Sosyalist Kürt şair Cegerxwîn, 42 yıl önce hayatını kaybetti

Sosyalist Kürt şair ve yazar Cegerxwîn, 42 yıl önce yaşamını yitirdi. Cegerxwîn’in medrese yıllarından bir sosyalist olarak Kürt ulusal mücadelesi verdiği yıllara kadar uzanan ömründe “Kî Me Ez,” “Heval Pol Robson“ gibi birçok şiir sığdırdı.

Kürt şair ve yazar Cegerxwîn, bundan 42 yıl önce, 22 Ekim 1984’te, 81 yaşında, İsveç’te hayatını kaybetti.

Cegerxwîn 1903 yılında, o yıllarda Mardin’e, şimdi ise Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Hisar Beldesi’nde Şehmus Hasan olarak dünyaya geldi. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, Kuzey Suriye’de (Rojava) bulunan Amude şehrine ailesiyle birlikte göç etti, ırgatlık ve çobanlık yaptı.

Diyarbakır’da medrese yılları ve Şeyh Said İsyanı’na katılışı

18 yaşında Diyarbakır’a giden Cegerxwîn, o dönem için bir prestij sembolü olan medresede eğitim veren şeyhlerin yanında din eğitimi gördü. Kürt kültürü ve edebiyatıyla, Diyarbakır’da tanıştı.

Şeyh Said İsyanı’na katıldı. İsyanın bastırılmasından sonra Şeyh Said’in büyük oğlu ve isyanın ikinci lideri olarak bilinen Şeyh Ali Rıza Efendi’nin kadrosuna katılarak önce Irak Kürdistanı’nda bulunan Rewanduz’a ve daha sonra Bağdat’a gittiler. Burada da Şeyh Ali Rıza Efendi’den dinî derseler almaya devam etti.

Daha sonra, çocukluğunun bir kısmını geçirdiği Rojava’da bulunan Amude şehrine yeniden yerleşti. Burada Seydayê Mele Ubeydullah ve Seydayê Mele Fethullah’ın yanında okudu ve ilmi icazet aldı.

“Cegerxwîn” adını aldı

1928 yılında şiirler yazmaya başladı. Hawar dergisine, “yüreği kanlı” anlamına gelen Cegerxwîn adını kullanarak şiirler yazdı.

1937’de Celadet Ali Bedirhan liderliğinde Lübnan’da kurulan Kürt milliyetçisi Hoybûn örgütü içinde yer aldı.

1946 yılında Qamışlo’ya geçen Cegerxwîn, burada da siyasi faaliyetlerine devam etti. Civata Azadî û Yekîtiya Kurd (Özgürlük Meclisi ve Kürt Birliği) adlı siyasi yapılanmanın başında yer aldı.

Suriye Komünist Partisi yılları

1948 yılında Suriye Komünist Partisi’ne üye oldu ve 1954 yılında Suriye Parlamentosu’na girebilmek için bu partiden mebus adaylığını ilan etti. Bu dönemde parti ile birlikte faaliyetler yürüterek 1957 yılına kadar Qamışlo’daki Cizîrê bölgesi içerisinde yer alan Cizîrê için Barış Komitesi adlı kuruluşun başkanlığını yaptı. Ardından 1957’de Suriye Komünist Partisi’nden ayrılarak daha önce kuruluşunda yer aldığı Azadî (Özgürlük) örgütündeki kişilerle birlikte yeni kurulan Suriye Kürdistan Demokrat Partisi’ne katıldı. Burada merkez komitesi üyesi olarak politik faaliyetler sürdürdü.

1959 yılında Irak’a geçti ve Bağdat Üniversitesi’nde Kurmançça lehçesiyle Kürtçe ders veren ilk öğretmen oldu. Kürt dili için çalışmalar yaptı, öğrenciler yetiştirdi. 1963 yılında siyasi faaliyetleri gerekçe gösterilerek Şam’da tutuklandı.

1969 yılında Mustafa Barzani’nin ayaklanmasına destek vermek amacıyla Kuzey Irak’a gitti. 1973 yılında Suriye’yi yöneten Baas Partisi’nin baskıları nedeniyle Lübnan’a geçti. Burada en meşhur şiirlerinden biri olan Kî Me Ez’i (Ben Kimim?) yayımladı.

1979 yılında İsveç’in Stockholm şehrine giden Cegerxwîn, edebi çalışmalarını burada da sürdürdü. Cegerxwîn 1984 yılında 81 yaşında Stockholm’de yaşama veda etti. Cenazesi daha sonra Qamışlo’ya getirilerek defnedildi.

Her ne kadar medrese çıkışlı olsa da Cegerxwîn, II. Dünya Savaşı’nden sonraki şiirlerinde Kürt işçi ve köylülerin yerel burjuva ve toprak ağalarına karşı verdiği mücadeleyi işledi. Şiirleri, Kürt halkının varoluş mücadelesi kadar yoksulluk ve savaş karşıtlığını da konu alıyor.

“Heval Pol Robson”

Cegerxwîn, ABD’li sosyalist şarkıcı Paul Robeson’a, Sewra Azadî adlı derlemesinde Heval Pol Robson isimli bir şiir atfetti. Şiir daha sonra Şivan Perwer tarafından, Robeson’un ölüm yılı olan 1976’da yayımlanan Ey Heval Pol Robson (Ey Yoldaş Paul Robeson) adıyla şarkıya dönüştürüldü.

Nâzım Hikmet de “Korkuyorlar” şiirinde Paul Robeson’a “Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson/İnci dişli, zenci kardeşim,/Kartal kanatlı kanaryam.” diye seslenir.

İşte Cegerxwîn’in şiiri:

“Ey Robson yoldaş, büyük ozan,
Barışın koruyucusu, bilge insan!
Bilinçli, yol bilen, Dallas düşmanı
Suların üstünden, dağların üzerinden,
Senin siyah rengin gözlerimizin önünde,
Güzel sesinin ahengi hâlâ kulaklarımızda.
Bize heyecan verir haksızlığa karşı mücadelen,
İnsanlık içindir haklı kavgan!
Korkuttun ağa ve derebeyleri,
Para babalarının yüreğini hoplatan,
Nasıl da uyandı kara derili insan!
El ele tutuşarak başkaldırdılar…
Makarti gibi Dallas’ı da korkuttular.
Birçok taçla taht sürüklendi ayaklar altında,
Kıstırıp kuyruklarını sermaye sahipleri
Koşuyorlar, titriyorlar, toplanıp kaçıyorlar
Meydanlardan!…

Ey Robson yoldaş!
Yalnız kara derili insanlar değil boyundurukta olan,
Beyaz deriliyiz ne fark eder, kalmışız biz de perişan:
Mazlum, biçare, bilgisiz, kara bahtlı çilekeşiz,
Aç ve çıplak, hasta ve açlıktan çöpe dönmüşüz
Nedir günahımız, suçumuz, sebepsiz birer mahkûmuz.
Düşte boyunduruğa Kürtler Araplar,
Zinciler, Hintliler ve tüm perişan insanlar.
Düzen, düzen!…
Vahşilerin düzeni eğri düzen,
Faşist düzendir bizleri hep ezen!
Sermayedarla biz köle yaptılar!
Çaresiz koyarak aldılar yük altına.
İnsanlık adına perişan olduk.

Ey Robson yoldaş!
Benimle senin derdin dertlerin en ağırı,
Egemenlik başlayalı dünyada
Kimi insanlar derebeyi, hanedan oldular,
Kimisi de yoksul, perişan, boyundurukta.
Marks ile Engels dertlerimize derman oldu,
İki bilge insan işçi sınıfına önder oldu.
Onlar ki ölümsüzdürler, biz yol gösterdiler,
Onların yolunda kavga verilince uyandı işçiler.
Gün doğdu… Gün doğdu,
Doğu boyunduruktan kurtuldu,
Kızıl güneş, sarı güneş
Çıktı yola Moskova’dan,
Serpti ışığını Balkanlara,
Almanya’dan uzandı ta Çin’e,
Büyük Çin, güzel güçlü Çin
Şavkını vurdu doğunun Hindine
Dağıldı, yayıldı dünyanın tümüne.

Ey Robson yoldaş!
Uyandı köylüler, işçiler, emekçiler,
El ele tutuşup kalktılar tüm ezilenler.
Tanklarıyla, toplarıyla gidiyorlar savaşa,
Yükseldi sesleri, her yerden haykırıyorlar,
Onlar eşitlik, barış, özgürlük istiyorlar.
Onlar artık kaçmıyor, kaçmayacaklar!…
Şimdi artık düşman kaçıyor, korkudan ölecekler!
Zenciler, beyazlar ve dünyada ezilenler
Oldular arkadaş, oldular candan yoldaş.
Egemenlerin zulmü kalkıyor yavaş yavaş.
Kaçıyor her yerden soylu hanedanlar,
Onların malları kendi başlarına bela!
Tarih zulümleriyle birlikte saplandı göğüslerine,
Gözlerine vurdu ve de acımasız yüreklerine
Çalı ve dikenler doldu, taş yüreklerine.
Yeniliyorlar, kaçışıyorlar savaş alanlarında.
Durmayın, kovalayın, bırakmayın onların peşini.

