Rusya ile Ukrayna arasında devam eden savaşta ticaret gemileri çok daha fazla hedef olmaya başladı. İstatistiklere göre 2026 yılı içerisinde 82 gemi hedef alındı. 2022-2026 arası saldırılarda 37 kişi hayatını kaybetti. Ölümlerin 28’i 2026’nın ilk sekiz ayında meydana geldi.
Rusya ile Ukrayna arasında 2022 yılından bu yana devam eden savaşta, şehirler ve sivil yerleşim alanlarının yanı sıra ticaret gemileri de hedef alınıyor.
Dört gün önce yayınlanan bir rapora göre, savaşın başladığı 2022 yılından bu yana Karadeniz ve Azak Denizi’nde 146 ticaret gemisi vuruldu.
Raporu, Türk Armatörler Birliği (TAB) hazırladı. Söz konusu rapor, son aylarda gemilere yönelik saldırıların arttığını gösteriyor.
Rapora göre, 146 ticaret gemisine yönelik saldırı, açık kaynaklardan teyit edilmiş saldırılardan oluşuyor. Bunlardan 121 geminin ismi biliniyorken, 25 tanesinin ismi ise bilinmiyor.
Ancak teyit edilmemiş ve iddia düzeyinde kalan bilgilere göre, sayı çok daha fazla. Ukrayna İnsansız Sistemler Kuvvetleri, MoLoChKa harekâtı kapsamında 1 Ağustos itibarıyla Rusya bağlantılı 206 geminin vurulduğunu açıkladı. Ayrı bir veri setinde NV.ua’nın Reuters kaynaklı aktarımına göre Rusya, Temmuz 2026’da 35’i limanda, 22’si açık denizde olmak üzere 57 gemiye saldırdı. Bu iki sayı, farklı tarafların farklı dönem ve yöntemlerle tuttuğu kayıtlara dayanıyor.
Saldırıya uğrayan gemiler, Foto: Niha+
2022 yılı Şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik kapsamlı saldırılar başlatmasının ardından, Karadeniz deniz taşımacılığı güvenliği doğrudan etkilendi. Bölgede seyreden ticari gemiler, gerek Rusya’nın Ukrayna limanlarına ve deniz koridoruna yönelik saldırıları, gerekse Ukrayna’nın Rusya’ya bağlı “gölge filo” tankerlerine ve lojistik altyapısına yönelik karşı harekâtı kapsamında hedef hâline geldi.
24 Şubat 2022 ile 26 Ağustos 2026 arası dönemi kapsayan rapora göre askeri olmayan ticaret gemilerine (dökme yük gemisi, tanker, konteyner gemisi, genel kargo gemisi) yönelik doğrudan saldırı, füze/İHA vuruşu, mayın teması ve silahlı durdurma olayları sistematik biçimde gerçekleşti.
Toplam 146 gemi arasında 47 geminin (%32) Ukrayna, 93 geminin (%64) ise Rusya tarafından vurulduğu belirtiliyor. 5 gemi mayına çarparak hasar gördü, 1 geminin kim tarafından vurulduğu tespit edilemedi.
Can Kayıpları (2022-2026)
37Toplam Ölü
48Toplam Yaralı
Ölü Sayısı
Yaralı Sayısı
2022
4
13
2023
1
7
2024
0
5
2025
4
0
2026
28
23
*Grafik, TAB’nin 2022–2026 dönemi için verdiği ölüm ve yaralanma toplamlarını gösteriyor. 2026 satırı ise yılın ilk sekiz ayına ait.
Gemi tipleri olarak vurulan gemilerin çoğunluğu petrol tankerleri ve genel kargo/kuruyük gemileri iken Ukrayna’nın çoğunlukla Rus gölge filo ve diğer petrol tankerlerini vurduğu, Rusya’nın ise çoğunlukla tahıl, mısır, ayçiçek yağı taşıyan Ukrayna ile ticaret yapan gemileri hedef aldığı açıklanıyor. Ayrıca askeri malzeme veya personel veya lojistik destek olduğu iddia edilen gemiler de vuruluyor.
Vurulan gemilerin sahiplik yapısında Yunanistan bağlantılı armatörler öne çıkıyor. Türkiyeli sahipli ya da Türkiyelilerce kontrol edilen gemiler ise toplamın yüzde 23’ünü oluşturuyor. Bununla birlikte Çin, BAE ve Uzak Doğu ve Akdeniz bağlantılı çalışan gemiler de kısıtlı sayıda bu kapsamda yer alıyor. Yunanistan dışında vurulan gemiler arasında diğer AB ülke sahipli gemiler ise neredeyse yok denecek kadar az.
Türk Armatörler Birliği Raporu: Ticaret Gemilerine Yönelik Saldırıların Seyri
Şubat – Nisan 2022
Sıcak Çatışma ve Çapraz Ateş
TAB’ın raporuna göre, saldırılar neredeyse tamamen Rusya kaynaklı ve doğrudan muharebe hattındaki limanlara (Mariupol, Mykolaiv, Odesa) odaklandı. Bu dönemde ticaret gemileri, kasıtlı hedef seçiminden çok çapraz ateş ve genel bombardımanın yan etkisi olarak zarar gördü.
Temmuz 2022 – Temmuz 2023
Tahıl Anlaşması Dönemi
Rapora göre, BM/Türkiye aracılığıyla imzalanan Karadeniz Tahıl Girişimi süresince ticaret gemilerine yönelik doğrudan saldırılar keskin biçimde azaldı; bu dönemin ana riski deniz mayınları olarak görüldü.
Temmuz 2023 – 2024
Anlaşmanın Çöküşü ve Tırmanma
Rapor, Rusya, “Ukrayna limanlarına giden her gemi askeri kargo taşıyor sayılacak” tehdidini fiiliyata döktü; Kmax Ruler, MJ Pinar gibi olaylarda sivil gemi adamları hayatını kaybetti, bilgisini veriyor
2024 Sonu – 2026
“Gölge Filo” Savaşı ve Yayılma
Rapora göre, Ukrayna, cephe hattından bağımsız olarak, Rusya’nın petrol gelirini hedef alan asimetrik bir kampanyaya geçti. Bu durumun savaşın coğrafi kapsamını Karadeniz dışına, Akdeniz’e ve Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ne (MEB) taşıyarak seyrüsefer güvenliği konusunda Türkiye ve NATO’da artan tedirginliğe yol açtığı ifade ediliyor.
2025 Sonu – 2026
Karşılıklı Tırmanma Aşaması
Aralık 2025’teki Cenk-T saldırısı, Rusya’nın “gölge filo” operasyonlarına doğrudan misilleme olarak ticaret gemilerini hedef aldığını gösteren ilk açık örnek olduğu belirtiliyor. Ağustos 2026 itibarıyla, her iki taraf da karşı tarafın limanlarına ve gemilerine yönelik büyük çaplı, eşzamanlı saldırılar düzenlemeye başladı.
Türkiye’den gemiler de var
Raporun dikkat çektiği hususlardan bir tanesi, bir süredir Türkiye menşeli gemilerin de yoğun bir saldırıya uğradığı ve mürettebatın bu saldırılardan etkilendiği yönünde.
Buna göre sahipleri Türkiyeli olan ya da Türkiyeliler tarafından kontrol edilen 34 gemi saldırıya uğradı. Ayrıca Türkiye bayraklı 5 gemiye de saldırıldı.
TAB, yetkililer nezdinde girişimde bulundu
“2025 yılının son çeyreğinden itibaren Karadeniz’de ticari gemilere yönelik saldırıların sıklığında belirgin bir artış gözlenmektedir” denilen raporda, özellikle 2026 yılı Haziran-Temmuz döneminde Odesa liman altyapısına yönelik yoğunlaşan Rus saldırılarının can kaybına yol açtığı, buna paralel olarak Ukrayna’nın Azak Denizi’nde Rusya’nın “gölge filo” akaryakıt lojistiğine yönelik “Operasyon MoLoChKa” kapsamındaki saldırıları da kısa sürede çok sayıda gemiyi hedef aldığı kaydediliyor.
Temmuz ayında artan saldırılar karşısında Türk Armatörler Birliği uluslararası kuruluşlara tepki göstermeleri konusunda yazılı çağrıda bulundu ve konuyla yetkili 3 bakanlığa yazılar yazdı. Dışişleri Bakanlığından sektör temsilcileri ile bir toplantı yapılmasını talep eden TAB, gemilerin kendilerini savunabilmeleri için gemi üzerinde drone tespit ve imha sistemlerinin konuşlandırılıp konuşlandırılamayacağını inceliyor.
NİHA+ · ETKİLEŞİMLİ VERİ DOSYASI
Karadeniz’de ticari gemi saldırıları: kronolojik olay rehberi
Tablodaki 95 olay satırını; yıl, saldıran taraf, Türkiye bağlantısı, bölge ve gemi adına göre filtreleyin. Bu satırların 85’i tekil adı verilen ticari gemilere, 10’u ise toplu, ismi açıklanmayan ya da ticari olmayan deniz araçlarına ilişkindir. Liste, raporun toplam gemi hesabını yeniden üretmez. Kronolojik olay satırlarını gösterir. Birden fazla gemiyi kapsayan kayıtlar tek olay satırında tutulur.
146*2022’den itibaren raporlanan gemiTAB derlemesindeki toplam
82*2026 için raporlanan gemiİsimli, isimsiz ve toplu kayıtlar dahil
28 / 23*2026 ölüm / yaralanma bildirimiVaka bazında farklı kaynaklarda uyuşmazlık var
34 / 5*Türkiye bağlantılı / Türk bayraklı gemiSahiplik ve işletmecilik tanımları ayrıştırılmalı
Karadeniz’de olay yoğunluğu
Haritadaki bölge etiketlerine tıklayarak kronolojik listeyi süzün. Her sayaç, aktif filtrelerle eşleşen rapor kaydı sayısını gösterir.
YILA GÖRE
SALDIRAN TARAF / ATIF
GEMİ BAĞLANTISI
GEMİ ADI VEYA IMO ARA
Bu ölçütlerle eşleşen olay kaydı bulunamadı.
İsmi açıklanmayan veya toplu bildirilen olaylar 9 olay · en az 15 gemi
Bu kayıtlar resmî ve gazetecilik kaynaklarında yer aldı; ancak gemi adı kamuoyuyla paylaşılmadı. Olay ayrıntısını açmak için her satıra tıklayın.
Romanya Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde seyreden isimsiz bir kargo gemisi, Rus füze saldırısında hasar gördü. Kaynak notu: (1)
12 Oca 2026Çornomorsk yakınları · 2 gemi / 1 yaralıİSİM AÇIKLANMADI
Panama ve San Marino bayraklı iki gemi aynı gün Rus İHA saldırılarıyla vuruldu. Panama bayraklı gemi bitkisel yağ, San Marino bayraklı gemi mısır yükleyecekti. Kaynak notu: (2)
17 Tem 2026Mykolaiv Limanı · 1 gemi / 2 ölümİSİM AÇIKLANMADI
Mykolaiv Limanı’na yönelik saldırıda liman altyapısı ve bir gemi vuruldu; iki Ukraynalı hayatını kaybetti. Kaynak notu: (1)
19 Tem 2026Ukrayna deniz koridoru · 2 gemi / 1 ölüm, 3 yaralıİSİM AÇIKLANMADI
Golden Leo ile aynı gün, Tanzanya ve Liberya bayraklı iki ayrı ticaret gemisi de vuruldu; bir kaptan öldü, üç kişi yaralandı. Kaynak notu: (2)
24 Tem 2026Mykolaiv · 2 sivil gemiİSİM AÇIKLANMADI
Mykolaiv’de İHA saldırısıyla iki sivil gemi hasar gördü. Kaynak notu: (2)
26 Tem 2026Mykolaiv · 1 ticari faaliyette olmayan kargo gemisi / 1 ölümİSİM AÇIKLANMADI
2022’den beri savaş nedeniyle Mykolaiv Limanı’nda mahsur kalan, ticari faaliyette olmayan isimsiz kargo gemisi İHA saldırısına uğradı; bir kişi öldü. Kaynak notu: (1)
02 Ağu 2026Batı Karadeniz · 1 kuru yük gemisiİSİM AÇIKLANMADI
Kıyıdan yaklaşık 8 kilometre açıkta isimsiz bir kuru yük gemisi vuruldu. Rusya, geminin askerî malzeme taşıdığını iddia etti. Kaynak notu: (1)
İki kargo gemisinin, Rusya’nın “askerî malzeme taşıma” iddiasıyla vurulduğu bildirildi. Kaynak notu: (2)
12 Ağu 2026Novorossiysk ve Odesa · 3 gemiİSİM AÇIKLANMADI
Ukrayna’nın Novorossiysk’e yönelik koordineli operasyonunda savaş gemileriyle birlikte isimsiz bir kuru yük gemisi de vuruldu. Aynı gece Odesa Limanı’nda Rusya bir kuru yük gemisi ile bir tankeri vurdu. Kaynak notu: (3)
Karadeniz savaş göstergeleri
Bu göstergeler farklı kaynakların, farklı tarih aralıkları ve ölçüm yöntemleriyle açıkladığı verileri yansıtır. Birbirine eklenmez veya tek bir “toplam saldırı” sayısına dönüştürülmez.
Ukrayna limanları ve deniz koridoru
321 / 20+Liman altyapı tesisi / yabancı bayraklı ticaret gemisiTemmuz 2023–Kasım 2024 dönemi için açıklanan bilançoZelenskiy açıklaması
23 / 17 / 11Liman tesisi / sivil gemi / ölümTemmuz 2026’nın ilk iki haftasıUkrayna Deniz Limanları İdaresi (USPA)
57 + 67Gemi saldırısı + liman altyapısına vuruşTemmuz 2026: 35 gemi limanda, 22 gemi seyirdeNV.ua’nın aktardığı Reuters verileri
Ukrayna’nın Rusya bağlantılı filoya ilişkin açıklamaları
201 → 206Vurulduğu açıklanan “gölge filo” gemisi28 Temmuz ara bilançosu → 1 Ağustos resmî sayaçUkrayna İnsansız Sistemler Kuvvetleri / MoLoChKa
100+Vurulduğu iddia edilen, çoğu tanker olan gemi21 Temmuz 2026’daki ara değerlendirmeLloyd’s List Intelligence
Ticari etki ve kurumsal tepki
−%62“Kirli” tanker yüklemelerindeki düşüşTemmuzun son iki haftası: günlük 2,59 milyon varilden 0,98 milyon varileBIMCO analizi
13 TemSivil ticaret gemilerine saldırılara yönelik kınamaAzak Denizi ve KaradenizUluslararası Denizcilik Örgütü (IMO)
* Özet rakamlar raporun kendi toplamlarıdır. Bu sayfada her satırın rapordaki tarih, gemi adı, IMO numarası, bayrak/sahiplik, saldıran taraf ve olay açıklaması alanları gösterilir. Raporun güncelleme ve doğrulama çağrısı korunmuştur.
Rapordaki olay açıklaması
Bir şair, bir şehir, bir devrimci, bir inisiyatif - II
Bingöl’ün kendine has isimlerinden olan Kasım Demiralp’in, dönemin önemli Kürt siyasi örgütlerinden birinin içinde yer alan oğlu Hatip Demiralp ile olan yazışmaları ve yıllarca biriktirdiği materyalleri, döneme ışık tutan önemli belgeler. Bu materyalleri bir arşiv çalışması için korumaya alan bîr inisiyatifi, Kasım Demiralp’tan yola çıkarak Cumhuriyet tarihinin önemli pek çok dönemine dair bilgi ve belgeleri gün yüzüne çıkarıyor.
Hatip Demiralp (ortadaki) ve arkadaşları, Foto: bîr inisiyatifi
“Şûno şûno, Ez bermeno, şima r` vûno/Xeber amey xebera pîs/Cîhat dima kişiya Îdrîs/Heval ma yî marksîst–lenînîst/Şûno şûno, bira Şûno şûno, keko şûno/Adir kot zerrê daykûno/Dêrd hevalûn derdo girûno/Faşîst bî yo veciyay texto/Heval Şakîr girot berdo/Ezîz vûno, ″kurd cûmiyer do″/Şûno şûno, bira şûno/Şakîr bira avukatî pêşmergûn o/Şûno şûno, keko /Ez bermeno şimar r’ vûno”*
Dönemin sözlü tarih belgesi olarak kabul gören bu ağıt, Rençber Aziz’e aittir. Rençber Aziz birçok Kürt hareketinin öncülerinin doğup büyüdüğü, Madımak Katliamında katledilen şair Metin Altıok’un hayatının önemli bir dönemine denk gelen şehir olan Bingöl’den çıkmış bir ozandır. Rençber Aziz’in eserlerinde politik direniş, toplumsal hafıza, kayıp ve sınıf eleştirisi hâkimdir. Ozan bu eserinde politik nedenlerden dolayı öldürülenlerin sadece isimlerini anmıyor, bu kayıpların toplumun hafızasına kazınmasını amaç edinerek hesap sorulması gerektiğini söylüyor. Böylesi bir adalet talebinde ısrarcı olanlarınlardan biri de (ortaklaştığı yoldaşları “Bir şair, bir şehir, bir devrimci, bir insiyatif” yazısında isimleri geçen Cihat Elçi, İdris Ekinci, Şakir Elçi) ve Hatip Demiralp’tır. “Heval ma yî marksîst–lenînîst,” biraz da Hatip Demiralp ve yoldaşlarını tanımlar.
