Eski fındık işçisi Kayalp:

“İyi işçiler olduğumuzu bilsinler diye Köpek Meydanı’nda kaldığımızı söylemezdik”

Ailesiyle yıllardır mevsimlik fındık işçiliği yapan Diyarbakırlı Kayalp, maruz kaldıkları koşulları “Ben birkaç ay önceden gelip o yaz çalışacağımız yeri ayarlamaya çalışırdım. Haziran geldiğinde çoluk çocuk toplanır giderdik. Fakat bazen sözünden cayan patronlar da olurdu. Öyle olunca Köpek Meydanı’na gitmek durumunda kalıyorduk. Orası sahipsiz Kürt işçilerin iş bulmak için beklediği bir amele pazarıydı.” diyerek anlattı.

Geçtiğimiz günlerde Zonguldak Alaplı ve Düzce’de çalışan mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırılar Kürt halkına yönelik ırkçılığı yeniden gündeme getirse de mevsimlik tarım işçiliğinde ırkçılık yeni bir konu değil.

1980’lerden beri ailesiyle Diyarbakır’dan Batı Karadeniz’de yer alan şehirlere fındık toplamaya gelen Sinan Kayalp, kendilerini her yaz göçe zorlayan koşulların yanı sıra bölgedeki çalışma koşullarını ve yaşadıkları ırkçılık deneyimlerini Niha+’ya anlattı.

Eski fındık işçisi Kayalp, muhabirimizle Köpek Meydanı’na gidiyor. Fotoğraf: Sabri Ülker

Kürt illerinde sanayinin ve istihdam olanaklarının yaratılmamış olması nedeniyle her yaz ailesi ile Sakarya’nın çeşitli ilçelerinde fındık toplamaya geldiklerini söyleyen Kayalp, geçimlerini sağlamak için para kazanmak zorunda olduklarını ve bu nedenle kötü çalışma koşullarına rağmen iş buldukları zamanlarda mutlu olduklarını söyledi:

“Ben birkaç ay önceden gelip o yaz çalışacağımız yeri ayarlamaya çalışırdım. Haziran geldiğinde çoluk çocuk toplanır giderdik. Fakat bazen sözünden cayan patronlar da olabiliyordu. Öyle olunca Köpek Meydanı’na gitmek durumunda kalıyorduk. Orası sahipsiz Kürtlerin iş bulmak için beklediği bir amele pazarıydı. Konaklama imkânları o kadar kötüydü ki bulduğumuz ilk işi kabul ederdik.”

“Verilen çadırlar sağanak yağmurlarda yırtılırdı”

Patronların kalacak yer sağladığı gerekçesiyle yerli işçilere kıyasla kendilerine daha az ücret ödediğini söyleyen Kayalp, gerçekte ise kendilerine verilen konaklama olanağının naylon çadırlardan ibaret olduğunu ve şiddetli bir yağmur durumunda bu çadırların kullanılamaz hâle geldiğini de söyledi.

Yemek ihtiyaçlarının işveren tarafından karşılandığı durumlarda da ücretlerinden kesinti yapıldığını anlatan Kayalp, “Kürdün getirdiği buğday bile kokar” denilen bir anlayışın var olduğunu ve bu nedenle çoğu zaman patronların zorla yemek giderlerini kendilerinin karşılamak istediğini belirtti. Kayalp, “bunun bir diğer nedeni de yemeklerin yapıldığı durumda bir aile ferdinin “evci” olarak istihdam edilmek zorunda olmasıydı” dedi.

Kayalp’a göre konaklama imkânları gelişmiş olsa da Kalkınma Atölyesi’nin yürüttüğü araştırmaya göre çadılar, mevsimlik tarım işçiliğinde hâlâ en yaygın konaklama şeçeneği. (2020)

Karasu’da Çağlayan ailesi ile tanışmasının ardından yıllar boyunca onlar için çalıştığını söyleyen Kayalp, bir daha Köpek Meydanı’na gitmek zorunda kalmasa da orada bekleyen akrabalarının olduğunu ve tuvalet, duş vb. hiçbir imkânı olmayan bu meydanda işçi ailelerinin günlerce beklemek zorunda kalabildiğini de hatırlattı.

Arifiye tren istasyonunda indikten sonra kalabalık aileler hâlinde fındık tarlalarının bulunduğu ilçelere hayvan kamyonları kiralayarak ulaştıklarını anlatan Kayalp, 1990’ların politik atmosferi nedeniyle çoğu zaman jandarma tarafından kimliklerinin toplandığını söyledi.

Kayalp ailesi ile 20 seneden fazla çalışan fındık üreticisi ve toprak sahibi Bahattin Çağlayan da Kürtlerin o yıllardan beri yaşadıklarını Niha+’ya değerlendirdi.

Görüştüğümüz fındık üreticisi, Kürt işçilerin maruz kaldığı ayrımcılıkları ve bunların nedenlerini şu sözlerle anlattı:

“Evet, Kürtler çok hoş görülmedi ve karşılanmadılar. O dönem özellikle Doğu’ya asker olarak giden yakınlarını kaybeden aileler ciddi bir önyargı içerisindeydi ancak bizim gibi aileler bu konunun aşılmasında yardımcı oldular. Doğu’dan gelenleri ilk çalıştıran ailelerden biriyiz. Bu konuda komşularımız tarafından yadırganmışızdır da. Çanakkale, Balıkesir gibi illerden de işçi gelirdi çünkü o dönemlerde. Onları tercih etmemiz beklenirdi.”

“Politikacılar birbirine saygı duyarsa insanlar da duyar”

İnsanların önyargılarının ve alışkanlıklarının kolay değişmediğini söyleyen Çağlayan, kendi ailesi gibi örnekler sayesinde yerel halkın Kürtlerin de normal insanlar olduğunu keşfettiğini söyledi.

Çağlayan, “Birbirimizi tanıdıkça konu farklı yerlere gitti. Kürtlerle birlikte çalıştıkça baktık ki onlar da aileleri, düzenleri ve duyguları olan bizim gibi sıradan insanlarmış.” diye konuştu.

Önyargıların hâlâ tamamen çözülmediğini belirten Çağlayan, bunun ise ülkedeki siyasal durumdan kaynaklandığını savundu. Çağlayan, politika yapan insanların birbirlerine saygı duyduğu takdirde yurttaşların da birbirine saygı ve sevgi duyabileceğini belirtti.

Düşüncelerini “Birbirimizi birbirimize düşman etmişler” diyerek ifade eden Çağlayan, bugün ise farklı bir süreçten geçildiğini hatırlatarak “birbirimizi anlayabiliriz.” dedi.

Sakarya Kocaali’de Köpek Meydanı olarak anılan işçi meydanını çok fazla hatırlamasa da “söylenmemiştir diyemem” diyen Çağlayan, yıllar sonra belediyenin bu alanda bekleyen işçilerin daha rahat konaklayabilmesi için tuvalet, vb. gereklilikleri yerine getirdiğini fakat kentsel dönüşüm ile bugün bu meydanın yerini yazlık konutların aldığını söyledi.

Prof. Dr. Lordoğlu: Irkçılığın temelinde ekonomik nedenler var

Prof. Dr. Kuvvet Lordoğlu, Niha+’dan Abbas Vural ile konuşurken

Mevsimlik tarım işçiliği üzerine çalışan emekli çalışma ekonomisi profesörü Kuvvet Lordoğlu da göçmen işçilere yönelik ayrımcılığın yeni olmadığını vurguladı.

Yabancı işçiye yönelik ayrımcılığın Suriyeli ve Kürt işçiler üzerinde yoğunlaştığını belirten Lordoğlu, dışarıdan gelen her türlü işçi için geçerli olabilen bu durumun her yerde görülebilecek olsa da Türkiye’de çok daha fazla gerçekleştiğini söyledi.

Son yıllarda basına yansıyan Kürt tarım işçilerine yönelik saldırı haberleri Kaynak: Gazete Duvar, T24, Kısa Dalga, Güneydoğu Ekspres

Yaşanan ırkçılığın temelinde ekonomik nedenlerin yatıyor olduğunu belirten Lordoğlu, ırkçılık pratiklerinin yerel halka mensup yurttaşlardaki yabancı işçiye yönelik önyargılardan kaynaklandığını belirtirken bunu önlemenin ise bu bölgede yaşayan yurttaşların sınıf bilincini güçlendirmekten geçtiğini söyledi:

“Bunu engellemenin tek yolu bu insanların da oradaki yerli yurttaşlar gibi işçi sınıfının parçası olduğunu anlatmaktan geçiyor. Bu da kamusal mekanizmaların işletilmesi ile mümkün olabilir.”

Ne olmuştu?

Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyüne mevsimlik fındık işçisi olarak çalışmaya giden 70’ten fazla Kürt işçinin iki gün boyunca saldırıya uğraması üzerine saldırı anındaki görüntüler sosyal medyada paylaşıldı.

Yaşanan olaylara dair işçilerin kendisine ulaştığını belirten DEM Parti Şırnak Milletvekili Newroz Uysal, Zonguldak Valiliği ve Alaplı Kaymakamlığı ile görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtmişti. Zonguldak Valiliği ise yaşananların “münferit anlaşmazlık” olduğunu öne süren bir açıklama yaptı.

Açıklamanın ardından Kürt işçilere dönük benzer saldırılar Düzce’de de yaşandı. Düzce Valiliği de yaşananların münferit olduğunu savundu.

Erdal Erenlerin yaşamı ve mücadelesi kitaplaştı: “Gelecek Bizimle”

12 Eylül cuntası tarafından idam edilen Erdal Eren’in hayatı ve mücadelesi Kor Yayınları tarafından kitap hâline getirildi. Kitabın yazarlarından Kübra Yeter, kitabın hikayesini ve önemini Niha+’ya anlattı.

Fotoğraf: Niha+

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbenin yöneticileri tarafından 17 yaşındayken idam edilen devrimci genç Erdal Eren’in hayatı ve mücadelesi kitap oldu.

Kor Kitap tarafından “Gelecek Bizimle” başlığı ile okurlarla buluşturulan çalışmanın yazarlarından Kübra Yeter ile kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığını, Erdallar hakkında doğru bilinen yanlışları ve kitabın önemine dair konuştuk.

