33. Musa Anter ve Özgür Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri’nde kazananlar belli oldu

Bu yıl 33’üncüsünü düzenlenen Musa Anter ve Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri’nde kazananlar belli oldu. Evrensel’den Filiz Gazi ve Özlem Temena Türkçe haber dalında birinci oldu. Kürtçe haber dalında Ajansa Welat’tan Nedim Oruç, Video haber’de Mezopotamya Ajansı’ndan Emrullah Acar, Fotoğraf dalında ise Ardıl Batmaz ödüle layık görüldü. Bu yıl ilk kez verilen Hüseyin Aykol Basın Özgürlüğü Ödülü’nün sahibi MEBYA-DER oldu.

Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nin (DFG) bu yıl 33’üncüsünü düzenlediği Musa Anter ve Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri açıklandı. Yarışmaya toplam 72 eser başvurdu. Jüri üyelerinin, yoğun katılım nedeniyle değerlendirme sürecinde zorlandığı belirtildi.

Türkçe haber dalı

Birincilik ödülünün sahibi, Evrensel gazetesinden Filiz Gazi ve Özlem Temena oldu. İkiliyi ödüle taşıyan “Fabrikalarda Uzuv Kayıplı Kaza Gerçeği” başlıklı haber dizisi, fabrika, maden ve inşaat kazalarında uzuv kaybeden işçilerin yaşadığı hukuki, ekonomik ve sosyal süreci mercek altına alırken iş güvenliği eksikliklerine ve kayıt dışı çalışmaya dikkat çekiyor.

Haber linki: https://www.evrensel.net/haber/5990977/fabrikalardaki-uzuv-kayipli-kaza-gercegi-1-bolum-kopan-elimi-fabrikanin-bahcesine-gommusler

İkincilik, Yeni Yaşam Gazetesi‘nden Reyhan Hacıoğlu‘nun “Kürdün dağı taşı yağmalanıyor” başlıklı Kürt illerindeki maden ve doğa tahribatını konu alan haberine verildi. Kürdistan’da yaşanan doğa katliamını haritalandırmak ve toplu bir veri çıkarmak amacıyla yapılan haber, Türkiye’de çok uzun süredir yaşanan doğa katliamının çok daha derinlikli ve ağır bir tablosunun özellikle süreçle birlikte Kürdistan’da devreye sokulduğunu, satılmış ancak henüz işletmeye açılmamış maden sahalarıyla birlikte önümüzdeki yıllarda coğrafyada neredeyse insanlara yaşam alanı kalmayacağına dikkat çekiyor.

Haber linkleri:

https://yeniyasamgazetesi9.com/kurdistanda-ekolojik-soykirim-projeleri/

https://yeniyasamgazetesi9.com/satilmadik-yer-desilmedik-dag-

Üçüncülüğü ise bianet‘ten Tuğçe Yılmaz, trans kadın öğretmen Zoe Lila’nın işten çıkarılmasını konu edinen haberiyle kazandı.

Haber linki: https://bianet.org/haber/trans-kadin-ogretmen-zoe-hedef-gosterildi-isine-son-verildi-321323

Jüri Özel Ödülü ise 1+1 Ekspress‘ten İrfan Aktan‘ın Kandil Dağları’na yaptığı röportaj gezisini anlatan haberine layık görüldü.

Haber linki: https://birartibir.org/kazanimlarin-izinde-gelecek-zamanin-pesinde/

Kürtçe haber dalı

Ajansa Welat muhabiri Nedim Oruç, Şırnak’taki AKP’li belediye yöneticilerinin usulsüzlüklerini belgeleyen altı bölümlük “Dek û dolabên rêveberên AKPê yên Şirnexê” başlıklı dosya haberiyle birinciliği aldı.

Haber linki: https://ajansawelat1.com/dosye-1-dek-u-dolaben-reveberen-akpe-yen-sirnexe-saredare-akpi-welati-hem-xapand-hem-ji-da-girtin/

Mansiyon ödülü ise yine Ajansa Welat‘tan Heval Önkol‘a, yazar İsmet Konak’la yaptığı söyleşiye dayanan “Yado û têlî xanime pîya ameyî qirkerdene” başlıklı habere verildi.

Haber linki: https://ajansawelat1.com/ki/ismet-konak-yado-u-teli-xanime-piya-ameyi-qirkerdene/

Video haber ödülü

Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Emrullah Acar, 88 yaşındaki Fatime Ülüş’ün oğlunun mezarını bulmak için Strazburg’dan Şırnak’taki Cudi Dağı’na yaptığı 4 bin 600 kilometrelik yolculuğu belgeleyen “Bir mezar taşı peşinden 88 yaşında Strazburg’tan Cûdî’ye” başlıklı haberiyle ödülün sahibi oldu. Jüri, hikayenin bireysel bir kayıp anlatısının ötesine geçerek toplumsal hafızaya ve yas hakkına işaret ettiğini vurguladı.

Haber linki: https://www.mezopotamyaajansi44.com/search/content/view/319929?page=1&key=1a8ef85ffda2547e33853c14b24cb7e5

Fotoğraf ve karikatür ödülleri

Fotoğraf dalında serbest gazeteci Ardıl Batmaz, toplu anma töreninde çekilen “Yitirilenlerin Işığında” adlı karesiyle ödüllendirildi.

“Yitirilenlerin Işığında”, Foto: Ardıl Batmaz

Mansiyon, Dokuzsekiz Haber‘den Sultan Kılıç‘ın Rojin Kabaiş için düzenlenen eyleme dair fotoğrafına gitti.

Karikatür dalında ise Ereğli Ceza İnfaz Kurumu’ndan Mahmut Ulusan, “Voltran Voltran Voltran” adlı eseriyle ödüle değer görüldü.

“Voltran Voltran Voltran”, Çizer: Mahmut Ulusan

Hüseyin Aykol Basın Özgürlüğü Ödülü

Bu yıl ilk kez verilen Hüseyin Aykol Basın Özgürlüğü Ödülü, yaşamını yitirenlerin yakınlarıyla dayanışma çalışmaları yürüten MEBYA-DER’e (Medeniyetler Beşiğinde Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma, Dayanışma, Birlik ve Kültür Derneği) takdim edildi.

Ödül töreni, 23 Eylül Çarşamba günü saat 19.00’da Diyarbakır Yenişehir’deki ÇandAmed Kültür ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler’den “ayrılık mutabakatı”

Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler’in imzaladığı mutabakatta, hiçbir Westminster hükümetinin halkların kendi geleceğini belirleme hakkını engelleme yetkisi olmadığı vurgulandı.

(Soldan sağa) Michelle O’Neill, Mary Lou McDonald, Rhun ap Iorwerth ve John Swinney, Foto: X/Michelle O’Neill

Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler‘in başbakanları, 14 Eylül’de Galler’in Cardiff kentinde bir araya gelerek Birleşik Krallık‘ın dağılmasına zemin hazırlayabilecek bir mutabakat paktı imzaladı. Üç liderin imzaladığı belgede, Westminster hükümetlerinin halkların kendi geleceğini belirleme hakkını engelleme yetkisinin bulunmadığı vurgulanarak “bu adalar ve dünyanın geri kalanı için, Westminster’ın süresinin dolmakta olduğuna dair bundan daha net bir işaret olamaz” ifadesi kullanıldı.

Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın üçü de artık Birleşik Krallık’tan ayrılmak [ya da İrlanda ile birleşmek] isteyen partilerin liderleri tarafından yönetiliyor. Toplantıya İskoçya Ulusal Partisi (SNP) lideri John Swinney, Plaid Cymru lideri Rhun ap Iorwerth ve Sinn Féin Başkan Yardımcısı Michelle O’Neill‘ın yanı sıra, Sinn Féin’in İrlanda’daki lideri Mary Lou McDonald da katıldı. Dört isim, resmi hükümet sıfatıyla değil, kendi partilerinin temsilcileri olarak bir araya geldi. Bunun sebebi ise O’Neill’ın Kuzey İrlanda’da Demokratik Birlik Partisi (DUP) ile eşit yetkilere sahip bir güç paylaşımı hükümetinde yer alması olarak değerlendirildi.

Hedef Avrupa Birliği

İmzalanan metinde tarafların anayasal konumlarının birbirinden farklı olduğu, her ülkenin kendi geleceğini kendi yöntemi ve kendi zamanlamasıyla belirleyeceği kabul edilirken üç ülkenin geleceğinin de geleceklerini Avrupa Birliği ile birlikte şekillendireceği vurgulandı.

Swinney ve O’Neill, ülkeleri için doğrudan bağımsızlık/birleşme referandumu çağrısı yaparken ap Iorwerth, Galler için belirli bir zaman çizelgesi ve yol haritasından bahsetmedi.

Swinney, günü “Birleşik Krallık’ın anayasal yolculuğunda çok önemli bir an” olarak nitelendirdi. Kendi kaderini tayin ilkesinin “devredilemez bir hak” olduğunu söyleyen Swinney, Andy Burnham’ı Birleşik Krallık’ın “son başbakanı” olarak tanımladı. McDonald ise toplantıyı “tarihi” olarak nitelendirip referandum hakkının hiçbir başbakan tarafından masadan kaldırılmasına izin verilmeyeceğini belirtti ve İrlanda’da birleşme referandumunun 2030’a kadar yapılmasını beklediğini söyledi. O’Neill, üç ülkenin “birbirinden oldukça farklı” olduğunu ama ortak paydalarının Westminster’ın halklarına hiçbir zaman iyi hizmet etmediği görüşü olduğunu da sözlerine ekledi.

Ap Iorwerth ise daha temkinli söylemlerde bulundu. Plaid Cymru, 2030’daki bir sonraki Senedd (Galler Parlementosu) seçimine kadar bağımsızlık referandumunu gündeme almayacağını daha öncesinde açıklamıştı. ap Iorwerth de zamanlamanın “Galler halkı ikna olduğunda” belirleneceğini, kendi görevinin ise halkı ikna etmek olduğunu söyledi. Galler hükümeti, bağımsızlığa zemin hazırlamak amacıyla bir ulusal komisyon kurmayı planlıyor ve bu arada polis teşkilatı gibi alanlarda ek yetki devri talep ediyor. Başbakan Burnham ise böylesi bir yetki devrine açık olduğunu daha önce ifade etmişti.

“Birleşik İrlanda uzak bir özlem değil”

Sinn Féin’li bir yetkili, The Irish Times‘a verdiği görüşlerinde Cardiff zirvesinin amacını, “partilerin insanların hayatında fark yaratmak için nasıl birlikte çalışabileceğini ve her ulusun kendi geleceğini halkının iradesine dayalı demokratik yollarla şekillendirme hakkını konuşmak” olarak tanımladı. Aynı yetkili, “İrlanda’nın anayasal geleceği bu adanın halkına ait. Hayırlı Cuma Anlaşması bu kararı vermek için demokratik bir yol sunuyor ve artık bu seçime ciddi biçimde hazırlanma zamanı geldi,” dedi. Kaynak, “İrlanda birliğinin uzak bir özlem olmadığını, yeni İrlanda’yı inşa etme çalışmasının şimdi başlaması gerektiğini” de sözlerine ekledi.

Trump’ın açıklaması ve Londra’nın tepkisi

Zirveden 2 gün önce, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, İrlanda Açık golf turnuvasına ev sahipliği yapan tesisi ziyareti sırasında birleşik bir İrlanda görmeyi “çok isteyeceğini” söyleyerek bu tartışmalı konuya doğrudan müdahil olmuştu.

Burnham hükümeti ise imzalanan mutabakata mesafeli yaklaştı. Burnham’ın sözcüsü Tom Wells, Birleşik Krallık’ın “bölünme yerine ortak değerler ve sorun çözme etrafında bir araya geldiğinde en iyi haline ulaştığını” belirterek hükümetin önceliğinin anayasal tartışmalar değil geçim maliyetini düşürmek olduğunu vurguladı. Hükümet’in resmi açıklamasında, “Burnham’ın birliğe güçlü şekilde inandığı ve dört ülke için de değişim sunmaya kararlı olduğu” belirtildi.

Galler’de iç tepkiler

Mutabakat, Galler iç siyasetinde de tartışma yarattı. İşçi Partisi’nin (Labour Party) Galler’deki lideri Ken Skates, Plaid Cymru’nun seçimden bu yana halka somut bir şey sunmadığını, iktidarını Britanya’yı parçalamak ve Galler’i zayıflatmak için kullanmak istediğini savundu. Galler Muhafazakar Parti Senedd lideri Darren Millar, başbakanın bağımsızlık yerine Galler’deki sağlık sistemi krizine ve düşen eğitim standartlarına odaklanması gerektiğini söyledi. Reform UK’in Galler lideri Dan Thomas da benzer bir eleştiri yönelterek başbakanın sağlık sistemindeki bekleme listelerini ya da eğitim sistemini düzeltemediğini, buna rağmen birliği dağıtma arzusunu dile getirecek vakit bulduğunu ifade etti.

