Avukat Çağın Kaleli: Yargı, failler için kullanışlı bir aparat haline getirildi

Gülistan Doku dosyasının 6 yıl sonra tekrar gündeme gelmesini “siyasi hesaplaşma” olarak değerlendiren Avukat Gülan Çağın Kaleli, dosyanın “bugün açılması bir yargı cesareti değil, 6 yıldır sümen altı edilen delillerin yarattığı sorumluluğun bir neticesidir” dedi.

Gülistan Doku’nun ailesi, Foto: Birgün

6 yıl önce Dêrsim’de ortadan kaybolan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun cinayet dosyası, eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve oğlu dahil pek çok kişi gözaltına alındı veya tutuklandı. Yeni faillerin gözaltına alınıp tutuklanmasından dolayı, Doku ailesi umutlu.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, 20 Nisan’da düzenlenen Kabine Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamada, faili meçhuller için bir birim kurduklarını ve dosyaların tek tek inceleneceğini söyledi. Gürlek, “Gülistan’dan sonra tabii bir beklenti var ama her dosya illa öyle olacak diye bir şey yok yani.” dedi. Gürlek, Gülistan Doku’nun cesedini arama çalışmalarının devam ettiğini açıkladı.

Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasını ve olası etkilerini hukukçu-kadın hakları savunucusu Avukat Gülan Çağın Kaleli ile konuştuk.

Kaleli, uzman çavuş Musa Orhan’ın tecavüzünü uğradığı söylenen ve sonrasında intihar eden İpek Er’in ailesinin de avukatlığını yapıyor.

Avukat Çağın Kaleli, Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasının “yeni bir başlangıç olabileceğini belirtiyor. Kaleliye göre “bu durum siyasi bir hesaplaşmanın sonucu” ortaya çıktı. Kürt kadınlarının bedenlerinin taciz ve tecavüze konu olmasının “Kürdistan’da yürütülen özel savaş”tan bağımsız ele alınamayacağını belirten Kaleli, 1990’larda yaşanan benzer durumları hatırlattı. Erkek egemen sistemin Kürt kadınlarının bedenini fetih edilmesi gereken bir alan olarak gördüğünü belirtti.

Gülistan Doku 2020'de kayboldu

Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2'nci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020'de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü'ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.

Kameralarda yapılan incelemelerde Doku'nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.

Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü'nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan'ın izine rastlanmadı.

Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal A., olaydan iki sene sonra 2022'de Antalya'da gözaltına alında ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.

Dosyanın diğer şüphelisi Zeinal A.'nın polis memuru olan üvey babası Engin Y. ise Gülistan Doku'nun kişisel bilgilerini hukuka aykırı şekilde elde ettiği ve sosyal medyada paylaştığı gerekçesiyle iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı.

Son altı senede soruşturmada bunun ötesinde bir ilerleme kaydedilmedi. Doku'nun dosyasını inceleyen hukukçulara göre, bunun sebebi olayın "intihar" olarak ele alınmasıydı.

2024'te Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı'na atanan Başsavcı Ebru Cansu dosyayı yeniden ele aldı.

Medyada yer alan haberlere göre, bu yılın başlarında bir gizli tanık valinin oğlu aleyhine ifade verdi ve soruşturma bu gelişme üzerine ilerledi; gizli tanığın, valinin oğlunu Gülistan Doku'ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.

Bu gelişme sonrası çok sayıda isim hakkında gözaltı kararı veren savcılığın talimatı doğrultusunda 13 Nisan 2026'da yedi ilde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi.

Şubat 2026'da göreve gelen Adalet Bakanı Akın Gürlek, "soruşturmada sonuna kadar gidilmesi gerektiğini" söyledi. Doku'nun kaybolduğu tarihte bakanlık koltuğunda Süleyman Soylu oturuyordu. Onun ardından ise bu göreve Ali Yerlikaya atanmıştı.

Dosya Özeti
Gülistan Doku Soruşturması: Gözaltı ve Tutuklama Listesi
Kasten Öldürme ve Cinsel Saldırı
  • Mustafa Türkay Sonel (Eski Vali Tuncay Sonel’in oğlu) – Tutuklu
  • Erdoğan E. (İl Özel İdaresi Eski Personeli) – Tutuklu
Suç Delillerini Gizleme ve Yok Etme
  • Tuncay Sonel (Eski Tunceli Valisi) – Adli Kontrol / Bakanlık Soruşturması
  • Zeinal A. (Eski Erkek Arkadaş) – Tutuklu
  • Engin Y. (İhraç Edilen Polis / Üvey Baba) – Tutuklu
  • Cemile Y. (Anne) – Tutuklu
  • Çağdaş Ö. (Eski Başhekim) – Kayıt Silme Şüphesiyle Tutuklu
  • Şükrü E. (Vali Koruması) – Tutuklu
  • Celal A. ve Nurşen A. (Umut A.’nın ebeveynleri) – Tutuklu
Adli Kontrol / Serbest Bırakılanlar
  • Savaş G. ve Süleyman Ö. (Üniversite Teknik Görevlileri) – Kamera Kayıtları Şüphesi / Yurt Dışı Yasağı
* Bu veriler 13-20 Nisan 2026 tarihli operasyon ve mahkeme kayıtları doğrultusunda derlenmiştir.

Avukat Kaleli: “6 yıldır devletin elindeki bütün deliller sümen altı edilmişti”

6 yıl aradan sonra Gülistan Doku cinayeti dosyası tekrardan açıldı. Birkaç gündür gündemin önemli başlıklarından biri haline geldi. Bu birkaç gün içerisindeki gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Şimdiye kadar gözaltına alınanları da göz önünde bulundurduğunuzda, nasıl bir resim görüyorsunuz?

Gülistan Doku’nun özellikle kaybedildiği dönemden bugüne kadar aslında mevcut kamuoyuna yansıyan, işte bugün Adalet Bakanı’nın da hız verip de aslında başlattığını iddia ettiği süreci şöyle yorumlamak gerekiyor diye düşünüyorum: Yani 6 yıldır devletin elinde olan bütün bilgiler, belgeler, deliller aslında sümen altı edilmişti. Ve bugün bizim özellikle kadına yönelik şiddet dosyaları ya da vakalarında devletin kendi iç hesaplaşmalarına ya da devlet içerisindeki iç grupların çatışmalarına kurban edilemeyecek kadar kıymetli meseleler bunlar. Dolayısıyla bugün ortaya konulan tablo, Adalet Bakanlığı’nın bir cesareti olarak değil aksine sorumluluğu olarak nitelendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. 6 yıllık süreçte bu kadar bilginin, belgenin, delilin bütün devletin imkanları seferber edilerek saklanması, gizlenmesi, değiştirilmesi ya da silinmesi meselesi, uzun zamandır söylediğimiz gibi hukuk açısından, hukuk alanı açısından hiçbir güvenliğin kalmadığı, devletin yargıya her açıdan müdahale edebildiği, bu alanın genişletildiği ve aslında kimsenin kendisini güvende hissetmediği bir zemini bir kez daha gözler önüne serdi.

Avukat Gülan Çağın Kaleli, Foto: Özgür Politika

“Norm içi norm dışı çatışması”

Siyasi hesaplaşmadan neyi kastediyorsunuz?

İçişleri Bakanlığı’nın kendi içerisindeki güç dengeleri olduğunu düşünüyorum ben. Yani özellikle bu son süreçte hepimiz açısından çokça konuştuğumuz devlet içerisindeki “norm içi” ve “norm dışı” yapılar tanımını bu dönemde kanlı canlı aslında izliyoruz. Şimdi bir taraftan esasında hukukun işlerliğini savunan ya da hukukun işlerliği üzerinden bir yönetim anlayışını getirmeye çalışan yapılar varken bir taraftan da işte zorba, baskıya, katliama dönük ve bunun üzerinden düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı bir temsiliyet vardı. Hala var tabii ki bu. Dönem dönem işte siyasi konjonktüre göre norm içi yapıların daha çok rolünü oynadığı, dönem dönem ise daha çok norm dışı yapıların devlet içerisinde ön plana çıktığı tarihsel süreçler geçirdik. Süleyman Soylu’nun da tam olarak rolünü oynadığı dönem bu norm dışı yapıların devlet yönetimini tamamen elinde bulundurduğu bir dönemdi. Şimdi bu özellikle içinden geçtiğimiz süreç açısından bir değerlendirme yapacak olursak, biraz daha işte bu hukuk, adalet, temel insan hak ve özgürlükleri kavramlarının ön plana çıkartılarak bir vitrin oluşturulmaya çalışıldığı; ama diğer taraftan da muhalifler açısından da böyle bir muradın gerçekleşebilmesi için bu zemini yaratabilmek umuduyla daha da fazla aslında bir hak mücadelesi verdiği dönemde esasında bu norm içi ve norm dışı yapıların biraz savaşı gibi görüyorum. Ama şunu da söylemek gerekiyor; yani özellikle bu norm dışı meseleyi iyi anlamak gerekiyor, o yüzden “devlet içi bir hesaplaşma” kavramını kullanıyorum. Çünkü norm dışı yapılar dediğimiz yapılar aslında devletten azade, devletin dışında olan yapılar değil. Tam da devlete içkin. Ama işte bir hukuk devleti olduğu iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işte dışarıya oluşturduğu intibalardan kaynaklı yer yer işte içte o norm dışı yapıları canlandırdığı, dışarıda ise norm içiymiş gibi davrandığı bir süreçte bu tür hesaplaşmalara maruz kaldık, kalmaya da devam ediyoruz.

Gülistan Doku

Bu tür davalarda siyasi irade denilen hususun harekete geçmesi gerektiği biliniyor. Buradan bakınca, bu fail ve faillerin dosyayı aydınlatacak nitelikteki failler olabileceğine düşünüyor musunuz?

Elbette ki bugüne kadar özellikle daha üst sorumluluğu bulunan kişilerin gözaltına alınıp tutuklanmaması, biraz daha perdenin görünen yüzüne dokunulduğu birçok dosya gördük. Gülistan Doku ile birlikte aslında biraz daha son süreçte işte bu üst makamda yer alan işte validir, valinin yine beraber çalıştığı vali yardımcılarıdır, yine onun talimatı altında bulunan emniyet içerisindeki teşkilatta görevli olan kişilerin gözaltına alınıp tutuklanması elbette biraz önce de söylediğim gibi bir sorumluluğun neticesinde ortaya çıkarılan bir tablo. Bu açıdan olumlu tabii ki. Ama sadece mesele gözaltına alınıp tutuklanmayla bitmiyor tabii ki. Aynı zamanda bu 6 yıllık süreçte hangi detaylı bilgilerin ya da belgelerin yok edildiği, belki de çok daha büyük bir çepere, belki çok daha fazla sorumluluk zincirine işaret edebilecek kişilerin kaybolma riskini de taşıyor bu 6 yıllık süreç. Dolayısıyla hani şu an için henüz bir dava sürecine evrilmeyen dosyada yargılama nasıl yapılacak, gerçekten sorumlular hesap verebilecek mi ya da hakikaten hakkaniyete uygun bir yargılama yapılabilecek mi?

“Sorumluluk duygusundan azade bir yargı var”

Bunlar açısından yorum yapmak için çok erken. Ama mevcut halde şu anda bu olay içerisinde en azından o sorumluluk zincirinin bir kısmının diyebilirim, çünkü belli ki bu çok daha devlet içerisinde sistematik ve organize bir suç olarak kendisini gösteriyor, en azından bugüne kadar hani kamuoyuna yansıyan bilgiler ya da işte dosyaya yeni gelen deliller ve kazandırılan delillerden görebildiğimiz kadarıyla etkin bir soruşturma yürütülmeye çalışılıyor. Ama burada şunu belirtmemiz gerekiyor gerçekten: Yani o kadar çok bu tür dosyalarda sorumluluk duygusundan azade hareket eden bir yargı var ki bugün görevini yerine getiren ya da bunu getirmek durumunda olan kişilerin kahramanlaştırılması olayı özünden kopardığını düşünenlerdenim. Bu dosya açısından özne Gülistan’dır, Gülistan’ın yaşadıklarıdır, Gülistan’ın maruz kaldığı şiddettir, tecavüzdür. Dolayısıyla hani başka kahramanlar yaratarak bu hakikatin üzerinin gölgelenmesine engel olunması gerektiğini düşünüyorum.

Üniversiteli kadınlar Gülistan Doku için eylemde

Bahsettiğiniz bu sorumluluk zincirine daha önceki Adalet Bakanları ve İçişleri Bakanlarının da dahil olması gibi bir beklentiniz var mı ya da böyle bir emare görüyor musunuz? Özellikle Süleyman Soylu’nun ismi geçiyor. O dönem valiyle çok yakın ilişkisi olduğuna dair haberler de çıktı.

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemde aslında birçok egemenin dışında olan grup, inanç, topluluklara dönük çok düşmanca politikalar üretildi ve bu bizzat kendisi tarafından da dillendirildi. Özellikle kendisinin İçişleri Bakanı olduğu dönemde kadına yönelik şiddetin arttığı ya da işte Kürtlere dönük operasyonların hız kazandığı, işte o toplumsal muhalefetin güçlenmesine dönük karşı bir refleks göstermesi, emniyetten tutalım yargıya kadar her kademeye talimatlar yağdırması aslında bu alanda çok ciddi bir enkaz bıraktı. Dolayısıyla mesele sadece Süleyman Soylu’nun şahsı değil, aslında Süleyman Soylu şahsında temsil edilen bir zihniyet, bir duruş. Dolayısıyla hani bu fikriyatın, bu düşmanca yaklaşım esasında kendisine öyle ya da böyle bir zemin buldu. Önemli olan bu zemine karşılık nasıl bir mücadele yürütüleceği. Ben şimdiki hukukçuluk deneyimimden yola çıkarak söylüyorum: Devlet hiçbir zaman zamanında kendi işine yarayan ve kendisinin görevlendirdiği, bir misyonla görevlendirdiği kişilere dokunmadı. Yani ya çok karanlık bir şekilde sonuçlanan süreçler gördük ya da sessiz sedasız köşesine çekilen ve işte toplumun o refleksinin sönümlenmesini bekleyen, çok da hani kendi haline bırakan ve biraz daha o sahadan çekip gündemimizden soğumasını bekledi.

