12. Trans Onur Yürüyüşü’nü takip eden Niha+ editörü Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik’in de aralarında bulunduğu on kişi savcılık ifadelerinin ardından serbest bırakıldı.
Foto: Doğa Tekneci / Niha+
İstanbul Trans Onur Haftası’nın çağrısıyla Kadıköy Kalamış’ta gerçekleşen 12. Trans Onur Yürüyüşü’nü takip eden editörümüz Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik gözaltına alındı. Polis etkinlik sonrası 10 kişiyi gözaltına aldı.
Gözaltına alınanlar, polis ekipleri tarafından Aksaray’da bulunan Vatan Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüler. Burada sağlık kontrolünden geçtikten sonra savcılık tarafından ifadeleri alındı. İfade alma işlemleri Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul şubeleri ile İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi avukatları hazır bulundu. Savcılık sorgusunda 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ettikleri iddia edilen niha+ editörü Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik dahil 10 kişi savcılık kararıyla serbest bırakıldı. Gözaltılar Aksaray’dan Sancaktepe’de bulunan Feriha Öz Acil Durum Hastanesi’ne götürüldükten sonra gece yarısı serbest kaldı.
Trans Onur Yürüyüşü katılımcıları serbest kaldıktan sonra yaptıkları kısa açıklamada, bütün engellemelere rağmen “Buradayız, vazgeçmiyoruz, direneceğiz” dediler.
🏳️⚧️ 12. Trans Onur Yürüyüşü'nde gözaltına alınan 10 kişi, serbest bırakıldıktan sonra açıklamada bulundu. pic.twitter.com/eEYVINHPRK
Bu yıl “Tahayyül” temasıyla düzenlenen 12. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü, yasak kararlarına rağmen Kadıköy’de gerçekleştirildi. İlk yasak kararı Taksim için İstanbul Valiliği tarafından duyuruldu. Ardından da Kadıköy Kaymakamlığı yasak kararı aldı.
Yasak kararlarına rağmen bir araya gelen hak savunucuları, “Deniz’den Arya’ya Poyraz olup eseceğiz” yazısının olduğu pankartla yürüdü. Yürüyüşe katılanlar yürüyüş boyunca “Transfobik devlet, yıkılacak elbet” sloganı attı.
Ablukalara ve engellemelere rağmen bir araya geldiklerini vurgulayan translar, “Çünkü biz tahayyül ederiz ve gerçek olur” dedi.
“Şehri dönüştürdük”
Basın açıklamasında, bu yılın teması hatırlatılarak “Ne demiştik bu yıl; özgürce hayal kurabilmek politik bir eylemdir. Her şeyi dönüştürmek mümkündür ve her şey sorgulanabilir. Dediğimizi de eyledik; özgürce hayal kurduk, şehri ve alışılagelmiş yolları dönüştürdük” dendi.
Açıklama şöyle devam etti:
“Son yıllarda olduğu gibi yine tüm şehri ablukaya alıp bizi engellemeye çalıştılar. Ancak yine buradayız. Birbirimizi sokaklarda, kentin dört bir yanında bulduk. Birbirimize çare, nefes olduk.
Yok 11., yok 12. Yargı Paketi, yok pandemiden beri devam eden fiili hormon kısıtlamaları, beden uyum süreci yaşının anayasaya aykırı biçimde yükseltilmesi… Hukuksuzca hormon kullanımını kısıtlamaya kalktılar. Ama tüm bu politikalara rağmen biz dönüyoruz; hormonlu dönüyoruz, hormonsuz dönüyoruz. Kendi kaynaklarımızla, dayanışmamızla ve onlara rağmen dönüyoruz.”
“Tüm engellemelere rağmen vazgeçmeyeceğiz”
Bu yıl baskı ve şiddeti en yoğun hissettikleri dönemlerden birini yaşadıklarını belirten translar, tüm engellemelere rağmen bir araya gelmekten ve örgütlenmekten vazgeçmeyeceklerini ifade etti.
“Gerek hormon kısıtlamalarına karşı hastane önlerindeydik, gerekse nefret politikalarını ifşa etmek için metrolarda ve sokaklardaydık” diyen translar, mücadeleyi sürdürme kararlılıklarını vurguladı.