İskoçya-Galler anlaşması ve Barnett Formülü

Zirvenin ardından Swinney ve ap Iorwerth, hukuki bağlayıcılığı olmayan ayrı bir İskoçya-Galler anlaşması da imzaladı. Anlaşmaya göre, iki hükümetin çocuk yoksulluğuyla mücadele ve Avrupa Birliği ile ilişkilerden azami fayda sağlamak da dahil birçok alanda iş birliği yapacağı öngörülüyor. Ayrıca iki ülke, Birleşik Krallık’ın finansman düzenlemeleri ve anayasal gelecek üzerindeki yetkiler konusunda kendileri için “daha fazla adalet” talebini birlikte savunacaklarını belirtiyor.

Bu bağlamda Barnett Formülü (Galler’in finansmanını belirleyen sistem), yeniden tartışma konusu oldu. Galler hükümeti uzun süredir bu formülün Galler’i dezavantajlı konuma soktuğunu savunurken, İskoçya’nın bu formülden nispeten kârlı çıktığı öne sürülüyor. İkinci bir basın toplantısında Swinney, formülün reforme edilmesine açık destek vermekten kaçınarak Birleşik Krallık’ın farklı bölgelerinde mali düzenlemelerin değiştiğini, her ülkenin kendi çıkarlarını ve bakış açısını ortaya koyması gerektiğini söyledi. Ap Iorwerth ise İskoçya’nın halihazırda sahip olduğu bazı esnekliklerin asgari düzeyde Galler’e de devredilmesinin kendileri için önemli olduğunu belirtti. Burnham, başbakan olmadan önce bu formülün reformu için çaba göstermişti, ancak Galler’e yaptığı son ziyarette reform ihtimalini geri planda tuttuğu değerlendirmeleri yapılmıştı.

Kaynak: The Guardian, Associated Press, BBC, The Irish Times

"Ailem Güvende" operasyonlarına karşı protesto

Çağlayan Adliyesi önünde en az 100 kişi gözaltına alındı

“Ailem Güvende” adlı operasyonları protesto etmek için Çağlayan Adliyesi önünde buluşan LGBTİ+’lar ve İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri arasından 100’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Basın çalışanlarının önüne otobüslerle abluka kuruldu.

Fotoğraf: Gazeteci Eylül Deniz’in videosundan bir kesit

13 Eylül’den bu yana Adalet Bakanı Akın Gürlek’in öncülük ettiği LGBTİ+’lara dönük “Ailem Güvende” adlı polis operasyonlarının ardından İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri ile LGBTİ+’lar, Çağlayan Adliyesi önünde gözaltı ve tutuklamalara karşı basın açıklaması düzenledi. Basın açıklaması için kadınlar, LGBTİ+’lar, sendika üyeleri ve siyasi kurumlar, 12.30’da adliye önünde buluştu.

Polis, Çağlayan Adliyesi önüne açıklama için gelen kitleyi abluka altına aldı. Kitle, polis ablukasının içinden “Genel ahlak, kimin ahlakı?” ve “Neredesin aşkım, buradayım aşkım” sloganları attı.

Polis Çağlayan Adliyesi önünde toplanan çok sayıda kişiyi işkence ile gözaltına aldı. Avukatlar, 106 kişinin gözaltına alındığını kaydetti.

Ablukadaki kitleyi ve gözaltıları görüntü altına alan basın çalışanları, etraftaki polisler tarafından uzaklaştırıldı. Basın çalışanlarının önüne otobüslerle abluka kuruldu. Basın çalışanlarının haber yapması engellendi.

TGS’nin aktardığına göre, Birgün muhabiri Sarya Toprak ve ARD TV Muhabiri Şener Azak gözaltına alındı. Çağdaş Hukukçular Derneği, Avukatlar Gülyeter Aktepe, Tuğba Yılmaz ve Berfin Karaşah’ın gözaltında olduğunu duyurdu.

Çağlayan’da polis “Gözaltılar serbest bırakılsın” pankartıyla LGBTİ+’lara dönük gözaltı ve tutuklamaları eleştiren bir kişiye saldırdı.

Polis, kafelerin önündeki vatandaşlara, milletvekillerine, avukatlara ve gazetecilere müdahale etmeye devam etti.

Çağlayan Adliyesi önünde okunması engellenen basın açıklamasının tam metni şöyle:

YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI

YAŞASIN LUBUNYA DAYANIŞMASI

Ne LGBTİ+ olmak ne de örgütlenmek suç!

13 Eylül’den beri LGBTİ+ derneklerine ve LGBTİ+’lara yönelik birçok ilde kapsamlı operasyonlara tanık oluyoruz. Sosyal medya hesapları ve web siteleri kapanırken “Ailem Güvende” adıyla evler ve dernek binaları basılarak çok sayıda LGBTİ+ gözaltına alındı, 21 kişi ise tutuklandı. Devlet eliyle servis edilen manipülatif görüntü ve videolarla dernekler kriminalize edilmek, itibarsızlaştırılmak istendi. Devletin denetlediği ve bakanlıkların da aldığı fonlar üzerinden yanıltıcı bilgi yayarak; bu fonları almak suç unsuruymuş gibi derneklerin yasadışı bir iş yaptığı algısı oluşturulmaya çalışıldı. Bugün arkadaşlarımız burada olacaktı ancak türlü bahanelerle gözaltı süreci uzatıldı.

“Müstehcenlik” ve “fuhuşa teşvik” gibi muğlak kavramlarla suç tanımı geliştiren ve bu tanımlar üzerinden kendi muhafazakar değer yargılarını dayatarak toplumun bir kesimini suçlu ilan etmeye çalışan iktidar, cinsiyet kimliklerini ve cinsel yönelimleri kriminalize ederek açıkça suç işliyor. Transların yaşamın ve istihdamın tüm alanlarından dışlandığı bir gerçeklikte bir yandan kimlikleri nedeniyle Zoe’nin ve Meli’nin mesleğini elinden alanlar, öte yandan trans kadınların var olma ve geçim mücadelelerini “ahlaksızlık” diyerek hedef gösteriyor. İkiyüzlü devlet, kadın sömürüsünden kar sağlayanlara resmi vergi tabelası verirken trans kadınlara ise suçlu muamelesi yapıyor.

GENEL AHLAK KİMİN AHLAKI

Bu operasyonun, LGBTİ+lara yönelik nefretin devlet eliyle somutlaşması niteliği taşıdığını ve LGBTİ+’ların varlıklarının kriminalize edilmesini amaçladığını görüyoruz. Bu saldırılar yalnızca, toplumda kimliğinden dolayı işsiz kalan, şiddete maruz kalan, intihara sürüklenen translar, tüm LGBTİ+’lar ve bu kişiler için hayati önem taşıyan, maddi, hukuki ve psikolojik olarak destek sağlayan, dayanışma alanları yaratan yaşam hakkı savunucularına, derneklere yönelik değil. Bu saldırılar bütün bir toplumu, iktidarın belirlediği ve dayattığı kalıplara hapsetme politikalarının bir adımı.

VARLIĞIMIZ SUÇ DEĞİL, NEFRET SUÇTUR!

NEFRETE İNAT YAŞASIN HAYAT!

Bu operasyonlara “Ailem Güvende” adını verenlere soruyoruz: Kimin ailesi, kime karşı, nasıl güvende? Aileyi koruma adı altında yürütülen bu politikalar Gülistan Doku’yu, Hande Kader’i, Miraş Güneş’i, Esra Ateş’i, Ecem Seçkin’i ve Fatma Şengül gibi daha nice kadını ve lubunyayı korudu mu? Şiddetin üzerinin aile mahremiyetiyle örtüldüğü, kadınlardan bu şiddet dolu evlilikleri sürdürmelerinin beklendiği, çocukların yetişkinlerin itibarını korumak için susturulduğu yerde kimin güvende olmasından bahsediyorsunuz? Şiddetle, eşitsizlikle bezeli bir ailenin devamlılığı uğruna kadınların hayatından, çocukların sözünden, LGBTİ+’ların varlığından vazgeçilmesini isteyen bu anlayışla biz kadınlar ve lubunyalar yıllardır mücadele ediyoruz. Ailenin, çocukların güvenliği üzerinden üretilen bu söylemlere karşı biliyoruz ki çocuklar, yetişkinlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerini eşit ve özgür bir biçimde yaşaması veya nefrete, şiddete, ayrımcılığa karşı örgütlenmesi nedeniyle değil; devletin kadınları, çocukları ve LGBTİ+’ları hedef alan politikaları yüzünden güvende değil. Sömürüldükleri MESEM’ler yüzünden, mahkum edildikleri tarikatlar ve çeteler yüzünden güvende değil. Aile içinde şiddete, istismara maruz kaldıkları için güvende değil.

Bu saldırganlık karşısında susmayacağız. Hiçbir kadını, hiçbir transı, hiçbir LGBTİ+’yı yalnız bırakmayacağız. Nefret politikalarına, erkek egemenliğine, faşizme karşı hayatlarımızdan, haklarımızdan, birbirimizden ve örgütlü mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz.

Nefreti körüklemenin, dezenformasyon yayarak algı oluşturmaya ve yasa dışı ilan etmeye çalışmanın, gözaltıların, tutuklamaların, toplumun bir kesimini düşmanlaştırmanın,kendi muhafazakar kalıplarını dayatmanın karşısında tüm toplumsal muhalefeti mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Ne olmuştu?

Kaos GL Derneği’ne yönelik gece saatlerinde polis operasyonu düzenlendi. Operasyon sonucu yedek üyelerle birlikte yönetim ve denetim kurulu üyeleri evlerinden gözaltına alındı. Ankara, Mersin, Kuşadası, İstanbul ve İzmir dahil 15 ilde LGBTİ+ derneklerine, LGBTİ+ aktivistlerine ve bazı mekanlara yönelik art arda operasyon düzenlendi. LGBTİ+ dernek ve aktivistlerine ait olan onlarca site ve sosyal medya hesabı erişime engellendi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in X hesabından yayınladığı açıklamasına göre, İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin Cumhuriyet başsavcılıklarının koordinasyonunda yürütülen “Ailem Güvende” adlı operasyonlarında 15 ilde 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldı. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı 14 Eylül 2026 tarihli genelge, 81 ildeki Cumhuriyet Başsavcılıklarına gönderildi. Genelgede, bu tür içeriklerin, toplumu “ahlaksızlığa ve cinsiyetsizleştirmeye” teşvik ettiği ve Anayasa’nın 41’inci maddesinde ailenin Türk toplumunun temeli olduğunun, devletin aile, gençler ve çocukların korunması amacıyla gerekli tedbirleri alacağının düzenlendiği yazıldı.

Kuşadası’nda 5 kişi bu operasyonlarda tutuklandı. İzmir’de gözaltına alınan 18 kişiden 16’sı tutuklandı. Ankara’da ise Kaos GL’ye dönük soruşturmalar kapsamında 21 kişinin gözaltı işlemleri sürüyor.

Bu gözaltı ve tutuklamalara karşı İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, dün (14 Eylül) bir basın açıklaması düzenledi. Açıklama esnasında polis kitleye müdahale etti ve 2 kişiyi gözaltına aldı.

Sosyalistlere operasyon

11 ilde 39 kişi gözaltına alındı

11 ilde yapılan ev baskınlarında ESP’de faaliyet yürütmüş kişilerin yanı sıra SYKP Eş Genel Başkanı Mertcan Titiz de dahil 39 sosyalist gözaltına alındı.

Foto: ETHA

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir soruşturma kapsamında bugün (15 Eylül) sosyalistlere yönelik bir operasyon gerçekleştirildi.

Etkin Haber Ajansı’nda (ETHA) yer alan bilgilere göre sabah saatlerinde İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Aydın, Balıkesir, Diyarbakır, Mersin, Muğla, Şanlıurfa ve Elazığ’da ev baskınları düzenlendi.

Aktarılan bilgilere göre soruşturma, bir itirafçı beyanına dayanıyor. Toplam 52 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken 8 kişi yurtdışında, 2 kişi ise halihazırda cezaevinde bulunuyor. Kalan 42 kişiye yönelik düzenlenen ev baskınlarında ise 39 kişi gözaltına alındı.

Gözaltına alınanlar arasında Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nde (ESP) faaliyet yürütmüş kişilerin yanı sıra Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) Eş Genel Başkanı Mertcan Titiz de yer alıyor.

ESP, yaptığı açıklamada operasyonun itirafçı beyanlarına ve “uydurma gerekçelere” dayandırıldığını, toplumsal muhalefeti sindirmeye yönelik bir adım olduğunu savundu ve gözaltındakilerin serbest bırakılmasını istedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), barış ve demokratik çözüm sürecinin konuşulduğu bir dönemde toplumun farklı kesimlerinin ardı ardına hedef alınmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayarak, SYKP’li ve ESP’li isimlerin gözaltına alınmasının tabloyu ağırlaştırdığını belirtti.