“Soylu’nun rolünü biçen, devlet içindeki güçlerdi”

Dolayısıyla Süleyman Soylu bunu kendi şahsıyla ya da kendi dünyasının getirdiği düşüncelerle yapmadı. Süleyman Soylu’nun oradaki rolünü, misyonunu biçen esasında bu devletin kendi içindeki güçlerdi. Dolayısıyla bugün aslında o rolünü tamamladı. Şu anda başka bir süreç, başka bir rol, başka bir yol denenmeye çalışılıyor ve bu hesaplaşmaymış gibi görünen dönemde de esasında bu dosyalar üzerinden kendisini parlatmaya çalışan bir devlet gerçekliği var. Şimdi biz gerçekten Adalet Bakanı üzerinden bir yorum yapacaksak ya da işte dönemin sorumlu bakanları üzerinden yorum yapacaksak, mademki işte bu kadar hakkaniyet ve adaletin peşindelerdi, kendilerinin sorumlu olduğu başka dönemler de oldu. Kendi rollerini oynayabilecekleri, işte Adalet Bakanı zamanında işte ağır ceza hâkimiyken ya da işte Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yaparken ne tür hukuksuzluklara imza attı birebir deneyimledik. İçişleri Bakanı, eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bakanlık görevini yerine getirirken ne tür hukuksuzluklara zemin hazırladı bunları gördük yani. İşkencenin, zorla kaybettirmelerin övücü timlerinin başında geliyordu bu isim. Dolayısıyla ben açıkçası şahsi kanaatim çok da bu kişilere dokunulabileceğini düşünmüyorum.

Siz Musa Orhan tarafından tecavüze uğradığı söylenen ve sonrasında intihar eden İpek Er ailesinin de avukatlığını yaptınız. İpek Er ve benzer Kürt coğrafyasında meydana gelen bu tür cinayetleri kadın hareketi ve hukukçular “üniformalı fail” diye tarif edilen devlet memurlarının işlediği suçlar kapsamında değerlendiriyorlar. Siz Gülistan Doku cinayetini de bu kapsamda değerlendiriyor musunuz?

Elbette değerlendirebiliriz. Çünkü özellikle sokağa çıkma yasakları sürecinin hemen akabinde devlet bütün o silahlı gücünü kullanmanın yanı sıra bıraktığı enkazı özel savaş politikaları ile derinleştirdi. Şimdi özel savaş politikalarının kendisi de aslında sadece bedene dönük değildi, zihne dönüktü, duyguya dönüktü. İşte bugün birçok Kürt kadınının polis, asker, vali, valilerin akrabaları, işte Gülistan Doku örneğinde gördüğümüz gibi, yani o devlet kademesinde görevli olan, devlet memurları ve devlet memurlarının yakınları tarafından tacize, tecavüze uğrama meselesi işte bu politikalardan azade değil tabii ki. Yani Gülistan Doku örneği gibi İpek Er’in de aslında örneği birbiriyle çok çok çok benziyor. Çünkü güvencesizleştirilmiş, yoksullaştırılmış, politik olarak kendi varlığından uzaklaştırılmış bir topluma devletin kendi sistemini vadettiği, yani sadece devlet içi bir varoluşu vadettiği bir süreç başladı. Burada şu konunun altını çizmek önemli; yani kadınlar bir şekilde bu failler tarafından duygusal olarak kandırılıp, işte evlilik vaadiyle aslında kandırılıp, daha sonra cinsel şiddete maruz kaldılar. Ya da madde kullanımına yönlendirildiler. Ya da işte kendi arkadaş çevresi tarafından fuhuşa zorlandılar. Yani bunlar bizim açımızdan bir gerçeklik olarak duruyor.

“Hukuk alet edildi”

Bugün aslında savaş sonrası, çatışmasızlık sürecinin neticesinde içinde bulunduğumuz toplumun kodlarıyla nasıl oynandığı meselesi bizim için çok önemli. Hukuk da buna alet oldu. Yani bugüne kadar işte bir hakikatin ortaya çıkarılması adına seferber olmayan hukuk, bu faillerin korunması, iyi hal indirimleri alınması ya da çok göstermelik tutuklamalarla insanların biraz gündeminden soğuması için yargı çok kullanışlı bir aparat haline getirildi. Örneğin Musa Orhan, İpek Er’e tecavüz ettikten sonra, İpek kendi kendine bir hak arayışına girdi ve hiçbir yargı hiçbir şekilde hareketlenme olmadı ta ki İpek ne yazık ki intihar girişiminde bulunana kadar. Sonrasında da yargı hemen devreye girdi ve insanların tepkisini azaltabilmek adına bir haftalık çok göstermelik, çok komik bir şekilde bir tutuklama kararı verildi ve sonrasında itiraz neticesinde bırakıldı. Musa Orhan 10 yıl ceza aldı ve dosya henüz Yargıtay’da. Ama aynı zamanda yarın duruşması da var; Batman Asliye Ceza Mahkemesi’nde de aynı kişi nitelikli cinsel saldırının yanı sıra intihara yönlendirme suçunun da şüphelisi. Şimdi böyle bir tabloda bu kişi hala daha tutuksuz olarak yargılanıyor. Bu elbette dışarıdaki birçok askere, polise ya da işte devlet kademelerindeki kişilere cesaret veren bir noktada. Çünkü bu da başka bir savaş türü. Yani fiziksel bir savaşın dışında aslında özel savaşın kendisi bir psikolojik savaş. Dolayısıyla bu psikolojik savaşı yürütenler açısından da yargının verdiği kararlar neticesinde ciddi bir cesaret verdiğini de söyleyebilmek mümkün.

“Bekar kadınlara ‘fetih’ dediğimiz korkunç bir yönelim var”

1990’lardaki yoğun savaş ortamında Kürt coğrafyasında da bu tür durumlara şahit olunuyordu. 2000’li yıllardaki bu yaşananlar ile 1990’larda yaşananlar arasında nasıl bir bağlantı var?

Tabii 90’larda çok yoğun bir şekilde gözaltında cinsel saldırı suçunun işlendiğine dair çokça başvuru yapıldı. Ama buna dair çok hakkaniyetli bir yargılama süreci gerçekleşmedi. Daha çok üzeri örtülen, faillerin korunduğu, o dönemde çok daha işte sıkı bir… Ya aslında şöyle; bir savaş taktiği olarak kullanılan yöntemin kendisi biraz daha o dönemde herkesi kendi içine kapatan, çok fazla dillendirilemeyen bir durum ortaya çıkarıyordu. Bugün biraz daha aslında örgütlü olabilmek, bütün kurumlarıyla örgütlü olabilmek, aynı anda refleks verebilmenin avantajlarını yaşadığımız bir süreçteyiz. Yani kişinin kendisi yaşamış olduğu süreci beyan edebileceği, gidebileceği kurumlar ya da işte basın, ulaşabileceği avukat örgütleri… Hani bunların kendisi aslında kişinin dünyasında da bir açılmaya, bir cesarete sebep olabiliyor. Ama o dönemde… Ya aslında şöyle söyleyeyim; çok tarihsel bir şeyi de var bunun. Yani Ermeni Soykırımı’ndan Dersim Katliamı’na kadar tarihsel açıdan da her dönemde aslında kadın bedeni bir savaş alanı haline getirilmeye çalışılıyor. 90’larda da bu böyleydi. 90’larda gözaltında tacizin, tecavüzün yanı sıra aslında köy baskınları ya da köy yakmalar sürecinde de aslında kadınlar tecavüze uğradı. Bugün de duygusal yolla manipüle edilerek, ikna edilmeye dönük kendi duygu dünyasını etkilemeye dönük bir yöntemle aslında aynı tecavüz kültürünün sürdüğünü söyleyebiliriz.

Kürdistan coğrafyasında jandarmanın içerisinde, emniyetin içerisinde işte kılık kıyafetine dikkat eden, bekar kadınlara biraz daha duygusal olarak yaklaşıp onları etkileyip daha sonra ne yazık ki o “fetih” dediğimiz korkunç bir yönelim vardır ya hani, bir sahip olabilme, o tecavüz kültürü bununla birlikte kadınların bedenlerine de dönük bir politikayı yürütmeye başladılar. Zaten sokağa çıkma yasakları sürecinde bunun sinyallerini vermişlerdi. Yani birçok duvar yazılamaları ya da işte çekilen videolar, yasak alanlarından yayılan birçok propaganda sözleri ya da paylaşımları hep kadın bedenine dönük bir saldırı içeriyordu. Şimdi bunu biraz daha alanda uygulamaya döktüler diyebiliriz.

Kadın bedeni ve fetih bağlantısını kurdunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Özellikle Kürt hareketinin kendisi ciddi bir kadın öncülüğünde bugüne kadar kendisini ispat etmiş ve yine kadın öncülüğünde birçok kazanım elde etmiş bir hareket. Dolayısıyla bugün kadının öncü olduğu bir toplumda ya da bir inşada özellikle Kürt kadınlarına dönük böyle bir saldırının kendisi Kürt halkına dönük bir saldırı olarak tanımlayabilmek çok mümkün. Ve bunun üzerinden de zaten şöyle bir mesaj veriliyor; aslında orada da yine bir erkek egemen zihniyet var. Yani o kadının “namus” olarak görülmesi mantığının yanı sıra aslında özgürleşen bir kadın var, özgürlük arayışı içerisinde olan bir kadın var; ama bunu kabul eden değil aksine özgürlüğü arayan kadına dönük yine bir sahip olma ve özgürlük arayışında olan kadının bedenine sahiplik üzerinden de bir toprağa, bir halka, bir kültüre dönük çoklu saldırı olarak nitelendirebilmenin mümkün olduğunu düşünüyorum ben.

“Bunlar kadın mücadelesinin sonuçları”

Narin Güran dosyası da bir belgesel üzerinden yeniden kamuoyunun gündemine geldi. Bahsettiğiniz “siyasi hesaplaşmayı” da göz önünde bulundurduğumuzda, Rojin Kabaiş ya da Gülistan Doku’nun yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz gibi diğer karanlıkta kalmış dosyaların tekrar gündeme gelme ihtimali var mı?

Elbette olabilir. Yani bu bir başlangıç olduğunu kendisi de söyledi Adalet Bakanı, bir söz de verdi. Ama dediğim gibi, yani şöyle; esasında bu umudun kendisi ya da bu ihtimalin kendisi sadece bakanların söylemlerinden ziyade aslında çok güçlü bir işte kadın mücadelesinin olduğu, yıllardır işte hesabını sormaktan ya da hukuki mücadelesini yürütmekten vazgeçmeyen bir zeminin de olduğunu hatırlamak gerekiyor. Yoksa hani bu kadar çok kadına yönelik şiddetin arttığı bir dönemde, yani özellikle çatışmasızlık sürecinde olmamıza rağmen bu kadar kadına yönelik şiddetin, çocuğa dönük istismarın olduğu bir süreçte esas motor gücün, yani esas öncü gücün kadınlar olduğunu söylemek gerekiyor. Yani Gülistan Doku dosyası bir başlangıç oldu, buradan hareketle bunlar birer domino taşıdır. Buradan hareketle eğer gerçekten esas sorumlulara dokunulabilecek bir cesaret gösterilirse aslında diğer dosyaları da etkisinin olabileceği, diğer dosyalar için de bir cesaret olabileceğini söylemek mümkün. Ama bu cesareti dediğim gibi devlet yetkililerinden çok esasında bu mücadeleyi yürüten işte hukukçulardır, kadın örgütleridir; buralardan alındığını görmek gerektiğini düşünüyorum ben.

İnsan haklarının durumu: Küreselde sistemsel adaletsizliğe karşı direniş

Uluslararası Af Örgütü’nün raporu; ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve İsrail gibi ülkeler başta olmak üzere ülkelerin yaptığı hukuksuzluğu, ayrımcılığı ve hak ihlallerini ortaya koyarken bunlara direniş gösteren halklar tarafından yeni bir insanlık tarihi yazıldığını söylüyor.

Uluslararası Af Örgütü 2025 yılındaki sınırlı gelişme alanlarıyla birlikte hükümetler ve diğer aktörler tarafından işlenen yaygın ihlalleri, hesap verebilirlik eksikliklerini ve sistemsel adaletsizlikleri Nisan 2026’da rapor olarak yayımladı.

144 ülkenin değerlendirildiği, 406 sayfalık Dünyada İnsan Haklarının Durumu 2025/26 raporunda, özellikle ABD, İsrail ve Rusya’nın etkisiyle 2025 yılında uluslararası hukukun önemli boyutta sarsıldığını vurguladı. İsrail’in ateşkese rağmen hukuk dışı yerleşimler ve yardım engellemeleriyle soykırıma devam ettiğine; Lübnan, İran gibi ülkelerde de saldırılarını genişlettiğine dikkat çekildi.

Dünya, kurumsal cezasızlığın ve devlet şiddetinin en karanlık dönemlerinden birini yaşarken, direnişin de aynı oranda yayıldığını aktaran rapordaki göre; birçok Avrupa ülkesindeki liman işçileri, İsrail’e giden silah sevkiyatlarını durdurmak için gövdelerini siper ederek küresel bir dayanışma ağı kurarken Endonezya’dan Peru’ya kadar uzanan gençlik hareketleri, 2025 yılında sistemsel adaletsizliği hedef alarak sokakları “dönüşümün mekanı” haline getirdi.