Ey Robson yoldaş!
Herkesin insanca yaşadığı bir dünya,
Cennet gibi köy ve şehirler, tüm olanaklar
Açılsın herkese eşitlik kapıları,
Okuyan bilimci, söyleyen ozanla dolsun dünya.
Yüce köşklerle güzel bahçeli evlerde
Yaşasınlar, dolaşsınlar gönüllerince
Akan suların, cıvıldayan kuşların arasında.
Göğe uzanan yüce zirvelerden süzülen
Güneş ışınları altında mutlu, umutlu
Yaşasın herkes özgürce…

Ey Robson yoldaş!
Buyrun gidelim, serbestçe dolaşalım,
Birlikte okuyup, birlikte görelim, soralım,
Zorbaların olmadığı bir dünyada kimden korkulsun?
Sınırlar kalkınca ne edelim pasaportu!
Kız, kızan, gönülleri hoş birer ozan!
Buradan kahvaltı edelim bal ile,
Moskova’da öğle, Çin’de ikindi yemeğiyle;
New York’ta akşam, Londra’da geceyle.
Siyah derililer ile beyaz derililer kirve olalım,
Beraber kanatlanalım uçalım Merih gezegenine
Şirin ve Zeliha ile el ele tutuşalım.
Yanağında bir öpücükle seni emzirsin,
Bağrındaki susuzluğu senden gidersin!…
Söyle aziz dost söyle, şarkı söyle,
Herkes güzel sesini dinlesin,
Dinlesin de kendinden geçsin…
Ey arkadaş söyle, aziz dost,
Sazlı sözlü coşkuyla söyle.
Kahrolsun kölecilik,
Yıkılsın zorbalık!
Yaşasın özgürlük!
Yaşasın bağımsızlık!…

Ey Robson yoldaş!
Bu güzel dünya yeter hepimize,
Siyah ve beyaz deri neyimize!
Karnı tok, alnı açık, güler yüz
Yaşayalım insanca tümümüz.
Ne aç kalsın, ne çıplak,
Ve ne de öksüz;
Ne ölen, ne öldüren, ne bağıran, ne çağıran
Bitsin artık insanlığı yok eden savaşlar!…
Çalışalım birlikte, işe gidelim yoldaşça,
Sekiz saat, dört saat, ya da iki…
Çalışmak çok güzeldir, birbirini ezmeden,
Halk için, yurt için, gece gündüz demeden!
Her şeyin sahibi olalım,
Donatalım kafamızı bilgiyle.
Tüm kıskançlıklar yok olur,
Herkes eşit kardeşcesine yaşar,
Vahşilik tamamen ortadan kalkar.
Birlikte bilgili hep beraber bilinçli,
Uçuralım barış güvercinini, yücelsin,
Yelpaze gibi kanatlarıyla bizi serinletsin.
Birlikte paylaştıralım sevgiyi, yaşamı,
Ah Cegerxwîn,
Bahsettiğin dünya
Çok güzel bir dünya!…”

“Pamuk! Bizim toprağın ürünüsün sen/Oysa biz çıplağız ve meteliksiz”

Cegerxwîn, emek ve sınıf mücadelesini konu alan şiirlerinden biri olan “Pamuk Bizim ama Biz Çıplağız” şiirinde ise şunları söylüyor:

“Gözyaşlarımızla sularız seni ey pamuk
Bu eller açtırır, bu adımlar güzelleştirir seni,
Elde kazma, elde kürek bütün işlerin bizim omuzlarımızda
Türküler çağırarak üretiriz seni.
Altın babalarına varırsın sonunda.
Pamuk! Bizim toprağın ürünüsün sen
Oysa biz çıplağız ve meteliksiz
Ne kadar yüksekmiş kıymetin bilememişiz
Cahil ve köylü olduğumuz içindir bu yoksulluğumuz
Yüzde bir kadarını da kazandık mı, razı geliriz.”

Barışın İzleri

Koşuyolu’ndan Dört Ayaklı Minare’ye: “Hafıza dediğimiz bugün bizimle birlikte hareket ediyor”

12 Eylül Koşuyolu, 5 Haziran İstasyon, barış metniyle Dağkapı, yasak sonrası Sur… “Barışın İzleri” projesi, Diyarbakır’daki hafıza mekânlarını “duyu coğrafyasıyla” ele alan bir çalışmayı hedefliyor.

Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu/Niha+

10 Ekim Cumartesi günü, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin “Meydan: Toplanma Özgürlüğünü ve Kamusal Alanı Geri Kazanmak” projesi kapsamında desteklenen “Barışın İzleri” projesine katılmak için Koşuyolu Parkı’na gittim.

Kentin hafıza mekânlarını beraber konuşacağımız yürüyüş, saat 10.00’da başladı. Dört kişilik Barışın İzleri ekibiyle beraber 12 kişiydik.

Koşuyolu ve İstasyon: İki bombalı saldırı

8’i çocuk 10 kişinin öldüğü, 12 Eylül 2006’da gerçekleşen Koşuyolu Parkı patlamasından, Yaşam Hakkı Anıtı önünde kayıplarının akıbetini soran kayıp yakınlarına ve bu parkın tek tek bizim için ne ifade ettiğini konuştuğumuz ilk durağımızın ardından ikinci durağımız olan İstasyon Meydanı’na yürüdük.

Diyarbakır kent hafızasında oldukça önemli olan İstasyon Meydanı; burada yapılan kalabalık mitinglerden, yolu buradan geçen görkemli yürüyüşlerden ziyade 5 Haziran 2015’te Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) mitinginde IŞİD tarafından düzenlenen, sonucunda 5 kişinin öldüğü, 400’ün üzerinde kişinin de yaralandığı saldırıyla daha çok hatırlanıyor.

5 Haziran’ı, buradaki mitingleri, insanların sığmayışını, korna seslerini ve dar kaldırımı konuştuktan sonra Çand Amed Kültür Merkezi’nde biraz dinlenip, Dağkapı taraflarına gidiyoruz.

Diyarbakır Öcalan’ı yıllar sonra Dağkapı Meydanı’nda gördü

Sur diplerinde, Dağkapı Meydanı’na yakın bir yerde çimlere oturup meydanı konuşuyoruz.

Diyarbakır; 27 Şubat barış çağrısında Abdullah Öcalan’ın fotoğrafını yıllar sonra burada gördü, silah bırakma ve demokratik siyasete geçiş mesajını burada dinledi. Hüzün, burukluk, mutluluk, merak, heyecan ve daha fazla duygu; en yoğun şekilde burada yaşandı.

Newroz Meydanı ve Kemal Kurkut

Diyarbakır’da hafıza mekânlarını konuşup da Newroz’u ve Newroz Meydanı’nı konuşmamak olmaz. Meydanın şehir merkezinden uzağa yapılmasından başlayan konuşma, 2017 Newroz’unda polis kurşunuyla öldürülen Kemal Kurkut’un halkın politik hafızasında edindiği yeri konuşarak devam etti.

Fotoğraflarla eski Sur’un dönüşümü, Margosyan’ın sokağı

Eski Sur’un fotoğraflarına da burada baktık. Aslında bir kent için çok eski olmaması gereken ama Diyarbakır için çok eski olan 2015-16 sürecinin fotoğraflarını da inceledik. Değişimin yoğunluğunu gördük. Kent, siyaset, insan; her şey değişmişti, çok hızlı ve yıkıcı bir şekilde…

Ardından Sur sokaklarındayız. Ciğer kokusu ve demir dövme sesiyle birlikte Demirciler Çarşısı’ndan iniyoruz. Burada yazar Mıgırdiç Margosyan’ı anıyor ve konuşuyoruz.

Sur Belediye Meclisi 9 Aralık 2009’daki oturumunda, ismi Direkçi olan sokağı “Mıgırdiç Margosyan” olarak değiştirmiş, Margosyan ise Türkiye’de zihniyetin hâlâ değişmediğini ve bugün atılan adımların yarın boşa çıkartılabileceği ve isminin asıldığı yerden tekrar indirilebileceği gerekçesiyle isminin doğduğu sokağa verilmesini istememişti. Buna rağmen ismi sokaktan indirilmedi.

Ancak 2015 Aralık ayında ilan edilen 103 gün süren sokağa çıkma yasakları, Sur’da yaşanan çatışmalar ve ardından gelen yıkım, Margosyan’ın isminin sadece duvardan indirilmesiyle değil isminin olduğu sokak dahil pek çok sokağın yerle bir olmasıyla sonuçlandı.

Buradan sonra gittiğimiz Dört Ayaklı Minare’de bir kentin hafıza mekânının turizme nasıl “kurban edildiğini” gördük. Yolda giderken kentte kimsenin içmediği Kürt kahvesi ikramları ve çatışmalı süreçten sonra “gelenekleşen” Dört Ayaklı Minare altında dönme ritüelini gördükten, gerçek anlamda dışarıdan izledikten sonra Rengarenk Umutlar Derneği’ne gittik.

Yürüyüş bitti, atölye kısmına geçtik.

Burada gün boyunca gördüklerimiz, duyduklarımız ve deneyimlediklerimiz üzerine düşünme fırsatı bulduk.

Ben de atölye bittikten sonra proje yürütücüsü Bervan Tan ve proje kolaylaştırıcısı Dr. Sevcan Tiftik ile hem genel olarak projeyi hem de şimdiye kadarki buluşmaların nasıl geçtiğini konuştum.

“Amaç tarih anlatmak ya da kültür gezisi değil”

Proje yürütücüsü Bervan Tan, Barışın İzleri Projesi’nin Hafıza Merkezi’nin Meydan programı kapsamında desteklenen bir proje olduğunu; toplumsal, kamusal alanı geri kazanmak, tekrar tüm kesimlerin meydanlarda olması için yapılan bir program olduğunu söyleyerek sözlerine başladı.

Bervan Tan

Diyarbakır Meydan Hafızası’nın da beş duraktan oluştuğunu, bunların sırasıyla Koşuyolu Parkı, İstasyon Meydanı, Dağkapı, Sur sokakları ve Dört Ayaklı Minare olduğunu aktardı. Tan, Dağkapı’da eski Newrozları da konuştuklarını söyledi.

Bunları duyu coğrafyası üzerinden ele aldıklarını belirtti Tan:

“Amaç bir tarih anlatmak değil ya da bir kültür gezisi değil bu aslında; ya da bir tarih anlatıcısı değilim ben. Doğrudan burada yaşanan olayların bende bıraktığı etkileri ve bunu anlatırken katılımcıda oluşan yansımaları ele alıyoruz aslında… Orada konuşurken biraz daha katılımcılara soru sorarak katılımcıların bireysel deneyimlerini, bireysellikten kolektife uzanan o süreci aslında görebilmek. Bunları konuşuyoruz.” dedi.

“Duyularımız mekânla kurduğumuz ilişkinin bir parçası”

Proje kolaylaştırıcısı Sevcan Tiftik, bir yandan duyguların kolektiviteye olan etkisini de konuştuklarını söyledi.