Rençber Aziz, Foto: Rençber Aziz Facebook sayfası
Hatip Demiralp anti sömürgeci ve sosyalist devrimci olmakla birlikte hekimdir. Hekimlik ve devrimcilik mücadelesi, hayatı, toplumu, sitemi sorgulama konusunda kesişirler. İkisi de acıyı dindirmek, yaşamı özgürleştirmek için vardır. Hekimin hastasını iyileştirme çabası ile devrimcinin toplumu ve sistemi iyileştirme çabası bu kesişimin ifadesidir; hayatı ve adaleti savunmak. Alman hekim Rudolf Virchow,”Tıp sosyal bir bilimdir ve politika, geniş ölçekte tıptan başka bir şey değildir.” der.
Kürtlerin siyasal mücadelesinde hekimler
Kürtlerin siyasal mücadelesinde de birçok Kürt hekim aktif bir şekilde rol almış ve bu mücadelede çeşitli yöntemleri denediler. Bunların çoğunluğu sol görüşlü olsa da merkez sağda mücadeleyi tercih edenler de olmuş.
Kürt kimliğine tam adını koymadan, yer açma siyasetini tercih eden Dr. Yusuf Azizoğlu DP Hürriyet Partisi-Yeni Türkiye Partisi hattında merkez sağ ve parlamenter siyaset üzerinden sistemin içinde kalarak, Kürt kimliği ve bölgesel eşitsizlikleri gündeme alarak, daha reformcu bir çizgiyle çözüm bulmaya çalıştı.
Başka bir yöntemin temsilcilerinden Dr. Tarık Ziya Ekinci, Dr. Naci Kutlay siyaseti sol kulvarda yapmayı tercih etmiş, TİP’e katılarak Kürt sorununu sınıf, demokrasi ve sosyalizm perspektifiyle ele alarak çözüm aramışlar. TİP’in içerisindeki “Doğulular Grubu”, sosyalist Kürtler ve aydınlar, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi çevresindeki Kürt aydınları ve yerel aktörler ortak çalışmalar yürüterek Doğu Mitingleri adı altında Kürt meselesinin kitlesel ve açık biçimde gündeme gelmesine vesile olan bir siyasal hareket başlattılar. İlk büyük miting Silvan’da 13 Ağustos 1967’de yapıldı, ardından Diyarbakır, Siverek, Batman, Dêrsim, Ağrı, Ankara’da devam etti. Doğu Mitinglerinin yarattığı siyasal ortam, 1968–1969 döneminde Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın (DDKO) ortaya çıkmasına zemin hazırladı. DDKO’lar, genelde sosyalist olsa da milliyetçi ve sosyal demokrat düşüncelere sahip kişilerle Kürt kimliği, dil ve kültürü ile demokratik haklar konusunda daha örgütlü bir mücadele yürütmeye çalıştı. 1970’lere gelindiğinde sosyalist ve farklı örgütsel yapılarda olan Kürt hareketleri, “Sömürge Kürdistan” tezi üzerinde fikir birliği içinde oldu. Bir çoğu illegal olup siyasi örgütlenmelerininde çoğu silahlı mücadelede yolunu tercih etti.
DDKO mitinglerinden, Foto: 1+1 Express
Hatip Demiralp ve mücadelesi
Hatip Demiralp, bu mücadeleye katılınca Dr. Xalid adını alır ve Türkiyede Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurucusu Dr.Sait Kırmızıtoprak’ın (Dönem ve Bingöl ekseninde düşündüğümüzde aynı siyaseti paylaştığı Dr. Siraç Bilgin, PKK kurucularından Hacettepe tıp öğrencisi Hayri Durmuş’un) kabul gördüğü bir cerrah gibi radikal müdahaleyle yani silahlı mücadeleyi önceleyen siyasal mücadele yöntemini tercih etmiştir.
Hatip Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi
Güney merkezli Kürt hareketinin önemli isimlerinden Barzani, anılarında: “…15 Kasım 1990 günü, T-KDP’den bir heyetle geniş katılımlı bir toplantı yaptık. Misafir heyette, partinin genel sekreteri Dr. Xalid, Fuat … ve Dr. Ferhat; bizim parti heyetimizde ise ben Dr. Cercis Hasan, Nêçirvan Barzani, Franso Heriri ve Remzi Şaban yer almaktaydı. Toplantıda, bölge ile ilgili genel bir değerlendirmeden sonra, Kürdistan’ın içinde bulunduğu durum, mevcut gelişmeler ve meydana gelen değişiklikler, özel olarak da iki parti ilişkiler ele alındı. Bizden, kendi arkadaşları için askeri eğitim için bir kamp imkânı verilmesini talep ettiler. Toplantıda bu aşamada silahlı mücadele yürütmek, gelecekte ve gerek duyulduğu zaman için hazır olmak amacıyla böyle bir eğitim kampının kurulması konusunda anlaşmaya varıldı” der.
Bu çerçevede yoldaşlarıyla birlikte Duhok kentine bağlı Batîfa kasabası bölgesinde “Sait Elçi Askeri ve Siyasi Eğitim Kampı” adıyla bir kamp kurarlar. Bu kampta askeri ve siyasi eğitimler verilmeye başlarlar. Dr. Xalid, bu yıllarda kampın tüm eğitim faaliyetlerine bizzat katılır.
Hatip Demiralp, 1993 Martında 41 yaşında akciğer kanseri nedeniyle öldüğünde çok sevdiği eşi Emine’si, çocukları (Şevder ve Diloş yani Arda), akrabaları ve yoldaşları özellikle onun gibi daha sonra kansere yenilen Neval Uçaman hep yanındadır. Kısacık hayatında bir dünyayı sığdırmayı başarır.
Hatip Demiralp T-KDP’lidir. Partisinin Merkez Yayın Organı XEBAT‘ı yıllar sonra tekrar yayınlanmasına vesile olan Dr. Xalid’ın vefatında yoldaşları
‘’İnancımızı kavgamıza, düşlerimizi amacımıza,
sevgimizi tarzımıza harman edip ilerliyorken,
devrimci tarzımızı modelize eden
Xalit Şervan yoldaşımızı attığımız her adımda
katkısının olduğunu bileceğiz.’’
başyazısıyla anarlar.
Hatip Demiralp 12 Temmuz 1952’de Bingöl’ün (Çewlîg) Karlıova (Kanîreş) ilçesine bağlı Kargapazarı (Qerxebazar) köyünde dünyaya geldi. İlkokulu ve ortaokulu köyünde , liseyi ise Bingöl ve Dêrsim’de okudu. Lise öğrenimini sürdürdüğü Bingöl’de, yurtsever gençliği örgütlemek için “Bingöl Gençlik-Kültür ve Sosyal Dayanışma Derneği”nin kurulmasında aktif rol oynadı. Bingöl’de o tarihlerde sağ kesim ile sol çevreler arasında meydana gelen sürtüşmeler zaman zaman sıcak çatışmalara dönüşüyordu. Bu süreçte Kuzey Kürdistan’ın çoğu bölgelerinde örgütlenme faaliyeti sürdüren T-KDP ile tanıştı.1977 yılında tıp öğrenimini görmek için geldiği Diyarbakır’da parti elemanı olarak III. Kongreye delege olarak katıldı.
Hatip Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi
Partisinin geleneksel kesimi ve gençlik kesimi arasındaki sürtüşmeler, gençlik ağırlıklı kesimin partiden ayrılıp KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları) adını aldığında tercihini T-KDP saflarında yönünde yaptı. 1983 yazında illegal olarak kaldığı Diyarbakır’da yakalandı, yaklaşık bir yıl tutuklu kaldı. Tutukluluk süresi bittiğinde askerliğini yapmadığı gerekçesiyle zoraki askerlik sürecine tabi tutulup Trakya’ya gönderildi. 1984 yılı kışında hakkında beyanlarda bulunulması sonucu Bingöl’e getirildi, 45 günlük sorgulama süresi sonunda Trakya’ya geri gönderildi. 1985 Ağustos sonlarında partisine karşı girişilen seri operasyonlar sonucu tekrar yakalandı. 40 günlük bir sorgulama ve yargılama süreci sonunda 1986 ortalarında beraat etti. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin 1989 3. Kongresinde Genel Sekreterliğe seçildi.
Kasım Demiralp ve bîr İnisiyatifi
Hatip Demiralp yaşamı boyunca yaptıklarının anlaşılmasını istemiş, Kürt siyasi ve toplumsal tarihinde farklı dönemlerinden de geçen babası Kasım Demiralp’a gönderdiği mektupta bu isteğini yansıtan şu ifadeleri kullanır:
[…] “Baba, mektubunu dikkatle okudum. Kelimelerin, her zamanki gibi, yüreğinde büyüttüğün endişeleri ve benim için duyduğun kaygıyı taşıyor. Bunu görüyor ve anlıyorum. Ancak daha önce de seninle konuştuğumuz gibi bu konuda seninle aynı fikirde değilim. Bunu bilmeni istiyorum. Omuzladığımız bu kavganın ne kadar ağır bir yük olduğunu ve ne denli büyük bir öneme sahip olduğunu biliyorsun. Bu yalnızca benim kişisel bir tercihim değildir; inandığım değerlerin yüz binlerce savunucusu var ve bu değerlerin sorumluluğunu taşıyorum. Sana bunun uzun uzun teorik izahatını yapmayacağım çünkü sen de bunların özünü anlayacak kadar bilge bir insansın. Elbette benden beklentilerini ve taleplerini anlıyorum. Ama biliyorsun ki, inandığım yoldan geri dönmek gibi bir lüksüm yok. Bu, yalnızca benim için değil, hepimiz için daha büyük bir amacın parçası. Senin de zaman zaman söylediğin gibi,‘İnanç, insanı ayakta tutan en güçlü erdemlerden biridir.’ Ben de senin inandığın inancı taşıyorum ve bu inancın gücüyle yürüyorum. Umarım beni bir gün daha iyi anlarsın. […]”
Kasım Demiralp’in günlükleri, Foto: bîr inisiyatifi
Hatip Demiralp’in babası Kasım Demiralp’ın siyasal yaşamı, 1950’lerde merkez sağ olan Demokrat Parti içinde devam etse de daha sonraları annesinin mirası olan hafızaya/arşive odaklanır. Baba oğul 1980 darbesinde baskı görüp gözaltına alınırlar. Günler boyunca oğlundan haber almak için beklediği Diyarbakır Cezaevinde dönemin cezaevi sorumlusu Esat Oktay tarafından bir paketin içinde ona verilen oğlunun kanlı gömleğini arşivinin bir parçası haline getiren Kasım Demiralp yaşadıkları, duydukları, gördükleri ve şahit olduklarını tarihe mal etmek için derler, toparlar, biriktirir. Yani o bir arşivci ve bellek koruyucusudur. 1925 Kürt Direnişi sonrası annesi Xezal Hanım’ın tertelenin hafızada korunması için oğlu Kasım Demiralp’a sık sık telkinde bulunur. Katliam sonrası katledilen her ailenin mektup, fotoğraf ve günlüklerini yıllarca göğsünde saklayarak bunları oğlu Kasım Demiralp’in devam etmesini ister.
Kasım Demiralp yaşamı boyunca yaşadığı coğrafyayı karış karış dolaşıp aile secerlerini çıkarır ,mektuplar günlükler, mahkeme tutanakları, ses kayıtları ve fotoğraflar biriktirerek resmi tarih anlatılarına karşı toplumsal hafızanın korunmasına yardımcı olur. 1998’de öldüğünde geride bıraktığı 700’ e yakın fotoğraf, 53 yıllık günlükler, el yazmaları, mektuplar, 1925 katliamı, Ağrı isyanı ve Dêrsim tertelesindeki tanıkların ve dengbêlerin ses kayıtları, aile şecereleri, yerel belediye kayıtları, Farsça ve Osmanlıca belgeleri, metinleri, el yazma kopyaları, ölüm tarihleri defterleri, kayıpların isimlerinin olduğu listeler bırakır. Bu büyük arşivi kamuoyuna tanıtıp, erişime açmak için ailenin fertleri ile birlikte kolektif bir çalışma yürüten farklı disiplinlerden bir grup araştırmacı 2024 yılında ailesinin ”Arşiv Odası” olarak adlandırılan özel odayı ziyareti sonrası bîr insiyatif adıyla bir inisiyatif kurar.
Kasım Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi
İnsiyatif odağına resmi/hegemonik söylemin bastırdıklarını eşeleyerek görünmez kılanlara odaklanmayı ve hafızalaştırma çalışmalarına alan açmayı hedefliyor. bîr insiyatif’inin Cumhuriyet tarihi boyunca rejimin eşit yurttaşlar olarak kabul etmediği Kürtlerin sivil siyasetle buluşmasının, demokratik zeminleri keşfetmesinin, o zeminlere olan inancını gelecek kuşaklara aktarılmasının ve siyasal katılımı çeşitli yüzeyler aracılığıyla yapabilmesinin hikayesi ve ardından gelen kopuş anlarını kısmen daha okunaklı hale getirme çabası içinde olup, birlikte düşünmeye ve üretmeye dair bir motivasyona sahip görünüyor. Kendilerini tanımlamak için kullandıkları ‘’bîr’’hafıza ve kuyu kelimelerinin Kürtçe karşılığı anlamında olup hafıza çalışmalarında da bildiğimiz kuyudan suyu çıkarma çabası olarak da düşünebiliriz.
Kasım Demiralp’ın “Toprağımızda gül bitmese yazık olur” ifadesindeki insanca yaşama onurunu temsil eden gülün Demiralp’ın yaşadığı topraklarda bitmesi umuduyla….
Kürt siyasetçi, Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana yaşamını yitirdi. Zana 13.00’te Ulu Cami’de kılınacak cenaze namazının ardından Yeniköy Mezarlığı’nda defnedilecek.
Kürt siyasetçi, Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana yaşamını yitirdi. Zana, KOAH hastalığı nedeniyle kısa süre önce hastaneye kaldırılmış ve yoğun bakıma alınmıştı.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Mehdi Zana için düzenlenecek cenaze programını duyurdu. Belediyenin X hesabından yapılan paylaşımda 1977–1980 yılları arasında Diyarbakır Belediye Başkanlığı görevini yürüten Mehdi Zana için bugün saat 11.00’de Büyükşehir Belediyesi ana hizmet binası önünde anma töreni düzenleneceği duyuruldu.
Duyuruda Zana’nın cenazesinin ise saat 13.00’te Ulu Cami’de kılınacak cenaze namazının ardından Yeniköy Mezarlığı’nda defnedileceği defin işleminin ardından Liceliler Yas Evi’nde taziyelerin kabul edileceği açıklandı.
Mesajda “Tüm halkımızı anma törenine ve son yolculuğunda Mehdi Zana’yı uğurlamaya davet ediyoruz” denildi.
Me bi xemgînî bihîst ku siyasetmedarê doza gelê Kurd Mehdî Zana koça dawî kiriye. Serê malbatê û gelê Kurd sax be.
Wî di temamê emrê xwe de ji bo aştiyeke birûmet li ber xwe da, berdêlên giran dan. Deynê me ye, em ê aştiya birûmet ava bikin û diyarî giyanî wî bikin.
DEM Parti, Zana’nın yaşamını yitirmesinin ardından sosyal medya hesabından yayımladığı mesajda, şu ifadelere yer verdi:
“Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin kıymetli isimlerinden Mehdi Zana’nın yaşamını yitirdiğini büyük bir üzüntüyle öğrendik. Ailesinin, sevenlerinin ve Kürt halkının başı sağ olsun.
Onun mücadelesine ve hatırasına borcumuz; halkların eşit ve özgür yaşayacağı onurlu bir barışı mutlaka inşa etmektir.
Anısı ve mücadelesi önünde saygıyla eğiliyoruz.”
Bakırhan ve Hatimoğulları’ndan mesaj
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da “Diyarbakır eski Belediye Başkanı, Kürt siyasetinin değerli isimlerinden Mehdi Zana’yı tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmiş, bir an önce sağlığına kavuşmasını ve yeniden aramızda olmasını dilemiştik. Ne yazık ki bugün acı haberini aldık: “Mehdi Zana, Kürt siyasi tarihinin en zorlu dönemlerinde mücadele etmiş, inandığı değerler uğruna ağır bedeller ödemiş bir isimdi. Başta ailesi ve yakınları olmak üzere, tüm sevenlerine ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum” ifadelerine yer verdi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da şunları kaydetti:
“Diyarbakır eski Belediye Başkanı, değerli Kürt siyasetçi ve mücadele insanı Mehdi Zana’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Mehdi Zana’yı, halkının hakları ve özgürlüğü için verdiği mücadele ve bıraktığı değerli mirasla daima hatırlayacağız. Leyla Zana’ya, kıymetli ailesine, yakınlarına ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum.”
“Diyarbakır’ın direnişçi ruhunu yaşamı boyunca taşıdı”
DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Pervin Buldan da sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında “Mehdi Zana’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. O, Kürt halkının eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde bedel ödemekten geri durmayan; her koşulda halkının iradesinin yanında duran büyük bir mücadele insanıydı. Diyarbakır’ın direnişçi ruhunu, Kürt halkının onurlu mücadelesini yaşamı boyunca taşıdı. Mehdi Zana’yı saygı ve minnetle anıyor; ailesine, yakınlarına ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum.” dedi.
Neçirvan Barzani: “Zana ağır bedeller ödedi”
Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, hayatını kaybeden Kürt siyasetçi ve Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana için eşi Leyla Zana ve ailesine başsağlığı diledi.
