ABD-İsrail ve İran arasında 28 Şubat’ta başlayan savaştan 28 Mayıs’a kadar geçen sürede Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) yapılan saldırıları raporlayan Toplumsal Barışı İnşa Timleri (CPT), bu sürede gerçekleşen 751 saldırının çoğundan İran destekli Irak milis gruplarının sorumlu olduğunu kaydetti.
İran’ın, Irak’ın Erbil kentindeki İngiliz bir şirkete ait tesise yaptığı insansız hava aracı (İHA) saldırısı. Fotoğraf: ANF.
Toplumsal Barışı İnşa Timleri – Irak Kürdistanı (CPT-IK) 28 Şubat 2026 tarihinde ABD, İsrail ve İran’ın dahil olduğu savaşın başlamasından bu yana, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (IKYB) İran güçleri ve İran destekli Irak milis grupları tarafından gerçekleştirilen saldırıların bir raporunu yayımladı.
28 Şubat ile 28 Mayıs 2026 tarihleri arasında IKYB’de gerçekleşen saldırıları kapsayan bu rapor, bölgede 751 saldırı kaydetti. Bu saldırılar arasında drone saldırıları, roket ve füze saldırıları, topçu bombardımanı ve silahlı çatışmaların yer aldığını belirten CPT-IK, İran destekli Irak milis gruplarının, bu dönemdeki saldırıların büyük çoğunluğundan (%60) sorumlu olduğunu vurguladı.
Ateşkes sonrası 104 saldırı
Rapora göre, saldırıların büyük çoğunluğu, yani 751 saldırı arasından 647’si, 8 Nisan 2026’da ateşkes ilan edilmeden önce, çatışmanın ilk 40 günü içinde meydana geldi. Bu dönemde, ABD’nin diplomatik ve askeri tesislerinin %42,8 oranda hedeflendiğini söyleyen CPT-IK, ateşkes sonrasında ise İran’daki Kürt muhalefet gruplarını ve kamplarını hedefleyen 104 saldırı kaydetti.
CPT-IK Raporu · 28 Şubat – 28 Mayıs 2026
Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde Üç Aylık Saldırı Raporu: 751 Saldırı, 22 Ölü
CPT-IK, 28 Şubat – 28 Mayıs 2026 tarihleri arasında Kürdistan Bölgesel Yönetimi genelinde İran kuvvetleri ve İran destekli Irak milis gruplarına atfedilen 751 saldırı belgeledi. Saldırılarda kamikaze drone, roket ve füze, topçu atışı ile ateşli silah kullanıldı. 8 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkesin ardından saldırılar tamamen durmadı, 104 ek saldırı daha kaydedildi.
Genel Saldırı Sayıları · 28 Şubat – 28 Mayıs 2026
751Toplam Kayıt Edilen Saldırı
22Hayatını Kaybeden Kişi
112Yaralanan Kişi
Sorumlu Aktörler
İran destekli Irak milis grupları
453 (%60,3)
İran kuvvetleri
298 (%39,7)
Saldırı Türleri
Kamikaze drone
589 (%78,4)
Roket ve füze
149 (%19,8)
Topçu atışı
12 (%1,6)
Kayıplar
Hayatını Kaybedenler — 22 kişi
İranlı Kürt muhalefet grubu üyeleri
10
Siviller, peşmerge güçleri ve savaş dışı kişiler
12
Yaralananlar — 112 kişi
İranlı Kürt muhalefet grubu üyeleri
46
Siviller, peşmerge güçleri ve savaş dışı kişiler
66
Coğrafi Dağılım
Erbil Valiliği
%78,3
Süleymaniye Valiliği
%18,0
Duhok Valiliği
%2,9
Halabja Valiliği
%0,8
Hedef Alınan Konumlar
ABD diplomatik ve askeri tesisleri
281 (%37,4)
Sivil ve savaş dışı altyapı
238 (%31,7)
İranlı Kürt muhalefet grupları ve kamplar
232 (%30,9)
⚠
8 Nisan 2026 ateşkesine rağmen saldırılar durmadı. CPT-IK, ateşkes döneminde (8 Nisan – 28 Mayıs 2026) 104 ek saldırı daha belgeledi.