Tiftik, bu yürüyüşlerde yaptıklarının Diyarbakır’ın hafıza mekânlarını dolaşmaktan ibaret ya da burada bir tek geçmişte neler yaşandığını anlatmamak olduğunu belirtti, “Biraz da bugün o mekânlarda neyle karşılaşıyoruz, ne görüyoruz, ne duyuyoruz, neler artık orada değil, bunlara bakmaya çalışıyoruz. Çünkü hafıza dediğimiz şey geçmişte yaşananlardan ya da bize anlatılanlardan oluşmuyor. Bugün o sokaktan geçerken, bir meydana baktığımızda, bir ses duyduğumuzda ya da artık yerinde olmayan bir şeyi fark ettiğimizde de geçmişle ilişki kuruyoruz. Duyu coğrafyasından hareket etmemizin nedeni de biraz bu. Yani sesler, kokular, yürürken bedenimizin ritmi, bazen durup bakmamız, bazen de oradan bir an önce uzaklaşmak istememiz… Bunların hepsi aslında o mekânla kurduğumuz ilişkinin bir parçası” dedi.

Sevcan Tiftik

Duygular konusuna da değinen Tiftik, duyguları daha politik biçimde ve temasla birlikte ele aldıklarını, bunu yaparken Sara Ahmed’den yola çıktıklarını söyledi. Tiftik, duyguları bireysel, kendi içimizde yaşadığımız şeyler olarak düşünmediklerini; duyguların toplumsal, kolektif ve politik bir tarafı da olduğunu ifade etti.

Farklı deneyimlerle bir araya gelmek

Tiftik, söylediklerini şöyle örneklendirdi:

“Mesela kimin acısı görülüyor, kimin yasını tutabiliyoruz, hangi kayıpları hatırlıyoruz, hangileri kamusal alandan siliniyor? Bunlar da duygularla, hafızayla ilgili meseleler. Bir de hepimiz aynı mekânda aynı şeyleri hissetmiyoruz tabii. Birinin çocukluğunun geçtiği, her gün yürüdüğü bir sokak, başka biri için ilk kez duyduğu bir kaybın, bir hikâyenin mekânı olabiliyor. Birimiz için çok tanıdık olan bir şey diğerimiz için tamamen yabancı olabiliyor. Bence burada önemli olan da bu zaten. Yani herkesin aynı şeyi hatırlamasını, aynı şeye öfkelenmesini ya da aynı duyguda buluşmasını beklemiyoruz. Hatta böyle bir ortaklık kurmaya da çalışmıyoruz. Farklı deneyimlerimizle, farklı hafızalarımızla nasıl yan yana gelebiliriz, biraz bunun üzerine düşünüyoruz.

O yüzden yürüyüşlerde gerek Bervan’ın tanıklıklarını gerek kendi tanıklıklarımızı gerekse katılımcılar da dahil olmak üzere kendi deneyimlerimizi, ailelerimizden, çevremizden duyduklarımızı, okuduklarımızı, hatırladıklarımızı, bazen de hiç bilmediklerimizi getiriyoruz. Birbirimize sorular soruyoruz, bazen bildiğimizi sandığımız şeyleri yeniden düşünüyoruz. Mesela bir katılımcının paylaştığı küçücük bir şey hepimizin o mekâna başka türlü bakmasını sağlayabiliyor. Dolayısıyla aslında birlikte öğreniyoruz, birbirimizin hafızasına da temas ediyoruz. Ama burada bir şeyi de önemsiyoruz. Herkesin konuşmak, kendi deneyimini anlatmak ya da bir şeyleri hatırlamak zorunda olmadığı bir alan olsun istiyoruz. Çünkü susmak, sadece dinlemek de bu karşılaşmanın bir parçası.”

Tiftik, sorulması muhtemel “Bütün bunların barışla ne ilgisi var?” sorusuna, yürüyüş boyunca biraz bu sorunun peşinden gittiklerini söyleyerek yanıt verdi. Barışı, çatışmaların sona ermesi ya da geçmişte yaşananların hatırlanması gibi kısıtlı bir yerden düşünemeyeceklerini belirten Tiftik, “Mesela bugün o meydanlarda kimler bir araya gelebiliyor, kimler gelemiyor? Kimlerin sözü duyuluyor, kimlerin hikâyesine yer açılıyor? Kimler o sokaklarda rahatça yürüyebiliyor, kimler yürüyemiyor? Bunların hepsi ve daha nicesi barışla ilgili. Bir de tabii bütün bu kayıpları, yıkımları, şiddeti konuşurken hayatın nasıl devam ettiğine de bakmak gerekiyor. İnsanlar bütün bunların içinde nasıl yaşamaya devam ediyor, birbirleriyle nasıl ilişkileniyor, neleri korumaya, neleri yeniden kurmaya çalışıyor?” dedi.

Tan ise şu ana kadar (10 Ekim) toplam dört buluşma gerçekleştirdiklerini ve dört buluşmada da çok farklı konulara değindiklerini söyleyerek sözlerine devam etti. Tan, aynı olayların kişilerde çok farklı ya da her grupta çok farklı etkiler bırakabildiğini söyleyerek “Bir grupta daha çok bunun kültür kısmını konuşurken diğer bir grupta bunun cinsiyet kısmını, kuir kısmını konuşuyoruz ya da diğer bir grupta bunun savaş hafızasını konuşabiliyoruz” diye konuştu.

Yazılanlar blog ve sosyal medya üzerinden yayımlanacak

Tiftik, bir de bütün bunları bir şekilde kayıt altına almak, sonrasında başkalarıyla da paylaşabilmek istediklerini, bu nedenle yürüyüşleri bir yazı atölyesiyle tamamladıklarını belirtti.

Yürüyüş sırasında katılımcılardan sürekli not almalarını, bir şeyleri kaydetmelerini istemediklerini çünkü biraz da o anda orada olmalarını, etraflarına, birbirlerine, kendilerine dikkat kesilmelerini önemsediklerini ancak sonrasında, günün sonunda bir araya gelip ne konuştuklarını, ne konuşamadıklarını, neyi hatırladıklarını, neyi unuttuklarını, nerede sustuklarını, neyin onları rahatsız ettiğini, neye takıldıklarını yazdıklarını aktardı.

Tiftik, herkesin kendi deneyiminden, kendi duygularından hareketle kısa metinler, pasajlar oluşturduğunu, bunların da katılımcı onayları doğrultusunda blog ve sosyal medya hesaplarında paylaşılacağını ifade etti, “Böylece yürüyüşte birlikte düşündüklerini o gün orada bulunanlarla sınırlı kalmamış olacak, başka insanlarla da karşılaşabilecek” dedi.

“Diyarbakır’da başka kayıpların izlerini takip ederken Ankara’yı da andık”

10 Ekim Ankara Garı Katliamı’na değinen Tiftik, Tan’ın her buluşmanın farklılığı üzerine söylediklerini örneklendirmek adına “Mesela bugün 10 Ekim. Ankara Garı Katliamı’nın yıl dönümündeyiz. Diyarbakır’da, başka kayıpların ve başka mücadelelerin izlerini takip ederken Ankara’yı da andık, üzerine uzun uzun konuştuk. Aslında her yürüyüşün birbirinden farklı olmasının nedenlerinden biri de bu. O günün kendisi, katılımcıların getirdikleri, memleketin gündemi, kimi zaman duraklar arasında yürürken beklemediğimiz bir karşılaşma, bütün bunlar yürüyüşün seyrini değiştirebiliyor. Yani hafıza dediğimiz bugün bizimle birlikte hareket ediyor” diye konuştu.

“Sadece katılımcıların hafızasından da söz etmiyoruz aslında” diyen Tiftik, hafıza yürüyüşünün kentle kurulan ilişkiyi de kapsadığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bir de kentin kendisi var tabii. Sokakları, surları, ağaçları, hayvanları, çöpleri, sesleri, suları, kokuları, bütün o peyzajı… Hatta bazen bizi rahatsız eden, görmek ya da koklamak istemediğimiz şeyler de buna dâhil. Biz kente bakıyoruz ama öte yandan da kentte başkalarının bakışına maruz kalıyoruz. Bizim kentten iğrendiğimiz şeyler var, birilerinin bizden iğrenmesi var. Kimin bedeni o sokakta makbul, kim oraya ait görülüyor, kim görülmüyor? Kim olduğumuz, nasıl göründüğümüz, nerede durduğumuz, nasıl yürüdüğümüz de bu karşılaşmayı değiştiriyor. Bir sokakta yürümek herkes için aynı deneyimi ifade etmiyor. Bundan ötürü bizim kentte nasıl var olabildiğimizi, kentle ve birbirimizle nasıl ilişkilendiğimizi de hep birlikte konuşuyoruz.”

“Meydanlarda kendimizi güvende hissediyor muyuz?”

Tan, yürüyüşe dair ilk izlenimlerinden birinin toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine olduğunu ifade etti.

“Gerçekten kadınlar, kuirler ya da azınlık kesimler burada kendilerini ne kadar güvende hissediyorlar, meydanlarda ne kadar yer bulabiliyorlar? Evet, kolektif olarak bir aradayız ama bireysel olarak ne kadar kendimizi güvende hissediyoruz ya da güvende hissediyor muyuz? Biraz bunları katılımcılarla konuştuk. Katılımcılardan bunları duymak gerçekten çok kıymetliydi benim için. Çünkü benim de sürekli düşündüğüm bir konuydu. Katılımcılardan ‘Ben de kendimi rahat hissetmiyorum. Evet, meydandayım ama hiç rahat değilim aslında ya da katılmıyorum.’ yorumlarını aldık.”

Tan, ilgisini çeken bir diğer konuyu da şöyle aktardı:

“Özellikle 20 küsur yaşındaki gençlerin İstasyon Meydanı’na dair ya da 2000’lerin başında yaşanan olayları pek bilmediği, her gün yürüdüğü, önünden geçtiği yerlerde yaşanan olayları; İstasyon patlamasını, Koşuyolu Parkı patlamasını bilmemesi… Gençlerin apolitikleşmesinin sonucu. Çünkü gençler aslında buranın en önemli hafızalarından biri ama kentin onlara fazlasıyla kapatıldığını düşünüyorlar.”