Barzani mesajında şu ifadelere yer verdi:
“Mehdi Zana’nın vefatı dolayısıyla Sayın Leyla Zana’ya ve tüm ailesi, yakınları ve dostlarına başsağlığı diliyorum. Merhum, Türkiye’deki Kürt siyasi mücadelesinin öne çıkan isimlerinden biriydi. Yaşamının büyük bölümünü halkının haklarını savunmaya adadı ve bu uğurda büyük bedeller ödedi. Ailesinin, yakınlarının ve dostlarının acısını paylaşıyoruz. Yüce Allah’tan onun ruhunu rahmetiyle şad etmesini, geride kalan herkese sabır ve metanet vermesini diliyorum.”
Ji bo koça dawî ya siyasetmedarê naskirî yê Kurd Mehdî Zana, sersaxiyê li xanim Leyla Zana û hemû malbat, kesûkar û hevalên wî dikim.
Xwedêjêrazî yek ji kesayetiyên diyar ên karwanê xebata siyasî ya Kurd li Tirkiyeyê bû, salên dûr û dirêj ji temenê xwe ji bo parastina mafên gelê…
Mesud Barzani, Mehdi Zana’nın ailesine, yakınlarına ve dostlarına başsağlığı dileyerek, eşi Leyla Zana’ya da taziyelerini iletti.
Barzani mesajında şu ifadeleri kullandı:
“Büyük ve bağışlayıcı Allah’ın adıyla. Vatansever ve mücadeleci Kürt şahsiyeti, eski Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana’nın vefat haberini büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum. Mehdi Zana’nın Kürt halkına bağlı emekçi ailesine ve saygıdeğer kız kardeşim Leyla Zana’ya, tüm yakınlarına, dost ve tanıdıklarına başsağlığı ve taziyelerimi sunuyor, acılarını paylaşıyorum.”
Mehdi Zana kimdir?
20 Aralık 1940 tarihinde Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde dünyaya gelen Mehdi Zana “Bilici” olan soyadını sonradan, bu sözcüğün Kürtçe karşılığı olan “Zana” ile değiştirdi.
1975 yılında Kürt kadın siyasetçi Leyla Zana ile evlendi. Zana iki çocuk babasıydı.
Mehdi Zana, Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)’nın yöneticilerinin arasında yer aldı. 1963’te Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katıldı. TİP Silvan Şubesi’nin kuruluşuna öncülük etti ve iki yıl başkanlığını üstlendi.
1978 yerel seçimlerinde bağımsız aday olarak Diyarbakır Belediye Başkanlığı’na seçildi. 12 Eylül 1980 askerî müdahalesinden sonra tutuklanarak çeşitli suçlardan hüküm giydi ve cezasını Diyarbakır, Aydın, Afyon ve Eskişehir cezaevlerinde yatarak çekti.
Yaşamında kesintilerle de olsa toplam 16 yıl cezaevinde yattı.
Zana, 1994 yılından sonra on yıl İsveç’te yaşadı; Ekim 2004’te yurda döndü ve hakkındaki davalardan dolayı gözaltına alındıysa da daha sonra serbest bırakıldı. Anıları ile siyasi görüşlerini yazarak kitap olarak yayımladı. “Bekle Diyarbakır” adlı anı kitabında, siyasal bilinçlenmesinde terzihanenin önemini anlatmaktadır.
Zana’nın yazdığı eserler şunlar:
Bekle Diyarbakır (1991), Vahşetin Günlüğü – Diyarbakır Zindanlarından (1992), Sevgili Leyla – Uzun Bir Sürgündü O Gece (anı, 1995), Zelâl Yeniden Doğuş (1996).
Giresun Valiliği, İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin’in bir vatandaşa yönelik tehdit ve hakaret içerikli ifadeler kullandığı iddialarıyla ilgili idari soruşturma başlatıldığını açıkladı. Ekoloji aktivisti Ramazan Doğru, Ömer Tekin’in ekoloji mücadelesi yürüten vatandaşlara uzun süredir tehdit ve hakaret savurduğunu belirtti.
Giresun Valiliği, İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin’in Alagöz Maden’e karşı mücadele yürüten vatandaşlardan birine yönelik hakaret içerikli ifadeler kullandığı iddiasıyla idari soruşturma başlatıldığını duyurdu.
Valilik tarafından yapılan açıklama şu şekilde:
“Bazı basın yayın organları ile sosyal medya platformlarında, Giresun Valiliği İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürünün bir vatandaşımıza yönelik tehdit ve hakaret içerikli kullandığına ilişkin iddiaların yer aldığı görülmüştür.
Söz konusu iddialar, Valiliğimizce kamu hizmetinin gereklerine, devlet memurlarının tabi olduğu mevzuata ve kamu görevlilerinin uyması gereken etik ilkelere uygunluk yönünden değerlendirilmek üzere ele alınmıştır. Bu kapsamda, adı geçen İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü hakkında gerekli idari soruşturma başlatılmıştır.”
Giresun’un Doğankent ilçesine bağlı Çatalağaç köyünde faaliyet gösteren AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’ün sahibi olduğu Alagöz Maden’e karşı çevre mücadelesi yürüten vatandaşlardan biri olan Soner Aydın, sosyal medyada Giresun Valiliği Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin tarafından tehdit edilmişti.
Tekin’in sosyal medya hesabından paylaştığı ve Aydın’a yönelik söylediği “O at kuyruğu saçın ile dilini bağlarım. Zincirini tutan sahiplerin bile sana sahiplik edemezler. Soyundan girer sopundan çıkarım” ifadeleri kamuoyuna yansımıştı. Soner Aydın ise bu mesajın ardından Tirebolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu.
Ekoloji aktivisti Ramazan Doğru, Ömer Tekin’in ekoloji mücadelesi yürüten vatandaşlara uzun süredir tehdit ve hakaret savurduğunu belirtti. Doğru, İzmir Milletvekili TBMM Çevre Komisyonu üyesi İbrahim Akın’ın meclise hakkında önerge vermesine rağmen hakkında hiçbir işlem yapılmadığını ve ardından Soner Aydın’ı alenen tehdit etmesiyle gündeme geldiğini söyledi.
Giresun’un Doğankent ilçesinde faaliyet yürüten Alagöz Holding’e bağlı Alagöz Maden’in “usulsüz” sondaj çalışmalarının Doğankent, Çatalağaç ve Tirebolu-Sekü köyünde halkın tepkisiyle karşılaştığını hatırlatan Doğru, Doğankent Gazetesi’nin kurucusu olan Tekin’in çevrecilere karşı kullandığı hakaret ve tehditler üzerine, “Doğankent ilçesinde faaliyet yürüten ve Doğankent Gazetesi ismiyle yayın yapan internet haber sayfasında çevrecilere karşı ağır ifadeler kullanan kişinin Valilik Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin olduğu bilinen bir gerçekti. Tüm şikayetlere rağmen hakkında hiçbir işlem yapılmamıştı” dedi.
Doğru, Ömer Tekin’in Sekü köyünü ziyaret eden Giresun Üniversitesi Kimya Profesörü Birsen Oksal’ı hedef aldığını, Alagöz Maden’i hararetle savunarak çevrecileri “FETÖ’cülükle” suçlayan paylaşımlar yaptığını da ifade etti.
Şairler Deniz Erkaradağ ve Ceren Avşar, kuir kimliğin şiirle nasıl kesiştiğini, kuir şiirde kullanılan imgeleri, Türkçenin bu yazıma nasıl bir alan açtığını ve yayıncılıkta karşılaştıkları sansür pratiklerini değerlendirdi.
“Şiir bir lüks değildir. Varlığımızın hayati bir ihtiyacıdır. Umutlarımızı ve düşlerimizi hayatta kalma ve değişim yönünde temellendirme, onları önce dile, sonra fikre ve nihayet somut eyleme dönüştürme sürecindeki ışığın niteliğini biçimlendirir şiir. İsmi olmayanları isimlendirerek düşünülebilir kılmanın bir yoludur.”
-Audre Lorde
Lezbiyen ve siyah feminist şair Audre Lorde’un hatırlattığı haliyle şiir, “ismi olmayanları isimlendirmenin” bir yolu. Kuir şiir de bu noktada kendine özgün bir yük daha üstleniyor: Var olmaya çalıştığı dilin normatif sınırlarını zorlarken o dille kurulmuş bir dünyada “görünmeyen” bir deneyimi anlatmak.
Türkiye’de kuir şiirin kökleri, sanıldığından daha eskiye uzanıyor. Divan edebiyatında örtük biçimde işlenen erkekler arası arzudan, Enderunlu Fazıl’ın yüzyıllar önce toplatılan Defter-i Aşk’ına, Arkadaş Z. Özger’in şiirlerinden, bugün Kaos GL, Lambdaistanbul gibi kuruluşların etrafında büyüyen, çoğu zaman görünmez kılınmış bir çerçeve çiziyor. Çünkü kuir şiir, edebiyat tarihinin “ana akım” kısmında neredeyse hiç yer almadı ve arşivlerden, sözlü tarihten ya da bağımsız alanlardan toplanmak zorunda kaldı.
Niha+’ya konuşan şairler Ceren Avşar ve Deniz Erkaradağ, şiirin bir tema ya da bir konu değil, dilin yeniden kurulduğu bir alanın, imgelerin ve bakışın kendisi olduğunu belirtti. Avşar ve Erkaradağ, bir yandan Türkçenin cinsiyetsiz yapısı gibi beklenmedik özgürlük alanlarını, öte yandan da yayıncılık, dağıtım ve kamusal görünürlük düzeyinde hâlâ işleyen bir sansür gerçekliğini değerlendirdi.
“Kuir şiir de politiktir”
Deniz Erkaradağ
Türkiye’de “politik şiir” kategorisi uzun süredir LGBTİ+ kimlikleri kapsam dışında bırakıyor. Şair Deniz Erkaradağ, bu durumu “Politik şiir denilen bir alan var ve bu alan hiçbir şekilde LGBTİ+ kimlikleri kapsamıyor. Bir kuir şiirden bahsettiğinizde ‘o burjuva şiiri, o zaten politik değil’ gibi bir şeyle karşılaşıyor” sözleriyle açıkladı. Bu ayrımın gerçeği yansıtmadığını belirten Erkaradağ, kendi şiirinin de kuir şiirin de politik olduğunu vurgulayarak “Benim şiirim kesinlikle politik ve kuir şiir de politik. Yazdığımda bunu yansıtmamamın imkanı yok” dedi.
Benzer bir çerçeveden konuşan Ceren Avşar’a göre ise kuir kimlik onun için şiirin üzerine sonradan eklenen bir tema değil, varoluşunun ve dolayısıyla dilinin merkezinde duran kurucu bir alan. Judith Butler’ın Cinsiyet Belası’ndaki performatiflik fikrini şiire taşıyan Avşar, dilin kendisinin iktidarın ve normun diliyle verildiğini, kendisinin bunu yazarken yeniden büktüğünü, bozduğunu ve inşa ettiğini anlattı. Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’ne referansla, şiir yazmayı iktidarın ürettiği söyleme karşı bir “karşı-söylem” pratiği olarak tanımladı.
Ceren Avşar
Cinsiyetsiz bir dilde yazmak
Türkçenin toplumsal cinsiyet açısından şiire katkılarını yorumlayan Erkaradağ, Türkçeyi bu konuda “fakir” bulmadığını ve kimlik veya toplumsal cinsiyet ifadesi açısından bir dil bariyeri yaşamadığını belirtti. Erkaradağ, ayrıca akademideki bazı teorik kavramların (örneğin “kuir” ya da “toplumsal cinsiyet”) tartışmalı olabileceğini de vurguladı.
Türkçenin eril veya dişil takılara sahip olmamasının ona toplumsal cinsiyet ve kuir varoluş bağlamında özgürlük alanı açtığını ifade eden Avşar’a göre ise Türkçe bu anlamda doğrudan bir “fırsat”. Birçok dilde öznenin daha ilk adımdan itibaren ikili cinsiyet rejimine hapsedildiğini, Türkçenin ise “belirsizliğin ve akışkanlığın hüküm sürdüğü nötr bir oyun alanı” sunduğunu anlattı.
Avşar bunu kendi disleksi deneyimiyle de ilişkilendiriyor:
“Disleksiyle yaşayan biri olarak başka bir dili öğrenmek, o dilin yapısına nüfuz etmek ve yazabilmek benim için son derece zor, hatta imkânsız. Bu yüzden üretimin, sığınağın ve bütün ifade evreninin tek merkeze, yani Türkçeye çekilmesi bir bakıma zorunlu bir hale geldi ama bu durum Türkçeyle kurduğum bağı son derece derin ve katmanlı bir ilişkiye dönüştürdü. Başka dillerde yankı bulamamam, beni hakim olabildiğim bu tek dilin damarlarında, esnekliklerinde ve gizli alanlarında daha derin kazılar yapmaya yöneltti. Türkçenin cinsiyetsiz yapısı, benim bu tek dilli evrenimde iktidarın ve normların cinsiyetçi sınırlarını aşmamı kolaylaştırıyor. Sınırları belirli bir dille sınırlı kalmış olabilirim; ancak Türkçenin sunduğu bu zamansız ve cinsiyetsiz esneklik sayesinde, o sınırların içinde sonsuz bir imge dünyası kurabiliyorum.”
“Kuir şiir vitrinleri bozmak için var”
Kuir şiire yönelik sansür mekanizmalarını değerlendiren Erkaradağ, kuir şiiri görünmez bir şekilde yazmadıklarını belirterek “O kadar anlaşılıyor ki yasaklanıyor” dedi. Erkaradağ, Kitapyurdu’nun kuir kitaplara bilerek yer vermemeye başladığını, D&R gibi zincirlere giremediklerini de iddia etti.
Bu yüzden kuir şiirler için bağımsız yayınlara ve dijital veya bağımsız dağıtım ağlarına tutunmanın artık bir zorunluluk haline geldiğini söyleyen Erkaradağ, “Bir kitapçıya bir kitabın yüzlerce gelmesiyle butik yayınevlerinin tek tek satmaya çalışması çok farklı” diye konuştu.
Erkaradağ’ın bahsettiği sadece bir deneyim değil, bunun gibi yüzlerce örnek mevcut. Türkiye Yayıncılar Birliği, PEN Türkiye ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun kararlarına karşı geçmişten bu yana ortak kınama açıklamalarına konu olan “muzır neşriyat” mekanizması üzerinden, LGBTİ+ temalı kitaplar dijital satış platformlarından defalarca kaldırıldı. En bilinen örneklerden biri, kuir içeriği nedeniyle D&R’dan kaldırılan Kalp Çarpıntısı (Heartstopper) serisi oldu. Kitabın satışı, 2021 yılında “18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğu” gerekçe gösterilerek durdurulmuştu.
Avşar, kendi yayıncılık serüveninde doğrudan kaba bir sansüre maruz kalmadığını söylese de sansürün “norm dışı olanı tamamen görünmez kılan muhafazakar bir görmezden gelme hali” ya da “kuir varoluşu pazarlanabilir bir ‘marjinallik’ olarak gören fetişleştirici bir yaklaşım” şeklinde gözüktüğünü anlattı:
“Bazen sansür, metnin basılmaması şeklinde değil; editöryal süreçlerde ‘dili daha evrensel kılma’ veya ‘İmgeyi fazla doğrudan bulma’ kılıfı altında estetik bir müdahale olarak karşımıza çıkıyor. Fetişleştirme ise kuir şiiri metnin kendi poetik gücüyle değil, sırf taşıdığı etiket üzerinden bir ‘ilginçlik’ veya ‘politik cazibe’ olarak algılama eğiliminde kendini gösteriyor. Ana akımın bu sınırlayıcı, sterilize eden ya da metayı dönüştüren yapısına karşı, kuir şiirin kendi özgür alanını bağımsız yayınlar, fanzinler ve alternatif mecralar üzerinden kurması bir tesadüf değil çünkü kuir şiir, kendini kabul ettirmek için ana akımın onayına veya onun yarattığı vitrinlere muhtaç değil. Aksine tam da o vitrinleri ve sınırları bozmak için var.”
Erkaradağ da fetişleştirilmenin özellikle “liberal ve kapitalize edilmiş” kuir hareketin biçimlerinde ortaya çıkabileceğini söyleyerek şu anda LGBTİ+ hareketinin maruz kaldığı yoğun baskı ortamında (Onur Yürüyüşleri’ne polis müdahalesi, derneklerin kapatılması, gönüllülerin gözaltına alınması) böyle bir “fetiş” atmosferinden değil, doğrudan bir tehdit ve dayanışma ihtiyacından bahsedilebileceğini vurguladı.
Arkadaş Z. Özger
1948 Bursa doğan Arkadaş Z. Özger (mahlası), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 24 Ocak 1971’de SBF yurduna yapılan polis baskını ve gözaltı sırasında işkenceye maruz kalan Arkadaş, başına ağır darbeler aldı. Arkadaş, 1973’te henüz 25 yaşındayken Ankara Meşrutiyet Caddesi’nde ağır yaralı bir şekilde bulundu. Ölüm nedeni resmi olarak beyin kanaması olarak açıklansa da kimisine göre Arkadaş, kimliği sebebiyle uğradığı bir saldırının izlerini taşıyordu. Arkadaş’ın “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” adını vermek istediği kitabı, aynı isimle ancak 2014’te, ölümünden onlarca yıl sonra yayımlanabildi.