Yayınevi olarak uzun bir süredir kataloglarında bir Erdal Eren kitabının olmayışını eksiklik olarak değerlendirdiklerini belirten Yeter, bu nedenle Erdal Eren’e dair yeni neler yapılabilir düşüncesiyle bir süreç başlattıklarını söyledi.

“Sadece idamıyla değil, yaşamıyla da anlatmak istedik”

Bu zamana kadar Erdal Eren’i anlatan çeşitli kaynaklar olduğunu; fakat kendilerinin Erdal Eren’in nasıl biri olduğuna odaklanmak istediklerini belirten Yeter, onun kısa yaşamına rağmen bu kısa yaşam içerisinde bilinçli bir devrimci resmi çizdiğini vurguladı:

“Okuyan, merak eden, araştıran ve yaşadığı dünyayı anlamlandırıp değiştirmek isteyen bir gençti. Bu yüzden Erdal’ı Erdal yapan o özelliklere, belki de daha az anlatılan kısma yönümüzü çevirmek istedik. Onu tanıyan, bilen, ona temas etmiş insanlarla bir nevi sözlü tarih çalışması yürüterek bir izlek oluşturmaya çalıştık.”

Kitabı hazırlama noktasındaki diğer bir motivasyonlarının ise o dönemin gençlik kuşağıyla günümüz kuşağının yeniden birbiriyle “tanışmasını” istemeleri olduğunu belirten Yeter, günümüz gençliğinin kendine bir yol aradığını, Erdal Eren’in ve onun kuşağının yaşadığı deneyimlerin de belki bu arayışta onlara eşlik edebileceğini savundu.

“Erdal’a çalışırken Sinan Suner ve Ercan Koca da bu hikâyenin bir parçası olacaktı.” diyen Yeter, bu üç devrimciyi birbirinden ayırmanın kendileri için doğru olmadığını ve Erdal’a dair yeni bilgilere ulaşmanın görece daha kolay olmasına rağmen bu üç ismi yan yana getirmek ve hikâyelerini birbirinden koparmadan anlatmak istediklerini belirtti.

Bu doğrultuda birçok kişiyle görüşen, mevcut kaynaklardan faydalanan ve çeşitli gazete, belge vb. taramalar yapan ekibin editörü Kübra Yeter, elbette her çalışmada olduğu gibi bu çalışmada da zorluklarla karşılaştıklarını ifade etti.

Kilit konularda önemli diyebilecekleri bazı isimlerin konuşmamakta kararlı olduğunu aktaran Yeter, bu zorlukları aşmaya çalıştıklarını ve tüm eksiklere rağmen kısmen başarılı olduklarını söyledi.

“Erdalları birbirinden ayırmak doğru olmazdı”

Giriş kısmında da omurganın Erdal Eren üzerine kurulu olduğunu ifade eden yazar Kübra Yeter, kitaptaki Sinan Suner ve Ercan Koca portrelerini ise şu sözlerle değerlendirdi:

“En başından beri bu üç devrimciyi birlikte anlatma derdindeydik. Halkın Kurtuluşu geleneğinden bu gençler arasında her ne kadar Erdal ismi öne çıksa da üçünün iç içe geçmiş mücadeleleri ve katledilmeleri söz konusuydu.”

Erdal’ın idamla yargılandığı sürecin Sinan Suner’in katledilmesiyle başladığını, çünkü Erdal Eren’in buna karşı yapılan bir protestoda alınıp “asker öldürdü” suçlamasıyla karşı karşıya kaldığını hatırlatan Yeter, Ercan’ın ise yine aynı politik hatta örgütlenmeye başlayan bir genç olduğunu ve onun da Erdal Eren’in idam haberini alır almaz buna bir itiraz oluşturmak üzere kendini sokağa atmasının sonucunda gördüğü işkencede hayatını kaybettiğini belirtti.

Sinan Suner, Erdal Eren ve Ercan Koca katledilmelerinin 43. yılında anılıyor, Fotoğraf: Evrensel Gazetesi

Bu nedenlerle bu üç ismin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini belirten Yeter, her ne kadar Sinan ve Ercan hakkında Erdal’a kıyasla çok daha az bilgi olsa da onların yaşamlarını anlatmanın bir tercih değil zorunluluk ve sorumluluk olduğunu savundu.

Kitap yayımlandıktan sonra Sinan Suner’in ve Ercan Koca’nın adını ilk kez duyduğunu söyleyen okurların az olmadığını belirten yazar, Sinan ve Ercan’ın da bu mücadele tarihi içerisinde görünür olması kendilerince önemli olduğunun bir kez daha altını çizdi.

“Verdikleri mücadelenin simgeleşmesi tesadüf değil”

“Gelecek Bizimle” kitabının üç devrimcinin yaşamının birlikte anlatılması, geniş bir sözlü tarih çalışmasına dayanması ve bunun çok sesli şekilde yapılması nedeniyle öne çıkan diğer devrimci portrelerinden ayrılan bir özellik olarak görülebileceğini söyleyen Yeter, diğer yandan ise Erdalları Türkiye sosyalist hareketinden diğer devrimci isimlerden ayıran bir özellik olarak nitelemek için olmasa da onların yaşamına bakıldığında şöyle bir tespitin yapılabileceğini ifade etti:

“Aydın Çubukçu’nun kitapta yer alan önsözünde vurguladığı gibi “Türkiye tarihinin gördüğü en kanlı diktatörlük döneminin ve faşist şeflerinin halk vicdanında da hukuk karşısında da mahkûm olmasının yolunu” verdikleri mücadeleyle açmıştır bu gençler. Bu durum ise elbette tesadüfi değildir, tüm bu özellikleri onların partili ve örgütlü liseli/üniversiteli gençler olmasından kaynaklanır.”

Kitap gençlere yol gösterecek

Kitaba çalışırken aklında Sovyet ressam Gely Korzhev’in “Bayrağı Yükseltmek” adlı eseri olduğunu söyleyen yazar, bu resmin ofisteki büyük bir çerçevede kendilerine eşlik ettiğini ve resimde ifade edilenin tıpkı Erdalların yaşam öyküsüne benzediğini söyledi.

Kübra Yeter, Fotoğraf: Kişisel Arşiv

Şimdi bakıldığında Erdal’ın, Sinan’ın, Ercan’ın mücadele bayrağının kendi ellerinde olduğunu belirten Yeter, kitap için isim düşünürken kendilerinde hep bu duygunun hâkim olduğunu, bu yüzden de “Gelecek Bizimle” isminde karar kıldıklarını ifade etti.

Kitabı okuyacak gençlerin Erdalların yaşamında “ne olursa olsun mücadele” anlayışını göreceğini vurgulayan Yeter, özellikle günümüz gençliğinin giderek yalnız hissettiğini, onlara “ne yaparsanız yapın bu düzen değişmez” anlayışı dayatıldığını da eklerken bu koşullara karşı mücadelenin de farklı yolları olduğunu savundu:

“Elbet yenilgi de geri düşmek de buna dahil ama önemli olan devam edebilmek. O kuşak bize biraz da bunu hatırlatıyor. Erdalların dönemine bakalım, sıkıyönetim koşulları bu gençleri hiçbir adım atamaz hale getirmiş durumda ama gençler kendilerine tüm yaratıcılıklarıyla yeni bir yol açabilmişler.”

İzmit Belediyesi soruşturmasına tepkiler: “Çıkış yolu ortak mücadelede”

İzmit Belediyesi’ne yönelik operasyonda başkan Fatma Kaplan’ın da dahil olduğu 20 kişinin tutuklanması, yargı süreçleri ve muhalefet belediyelerine yönelik uygulamaları yeniden gündeme taşıdı. CHP’li Mehmet Ümit Küçükkaya, EMEP’li İlhami Şahbaz ve siyaset bilimci Yücel Demirer, operasyonun siyasi ve hukuki boyutunu değerlendirdi.

Fotoğraf: İzel Gözde Meydan

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İzmit Belediyesi’ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında 20 Temmuz Pazartesi sabahı operasyonlar düzenlenmişti.

Kocaeli, Antalya, Kırıkkale, İstanbul ve Ankara olmak üzere beş ayrı şehirde eş zamanlı olarak düzenlenen operasyonda İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet, eşi Murat Hürriyet ve CHP İzmit İlçe Başkanı Gökhan Ercan’ın da aralarında bulunduğu 31 kişi gözaltına alınmıştı.

‘Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak’, ‘rüşvet’ ve ‘ihaleye fesat karıştırma’ suçlamaları ile gözaltına alınan 31 kişi, emniyetteki gözaltı süresinin dolmasının ardından 23 Temmuz’da sağlık kontrolünden geçirilerek adliyeye sevk edildi.

Çıkartıldıkları mahkeme sonucunda Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet ile eşi Murat Hürriyet’in de aralarında bulunduğu 20 kişi tutuklandı. Tutuklanması istenen Leyla Kıran, ev hapsi ve yurt dışına çıkış yasağıyla; diğer 9 kişi ise farklı adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakıldı.

İzmit Belediyesi’ne yönelik operasyonu, 31 Mart seçimlerinden bu yana hükümetin muhalefet belediyelerine yönelik müdahelelerini ve bu operasyonun amaçlarını İzmit Belediyesi Meclis Üyesi Mehmet Ümit Küçükkaya, Emek Partisi (EMEP) Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz ve Kocaeli Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünden emekli Yücel Demirer ile konuştuk.

Mehmet Ümit Küçükkaya: “Soruşturma hukuki değil siyasi”

Fotoğraf: İzmit Belediyesi

İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in sabah saatlerindeki bir operasyon ile gözaltına alınmasının kamuoyunda yanlış yorumlandığını belirten Mehmet Ümit Küçükkaya, çeşitli kesimler tarafından dile getirilen “ifadeye çağırsaydınız gelirdik” argümanın doğru ama hukuki olarak hatalı olduğunu söyledi.

Seçilmiş belediye başkanlarının özel yetkili savcılar tarafından yargılanamayacağını belirten Küçükkaya, bu soruşturmaların aslında birer kumpas niteliğinde olduğunu; çünkü soruşturmanın yerel yönetimlerin denetimini belirleyen yasalarla uyuşmadığını vurguladı.