“Gençler barışın inşası sürecinin neresinde olacaklarını bilmiyor”

Tiftik, kendisinin de hafıza yürüyüşleri sırasında dikkatini çeken şeylerden birinin gençlerin aktarımları olduğunu söyledi.

“Özellikle Barışın İzleri’nden hareketle düşündüğümüzde, bizim derdimiz biraz da barışı toplumsallaştırmak; gençlerin barışın aktif birer öznesi, sürecin parçası olabilmesi, hafızanın hem taşıyıcıları hem de doğrudan alıcıları olması… Ama bu hafızayı barışın inşasına nasıl aktaracaklarını, kendilerinin bu sürecin neresinde olacaklarını bilmediklerini gözlemliyorum. Özellikle 90’lardan bugüne Amed’in hafızasını konuşurken, gençlerin bu hafızayla ilişkilerinin çoğunlukla doğrudan tanıklık üzerinden değil, kendilerine aktarılanlar üzerinden kurulduğunu görüyoruz. Eğer politik olarak ilgiliyseniz, bir hareketin içerisindeyseniz ya da belirli bir habere, meydana, olaya odaklanıp araştırıyorsanız bu bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Ama gençlerin aktarımlarından anladığım kadarıyla barış, çoğu zaman hafızasını devraldıkları bir deneyimden ziyade, ne olduğunu pek bilmedikleri, daha çok savaş ve çatışma üzerinden tanıdıkları bir mesele olarak karşılarına çıkıyor.”

Barışın İzleri olarak çıktıkları bu yolda, meydan hafızalarını katılımcı bir duyu coğrafyası yaklaşımıyla birlikte ele almaya çalıştıklarını söyledi Tiftik, dört yürüyüşün dördünde de karşılaştığı ortak meselenin ise şu olduğunu aktardı:

“Barışın izini nasıl süreceğimizi, barışın neresinde olduğumuzu, hatta barışın kendisini pek bilmiyoruz. Çünkü hep savaşla, çatışmayla, kayıplarla karşılaşmışız. Katılımcılar da barış için ne yapabileceklerini, barışı nasıl konuşabileceklerini, hafızayla barış arasında nasıl bir ilişki kurabileceklerini bilmediklerini söylediler.”

Birbirinden farklı yaşlarda, cinsiyetlerde ve eğitim düzeylerinde katılımcıların olduğunu söyleyen Tiftik, “Her birinin kendi deneyimini, kesişen kimliklerini ve farklı konumlarını buraya taşımasıyla birbirimizden çok şey öğrendik. Amed’in hafızasını birbirimizin hafızalarıyla yeniden düşündüğümüz, birbirimize açtığımız, güvenli bir alan kurmaya çalıştığımız bir süreçti. Umuyoruz bu tarz çalışmaların devamı gelir” diyerek sözlerini noktaladı.

Adıyaman’dan Fransa’ya Ermeni bir devrimci: Manuşyan

Manuşyan’ın öncelikli görevi, Fransa’da yaşayan Ermenileri ve göçmenleri Nazilere karşı örgütlemekti. Çok geçmeden bu örgütlenme etkisini göstermeye başlayacaktı. Ne zaman? Bombalar Nazilerin ortasında patlamaya başladığında, ardı sıra kesilmeyen suikastlar ülke gündemini sarsmaya başladığında!

Soykırımdan sağ kalan Ermeniler ne yapmıştır, ne yapabilmiştir, ailelerini, arkadaşlarını, memleketlerini yitirmenin acısı yaşamları boyu boynuna asılmışken ve günümüzde dahi Ermenilere nefret devam ediyorken?

Kısmen de olsa bunun izini Misak Manuşyan’ın yaşamından öğrenebiliriz. Soykırımda ailesini yitirdiğinde 9 yaşındaydı. Adıyamanlıydı. Kürt bir ailenin sahiplenmesinden sonra önce Suriye’de Ermeni yetimhanesine, oradan da Fransa’ya geçti. Fransa’da bir süre marangozluk yaptı. Fabrikada işçi olarak çalışmaya başladığında Komünist Parti’ye yakın bir sendikada örgütlendi. Sınıf bilinciyle kuşanan Misak, aynı zamanda arkadaşlarıyla birlikte edebiyat dergileri çıkarmaya başladı. ‘Çank’ (Çaba) ve ‘Mışaguyt’ (Kültür) adlı dergileri en bilindikleri idi. Buralarda şiirlerini ve yazılarını yayımladı. Hayat arkadaşı Meline onun için “Hayatını dile döktüğü kelimeler şiirlerinde akan kanıydı biraz da. Şiirde dile getirse de, hayatını yaşadığı yer ora değildi ama. Hayat kendini eylemlerde yaratır, yeniden üretir, sürdürür.” der.

"Arı olmak istiyor ruhum tabiatın ortasında
Bal derlemek çiçeklerden
vermek onu ebediyen insanlığa.”
(Manuşyan’ın bir şiirinden)

Naziler Fransa’yı işgale geldiğinde yalnızca kalemin yetmediğini, silaha sarılmak gerektiğinin bilincine vardı. Çünkü o Nazileri 1915’te İttihat Terakki’den biliyordu. Dünyanın sessiz kaldığı bu soykırıma o sessiz kalmayacaktı. Öncelikli görevi, Fransa’da yaşayan Ermenileri ve göçmenleri Nazilere karşı örgütlemekti. Çok geçmeden bu örgütlenme etkisini göstermeye başlayacaktı. Ne zaman? Bombalar Nazilerin ortasında patlamaya başladığında, ardı sıra kesilmeyen suikastlar ülke gündemini sarsmaya başladığında!

Manuşyan grubu olarak anılan örgütlenme Nazi işbirlikçileri tarafından deşifre edilip tutuklamalar başlar.

Nazi işbirlikçisi Vichy hükümeti 23’leri karalamak için Paris’in bütün sokaklarını afişlerle donatır. Misak için, afişlerde “Ermeni, çete lideri, 56 saldırı, 150 ölü, 600 yaralı” yazmaktadır. Ama halk bu kara propagandadan etkilenmez.

Bundan sonrasını hayatını ve direnişi paylaştığı Meline Manuşyan anlatsın:

”Fresnes Hapishanesi’nde getirdikleri üç ay boyunca, 23’ler uzun uzun sorgulanır, yani işkence görürler. Yargılanmaları sırasında taşıdıkları yara izleri de bunu kanıtlar. Sorgulamalarda, eylemlerinden ve bunları niçin yapmış olduklarından başka birşey söylemezler. Her biri, onları harekete geçiren ortak nedenlerin yanı sıra, kendi özel gerekçelerini açıklar. Mesela Yahudiler, onları toptan ortadan kaldırmak isteyen Nazi barbarlığına karşı kendilerini savunduklarını; Ermeniler, Birinci Dünya Savaşında Almanların onayıyla katledilmiş halklarının özgürlüğünü korumak için savaştıklarını; İspanyollar, ülkelerinde ortalığı kasıp kavuran faşizme karşı çarpıştıklarını; İtalyanlar, Hitler’in müttefiki Mussolini tarafından kovuldukları memleketlerine dönebilmek amacıyla silaha sarıldıklarını; Polonyalılar Hitler’in haritadan sildiği vatanlarının yok olmaması için mücadele ettiklerini belirtirler.”

Misak Manuşyan 21 Şubat 1944 günü 22 yoldaşıyla birlikte kurşuna dizilir. Vasiyeti gereği şiirleri eşi tarafından kitaplaştırılır. Faşizme karşı direnişin önemli sembollerinden biri haline gelir.

Yararlanılan Kaynak: Meline Manuşyan, Manuşyan – Bir Özgürlük Tutsağı, Aras Yayınları

Mehdi Zana son yolculuğuna uğurlandı

Tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren Kürt siyasetçi ve Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana, Diyarbakır’da düzenlenen törenin ardından son yolculuğuna uğurlandı.

Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu/niha+

Tedavi gördüğü hastanede dün (29 Ağustos) yaşamını yitiren Kürt siyasetçi Mehdi Zana, bugün Diyarbakır’da son yolculuğuna uğurlandı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) milletvekilleri, il ve ilçe eş başkanları, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski eş başkanlarından Gültan Kışanak, belediye başkanları, Kürt siyasetçi Leyla Zana, Zana’nın akrabaları, mücadele arkadaşları ve sevenleri törende ve cenazede hazır bulundu.

Diyarbakır Belediyesi eski başkanı olan Zana’nın fotoğrafı belediye binasına asılırken, belediye önündeki törende konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Serra Bucak, Zana’nın kent hafızasıyla bütünleştiğini söyledi. “Halkın iradesi ve özgürlük mücadelesi yaşadıkça senin bıraktığın iz de yaşayacak” dedi.

Mehdi Zana’nın Diyarbakır Cezaevi’nden mücadele arkadaşı Abdullah Kanat, Zana’nın 12 Eylül’de yoğun bir işkenceye uğradığını hatırlatarak “Hem belediye başkanı olması hem de direniş içinde olması düşmanın ona yönlenmesine yol açmıştır” diye konuştu.

DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Zana’nınhalkının özgürlüğü için, halklar için sosyalizm ve demokrasi mücadelesi verdiğini söyledi ve başsağlığı diledi, mücadelesine sahip çıkacaklarını söyledi.

Buradaki törenden sonra Ulu Cami’ye yüründü. Ulu Cami’deki namazın ardından Zana, Yeniköy Mezarlığı’na defnedildi.

Zana’nın son yolculuğuna uğurlanışından fotoğraflar:

Kürt siyasetçi Mehdi Zana yaşamını yitirdi

Kürt siyasetçi, Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana yaşamını yitirdi. Zana 13.00’te Ulu Cami’de kılınacak cenaze namazının ardından Yeniköy Mezarlığı’nda defnedilecek.

Kürt siyasetçi, Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana yaşamını yitirdi. Zana, KOAH hastalığı nedeniyle kısa süre önce hastaneye kaldırılmış ve yoğun bakıma alınmıştı.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Mehdi Zana için düzenlenecek cenaze programını duyurdu. Belediyenin X hesabından yapılan paylaşımda 1977–1980 yılları arasında Diyarbakır Belediye Başkanlığı görevini yürüten Mehdi Zana için bugün saat 11.00’de Büyükşehir Belediyesi ana hizmet binası önünde anma töreni düzenleneceği duyuruldu.

