Taliban’ın 5. yılında yeni yasa

Afganistan’da erkekler kadınların “yöneticisi” sayılıyor

Afganistan’da 5 yıldır iktidarda olan Taliban yönetimi, liderleri Hibetullah Ahundzade’ye itaatin zorunlu olduğunu ilan eden ve cihat konusundaki karar yetkisini yalnızca ona veren yeni bir yasa yayımladı. Yasada erkek, kadının “yöneticisi” olarak tanımlanıyor ve kadınlara kocalarını “mutlu etmeleri” ve kendilerine yaptıkları iyilikler için teşekkür etmeleri de emrediliyor.

*Fotoğraf: AWNA

Taliban Adalet Bakanlığı, 16 Ağustos Pazar günü “Nisab-e Muballighin” (Tebliğciler Müfredatı) başlıklı yeni yasa yayımladı. Ahundzade tarafından onaylanan ve altı bölümden oluşan belge, himayeleri altındaki kadınları Taliban’ın belirlediği örtünme kurallarına uymaya zorlamakla yükümlü tutuluyor. Yasada ayrıca erkek “kadının yöneticisi” olarak tanımlanırken, kadınların kocalarını “mutlu etmeleri” gerektiği belirtiliyor.

Adalet Bakanlığı 16 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, Taliban lideri Hibetullah Ahundzade’nin onayının ardından “Tebliğciler Müfredatı”nın bir giriş ve altı bölümden oluşacak şekilde yürürlüğe girdiğini ve resmi gazetede yayımlandığını belirtti.

Yasa, dini yükümlülükler ve ibadetlerden cihada, Taliban liderine itaate, evlilik ve kadınların haklarına ve başörtüsüne kadar birçok konuyu ele alıyor.

Evlilik ve kadınlara ilişkin düzenlemeler

“Koca ve kadının hakları” başlıklı bölümde kadınlardan, “şeriata ilişkin konularda” kocalarına itaat etmeleri isteniyor. Yasada erkek, kadının “yöneticisi” olarak tanımlanıyor ve kadınlara kocalarını “mutlu etmeleri” ve kendilerine yaptıkları iyilikler için teşekkür etmeleri emrediliyor. Buna karşılık kocalar, eşlerinin yiyecek, giysi ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak ve mehirlerini ödemekle yükümlü tutuluyor.

Yasa, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesine izin verirken, erkeklerin eşleri arasında “adil davranması” gerektiğini belirtiyor.

“Kadınların genel hakları” başlıklı bölümde ise hiç kimsenin kadına zulmetmemesi veya onu zorlamaması gerektiği belirtiliyor. Evlilik sırasında yetişkin kadının rızasının gerekli olduğu ifade edilirken, bir kadının anlaşmazlığı çözmek amacıyla “baad” olarak başka bir aileye verilmemesi gerektiği kaydediliyor.

*Baad, bir anlaşmazlık veya suçun bedeli olarak kadın ya da kız çocuklarının başka bir aileye verilmesi anlamına geliyor.

Yasaya göre dul bir kadın, ölen kocasının erkek kardeşiyle evlenmek zorunda değil. Dul kadının yeniden evlendiği eşinden mehir alma hakkının bulunduğu ve kadının kocasının, çocuklarının, babasının ve diğer akrabalarının mal varlıkları üzerinde miras hakkına sahip olduğu ifade ediliyor.

Müfredatın “örtünme ve başörtüsü” başlıklı bölümünde erkekler, himayeleri altındaki kadınları yabancı erkeklerin yanında Taliban’ın belirlediği örtünme kurallarına uymaya zorlamakla yükümlü tutuluyor.

Cihat ve itaate teşvik

Yeni müfredatın temel başlıklarından biri de cihat. Burada cihat, dini mücadele veya silahlı dini savaş anlamına gelebilen bir kavram olarak kullanılıyor.

Taliban’ın din görevlilerine, halka cihadın tanımını, amacını ve faziletlerini öğretmeleri ve bir mücahidin sahip olması gereken nitelikleri ve davranışları anlatmaları talimatı veriliyor. Din görevlilerinden ayrıca insanları cihada hazırlanmaya ve savaşçılara destek vermeye teşvik etmeleri isteniyor.