Eylem sona erdikten sonra alandan ayrılan LGBTİ+’lar, kafelerde otururken, araçlarında ve taksilerde seyahat ederken polis tarafından tek tek gözaltına alındı.
Gözaltına alınanlar arasında haber takibi yapan editörümüz Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik de olmak üzere en az on kişi gözaltına alındı.
Gözaltına alınanların Vatan Caddesi’nde bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülecekleri öğrenildi.
Eylem sona erdikten sonra alandan ayrılan LGBTİ+’lar, kafelerde otururken, araçlarında ve taksilerde seyahat ederken polis tarafından tek tek gözaltına alındı. pic.twitter.com/oogMqB0xIh
Bu arada Kadıköy Kaymakamlığı bir açıklama yayınlayarak, “Pride Takvimi Yayında” başlığıyla sosyal medya üzerinden duyurulan etkinliklere ilişkin olarak, 21 Haziran Pazar günü 00.01 ile 23.59 saatleri arasında Kadıköy sınırları içindeki tüm açık alanlarda toplantı, yürüyüş, basın açıklaması, oturma eylemi, stant açma, çadır kurma, bildiri dağıtma, protesto ve benzeri eylem/etkinliklerin yasaklandığını duyurdu.
Kaymakamlık yasak gerekçesini 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesi ile 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 32/ç maddesine dayandırdı. Açıklamada, sosyal medya paylaşımlarından hareketle etkinliğin “genel ahlaka aykırı” olduğu, “toplumda infial uyandırabileceği”, “milli, vicdani ve insani değerlere dokunabileceği” ve “toplumsal iç barışı tehdit edebileceği” savunuldu.
Kaymakamlık ayrıca etkinlikleri gerçekleştirecek kişiler ile yurttaşlar arasında “sözlü ve fiziksel provokatif amaçlı olaylar” yaşanabileceğini ileri sundu.
DİSK Basın-İş’ten açıklama
Gazeteci Doğa Tekneci ve Yusuf Çelik’in gözaltına alınmalarını kamunun haber alma hakkına ve LGBTİ+’ların görünürlüğüne yönelmiş bir baskı olduğunu söyleyen DİSK Basın-İş, yaptığı açıklamada gazetecilerin derhal serbest bırakılmasını talep etti.
🏳️⚧️ 12. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü kapsamında en az 10 hak savunucusuyla birlikte gazeteciler Yusuf Çelik ve Doğa Tekneci de gözaltına alındı.
Barışçıl bir şekilde gerçekleştirilen bir yürüyüşü takip eden gazetecilerin gözaltına alınması kabul edilemez. Basın ve ifade… pic.twitter.com/9Mffs4WJni
Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) ve Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) tarafından hazırlanan Nisan 2026 raporlarına göre, Nisan ayında 1 gazeteci tutuklanırken 47 ayrı içerik ve sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi.
Gazetecilere yönelik hak ihlallerini raporlayan Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) ve Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG), Nisan 2026 raporlarını kamuoyuyla paylaştı.
DFG raporunda öne çıkan verilere göre, 2 yayın organı saldırıya uğrarken 3 gazetecinin evi basıldı, 3 gazeteci gözaltına alındı ve 1 gazeteci tutuklandı. Buna göre 1 gazeteci kötü muameleye maruz kaldı, 1 gazeteci tehdit edildi, 2 gazetecinin haber takibi engellendi, hapishanelerde ise en az 1 gazeteci hak ihlaline uğradı. Raporlarda gazetecilerin hem kamusal hem de özel yaşam alanlarında baskı altında olduğuna dikkat çekildi.
Nisan ayında 9 gazeteciye “hakaret” (TCK 125), “iftira” (TCK 267), “görevi yaptırmamak için direnme” (TCK 265), “suç işlemeye tahrik” (TCK 214) ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” (TCK 216) suçlamalarıyla soruşturma başlatıldığı ifade edildi. 35 dosyada ise 118 gazetecinin yargılanmasının sürdüğü belirtildi. Özellikle Siverek’teki okula saldırı olayıyla ilgili paylaşım yapan gazeteci Mehmet Yetim’in “Dezenformasyon Yasası” kapsamında tutuklanması örneğinin gazeteciler için ne denli bir tehlike olduğuna vurgu yapıldı.