Duyuruda Zana’nın cenazesinin ise saat 13.00’te Ulu Cami’de kılınacak cenaze namazının ardından Yeniköy Mezarlığı’nda defnedileceği defin işleminin ardından Liceliler Yas Evi’nde taziyelerin kabul edileceği açıklandı.

Mesajda “Tüm halkımızı anma törenine ve son yolculuğunda Mehdi Zana’yı uğurlamaya davet ediyoruz” denildi.

DEM Parti: “Kürt halkının başı sağ olsun”

DEM Parti, Zana’nın yaşamını yitirmesinin ardından sosyal medya hesabından yayımladığı mesajda, şu ifadelere yer verdi:

“Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin kıymetli isimlerinden Mehdi Zana’nın yaşamını yitirdiğini büyük bir üzüntüyle öğrendik. Ailesinin, sevenlerinin ve Kürt halkının başı sağ olsun.

Onun mücadelesine ve hatırasına borcumuz; halkların eşit ve özgür yaşayacağı onurlu bir barışı mutlaka inşa etmektir.

Anısı ve mücadelesi önünde saygıyla eğiliyoruz.”

Bakırhan ve Hatimoğulları’ndan mesaj

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da “Diyarbakır eski Belediye Başkanı, Kürt siyasetinin değerli isimlerinden Mehdi Zana’yı tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmiş, bir an önce sağlığına kavuşmasını ve yeniden aramızda olmasını dilemiştik. Ne yazık ki bugün acı haberini aldık: “Mehdi Zana, Kürt siyasi tarihinin en zorlu dönemlerinde mücadele etmiş, inandığı değerler uğruna ağır bedeller ödemiş bir isimdi. Başta ailesi ve yakınları olmak üzere, tüm sevenlerine ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum” ifadelerine yer verdi.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da şunları kaydetti:

“Diyarbakır eski Belediye Başkanı, değerli Kürt siyasetçi ve mücadele insanı Mehdi Zana’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Mehdi Zana’yı, halkının hakları ve özgürlüğü için verdiği mücadele ve bıraktığı değerli mirasla daima hatırlayacağız. Leyla Zana’ya, kıymetli ailesine, yakınlarına ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum.”

“Diyarbakır’ın direnişçi ruhunu yaşamı boyunca taşıdı”

DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Pervin Buldan da sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında “Mehdi Zana’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. O, Kürt halkının eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde bedel ödemekten geri durmayan; her koşulda halkının iradesinin yanında duran büyük bir mücadele insanıydı. Diyarbakır’ın direnişçi ruhunu, Kürt halkının onurlu mücadelesini yaşamı boyunca taşıdı. Mehdi Zana’yı saygı ve minnetle anıyor; ailesine, yakınlarına ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum.” dedi.

Neçirvan Barzani: “Zana ağır bedeller ödedi”

Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, hayatını kaybeden Kürt siyasetçi ve Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana için eşi Leyla Zana ve ailesine başsağlığı diledi.

Barzani mesajında şu ifadelere yer verdi:

“Mehdi Zana’nın vefatı dolayısıyla Sayın Leyla Zana’ya ve tüm ailesi, yakınları ve dostlarına başsağlığı diliyorum. Merhum, Türkiye’deki Kürt siyasi mücadelesinin öne çıkan isimlerinden biriydi. Yaşamının büyük bölümünü halkının haklarını savunmaya adadı ve bu uğurda büyük bedeller ödedi. Ailesinin, yakınlarının ve dostlarının acısını paylaşıyoruz. Yüce Allah’tan onun ruhunu rahmetiyle şad etmesini, geride kalan herkese sabır ve metanet vermesini diliyorum.”

Mesud Barzani mesajı

Mesud Barzani, Mehdi Zana’nın ailesine, yakınlarına ve dostlarına başsağlığı dileyerek, eşi Leyla Zana’ya da taziyelerini iletti.

Barzani mesajında şu ifadeleri kullandı:

“Büyük ve bağışlayıcı Allah’ın adıyla. Vatansever ve mücadeleci Kürt şahsiyeti, eski Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana’nın vefat haberini büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum. Mehdi Zana’nın Kürt halkına bağlı emekçi ailesine ve saygıdeğer kız kardeşim Leyla Zana’ya, tüm yakınlarına, dost ve tanıdıklarına başsağlığı ve taziyelerimi sunuyor, acılarını paylaşıyorum.”

Mehdi Zana kimdir?

20 Aralık 1940 tarihinde Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde dünyaya gelen Mehdi Zana “Bilici” olan soyadını sonradan, bu sözcüğün Kürtçe karşılığı olan “Zana” ile değiştirdi.

1975 yılında Kürt kadın siyasetçi Leyla Zana ile evlendi. Zana iki çocuk babasıydı.

Mehdi Zana, Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)’nın yöneticilerinin arasında yer aldı. 1963’te Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katıldı. TİP Silvan Şubesi’nin kuruluşuna öncülük etti ve iki yıl başkanlığını üstlendi.

1978 yerel seçimlerinde bağımsız aday olarak Diyarbakır Belediye Başkanlığı’na seçildi. 12 Eylül 1980 askerî müdahalesinden sonra tutuklanarak çeşitli suçlardan hüküm giydi ve cezasını Diyarbakır, Aydın, Afyon ve Eskişehir cezaevlerinde yatarak çekti.

Yaşamında kesintilerle de olsa toplam 16 yıl cezaevinde yattı.

Zana, 1994 yılından sonra on yıl İsveç’te yaşadı; Ekim 2004’te yurda döndü ve hakkındaki davalardan dolayı gözaltına alındıysa da daha sonra serbest bırakıldı. Anıları ile siyasi görüşlerini yazarak kitap olarak yayımladı. “Bekle Diyarbakır” adlı anı kitabında, siyasal bilinçlenmesinde terzihanenin önemini anlatmaktadır.

Zana’nın yazdığı eserler şunlar:

Bekle Diyarbakır (1991), Vahşetin Günlüğü – Diyarbakır Zindanlarından (1992), Sevgili Leyla – Uzun Bir Sürgündü O Gece (anı, 1995), Zelâl Yeniden Doğuş (1996).

“Alevi olmak hayata 1-0 mağlup başlamaktır”

Muğla’nın Ortaca ilçesine bağlı Kemaliye köyü, Tahtacı topluluğunun da yoğun olduğu bir Alevi köyü. Kemaliye köyü muhtarı Zeynel Altın ve köyden postane emeklisi Nail, köyün Tahtacı-Alevi kimliğini, cemevi pratiklerini ve ekonomik yapısını değerlendirdi.

Fotoğraflar: Doğa Tekneci

Muğla’nın Ortaca ilçesi, Alevi nüfusun yoğun olduğu bir yerleşim alanı olarak biliniyor. Marmaris ile Fethiye’nin arasında yer alıyor. Antik Çağ devrine kadar dayanan tarihinin yanı sıra yakın dönem tarihiyle de kimi zamanlar gündem olmuş bir bölge. Tarihte pek çok medeniyete ev sahipliği yaptığı için kültürel, etnik ve dini yapıların yer aldığı Ortaca’nın yakın tarihteki yerleşimcileri Tahtacı (Türkmen) Aleviler.

Tarihi anlatılara göre İkinci dünya savaşında vergisini ödemeyen azınlıkları çalıştırmak amacı ile Muğla Dalaman’da bir “azınlık kampı” kurulması planlanır ve yapımına başlanır. Bu bölge, yerleşik durumda olan Tahtacıların (Türkmen Alevi) elinde bulunmaktaydı. Devlet tahtacıları yakında bulunan başka bir tahtacı köyüne Fevziye’ye yerleştirir. Buradan da eski Oritenya mevkine göç ettirir. O zamanlar bataklık olan bu yer, Tahtacı Aleviler tarafından kurutulur ve bayındır hale getirilir.

Muğla’da Ortaca’ya yaptığım bir ziyaret esnasında, çoğu Alevi nüfusa sahip Kemaliye köyü muhtarı Zeynel Altın ile ve adının Nail olduğunu söyleyen postane emeklisi ile sohbet etme fırsatı buldum.

Köye doğru giden yolda Ortaca’nın merkezinden geçerken Ortaca’da yapılan Narenciye çiftçiliğini temsilen yapılmış bir heykel vardı. 2011 yılında yapılan bu heykelde Anadolulu giyim tarzına sahip 2 kadın ve 2 erkek figür bulunuyor. Kadınlardan bir tanesi elinde domates dalı tutuyor, diğeri ise nar dolu sepeti omuzlamış, bir erkeğin elindeki sepet ise portakal dolu.


Köye girmeden ara bir sokakta kalan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Cemevi göze çarpıyor. Köye doğru gidildiğinde, Ortaca merkezine göre yeşilliğin bol olduğu bir alan gelenleri karşılıyor. Köydeki evlerin bahçelerine dikkat edildiğinde sık sık sera örtüleri ve narenciye ağaçları görülüyor. Köydeki evler düzenli olarak yerleşmiş , evler cadde veya sokak üzerinde sıra sıra dizili şekilde.


Kemaliye Köyü’nde binden fazla insan yaşıyor. Çoğu emekli olan köy halkı genelde geçim kaynağı olarak seracılık, narenciye çiftçiliği ve denize yakınlığı sebebiyle turizm işleriyle uğraşıyor. Buradaki Alevi nüfusunun önemli bir bölümü, adını tahtacılık mesleğinden alan ve genellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan “Tahtacılar” adlı Alevi topluluğundan oluşuyor.

Altın ve Nail’e köydeki Alevi nüfusunu, Kemaliyeli Alevilerin günlerini nasıl geçirdiklerini sordum.

Bir Tahtacı köyü: Kemaliye

Kemaliye köyü muhtarı Zeynel Altın


Kemaliye köyünün Alevi nüfus dağılımına dair elde net bir veri bulunmadığını belirten Altın, kendi tahminine göre köy nüfusunun yaklaşık yüzde 70’inin Alevi olduğunu söyledi. Altın, köyün göç aldığını ve nüfusun zamanla karıştığını ve Fevziye, Cumhuriyet Mahallesi gibi Alevi yoğunluklu olan komşu mahallelerinin daha kozmopolit bir yapısı olduğunu ifade etti.