Ateşkes Dönemi Saldırı Verileri · 8 Nisan – 28 Mayıs 2026
104Ateşkes Döneminde Kaydedilen Saldırı
5Hayatını Kaybeden Kişi
17Yaralanan Kişi
Sorumlu Aktörler (Ateşkes)
İran kuvvetleri
92 (%88,5)
İran destekli Irak milis grupları
12 (%11,5)
Hedef Alınan Konumlar (Ateşkes)
İranlı Kürt muhalefet grupları
86 (%82,7)
Sivil ve savaş dışı konumlar
14 (%13,5)
ABD diplomatik ve askeri tesisler
4 (%3,8)
Temel Gözlemler
İran destekli Irak milis grupları, raporlama dönemindeki saldırıların büyük çoğunluğundan (%60) sorumludur.
Kamikaze drone’lar, belgelenen tüm olayların dörtte üçünden fazlasını oluşturarak birincil saldırı yöntemi hâline geldi.
Erbil Valiliği, çatışma boyunca tüm saldırıların %78’inden fazlasıyla birincil hedef bölgesi olmayı sürdürdü.
Sivil ve savaş dışı altyapı yoğun biçimde saldırıya uğradı; bu durum çatışmanın sivil nüfus ve kamu altyapısı üzerindeki kapsamlı etkisini gözler önüne serdi.
Ateşkes döneminde saldırılar ağırlıklı olarak İranlı Kürt muhalefet gruplarına yöneldi; İran kuvvetleri bu dönemde belgelenen olayların neredeyse %89’undan sorumlu tutuldu.
*İnfografi, söz konusu rapordan edinilen bilgiler ve yapay zeka araçları ile hazırlanmıştır.
“Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir.”
Foto: X/@vvanwildenburg
The Amargi yazarı Elif Sarıcan‘ın Novara Media için kaleme aldığı bu yazıyıNiha+ okurları için Türkçeye çevirdik.
Kürt mücadelesi, Orta Doğu’da süregelen en eski ulusal kurtuluş mücadelelerinden biri. Türkiye, Suriye, Irak ile İran’a yayılan ve 45 milyon Kürt nüfusu barındıran Kürdistan, hem CIA’den hem de İsrail Devleti’nden daha eskiye dayanır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı başladığından beri, Kürdistan’ın 2025 sonlarında bir Langley odasında üretildiğini düşünürseniz kimse size kızmaz.
Bölgedeki devletlerin, bölgesel amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı sayısız strateji var. İsrail; Arap devletleri, Türkiye ve İran’a karşı koz oluşturabilmek için yıllar boyunca Orta Doğu’daki azınlıklarla yakın ilişkiler geliştirdi ve şu an yaşanan savaşın da bundan bir farkı yok. Mart başında CNN‘in aktardığına göre CIA, aylardır Irak-İran sınırındaki Kürt güçlerini silahlandırmaya çalışıyor. Axios, Mossad tarafından kurgulanan ve CIA’in desteklediği planın detaylarını ortaya çıkardı. Plana göre Kürt güçleri, Kuzey İran’da bir tampon bölge oluşturmak ve rejimi devirmek için İran’da daha fazla iç isyanı teşvik etmek amacıyla sahada bir vekil güç olarak kullanılacaktı.
Ancak ABD-İsrail’in, İran’ı bombalama ve bu yılın başında patlak veren protesto hareketlerinden faydalanma planı işe yaramadı. [Son zamanlarda] abartılı açıklamalarının birinde Trump, İran’daki rejim karşıtı eylemcilere “bir sürü” silah yolladıklarını iddia etti ve Kürt aracıları bu silahları almakla suçladı. İran ise ABD-İsrail saldırılarına, bölgedeki önemli ekonomik merkezleri hedef alarak karşılık verdi. Kürdistan, savaşa dahil olmamasına karşın bu bölgelerin içindeydi. İran, Irak’taki vekil gücü Haşdi Şabi’yi kullanarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil dahil olmak üzere sivil alanları hedef aldı.
Ancak başarısızlık, daha derindeki bir şeyi gün yüzüne çıkardı: Ne ABD-İsrail tarafı ne de İran rejimi, İran’ın karmaşık sosyolojisini dikkate almamıştı. Bunun bedelini ise Kürtler ödüyordu.
