Manuşyan’ın öncelikli görevi, Fransa’da yaşayan Ermenileri ve göçmenleri Nazilere karşı örgütlemekti. Çok geçmeden bu örgütlenme etkisini göstermeye başlayacaktı. Ne zaman? Bombalar Nazilerin ortasında patlamaya başladığında, ardı sıra kesilmeyen suikastlar ülke gündemini sarsmaya başladığında!
Soykırımdan sağ kalan Ermeniler ne yapmıştır, ne yapabilmiştir, ailelerini, arkadaşlarını, memleketlerini yitirmenin acısı yaşamları boyu boynuna asılmışken ve günümüzde dahi Ermenilere nefret devam ediyorken?
Kısmen de olsa bunun izini Misak Manuşyan’ın yaşamından öğrenebiliriz. Soykırımda ailesini yitirdiğinde 9 yaşındaydı. Adıyamanlıydı. Kürt bir ailenin sahiplenmesinden sonra önce Suriye’de Ermeni yetimhanesine, oradan da Fransa’ya geçti. Fransa’da bir süre marangozluk yaptı. Fabrikada işçi olarak çalışmaya başladığında Komünist Parti’ye yakın bir sendikada örgütlendi. Sınıf bilinciyle kuşanan Misak, aynı zamanda arkadaşlarıyla birlikte edebiyat dergileri çıkarmaya başladı. ‘Çank’ (Çaba) ve ‘Mışaguyt’ (Kültür) adlı dergileri en bilindikleri idi. Buralarda şiirlerini ve yazılarını yayımladı. Hayat arkadaşı Meline onun için “Hayatını dile döktüğü kelimeler şiirlerinde akan kanıydı biraz da. Şiirde dile getirse de, hayatını yaşadığı yer ora değildi ama. Hayat kendini eylemlerde yaratır, yeniden üretir, sürdürür.” der.
"Arı olmak istiyor ruhum tabiatın ortasında Bal derlemek çiçeklerden vermek onu ebediyen insanlığa.” (Manuşyan’ın bir şiirinden)
Naziler Fransa’yı işgale geldiğinde yalnızca kalemin yetmediğini, silaha sarılmak gerektiğinin bilincine vardı. Çünkü o Nazileri 1915’te İttihat Terakki’den biliyordu. Dünyanın sessiz kaldığı bu soykırıma o sessiz kalmayacaktı. Öncelikli görevi, Fransa’da yaşayan Ermenileri ve göçmenleri Nazilere karşı örgütlemekti. Çok geçmeden bu örgütlenme etkisini göstermeye başlayacaktı. Ne zaman? Bombalar Nazilerin ortasında patlamaya başladığında, ardı sıra kesilmeyen suikastlar ülke gündemini sarsmaya başladığında!
Manuşyan grubu olarak anılan örgütlenme Nazi işbirlikçileri tarafından deşifre edilip tutuklamalar başlar.
Nazi işbirlikçisi Vichy hükümeti 23’leri karalamak için Paris’in bütün sokaklarını afişlerle donatır. Misak için, afişlerde “Ermeni, çete lideri, 56 saldırı, 150 ölü, 600 yaralı” yazmaktadır. Ama halk bu kara propagandadan etkilenmez.
Bundan sonrasını hayatını ve direnişi paylaştığı Meline Manuşyan anlatsın:
”Fresnes Hapishanesi’nde getirdikleri üç ay boyunca, 23’ler uzun uzun sorgulanır, yani işkence görürler. Yargılanmaları sırasında taşıdıkları yara izleri de bunu kanıtlar. Sorgulamalarda, eylemlerinden ve bunları niçin yapmış olduklarından başka birşey söylemezler. Her biri, onları harekete geçiren ortak nedenlerin yanı sıra, kendi özel gerekçelerini açıklar. Mesela Yahudiler, onları toptan ortadan kaldırmak isteyen Nazi barbarlığına karşı kendilerini savunduklarını; Ermeniler, Birinci Dünya Savaşında Almanların onayıyla katledilmiş halklarının özgürlüğünü korumak için savaştıklarını; İspanyollar, ülkelerinde ortalığı kasıp kavuran faşizme karşı çarpıştıklarını; İtalyanlar, Hitler’in müttefiki Mussolini tarafından kovuldukları memleketlerine dönebilmek amacıyla silaha sarıldıklarını; Polonyalılar Hitler’in haritadan sildiği vatanlarının yok olmaması için mücadele ettiklerini belirtirler.”
Misak Manuşyan 21 Şubat 1944 günü 22 yoldaşıyla birlikte kurşuna dizilir. Vasiyeti gereği şiirleri eşi tarafından kitaplaştırılır. Faşizme karşı direnişin önemli sembollerinden biri haline gelir.
Yararlanılan Kaynak: Meline Manuşyan, Manuşyan – Bir Özgürlük Tutsağı, Aras Yayınları
Tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren Kürt siyasetçi ve Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana, Diyarbakır’da düzenlenen törenin ardından son yolculuğuna uğurlandı.
Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu/niha+
Tedavi gördüğü hastanede dün (29 Ağustos) yaşamını yitiren Kürt siyasetçi Mehdi Zana, bugün Diyarbakır’da son yolculuğuna uğurlandı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) milletvekilleri, il ve ilçe eş başkanları, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski eş başkanlarından Gültan Kışanak, belediye başkanları, Kürt siyasetçi Leyla Zana, Zana’nın akrabaları, mücadele arkadaşları ve sevenleri törende ve cenazede hazır bulundu.
Diyarbakır Belediyesi eski başkanı olan Zana’nın fotoğrafı belediye binasına asılırken, belediye önündeki törende konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Serra Bucak, Zana’nın kent hafızasıyla bütünleştiğini söyledi. “Halkın iradesi ve özgürlük mücadelesi yaşadıkça senin bıraktığın iz de yaşayacak” dedi.
Mehdi Zana’nın Diyarbakır Cezaevi’nden mücadele arkadaşı Abdullah Kanat, Zana’nın 12 Eylül’de yoğun bir işkenceye uğradığını hatırlatarak “Hem belediye başkanı olması hem de direniş içinde olması düşmanın ona yönlenmesine yol açmıştır” diye konuştu.
DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Zana’nınhalkının özgürlüğü için, halklar için sosyalizm ve demokrasi mücadelesi verdiğini söyledi ve başsağlığı diledi, mücadelesine sahip çıkacaklarını söyledi.
Buradaki törenden sonra Ulu Cami’ye yüründü. Ulu Cami’deki namazın ardından Zana, Yeniköy Mezarlığı’na defnedildi.
Zana’nın son yolculuğuna uğurlanışından fotoğraflar:
Kürt siyasetçi, Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana yaşamını yitirdi. Zana 13.00’te Ulu Cami’de kılınacak cenaze namazının ardından Yeniköy Mezarlığı’nda defnedilecek.
Kürt siyasetçi, Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana yaşamını yitirdi. Zana, KOAH hastalığı nedeniyle kısa süre önce hastaneye kaldırılmış ve yoğun bakıma alınmıştı.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Mehdi Zana için düzenlenecek cenaze programını duyurdu. Belediyenin X hesabından yapılan paylaşımda 1977–1980 yılları arasında Diyarbakır Belediye Başkanlığı görevini yürüten Mehdi Zana için bugün saat 11.00’de Büyükşehir Belediyesi ana hizmet binası önünde anma töreni düzenleneceği duyuruldu.
Duyuruda Zana’nın cenazesinin ise saat 13.00’te Ulu Cami’de kılınacak cenaze namazının ardından Yeniköy Mezarlığı’nda defnedileceği defin işleminin ardından Liceliler Yas Evi’nde taziyelerin kabul edileceği açıklandı.
Mesajda “Tüm halkımızı anma törenine ve son yolculuğunda Mehdi Zana’yı uğurlamaya davet ediyoruz” denildi.
Me bi xemgînî bihîst ku siyasetmedarê doza gelê Kurd Mehdî Zana koça dawî kiriye. Serê malbatê û gelê Kurd sax be.
Wî di temamê emrê xwe de ji bo aştiyeke birûmet li ber xwe da, berdêlên giran dan. Deynê me ye, em ê aştiya birûmet ava bikin û diyarî giyanî wî bikin.
DEM Parti, Zana’nın yaşamını yitirmesinin ardından sosyal medya hesabından yayımladığı mesajda, şu ifadelere yer verdi:
“Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin kıymetli isimlerinden Mehdi Zana’nın yaşamını yitirdiğini büyük bir üzüntüyle öğrendik. Ailesinin, sevenlerinin ve Kürt halkının başı sağ olsun.
Onun mücadelesine ve hatırasına borcumuz; halkların eşit ve özgür yaşayacağı onurlu bir barışı mutlaka inşa etmektir.
Anısı ve mücadelesi önünde saygıyla eğiliyoruz.”
Bakırhan ve Hatimoğulları’ndan mesaj
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da “Diyarbakır eski Belediye Başkanı, Kürt siyasetinin değerli isimlerinden Mehdi Zana’yı tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmiş, bir an önce sağlığına kavuşmasını ve yeniden aramızda olmasını dilemiştik. Ne yazık ki bugün acı haberini aldık: “Mehdi Zana, Kürt siyasi tarihinin en zorlu dönemlerinde mücadele etmiş, inandığı değerler uğruna ağır bedeller ödemiş bir isimdi. Başta ailesi ve yakınları olmak üzere, tüm sevenlerine ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum” ifadelerine yer verdi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da şunları kaydetti:
“Diyarbakır eski Belediye Başkanı, değerli Kürt siyasetçi ve mücadele insanı Mehdi Zana’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Mehdi Zana’yı, halkının hakları ve özgürlüğü için verdiği mücadele ve bıraktığı değerli mirasla daima hatırlayacağız. Leyla Zana’ya, kıymetli ailesine, yakınlarına ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum.”
“Diyarbakır’ın direnişçi ruhunu yaşamı boyunca taşıdı”
DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Pervin Buldan da sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında “Mehdi Zana’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. O, Kürt halkının eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde bedel ödemekten geri durmayan; her koşulda halkının iradesinin yanında duran büyük bir mücadele insanıydı. Diyarbakır’ın direnişçi ruhunu, Kürt halkının onurlu mücadelesini yaşamı boyunca taşıdı. Mehdi Zana’yı saygı ve minnetle anıyor; ailesine, yakınlarına ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum.” dedi.
Neçirvan Barzani: “Zana ağır bedeller ödedi”
Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, hayatını kaybeden Kürt siyasetçi ve Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana için eşi Leyla Zana ve ailesine başsağlığı diledi.
Barzani mesajında şu ifadelere yer verdi:
“Mehdi Zana’nın vefatı dolayısıyla Sayın Leyla Zana’ya ve tüm ailesi, yakınları ve dostlarına başsağlığı diliyorum. Merhum, Türkiye’deki Kürt siyasi mücadelesinin öne çıkan isimlerinden biriydi. Yaşamının büyük bölümünü halkının haklarını savunmaya adadı ve bu uğurda büyük bedeller ödedi. Ailesinin, yakınlarının ve dostlarının acısını paylaşıyoruz. Yüce Allah’tan onun ruhunu rahmetiyle şad etmesini, geride kalan herkese sabır ve metanet vermesini diliyorum.”
Ji bo koça dawî ya siyasetmedarê naskirî yê Kurd Mehdî Zana, sersaxiyê li xanim Leyla Zana û hemû malbat, kesûkar û hevalên wî dikim.
Xwedêjêrazî yek ji kesayetiyên diyar ên karwanê xebata siyasî ya Kurd li Tirkiyeyê bû, salên dûr û dirêj ji temenê xwe ji bo parastina mafên gelê…
Mesud Barzani, Mehdi Zana’nın ailesine, yakınlarına ve dostlarına başsağlığı dileyerek, eşi Leyla Zana’ya da taziyelerini iletti.