MKG Nisan 2026 raporunda TBMM’de eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun muhabire fiziki müdahalesinden, 1 Mayıs alanına gazete sokulmama kararına kadar birçok noktada haber takibinin engellendiği aktarıldı.
Dijital sansür
29 haber ve 18 sosyal medya içeriği sansürlendi.
Mezopotamya Ajansı, Yeni Yaşam Gazetesi gibi kuruluşların ve çok sayıda gazetecinin X, Instagram ve TikTok hesapları kapatıldı veya Türkiye’de erişime engellendi.
Televizyon kanallarına 13 ayrı yaptırım uygulanırken yayın durdurma ve para cezalarıyla idari baskı sürdürüldü.
Kadın gazetecilere yönelik hak ihlalleri
MKG raporunda öne çıkan bulgular arasında kadın gazetecilere yapılan hak ihlalleri geniş yer buldu. Raporda Hamdiye Çiftçi Öksüz’ün “örgüt üyeliği” iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldığı ve Neşe İdil’in Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ihlal kararına rağmen yeniden yargılandığı davada 1 yıl 3 ay hapis cezası aldığı belirtildi. Öznur Değer’in ise sokak röportajı sırasında taciz edildiği, ayrıca daha önce gözaltındayken gördüğü işkenceye tepki gösterdiği için hakkında yeni bir dava açıldığı ifade edildi.
Buna ek olarak gazeteciler Gülcan Dereli, Suzan Demir, Tuğçe Yılmaz ile sosyolog Berfin Atlı ve çevirmen Serap Güneş’in, haberlerinden aldıkları telif ücretleri gerekçe gösterilerek “örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” iddiasıyla yargılanmaya devam ettiği de aktarıldı.
MKG’ye göre şu an tutuklu olan kadın gazetecilerin listesi şöyle:
Elif Bayburt – Etkin Haber Ajansı (ETHA) muhabiri
Hatice Duman – Atılım Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü
Nadiye Gürbüz – Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü
Özden Kınık – TRT çalışanı
Pınar Gayıp – Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü
DFG ve MKG’nin Nisan 2026 raporlarında gazetecilerin hem fiziksel güvenlik hem de yaşam hakkı açısından ciddi ihlallere maruz bırakıldığı ifade edildi.
Barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan, gazetecilere dönük müdahalelerin ana akım medya çalışanlarına kadar uzanmasını yıllardır hedefteki Kürt ve sosyalist basına yeterince sahip çıkılmamasının bir sonucu olarak değerlendirdi.
Fotoğraf: İlke TV
Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) yayımladığı 2025 Dünya Basın Özgürlüğü raporuna göre, basın özgürlüğü konusunda geçen yıla kıyasla bir basamak daha gerileyerek 180 ülke arasında 159’uncu sıraya düşen Türkiye, geçtiğimiz yıl ulusal düzeydeki olumsuz şartlar nedeniyle yeniden düşüş yaşadı ve “çok vahim” kategorisinde kaldı.
Son dönemde gazetecilere yönelik artan baskılar, basın özgürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Ramazan Bayramı’nda aile ziyareti için gittiği Tokat’ta gece saatlerinde bir operasyonla gözaltına alınan İsmail Arı’nın Ankara’ya getirildikten sonra 24 saat içerisinde tutuklanması, DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ’ın evinden gözaltına alınıp 22 saat sonra cezaevine gönderilmesi bu baskının en somut örnekleri oldu.
Haklarında açılan soruşturmalarda gidip ifade vermiş gazetecilerin polis operasyonları ile gözaltına alınması keyfi cezalandırma argümanlarını güçlendirirken muhalif kimliği ile bilinen gazetecilere yönelik tutuklamalar meslektaşlarının eylemliliklerine de sebep oldu. Bu eylemliliklerde Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi son dönemde tutuklanan gazetecilere yer verilmemesi de çeşitli çevreler tarafından eleştirileri beraberinde getirdi.