Tutuklanan isimler arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nde birlikte çalışmalar yürüttüğü arkadaşları da olduğunu söyleyen CHP Kocaeli Büyükşehir Belediye Meclis Grup Başkanvekili Küçükkaya, iki dönem boyunca İzmit halkının oylarıyla seçilmiş, AKP tarafından yönetilen büyükşehir belediyesinin de en büyük alternatif olarak görülen Fatma Kaplan Hürriyet’in tutuklanmasının kabul edilemez olduğunu savundu.

Soruşturma izni verilen AKP’li belediyelerin de olduğuna dikkat çeken Küçükkaya, şunları da ekledi:

“AKP döneminde bakanlığına deterjan satmış bakanlar, yönettiği kenti parsel parsel satmış Melih Gökçek gibi figürler var. Ancak bu yolsuzluklar savsaklanırken muhalefetteki belediye başkanları haksız yere yargılanıyor, tutuklanıyor.”

Yaz sıcaklarına rağmen insanların belediye önünde yan yana geldiğini belirten Küçükkaya, tepkinin görülenden çok daha fazla olduğunu da belirtti. Küçükkaya, şehir dışında veya evinde bulunan çokça İzmitlinin seçme ve seçilme hakkına sahip çıkacağını da belirtti.

İlhami Şahbaz: “İktidar, ülkeyi şafak operasyonuyla uyanılan bir polis devletine çevirdi”

İlhami Şahbaz İzmit Belediyesi önünde gerçekleştirilen eylemde konuşma yaparken, Fotoğraf: Niha+

Emek Partisi (EMEP) Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz ise İzmit Belediyesi’ne yönelik operasyonun siyasetçilerden gazetecilere, belediye başkanlarından sanatçılara, sendikacılara ve tüm yurttaşlara uzanan gözaltı ve tutuklama furyasının bir sonucu olduğunu belirtirken, iktidarın yönetememe krizini baskı ve zor aracılığıyla aşma girişimlerinin en somut göstergesi olarak tanımladı.

Halktan yana rıza üretemeyen iktidarın çareyi baskı ve zor aygıtlarıyla sürdürmek istediğini vurgulayan Şahbaz, 24 yıldır ülkeyi sermayenin çıkarları doğrultusunda yöneten AKP-MHP iktidarının halkın kazanılmış tüm haklarını gasp ettiğini ve ülkeyi her güne yeni bir şafak operasyonuyla uyanılan bir polis devletine çevirdiğini savundu.

“Saldırılar birbirinden bağımsız değil”

İzmit Belediyesi yöneticilerine ve CHP’li isimlere yönelik gözaltıları; halkın haber alma, seçme-seçilme ve siyaset yapma hakkına yönelik saldırıların yeni bir halkası olarak değerlendiren Şahbaz, yıllardır uygulanan kayyum politikalarının, sefalet ücretlerine karşı direnen işçilere yönelik polis şiddetinin ve bu gözaltı furyasının birbirinden bağımsız olmadığını söyledi.

Sömürüden, hukuksuzluktan ve şiddet politikalarından beslenen bu iktidarın ancak ezilenlerin ve emekçilerin ortak mücadelesiyle yenilebileceğini söyleyen Şahbaz, bu tabloyu değiştirmenin yolunun ise; ülkenin eşit, özgür, adil ve insanca yaşanacak demokratik yarınları için dayanışmayı ve ortak mücadeleyi büyütmekte olduğunu söyledi.

Yücel Demirer: “Yaşananları hukuk normu içinde değerlendirmek mümkün değil”

Doç. Dr. Yücel Demirer, Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

Türkiye’de siyasal katılma, seçimlerde oy vermeye indirgendiğini belirten siyaset bilimci Doç. Dr. Yücel Demirer ise toplumsal rıza üretmekte zorlanan siyasal iktidarın, seçim sonuçlarını dolaylı yollardan etkilemek için çaba gösterdiğini söyledi.

Yaşananlarda bu eğilimin izini görmemenin mümkün olmadığını savunan barış akademisyeni, henüz avukatların bile dosya içeriğini görmeden iktidar yanlısı medyada haber yapılan detayların, operasyonların muhalif parti belediyeleriyle sınırlı oluşunun, şafak baskınlarının ve uzun tutuklulukların sürecin hukuksal değerine gölge düşürdüğünü belirtti.

Tüm bu operasyonları, operasyonların sınırlarını, yargılama süreçlerini, mahkeme salonlarında yaşananları hukuk normu içinde ve Türkiye’de uzunca bir süredir etkisi altında olduğumuz yargının araçsallaştırılması durumunu dikkate almadan değerlendirmenin mümkün olmadığını ifade eden Demirer, seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmanın ise sadece seçim günüyle sınırlandırılabilecek bir sorumluluk olmadığını belirtti:

“Sandığa yönelik tehditlere hazırlıklı olmak, sandığa sahip çıkmak, içinden geçtiğimiz koşullarda büyük önem taşıyor. Ancak bu çaba bir bütün olarak temel haklara sahip çıkma sorumluluğundan ayrı tutulamaz. Bir bütün olarak haklarımıza ve özgürlüklerimizi sağlayacak kanalların açık tutulmasını sağlayacak sistemli bir çaba ve buna uygun bir enerjiye ihtiyacımız var.“

Kentteki emek ve demokrasi güçlerinin anında verdiği kitlesel tepkiyi değerli bulduğunu ifade eden Demirer, bu iradenin daha da genişletilmesi ve solmaması için düzenli bir program hazırlanmasının da büyük önem taşıdığını vurguladı.

Demirer, sözlerini “Ekim 2024’ten bu yana yaşanan gelişmeler, direnişe mahkeme salonu dışından verilen desteğin önemini bize gösterdi.” diyerek toparladı.

Tarık Ziya Ekinci’nin mirası: Kürtler, demokrasi, sol

Tarık Ziya Ekinci’nin farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşan ‘Kürtler, Demokrasi, Sol” İletişim Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Kitap, Ekinci’nin Kürt meselesi, demokrasi, sosyalizm ve insan haklarına ilişkin düşünsel mirasını bir araya getiriyor.

Tarık Ziya Ekinci’nin yazdığı eserlerin içinden seçkileri bir araya getiren “Kürtler, Demokrasi, Sol” kitabı, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

Prof. Dr. Zelal Ekinci kitabın önsözünde Tarık Ziya Ekinci’nin yıllar içerisinde oluşturduğu düşünsel birikimin kaybolmasına izin vermeyecek bir başlangıca vesile olmasını diliyor.

Kitabın editörlüğünü üstlenen Tanıl Bora ise Tarık Ziya Ekinci’nin Kürt meselesinin çözülmesi, yani Kürt ulusal kimliğinin tanınması için siyasal alanda mücadele eden ve yazılar yazan bir aydınlanmacı olduğunu vurguluyor.

Ekinci’nin saygınlığına, sosyalist ve hekim kimliklerine, hatta insan hakları ve yurttaşlık anlayışına da birer başlık ayıran Bora, kitapta derlenen yazıları, bu geniş görüşlülüğün bir numunesi olarak yorumluyor.

Kitap Tarık Ziya Ekinci’nin farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşuyor.

Kürt Sorunu ve tarih

Tarık Ziya Ekinci’nin 1989 sonrası kaleme aldığı “Doğu’nun Sosyal Yapısı ve Ağa Milliyetçiliği” başlıklı makalesi bölgedeki kapitalist gelişmeyi anlatırken Ekinci’nin ekonomi-politiğe olan hakimiyetini de ortaya koyuyor.

Bir sonraki makale olan “Kemalist aydınlanma ve Kürtler’de” ise Ekinci, aydın ve aydınlanmayı
tanımlarken, Türkiye’deki aydınlanmanın seyrine ilişkin tespitlerde bulunuyor. Kemalist
aydınlanmanın Batı aydınlanmasına ilişkin üstyapı değerlerini otoriter bir yöntemle topluma
dayattığını savunan Ekinci, bu durumun ise aydınlanmayı gerçekleştirecek sosyal sınıfın henüz
oluşmamış olmasından ileri geldiğini belirtiyor.

Sol ve Kürt Sorunu

Türkiye İşçi Partisi ve Kürt Aydınlanma Hareketi başlıklı makalede Ekinci, milletvekilliği de dahil olmak üzere birçok kademesinde görev yaptığı Türkiye İşçi Partisi’nin yapısı ve faaliyetlerini incelerken Kürtlerin 1960’lı yıllar boyunca bu partide örgütlenme nedenlerini, partinin Kürt meselesine dair yaklaşımını, bölgedeki yerel örgütlerin çalışmalarını ve parti içerisindeki görüş ayrılıklarını irdeliyor.

“Kürt Hareketleri ve Sosyalizm” başlıklı makalesinde ise Ekinci, 1960’lardan itibaren ulusal kurtuluş hareketlerini de etkisi altına alan sosyalist düşüncenin coğrafyamızda ve Kürt toplumu nezdindeki yansımalarını ele alırken Kürt hareketlerinin Marksizmi kavrama konusundaki problemlerini de yine ekonomi-politiğe dayalı bir analizle açığa çıkarıyor.

Kürt Sorunu ve yeni zamanlar

Kürt meselesine ilişkin yakın dönem yazılarının yer aldığı “Kürt Sorunu – Yeni Zamanlar” bölümünde ise Ekinci, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik sürecinden PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasına, Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti içerisinde asli bir unsur olup olmadıklarına kadar birçok tartışmaya mercek tutuyor.

AB’ye üyelik sürecinin Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Kürt meselesinin çözümüne ilişkin
katkıları olacağını belirten Ekinci, bir sonraki makalesinde Öcalan’ın yakalanması ile Kürt sorununun ortadan kalkmayacağını vurgularken bu bölümün son makalesinde ise Kürt siyasetçilerin kendilerini asli bir unsur olarak görmesinin hatalı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Türkiye Kürtlerinin bir azınlık olduğunu belirten Ekinci, bu durumun aşağılayıcı olmayan sosyolojik bir kavram olduğunu savunuyor.