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ise geçtiğimiz günlerde LGBTİ+’lara yönelik baskınların ardından bugün de sosyalistlere yönelik operasyonla karşılaşıldığını, soruşturma ve gözaltıların muhalefet üzerinde süreklileşen bir baskı aracına dönüştüğünü ifade etti.

Suriyeliler pahalılığa karşı hayatı durma noktasına getirdi

Benzin ve motorin fiyatlarının yaklaşık yüzde 40 artırılması, Suriyelileri sokaklara döktü. Hayat pahalılığından şikayetçi olan eylemciler karayollarını kapattı. Esad yanlısı Suriye İslami Direniş Cephesi ise halka eylemleri büyütme çağrısı yaptı.

Foto: Mezopotamya Ajansı

Suriye, Esad’ın düşmesinden sonra yaşanan en geniş çaplı gösterilere sahne oluyor. Geçtiğimiz günlerde Rojava kentlerinde düzenlenen eylemler, bu sefer farklı bir nedenden dolayı Suriye kentlerinde yaşanıyor.

Halep, Hama, Şam kırsalı, Dera, Rakka, Deyrizor ve Haseke’nin yanı sıra şimdiki İslamcı iktidarın “kalesi” olarak bilinen İdlib’de de eylemciler sokakta.

Benzin ve motorin fiyatlarına yaklaşık yüzde 40 zam

Protestolar her ne kadar 13 Eylül’de yürürlüğe giren yeni akaryakıt tarifesinin ardından başlasa da eylemciler genel olarak hayat pahalılığından şikayetçi.

Suriye Enerji Bakanlığı zamlara gerekçe olarak, küresel enerji maliyetleri, ithalat giderleri ve Suriye’nin en büyük petrol rafinerisi olan Banyas Rafinerisi’nin bakıma alınmasını gösterdi.

Benzin ve motorin fiyatlarının yaklaşık yüzde 40 artırılmasının gıda, ulaşım ve tarımsal ürünlerin fiyatlarını katlayacağı da düşünülüyor.

“Kıtlık günlerini arar olduk”

Gazeteci Hasan Sivri’nin X hesabından paylaştığı ve konuşmasının Türkçe çevirisini yaptığı bir eylemci açlıktan tükendiklerini, insanların şekerli suyla ayakta kaldığını söyledi.

“Eskiden asla istemediğimiz —inşallah da yaşamayız dediğimiz— o kıtlık günlerini bile arar olduk!” diyen eylemci, HTŞ iktidarına seslenerek “Biz sizin yanınızda durduk siz de bizim yanımızda durun,” dedi.

Eylemciler uluslararası yolu kesti, kolluk gerçek mermiyle müdahale etti

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin paylaştıklarına göre İdlib ve Halep’e bağlı Azez’de kolluk güçleri ve göstericiler arasında çatışma yaşandı. Kolluğun bazı bölgelerde göstericilere gerçek mermilerle ateş ettiği bilgisi paylaşıldı.

Foto: Suriye İnsan Hakları Gözlemevi

Yine gözlemevinin paylaştıklarına göre göstericiler Saraqib kırsalında bulunan İdlib yakınlarındaki uluslararası M4 yolunu ve M5 yolu olarak bilinen Şam-Halep karayolunu kesti. İki karayolunun da Şam için stratejik önemi büyük.

Kolluk güçlerinin göstericileri gerçek mermilerle ateş ederek dağıttığı bilgisini teyit eden Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, yetkilileri protestolarla başa çıkmak için güç kullanmamaları konusunda uyardı, Suriyelilerin toplanmalarını ve taleplerini barışçıl bir şekilde ifade etme haklarına saygı gösterilmesini istedi.

Suriye İslami Direniş Cephesi halkı sokaklara çağırdı

17 Aralık 2024’te, Baas rejimi düştükten sonra kurulan, Esad yanlısı Suriye İslami Direniş Cephesi 13 Eylül’de yaptığı açıklamada Suriyelileri protestoları genişletme çağrısı yaptı.

İslami Direniş Cephesi’nin açıklaması

Suriye İslami Direniş Cephesi açıklamasında yaşananları “bir devrim dalgası olarak” nitelendirdi. HTŞ’nin ülkenin egemenliğini ipotek altına aldığının söylendiği açıklamada kolluğun göstericilere müdahalesi kınandı.

Açıklamada Suriyeliler HTŞ rejimi gidene kadar kesintisiz bir direnişe çağrıldı.

Sosyolog Neşe Özgen değerlendirdi

“Sınır artık vize bürolarının kapısında başlıyor”

Sınır ve göç üzerine çalışan Sosyolog Prof. H. Neşe Özgen, Avrupa Birliği’nin göç ve iltica rejiminin son on yıllık dönüşümünü değerlendirdi: “Gelişmiş ülkeler böylece kendilerine yararlı olabilecek olan işgücünü, sanki köle pazarından seçer gibi buralardan seçip alabilecekler.”

Fotoğraf: Anadolu Ajansı


İsviçre’nin Zürih kantonundaki geri gönderme merkezinde kalan Dilan ve Nihat Özgün ile 5 çocuğu Türkiye’ye sınır dışı edilmesi girişimi üzerine dayanışma grupları harekete geçti. 3 Ağustos 2026’da Almanya’nın Hessen eyaletinde üç küçük çocuğu Jugendamt tarafından koruma altına alınan Şırnaklı Kürt çift, çocuklarından ayrı bırakılarak Türkiye’ye sınır dışı edildi. Bu örnekler, Avrupa ülkelerindeki göçmenlere dönük uygulamaları gündeme getirdi.

Avrupa Birliği’ne (AB) üye olan ülkelerde gittikçe artan göçmen karşıtı yasalar ve uygulamalar, AB Göç ve İltica Paktı’nın 12 Haziran 2026’da tüm üye ülkelerde fiilen yürürlüğe girmesiyle tekrar basına yansıdı. Bir direktif ve dokuz tüzükten oluşan düzenleme, sınır yönetimi, iltica prosedürleri, AB üyesi devletler arası sorumluluk paylaşımı ve göçmenler için geri dönüş politikalarında önemli değişiklikler yapmayı planlıyor.

Pakta göre sınırda tarama süreci hızlanıyor. Başvurular çok daha kısa sürelerde incelenecek ve kişiler kapalı veya yarı kapalı gözaltı merkezlerinde tutulabilecek. İltica şansı “düşük” görülen veya “sahte belge” kullanan kişilerin başvuruları sınırda kurulan özel tesislerde 12 hafta içinde hızlıca karara bağlanacak.

Pakt, göçmenleri Avrupa ülkelerine gelmesini fiilen zorlaştıracak veya engelleyecek düzenlemeleri sebebiyle birçok insan hakları örgütü tarafından tepki almıştı. Sosyolog Neşe Özgen, bu paktın göçmenler için sınırda çeşitli zorluklara sebep olacağını belirtti.

Pakt’ın yaptığı şey, iltica sisteminin işleyişini biçimde değiştirmek. Eski sistemde temel sorunlardan biri, “Dublin” adı verilen mekanizmaydı. Bu sisteme göre bir iltica başvurusunu inceleme sorumluluğu çoğu zaman kişinin AB’ye ilk girdiği ülkeye, yani İtalya, Yunanistan, İspanya, Malta ve Kıbrıs gibi dış sınır ülkelerine düşüyordu. Artık göç alanında ilk giriş ülkesi olan devletlerin “yükünü hafifletmek” için üye ülkelere ya mülteci kabul etme ya da kabul etmedikleri mülteci başına maddi/operasyonel destek sağlama zorunluluğu getirildi. Fakat göçmenler için bu yeni yasa ve birlikte getireceği fiili uygulamalar burada bitmiyor.

AB’ye “düzensiz” yollarla gelen göçmenler, sınırlarda 7 güne kadar sürebilecek detaylı kimlik, sağlık ve güvenlik taramalarından geçirilecek, ayrıca kabul edilme oranı düşük ülkelerden gelenlerin başvuruları sınırlarda hızlıca değerlendirilecek ve reddedilenler geri gönderilme süreçleri hızlandırılıp doğruca sınır dışı edilecek.

“Her yıl binlerce insan göç yollarında öldü”

H. Neşe Özgen, Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Avrupa Birliği’nin göç politikalarındaki güvenlikçi dönüşümü yorumlayan Neşe Özgen, güvenlikçi politikaların başlangıcı olarak 2016’yı işaret etti. Paris saldırılarının ardından o yıl bir araya gelen AB liderlerinin “başka yerlerde bomba patlayabilir, ama bizde olmayacak” mutabakatına vardığını hatırlatan Özgen, dönemin Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun imzaladığı anlaşmayla Türkiye’nin fiilen “göçmen deposuna” dönüştüğünü söyledi:

“Böylece Türkiye gerçek anlamda girmenin de çıkmanın da zor olduğu bir kapalı kutu haline geldi. Bu arada, kendi vatandaşlarından tehlikeli bulduklarını, mesela demokratları, muhalifler, Kürt politikacıları vb. gitmeleri için adeta sınırı gevşetti. 2015-2019 arası Türkiye’den vatandaş çıkışının en politik olduğu dönem.

Bu dönemde Afrika ve Ortadoğu, Iran, vb göç ise Yunanistan ‘da ve Balkan ülkelerinde durduruldu. Hem Ege Denizi Hem Balkan hattı bir anda en kanlı ve en öfkeli sınırlar haline geldi. Her yıl binlerce insan göç yollarında öldü, ölmeye de devam ediyor.”

“Sınır artık siyasi sınırlardan çok önce başlıyor”

Özgen’e göre bugün AB’nin dış sınırı, coğrafi bir çizgi olmaktan çıkmış durumda:

“AB bölgesinin Türkiye sınırı vize bürolarının kapılarında başlıyor. Ve banka kapılarında. Bugünlerde bankalar, vize ve geçişler için ülke pasaportlarından daha güvenilir garantörler. Yüklü banka hesabınız varsa, pek de zorlanmadan sınırı aşabiliyorsunuz.”

2016 sonrasında Ege Denizi ve Balkan hattının “en kanlı ve en öfkeli sınırlar” haline geldiğini belirten Özgen, aynı dönemde AB’nin dış sınır ajansı Frontex’in bütçe ve yetkilerinin de büyük ölçüde artırıldığına dikkat çekti. Bu süreçte devlet, millet ve sınır gibi kavramların “güvenlik odaklı” bir dille yeniden çerçevelendiğini, mülteci düşmanlığının yükseltildiğini ve kabul politikalarının neredeyse her iki yılda bir değiştirildiğini söyledi.

“Pandemi döneminde göçmen de vatandaş da silikleşti”

Özgen’e göre, 2019-2021 arası pandemi dönemi ayrı bir kırılma noktası. Bu dönemde günlük hayatı düzenleyen kısıtlamaların “sağlık güvenliği” adı altında topluma kabul ettirildiğini savundu:

“2019-2021 arası, yani Corona dönemi, demokrasi güçlerinin ve emek güçlerinin zayıflatıldığı, günlük hayatı düzenleyen regülasyonların bu kez de ‘sağlık güvenliği, yaşam güvenliği’ adıyla topluma onaylatıldığı dönemdir. Artan fiyatlar, azalan işler, bütçelerin sağlık güvenliği adıyla giderek öjenik hayat mottosuna sıkıştırılması, bir yandan ülkelerin vatandaşlarını ve öte yandan da göçmenleri silikleştirdi, görünmezleştirdi, önemsizleştirdi.”

Özgen, 2022’ye gelindiğinde sınır ve göç politikalarının denetimi, yerel STK’lar ve insan hakları örgütlerinden alınıp neredeyse tamamen Frontex gibi askeri yapılarla çalışan hükümetlere devredildiğini söyleyerek “Yine bu dönemde, yerel milisler, şiddet grupları, ırkçı oluşumlar vebenzeri grupların ‘ülke sınırları’nı korumak adıyla göçmenlere saldırısı da normalleştirildi. Bir yandan da hem EU hükümetleri hem de geçiş yolu ülkeleri, kendi vatandaşlarını göçmen karşıtı politikalarla teçhizatlandırdılar, şiddet yükseltildi ve ‘güvenlik’ politikalarının bu kez de ‘şiddet’ yoluyla pratikleştirilmesi normalleştirildi” diye konuştu.

Yeni sistemin en somut sonucu, iltica başvurucusunun AB sınırına geldiği anda karşılaşacağı işlemlerde görülecek. Sınırı geçenler artık yeni sistemde bir ön elemeden geçirilecek. Bu eleme sırasında kişinin kim olduğu, güvenlik riski taşıyıp taşımadığı, sağlık durumu ve özel bir kırılganlığı olup olmadığı kontrol edilecek.