Geçmişte Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla yapılan saldırıların bugün yeni yasalar ile ana akım medyaya kadar genişletilmiş olmasının ne anlama geldiğini, gazeteciliğe yönelik saldırılar ile iktidarın hedefleri arasındaki ilişkiyi, toplumsal muhalefetin tutumunu ve Türkiye’de medyanın geleceğine ilişkin senaryoları değerlendiren iletişim bilimci ve barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan yaşananların siyasal iktidarın mevcut durumu yönetme kriziyle birlikte incelenmesi gerektiğini söyledi. Ayan, gazeteciliğin geleceğinin medya alanındaki örgütlenme düzeyiyle bağlantılı olduğunu fakat bunun kendi başına yeterli olmayacağını savundu.
“Gazeteciliğe dönük saldırılar yeni değil”
İsmail Arı, Alican Uludağ, Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi gazetecilerin tutuklanmasının gazeteciliğe yönelik saldırıları daha görünür hâle getirdiğini ifade eden akademisyen Vahdet Mesut Ayan, iktidarın bu konudaki pratiklerinin daha köklü olduğunu hatırlattı.
Mevcut tutuklamaların, siyasal iktidarın uzun yıllardır sürdürdüğü baskı politikalarının bir uzantısı olduğunu vurgulayan Ayan; medyayı kontrol etmenin yöntemleri arasında mülkiyet yapısını iktidar lehine değiştirmekten kayyım uygulamalarına, gazetecileri mesleki faaliyetleri nedeniyle soruşturma ve kovuşturma kıskacına almaya kadar geniş bir yelpaze bulunduğunu ifade etti.
2024 yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablonun, iktidarın toplumsal rıza üretme kapasitesinde ciddi bir zayıflamaya işaret ettiğini belirten Ayan, “Bu tür durumlarda iktidarlar, kamunun bilgiye erişimini daha fazla denetim altına alma eğilimi gösterir” dedi. Ayan’a göre bugün tanık olduğumuz baskı artışı, yalnızca medyayı değil, genel olarak muhalefet alanını kuşatmayı hedefleyen geniş bir kontrol stratejisinin parçasını oluşturuyor.
Söz konusu gazetecilerin suçunun kamuyu ilgilendiren bilgilerin yine kamuoyu ile paylaşılması olduğunu söyleyen Dr. Vahdet Mesut Ayan, şunları da ekledi:
“Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesinde düzenlenen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu, muğlak yapısı nedeniyle iktidarın hoşuna gitmeyen haberleri cezalandırmak için işlevsel bir araca dönüşüyor. Nitekim İsmail Arı’nın gözaltına alınması ve tutuklanması sürecinde, herhangi bir somut soruşturma yürütülmeden yalnızca Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin (DMM) yaptığı açıklamanın esas alınması bu duruma çarpıcı bir örnek sunuyor.
Sonuç olarak, medya ve gazeteciler üzerindeki baskının artışını, siyasal iktidarın yönetme kapasitesinde yaşadığı aşınma ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yönetim krizleriyle birlikte değerlendirmeli. Bu çerçevede belirleyici olan, iktidarın giderek artan ölçüde ‘yönetememe’ sorununa verdiği otoriter tepkilerdir.”
Ayan, geçmişte Kürt veya sosyalist gazetecilere “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla açılan soruşturmaların bugün ana akım medyada çalışıyor denebilecek gazetecilere kadar yayılmış olmasında ise muhalefetin tutumunun göz ardı edilemez olduğunu savundu:
“Siyasal iktidarın yönetme kapasitesindeki aşınma, uzun yıllar boyunca hedefte olan Kürt ve sosyalist medyanın yanına artık ana akım gazeteciliği de eklemiş durumda. Dolayısıyla bugün yaşadığımız tablo, bir kırılmadan ziyade, kapsamı genişleyen bir sürekliliğe işaret ediyor. ‘Sansür yasaları’ olarak adlandırılan düzenlemelerin ortaya çıkış koşulları da burada yatıyor. Siyasal iktidar hem İletişim Başkanlığı hem de onun bünyesinde faaliyet gösteren DMM aracılığıyla dolaşımdaki bilgiyi daha sıkı denetim altına almak ve mümkün olduğunca tekelleştirmek istiyor. Ancak toplumun yapısı, iktidarın özellikle iktisadi ve kültürel politikalarına yönelik artan hoşnutsuzluk ve bu hoşnutsuzluğu ifade edebilecek mecraların teknolojik gelişmelerle çoğalması, bu denetim arayışını sürekli yeni düzenlemelerle tahkim etme ihtiyacını doğuruyor.