İnsan hakları ve kültürel haklar

Kitabın son bölümünde ise faili meçhul cinayetlerin tanımını bir rejim sorunu olarak ele alan Ekinci, 1990’lı yıllar boyunca yaşanan vakaları incelerken, bu olayların Kürtleri hedef alan yönünü de ortaya koyuyor. Faili meçhul cinayetlerin nedeni olarak öne sürülen “PKK – Hizbullah çatışmaları” yorumlarını da eleştiren Ekinci, bu algının Türkiye’deki rejim tarafından toplumu duyarsızlaştırmak amacıyla yaratıldığını kanıtlamaya çalışıyor.

“Zorunlu Göç Sorunları” başlıklı makalesinde göçmenliğin tanımını ve Türkiye’deki zorunlu göç
politikalarını inceleyen Ekinci, bu politikaların Kürt toplumu açısından yarattığı sonuçları da irdeliyor.

15 Kasım 1998’de düzenlenen İHD-TİHV ortak sempozyumunda yaptığı “Türkiye’de İnsan Hakları
Mücadelesi” bildirisinden çağdaş ve demokratik bir anayasanın temel ilkelerini ortaya koymaya
çalıştığı makalesine, Türkiye’de insan hakları ile kültürel hakların savunulmasında rejimden
kaynaklanan engelleri tartışmaya çalışan Ekinci’nin yaşamı boyunca oluşturduğu düşünsel mirasa göz atmak isteyenler için önemli bir kaynak.

Tarık Ziya Ekinci kimdir?

18 Şubat 1926’da Lice’de doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nden Diyarbakır milletvekili seçildi. 12 Mart askeri darbesinden sonra Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevi’nde “Kürtçülük” propagandası yaptığı iddiasıyla TCK’nin 142/1 maddesinden üç yıl hapis cezası aldı ve iki yıl tutuklu kaldı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra da beş kez tutuklanan Ekinci, 1982-1989 döneminde Paris’te yaşadı. Kürt sorunuyla meşguliyetini, düşünmeyi ve yazmayı ömür boyu sürdüren Ekinci, 15 Ağustos 2024’te hayatını kaybetti.

Dilovası davasında 2 tahliye: “7 can için 1 gün bile yatmadılar”

Dilovası’nda 7 işçinin yaşamını yitirdiği iş cinayeti davasında geçen hafta tutuklanan iki kamu görevlisi tahliye edildi. Dava avukatlarından Elif Yetigin, kamu görevlilerinin yargılanma pratiğinin zayıflığına dikkat çekerek tahliye kararına tepki gösterirken aileler ise “Umutlarımız yerle bir oldu” dedi.

Fotoğraf: Evrensel

8 Kasım 2025’te Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde yer alan Ravive Kozmetik’te yaşanan ve 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirdiği patlamaya ilişkin davada geçtiğimiz hafta Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de aralarında olduğu yedi kamu görevlisi tutuklanmıştı.

Yedi memurun tutuklanmasının üzerinden daha bir hafta geçmeden bir gelişme daha yaşandı: Tutuklanan yedi kişiden eski Dilovası Belediyesi Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve mevcut Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür Vekili Nizamettin Balcı serbest bırakıldı.

Aileler tahliye kararına tepki gösterirken dava avukatlarından Elif Yetigin ise Niha+’ya konuştu.

“Sorumlularda liste uzun, yargılanma pratiğiyse zayıf”

Hiçbir iş sağlığı ve güvenliği önleminin alınmadığını ve iskanı olmayan kaçak bir yapıda üretim yapıldığını hatırlatan Yetigin şunları söyledi:

“Mevzuata aykırı ruhsatlandırmayı yapan belediye, aynı zamanda denetime gelen ve parfüm alıp giden belediye zabıta memurları, sigortasız işçi çalıştırıldığını bilen bakanlık, iskanı olmayan yapıya elektrik bağlayan SEDAŞ… Sorumlu olan kamu kurumlarında liste uzun ancak kamu görevlilerinin bu memleketteki işçi cinayeti dosyalarında yargılanma pratiği ise çok zayıf.”

Kamu görevlilerine yönelik yargılamaların ya tozlu soruşturma dosyaları arasında kaybettirildiğini ya da kapattırıldığını belirten Yetigin, Dilovası katliam dosyasında ailelerin, kamuoyunun, avukatların, sendikaların ve siyasi partilerin mücadelesi sonucu soruşturma dosyasında 8 şüpheliden 7’sinin tutuklandığını söylerken 6 gün sonra 2 kişinin tahliye edilmesini ise hukuki açıdan garabet olarak değerlendirdi.

“Bu 2 kamu görevlisinin tahliyesnini arkasında ne var?”

7 tutuklu yönünden de bilinçli taksirle insan öldürmekle soruşturma devam ettiğini belirten Yetigin, şunları da ekledi:

“8 kişinin yanarak öldüğü ve insanların acılarının karşısında en ufak suçluluk duymayan bu yetkililer tahliye sonrası canlarını kaybedenlerinin evinin önünden korna sesleri ile geçildi. Tutuklu kaldıkları süre göz önüne alındığına gibi genel bir gerekçede yazılmış tahliye kararında. 8 canın kaybedildiği katliamda her can için bile 1 gün yatmayan bu 2 kamu görevlisinin tahliyesinin arkasında ne var? Kimler koruyorsa bilsinler ki tüm kamu görevlileri yargılanana kadar mücadele devam edecek.”

“Bu düzenden çok sıkıldık”

Yaşanan olayda yaşamını yitiren Şengül Yılmaz’ın kızı Nuran Aldeniz ise şunları söyledi:

“Geçen hafta verilen karar karşısında çok mutlu olmuştuk çünkü beklemediğimiz bir karardı. Bir haftadır adaletin yerini bulabileceğine dair umutlanıyorduk fakat 2 kişinin tahliye edilmesi ile bu umutlarımız yerle bir oldu.”

Bu ülkede adaletin olmadığını bir kez daha anladığını söyleyen Aldeniz, tüm ümitsizliğe rağmen mücadeleye devam etmek zorunda olduğunu da belirtti:

“Benim annem bir daha gelmeyecek ancak başkalarının başına gelmesin istiyorum. Ben anneme bir daha sarılamayacağım ama benim gibi yüzlerce kız annesine sarılabilsin diye mücadele ediyoruz. Anneler yavrularını kaybetmesin diye bir şeylerin değişmesi gerektiğini savunuyoruz ve ne kadar ümitsiz olsak da bırakıp gidemiyoruz. Herkes bu bilinç ile hareket ederse kazanabiliriz. Bu düzenden çok sıkıldık.”

Ne olmuştu?

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde meydana gelen çıkan yangında Tuğba Taşdemir (17) ile kuzeni Nisanur Taşdemir (15), Cansu Esetoğlu (15), Hanım Gülek (52), Esma Gikan (31), Şengül Yılmaz (59) ve Tuncay Yıldız hayatını kaybetmişti.

26 Mart’taki ilk duruşmada mahkeme, Ravive Kozmetik’in yetkilileri Altay Ali ve İsmail Oransal’ı Marmara Ereğlisi’nde yakalandıkları eve götüren tutuklu sanık Onay Yörüklü’nün tahliyesine karar vermişti. Davanın 22 Mayıs’taki ikinci duruşmasında ise tutuklu Aleyna Oransal, Ünal Aslan ve Güven Demirbaş’ın tahliyesine karar vermişti.

Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı 25 Haziran’da aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu yedi müdür ve bir zabıta personeli hakkında yakalama, arama ve el koyma kararı vermişti. Bu karar doğrultusunda gözaltına alınanlar arasından zabıta personeli hariç herkes 26 Haziran’da denetim ve sorumluluk ihmalinden tutuklandı.

Tutuklananlar alınanlar arasında Dilovası Belediyesi Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Cihan Sorgucu, Dilovası Belediyesi Eski İmar ve Şehircilik Müdürü (Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı) Hüseyin Öztürk, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Selim San, Dilovası Belediyesi Yapı Kontrol Müdürü Muammer Telli, Dilovası Belediyesi Eski Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür V. Nizamettin Balcı bulunuyordu.

Dilovası ailelerinin adalet nöbeti sonuç getirdi

7 işçinin yaşamını yitirdiği Dilovası Katliamı’nın ardından ailelerin başlattığı adalet nöbeti sonucunda aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu 7 kamu görevlisi tutuklandı. Kararı değerlendiren dava avukatı Umutcan Tarcan cezasızlık rejiminin sokaktaki kararlılıkla aşıldığını belirtirken patlamada ailesini kaybeden Emine Bulut ise 7 aydır ilk defa mutlu olduğunu söyledi.

Mağdur aileleri 20 Mayıs’taki duruşma öncesinde basın açıklaması yaptı, Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirmesine sebep olan patlamanın ardından hayatını kaybeden işçilerin ailelerinin iki hafta önce Gebze Meydanı’nda adalet nöbetine başlaması sonuç getirdi.

Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı dün (25 Haziran) aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu yedi müdür ve bir zabıta personeli hakkında yakalama, arama ve el koyma kararı verdi. Bu karar doğrultusunda dün gözaltına alınan sekiz kişiden yedisi bu sabah denetim ve sorumluluk ihmalinden tutuklandı.

Tutuklananlar alınanlar arasında Dilovası Belediyesi Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Cihan Sorgucu, Dilovası Belediyesi Eski İmar ve Şehircilik Müdürü (Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı) Hüseyin Öztürk, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Selim San, Dilovası Belediyesi Yapı Kontrol Müdürü Muammer Telli, Dilovası Belediyesi Eski Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür V. Nizamettin Balcı bulunuyor.

Av. Tarcan: “Aileler mücadeleyi sokağa taşıdı”

Niha+’ya konuşan dava avukatlarından Umutcan Tarcan gözaltıların işçi ailelerinin kararlı mücadelesinin sonucu olduğunu savundu.

Avukat Umutcan Tarcan, Fotoğraf: Kocaeli Üniversitesi

Türkiye’de pek çok iş cinayeti işlendiğini belirten Tarcan, avukatlık pratiği olarak da, politik pratiklerde de en çok karşılaştıkları konunun iş cinayeti davalarında hem kamu görevlileri hakkında soruşturma izni dahi verilmemesi hem de düzenli olarak bir cezasızlık rejiminin dayatılması olduğunu savundu.