“İnsan hakları tarihini yazmamızın zamanı geldi”

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnés Callamard, raporun başında şunları kaydetti:

Bu dönemin temel farkı şu: En güçlü aktörler kontrol, cezasızlık ve kâr amacıyla doğrudan insan haklarının ve uluslararası kural esaslı düzenin temellerine saldırıyor. Orta Doğu’da giderek şiddetlenen çatışmalar, bu kural tanımazlığın sonucu. ABD-İsrail’in BM Şartı’na aykırı olarak başlattığı, İran’ın gelişigüzel misillemelerini tetikleyen saldırılarının ardından çatışmalar hızla sivillere ve sivil altyapıya yönelik açık bir savaşa dönüştü ve bölgede zaten derin acılar çeken insanların ızdırabını artırdı. Çatışmalar artık dünyanın dört yanındaki ülkeleri de sararak her yerde halkları etkiliyor ve milyonlarca insanın geçim kaynaklarını tehdit ediyor.

Direnişin aynı zamanda nelerin dönüştürülmesi gerektiğini de netleştirmek olduğunu belirten Callamard, son 80 yılda inşa edilmiş her şeyi yok etmekle tehdit edilen halklar olarak değişim cesareti gösterilmesi gerektiğini söylüyor:

“Yalnızca bir zamanlar yaşadığımız dünyanın bakış açısıyla insan haklarını savunmakla kalmamalı, eşiğinde olduğumuz dünya için de dönüşen ve dönüştürücü bir insan hakları vizyonu tahayyül etmeliyiz. Buradan başlayarak, birlikte tüm yaratıcılığımızla, kararlılığımızla ve direncimizle o dönüşümü gerçekleştirmeliyiz. Tarih salt başımıza gelen bir şey değildir. Bizim de yazdığımız bir şeydir. İnsanlık adına, insan haklarının tarihini yazmamızın zamanı geldi.”

Rapora göre, Türkiye ile birlikte Angola, Kamerun, Ekvador, Endonezya, Kenya, Madagaskar, Pakistan, Peru gibi ülkelerde hukuka aykırı güç kullanımından kaynaklanan protestocu ölümleri belgelendi. Afganistan, Belarus, Burkina Faso, Çin, Küba, Mali, Myanmar, Nikaragua, Kuzey Kore, Pakistan, Rusya, Uganda ve Venezuela gibi bazı ülkelerde ise korku yaymak için insan hakları savunucularını, aktivistleri, gazetecileri ve diğerlerini zorla kaybettiği aktarıldı. İran ve Suudi Arabistan dahil diğer birçok ülke ölüm cezasına başvurdu.

Türkiye’de temelsiz soruşturmalar ve mahkumiyetler arttı

Rapor, Türkiye’deki kolluk görevlileri tarafından protestoculara yönelik işkence ve hak ihlalleri iddiaları ile cezasızlık uygulamalarını gündeme getirdi. Ayrıca rapor, insan hakları savunucularına yönelik temelsiz soruşturmaların ve mahkumiyetlerin arttığına dikkat çekti. Yürütmenin yargıya müdahalesi daha da derinleştiğini belirten raporda Türkiye ile ilgili öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Türkiye’de ayrımcılığın devam ettiğini belirten rapor, Türkiye’nin LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ haklarını savunanları kriminalize eden yasa tekliflerini gündeme getirdiğini ve Macaristan gibi Türkiye’nin de Onur Yürüyüşleri’ni yasakladığını aktardı. Düzenlenen Trans Onur ve Onur Yürüyüşleri’nde kolluk kuvvetlerince hukuka aykırı güç kullanıldığı kayda geçirildi. Türkiye’nin LGBTİ+ derneklerine yönelik yasakları da kayda geçti.
  • Türkiye’de İBB Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından yüzlerce barışçıl protestocunun gözaltına alınması kayda geçildi. CHP’ye yönelik yapılan operasyonlar ile birlikte İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan 19-26 Mart 2025 protestolarında hukuka aykırı güç kullanıldığı belirtildi.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına ve Avrupa Konseyi’nin 2022 yılında Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlatmasına rağmen Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi isimlerin hapishanelerden serbest bırakılmadığını kayda geçti.
  • Van Büyükşehir Belediyesi’nin seçilmiş başkanı Abdullah Zeydan’ın yargılandığı davada hapis cezası alması üzerine yapılan protestolarda kolluk kuvvetleri ve yargı tarafından hukuka aykırı güç kullanıldığı tespiti yapıldı.
  • Raporda, 1 Mayıs protestolarındaki hak ihlallerine ve ev baskınlarına dikkat çekildi.
  • 2025 yılında erkeklerin 294 kadın cinayeti işlediği, 297 kadının ise şüpheli koşullarda ölü bulunduğu belirtildi.

Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da artan şiddet ve ayrımcılık

Raporda Ortadoğu başta olmak üzere farklı aktörler tarafından uygulanan saldırıların arttığına dikkat çekildi. Öne çıkan tespitler ise şu şekilde:

  • İsrail’in Gazze’de 2025 yılında da devam eden saldırılarında yaklaşık 27 bin Filistinli öldürüldü (kurbanların %60’ı kadın ve çocuk). Konutların ve sivil altyapının sistematik imhasıyla yaşam koşulları yok edildi. Gazze’de 18 yıllık abluka sıkılaştırıldı; yarım milyon insan kıtlıkla karşı karşıya bırakıldı, tıbbi tahliyeler yasaklandı.
  • İsrail; Lübnan, İran, Katar, Suriye ve Yemen’e de askeri saldırılar düzenledi. İran’da sivil yerlerin (Evin Cezaevi gibi) hedef alınması savaş suçu kapsamında değerlendirildi. Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesiyle yeni bir dönem başlasa da mezhep temelli katliamlar sürdü. Yemen’de ise ABD‘nin yardımları kesmesiyle insani kriz derinleşti. Libya’da milis gruplar arasındaki çatışmalar sivil ölümlerine yol açtı.
  • Mısır, Tunus, Suudi Arabistan ve Irak gibi ülkelerde bağımsız olmayan yargı sistemleri aracılığıyla siyasi güdümlü hapis cezaları verildi. İran, Cezayir ve Tunus’ta barışçıl protestolar şiddet ve keyfi gözaltılarla bastırıldı.
  • Tunus ve Cezayir’de Siyah mültecilere yönelik ırkçı saldırılar ve toplu sınırdışı uygulamaları arttı. Libya, mülteciler için işkence ve keyfi gözaltı merkezi olmayı sürdürdü. Irak ve İran gibi ülkelerde yasalar, kadınları ikinci sınıf vatandaş konumunda tutan ayrımcı maddeleri korumaya devam etti.
  • LGBTİ+’lar cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri sebebiyle gözaltına alınmaya, hapis ve ölüm cezalarıyla yargılanmaya devam etti.

Devletlerin çoğu ABD, Rusya, İsrail ve Çin’in saldırgan eylemlerini engellemede isteksizdi

  • 2026 başında ABD ve İsrail’in Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nı ihlal ederek İran’a karşı hukuksuz güç kullanımı, İran’ın İsrail’e ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine karşı misilleme saldırılarını tetikledi. İsrail, Lübnan’daki saldırılarını artırdı. ABD’nin İran’da bir okula yönelik hukuksuz saldırısında 100’den fazla çocuğun öldürülmesinden tüm tarafların enerji altyapısını hedef alan yıkıcı saldırılarına kadar, çatışmalar milyonlarca sivilin hayatını tehlikeye attı ve enerji, sağlık, gıda ve suya erişimini olumsuz etkiledi.
  • ABD, İsrail ve Rusya, uluslararası hesap verebilirlik mekanizmalarını, özellikle de Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) daha da zayıflattı. Trump yönetimi, UCM çalışanlarına, mahkemeyle işbirliği yapan kuruluşlara ve İşgal Altındaki Filistin Toprağı’na İlişkin BM Özel Raportörü’ne yaptırım uygularken, Rusya mahkemeleri UCM yetkilileri hakkında yakalama kararları çıkardı.
  • Devletlerin çoğu; ABD, Rusya, İsrail veya Çin’in gerçekleştirdiği saldırgan eylemlere karşı engelleme mekanizmalarını etkinleştirmekte isteksiz davrandılar veya engellemediler.
  • Eylül’de ABD ordusu, Latin Amerika, Karayip Denizi ve Pasifik Okyanusu’nda açıkça yargısız infazlar gerçekleştirirken Rusya, Ukrayna’ya yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı.
  • Birleşik Krallık’ta, hükümetin İsrail ordusunun operasyonlarındaki rolüne karşı çıkan bir doğrudan eylem ağı olan Palestine Action’ı muğlak terörle mücadele yasaları uyarınca yasaklı örgüt ilan etti. Birleşik Krallık genelinde 2 binden fazla kişi, yasaklama kararını barışçıl biçimde protesto ettikleri için gözaltına alındı.

Hak ihlalleri, ayrımcılık ve ağır işkenceler dünya genelinde arttı

  • Afganistan, Çin, Mısır, Hindistan, İran, Kenya, Birleşik Krallık, ABD ve Venezuela hükümetleri 2025 yılında protestoları şiddetle bastırdı, terörle mücadele ve güvenlik yasaları üzerinden muhalefeti kriminalize etti, zorla kaybetmeler ve infazlar gerçekleştirdi. Afganistan ve Myanmar’da tutuklulara elektrik şoku ve cinsel istismar gibi ağır işkenceler uygulandığı kayda geçti.
  • Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Myanmar’daki birçok silahlı grup sivilleri hukuk dışı bir biçimde öldürdü.
  • Brezilya Rio de Janeiro’da sivil ve askeri polislerin düzenlediği yoksul mahallelerde uyuşturucuyla mücadele operasyonunda çoğu Siyah ve yoksulluk içinde yaşayan 120’den fazla kişi öldürüldü, çok sayıda yargısız infaz bildirildi.
  • Afganistan’da Taliban, kadınların okula gitmesini, çalışmasını ve serbestçe seyahat etmesini yasaklayarak saldırgan politikalarını tırmandırdı.
  • İran’da yetkililer, muhtemelen onlarca yıldır gerçekleştirilen en ölümcül baskı kapsamında Ocak 2026’da protestocuları katletti.
  • 2025’te Gen Z protestoları Endonezya, Kenya, Madagaskar, Fas, Nepal ve Peru gibi onlarca ülkeye yayıldı. 2026 boyunca protestocular, ABD’nin göçmenlere yönelik şiddetli ve militarist baskınlarına karşı Los Angeles’tan Minneapolis’e sokak sokak örgütlendi.
  • Avrupa ve Orta Asya‘da Romanlara, LGBTİ+’lara ve Müslüman veya Yahudi olduğu varsayılan kişilere yönelik fiziksel ve sözlü saldırı bildirimlerinde ciddi bir artış yaşandı.
  • Pakistan’daki seller milyonları yerinden ederken Yeni Delhi dünyanın en kirli havasına sahip kenti oldu. Pasifik adaları ise yükselen deniz seviyesi nedeniyle varoluşsal tehdit altında. Birçok ülkede iklim aktivistlerine yönelik sürgünler ve hukuk dışı güç kullanımı arttı.

İsrail’e karşı küresel direniş artışta

  • Soykırıma ve İsrail’e silah akışına karşı küresel aktivizm genişledi; Fransa, Yunanistan, İtalya, Fas, İspanya ve İsveç’te liman işçileri silah sevkiyatı rotalarını durdurmaya çalıştı. Aktivizm ve hukuki baskı, birçok devletin İsrail’e silah ihracatını kısıtlamasını veya yasaklamasını sağladı. Artan sayıda devlet İsrail’in soykırım işlediğini kabul etti. Bazı devletler İsrail’i uluslararası hukuk ihlallerinden sorumlu tutmayı amaçlayan Lahey Grubu’na katıldı, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) İsrail’e açtığı davaya katkı sundu.
  • BM İnsan Hakları Konseyi, Afganistan hakkında bağımsız bir soruşturma mekanizması ile Doğu Kongo Demokratik Cumhuriyeti hakkında veri toplama ve soruşturma komisyonu kurdu, İran hakkında veri toplama misyonunun görev süresini uzattı.
  • Raporda, 2026’da İspanya hükümetinin İsrail’e karşı ilkeli bir duruş sergilediği belirtildi.

Raporun tamamı için tıklayınız.

“Solun alternatif bir kozmopolitizme ihtiyacı var”

Siyaset kuramcısı Lea Ypi, liberal küresel düzenin krizleri arasında yeni bir sol yaratmak için solun devlet sosyalizminin başarısızlığı ve sosyal demokrasinin ulus devlet kökenli versiyonunun başarısızlığı ile yüzleşmesi gerektiğini söylüyor.

Amerika merkezli sosyalist yayın mecrası olan Jacobin dergisi editörü Meagan Day’in Londra Ekonomi Okulu’nda (LSE) Ralph Miliband Siyaset ve Felsefe Profesörü Lea Ypi ile yaptığı bu söyleşiyi Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Günümüzde liberal uluslararası düzene yönelik alışılagelmiş eleştiriler genellikle sağ kanattan yükseliyor: Ulus devletin mutlak üstünlüğü, küresel kurumların birer kurgudan ibaret olduğu ve kozmopolit elitlerin sıradan halkın çıkarlarını göz ardı ettiği iddiası… Liberallerin bu eleştirilere yanıtı ise İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen uluslararası düzeni, onun desteklediği ekonomik sistemle bir tutup her ikisini de koşulsuz savunmak oluyor.

Bu iki pozisyondan da tatmin olmayan siyaset kuramcısı Lea Ypi, bizi “alternatif kozmopolitizm” adını verdiği bir anlayış geliştirmeye çağırıyor. Yani derinleşen eşitsizlik, yükselen otoriterleşme ve tırmanan savaşlarla baş edebilecek bir sol enternasyonalizm.

LSE’de Ralph Miliband Siyaset ve Felsefe Profesörü olan Ypi, komünist Arnavutluk’ta büyüdü ve sistemin çöküşünü bir çocuk olarak yaşadı. Bu deneyimlerini Free: Coming of Age at the End of History (Özgürlük: Tarihin Sonunda Büyümek) adlı anı kitabında kaleme aldı. Son kitabı Indignity: A Life Reimagined‘da (Haysiyetsizlik: Yeniden Kurgulanan Bir Hayat) benzer şekilde ailesinin tarihinden yola çıkarak savaşlar arası dönemde faşizmin yükselişine ışık tutuyor. Ypi’nin yazıları, kişisel hikayeleri siyaset felsefesiyle harmanlarken özellikle liberallerin ve sosyalistlerin paylaştığı “özgürlük” değerinin tarihsel ihanetlerini inceliyor.