Bu noktada hukuki açıdan “giriş yapmamış sayılma” durumu da söz konusu. Yani, kişi fiziksel olarak bir AB ülkesinin sınırında, transit bölgesinde ya da belirlenen bir merkezinde bulunsa da hukuken ülkeye girmiş sayılmayacak. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), bu durumun iltica hakkı, etkili başvuru hakkı ve hukuka aykırı geri itmeler bakımından ciddi riskler doğurduğunu anlatan bir açıklama yayımladı. Açıklamada HRW, sınır prosedürünün iltica başvurusunun incelenmesi sırasında on iki haftaya kadar gözaltı ve sınır dışı edilmeyi beklerken ek on iki hafta daha gözaltını içerebileceğini kaydetti.

Yeni sistemde “güvenli menşe ülke” kavramı da dikkat çekici. Güvenli menşe ülke, genel olarak istikrarlı, devlet baskısı veya zulüm tehlikesi bulunmayan ülke olarak tanımlanıyor. Böyle bir ülkeden gelen kişinin normal şartlarda uluslararası korumaya ihtiyaç duymadığı varsayılıyor. AB’nin oluşturduğu “güvenli menşe ülkeler” listesinde Bangladeş, Kolombiya, Mısır, Hindistan, Kosova, Fas ve Tunus yer alıyor. Bu durum AB’nin iltica başvurularını kendi ülkesinde değerlendirmek yerine başka ülkelere yönlendirmesinin yolunu açabilir. HRW, bunun iltica sorumluluğunu dışarıya aktarma anlamına gelebileceğini açıkladı.

Diğer bir tehlike ise şu: Bu ülkelerden gelen kişilerin korunmaya ihtiyacı olmadığı varsayılabilir ve başvuru sahipleri aksini kanıtlamadıkça sınır prosedürleriyle hızlıca reddedilip sınır dışı edilebilir.

“Gelişmiş ülkeler iş gücünü köle pazarından seçer gibi alabilecekler”

Asıl eleştiri noktası olan kısımlardan biri ise “güvenli üçüncü ülke” kavramı. Bu kavram, AB üyesi bir ülkenin güvenli kabul ettiği bir üçüncü ülke ile iltica başvurularının AB dışında incelenmesini öngören anlaşma ya da düzenleme yapması anlamına geliyor.

“Güvenli üçüncü ülke”, kişinin kendi ülkesi değil, geçtiği, bağlantısının bulunduğu ya da AB ile anlaşması olan başka bir ülke anlamına geliyor. Örneğin bir kişi ülkesinden ayrılıp başka bir ülkeden geçerek AB’ye geldiyse, AB ülkesi “Bu kişi korumayı o ülkede talep edebilirdi” diyerek başvuruyu esastan incelemeyebilecek.

Özgen, yeni GEAS (Ortak Avrupa İltica Sistemi) düzenlemesiyle AB’nin seçtiği altı ülkede – Türkiye, Mısır, Uganda, Ruanda ve Tunus gibi ülkelerde – göçmenlerin “depolanmaya” başladığını iddia etti. Özgen’e göre bu ülkelere aktarılan sınırlı bütçelerle onbinlerce kişi, demokratik kayıtları tartışmalı bu ülkelerdeki kamplarda üç yıla varan sürelerde tutuluyor, hukuki başvuru, kanıt sunma ve mahkeme süreçlerinin tamamı artık AB toprağı dışında, “güvenli üçüncü ülke” olarak tanımlanan bu kamplarda yürütülüyor:

“Geçmişte az da olsa sağlanan hiç bir insanı destek artık AB ülkelerinde verilmeyecek, göçmenler, hukuki başvuru, ispat, mahkeme, gibi tüm süreçlerini güvenli üçüncü ülke olarak adlandırılan bu ülkelerde tamamlayacaklar. Aile, kadın, çocuk destekleri, hukuki yardımlar, refakatiz çocuklar, sağlık ve eğitim gibi tüm insanı desteklerin de bu ülkelere verilen bütçeyle oralarda hallolması bekleniyor. Başvurular da bu üçüncü ülkelerin kamplarından yapılacak. Gelişmiş ülkeler böylece kendilerine yararlı olabilecek olan işgücünü, sanki köle pazarından seçer gibi buralardan seçip alabilecekler.”

“Yararlı-zararlı göçmen” ayrımı

AB Göç ve İltica Paktı ile Geri Gönderme Tüzüğü’nün resmi gerekçesinin “düzensiz göçü engellemek” olarak sunulduğunu, ancak pratikte iltica hakkının daraldığını ve gözaltı merkezlerinin yaygınlaştığını söyleyen Özgen, dönüm noktası olarak Ocak 2022’yi gösteriyor: eski EASO’nun yerini alan Avrupa Birliği İltica Ajansı’nın (EUAA) faaliyete geçmesi ve Ukrayna savaşıyla devreye giren Geçici Koruma Yönergesi.

Özgen’in aktardığına göre bu dönemde yerleşen “yararlı ve zararlı göçmen” ayrımı, geri gönderme uygulamalarının da temelini oluşturdu:

“Ülkeler ‘yararlı ve zararlı göçmen’ mottosunu Ukrayna savaşının göçüyle birlikte iyice benimsettiler ve ‘zararlı’ bulunan göçmenlerin ilk kayıt ülkelerine iadesi bu zamanlarda başlatıldı. Türkiye, alabildiğine göçmen karşıtı bir ülke olarak ün yapmış olmasına rağmen ‘güvenli geri gönderme ülkesi’ statüsünde yer aldı. Ama örneğin Yunanistan, Ege ve Balkan geçişlerinde ana geçiş ve ilk kayıt ülkesi olmasına rağmen hiçbir zaman güvenli ülke statüsüne sokulmadı ve böylece bir AB ülkesine varmayı başarmış ama ilk kayıtları Yunanistan veya Türkiye’de yapılmış olan göçmen, sadece Türkiye’ye geri yollanmaya başladı. Avrupa sınırları bu dönemde artık içine girseniz dahi içine dahil olamayacağınız, ancak uzak ve sabır çatlatıcı kamplarda 3 yıla varan sürelerde, içeriye kabulü beklediğiniz kamp sınırlarıydı.”

Özgen bu noktada Türkiye’nin, akademik çevrelerden de destek alarak “dünyada en fazla göçmen barındıran ülke” imajını inşa ettiğini, bunun da savaş bölgelerinden gelen bazı silahlı grup mensuplarının ülke içinde meşrulaşmasına zemin hazırladığını iddia etti.

Avrupa’da yükselen sağ ve göçmen karşıtlığı

Avrupa siyasetindeki güç dengelerindeki değişim, AB kurumlarına da yansıdı. Merkez sağ Avrupa Halk Partisi (EPP), ilk kez 27 Avrupa Komisyonu üyesinin 14’ünü bünyesinde topladı.

Ancak sağın yükselişi bununla sınırlı kalmadı. Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) anketlerde ülkenin en güçlü partisi konumuna yükselirken, Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin favorisi olarak öne çıkıyor. İtalya’da ise muhafazakar Başbakan Giorgia Meloni, eski general Roberto Vannacci’nin liderliğindeki yeni bir partinin rekabetiyle karşı karşıya.
Avrupa da bu eğilimin dışında değil. Özellikle ABD yönetiminin sağcı siyasetçilere verdiği destek, bu siyasi hareketlerin güç kazanmasına katkı sağlıyor.

Göçmen karşıtlığı, AfD gibi aşırı sağcı partilerin güvenlikçi politikalarından biri.

Belgesiz Göçmenlerle Uluslararası İşbirliği Platformu’nda savunuculuk görevlisi olarak görev yapan Chiara Catelli, Euronews’e yaptığı değerlendirmede, “Son yıllarda hem geleneksel muhafazakar siyasetçiler hem de sol eğilimli siyasetçiler daha güvenlikçi bir söyleme doğru kademeli olarak yöneldi,” demişti.

“Liberaller giderek sağcılaşırken, sağcılar da aşırılaşıyor”

Özgen’e göre bu durum, AB ülkelerindeki ucuz işgücünün meşrulaştırılmasıyla bağlantılı:

“Aslında artık para konuşuyor her yerde, ve çok para: Güvenlik ve şiddet kıskacında tüm ülkeler. Artan savaş gelirleri, EU hükümetlerinin iştahını kabartıyor, en ucuz işgücünü en ucuza ve en kötü koşullarda çalıştırmak da meşrulaştırılıyor. Ev sahibi ülkelerdeki vatandaşlar da bunu sessizlikle karşılamayı öğrendi maalesef. Kendi refah dengelerinin bozulmasına ve kendi ülkelerinde olası şiddet olaylarına tahammülleri de yok. Sadece devletler değil, halklar da sağcılaştı. Kendisinden olmayan ve aksine söz sahibi olmak isteyen, politik olarak güçlenmiş, etnik ya da ekonomik olarak örgütlenmiş örgütlenmeye teşebbüs edebilmiş göçmen ve işçi kadar düşman hiçbir unsur yok artık. En büyük düşman onlar.

Öte yandan zımni bütçeler, karı artıracak yeni teknoloji, yeni enerji sistemleri vb. girdilerden müthiş para akışları dünyayı sallıyor. Devasa paralar, sanki paralar, vb. kapitalistlerin aç iştahını körüklüyor. Liberaller giderek sağcılaşırken, sağcılar da aşırılaşıyor”

Özgen, bu mekanizmanın yalnızca göçmen işçiyi değil yerli işçiyi de “insan dışı koşullarda” çalışmaya zorlayan bir “yeni kölelik sistemi” ürettiğini savunuyor.

İtalya ve Danimarka, AB kurumları liderlerine hitaben kaleme alınan ve 22 AB hükümeti tarafından imzalanan bir açık mektupta, “çok sayıda düzensiz göçmenin yasallaştırılması gibi çekim unsuru işlevi görebilecek tüm politikaların ele alınması” çağrısı yaptı.

Mektubu imzalamayan tek ülkeler, halihazırda AB Konseyi dönem başkanlığını yürüten İrlanda, İspanya’nın tarihi müttefiki Portekiz, sağcı göç politikalarını eleştiren Fransa ve Lüksemburg oldu.

Ceuta’dan önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez son Avrupa Konseyi toplantısında, özellikle ülkeye yasadışı yollardan girmiş yaklaşık yarım milyon göçmeni yasallaştırma planı nedeniyle, AB’li mevkidaşlarının eleştirileriyle karşı karşıya kalmıştı.

Ceuta’da ne olmuştu?

30 Temmuz 2026’da, Fas’ın kuzeyinden (Fnideq/Kastilyahan bölgesinden) 48 saatten kısa sürede yaklaşık 72-80 bin kişi Ceuta’ya (İspanya’nın Fas kıyısındaki özerk şehri) geçti. En az 141 kişi öldü.

Ceuta’ya yönelik düzensiz girişlerin ardından yaşanan göçmen ölümleri ve ardından gelen siyasi tepkiler, Avrupa’daki güvenlikçi söylemlerin arttığını gösteren nitelikteydi.

Madrid, başta Meloni hükümeti olmak üzere AB ülkeleri tarafından eleştirildi. Almanya, Danimarka, İsveç ve Finlandiya da AB’nin dış sınırları üzerindeki kontrolün hızla yeniden tesis edilmesini istemiş ve Schengen içinde kontrollerin geri getirilmesini gündeme taşımıştı.

Ceuta’daki bu olay, Sánchez hükümetinin Ocak 2026’da başlattığı toplu düzenli hale getirme (regularisation) programının, muhalefet ve 22 AB üye devleti liderince “çekim faktörü” olarak işaret edildi. Madrid, AB komisyonunun eleştirilerine rağmen 500 refakatsiz göçmen kızı ana karaya nakletmeye çalıştı. Ağustos sonunda yerleşik halk arasında protestolar büyüdü, göçmen çadır kampları ateşe verildi, Kızılhaç yardımı engellendi, ordu araçlarına taş atıldı.

Ceuta’da yaşananlardan önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez son Avrupa Konseyi toplantısında, ülkeye yasadışı yollardan girmiş yaklaşık yarım milyon göçmeni yasallaştırma planı nedeniyle, AB’li başkanların eleştirilerine maruz kalmıştı.

GÖÇ POLİTİKALARI

27 AB ülkesinde göçmen karşıtı yasa ve uygulamalar

Göç ve İltica Paktı’nın Haziran 2026’da yürürlüğe girmesiyle birlikte, birçok AB üyesi ülke kendi ulusal mevzuatını da sertleştirdi. Sınır kapatmalardan oturum izni kısıtlamalarına, gönüllü dönüş teşviklerinden AB dışı “geri gönderme merkezlerine” uzanan bir tablo.