İran’ın kuzeybatısında bulunan Doğu Kürdistan, İran’da güvenlik önlemlerinin en üst düzeyde olduğu bölgedir. Oradaki Kürt toplumu, tüm ülkenin maruz kaldığından daha yoğun bir gözetim ve polis mekanizmasıyla yaşıyor. Bu durum, bölgeyi iki şekilde baş hedef haline getiriyor: Kontrolün devamını sağlamaya çalışan bir rejim ve İran’ın güvenlik altyapısını zayıflatmayı amaçlayan bir yabancı askeri güç. Kürt bölgeleri, hem rejimin baskıları hem de ABD-İsrail bombalamaları nedeniyle orantısız şekilde etkilendi. Tek başına bu gerçek, farklı bir yaklaşım gerektirmektedir. Emperyalist bombardıman ve otoriter baskı arasında yanlış tercih yapmayı reddeden bir üçüncü yol.
Elbette, 45 milyonluk bir ulustan sanki tek bir aktörmüş ve tek bir telefon numarası varmış gibi “Kürtler” olarak bahsetmek açık bir sorundur. Batı’daki çoğu insanın Kürt siyasi yaşamıyla tanışması, IŞİD’e karşı yapılan bölgesel savaşa dayanmaktadır. Bu dönemde Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) ve sonrasında Suriye Demokratik Güçleri (QSD), ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonla ilişkiler geliştirmişti. Ancak burada, Rojava’daki Kürt güçlerinin [Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi], IŞİD karşısında kendi topraklarını savunmayı koalisyon onlarla ilgilenmeden çok daha uzun süre önceden beri sürdürdüğü de belirtmek gerekiyor.
Yine de, Suriye’deki ilişkinin (ne kadar irdelenmeyi hak ederse etsin) bir vekalet ilişkisi olmadığı göz önüne alındığında, bazıları “Kürtlerin” ilk düşünülen vekil güç olmasına şaşırmış olabilir. Diğerleri ise tam tersi bir nedenden ötürü bunu şaşırtıcı bulabilir: Bölgedeki en büyük Kürt güçlerinin birçoğu, hem ABD’nin hem de İsrail’in ideolojik projelerine özünde ve açıkça karşıdır. Vekil güç planının görünürdeki en muhtemel motivasyonu, Kürt savaşçıların savaşa hazır olma durumlarının ve deneyimlerinin doğrudan kabulü ile İsrail’in bölgesel çıkarlarını ilerletmek için etnik azınlıkları bir nüfuz aracı olarak kullanmaya yönelik daha geniş stratejisinin birleşimiydi. Tüm bunlar bir araya geldiğinde “Kürtler,” ideal aday haline geldi. CIA’den “bilgi sızması” açıkça bir tesadüf değil, gerilimin yüksek olduğu anda kullanılan bir kamuoyu baskısı silahıydı. Bölgedeki Kürt güçlerini ikna etmek için kullanılacak argüman ise bilinen en eski kural olacaktı: Düşmanınızın düşmanı dostunuzdur.
Buna rağmen, Doğu Kürdistan’da faaliyet gösteren bir düzine Kürt partisi oldukça farklı bir şey söylüyordu: Başkalarının savaşında savaşmayacaklardı. Onlar satılık asker değiller. Mevcut konjonktürde kendi çıkarları bulunuyor ve bunların başında halklarının kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik bir İran geliyor. Elbette ABD ve İsrail’in çıkarlarının gerçekleşmesi için demokratik bir İran zorunlu değil. Bu da Kürtlerin taleplerinin her zaman gözden çıkarılabilir olduğu anlamına gelmekteydi. Batı’daki analizlerin hâkim sorusu, Kürtlerin savaşa “dahil olup olmayacağı” yönündeydi. Sanki Kürtlerin siyasi varlığı, kimin tarafında yer aldıkları sorusuyla başlayıp bitiyormuş gibi. Bugüne dek ABD-İsrail planından somut bir netice çıkmadı. Kürt güçleri; hem ABD ve İsrail ile hem de İran rejimiyle görüşmeler yürüttüklerini yalanlamadı. Ancak görünüşe göre, öncelikleri hala kendi çıkarları olmaya devam ediyor: Kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük.
Kürt ulusu homojen bir yapıya sahip değil. Partileri ve hareketleri, seküler milliyetçilerden Marksistlere ve demokratik konfederalistlere (Kürt lider Abdullah Öcalan tarafından geleneksel ulus devlete bir alternatif olarak geliştirilen; yerel demokrasi, toplumsal cinsiyet özgürlüğü ve ekolojiyi merkeze alan siyasi bir model) kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Fakat bu kesimlerin hepsi tek bir konuda hemfikir: Başkasının savaşında piyon olunmayacak. Şubat sonlarında beş İranlı Kürt siyasi partisi, uzun zamandır beklenen bir koalisyon çerçeve anlaşmasına imza attı. İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu, yıllar süren bir diyaloğun ürünü ve İran’daki Kürt siyasi saflarının tarihsel olarak parçalanmış olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Bu parçalanmışlık, devlet aktörlerinin Kürtlerin pazarlık gücünü zayıflatmak ve mücadelelerini sulandırmak için uzun süredir istismar ettiği bir durumdu.