Jacobin’den Meagan Day ile yaptığı bu söyleşide Ypi, küresel sağ dalgasının jeopolitik olarak yeniden hizalanmadan ziyade ideolojik bir yakınlaşma olduğunu ve bu durumun iki dünya savaşı arasındaki dönemle ürkütücü benzerlikler taşıdığını savunuyor. Muhafazakârlık ile faşizm arasındaki farkı analiz eden Ypi, MAGA (Make America Great Again) hareketinin radikalleşmesinin neden tanıdık bir yükseliş mantığı izlediğini açıklıyor ve göçün kültürel değil temelde bir sınıf meselesi olduğunu vurguluyor.

Ypi ayrıca ailesinin geçmişine dayanarak mevcut krizin ölçeğine uygun bir sol siyaset inşa etmek istiyorsak hem devlet sosyalizminin hem de sosyal demokrasinin ulus devlet sınırlarına hapsolmuş başarısızlıklarıyla dürüstçe yüzleşmemiz gerektiğini belirtiyor.

Meagan Day: İran’daki mevcut kaosu göz önüne aldığımızda, söze jeopolitik düzenin çöküşünden başlamak oldukça isabetli görünüyor. Birleşmiş Milletler’den Bretton Woods kurumlarına kadar, liberal küreselciliğin tüm mimarisinin ya parçalandığına ya da işlevsizleştiğine şahitlik ediyoruz. Sizce bu durum kurumların bir başarısızlığı mı, yoksa en başından beri vaat ettiklerini sunamadıklarının bir kanıtı mı?

Lea Ypi: İkisinin birleşimi diyebilirim. Bu kurumların her zaman sömürgeci kalıpların ve belirli bir ekonomik sistemin hizmetinde olduğu ve zengin ülkelerdeki elitleri dünyanın yoksul kesimlerine karşı koruduğu söylenir. Bu doğru bir anlatıdır ancak bu kurumlar, aynı zamanda liberalizmin dışlayıcı eğilimlerini dengeleme çabalarının da bir sonucudur. Bunlar, evrensel özgürlük vaadini tam olarak gerçekleştiremeseler de bu özgürlüğü yayma mücadelesinin bir parçasıydılar.

Şu an tanık olduğumuz çöküşü genellikle sadece jeopolitik terimlerle; yani Çin’in yükselişi veya ABD ile Avrupa arasındaki krizler üzerinden okuma eğilimindeyiz. Oysa karşımızdaki asıl tablo, ideolojik bir kırılmanın tetiklediği jeopolitik bir çatışmadır. Bir başka deyişle, ulus devletin mutlak üstünlüğünü savunan sağcı bir dünya görüşünün şahlanışını izliyoruz. Bu bakış açısı; etno-merkezci, etno-milliyetçi bir temele dayanıyor ve odağına ‘kozmopolit liberal elitlerin’ eleştirisini yerleştiriyor.

Bu fenomene Avrupa’dan Orta Doğu’ya, ABD’ye kadar her yerde rastlamak mümkün. Sağ cenahın paylaştığı ortak ideolojik zemin şu: ‘Güçlü olan haklıdır; güç sahipleri dilediğini yapar, zayıflar ise payına düşen acıya katlanmak zorunda kalır.

MD: Küresel sağda ideolojik olarak yeni bir şey mi doğuyor? Yoksa sağ her zamanki gibiydi de sadece şimdi cesaretlenip dizginlerinden mi boşaldı?

LY: İki dünya savaşı arasındaki dönemde, faşizmin yükseldiği yıllardaki liberal kozmopolit elit eleştirisine çok benziyor. Birçok kişi faşizmi sadece muhafazakârlık sanıyor ama faşizmin, dünyanın nasıl olması gerektiğine dair kurucu bir anlayışı var. Faşizm, Birinci Dünya Savaşı ve ekonomik krizden sonra zaten var olan o liberal enternasyonalizm eleştirisine sahip çıkıyor.

Şu anki fark, bu eleştirinin liberal kapitalizme ve küreselleşmeye yönelik “hegemonik” eleştiri haline gelmiş olmasıdır. Savaşlar arası dönemde, statükoya karşı sınıfsal bir perspektiften gelen sol eleştiri de mevcuttu. Bugün ise mevcut düzene yönelik eleştiriler ezici bir çoğunlukla sağdan geliyor. Ana akım sol ise kendi kapitalizm eleştirisini yeniden inşa etmekte zorlanıyor.

MD: Muhafazakârlık ile faşizm arasındaki farkı biraz daha açabilir misiniz?

LY: Bu bir yöntem farkıdır. Faşizm bir tür “devrimci muhafazakârlıktır.” Statükodan kopuşun çok daha radikal olması gerektiğini düşünür çünkü statükoyu liberal varsayımlara çok bağlı görür. Muhafazakârlık ise daha reformist bir yol izler. Geleneksel değerlere ve geleneklere bağlıdır ama dünyayı yıkıp ulus, medeniyet üstünlüğü veya ırksal homojenlik vizyonuna göre onu yeniden kurma fikrine o kadar kapılmaz.

Muhafazakârlık liberal düzenle daha çok uzlaşırken faşizm çok daha yıkıcı ve “yaratıcı” bir enerjiye sahiptir. Faşizmin özünde, güç ve ahlak arasındaki ilişkiye dair Nietzscheci bir anlayış vardır. Bu, liberal evrenselcilikten çok farklıdır. Faşizm, gücün kendi kendini haklı çıkardığına ve buna aykırı ahlaki iddiaların sadece zayıfların şikâyetleri olduğuna inanır.

MD: Trumpizmin yükselişi ya da Viktor Orbán ve Jair Bolsonaro gibi isimler, yükselen bir faşizm dalgasının kanıtı mı sizce?

LY: Hepsi farklı çıkmazlardan doğuyor. Orbán, Doğu Avrupa’da liberal kozmopolitizmin başarısızlığından ve 90’ların “şok terapisinden” çıkmıştır. Trump ve Bolsonaro ise kendi tarihlerinden süzülüp gelmişlerdir. Ancak başlangıçları ne kadar farklı olursa olsun, tüm bu yörüngeler daha “ütopik bir faşizm” yönünde birleşiyor gibi görünüyor.

MAGA’nın başlangıçta faşist olduğunu düşünmüyorum. Orada bir radikalleşme süreci işliyor. Bu hareketlerin, neden vaatlerini gerçekleştiremediklerini açıklamak için ütopik bir vizyona ihtiyaçları var. İktidarda olmanıza rağmen fiyatlar neden hala bu kadar yüksek? Seçmenlerinizi oyalamak için her geçen gün daha dışlayıcı bir hiyerarşi ütopyasına, yani ideolojik bir hedef saptırmaya ihtiyacınız oluyor.

MD: Geçenlerde Amerikan siyasetinde küçük bir skandal okumuştum: Miami Genç Cumhuriyetçiler grubunun sohbet kayıtları sızdı. Üniversiteli sağcı gençler, ezoterik Hitlerci Julius Evola ve Heinrich Himmler’in “Agartha” kavramı (ezoterik, gizemli faşist konseptler) hakkında memeler paylaşıyorlardı. Dediğiniz gibi, bunun MAGA’nın DNA’sında olduğunu sanmıyorum. Bu kesinlikle ideolojik bir tırmanış.

LY: Kesinlikle. Son kitabım için 1920 ve 30’larda faşizmin yükselişini incelerken benzer bir ideolojik tırmanış gördüm. Bugün Hitler ve Nazileri düşündüğümüzde doğrudan zirve noktasına, yani Holokost ve toplama kamplarına odaklanıyoruz. Fakat Hitler’in iktidarının ilk yıllarında, ondan endişe eden liberaller şöyle diyordu: “Bakın, Yahudi karşıtı yazılarını kaldırttı, çünkü tabanının çok ileri gittiğini anladı.” İnsanlar kendi kendilerini “Göründüğü kadar kötü değil” diyerek rahatlatıyordu. Nazi Almanyası’nda bile olaylar geliştikçe şekillenen bir taviz verme ve geri çekilme diyalektiği vardı.

MD: Almanya’da faşizmin tırmanışını inceleyip sıradan insanların kendilerini nasıl “kaynayan kazandaki ıstakozlar” gibi bulduklarını görmekten daha ürkütücü bir şey yok sanırım. Savaşlar arası dönemle bugünkü paralellikler hakkında ne düşünüyorsunuz?

LY: Gerçek paralellikler olduğunu düşünüyorum. Sağcı faşist tırmanış, liberal kapitalist krize verilen bir yanıttır. Bu 20’lerde de böyleydi, şimdi de böyle. Tarih birebir tekerrür etmez ama sağın yükselişini, bir yanda sosyal demokrasinin, diğer yanda liberal kapitalizmin başarısızlıklarına verilmiş bir tepki olarak okuyabiliriz.

MD: Ama o dönemde güçlü bir sol vardı, bugün ise (tartışılır ama) pek yok.

LY: Hem evet hem hayır. İspanya İç Savaşı, gerçek bir sol enternasyonalizmin görüldüğü son andı. Ondan sonra sol hem sosyalist hem de sosyal demokrat kanadıyla ulus devlete hapsoldu. Bu haliyle de, özünde sınır ötesi olan mevcut krize yeterli bir cevap üretemez. Bugün solun eksikliği, kapitalizm eleştirisini nereye taşıyacağına dair net bir vizyonu olan geniş, uluslararası bir cephe kuramamasıdır.

MD: Bu sırada sağ, çok etkili bir şekilde birbirine kenetlenmiş uluslararası bir proje örüyor gibi görünüyor.

LY: Evet ve bunu henüz iktidara gelmeden yapmaya başladılar. Steve Bannon’ı ve Avrupa ile Amerika’daki çeşitli sağ hareketleri birbirine bağlamadaki rolünü düşünün. Ulus ve devlet ideolojisi etrafında zaten geniş bir sınır ötesi hareketlilik vardı. Onlar, “kapitalizm sınır ötesidir, dolayısıyla ona sağdan getirilecek her eleştiri de sınır ötesi olmalıdır” diyordu. Bu isimler gezip ağlar kurdular; düşünce kuruluşları, haber platformları ve bağlayıcı figürler… İktidar olmayı beklemiyorlardı.

MD: Solun bunu başaramamasının sebebi nedir?

LY: Kapitalizm eleştirisinin bir “sınıf projesi” olarak terk edilmesi. Elimizde çevreci sol, feminist sol, ırkçılık karşıtı sol var ve evrenselciliğe yönelik öyle bir eleştiri gelişti ki, bu kimlik temelli mücadeleleri tek bir vizyonda birleştirmek zorlaştı. Paradoksal bir şekilde sol, sağın çatışmaları anlama biçimi olan “kültüralist” yaklaşımı miras aldı. Meseleyi sadece ırkçılık veya cinsiyet üzerinden tartışıp, bu eleştirileri daha geniş bir üretim biçimi eleştirisine oturtamıyorlar.

Solun asıl eksikliği “alternatif bir kozmopolitizm.” 90’ların sonu ve 2000’lerin başında İtalya’da öğrenciyken “başka bir küreselleşme mümkün” diyen hareketin (alter-globalization) yükseldiği zamandı. Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumu vardı. Ancak bu hareket, neoliberalizmin “başka bir siyasete gerek yok, sadece doğru politikalara ihtiyaç var” diyen hegemonyası tarafından boğuldu.

Sokaklarda olan bizler, Soğuk Savaş’ın bittiğini ve başka bir alternatif olmadığını anlamayan “romantik aptallar” olarak görülüyorduk. Kaybettiğimiz şey buydu ve şimdi geri kazanmaya çalıştığımız şey de bu.

MD: Sol, haklı sebeplerle ulus devlete hep şüpheyle yaklaştı. Ancak yakın tarihte güçsüzlerin sesini duyurabildiği mecra çoğunlukla burası oldu. Ulus devletin kurtarılacak bir yanı var mı?

Lea Ypi: Pragmatik olarak evet çünkü ulus devlet cebri gücün merkezidir. Gücü ele geçirmek ve kullanmak istiyorsanız, nerede olduğunu bilmeniz gerekir. Aksi takdirde toplumsal mücadele “her yerde ve hiçbir yerde” kalır.

Fakat insanların ulus devlete bu kadar umut bağlamasının nedeni, 1920 ve 30’larda “ulusun imparatorluğa karşı” olmasıydı. Milliyetçilik o dönemde demokratik temsili olmayan imparatorluklara, kiliselere ve monarşilere karşı ilerici bir güçtü. Lenin ve Luxemburg gibi isimlerin yazılarında ilerici olarak sunulmasının nedeni buydu.

Ama artık imparatorluklar bitti. Ulus devletin kendisi artık eski düzenin bir temsilcisi. Milliyetçilik artık en “makul” halinde bile ilerici değil, sadece “ötekinin” dışlanmasıdır. İnsanlar “etnik milliyetçilik” ile “sivil milliyetçilik” arasında ayrım yapmak istiyor ama sonuçta bir sınır varsa, içeridekiler ve dışarıdakiler arasında bir fark vardır. Bu kaçınılmaz olarak dışlayıcıdır. Artık farklı bir dönemdeyiz ve farklı bir analize ihtiyacımız var.

MD: Bu noktada, göç konusunda ciddi kaygıları olan bir kamuoyuna karşı sol kendini nasıl konumlandırmalı?

LY: Öncelikle söylemi, göçün “ahlakileştirilmesinden” kurtarmalıyız. Solun tartışmaları genelde şöyle ilerliyor: “Sınırlar keyfidir, seyahat özgürlüğü temel haktır, insanlar neden serbestçe dolaşamasın?” Bu o kadar ahlaki bir seviyede tartışılıyor ki, göçmenlerin liberal savunusuyla sol savunusu arasındaki farkı anlamak zorlaşıyor.