Öne çıkan uygulamalar
🇸🇪 İsveç
~37.000 $ (350.000 SEK) Gönüllü olarak ülkeyi terk etmeyi kabul eden göçmene kişi başı ödenen “dönüş desteği”
  • Kalıcı oturum izni kaldırıldı: İzinler artık 3 yılda bir yenileniyor.
  • Zorunlu vatandaşlık sınavı: Dil ve toplum bilgisi sınavı şartı getirildi.
  • “Gönüllü dönüş” teşviki: Maddi destekle ülkeyi terke yönlendirme.
🇩🇪 Almanya
5 yıl Vatandaşlık için yeniden zorunlu kılınan ikamet süresi — 3 yıllık “hızlandırılmış vatandaşlık” kaldırıldı
  • Sınır kontrolleri genişletildi: 2015’te başlayan geçici kontroller sürdürülüyor.
  • Koruma statüsü baskısı: ~800 bin Suriyeli, vatandaşlık/yerleşim izni almadıkça sınır dışı riskiyle karşı karşıya.
  • Babalık tanıma denetimi: Oturum izni amaçlı babalık beyanları Yabancılar Dairesi onayına bağlandı.
🇩🇰 Danimarka
AB dışına gönderme Başvuru sahiplerini sonuçlanana kadar AB dışı ülkelere gönderen yasa kabul edildi
  • Süresiz oturum izni geri alınabiliyor: Ağır suça karışanlar için.
  • Sınır dışı işbirliği artırıldı: Suriye ve Afganistan yönetimleriyle.
  • AİHS’in gözden geçirilmesi talebi: İngiltere ile birlikte.
🇮🇹 İtalya
653,5 milyon € Arnavutluk’taki göçmen “geri gönderme merkezleri” için ayrılan bütçe
  • Arnavutluk modeli: Şingin/Gjader geri gönderme merkezleri, mahkeme kararlarına rağmen sürdürülüyor.
  • “Deniz ablukası” yasası: Düzensiz göçü denizden engelleme.
  • Peçe-burka yasağı teklifi: Meloni’nin partisinden.
🇫🇷 Fransa
12 → 4 Sınır dışı kararlarına karşı olası itiraz yolu sayısı bu şekilde azaltıldı
  • A2 Fransızca şartı: Çok yıllık ikamet kartı için dil düzeyi zorunluluğu.
  • Sosyal yardımlarda kısıtlama: Bazı sağlık/sosyal destekler daraltıldı.
  • Aranan listesi: Sınır dışı kararı olanlar için gündemde.
🇳🇱 Hollanda
%25 İşverenin göçmen işçinin maaşından konut kirası için kesebildiği azami oran (2028’de kaldırılıyor)
  • “Acil Mülteciler Yasası” reddedildi: Senato, aşırı sert bulunan bir tasarıyı geri çevirdi (Nisan 2026).
  • Düzensiz göçü suç sayma girişimi: Meclisten geçemedi, tartışma sürüyor.
  • PVV baskısı: Aşırı sağ parti, iltica paketinin daha da sertleştirilmesini istiyor.
🇦🇹 Avusturya
6 ay + 6 ay… Macaristan ve Slovenya ile iç sınır kontrolleri, “göç baskısı” gerekçesiyle defalarca uzatıldı
  • Kalıcı Schengen istisnası: Serbest dolaşım fiilen askıda tutuluyor.
  • Bulgaristan-Romanya Schengen’ine itiraz: Uzun süre geciktirdi.
  • AB dışı geri dönüş merkezleri: Almanya, Danimarka, Yunanistan, Hollanda ile ortak girişimde.
🇬🇷 Yunanistan
3 ay Girit ve Gavdos’a deniz yoluyla ulaşan sığınmacılar için iltica hakkının askıya alındığı süre (2025)
  • Kayıt yapılmadan sınır dışı: BMMYK, Avrupa Konseyi ve insan hakları örgütlerinden sert eleştiri aldı.
  • Savaş bölgelerine geri gönderme: Yemen, Sudan gibi ülkelere yönlendirme iddiaları.
  • Ana geçiş ülkesi statüsü: Ege/Balkan hattında ilk kayıt yükünü taşımaya devam ediyor.
🇵🇱 Polonya
2 ay Belarus sınırından gelenler için 2025’te getirilen iltica başvuru yasağı
  • 2021’den beri sınırda geri itme: Litvanya ve Letonya ile birlikte yasallaştırdı.
  • AB zorunlu kotalarına direniş: Vişegrad Grubu içinde en sert karşı çıkan ülkelerden.
  • Çekya ve İsviçre sınırında kontrol: Kaçakçılık gerekçesiyle sürdürülüyor.
🇭🇺 Macaristan
AB’nin en sert modeli Orbán hükümeti, sınır çitleri ve “ulusal egemenlik” söylemiyle göç karşıtı politikanın kurumsal örneği sayılıyor
  • Transit bölge / sınır çiti uygulamaları: Sırbistan sınırında yıllardır sürüyor.
  • AB kotalarını reddetme: Zorunlu dayanışma mekanizmasına en sert direnen ülke.
  • Avusturya-Slovenya ile ortak sınır kontrolü: Düzenli olarak uzatılıyor.
🇱🇹🇱🇻🇪🇪 Baltık ülkeleri
37 gün Litvanya’da geri itme öncesi kimlik/sağlık/güvenlik taramasının uzayabildiği azami süre
  • Litvanya: Geri itmeyi 2023’te yasallaştırdı, AB Paktı’na rağmen sürdürüyor; 2021’den bu yana 25 binden fazla geçiş engellendi.
  • Letonya, Estonya, Litvanya: 2021’de Belarus sınırından girenler için iltica yasağı çıkardı.
  • Ortak gerekçe: Belarus’un göçü “araçsallaştırdığı” iddiası.
🇫🇮 Finlandiya
31 Aralık 2028 Rusya ile kara sınırının tüm geçiş noktalarının kapalı tutulacağı tarih
  • 200 km tel örgü: Rusya sınırının kritik kesimine örülüyor.
  • “Hibrit saldırı” gerekçesi: Moskova’nın göçü sınıra yönlendirdiği iddiasıyla sınır kapatıldı.
  • Sınır güvenliği yasası: Araçsallaştırılmış göçe karşı sığınma başvurusu almadan geri çevirmeye izin veriyor.
🇪🇸 İspanya
111+ ölü 30 Temmuz 2026’da Ceuta’ya ~72-80 bin kişinin 48 saatten kısa sürede geçtiği krizde
  • Sert söylem, tartışmalı yönetim: Sánchez geçişleri “saldırı” olarak tanımladı; halkın yalnızca %14’ü yönetimi olumlu buluyor.
  • Ceuta/Melilla’dan ana karaya geçiş yasağı: AB Komisyonu tarafından teyit edildi.
  • Vox baskısı: Aşırı sağ, sınırın kalıcı askerileştirilmesini talep ediyor.
Ortak hat — “geri dönüş merkezleri” koalisyonu: Almanya, Danimarka, Avusturya, Yunanistan ve Hollanda, yasal kalış hakkı bulunmayan göçmenleri AB dışındaki üçüncü ülkelere göndermek için ortak bir yol haritasında anlaştı (Eylül 2026). Ceuta krizinin ardından ise İtalya ve Danimarka öncülüğünde Belçika, Almanya, Hollanda, Finlandiya, Çekya, Polonya, Litvanya, Slovenya, Slovakya, Hırvatistan, Bulgaristan, Romanya, Letonya, Estonya, Macaristan, İsveç, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın da imzaladığı ortak bir mektupla, iç Schengen sınır kontrollerinin güçlendirilmeye hazır tutulması istendi — yani neredeyse tüm AB üyeleri bu hatta bir şekilde yer aldı.
Diğer AB üyesi ülkeler
🇧🇪 Belçika

Ceuta sonrası sınır kontrolü mektubuna imza attı; iltica başvurularında AB ortalamasının üzerinde bir yük taşıyor, barınma kapasitesi krizi sürüyor.

🇨🇿 Çekya

Vişegrad Grubu üyesi olarak AB’nin zorunlu yeniden yerleştirme/dayanışma mekanizmasına tarihsel olarak karşı çıkıyor; Polonya ve İsviçre sınırında kontrol uygulamaları oldu.

🇸🇰 Slovakya

Vişegrad Grubu üyesi, “göçmen ülkesi olmak istemiyoruz” çizgisinde; Macaristan sınırında geçici kontroller uyguladı.

🇭🇷 Hırvatistan

Batı Balkan rotasının önemli geçiş ülkelerinden; sınırda geri itme uygulamalarıyla ilgili uzun süredir insan hakları örgütlerinin eleştirisini alıyor.

🇧🇬 Bulgaristan

Türkiye sınırındaki fiziki bariyer ve devriye uygulamalarını sürdürüyor; AB dış sınır bütçesinden pay alan ülkelerden.

🇷🇴 Romanya

Sınır güvenliği kapasitesini AB fonlarıyla güçlendiriyor; Schengen’e tam entegrasyon sürecinde göç kontrolü öne çıkan bir şart olarak öne sürülüyor.

🇸🇮 Slovenya

Avusturya ve Macaristan ile birlikte kaçak göçle mücadele gerekçesiyle iç sınır kontrollerini defalarca uzattı.

🇨🇾 Güney Kıbrıs

Nüfusuna oranla AB’nin en yüksek sığınma başvurusu yüklerinden birini taşıyor; Suriyeli başvurularının bir bölümünü “güvenli bölge” gerekçesiyle askıya aldı.

🇲🇹 Malta

Nüfusuna oranla en fazla sığınmacı kabul eden ülkelerden; AB’nin zorunlu dayanışma mekanizmasında esneklik/muafiyet talep ediyor.

🇮🇪 İrlanda

AB’nin ortak iltica alanına sınırlı katılımı var (opt-out); son dönemde sığınmacı barınma krizi nedeniyle iç tartışma ve göçmen karşıtı protestolar arttı.

🇵🇹 Portekiz

Göreli olarak daha ılımlı politikalarıyla biliniyor; ancak göçmen karşıtı Chega partisinin yükselişiyle iç siyasette tartışma büyüyor.

🇱🇺 Lüksemburg

Görece küçük ölçekli göç yükü; AB ortak politikalarını genel olarak destekleyen bir çizgide.

Büyük ve/veya son dönemde öne çıkan ülkeler ayrıntılı işlendi; kalan 12 ülke için bilgiler daha genel ve özetlenmiş düzeydedir — bu tablo, her ülkenin göç mevzuatının tam bir dökümü değil, genel eğilimi gösteren bir derlemedir.

Sanchez’in kendisi de sınırda düzeni sağlamak için güvenlik öncelikli bir dil benimsedi. Sol hükümetlerin bile göç konusunda sağcılarla benzer bir söylemi kullanmaya başlaması, AB’nin siyasi ağırlık merkezinin sağa kaydığını gösteriyor.


“İspanyol hükümeti, Ceuta halkının güvenliğini sağlamak için devletin tüm kaldıraçlarını, tüm kaynaklarını kullanacak” diyen Sanchez, kitlesel akını “İspanya’nın toprak bütünlüğünün ihlali” olarak nitelendirdi. Bu güvenlik odaklı söylemler, İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nden olan Sanchez’in çelişkili durumunu da ortaya koyarak sağ-sol ayrımı göçmen meselesinde anlamını yitirdiğinin bir örneği haline geldi.

Geri dönüş merkezleri gündemde

AB’nin göç politikasındaki sağa dönüş, haziranda Avrupa hükümetleri ve parlamenterler tarafından onaylanan yeni yasalarla pekişti. Bu paket daha sıkı gözetim önlemleri, serbest dolaşımın kısıtlanması ve üçüncü ülkelerde “geri dönüş merkezleri” kurulmasına imkân tanıyor.


Geri dönüş merkezleri, İtalya’nın Arnavutluk’ta başlattığı tartışmalı bir girişim. Bu merkezler, iltica başvuruları ile geri gönderme kararlarının AB sınırları dışında işlenmesi için tesisler kurulmasını öngörüyor. Hollanda ve Danimarka da bu yaklaşımın en hararetli savunucuları arasında.

Geri dönüş merkezlerine, Sánchez ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron karşı çıktı.

Yeni eğitim-öğretim yılı başladı:

Yoksulluk, müfredatta ideolojik dönüşüm ve artan eşitsizlik

Yeni eğitim-öğretim yılı, bugün başladı. Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak ve Diyarbakır’da sınıf öğretmenliği yapan Ayşe, yeni döneme hangi koşullarda girildiğini Niha+’a anlattı.

Fotoğraf: MEB

Okul öncesi ile ilkokul 1’inci ve ortaokul 5’inci sınıflar için düzenlenen Okula Uyum Haftası’nın ardından tüm kademelerde eğitim-öğretim bugün başladı.

Milyonlarca öğrenci sınıflara girdi, öğretmenler ders başı yaptı.

Peki, yeni eğitim-öğretim döneminde öğrencileri ve öğretmenleri neler bekliyor? Milyonlarca öğrenci ve binlerce öğretmen yeni eğitim-öğretim yılına hangi sorunlarla giriyor?