Bunu aşmanın yolunun da sadece mahkemelerde mücadele etmekten değil, mücadeleyi sokağa taşımaktan geçtiğini söyleyen Tarcan, Dilovası ailelerinin de bunu başardığını vurguladı:

“Çok uzun süredir, neredeyse katliamın yaşandığı günden bu yana sadece hukuki mücadeleyi değil, fiili politik mücadeleyi de çok kitlesel, başarılı bir şekilde yürütüyorlar. Eğer böyle bir kamuoyu baskısı oluşturulmasaydı, geçmişte yaşadığımız pek çok deneyimde olduğu gibi yine dosyanın kamu görevlilerinin hiçbir şekilde yargılanmadığı, patronlarla iktidar bürokrasisi arasındaki ilişkinin teşhir edilmediği bir zeminde, kamuoyundan kaçırılarak yürütüleceği pek olasıydı.”

“Tahliyeler durdurulmalı”

Dilovası Belediyesi’nde yaşanan tutuklamalarda Dilovası ailelerinin meseleyi kitleselleştirmesinin çok büyük payı olduğunu söyleyen Tarcan, mücadeleyi devam ettirmenin de gerekli olduğunu belirtti. Dilovası Belediyesi’nin yanı sıra Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Sosyal Güvenlik Kurumu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi kurumların da sorumluluğu olduğunu söyleyen Tarcan, bu nedenle mücadeleyi, politik zeminde de yürüterek bunun devamlılığını sağlamak gerektiğinin altını çizdi.

Tarcan, ailelerin diğer taleplerini de anlattı:

“Aynı şekilde başka talepler de var. Onların da dile getirildiği bir süreç yaşayacağız önümüzdeki dönemde. Bunların başında bu davanın kamuoyundan kaçırılmasının önüne geçilmesi geliyor. Bir an önce davanın Gebze’ye taşınması ve Gebze’de devam ettirilmesi, cezaevi koridorlarından kurtarılması gerekiyor. Ali Osman Akat hakkında da zaten yaşanan güncel gelişmelerden biri o. Öldürme suçundan bir soruşturma başlatıldığını öğrendik. O soruşturmanın en kısa süre içinde tamamlanarak onun da öldürme suçundan yargılanıyor olması gerekiyor. Tahliyelerin durdurulması gerekiyor.”

Emine Bulut: “7 aydır hiç bu kadar mutlu olmamıştım”

Patlamada annesi ve ablasını kaybeden Emine Bulut da duygu ve düşüncelerini Niha+ ile paylaştı:

“Son dönemde hiç bu kadar mutlu olmamıştım. 7 aydır gülmeyen yüzüm iki gündür hep gülüyor. Şükürler olsun. Bu günleri de gördük. Adalet yerini bulmaya başladı. Daha doğrusu adaletin mücadelemizle yerine gelmeye başladığını görmeye başladık.”

Emine Bulut, Fotoğraf: Nazım Özgün Erbulan

Destek gösterenlere teşekkür de eden Bulut, daha fazlası için mücadeleyi de sürdüreceklerini belirtti:

“Sendikalara, sivil toplum kuruluşlarına, halkımıza, bize yardımcı olan ve kol kanat geren, yanımızda olan tüm basın yayın çalışanlarına ayrı ayrı buradan teşekkür ediyorum. Çok mutluyum. İnşallah daha iyisini de göreceğiz. Umarım dahası da olacak.“

Ne olmuştu?

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde meydana gelen çıkan yangında Tuğba Taşdemir (17) ile kuzeni Nisanur Taşdemir (15), Cansu Esetoğlu (15), Hanım Gülek (52), Esma Gikan (31), Şengül Yılmaz (59) ve Tuncay Yıldız hayatını kaybetmişti. Yaşanan patlama, sadece işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması değil, aynı zamanda denetim ile görevli kamu kurumlarının kaçak işletmede kayıt dışı ve çocuk işçi çalıştırılmasına göz yumulması nedeniyle de tartışma yaratmıştı.

Dilovası Katliamı’na yönelik soruşturmada aralarında iş yeri sahiplerinin de bulunduğu yedi kişi tutuklanmış, Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Zabıta Müdür Vekili Nizamettin Balcı ve üç zabıta personeli ise görevlerinden uzaklaştırılmıştı. Tutuklanan sanıklardan birisi olan Kurtuluş Oransal, Ceza İnfaz Kurumu’nda kalp krizi geçirerek yaşamını yitirmişti.

Ravive Kozmetik’te yaşanan patlamaya ilişkin davanın ilk duruşması 24 Mart 2026’da, ikinci duruşması ise 20 Mayıs’ta görüldü. Davanın ikinci duruşmasında verilen ara karar ile 3 sanığın tutukluluğunun devamına karar verilirken 3 sanık ise tahliye edilmişti. Fabrika sahipleri ve yakınlarının “olası kast ile ölüme sebebiyet vermek” ile yargılandığı davada verilen tahliye kararları işçi aileleri ve avukatların tepkisine neden olurken, aileler kamu görevlilerine yönelik bir soruşturmanın bir an önce başlatılması gerektiğine de dikkat çekmişti.

Mustafa Yıldırımtürk: “Denizlerin son sözleri hafızamıza yerleşti”

Mustafa Yıldırımtürk ‘İzler’ adlı kitabında, Türkiye’nin çalkantılı dönemlerine dair kişisel tanıklığını ve dönemin mücadele tarihinin önemli kesitlerini okurla buluşturuyor.

Kolaj: Evrensel gazetesi

Yaşamı boyunca 6 kez tutuklanan ve toplam 12 yıl 3 ay cezaevinde kalan Mustafa Yıldırımtürk, bu döneme ait anılarını İzler kitabında bir araya getirdi.

‘İzler – Fırtınalı Yıllardan Anılar (1970-1990)’ adını taşıyan kitap, Kor Kitap tarafından basıldı.

Mustafa Yıldırımtürk anılarında, Türkiye’nin çalkantılı dönemlerine dair kişisel tanıklığını ve dönemin mücadele tarihinin önemli kesitlerini okurla buluşturuyor. Mensubu olduğu Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun (THKO) kuruluşundan cezaevi yıllarına uzanan anılarında dönemin ruhunu anlatmaya çalışıyor.

Mustafa Yıldırımtürk ile kitabın ortaya çıkışını, devrimci mücadele ve dayanışmayı, Türkiye’de yargının geldiği durumu ve o dönemin bugüne bıraktığı izleri konuştuk.

Yıldırımtürk, uzun bir zamandır kitabı yazmayı planladığını ve bunu da özellikle genç nesillerin ülkenin tarihini öğrenmesi ve her dönemi kendi koşulları ile kavrayabilmesi için yapmak istediğini söyledi.

Mustafa Yıldırımtürk kitabını imzalıyor

“Var olan anlatılar gerçekçi değil”

Söz konusu tarihi döneme ait pek çok kitap bulunuyor. Yıldırımtürk bunlara dikkat çekiyor ancak, söz konusu kitapların 12 Mart 1971 gerekse de 12 Eylül koşullarını oldukça karmaşık bir biçimde anlattığını düşünüyor. Ona göre, gerçekler ve dönemin siyasal aktörlerinin diğer aktörler ile kurduğu ilişkilerin kişiselleştirilerek anlatılması, daha objektif bir anlatıyı gerekli kılıyor. Yıldırımtürk, bu vesileyle bütünlüklü ve gerçekçi bir dönem anlatısını yazmaya çalıştığını söylüyor.

Kitapta Deniz Gezmiş ve arkadaşları için “Denizlerin son sekiz ayı bana dokunmuştu. Bu dokunuş öylesine etkili ve güçlüydü ki o günden bugüne verdikleri mücadeleyi ilerletme hedefimden bir milim sapmadım” ifadelerine de yer veren Yıldırımtürk, bu dönemle ilgili şunları söyledi:

“Denizler’in idam sürecinin hem yaşadıkları dönemde tanığı oldum hem de onların son sözleri manifesto olarak tarihe mâl oldu. O sözler aynı zamanda benim bütünlüklü bir benlik olarak beynime, ruhuma, duygularıma olağanüstü bir şekilde yerleşti.

Deniz’in son sözleri neydi? Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi, devrim ve sosyalizme inancı belirtiyordu ve bu anlamda diğer yoldaşların da ifadeleri aşağı yukarı bu temeldeydi.

Ben bunu yaşamsal olarak içime, ruhuma, duyguma ve belleğime sindirerek yaşadım. “Ne yaptım?” dersen, hep devrime ve sosyalizme karınca kararınca nasıl hizmet edebileceğim duygusu pratik yaşamımda, hayatımın her döneminde var oldu.”

“Devrimciler dayanışıyordu”

1988 yılında Metris Cezaevi’nden tünelden firar ettikleri olayı anlatan Yıldırımtürk, o dönemde farklı örgütlerden devrimcilerin birbirleriyle dayanışmak için hayatlarını ortaya koyduklarını belirtti.

“Toplumsal hareketin, yani sınıflar mücadelesinin tarihine dönüp baktığımızda dönemsel olarak zor koşullarda, özellikle de baskının ve şiddetin arttığı durumlarda, farklı düşüncelerde ve farklı görüşlerde olan insanların ortak düşmana karşı birleşme eğiliminde çok daha ileri bir noktada olduğunu görürüz.”

Kendisinin de yer aldığı Metris Cezaevi firarını da değerlendiren Yıldırımtürk, bu olayı da faşist infaz rejimi karşısında olumlu bir dayanışma olarak gördüğünü söyledi.

