiliği
%18,0
Duhok Valiliği
%2,9
Halabja Valiliği
%0,8
Hedef Alınan Konumlar
ABD diplomatik ve askeri tesisleri
281 (%37,4)
Sivil ve savaş dışı altyapı
238 (%31,7)
İranlı Kürt muhalefet grupları ve kamplar
232 (%30,9)
⚠
8 Nisan 2026 ateşkesine rağmen saldırılar durmadı. CPT-IK, ateşkes döneminde (8 Nisan – 28 Mayıs 2026) 104 ek saldırı daha belgeledi.
Ateşkes Dönemi Saldırı Verileri · 8 Nisan – 28 Mayıs 2026
104 Ateşkes Döneminde Kaydedilen Saldırı
5 Hayatını Kaybeden Kişi
17 Yaralanan Kişi
Sorumlu Aktörler (Ateşkes)
İran kuvvetleri
92 (%88,5)
İran destekli Irak milis grupları
12 (%11,5)
Hedef Alınan Konumlar (Ateşkes)
İranlı Kürt muhalefet grupları
86 (%82,7)
Sivil ve savaş dışı konumlar
14 (%13,5)
ABD diplomatik ve askeri tesisler
4 (%3,8)
Temel Gözlemler
İran destekli Irak milis grupları, raporlama dönemindeki saldırıların büyük çoğunluğundan (%60) sorumludur.
Kamikaze drone’lar, belgelenen tüm olayların dörtte üçünden fazlasını oluşturarak birincil saldırı yöntemi hâline geldi.
Erbil Valiliği, çatışma boyunca tüm saldırıların %78’inden fazlasıyla birincil hedef bölgesi olmayı sürdürdü.
Sivil ve savaş dışı altyapı yoğun biçimde saldırıya uğradı; bu durum çatışmanın sivil nüfus ve kamu altyapısı üzerindeki kapsamlı etkisini gözler önüne serdi.
Ateşkes döneminde saldırılar ağırlıklı olarak İranlı Kürt muhalefet gruplarına yöneldi; İran kuvvetleri bu dönemde belgelenen olayların neredeyse %89’undan sorumlu tutuldu.

*İnfografi, söz konusu rapordan edinilen bilgiler ve yapay zeka araçları ile hazırlanmıştır.

Kürtler kimsenin vekil gücü değil

“Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir.”

Foto: X/@vvanwildenburg

The Amargi yazarı Elif Sarıcan‘ın Novara Media için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Kürt mücadelesi, Orta Doğu’da süregelen en eski ulusal kurtuluş mücadelelerinden biri. Türkiye, Suriye, Irak ile İran’a yayılan ve 45 milyon Kürt nüfusu barındıran Kürdistan, hem CIA’den hem de İsrail Devleti’nden daha eskiye dayanır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı başladığından beri, Kürdistan’ın 2025 sonlarında bir Langley odasında üretildiğini düşünürseniz kimse size kızmaz.

Bölgedeki devletlerin, bölgesel amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı sayısız strateji var. İsrail; Arap devletleri, Türkiye ve İran’a karşı koz oluşturabilmek için yıllar boyunca Orta Doğu’daki azınlıklarla yakın ilişkiler geliştirdi ve şu an yaşanan savaşın da bundan bir farkı yok. Mart başında CNN‘in aktardığına göre CIA, aylardır Irak-İran sınırındaki Kürt güçlerini silahlandırmaya çalışıyor. Axios, Mossad tarafından kurgulanan ve CIA’in desteklediği planın detaylarını ortaya çıkardı. Plana göre Kürt güçleri, Kuzey İran’da bir tampon bölge oluşturmak ve rejimi devirmek için İran’da daha fazla iç isyanı teşvik etmek amacıyla sahada bir vekil güç olarak kullanılacaktı.

Ancak ABD-İsrail’in, İran’ı bombalama ve bu yılın başında patlak veren protesto hareketlerinden faydalanma planı işe yaramadı. [Son zamanlarda] abartılı açıklamalarının birinde Trump, İran’daki rejim karşıtı eylemcilere “bir sürü” silah yolladıklarını iddia etti ve Kürt aracıları bu silahları almakla suçladı. İran ise ABD-İsrail saldırılarına, bölgedeki önemli ekonomik merkezleri hedef alarak karşılık verdi. Kürdistan, savaşa dahil olmamasına karşın bu bölgelerin içindeydi. İran, Irak’taki vekil gücü Haşdi Şabi’yi kullanarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil dahil olmak üzere sivil alanları hedef aldı.

Ancak başarısızlık, daha derindeki bir şeyi gün yüzüne çıkardı: Ne ABD-İsrail tarafı ne de İran rejimi, İran’ın karmaşık sosyolojisini dikkate almamıştı. Bunun bedelini ise Kürtler ödüyordu.