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Başkanı Kemal Irmak ve Diyarbakır’da sınıf öğretmenliği yapan Ayşe*, yeni eğitim-öğretim yılına dair Niha+’a değerlendirmelerde bulundu.

AKP iktidarı döneminde özel okulların sayısı katlandı

Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, Anayasa’nın 42. maddesinde “Türkiye’de eğitim, zorunlu eğitim ücretsiz ve parasızdır” dendiğini, ancak birçok meselede olduğu gibi bu meselede de yasaların olması gerektiği gibi uygulanmadığını söyleyerek başladı sözlerine.

AKP iktidarı döneminde özel okul oranının bütün okullar içinde yüzde 2’den yüzde 19,85’e çıktığını söyleyen Irmak, Beştepe’deki Eğitim Politikaları Kurulu’nda bulunan 12 kişiden üçünün özel okul patronu, sadece birinin eğitimci olduğunu ifade etti, “Madem Türkiye’de parasız, eşit, kamusal bir eğitim var, Anayasa’da da güvence altına alınmış, bunların izah edilmesi gerekiyor.” dedi.

“Niteliksiz ve gerici eğitim politikalarının her gün derinleşerek devam ediyor olması, okullarda temizlik meselelerinin sorunlu olması, biraz parası olan insanların çocuklarını devlet okuluna değil özel okula göndermesine neden oluyor” diyen Irmak, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eğitimde zirve yapmış ülkelere bakıldığında özel eğitim kurumu diye bir kurum yok. Yani özel okul yok. Her kademede eğitim devlet tarafından veriliyor, burada okuyan çocukların da her türlü eğitim gideri devlet tarafından karşılanıyor. Barınma, ulaşım, kırtasiye, bir öğün yemektir… Bunlar çok önemli şeyler. Gerçek anlamda kamusal ve parasız olan eğitimde bunlar sağlanır.”

”Liselerdeki giderler yüzde 63 artmış”

Bugün Türkiye’de ise giderlerin velilerin üstüne yüklendiğini söyleyen Irmak, “Üstelik okullardaki giderler, mesela ilkokulda bir yıl öncesine göre yüzde 51 artmış, ortaokullarda yüzde 43 artmış, liselerde yüzde 63 artmış” diye konuştu.

Irmak, bütün velilerin çocuklarının iyi eğitim alabilmesi için ya lise döneminde ya üniversite döneminde ya da üniversite bittikten sonra yüksek lisans döneminde çok ciddi paralar harcayarak çocukların iyi eğitim almasını sağlamaya çalıştıklarını ifade etti. Velilerin, çocukları üniversiteye gittiğinde dahi barınması ve beslenmesi için çok ciddi paralar harcadığını da aktaran Irmak, bazı isim yapmış devlet okullarının kayıt için velilerden ücret istediğini de söyledi:

“Veliler gittiklerinde rıza da sağlanıyor belli ölçülerde. ‘Bu okula çocuğunuzu yazdırmanız için 150 bin lira, 200 bin lira bağış yapmanız lazım.’ deniliyor. Götürüp özel okula 700-800 bin lira vermektense çocuklarını devlet okuluna götürüp bu parayı veriyorlar.”

“Tek inanç, tek din varmış gibi…”

Irmak, eğitimdeki ideolojik dönüşümün 2012-2013 eğitim-öğretim yılında 4+4+4 uygulamasının gelmesiyle birlikte başladığını, o dönemde müsteşar olan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in de bu dönüşüm süreçlerinde görev aldığını söyledi.

“O dönemle birlikte okul müdürleri değişti. Okul müdürleri iktidara yakın sendikalardan seçildi. Müfredat değiştirildi. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli hayata geçirildi. Şimdi de bütün bu dönüşümleri hayata geçirebilmeleri için Eğitim Akademileri kuruldu.”

Irmak, “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Saygılıyım” (ÇEDES) uygulamasının ise başlı başına bir problem olduğunu söyledi. İsmine karşın hiçbir çevre problemiyle ilgilenmediklerini, ÇEDES’in programının, planının, uygulama alanlarının neredeyse tamamının Diyanet İşleri Başkanlığı’na, bir kısmının da Gençlik ve Spor Bakanlığı’na ait olduğunu söyledi.

Irmak, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin de bahsettiği ideolojik dönüşümde önemli bir uğrak olduğunu ifade etti:

“Geçtiğimiz son iki yılda bu ülkede sadece bir tek inanç, bir tek din varmış gibi ‘Maarifin Kalbinde Ramazan’ diye uygulamaya başladılar. Ama normalde laik ve demokratik bir ülkede, bizim Anayasamızda da bu yazılı, devlet bütün inançlara eşit mesafede durmalı. Herhangi bir inancın, inanç ritüellerini okulda destekleyen, öne çıkaran bir yaklaşım içinde olmaması lazım ama bunlar da maalesef yapılıyor, yapılmaya devam ediliyor. Bunlar hem okullarda huzuru bozan hem ülkemiz gençliğini bilimsel bir eğitimle geleceğe taşımak yaklaşımı içinde olmayan uygulamalar.”

Bakan Tekin: MESEM’lerde 37 öğrenci hayatını kaybetti

DEM Parti Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun MESEM’ler ve çocuk ölümlerine ilişkin soru önergesini yanıtlayan Yusuf Tekin’in, 2025 ve 2026 yıllarında 37 öğrencinin yaşamını yitirdiğini açıkladığını aktaran Irmak, bu sayının kamuoyunun bildiği 22-23 öğrenciden çok daha fazlası olduğunu, bakanın 9 bin 950 de “kaza” yaşandığını ifade ettiğini söyledi.

Irmak, ayrıca MESEM’lerde birçok kız çocuğunun da tacize uğradığının basına yansıdığını hatırlattı.

“Çocukları şiddete yönelten olguları ortadan kaldırmadığınız sürece bu sorunun üstesinden gelemezsiniz”

Okulların yaşadığı güvenlik krizine dair ise “Okulun önüne bir güvenlik koyarak bu sorunu çözemezsiniz. Şiddete sebep olan, çocukları şiddete yönelten olguları ortadan kaldırmadığınız sürece bu sorunun üstesinden gelemezsiniz. Ama meseleye pedagojik yaklaşmayan, bilimsel yaklaşmayan, bilimi neredeyse okulların kapı dışına atmaya çalışan bir iktidardan maalesef bunları beklemiyoruz. Umarım bu tür olaylar yaşanmaz.” dedi.

Fotoğraf: Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak

“Öğretmeni bir özne olmaktan çıkaran eğitim anlayışının zaten başarılı olma şansı yok”

Irmak, öğretmenlerin norm fazlası nedeniyle baskıya uğradığını ifade etti. “Plansızlık yüzünden bir ilde 12.000 öğretmen açığı var, bir ilde işte 3.000-4.000 öğretmen fazlası var. Bütün bu plansızlıklar sonucunda fazla olan öğretmenler baskı altına alınıyor, istemleri dışında başka yerlere gönderiliyorlar. Öğretmeni itibarsız bırakan, öğretmeni bir özne olmaktan çıkaran eğitim anlayışının zaten başarılı olma şansı yok. Öğretmendir eğitim alanında en temel özne.” diye konuştu.

“Bilimsel ve laik eğitim ilkelerinden uzaklaştırılan uygulamalara son verilmesini istiyoruz”

Irmak, sendikası Eğitim Sen’in taleplerini ve mücadele zeminini şöyle özetledi:

“Biz aynı zamanda laik, parasız, demokratik, bilimsel, cinsiyet eşitlikçi, ana dilinde, karma bir eğitimi hayata geçirilmesi için mücadele ediyoruz. Zaten eğer bu saydığımız başlıklara uygun bir milli eğitim politikası hayata geçirilirse kimse sorun yaşamaz. Karma, parasız, bilimsel, demokratik, cinsiyet eşitlikçi ve ana dilinde diyoruz. Bu yaklaşımdan uzak olunması, problemlerin temelini oluşturuyor.

Bütün eğitim emekçilerinin bir kere ücretleri yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmasını talep ediyoruz. Sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik başta olmak üzere bu güvencesiz istihdam uygulamalarına son verilmesini istiyoruz. Her okula ihtiyacı oranında doğrudan yeterli bütçe ayrılmasını istiyoruz. Tüm öğrencilere en az bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek istiyoruz. Bu çok önemli bir şey, bunun mücadelesini Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu ile birlikte de sürdürüyoruz. Çocukların temel kırtasiye ve eğitim materyallerinin ücretsiz karşılanmasını istiyoruz. Kayıt parası, zorunlu bağış gibi uygulamalardan vazgeçilmesini istiyoruz. Okul servis ve ulaşım giderlerinin kamusal olarak desteklenmesini istiyoruz. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli başta olmak üzere bilimsel ve laik eğitim ilkelerinden uzaklaştırılan uygulamalara son verilmesini istiyoruz. Bu gibi başlıklarda mücadelemizi sürdüreceğiz.

Bütün bu sorunlar varken bakan öğretmenlerin ne giyeceğiyle ilgileniyor, önlük giydirmeye çalışıyor. Aslında eğitim sorunlarının üstünü kapatmaya, manipüle etmeye dönük hamlelerle uğraşıyor.”

“Her şeye rağmen sorunsuz bir eğitim-öğretim yılı diliyoruz. Çocukların şiddete, ayrımcılığa uğramadığı, okullara aç gitmediği, öğretmenlerin güvence içinde ve itibarlarının kendine iade edildiği bir eğitim-öğretim yılı diliyoruz bütün çocuklarımıza, öğrencilerimize, öğretmenlerimize ve velilerimize.” diyerek sözlerini noktaladı.

“Şimdiki model kalabalık sınıflar için uygun değil”

Diyarbakır’da sınıf öğretmenliği yapan Ayşe, “2008 yılından itibaren sahada aktif görev alan 2014 yılı itibariyle milli eğitim bünyesinde sınıf öğretmeni olarak çalışan biri olarak; üniversiteye yerleştiğim yıl olan 2008’den günümüze 7 milli eğitim bakanı ve 3 farklı eğitim müfredatına bağlı çalıştığımı söyleyebilirim.” diyerek sözlerine başladı.

Son değişikliğin ise 2024-2025 eğitim-öğretim yılında uygulanmaya başlanan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli olduğunu ekledi.

Kendisine göre eğitim modelindeki en büyük eksikliğin pilot uygulamanın yapılmamış olması olduğunu söyleyen Ayşe, pilot uygulama yapılmadığı için eksiklikler ve bunlara karşı alınacak önlemlerin tamamen öğretmenin kriz yönetimine bağlı olduğunu belirtti, “Bu durum hem zaman hem emek kaybı demek.” dedi.

“Bir diğer eksiklik şimdiki modelin kalabalık sınıflar için uygun olmayışı.” diyen Ayşe, kendilerine verilen eğitimin “yüzeysel” ve “pratikten kopuk” olduğunu, yıllarca uygulanması planlanan bir modelin 2-3 günlük seminerlerde, slaytlarla anlatılmaya çalışıldığını söyledi.

Şu örneği verdi:

“Modele göre ilkokul sınıf mevcudu 30-35 arası olmalı ancak uygularken istenen etkinlikler verilen sürelere göre sınıfın en fazla 20-25 olması gerektiğini gösteriyor. Pilot uygulamalar yapılsaydı bu sonuçlara zaten ulaşılacaktı. 2025-2026 yılında okuttuğum 1. sınıf mevcudum 50’ye yakındı. Umarım en kısa sürede revizyona gidilir.”

Ayşe, “İlkokul dönemindeki öğrenciler somut olanı anlar. Müfredatta pedagojik uyumsuzluk var. Soyut ve felsefi kökenli değerler eğitimini 6-10 yaş arasına anlatacak kaynak eksikliği, yöntem yetersizliği çok fazla.” diye konuştu.

Etkinliklerin güzel olduğunu ancak fiziki alt yapılarının olmadığını söyleyen Ayşe, sınıfların kalabalık olduğunu ve sıra düzenini değiştirip etkinliği yapacak yeterli alan olmadığını, etkinliklerin uygulamaya uygun olmayışının çocukları da üzdüğünü ifade etti.

“Öğrenciler olumsuz etkilenmesin diye etkinlikleri gruplara bölerek yaptırmaya başladım. Evde yapmaya uygun olanları hafta sonu etkinliği olarak veriyorum. Bu şekilde her öğrenci en az bir etkinlik yapmış oluyor zamandan biraz kazanmış oluyoruz.”

“Belirsizlik yaşadığım çok fazla konu var”

Ayşe, bu dönemki sınıfı hakkında şunları söyledi:

“Bu dönem tekrar 1. sınıf okutacağım. Bağlar ilçesinde, göçmen ailelerin yaşadığı bir bölge. Sınıfımın şu an mevcudu 10’u göçmen öğrenci olmak üzere toplam 30 öğrenci. Okulun fiziki koşulları gayet iyi ancak bölge dezavantajlı bir bölge. Belirsizlik yaşadığım çok fazla konu var.”