Öte yandan muhalefetin bu süreçteki rolünü de göz ardı etmemek gerekiyor. İktidara mesafeli toplumsal kesimlerin siyasal düzlemdeki temsilinde görülen ikircikli tutum ve bu düzenlemelere karşı yeterince güçlü ve örgütlü bir karşı duruşun geliştirilememesi, bugün karşı karşıya kaldığımız keyfi soruşturma ve tutuklama pratiklerinin zeminini genişletiyor.”
“Seçici dayanışma eleştirileri göz ardı edilemez”
29 Mart 2026’da gerçekleştirilen “Gazetecilere Özgürlük” yürüyüşü, Fotoğraf: BirGün
Son dönemde yaşanan tutuklamalara karşı yapılan açıklama ve eylemlilikleri de değerlendiren Ayan, Türkiye’de gazeteciler arasında dayanışmanın tarihsel olarak eşit ve kapsayıcı biçimde kurulamadığını ve taleplerin karşılık bulmamasının ise toplumun örgütsüzlüğü ile ilişkili olduğunu vurguladı. Özellikle Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik baskı dönemlerinde daha sınırlı tepkilerin verildiğini hatırlatan Ayan, bugün ortaya çıkan dayanışma pratiklerinin benzer sınırlar taşıdığı yönündeki eleştirilerin de belirli ölçüde karşılık bulduğunu ifade etti.
Bu durumu yalnızca bireysel tercihler ya da güncel tutumlarla açıklamanın da eksik kalacağını belirten Ayan, aynı zamanda tepkilerin ve eylemliliklerin de kuşkusuz gerekli olduğunu savundu:
“Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre basın kolundaki sendikalaşma oranı yüzde 14 seviyesinde. Örgütlülüğün bu düzeyde kalması hem dayanışmanın kapsayıcılığını sınırlıyor hem de verilen tepkilerin etkisini azaltıyor.
Dolayısıyla mesele, yalnızca ‘kimin kiminle dayanıştığı’ sorusuna indirgenemez. Asıl sorun, bu dayanışmayı sürekli, kapsayıcı ve etkili kılacak örgütsel zeminin yeterince güçlü olmamasıdır. Basın ve medya alanındaki sendika ve meslek örgütlerinin, örgütlülüğü artırmaya yönelik somut ve kapsayıcı politikaları gecikmeden hayata geçirmesi bu nedenle kritik önemdedir.
Böyle bir örgütlülük, yalnızca eylem kapasitesini artırmakla kalmayacak; aynı zamanda gazeteciler arasındaki ideolojik ayrımların aşılmasına ve daha ilkesel, daha kapsayıcı bir dayanışma hattının kurulmasına da zemin hazırlayacaktır.”
“Çözüm parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor”
Son olarak Türkiye’de medyanın geleceğine dair ne gibi senaryolar mevcut olduğuna dair değerlendirmelerde bulunan Ayan, farklı senaryoların konuşulabileceğini fakat bunların tamamının mevcut güç ilişkileri ile doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Ayan’a göre, bugünkü tablo, medya alanının önemli ölçüde siyasal iktidarın etkisi ve kontrolü altında olduğunu gösteriyor.
Ayan, yeni bir değişim perspektifinin ancak bu kontrol ilişkisini hedef alan politik ve kurumsal dönüşümlerle mümkün olduğunu belirtti:
“Mesele yalnızca medya alanının kendi iç dinamikleriyle sınırlı değil; doğrudan siyasal iktidar ve güç ilişkileriyle bağlantılı bir yapısal dönüşüm sorunu.