Belgede cihat sırasında yaralanmak veya öldürülmek bir “fazilet” olarak tanımlanıyor ve din görevlilerine insanları “şehadete” teşvik etmeleri talimatı veriliyor. Müfredat ayrıca namaz, oruç, abdest, gusül, hac, zekât ve öşür gibi dini ibadetlerin halka öğretilmesini öngörüyor. Bazı dini yükümlülüklerin yerine getirilmemesi durumunda karşılaşılacak cezalar konusunda da insanların uyarılması isteniyor.

Yasa, Taliban’ın en üst düzey liderine itaati zorunlu kılıyor. Belgede, emir “salih bir kişi olmasa dahi” ona itaat etmenin zorunlu olduğu belirtiliyor. Cihatla ilgili konularda yetkinin “İmam (Müminlerin Emiri)” olarak tanımlanan lidere ait olduğu ve hiç kimsenin emirle istişare etmeden ve onun onayını almadan bu konularda harekete geçmemesi gerektiği ifade ediliyor.

Taliban’ın kadın karşıtı yasaları

Bu düzenleme, Taliban’ın iktidara gelişinin beşinci yıl dönümünde gündeme geliyor. Çok sayıda insan hakları kuruluşu ve Birleşmiş Milletler, Taliban’a kadınlar ve kız çocuklarına yönelik kısıtlamaları kaldırması ve onların haklarına saygı göstermesi çağrısında bulunuyor.

Taliban yönetimi tarafından kadınların ve kız çocuklarının eğitim ve istihdamına getirilen kısıtlamalar, medya özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ve katı toplumsal düzenlemeler, Taliban’ın beş yıllık bilançosunun arasında yer alıyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde ortaöğretim ve yükseköğretime erişimi engellenmiş durumda. Kadınlar çalışma hayatı ve kamusal yaşama katılım konusunda da ağır kısıtlamalarla karşı karşıya. Bu uygulamalar Afganistan içinde ve uluslararası alanda geniş çaplı eleştirilere neden oluyor.

Taliban daha önce de kadınların özel ve toplumsal yaşamının çok sayıda alanını hedef alan yasa ve kararnameler çıkarmıştı. 2024 yılında onaylanarak resmi gazetede yayımlanan “İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırma Yasası”, kadınların kıyafetleri, kamusal alandaki varlıkları, sesleri, hareket özgürlükleri ve yanlarında mahrem bir erkek bulunması gibi konularda kapsamlı düzenlemeler getirmişti. Yasa ayrıca “kötülük” olarak nitelendirilen davranışlara karşı müdahale etmek üzere ahlak polisi görevlilerine çeşitli yetkiler tanımıştı.

2026 yılında ise “Eşlerin Ayrılmasına İlişkin Yönetmelik” gündeme gelmişti. Taliban yetkilileri, belgenin aile içi anlaşmazlıklar ve eşlerin ayrılma taleplerini değerlendiren hakimlere rehberlik etmek amacıyla hazırlandığını belirtmişti. Birleşmiş Milletler Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA), belgede çocuk yaşta evlilik ve kadınların evlilikte rızası da dahil olmak üzere bazı olası sonuçlara ilişkin endişelerini dile getirmişti.

Bunun yanı sıra, Taliban’ın yargı kurumlarında uygulanmak üzere gönderdiği “Taliban Mahkemeleri Ceza Usul ve Esasları” da insan hakları kuruluşlarının eleştirilerine maruz kaldı. Kuruluşlar, belgede yer alan keyfi cezalar, temel özgürlüklerin ihlali ve adil yargılanma hakkına ilişkin sorunlara dikkat çekti.

Taliban yönetiminde kadına yönelik kısıtlamalar: 2021–2026 kronolojisi

Ağustos 2021’de iktidara gelen Taliban, bugüne kadar kadın ve kızları hedef alan onlarca kararname çıkardı. Çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı.

