Varto’da ve Karlıova’da hayata geçirilmek istenen JES (Jeotermal Enerji Santrali) projelerine karşı “Doğamıza, suyumuza ve toprağımıza sahip çıkıyoruz” şiarıyla ekoloji mitingleri düzenlendi. Mitinge binlerce vatandaş, ekolojist, hak savunucusu ve siyasetçi katıldı.
Merkezi Amerika’da bulunan Ignis H2 A.Ş. adlı şirket, Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde iki ayrı Jeotermal Enerji Santrali projesi yapmayı planlıyor. Bu projelerin, Karlıova ile Varto arasındaki en az 22 köyü etkilemesi bekleniyor.
Varto’daki ve Karlıova’daki JES projelerine karşı dün (24 Nisan) ve bugün (25 Nisan) miting gerçekleştirildi. Türkiye’nin farklı şehirlerinden binlerce kişi miting alanlarını doldurdu. İstanbul, İzmir, Ankara, Kocaeli ve Antalya gibi illerden yüzlerce vatandaş, Varto’daki ve Karlıova’daki mitinglere katılmak üzere onlarca otobüsle yola çıktı.
Mitinglere birçok siyasi partiden milletvekilleri, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve çok sayıda doğa savunucusu katıldı. Doğayı korumak için alanlara yürüyen binlerce kişi, hep bir ağızdan “JES istemiyoruz” dedi.
Ermeni soykırımının yıldönümünde Şişli Ermeni Mezarlığı’nda bir araya gelen yurttaşlar, Sevag ve Garabet Balıkçıiçin anma töreni düzenledi. Lerna Balıkçı, kardeşinin ölümüne ilişkin “Bizim soyumuzun kırılması 24 Nisan. Balıkçı ailesinin soyunun kırılması da 24 Nisan’da oldu” dedi.
Fotoğraf: Agos Gazetesi
24 Nisan 2011’de Batman’ın Kozluk ilçesinde zorunlu askerlik görevini yaparken asker Kıvanç Ağaoğlu tarafından vurularak yaşamını yitiren Sevag Şahin Balıkçı ile 24 Nisan 2022’de yaşamını yitiren babası Garabet (Garbis) Balıkçı, Ermeni soykırımının 111. yıldönümünde Şişli Ermeni Mezarlığı’nda anıldı.
Dün saat 14.00’da düzenlenen anma törenine Peder Nareg Değirmenciyan katılırken törende Balıkçı’nın annesi Ani Balıkçı ve kız kardeşi Lerna Balıkçı’nın da aralarında bulunduğu katılımcılar dualar etti.
Sevag Balıkçı’nın ablası, Lerna Balıkçı, 24 Nisan 2011’de Sevag Balıkçı’nın ölüm haberini nasıl aldıklarını anlattı:
“2011 senesiydi; kardeşimin gelmesine 24 gün kalmıştı. Gelmek üzereyken ve onunla iki gün önce telefonda konuşmuşken, sabahında aldığımız internet haberiyle elimizden kayıp gittiğinde; o anda farkına varamadık bir şeylerin. Çünkü şok olmuştuk. Belki inanamadık görene kadar; Batman’daydı, oradan görene kadar…”
Ermeni Soykırımı’nın da 24 Nisan’da olduğunu hatırlatan Balıkçı, “Sonuçta bizim gerçekten soyumuzun kırılması 24 Nisan. Balıkçı ailesinin soyunun kırılması 24 Nisan’da oldu” dedi.
“Ondan sonra babamı kaybettim. Ailemi de kaybettim ben tabii. Kardeşimin gitmesiyle bir aile dağıldı resmen. Acımız aynı acı, hiç değişmedi; biz onun 30’lu yaşlarını da göremedik. 40 yaşında olacaktı 1 Nisan’da, onu da görmedik. Yaşlandığını da görmedik. Ben hiçbir zaman hala olamayacağımı biliyorum ve benim oğlumun bir dayısı yok. Tanımadan onu sevmeye çalışıyor ama tanımasını çok isterdim. Ölmüş bir dayı, ölmüş bir kardeş, ölmüş bir erkek evlat… Çok kötü.
Ve babamı da tam o gün kaybetmem… Aslında ne kadar büyük bir acımız olduğu, ne kadar bağırmasak da belli. Çünkü bağıracak bir şeyimiz yok ki; çünkü tarih zaten bağırıyor. Babam acıyı katbekat katladı tabii ki. Sırayla giden ölümler var tabii ki, sonuçta bu bir hayat. Ama bizim sıramız şaştı. Bizim sıramız başkasının sebebiyle şaştı.
10 sene önce Sevag’ın sebebiyle ben Ermenistan’a yerleştim; oğlum da olduğu için. Daha farklı bir hayat; belki de kurtulmak içindi, bilmiyorum. Ama şimdi geldiğimiz noktada hiçbir şey değişmemiş, daha beter olmuş. Benim bir kardeşim öldü, onun için gittim ama şimdi birçok insan ölüyor.”
Nişan Güreh:“Sevag, bir Paskalya gününde öldürüldü”
Nor Zartonk İnisiyatifi’nden Nişan Güreh, mezar başında yapılan törenin ardından bir konuşma yaptı.
Sevag Balıkçı’nın bundan 15 yıl önce, Ermeni Soykırımının yıldönümü olan 24 Nisan’a denk gelen bir Paskalya gününde öldürüldüğünü hatırlatan Güreh, dört yıl önce yine bir 24 Nisan’da bu kaybın yanına Garabet Balıkçı’nın da eklendiğini ve bu nedenlerle 15 yıldır olduğu gibi bu yıl da adalet taleplerini yinelemek için yine mezarları başında olduklarını belirtti.
Garabet Balıkçı’nın “Başka Sevag’lar yaşanmasın” sözünü hatırlatan Güreh, verdikleri adalet mücadelesinin Hrant Dink, Maritsa Küçük ve katledilen tüm Ermeniler için olduğunun altını çizdi. Güreh, bu mücadelenin kışlalarda yaşanan başkaca şüpheli asker ölümlerinin önüne geçtiğini savundu.
Anma törenine katılan kişiler, Sevag ve Garabet Balıkçı gibi iki ismin Ermeni Soykırımı’nın yaşandığı günde yaşamını yitirmesinin oldukça anlamlı olduğunu belirtirken Anadolu’daki Ermeni toplumunun inkâr edilemez olduğunu ve yetkililerin Balıkçı’nın ailesi ve sevenlerine bir özür borçlu olduğunu söyledi. Gerek Türkiye’de gerekse de diaspora da yaşayan Ermenilerin büyük acılar yaşadığını ifade eden yurttaşlar yaşananların planlı olduğunu fakat yüzleşmenin hâlâ mümkün olduğunu vurguladı.
Gazeteci Sevan Ataoğlu İstanbul başta olmak üzere Türkiye’de 24 Nisan anmalarının sürekli engellendiğini hatırlatırken bugün gelinen durumda, Sevag ve babası Garabet Balıkçı nezdinde tekerrür eden tarihin Ermeni toplumu için üzücü ama aynı zamanda bir adalet talebinin hatırlanması açısından da önemli olduğunu belirtti.
Ermenilerin yaşadığı acıların oldukça tarihsel olduğunu belirten Zakarya Mildanoğlu ise yaşadıkları acının tarihsel olduğunu söyledi:
“Adalet için, vicdan için ve kardeşlik için geldim. Birkaç kelimeyle anlatmak mümkün değil. Bu tarihsel bir acı. Çok sık karşılaşılan bir durum değil. Ama ne yazık ki Türkiye’de, bu coğrafyada çok sık karşılaşılan bir olgu. Bir aralar her 10 senede bir darbeler dönemi, ondan öncesinde ise 1800’lerde başlayan adaletsizlikler; Süryanilere, Rumlara, Kürtlere… Bir çare aranıyor sözde. Yani utanç verici bir şey. Bunlar burada bitecek zannediyorlar. Tarihe geçti artık. Satır aralarına geçti. 100, 200, 500 sene sonra insanların karşısına çıkacak; bu coğrafyayı okuyanların, araştıranların karşısına çıkacak. İlla ideolojik bir görüşü, solcu ya da sağcı olması gerekmiyor; tarihçiler, aklı başında olan insanlar araştırdıklarında Sevag Balıkçı karşılarına çıkacak muhakkak.”
Av. Diren Cevahir Şen: “2011’de yaşanan cinayet, ‘Evet yaptık, yine yaparız’ demek”
2011’de askerliğini yaptığı sırada, silah arkadaşı tarafından 20’li yaşlarındayken öldürülen Sevag Balıkçı’nın çok genç yaşta hayatını kaybettiğini hatırlatan Avukat Diren Cevahir Şen ise Sevag’ın askerde herhangi bir çatışma sırasında değil, kasten tüfekle öldürüldüğünü hatırlattı:
“Kazara olduğunu iddia ettiler o süreçte ama kazara değildi. Sevag’ın öldürüldüğü günün 24 Nisan olması ise tesadüf olmasa gerek. Aslında öldüren kişinin daha önce de Sevag’la askerlik sırasındaki ufak ufak diyaloglarında, hafiften serte doğru ilerleyen şekilde ırkçıvari söylemlerinin olduğunu biliyoruz. Yargılamalar sırasında da bu ortaya çıktı.”
Sevag Balıkçı’yı öldüren kişinin cezalandırıldığını fakat yargılamanın çok uzun sürdüğünü hatırlatan Şen, yargılama sürecinin 18 yıl aldığını fakat kasten öldürmeden değil, taksirle öldürmeden yargılandığını belirtti. Hafifletici nedenlerin devreye girdiğini söyleyen Şen, cinayetin kasten ve planlı şekilde gerçekleştiğini savundu. Ermeni Soykırımı’nın ise hep inkar edildiğini söyleyen Şen, 2011’de yaşanan bu ölümün ise ‘Evet yaptık, yine yaparız’ demek olduğunu vurguladı.
”Zaten 1,5 milyon Ermeni soykırımda öldü. Bir miktarı da yollarda, sürgünde öldü. Aslında 2 milyona yakın Ermeni’nin öldüğünü söyleyebiliriz. Ani Balıkçı açısından çok acı bir şey; önce oğlunu, sonra eşini kaybetti aynı gün. Onların yanında olmaya, onlara teselli olmaya çalışıyoruz. En büyük acı onların acısı ama aslında toplumsal bir acı ve travma. Umarım, buna inanıyorum, her şey iyiye doğru gider; bununla herkes yüzleşecek. Bütün dünya bunu kabul edecek çünkü dünyada soykırımlar tarihi mevcut. Ama yakın tarihimizin en büyük soykırımıdır Ermeni Soykırımı. ‘Genocide’ kavramının kavramsallaşmasının nedenidir. Holokost, Yahudi Soykırımı dediğimiz şey daha yokken, Ermeni Soykırımı ile soykırım, ‘genocide’ kelimesi gündemimize gelmiştir.
Bununla yüzleşmek, bunu anlamak, tabii ki daha sonra bunu telafi etmek çok önemli. Fakat devlet aygıtı sistematik şekilde baskı yapıyor. Soykırım demek tekrar yasak oldu. 24 Nisan anmaları yasaklanıyor. Gelip mezar başında iki polis bekliyor. Yaptığımız şey iki tane insanın ölümünün sene-i devriyesinde onları dualarla anıyoruz. Sevag Balıkçı herhangi bir anne babanın herhangi bir evladıydı. Okulu bitirmişti, seramik sanatçısıydı. Çok iyi bir sanatçı olacaktı belki. Askere gitti; ölmedi, öldürüldü. O gün kasten öldürüldü. Belki onu öldüren kişi 24 Nisan’ı bilmiyordur bile. Eğitim düzeyini ya da o tarihle ilgili farkındalık düzeyini bilmiyoruz ama bunun arkasındaki sistematik kötülüğü görüyoruz. Keza Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast ne 24 Nisan’ı bilir ne Ermeni Soykırımı tarihini bilir, bildiğini düşünmüyorum. Ama oradaki o ırkçı cinayete, nefret cinayetine giden zinciri biliyoruz arkasında kimin olduğunu. Bu da böyle bir şey. Sevag, Hrant Dink kadar göz önünde değildi. Hrant Dink bir gazeteciydi, aynı zamanda sosyalist, solcu bir aydındı. Sevag alelade biriydi ama işte gördük. Onun için bugün askere giden Ermeni genç erkeklerin hiçbiri güvende değil.”
Sevag Balıkçı, zorunlu askerlik görevini yaptığı Batman’ın Kozluk ilçesinde, terhisine 20 gün kala hayatını kaybetti. 24 Nisan 2011’de karakol çevresine çit örme görevi sırasında silahla vurularak öldürülen Balıkçı’nın ardından ailesi uzun bir hukuk mücadelesi başlattı. Acı bir tesadüf eseri, baba Garabet Balıkçı da oğlunun ölüm yıldönümü olan 24 Nisan 2022 sabahı, anma töreni için kabristana gitmeye hazırlanırken evinde geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitirdi.
Diyarbakır 2. Hava Kuvvet Komutanlığı Askeri Mahkemesi, 2013 yılında sanık Kıvanç Ağaoğlu’na “bilinçli taksirle öldürme” suçundan 4 yıl 5 ay 10 gün hapis cezası verdi. Astsubay Sadrettin Ersöz ise “görevi ihmal”den 5 ay hapis cezası alsa da hükmün açıklanması geri bırakıldı.
Ailenin itirazıyla Askeri Yargıtay’a giden dosya, usulden bozularak iade edildi. Yeniden yargılama sürerken 15 Temmuz sonrası çıkan 668 sayılı KHK ile askeri yargı kaldırılınca, dosya sivil mahkemeye devredildi.
Kozluk Asliye Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülen davada sanık Ağaoğlu, bu kez 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Yunanistan’ın hemen her yerinde bulunan küçük kiliselere benzeyen anıtlar, yalnızca dini bir sembol olarak değil yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi de görünür kılmayı amaçlıyor.
Nüfusun büyük çoğunluğu Ortodoks Hristiyan olan Yunanistan’ın hemen her tarafında küçük kiliseye benzer anıtlar bulunur. Şehir içlerindeki çok işlek yollar veya otobanlar dışında dağ yollarında, köylerde, kırsal alanlarda bulunan küçük anıtlar özellikle trafik kazalarında burada yaşamını yitirmiş kişileri anmak için kullanıyor.
Kimisi küçük bir kiliseyi andıracak kadar gösterişli kimisi ise metalden yapılmış küçük birer yapıdan oluşan bu anıtların içinde mumlar, kandiller, küçük haçlar, Hz İsa ve Meyrem’in resimleri dışında Hristiyanlıkta önemli olan bazı azizlere ait ikonlar bulunur.