Barzani mesajında şu ifadeleri kullandı:
“Büyük ve bağışlayıcı Allah’ın adıyla. Vatansever ve mücadeleci Kürt şahsiyeti, eski Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana’nın vefat haberini büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum. Mehdi Zana’nın Kürt halkına bağlı emekçi ailesine ve saygıdeğer kız kardeşim Leyla Zana’ya, tüm yakınlarına, dost ve tanıdıklarına başsağlığı ve taziyelerimi sunuyor, acılarını paylaşıyorum.”
Mehdi Zana kimdir?
20 Aralık 1940 tarihinde Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde dünyaya gelen Mehdi Zana “Bilici” olan soyadını sonradan, bu sözcüğün Kürtçe karşılığı olan “Zana” ile değiştirdi.
1975 yılında Kürt kadın siyasetçi Leyla Zana ile evlendi. Zana iki çocuk babasıydı.
Mehdi Zana, Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)’nın yöneticilerinin arasında yer aldı. 1963’te Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katıldı. TİP Silvan Şubesi’nin kuruluşuna öncülük etti ve iki yıl başkanlığını üstlendi.
1978 yerel seçimlerinde bağımsız aday olarak Diyarbakır Belediye Başkanlığı’na seçildi. 12 Eylül 1980 askerî müdahalesinden sonra tutuklanarak çeşitli suçlardan hüküm giydi ve cezasını Diyarbakır, Aydın, Afyon ve Eskişehir cezaevlerinde yatarak çekti.
Yaşamında kesintilerle de olsa toplam 16 yıl cezaevinde yattı.
Zana, 1994 yılından sonra on yıl İsveç’te yaşadı; Ekim 2004’te yurda döndü ve hakkındaki davalardan dolayı gözaltına alındıysa da daha sonra serbest bırakıldı. Anıları ile siyasi görüşlerini yazarak kitap olarak yayımladı. “Bekle Diyarbakır” adlı anı kitabında, siyasal bilinçlenmesinde terzihanenin önemini anlatmaktadır.
Zana’nın yazdığı eserler şunlar:
Bekle Diyarbakır (1991), Vahşetin Günlüğü – Diyarbakır Zindanlarından (1992), Sevgili Leyla – Uzun Bir Sürgündü O Gece (anı, 1995), Zelâl Yeniden Doğuş (1996).
Muğla’nın Ortaca ilçesine bağlı Kemaliye köyü, Tahtacı topluluğunun da yoğun olduğu bir Alevi köyü. Kemaliye köyümuhtarı Zeynel Altın ve köyden postane emeklisi Nail, köyün Tahtacı-Alevi kimliğini, cemevi pratiklerini ve ekonomik yapısını değerlendirdi.
Fotoğraflar: Doğa Tekneci
Muğla’nın Ortaca ilçesi, Alevi nüfusun yoğun olduğu bir yerleşim alanı olarak biliniyor. Marmaris ile Fethiye’nin arasında yer alıyor. Antik Çağ devrine kadar dayanan tarihinin yanı sıra yakın dönem tarihiyle de kimi zamanlar gündem olmuş bir bölge. Tarihte pek çok medeniyete ev sahipliği yaptığı için kültürel, etnik ve dini yapıların yer aldığı Ortaca’nın yakın tarihteki yerleşimcileri Tahtacı (Türkmen) Aleviler.
Tarihi anlatılara göre İkinci dünya savaşında vergisini ödemeyen azınlıkları çalıştırmak amacı ile Muğla Dalaman’da bir “azınlık kampı” kurulması planlanır ve yapımına başlanır. Bu bölge, yerleşik durumda olan Tahtacıların (Türkmen Alevi) elinde bulunmaktaydı. Devlet tahtacıları yakında bulunan başka bir tahtacı köyüne Fevziye’ye yerleştirir. Buradan da eski Oritenya mevkine göç ettirir. O zamanlar bataklık olan bu yer, Tahtacı Aleviler tarafından kurutulur ve bayındır hale getirilir.
Muğla’da Ortaca’ya yaptığım bir ziyaret esnasında, çoğu Alevi nüfusa sahip Kemaliye köyü muhtarı Zeynel Altın ile ve adının Nail olduğunu söyleyen postane emeklisi ile sohbet etme fırsatı buldum.
Köye doğru giden yolda Ortaca’nın merkezinden geçerken Ortaca’da yapılan Narenciye çiftçiliğini temsilen yapılmış bir heykel vardı. 2011 yılında yapılan bu heykelde Anadolulu giyim tarzına sahip 2 kadın ve 2 erkek figür bulunuyor. Kadınlardan bir tanesi elinde domates dalı tutuyor, diğeri ise nar dolu sepeti omuzlamış, bir erkeğin elindeki sepet ise portakal dolu.
Köye girmeden ara bir sokakta kalan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Cemevi göze çarpıyor. Köye doğru gidildiğinde, Ortaca merkezine göre yeşilliğin bol olduğu bir alan gelenleri karşılıyor. Köydeki evlerin bahçelerine dikkat edildiğinde sık sık sera örtüleri ve narenciye ağaçları görülüyor. Köydeki evler düzenli olarak yerleşmiş , evler cadde veya sokak üzerinde sıra sıra dizili şekilde.
Kemaliye Köyü’nde binden fazla insan yaşıyor. Çoğu emekli olan köy halkı genelde geçim kaynağı olarak seracılık, narenciye çiftçiliği ve denize yakınlığı sebebiyle turizm işleriyle uğraşıyor. Buradaki Alevi nüfusunun önemli bir bölümü, adını tahtacılık mesleğinden alan ve genellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan “Tahtacılar” adlı Alevi topluluğundan oluşuyor.
Altın ve Nail’e köydeki Alevi nüfusunu, Kemaliyeli Alevilerin günlerini nasıl geçirdiklerini sordum.
Bir Tahtacı köyü: Kemaliye
Kemaliye köyü muhtarı Zeynel Altın
Kemaliye köyünün Alevi nüfus dağılımına dair elde net bir veri bulunmadığını belirten Altın, kendi tahminine göre köy nüfusunun yaklaşık yüzde 70’inin Alevi olduğunu söyledi. Altın, köyün göç aldığını ve nüfusun zamanla karıştığını ve Fevziye, Cumhuriyet Mahallesi gibi Alevi yoğunluklu olan komşu mahallelerinin daha kozmopolit bir yapısı olduğunu ifade etti.