Erkaradağ, Arkadaş’ın bugün hala tam anlamıyla “sahiplenilmiş” bir kuir kimlikle anılmadığını, eski solcu çevrelerince zaman zaman bu kimliğin görmezden gelindiği ya da reddedildiği bir “konduramama” durumunun sürdüğünü ifade etti.
Kimin sesi duyuluyor?
Avşar, yazdıklarında veya kamusal alandaki varlığında “ne kadar cesur olmaya çalışsa da yaşadığı coğrafyanın karanlık gerçekliğinin” ister istemez kendisine bir otosansür uyguladığını söyledi. Avşar, kendi otosansürünü bir “geri çekilme” değil, “içinde büyüyen ağır bir sorumluluk duygusuyla sürekli çatışan bir hayatta kalma refleksi” olarak tanımladı:
“Hayatları ellerinden alınan, sesleri kısılan her bir kadın ve lubun için yazmak, konuşmak ve var olmak benim gözümde artık kişisel bir tercih değil, kaçınılmaz bir vazife. Bu yüzden, yaşadığım o insani kaygıya ve içsel engellere rağmen görünür olmayı bir zorunluluk olarak görüyorum. Katledilenlerin, yok sayılanların, kimliği ve varoluşu yüzünden hedefe konanların sesi olmak, onların çığlığını kelimelere ve imgelere taşımak boynumuzun borcu. Otosansürün o boğucu sınırlarını her defasında yeniden zorlamak, ne pahasına olursa olsun ‘buradayız’ demek ve kendi hakikatimizden taviz vermeden kamusal alanda var olabilmek yitirdiklerimize karşı en büyük sorumluluğumuz.”
Erkaradağ’ın ise altını çizdiği başka bir nokta var. Kuir edebiyat alanının kendi içindeki eşitsizliği yorumlayan Erkaradağ, “gay bir erkek şairin” ana akımda görünür olma, televizyona çıkma, hatta bir ölçüde “mainstream” olma şansı bulabildiğini ama erkek egemen ortama girmeyi reddeden kuir kadın şairlerin Türkiye’de aynı görünürlüğü yakalayamadığını ifade etti.
Şiirde kimliğin imgeleri
Her iki şair de kimliklerini şiirde imgelerle ördüklerini anlattı.
Erkaradağ, şiirinde tekrar eden sabit bir sembol kullanmadığını, ama fantastik/bilim kurgu okurluğundan gelen fantastik ögeleri zaman zaman şiirine taşıdığını söylerken Avşar için ise merkezi imge “ev.”
Avşar, Bachelard’ın “ruhun barınağı” olarak tanımladığı ev fikrini alıp bunu heteronormatif, sabit bir yapı olmaktan çıkararak evi “duvarları bükülebilen, kapıları belirsizliğe açık, sürekli yeniden inşa edilen bir ev” olarak tanımladı. Bu imgeye eşlik eden beden, su, kabuk, gölge, yankı ve eşik gibi motifleri de aynı akışkan varoluşun parçaları olarak tanımladı.
Şairlerden birer şiir: “Parla” ve “Anneannem öldü”
Erkaradağ, “Parla” isimli şiirini paylaşarak kendi yaşadıklarının bu şiirde politik bir anlam bulduğunu ve şiirin fantastik bir tema taşıdığını belirtti.
Parla
ürkütücü söylemsel, dönüştürücü bir an
Sihirbaz büyülendiğinde Tek Boynuzlu At nasıl lanetlenir
ruhaniliğime asla karşı konulamaz, komplona inandığın gibi
bu gece son denemen olacak
bu kahramanca taç, garip, ben ufuk
vizyonunu genişlet biraz,
bıçak bulundu !
devlerle dost karahindiba
Krallıklar örgüye döndüğünde
yaprakların ruhu mu satılan yoksa Ejderhalar mı?
sorgularsanız Goblininiz çıkar
biri bu hikâyeleri anlatacak, kırmızı elma pembe değil
aşağıda halsiz titreme
ezici çoğunluk çiçek kocasının altında
ben postu korurum, genellikle barış daha derindir
görev değil ama korkunç bir şekilde, düşen çığlığı bilir
onların öpüşmesi yarığa geliyor
dramatik inançlar, felaket aroması
bu büyüleyici kar
şarkı söylemek geriye dönük
günahlarım büyülendi.
Avşar ise “Anneannem öldü” adlı şiirini paylaşarak şiirin kendisi için anlamını şu şekilde ifade etti:
“Bu şiir sadece benim anneanneme yakılmış bir ağıt değil, bir kadının bir başka kadına el vermesinin, yokluğun bile bir varlığa dönüştüğü o bükülmez kadın dayanışmasının hikayesi. Anneannesi ölen, annesinin susuşunu duyan, teyzesinin gözünden anlayan, kız kardeşinin yarasına dokunan bütün kadınların şiiri çünkü biz, geçmişin kağıt kesiğiyle yaralanmış ama o yaradan kendi dilini, kendi sığınağını ve kendi hakikatini doğurmuş kadınlarız. Anneannem öldü ama hep var çünkü onun fısıldadığı o gizli bilgi, bugün bu dizelerde ve birbirimizin gözlerine baktığımız her yerde yaşamaya devam ediyor. Hep söylerim, kadın kadının yurdudur.”
Anneannem öldü
Bunun ne demek olduğunu anneannesi ölen kadınlar anlar
Bana bi şeyler anlatırdı anneannem gizli gizli Gizli gizli anlatırdı çünkü erkek doğmamıştı ve bizim topraklarımızda kadınların bi şeyler bilmesi ayıptı
Bizim dışımızdaki bütün sülale eşrafı erkekti sanki sanki bilgiye bi biz vakıftık Anneannem bana bilgiyi aramanın bilginin kendisinden daha önemli olduğunu anlattı
Öldükten sonra da bana bi şeyler anlattı anneannem Mezar taşına yazdı ben taştan okudum yokluğun doldurulabildiğini gözün geleceği görebildiğini geçmişin kağıt kesiği olduğunu erkekleri anlayamamayı anlamayı başka şeyleri kadınları sevmeyi aşk üzerine konuşulmaması gerektiğini konuşunca porçöz görmüş kireç gibi cozurdayıp yok olacağını anlattı
Kuzuların kuru üzüm sevdiğini Sinamekinin bağırsaklara iyi geldiğini Seçmeyi en güzel karpuzu Nevresimi ütülü gibi katlamayı Resimde zıt renklerin bir arada kullanılması gerektiğini
Anneannem anlatmadı kendini nerede doğduğunu nerede öldüğünü neden öldüğünü
Anneannem bi vardı bi yoktu Benim anneannem öldü bunun ne demek olduğunu anneannesi ölen kadınlar anlar
Hep vardı anneannem öldü ama hep vardı bunda tuhaf bi yan vardı
Adalet Bakanı Akın Gürlek, soruşturmada yeni PTS ve iletişim kayıtlarının yanı sıra Gülistan Doku’nun Instagram hesabına yönelik şüpheli erişim ve işlemler ile su altı aramalarına ilişkin dikkat çekici bulgulara ulaşıldığını bildirdi.
Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında bugün yeni bir gözaltı operasyonu daha gerçekleşti.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, soruşturmanın beşinci dalgasında 10 şüphelinin gözaltına alındığını duyurdu.
Yeni bulgular
Bakan Gürlek, soruşturmada yeni PTS ve iletişim kayıtlarının yanı sıra Gülistan Doku’nun Instagram hesabına yönelik şüpheli erişim ve işlemler ile su altı aramalarına ilişkin dikkat çekici bulgulara ulaşıldığını bildirdi. Adli makamlardan gizlendiği belirlenen dalgıç defterindeki kayıtlarla resmi arama tutanaklarının uyuşmadığı, Gülistan Doku’ya ait bazı kişisel eşyaların ise intihar ihtimalini destekleyen bir görüntü oluşturmak amacıyla su altına sonradan yerleştirilmiş olabileceğine ilişkin bulgular elde edildiği açıklandı.
Soruşturma kapsamında dönemin İl Jandarma Komutan Vekilliği ve İl Jandarma Alay Komutan Yardımcılığını yapan Ali Kahraman ve eşi Burçin Hızlı Kahraman, 3 dalgıç polisi ve soruşturma kapsamında şu anda tutuklu bulunan korucu Ferhat Özmen’in ailesinden 5 kişi gözaltına alındı.
Arama kayıtları
Öte yandan soruşturmada yeni bulgular da ortaya çıktı. Yapılan incelemeler sonucu Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020 saat 12.25 sıralarında Sarı Saltuk Viyadüğü’nde son kez görüntülenmesinden yaklaşık 2 dakika sonra, Halkbank tarafından kiralanan ve dönemin banka yöneticisi Burçin Hızlı Kahraman’ın kullanımında olduğu belirlenen otomobilin viyadükten geçtiği tespit edildi. Aynı dakikalarda Burçin Hızlı Kahraman’ın, soruşturma kapsamında tutuklanan Handan Sonel’i aradığı belirlendi. HTS incelemesinde iki isim arasında olay günü art arda telefon ve internet tabanlı görüşme kayıtları bulundu. İki isim arasında 7 Ocak 2019 ve 20 Aralık 2022 tarihleri arasında toplamda 536 arama kaydı tespit edildi. Burçin Hızlı Kahraman’ın ayrıca dosya kapsamına tutuklu bulunan dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel 64, Şükrü Eroğlu ile 273 kez irtibat kaydının bulunduğu belirlendi.
Öte yandan Ali Kahraman’ın da dosya kapsamında şu anda tutuklu bulunan kişilerle çok sayıda telefon görüşmesi yaptığı görüldü. Kahraman’ın Şükrü Eroğlu ile 218, Tuncay Sonel ile 66 ve Erdoğan Elaldı ile 14 irtibat kaydının bulunduğu belirlendi. Ali Kahraman ile Gülistan Doku arasında ise doğrudan bir HTS bağlantısı tespit edilmedi.
HTS kayıtlarının ayrıntılı incelenmesinde Burçin Hızlı Kahraman ile Ali Kahraman’ın 06 AAU 730 plakalı otomobille 2 Ocak 2020’de Dîlok’tan yola çıkarak Dêrsim’e geldikleri tespit edildi. Ali Kahraman’ın aynı gün saat 23.40 sıralarında Şükrü Eroğlu’nu aradığı, Eroğlu’nun bu görüşmenin ardından Tunceli Öğretmenevi’nde çalıştığı değerlendirilen 2 kişiyi aradığı belirlendi. Ali Kahraman’ın 3-5 Ocak 2020 tarihleri arasında Tunceli Öğretmenevi’nde tek kişi olarak konaklama kaydının bulunduğu da tespit edildi. İki isim Gülistan Doku’nun son olarak görüldüğü 5 Ocak günü kentten ayrılarak Dîlok’a gittikleri belirlendi.
Arama faaliyetlerine katılan dalgıçlar
Öte yandan elde edilen yeni bulgularda Gülistan Doku için Munzur Nehri’nde yapılan aramalara 6 dalgıcın katıldığı tespit edildi. Daha önce yapılan operasyonlarda Cengizhan Aydoğan ve Necmi Acar tutuklanırken, Ramazan Karadeniz hakkında ise adli kontrol tedbiri uygulanmıştı. Yeni operasyonla birlikte dalgıç polis memurları Alaattin Kocamemik, Gürkan Gürdal ve Vahit İlgör gözaltına alındı.
Doku’nun hesabına giren kişi tespit edildi
Yine soruşturma kapsamında Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı, Gülistan Doku’nun Instagram hesabına Gülistan Doku’nun kaybolmasından 3 gün sonra farklı bir cihaz ve IP adresi üzerinden giriş yapıldığını açıkladı. Başsavcılık, IP adresine ilişkin incelemelerde Dêrsim’den bağlantı kuran kullanıcının Perihan Benzer olduğunun belirledi. Soruşturmadaki rapora göre Gülistan Doku’nun Instagram hesabına 8 Ocak 2020 günü saat 08.47’de 37.155.156.79 IP adresli kullanıcı tarafından giriş yapıldı. Hesapta saat 18.18’e kadar kalındığı, aynı gün saat 18.17’de “marcoscafe62”, saat 18.18’de ise “Ferhat Girişen” kullanıcı adlı iki hesabın engellendiği tespit edildi. Perihan Benzer’in olay tarihi olan 5 Ocak 2020’de Munzur Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi öğrencisi olduğu bildirildi.
Özmen ailesi
Soruşturma kapsamında Perihan Benzer adına kayıtlı GSM hatları ile dosyada yer alan kişilerin HTS kayıtları incelendi. Benzer adına kayıtlı 552 817 ** ** numaralı hat ile tutuklu bulunan korucu Fatih Özmen adına kayıtlı 552 593 ** ** numaralı hat arasında 1 Haziran 2021’de 117 saniyelik görüşme bulunduğu tespit edildi. Perihan Benzer’in hattının ayrıca Fatih Özmen’in çocukları olduğu değerlendirilen Dilara Özmen (Öz), Sıla Özmen ve Nurettin Mert Özmen tarafından kullanılan hatlarla irtibatlı olduğu bildirildi.
Soruşturma kapsamında Perihan Benzer, Dilara Özmen (Öz), Sıla Özmen, Nurettin Mert Özmen ve Sayime Özmen gözaltına alındı.
Ne olmuştu?
Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü’ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.
Kameralarda yapılan incelemelerde Doku’nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.
Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü’nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan’ın izine rastlanmadı.
Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov, olaydan iki sene sonra 2022’de Antalya’da gözaltına alındı ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.
Haziran 2024: HSK kararnamesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanan Ebru Cansu, dosyayı yeniden ele aldı. JASAT’tan özel bir ekip kuruldu, yaklaşık 700 saatlik güvenlik kamerası (KGYS) görüntüsü ve plaka tanıma sistemi (PTS) kayıtları yeniden incelendi.
2025: Ortaya çıkan bir gizli tanık ifadesi, Doku’nun cesedinin birden fazla kez taşındığını ve valinin oğlunu Gülistan Doku’ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.
14 Nisan 2026: Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, oğlu Mustafa Türkay Sonel, Doku’nun eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov ile anne ve babası, firari şüpheli Umut Altaş’ın anne ve babası, ihraç edilmiş polis memuru Gökhan Ertok, Sonel’in dönemin korumalarından Şükrü Eroğlu, İl Özel İdaresi çalışanı Erdoğan Elaldı, Munzur Üniversitesi’nde kameralardan sorumlu görevliler Savaş Gültürk ve Süleyman Önal gözaltına alındı, Gültürk ve Önal hariç herkes tutuklandı. ABD’de bulunan Umut Altaş hakkında kırmızı bülten çıkarıldı, daha sonra orada yakalanıp tutuklandı.
25 Nisan 2026: Soruşturma kapsamında Dersim Devlet Hastanesi bilgi işlem görevlileri B.Y. ve Y.E, gözaltına alındı.
21 Temmuz 2026: Elazığ, Malatya, Ankara, İstanbul ve Dersim’de eş zamanlı operasyon düzenlendi. 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş personeli, eski Vali Sonel’in eşi Handan Sonel, Doku’nun telefonuna müdahale ettiği değerlendirilen bilişim şirketi sahibi Mehmet Aca, 1 iş insanı ve 2 güvenlik korucusu olmak üzere 15 kişi gözaltına alındı.
24 Temmuz: soruşturma kapsamında gözaltına alınan şüphelilerden korucu Fatih Özmen tutuklanırken, Okan Yarıcı adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
25 Temmuz: Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel ile Doku’nun telefonuna müdahale edildiği iddia edilen bilişim şirketinin sahibi Mehmet Aca tutuklandı, korucu Yılmaz Arslan adli kontrolle serbest bırakıldı. Mehmet Aca, Handan Sonel ve Fatih Özmen, kolluk, savcılık ve hakimlik ifadelerinde hakkındaki suçlamaları reddetti.
Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinin 1118’inci haftasında konuşan Sebla Arcan,“Devlet, insan haklarını ihlal edenleri koruyan değil, herkesin haklarını güvence altına alan bir yapıya dönüşmelidir. Geçmişle yüzleşen, hakikati açığa çıkaran, kayıp yakınlarının haklarını tanıyan ve sorumluların hesap vermesini sağlayan bir hukuk düzeni kurulmalıdır” dedi.
Cumartesi Anneleri/ İnsanları, gözaltında zorla kaybettirilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 1118’inci haftasında Beyoğlu’nda bulunan Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.
30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’ne dair açıklama yapılan eylemde basın metnini İnsan Hakları Derneği (İHD) Kayıplar Komisyonu üyesi Sebla Arcan okudu.
Sebla Arcan, 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’nün, dünyanın farklı yerlerinde zorla kaybedilen insanların akıbetinin ortaya çıkarılması için yürütülen mücadelenin ortak günü olduğunu belirterek, “Yarın, dünyanın dört bir yanında kayıp yakınları, kendilerinden zorla koparılan sevdiklerinin akıbetini öğrenmek için aynı soruyu soracak: Neredeler? Biz de bu mücadelenin bir parçası olarak Galatasaray’dan soruyoruz: Kayıplarımız nerede? Çünkü bizim için zorla kaybetme, yalnızca bir insanın devletin kontrolü altında ortadan kaybedilmesi değildir. Ardından gelen inkâr, soruşturmaların etkisiz bırakılması ve faillerin korunması da bu suçun devamıdır. Sevdiklerimiz güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındı ve bir daha geri dönmedi. Devlet, onların akıbetini ortaya çıkarmak yerine inkâr etti. Soruşturmalar etkisizleştirildi. Deliller karartıldı. Failler ve sorumlular korundu. İnkâr ve cezasızlıkla suçun üzeri örtüldü” dedi.