Öte yandan gazeteciler Türkiye’de çift yönlü bir baskı altında faaliyet yürütüyor. Bunun ilk boyutu, medya emek süreçlerinin kapitalist üretim ilişkileri içinde giderek daha güvencesiz ve parçalı hale gelmesi. Geçici, atipik ve esnek çalışma rejimleri; düşük ücret, güvencesizlik, örgütsüzlük ve buna bağlı olarak yaşanan vasıfsızlaşma bu alanın temel karakteristikleri haline gelmiş durumda. İkinci boyut ise otoriter siyasal iktidarın medya kurumları ve gazeteciler üzerindeki doğrudan baskısı. Bu iki katman birlikte düşünüldüğünde, sorun yalnızca ifade özgürlüğü meselesi olmaktan çıkıp aynı zamanda bir emek rejimi ve örgütlenme sorunu haline geliyor.
Bu nedenle çözüm de parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor. Medya alanındaki örgütlülüğün güçlendirilmesi ve gazetecilerin işçi sınıfının diğer kesimleriyle daha güçlü dayanışma ilişkileri kurabilmesi kritik önemde. Böyle bir bütüncül mücadele hattı kurulmadığı sürece, yalnızca mevcut iktidar değil, iktidar değişiklikleri sonrasında da benzer yapısal sorunların devam etme riski oldukça yüksek.”
Medya Özgürlüğü Hızlı Müdahale (MFRR), 2025’te Avrupa genelinde basın ve medya özgürlüğüne yönelik 1.481 hak ihlali belgeledi. Mapping Media Freedom (MapMF) veritabanına dayanan ihlaller 2.377 medya çalışanı ve kurumu doğrudan ilgilendirirken raporda, Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde 740, AB aday ülkelerinde ise 741 ihlalin kayda geçtiği belirtildi.
Raporun Türkiye bölümünde, basın özgürlüğünün 2025’te daha da kötüye gitmesi “giderek kısıtlayıcı hale gelen siyasi iklim” ile ilişkilendirilirken izleme döneminde MapMF, Türkiye’de 259 gazeteci ve medya kuruluşunu etkileyen 137 ihlal belgeledi.
“Bu olaylar, eleştirel haberciliğin giderek suç veya güvenlik sorunu olarak yeniden çerçevelendirildiği sistematik bir eğilimi ortaya koymaktadır” diyen rapora göre; eleştirel gazetecilik, sistematik biçimde “suç” ya da “güvenlik sorunu” olarak yeniden tanımlanıyor.
18 uluslararası basın ve insan hakları örgütü, Türkiye’deki gazetecilerin vize süreçlerinde karşılaştığı uzun, keyfî ve engelleyici uygulamaların meslekî hareketliliği kısıtladığını açıkladı.
Aralarında Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ve Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nun (EFJ) da bulunduğu 18 basın ve insan hakları örgütü, Avrupa Birliği’ne (AB) çağrı yaparak, Türkiye’deki gazetecilere yönelik mevcut vize politikalarının gözden geçirilmesini istedi.
Gazeteci Ali Safa Korkut’un Journo’da yayınlanan haberine göre, örgütler, ortak mektupta, mevcut vize politikalarının Türkiye’deki gazetecilerin mesleki hareketliliğini ciddi biçimde engellediğini belirtti. “Vize politikaları Türk gazetecileri izole ediyor” başlıklı mektupta, AB’nin gazetecilere yönelik uzun, öngörülemez ve çoğu zaman keyfi bir vize süreci yürüttüğü vurgulandı.
Bu durumun AB’nin bağımsız medyayı destekleme taahhüdüyle çeliştiğinin ifade edildiği mektupta, Türkiye’de gazetecilerin “dezenformasyon” ve “terör” suçlamalarıyla hedef alındığı belirtildi. “Kolay bir vize süreci, gazeteciler için hayati bir çıkış yolu niteliğindedir” denildi.
Türkiye’deki gazetecilere yönelik kolaylaştırılmış bir “vize koridoru” oluşturulmasını talep eden örgütler, AB’ye somut adımlar atma çağrısı yaptı. Bu kapsamda gazeteciler için özel bir başvuru mekanizması oluşturulması, uzun süreli ve çok girişli vizelerin verilmesi, belge şartlarının freelance çalışma koşullarına uygun hale getirilmesi ve başvuru süreçlerinin hızlandırılması istendi.