Altın, kendisinin de bir Tahtacı olduğunu belirterek Tahtacı kimliğinin kökenine dair şunları anlattı:
“Bizim dedemiz Mersin-Mut tarafından geliyor. Biz Alevi adı altında Tahtacı topluluğundanız. Yavuz Sultan Selim’den sonra Alevilere yapılan baskıdan sonra Aleviler kendilerini dağlara çekmişler. Geçinmek için ormanda ağaç işçiliği, tahta işi yapmışlar. Tahtacı ismi de oradan geliyor.”
Altın, Aleviliğin tek tip bir inanç pratiği olmadığının altını çizerek “Aleviliğin içinde 14-15 tane aşiret var, Kıpçaklardan, Çepnilerden tutun hepsi var. Hepsinin ufak tefek nüans farkları var, bu aslında bir zenginlik” dedi.
Altın, Tahtacılar olarak Kemaliye köyünde küçük bir cemevi yaptıklarından bahsetti. Köyün girişinde bir Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Cemevi de var fakat genellikle kendi yaptıkları bu cemevinde ibadetlerini sürdüklerini söyledi.
Her Alevi topluluğundaki cem ritüellerinde farklılıklar görüldüğüne de değinen Altın, buna bir örnek olarak kendi topluluklarında çorapla cem’e girilmediğini belirtti. “Bizim cemevine sünni birisi giremez mesela” diyen Altın, cem’e katılabilmek için önce Alevi olduğuna dair bir “ikrar” verilmesi gerektiğini, bu yeminin ardından kişinin topluluğa kabul edildiğini anlattı. Sünni-Alevi evliliklerine dönük tutumun da zamanla yumuşadığını, ancak hala tam anlamıyla ortadan kalkmadığını da ekledi.
Nail de köydeki Alevilerin kendi cemevlerine bağlı olduğunu belirterek Aleviliğin çok fazla kola ayrıldığını, kendisinin de yine Tahtacı topluluğundan “Yolyatır Ocağı”na bağlı olduğunu söyledi.
Nail, cemevine abdestsiz girilmediğini, girişte bele kement bağlandığını, başın yazma ile örtüldüğünü, tuvalete çıkıldığında abdestin bozulmuş sayılıp yeniden alınması gerektiğini aktardı. Cem’de yenilen yemeğin ancak “destur” verildikten sonra dağıtılabildiğini de ekledi.
“6 Mayıs’ta yas tutarız”
Hıdırellez’in köyde farklı bir şekilde anıldığını anlatan Nail, 6 Mayıs’ta herhangi bir kutlama yapılmadığını, bunun yerine 5 Mayıs akşamı meydanda ateş yakılıp üzerinden atlandığını söyledi. Nail’e göre 6 Mayıs bir yas günü: “O gün Hüseyin İnan’ın, Deniz Gezmiş’in ölüm yıldönümüdür. Biz o gün şenlik yapmayız, yas tutarız.”
Muharrem ayına dair de ayrıntılı bilgi veren Nail, Kurban Bayramı’ndan yaklaşık 19-20 gün sonra başlayan bu dönemde köylülerin oruç değil “yas” tuttuğunu belirterek “Su içmeyiz, et yemeyiz, tıraş olmayız, tırnak kesmeyiz… Sadece yoğurt yeriz, başka hayvansal gıda yemeyiz” dedi. Nail, yasın 12. günü sabahı evlerde horoz kesildiğini, ardından köylülerin bir araya gelip erkân açtığını ve yemeklerini birlikte yiyerek orucu/yası sonlandırdığını aktardı.
“Alevi olmak 1-0 mağlup başlamaktır”
Altın, Alevilerin bölgedeki işçi mücadelelerine de değindi. 1975-76 yıllarında köy gençlerinin bir tiyatro topluluğu kurduğunu, 1979’da tarım işçilerinin daha iyi çalışma koşulları için grev yaptığını anlattı.
Altın, “Alevi olmak, hayata bir sıfır mağlup başlamaktır. Kendini iyi anlatamazsan, iyi yetiştiremezsen arkada kalırsın” dedi.
“Burası bir emekli köyü”
Altın, köyde okuryazarlık oranının yüksek olduğunu, köylülerin büyük bölümünün kamuda veya sigortalı işlerde çalışıp emekli olduğunu belirtti:
“Bizim köyümüzün yüzde 90’ı emeklidir. Aleviler çalışmaktan gocunmaz, hepsi çalışkandır. İşçi, memur olurlar.”
Altın, köylülerin 1979 yılında tarım alanlarında bir grev düzenlediğini ve bunun Ortaca’daki ilk işçi eylemlerinden biri olduğunu iddia etti.
Köyün geçim kaynağı olan narenciye üretiminde son yıllarda ciddi bir gelir daralması yaşandığını belirten Altın, bunun temel nedeninin ihracat sorunları olduğunu söyleyerek “Narenciyenin büyük bölümü ihraç ürünü. Komşu ülkelerle ticaret yapamazsan elindeki ürünü değerlendiremezsin” ifadelerini kullandı. Nail de benzer bir tabloyu doğruladı.
Nail ise köyün geçim kaynaklarını seracılık, narenciye ve turizm olarak sıralayarak turizmin büyük bölümünün Dalyan ve Sarıgerme’deki tekne ve otel işletmeciliğine dayandığını söyledi. Köy nüfusunun “yüzde 90’ının” emekli olduğunu yineleyen Nail, narenciye fiyatlarındaki dalgalanmaya da değinerek geçen yıl iyi kazanç sağlayan narenciyenin önceki yıllarda tarlada çürümeye bırakılmak zorunda kaldığını da ekledi: “Limon, narenciye bundan 4-5 yıl önce para yapmadı. Millet mağdur oldu.”
Devletin Alevilere yaklaşımı nasıl?