Ailelerde ya tek çalışan var ya da çalışan olmadığını, çok fazla parçalanmış aile olduğunu, göçmen öğrenci ve veliyle aralarında ciddi bir iletişim eksikliği olduğunu, olacağını söyleyen Ayşe, bir diğer problemin de göçmen öğrenciler ve yerli öğrenciler arasında yaşanan şiddet olayları olduğunu belirtti.

“Okul forması ve okul ihtiyaçları en uygun yerlerden alınsa bile 4500-5000₺ civarı.” diyen Ayşe, bahsettiği rakama ayakkabı, mont ve beslenme ihtiyacını bile dahil etmediğini söyledi. Sözlerini şöyle noktaladı:

“Öğrencilere kırtasiye malzemesi okul forması sosyal devlet anlayışıyla ücretsiz verilmeli. En az bir öğün sağlıklı gıda ücretsiz dağıtılmalı.”

*: Öğretmenin ismi güvenlik sebebiyle değiştirilmiştir.

Tutuklu gazeteci Pınar Gayıp ilk duruşmada tahliye edildi

Şubat ayında sosyalistlere yönelik operasyonda gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü Pınar Gayıp bugün ilk kez hakim karşısına çıktı. Gayıp, yaklaşık 8 aylık tutukluluğunun ardından adli kontrolle tahliye edildi.

Fotoğraf: Hikmet Adal / bianet

Şubat ayında gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü Pınar Gayıp bugün ilk kez hakim karşısına çıktı.

İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi, Gayıp’ın yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrolle tahliyesine karar verdi.

Emek Partisi (EMEP) Genel Başkan Yardımcısı ve Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca ile çok sayıda gazeteci takip ettiği duruşmada salonun dolduğu kaydedildi.

Gayıp, savunmasını yapmak için duruşmaya Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nden getirildi. Savcının hakkındaki suçlamaları gazetecilik faaliyetleri nedeniyle oluşturduğunu belirtti.

İddianameyi beş buçuk ay sonra gördü

Gayıp, “Ben yedi buçuk aydır bu haberleri yaptığım için tutukluyum” diyerek gözaltı ve tutuklama sürecini anlattı.

İfadesi alınmadan mahkemeye sevk edildiğini, savcıyı görmeden tutuklandığını söyleyen Gayıp, tutukluluk incelemelerinde aylar boyunca neyle suçlandığını anlamaya çalıştığını belirtti.

Gayıp, iddianamenin tutuklanmasından yaklaşık beş buçuk ay sonra kendisine ulaştığını belirterek dosyada yer alan tanık anlatımlarına değindi. Anlatımlarda gazeteciliğinin vurgulandığını belirten Gayıp, yaptığı işin kamusal olduğunu ve kanıtlamak için tanık anlatımlarına gerek olmadığını belirtti.

Duruşma savcısı, Gayıp’ın tutukluluk halinin devamını talep ederken, mahkeme heyeti Pınar Gayıp’ın yurt dışına çıkış yasağı olmak şartıyla tahliyesine karar verdi.

Davanın bir sonraki duruşması 7 Aralık saat 10.15’te görülecek.

İki gazeteci hala tutuklu

Gayıp ile aynı soruşturma kapsamında tutuklu bulunan ETHA çalışanı gazeteciler Nadiye Gürbüz’ün duruşması yarın (15 Eylül), Elif Bayburt’un duruşması ise 17 Eylül’de görülecek.

Gayıp’ın duruşması öncesinde Çağlayan Adliyesi önünde tutuklu gazeteciler için yapılan basın açıklamasında şu sözlere yer verildi:

“Pınar’ın, Nadiye’nin ve Elif’in tutsaklığı da bu nedenle yalnızca üç gazetecinin özgürlüğünün gaspı değildir. Bu saldırı, halkın gerçeklerini yazan, ezilenlerin sözünü büyüten sosyalist gazeteciliğe yöneliktir.


Bu saldırılar yeni değildir. Bu topraklarda halktan, ezilenden ve emekçiden yana gazetecilik yapanlar dün de hedef alındı. Apê Musa, Gurbetelli Ersöz, Metin Göktepe, Hrant Dink ve daha nice gazeteci, halkların ve ezilenlerin gerçeklerini yazdıkları, egemenlerin suçlarını ve yalanlarını teşhir ettikleri için saldırıların hedefi oldu. Bugün Pınar, Nadiye ve Elif’in tutsaklığı da bu saldırı tarihinin devamıdır.


Dün gazetecileri katlederek, işkence ederek susturmaya çalışanlar, bugün sosyalist gazetecileri tutuklayarak aynı hakikat mücadelesinin önünü kesmek istiyor. Ancak biliyoruz: Gazetecilerin kalemini susturmak, halkların yaşadığı gerçekliği ortadan kaldırmaz.
Biz de buradan bir kez daha söylüyoruz: Göreceğiz, yazacağız, duyuracağız.”

“Gözyaşı Kapısı” petrole kapanıyor: Husiler’den Babülmendep’e abluka

Afrika ile Arap Yarımadası’nı birbirinden ayıran ve petrol ticaretinde Hürmüz Boğazı’na alternatif olan Babülmendep Boğazı, Eylül 2026 itibarıyla fiilen Husilerin kontrolüne geçti.

Temmuz 2026’da Babülmendep Boğazı’nda Suudi Arabistan’a yönelik ilan edilen deniz ablukası Eylül 2026 itibarıyla Yemen’de de facto (fiili) yönetimi elinde tutan Husilerin(Ensarullah Hareketi) sahil şeridinde başlattığı kara harekatıyla somut bir askeri denetime dönüştü.

10 Eylül 2026 tarihinde boğaza stratejik mesafede bulunan liman kenti Muha’nın Zübab ilçesinin ve Perim Adası ile Haniş Adaları’nın denetim altına alınmasıyla ilerleyen süreç, boğazın kontrolünü mümkün kılan tepelere sıçrayarak ve yayılarak sürüyor. Yemen hükümeti Muha’nın düşüşünü Reuters’a doğruladı.

Husi ilerleyişinde başka kritik bir halka ise 11 Eylül’de Babülmendep’in girişindeki küçük volkanik ada Mayun’un ele geçirilmesi oldu. Boğazı ikiye bölen bu adayı kontrol eden güç, geçen her gemiye karşı stratejik bir üstünlük kazanıyor.

Babülmendep, “Gözyaşı Kapısı” anlamına geliyor. Tehlikeli seyir koşulları nedeniyle bu isimle anılıyor. Boğaz, Arap Yarımadası’ndaki Yemen ile Afrika kıyısındaki Cibuti ve Eritre arasında bulunuyor.

Al Jazeera’ya konuşan Avusturyalı siyasetçi Wolfgang Pusztai, Muha’nın alınması durumunda Husilerin Yemen’in Kızıldeniz’e erişimini tamamen keseceğini ve dolayısıyla Babülmendep’i daha kolay kontrol edeceğini ifade etti. Boğazın 20 kilometrelik enini vurgulayan Pusztai, boğaz etrafındaki taktiksel mevzileri ele geçirmenin Kızıldeniz seyrüseferini füzeye gerek kalmadan kitleyecek stratejik bir ilerleme olarak değerlendirdi. Husilerin avantajlı konumunun ise başta Suudi Arabistan olmak üzere uluslararası ticareti baltalayacağını ekledi.

Bölgede askeri gerilim tırmanırken, liman şehri Muha’da geçimini denizden sağlayan ve zaten yıllardır savaşla yaşayan insanlar ateş hattında kaldı. Yaklaşık 1400 Yemenlinin Cibuti’ye kaçtığı bildirildi.

Hürmüz’den sonra sıra Babülmendep’te

Yemen ve Cibuti arasında bir rota sunan ve Orta Doğu’dan gelen petrolün büyük bir kısmını taşıyan boğazın önemi, ABD ile İran arasındaki savaştan dolayı Hürmüz Boğazı’nın kullanılamamasıyla artmıştı. Bu rotanın da devre dışı kalmasıyla gemilerin Ümit Burnu’na yönelmesi ve dolayısıyla maliyetlerin daha da artması bekleniyor. Brent petrol 100 doları gördü.

Bölgedeki uzmanlar, durumu Husilerin deniz ticaretinde tekelleşme çabası olarak okuyor. Husiler yalnızca gemilere saldırmıyor, aynı zamanda boğazdan hangi gemilerin geçeceğine, kimlerin saldırıya uğrayacağına veya imtiyaz göreceğine karar veriyor. Bu da boğazı askeri bir cephe olmaktan çıkarıp siyasi bir kaldıraç haline getiriyor.

Savaş kıyıya vardı

Yemen’deki kriz, 10 yılı aşkındır sürüyor. 2014 senesinde halk öfkesini arkasına alan Ensarullah hareketi, başkent Sana’yı kontrol altına aldı ve ardından güneye ilerledi. Çatışmalar ardından Nisan 2022’de Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanan ateşkes, tarafların siyasi anlaşma sağlamadığı için ne savaş ne barış ortamı oluşturulabildi.

2023’te Gazze’ye yapılan saldırılarda Filistin halkıyla dayanışma gerekçesiyle Kızıldeniz ve Babülmendep’ten geçen İsrail, ABD ve İngiltere bağlantılı ticari gemileri füze ve İHA’larla hedef almaya başladı.

Çatışmaların fitilini ateşleyen son gelişme, Suudi Arabistan’ın Sana’daki havalimanına yönelik hava saldırısı oldu. Husiler, Babülmendep ablukasını doğrudan bir misilleme eylemi olarak duyurmuştu: “Kuşatmaya kuşatma, tırmandırmaya tırmandırma” diyerek 20 Temmuz’da Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukasını ilan etti.

Bugün ise, Husi kaynakları Suudi güçler Muha şehrinden çekilince şehir yaşamının normale döndüğünü iddia ediyor. AFP’nin haberine göre ise çocuklarıyla kaçan insanlar şehirde tek bir ev bulamadığı, sığınak bile kalmadığını söylüyor.

Türkiye ve Pakistan beklemede

Bu süreçte 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’nın durumu merak konusu. Anlaşmaya göre üç ülkeden birine yönelik saldırı, diğer üye ülkelere yapılmış sayılacak. Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik ambargosuna karşı Türkiye ve Pakistan henüz harekete geçeceğini net olarak duyurmadı.

İslamabad, İran’dan Husiler üzerindeki etkisini kullanmasını ve saldırıların durdurulmasını sağlamasını istedi. İran ise Husileri kontrol etmediğini belirtti. Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, yaptığı açıklamada Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların devam etmesi halinde üç ülkeyi kapsayan güvenlik anlaşmasının devreye girebileceğini söyledi.

Anlaşmanın Türkiye cephesinde ise Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Suudi Arabistan’dan mevkidaşı Faysal bin Ferhan Al Suud ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi.

Pakt, Riyad tarafından yürürlülüğe sokulmadığı için henüz Türkiye ve Pakistan harekete geçmedi.

Husiler kimdir?

7 Ekim’den bu yana devam eden Filistin-İsrail çatışmaları tırmanırken, ‘bölgesel savaş’ riski de her geçen gün artıyor. 31 Ekim’de ‘Filistin direnişine destek için’ İsrail’i balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef alan Yemen’deki Husiler hakkında bilinenleri derledik.

Yemen’de faaliyet gösteren Ensarullah Hareketi ya da Husiler, ismini kurucusu olan Hüseyin Bedreddin el-Husi’den almıştır. Husiler, ülke nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturduğu tahmin edilen Şiiliğin Zeydilik koluna mensuptur.

Zeydiler, Yemen’in Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetine girdiği 1538’den 1918’e kadar çeşitli aralıklarla Osmanlılar ile mücadele etti. Osmanlı’nın 1918’de Yemen’den çekilmesinin ardından Zeydiler, 1970’e kadar bölgede hâkimiyetini sürdürdü.

1962-1970 yılları arasında ise kraliyet yanlısı Zeydiler, Mısır ordusu destekli Abdullah es-Sellal liderliğindeki cumhuriyetçilerle savaştı. Savaş, cumhuriyetçiler tarafından kazanılsa da Mısır lideri Cemal Abdünnâsır ordusunun binlerce asker kaybetmesinden hareketle, Kuzey Yemen’deki isyancılara yönelik müdahalesini “Mısır’ın Vietnam’ı” olarak nitelendirdi.

Zeydilerin önde gelen kabilelerinden Husiler ise 1979’daki İran İslam Devrimi’nden etkilenen bir gruptu. Çoğunlukla Amran ve Saada bölgelerinde bulunan Husi kabilesinin önderleri Bedreddin el-Husi ve oğlu Hüseyin el-Husi bir süre İran’da yaşadı.

1990’ların başında Hüseyin el-Husi liderliğinde kurulan Ensarullah Hareketi, 1990-2012 yılları arasında Yemen Cumhurbaşkanlığı yapan Ali Abdullah Salih’e karşı aktif bir mücadele yürüttü.