2021

Ağustos 2021

Karma eğitime yasak getirildi, erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi yasaklandı. Ortaöğretim düzeyinde kız öğrencilerin okula dönüşü fiilen engellendi.

Eylül 2021

Kadın İşleri Bakanlığı lağvedildi, yerine Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Bakanlığı kuruldu. Meslek sahibi kadınlara “bir sonraki duyuruya kadar” evde kalmaları emredildi.

Aralık 2021

Kadınların mahremsiz (erkek vasi) 72 km’den uzun mesafeye seyahat etmesi yasaklandı. Toplu taşıma araçları bu direktifi uygulamakla yükümlü kılındı.

2022

Mart 2022

Kadınların mahremsiz yurt dışına çıkışı yasaklandı. Okul açılışı ilan edildikten yalnızca birkaç saat sonra kız okulları yeniden kapatıldı, 7. sınıf ve üzeri kız öğrencilerin okullarına kesin yasak getirildi.

Mayıs 2022

Kadınların dışarıda göz hariç tüm vücutlarını örten burka giymesi zorunlu hale getirildi. Mahremsiz toplu taşıma kullanımı yasaklandı, ehliyetin kadınlara verilmesi durduruldu.

Temmuz 2022

Kadın çalışanlara maaş alabilmek için erkek akrabalarını işe göndermeleri teklif edildi. Uçuş görevlisi kadınlar işten çıkarıldı.

Ağustos 2022

Kadınlara yönelik ahlak polisi teşkilatı kuruldu. Üniversitelerde sınıf ayrımı kesinleşti, kadın öğrencilerin okul içinde yüzlerini kapatmaları emredildi.

Kasım 2022

Kadınların halka açık spor salonları, hamamlar, parklar ve eğlence parklarına girişi yasaklandı.

Aralık 2022

Kadınların üniversiteye girişi tamamen yasaklandı. Uluslararası ve yerel STK’larda kadın çalışanlar işten çıkarıldı, aksi takdirde kuruluşların lisanslarının iptal edileceği açıklandı. Bunun üzerine Save The Children, the Norwegian Refugee Council ve CARE gibi bazı uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmaları durduruldu.

2023

Mart 2023

Cumhuriyet dönemi mahkemelerince verilen binlerce boşanma kararı geçersiz sayıldı.

Nisan 2023

BM ajanslarında çalışan Afgan kadınlara yasak getirildi. Herat’ta kadınların ve ailelerin bahçeli ya da açık alanlı restoranlara girişi yasaklandı.

Temmuz 2023

Güzellik salonları kapatıldı, ülke genelinde binlerce kadın bu kararla işini yitirdi.

Ekim 2023

Kandahar’da kabul edilebilir tek örtünme biçiminin burka olduğu okullara yazılı olarak bildirildi.

2024

Mart 2024

Taliban lideri Akhundzada, kadınların alenen recmedilmesinin yeniden uygulamaya konulacağını açıkladı.

Ağustos 2024

“Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Kanunu” yürürlüğe girdi (35 madde). Mevcut tüm kısıtlamalar resmileştirildi, kadınların sesi “mahrem olmayan” erkeklerin yanında alenen duyulamaz hale getirildi. Kadın ve erkeklerin birbirine bakması yasaklandı. Bakanlığa yargı denetimi olmaksızın gözaltı ve cezalandırma yetkisi tanındı.

Aralık 2024

Kadınların hemşirelik ve ebelik okumalarına yasak getirildi. Üniversitelerdeki kadın idari personelin işine son verilmesi için üniversitelere yazılı talimat gönderildi.

2025

Ocak 2025

Uluslararası Ceza Mahkemesi, Taliban lideri Akhundzada ve Baş Yargıç Haqqani hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Kasım 2025

Afgan kadınların BM ajanslarında çalışması tamamen yasaklandı. İran sınırında kadın doktor ve ebelerin hasta kabul etmesi, personelin başörtüsü gerekçesiyle durduruldu.