Altın, kendisinin de bir Tahtacı olduğunu belirterek Tahtacı kimliğinin kökenine dair şunları anlattı:

“Bizim dedemiz Mersin-Mut tarafından geliyor. Biz Alevi adı altında Tahtacı topluluğundanız. Yavuz Sultan Selim’den sonra Alevilere yapılan baskıdan sonra Aleviler kendilerini dağlara çekmişler. Geçinmek için ormanda ağaç işçiliği, tahta işi yapmışlar. Tahtacı ismi de oradan geliyor.”

Altın, Aleviliğin tek tip bir inanç pratiği olmadığının altını çizerek “Aleviliğin içinde 14-15 tane aşiret var, Kıpçaklardan, Çepnilerden tutun hepsi var. Hepsinin ufak tefek nüans farkları var, bu aslında bir zenginlik” dedi.

Altın, Tahtacılar olarak Kemaliye köyünde küçük bir cemevi yaptıklarından bahsetti. Köyün girişinde bir Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Cemevi de var fakat genellikle kendi yaptıkları bu cemevinde ibadetlerini sürdüklerini söyledi.


Her Alevi topluluğundaki cem ritüellerinde farklılıklar görüldüğüne de değinen Altın, buna bir örnek olarak kendi topluluklarında çorapla cem’e girilmediğini belirtti. “Bizim cemevine sünni birisi giremez mesela” diyen Altın, cem’e katılabilmek için önce Alevi olduğuna dair bir “ikrar” verilmesi gerektiğini, bu yeminin ardından kişinin topluluğa kabul edildiğini anlattı. Sünni-Alevi evliliklerine dönük tutumun da zamanla yumuşadığını, ancak hala tam anlamıyla ortadan kalkmadığını da ekledi.

Nail de köydeki Alevilerin kendi cemevlerine bağlı olduğunu belirterek Aleviliğin çok fazla kola ayrıldığını, kendisinin de yine Tahtacı topluluğundan “Yolyatır Ocağı”na bağlı olduğunu söyledi.

Nail, cemevine abdestsiz girilmediğini, girişte bele kement bağlandığını, başın yazma ile örtüldüğünü, tuvalete çıkıldığında abdestin bozulmuş sayılıp yeniden alınması gerektiğini aktardı. Cem’de yenilen yemeğin ancak “destur” verildikten sonra dağıtılabildiğini de ekledi.

“6 Mayıs’ta yas tutarız”

Hıdırellez’in köyde farklı bir şekilde anıldığını anlatan Nail, 6 Mayıs’ta herhangi bir kutlama yapılmadığını, bunun yerine 5 Mayıs akşamı meydanda ateş yakılıp üzerinden atlandığını söyledi. Nail’e göre 6 Mayıs bir yas günü: “O gün Hüseyin İnan’ın, Deniz Gezmiş’in ölüm yıldönümüdür. Biz o gün şenlik yapmayız, yas tutarız.”

Muharrem ayına dair de ayrıntılı bilgi veren Nail, Kurban Bayramı’ndan yaklaşık 19-20 gün sonra başlayan bu dönemde köylülerin oruç değil “yas” tuttuğunu belirterek “Su içmeyiz, et yemeyiz, tıraş olmayız, tırnak kesmeyiz… Sadece yoğurt yeriz, başka hayvansal gıda yemeyiz” dedi. Nail, yasın 12. günü sabahı evlerde horoz kesildiğini, ardından köylülerin bir araya gelip erkân açtığını ve yemeklerini birlikte yiyerek orucu/yası sonlandırdığını aktardı.


“Alevi olmak 1-0 mağlup başlamaktır”

Altın, Alevilerin bölgedeki işçi mücadelelerine de değindi. 1975-76 yıllarında köy gençlerinin bir tiyatro topluluğu kurduğunu, 1979’da tarım işçilerinin daha iyi çalışma koşulları için grev yaptığını anlattı.

Altın, “Alevi olmak, hayata bir sıfır mağlup başlamaktır. Kendini iyi anlatamazsan, iyi yetiştiremezsen arkada kalırsın” dedi.

“Burası bir emekli köyü”

Altın, köyde okuryazarlık oranının yüksek olduğunu, köylülerin büyük bölümünün kamuda veya sigortalı işlerde çalışıp emekli olduğunu belirtti:

“Bizim köyümüzün yüzde 90’ı emeklidir. Aleviler çalışmaktan gocunmaz, hepsi çalışkandır. İşçi, memur olurlar.”


Altın, köylülerin 1979 yılında tarım alanlarında bir grev düzenlediğini ve bunun Ortaca’daki ilk işçi eylemlerinden biri olduğunu iddia etti.

Köyün geçim kaynağı olan narenciye üretiminde son yıllarda ciddi bir gelir daralması yaşandığını belirten Altın, bunun temel nedeninin ihracat sorunları olduğunu söyleyerek “Narenciyenin büyük bölümü ihraç ürünü. Komşu ülkelerle ticaret yapamazsan elindeki ürünü değerlendiremezsin” ifadelerini kullandı. Nail de benzer bir tabloyu doğruladı.

Nail ise köyün geçim kaynaklarını seracılık, narenciye ve turizm olarak sıralayarak turizmin büyük bölümünün Dalyan ve Sarıgerme’deki tekne ve otel işletmeciliğine dayandığını söyledi. Köy nüfusunun “yüzde 90’ının” emekli olduğunu yineleyen Nail, narenciye fiyatlarındaki dalgalanmaya da değinerek geçen yıl iyi kazanç sağlayan narenciyenin önceki yıllarda tarlada çürümeye bırakılmak zorunda kaldığını da ekledi: “Limon, narenciye bundan 4-5 yıl önce para yapmadı. Millet mağdur oldu.”


Devletin Alevilere yaklaşımı nasıl?

Altın’a göre devletin Alevi topluluğuna yaklaşımı son yıllarda değişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde açılan büyük cemevi külliyesine değindi.

“Devlet başkanı gitti Hacıbektaş’ta bir cemevi yaptırdı. Bunlar siyaset, oy peşinde koşan insanlar. İçinde saygı duyan da vardır ama siyaset kullanıldı.”

Altın, kamu hizmetlerine erişimde kişisel olarak bir ayrımcılıkla karşılaşmadığını, ancak taleplerini sürekli gündemde tutmak zorunda kaldığını ifade etti:

“Talebini sık sık yenilemezsen unutuluyor. Benim işimi yapmazsanız sizi ifşa ederim derim. Yarı tehdit, başka türlü olmuyor çünkü. Bu bir insan hakkı, insanlar haklarını bilmeli. Ben varım diyeceksin.”

“Ortaca Olayları” ya da “Ortaca Katliamı” olarak bilinen süreç, Muğla’nın Köyceğiz ilçesine bağlı (O dönem Ortaca Köyceğiz’e bağlıydı) Ortaca’da 5-16 Haziran 1966 tarihleri arasında Tahtacı Alevilere yönelik yaşanan şiddet, baskı ve yağma olaylarını kapsıyor. Fakat bölgedeki Alevi halkın tanıklıkları ile basına yansıyanlar arasında belli çelişkiler bulunuyor.

Altın’a ve Nail’e Ortaca Katliamı ile ilgili büyüklerinden neler duyduklarını ve neler bildiklerini sordum.


“Katliam değil, arazi tartışmasıydı”

Altın, sosyal medyada zaman zaman yeniden paylaşılan “Alevi katliamı” iddialarına dikkat çekerek bu tür paylaşımların büyük bölümünün asılsız olduğunu savundu:

“Alevilerin camiye saldırısıyla ilgili şeyler yaymışlar, ortaya laflar atmışlar. Öyle bir şey olmadı. O zamanki Alevilerden sözü dinlenen kişiler öne çıkıp ‘böyle bir şey yok, herkes oturduğu yerde otursun’ demişler. Gerilme olmuş ama katliam değil. Sadece bir kişi ölmüş, o da bir arazi tartışmasından.”

“Komşular birbirinin tarlasına giren hayvana zarar verdi, ordan söz düşmüş, ağız dalaşı sonra kavgaya dönüşmüş” diyen Nail “Kitlesel bir katliam yok. Sivas’taki, Madımak’taki, Maraş’taki, Çorum’daki, Erzincan’daki gibi değil” değerlendirmesini yaptı.

*Muğla’nın Ortaca ilçesine bağlı Fevziye köyünde yaşanan ve “Ortaca Katliamı” olarak anılan olayın kökeninde bir arazi meselesi var. Bölgedeki Tahtacı Aleviler, zamanla bataklık bir araziyi ıslah ederek yaşanabilir hale getirdikten sonra 1960 yılında devlet bu bölgeye yakın bir alanı Nurcu Sünnilerin bulunduğu Kızılyurt köyünün ağasına devretmişti. Gerginlik böyle başladı.

Haziran 1966’da patlak veren olayların hangi kıvılcımla başladığı konusunda kaynaklar ayrışıyor. PİRHA’nın 2019’da tanıklarla yaptığı görüşmelere göre olay bir tarla kavgasıydı, çatışmada uzatmalı bir başçavuşun silahından çıkan kurşunla 15 yaşındaki Sünni bir genç, Halil Sarı, hayatını kaybetti ve tanıklara göre bunun dışında can kaybı yaşanmadı. (Kemaliye köyünden Zeynel Altın ve Nail’in de söylemi bu yönde.) Söz konusu tanıklar, gencin ölümünün ardından olayları alevlendiren asıl kırılma noktasının bir Alevi kadına yönelik cinsel saldırı olduğunu aktarıyor ve sürecin basın ve güvenlik güçlerinin geç müdahalesiyle bir mezhep çatışmasına dönüştürülmek istendiğini vurguluyor. Başka kaynaklarda olayı tetikleyen unsurun bir Alevi kadınlara yönelik cinsel saldırı olduğu, çatışmaların 12 gün sürdüğü ve ölü sayısının net bilinmediği de aktarılıyor.