2004 yılında Hüseyin el-Husi’nin Yemen ordusu tarafından öldürülmesinin ardından başlayan Husi isyanı çeşitli aralıklarla 2011’e kadar sürmüş, bu tarihte Arap Baharı’nın da etkisiyle geniş katılımlı bir halk isyanına dönüşmüş ve 21 Şubat 2012’de Ali Abdullah Salih’in başkanlığı bırakmasıyla sonuçlandı.

Husiler ve Suudiler

Salih’in yerine yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi’nin gelmesi ülkedeki ateşi söndürmezken, 2014 Husilerin öncülüğündeki protesto dalgasına güvenlik güçlerinin müdahalesi üzerine çatışmalar başladı. Süreç, Husilerin 21 Eylül 2014’te başkent Sana’yı ele geçirip yönetimi devralmasıyla sonuçlandı.

Yemen’in kuzey komşusu Suudi Arabistan, İran tarafından desteklendiği gerekçesiyle Husilere karşı Mart 2015’te operasyonlara başladı. Bu süreçte Husiler, kısa süreliğine ele geçirdikleri ülkenin güneyindeki ‘başkenti’ olan Aden’den çıkarıldı. Yine de Husiler bu süreçte birçok kez Suudilere ait sınır karakollarına operasyon düzenledi, petrol tesislerini füzeler ve insan hava araçlarıyla hedef aldı.

Kim nereye hakim?

Husiler, başkent Sana ve çevre vilayetleri Zemar, İbb, Reyme, Mahvit ve Amran’ın yanı sıra Sada, Hacce ve Hudeyde vilayetlerinin merkezi ile Beyda ve Cevf’in bir bölümünü elinde bulunduruyor.

Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçleri ve Yemen Başkanlık Konseyi, ülkenin güneybatısında Taiz vilayetine bağlı stratejik Babu’l Mendeb ilçesinden Umman sınırına kadar uzanan Arap Denizi kıyısındaki sahil kentlerinin tümünde kontrolü elinde bulunduruyor.

Geçici başkent Aden başta olmak üzere güneydeki Taiz, Ebyen, Lahic, Hadramevt, Mahra vilayetlerini denetiminde tutan bu güçler, ayrıca ülkenin petrol zengini Marib kentinin yanı sıra Cevf’in bir kısmı ile Dali ve Şebve illerini kontrol ediyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Aden yönetimine paralel olarak farklı isimler altında eğitip desteklediği Güney Geçiş Konseyi’ne bağlı güçler, ülkenin batı kesiminde Taiz’in sahil ilçelerinden başlayıp güneydeki Aden, Ebyen, Şebve ve Hadramevt’in kıyı bölgelerinde aktif olarak öne çıkıyor.

Yemen’deki çatışmalarda taraflardan biri de El-Kaide. Arap Yarımadası’nın en güçlü yapılanmalarından birine sahip örgüt, ağırlıklı olarak çöl bölgeleri ve bazı sahil kentlerinde etkinliğini sürdürüyor.

6 aylık ateşkes ve insani durum

Birleşmiş Milletler himayesinde taraflar, 2 Nisan 2022’de ateşkese vardı. Altı ay süren ateşkes, 2 Ekim 2022’de sona erdi. O günden bu yana çatışmalar düşük yoğunlukta da olsa devam ediyor.

Yıllardır süren çatışmalarda yaklaşık 377 bin kişi yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler’in 19 Nisan 2023 tarihli raporuna göre, Yemen nüfusunun üçte ikisinden fazlası (21,6 milyon kişi) insani yardıma ihtiyaç duyarken, 2 milyonu çocuk (nüfusun yüzde 14’ü) olmak üzere 4,5 milyon kişi ülke içinde yerinden edildi.

Savaş, ülkedeki ekonomik krizin büyümesine ve kıtlığın tetiklenmesine yol açtı.

BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) 12 Aralık 2022 tarihli raporuna göre, yaklaşık 2,2 milyon Yemenli çocuk yetersiz beslenme ve aşı yokluğu nedeniyle kolera ve kızamık gibi hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesi yaşıyor ve bunların yarım milyondan fazlası 0-5 yaş grubunda.

Kaynakça:

LGBTİ+’lara dönük operasyonlara tepkiler: “12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!”

LGBTİ+ derneklerine, mekanlarına ve aktivistlere dönük operasyonlara siyasetçiler, hukukçular, siyasi partiler ve hak savunucuları tepki gösterdi. Yapılan açıklamalarda operasyonun siyasi olduğu ve LGBTİ+ varlığının hedef alındığı söylendi.

Bugün gece saatlerinde polis LGBTİ+ derneklerine, mekanlarına ve aktivistlere dönük “Ailem Güvende” adı altında eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda operasyonların 5 il merkezli ve toplam 15 ili kapsadığını; 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik adli işlemlerin gerçekleştirildiğini duyurdu.

LGBTİ+ dernekleri, aktivistler ve mekanlara yönelik operasyonlara siyasetçiler, hukukçular, siyasi partiler ve hak savunucuları tepki gösterdi.

DEM Parti Kadın Meclisi: Saldırılara asla sessiz kalmayacağız!

DEM Parti Kadın Meclisi “LGBTİ+ derneklerini, hak savunucularını ve dijital yayın mecralarını hedef alan gözaltı, arama, el koyma ve erişim engelleme saldırılarını kabul etmiyoruz.” dedi.

Açıklamanın devamında şöyle denildi:

“‘Ailem Güvende’ isminin verildiği bu operasyon, adından da anlaşılacağı üzere toplumu tahakküm altına alma operasyonudur. Tekçi ve cinsiyetçi politikaların ısrarla sürdürüldüğünün açık bir kanıtıdır.

Kadınlar her gün, “güvenli” denilen ailelerin içerisinde şiddete maruz bırakılmakta, katledilmektedir. Farklı cinsel kimlikler bu ülkenin, ailelerin ya da toplumun güvenlik sorunu değildir.

Asıl güvenlik sorunu; kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarını tehdit eden şiddet, cezasızlık ve ayrımcılıktır.

Hak savunucularını susturarak, nefret suçlarını körükleyerek, yayınları engelleyerek ve örgütlenme özgürlüğünü hedef alarak toplumu güvende tutamazsınız.

Adalet, bir kişi veya zümre için değil, herkes için olmalıdır. Adalet Bakanlığı’nın görevi hak savunucularını, gazetecileri, LGBTİ+’ları ve demokratik örgütlenmeleri baskı altına almak değil; herkesin hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.

Toplumun güvenliği, baskıyla ve yasaklarla değil; eşitlik, özgürlük, adalet ve yaşam hakkının güvence altına alınmasıyla mümkündür.

Bir arada ortak ve eşit yaşamın savunucuları olarak LGBTİ+’lara yönelik saldırılara asla sessiz kalmayacağız!

Gözaltılar derhal serbest bırakılmalıdır!

Herkes için adalet, herkes için özgürlük, herkes için eşit yaşam!”

DEM Parti Milletvekilleri Saki ve Konukçu devletin “cezasızlık politikasına” tepki göstererek sosyal medya hesaplarında birer açıklama yaptılar.

DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki, X hesabından yaptığı paylaşımda “Uydurma suçlarla insanlara, dayanıştıkları mekanlara saldırıyorsunuz.” dedi.

“Hedef aldığınız derneklerin, insanların ortak noktası sizin dayattığınız aileci, ahlakçı ve nefret üreten politikalara karşı çıkmaları.” diyen Saki, “aileyi koruma” adı altında iktidarın toplumu tek bir yaşam biçimine daraltmak, LGBTİ+’ları hedef göstermek ve hakları için mücadele edenleri kriminalize etmek istediğini ifade etti.

DEM Parti İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu da iktidarın “aileyi korumak” adı altında iktidarın kadınların ve LGBTİ+’ların katledilmesinin önünü açtığını, cezasızlık politikaları ile bunu teşvik ettiğini söyledi.

“Nefrete inat yaşasın hayat!” dedi.

İHD: 12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!

İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi LGBTİ+ Komisyonu, operasyonlara karşı yaptığı açıklamada “12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız.” dedi.

Yaşanan tablonun bir adli soruşturma değil “aileyi ve çocukları koruma” söylemi üzerinden toplumu tekçi bir aile modeline zorlayan, LGBTİ+’ları ve bağımsız sivil toplumu tasfiye etmeyi amaçlayan siyasi bir operasyon olduğunu söyleyen İHD, “12 Eylül’ün dernekleri kapatan, yayınları yasaklayan ve farklı olanı düşmanlaştıran devlet aklı bugün ‘Ailem Güvende’ adıyla sürdürülmektedir.” diyerek “süreklilik” vurgusu yaptı.

“LGBTİ+’ların, HIV ile yaşayanların ve hak savunucularının yanındayız! 12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!”dedi.

Yeni Partili Gökçen: Toplumsal barışa zarar veriyor

Yeni Parti İzmir Milletvekili Gökçe Gökçen ise tepkisini şu sözlerle aktardı:

“LGBTİ+ hakları savunucularının hedef alınması, aynı anda hem kimliklerin ve varoluşun cezalandırılması hem de meclisten geçirilememiş iki yasanın birden uygulamaya konmasıdır. Etki ajanlığı yasası geçmedi, eşcinselliğe özendirme (!) yasası geçmedi.”

“Başka ülkelerde yazılmış ve planlanmış nefret kampanyalarının ucuz bir kopyala-yapıştır örneği ülkemizde sergilenmekte ve toplumsal barışa büyük bir zarar vermektedir.”

“Dinlediğiniz grubun yasaklanması, konserine gideceğiniz sanatçının hedef gösterilmesi, çocuğunuzun bakanlık tarafından iş cinayetlerine teslim edilmesi, oy verdiğiniz kişinin tutuklanması ve bu derneklere yapılan operasyon birbirinden bağımsız değildir: aksine, biri için yaratılan meşruiyet bir diğeri için güç sağlamaktadır. Dolayısıyla bütüncül bir hak ve özgürlük mücadelesi bugünlerde hayatidir ve gerçekten de bir haysiyet mücadelesidir.”

Karaca: Adalet Bakanı nefret ve ayrımcılığı körüklüyor

EMEP Genel Başkan Yardımcısı ve Antep Milletvekili Karaca, “Bir Adalet Bakanı düşünün ki; anayasal örgütlenme hakkını kriminalize ediyor, nefret ve ayrımcılığı bizzat körüklüyor, nefret ve düşmanlığın devlet eliyle büyütülmesine öncülük ediyor!” ifadeleriyle Akın Gürlek’e tepki gösterdi.

Operasyonların toplumu “makbul aile” ve “makbul yurttaş” kalıbına sokmak için yapıldığını ifade eden Karaca, “LGBTİ’lerin yaşam ve örgütlenme hakkını savunmak, bu ülkede herkesin haklarını ve özgürlüğünü savunmaktır.” dedi.

Karaca; nefret siyasetine, baskıya ve örgütlenme hakkının gaspına karşı yaşam hakkını, eşitliği, anayasal özgürlükleri ve örgütlenme hakkını savunmaya devam edeceklerini söyledi, gözaltına alınanların serbest bırakılmasını talep etti.

ÖHD ve ÇHD de operasyonlara tepki gösterdi

Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) gözaltıların ifade ve örgütlenme özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlükler açısından ihlal niteliğinde olduğunu söyledi.

Operasyonların 12 Eylül Darbesi’nin yıl dönümüne denk geldiğini hatırlatan ÖHD, yaşananlar için “Devletin farklı kimlik ve yaşam biçimlerine yönelik baskı ve kriminalizasyon pratiklerinin hala ne kadar canlı olduğunu hatırlatmaktadır.” dedi.

“LGBTİ+ haklarını savunmak suç değildir. Tam aksine demokratik toplumun gereğidir.” diyen ÖHD, gözaltı ve baskı uygulamalarına son verilmeli çağrısı yaptı.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi de X hesabından yaptığı paylaşımda “LGBTİ+ derneklerinin yönetim ve denetim kurullarında görev yapan üyeler ev baskınlarıyla gözaltına alındı. Dernek ofisleri basılıyor. Nefreti körükleyen, ahlakçı, aileci politikalarla örgütlenme özgürlüğünü gasp eden saldırıların karşısında, LGBTİ+’ların yanındayız!” dedi.

SKM: Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın

Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM) yaptığı açıklamada “Hangi aile?” diye sordu.

“Erkek egemen heteroseksist devlet, kadın ve LGBTİ+’ların her gün katledildiği, şiddet gördüğü, sömürüldüğü ailelere sığdıramadığı herkesi gözaltı ve tutuklama saldırılarıyla hizaya getirmeye çalışıyor.” diyen SKM, “Gözaltılarla, tutuklamalarla, yasaklarla varoluşumuzu yok edemezsiniz.” dedi.

“Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın.” çağrısı yaptı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.