Metris Cezaevi’nden 29 devrimci ile firar ettiğinde 4 farklı örgütün güçleri oranında kolektif bir şekilde hareket edebildiğini aktaran Yıldırımtürk şu anısını da ekledi:

“Örneğin Partizan örgütünün, TKP-ML’nin, TİKKO’nun daha fazla fiziki gücü olmasına rağmen onların da kolektif çalışmasında, hatta içeride kendi örgütümün, TDKP’nin ilişkilerinin zayıf olduğu bir dönemde, gerek Partizan Yolu gerekse de Partizan TİKKO militanları bana bireysel olarak kendileriyle birlikte hareket edebileceğimi ve beni dışarıya götürebileceklerini teklif etmişlerdi. Bu dayanışma, faşizm zindanında olumlu bir dayanışmaydı.”

1971’de Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve arkadaşlarının Kartal Askeri Cezaevi’nden firar etmesini iki farklı örgütün başka bir ortak eylemine örnek olarak gösteren Mustafa Yıldırımtürk, bu eylemin sonucu olarak devrimcilerin birlikte ölüme gittiğini ve tarihe Kızıldere Katliamı olarak giren katliamın ortaya çıkardığını belirtti.

1990’lı yıllara gelindiğinde ise Türkiye’deki devrimci hareketin, sol-sosyalist devrimci parti ve grupların çoğu zaman birlikte ortak eylemlerde bulunduğunu söyleyen yazar hâlâ bazı siyasal yapılanmaların belli oranlarda grupçuluk, farklı ideolojik yapılanma içerisinde kendini daha öne çıkarma anlayışları bugün de tamamen ortadan kalkmadığını savundu. Yıldırımtürk, İstanbul’daki son 1 Mayıs eylemlerinin de bu durumu ortaya koyan üzücü bir tarih olarak kayıtlara geçtiğini belirtti.

100 yıllık sürece bakıldığında dönemsel olarak farklılıklar olduğunu dile getiren yazar, devrimci hareketin daha çok 1960’lardan 1970’lere kadarki süreçte nitelikli şekilde ortaya çıktığını ve o dönemin de sadece Türkiye özelinde değil, uluslararası gelişmelere bağlı olarak, başta Avrupa ülkeleri de olmak üzere önemli ölçüde, özellikle de gençlerin öncülük ettiği, kitlesel eylemlilikler içerisinde olduğunu söyledi.

Bugün gençliğin, geçmişin mirasını ve mücadelenin hangi aşamalardan geçtiğini kavraması gerektiğini belirten Yıldırımtürk, gençlerin bugünkü mücadelede, kendi mücadelelerinin tarihsel bağlarını da iyi özümleyerek diğer kesimlerin mücadelesinin taleplerini de kendi talepleri gibi dert etmesi gerektiğini vurguladı. Yıldırımtürk, toplumsal sorunların ancak böylesi bir ortak hareket zemininde çözülebileceğini savundu:

“Bir bütünlük içerisinde sağlanamadığı takdirde gencin de, işçinin de, emekçinin de, çalışan kadının da Kürdün de Türk’ün de özgürleşmesi, gerçek anlamda bir ülkeye özgürlük ve demokrasi yerleşmesi mümkün değildir.”

“İnfaz rejimi geçmişten daha korkunç hâlde”

“12 Mart dönemindeki yarı askeri faşist mahkemeleri ve 12 Eylül’deki açık cunta uygulamalarını hukuki olarak günümüzle karşılaştırırsak şöyle bir farklılık görürüz” diyen Yıldırımtürk, eskiden yargılamaların bir biçimiyle hukuka ve anayasaya uyuyormuş gibi gösterildiğini bugün ise yıllardır süren Erdoğan yönetiminde sürecin çok daha fazla fütursuzlaştığını belirtti. İktidarın, yargı sistemini kendi istekleri doğrultusunda ele geçirdiğini söyleyen Mustafa Yıldırımtürk, günümüzdeki infaz rejiminin 12 Eylül ve 12 Mart’tan daha farklı şekilde korkunç bir hâl aldığını vurguladı.

Eski mahkemelerde de emir komuta zincirinin varlığına dikkat çeken Yıldırımtürk, bu durumu kendi yaşadığı bir örnek üzerinden anlattı:

“Örneğin, benim 12 Eylül sonrası ikinci kez tutuklanmamda bu kadar sorgulamaya, işkencede bana hitap edecek veya suçlu gösterecek bir şey olmamasına rağmen beni niye tutuklamaya çalıştığını sorduğumda savcı ‘Yukarıdan emir var, seni tutuklayacağım.’ demişti. Çünkü Halkın Kurtuluşu davasının planı yapılmıştı arka planda. Benim tutukluluğum da bu yüzdendi ama yine de bir şeye dayandırıyorlardı.”

Bugün bunların tamamen keyfi ve iktidarın çıkarlarına hizmet edecek bir biçim aldığını belirten Yıldırımtürk, anti-demokratik uygulamaların sıradanlaştığını ve tırnak içerisinde de olsa demokrasi ve parlamento ile icraat sürdüren bir devletin hukuki anlamda sorumsuz politikalarının net şekilde görülebildiğini söyledi.

Mustafa Yıldırımtürk hakkında

Azeri kökenli Mustafa Yıldırımtürk, 1950 yılında Kars’ta dünyaya geldi. Bolşeviklere karşı isyan etmesi nedeniyle Gürcistan’dan Türkiye’ye sığınmak durumunda kalan bir babanın 6. çocuğu olan Yıldırımtürk, ağabeyi Yavuz Yıldırımtürk’ün etkisiyle ortaokul yıllarında Marksist düşüncelerle tanıştı.

Liseyi Kars’ta okuyan Yıldırımtürk, üniversiteye ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde başladı. 1970’li ve 1980’li yıllarda 13 kez gözaltına alındı, altı kez tutuklandı. En son Halkın Kurtuluşu Gazetesi yazı işleri müdürü olarak tutuklandığı TDKP davasından 370 yıl ceza almış ancak cezaları düştü.

Özel Sektör Öğretmenleri: Çocuklarımıza aydınlık bir gelecek istiyoruz

Özel sektör öğretmenleri, taban maaş ve güvenceli çalışma talebiyle sürdürdükleri açlık grevinde bir haftayı geride bıraktı. Babalar Günü’nde konuşan öğretmenler, tüm baskı ve müdahalelere rağmen çocuklarına daha adil bir gelecek bırakmak için mücadeleden vazgeçmeyeceklerini ifade etti.

Foto: Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası

Özel sektör öğretmenlerinin başlattığı açlık grevi, bir haftayı geride bıraktı.

Taban maaş, güvenceli sözleşme, adil atama ve daha iyi çalışma koşulları gibi hakları için Ankara’ya giden Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyeleri, yıllardır karşılanmayan talepleri için 14 Haziran’da açlık grevine başlama kararı almıştı.

Bir haftadır süren eylemlerde uygulanan polis şiddetine rağmen öğretmenler, somut ve kalıcı çözümler üretilmesi talebi ile açlık grevlerini sürdürüyor. Ankara’daki açlık grevine ek olarak ülkenin diğer şehirlerinde de özel sektör öğretmenleriyle dayanışma eylemleri düzenlenirken bu açıklamalara da polis saldırıları ve gözaltılar gerçekleşiyor.

Muhalefet partileri, milletvekilleri ve sivil toplum kuruluşları öğretmenlere desteklerini açıklıyor. Ayrıca TBMM’de yer alan Milli Eğitim Komisyonu’nun olağanüstü toplanmasını talep ettiler.

Aileleri ve çocukları eşliğinde mücadeleye devam eden öğretmenler ile babalar gününde, onları açlık grevine iten çalışma koşullarını, gösterilen desteğe ilişkin düşüncelerini ve taleplerini konuştuk.

“Açlık grevinden başka bir yol bırakmadılar”

Niha+’ya konuşan 59 yaşındaki emekli sınıf öğretmeni Hasan Köroğlu, 9 yıldır özel sektörde çalıştığını belirtirken açlık grevine başlama kararlarının sektördeki çalışma koşullarının bir sonucu olduğunu kaydetti.

Asgari ücret düzeyinde maaşlar aldıklarını belirten Köroğlu, yaptıkları işin kamusal niteliğini dikkat çekti:

“Bu sektördeki çalışma koşulları hepinizin malumu. Asgari ücrete veya onun bir tık üzerine çalışıyoruz. Yaptığımız iş kamusal ve nitelikli bir iş olmasına rağmen yıllardır hiçbir denetim yapılmıyor. Tamamen patronların insafına terk edilmiş durumdayız. Yıllardır Ankara’ya gelerek Milli Eğitim Bakanlığı’na taleplerimizi dile getirmeye çalışıyoruz ancak bu talepler asla karşılık bulmuyor. Bu nedenle artık en kutsal varlığımız olan yaşamlarımızı ortaya koymak zorunda kaldık. Bize başka bir yol bırakmadılar çünkü…”

Muhalefetin desteğini önemli bulduklarını belirten Köroğlu, 8 gündür ne bakanlık ne de hükümet yetkilileri tarafından herhangi bir açıklama yapılmadığını da söyleyerek öğretmenlerin taleplerini de sıraladı:

“Üç temel talebimiz var. İlk olarak 2014’teki taban maaş uygulamasının geri gelmesini istiyoruz. İkincisi, öğretmenleri özel okul sahiplerinin insafına bırakan, yaz aylarında maaş almamızı engelleyen ve bunun gibi birçok mağduriyet yaşatan sözleşmelerin yasaklanarak güvenceli sözleşme düzenlemelerinin yapılması. Üçüncüsü ise bugün kırıntısından bile bahsedilemeyecek özlük haklarımız. Devlet, kendi çalışanlarına sunduğu koşulları özel sektörde çalışan öğretmenler için de denetlemeli.”

Öğretmenler bulaşıkçılık yaptığından eyleme gelemiyor

Özel sektör öğretmenleri, aileleriyle beraber açlık grevinde.

Köroğlu, iki kızı olduğunu ve mücadeledeki temel motivasyonunun da onlara aydınlık bir gelecek bırakmak olduğunu söyledi:

“Ben en fazla 2-3 yıl daha öğretmenlik yapacağım. Ancak iki kız babası olarak vicdani sorumluluğum ve çocuklarımı yetiştirme biçimim bir mücadeleyi gerektiriyor. Az önce bir öğretmen arkadaşımı yapacağımız basın açıklamasına çağırdım ve bulaşıkçılık yaptığı için gelemeyeceğini söyledi. Bu düzenin değişmesi gerekiyor.”