“İnkâr sürdükçe hakikat ortaya çıkamaz”
İnkâr ile cezasızlık düzeninin sürdüğünü belirten Sebla Arcan, “İnkâr sürdükçe hakikat ortaya çıkamaz. Cezasızlık sürdükçe adalet sağlanamaz. Adalet sağlanmadıkça yeni ihlallerin önü alınamaz. Bu nedenle talebimiz yalnızca kayıplarımızın bulunması değildir. Hakikatin açığa çıkarılmasını, fail ve sorumlulardan hesap sorulmasını, adaletin sağlanmasını ve bir daha hiç kimsenin zorla kaybedilmemesini istiyoruz 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü vesilesiyle devleti yönetenlere bir kez daha sesleniyoruz: Devletin görevi suçları gizlemek değil, açığa çıkarmaktır. Failleri korumak değil, hesap vermelerini sağlamaktır. Aileleri susturmak değil, hakikati bilme haklarını güvence altına almaktır. İhlal üreten bir düzenin normalleşmesini kabul etmiyoruz. Geçmişin ağır suçlarıyla yüzleşmeden, hakikati ortaya çıkarmadan, mağdurların haklarını tanımadan ve cezasızlığı ortadan kaldırmadan gerçek bir barıştan ve demokrasiden söz edilemez. Bu nedenle mücadelemiz yalnızca geçmişte yaşanan suçların hesabını sormakla sınırlı değil.”
“Geçmişle yüzleşen bir hukuk düzeni kurulmalıdır”
İhlal üreten sistemin değişmesini, insan haklarını merkeze alan bir hukuk düzeninin kurulmasını gerektiğini dile getiren Sebla Arcan, “Devlet, insan haklarını ihlal edenleri koruyan değil, herkesin haklarını güvence altına alan bir yapıya dönüşmelidir. Geçmişle yüzleşen, hakikati açığa çıkaran, kayıp yakınlarının haklarını tanıyan ve sorumluların hesap vermesini sağlayan bir hukuk düzeni kurulmalıdır. Talebimiz açık. Kayıplarımızın akıbeti açıklansın. Kayıplarımız bulunsun. Failler ve sorumlular açığa çıkarılsın. Zorla kaybetme suçları etkin biçimde soruşturulsun. Cezasızlık politikalarına son verilsin. Hakikati bilme hakkımız güvence altına alınsın. İhlal üreten sistem demokratikleşsin. Kayıplarımız bulunana, hakikat açığa çıkarılana ve sorumlular hesap verene kadar sormaya devam edeceğiz: Kayıplarımız nerede? Israrla söylemeye devam edeceğiz: Kayıplarımızı unutmuyoruz. İnkârı kabul etmiyoruz. Cezasızlığı kabul etmiyoruz. Hakikat ve adalet talebimizden vazgeçmiyoruz” diye konuştu.
“Failler bulunsun ve yargılansın”
Ardından konuşan İHD MYK Üyesi Eren Keskin de Türkiye’nin faili meçhul ve zorla kaybetmelere dair uluslararası sözleşmeleri imzalamadığını, birçok davanın zaman aşımından düşürülmeye çalışıldığını ifade etti.
Eren Keskin, Adalet Bakanlığı bünyesinde faili meçhul cinayetlere dair kurulan komisyonun buradaki aileleri de dinlemesini istedi.
32 yıldır Galatasaray Meydanı’ndan yetkililere seslendiğini vurgulayan Rıdvan Karakoç’un kardeşi Hasan Karakoç, “Failler bulunsun, sorumlular yargılansın. Burada doğan çocuklar şuan 32 yaşında. Senelerdir mücadele ediyoruz ama hiçbir gelişme yaşanmadı. Cumartesi İnsanlarından yitirdiğimiz anne, babalar oldu. Çocuklarının durumunu öğrenemeden yaşamlarını yitirdiler. Onların da yerine bu mücadeleyi sahiplenmeye devam ediyoruz” dedi.
Cemil Kırbayır’ın kardeşi Mikail Kırbayır, Galatasaray Meydanı’nın artık sadece bir meydan değil bir hafıza mekanı olduğunu söyleyerek, “Biz geçmişin hafızasıyız. Korkmuyoruz bıkmıyoruz, hiçbir yere de bıkmıyoruz. Yakınlarımızın akıbeti açıklanana kadar, failleri yargılanıncaya kadar bu mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” dedi.
Cumartesi Anneleri / İnsanları
Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.
Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.
12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.
Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.
Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.
İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.
Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri
Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.
3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.
Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.
Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.
41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.
BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur
Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.
BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.
Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.
Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.
5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.
Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.
Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.
Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.
Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.
Ödüller
2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü 2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü
Bu sene ikincisi düzenlenecek olan Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresinde, feminist, ekolojik, postkolonyal yaklaşımların yanı sıra, sanat, dijitalleşme, demokratik okul modelleri ve alternatif öğrenme deneyimleri tartışılacak.
2. Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresi, bu sene 11 ile 12 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Birarada Derneği ve Töz Yayınları tarafından organize edilen kongre, bu sene “Umut, Dayanışma ve Dönüşüm için Eleştirel Pedagoji” temasıyla düzenlenecek.
Düzenleyici kuruluşlar çağrı metninde, “piyasalaşma, otoriterleşme, muhafazakârlaşma baskıları karşısında eleştirel pedagoji; eğitimin niteliği, toplumsal eşitsizlikler, akademik özgürlüklerin geriletilmesi, tahakkümcü müfredat ve merkezi sınav sistemleri gibi sorunlara yanıt arayışında önemli bir yol gösterici” vurgusu yaparak, ekolojik kriz, göç, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi güncel ve yakıcı sorunlarda da eleştirel bir pedagojik duruşa ihtiyaç olduğunu belirtiyor:
“Tam da bu nedenle, II. Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresi sadece akademik bir etkinlik değil, eğitimin içinde yer alan herkes için önemli bir buluşma ve dayanışma zemini sunuyor. Kongrede öğretmenler, öğrenciler, ebeveynler, aktivistler ve araştırmacılar; umut, dönüşüm ve direniş ekseninde eleştirel pedagojinin güncelliğini ve sınırlılıklarını ele alacak. Feminist, ekolojik, postkolonyal yaklaşımların yanı sıra sanat, dijitalleşme, demokratik okul modelleri ve alternatif öğrenme deneyimleri kongrenin zengin gündeminde yer alıyor.”
Kongre Bakırköy’de bulunan İPA Kampüs Florya’da gerçekleşecek.
Suriye’de onlarca yıl boyunca eğitimden, yayıncılıktan, yer adlarından ve kamusal hayattan dışlanan Kürtçe, modern ülke tarihinde ilk kez devletin resmi eğitim sistemine giriyor. Geçici Şam yönetiminin 28 Ağustos’ta duyurduğu düzenlemeyle Kürtçeye, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda haftada üç ders saati; sosyal ve kültürel faaliyetlere ise bir saat ayrılacak. Karar, 1960’lardan itibaren vatandaşlıktan çıkarma, Araplaştırma ve yasak politikalarıyla birlikte yürütülen dil baskısında yeni bir döneme işaret ediyor.
Rojava’da Kürtçe bir okul, Foto: ANHA
28 Ağustos 2026 tarihinde geçici Şam yönetimi Eğitim Bakanı Muhammed Abdurrahman tarafından yayınlanan bir kararla Kürtçe, Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devlet ve özel okulların müfredatına ulusal dil olarak dahil edildi.
Karar kapsamında, Kürtçe derslerine haftada ortalama üç ders saati ayrılacak. Ayrıca Kürtçe sosyal ve kültürel faaliyetler için haftada bir ders saati tahsis edilecek.
Kürtçe dersinin öğrencilerin genel başarı ortalamasına dahil edileceği belirtilen kararda, dersin temel derslerden biri olarak kabul edileceği ifade edildi.
Suriye Eğitim Bakanlığı, Kürtçe derslerini verecek öğretmenlerde aranacak şartları da belirledi.
Buna göre öğretmenlerin üniversite veya öğretmen yetiştirme enstitüsü mezunu olması ve Kürtçe alanında uzmanlaşması gerekiyor.
İhtiyaç halinde Kürtçeye hakim lise mezunlarının da ders vermesine izin verilecek.
Öğretmen adaylarının ise Kürtçe dil seviyelerini belgelemek amacıyla yazılı ve sözlü sınavdan geçirilmesi öngörülüyor.
Modern Suriye tarihinde ilk kez eğitim sistemine dahil olan Kürtçe, daha önce çeşitli kanun ve kararlarla yasaklı durumdaydı. Fransız Mandası dönemindeki kısmi ‘rahatlama’ sayılmazsa, günümüze kadar bu yasak devam etti.
Ancak Suriye’de Kürtçeye yönelik politikalar, yalnızca bir dilin eğitimden veya kamusal alandan dışlanmasıyla sınırlı kalmadı. Dil politikası, vatandaşlık, yer adları, kişi adları, kültürel faaliyetler, yayıncılık, eğitim ve nüfus mühendisliği uygulamalarıyla birlikte yürütüldü. Bu nedenle Suriye’de Kürtçenin baskılanması, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü azaltmayı ve ülkeyi tek bir Arap ulusal kimliği etrafında tanımlamayı amaçlayan daha geniş bir devlet politikasının parçası olarak değerlendirilebilir.
Kerim Yıldız’ın 2005 tarihli The Kurds in Syria: The Forgotten People adlı çalışması, Suriye’de Kürtlerin nüfusunun uzun süre yaklaşık 1,5–2 milyon arasında tahmin edildiğini ve Kürtlerin özellikle Haseke, Afrin, Kobani ve Şam çevresinde yaşadığını belirtiyor. Kitaba göre devlet, Kürtleri Suriye’nin yerli bir etnik veya ulusal topluluğu olarak tanımak yerine, çoğu zaman Türkiye’den gelen göçmenler veya güvenlik tehdidi olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, Kürtçenin kamusal ve eğitimsel kullanımının engellenmesini meşrulaştıran temel ideolojik çerçeveyi oluşturdu.
1920–1946: Fransız mandası dönemi
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Suriye, Fransız mandası altına girdi. Fransız yönetimi, Arap milliyetçiliğini sınırlamak amacıyla çeşitli topluluklara yerel düzeyde özerklik ve örgütlenme alanları açan bir “böl ve yönet” siyaseti izledi.
Bu dönemde Kürtler, diğer bazı topluluklarla birlikte görece daha geniş bir kültürel faaliyet alanına sahip oldu. Kürt aydınları ve siyasi çevreler örgütler kurabildi. Kürtçe yayıncılık ve kültürel faaliyetler daha görünür hâle geldi. Celadet Åli Bedirxan’ın 1932–1943 arasında yayımladığı Hawar dergisi, Kurmancî Kürtçesinin Latin alfabesine dayalı yazı sisteminin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Dergi, Suriye’deki Kürt kültürel hayatının en önemli ürünlerinden biri olarak kabul edilir.
Bununla birlikte Fransa, 1946’da Suriye’den çekilirken Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarını güvence altına alacak kalıcı anayasal veya hukuki düzenlemeler bırakmadı. Böylece manda dönemindeki görece serbestlik, bağımsızlık sonrasında sürdürülebilir bir hak rejimine dönüşmedi.
1946–1958: Arap milliyetçiliğinin güçlenmesi
Suriye’nin 1946’da bağımsızlığını kazanmasının ardından siyasal sistem giderek Arap milliyetçiliği ekseninde şekillendi. Devletin resmi kimliği “Arap Suriye” anlayışı üzerinden tanımlanırken, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler ve diğer toplulukların farklı etnik ve dilsel kimlikleri kamusal alanda ikincil konuma itildi.
Bu dönemde Kürtçe henüz her alanda aynı yoğunlukta yasaklanmış değildi. Ancak eğitim, devlet kurumları ve resmi iletişim Arapça üzerinden yürütülüyordu. Kürtçenin okullarda öğretilmesine yönelik bir kamu politikası bulunmadığı gibi, Kürtçe yayıncılık da giderek daha fazla denetim altına alındı.
1958’de Suriye ile Mısır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni oluşturması, merkeziyetçi ve Arap milliyetçisi politikaları güçlendirdi. Kerim Yıldız’ın aktardığına göre Cemal Abdülnasır döneminde Kürtler “hainlik” ve “ayrılıkçılık” suçlamalarıyla ilişkilendirildi, Kürtçe yasaklandı, Kürtçe yayınlar toplatıldı ve Kürt müziği üzerindeki baskı artırıldı.
Suriye’de Kürtçe yayınların yasaklanmasının 1958’den itibaren belirgin biçimde kurumsallaştığına dair insan hakları raporları da bulunmaktadır. Bu raporlara göre Kürtçe materyallerin dağıtımı ve yayımlanması yasaklandı, Kürtçenin okullarda ve üniversitelerde eğitim dili olarak kullanılması engellendi.
1962: Vatandaşlıktan çıkarma
Suriye’de Kürt meselesi açısından en önemli dönüm noktalarından biri, Haseke vilayetinde gerçekleştirilen 1962 özel nüfus sayımıydı.
23 Ağustos 1962 tarihli 93 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Haseke’de özel bir nüfus sayımı yapılması kararlaştırıldı. Sayım, 5 Ekim 1962’de yalnızca bir gün içinde gerçekleştirildi. Hükümet, uygulamanın amacını “yabancı sızmacıları” tespit etmek ve nüfus kayıtlarını düzenlemek olarak açıkladı. Ancak İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre uygulama büyük ölçüde keyfi yürütüldü. Aynı aile içindeki kişiler farklı statülere ayrıldı ve Suriye’de doğmuş çok sayıda Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı.
Kürtler, Suriye vatandaşlığını koruyanlar, “yabancı” anlamındaki ajanib statüsüne alınanlar ve hiçbir resmi kayda geçirilmeyen “mektum”, yani “kayıtsızlar”.
Human Rights Watch, 1962 sayımı sonucunda yaklaşık 120 bin Kürdün vatandaşlıktan çıkarıldığını bildirirken, daha sonraki bazı raporlar bu sayının on binlerce kişi daha fazla olduğunu ileri sürdü. 1996 tarihli Human Rights Watch raporu, hükümetin 142 bin 465 kişiyi vatandaşlıktan çıkarıldığı veya yabancı statüsünde kabul ettiğini, Kürt kaynaklarının ise daha yüksek rakamlar verdiğini belirtiyor.
Vatandaşlıktan çıkarma doğrudan bir dil yasağı değildi. Fakat Kürtçenin ve Kürt kimliğinin toplumsal koşullarını ağır biçimde etkiledi. Vatandaşlık statüsünden mahrum bırakılan kişiler, eğitim ve kamu hizmetlerine erişimde zorluk yaşadı, kamu kurumlarında çalışma ve devlet görevlerine girme imkânlarını kaybetti, seyahat belgesi veya pasaport alamadı, mülk edinme, evlilik ve doğum kaydı gibi haklarda sorunlarla karşılaştı, çocuklarının statüsünü güvence altına alamadı.
Bu nedenle vatandaşlıktan çıkarma politikası, Kürtçenin kuşaktan kuşağa aktarımını da dolaylı olarak zayıflattı. Eğitim, resmi kayıt ve devlet kurumlarıyla ilişki kurma imkânları kısıtlanan topluluklar, kendi dillerini kamusal ve kurumsal düzeyde kullanamaz hâle geldi.
1963–1970: Baas rejimi
Baas Partisi’nin 1963’te iktidara gelmesiyle Arap milliyetçisi devlet anlayışı daha sistematik hâle geldi. Suriye’nin siyasi, eğitimsel ve idari kurumları Arap ulusal kimliği etrafında yeniden düzenlendi.
1963’te Haseke’de iç güvenlik sorumlusu olarak görev yapan Muhammed Talab Hilal’in hazırladığı rapor, devletin Kürt nüfusa bakışını ortaya koyan en önemli belgelerden biri olarak değerlendirilir. Raporda Kürtlerin bölgeden uzaklaştırılması, Kürtlere eğitim verilmemesi, istihdam olanaklarının sınırlandırılması, Arap yerleşimcilerin bölgeye taşınması ve Arapça bilmeyen kişilerin oy kullanma veya kamu görevlerinde bulunma hakkının engellenmesi gibi öneriler yer aldı.
Bu öneriler, Kürtçeye yönelik politikaların yalnızca kültürel bir mesele olarak görülmediğini gösterir. Dil, devlet açısından Kürt kimliğinin taşıyıcısı ve dolayısıyla siyasi bir tehdit olarak ele alındı. Kürtçe konuşmak veya Kürtçe kültürel faaliyet yürütmek, çoğu zaman “ayrılıkçılık” ya da “ulusal birliğe zarar verme” iddialarıyla ilişkilendirildi.
1967’de okul coğrafyası kitaplarındaki Kürtlerle ilgili atıfların çıkarıldığına dair raporlar yayımlandı. Böylece Kürtlerin Suriye’nin tarihindeki ve coğrafyasındaki varlığı eğitim müfredatından görünmezleştirildi.
1970–1976: Arap Kuşağı Projesi
Hafız Esad’ın 1970’te iktidara gelmesinin ardından Kürt bölgelerine yönelik demografik ve idari politikalar devam etti.