2026

Ocak 2026

Yeni Ceza Usul Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Kocaların eşlerini, kırık kemik ya da açık yara oluşturmamak koşuluyla, dövmesini meşrulaştıran maddeler içeriyor. Söz konusu yönetmelik üç bölüm, on başlık ve 119 maddeden oluşuyor. Yönetmelik özellikle “golam” (köle) kavramını kullanarak kadınlara, çocuklara yönelik şiddeti yasallaştırıyor.

Mayıs 2026

Adalet bakanlığının 18 No’lu Kararnamesi ile ergenliğe girmiş bir kızın nikaha sessiz kalması evlilik onayı sayılabilir hale getirildi. Yeni ceza kanunu, kadınların kocasının izni olmadan akrabaları ziyaret etmesini suç saydı.

Haziran 2026

Laghman ve Nangarhar illerinde esnafa, mahremsiz alışveriş yapmaya gelen kadınlara satış yapmamaları, aksi takdirde dükkanlarının kapatılacağı ve kendilerinin tutuklanacağı bildirildi.

Not: BM Kadın Birimi verilerine göre Ağustos 2021’den bu yana çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı. Kronoloji, BM Kadın Birimi, Human Rights Watch, Wikipedia ve Hasht-e Subh (8am.media) kaynaklarından derlendi.

Kaynak: AWNA, KabulNow

Batı Şeria'da şiddetin durdurulması için yeni çağrı

Papa 14. Leo: Barış, iki devletli çözümle mümkün

Papa 14. Leo, uluslararası topluma seslenerek iki devletli çözüm için harekete geçme çağrısında bulundu.

Papa 14. Leo, Foto: CNS photo/Vatican Media

Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri ve Vatikan Devlet Başkanı Papa 14. Leo, 16 Ağustos Pazar günü (bugün) geleneksel Angelus duasının ardından yaptığı konuşmada Batı Şeria’da Filistinlilere dönük şiddet eylemlerine son verilmesi gerektiği çağrısını yineledi.

Vatikan’ın yayın organı olan Vatican News‘in aktardıklarına göre, bölgede Filistin halkına karşı süregelen saldırıların durdurulması gerektiğini belirten 14. Leo, adil ve kalıcı bir barışın iki devletli çözümle mümkün olacağını ve uluslararası toplumun bu yönde somut adımlar atması gerektiğini ifade etti.

Vatikan’dan geçmişte de benzer çağrılar

Papa 14. Leo, geçmişte de Filistin’de yaşanan saldırılar hakkında açıklamalarda bulunmuştu. Eylül 2025’te Gazze halkına “en derin yakınlığını” dile getiren Papa, Filistinlilerin korku içinde ve kabul edilemez koşullarda hayatta kalmaya çalıştıklarını, kendi topraklarından zorla sürüldüklerini söylemiş ve ateşkes, rehinelerin serbest bırakılması ve uluslararası hukuka uyulması çağrısı yapmıştı.

Başpiskopos Gabriele Caccia da Temmuz 2025’te Birleşmiş Milletler’deki (BM) konuşmasında bugünküne (16 Ağustos) benzer bir vurgu yapmıştı. Ayrıca Vatikan’ın dönemin BM Daimi Gözlemcisi, aynı yıl içerisinde bu tutumu tekrar yineleyerek İsrail ile Filistin’in tanınmış sınırlar içerisinde barış ve güvenlik içinde bir arada yaşamasının hedeflenmesinin gerektiğini, kalıcı ilerlemenin güç kullanarak değil diyalog ile sağlanabileceğini belirtmişti.

İrlandalı düşünür Holloway'den Öcalan'a mektup

Holloway: “Sen dünya için bir umutsun”

Holloway’den Öcalan’a: “Kitaplarını okuduk, şimdi yüzünü görmek, sesini duymak istiyoruz.”