Göç, ancak Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e doğru olan asimetrik güç ilişkileri içinde gerçekleştiğinde bir “sorun” olarak görülüyor. Kimse Kanada’dan ABD’ye veya Avustralya’dan İngiltere’ye göçten endişe etmiyor. Göçten sadece geniş güç asimetrilerini yansıttığında endişeleniyoruz. Ve bu asimetriler savaşların, ekonomik krizlerin ve çevresel yıkımların sonucudur.

Göç bir sebep değil, sonuçtur. Eğer sorunu gerçekten çözmek istiyorsanız, nedenlerine müdahale etmelisiniz. İşte Sağın burada bir cevabı yok. “Başkalarının pahasına kendi ülkemizi yeniden büyük yapacağız” demek, sadece dünyada daha fazla savaş, daha fazla kriz ve daha fazla felaket dolayısıyla da daha fazla göç getirir.

Sınıf boyutunu öne çıkarmak da çok önemli. Sınırlar bazıları için hiç bu kadar açık, bazıları içinse hiç bu kadar kapalı olmamıştı. Hatta sağın iktidarda olduğu yerlerde bile. Trump, zincirlenmiş insanların sınır dışı edilme görüntülerini paylaşırken, bir yandan da Rus oligarkların yatırımcı vizesi almasının ne kadar kolay olduğuyla övünüyordu.

“Altın vizeler”, yatırım yoluyla vatandaşlık programları… Sağ, zenginler için sınırları açmaya dünden razı. Eğer asıl endişe kültürel bir karma ve entegrasyonsa, neden aynı kültürel geçmişten gelen biri için göç bu kadar zorken diğeri için bu kadar kolay? Göç bir kültür değil, sınıf meselesidir.

MD: Siz 1989 civarında büyüdünüz ve anılarınızda bu dönemi zafer dolu bir zamandan ziyade oldukça muğlak bir dönüm noktası olarak anlatıyorsunuz. Post-komünist deneyimden bugünkü istikrarsızlık hakkında düşünebileceğimiz faydalı şeyler çıkar mı?

LY: 1990’ların geçiş dönemi literatüründe ilginç bir kavram vardır: “Üçlü geçiş.” Eski komünist ülkeler aynı anda hem piyasa ekonomisi kurmak, hem meşruiyet yapılarına sahip demokratik devletler inşa etmek, hem de toprak sorunlarını (Yugoslavya veya Sovyetler Birliği gibi çok uluslu birimlerdeki milliyetçi çatışmalar) çözmek zorundaydı. Akademisyenler bu üçünün aynı anda olamayacağını çünkü bu toplumlarda aracı kurumların (sendikalar, canlı bir sivil toplum, gerçek partiler) olmadığını söylüyordu.

İlginç olan şu ki; insanlar bunu sanki Batı sabit duruyormuş gibi söylüyorlardı. Batı’nın en iyi dönemini (sosyal demokrasinin altın çağı, piyasalar üzerindeki kısıtlamalar, kitlesel üye partileri) referans alıp Doğu’nun buna yetişmesi gerektiğini savunuyorlardı. Oysa onlar bu tartışmaları yaparken, o referans aldıkları aracı kurumlar Batı’da bir bir yıkılıyordu. Thatcher ve Reagan dönemiydi; sendikalar yok ediliyor, partiler “kartel partilere” dönüşüyordu. Doğu’nun yönelmesi gereken her şey Batı’da kaybediliyordu.

Batı sosyal demokrasisinin kazanımlarını işçi hareketine değil de liberalizme mal eden ideolojik bir operasyon yapılıyordu. Aynı anda işçi hareketi yok ediliyordu. İşçi hareketinin başardığı her şeyin kredisini, o başarıyı mümkün kılan yapıları yıkarak topluyorlardı. Doğu için öngörülen o durum (ekonomik başarısızlıkları gizlemek için kültürel meseleleri kullanan otoriter sağcı liderler) sonunda hem Doğu’da hem de Batı’da yaşandı. Yani geçiş Doğu’dan Batı’ya değil, Batı’dan Doğu’ya doğru oldu.

MD: Novara Media‘da Aaron Bastani ile yaptığınız söyleşiden bir anektod paylaşmak istiyorum: Ailenizin komünizm döneminde uğradığı zulüm ve buna rağmen sonrasında sosyalist değerlere bağlı kalmaya devam etmeleri. Amerikalıların bu konuda duyduğu tek şey şudur: “Ailem komünizm altında yaşadı, zulüm gördü ve ben size bunun asla yürümeyeceğini söyleyecek yetkinlikteyim.” Ancak pek çok sosyalist de komünizm altında zulüm gördü ve sosyalist değerlere bağlılıklarını korudu. Ailenizde bu süreç nasıl işledi?

LY: Büyükbabam bir sosyal demokrattı ve bu yüzden Arnavutluk’un komünist yönetimi tarafından zulme uğradı. Ancak 1920’lerin ve 30’ların sosyal demokratı, bugünkü anlamımızdan farklıydı. O dönemin sosyal demokratları demokrasi ile kapitalizmin bağdaşabileceğini düşünmüyorlardı. Sosyal demokrasi, kökenlerinde bugün ona atfettiğimizden çok daha radikal bir projeydi.

O dönemde sosyal demokratlar ve komünistler arasındaki tek gerçek fark devrim ve dolayısıyla “öncü” ile halk arasındaki ilişkiydi. Bernstein ve Luxemburg arasındaki büyük tartışma yöntem üzerineydi (reform mu devrim mi?), ama hedefler aynıydı. Temel varsayım şuydu: Gerçek bir demokrasi istiyorsanız, kapitalizmi dizginlemeli ve nihayetinde aşmalısınız.

Arnavutluk gibi yerlerde, sosyalizm inşa etme projesi, imparatorluğun çöküşünden bir ulus devlet çıkarma projesiyle birleşti. Bu da sosyalizmin demokratik araçlarla kurulmadığı anlamına geliyordu. Ortaya garip bir hibrit çıktı: Piyasalar üzerinde kontrol vardı ama işleyen bir kamusal alan, demokratik meşruiyet veya parti içi demokrasi yoktu. Bazı önemli ölçütlere göre sosyalistti ama aynı zamanda çizginin dışına çıkan sosyalistlere ve sosyal demokratlara karşı bile çok baskıcıydı.

Buna karşılık, demokratik bir sosyalizm hayal edebiliriz. Sosyalist bir anayasaya ve farklı türde sosyalist partilere sahip bir sosyalist devlet mümkündür. Hatta çok partili bir sistem meşruiyet ve hesap verebilirlik açısından gerçekten güçlü yardımcıdır. Öyleyse neden Arnavutluk gibi örneklerle tipleştirilen o çok dar sosyalizm anlayışını “tek tanım” olarak kabul ediyoruz, hem de devlet sosyalistleri tarafından bastırılan tüm o alternatif sosyalistlere rağmen?

İnsanlar bazen bana kendi ailemi önemsemediğimi ima ediyor. Ama ailemi önemsemek, neden büyükbabamın her zaman haksız bulduğu tarafa geçmemi gerektirsin ki? O her zaman sorunun kapitalizm olduğunu düşündü. Arnavutluk’taki komünizm altında acı çekmiş olması, kapitalizmin bir sorun olmaktan çıktığı anlamına gelmiyordu. Köklerime sadık kalmak, sosyalizmin ne olduğunu düşmanlarının tanımlamasına izin vermemek demektir.

MD: Sanırım yeni sosyalistler bazen bu noktada kafa karışıklığı yaşıyor. Kendi kapitalizm eleştirilerini oluşturdular ve şimdi dünya iki rakip kampa ayrılmış gibi görünüyor, onlar da doğru tarafta olmak istiyorlar. Bu tabloyu nüanslandırmak kritik önemde.

LY: Doğru; gerçekte solu yeniden inşa etmek için 20. yüzyılın her iki başarısızlığıyla da hesaplaşmak gerekiyor: Devlet sosyalizminin başarısızlığı ve sosyal demokrasinin ulus devlet kökenli versiyonunun başarısızlığı. Devlet sosyalizmi, ulus devlete bağlılığı, demokrasi eksikliği ve seyahat, örgütlenme, ifade özgürlüğü gibi “birinci kuşak” özgürlükleri ihmal etmesi yüzünden başarısız oldu. “Öyle yapmaları gerekiyordu, o yüzden sorun yok” diyemezsiniz. Sosyalizm her zaman eşitlikle ilgiliydi ama sadece eşitlikle ilgili değildi; her zaman aynı zamanda özgürlükle ilgiliydi.

Aynı zamanda sosyal demokratların kapitalizmle nasıl uzlaştıkları ve bunun 90’lardaki neoliberalizm dalgalarına nasıl yol açtığı konusunda da çok eleştirel olmalıyız. Her iki başarısızlık da ulus devlete göbekten bağlı. Alternatif bir yol her ikisinden de ders almalı. Bir yanda kapitalizm eleştirisini, diğer yanda ulus devlet eleştirisini geri kazanmalıyız. Ulus devlet, sınır ötesi sermaye (Kuzey ve Güney arasında işleyen, emperyalizm ve küresel kaynak çatışmaları yaratan sermaye) eleştirisiyle bağdaşmayan meşruiyet yapılarına ihtiyaç duyar.

MD: İran’daki olaylar sürerken aklınızdan neler geçiyor?

LY: Savaş; siyasi ve ekonomik krize “kendi ülkeni yeniden büyük yapma” sözüyle yanıt verme eğiliminin mantıklı sonucudur. Ulus devlet etrafında inşa edilen bir dünya görüşü, zorunlu olarak dünyanın güçlülere ait olduğu ve güçlülerin kendilerine uymayan her şeyi yok etme hakkına sahip olduğu fikri üzerine kuruludur. Savaş, bu mantığın uç noktasına taşınmış halidir.

Fakat bu İran meselesinde asıl ilginç olan, ABD’nin bunu ahlaki olarak meşrulaştırma ihtiyacı bile duymaması. Irak Savaşı’nı düşündüğünüzde, liberal enternasyonalistler bunun uluslararası normlar ve adaletle ilgili olduğunu açıklamak için büyük çaba sarf etmişlerdi. Ulus devletin ötesinde bir gerekçelendirme ihtiyacı vardı. Mantık sadece çıplak güçten ibaret değildi. Şimdiyse bu ihtiyacın çok azaldığını görüyoruz.

MD: Bu durum, liberal kurumsalcılığın zayıflığını yansıtıyor gibi. Belki de sağın, liberal düzenin etik değerlerine hiç başvurmadan, doğrudan kendi şartlarıyla savaş yürütebildiği bir noktaya vardık.

LY: Evet. Ancak pasifistliği (barışçılığı) savunurken, bunu sadece “liberal uluslararası düzene saygı duymalıyız” temelinde yapmamak önemli, çünkü o düzen zaten her zaman kusurlu ve asimetrikti. Gerçek bir barışçılık ancak her iki sorun da aşıldığında mümkündür: Bir yanda kapitalizm, diğer yanda sosyalist bir dünyanın gerçekleşmesinin önündeki engel olarak ulus devlet. Mevcut kurumları sadece şu anki halleriyle savunmakla sınırlı kalmayan bir uluslararası kurumlar vizyonu var.

Gelecek için on maddelik bir program sunabilir miyim bilmiyorum. Mevcut zamanın analizi ve geçmişte neyin yanlış gittiğinin eleştirisiyle başlarsınız, oradan da bu eleştiriyi ileriye taşıyacak demokratik kurumları inşa edersiniz. Ama bunun mutlaka “alternatif bir kozmopolitizm” biçimini alması gerektiğini düşünüyorum. Küreselleşmiş dünyadaki çatışmaları anlamlandırmanın en tutarlı yolu budur.

İlayda Zorlu için Kadıköy’de yapılan eylemde 79 gözaltı

Polis babasının tabancasından çıkan kurşunla hayatını kaybeden İlayda Zorlu için İstanbul’da gençlik örgütlerinin çağrısıyla Süreyya Operası önünde düzenlenen eyleme polis müdahale etti.

Hatay’da aile evinde polis babasının beylik tabancasından çıkan kurşunla yaşamını yitiren Karadeniz Teknik Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü öğrencisi İlayda Zorlu için İstanbul, İzmir ve Ankara’da eylem yapıldı.

İstanbul’da gençlik örgütlerinin çağrısıyla Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde düzenlenen eylem polis ablukasına alındı.

Eyleme katılan gençler, çevik kuvvet ekiplerinin sert müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. Eylem alanındaki gençlerden 79’u polis araçlarına götürülerek gözaltına alındı.

Gençlerin gözaltına alınmasının ardından halk polislere tepki gösterdi.

Ankara’daki eylemde de çok sayıda kişi gözaltına alındı

Evrensel’in haberine göre, Ankara’da gençlik örgütlerinin Yüksel Caddesi’nde düzenlediği basın açıklamasına polis biber gazıyla müdahale etti ve çok sayıda genç gözaltına alındı.

3 şehirde yapılan basın açıklamalarında, Zorlu’nun polis tarafından eylemlere katıldığı yönünde ailesinin sürekli arandığı ve bu durumun aile içinde baskı ve tehditlere yol açtığı ifade edildi.

Avukatlar: “Kötü muameleye yönelik beyanlarımız ifade tutanağına geçirilmedi”

Kadıköy’de gözaltına alınan 79 kişinin durumunu takip eden avukatların aktardığına göre, Vatan Emniyet’e götürülen gençlerin ifade işlemleri gece 2.30’da başladı.

Vatan Emniyet önünde açıklama yapan avukatlar, ifade veren gençlerin ve avukatlarının kolluk memurlarının uyguladıkları kötü muameleye yönelik beyanlarının ifade işlemi sırasında sorumlu olan polis memurları tarafından ifade tutanaklarına geçirilmediğini belirtti. Avukatların ifade tutanaklarına itiraz etmesinin ardından ifade işlemlerinin durdurulduğu ve gözaltına alınan kişilerin sağlık durumuna dair görüşmek isteyen avukatların görüşme taleplerinin reddedildiği aktarıldı.