Altın’a göre devletin Alevi topluluğuna yaklaşımı son yıllarda değişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde açılan büyük cemevi külliyesine değindi.
“Devlet başkanı gitti Hacıbektaş’ta bir cemevi yaptırdı. Bunlar siyaset, oy peşinde koşan insanlar. İçinde saygı duyan da vardır ama siyaset kullanıldı.”
Altın, kamu hizmetlerine erişimde kişisel olarak bir ayrımcılıkla karşılaşmadığını, ancak taleplerini sürekli gündemde tutmak zorunda kaldığını ifade etti:
“Talebini sık sık yenilemezsen unutuluyor. Benim işimi yapmazsanız sizi ifşa ederim derim. Yarı tehdit, başka türlü olmuyor çünkü. Bu bir insan hakkı, insanlar haklarını bilmeli. Ben varım diyeceksin.”
“Ortaca Olayları” ya da “Ortaca Katliamı” olarak bilinen süreç, Muğla’nın Köyceğiz ilçesine bağlı (O dönem Ortaca Köyceğiz’e bağlıydı) Ortaca’da 5-16 Haziran 1966 tarihleri arasında Tahtacı Alevilere yönelik yaşanan şiddet, baskı ve yağma olaylarını kapsıyor. Fakat bölgedeki Alevi halkın tanıklıkları ile basına yansıyanlar arasında belli çelişkiler bulunuyor.
Altın’a ve Nail’e Ortaca Katliamı ile ilgili büyüklerinden neler duyduklarını ve neler bildiklerini sordum.
“Katliam değil, arazi tartışmasıydı”
Altın, sosyal medyada zaman zaman yeniden paylaşılan “Alevi katliamı” iddialarına dikkat çekerek bu tür paylaşımların büyük bölümünün asılsız olduğunu savundu:
“Alevilerin camiye saldırısıyla ilgili şeyler yaymışlar, ortaya laflar atmışlar. Öyle bir şey olmadı. O zamanki Alevilerden sözü dinlenen kişiler öne çıkıp ‘böyle bir şey yok, herkes oturduğu yerde otursun’ demişler. Gerilme olmuş ama katliam değil. Sadece bir kişi ölmüş, o da bir arazi tartışmasından.”
“Komşular birbirinin tarlasına giren hayvana zarar verdi, ordan söz düşmüş, ağız dalaşı sonra kavgaya dönüşmüş” diyen Nail “Kitlesel bir katliam yok. Sivas’taki, Madımak’taki, Maraş’taki, Çorum’daki, Erzincan’daki gibi değil” değerlendirmesini yaptı.
*Muğla’nın Ortaca ilçesine bağlı Fevziye köyünde yaşanan ve “Ortaca Katliamı” olarak anılan olayın kökeninde bir arazi meselesi var. Bölgedeki Tahtacı Aleviler, zamanla bataklık bir araziyi ıslah ederek yaşanabilir hale getirdikten sonra 1960 yılında devlet bu bölgeye yakın bir alanı Nurcu Sünnilerin bulunduğu Kızılyurt köyünün ağasına devretmişti. Gerginlik böyle başladı.
Haziran 1966’da patlak veren olayların hangi kıvılcımla başladığı konusunda kaynaklar ayrışıyor. PİRHA’nın 2019’da tanıklarla yaptığı görüşmelere göre olay bir tarla kavgasıydı, çatışmada uzatmalı bir başçavuşun silahından çıkan kurşunla 15 yaşındaki Sünni bir genç, Halil Sarı, hayatını kaybetti ve tanıklara göre bunun dışında can kaybı yaşanmadı. (Kemaliye köyünden Zeynel Altın ve Nail’in de söylemi bu yönde.) Söz konusu tanıklar, gencin ölümünün ardından olayları alevlendiren asıl kırılma noktasının bir Alevi kadına yönelik cinsel saldırı olduğunu aktarıyor ve sürecin basın ve güvenlik güçlerinin geç müdahalesiyle bir mezhep çatışmasına dönüştürülmek istendiğini vurguluyor. Başka kaynaklarda olayı tetikleyen unsurun bir Alevi kadınlara yönelik cinsel saldırı olduğu, çatışmaların 12 gün sürdüğü ve ölü sayısının net bilinmediği de aktarılıyor.
Bir zamanlar kölelerin gümüş madenlerinde çalıştırıldığı, denize açılanların Posedion’a adaklar adamak için geçtiği, mültecilerin ve siyasi ilticacıların kaldığı Atina yakınlarında bulunan Lavrion kampı, şimdilerde bakımsız balıkçı teknelerinden ultra lüks yatlara ev sahipliği yapıyor.
Posedion Tapınağı, Foto: Mazlum Özdemir/Niha+
Yunanistan’ın başkenti Atina’nın yaklaşık 70 kilometre güneydoğusunda bulunan Lavrion kasabası, geçmişte gümüş madenciliğinin ilk yerlerinden biriyken yakın bir zamana kadar ise Türkiye’den göç etmek zorunda kalanların bir arada kaldığı bir kampa ev sahipliği yaptı. Yunanistan’ın en büyük marinalarından birinin de bulunduğu bu bölgenin, hemen yanında ise Posedion Tapınağı bulunuyor.
Antik Çağ’da Laureion, günümüzde ise Lavrion olarak anılan ilçenin tarihi Atina kadar eskilere dayanıyor. MÖ 5. yüzyılda dünyanın ilk gümüş madenlerine ev sahipliği yapan Lavrion, Atina’nın savaş gemileri yapması için önemli bir geçim kaynağını da oluşturuyordu. O dönemler nüfusu 260 bin olan Atina’da 110 bin kişi özgür yurttaş olarak yaşarken bir o kadar sayıda da kölenin yaşadığı biliniyor. Lavrion’da bulunan gümüş madenlerinde ise 30 bine yakın kölenin zor koşullar altında “ölümüne” çalıştırıldığı, Atina mahkemelerinde ağır cezalar veya ölüm cezaları alan kişilerde bu madenlerde çalışmaya zorlandığı yazıyor tarih kaynaklarında.