İran’ın kuzeybatısında bulunan Doğu Kürdistan, İran’da güvenlik önlemlerinin en üst düzeyde olduğu bölgedir. Oradaki Kürt toplumu, tüm ülkenin maruz kaldığından daha yoğun bir gözetim ve polis mekanizmasıyla yaşıyor. Bu durum, bölgeyi iki şekilde baş hedef haline getiriyor: Kontrolün devamını sağlamaya çalışan bir rejim ve İran’ın güvenlik altyapısını zayıflatmayı amaçlayan bir yabancı askeri güç. Kürt bölgeleri, hem rejimin baskıları hem de ABD-İsrail bombalamaları nedeniyle orantısız şekilde etkilendi. Tek başına bu gerçek, farklı bir yaklaşım gerektirmektedir. Emperyalist bombardıman ve otoriter baskı arasında yanlış tercih yapmayı reddeden bir üçüncü yol.

Elbette, 45 milyonluk bir ulustan sanki tek bir aktörmüş ve tek bir telefon numarası varmış gibi “Kürtler” olarak bahsetmek açık bir sorundur. Batı’daki çoğu insanın Kürt siyasi yaşamıyla tanışması, IŞİD’e karşı yapılan bölgesel savaşa dayanmaktadır. Bu dönemde Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) ve sonrasında Suriye Demokratik Güçleri (QSD), ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonla ilişkiler geliştirmişti. Ancak burada, Rojava’daki Kürt güçlerinin [Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi], IŞİD karşısında kendi topraklarını savunmayı koalisyon onlarla ilgilenmeden çok daha uzun süre önceden beri sürdürdüğü de belirtmek gerekiyor.

Yine de, Suriye’deki ilişkinin (ne kadar irdelenmeyi hak ederse etsin) bir vekalet ilişkisi olmadığı göz önüne alındığında, bazıları “Kürtlerin” ilk düşünülen vekil güç olmasına şaşırmış olabilir. Diğerleri ise tam tersi bir nedenden ötürü bunu şaşırtıcı bulabilir: Bölgedeki en büyük Kürt güçlerinin birçoğu, hem ABD’nin hem de İsrail’in ideolojik projelerine özünde ve açıkça karşıdır. Vekil güç planının görünürdeki en muhtemel motivasyonu, Kürt savaşçıların savaşa hazır olma durumlarının ve deneyimlerinin doğrudan kabulü ile İsrail’in bölgesel çıkarlarını ilerletmek için etnik azınlıkları bir nüfuz aracı olarak kullanmaya yönelik daha geniş stratejisinin birleşimiydi. Tüm bunlar bir araya geldiğinde “Kürtler,” ideal aday haline geldi. CIA’den “bilgi sızması” açıkça bir tesadüf değil, gerilimin yüksek olduğu anda kullanılan bir kamuoyu baskısı silahıydı. Bölgedeki Kürt güçlerini ikna etmek için kullanılacak argüman ise bilinen en eski kural olacaktı: Düşmanınızın düşmanı dostunuzdur.

Buna rağmen, Doğu Kürdistan’da faaliyet gösteren bir düzine Kürt partisi oldukça farklı bir şey söylüyordu: Başkalarının savaşında savaşmayacaklardı. Onlar satılık asker değiller. Mevcut konjonktürde kendi çıkarları bulunuyor ve bunların başında halklarının kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik bir İran geliyor. Elbette ABD ve İsrail’in çıkarlarının gerçekleşmesi için demokratik bir İran zorunlu değil. Bu da Kürtlerin taleplerinin her zaman gözden çıkarılabilir olduğu anlamına gelmekteydi. Batı’daki analizlerin hâkim sorusu, Kürtlerin savaşa “dahil olup olmayacağı” yönündeydi. Sanki Kürtlerin siyasi varlığı, kimin tarafında yer aldıkları sorusuyla başlayıp bitiyormuş gibi. Bugüne dek ABD-İsrail planından somut bir netice çıkmadı. Kürt güçleri; hem ABD ve İsrail ile hem de İran rejimiyle görüşmeler yürüttüklerini yalanlamadı. Ancak görünüşe göre, öncelikleri hala kendi çıkarları olmaya devam ediyor: Kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük.