John Holloway, Foto: X/@_Civak_saz1

İrlandalı Marksist düşünür John Holloway, Abdullah Öcalan için bir mektup kaleme aldı. “Sen dünya için bir umutsun” başlıklı mektubunda Holloway, “Seninki bir umut şarkısı, bu karanlığı giderek artan dünyada bizim çaresizce ihtiyaç duyduğumuz umut” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti’ne teslim edilen mektubun tamamı şöyle:

“Sevgili Abdullah Öcalan,

Şimdi şarkını yüksek sesle ve berrak bir biçimde söyle. Uzun yıllardır güzel şarkılar söylüyorsun, ama bu, kafese kapatılmış bir kuşun şarkısıydı. Artık kafesinden çıkıp ağaçların tepelerinden, çatıların üzerinden, bütün dünyayı dolduracak bir şarkı söylemelisin. Kitaplarını okuduk, şimdi yüzünü görmek, sesini duymak istiyoruz.

Seninki bir umut şarkısı, bu karanlığı giderek artan dünyada bizim çaresizce ihtiyaç duyduğumuz umut. Kürt halkı için umut, ama bundan çok daha fazlası. Devletlere bölünmenin anlamsız ve barbarca biçimiyle trajik bir şekilde parçalanmış Ortadoğu için umut. Oysa yaşamın ortaklaşa akmasına izin verilse pek çok şey çözülebilir. Dünya için de umut, kadınların köleliğinin geçmişin acı bir hatırası olarak kalacağı, bitkilerin, hayvanların ve diğer yaşam biçimlerinin saygıyla ele alınacağı başka yaşam biçimlerinin önünü açan bir umut.

Umut şarkısı aynı zamanda bir reddediş şarkısıdır. Anlamı şudur: ‘Hayır, kabul etmeyeceğiz.’ Egemenlerin vahşetini, savaşın anlamsız gaddarlığını, paranın yıkıcı saltanatını, cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın şiddetini kabul etmeyeceğiz. Hayır, yeter; artık daha fazlasını kabul etmeyeceğiz.

Umut şarkısı dünyanın acısını söyler. Hapsedilmenin acısını, işkencenin, ayrımcılığın, aşağılanmanın ve sömürünün acısını. Yaratabileceğimiz onca şeyin engellenmesinin, hayal kırıklığının acısını; hayatın nasıl olması gerektiğine hep birlikte, ortaklaşa karar verdiğimiz zenginlik içindeki bir dünyaya ulaşamamanın acısını.

Söylediğin şarkının gücü, kafesinin parmaklıklarını eğip büküyor. Biz, seni hayranlıkla izleyenler, seni özgür görmek, sesini duymak istiyoruz. Özgürlük için söylediğin şarkının bütün dünyada yankılanmasını istiyoruz. Elbette bir dengbêj şarkısı bu: Umudu, reddedişi, acıyı ve komünal yaşamı bir araya getiren bir şarkı.

Derin bir hayranlıkla, yakında özgür olmanı umuyorum.”

John Holloway kimdir?

1947’de İrlanda’nın Dublin kentinde doğan John Holloway, hukuk, siyaset bilimi ve sosyoloji alanlarındaki çalışmalarıyla bilinen Marksist bir düşünürdür. 1968’de Cambridge Üniversitesi’ni bitiren Holloway, sonrasında Avrupa Koleji’nde çalışmalarına devam etti. Doktorasını 1975’te Edinburgh Üniversitesi’nde siyaset bilimi dalında tamamladı. Holloway, Edinburgh’da çeyrek yüzyıla yakın süre ders verirken devlet, sermaye ve sınıf mücadelesi gibi kavramları merkeze alan araştırmalar yürüttü. İlerleyen yıllarda ağırlığını Meksika’ya veren Holloway, 1993’ten itibaren Benemérita Universidad Autónoma de Puebla’da görev yaparak toplumsal hareketler, özerklik ve kapitalizme karşı direniş biçimleri üzerine yoğunlaştı.