Lavrion, gümüş külçeleri. Fotoğraf: Daniel Schwartz.
Demokrasi ve köleler
Lavrion, bir yandan gümüş madenciliği için köleler çalıştırılan aynı dönemde Persler tarafından yıkılan Posedion tapınağının da yeniden inşa edildiği bölgedir. Lavrion’a 7 km uzaklıkta bulunan Sounion Burnu’nda bulunan ve denizler tanrısı Porsedion’a ithaf edilen tapınağın geçmişi, MÖ önce 7. yüzyıla kadar gidiyor. MÖ 490 yılındaki Marathon Savaşı ve hemen ardından gelen Pers işgalleri sırasında (MÖ 480) Pers ordusu tarafından yıkılan bir ilk Arkaik tapınağın kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Bugün kalıntılarını gördüğümüz ve günümüze ulaşan yapı ise Perikles döneminde, MÖ 444 ile 440 yılları arasında inşa edilen klasik mermer tapınaktır. 15’i halen sağlam duran 34 sütundan yapılan tapınak, Atinalı denizciler için önemli bir sığınak olmasının yanı sıra tehlikeli yolculuklara çıkan veya Ege’den Atina’ya dönen gemicilerin Posedion’a adak adadıkları yerdi aynı zamanda.
Günümüzde Atina’nın önemli tarihi mekanlarından biri olan Posedion tapınağına her yıl gelen binlerce kişi buradan güneşin batışını izlemeye geliyor.
Pek çok tarihi döneme şahitlik eden Lavrion, yakın tarihte ise daha çok mültecilerin kaldığı kampla anılıyor. Yunanistan iç savaşının ardından 1947’de kurulan Lavrion mülteci kampı, ilk başlarda Doğu Avrupa ve Sovyetlerin etkisindeki bölgeden gelen sığınmacılar için kuruldu. Ancak kampın ismi, esas olarak 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’den kaçan siyasi ilticacıların yerleşmesi ile günümüze kadar geliyor. Bir çok sol örgüt mensubu, öğrenci, sendika üyesi ve yöneticisi gibi Avrupa’ya geçmek isteyen binlerce kişinin ilk geçiş durağı işlevini gördü. 1090’lara kadar Türkiye’deki bir çok sol örgüt kamp içinde birlikte yaşarken 1990’lardan sonra ise daha çok Kürt hareketi ile özdeşleşti. Bazın sayıları binleri bulan kişilerin kaldığı kampta onlarca aile de birlikte yaşıyordu.
Lavrion kampı/TRT Haber
Suriye iç savaşının ardından özellikle Rojava’dan gelenlere ev sahipliği yapan kamp, Türkiye ile Yunanistan arasında her zaman kriz nedenlerinden biriydi. Türkiye 1990’lı yıllardan itibaren kampın PKK tarafından yönetildiğini iddia ederek kapatılmasını talep ederken Yunanistan ise bu iddiaları kabul etmiyordu. Nitekim kamp yaklaşık 30 yıl boyunca Yunan Kızılhaçı (Greek Red Cross) tarafından desteklenirken BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından da gözlem altında tutuluyordu. Temmuz 2023 yılında eskiden dönem dönem bini aşkın kişinin kaldığı kampta bulunan 50’den fazladan kişi Yunanistan’daki çeşitli kamplara dağıtılarak Lavrion Mülteci kampı da temelli olarak kapatıldı.
Binlerce yıllık tarihine gümüş madencilerini, siyasi mültecileri, posedion tapınağını sığdıran Lavrion, günümüzde Yunanistan’ın zengin kesiminin villalarının bulunduğu bir bölge konumunda. Aynı zamanda Atina’nın en büyük marinalarından birine de ev sahipliği yapıyor. Bu resmin yanı sıra, bölgede, pek çok bakımsız balıkçı teknesi de bulunuyor.
Bingöl’ün Karlıova ve Muş’un Varto ilçelerinde planlanan jeotermal enerji santrali projeleri, 22 köyü etkilerken bölgede aralarında “Kritik Derecede Tehlikede” sınıfında yer alan türlerin de bulunduğu yüzlerce endemik bitki türünü tehdit ediyor.
Bingöl’ün Karlıova ilçesinde ve Muş’un Varto ilçesinde yapılması planlanan jeotermal enerji santrali (JES) projesi, birçok doğal yaşam alanını tahrip edecek. Bingöl ve Muş’ta en az 22 köyü etkileyecek olan bu projenin endemik bitki florasını nasıl etkileyeceği ise tartışma konusu olarak gündeme geliyor.
Sert iklim, zengin flora
Bingöl ve Muş bölgesinde yapılan araştırmalar, endemik bitkiler ve bunların yaşadığı özgün koşullara yönelik pek çok şey ortaya koyuyor. Bir çalışmaya göre, Karlıova; Bingöl’ün merkezi ve diğer bölgelerine göre soğuk, yoğun kar yağışlı ve nemli koşullara sahip. Muş’un Varto ilçesi de buna benzer olarak soğuk, karlı ve sert bir iklime sahip. Erzurum, Muş ve Bingöl illeri arasında konumlanan ve yüksekliği 3.200 metrenin üzerindeki Bingöl Dağları ise aynı zamanda volkanik bir dağ. Dağlık ve yüksek rakımlı bu coğrafya, Karlıova ve Varto’nun son derece zengin bir endemik bitki çeşitliliğini barındırmasının temel nedenleri arasında gösteriliyor.
Bölgedeki endemik bitkilere ilişkin Niha+’ya görüş belirten Varto Ekoloji Platformu üyesi Ali Rıza Vural, tanımlanmış olan birkaç endemik bitki türünü şöyle sıraladı: Kekik, nane, civanperçemi, yara otu, gevenotu ve ters lale. Vural, yöre halkınca bilinen ancak henüz bilimsel olarak sınıflandırılmamış endemik bitkilere de dikkat çekti: “Cağık, mendıke, dindarok, so, guluke, kenger, jajık , sirekurat, nerbent.”