Kaynak: PİRHA, bianet, Evrensel

Lavrion: kölelik, mülteci kampı, Posedion Tapınağı

Bir zamanlar kölelerin gümüş madenlerinde çalıştırıldığı, denize açılanların Posedion’a adaklar adamak için geçtiği, mültecilerin ve siyasi ilticacıların kaldığı Atina yakınlarında bulunan Lavrion kampı, şimdilerde bakımsız balıkçı teknelerinden ultra lüks yatlara ev sahipliği yapıyor.

Posedion Tapınağı, Foto: Mazlum Özdemir/Niha+

Yunanistan’ın başkenti Atina’nın yaklaşık 70 kilometre güneydoğusunda bulunan Lavrion kasabası, geçmişte gümüş madenciliğinin ilk yerlerinden biriyken yakın bir zamana kadar ise Türkiye’den göç etmek zorunda kalanların bir arada kaldığı bir kampa ev sahipliği yaptı. Yunanistan’ın en büyük marinalarından birinin de bulunduğu bu bölgenin, hemen yanında ise Posedion Tapınağı bulunuyor.

Antik Çağ’da Laureion, günümüzde ise Lavrion olarak anılan ilçenin tarihi Atina kadar eskilere dayanıyor. MÖ 5. yüzyılda dünyanın ilk gümüş madenlerine ev sahipliği yapan Lavrion, Atina’nın savaş gemileri yapması için önemli bir geçim kaynağını da oluşturuyordu. O dönemler nüfusu 260 bin olan Atina’da 110 bin kişi özgür yurttaş olarak yaşarken bir o kadar sayıda da kölenin yaşadığı biliniyor. Lavrion’da bulunan gümüş madenlerinde ise 30 bine yakın kölenin zor koşullar altında “ölümüne” çalıştırıldığı, Atina mahkemelerinde ağır cezalar veya ölüm cezaları alan kişilerde bu madenlerde çalışmaya zorlandığı yazıyor tarih kaynaklarında.

Lavrion, gümüş külçeleri. Fotoğraf: Daniel Schwartz.

Demokrasi ve köleler

Lavrion, bir yandan gümüş madenciliği için köleler çalıştırılan aynı dönemde Persler tarafından yıkılan Posedion tapınağının da yeniden inşa edildiği bölgedir. Lavrion’a 7 km uzaklıkta bulunan Sounion Burnu’nda bulunan ve denizler tanrısı Porsedion’a ithaf edilen tapınağın geçmişi, MÖ önce 7. yüzyıla kadar gidiyor. MÖ 490 yılındaki Marathon Savaşı ve hemen ardından gelen Pers işgalleri sırasında (MÖ 480) Pers ordusu tarafından yıkılan bir ilk Arkaik tapınağın kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Bugün kalıntılarını gördüğümüz ve günümüze ulaşan yapı ise Perikles döneminde, MÖ 444 ile 440 yılları arasında inşa edilen klasik mermer tapınaktır. 15’i halen sağlam duran 34 sütundan yapılan tapınak, Atinalı denizciler için önemli bir sığınak olmasının yanı sıra tehlikeli yolculuklara çıkan veya Ege’den Atina’ya dönen gemicilerin Posedion’a adak adadıkları yerdi aynı zamanda.

Günümüzde Atina’nın önemli tarihi mekanlarından biri olan Posedion tapınağına her yıl gelen binlerce kişi buradan güneşin batışını izlemeye geliyor.

Sürgünlerin sığınağı

Pek çok tarihi döneme şahitlik eden Lavrion, yakın tarihte ise daha çok mültecilerin kaldığı kampla anılıyor. Yunanistan iç savaşının ardından 1947’de kurulan Lavrion mülteci kampı, ilk başlarda Doğu Avrupa ve Sovyetlerin etkisindeki bölgeden gelen sığınmacılar için kuruldu. Ancak kampın ismi, esas olarak 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’den kaçan siyasi ilticacıların yerleşmesi ile günümüze kadar geliyor. Bir çok sol örgüt mensubu, öğrenci, sendika üyesi ve yöneticisi gibi Avrupa’ya geçmek isteyen binlerce kişinin ilk geçiş durağı işlevini gördü. 1090’lara kadar Türkiye’deki bir çok sol örgüt kamp içinde birlikte yaşarken 1990’lardan sonra ise daha çok Kürt hareketi ile özdeşleşti. Bazın sayıları binleri bulan kişilerin kaldığı kampta onlarca aile de birlikte yaşıyordu.

Lavrion kampı/TRT Haber

Suriye iç savaşının ardından özellikle Rojava’dan gelenlere ev sahipliği yapan kamp, Türkiye ile Yunanistan arasında her zaman kriz nedenlerinden biriydi. Türkiye 1990’lı yıllardan itibaren kampın PKK tarafından yönetildiğini iddia ederek kapatılmasını talep ederken Yunanistan ise bu iddiaları kabul etmiyordu. Nitekim kamp yaklaşık 30 yıl boyunca Yunan Kızılhaçı (Greek Red Cross) tarafından desteklenirken BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından da gözlem altında tutuluyordu. Temmuz 2023 yılında eskiden dönem dönem bini aşkın kişinin kaldığı kampta bulunan 50’den fazladan kişi Yunanistan’daki çeşitli kamplara dağıtılarak Lavrion Mülteci kampı da temelli olarak kapatıldı.

Binlerce yıllık tarihine gümüş madencilerini, siyasi mültecileri, posedion tapınağını sığdıran Lavrion, günümüzde Yunanistan’ın zengin kesiminin villalarının bulunduğu bir bölge konumunda. Aynı zamanda Atina’nın en büyük marinalarından birine de ev sahipliği yapıyor. Bu resmin yanı sıra, bölgede, pek çok bakımsız balıkçı teknesi de bulunuyor.

Karlıova ve Varto’nun endemik bitkileri JES tehdidi altında

Bingöl’ün Karlıova ve Muş’un Varto ilçelerinde planlanan jeotermal enerji santrali projeleri, 22 köyü etkilerken bölgede aralarında “Kritik Derecede Tehlikede” sınıfında yer alan türlerin de bulunduğu yüzlerce endemik bitki türünü tehdit ediyor.

Bingöl’ün Karlıova ilçesinde ve Muş’un Varto ilçesinde yapılması planlanan jeotermal enerji santrali (JES) projesi, birçok doğal yaşam alanını tahrip edecek. Bingöl ve Muş’ta en az 22 köyü etkileyecek olan bu projenin endemik bitki florasını nasıl etkileyeceği ise tartışma konusu olarak gündeme geliyor.

Sert iklim, zengin flora

Bingöl ve Muş bölgesinde yapılan araştırmalar, endemik bitkiler ve bunların yaşadığı özgün koşullara yönelik pek çok şey ortaya koyuyor. Bir çalışmaya göre, Karlıova; Bingöl’ün merkezi ve diğer bölgelerine göre soğuk, yoğun kar yağışlı ve nemli koşullara sahip. Muş’un Varto ilçesi de buna benzer olarak soğuk, karlı ve sert bir iklime sahip. Erzurum, Muş ve Bingöl illeri arasında konumlanan ve yüksekliği 3.200 metrenin üzerindeki Bingöl Dağları ise aynı zamanda volkanik bir dağ. Dağlık ve yüksek rakımlı bu coğrafya, Karlıova ve Varto’nun son derece zengin bir endemik bitki çeşitliliğini barındırmasının temel nedenleri arasında gösteriliyor.

Bölgedeki endemik bitkilere ilişkin Niha+’ya görüş belirten Varto Ekoloji Platformu üyesi Ali Rıza Vural, tanımlanmış olan birkaç endemik bitki türünü şöyle sıraladı: Kekik, nane, civanperçemi, yara otu, gevenotu ve ters lale. Vural, yöre halkınca bilinen ancak henüz bilimsel olarak sınıflandırılmamış endemik bitkilere de dikkat çekti: “Cağık, mendıke, dindarok, so, guluke, kenger, jajık , sirekurat, nerbent.”

Civanperçemi

“Bu bitkiler kar yağışından besleniyor”

Vural, bölgedeki bitkilerin yetiştiği koşula ilişkin “Bu bölgemizde karasal iklim var, kışları sert, yazları kurak ve sıcak. Bu bitkiler kar yağışından etkilenmiyor. Bizzati kar yağışından beslenen endemik bitkilerdir” dedi.

Bilimsel gözlemlerin ve uzun dönem ekolojik çalışmaların endemik bitkilerin iklim değişimi ve çevresel streslere karşı oldukça hassas olduğunu gösterdiğini ifade eden Vural, şunları söyledi:

“Özellikle Türkiye gibi yarı kurak ve dağlık bölgelerde bazı belirgin değişimler gözleniyor. Sıcaklık arttıkça birçok bitki daha serin alanlara, kuzey yamaçlara ya da daha yüksek rakımlara çekilebiliyor. İklim ısındıkça bazı türler daha erken çiçek açıyor, bu durum da polinatör böceklerle zaman uyumunu bozabiliyor.”

“Bölgemizde HES ve madencilik öteden beri vardı zaten, JES ise yeni gündemimize girdi” diyen Vural, bu faaliyetlerin sonucunda neler olabileceğini aktardı:

“Bu faaliyetler sonucunda derelerin doğal akışı azalınca dere kenarı bitkileri kuruyabilir, sulak alan habitatları küçülebilir, nem seven endemik türler yok olabilir. Ayrıca su miktarının azalması sıcaklığı artırabilir, nemi düşürebilir, gölge ve buharlaşma dengesini değiştirebilir.”

2872 Sayılı Çevre Kanunu’nun ekosistemlerin korunmasını hedefleyerek çevreye zarar veren faaliyetlere yaptırım uygulanabileceğini ifade eden Vural, “Ancak denetim, takip ve otokontrol sistemi olmadığı için bu endemik bitkilerin korunması mümkün olmuyor” dedi.