Avukatlar, kritik durumda olduğunu düşündükleri 3 kişiyle görüşebildiklerini ve 3 kişinin bedenlerinde çeşitli morluklar ve darp izleri olduğunu belirtti.

İfade işlemlerinin durması ardından gençler savcılığa sevk edildi. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve TCK 301 (Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini ile devletin kurum ve organlarını aşağılama) kapsamında ifadeleri alınacak gençlerin bugün öğlen vakitlerinde Anadolu Adliyesi’ne sevk edilmeleri bekleniyor.

Eurovision 2026’da İsrail boykotu: 5 ülke yarışmadan çekildi

Bu sene Viyana’da gerçekleşecek olan 70. Eurovision yarışması; İsrail’in bu sene de yarışmaya katılıyor olması sebebiyle İspanya, Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda tarafından boykot ediliyor.

Bu yıl yetmişincisi düzenlenecek olan Eurovision Şarkı Yarışması, Avusturyalı şarkıcı JJ’nin “Wasted Love” şarkısı ile 2025 yarışmasını kazanmasının ardından Mayıs ayında Viyana’da düzenlenecek.

Birçok ülke, 1973’ten beri Eurovision’a katılan ve dört kez birincilik elde eden İsrail’in bu sene de yarışmaya katılmasını boykot ediyor.

Avrupa Yayın Birliği (EBU), Aralık ayındaki toplantısında İsrail’in yarışmadan çıkarılması konusunu oylamaya sunmayı reddetmişti ve beş ülke – İzlanda, İrlanda, Hollanda, Slovenya ve İspanya – İsrail’in tekrar katılacak olması nedeniyle 2026 Eurovision yarışmasından çekildiklerini açıklamıştı.

Bazı ülkeler, geçen sene Yuval Raphael ile ikinci olan İsrail’in 2025’te kuralları ihlal ettiğini iddia etmişti. EBU’nun yürüttüğü soruşturmanın sonucunda herhangi bir usulsüzlük bulunmadı, ancak katılımcı ülkelerden bazılarının İsrail’e yönelik eleştirilerine yanıt olarak kurallarda değişikliğe gidildiği aktarıldı.

Değiştirilen kurallara göre, artık herkes 20 yerine sadece 10 oy verebilecek ve kamu kurumları dahil hiçbir üçüncü taraf yarışmacı lehine kampanya yapamayacak.

Büyük beşli”den İspanya, Eurovision’daki finansal desteğini geri çekti

İspanya’nın kamu yayın kuruluşu RTVE, yarışmanın tarafsızlık misyonunun “sürdürülemez hale geldiğini” söyleyerek 2026 Eurovision Şarkı Yarışması’nı yayınlamayacağını duyurdu. Bu, İspanya’nın yarışmaya 1961’de katılmaya başlamasından bu yana ilk kez ülkede yarışmanın yayınlanmayacağı anlamına geliyor. İspanya, aynı zamanda yarışmadan finansman desteğini geri çekti.

Eurovision’un “büyük beşli”sinden birisi olarak anılan İspanya, bu sebeple yayın kuruluşları Avrupa Yayın Birliği’ne (EBU) yarışmaya en büyük mali katkıyı sağlayan ülkeler arasında yer alıyor. Büyük beşli arasında İspanya’nın yanı sıra İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya da yer alıyor.

Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda da bu yılki yarışmaya katılmayacaklarını doğruladı.

Hollandalı yayın kuruluşu AVROTROS, Eurovision 2026’yı yayınlamayacaklarını, çünkü Gazze’de yaşanan insani acıların, basın özgürlüğünün bastırılmasının ve siyasi müdahalenin temel değerleriyle bağdaşmadığını belirtmişti.

Anadolu Ajansı muhabirine konuşan Slovenya’nın kamu yayıncısı RTV’nin başkanı Natalija Gorscak, EBU’nun Ukrayna’daki savaşın başlamasından sadece bir hafta sonra Rusya’yı Eurovision’dan men ettiğini, ancak İsrail’i reddetmeye cesaret edemediğini söylemişti.

İrlanda ulusal yayın kuruluşu RTÉ, 2026 Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını ve yarışmayı yayınlamayacağını duyurmuştu. İrlanda Başbakanı Taoiseach Micheal Martin, ulusal yayıncı RTÉ’nin çekilme kararını tam desteklediğini açıklamıştı. Martin, Gazze’deki savaşta sağlık çalışanları ve gazetecilerin olağanüstü cesaret gösterdiğini vurgulayarak boykotun Gazze’de öldürülen gazetecilerle bir dayanışma eylemi olduğunu ifade etmişti.

İzlanda’nın yetkili yayın kuruluşu RUV’un Aralık 2025’te yaptığı açıklamada ülkenin bu seneki Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını duyurmuştu. RUV Genel Müdürü Stefan Eiriksson, mevcut koşullarda Eurovision’a katılmalarının mümkün olmadığını aktarmıştı.

Eurovision 2026’ya 35 ülke katılıyor

EBU, 15 Aralık 2025’te 35 ülkenin Eurovision 2026’ya katılacağını duyurmuştu. Yarışma takvimi şu şekilde:

  • 12 Mayıs: Birinci Yarı Final’de Moldova, İsveç, Hırvatistan, Yunanistan, Portekiz, Gürcistan, Finlandiya, Karadağ, Estonya, İsrail, Belçika, Litvanya, San Marino, Polonya ve Sırbistan yarışacak.
  • 14 Mayıs: İkinci Yarı Final’de Bulgaristan, Azerbaycan, Romanya, Çekya, Ermenistan, İsviçre, Kıbrıs, Letonya, Danimarka, Avustralya, Ukrayna, Arnavutluk, Malta, Norveç ve Lüksemburg sahne alacak.
  • 16 Mayıs: her yarı finalden gelen 10’ar ülke; ev sahibi olan Avusturya, Fransa ve Look Mum No Computer’ın “Eins, Zwei, Drei” şarkısıyla katılan Birleşik Krallık ile Büyük Final’de buluşacak.

Eurovision’a katılan ülkelerin çoğu Avrupa’dan, fakat Avustralya 2015’te Eurovision’un 60. yıl dönümü kutlamalarına davet edildikten sonra her yıl yarışmalara katılmaya başladı. Buna rağmen kurallara göre, Avustralya’nın kazanması durumunda yarışmaya ev sahipliği yapamaz.

İren Dicle Aytaç: “Çatlı” filmi, tehlikeli bir zihniyet inşası getirir

Dr. İren Dicle Aytaç, “Çatlı” filminde hayatı anlatılan Abdullah Çatlı figürünün tarihsel gerçeklikten koparılarak tek taraflı kahraman olarak sunulmasının tehlikeli bir zihniyet inşasına yol açtığını belirtti.

Türkiye’nin yakın dönem tarihinde faili meçhul cinayetler, uyuşturucu ticareti ve mafya-çete faaliyetleri ile anılan Abdullah Çatlı, bu sefer sinemada vizyona giren bir filmle gündemde.

1978 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi yedi gencin ve Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in öldürülmesi, Maraş Katliamı, 1 Mayıs 1977 Katliamı gibi pek çok olayda ismi ön plana çıkan Abdullah Çatlı, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde 3 Kasım 1996’da yaşanan trafik kazasında ölü bulunmuştu. Eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Çatlı ile ilişkisi olan Gonca Us’un da hayatını kaybettiği ve dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın ise yaralandığı Susurluk olayı ile devlet-mafya-siyaset ilişkileri açısından tartışmaların odağına oturan Çatlı’nın Ülkü Ocakları ve Kontrgerilla örgütlenmeleri ile ilişkili olduğu da kamuoyu tarafından biliniyordu.

“Çatlı” adıyla vizyona giren filmdeki karakter anlatısı, özellikle geçen hafta Urfa ve Maraş’ta yaşanan silahlı şiddet olaylarına dair bu tür anlatıların etkisini de tartışmaya açtı.

Radyo, televizyon ve sinema alanında çalışmalar yürüten akademisyen Dr. İren Dicle Aytaç, son dönemde artan şiddet olaylarının ışığında “Çatlı” filmini ve film aracılığıyla amaçlananları, toplumsal hafıza sinemacılığını ve sinemanın toplumsal barış inşasındaki rolünü değerlendirdi. Aytaç, “Bu tarz filmler gerçekçi değil mitik anlatılardır, dahası ‘gerçeklik’ iddiası bu mitselliği görünmez kılarak da güçlendirir” dedi.

Dr. Aytaç: Popüler kültürdeki kahramanlık anlatıları şiddeti idealleştiriyor

Sağlıklı bir toplumun inşası için öncelikle adalet ve eşitlik duygusuna ihtiyaç olduğunu vurgulayan Dr. İren Dicle Aytaç, toplumsal hafızanın onarıcı kaynaklardan beslenmesi gerektiğini ifade etti. Ancak Aytaç’a göre, popüler kültür ve sinemadaki yansımaları bu sağlıklı zihniyetten giderek uzaklaşıyor.

Aytaç, Abdullah Çatlı gibi tartışmalı figürlerin tarihsel bağlamından koparılarak tek boyutlu kahramanlar olarak sunulmasının tehlikeli bir zihniyet inşasına yol açtığını belirtti:

“Çatlı gibi tartışmalı figürleri tarihsel bağlamından koparıp tek boyutlu kahramanlar olarak göstermek toplumun tüm kesimleri için tehlikeli bir zihniyet inşası getirir. Bu dil, şiddeti, hukuk dışı faaliyetleri normalleştirmenin, meşrulaştırmanın bile ötesinde idealleştirir ve bu, uzun vadede tüm toplum için bir tehdittir.”

Günümüz kapitalist kültür endüstrisinin ekonomik, siyasal ve sembolik iktidarla iç içe geçen popüler kültür çift yönlü bir işleyişe sahip olduğunu söyleyen Aytaç, bu endüstrinin iktidar ilişkilerini pekiştirerek bu ilişkilere meşruiyet kazandırdığını söyledi:

“Popüler kültür, hem güç ilişkilerini yeniden üretir ve derinleştirir hem de bundan ticari kazanç elde eder ve bir kısır döngü gibi bu sarmalı gittikçe büyütür. Dolayısıyla burada yapılan işleri anlamlandırmak için toplum faydası ya da insanlara istediğini verme gibi farklı retoriklere dayanan bir söylem kullanılsa da esasen ne kamunun gerçek dertleriyle ihtiyaçlarına dair bir kaygının ne de insan haklarına saygılı etik bir bilincin varlığından bahsetmek ne yazık ki mümkün değildir.”

“Bu tarz filmler, gerçekçi değil mitik anlatılardır”

Aytaç’a göre, karakterin geçmişindeki suç kayıtlarının bir “komplo” olarak sunulması ve karakterlere mutlak iyilik atfedilmesi, bu yapımları geçmişle bir yüzleşmeden ziyade mitik anlatılara dönüştürüyor.

Filmin hikayesini 12 Eylül Darbesi’nin ardından ülkesinden ayrı düşmek zorunda kalmış bir “vatanseverin” devletin istihbarat kurumlarının talebiyle Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu’na (ASALA) karşı Avrupa’daki “saha gücü” olarak gerçekleştirdiği operasyonlar üzerine kurduğunu anlatan Aytaç, bu kurmacanın filmdeki “intikam meşrudur” repliği üzerine inşa edildiğini söylüyor:

“Burada Çatlı’nın darbe öncesi sorumlu tutulduğu ülke içi şiddet eylemlerine herhangi bir gönderme bulunmadığı gibi Avrupa’da cezaevine girmesinin nedeni olarak yargılandığı uyuşturucu ticareti ve benzeri suçlar da tamamen onu başka türlü ‘oyun dışına’ itemeyen Avrupalı güçlerin bir komplosu olarak anlatılıyor. Film boyunca ana karaktere ve onunla hareket eden yan karakterlere daima mutlak bir iyilik atfediliyor. Dolayısıyla film tipik aksiyon filmlerinin kurmaca yapısının birebir tekrarına dönüşüyor ve mutlak iyi, asla hata yapmayan, hiçbir zaafı ya da kötü niyeti olmayan, şeref abidesi kahraman anlatılarının tüm kalıplarını bire bir kullanıyor. Dolayısıyla evet filmin tarihsel gerçeklikle veya toplumsal hafızayla yüzleşmeye dair bir bağ kurduğunu söylemek imkânsız. Her ne kadar belli bir döneme, belli bir “gerçeğe” işaret ettiğini söylese de bu tarz filmler gerçekçi değil mitik anlatılardır; dahası “gerçeklik” iddiası bu mitselliği görünmez kılarak da güçlendirir.

Bu tarz tarihten koparılmış kahraman anlatılarının çoğu zaman toplumsal hafızanın bir anti-tezi olarak işleyen ideolojik işlevlerini de unutmamak gerek. Diğer taraftan da bu anlatılar sadece geçmişe dair değildir; şu ana ve geleceğe ilişkin de bir bakış inşa eder. Yani toplumun iyiye, kötüye, adalete, hukuka, normlara, ulusal ve uluslararası dünya düzenine ilişkin kavrayışının hem bir göstergesi hem de oluşturucusu olarak önemli bir işleve sahiptir.”

Şiddet estetik bir unsura dönüşüyor

Sinemanın görsel ve işitsel araçlarla izleyiciyi manipüle ettiğini belirten Aytaç, uluslararası film endüstrisinde ve ana akım aksiyon filmlerinde, manipülatif çekim teknikleri ve duyguları tetikleyen müzik kullanımı gibi teknik boyutlarla şiddetin estetik bir unsura dönüştüğünü vurguladı. İzleyicinin kahramanla özdeşleşmeye çağrıldığını ve bu süreçte öldürme eyleminin normalleştiğini ifade eden Aytaç, toplumsal hafızaya hizmet edecek bir sinemanın, şiddeti estetikleştirmek yerine yaşananları tarihsel gerçekliğiyle ele alması gerektiğini belirtti:

“Kahramanın her yaptığı doğruymuş gibi yansıtılırsa; çatışmalar, cinayetler ve patlamalar gündelik hayatın bir normali gibi anlaşılmaya başlar. Bunu da göz ardı etmemek gerek. Toplumsal hafızaya hizmet edecek başka bir sinema biçimi ise geçmişi bir aksiyon mitolojisine çeviren ve şiddeti estetize eden bu ana akım kalıpların yerine, olan biteni tarihsel gerçekliğiyle ele alan ve seyirciyi düşünsel, sorgulayıcı bir yaklaşıma davet eden bir anlatıyla mümkündür.”