Civanperçemi
“Bu bitkiler kar yağışından besleniyor”
Vural, bölgedeki bitkilerin yetiştiği koşula ilişkin “Bu bölgemizde karasal iklim var, kışları sert, yazları kurak ve sıcak. Bu bitkiler kar yağışından etkilenmiyor. Bizzati kar yağışından beslenen endemik bitkilerdir” dedi.
Bilimsel gözlemlerin ve uzun dönem ekolojik çalışmaların endemik bitkilerin iklim değişimi ve çevresel streslere karşı oldukça hassas olduğunu gösterdiğini ifade eden Vural, şunları söyledi:
“Özellikle Türkiye gibi yarı kurak ve dağlık bölgelerde bazı belirgin değişimler gözleniyor. Sıcaklık arttıkça birçok bitki daha serin alanlara, kuzey yamaçlara ya da daha yüksek rakımlara çekilebiliyor. İklim ısındıkça bazı türler daha erken çiçek açıyor, bu durum da polinatör böceklerle zaman uyumunu bozabiliyor.”
“Bölgemizde HES ve madencilik öteden beri vardı zaten, JES ise yeni gündemimize girdi” diyen Vural, bu faaliyetlerin sonucunda neler olabileceğini aktardı:
“Bu faaliyetler sonucunda derelerin doğal akışı azalınca dere kenarı bitkileri kuruyabilir, sulak alan habitatları küçülebilir, nem seven endemik türler yok olabilir. Ayrıca su miktarının azalması sıcaklığı artırabilir, nemi düşürebilir, gölge ve buharlaşma dengesini değiştirebilir.”
2872 Sayılı Çevre Kanunu’nun ekosistemlerin korunmasını hedefleyerek çevreye zarar veren faaliyetlere yaptırım uygulanabileceğini ifade eden Vural, “Ancak denetim, takip ve otokontrol sistemi olmadığı için bu endemik bitkilerin korunması mümkün olmuyor” dedi.
Çiriş (Guluke)
Bölgede yüzlerce endemik bitki var
Çeşitli araştırmalarda, bölgede kullanılan bitkilerin çoğunlukla tedavi amaçlı kullanıldığı tespit edilmiştir. Nadiroğlu’nun (2014) bir çalışmasına göre, Stenotaenia macrocarpa Freyn & Sint (Piltan) ve Malabaila lasiocarpa Boiss. (Pariye miye, Nane miye) Karlıova’da bulunan Maydanozgiller familyasına ait lokal endemik türlerden ikisidir. Bu araştırmaya göre, Malabaila lasiocarpa daha çok baş ağrısını dindirmek için bir kaç tane kurutulmuş yaprağını bir bardak suda demleyerek içilirken Stenotaenia macrocarpa‘nın ise mide hastalıklarında çiçekleri kaynatılarak tok karna suyu içildiği aktarılıyor.
Fritillaria gencensis (ters lale) literatürde Bingöl ili Genç ilçesindeki endemik bir tür olarak geçiyor. Bu ters lale türleri, Muş ve Bingöl arasında bulunan Bingöl Dağları’nda da bulunmakla beraber Hakkâri, Van, Şırnak, Dersim, Erzurum gibi birçok Kürt kentinde de yetişiyor. Kayalık ve taşlık habitatları tercih eden tür, 1650-1700 m’lerdeki yüksekliklerde yayılış göstermekte olup meyveleri ve tohumları Mayıs ve Temmuz aylarında olgunlaşıyor. Dar habitat yayılımı nedeniyle IUCN tarafından “Tehdite Yakın” (Near Threatened) kategorisinde sınıflandırılan bu tür, bilim insanları tarafından özellikle risk altında değerlendiriliyor.
Ters lale.
Bölgede yürütülen kapsamlı çalışmalardan biri olan Perisuyu Vadisi (Yedisu-Karlıova) araştırmasında, tam 1200 takson tespit edildi. Bu taksonların 129 tanesi (%10,75) endemik olup, bölge Türkiye florası için kritik bir merkez konumundadır. Örneğin, Bingöl’ün Genç ilçesi ve çevresinde yapılan bir araştırmaya göre ise bu bölgedeki bitkilerdeki endemizm oranı %8,4’tür.
Endemik bitki Iris Sari. Kaynak: Cengiz & Behçet, 2024
Bir araştırmaya göre, Centaurea bingoelensis (Bingöl peygamber çiçeği), Adaklı ve Matan çevresinde yayılış gösterir ve nesli “Kritik Derecede Tehlikede” (CR) olan türler arasında yer almaktadır. Matan Dağı çevresinde Astragalus bingoellensis (Bingöl geveni), Paracaryum bingoelianum ve Nepeta baytopii (Baytop pisikotu) gibi sadece bu bölgeye has 8 lokal endemik tür tespit edilmiştir (Behçet & Yapar, 2019).
Bingöl, Karlıova ilçesi sınırları içinde yar alan “Göynük Nahiyesi ve Çevresinin Florası” üzerine yapılan bir araştırmada ise bu alandaki endemizm oranı %9 olarak saptandı. Endemik ve nadir olmak üzere toplam 67 takson; 2 Kritik (CR), 4 Tehlikede (EN), 14 Zarar Görebilir (VU), 34 Az Endişe Verici (LC), 12 Tehdit Altına Girebilir (NT) ve 2 Veri Yetersiz (DD) şeklinde tehlike kategorilerine dağıldı.
Muş ilinde yapılan çeşitli araştırmalar Muş’un çok değişken ve lokal habitatları ile Önemli Bitki Alanı (ÖBA) olarak nitelendirildiğini, 1250–2879 m arasında değişen yer yer engebeli bir arazide bulunduğu, bölgedeki ovaların 1250– 1700 m rakımlarda yer aldığını ifade etmiştir. Bu bölgede en az endemik 30 taksonun tespitinin yapıldığı söylenmektedir.