Hristiyanlıkta bulunan önemli dini günlerde veya ölen kişi için doğum, ölüm gibi önemli günlerde bu anıtların içinde bulunan mumlar yakılır, etrafı çiçekler ile süslenir. Yol kenarlarında bulunan bu anıtlara sadece ölen kişinin yakınları değil, oradan geçen inançlı bir çok yunanlı da haç işareti çıkarıp dua eder.
Anıtların bir bazıları ise sadece ölen bir kişi ile ilgili değil, büyük bir kaza atlamış ve bu kazadan sağ kurtulan kişiler içinde yapılır. Bir nevi şükür etmek için yapılan bu anıtlarda ise buna uygun ikonlar ve adaklar bulunur.
Bu anıtlardan bazıları fotoğraflarda görüldüğü gibi ilgisizlikten bakımsız ve eskimiş olurken bazısı ise oldukça görkemli yapılar olarak göze çarpar.
Hak savunucusu platformlar bütün hayvanseverleri 25 Nisan’da Ankara’daki buluşmaya çağırıyor: “Katliam yasanın yürürlüğe girmesi ile yurt çapında artan hayvana yönelik şiddet, işkence ve katliam vakaları arasında bağlantı olduğunu görmek hiç zor değil.”
Hayvanlara yönelik “katliam yasasına” karşı uzun süredir kitlesel kampanya ve eylemler yapan Ankara’dan Hayvan Yaşam Özgürlük İnisiyatifi, İstanbul’dan Yaşatacağız Platformu ve İzmir’den İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları; yarın (25 Nisan) Ankara’da bir araya geliyor.
Platformlar, tüm hayvan hakkı savunucularını 25 Nisan saat 16.00’da Ankara Kolej metrosu önünde başlayıp Sakarya Caddesi’nde sonlanacak eyleme ve basın açıklamasına çağırıyor.
Herkesi ‘Barınaklarda hayat yok, sokaklarda olacak’ demeye çağırıyoruz
İki yıldır yürürlükte olan katliam yasasına ilişkin ortak açıklama yapan Hayvan Yaşam Özgürlük İnisiyatifi, Yaşatacağız Platformu ve İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları; şunları söyledi:
Katliam yasası yürürlüğe gireli neredeyse 2 yıl oluyor. Bu sürede kaç hayvan katledildi, kaç hayvan işkence gördü, kaç hayvan kan kokan barınaklara hapsedildi, yaşadıkları yerden koparıldı; sayısını dahi bilemiyoruz. Yalnızca kamuoyuna yansıyan vakaları biliyoruz. Bildiklerimiz, duyduklarımız hepimizin kanını dondururken her gün yeni bir katliam ve toplama haberine uyanıyoruz. Katliam yasanın yürürlüğe girmesi ile yurt çapında artan hayvana yönelik şiddet, işkence ve katliam vakaları arasında bağlantı olduğunu görmek hiç zor değil.
Yasa değişiklikleri hayvanlara yönelik nefreti ve şiddeti meşrulaştırıyor, hatta teşvik ediyor, körüklüyor. Bu gidişata dur demek için, toplumun ezici çoğunluğunun yasaya karşı olduğunu vurgulamak için Ankara’dan ses yükselteceğiz. Basın açıklamamıza tüm basın mensuplarını davet ediyor; bu hayati mesele için tüm hayvan hakkı savunucularını da 25 Nisan Cumartesi günü 16.00’da Ankara’da Kolej metrosu önünde başlayıp Sakarya Caddesi’nde sona erecek olan kitlesel eylemimize katılmaya ve ‘Barınaklarda hayat yok, sokaklarda olacak’ demeye davet ediyoruz.
Açıklamada ayrıca, farklı kentlerden Ankara’ya ücretsiz gelmek isteyenler için İstanbul, İzmir, Kocaeli, Tekirdağ, Antalya ve Adana başta olmak üzere birçok kentten ücretsiz otobüs kaldırılacağı aktarıldı.
Ne olmuştu?
Kedi ya da köpek fark etmeksizin sokakta yaşayan hayvanların toplatılmasını ve bakımevlerinde tutulmasını, bazılarının ise uyutulmasını (öldürülmesini) öngören 7527 nolu Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 2 Ağustos 2024’te Resmi Gazete’de yayımlandı.
Kanun’da değiştirilen maddeler şu şekilde:
MADDE 1- 24/6/2004 tarihli ve 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun 1 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Kanunun amacı;” ibaresinden sonra gelmek üzere “insan, hayvan ve çevre sağlığı gözetilmek kaydıyla” ibaresi eklenmiştir.
MADDE 2- 5199 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (f) ve (j) bentleri aşağıdaki şekilde ve (k) bendinde yer alan “ve hayvanların rehabilite edileceği” ibaresi “, hayvanların sahiplendirilinceye kadar barındırıldığı ve rehabilite edildiği” şeklinde değiştirilmiştir.
“f) Sahipsiz hayvan: Sahipli hayvanlar dışında kalan evcil hayvanları,”
“j) Sahipli hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan ve Bakanlık veri tabanına kaydedilen ev hayvanlarını,”
MADDE 3- 5199 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi yürürlükten kaldırılmış, (d) bendinde yer alan “hayvanlara bakan veya bakmak” ibaresi “hayvanları sahiplenmek” şeklinde ve (j) bendinde yer alan “ve güçten düşmüş hayvanların korunması” ibaresi “hayvanların sahiplendirilinceye kadar bakılmaları” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 4- 5199 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında” ibaresi “kanuni istisnalar hariç” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “çevreye olabilecek” ibaresi “insan ve çevre sağlığı için oluşabilecek” şeklinde ve “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı” ibaresi “Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı” şeklinde, dördüncü fıkrasının son cümlesi aşağıdaki şekilde ve altıncı fıkrasında yer alan “hayvanlara bakan veya bakmak” ibaresi “hayvanları hayvan bakımevi kurarak sahiplenmek” şeklinde değiştirilmiştir.
“Bakımevlerine alınan hayvanlar Bakanlık veri sistemine kaydedilir ve rehabilite edilen köpekler, sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevlerinde barındırılır.”
MADDE 5- 5199 sayılı Kanunun İkinci Kısım Dördüncü Bölüm başlığında yer alan “Öldürülmesi” ibaresi “Ötanazisi” şeklinde ve 13 üncü maddesinin başlığı “Hayvanların ötanazisi” şeklinde değiştirilmiş, maddeye birinci fıkrasından önce gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiş ve mevcut ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “Öldürme esas ve usulleri” ibaresi “Öldürme ve ötanazi işlemine ilişkin esas ve usuller” şeklinde değiştirilmiştir.
“Bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanlara 11/6/2010 tarihli ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununun 9 uncu maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen tedbir uygulanır.
Yerel yönetimler sahipsiz köpeklere ilişkin yürüttüğü iş ve işlemlerde Bakanlar Kurulunun 28/8/2003 tarihli ve 2003/6168 sayılı Kararı ile onaylanan Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi kapsamında gerekli idari tedbirleri almaya yetkilidir.”
MADDE 6- 5199 sayılı Kanunun 14 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde yer alan “Tıbbî” ibaresi “Kanunî ve tıbbî” şeklinde değiştirilmiş ve fıkraya aşağıdaki bent eklenmiştir.
“o) Yerel yönetimler adına toplanan sahipsiz hayvanları bakımevi dışında bir yere terk etmek veya bakımevinde barındırılan köpekleri bakımevi dışında bir yere bırakmak.”
MADDE 7- 5199 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve (f) bendi yürürlükten kaldırılmıştır.
“b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin ve sahipsiz hayvanlardan kaynaklı sorunları belirleyip, sorunların çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plan ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak insan, hayvan ve çevre sağlığına ilişkin her türlü önlemi almak,”
MADDE 8- 5199 sayılı Kanunun 19 uncu maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“İnsan, hayvan ve çevre sağlığının korunması amacıyla bakımevleri, hastaneler ve ameliyathaneler kurmak, bunlara ilişkin ilaç, alet ve ekipmanları temin etmek ile bakımevlerinde bakım, rehabilitasyon ve sahiplendirme gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara teşvik veya Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır.”
MADDE 9- 5199 sayılı Kanunun 24 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ve bu suretle bulundurduğu” ibaresi “veya sahiplendiği” şeklinde ve fıkranın son cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Söz konusu hayvanlardan sahiplendirilme niteliği olanlar sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevinde barındırılır.”
MADDE 10- 5199 sayılı Kanunun 28 inci maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinde yer alan “ikinci” ibaresi “dördüncü” şeklinde, (j) bendinde yer alan “hayvan başına iki bin” ibaresi “hayvan başına altmış bin” şeklinde ve aynı bentte yer alan “idarî para cezası.” ibaresi “; (o) bendine aykırı davrananlara hayvan başına elli bin Türk lirası idarî para cezası.” şeklinde değiştirilmiş, ikinci fıkrasında yer alan “hayvan koruma gönüllüsü,” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.
MADDE 11- 5199 sayılı Kanunun 28/A maddesinin ikinci fıkrasına “birinci” ibaresinden sonra gelmek üzere “, ikinci ve üçüncü” ibaresi eklenmiş ve yedinci fıkrasında yer alan “hayvan koruma gönüllüsü,” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.
MADDE 12- 5199 sayılı Kanunun 31 inci maddesinde yer alan “3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu” ibaresi “5996 sayılı Kanun” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 13- 5199 sayılı Kanunun ek 1 inci maddesinin başlığı “Yerel yönetimlerin sorumluluğu” şeklinde değiştirilmiş, birinci fıkrasında yer alan “büyükşehir ilçe belediyeleri ile diğer” ibaresi madde metninden çıkarılmış, fıkraya “korunması ve” ibaresinden sonra gelmek üzere “sahiplendirilinceye kadar” ibaresi, ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “olmayan belediyeler” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile il özel idareleri” ibaresi eklenmiş ve fıkranın üçüncü ve dördüncü cümleleri ile üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Bakımevlerine alınan hayvanlar Bakanlık veri sistemine kaydedilir. Rehabilite edilen köpekler, sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevlerinde barındırılır.”
“Büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler bakımından, geçici 4 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen kaynağı ayırmayan belediye başkanı ve meclis üyeleri ile ayrılan kaynağı hayvan bakımevi kurmak, sahipsiz hayvanları toplamak, rehabilite etmek veya sahiplendirilinceye kadar bakmak için sarf etmeyen ya da bu kaynağı başka amaçlar için sarf eden belediye başkanı ve belediye yetkililerine altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.”
MADDE 14- 5199 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 4- Büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler 31/12/2028 tarihine kadar ek 1 inci maddenin birinci fıkrasında belirtilen hayvan bakımevlerini kurmakla ve mevcut bakımevlerinin koşullarını iyileştirmekle yükümlüdür.
Belediyeler 31/12/2028 tarihine kadar birinci fıkra gereğince hayvan bakımevleri kurmak, rehabilitasyon işlemlerini gerçekleştirmek ve sahipsiz hayvanlara sahiplendirilinceye kadar bakmak için kesinleşmiş en son bütçe gelirlerinin binde beşi oranında kaynak ayırır. Bu oran büyükşehir belediyelerinde binde üç olarak uygulanır. Bu fıkra uyarınca ayrılan ödenekler başka bir amaç için kullanılamaz.
Belediyelerce bu maddenin ikinci fıkrasında belirlenen oranların üzerinde yapılan harcamaların yüzde 40’ı, tevsik edilmesi kaydıyla ilgili belediyeye Hazine ve Maliye Bakanlığınca aktarılır. Ancak, aktarılacak tutar hiçbir şekilde ikinci fıkrada belirlenen oranların yüzde 40’ını geçemez. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Hazine ve Maliye Bakanlığınca belirlenir.
Kedi ve köpek sahipleri, hayvanlarını en geç 31/12/2025 tarihine kadar dijital kimliklendirme yöntemleriyle kayıt altına aldırmak zorundadır.”
MADDE 15- 5199 sayılı Kanunun;
a) 5 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “veya ona bakan” ibaresi, dördüncü fıkrasında yer alan “ve kontrollü hayvanları bulundurma ve” ibaresi ile 17 nci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “ev hayvanları ile” ibaresi metinden çıkarılmış,
b) Üçüncü Kısım İkinci Bölüm başlığında yer alan “ve Hayvan Koruma Gönüllüleri” ibaresi kanun metninden çıkarılmış ve 18 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.
MADDE 16- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 17- Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür
15 Ağustos 2024: Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 16 maddesinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması talebiyle dava açmıştı.
8 Mayıs 2025: AYM Genel Kurulu, sokakta yaşayan hayvanların yaşam hakkını ihlal eden ve kamuoyunda tepkilere yol açan düzenlemeyle ilgili iptal başvurusunu reddetti.
22 Ağustos 2025: İstanbul Valiliği, okulların açılmasına kısa bir süre kalmasını gerekçe göstererek sokakta yaşayan köpeklerin acilen toplatılmasına karar vermişti.
6 Kasım 2025: Ankara Valiliği sokakta yaşayan hayvanları beslemeyi yasakladı. Karara uymayanlara ise Kabahatler Kanunu kapsamında ceza uygulanacağını duyurmuştu.
24 Kasım 2025: İstanbul Valiliği sokakta yaşayan köpekleri beslemeyi yasakladı.
Mart 2026: Ankara Valiliği’nin sokakta yaşayan hayvanları besleme yasağı kararı, iptal edildi.
4 Nisan 2026: İstanbul Valiliği, sahipsiz köpeklerin toplanarak bakımevlerine götürülmesi için mayıs ayı sonuna kadar süre tanındığını duyurdu.
Muş’un Varto (Gimgim) ve Bingöl’ün Karlıova (Kanîreş) ilçelerinde yapılması planlanan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesine dönük tepkiler devam ediyor. Projeye karşı 24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da ise Karlıova’da ekoloji mitingleri düzenlenecek. Bölge halkı, herkesi bu mitinglere katılmaya çağırıyor.
Amerikalı Ignis H2 A.Ş. tarafından Varto ve Karlıova’da iki ayrı JES projesi hayata geçirilmek isteniyor. Uzmanlar ve bölge sakinleri, bu projelerin sadece doğayı değil, aynı zamanda bölgedeki yaşamı da yok edeceğine dikkat çekiyor. Söz konusu projeler, Karlıova ve Varto arasındaki 22 köyü doğrudan etkileyecek.
🌱 Büyük Varto Ekoloji Mitingi devam ediyor:
"Varto'da 16 köyü, Karlıova'da 6 köyü doğrudan etkileyecek JES'lere hayır diyoruz."
Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Kızılağaç (Aynik), Kaynarpınar (Licik), Kantarkaya (Şorik), Sakaören (Siqavêlan), Ilıpınar (Çêrmûk) ve Kargapazar (Qerxabazar) köylerinde, IGNIS H2 A.Ş. tarafından yürütülen “Jeotermal enerji arama” çalışmaları kapsamında en az 25 sondaj kuyusu açılması planlanıyor. 3 Ekim 2025’te ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) sürecini başlatan şirket, 1 Nisan’da “ÇED Olumlu” kararı aldı. Bölge halkı bu rapora karşı dava açmaya hazırlanıyor.
Varto
Aynı şirket, Varto’nun Xwarik köyü sınırları içinde de JES projeleri gerçekleştirmeyi hedefliyor. Bu projenin Varto’da etkileyeceği köyler:
24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da Karlıova’da JES projesine karşı birçok şehirden gelen ekolojistlerin ve halkların buluştuğu bir miting düzenlenecek. Yapılacak mitinglere; Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, TJA Aktivisti Sebahat Tuncel, DEM Parti Milletvekilleri Ömer Faruk Hülakü, Sümeyye Boz, Ayten Kordu ve çok sayıda ekoloji aktivisti katılacak.
“Doğamızı kimseye teslim etmiyoruz”
Kargapazar köyü sakinlerinden Mahsun Avcı, yaşadıkları toprakların kendileri için tarihi ve inançsal açıdan çok kıymetli olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Burası bizim yaşam alanımız; bu yüzden karşı çıkıyoruz. JES projesi, zararlı maddeler açığa çıkardığı için, toprakları talan ettiği için karşıyız. Ayın 24’ünde Varto’daki kardeşlerimizle birlikte bir miting düzenleyeceğiz; tüm halkımızı bekliyoruz. Ayrıca 25’inde Karlıova’da da bir mitingimiz var, oradaki kardeşlerimizi de bekliyoruz. Gün dayanışma ve kardeşlik günüdür. Toprağımızı talan edenlere karşı dimdik durmalıyız.”
Halil Harmancı da Kargapazar’da kimsenin JES projesini istemediğini ve doğanın yıkıma uğratılmasına razı gelmediklerini ifade ederek şöyle konuştu:
“Biz köyümüzden çıkmayacağız. Ölene kadar, sonuna kadar direneceğiz. Coğrafyamıza göz dikmelerinin sebebi, eşsiz güzellikte olması. Köyümüzde hayvancılık, su var. Çocukluğumuz burada geçti. Köyümüze gelmelerini istemiyoruz.”
Mehmet Harmancı ise Niha+’ya yaptığı açıklamada, talancılara karşı direnişlerinin henüz yeni başladığını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:
“İnsanlık onuruna sahip biri; toprağını, suyunu, doğasını ve yuvasını yıkılması için birilerine teslim eder mi hiç? Bilsinler ki toprağımız ve doğamız, bizim onurumuzdur. Ne yaparlarsa yapsınlar bu alanı ve doğayı onlara vermeyeceğiz, talan etmelerine izin vermeyeceğiz. Mitingden sonra da çalışmalarımıza devam edeceğiz. Gerekli hukuki başvuruları şimdiden yaptık.”
Harmancı, vatandaşlara mitinge katılarak onurlarına sahip çıkmaları çağrısında bulundu: “Suyumuzu, doğamızı ve hayvanlarımızı bu talancılardan korumalıyız.”
DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz ise iklim ve maden yasalarının büyük bir hızla çıkarıldığını hatırlatarak, bu kararların tamamen siyasi tercihlerden ibaret olduğunu belirtti. Boz, doğanın “sürdürülebilir enerji” adı altında şirketlerin çıkarına sunulduğunu ve yasaların halka dayatıldığını ifade ederek “Halkı görmeyen, tanımayan yasal düzenlemelerin, demokratikleşmesi ve doğayla, insanla iç içe, halkın taleplerine kulak veren bir hale dönüştürülmesi gerekiyor” dedi.
“Hepimiz Varto’ya”
DBP Muş İl Eşbaşkanı Umut Yılmaz, bu mitingin bölgedeki ilk büyük ekoloji mitingi olacağını belirterek “Hepimiz Varto’ya akalım ve bu doğa talanına ses çıkaralım,” dedi.
ÖHD Muş Şubesi üyesi İsmail Mazlum Saysal ve Muş Belediye Eşbaşkanı Tuba Sayılgan da yaptıkları açıklamalarda projenin sadece geçim kaynaklarını değil, ekosistemi de tehdit ettiğini belirterek katılım çağrısında bulundular.
Bölgedeki deprem riski
Karlıova fay hattı, Bingöl’ün Karlıova ilçesinde iki büyük hattın, yani Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF) ile Doğu Anadolu Fay Hattı’nın (DAF) birleştiği ortak noktadır. Bu bölge Karlıova-Bingöl-Göynük hattı üzerinde doğu ve batı yönlerinde uzanmakta olup KAF, DAF ve Varto hatlarıyla birleşerek Erzincan’dan Marmara’ya kadar uzanan tehlikeli bir koridor oluşturmaktadır.
Şirket, Mayıs ayında Varto’nun Çallıdere köyünde (Kargapazar’a yaklaşık 25 kilometre mesafede) aynı hat üzerinde ilk sondajı vurmaya hazırlanıyor.
Fay hatlarını inceleyen sismologlar, Kargapazar’daki sismik boşlukta büyük bir enerjinin biriktiğine ve en az 7 büyüklüğünde bir depremin meydana gelebileceğine dikkat çekiyor. Ayrıca, proje kapsamında sadece Kargapazar köyünde 8 bin 139 metrekarelik bir alan kullanılacak. Proje meraları işgal ederek, bölgenin temel geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığı yok edecek. Bunun yanı sıra proje nedeniyle, Karlıova’daki Kürt Alevi vatandaşların kutsal mekanları da olumsuz etkilenecek.
Sondaj sırasında açığa çıkan hidrojen sülfür (H2S) ve ağır metaller (arsenik, bor) yeraltı sularını zehirleyebilir.
Yeraltından çıkarılan sıcak su, kontrol edilmediği takdirde nehir ekosistemlerini ve endemik bitkileri yok edebilir.
Fay hatları üzerindeki derin sondajlar sismik hareketliliği etkileyebilir.
Santrallerin yaydığı kötü koku ve duman, bölgenin temel geçim kaynağı olan hayvancılığı ve arıcılığı bitirme noktasına getirebilir.
Yaşam alanlarının bozulmasıyla birlikte 22 köyün boşaltılması ve zorunlu göç gibi riskleri doğurabilir.
Ignis H2 hakkında
2021 yılında ABD’nin Houston kentinde kurulan Ignis H2 Energy, petrol ve gaz sektöründeki deneyimini jeotermal enerjiye aktarmayı hedefleyen bir şirkettir. Türkiye’de İzmir merkezli ofisi üzerinden özellikle Doğu Anadolu bölgesindeki jeotermal kaynaklar üzerine yoğunlaşmaktadır.
2030’a kadar 1 GW yenilenebilir enerji kapasitesi hedeflediğini söyleyen şirket, Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ile Doğu Anadolu Fayı (DAF) kesişen Varto-Karlıova bölgesi arasında çalışma yapmayı planlıyor. Şu an Varto, Güzelkent’te 10 adet sondaj kuyusu açma çalışmasını başlatmayı hedefliyor ve şirketin 453 bin 494,83 metrekare içerisinde yapacağı çalışmalar, Varto’nun yaklaşık 3’te 1’ini kaplayacak.
Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı 2025 raporuna göre 2025’te kamu kurumlarındaki ihmal nedeniyle 103 çocuk yaşamını kaybederken devlet ihmali sonucu 789 çocuk yaşamdan koparıldı.
Fikir ve Sanat Atölyesi Derneği (FİSA) Çocuk Hakları Merkezi, Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı 2025 raporunu yayımladı. Raporun girişinde Siverek ve Maraş’ta gerçekleşen okul saldırılarının münferit olmadığını belirten FİSA, bu tablonun çocukların yaşam hakkını korumakta yetersiz kalan yapısal bir sorunun sonucu olduğunu söyledi.
Rapordaki bilgilere göre, 2025 yılında Türkiye’de en az 892 çocuk önlenebilir nedenlerle yaşamını yitirdi. Bunların 599’u oğlan, 251’i kız çocuğu olurken 42’sinin cinsiyetine ise ulaşılamadığı belirtildi.
Raporda verilen bilgiye göre, çocuklar, en güvende olması gereken alanlarda üretilen şiddet sonucu yaşamını kaybediyor. Şiddet sonucu yaşamını yitiren çocuklardan 21’i akran şiddeti, 20’si ev içi şiddet, 14’ü çocuk cinayetleri ve 14’ü toplumsal cinsiyet temelli şiddet kapsamında yaşamını kaybetti. FİSA’ya göre bu veriler çocuk koruma sisteminin önleme ve koruma mekanizmalarının yeterince işlemediğini ve şiddetin farklı biçimlerinin birbirini beslediğini sorgulatıyor.
Raporda öne çıkan bulgular şu şekilde:
Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu · 2025
892
çocuk yaşamını kaybetti
2025 yılında Türkiye’de en az 892 çocuk önlenebilir nedenlerle hayatını kaybetmiştir. Raporda yer alan tüm vakalar öngörülebilir ve büyük ölçüde önlenebilir niteliktedir.
Cinsiyet dağılımı
Oğlan — 599 (%67.2)
Kız — 251 (%28.1)
Belirsiz — 42 (%4.7)
Ana kategoriler
103
Devlet tarafından gerçekleştirilen yaşam hakkı ihlalleri
Sağlık hizmetlerinde ihmal51
Eğitim hizmetlerinde ihmal31
Spor/kültürel etkinlikler9
Bakım hizmeti sırasında4
Yerel yönetim hizmetleri4
Sınır geçişlerinde3
Kolluk kuvvetleri ihmali1
789
Devletin ihmali sonucu gerçekleşen yaşam hakkı ihlalleri
İhmal (trafik, yangın, boğulma vb.)509
İş cinayetleri115
Şiddet69
Şüpheli ölümler35
İntiharlar33
Bireysel silahlanma18
Karşıt grup çatışmaları9
Afetler1
115
İş Cinayetleri
Çocuk işçi ölümü: 95 · İşyeri kazası: 20
69
Şiddet Sonucu Ölümler
Akran: 21 · Ev içi: 20 · Çocuk cinayeti: 14 · TCT şiddeti: 14
35
Şüpheli Ölümler
Nedeni netleşmemiş vakalar
33
İntiharlar
Yapısal sorunların yansıması olarak ele alınıyor
18
Bireysel Silahlanma
Düğün, ev içi, yorgun mermi vb.
9
Karşıt Grup Çatışmaları
Silahlı grup kavgaları
İl dağılımı — en çok vaka gerçekleşen iller
74
URFA
57
İSTANBUL
40
BOLU
38
GAZİANTEP
38
KONYA
28
DİYARBAKIR
28
KOCAELİ
27
ADANA
27
HATAY
25
MERSİN
Çocuk yaşam hakkı ihlallerinin il dağılımı incelendiğinde, Urfa (74), İstanbul (57), Bolu (40), Gaziantep (38) ve Konya (38) illerinde en yüksek sayıda çocuk yaşamını kaybetmiştir. Bu illeri Adana (27), Hatay (27), Diyarbakır (28), Kocaeli (28) ve Mersin (25) izlemektedir.
Hogir Alay ve Gökhan Kumak, Almanya’da kaldıkları mülteci kamplarında ağaca asılı halde bulundular. Alay ve Kumak, son yıllarda Almanya’daki kamplarda intihar ettiği söylenen Kürt mültecilerden sadece ikisi. 2023 ve 2024 yılında gerçekleşen bu iki intihar olayı mültecilerin kaldıkları kampların ne kadar güvenli olduğu sorusunu akla getiriyor. Aileler adalet bekliyor.
Almanya’da bir mülteci kampı, Foto: planet-wissen.de
Hogir Alay ve Gökhan Kumak son yıllarda Almanya’da mülteci kamplarında hayatını kaybeden iki Kürt mültecilerden sadece iki tanesi. Hogir, Mardin’den 2022 yılında, Gökhan ise Şırnak’tan 2023 yılında Almanya’ya gitti ve iltica etti. Siyasi baskılardan ya da daha iyi bir yaşam kurmak amacıyla çıktıkları bu yolda, uzun bir süre kaçak bir şekilde Almanya’ya ulaşmaya çalıştılar. Bu sürenin sonunda vardıkları kamplarda zorlu günler yaşadılar. Bir süre sonra da cesetleri, bulundukları mülteci kamplarının içindeki ağaçlara asılı olarak bulundu. Alay’ın cesedi, 24 gün sonra kaldığı kampın bahçesindeki ağaçlıklı alanda bulundu.
Alman yetkililer, hem Alay’ın hem de Kumak’ın intihar ettiğini açıkladı. Ancak ailelerine göre çocuklarının intihar etmesi için bir sebep yoktu. Aradan geçen zamana rağmen çocuklarının ölümlerinin sebepleri araştırılsın istiyorlar. Almanya’daki ilgili kurum ve kişilerin ihmalkarlıkları olduğunu iddia ediyorlar.
Almanya’da mülteciler neden intihar ediyor?
Basına ve kamuoyuna yansıyan verilere göre 2023’ten bu yana Almanya’da onlarca Kürt mülteci hayatına son verdi. 17 yaşındaki Kobanîli Mustafa Baki, Duhoklu Mehvan Muhammed Süleyman, Berlin’de bir psikiyatri kurumundaki 28 yaşındaki Fethullah Aslan ve Erfurt’taki Mustafa Polat bu listenin sadece birkaç ismi.
Mülteci danışma merkezi Pena-Ger’in verilerine göre, sadece 2024 yılında Sachsen eyaletinde 32 intihar girişimi yaşandı. Ancak Pena-Ger’e göre, etnik köken kaydı tutulmadığı ve birçok vaka ‘belgelenmediği’ için gerçek rakamlar bunun çok daha üzerinde.
1993–2018 arasında ise Almanya’daki mülteci kamplarında 288 intihar olayı belgelendi. Günümüzde yılda yaklaşık 30 intihar ve 400 girişiminin olduğu kaydediliyor.
Asma, yüksekten atlama veya aşırı doz almak
Mülteciler en çok kaldıkları kamplarda veya kampların çevresinde, iltica süreci devam ederken ya da sınır dışı edilme tehdidi altında intihar ediyor. En sık kendisini ağaca asmak, yüksekten atlamak veya aşırı doz almak şeklinde gerçekleşiyor.
Gökhan Kumak ve Hogir Alay’ın da kendilerini asarak intihar ettikleri açıklandı.