“Film paramiliter güçleri meşrulaştırıyor”

Bu tür yapımların ırkçı önyargıları tetikleme riski taşıdığına dikkat çeken Aytaç, filmdeki Karabağ gibi siyasi göndermelerin mevcut düşmanlıkları pekiştirebileceğine dair endişelerini dile getirdi. Filmde devlet eliyle paramiliter güçlerin kullanımını meşrulaştıran bu anlayışın hakim olduğunu belirten Aytaç, bu anlayışın kamusal alanda ve medyada yeterince tartışılmamasını sessizliğin bir göstergesi olarak gördüğünü söyleyerek eleştirdi.

Okullara yönelik son dönemde artan saldırıların münferit değil yapısal olduğunu ifade eden İren Dicle Aytaç, gençlerin geleceğe dair umutlarının yok edildiği bir ortamda şiddetin bir “hayatta kalma stratejisi” haline getirildiğini söyledi:

“Fiziksel güce, maddi imkanlara sahip olmak, lüks yaşamak, başkalarından üstün olmak, zarar verme pahasına tahakküm kurabilmek normal ve hatta istenir durum olarak anlatılıyor. Aksi halde ezilmeye mahkûm kalacakları bir dünya tasvir ediliyor. Tüm bunlarla birlikte bir de her yerde şiddeti meşrulaştıran hatta idealleştiren kahraman anlatılarının bombardımanını görüyoruz. Bu kadar sağlıksız bir yerel ve global toplum içinde genç insanların illegal yapılara işgücü olarak konumlandırılması da mutsuz gençlerin şiddete ve intikama yönlenmesi de kolaylaşıyor.”

“Dizilerde silahlı güç idealleştirilse şiddet kaçınılmaz olur”

Fiziksel güce ve tahakküme dayalı kahraman anlatılarının gençleri paramiliter yapılara yönlendirdiğini belirten Aytaç, medya üreticilerinin bu konuda sorumluluk almaktan uzak olduğunu vurguladı:

“Ana akım medya büyük oranda toplumun genelinde var olan eğilimleri takip eder. Yani siz şiddete karşı sağlıklı bir mesafeye sahip bir toplumsanız şiddet içerikli yayınların bu kadar yaygın olması beklenmez. Ancak tabi bu bir döngüdür ve medya şiddeti ne kadar normalleştirirse de toplumda şiddet eylemleri o kadar meşrulaşır ve artar. Bu esasen iktidar ilişkileriyle doğrudan bağlantılı, çok derin ve yapısal bir sorundur. Bir toplumun dizilerinde mafyalar kahraman olabiliyorsa, birilerini öldürerek, silah satarak kazanılan güç ve zenginlik idealleştiriliyorsa burada sınıfsal çelişkilerin de nasıl yeni stratejiyle görünmez kılındığını gözetmek gerekir. Tabii, insanların adil ve eşitlikçi bir dünyaya ve topluma dair bir beklentilerinin, umutlarının, inançlarının kalmaması şiddeti körükleyen en önemli unsurlardan.”

Aytaç’a göre, şiddet sarmalından çıkış, ancak daha adil ve eşit bir toplum talebinin yaratılmasıyla mümkün olabilir.

Abdullah Çatlı kimdir?

Abdullah Çatlı, 1 Haziran 1956’da Nevşehir’de doğdu. Çatlı, 1977 yılında Ankara Ülkü Ocakları İl Başkanı ve 1978 yılında Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaparak siyasete girdi. Ancak bu siyasi kariyer; bombalamalardan silahlı saldırılara, insan kaçırmadan cinayetlere kadar uzanan ağır suç iddialarıyla iç içe geçti. 1978’de akademisyen Bedrettin Cömert’in öldürülmesiyle ilgili Sakarya’da yakalanmasına rağmen kısa sürede serbest bırakılan Çatlı’nın, aynı yıl 7 TİP’li öğrencinin katledildiği Bahçelievler Katliamı’nın planlayıcısı ve ana sorumlusu olduğu ortaya çıktı. Bu vahim olayla ilgili tutuklama kararı ve uluslararası seviyede aranmasını sağlayan Kırmızı Bülten, ancak olaydan yıllar sonra, 1982’de çıkarılabildi.

Abdi İpekçi suikastçısı Mehmet Ali Ağca’nın hapishaneden kaçırılmasında da kilit rol oynadığı iddia edilen Abdullah Çatlı, 12 Eylül darbesinin ardından yurt dışına kaçarak Avrupa ülkelerinde yaşamaya başladı. Bu süreçte Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile resmi temaslar kurduğu yıllar sonra belgelerle kanıtlanan Çatlı, 1984’te Fransa’da yakalanıp hapse atılsa da 1990’da İsviçre’deki Bostadel Cezaevi’nden firar etmeyi başardı. 1993’te sahte pasaportla Türkiye’ye dönen, adı Papa II. Jean Paul suikastı gibi küresel çapta olaylarla da anılan Çatlı’nın yaşamı, 3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen o meşhur trafik kazasıyla son buldu. Kazada eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Çatlı ile ilişkisi olan Gonca Us hayatını kaybetti, dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın ise yaralı kurtuldu.

Kazanın ardından araçtaki kişilerin kimlikleri öğrenilince devlet, mafya ve siyaset arasındaki karanlık ilişkileri ortaya çıkardığı için derin devlet, kontrgerilla yapılanmaları ve Kürt iş insanlarına yönelik faili meçhul cinayetler gibi birçok durumla ilişkilendirilen isimler gündeme geldi.

Gemlik Yürüyüşü’ne katılan Sebahat Tuncel: İktidarı göreve davet ediyoruz

Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Sebahat Tuncel, Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin sonlandırılması ve Kürt sorununun demokratik çözümünü yapacakları ‘Gemlik Yürüyüşü’ ile gündeme getireceklerini belirtti.

Van’dan Gemlik’e yürümek üzere yola çıkan Barış Anneleri. Kaynak: Yeni Yaşam

Özgür Kadın Hareketi (TJA), Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin son bulmasını talep etmek amacıyla 19 Nisan’da Bursa’nın Gemlik ilçesinde bir yürüyüş gerçekleştirecek. “Kadın zamanı, özgürlük ve özgür Önderlikle buluşma zamanıdır” sloganıyla düzenlenecek olan etkinlik için TJA üyesi kadınlar, bir süredir bulundukları şehirlerde, mahalle ve ev ziyaretleriyle bütün kadınlara ve bütün kimliklere yürüyüşe katılım çağrısı yapıyor.

Yürüyüşe katılacak olan TJA aktivisti Sebahat Tuncel “Gemlik üzerinden hem Batı’ya seslenmek hem de çözümün ana muhatabı olan Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekmek istiyoruz” dedi.

Sebahat Tuncel: İmralı artık Barış Adası olarak anılmalı

Tuncel, Gemlik’teki buluşmaya ilişkin Niha+’ya konuştu.

Tuncel, kuruluşundan bu yana TJA’nın temel mücadele alanlarından birinin her zaman Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü olduğunu belirtti. Gemlik’teki buluşmanın bir kez daha bu çözüme dikkat çekmek ve devleti adım atmaya zorlamak amacıyla gerçekleştirileceğini kaydeden Tuncel, 1 Ekim 2025 tarihinde Ankara’ya yapılan yürüyüşü, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü, Newroz ve 4 Nisan Abdullah Öcalan’ın doğum günü etkinliklerini hatırlattı. Tuncel, Gemlik buluşmasının da ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ diye tarif edilen sürecin bir sonraki adımı olarak nitelendirdi.

Sebahat Tuncel, Gemlik’te buluşmanın İmralı Adası’na yakın olmasının yanında başka stratejik anlamları olduğunu da dile getirdi. Kürt sorununun sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin sorunu olduğunu Batı’ya da duyurmayı hedeflediklerini söyleyen Tuncel, “Gemlik üzerinden hem Batı’ya seslenmek hem de çözümün ana muhatabı olan Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekmek istiyoruz” dedi.

Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve özgürlüklerin önünün açılmasının Kürt sorunun çözümüyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayan Tuncel, çözüm sürecinde müzakere edenlerin koşullarının eşit olması gerektiğini söyledi:

“Müzakere ve diyalog kanalları açık görünse de koşulların eşit olmadığını görüyoruz. Sayın Öcalan hâlâ ağır tecrit koşullarında tutuluyor; görüşlerini toplumla, örgütüyle ve halkla paylaşma imkanından mahrum bırakılıyor. Bu durum barış sürecini sekteye uğratmaktadır. İmralı’nın artık tecrit ve izolasyonla değil, bir ‘Barış Adası’ olarak anılması, barış adasına dönüşmesi gerekir.”

“Savaş politikaları kadına şiddeti de besliyor”

Tuncel, TJA’nın Gemlik’teki buluşma çağrısını yalnızca kadınlara değil bütün demokrasi hareketlerine yaptığını belirterek, Türkiye’de son dönemlerde artan şiddetin savaş politikalarıyla ilgili olduğunu ve barış koşullarının sağlanmasının bu sorunların çözümü için bir adım olacağını ifade etti:

“Biz bu çağrıyı Türkiye’deki demokrasiden yana olan bütün kesimlere yapıyoruz. Bugün Türkiye’de milliyetçi, ırkçı ve dinci söylemlerin kadınlara nefes aldırmadığı bir süreçten geçiyoruz. Maraş ve Siverek’te gördüğümüz gibi çocukların katile dönüştürüldüğü ya da Gülistan Doku örneğinde olduğu gibi kadınların devlet eliyle katledildiği, erkek devlet yargısının kadınların faillerini de cezasız bıraktığı bir sistem var. Bu şiddetin de aslında savaş politikalarından beslendiği tespitini yapıyoruz. O yüzden şiddetsiz bir toplum için barış olmazsa olmazdır.”

Savaş ve çatışma ortamının farklı kimliklerin birbirine temas etmesini engellediğini belirten Tuncel, bütün kesimlerin erkek egemen şiddetin öznesi olduğunu dile getirdi:

“2015’ten bugüne Türkiye’de tüm özgürlüklerin askıya alındığı bir süreç yaşadık. Kürt, Türk, Laz, Süryani, Ezidi veya Alevi fark etmeksizin aynı erkek egemen şiddetin hedefindeyiz. Fakat çatışma ortamında bu kimlikleri kutuplaştırıcı politikalar devreye giriyor. Biz bütün bu mücadele alanlarını da ortaklaştırıyoruz.”

“Siyasetin ve barışın hukuki güvencesi sağlanmalı”

Kalıcı bir barış için artık somut adımların atılma zamanının geldiğini belirten Tuncel’e göre devletin ve parlamentonun sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor:

“Siyasetin ve barışın hukuki güvencesinin sağlanması, demokrasiye geçişi sağlayacak yasaların çıkarılmasını talep ediyoruz. TBMM bünyesindeki komisyon raporlarında belirtilen tespitler var, bunlar hayata geçirilmeli. Umut hakkının, ifade özgürlüğünün ve gerillaların demokratik siyasete katılımının önündeki engellerin kaldırılması ancak yasayla mümkün. İktidar başta olmak üzere bütün siyasi partileri ve parlamentoyu sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz. Şu unutulmamalıdır ki bir halkın önderi özgür değilse o halk özgür değildir aslında.”

Lisa Araz: Kadınlar ve lubunyalar söz sahibi olmalı

Etkinliğe ilişkin Niha+’a konuşan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İstanbul Kadın Meclisi Sözcüsü Lisa Araz ise, bu buluşmayı hem siyasete hem de kadın mücadelesine katkı sunacak bir zemin olarak gördüğünü belirtti. TJA’nın herkesi “Kadın zamanı, özgürlük ve özgür Önderlikle buluşma zamanıdır” şiarıyla Gemlik’te buluşmaya çağırdığını ifade eden Araz, şunları söyledi:

“Bir kadın olarak, Sayın Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlük talebini görünür kılmayı, demokratik siyasetin ve kadın mücadelesinin önünü açmak açısından önemli buluyorum. Bu yürüyüş aynı zamanda kadınların ve lubunyaların barış süreçlerinde asıl söz sahibi olması gerektiğini hatırlatan bir eylemdir. Kalıcı ve gerçek bir çözümün, kadın ve lubunyaların özgürlük mücadelesiyle kesişmesi gerektiğine inanıyoruz. Demokratikleşme ve barış tartışmalarına katkı sağlayan bir zemin oluşturmak için 19 Nisan’da Gemlik’e yürüyeceğiz.”

‘Gemlik Yürüyüşü’ dün Van’da başladı

‘Gemlik Yürüyüşü’ dün Van’da ve bugün Diyarbakır’da başladı. Yarın da İzmir, İstanbul, Kocaeli, Bursa ve başka pek çok şehirden kadınlar taleplerini dile getirmek için yola çıkacak. Etkinlik saat 13.00’te Gemlik’te yapılacak olan açıklamayla sona erecek.

Son üç ayda 432 işçi iş cinayetine kurban gitti

İSİG Meclisi’nin Ocak, Şubat ve Mart’ta yayınladığı iş cinayeti raporlarına göre iş cinayetine kurban giden 432 işçi arasından en az 425’i sendikasızdı.

İş Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin aylık iş cinayeti raporlarına göre, 2026 başından bu yana en az 432 işçinin iş cinayetlerinde öldü. Mart ayında yayınlanan raporda, güncel verilere göre Ocak ayında 155, Şubat ayında 129, Mart ayında ise 148 iş cinayeti gözlemlendiği ifade edildi.

İSİG meclisi Mart ayı raporuna BİRTEK-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in serbest bırakılmasını isteyerek başladı.