Örneğin, “Siyah lale” ya da “Muş lalesi” (Tulipa sintenisii, Baker) adıyla bilinen bitki, 1250 – 1300 m civarındaki Muş ovasında bulunuyor. Hem Bingöl hem de Muş bölgelerinde tespit edilen Centaurea vermiculigera (Üvey Kavgalaz), 1.800 metre civarındaki rakımlarda rastlanan bir tür olarak öne çıkıyor.
Centaurea vermiculigera, Kaynak: Karadağ et al., 2023
Varto ve çevresinde yapılan bir araştırmada, Ferula huber-morathii isimli endemik türün düşük genetik çeşitlilik ve düşük popülasyon seviyesi sebebiyle yok olma riski altında olduğu belirlenmiştir (Keser & Demir, 2024). Bilim insanlarına göre, dar habitatlı bu endemik türler jeotermal faaliyetler gibi habitat bütünlüğünü bozan müdahalelere karşı özellikle savunmasız olmakta.
Ferula huber-morathii
2014’teki bir keşif sırasında Muş’un Varto (Gimgim) ilçesinde bulunan Verbascum gimgimense (Sığırkuyruğu) türüne rastlandığı kaydedilmiştir. Adında “gimgim” geçen bu lokal türün 2000‒2200 m yükseklikteki nemli bir alanda yetiştiği belirtiliyor (Fırat, 2014).
Verbascum gimgimense
Papatyagiller ailesinden Inula macrocephala (Andız Otu) çayır ve volkanik topraklarda yetişen bir tür olup solunum yolu hastalıkları gibi birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır.
Inula macrocephala (Andız Otu)
Araştırmacılar tarafından bölgede hala endemik bitki çalışmaları yapılmaya devam ediliyor.
Kaynak:
Behçet, L., & İlçi̇m, A. (2015). Paracaryum bingoelianum (Boraginaceae), a new species from Turkey. TURKISH JOURNAL OF BOTANY, 39, 334–340. https://doi.org/10.3906/bot-1309-58
Behçet, L., & Yapar, Y. (2019). Matan Dağı (Bingöl) florasında arıcılık açısından önemli bitkiler. Biyolojik Çeşitlilik Ve Koruma, 12(1), 149–159. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1494571
Cengiz, H., & Behçet, L. (2024). Perisuyu Vadisi ve Çevresinin (Yedisu-Karlıova/Bingöl) Florası. Bağbahçe Bilim Dergisi, 11(2), 143-174. https://doi.org/10.35163/bagbahce.1436940
Firat, M. (2017). Verbascum gimgimense (Scrophulariaceae), a new species from Muş province (Turkey). Phytotaxa, 291(3). https://doi.org/10.11646/phytotaxa.291.3.5
Karadağ, Y., Yeni̇Kalayci, A., Ilçim, A., Ozkurt, M., Karaman, M., Kurt, A. N., & Tufan, Y. (2023). Muş i̇li endemik bitkileri. In Zenodo (CERN European Organization for Nuclear Research). https://doi.org/10.5281/zenodo.17828722
Keser, A. M., & Demir, İ. (2024). Assessment of conservation status of Ferula huber‐morathii : association with population genetic structure and regional climate. Nordic Journal of Botany, 2025(2). https://doi.org/10.1111/njb.04257
Kılıç, Ö. (2014). A Morphological Study On Endemic Malabaila lasiocarpa Boiss. (Apiaceae) From Bingol (Turkey). DergiPark (Istanbul University), 1(1), 28–32. http://dergipark.gov.tr/bseufbd/issue/22290/239069
NADİROĞLU, M. (2015). Karlıova (Bingöl) i̇lçesinin etnobotanik özellikleri. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezDetay.jsp?id=7kzH__zGx9loKBGhfK6Krg&no=FzvuU2Dv5G3iId1JRZBIbw
Stenotaenia Boiss. | Plants of the World Online | Kew Science. (n.d.). Plants of the World Online. https://powo.science.kew.org/taxon/urn:lsid:ipni.org:names:40567-1
Yapar, Y., Behçet, L., Tekşen, M., & Çetin, A. (2022). Fritillaria gencensis (Liliaceae)’in Morfolojik Bilgilerine Katkılar, Yeni Türkçe Bilimsel Ad ve IUCN Kategori Önerisi. DergiPark (Istanbul University). https://doi.org/10.35163/bagbahce.1151569
Yunanistan’ın hemen her yerinde bulunan küçük kiliselere benzeyen anıtlar, yalnızca dini bir sembol olarak değil yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi de görünür kılmayı amaçlıyor.
Nüfusun büyük çoğunluğu Ortodoks Hristiyan olan Yunanistan’ın hemen her tarafında küçük kiliseye benzer anıtlar bulunur. Şehir içlerindeki çok işlek yollar veya otobanlar dışında dağ yollarında, köylerde, kırsal alanlarda bulunan küçük anıtlar özellikle trafik kazalarında burada yaşamını yitirmiş kişileri anmak için kullanıyor.
Kimisi küçük bir kiliseyi andıracak kadar gösterişli kimisi ise metalden yapılmış küçük birer yapıdan oluşan bu anıtların içinde mumlar, kandiller, küçük haçlar, Hz İsa ve Meyrem’in resimleri dışında Hristiyanlıkta önemli olan bazı azizlere ait ikonlar bulunur.
Hristiyanlıkta bulunan önemli dini günlerde veya ölen kişi için doğum, ölüm gibi önemli günlerde bu anıtların içinde bulunan mumlar yakılır, etrafı çiçekler ile süslenir. Yol kenarlarında bulunan bu anıtlara sadece ölen kişinin yakınları değil, oradan geçen inançlı bir çok yunanlı da haç işareti çıkarıp dua eder.
Anıtların bir bazıları ise sadece ölen bir kişi ile ilgili değil, büyük bir kaza atlamış ve bu kazadan sağ kurtulan kişiler içinde yapılır. Bir nevi şükür etmek için yapılan bu anıtlarda ise buna uygun ikonlar ve adaklar bulunur.
Bu anıtlardan bazıları fotoğraflarda görüldüğü gibi ilgisizlikten bakımsız ve eskimiş olurken bazısı ise oldukça görkemli yapılar olarak göze çarpar.