Hogir Alay’ın cesedi 24 gün sonra bulundu
Hogir Alay, 11 Ekim 2023’te hayatını kaybetti. Cesedi, 4 Kasım tarihinde kaldığı AfA-Kusel mülteci kampında kalan başka biri tarafından bulundu. Yani Alay’ın cesedi 24 gün sonra ortaya çıktı. Soruşturma dosyasında belirtildiği kadarıyla, cesedin bulunduğu yer kampın içindeki spor salonunun hemen arkasındaki ağaçlıklı alan.
Alay, 11 Ekim tarihinde babasını birkaç kez olmak üzere, abisini ve abisinin eşini telefonla arıyor ama onlara ulaşamıyor. Aynı gün akşam üzeri saat 18.00 gibi gerçekleşen bu girişimden sonra, Hogir’ın telefonuna ailesi bir daha ulaşamıyor.
Şiyar Alay’ın mail aracılığıyla yetkililerle yazışmasını gösteren ekran kayıtları
Ailenin iddiasına göre çocuklarından haber alamadıkları sonraki günlerde, Avusturya’da mülteci olarak kalan diğer çocukları Şiyar Alay aracılığıyla, Hogir’ın kaldığı mülteci kampına bir mail yazdı. Şiyar Alay’a cevaben yazılan 25 Ekim tarihli resmi e-mailde, polisin Hogir ile hiçbir şekilde iletişim kuramadığı ve Sosyal Hizmetler (Sozialdienst) üzerinden yapılan denemelerin sonuçsuz kaldığı açıkça ifade edildi.
Alay’ın ölümü ile ilgili olarak hazırlanan dosyada, kampın güvenlik görevlilerinin aktardığına göre, Alay’ın son giriş-çıkış kaydı kimlik kartı taramasının 11 Ekim 2023 saat 16:27’te yapılmış. O saatte tesise girdiği belirtiliyor. 17 Ekim 2023 tarihinde devriyeler arasında konaklama tesisinde bulunamadığı için kayıp olarak bildirildiği ifade ediliyor.
Kaiserslautern Polis Teşkilatı’nın Resmi Soruşturma Evrakı
Alay’ın kardeşi Rêber Alay Niha+’a, “4 Kasım’da kamptan bize haber geldi. Gördük ve hayatını kaybetmiş dediler. Göğsünde AK-47 dövmesi olduğu için onun olduğunu anlamışlar. Onun göğsünde bir dövme vardı” dedi.
Soruşturma ve otopsi raporlarında cesedin uzun süre dışarıda kalmış olmasından dolayı tanınamaz hale geldiği, kimliğinin tespit edilemediği ve ancak göğsündeki dövme sayesinde kimlik tespitinin mümkün olduğu ifade ediliyor.
Hogir Alay’ın ölüm haberi, Türkiye’nin Mainz Başkonsolosluğuna resmi olarak 6 Kasım 2023 günü saat 11:52’de polis tarafından iletiliyor.
Hogir Alay, mülteci olarak Almanya’ya gitmeden önce
Rêber Alay bu duruma isyan ediyor:
“Ayakları yere değiyor. Fotoğrafları var. Ayrıca cesedi çok fazla hırpalanmış. Çürümüş. 24 gün asılı kalmış olmalı. Eğer kampta ve görünen bir yerde ise, bu çocuk 24 gün nasıl asılı kalmış olmalı? Binlerce insan kalıyor o kampta. Bu süre zarfında kamp yetkilileri bu çocuğun kayıp olduğunu sormamış. Öldüğü belli olduktan sonra polise haber vermişler.
Dikkat çekici bir şey var, ölenlerin hepsinin kendisini astığı söyleniyor. İntihar eden insanlar başka bir yöntem denemiyorlar mı? Bu bir soru işareti. Hepsinin de kalp yetmezliğinden öldüğü teşhisi konuyor. Hogir’ın da aynı şekilde öldüğü söylenmiş. Hogır’ın çok içki içtiği, kanında iki promil alkol olduğu yazılmış. Hogır kendisini asmadan önce aslında baygınlık geçiriyor, boğulmadan değil de kalp yetmezliğinden öldüğü iddia ediliyor.”
Hogir Alay, Almanya’daki mülteci kampındayken
Kaçak yollarla gitti
Hogir Alay, öldüğü tarihten bir buçuk yıl önce, yani 2022 yılında Mardin’den Almanya’ya kaçak yollarla gitti. Ailesinin anlatımına göre, Hogir Mardin’de iken Kobanî için yapılan eylemlere katıldı ve bundan dolayı soruşturmaya uğradı. Hem bu soruşturma hem de zorunlu askerliği ret ettiğinden dolayı yaşadığı sıkıntılar karşısında, eşi ile birlikte Almanya’ya gitmeye karar verdi.
Hogir ölümünden önce defalarca kötü yaşam koşulları, ayrımcılık ve güvenlik personeli ile sosyal hizmet görevlilerinin uyguladığı şiddet hakkında şikayette bulunduğu ancak bu şikayetlerin ilgili yerlere iletilmediği iddia ediliyor.
Hogir Alay’ın resmi ölüm tarihini gösteren soruşturma belgesi
Abisi Rêber Alay, kardeşinin kamp yetkilileriyle sorun yaşadığını doğruladı: “Hogir bir gün, herkesin ortasında, ‘burada öldürülürsem ya onlar beni öldürmüştür ya da ben güvenlikçiyi öldüreceğim’ diyor. Anlaşamıyorlar.”
Hogir Alay’ın ölümünden sonra adalet arayışını sürdürmek için kurulan Hogir Alay İnisiyatifi’nin konuyla ilgili hazırladığı raporda, Alay’ın kampta kaldığı süre boyunca sürekli oda değişikliklerinden ve üzerindeki psikolojik baskıdan şikayetçi olduğu belirtiliyor. Güvenlik personelinin kendisine yönelik sistematik taciz ve fiziksel saldırılarda bulunduğu iddia ediliyor.
Hogir Alay’ın telefonundan alınan son konum bilgisi
“Kurumun itibarını koruma” gerekçesiyle şikayetleri iletilmemiş
Alay’ın bu şikayetlerini yönetim birimine iletmek istediği, ancak kamptaki tercümanların “kurumun itibarını koruma” gerekçesiyle bu ifadeleri çevirmeyi reddettiği iddiası dosyada yer alıyor.
Soruşturma dosyasında Hogir Alay’ın geçmişine dair yer alan adli kayıtlar ve özel hayatındaki çalkantılar, yetkililer tarafından ‘intiharı tetikleyen psikolojik faktörler’ olarak dosyaya eklenmiş durumda. Ancak mülteci hakları savunucuları ve aileye göre, bireyin içinde bulunduğu kişisel krizler, kamp yönetiminin üzerindeki ‘yaşam hakkını koruma’ sorumluluğunu hafifletmiyor; aksine, risk altındaki bir bireye yönelik denetim ve koruma yükümlülüğünü daha da artırıyor.
Otopsi, 9 Kasım 2023 tarihinde Homburg’daki Saarland Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yapılmış. Ailenin otopsisi yapılmadığı yönündeki iddialarına Kaiserslautern Başsavcısı, 2025 tarihli yazısında, bu iddianın gerçeği yansıtmadığını belirterek, kapsamlı otopsi ve toksikoloji raporlarının dosyada mevcut olduğunu vurguluyor.
Buna rağmen aile Türkiye’de de bir otopsinin yapılmasını talep ediyor:
“Türkiye geldikten sonra önce bir şey düşünmedik. Sonra biraz düşününce, topraktan çıkardık. Otopsisini yaptırdık. Otopsiye göre, ön dişlerinin düştüğü söyleniyor. Bir kemiği kırılmış, kalbi ve kimi organlarının bazıları bozulmuş, bazıları yok. Türkiye’deki Adli Tıp Kurumu üst kurulu kesin sonucu verecek deniyor. Bir buçuk yıl sonra, otopsiden sonra, Almanya kendi otopsisini buradaki savcıya gönderdi. Buradaki yetkililer ne diyor şimdi? Almanya ve kendi otopsimizi yan yana koyacağız. Bakalım ne çıkacak ortaya. En sonunda, onlar da Almanya’daki otopsi gibi yaptılar kendi otopsi raporlarını. Onlar da Hogir’ın kendisini astığını söylüyorlar artık” diyor Rêber Alay.
İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun Hogir Alay ile ilgili ön otopsi raporundan
Babası Abdülvahap Alay Kızıltepe Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla Almanya’daki kurumlar nezdinde suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, çocuklarının intihar etme ihtimalinin bulunmadığını ve cinayete kurban gitmiş olabileceğini iddia ediyor.
Bu başvuruya rağmen, Zweibrücken Başsavcılığı, Hogir’ın kendi canına kastettiğini belirterek, başkasının etkisinde kalarak intihar etmediğini, içsel sorunlarından dolayı intihar ettiğini iddia etti. Ayrıca başka birileri tarafından öldürülme ihtimaline dair bir bilgi ve bulgunun bulunmadığını kaydetti ve yürüttüğü soruşturmayı suç teşkil eden bir durum saptanmadığı gerekçesiyle kapattı.
Söz konusu soruşturma dosyasında, Alay’ın güvenlik personeliyle geçmişte yaşadığı sürtüşmelerin ölüm olayıyla doğrudan bir bağlantısının kurulamadığı belirtiliyor. Alman savcılığı, Hogir Alay’ın 4 Ağustos 2023 tarihli ifadesinde bizzat “güvenlik personeliyle barıştığını” beyan etmesini, kamp içi çatışmaların intihar kararıyla bir bağı olmadığına delil olarak gösteriyor.
Rêber Alay’ın verdiği bilgiye göre, kardeşinin bazı özel eşyaları ve telefonu henüz kendilerine teslim edilmedi.
Gökhan Kumak, Hogir Alay gibi Almanya’da yaşadığı kampta intihar etti.
Kumak, Ocak 2023’te kaçak yollarla Almanya’ya gitti. 34 yaşındaydı. Uzun yol şoförüydü. İran ve Irak’a yük götürüp getiriyordu. Ailesinin anlatımına göre, “bir mesleğim yok, gelecek göremiyorum, Almanya’ya gideyim de belki oturum alırım ve kendime iyi bir hayat kurarım” diyerek Almanya’ya gitmeye karar verdi.
İlk 8 ay mültecilerin kabul edildiği ilk kampta kalan Kumak, daha sonra heim denilen ve kalıcı olarak kalacağı bir kampa yollandı. 6 ay da burada kalan Kumak, bu süre zarfında ailesine sürekli telefon açarak, kendisinin öldürüleceğini iddia etti.
Ailesi bu durumdan dolayı çocuklarının psikolojisinin çok bozulduğunu belirtiyor. Abisi Eser Kumak niha+’a anlattı:
“Ölmeden önce babamı aradı. ‘Alman polisinin başıma bir bela getirmesinden korkuyorum. Beni öldürecekler, beni yakacaklar’ diyor. Heimde başına bir şey gelmiş, onu bilmiyorum. Kampta çok eziyet çekmiş. Alman polisinin Afganları ona musallat ettiğini söylemiş.”
Gökhan Kumak, hayatını kaybetmeden önce, babasını arıyor ve psikolojisini bozduklarını, çok cidd bir mesele olduğunu ve kendisini kurtarmalarını istiyor.
Gökhan 2 Nisan 2024 tarihinde hayatını kaybetti. Ancak ailesi 9 Nisan’da haberdar oldu:
“Bir gün haber alamadık. Bir arkadaşı vardı. Telefon açtım ona, kardeşime ulaşamadığımızı söyledim. Gökhan’ı görmüyor musun dedim. ‘Beni aramayın’ dedi, ‘Gökhan nerede bilmiyorum’ dedi. Yanında başka biri daha vardı. O dedi ki, ‘onlara de polisler geldi Gökhan’ı götürdü ve Gökhan öldü’ de diye sesi geldi bana. Diğer çocuk ‘Beni karıştırma, beni karıştırma, beni arama dedi’ ve o günden sonra beni engelledi. Afgan bir çocuktu. Ancak Türkiye’den bir numara kullanıyordu.”
Gökhan Kumak
Almanya’dan resmi makamların kendilerine ulaşmadığını belirtti Eser Kumak.
Gökhan Kumak’ın cenazesi de Hogir Alay’ın cenazesi gibi ormanda bir ağaca asılı olarak görüldü. 14 Nisan 2024’te de Türkiye’ye gönderildi. Yapılan otopside, kalp krizi geçirdiği yazıldı. Ancak aile bu tespite inanmıyor. Yaşadıkları ağır durumdan kaynaklı Türkiye’de de otopsi yapılmasını istemeyi düşünemediklerini belirtiyor Eser Kumak.
Aile, Gökhan Kumak ile ilgili Türkiye’de herhangi bir soruşturma açılmadı bilgisini verdi.
18 Nisan 2026 tarihinde kendisini Ute Classen diye tanıtan ve Bad Wildungen şehrinde sosyal hizmet yetkilisi olduğunu belirten birisi, Almanya’dan aileye WhatsApp üzerinden sesli mesajlar gönderdi. Söz konusu kişi, Almanca olarak gönderdiği ses kaydında Gökhan’ın psikolojik sıkıntılarının olduğunu, herkesin ona yardımcı olmaya çalıştığını ancak buna rağmen intihar ettiğini belirtiyor. Ses kaydında ayrıca, “Avrupa Mahkemesi’ne başvurmanızı tavsiye etmem, çünkü burada, Bad Wildungen’de bunu haklı çıkaracak hiçbir şey yaşanmadı” diyor.
Gökhan Kumak
Pena-Ger: Mültecilerin intihar girişimleri kayıt altına alınmıyor
Pena-Ger, Almanya genelinde mülteciler için çevrimiçi danışmanlık hizmeti veren kâr gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu. Gökhan Kumak ve Hogir Alay dosyaları ile ilgilenen kuruluş, her iki dosyanın da hukuki sürecini yeniden başlatmanın hazırlığını yapıyor.
Pena-Ger’e göre son yıllarda Almanya’da Kürt mülteciler arasında meydana gelen ve çoğunlukla intihar olarak değerlendirilen bir dizi ölüm vakası biliniyor. Ancak söz konusu kuruluşa göre, bu gruba özel kesin bir istatistiksel kayıt bulunmuyor ve bu veri eksikliğinin Almanya’da genel olarak mülteciler arasındaki intiharlar veya intihar girişimlerinin sistematik biçimde kayıt altına alınmadığına dair daha temel bir soruna işaret ettiğini savunuyor.
Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaletinde bulunan Kızıl Haç’ın bir parçası olarak görev yapan DRK Rheinland-Pfalz’a göre, bu vakaların büyük bir kısmı yapısal sorunların sonucu olarak tanınmadığı veya belgelenmediği için görünmez kalıyor. Bu görünmezlik, siyasi karar vericilerin mültecilerin yeterli psikososyal destek ihtiyacını yeterince ciddiye almamasına yol alıyor ve bu durum ciddi sonuçlar doğuruyor. Söz konusu kuruluş, buna rağmen, tekil vakalar ve medya ile sivil toplum raporları üzerinden yapısal örüntüler tespit ediliyor.
“Kürt mültecilerin sorunları görünmez kalıyor”
Pena-Ger başka bir hususa da dikkat çekiyor: Ne Almanya Federal İstatistik Dairesi ne de Federal Göç ve Mülteciler Dairesi etnik kökene göre ayrım yapmıyor. Bu nedenle özellikle Kürt mültecilerin yaşadığı özgül sorunlar istatistiksel olarak görünmez kalıyor. Özellikle toplu barınma merkezleri, sınır dışı gözaltı ve benzeri kısıtlayıcı koşullar psikolojik sağlığı olumsuz etkiliyor. İzolasyon, mahremiyet eksikliği ve sürekli sınır dışı edilme korkusu mevcut krizleri derinleştiriyor ve intihar düşüncelerini arttırıyor. Aynı zamanda mültecilerin psikolojik sorunları kamuoyunda sıklıkla güvenlik perspektifiyle çarpıtılıyor.
Pena-Ger yaşanan intihar vakaları ve girişimlerinin nedenlerinin yapısal olduğunu düşünüyor. Yetersiz psikolojik destek, şikayetlerin iletilmemesi, yetersiz koruma mekanizmaları ve personel yetersizliğinin yanı sıra ayrıca kabul sistemi içindeki yaşam koşullarının yeniden travmatizasyona yol açtığı belirtiliyor.
Uzun iltica süreçleri, toplu barınma, mahremiyet eksikliği ve sürekli belirsizlik mevcut travmaları derinleştiriyor. Sağlık hizmetlerine erişimdeki hukuki durumun da kritik bir faktör olduğu düşünülüyor. Asylbewerberleistungsgesetz’in (AsylbLG), özellikle psikoterapiye erişimi ciddi biçimde kısıtladığı belirtiliyor. İlk 36 ayda yalnızca akut hastalıklar tedavi ediliyor. Bu da birçok mültecinin gerekli tedaviye ulaşamamasına yol açıyor.
Pena-Ger’den Beybûn Şeker, kurum olarak aktif destek sunmaya çalıştıklarını belirtiyor: “Her gün intihar düşünceleri yaşayan ya da destek olmadan derin bir çaresizlik içinde yaşayan insanlarla karşılaşıyoruz. Almanya’da mültecilerin ruh sağlığı genellikle yalnızca sansasyonel olaylardan sonra kısa süreliğine gündeme geliyor. Milyonlarca mülteci genelleştirilerek tehdit olarak gösteriliyor, oysa çözüm bu değil.”
Almanya’da Kürt Mülteci İntiharları ve Şüpheli Ölümler
Mülteci Bilgileri
Yer / Şehir
Ölüm Nedeni ve Şüpheler
Fethullah Aslan (28)25 Kasım 2024
Berlin
Psikiyatri kurumunda gözetim altındayken hayatını kaybetti; resmi kayıt: “İntihar”.
Abdulkerim Şaman (22)28 Haziran 2024
Ketsch
Sınır dışı edilmeye direndiği için hapiste tutuldu; serbest kalınca yaşamına son verdi.
Ramadan M. Bîrhat (27)21 Mayıs 2024
Heilbronn
8 yıl oturum alamadı; ailesinin yanına dönme prosedürü aşamayınca hastanede intihar etti.
Mehmet Sait Polat25 Nisan 2024
Erfurt
Diyarbakır’dan gelen 7 çocuk babası; kamptaki 9. ayında yaşamına son verdi.
Gökhan Kumak (34)2 Nisan 2024
Bad Wildungen
Asılı bulundu; otopsiye “kalp krizi” yazıldı. Öncesinde “Beni öldürecekler” demişti.
Faruk Örnek (21)8 Aralık 2023
Balingen
Balingen mülteci kampında maruz kaldığı baskılar nedeniyle yaşamına son verdi.
Hogir Alay (25)4 Kasım 2023
Kusel
24 gün sonra kampın içinde asılı bulundu. Şikayetleri tercümanlarca engellendi.
İslam İşçi31 Ağustos 2023
Heidelberg
Kaybolduktan 3 gün sonra bir gölette ölü bulundu; intihar ettiği ileri sürüldü.
İrfan Koçer3 Temmuz 2023
Nersingen
İltica kuralları gereği çocuğuyla ayrı bir kampta kalınca psikolojik çöküşle intihar etti.
Mustafa Baki (17)26 Haziran 2023
Giessen
Kobanîli genç mülteci, kaldığı Giessen kampında yaşamına son verdi.
Mehvan M. Süleyman (34)15 Temmuz 2022
Giessen
Sınır dışı kararına karşı geri gönderilmemek amacıyla intihar etti.
İsmet Aslan (25)24 Eylül 2000
Daun
Kampın yanındaki hurdalıkta asılı bulundu; cesedi 3 gün sonra fark edildi.
Ali Güzel (35)Ocak 2000
Singen
Ağır mültecilik ve kamp koşullarına dayanamayarak intihar etti.
Şahin ÇobanŞubat 2000
Böblingen
İltica talebinin reddi ve sınır dışı kararına karşı kendini yakarak yaşamına son verdi.
Murat İşlek30 Ocak 2000
Almanya
Cizreli mülteci; talebinin “samimi” bulunmaması ve sınır dışı baskısıyla intihar etti.
Sultan Doğan (21)18 Şubat 2000
Woldsuht
İzolasyon ve ailesine verilen sınır dışı kararı sonrası yaşamına son verdi.
Fuat OrakŞubat 2000
Nusaybin (TR)
Sınır dışı edilip Türkiye’de işkence gördükten sonra evinde intihar etti.
Süleyman AksoyTemmuz 1999
Ankara (TR)
Sınır dışı edilip Türkiye’ye teslim edildikten sonra askerde şüpheli şekilde öldü.
Muhammed Ali28 Temmuz 1999
Regensburg
Yabancılar Dairesi’nden ret alınca polisin tepkisi üzerine bir aracın önüne atladı.
Enver Bulut (45)29 Ocak 1996
Braunschweig
10 çocuk babası; sınır dışı edilirse işkence göreceği korkusuyla yaşamına son verdi.
* Bu liste, sadece kimlik bilgileri doğrulanabilen sivil toplum kuruluşlarının açıkladığı ve medyadaki haberlerden elde edilen verilerden elde edilen 20 vakayı içermektedir.
Yazar Nişan Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti.
1915 Soykırımı’nda trene bindirilen Ermeni kafilesi
1915 Ermeni Soykırımı’nın ardından hayatta kalan insanların bir kısmı, Müslümanlaştırılarak hayatta kaldılar. Uzun yıllar soykırımın etkisinden kaynaklı olarak kimliklerini gizleyen bu insanların bir kısmı zaman içerisinde kimliklerinin arayışına girdiler. Asimilasyonun bir çeşidi olarak değerlendirilen bu durum için belli kriterlere göre seçilen Ermeniler zorla Müslümanlaştırıldı. Ayrıca özellikle on iki yaş ve altı çocuklar ya yetimhanelerde toplanıp ya da Müslüman evlere dağıtılarak Türk-İslam kültürüne göre yetiştirildi. Bu ikisinin haricinde kadınlar ve özellikle genç kızlar zorla Müslüman yapıldıktan sonra Müslüman erkeklerle evlendirildi.
Yazar Nişan Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti.
Yazar Güreh, 24 Nisan 1915 Soykırımının yıl dönümünde soykırımı, Müslümanlaştırılmış Ermenileri ve toplumsal hafızaya etkilerini Niha+’a değerlendirdi. Nişan Güreh 1915 soykırımının bir başlangıç değil, uzun bir tasfiye sürecinin doruk noktası olduğunu belirterek, Ermeni soykırım sürecinin literatürde 1915 ile sınırlandırılmasının yetersiz olduğunu etti ve süreci 1860’lara kadar dayandırdı:
“1894-1895 Sason ve Zeytun isyanları, 1909 Adana katliamları ve 24 Nisan 1915 gerçekliği var. Kamuoyunda sadece 256 aydın olarak bahsedilir ama gerçekte toplumda önde gelen 2 bin 400 kişi tutuklanıp katledildi.”
Güreh, 24 Nisan operasyonunu “iktidarın bir toplumu savunmasız bırakmak için önce örgütlü ve politik kesimini pasivize etme stratejisi” olarak tanımladı.
Osmanlı’nın “İslamlaştırma” siyasetinden İttihat ve Terakki dönemine
İslamlaştırma sürecinin köklerinin Abbasi halifeliğine kadar uzandığını belirten Güreh, tarihsel bir sürekliliğe işaret etti. Özellikle 1915 sürecinde Arap dünyasındaki bazı İslam alimlerinin takındığı tutumu hatırlatarak şunları söyledi:
“Soykırım başladığında, köklü bir ortak hafızaya sahip olan bazı Arap İslam alimleri devletin politikalarına karşı durarak, ‘Ermeniler bizim dostumuz ve komşumuzdur’ şeklinde fetvalar vermişlerdir. Bu vicdani duruş, Arap coğrafyasında katliamın yayılmasını engellemiştir.”
Nişan Güreh, Osmanlı Devleti’nin ekonomik temelinin gayrimüslim tebaaya dayandığını vurguladı. 1900’lü yılların başında Osmanlı Devleti’nin Ermenilerin İslamlaşmasını sınırlayan bir yasa çıkardığını aktaran Güreh, bunun sebebinin Ermenilerin Müslüman olmasının devleti vergi kaybına uğratması olduğunu belirtti. İttihat ve Terakki dönemiyle birlikte, pozitivist ve milliyetçi bir vatan anlayışı hakim olduğunu belirten Güreh, müslümanlaştırmanın kadınların ve çocukların zorla alıkonulması gibi ağır asimilasyon uygulamalarına dönüştüğünü anlattı.
Güreh, bu süreçte katliamlar ve zorunlu din değiştirmeler yoluyla Ermeni mülklerine el koyduğunu belirterek, özellikle kadınların yaşadığı travmalara değindi ve “zorla evlendirmelerin” aslında sistematik bir şiddet ve tecavüz pratiği olduğunu vurguladı.
1990’larda yaklaşık 50 bin Müslümanlaşmış Ermeni’nin, kimliğine dönmek istediğini ancak Ermeni toplumunun buna hazır olmadığını söyleyen yazar Güreh, yeni kuşaklarda bir uyanış başladığını ifade etti:
“Önceden bizde ‘makbul Ermeni, Hristiyan olandır’ anlayışı hakimdi. Oysa Y ve Z kuşaklarıyla bu ulus-kültür anlayışı çatırdıyor. Artık kalıcı evlilikler var, politik duruşlar var. Kendilerini bulmaya çalışan insanlar var. Artık kimliklerin hem kamusal alanda hem de Ermeni dünyası tarafından desteklenerek yaşayabileceği bir mekanizmaya ihtiyaç var.”
Soykırımdan kurtulan Ermeni çocuklar
“Tarih, farklı kültürlerin zenginlik olduğunu öğretmeli”
Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti. Elazığ’dan Amerika’ya uzanan parçalanmış aile hikayeleri üzerinden örnekler veren Güreh, şu ifadeleri kullandı:
“Elazığ’da bu konuda konuşmak gerçekten sıkıntılı. Bu konularla ilgili yayın yapan bir arkadaşın evi yıkıldı. Sabancı Üniversitesi’nde bir akademik çalışmaya müdahale olundu. İnsanlar geçmişlerini araştırdıklarında bazen akrabanı buluyorsun ve seni reddediyor mesela. İki kimlik arasında kalıyor bu insanlar.”
“Hafızamız bizi biz yapan kodları barındırıyor ancak hep geçmişe takılıyoruz ve geleceğe dair bir şey koyamıyoruz” diyen yazar, tarihin insanlara farklı kültürlerin bir zenginlik olduğunu öğretmesi gerektiğini belirtti.
“Katili değil, hayatı savunanı kahramanlaştırmalıyız”
Toplumsal yüzleşmenin nasıl mümkün olabileceğine dair ise Güreh, “kahraman” tanımının değişmesi gerektiğini ifade etti:
“Türkiye toplumunda soykırım denildiğinde insanlar bireysel bir savunma mekanizmasıyla ‘ben katil miyim?’ diye soruyor. Mesele bu değil. Mesele, sevdiklerini kaybetmiş birinin acısını anlamaktır. Bugün soykırım ve katliamlarda rol alanlar kahramanlaştırılıyor. Eğer biz ölümü ve şiddeti savunanları değil, o bedeli ödeyen, hayatı kurtaranları model alırsak, gerçek yüzleşme o zaman başlar.
Dünyada her yerde milliyetçi akıl var. Biraz inatçı olmak gerek. Başka ülkelerde, ‘yabancı cennetlerde’ yaşayabiliriz ama asıl olan kendi cennetini burada kurabilmektir. Hayatta kalma inadı. Ermeni toplumu dağlarda kurulmuş, hiç olmayan yerlerde çalışarak, üreterek kurulmuş. Hem kendimizi hem de bizim gibi düşünenleri yaşatmak için inatla burada kalmalı ve bu dayanışmayı birlikte örmeliyiz.”
1990’lı yılların düşünsel dünyasındaki tartışma iklimine dikkat çeken Güreh, bu dönemde birçok konunun özgürce konuşulabildiğini ancak bunun ağır bedellerle sonuçlandığını ifade etti.
“Soykırım hala devam ediyor”
Soykırım kavramını sadece tarihsel bir olay değil, sürekliliği olan bir olgu olarak tanımlayan Nişan Güreh, şu ifadeleri kullandı:
“Soykırım bitmiş bir mesele değil, farklı biçimlerde devam eden bir süreç. Ankara’nın göbeğinde Êzidi kadınlar pazarlanıyor. Bugün Gazze’de soykırımlar devam ediyor. Ruanda soykırımı dünyanın gözü önünde oldu. Bizim gibi insanların buna karşı tepki geliştirmesi gerekiyor.”
“Genç kuşaklara tartışma alanları açmalıyız”
Genç kuşağa umutla baktığını ifade eden Güreh, gençlerle kurulacak iletişimin yönteminin önemine dikkat çekti:
“Z ve Alfa kuşakları bizden daha zeki ve kültürel olarak farklı bir algıya sahipler. Onları sanıldığından daha ‘anarşist’ ve özgürlükçü buluyorum. Ancak onlara ‘her şeyi ben bilirim’ diyen despotik bir liderlik anlayışıyla değil, fikirlerine değer veren, tartışma alanları açan ve doğru bilgiyi aktaran bir yöntemle yaklaşmalıyız.”