Çiriş (Guluke)

Bölgede yüzlerce endemik bitki var

Çeşitli araştırmalarda, bölgede kullanılan bitkilerin çoğunlukla tedavi amaçlı kullanıldığı tespit edilmiştir. Nadiroğlu’nun (2014) bir çalışmasına göre, Stenotaenia macrocarpa Freyn & Sint (Piltan) ve Malabaila lasiocarpa Boiss. (Pariye miye, Nane miye) Karlıova’da bulunan Maydanozgiller familyasına ait lokal endemik türlerden ikisidir. Bu araştırmaya göre, Malabaila lasiocarpa daha çok baş ağrısını dindirmek için bir kaç tane kurutulmuş yaprağını bir bardak suda demleyerek içilirken Stenotaenia macrocarpa‘nın ise mide hastalıklarında çiçekleri kaynatılarak tok karna suyu içildiği aktarılıyor.

Fritillaria gencensis (ters lale) literatürde Bingöl ili Genç ilçesindeki endemik bir tür olarak geçiyor. Bu ters lale türleri, Muş ve Bingöl arasında bulunan Bingöl Dağları’nda da bulunmakla beraber Hakkâri, Van, Şırnak, Dersim, Erzurum gibi birçok Kürt kentinde de yetişiyor. Kayalık ve taşlık habitatları tercih eden tür, 1650-1700 m’lerdeki yüksekliklerde yayılış göstermekte olup meyveleri ve tohumları Mayıs ve Temmuz aylarında olgunlaşıyor. Dar habitat yayılımı nedeniyle IUCN tarafından “Tehdite Yakın” (Near Threatened) kategorisinde sınıflandırılan bu tür, bilim insanları tarafından özellikle risk altında değerlendiriliyor.

Ters lale.

Bölgede yürütülen kapsamlı çalışmalardan biri olan Perisuyu Vadisi (Yedisu-Karlıova) araştırmasında, tam 1200 takson tespit edildi. Bu taksonların 129 tanesi (%10,75) endemik olup, bölge Türkiye florası için kritik bir merkez konumundadır. Örneğin, Bingöl’ün Genç ilçesi ve çevresinde yapılan bir araştırmaya göre ise bu bölgedeki bitkilerdeki endemizm oranı %8,4’tür.

Endemik bitki Iris Sari. Kaynak: Cengiz & Behçet, 2024

Bir araştırmaya göre, Centaurea bingoelensis (Bingöl peygamber çiçeği), Adaklı ve Matan çevresinde yayılış gösterir ve nesli “Kritik Derecede Tehlikede” (CR) olan türler arasında yer almaktadır. Matan Dağı çevresinde Astragalus bingoellensis (Bingöl geveni), Paracaryum bingoelianum ve Nepeta baytopii (Baytop pisikotu) gibi sadece bu bölgeye has 8 lokal endemik tür tespit edilmiştir (Behçet & Yapar, 2019).

Centaurea bingoelensis, Kaynak: https://www.instagram.com/marufbalos/

Bingöl, Karlıova ilçesi sınırları içinde yar alan “Göynük Nahiyesi ve Çevresinin Florası” üzerine yapılan bir araştırmada ise bu alandaki endemizm oranı %9 olarak saptandı. Endemik ve nadir olmak üzere toplam 67 takson; 2 Kritik (CR), 4 Tehlikede (EN), 14 Zarar Görebilir (VU), 34 Az Endişe Verici (LC), 12 Tehdit Altına Girebilir (NT) ve 2 Veri Yetersiz (DD) şeklinde tehlike kategorilerine dağıldı.

Muş ilinde yapılan çeşitli araştırmalar Muş’un çok değişken ve lokal habitatları ile Önemli Bitki Alanı (ÖBA) olarak nitelendirildiğini, 1250–2879 m arasında değişen yer yer engebeli bir arazide bulunduğu, bölgedeki ovaların 1250– 1700 m rakımlarda yer aldığını ifade etmiştir. Bu bölgede en az endemik 30 taksonun tespitinin yapıldığı söylenmektedir.

Örneğin, “Siyah lale” ya da “Muş lalesi” (Tulipa sintenisii, Baker) adıyla bilinen bitki, 1250 – 1300 m civarındaki Muş ovasında bulunuyor. Hem Bingöl hem de Muş bölgelerinde tespit edilen Centaurea vermiculigera (Üvey Kavgalaz), 1.800 metre civarındaki rakımlarda rastlanan bir tür olarak öne çıkıyor.

Centaurea vermiculigera, Kaynak: Karadağ et al., 2023

Varto ve çevresinde yapılan bir araştırmada, Ferula huber-morathii isimli endemik türün düşük genetik çeşitlilik ve düşük popülasyon seviyesi sebebiyle yok olma riski altında olduğu belirlenmiştir (Keser & Demir, 2024). Bilim insanlarına göre, dar habitatlı bu endemik türler jeotermal faaliyetler gibi habitat bütünlüğünü bozan müdahalelere karşı özellikle savunmasız olmakta.

Ferula huber-morathii

2014’teki bir keşif sırasında Muş’un Varto (Gimgim) ilçesinde bulunan Verbascum gimgimense (Sığırkuyruğu) türüne rastlandığı kaydedilmiştir. Adında “gimgim” geçen bu lokal türün 2000‒2200 m yükseklikteki nemli bir alanda yetiştiği belirtiliyor (Fırat, 2014).

Verbascum gimgimense

Papatyagiller ailesinden Inula macrocephala (Andız Otu) çayır ve volkanik topraklarda yetişen bir tür olup solunum yolu hastalıkları gibi birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır.

Inula macrocephala (Andız Otu)

Araştırmacılar tarafından bölgede hala endemik bitki çalışmaları yapılmaya devam ediliyor.

Kaynak:

  • Behçet, L., & İlçi̇m, A. (2015). Paracaryum bingoelianum (Boraginaceae), a new species from Turkey. TURKISH JOURNAL OF BOTANY, 39, 334–340. https://doi.org/10.3906/bot-1309-58
  • Behçet, L., & Yapar, Y. (2019). Matan Dağı (Bingöl) florasında arıcılık açısından önemli bitkiler. Biyolojik Çeşitlilik Ve Koruma, 12(1), 149–159. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1494571
  • Cengiz, H., & Behçet, L. (2024). Perisuyu Vadisi ve Çevresinin (Yedisu-Karlıova/Bingöl) Florası. Bağbahçe Bilim Dergisi, 11(2), 143-174. https://doi.org/10.35163/bagbahce.1436940
  • Firat, M. (2017). Verbascum gimgimense (Scrophulariaceae), a new species from Muş province (Turkey). Phytotaxa, 291(3). https://doi.org/10.11646/phytotaxa.291.3.5
  • Karadağ, Y., Yeni̇Kalayci, A., Ilçim, A., Ozkurt, M., Karaman, M., Kurt, A. N., & Tufan, Y. (2023). Muş i̇li endemik bitkileri. In Zenodo (CERN European Organization for Nuclear Research). https://doi.org/10.5281/zenodo.17828722
  • Keser, A. M., & Demir, İ. (2024). Assessment of conservation status of Ferula huber‐morathii : association with population genetic structure and regional climate. Nordic Journal of Botany, 2025(2). https://doi.org/10.1111/njb.04257
  • Kılıç, Ö. (2014). A Morphological Study On Endemic Malabaila lasiocarpa Boiss. (Apiaceae) From Bingol (Turkey). DergiPark (Istanbul University), 1(1), 28–32. http://dergipark.gov.tr/bseufbd/issue/22290/239069
  • NADİROĞLU, M. (2015). Karlıova (Bingöl) i̇lçesinin etnobotanik özellikleri. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezDetay.jsp?id=7kzH__zGx9loKBGhfK6Krg&no=FzvuU2Dv5G3iId1JRZBIbw
  • Stenotaenia Boiss. | Plants of the World Online | Kew Science. (n.d.). Plants of the World Online. https://powo.science.kew.org/taxon/urn:lsid:ipni.org:names:40567-1
  • Yapar, Y., Behçet, L., Tekşen, M., & Çetin, A. (2022). Fritillaria gencensis (Liliaceae)’in Morfolojik Bilgilerine Katkılar, Yeni Türkçe Bilimsel Ad ve IUCN Kategori Önerisi. DergiPark (Istanbul University). https://doi.org/10.35163/bagbahce.1151569

Yunanistan’ın küçük kiliseleri: Yol anıtları

Yunanistan’ın hemen her yerinde bulunan küçük kiliselere benzeyen anıtlar, yalnızca dini bir sembol olarak değil yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi de görünür kılmayı amaçlıyor.

Nüfusun büyük çoğunluğu Ortodoks Hristiyan olan Yunanistan’ın hemen her tarafında küçük kiliseye benzer anıtlar bulunur. Şehir içlerindeki çok işlek yollar veya otobanlar dışında dağ yollarında, köylerde, kırsal alanlarda bulunan küçük anıtlar özellikle trafik kazalarında burada yaşamını yitirmiş kişileri anmak için kullanıyor.

Kimisi küçük bir kiliseyi andıracak kadar gösterişli kimisi ise metalden yapılmış küçük birer yapıdan oluşan bu anıtların içinde mumlar, kandiller, küçük haçlar, Hz İsa ve Meyrem’in resimleri dışında Hristiyanlıkta önemli olan bazı azizlere ait ikonlar bulunur.

Hristiyanlıkta bulunan önemli dini günlerde veya ölen kişi için doğum, ölüm gibi önemli günlerde bu anıtların içinde bulunan mumlar yakılır, etrafı çiçekler ile süslenir. Yol kenarlarında bulunan bu anıtlara sadece ölen kişinin yakınları değil, oradan geçen inançlı bir çok yunanlı da haç işareti çıkarıp dua eder.

Anıtların bir bazıları ise sadece ölen bir kişi ile ilgili değil, büyük bir kaza atlamış ve bu kazadan sağ kurtulan kişiler içinde yapılır. Bir nevi şükür etmek için yapılan bu anıtlarda ise buna uygun ikonlar ve adaklar bulunur.

Bu anıtlardan bazıları fotoğraflarda görüldüğü gibi ilgisizlikten bakımsız ve eskimiş olurken bazısı ise oldukça görkemli yapılar olarak göze çarpar.

Fotograflar: Mazlum Özdemir / Niha+

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.