Holloway, Meksika’da Zapatista hareketiyle yakınlık kurarken Açık Marksizm olarak anılan bilinen yaklaşımın temsilcilerindendir. Holloway ayrıca, geleneksel solun kalıplarını sorgulayan, tabandan gelen yaratıcı direnişi ve özgürleşmeyi merkeze koyan bir entelektüel geleneğin temsilcilerinden biridir. 2002’de yayımlanan İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek adlı çalışmasında devrimci dönüşümü devlet aygıtını ele geçirmeye bağlamayan Holloway’e göre göre asıl değişim, insanların günlük yaşamlarında tahakküme karşı açtıkları özerk ve kolektif gedikler aracılığıyla filizlenir. Holloway bu fikri, Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak adlı eserlerinde daha da ileri taşıyarak mevcut toplumsal ilişkilerin içinde yeni yaşam biçimlerinin kurulabileceğini savunmaktadır.

Kaynak: Mezopotamya Ajansı

Gençlik örgütleri üniversitelerde yeni dönemi nasıl karşılıyor?

Barınma krizi, geçim sıkıntısı, akademik nitelik kaybı, soruşturmalar… Üniversiteler yeni döneme bu ağır eleştirilerin gölgesinde giriyor.

Fotograf: Ali Dinç

Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçlarının açıklanmasının ardından sınava girenler üniversite ve bölüm tercihlerini yaptı.

Üniversitelere ilk kez gidecek olanları bundan önceki senelerde olduğu gibi, kredi ve yurt yetersizliği, akademik yeterlilik eleştirileri, üniversite içi demokratik mekanizmaların işlememesi, siyasi nedenlerle açılan soruşturmalar gibi gündem maddeleri bekliyor. Üniversiteliler ve üniversitelerde çalışma yürüten gençlik örgütleri, bu eleştirileri yıllardır dile getiriyor ve bunlara karşı mücadele ediyorlar.

Peki, tüm bu eleştirilerin gölgesinde sol-sosyalist gençlik örgütleri yeni dönemi nasıl karşılıyor?

Devrimci Gençlik Dernekleri Üyesi Esma Görmez, Emek Gençliği MYK Üyesi Deniz Tepe ve Gençlik Komiteleri Üyesi Senem Çelik yeni dönem ve beraberinde getirdikleriyle ilgili Niha+’a konuştular.

Görmez: Öğrenciler iş bulamıyor ve geçinemiyor

Devrimci Gençlik Dernekleri Üyesi Esma Görmez

Devrimci Gençlik Dernekleri Üyesi Esma Görmez, üniversite kampüslerinin bilim üretimi ve kültürel gelişim-paylaşım alanı olması gerekirken mevcut ekonomik şartlar ve genel sosyal-kültürel baskılamalar sonucunda güç bela eğitim odaları ve derslik olmakla kalabildiğini söyledi ve “üretilen cüzi miktardaki bilimin” ise mevcut iktidarın propaganda aracı, kültür dayatmalarından ileri gidemediğini savundu.

Öğrencilerin büyük bir kısmının yaşamını idame ettirebilmek için çeşitli işlerde çalışmak zorunda olduğunu belirten Görmez, öğrencilerin üniversitelerine yalnızca ders için gidip derslerinden çıktıktan sonra ya işe ya da iş yorgunluğu atabilmek için evlerine veya yurtlarına yöneldiğini, bir kısmının ise okula sadece sınav dönemlerinde uğrayabildiğini ifade etti:

“Üniversite öğrencileri, okullarında herhangi bir kulüp veya başka sosyal aktivite yapmak için giriştiği alan arayışında bile siyasi ve kültürel uyuşmazlıklar sonucu herhangi bir kazanım elde edemiyor.”

Görmez, üniversitelerin probleminin içinde geçirilen eğitim süreleriyle de sınırlı kalmadığını, üniversitelerden mezun olanların kendilerini devasa bir yedek işçi ordusunun içinde bulduklarını düşünüyor:

“İş bulacak kadar şanslı olan sayılı insan ise kendini insani olmayan çalışma saatleri, yoksulluk sınırının altında maaşlar/ücretlerle karşı karşıya buluyor. İleriye dönük olarak gençlerin geçim dertlerini, çalışma hayatlarındaki zorlu şartlarını, aldıkları ‘asgari’ ücretleri, işyerlerinde karşılaştıkları mobbing/taciz vb. güçlükleri yankılamayı hedeflediğimiz ‘Köle Değiliz’ kampanyamız üzerine yoğunlaşacağız.”