Geçmişte Hrant Dink Vakfı gibi kurumların sağladığı “seyahat fonları” ve kültürel değişim programlarının toplumlar arasındaki diyaloga etkisini hatırlatan Güreh, gençliğin dünyayı tanıması ve örgütlenmesi için yeni imkanlar yaratılması gerektiğini vurguladı.
Tarihsel süreçte bölgedeki halkların iç içe geçtiğini ve birbirlerinin dillerini bilerek barış içinde yaşadığını hatırlatan yazar Güreh, günümüzdeki kısıtlamaları eleştirdi. Dünyaca ünlü caz sanatçısı Tigran Hamasyan’ın Kars’ta konser vermeye çalışırken yaşadığı zorlukları ve engellemeleri örnek göstererek demokratik kesimlerin bu baskılara karşı daha güçlü bir duruş sergilemesi gerektiğini ifade etti.
Güreh, farklı kültürlerin sadece Diyarbakır gibi belirli merkezlerde değil, her yerde özgürce yaşandığı bir zemin oluşturulması gerektiğini söyleyerek sözlerini sonlandırdı.
Asadur’un hikayesi
Nor Zartonk İnisiyatifi, 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümü dolayısıyla 19 Nisan Pazar günü Şişli’deki Nostalji Kitap & Kahve’de “Müslümanlaştırılmış Ermeniler” konusunu işleyen bir etkinlik düzenledi. Etkinlikte yönetmenliğini Mehmet Emin Yıldız’ın üstlendiği, hayatının büyük bölümünü Müslüman kimliğiyle geçirdikten sonra ileri yaşlarda Ermeni kimliğiyle yeniden bağ kurmaya çalışan Malatyalı Asadur‘un (Hüsamettin Kurultay) hikâyesini anlatan “Asadur: Kayıp Kimliğin İzinde” belgeseli izleyiciyle buluştu.
Kimliğe geç kalmış bir dönüş
Belgesel’de hayatının büyük bölümünü Müslüman kimliğiyle geçirdikten sonra ileri yaşlarda Ermeni kimliğiyle yeniden bağ kurmaya çalışan Malatyalı Asadur’un hikayesini anlatıyor. Ancak bu hikaye yalnızca bireysel bir arayış değil, aynı zamanda yıllar süren baskı, sessizlik ve asimilasyon politikalarının izlerini taşıyan kolektif bir hafızaya da işaret ediyor.
Belgesel, onlarca yıl süren baskı ve sessizliğin ardından kimliğini açıkça yaşamaya başlayan Asadur’un hikayesi üzerinden 1915 sonrası hayatta kalmak için kökenlerini gizlemek zorunda kalan ailelerin deneyimlerine de ışık tutuyor. Bu yönüyle Asadur’un yolculuğu, bastırılmış bir hafızanın yeniden ortaya çıkışını simgeliyor.
Belgesel boyunca dikkat çeken bir diğer şey ise Asadur’un kimliğiyle kurduğu ilişkinin özellikle dil üzerinden yeniden inşa edilmesi. Asadur’un Ermenice öğrenmeye başlaması, gündelik hayatında kelimeleri yeniden sahiplenmesi, kimliğin yalnızca doğuştan gelen bir aidiyet değil, zamanla yeniden kurulmak zorunda kalınan bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.
68 kuşağından kimlik sahiplenmeye
Belgesel, Türk ve Müslüman olarak büyüyen Asadur’un, 1960’lı yılların öğrenci hareketleriyle politikleşmesini ve 60 yaşından sonra etnik kimliğini keşfetme yolculuğunu kendi ağzından aktarıyor. Asadur’un 68 kuşağı içindeki tanıklıkları, dönemin politik figürlerinden İbrahim Kaypakkaya ile kendi köyünde geçen hikâyesi ve Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) kadar uzanan politik yaşamı; belgeseli sadece bir kimlik arayışı değil aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tarihine tutulan bir ayna haline getiriyor.
Gösterimin ardından düzenlenen panelde Alexis Kalk ve Öndercan Muti, Nişan Güreh’in moderatörlüğünde Müslümanlaştırılmış Ermeni kimliğinin tarihsel ve toplumsal boyutlarını tartıştı. Nişan Güreh, “Asadur, yurtlarını terk etmemek adına Müslümanlaşmak zorunda kalan binlerce aileden birinin üyesiydi” dedi. Belgeselde Asadur’un çocukluğunda Ermeni mezarlarını ve kiliseyi taşladığını anlattığı sahneler, salonda derin bir sessizlik yarattı. Kendi köklerini bilmeden gerçekleştirdiği bu eylemin ileride büyük bir travmaya ve kişilik dönüşümüne yol açması, asimilasyonun insan ruhundaki yıkıcı etkisini gözler önüne seriyordu.
Kimliğin inşasında dil
Panelde söz alan Alexis Kalk, Asadur ile yollarının bir Ermenice kursunda kesiştiğini belirterek belgeselin yapım sürecine dair bilgiler paylaştı. Kalk, Asadur’un kimliğiyle kurduğu ilişkinin dil üzerinden şekillendiğini vurguladı:
“Asadur, Ermenice ile olan bağını gündelik hayatının içine yerleştiriyordu. Kavanozların üzerine baharatların, ağaçların üzerine isimlerini Ermenice, Kürtçe ve Türkçe yazıp asması, kimliğini dil üzerinden geri kazanma çabasının somut bir örneğiydi.“
Kalk, Asadur ile ikinci kez Kamp Armen direnişi sırasında karşılaştıklarını belirterek, 70 yaşında bir Ermeni yetiminin yıkılmak istenen bir yetimhanede adalet nöbeti tutmasının sembolik önemine değindi. Bu durumun, soykırımın etkilerinin mekânsal ve toplumsal olarak günümüzde de devam ettiğinin bir göstergesi olduğunu ifade etti. Kalk’ın aktardığı Asudur’un“Soykırım hâlâ sürüyor” ifadesi, mekânsal hafızanın yok edilmesinin de bu sürekliliğin bir parçası olduğunu belirtiyordu.
Toplu şiddet ve arşivsizlik
Araştırmacı Öndercan Muti ise 1915 sürecini yalnızca “devlet şiddeti” olarak tanımlamanın yetersiz kalacağını, bunun aynı zamanda toplumsal katılımla gerçekleşen bir “toplu şiddet” olduğunu ifade etti. Müslümanlaştırılmanın birçok kişi için bir tercih değil, bir hayatta kalma stratejisi olduğunu belirten Muti, Hemşinli Ermeniler gibi farklı deneyimlerin de bu kimlik çeşitliliğinin parçası olduğunu vurguladı. Muti Asadur’un hikâyesindeki en dikkat çekici unsurun”arşivsizlik” olduğunu söyledi:
“Kurumsal ve yazınsal bir literatürün olmaması, bireyin kendi kültürel mirasına sahip çıkmasını zorlaştırıyor. Asadur, yetişkin bir birey olarak bu kimliği tek başına ve el yordamıyla inşa etmek zorunda kaldı. 1915’te sadece insanlar değil, bir halkın geleceğe dair arşivi ve hafızası da yok edildi.“
Panelin ardından Ermeni yazar Nişan Güreh, Anadolu’daki Ermeni toplumunun yaşadığı tarihsel süreci ve “Müslümanlaştırılmış Ermenileri” değerlendirdi.
Etkinlikte ayrıca soykırımın 111. yılında, nefret cinayetiyle hayatını kaybeden Sevag Balıkçı ve Garbis Balıkçı da anıldı.
Barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan, gazetecilere dönük müdahalelerin ana akım medya çalışanlarına kadar uzanmasını yıllardır hedefteki Kürt ve sosyalist basına yeterince sahip çıkılmamasının bir sonucu olarak değerlendirdi.
Fotoğraf: İlke TV
Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) yayımladığı 2025 Dünya Basın Özgürlüğü raporuna göre, basın özgürlüğü konusunda geçen yıla kıyasla bir basamak daha gerileyerek 180 ülke arasında 159’uncu sıraya düşen Türkiye, geçtiğimiz yıl ulusal düzeydeki olumsuz şartlar nedeniyle yeniden düşüş yaşadı ve “çok vahim” kategorisinde kaldı.
Son dönemde gazetecilere yönelik artan baskılar, basın özgürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Ramazan Bayramı’nda aile ziyareti için gittiği Tokat’ta gece saatlerinde bir operasyonla gözaltına alınan İsmail Arı’nın Ankara’ya getirildikten sonra 24 saat içerisinde tutuklanması, DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ’ın evinden gözaltına alınıp 22 saat sonra cezaevine gönderilmesi bu baskının en somut örnekleri oldu.
Haklarında açılan soruşturmalarda gidip ifade vermiş gazetecilerin polis operasyonları ile gözaltına alınması keyfi cezalandırma argümanlarını güçlendirirken muhalif kimliği ile bilinen gazetecilere yönelik tutuklamalar meslektaşlarının eylemliliklerine de sebep oldu. Bu eylemliliklerde Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi son dönemde tutuklanan gazetecilere yer verilmemesi de çeşitli çevreler tarafından eleştirileri beraberinde getirdi.
Geçmişte Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla yapılan saldırıların bugün yeni yasalar ile ana akım medyaya kadar genişletilmiş olmasının ne anlama geldiğini, gazeteciliğe yönelik saldırılar ile iktidarın hedefleri arasındaki ilişkiyi, toplumsal muhalefetin tutumunu ve Türkiye’de medyanın geleceğine ilişkin senaryoları değerlendiren iletişim bilimci ve barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan yaşananların siyasal iktidarın mevcut durumu yönetme kriziyle birlikte incelenmesi gerektiğini söyledi. Ayan, gazeteciliğin geleceğinin medya alanındaki örgütlenme düzeyiyle bağlantılı olduğunu fakat bunun kendi başına yeterli olmayacağını savundu.
“Gazeteciliğe dönük saldırılar yeni değil”
İsmail Arı, Alican Uludağ, Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi gazetecilerin tutuklanmasının gazeteciliğe yönelik saldırıları daha görünür hâle getirdiğini ifade eden akademisyen Vahdet Mesut Ayan, iktidarın bu konudaki pratiklerinin daha köklü olduğunu hatırlattı.
Mevcut tutuklamaların, siyasal iktidarın uzun yıllardır sürdürdüğü baskı politikalarının bir uzantısı olduğunu vurgulayan Ayan; medyayı kontrol etmenin yöntemleri arasında mülkiyet yapısını iktidar lehine değiştirmekten kayyım uygulamalarına, gazetecileri mesleki faaliyetleri nedeniyle soruşturma ve kovuşturma kıskacına almaya kadar geniş bir yelpaze bulunduğunu ifade etti.
2024 yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablonun, iktidarın toplumsal rıza üretme kapasitesinde ciddi bir zayıflamaya işaret ettiğini belirten Ayan, “Bu tür durumlarda iktidarlar, kamunun bilgiye erişimini daha fazla denetim altına alma eğilimi gösterir” dedi. Ayan’a göre bugün tanık olduğumuz baskı artışı, yalnızca medyayı değil, genel olarak muhalefet alanını kuşatmayı hedefleyen geniş bir kontrol stratejisinin parçasını oluşturuyor.
Söz konusu gazetecilerin suçunun kamuyu ilgilendiren bilgilerin yine kamuoyu ile paylaşılması olduğunu söyleyen Dr. Vahdet Mesut Ayan, şunları da ekledi:
“Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesinde düzenlenen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu, muğlak yapısı nedeniyle iktidarın hoşuna gitmeyen haberleri cezalandırmak için işlevsel bir araca dönüşüyor. Nitekim İsmail Arı’nın gözaltına alınması ve tutuklanması sürecinde, herhangi bir somut soruşturma yürütülmeden yalnızca Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin (DMM) yaptığı açıklamanın esas alınması bu duruma çarpıcı bir örnek sunuyor.
Sonuç olarak, medya ve gazeteciler üzerindeki baskının artışını, siyasal iktidarın yönetme kapasitesinde yaşadığı aşınma ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yönetim krizleriyle birlikte değerlendirmeli. Bu çerçevede belirleyici olan, iktidarın giderek artan ölçüde ‘yönetememe’ sorununa verdiği otoriter tepkilerdir.”
Ayan, geçmişte Kürt veya sosyalist gazetecilere “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla açılan soruşturmaların bugün ana akım medyada çalışıyor denebilecek gazetecilere kadar yayılmış olmasında ise muhalefetin tutumunun göz ardı edilemez olduğunu savundu:
“Siyasal iktidarın yönetme kapasitesindeki aşınma, uzun yıllar boyunca hedefte olan Kürt ve sosyalist medyanın yanına artık ana akım gazeteciliği de eklemiş durumda. Dolayısıyla bugün yaşadığımız tablo, bir kırılmadan ziyade, kapsamı genişleyen bir sürekliliğe işaret ediyor. ‘Sansür yasaları’ olarak adlandırılan düzenlemelerin ortaya çıkış koşulları da burada yatıyor. Siyasal iktidar hem İletişim Başkanlığı hem de onun bünyesinde faaliyet gösteren DMM aracılığıyla dolaşımdaki bilgiyi daha sıkı denetim altına almak ve mümkün olduğunca tekelleştirmek istiyor. Ancak toplumun yapısı, iktidarın özellikle iktisadi ve kültürel politikalarına yönelik artan hoşnutsuzluk ve bu hoşnutsuzluğu ifade edebilecek mecraların teknolojik gelişmelerle çoğalması, bu denetim arayışını sürekli yeni düzenlemelerle tahkim etme ihtiyacını doğuruyor.
Öte yandan muhalefetin bu süreçteki rolünü de göz ardı etmemek gerekiyor. İktidara mesafeli toplumsal kesimlerin siyasal düzlemdeki temsilinde görülen ikircikli tutum ve bu düzenlemelere karşı yeterince güçlü ve örgütlü bir karşı duruşun geliştirilememesi, bugün karşı karşıya kaldığımız keyfi soruşturma ve tutuklama pratiklerinin zeminini genişletiyor.”