Açlık grevine de bu nedenle başladıklarını ifade eden Köroğlu, günlerdir gözaltı ve biber gazı gibi muamelelere maruz kaldıklarını belirtirken sürdürdükleri açlık grevininin ise kendi istekleri sonucunda değil, çocuklarına bırakmak istedikleri “aydınlık gelecek” sonucunda şekillenen bir zorunluluk olarak değerlendirdi.

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali ise ailelerin desteğinin önemine dikkat çekerken, mücadelelerinin kitlelere ulaştığını, destek ve dayanışmanın ise yoğun olduğunu belirtti.

“Değiştirmek için mücadele etmek zorundayız”

Çok sayıda öğretmenin ailelerini geride bırakarak Ankara’da olduğunu belirten Edebali, burada çocukların babalarını özlediğini ama aynı zamanda onlarla gurur da duyduklarını vurguladı:

“Toplumun yüzü buraya doğru baktığında meselemizin ne kadar sahici olduğuyla ilgili de mesaj veriyor. Sorunlarımızın ciddi, taleplerimizin hayata geçmesinin yaşamsal olduğunu buradan da anlayabilirsiniz. Bugün babalar günü. Ben de bir babayım ve üç yaşında bir çocuğum var. Bu elbette özlem demek. Bizim uzak kaldığımız kadar yakınlarımız da bizden uzakta kalıyor. Onlar özlüyor, endişe duyuyorlar elbette ama gurur da duyuyorlar.”

Bu duyguları yakınlarıyla yaptığı telefon görüşmelerinde fark ettiğini söyleyen Edebali, özlem ya da diğer hisler üzerinden konuşacak olursak bu mücadelenin en çok da onlar için olduğunu belirtiyor:

Daha iyi bir yaşam için bazı şeylerin değişmesi gerektiğini vurgulayan Başkan Edebali, değiştirmek için de mücadele şart olduğunu söylüyor.

Bu koşulların Milli Eğitim Bakanlığı ve patronlar tarafından dayatıldığını da vurgulayan Edebali, geçim sorunu, işsizlik ve diğer hak gasplarının günün sonunda sadece öğretmeni değil onun ailesini de etkilediğini hatırlatıyor:


“Vatandaşlar bu eyleme sahip çıkmalı çünkü mesleğin zayıfladığı, her anlamı ile gerilediği bir dönemde; bu koşulların yansıdığı ilk yerlerden birisi eğitim alanları. Eğitim bugün her hanenin sorunu. Sermayenin önü açıldı. Kamusal eğitim zayıfladı. Öğrenciler sabuna, bir öğün yemeğe ihtiyaç duyuyor. Aileler özel okullara yönlendiriliyor. Mesem projesi sermaye büyüsün, çocuklar ucuz iş gücü olarak görülsün diye yürütülüyor. “Eğitim”, organize sanayi bölgelerine yayılmış durumda. Mücadelemiz patron düzenine karşı ve buradaki başarı herkesi etkileyecek.”

15-16 Haziran: İşçi sınıfı yeniden sahneye çıkabilir mi?

15-16 Haziran Direnişi’nin 56. yılında konuşan Zafer Aydın ve Hakan Koçak, Türkiye işçi sınıfının siyasetle kurduğu ilişkinin zaman içinde zayıfladığına dikkat çekti. Koçak ve Aydın’a göre yeni bir işçi hareketinin filizlenmesi için sınıf temelli örgütlenmenin güçlenmesi ve sendikal-siyasal bağların yeniden kurulması gerekiyor.

15-16 Haziran Direnişi

Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15 -16 Haziran Direnişi’ni diğer işçi eylemlerinden ayıran nedenlerden biri de Türkiye işçi sınıfının politik taleplerle meydanlara çıkması olarak değerlendiriliyor.

Politika yapıcılar tarafından kendi aleyhlerinde geliştirilen bir yasaya karşı anayasal haklarına sahip çıkma motivasyonu ile politik sonuçlar elde eden Türkiye işçi sınıfının 56 yıl içinde yaşadığı dönüşümü, siyaset ile arasındaki mesafenin nedenlerini ve bu durumun nasıl değişebileceğini Doç. Dr. Hakan Koçak ve Zafer Aydın ile konuştuk.

Zafer Aydın: Direnişin başarısındaki önemli etmenler

15-16 Haziran 1970’te gerçekleşen direnişin, işçilerin Anayasa ve yasalar tarafından güvence altına alınan sendika seçme özgürlüğünü savunma eylemi olarak ortaya çıktığını belirten Zafer Aydın, işçilerin “benim hangi sendikaya üye olacağıma ancak ve yalnızca ben karar verebilirim” kararlılığı ile eyleme geçtiğini söyledi.

Türkiye işçi sınıfının örgütlü gücünün, mücadelesinin ve 1960’lı yıllar boyunca elde ettikleri deneyimlerin, direnişin başarısında önemli etmenler olduğunu savunan Aydın, işçiden yana esen politik rüzgarların, devletin müdahalesini kabul etmeyen ve daha çok özgürlük talep eden kültürel atmosferin de eylemin oluşumunu ve sonuçlarını olumlu olarak etkilediğini belirtti.

Zafer Aydın

Günümüzdeki işçi mücadelelerinin başarısızlığına dair de konuşan Zafer Aydın, işçilerin kolektif mücadele araçlarının işçi haklarını geliştirme perspektifi içinde hareket ettiği takdirde bir anlam taşıyabileceğini savundu:

“Böyle bir dert olmayınca sınırlanmış sendikal hak ve özgürlükler ‘yasal olarak mümkün değil’ mazeretiyle mücadeleden kaçmaya gerekçe olarak kullanılabiliyor. Öte yandan işçilerin sendikal hakları, piyasacılığı, liberal politikaları benimseyen siyasal muhalefetin de ilgi alanına girmiyor. Hal böyle olunca sendikal hak ve özgürlükler konusunda mevcut durumu olduğu gibi kabullenen bir statüko ortaya çıkıyor.”

15-16 Haziran’da siyasal iktidar muhattap aldı

15-16 Haziran Direnişi’ndeki taleplerin sendikal özler taşımasına rağmen eylemin doğrudan siyasal iktidarı muhatap alan bir bir hatta ilerlediğini belirten Zafer Aydın, hareketin gelişme süreci içerisinde politik sonuçları olduğunu da anlattı.

Hızlı politikleşmenin ve yüksek politizasyonun dönemin temel özelliklerinden biri olduğunu savunan Aydın, işçilerin döneme özgü koşullar içinde hem bireysel olarak, hem de sendikaları aracılığıyla siyasete müdahil olduğunu söyledi.

Buradaki temel itkinin “ekmek ile demokrasi arasındaki dolaysız bağın bilince çıkması”, olduğunu belirten Aydın, bu durumun paradoks gibi gözükebileceğini ama günümüzde özellikle AKP politikalarından duyulan rahatsızlığın da benzer bir politizasyonu oldukça yükselttiğini öne sürdü:

“Politika daha çok takip edilip, üzerinde konuşulan, tartışılan bir konu haline geldi. Ancak politik tutum alma aynı oranda gelişmedi. Özellikle de işçiler açısından. İşçiler siyasetle ilişkilenmenin, kendi ekmekleri ve gelecekleri açısından önemini kavramaktan uzaklar.”

Aydın, bu durumun uzun yıllardır Türk-İş tarafından savunulan ve “partiler üstü politika” diye kodlanan siyaset dışı tutumdan kaynaklanabileceğini de belirtti.

Sınıf bakış açısı ile hareket etmek

Eskiden işçiler lehine yaşanan gelişmelerin biçimlenmesinde sınıf bakış açısı ile hareket etmenin belirleyici olduğunu hatırlatan Aydın, bugün ise bu bakış açısı büyük oranda kaybolduğunu; oysa üstü kapatılmaya, görünmez kılmaya yönelik bütün çabalara rağmen rağmen yaşadığımız dönemin temel özelliklerinden birinin de sınıfsal saflaşma olduğunun altını çizdi:

“Derinleşen yoksulluk, bozulan gelir dağılımı, geniş kesimlerden yükselen “geçinemiyoruz” feryatları bu saflaşmayı açık bir biçimde gözler önüne seriyor. Buna rağmen, sınıf körlüğü, meseleyi sınıfsal boyutuyla ele almaktan uzak yaklaşımlarla ezilenlerin toplumsal yaşamda sesi çıkmıyor. İşçi muhalefeti, itirazı görünür hale gelmiyor. Bu çember, sınıfsal bakış açısına sahip sendikal ve siyasal bir muhalefet odağı yaratmakla kırılabilir. “

Hakan Koçak: Sendikal gerileme Türkiye’deki model ile ilişkili

Hakan Koçak

Çalışma ekonomisti Hakan Koçak ise Türkiye’de sendikal hakların bu kadar kısıtlanmış konuma gelmesini Türkiye kapitalizminin küresel sistem içerisinde tuttuğu rol ile açıkladı.

Ucuz işgücü sermayesi ile ön plana çıkan Türkiye kapitalizminin 2000’li yıllardan bu yana emek maliyetlerini düşürerek dünya kapitalist sisteminde avantaj sağladığını belirtti.

15-16 Haziran’ı yaratan yasal düzenlemelerin, bu modelin uygulanabilmesi için atılan adımların ilk örneklerinden olduğunu belirten Koçak, o gün işçilerin bu adımları “geri püskürttüğünü” ancak sermaye sınıfının 12 Eylül sonrası attığı adımlarla bu modelin inşasını tamamladığını söyledi.

Bugün işçi eylemlerinin yaygınlaştığını ve radikalleştiğini ifade eden Koçak, eylemlerin eskisi gibi büyük hacimli olmadığını ancak süreklilik ve yaygınlık açısından çok fazla eylem pratiğinin var olduğunu belirtti.

“15-16 Haziran 1960’ların meşruiyeti altında filizlendi”

15-16 Haziran’ın politik talepler etrafında şekillenmesinin dönemin politik konjonktürü içinde incelenmesi gerektiğini savunan Koçak, dönemin toplumsal hareketlerinin yarattığı meşruiyet içerisinde filizlenen işçi hareketinin bugün yalnızca ekonomik talepler etrafında şekillenmesinin ise normal olduğunu savundu.