Kürt ulusu homojen bir yapıya sahip değil. Partileri ve hareketleri, seküler milliyetçilerden Marksistlere ve demokratik konfederalistlere (Kürt lider Abdullah Öcalan tarafından geleneksel ulus devlete bir alternatif olarak geliştirilen; yerel demokrasi, toplumsal cinsiyet özgürlüğü ve ekolojiyi merkeze alan siyasi bir model) kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Fakat bu kesimlerin hepsi tek bir konuda hemfikir: Başkasının savaşında piyon olunmayacak. Şubat sonlarında beş İranlı Kürt siyasi partisi, uzun zamandır beklenen bir koalisyon çerçeve anlaşmasına imza attı. İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu, yıllar süren bir diyaloğun ürünü ve İran’daki Kürt siyasi saflarının tarihsel olarak parçalanmış olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Bu parçalanmışlık, devlet aktörlerinin Kürtlerin pazarlık gücünü zayıflatmak ve mücadelelerini sulandırmak için uzun süredir istismar ettiği bir durumdu.

Bu anlamda koalisyon, alet edilmeye karşı bir öz savunma eylemiydi: Herhangi bir dış gücün birleşik bir siyasi duruşu araçsallaştırması, birbiriyle rekabet halindeki bir düzine yapıyı araçsallaştırmasından çok daha zordu. Ayrıca koalisyon, savaşın başlamasından bu yana sessiz kalmadı. İttifak, 2 Mart’taki ilk ortak açıklamasında “bu savaşın İran halklarının savaşı olmadığını” ilan etti. Kürt toplumunu teyakkuzda ve koordinasyon içinde kalmaya çağırdı. Kürt bölgelerinde konuşlu İran silahlı kuvvetlerini rejimden kopmaya davet etti ve çok kritik bir şekilde bireysel intikam eylemlerine karşı uyarı yaparak bunun yerine itidale ve kamu kurumlarının korunması yönünde çağrıda bulundu. Bu açıklama, Kürt toplumunu eşzamanlı olarak hem İslam Cumhuriyeti’nin savaşından uzaklaştıran hem de görünüşe göre tabandan yükselecek demokratik bir geçişin zeminini hazırlamayı amaçlayan bir beyandı.

Soldaki bazı kesimler “maddi gerçekliğin” üçüncü bir yolu işlevsiz kıldığını ve emperyal merkezlerde yaşayan bizlerin, kendi hükümetlerimizin suç ortaklığına karşı durmaya odaklanmamız gerektiğini savunacaktır. Bu anlaşılabilir bir örgütlenme ilkesi olsa da iki şey göz ardı ediliyor. İlk olarak; burada yaşayan, kalpleri anavatanlarıyla atan ve bu meselenin soyut bir jeopolitik veya politik sorun değil, aileleri ile halkları için bir hayatta kalma meselesi olan toplulukları görmezden geliyor. İkinci olarak; iki şeyin aynı anda doğru olabileceği gerçeğini es geçiyor: Batı emperyalizminin şiddetine karşı çıkarken, aynı zamanda sırf Ocak ayında bile kendi halkından yüzlerce kişiyi katleden bir rejimi meşrulaştırmayı reddedebiliriz. Bir kez daha yeniden şekillendirilen bir bölgedeki tüm halkların kurtuluşu için üçüncü bir yol inşa etmenin, hiç bu kadar acil olduğu bir dönem yaşanmamıştı

Aynı anda birden fazla gerçeklik söz konusu. İslam Cumhuriyeti Kürtlere yönelik tutumunu değiştirmiş olsaydı, Kürtler İran’a karşı potansiyel “vekil güçler” bile olmazlardı. Bu, İran halkının savaşı değildir. Ve bu savaş yalnızca topraklar üzerinde değil, bizzat Orta Doğu’nun gelecekteki istikameti üzerinden veriliyor. Asıl mesele hangi vizyonun galip geleceğidir: ABD-İsrail nüfuzuyla şekillenen mi, yoksa İran rejimi ve müttefikleri tarafından şekillenen mi? Sahadaki halkların birçoğu için, özellikle de her iki tahakküm biçimi altında yaşamış olanlar için, bu iki vizyonun görünüşü farklı olabilir, ancak özleri çarpıcı şekilde birbirine benzerdir. Bunların her ikisi de süregelen bir özgürlüksüzlük sunuyor.

Bu durumu bazılarının, bilhassa da siyasi duruşlarını birine karşı çıkmak için diğerini savunmanın şart olduğu ikili bir karşıtlık üzerine kuranların, kabullenmesi zor olabilir. Fakat gerçek şu ki, üçüncü yol sadece bir gereklilik değildir. Doğu Kürdistan’da çağrısı yapılan köy meclislerinden, Kürt koalisyonunun İran’daki tüm ezilen uluslarla işbirliği ve demokratik yönetim ısrarına kadar halihazırda inşa edilmektedir. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir. Asıl mesele yalnızca kimin tarafında olduğumuz değildir. Asıl mesele şu: Biz neyi savunuyoruz?

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.