Üç aylık verilerde öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Ocak, Şubat ve Mart aylarını kapsayan verilerde göre ölen işçilerin yaklaşık olarak yüzde 98.6 (432 işçiden en az 425’i) kadarı sendikasız.
  • İSİG’in verilerine göre, son üç ayda da en çok iş cinayetinin görüldüğü işkolunun inşaat, ikinci olarak da taşımacılık oldu. 2026 başından bu yana inşaat işkolunda en az 89 ölüm, taşımacılık işkolunda ise 67 ölüm olduğu aktarıldı.
  • İş cinayetlerine kurban giden 432 işçi arasından en az 25’i kadın, en az 25’inin ise göçmen olduğu aktarıldı. İş cinayetlerinde ölen 0-17 yaş çocuk sayısı ise 12.
  • Son üç ayda ölen işçilerin yaklaşık yarısının 30-49 yaş aralığında olduğu biliniyor.
  • Şubat ve Mart aylarında yaşanan iş cinayetlerinde en çok görülen ölüm sebebi trafik/servis kazası olurken Ocak ayında ise öne çıkan sebep ezilme oldu. Son üç ayda en çok görülen ölüm sebepleri sırasıyla trafik/servis kazası, yüksekten düşme, ezilme/göçük altında kalma ve kalp krizi veya beyin kanaması oldu.
  • Son üç ayda İstanbul’da gerçekleşen iş cinayetleri sayısı 52, Antalya’da gerçekleşenlerin sayısı ise 25. En çok iş cinayetlerinin gerçekleştiği şehirler İstanbul ve Antalya olarak öne çıktı.

2026’nın İlk 3 Ayında İş Cinayetleri

432
Toplam ölüm
%98.6
Sendikasız
89
İnşaat
67
Taşımacılık

Aylara göre iş cinayetleri

Ocak 155
Şubat 129
Mart 148

Öne çıkan veriler

425
En az sendikasız işçi ölümü
25
En az kadın işçi
25
En az göçmen işçi
12
0-17 yaş çocuk işçi

Yaş aralıklarına göre ölümler (3 ay toplamı)

6
0-14 yaş
6
15-17 yaş
74
18-29 yaş
195
30-49 yaş
104
50-64 yaş
19
65+ yaş

İşkolları

İnşaat 89
Taşımacılık 67

Şehirlere göre öne çıkan tablo

İstanbul 52
Antalya 25

Ölüm nedenleri

Trafik / servis kazası
Yüksekten düşme
Ezilme / göçük
Kalp krizi / beyin kanaması

Bir buçuk yılın ardından Bekaert işçileri yeniden grevde

Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden sonuç alamayan ve 1,5 yıldır yetki tartışmaları nedeniyle sözleşmesiz çalıştırılan Bekaert işçileri, patronun düşük zam dayatmasına karşı grev pankartını asarak üretimi durdurdu.

Sabancı Holding bünyesindeki Beksa ile iş ortağı olan Bekaert’ın İzmit ve Kartepe fabrikalarında yaşanan işçi hakları ihlallerine karşı tepkiler sürüyor. Özçelik-İş Sendikası ile işveren arasında yürütülen Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde uzlaşma sağlanamaması üzerine, işçiler bu sabah itibarıyla greve çıktı. 3 Nisan’da alınan grev kararının ardından yapılan son görüşmelerden de sonuç çıkmaması, üretimin tamamen durmasına neden oldu.

Sabah erken saatlerde fabrika önünde toplanarak üretimi durduran işçiler grev pankartlarını asarken Özçelik-İş Sendikası Genel Başkanı Yunus Değirmenci ise yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Biz anlaşmanın sağlanması için elimizden gelen her şeyi yaptık fakat sonuç alamadık. Bu grev, 15 aydır süren hukuki süreci uzatanların, bu süreci bilerek sürüncemede bırakanların ve buna destek olanların eseridir.

Biz, siz işçilerin desteği ile yetki sürecini tamamladık. Sizden aldığımız güç ile bu mücadeleyi kazandık. Ardından bölge başkanlığımızla oturup hem önümüzdeki sürece dair hem de geçmişte hak edip alamadığımız haklarımız için bir taslak hazırladık. O taslak, işçilerin ve Özçelik-İş Sendikası’nın namusudur. Biz, o taslağa sahip çıkmak için buradayız.”

Sosyalist örgütler dayanışmayı büyütüyor

Siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri de Bekaert işçileri ile dayanışma gösteriyor.

Milas’taki holding talanını ifşa ettiği için tutuklanan Başaran Aksu’nun genel başkanı olduğu Umut Sendikası (UMUT-SEN), yetki krizi nedeniyle 20 aydır sözleşmesiz çalıştırılan Bekaert işçilerinin yanında olduğunu açıklarken; Emek Partisi(EMEP) de greve çıkan işçileri ziyaret etti.

Patronun düşük ücret dayatmasına karşı greve çıkan işçilerin taleplerinin karşılanması gerektiğini söyleyen EMEP Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz, işçilerin haklı taleplerinin yanında olduklarını vurguladı.

Neler olmuştu?

Metal ve endüstriyel alanlarda 45 ülkede faaliyet gösteren Bekaert’in Kocaeli’deki tesislerinde sendikal süreçler farklı kulvarlarda ilerliyor. Şirketin İzmit fabrikasında DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası örgütlüyken Kartepe fabrikasında ise HAK-İŞ Konfederasyonu’na bağlı Özçelik-İş Sendikası yetkili olarak bulunuyor. 2022 yılının Temmuz ayında başlayan Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde tarafların anlaşma sağlayamaması üzerine her iki sendika da 13 Aralık 2022 saat 13.00 itibarıyla uygulanmak üzere grev kararı almıştı.

Ancak grevin başlamasına yalnızca 10 saat kala, Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete ’de yayımlanan kararname ile Bekaert fabrikalarındaki grevler “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelendi. Bu yasaklama kararı karşısında sendikalar farklı tutumlar sergiledi. Birleşik Metal-İş üyesi işçiler erteleme kararını tanımayarak grevlerini sürdürme kararı alırken, HAK-İŞ’e bağlı Özçelik-İş ise grev yasağı kararının iptali için Danıştay’a başvurarak hukuki süreç başlattı.

Birçok sendika ve siyasi partinin tepki gösterdiği bu grev yasağını tanımayarak mücadeleyi sürdüren işçiler, 18 günün sonunda grevin kazanımla sonuçlandığını duyurmuştu. İşçiler %50’lik zam dayatmasına karşı %85’e yakın zam ve sosyal haklarda %100 artış ile üretime dönse de işverenin bunu kabullenmesi kolay olmadı.

Sözleşmesiz çalıştırılan işçilere yönelik baskılar arttı

Ayrı şirketler halinde üretim yapan fabrikaları birleştirme kararı alan Sabancı Holding’e bağlı Beksa yönetimi, Birleşik Metal-İş’in yetkili olduğu Bekaert İzmit Çelik Kord Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’ni kapatarak fabrikaları Özçelik-İş’in yetkili olduğu şirkette birleştirdi. Bunun üzerine Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş sendikaları arasında 1,5 yıla yakın bir yetki davası sürdü.

Bu süreçte toplu sözleşmesiz çalıştırılan işçilere yönelik baskılar daha da arttı. Sendikal hakları fiilen askıya alınan işçilerin fabrikadaki temsilcileri işten çıkartıldı, soyunma odalarına ise kameralar konuldu.

Dava sonucunda yetkili sendika konumuna gelen Özçelik-İş’in oturduğu toplu sözleşme masasında da mağduriyetler giderilemedi. Mevcut tabloda işveren 3 yıllık sözleşme ve %68 zam teklif ederken, sendika ise 2 yıllık sözleşme ve %140 artış talep etti. Dün gece gerçekleşen son görüşmede de anlaşmanın sağlanamaması üzerine greve çıkan işçiler, sendikal haklardan mahrum edilerek çalıştırıldıkları bir buçuk yıllık kaybın telafi edilmesini de istiyor.

Budapeşte Pride: “Kuir karşıtı yasalar iptal edilebilir”

Viktor Orbán’ın muhafazakar yönetiminin sona ermesiyle Macaristan’da yeni bir dönem başlarken seçimlerde çoğunluğu elde eden Péter Magyar ve Tisza Partisi’nin LGBTİ+ hakları konusundaki sessizliği soru işaretleri yarattı. Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik: En acil talebimiz toplanma ve yürüyüş hakkının iadesi.”

Kaynak: Budapeşte Pride

12 Nisan’da Macaristan’da yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda olan Viktor Orbán’ın aşırı sağcı Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) partisi gücünü kaybetti. Başlangıçta Orbán’a yakın olan ancak daha sonra Fidesz’den ayrılarak merkez sağ bir tutum benimseyen Péter Magyar ve TISZA (Saygı ve Özgürlük Partisi) partisi ise seçimden zaferle çıktı.

Seçim sonuçlarına göre, oyların neredeyse tamamı sayılmışken TISZA, 199 üyeli parlamentoda 138 sandalye kazandı. 133 sandalyenin aşılması, Tisza’nın anayasayı değiştirmek için yeterli çoğunluğa ulaştığını gösteriyor.

Nisan 2026’daki seçim yenilgisine kadar 16 yıl boyunca Macaristan Başbakanı olarak görev yapan Viktor Orbán, LGBTİ+ topluluğunu hedef alan bir dizi yasa ve politikayı hayata geçirmesiyle gündeme gelmişti.

  • Orbán, 2012 yılında anayasanın sadece iki cinsiyeti tanıdığına dair bir değişiklik yapmıştı. 2020’de bu düzenleme, eşcinsel çiftlerin evlat edinmesini fiilen yasaklayacak şekilde sertleştirildi.
  • Haziran 2021’de “çocukları koruma” maskesi altında kabul edilen Çocuk Koruma Yasası (LXXIX sayılı Yasa), LGBTİ+’ları çocuk istismarcılarıyla bir tutmaktadır. Bu mevzuat; eğitim, medya ve reklam alanlarında 18 yaş altındaki küçüklere eşcinselliğin veya cinsiyet değiştirmenin “tasvir edilmesini veya teşvik edilmesini” yasaklamaktadır. Yasa, LGBTQ+ içeriği gösteren televizyon programlarını ve LGBTİ+ temaları içeren kitapları kısıtlamaktadır. Ek olarak, Mart 2025’te Orbán hükümeti, LGBTİ+ Onur yürüyüşlerini fiilen yasaklayan ve katılımcıların tespiti için yüz tanıma teknolojisinin kullanılmasına izin veren bir yasayı kabul etmişti.

Budapeşte Pride: “En acil mesele toplanma hakkının iadesidir”

Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik, Macaristan seçimlerinin ardından Budapeşte Pride’ın taleplerini aktardı. Majercsik, Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının çöküşünü, Macaristan’ın hukuk devletine dönüşü için açılan bir yol olarak tanımladı: “LGBTQ+ hakları da dahil olmak üzere insan hakları olmadan adil ve dürüst bir demokrasi var olamaz.”

Majercsik, üçte iki çoğunlukla Orbán hükümeti tarafından çıkarılan tüm LGBTİ+ karşıtı yasaların yürürlükten kaldırılabileceğini belirtti:

“En acil mesele, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının iadesidir. 27 Haziran’da Budapeşte Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştireceğimiz için bu durum özellikle aciliyet arz ediyor. Ancak bunun da ötesinde, önceki hükümet anayasaya işlenmiş çok sayıda kuir karşıtı yasa çıkardı. Üçte iki çoğunlukla bunlar da iptal edilebilir.”

“Magyar’ın LGBTQ+ hakları konusundaki tutumunu bilmiyoruz”

Majercsik, Péter Magyar’ın seçildiği TISZA Partisi’nin programında LGBTİ+ topluluğundan hiç bahsedilmediğini belirtti:

“Kamuoyuna yaptığı konuşmalarda, 13 Nisan’daki uluslararası basın toplantısında belirttiği gibi, ‘yasaları çiğnemedikleri sürece herkesin istediği kişiyi sevmekte özgür olduğunu’ söylerken oldukça muğlak ifadeler kullanıyor. Maalesef bu ifadelerden, eşcinsel çiftlerin evlenmesine ve evlat edinmesine izin verecek bir yasal düzenleme yapma niyetinde olup olmadığını anlamak imkansız. Ayrıca yasal cinsiyet ve isim değişikliği konusundaki tutumu hakkında da hiçbir şey bilmiyoruz.”

Majercsik, Macaristan’daki LGBTİ+ topluluğunun şu anda korku, rahatlama, güvensizlik ve umudu aynı anda hissettiğini belirtti. Bu karmaşık duyguların nedenlerini ise şöyle sıraladı:

“TISZA Partisi’nin programında LGBTQ+ topluluğundan bahsedilmiyor, Péter Magyar bu konuda muğlak konuşuyor, ayrıca Viktor Orbán geçen yıl Onur yürüyüşlerini yasaklamaya niyetlendiğinde o dönem Magyar sessiz kalmıştı ve LGBTQ+’lar için sesini yükseltmemişti.”

İnsanların artık tahammülü kalmadı

Majercsik, geçen yıl Budapeşte’deki Onur Yürüyüşü’ne 300.000’den fazla kişinin katıldığını, önceki yürüyüşlerdeki 35.000 katılımcı sayısıyla kıyaslandığında bunun tüm zamanların rekoru sayılabileceğini söyledi. Majercsik, geçen seneki katılımcı sayılarının, açıkça insanların haklarının yok sayılmasına tahammülleri kalmadığını gösterdiğini ifade etti:

“2025 yılında halk, iktidardakilere temel haklarının sarsılmasına artık müsamaha göstermeyeceklerine dair net bir mesaj verdi ve toplanma hakkının herkese ait olduğunu ilan etti. Geçen yılki Onur Yürüyüşü, Orbán rejiminin devrilmesinde kritik bir rol oynadı: İnsanların artık yettiğini ve değişim istediklerini ifade etmek için devasa sayılarda bir araya geldiği kilit etkinliklerden biriydi.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.