Bugün işçi sınıfının hem örgütsel kapasite hem de referans alacağı ideolojik hegemonya ve politik konjonktür açısından dezavantajlı olduğunu söyleyen Koçak, nesnel koşulların ise mücadeleyi daha gerekli hâle getirdiğini savundu.

Ekonomik talepli hareketlerin de aslında politik olduğunu ifade eden Koçak, işçi sınıfının her eyleminin mevcut hükümete karşı da bir eylem olduğunu söyledi.

Türkiye işçi sınıfının siyasette özne olma fikrinden bilinçli şekilde uzaklaştırıldığını belirten Koçak, işten atma baskısı altında siyasi refleks göstermenin mümkün olmadığını da ekledi.

“Yeni bir işçi hareketi için yeterince nüve var”

31 Mart seçim sonuçlarının da işçi sınıfının mevcut iktidara verdiği bir yanıt olduğunu söyleyen Koçak, yaratılan bu konjonktürün mutlak bir doğru olmadığını da anlattı:

“Yeni bir işçi hareketi için yeterince nüvenin ortaya çıktığını düşünüyorum. Fiili ve meşru çizgide, hukuksal sınırların ötesinde bir ufku olan ancak şimdilik dağınık bir işçi hareketi var. Geçen 1 Mayıs’ta ve son madenci eylemlerinde gördüğümüz gibi bu nüveler canlı ve eğer güçlü biçimde kamuoyunda da görülebildiklerinde önemli bir destek de sağlıyorlar. Doruk Madencilik işçilerinin eylemi de bu açıdan önemli bir örnekti. İşçi hareketinin ne kadar hegemonik hâle gelebildiğini gösterdi. Hem sendikal kapasiteyi arttırarak hem de siyaseten burayı desteklemek gerekiyor.”

15-16 Haziran Direnişi Dosyası

Aziz Çelik: “15-16 Haziran’a değil yeni emek mücadelelerine ihtiyaç var”

15-16 Haziran’ın mirasını değerlendiren Prof. Dr. Aziz Çelik, sendikal barajlar, grev yasakları ve sendikacıların tutuklanmalarının emek mücadelesini zayıflattığını belirterek, 15-16 Haziranın da kendi tarihsel koşulları ve sınırlılıkları ile incelenmesi gerektiğini savundu.

Fotoğraf: 68arsivi.com

Türkiye işçi sınıfının tarihteki en büyük eylemsellik deneyimlerinden biri olan 15-16 Haziran Direnişi’nden hareketle günümüzde sendikal haklar ve emek mücadelesinin durumunu, kapitalizmin Türkiye’deki krizlerini ve potansiyel işçi hareketliliklerini çalışma ekonomisti Prof. Dr. Aziz Çelik Niha+’ya değerlendirdi.

Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Aziz Çelik 15-16 Haziran’ı tetikleyen yasa tasarısında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) nezdinde sınıf sendikacılığının hedef alındığını belirtirken bugün ise sendikal hak ve özgürlüklerin o günlerden daha geride olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Aziz Çelik. Fotoğraf: Gazete Nisan

15-16 Haziran ile getirilmek istenen sendikal barajların “12 Eylül darbesi” sonrasında uygulandığını belirten Çelik, bugün de işkolu gibi barajların sendikal mücadele önündeki en büyük engel olduğunu savundu.

İşkolu barajının yanında işyeri ve işletme barajları ile anti-demokratik toplu iş sözleşmesi yetki sistemlerinin de sendika ve işçiler önündeki önemli engeller olduğunu vurgulayan Çelik, 15-16 Haziran’da fiili ve meşru mücadele çizgisiyle kısmi bir genel grev gerçekleştiren işçilerin bugün grev hakkını etkin biçimde kullanamadığını bunun ise grev erteleme adı altındaki grev yasaklamaları olduğunu ifade etti.

“Kocaeli ve İstanbul kapitalizmin doğuşunun beşiğiydi”

15-16 Haziran Direnişi’nin İstanbul ve Kocaeli eksenli bir hareket olduğunu ifade eden Çelik, bunun oldukça doğal olduğunu çünkü o dönemde imalat sanayi işçilerinin bu bölgede yoğunlaştığını ve DİSK’in de bu bölgede örgütlü olduğunu belirtti.

Bu kentlerin Türkiye’de kapitalizmin doğuşu ve yükselişinin beşiği olduğunu vurgulayan Çelik, Harem-Gebze minibüs hattı ile Haydarpaşa-Adapazarı banliyö tren hattı örneklerinin de bu durumu kanıtlayan, işçilerin evleri ve fabrikalar arasındaki erişim güzergahlarını oluşturduğunu aktardı.

Hizmet sektörünün yükselişi ve sanayisizleşme ile bu kentlerdeki sanayi işçisi ağırlığının azaldığını ve diğer bölgelere kaydığını belirten Çelik, yine de her iki kentin de hâlâ işçi sınıfının en güçlü olduğu kentler olma özelliğini koruduğunu ancak sanayi işçiliği ve sendikal hareketin eski gücünde olmadığını söyledi.

“Türkiye’de sendikalı çalışma oranları yanıltıcı”

%14,5 ile sendikalı çalışma oranı ile Avrupa sıralamalarında sonlarda olan Türkiye hakkındaki bu verilerin bile gerçeği yansıtmadığını savunan Çelik, bu düşüklüğün nedenlerinin ise sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmaları olduğunu vurguladı:

“%14 ile ifade edilen oranda kayıtdışı çalışan işçiler hesaba katılmaz. Öte yandan bu oran, kamu işçilerinin ağırlığı nedeniyle bu düzeydedir. Türkiye’de kamu işçileri arasında sendikalaşma oranı %75-80 bandındadır. Özel sektörde ise bu oran %7-8 civarına gerilemektedir. Bakılması gereken asıl yer özel sektördür. Öte yandan geleneksel imalat sanayi sektörlerinde (metal gibi) sendikalaşma daha yüksek iken inşaat ve hizmet sektöründe düşüktür.”

Sendikalaşma oranlarıyla ilgili gözden kaçırılmaması gereken bir diğer hususun ise toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamı olduğunu belirten Çelik, bunun sebebi olarak gerçek sendikal korumanının TİS ile sağlanmasından kaynaklandığını söyledi:

“Türkiye’de toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı, sendikalı işçi sayısının çok altındadır. Özel sektörde bu oran %4-5 civarına kadar gerilemektedir. Dolayısıyla %14 resmi sendikalaşma oranıdır.”

Sendikalaşma ve TİS kapsamının düşük olmasının sendikal hakların güvence altında olmamasından kaynaklandığını belirten Çelik, sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmalarının da bu sorunun diğer nedenlerini oluşturduğunu vurguladı.

“Tutuklamalar emek hareketine bir gözdağı”

Son dönemde artan sendikalaşma mücadeleleri kapsamında tutuklanan sendikacılara dair de görüşlerini paylaşan Çelik, şaşırtıcı olanın bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmaması olduğunu söyledi:

“Bu tutuklamalar emek hareketine gözdağı niteliği taşıyor ve alternatif bir sendikacılığın gelişiminin önünü kesmek istiyor. Bu hep olmuştur. Bu açıdan işçi hareketlerinin başını çekenlere yönelik baskılar şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmamasıdır. Gerek işçi direnişleri gerekse bu direnişler sırasında baskı gören sendikacılarla dayanışma zayıf kalıyor. Esas mesele budur. Özellikle ana akım sendikalar bu konuda pasif kalıyor. Oysa bu direnişler sendikacılığın nasıl yapılması gerektiğini gösteriyor. Mevcut sendikal statükonun bu konuda sessiz ve ilgisiz kalması manidardır.”

“Yeni ve ortak mücadelelere ihtiyaç var”

15-16 Haziran’ın bölgesel, yani işçi sınıfının bir bölümü ile sınırlı bir deneyim olduğunu belirten Çelik, işçi sınıfının genelini kapsayan grev ve eylem örneklerinin ise tarihte oldukça sınırlı olduğunu vurguladı. Topyekûn bir genel grev beklentisinin gerçekçi ve olanaklı olmadığını savunan Çelik, önemli olanın ise tekil olarak süren eylemleri koordine etmenin ve ortak bir mücadele hattı içinde birleştirmek olduğunu söyledi:

“Şu an çok sayıda mevzi eylemi sürüyor. Bu eylemlere öncülük edecek, güven verecek bir sendikal iradeye, bölünmüş, sessiz ve rekabet içindeki değil; dayanışma ve ortak hareket içinde bir emek hareketine ihtiyaç var. O nedenle çok sayıdaki tekil işçi eylemi yol göstericidir. Mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini gösteriyorlar. Tarihsel olaylar kendi koşulları içinde ortaya çıkar. 15-16 Haziran’ın tekrarı değil, günümüz koşullarına uygun yeni emek mücadelelerine ve bunların ortak hareketine ihtiyaç var.”

“Divan kararı AKP’ye de bir derstir”

Uluslararası Adalet Divanı’nın geçtiğimiz günlerde grev hakkının uluslararası çalışma hukukunun bir parçası olduğuna ilişkin kararını da çok önemli bulduğunu belirten Çelik, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) de uzun zamandır bu hakkı olmazsa olmaz olarak gördüğünü fakat işveren kanadının bu yorumu kabul etmediğini hatırlattı.

Bu durumun ILO denetim organlarında grev hakkı konusunda bir denetimi yokuşa sürdüğünü ifade eden Çelik, ILO’nun Uluslararası Adalet Divanı’ndan bu konuda görüş istediğini söyledi. Buna göre, divanın her ne kadar ILO sözleşmelerinde grev adıyla açık bir düzenleme olmasa da sendikalaşma hakkının grev hakkını da içerdiğine karar verdiğini belirtti.

Bu kararı uluslararası çalışma hukuku alanında büyük bir zafer olarak yorumlayan Çelik, Divan kararının AKP’ye de bir ders niteliğinde olduğunu savundu.

15-16 Haziran Direnişi Dosyası

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.