1973’ten itibaren Haseke vilayetinde Türkiye ve Irak sınırı boyunca “Arap Kuşağı” veya “Arap Kemeri” olarak bilinen proje uygulandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, projenin yaklaşık 10–15 kilometre genişliğinde ve 375 kilometre uzunluğunda bir hat boyunca yürütüldüğünü aktardı. Kürtlerin yaşadığı topraklara Arap aileler yerleştirildi, bazı Kürtlerin arazilerine el konuldu ve yeni yerleşim merkezleri oluşturuldu.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları mekanizmalarına sunulan bir raporda, 1973’te Haseke’de Kürtlerin sahip olduğu tarım arazilerinin kamulaştırıldığı ve Baas Partisi yönetiminin 41 yerleşim merkezi kurduğu belirtilmektedir.
Arap Kuşağı Projesi’nin dil üzerindeki etkisi üç düzeyde ortaya çıktı. Buna göre, Kürtçe yer adları Arapça adlarla değiştirildi, Kürtlerin kendi tarihsel ve coğrafi bağları resmi kayıtlardan silindi., Kürtçe konuşan nüfusun sınır bölgelerindeki yoğunluğu azaltılmaya çalışıldı.
Suriye hükümeti 1976’da projenin durdurulduğunu açıklasa da oluşturulan yerleşim merkezleri dağıtılmadı ve yerlerinden edilen Kürtlerin önemli bir bölümü topraklarına geri dönemedi.
1977: Kürtçe yer adları değiştirildi
1970’li yılların ortasından itibaren Kürtçe köy ve kasaba adlarının Arapçalaştırılması hız kazandı.
Mayıs 1977 tarihli 15801 sayılı talimatla Efrin bölgesindeki çok sayıda Kürtçe yer adının Arapça adlarla değiştirilmesi emredildi. Kobani bu dönemde Ayn el-Arab oldu.
Yer adları yalnızca idari tanımlamalar değildir. Toplumların tarihsel hafızasını, coğrafyayla ilişkisini ve kolektif kimliğini taşır. Bu nedenle yer adlarının değiştirilmesi, Kürtçenin kamusal alandan çıkarılmasının yanı sıra Kürtlerin yaşadığı bölgelerin Kürtlerle olan tarihsel bağının resmi düzeyde silinmesi anlamına geliyordu.
1980’ler: Kamusal kullanımın sınırlandırılması
1980’li yıllarda Kürtçeye yönelik yasaklar daha açık idari kararlarla uygulanmaya başladı.
Birleşmiş Milletler belgelerine sunulan bilgilere göre, Haseke Valiliği 11 Kasım 1986’da 1012/S/25 sayılı kararla işyerlerinde Kürtçe kullanılmasını yasakladı. 13 Mart 1989’da çıkarılan 1865/S/25 sayılı başka bir kararla Kürtçe konuşma yasağı yeniden teyit edildi ve düğünler ile bayramlarda Arapça dışındaki şarkıların söylenmesi de yasaklandı.
Kerim Yıldız’ın aktarımına göre 1986 tarihli karar, Kürtçenin işyerlerinde, sinemalarda ve kafelerde kullanılmasını da engelliyordu. Böylece Kürtçe yalnızca eğitim kurumlarında değil, günlük hayatın farklı kamusal alanlarında da baskı altına alındı.
1982’de yayımlandığı bildirilen gizli bir kararnameyle Kürtçenin okullarda ve üniversitelerde eğitim dili olarak kullanılması, resmi kurumlarda konuşulması ve öğretilmesi yeniden yasaklandı. Bu kararın uygulanması, Kürtçenin kurumsal olarak aktarılmasını neredeyse imkânsız hâle getirdi.
Sonuç olarak Kürt çocukları kendi ana dillerinde eğitim alamadı. Kürtçe okuma ve yazma öğretimi resmi eğitim kurumlarının dışında kaldı, bazı aileler çocuklarına Kürtçe öğretmek için evlerde veya gizli biçimde dersler düzenlemek zorunda kaldı.
1990’lar: İsim, işletme ve yayıncılık yasakları
1990’lı yıllarda Kürtçeye yönelik yasaklar kişi adları, işletme adları ve yayıncılık alanlarına da yayıldı.
1992’den itibaren Haseke’de çocuklara Kürtçe isim verilmesi zorlaştırıldı. Kürt kaynaklarına göre İçişleri Bakanlığı’nın talimatları doğrultusunda, Arapça olmayan isimler için güvenlik makamlarından onay alınması istendi. Bu uygulama özellikle Kürtçe isimleri hedef aldı.
Bir çocuğun ismine müdahale edilmesi, dil politikasının aile ve özel hayat alanına kadar genişlediğini gösteriyordu. Devlet, çocuğun kimliğinin resmi kayıtlarda nasıl ifade edileceğini de kontrol ediyordu.
1994’te Haseke Valisi Subhi Harb, Kürtçe isim taşıyan işletmelerin adlarını bir hafta içinde Arapçaya çevirmelerini istedi. Yerel yönetimlere, Kürtçe isimli dükkan, otel ve restoranlara ruhsat verilmemesi talimatı gönderildi. Mevcut işletmelerin kapatılabileceği veya sahipleri hakkında işlem yapılabileceği bildirildi. Human Rights Watch, 1995’te Suriye’de Arapça, Ermenice ve Rusça tabelalar gördüğünü, ancak Kürtçe tabela görmediğini aktardı.
Kürtçe kitap ve dergilerin basılması, dağıtılması ve ülkeye sokulması büyük ölçüde engellendi. Yayıncılar ve matbaacılar, “milli güvenlik”, “ulusal birlik” veya “kamu düzeni” gibi geniş ve belirsiz gerekçelerle cezalandırılma riski taşıdı.
Kürtçe yayın yapmak isteyenler, eserlerini Lübnan gibi komşu ülkelerde bastırıp Suriye’ye gizlice sokmak zorunda kalabiliyordu. 2002’de Kürtçe kültürel ve eğitim materyali dağıttığı gerekçesiyle İbrahim Nasan’ın tutuklanması, bu politikanın 2000’li yıllarda da sürdüğünü gösteren örneklerden biridir.
2000–2010: Kısıtlamaların devamı
Beşar Esad’ın iktidara gelmesiyle bazı çevrelerde reform beklentisi oluşsa da Kürtçeye ilişkin temel devlet politikası değişmedi.
Kürtçe resmi dil olarak tanınmadı. Kürtlerin özel dil okulları veya Kürtçe eğitim veren kurumlar açmasına izin verilmedi. Ermeni, Süryani ve Çerkes topluluklarının belirli ölçülerde dil ve kültür kurumları oluşturabilmesine karşılık Kürtler için benzer bir alan açılmadı.
Kürtçe konuşan öğretmenlerin okul içinde Kürtçe kullanmaları engellendi. Kürtçe yayınlar üzerindeki baskı sürdü. Kürtçe müzik, kültürel toplantılar ve Newroz kutlamaları güvenlik denetimine tabi tutuldu.
2004’te Qamışlı’da başlayan olaylar, Kürt meselesinin devletin güvenlik yaklaşımıyla ele alındığını yeniden ortaya koydu. Olaylar sonrasında Kürt aktivistler, gazeteciler ve kültürel faaliyet yürüten kişiler gözaltına alındı. Kürtçe yayın, kültürel ifade ve siyasi örgütlenme çoğu zaman birbirinden ayrılmadan “ayrılıkçı faaliyet” şüphesiyle değerlendirildi.
Birleşmiş Milletler’e sunulan raporlarda, Suriye hükümetinin Kürtlerin anadillerini konuşmasını engellemek için soruşturma, gözaltı, hareket kısıtlaması ve cezai suçlamalar kullandığı ifade edildi. Aynı rapor, Kürtçe kullanımının resmi olarak tanınmadığını ve 1986 ile 1989 tarihli idari kararların yürürlükte kaldığını belirtti.
2011 sonrasıdurum
2011’de Suriye’de savaşın başlaması, Kürtçenin statüsünde fiili bir değişiklik yarattı. Suriye hükümetinin kuzey ve kuzeydoğudaki kontrolünün zayıflamasıyla Kürt siyasi ve askeri yapıları bazı bölgelerde yönetimi ele geçirdi.
2012’den itibaren Kuzey ve Doğu Suriye’deki özerk yönetim, Kürtçeyi eğitim ve kamu yaşamında kullanmaya başladı. Kürtçe, Arapça ve Süryanice ile birlikte eğitim sistemine dahil edildi. Bazı bölgelerde çocuklar ilk yıllarda anadillerinde eğitim gördü, ilerleyen sınıflarda diğer diller müfredata eklendi.
Bu gelişme, Suriye’nin merkezi hükümetinin onlarca yıl sürdürdüğü Arapça merkezli eğitim politikasından önemli bir kopuştu. Ancak bu sistemin verdiği diplomalar ve eğitim belgeleri Suriye’nin geri kalanında ve uluslararası alanda tam olarak tanınmadı. Bu durum, Kürtçe eğitim gören öğrencilerin üniversiteye geçişi ve diplomalarının resmî kabulü açısından sorunlar doğurdu.
Öte yandan Efrin’in 2018’de Türkiye destekli güçlerin kontrolüne geçmesinden sonra Kürtçe eğitim ve kamu kullanımına yönelik uygulamalar yeni bir baskı alanıyla karşılaştı. Bölgedeki müfredatın Türkçe ve Arapça ekseninde yeniden düzenlendiğine, Kürtçenin eğitimdeki konumunun zayıflatıldığına dair raporlar yayımlandı. Böylece savaş sonrası dönemde Kürtçenin karşı karşıya kaldığı baskı tek merkezli olmaktan çıktı, farklı bölgelerde farklı aktörlerin politikaları belirleyici hâle geldi.
2026: Kürtçenin ulusal dil olması
2026 yılı, Suriye’de Kürtçenin hukuki statüsü bakımından önemli bir değişime sahne oldu.
SANA’nın 26 Ağustos 2026 tarihli haberine göre geçici Şam yönetimi başkanı Ahmed eş Şara’nın 16 Ocak 2026’da yayımladığı 13 sayılı kararname, Kürtleri Suriye halkının asli ve ayrılmaz bir parçası olarak tanımladı ve Kürtçeyi “ulusal dil” olarak tanıdı. Kararname, Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda Kürtçe öğretilmesine izin verdi.
28 Ağustos tarihli Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararı ile Kürtçe, 2026–2027 eğitim-öğretim yılından itibaren okullarda okutulacak.
Sadece dille ilgili politika değildi
Bu tarihsel çizgi, Suriye’de dil politikasının tek başına ele alınamayacağını gösterir. Kürtçenin yasaklanması veya engellenmesi; vatandaşlıktan çıkarma, yerinden etme, topraklara el koyma, yer adlarını değiştirme, Kürtçe isimleri reddetme ve yayıncılığı denetleme gibi uygulamalarla birlikte yürütüldü.
Başka bir ifadeyle devlet, Kürtçeyi yalnızca “yabancı bir dil” olarak değil, Kürtlerin kolektif kimliğini ve siyasal taleplerini taşıyan bir unsur olarak değerlendirdi. Bu nedenle Kürtçe konuşmak, yazmak, öğretmek veya kamusal alanda görünür kılmak çoğu zaman kültürel bir faaliyet olmaktan çıkarılıp güvenlik meselesine dönüştürüldü.
Uzun bir yasaklama süreci
Suriye’de Kürtçenin tarihi, bir yasaklar ve baskılar tarihi olduğu kadar, dilin aile içinde, gizli derslerde, kültürel toplantılarda ve diasporada korunması tarihidir. Fransız mandası dönemindeki sınırlı kültürel serbestlik, bağımsızlık sonrasında Arap milliyetçisi devlet politikaları tarafından daraltıldı. 1962 nüfus sayımı, Kürtlerin önemli bir bölümünü vatandaşlıktan çıkararak dilin toplumsal ve kurumsal aktarımını zayıflattı. 1970’li yıllardaki Arap Kuşağı Projesi, yer adlarının değiştirilmesi ve demografik müdahalelerle bu politikayı derinleştirdi. 1980’lerden 2000’lere kadar Kürtçenin eğitimde, işyerlerinde, yayıncılıkta, kişi ve işletme adlarında kullanılmasına yönelik kısıtlamalar sürdü.
2011 sonrasında kuzeydoğu Suriye’de Kürtçe eğitim ve idari kullanım bakımından yeni bir dönem başladı. Ancak bu gelişme ülke genelinde ortak bir hukuki sisteme dönüşmedi. 2026’da Kürtçenin ulusal dil olarak tanınması ve okullarda ders hâline getirilmesi, geçmişteki inkâr politikasına karşı önemli bir değişiklik olarak değerlendiriliyor. Bunun kalıcı bir hak rejimine dönüşüp dönüşmeyeceği ise üniversite ve kamu kurumlarında kullanım hakkının güvence altına alınıp alınmayacağına ve vatandaşlıktan çıkarma politikasının mirasının nasıl ele alınacağına bağlı.
Nihaplus araştırma dosyası · Suriye
Yasaktan müfredata: Suriye’de Kürtçenin kamusal hayata dönüşü
Geçici Şam yönetiminin 28 Ağustos 2026 tarihli kararı, Kürtçeyi Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devlet ve özel okulların müfredatına ulusal dil olarak dahil etti. Karar, onlarca yıl eğitimden, yayıncılıktan ve kamusal alandan dışlanan Kürtçe bakımından yeni bir dönemin eşiği olarak görülüyor.
Karar tarihi
28 Ağustos 2026
Uygulama alanı
Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerdeki devlet ve özel okullar
Tarihsel arka plan
1920’lerden günümüze uzanan dil, kimlik ve yurttaşlık politikaları
01 / Kararın merkezinde ne var?
Yeni düzenleme, Kürtçeyi yalnızca seçmeli ve sembolik bir faaliyet alanına yerleştirmiyor; ders notunu öğrencinin genel başarı ortalamasına dahil ediyor ve dili temel derslerden biri olarak tanımlıyor. Öğretmenlerin seçimi için de Kürtçe uzmanlığı ve yazılı-sözlü yeterlilik sınavı şartı getiriliyor.
28 Ağustos 2026 · Eğitim Bakanlığı Kararı
Kürtçe, modern Suriye tarihinde ilk kez resmi eğitim sisteminin parçası oluyor.
Fransız Mandası dönemindeki sınırlı kültürel serbestlik dışında, Kürtçe bağımsızlık sonrası devlet politikalarıyla eğitimden ve kamusal alandan büyük ölçüde dışlanmıştı.
3 saatHaftalık Kürtçe dersiKürtçe dersleri için haftada ortalama üç ders saati ayrılacak.
1 saatKültürel faaliyetKürtçe sosyal ve kültürel etkinlikler için ayrıca haftada bir ders saati tahsis edilecek.
NotluBaşarı ortalamasına dahilKürtçe dersinin notu öğrencilerin genel başarı ortalamasına eklenecek.
SınavlıÖğretmen yeterliliğiÖğretmen adayları, Kürtçe seviyelerini belgelemek için yazılı ve sözlü sınava girecek.
Öğretmenlik şartı / Uzmanlık
Kürtçe dersi verecek öğretmenlerin üniversite veya öğretmen yetiştirme enstitüsü mezunu olması ve Kürtçe alanında uzmanlaşması gerekiyor.
İhtiyaç halinde / Geçici çözüm
Öğretmen ihtiyacının karşılanamadığı durumlarda, Kürtçeye hakim lise mezunlarının da ders vermesine izin verilebilecek.
02 / Karara gelene kadar: Dört tarihsel eşik
Bu bölüm, düz bir zaman çizelgesi yerine Kürtçenin kamusal statüsünü belirleyen dört ana döneme odaklanır: sınırlı kültürel alan, devlet merkezli dışlama, yasakların gündelik hayata yayılması ve savaş sonrasında ortaya çıkan fiili eğitim alanı.
1920–1946
Mandada sınırlı kültürel alan
Fransız Mandası döneminde Kürt aydınları görece daha geniş bir örgütlenme ve yayın alanına sahipti. Celadet Ali Bedirxan’ın 1932–1943 arasında yayımladığı Hawar dergisi, Kurmancî için Latin harflerine dayalı yazı sisteminin gelişmesinde etkili oldu.
1946–1977
Arap milliyetçiliği ve dışlama
Bağımsızlık sonrası devletin resmi kimliği Araplık üzerinden kuruldu. 1962 Haseke sayımıyla binlerce Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı; 1973’ten itibaren Arap Kuşağı Projesi yürütüldü ve Kürtçe yer adları Arapçalaştırıldı.
1980–2011
Yasağın gündelik hayata yayılması
Kürtçenin eğitim kurumlarında, işyerlerinde, yayıncılıkta ve kültürel etkinliklerde kullanımı engellendi. Kürtçe isimler, tabelalar, kitaplar ve müzik; idari denetim, yasak ve cezai yaptırım riskiyle karşı karşıya kaldı.
2011–2026
Fiili eğitimden resmi statüye
2011 sonrası kuzeydoğuda Kürtçe, Arapça ve Süryaniceyle birlikte eğitim sistemine girdi. Ancak bu model ülke çapında tanınmadı. 2026 kararı ise Kürtçeyi ilk kez merkezi eğitim sisteminin resmi parçası haline getiriyor.
03 / Yasak bir dilden fazlasıydı
Dil politikası, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü sınırlayan daha geniş bir düzenin parçasıydı.