“Seçici dayanışma eleştirileri göz ardı edilemez”
29 Mart 2026’da gerçekleştirilen “Gazetecilere Özgürlük” yürüyüşü, Fotoğraf: BirGün
Son dönemde yaşanan tutuklamalara karşı yapılan açıklama ve eylemlilikleri de değerlendiren Ayan, Türkiye’de gazeteciler arasında dayanışmanın tarihsel olarak eşit ve kapsayıcı biçimde kurulamadığını ve taleplerin karşılık bulmamasının ise toplumun örgütsüzlüğü ile ilişkili olduğunu vurguladı. Özellikle Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik baskı dönemlerinde daha sınırlı tepkilerin verildiğini hatırlatan Ayan, bugün ortaya çıkan dayanışma pratiklerinin benzer sınırlar taşıdığı yönündeki eleştirilerin de belirli ölçüde karşılık bulduğunu ifade etti.
Bu durumu yalnızca bireysel tercihler ya da güncel tutumlarla açıklamanın da eksik kalacağını belirten Ayan, aynı zamanda tepkilerin ve eylemliliklerin de kuşkusuz gerekli olduğunu savundu:
“Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre basın kolundaki sendikalaşma oranı yüzde 14 seviyesinde. Örgütlülüğün bu düzeyde kalması hem dayanışmanın kapsayıcılığını sınırlıyor hem de verilen tepkilerin etkisini azaltıyor.
Dolayısıyla mesele, yalnızca ‘kimin kiminle dayanıştığı’ sorusuna indirgenemez. Asıl sorun, bu dayanışmayı sürekli, kapsayıcı ve etkili kılacak örgütsel zeminin yeterince güçlü olmamasıdır. Basın ve medya alanındaki sendika ve meslek örgütlerinin, örgütlülüğü artırmaya yönelik somut ve kapsayıcı politikaları gecikmeden hayata geçirmesi bu nedenle kritik önemdedir.
Böyle bir örgütlülük, yalnızca eylem kapasitesini artırmakla kalmayacak; aynı zamanda gazeteciler arasındaki ideolojik ayrımların aşılmasına ve daha ilkesel, daha kapsayıcı bir dayanışma hattının kurulmasına da zemin hazırlayacaktır.”
“Çözüm parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor”
Son olarak Türkiye’de medyanın geleceğine dair ne gibi senaryolar mevcut olduğuna dair değerlendirmelerde bulunan Ayan, farklı senaryoların konuşulabileceğini fakat bunların tamamının mevcut güç ilişkileri ile doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Ayan’a göre, bugünkü tablo, medya alanının önemli ölçüde siyasal iktidarın etkisi ve kontrolü altında olduğunu gösteriyor.
Ayan, yeni bir değişim perspektifinin ancak bu kontrol ilişkisini hedef alan politik ve kurumsal dönüşümlerle mümkün olduğunu belirtti:
“Mesele yalnızca medya alanının kendi iç dinamikleriyle sınırlı değil; doğrudan siyasal iktidar ve güç ilişkileriyle bağlantılı bir yapısal dönüşüm sorunu.
Öte yandan gazeteciler Türkiye’de çift yönlü bir baskı altında faaliyet yürütüyor. Bunun ilk boyutu, medya emek süreçlerinin kapitalist üretim ilişkileri içinde giderek daha güvencesiz ve parçalı hale gelmesi. Geçici, atipik ve esnek çalışma rejimleri; düşük ücret, güvencesizlik, örgütsüzlük ve buna bağlı olarak yaşanan vasıfsızlaşma bu alanın temel karakteristikleri haline gelmiş durumda. İkinci boyut ise otoriter siyasal iktidarın medya kurumları ve gazeteciler üzerindeki doğrudan baskısı. Bu iki katman birlikte düşünüldüğünde, sorun yalnızca ifade özgürlüğü meselesi olmaktan çıkıp aynı zamanda bir emek rejimi ve örgütlenme sorunu haline geliyor.
Bu nedenle çözüm de parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor. Medya alanındaki örgütlülüğün güçlendirilmesi ve gazetecilerin işçi sınıfının diğer kesimleriyle daha güçlü dayanışma ilişkileri kurabilmesi kritik önemde. Böyle bir bütüncül mücadele hattı kurulmadığı sürece, yalnızca mevcut iktidar değil, iktidar değişiklikleri sonrasında da benzer yapısal sorunların devam etme riski oldukça yüksek.”
Medya Özgürlüğü Hızlı Müdahale (MFRR), 2025’te Avrupa genelinde basın ve medya özgürlüğüne yönelik 1.481 hak ihlali belgeledi. Mapping Media Freedom (MapMF) veritabanına dayanan ihlaller 2.377 medya çalışanı ve kurumu doğrudan ilgilendirirken raporda, Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde 740, AB aday ülkelerinde ise 741 ihlalin kayda geçtiği belirtildi.
Raporun Türkiye bölümünde, basın özgürlüğünün 2025’te daha da kötüye gitmesi “giderek kısıtlayıcı hale gelen siyasi iklim” ile ilişkilendirilirken izleme döneminde MapMF, Türkiye’de 259 gazeteci ve medya kuruluşunu etkileyen 137 ihlal belgeledi.
“Bu olaylar, eleştirel haberciliğin giderek suç veya güvenlik sorunu olarak yeniden çerçevelendirildiği sistematik bir eğilimi ortaya koymaktadır” diyen rapora göre; eleştirel gazetecilik, sistematik biçimde “suç” ya da “güvenlik sorunu” olarak yeniden tanımlanıyor.
Bundan 128 yıl önce Mîqdat Mîdhad Bedirxan, Mısır’ın Kahire kentinde Kurdistan gazetesini çıkararak Kürt gazeteciliğinin meşalesini yaktı. Tüm zorluklara, işkencelere, cinayetlere ve sürgünlere rağmen bu gelenek devam ediyor.
Kürt gazeteciliği başlangıcından itibaren sadece bir bilgi aracı değil; ulusal kimliğin aynası, dil mücadelesinin alanı ve devletsiz bir ulusun siyasi platformu oldu. Kürdistan’ın dört parçasındaki her yayın, aynı zamanda hem basın hem direniş hem de kültürel hafıza niteliği taşıyordu. Bu gazeteciliğin karakteri, onu diğer pek çok basın biçiminden ayırmakta ve siyasi-kültürel araştırmalar için önemli bir kaynak haline getirmektedir.
Kurdistan’dan Rojî Kurd, Jiyan, Hawar, Ronahî, Rojname, Welat, Azadiya Welat ve daha nicesine kadar Kürt gazeteciliği; zorluklara, işkencelere, katliamlara ve sürgünlere rağmen yoluna devam ediyor.
Kürt Gazetecilik Tarihi (1898–2026)
Kürt gazeteciliği başlangıcından itibaren sadece bir bilgi aracı değil; ulusal kimliğin aynası, dil mücadelesi alanı ve devletsiz bir ulusun siyasi platformu oldu. Kürdistan’ın dört parçasındaki her yayın, aynı zamanda hem basın hem direniş hem de kültürel hafıza niteliği taşıdı.
I. BAŞLANGIÇ DÖNEMİ: KAHİRE ve SÜRGÜN (1898–1908)
Kurdistan — İlk Kürt Gazetesi
22 Nisan 1898 tarihinde Mîqdad Midhat Bedirxan, Kahire’de Kurdistan adıyla ilk Kürt gazetesini yayımladı.
[Görsel: 1898 Kurdistan Gazetesi İlk Sayısı]
“Her seferinde Kürtlere okumanın ve bilimin faydalarından biraz bahsedeceğim. İnsan okumakla ve bilimle her şeyi anlar. Kürtlerimiz diğer milletler kadar eğitimli değil. Bu yüzden dünyanın halinden habersizler.”
Basım yerleri: Kahire (1–5), Cenevre (6–19), tekrar Kahire (20–23), Londra (24), Güney İngiltere (25–29), Cenevre (30–31).
II. İSTANBUL DÖNEMİ (1908–1918)
Rojî Kurd ve Hetawî Kurd (1913–1914)
6 Haziran 1913’te Hêvî cemiyeti Rojî Kurd dergisini çıkardı. Kapatılmasının ardından Hetawî Kurd adıyla devam etti.
[Görsel: Rojî Kurd Dergisi Kapağı]
Jîn ve Kurdistan (1916–1918)
1916 yılında Süreyya Bedirxan, İstanbul’da Kürt bağımsızlığını savunan Türkçe haftalık Jîn (Yaşam) gazetesini çıkardı. Bu yayın, Pîremêrd’in Süleymaniye’deki Jîn gazetesinden tamamen farklıdır.
III. GÜNEY VE SOVYETLER (1919–1932)
Pêşkewtin ve Süleymaniye
Kürdistan bölgesinde çıkan ilk gazete olan Pêşkewtin (1920–1922) Süleymaniye’de yayımlandı. Daha sonra Pîremêrd editörlüğündeki Jiyan (1926) bu dönemin sembolü oldu.
Riya Teze (1930–) — Sovyet Kürdistanı’nın Sesi
25 Mart 1930’da Erivan’da yayına başladı. Ermenistan Komünist Partisi’nin Kürtçe yayın organı olarak hizmet verdi.
[Görsel: Riya Teze Gazetesi Başlığı]
IV. HAWAR DÖNEMİ (1932–1943)
Celadet Alî Bedirxan ve Hawar Dergisi
15 Mayıs 1932’de Şam’da Hawar yayımlandı. Celadet, bugün hala standart olarak kullanılan Latin temelli Kürt alfabesini bu dergiyle hayata geçirdi.
[Görsel: Hawar Alfabesi ve Dergi Sayısı]
Başlıca Yazarlar: Celadet ve Kamûran Bedirxan, Rewşen Bedirxan, Cegerxwîn, Osman Sebrî.
V. MEHABAD CUMHURİYETİ (1945–1946)
Kurdistan Gazetesi
11 Ocak 1946’da Mehabad’da kuruldu. Mehabad Cumhuriyeti sadece 11 ay yaşasa da Kürt medya tarihinde devletleşme düzeyinde özel bir yer edindi.
VI. & VII. ÖZGÜR BASIN GELENEĞİ (1990–2016)
Özgür Gündem ve Apê Musa
30 Mayıs 1992’de Özgür Gündem yayına başladı. Kürt aydını Musa Anter (Apê Musa) 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da suikast sonucu şehit edildi.
[Görsel: Musa Anter – Apê Musa]
Binaların Bombalanması (1994)
2-3 Aralık 1994 gecesi Özgür Ülke gazetesinin merkezleri bombalandı. Ersin Yıldız hayatını kaybetti.
Gazete Adı
Yıl
Durum
Özgür Gündem
1992
Kapatıldı (1994)
Özgür Ülke
1994
Bombalandı
Azadiya Welat
2006
Kapatıldı (2016)
VIII. KADINLARIN ROLÜ
Gurbetelli Ersöz (1965–1997)
Türkiye’de bir günlük gazetenin (Özgür Gündem) ilk kadın genel yayın yönetmeni. 8 Ekim, Kürt Kadın Gazeteciler Günü olarak kutlanmaktadır.
Modern Kurumlar: JINNEWS ve JIN TV (İlk kadın uydu kanalı, 2018).
IX. UYDU DEVRİMİ: MED TV
MED TV (1995–1999)
İlk Kürt uydu kanalı. Mart 1995’te yayına başladı. Kürtler için bir medya devrimi ve dilin standartlaşması için bir dönüm noktası oldu.
X. SONUÇ VE TARİHSEL KRONOLOJİ
Tarihsel Dönüm Noktaları
Tarih
Olay
1898
Kurdistan, Kahire (İlk Gazete)
1932
Hawar, Şam (Alfabe Devrimi)
1946
Kurdistan, Mehabad
1995
MED TV, Avrupa (İlk Uydu TV)
2018
JIN TV
Kürt gazeteciliği, sürgünden dijitale 128 yıllık bir direniş geleneğidir.
Kaynaklar: Wikipedia, Encyclopaedia Iranica, KurdîLit, CPJ, RSF, Cambridge History of the Kurds.
I. Kurdistan, İlk Kürt Gazetesi
22 Nisan 1898 tarihinde, Botan Miri Bedirxan Paşa’nın oğlu Mîqdad Midhat Bedirxan (1858–1915), Kahire’de Kurdistan adıyla ilk Kürt gazetesini yayımladı. Osmanlı sansürünün gölgesinde, ülke dışında; Cenevre, Londra ve Folkestone’da basıldı ve toplam 31 sayı çıktı. Son sayısı 1902 yılında yayımlandı.
Mîqdad Midhat Bedirxan, ilk sayıda amacını şu sözlerle dile getirmiştir:
“Her seferinde Kürtlere okumanın ve bilimin faydalarından biraz bahsedeceğim. İnsan okumakla ve bilimle her şeyi anlar. Kürtlerimiz diğer milletler kadar eğitimli değil. Bu yüzden dünyanın halinden habersizler.”
Basım yerleri sırasıyla şöyledir: Kahire (1–5), Cenevre (6–19), tekrar Kahire (20–23), Londra (24), İngiltere’nin güneyi (25–29), Cenevre (30–31). Kardeşi Abdurrahman Bey de son dönemlerde yayın sorumluluğunu üstlenmiştir.
Kurdistan sadece bir bilgi kaynağı değil, ideolojik bir platformdu. Kürtçeyi entelektüel ifade ve direniş aracı olarak kabul ederek gelecek yüzyılın temelini attı.
II. İstanbul Dönemi (1908–1918)
Rojî Kurd ve Hetawî Kurd (1913–1914)
27 Temmuz 1912’de Kürt Öğrenci Derneği Hêvî İstanbul’da kuruldu. 6 Haziran 1913’te dernek Rojî Kurd dergisini çıkardı. Dört sayı sonra hükümet tarafından kapatıldı. Aynı dönemde Yekbûn (1913, 3 sayı) yayımlandı. 24 Ekim 1913’te dergi ismini değiştirerek Hetawî Kurd oldu. Aslında aynı yayındı, sadece isim değiştirerek devam etti. İsimlerin tanımı ilgi çekicidir: Roj Kurmancîde, Hetaw ise Soranîde aynı anlama (Güneş) gelmektedir.
Jîn ve Kurdistan (1916–1918)
1916 yılında Süreyya Bedirxan, İstanbul’da Kürtlerin bağımsızlığını talep eden Türkçe haftalık Jîn (Yaşam) gazetesini çıkardı. 1917–1918 yıllarında ise haftalık Kurdistan’ı yayımladı. Şunu netleştirmek gerekir: İstanbul’daki bu Jîn Türkçe idi ve Pîremêrd’in Süleymaniye’deki Jîn gazetesinden tamamen farklıydı.