Bu anlamda koalisyon, alet edilmeye karşı bir öz savunma eylemiydi: Herhangi bir dış gücün birleşik bir siyasi duruşu araçsallaştırması, birbiriyle rekabet halindeki bir düzine yapıyı araçsallaştırmasından çok daha zordu. Ayrıca koalisyon, savaşın başlamasından bu yana sessiz kalmadı. İttifak, 2 Mart’taki ilk ortak açıklamasında “bu savaşın İran halklarının savaşı olmadığını” ilan etti. Kürt toplumunu teyakkuzda ve koordinasyon içinde kalmaya çağırdı. Kürt bölgelerinde konuşlu İran silahlı kuvvetlerini rejimden kopmaya davet etti ve çok kritik bir şekilde bireysel intikam eylemlerine karşı uyarı yaparak bunun yerine itidale ve kamu kurumlarının korunması yönünde çağrıda bulundu. Bu açıklama, Kürt toplumunu eşzamanlı olarak hem İslam Cumhuriyeti’nin savaşından uzaklaştıran hem de görünüşe göre tabandan yükselecek demokratik bir geçişin zeminini hazırlamayı amaçlayan bir beyandı.
Soldaki bazı kesimler “maddi gerçekliğin” üçüncü bir yolu işlevsiz kıldığını ve emperyal merkezlerde yaşayan bizlerin, kendi hükümetlerimizin suç ortaklığına karşı durmaya odaklanmamız gerektiğini savunacaktır. Bu anlaşılabilir bir örgütlenme ilkesi olsa da iki şey göz ardı ediliyor. İlk olarak; burada yaşayan, kalpleri anavatanlarıyla atan ve bu meselenin soyut bir jeopolitik veya politik sorun değil, aileleri ile halkları için bir hayatta kalma meselesi olan toplulukları görmezden geliyor. İkinci olarak; iki şeyin aynı anda doğru olabileceği gerçeğini es geçiyor: Batı emperyalizminin şiddetine karşı çıkarken, aynı zamanda sırf Ocak ayında bile kendi halkından yüzlerce kişiyi katleden bir rejimi meşrulaştırmayı reddedebiliriz. Bir kez daha yeniden şekillendirilen bir bölgedeki tüm halkların kurtuluşu için üçüncü bir yol inşa etmenin, hiç bu kadar acil olduğu bir dönem yaşanmamıştı
Aynı anda birden fazla gerçeklik söz konusu. İslam Cumhuriyeti Kürtlere yönelik tutumunu değiştirmiş olsaydı, Kürtler İran’a karşı potansiyel “vekil güçler” bile olmazlardı. Bu, İran halkının savaşı değildir. Ve bu savaş yalnızca topraklar üzerinde değil, bizzat Orta Doğu’nun gelecekteki istikameti üzerinden veriliyor. Asıl mesele hangi vizyonun galip geleceğidir: ABD-İsrail nüfuzuyla şekillenen mi, yoksa İran rejimi ve müttefikleri tarafından şekillenen mi? Sahadaki halkların birçoğu için, özellikle de her iki tahakküm biçimi altında yaşamış olanlar için, bu iki vizyonun görünüşü farklı olabilir, ancak özleri çarpıcı şekilde birbirine benzerdir. Bunların her ikisi de süregelen bir özgürlüksüzlük sunuyor.
Bu durumu bazılarının, bilhassa da siyasi duruşlarını birine karşı çıkmak için diğerini savunmanın şart olduğu ikili bir karşıtlık üzerine kuranların, kabullenmesi zor olabilir. Fakat gerçek şu ki, üçüncü yol sadece bir gereklilik değildir. Doğu Kürdistan’da çağrısı yapılan köy meclislerinden, Kürt koalisyonunun İran’daki tüm ezilen uluslarla işbirliği ve demokratik yönetim ısrarına kadar halihazırda inşa edilmektedir. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir. Asıl mesele yalnızca kimin tarafında olduğumuz değildir. Asıl mesele şu: Biz neyi savunuyoruz?