Suriye’de Kürtçeye yönelik baskı, yalnızca ders kitaplarında veya resmi dairelerde kullanılan dille ilgili değildi. Vatandaşlıktan çıkarma, yerinden etme, yer adlarının değiştirilmesi, kişi adlarının reddedilmesi, yayınların denetlenmesi ve kültürel faaliyetlerin engellenmesi birbirini tamamlayan uygulamalardı. Bu çerçevede Kürtçe konuşmak, yazmak veya öğretmek çoğu zaman kültürel bir hak olarak değil, güvenlik ve “ayrılıkçılık” tartışmasının konusu olarak ele alındı.
A
Ana dilde eğitim engeli
Kürtçe, yıllarca devlet okullarında öğretim dili olmadı; özel Kürtçe eğitim kurumları da açılamadı.
V
Vatandaşlık kaybı
1962 sayımı, on binlerce Kürdün eğitim ve kamu hizmetlerine erişimini sınırlayan statüsüzlük üretti.
M
Mekânsal hafıza
Kürtçe köy ve kasaba adlarının değiştirilmesi, dilin coğrafyadaki izlerini resmi kayıtlardan sildi.
Y
Yayın ve kültür baskısı
Kitap, dergi, müzik ve kültürel faaliyetler; sansür, el koyma ve soruşturma tehdidiyle sınırlandırıldı.
Sonuç
2026 kararı, tarihsel bir eşik; ancak dil eşitliğinin tamamlandığı anlamına gelmiyor.
Kürtçenin eğitim sistemine dahil edilmesi, geçmişteki açık yasak ve inkâr çizgisinden belirgin bir kopuş niteliğinde. Buna karşılık karar, Kürtçeyi Arapçayla eşit resmi dil statüsüne taşımıyor; uygulamayı Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerle sınırlıyor. Düzenlemenin kalıcılığı, öğretmen ve müfredat kapasitesine, üniversite ve kamu kurumlarında kullanım imkanına ve geçmişteki vatandaşlık dışlamasının sonuçlarının nasıl ele alınacağına bağlı olacak.
Kaynaklar
Kerim Yıldız, The Kurds in Syria: The Forgotten People
Human Rights Watch, Syria: The Silenced Kurds
Kurdish Initiative for Syria, Persecution and Discrimination against Kurdish Citizens in Syria
Syrians for Truth and Justice, How the 1962 Census Destroyed Stateless Kurds’ Lives and Identities
Syrians for Truth and Justice, Curricula in Afrin: Between “Turkification” and Restrictions on the Kurdish Language
North Press Agency, Multi-language Curriculum in Northeast Syria Lacks Official Recognition
Diyarbakır’daki kentleşme olgusunu tarihsel gelişme seyri üzerinde ele alan sosyolog Suna Yılmaz, “Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum” diyor.
Suna Yılmaz
Cumhuriyet tarihi boyunca hem yeni oluşturulan Türkçü kimliğin önemli uygulama merkezlerinden biri hem de Kürtlerin ‘başkent’ olarak tariflediği kent olan Diyarbakır ve kentleşme olgusunu ele alan sosyolog Suna Yılmaz’ın tez çalışması, bir kitap olarak yayınlandı. Dipnot Yayınları tarafından basılan kitabın ismi “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim”.
Diyarbakır’ın tarihsel gelişimini ele aldığı bölümle başlayan kitapta, Yılmaz savaş, göç, istila ve el koyarak birikim süreçleri ekseninde kentleşme olgusunu ele alıyor.
Cumhuriyet için Diyarbakır kentinin Türkleştirme pratiğini hayata geçireceği önemli bir merkez olduğunu ifade eden Yılmaz, Kürt siyasi hareketinin de kente biçtiği önemi ve bunun için geliştirdiği yerel ve merkezi politikaları değerlendiriyor.
Yılmaz, Kürt hareketinin belediyecilik deneyimini eleştirel bir pencereden ele alıyor ve bu haliyle bir alternatif olmadığını iddia ediyor.
“Kürtler için ‘başkent’: Diyarbakır”
Diyarbakır’ın kentleşmesini, tarihsel pencereden yola çıkarak günümüze kadarki gelişmesini ele alan “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim” adıyla kitabınız yayınlandı. Hem tarihsel hem de güncel kent yapısını ve gelişimini ele alıyorsunuz bu kitapta. Yakın dönemi esas alırsak, Diyarbakır’ı nasıl bir kent olarak tanımlarsınız?
Yakın dönemi tanımlamak için öncelikle geçmişten bugüne kısa bir yolculuğa çıkmak gerekiyor. Sosyal bilimci olarak kentle olan bağım bir şekilde beni sosyoloji ile arkeoloji biliminin arkadaşlığına götürmüştür. Diyarbakır’a bakınca özellikle kalkan şeklini alan surlarla kaplı olan şehir çok katmanlı yapısıyla karşımızda durur. Öncelikle coğrafi koşulların bölgedeki tüm toplumsal yapının fiziki alt yapısını oluşturduğunu diyebiliriz. Kürt kentleri verimli ovalar, sıra dağlar, çok geniş bölgeyi suyu ile bereketlendiren akarsularla bezeli bir bölge. İlk uygarlıkların bu topraklarda maya tutmuş olması coğrafi koşulların kolaylaştırıcı etkisidir diyebiliriz. Kent sosyolojisi alanında araştırma yapan herkes bir şekilde arkeolojinin kapısını çalar ve Diyarbakır’daki Çayönü kazıları bize 12 bin yıl önceki hayatı sunar. Kale kent olan Kürt kentleri ki Diyarbakır’da öyle, ticari, askeri ve üretim kenti olarak öne çıkar. Sınır kent olması savaşın her zaman hayatın bir parçası olduğunu ve sürekli surlarını onaran ve savaşla birlikte egemen olanın değişerek kentsel fiziki yapının da değiştiği bir kent sunar bize. Örneğin Roma döneminde Hıristiyanlığın etkisiyle okulların, manastırların ve kütüphane gibi kurumların kent merkezinde arttığını görürüz ve kent başkent statüsüne bürünür. Kentin nüfusunun dini egemenliği sağlaması amacıyla planlanması gerektiği için, iskan politikaları kapsamında kent mekanı ihtiyaca göre düzenlenir. Araplar kenti ele geçirdiklerinde ise benzer şekilde politika izlerler. Günümüzde cami olan Ulu Cami o dönemde kilisedir. Osmanlı döneminde ise benzer şekilde bir işlevi vardır Diyarbakır’ın. Etnik ve dini çoğulculuğun olduğu, fakat bu çokluğun keskin sınırlarla ayrıştığı bir kenttir ki mahallelerin ayrı olması bunun en belirgin göstergesidir. Üretimin çok çeşitli olması ve ticaret yollarının buradan geçmesiyle birlikte çok geniş bir alanda kentin etkisini görebiliriz.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılında kapitalizm kendini var ederken kapitalizmin ideali olan ulus devlet inşası imparatorluk toprakları içinde tekçi bir zihniyet sunar ve hem bölgede hem de Diyarbakır’da katliamlar, soykırım, mülklere el koyma gibi birçok şiddet biçimi toplumsal yapıyı yok eder. Diyarbakır’ın etnik ve dini çoğulculuğu yerini Türklük ideolojisinin inşasına yönelik politikalara bırakır. Diyarbakır tarihsel açıdan önemli bir kenttir ve dolayısıyla birçok halkın bir arada yaşadığı bir kent olmasının yanında Kürt kentidir. Dolayısıyla ulus devlet ideolojisine karşı da bir direnişin sembolüdür.
Cumhuriyet tarihi açısından tarihsel bağlamından biraz kopuştur Diyarbakır. Artık sınır kenti değildir. Ticaret yollarının getirdiği canlılık söz konusu değildir. Askeri bir yapı kısmen devam eder. Ve Osmanlı Devleti’nin kapitalizme geçişiyle birlikte tüm kapitalist ilişkilerin bölgenin öznel koşullarıyla yansıtıldığı bir kent haline gelir. Kapitalizm kendini var ettiği yolda çakıl taşlarının temizlenmesi için savaş meşru bir araç haline gelir ki tarihsel açıdan bu sürekliliğin göstergesidir.
Diyarbakır hem yakın dönem itibariyle kapitalist bir kent olarak karşımıza çıkar (dinamikleri farklı olsa da) hem de Kürtlerin Kürt siyasal hareketinin başkenti olarak da karşımızda durur. Dolayısıyla burada Türklüğün sembolü bir kent iddasının yanında direnişin ve mücadelenin de bir kent olarak karşımızda durur Diyarbakır.
“Kentleşme tarihi katmanlı bir şekildedir”
Bu bahsettiğiniz özelliklerini bir kaç tarihsel dönemle ele alıyorsunuz? Bu tarihsel dönemlerin de daha çok savaş ve çatışma eksenli bir rotaya göre oluştuğuna dikkat çekiyorsunuz. Bu durum en çok da imar planlarını etkilemiş görünüyor. Bunu biraz açabilir misiniz?
Aslında kitabın temel dertlerinden biri kent sosyolojisi alanında Diyarbakır gibi kentleri incelerken “savaş” olgusunun dahil edilmesi gerektiği ve bunun da özellikle tarihsel bağlamı unutmadan günümüzde yani modern kapitalist dönemde kentleri incelerken “el koyarak birikim” kavramıyla bağını kurmaktır. Bu hattan meseleyi ele aldığımda Diyarbakır’ın kentleşme tarihi katmanlı bir şekilde karşımıza çıkar. Örneğin bölgenin coğrafi yapısı, etnik yapısı, Kürtlerin tarihsel açıdan egemen devlet içinde nasıl konumlandığı, hem bölgesel hem de egemen devletin hakim üretim tarzına göre hangi konumda yer aldığı gibi birçok faktör Diyarbakır’ın tarihsel izleğini oluşturur. Özellikle Diyarbakır’ın günümüzdeki ulus devlet içindeki konumu hariç öncesine baktığımızda ticaret, askeri ve üretim kenti olması kentin önemini daha fazla görünür kılıyor. Bölgenin zenginliği ve kentin stratejik konumu nedeniyle, Diyarbakır savaşların hakim olduğu bir bölge. Dolayısıyla her savaş sonrası egemen olan siyasi yapı kendi siyasi ve toplumsal yapısına uygun olarak kenti şekillendiriyor. Bu ise en temelden kent mekanının egemen olan devletin “ihtiyaçlarına” göre şekillenmesine neden oluyor. Örneğin kentin demografik yapısı, özellikle egemen olan devletin siyasi egemenliğinin bir parçası olduğu için kontrol edebileceği ve şekillendirebileceği bir demografik yapı kent mekanının sürekli bir şekilde değiştirilmesine sebep olur. Örneğin 359 yılında 20 bin olarak tahmin edilen nüfus, Nusaybin’İn Sasanilere bırakılması sonrasında büyük bir göç alır. 40 bin nüfus daha eklenir kentin nüfusuna. Kentin yerlileri ile göçle gelenleri ayırmak için kentin içine surlar yapılır ki mahalleler de böyle oluşur.
Ayrıca her savaş sonrası surlar tadilat görürken yeni toplumsal yapıya uygun yeni mahalleler kurulur, resmi devlet kurumları kentin merkezinde inşa edilir. Cumhuriyet döneminde Yenişehir’in kurulmasını da buradan okuyabiliriz. Surlarda kapıların açılması buna örnektir yine.
Aslında tarihte çok kez yakılıp yıkıldığına şahit olunuyor değil mi? İmar planlarının bu kadar fazla olmasının önemli bir sebebi de bu yıkımdan sonra şehri yeniden ayağa kaldırmak olsa gerek?
Evet. Öncelikle Diyarbakır sınır kent ve kale kenti. Doğal olarak savaşın her daim gündelik hayatın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Romalıların döneminde kentin fiziki yapısı çok fazla değişir, kentte kültürel kurumların inşaatının yanında, kanalizasyon sisteminin kenti kapsayacak şekilde kurulması gerçekleşir. Saraylar, hamamlar, tiyatroların varlığından bahsedilir. Şöyle düşünün: Kabaca bir hat çizersek ilk kent devleti bir yanda Roma, Persler sonrasında Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Akkoyunlular gibi devletler kente hakim olurlar. Hakim olma süreci her zaman savaş sonrasında yoğun bir kentsel imarı mecbur kılar.
Diyarbakır merkezi bir kent ve bölge açısından tarihsel ve siyasi açıdan önemli bir kent olması doğallığında savaşın merkezi haline getirir Diyarbakır’ı.
Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet
Son yüzyılda ise daha önceki dönemlerden farklı olarak cumhuriyetin ulus oluşturma politikalarının merkezinde yer alan bir kent oldu Diyarbakır. Cumhuriyet’in el koyarak birikim oluşturduğunu belirtiyorsunuz kitapta. Bunun nasıl oluşturulduğunu ayrıntılı bir şekilde anlatıyorsunuz. Bu politikaların kentleşmeye etkileri bugün nasıl hissediliyor?
Aslında son dönemle bağını kuracaksak sadece Cumhuriyet dönemini değil özellikle kapitalizmin bu topraklarda nüvelendiği daha erken dönemleri ele almak gerekir. Fakat bundan önceki dönemle de ortaklık kurmak açısından kentleşmenin bölgedeki tezahürü savaş üzerinden anlatılabilir. Savaşın her zaman hâkim olduğu bir kent ve özellikle kapitalist üretim ilişkilerin hâkim olmaya ve milliyetçiliğin ulus devletleri kurmaya başladığı dönemde, meselenin şekli başka bir boyut kazanıyor. Yani Cumhuriyet döneminde dünya ölçeğindeki kapitalist kentleşme modelinden ayrı bir yaklaşım geliştirilmiyor. Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet mantalitesi var, dolayısıyla herhangi bir cumhuriyet kenti bunun göstereni ve sembolü olmak zorunda, Başkentlerin anlamı da biraz budur örneğin. Bölgede Diyarbakır da tam da bu mantalite doğrultusunda ele alınıyor ve Türklük algısının hakim olduğu bir kent yaratılmak isteniyor. Dolayısıyla böyle bir kent kurulurken önüne çıkacak tüm engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu da yine karşımıza savaşı çıkarıyor. Buradan hareketle erken cumhuriyet dönemindeki umumi müfettişliklerin varlığı çok iyi örnek. Sonraki dönemde beş yıllık kalkınma planları, örneğin GAP erken dönem politikaların biçim değiştirmiş halidir. Amaç modern kapitalist bir kent yaratmak ve bunu kalkınma planlarını incelediğimizde ülkenin kalkınması ve sosyal adalet gibi bir kavram üzerinden değil bölgenin sömürülmesi ve kaynağın merkezi kentlerdeki kapitalist üretim alanına aktarılması olarak görüyoruz. Bunun sekteye uğrayabileceği her dönemde etnik politikalar üzerinden meşrulaştırılan bir savaş çıkıyor karşımıza. Ya da darbeleri de buradan okuyabiliriz. Bugün geçmişten farklı değil. Özellikle 2015 ile birlikte kentteki savaş ve sonrasındaki el koyarak birikim süreci benzer bir tabloyu karşımıza çıkarıyor.
“Çatışma hem kentsel hem de siyasi açıdan”
Cumhuriyetin bu politikalarına karşı Kürt hareketinin son 40 yılında başka bir politik hat oluştuğunu biliyoruz. Bu politik hatt oluşturulurken, Diyarbakır’ın kentleşme politikaları ile devletin kentleşme politikaları nerelerde çatıştı daha çok? Bu çatışma ne tür sonuçlara yol açtı?
1990lar itibariyle kentleşmeye dair bir veri ortaya çıkıyor. Öncesinde de yerel seçimleri kazanan Kürt siyasetçiler var: Mehdi Zana Diyarbakır’da, Urfan Alpaslan Ağrı’da, Edip Solmaz Batman’da seçimleri kazanıyor. Yerel siyasetten daha çok Kürt sorununun çözümüne yönelik çalışmalarıyla karşımıza çıkıyor üç isim. Devlet tarafından Kürt oldukları için ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve kentsel hizmet üretemediklerini ifade ederler. Zaten 1977-79 arasında bu isimleri görürüz. Sonrasında 1980 darbesi ve süreç başka yöne ilerler. Bundan yaklaşık 20 yıl sonra Feridun Çelik savaşın orta yerinde bir kenti devralır. Ayrıca zorunlu Kürt göçüyle birlikte ciddi kentsel sorunların ortasında seçimleri kazanır. Peşinden Osman Baydemir ve sonrasında kitaptaki dönemi kapsadığı için Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemi. Kürt siyasal hareketindeki devamlılık içeren düşünce, devletin bilinçli olarak geri bıraktırdığıdır. Bu merkezi bütçeden payın az ayrıldığı, yurt dışındaki desteğin devlet engeline takıldığı gibi. Aslında buradaki mesele kitapta da daha detaylı şekilde anlattığım gibi çatışma ya da ortak yanlardan ziyade ulus devletin modern kapitalist kentleşme yaklaşımının kentte nasıl bir zeminde işletildiği, bu süreçte savaşın ve sonuçlarının nasıl bir kentsel sorun yarattığı ve son olarak Kürt siyasal hareketinin bunu hangi perspektiften ele aldığıdır. Çünkü Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum. Bunu şuradan kuruyorum. Yerel seçim sonrası kazanan her siyasi parti kendi durduğu ideolojik yerden belediyeleri düzenleyen yasanın uygulanma sürecini planlayabilir. Burada Kürt siyasal hareketinin sadece yerel yönetimler değil kentin her alanına yayılan çok güçlü bir siyasi örgütlenmesi de var ki bu büyük bir güç demek. Yasalara geri dönersek örneğin belediyelerin sağlık merkezleri, hastaneler ve gezici sağlık üniteleri kurma; gençlere, yaşlılara, kadınlara ve çocuklara sosyal ve kültürel hizmet verme gibi bir sorumluluğu var. Ya da mesleki kurslar açmak ya da yoksullara sosyal yardım yapmak. Bu hizmetin kapsamının nasıl olacağı ve kimlerin yararlanacağı seçimi kazanan siyasi partinin ideolojik yaklaşımına göredir. Kitapta da çokça tartıştığım gibi bu hizmetleri sunmak artı bir durum değildir. Bu zaten olması gereken bir hizmetin sunulmasıdır. Bu hizmetlerin nasıl sunulacağı konusunda çatışmaya dair birkaç bir şey söyleyebiliriz: örneğin çok dilli hizmet vermek gibi.