III. Güney ve Sovyetler (1919–1932)
Pêşkewtin ve Süleymaniye
Bizzat Kürdistan coğrafyasında çıkan ilk Kürtçe gazete olan Pêşkewtin (İlerleme), İngiliz yönetimi altında 1920-1922 yılları arasında Süleymaniye’de yayımlandı. 118 sayı basıldı. Ardından bir yayın silsilesi geldi:
Pîremêrd ve Jiyan-Jîn: Asıl adı Tewfîq Mehmûd Hemze olan, mahlasıyla Pîremêrd (1867 – 19 Haziran 1950), Süleymaniye’de doğmuştur. 1926’da Jiyan’ın başyazarı, 1932’de müdürü oldu; 1938’de Jiyan’ın adını Jîn olarak değiştirdi ve 19 Haziran 1950’deki ölümüne kadar devam ettirdi. Aynı zamanda Qutabxaney Zanistî adıyla ilk özel Kürt okulunu da kurmuştur.
Riya Teze (1930–) – Sovyet Kürdistanı’nın Sesi
25 Mart 1930’da Erivan’da Marogulov ve Şamilov alfabesiyle basıldı. Ermenistan Komünist Partisi’nin Kürtçe yayın organıydı. Başlangıçta üç Ermeni Kürtolog (Kevork Paris, Hraçya Koçar ve Harûtyûn Mkirtçyan) tarafından yönetildi; daha sonra 1934’te Cerdoy Gênco genel yayın yönetmeni oldu. Stalin döneminde durduruldu; 1955’te Kiril alfabesiyle yeniden yayına başladı. Mîroyê Esed (1919–2008), 1989 yılına kadar gazetenin müdürlüğünü yaptı.
IV. Hawar Dönemi (1932–1943)
Celadet Alî Bedirxan ve Hawar Dergisi
Türkiye’den sürgün edildikten sonra Celadet Alî Bedirxan, 15 Mayıs 1932’de Şam’da Hawar’ı yayımladı. 1932-1935 ve 1941-1943 yılları arasında toplam 57 sayı çıktı.
Hawar, Kurmancî Kürtçesi ile yayımlanan ilk medya kurumu olduğu için özel bir öneme sahiptir. Bu nedenle 2006’dan beri 15 Mayıs, Kürt Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.
Celadet, Kuzey Kurmancîsi için Latin temelli bir alfabe oluşturdu; bu alfabe “Hawar Alfabesi” veya “Bedirxan Alfabesi” olarak bilinir ve günümüzde hala standarttır. Amacı şuydu: “Hawar bilimin sesidir. Bilim insanın kendini tanımasıdır; kendini tanımak bize özgürlük ve mutluluk yolunu açar.”
Başlıca yazarlar: Celadet ve Kamûran Bedirxan, Rewşen Bedirxan, Qedrî Can, Cegerxwîn, Osman Sebrî, Nûredîn Zaza, Ekrem Cemîl Paşa, Ahmed Namî.
Roja Nû ve Stêr, Kamûran Bedirxan tarafından Beyrut’ta yayımlandı. Nûdem (1992–2001, Stockholm, 40 sayı, Firat Cewerî editörlüğünde) “İkinci Hawar” olarak adlandırıldı.
Rewşen Bedirxan
Çoğunlukla erkeklerin egemen olduğu bir alanda Rewşen Bedirxan, Hawar’ın yazarları arasında aktif bir yazar olarak yerini aldı. Öncü bir örnektir.
V. Mehabad Kürt Cumhuriyeti (1945–1946)
11 Ocak 1946’da, kısa süreli Kürt Cumhuriyeti döneminde, bölgenin ilk Kürtçe gazetesi olan Kurdistan kuruldu; toplam 113 sayı çıktı. Bununla birlikte Kurdistan adlı edebiyat dergisi de (16 sayı) yayımlandı.
İran ordusu 15 Aralık 1946’da Mehabad’a girdiğinde Kürt matbaası kapatıldı, Kürtçe eğitim yasaklandı ve okul kitapları dahil tüm Kürtçe kitaplar yakıldı. 31 Mart 1947’de Kadı Muhammed idam edildi. Mehabad Cumhuriyeti sadece 11 ay yaşadı ancak Kürt medya tarihinde özel bir yer edindi.
VI. Güney (1950–1990)
Güney Kürdistan
1950–1963 yılları arasında Bağdat ve Süleymaniye’de pek çok yayın çıktı:
Hîwa (1957–1963, Bağdat, 36 sayı)
Xebat (1959–1961, Bağdat, 462 sayı)
Ray Gel (1959–1962, Kerkük, 34 sayı)
Azadî (1959–1961, Revanduz, 56 sayı)
1968’den sonra Baas işgaliyle Kürt basını baskı altına girdi. 1988’de Enfal ve Halepçe kimyasal saldırısıyla bu süreç ağır bir darbe aldı.
Diaspora
1970’li yıllardan itibaren Kürt medyası Avrupa’ya (Almanya, İsveç, Fransa, Belçika) taşındı ve burada devam etti. Bu yayınlar partilere bağlıydı ve içerikleri çoğunlukla siyasiydi.
“Rojname” Gazetesi (8 Mayıs 1991)
90’lı yılların başında Kürtçe üzerindeki yasak biraz gevşeyince, Kürt aydın ve gazetecileri günlük habercilik alanında adımlar atmak istedi. Bu gazete, Kuzey Kürdistan ve Türkiye tarihinde uzun bir sessizliğin ardından, “Kürt Gerçeği” temelinde çıkan ilk günlük gazete denemesi olarak kabul edilir. Rojname sadece bir sayı basılabildi. Çıktığı gün Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından toplatılma ve yasaklanma kararı verildi.
VII. Kuzey Özgür Basın (1992–2016)
Özgür Gündem (1992–1994)
30 Mayıs 1992’de Ragıp Duran’ın yönetiminde Özgür Gündem yayına başladı, tirajı 60.000’e ulaştı. Ocak Işık Yurtçu döneminde tiraj 100.000’i buldu.
Sistematik Cinayetler (1990–1995):
1990-1995 yılları arasında çoğu özgür basından olan onlarca gazeteci öldürüldü: Bu tarihsel süreçte 76 kurban “özgür basın şehitleri” olarak anılmaktadır.
Apê Musa’nın Öldürülmesi, 20 Eylül 1992
Musa Anter (1920 – 20 Eylül 1992), Mardin Nusaybin’in Zivinge köyünde doğdu. “Apê Musa” olarak tanınan, seçkin bir Kürt yazar ve aydınıydı; Özgür Gündem, Yeni Ülke ve Welat gazetelerinde yazıyordu. “49’lar Davası”nda Kürtçe propaganda suçlamasıyla yargılanmıştı. 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da bir pusuda öldürüldü. Cinayeti “faili meçhul” olarak kaldı. 2008’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi mahkûm etti.
Binaların Bombalanması, 2–3 Aralık 1994
Özgür Gündem 14 Nisan 1994’te kapatıldı. İki hafta sonra Özgür Ülke açıldı. 2–3 Aralık 1994 gecesi İstanbul Kadırga’daki teknik merkez, Çağaloğlu bürosu ve Ankara bürosu aynı anda bombalandı. Ulaştırma görevlisi Ersin Yıldız hayatını kaybetti, 20’den fazla çalışan yaralandı.
Kronoloji (1992–2016):
İsim
Başlangıç
Akıbet
Özgür Gündem
1992
14 Nisan 1994’te kapatıldı
Özgür Ülke
1994
2–3 Aralık 1994’te bombalandı
Gündem
1995
Kapatıldı
Ülke
1996
Kapatıldı
Özgür Gündem (Yeni)
2011
Ağustos 2016’da kapatıldı
Welat ve Azadiya Welat
22 Şubat 1992’de İstanbul’da haftalık olarak yayımlandı; 1991’deki yasağın kaldırılmasının ardından Türkiye’deki ilk Kürtçe gazetedir. 1996’da Azadiya Welat oldu. 2003’te merkezini Diyarbakır’a taşıdı, 2006’da günlük gazete oldu. 8 Ağustos 2018’de OHAL kapsamındaki KHK ile kapatıldı.
VIII. Kadınların Rolü
Rewşen Bedirxan
Hawar ekolünde aktif bir yazar olarak yer aldı. İlk Kürt basını döneminde öncü bir örnektir.
Gurbetelli Ersöz (1965–1997)
Kimyagerdi ve Elazığ/Palu doğumluydu. 1990’da siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklandı ve iki yıl cezaevinde kaldı. 23 Nisan 1993’te Özgür Gündem’de çalışmaya başladı ve genel yayın yönetmeni oldu; böylece sadece Kürt medyasının değil, Türkiye’nin de ilk kadın günlük gazete genel yayın yönetmeni oldu. 10 Aralık 1993’te gazete binası kuşatıldı; Ersöz 17 arkadaşıyla birlikte gözaltına alındı. 13 gün gözaltında kaldıktan sonra tutuklanarak Sağmalcılar Cezaevi’ne gönderildi. Mahkemede savcı 15 yıl hapsini istedi; Harold Pinter, Noam Chomsky ve CPJ ona destek verdi. 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı, Haziran 1994’te serbest bırakıldı. Gazeteci olarak çalışmasına izin verilmediği için 1995’te PKK’ya katıldı. 8 Ekim 1997’de bir çatışmada hayatını kaybetti. 8 Ekim, Kürt Kadın Gazeteciler Günü olarak kutlanmaktadır.
Jinha, Jinnews ve Jin TV
JINHA, Kadın Haber Ajansı olarak faaliyete başladı. 2016’da Türkiye devleti tarafından kapatıldı; sonrasında JINNEWS adıyla devam etti. JIN TV, 8 Mart 2018’de Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, çalışanlarının tamamı kadın olan ilk uydu kanalı olarak yayına başladı.
IX. Uydu Devrimi: MED TV ve Sonrası (1995–2010)
MED TV (1995–1999)
1994 yılında İngiltere Bağımsız Televizyon Komisyonu’ndan (ITC) lisans aldı ve Mart 1995’te deneme yayınlarına başladı. İlk Kürt uydu kanalıydı; Kürtlerin özellikle Türkiye tarafından öldürüldüğü, sürgün edildiği ve tutuklandığı bir dönemde Kürtler için bir medya devrimi oldu. Batı’da her Kürt evinde uydu antenleri vardı ve onlarca aile akşamları kendi dillerinde haberleri dinlemek için toplanıyordu. Türkiye devletinin talebi üzerine MED TV’nin lisansı 23 Nisan 1999’da iptal edildi. Sonrasında:
Medya TV açıldı ancak Fransız yetkililerce kapatıldı.
Roj TV (2003, Danimarka) kapatıldı.
Nûçe TV, Stêrk TV ve diğerleri art arda açıldı.
Avrupa Haber Ajansları
İlk Kürt haber ajansı 2000 yılında Almanya’da Dam adıyla kuruldu, sonra Frankfurt’ta Mezopotamya Haber Ajansı (MHA) oldu. MHA’nın Alman polisi tarafından kapatılmasının ardından, 2005’te Belçika’da Fırat Haber Ajansı (ANF) kuruldu.
X. Rojava (2011–2019)
21 Ocak 2014’te, Mehabad Cumhuriyeti’nin yıl dönümü vesilesiyle Kamışlı’da Demokratik Özerk Yönetim ilan edildi. Aynı yıl IŞİD Şengal’e saldırdığında Kürt gazeteciliği kilit bir rol oynadı: Ezidi toplumunun sesini dünyaya duyurdu. Kobanê kuşatması sırasında Dengê Kobanî radyosu direnişin sesi oldu.
XI. Başlıca Şahsiyetler
Bedirxan Ailesi
İsim
Yaşam
Katkı
Mîqdad Midhat Bedirxan
1858–1915
Kurdistan (1898) — Kurucu
Süreyya Bedirxan
1883–1938
Jîn (1916), Kurdistan (1918)
Jeladet Alî Bedirxan
1893–1951
Hawar (1932–1943), Alfabe
Kamûran Bedirxan
1895–1978
Roja Nû, Stêr (Beyrut)
Rewşen Bedirxan
—
Hawar ekolü yazarı
Pîremêrd (1867–1950)
Gerçek adı: Tewfîq b. Mehmûd Hemze. Süleymaniye’nin Gwêje mahallesinde doğdu. Şair, yazar ve gazetecidir. 1926’da Jiyan’ın başyazarı, 1932’de müdürü oldu; 1938’de Jiyan’ın adını Jîn olarak değiştirdi. İlk özel Kürt okulu olan Qutabxaney Zanistî’yi kurdu. 19 Haziran 1950’de Süleymaniye’de vefat etti.
Musa Anter — Apê Musa (1920–1992)
Mardin Nusaybin’in Zivinge köyünde doğdu. “49’lar Davası”nda mahkûm edildi. Özgür Gündem ve Yeni Ülke’de yazıyordu. 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da JİTEM tarafından öldürüldü.
Türkiye’de 1924’ten 1991’e kadar Kürtçe yayın yapmak açıkça yasaktı. Sonrasında Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. Maddesi ve ardından 314. Madde ile Kürt gazeteciler mahkûm edildi.
2016 Kitlesel Kapatmalar
2016–2018 OHAL döneminde, KHK’lar ile:
Azadiya Welat kapatıldı (Ağustos 2016)
JINHA kapatıldı (2016)
IMC TV kapatıldı (2016) Onlarca gazeteci tutuklandı ve mahkûm edildi.
Çoğaldı: Sosyal medya, web siteleri ve Kürtçe podcastler arttı.
Zayıfladı: Yazılı medyanın finansal modeli çöktü; pek çok gazete kapandı.
Yenilendi:ANHA, ANF, Rudaw, Kurdistan 24; küresel bir dijital Kürt medyası modeli geliştirdiler. Ancak çoğu siyasi partilere veya iktidarlara bağlı durumdadır.
Sonuç
Tarih
Olay
22 Nisan 1898
Kurdistan, Kahire — Mîqdad Midhat Bedirxan
6 Haziran 1913
Rojî Kurd, İstanbul
25 Mart 1930
Riya Teze, Erivan
15 Mayıs 1932
Hawar, Şam — Jeladet Alî Bedirxan
11 Ocak 1946
Kurdistan, Mehabad — Mehabad Cumhuriyeti
30 Mayıs 1992
Özgür Gündem, İstanbul
22 Şubat 1992
Welat, İstanbul
20 Eylül 1992
Apê Musa’nın Öldürülmesi
2–3 Aralık 1994
Özgür Ülke’nin Bombalanması
Mart 1995
MED TV — İlk Uydu TV
8 Ekim 1997
Gurbetelli Ersöz’ün Öldürülmesi
8 Mart 2018
JIN TV
2026
Yolculuk devam ediyor
Kürt gazeteciliği 128 yılı aşkın süredir baskı ve zorluklarla karşı karşıya. Kahire’den dijital platformlara, sürgünden savaşa, Bedirxan ailesinden Jinnews ve Jin TV kuşağına kadar bu gelenek sürmektedir.
*İnfografikler Gemini ve ChatGPT ile hazırlanmıştır.