Çatışma sadece kentsel boyutta değil siyasi açıdan da sürüyor. En önemli çatışma alanı kayyımlardır. Kayyımların seçilmişlerin iradelerini gaspetmesi sonucunda kente hizmet imkanları daralmış ve var olan örneğin çok dilli hizmet askıya alınmıştır. Sosyal yardımlar kesilmiştir. Kayyım döneminde borçların arttığı zira gözlenmiştir ve halkın bütçesinin halka hizmete aktarılmadığı aşikardır. Bir diğer çatışma konusu ki bu sadece Diyarbakır özelinde değil merkezi hükümetin siyasi ideolojinden farklı olan bir yerel yönetimde de aynı şey yaşanıyor iller bankasından gelen bütçenin kısıtlanması gibi durumlar yaşanıyor.
Acele modernleştirme hamleleri
Kitabınızın önemli bir bölümünü bu bahsettiğiniz hususa ayırmışınız. Kürt siyasetinin belediyecilik deneyimlerini Diyarbakır özelinde değerlendiriyorsunuz. Feridun Çelik, Osman Baydemir, Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemlerini ele aldığınız bu çalışmada, Kürt siyasetinin bu deneyimini pek çok açıdan eleştiriye tabi tutuyorsunuz. Bundan önceki soruda bahsettiğiniz imar ve sosyal alanla ilgili politikalarda kapitalist kalkınma modeli ile çakışan kimi yönlere işaret ediyorsunuz. Kürt siyasi hareketinin yerel yönetimdeki iddialarının pratikte yeterince karşılık bulmadığını mı düşünüyorsunuz?
Kentte bir yılı aşkın süre alan araştırması yaptım. Alan araştırması yaparken hem kentin siyasal aktörleri belediye çalışanları, Kürt siyasal hareket bileşenleri, sivil toplumdaki arkadaşlar, kentteki insanlar olmak üzere farklı çevrelerden insanlarla görüştüm. Kentte gözlem yapma fırsatım da oldu. Kent ve Kürt siyasal hareketi üzerine yazılan kaynaklar, gazete arşivleri gibi kaynakların da katkısı var tabii ki.
Tabii ki devlet kurumlarının ürettiği politikaların kentte nasıl yansıdığı ve Kürt siyasal hareketinin bu politikalara dair neler yaptığı temel odak noktalarımdan biriydi. Dolayısıyla sizin sorunuz üzerinden yanıtlarsam özellikle savaştan kaynaklı zorunlu Kürt göçünün sonucu kentsel sorunlardır. Fakat bunu, sonuç yerine kentin olumsuz görünümün nedeni olarak ele alınması bence en temel sorundur. Çarpık kentleşme, işgal, mülkiyet hakkı üzerinden geliştirilen politikalar doğal olarak temel insan hakkı olan barınma hakkının farklı bir politik düzlemde ele alınmasının önünde engeldir.
Yani kentte en büyük sorun barınma, işsizlik iken buna yönelik çalışmaların yetersiz oluşu hatta alternatif bir yerden politika üretilmemiş olması en büyük eleştirimdir. Örneğin Sur ve Bağlar zorunlu Kürt göçü sonrasında barınma konusunda temel sıkıntı çekilen yerlerdir. Buralara yönelik sosyal konut politikalarını olmayışı ya da kısmen TOKİ üzerinden geliştirilmiş ve olumlu şekilde sonuçlanmamış olması ya da sosyal politikalar açısından işsizlik ve yoksullukla mücadele konusunda sosyal yardımların ötesinde bir politika geliştirilmemiş olması eleştirdiğim noktalardır. Minnet ekonomisinin bir çıktısı olan yardımlar genel olarak eleştiri noktamızdır tüm dünyada, bunun yönteminin değişmemiş ve isiminin dayanışma olması gerçeği değiştirmiyor.
Genel olarak “bilinçli geri bıraktırılmışlığa” karşı “bizler de modern kent inşa ederiz” yaklaşımının araştırmamda da ifade ettiğim gibi “acele modernleşme” hamlelerine yol açtığı ve modern kapitalist kentleşme modelinden farklı bir görünüm sunmadığıdır. Tabii ki şunu gözardı etmiyorum: Borç yükünün ağırlığı, siyasetin baskı ve tutuklamalarla sonuçlandığı, savaşın her an yaşandığı bir bölge ve kent. Fakat buna karşılık da hiçbir kentte böylesine tabandan desteğin olmadığı bir kent. Örneğin sur kenarlarının düzenlenmesi aşaması halkın desteği olmadan gerçekleşmesi zor bir düzenleme olurdu. “Bizim çocuklar” yaklaşımı politikaların işlevlendirilmesi konusunda kolaylaştırıcı bir unsur iken kapitalist kentleşme modeline alternatif politikaların hayata geçmesi noktasında da kolaylaştırıcı bir unsur olabilirdi. En temel sorunlardan bir diğeri barınma, yoksulluk, işsizlik gibi gençlerin bağımlılıklarıdır. 1999’dan itibaren tüm raporlarda madde kullanımın oranının yüksek olması bir veri iken özellikle Gülten Kışanak dönemine kadar kalıcı bir politika üretilmemiş olması da üzücüdür. O dönemde bu konu ciddi bir sorun olarak ele alınmaya başlanmış ve savaşın varlığı yine bu konulara yönelik çabayı aksatmıştır.
Şu konuyu açmak da yarar var. Bugün yasa ve mevzuat üzerinden herhangi bir belediyenin sosyal politika üretmesi ya da kentin fiziki yapısına dair (su, elektirik vs) çözüm üreten politikalar geliştirmesi zaten olması gereken. Fakat siyasi yapıların ideolojik farklılıkları bunun nasıl gerçekleşeceğine dair somut örnekler sunar. Kadınlara, çocuklara, gençlere yönelik sosyal politikalar Kürt siyasal hareketinin kentsel sorunların çözümü noktasında olumlu örnekler sunar fakat kapitalist modele alternatif değildir. Ya da kentin gıda ihtiyacına yönelik yoksullara gıda yardımı yerine tarım arazilerinde kolektif üretimin yapılmasına ve bunun politika haline dönüşmesine dair adımlar benzer şekilde Gülten Kışanak döneminde tartışılır hale gelmiştir. Fakat savaşın çıkmasıyla birlikte bu politikalar da askıya alınmak zorunda kalmıştır. Aslında temel çelişki şuradan kaynaklanıyor: Kapitalist kent modeli sınıfsal ayrışmanın göründüğü, keskinleştiği bir alandır aynı zamanda. Demokratik özerklik tartışmalarının kentsel yansıması o dönemde katıldığım konferanslar üzerinden söyleyebilirim ki sınıf mevzusunu içine almayan ya da kapitalizmi ehlileştiren özellikle ekonomik yanını ehlileştiren bir hattan ele alınmıştır. Bu nedenle geliştirilen politikalar kapitalist kentleşme modeline alternatif değil, bu modelin açtığı yaraların pansuman edilmesine yöneliktir diyebiliriz.
“Sınıfsal gerçekliği görmeden çözüm üretilemez”
Diyarbakır’da Kürt siyasetinin belediyeler aracılığıyla hayata geçirmeye çalıştığı yerel özerk politikalar, özellikle son yerel seçimlerden bu yana çok fazla tartışmaya konu olduğunu görüyoruz. Kentin farklı güç odaklarının bu siyasete etkileri ve Kürt siyasi hareketinin asıl tabanını oluşturan yoksul kesimlerin görmezden geldiğine yönelik eleştiriler yapılıyor. Kitabınız bir önceki dönemi ele alıyor ancak bu eleştirilere dair sizin gözlemleriniz neler? Çalışmayı yaptığınız dönem, buna benzer tartışmalara şahit oldunuz mu?
Çok kapsamlı bir soru. Tartışma konusu hala çok güncel. Şöyle ki yerel özerklik meselesine dair paradigma değişimi ya da bunun hangi araçlarla kentte gerçekleşeceği sorusu bence hala havada kalan bir durum. Burada örneğin kooperatifler öne çıkıyor. Diyarbakır büyük bir kent ölçek olarak. Ölçeği bu kadar büyük olan ve diğer kentlere etkisini de baz alırsak çok büyük bir alandan bahsediyoruz. Kooperatif deneyimi üzerinden meseleyi ele alamayız. Evet iyi örnekler var kooperatif deneyimine dair ama bakın bu deneyimin gerçekleştiği mekan küçüktür. Neredeyse 2 milyona yaklaşan bir nüfusu olan kentten bahsediyoruz. Bunun için politikaların kapsamı ve uygulama yöntemleri de farklı olmalıdır. Ayrıca Kürt siyasal hareketi homojen gibi görünse de homojen bir yapı söz konusu değildir. En basitinden sınıfsal katmanları olan toplumsal bir yapısı vardır. Bu sınıfsal gerçekliği görmeden sadece kapitalizmi kentsel ölçekte ehlileştirmeyi amaçlıyoruz demekle bunun çözüm üreteceğini düşünmüyorum.
Benim araştırma yaptığım dönemde de yani 2013-2016 arası dönemde de en belirgin tartışma noktası sınıf mevzusuydu. Farklı sınıfsal katmanları yok saymak kentsel politikaların yerel özerklik çerçevesinde oluşmasına temel engeldir bence. Kürd’ün Kürd’ü sınıfsal açıdan sömürdüğü bir tabloda kapitalizmi ehlileştirerek sorunu çözmeye yönelik politika üretmenin kime ya da hangi sınıfa faydası olduğunu sormak gerekiyor. Barınma, yoksulluk gibi temel sorunların hâlâ yerel özerklik politikaları kapsamında can alıcı sorunlar olduğunu düşünüyorum ve bu dönemde de bundan 10 yıl önceki gibi bir yerden mesele ele alınıyorsa olumlu bir sonuç üreteceğini düşünmüyorum. Kürt siyasal hareketinin çok büyük bir gücü var Diyarbakır’da ve bunun kapitalist kentleşme modeline alternatif bir model kurmaya yönelik kolektif bir toplumsal hareket oluşturma potansiyeli çok yüksek. Mesele bunu nasıl yapacağıdır.
Araştırma yaptığım dönemde el koyarak birikimin aracı olan savaşın Sur’daki sonucunu acı şekilde yaşayarak deneyimledik. Bugün Sur, “Toledo’ya benzeteceğiz” söylemiyle korkunç bir görüntü sergiliyor. Yoksulluk, işsizlik, gençlerdeki madde bağımlılığı gibi sorunlar hala çok yüksek kentte. Dolayısıyla bölgedeki savaşın daha doğrusu savaş aracının el koyma sürecinin meşru dayanağı olduğunu görerek ve bunun uzun soluklu bir politikanın (beş yıllık kalkınma planları vs gibi) ürünü olduğunu görerek, Kürt siyasal hareketi kendi gücüne dayanarak, kentsel politikaları kapitalizme alternatif bir yerden üretmek istiyorsa öncelikle bu konuyu sınıf mevzusunu dışlamadan ele alması gerekiyor. Böyle bir hattan kurulacak kentsel politikalar ise yaklaşık 40 yıllık deneyimi eleştirel bir şekilde ele almayı gerektirecektir ki ele alınmalıdır.
Temmuz ayında Diyarbakır’da yapılan ekonomi çalıştayının sonuç raporunu henüz görmedik politika öneri kapsamında. 10 yıl önce de ekonomi çalıştayı yapıldı. Farkının ne olduğunu merak ediyorum. Rapor çıktığında daha doğru bir yerden karşılaştırma yapabiliriz.
Kürt siyasi hareketinin savunduğu ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü paradigmanın belediyelerde uygulanmasına dair de değerlendirmeleriniz ve gözlemleriniz var kitapta. Bu iddiaların önümüzdeki dönem çok daha fazla tartışılacağı yeni dönemin özelliklerinden yola çıkılarak tahmin edilebilir. Bu iddiaların Diyarbakır özelinde ne tür gelişmelere yol açacağına dair düşünceleriniz neler?
Aslında bir önceki sorunuzla göbek bağı var bu sorunun. Sorunların çözümüne yönelik geliştirilecek politikaların sınıf ve kapitalizmi nasıl ele aldığı bence temel çıkış noktası olacaktır. Bu meselelere dair en basitinden kentteki sınıfsal katmanlara (sınıfların yoksulluğuna ki buna kadın ve çocuk yoksulluğunu da dahil etmekte fayda var) dair nasıl politika geliştirileceği merak konusudur. Bunları dikkate almayan bir yaklaşımın on yıl öncekinden farklı bir deneyim oluşturmayacağını düşünüyorum.
“Devlet için meşrulaştırıcı araç: Savaş”
Bundan sonrası için Diyarbakır’ın kentleşmesine dair nasıl bir öngörünüz var?
Bu, Kürt siyasal hareketinin geçmiş 40 yılı nasıl değerlendirdiği, deneyimlerden nasıl dersler çıkardığı ve kente dair politika üretirken sınıf ve kapitalizm meselesine dair nasıl bir açıklama yaptığıyla paralel gidecektir. Devlet örneğin beş yıllık kalkınma planları kapsamında kentin nasıl dönüşeceğini öngörüyor. “Pürüzler” çıktığında elinde kendi yöntemini meşrulaştıracak çok önemli bir araç var: “Savaş”. O nedenle savaşı kentsel sorunlar kapsamında sonuç üreten bir unsur yerine, nedeni olarak ele almak ve buradan politika kurmak yeni bir bakış açısını zorunlu kılıyor. Diyarbakır’da eğer Kürt siyasal hareketi topyekün bir politika geliştirmeyecekse, ki son dönem yapılan tartışmaları sınıf ve kapitalizm analizini dahil edip etmediğine bakarak ele alabiliriz, önümüzdeki dönemde daha fazla yoksulluğun, yıkımın hakim olduğu bir kent göreceğiz. Tarım arazilerinin imara açıldığı, kentin sınıfsal olarak ayrıştığı mekanların üretildiği, özellikle Sur üzerinden turizm furyasının kentin tarihi dokusunu yok edeceğini söyleyebilirim. Başka bir yerden kurulacaksa kent, tarihsel açıdan sosyalist yerel yönetim deneyimine tekrardan bakmak gerekiyor. Ayrıca çok uzağa gitmeden Rojava deneyimi dersleriyle öğretici olacaktır. Rojava’daki deneyim özellikle kadınların mücadelesi ve tarımın örgütlenmesi açısından önemli bir veri sunuyor. Şunu unutmamak gerekiyor: Orada yeni bir deneyim var ama tarihsel mirastan devraldığı derslerle… Bölge savaşın hakim olduğu bir bölge ve bu uzunca bir süre böyle devam edeceğe benziyor. Buna rağmen orada inşa edilen yapıların zamanla nasıl bir sistem içinde kurumsallaşacağı ve hangi dinamiklerle şekilleneceğini gözlemleyeceğiz. Diyarbakır özeline tekrardan dönersek yerel özerklik söyleminin pratik açıdan nasıl bir tablo oluşturacağı yine sınıf meselesini nasıl ele aldığı ve kapitalizmle kurduğu ilişkinin tanımına bağlı olacaktır.
Suna Yılmaz Hakkında
2007 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede Genel Sosyoloji ve Metodoloji Yüksek Lisans Programı’nı 2009 yılında “Tuzla’da Tersaneden Yaşam Alanına Gündelik Hayat: Taşeronluk Çağında İşçi Olmak” teziyle tamamladı. 2010 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler doktora programında 2016 yılında “Yerel Siyaset ve Kentleşme Bağlamında Diyarbakır Örneği” teziyle doktora derecesini aldı.
2018 yılında Maltepe’nin sözlü tarih araştırmasında yer aldı. Toplumsal Hafızada, Zamanda ve Mekânda: Maltepe kitabının araştırmacısı ve yazarlarındandır. 2019 yılında Adnan Çelik ve Lucie Drechselova’nın editörlüğündeki Kurds in Turkey: Ethnographies of Heterogeneous Experiences kitabında “Accumulation by Dispossession as a Common Point in Urbanisation Politics in Diyarbakir” makalesiyle yer aldı. 2020 yılında Selma Değirmenci ve Özlem S. Işıl’ın derlediği Yaşamı Örgütleyen Deneyimler – Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor kitabına Hatice Kurşuncu ile birlikte yazdığı “Gıda Üretiminde Kadın Emeği: Kadın Dernekleri ve Kadın Kooperatifleri” makalesiyle katkı sağladı. Akademide ve kadın örgütlerinde çalışmalar yürütmesinin yanında birçok projede yer aldı. Sözlü tarih, emek, sınıf, etnisite, kent sosyolojisi ve toplumsal cinsiyet alanlarında araştırmalar yapıyor.