Türkiye’de üniversiteli, işsiz ve çalışan gençlik kesimlerini ayırt etmeden gençlikle doğrudan temaslar ve birebir iletişimler kurarak bu alanda faaliyet göstereceklerini aktaran Görmez “Gençliğin kendi elleriyle kuracağı, ortak sorunlarını haykıracağı, bu sorunlar etrafında yan yana geleceği ve bu düzeni değiştirmek için birlikte omuz omuza mücadele edeceği, kurtuluş alanını hep birlikte örebileceği bir platform kurmayı hedefliyoruz” dedi.

Deniz Tepe: “Akademik ve ekonomik taleplerde birleşelim”

Emek Gençliği MYK Üyesi Deniz Tepe

Emek Gençliği MYK Üyesi Deniz Tepe ise “emperyalist saldırganlığın yayıldığı, yaşam ve çalışma koşullarının ağırlaştığını” belirterek Türkiye’deki iktidarın politikalarını eleştirdi:

“Saray rejiminin bu tabloyu örgütlemek, iktidarını sürdürebilmek üzere baskı ve yasaklar tertiplediği koşulların bir ürünü olarak üniversiteli gençliğin etrafının çevrildiği dört duvarın her bir tuğlası birbiriyle oldukça ilişkili olduğundan birbirinden bağımsız değerlendirmemeliyiz.”

Tepe, üniversiteli gençliğin, egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda hareket eden iktidarın gelecek dönem üniversite planı karşısında, içinde bulunduğu ağır koşulları dünya ve Türkiye’de yaşanan gelişmelerle birlikte ele alarak ekonomik ve akademik talepleri başta olmak üzere ortak bir rota etrafında bir araya gelmesinin geçmişe göre bu dönemde daha önemli olduğunu ifade etti:

“Sermaye ve onun temsilcisi saray rejimi, halihazırda sürdüğü ekonomik, siyasal ve ideolojik programını, başını ABD emperyalizminin çektiği emperyalistlerin pazar ve rekabet kavgasının sonucu olarak işgal ve yağmanın, krizlerin, savaşların içinde yeniden konumlanmaya yönelik hamleleriyle iç içe sürdürmeye devam ediyor.”

Geçim sıkıntısı artarken, eğitimini sürdürebilmek için güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalan yüz binlerce üniversiteli gencin olduğunu söyleyen Tepe, gençlerin en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamayan burslara ve düşük ücretlerin kural haline geldiği yeni kısmi süreli, esnek çalışma modellerine razı edilmek istendiğini belirterek şöyle devam etti:

“Sermaye kesimlerinin ceplerini doldurmak için üniversiteleri ucuz kalifiye emek ihtiyacının karşılandığı ‘Üniversite A.Ş.’ler, eğitimi de bilimsel kıstaslardan arındırıp idealist ögelerle bezeli bir biçimde dizayn ederek hareket eden saray rejiminin sömürü programı karşısında, yan yana gelişlerimizi güçlendirmeliyiz.”

“Bütçe sermayeye değil eğitime ayrılmalı”

Tepe, önümüzdeki dönemde de bütçenin sermayeye değil eğitime ayrılması, burs miktarlarının artırılması, nitelikli beslenme ve barınma koşullarının sağlanması gibi ortak talepler başta olmak üzere parasız eğitim talebi etrafında birleşmeye, mücadele etmeye devam edilmesi gerektiğini savundu.

İktidarın son yıllarda toplumsal desteğini ve meşruiyetini gittikçe yitirdiğini söyleyen Tepe, iktidarın durumu tersine çevirme yolunu “faşist bir rejim inşasını hızlandırmakta”, “emekçilerin ve gençliğin mücadelesini yasaklarla boğmakta” gördüğünü ifade etti.

Üniversitelerde atanmış rektörler eliyle kulüp ve toplulukların kapatılması, öğrencilerin her alanda karar mekanizmalarından dışlanması ve ODTÜ Bahar Şenliği’nde gerçekleşen provokasyonları örnek gösteren Tepe, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Emek Gençliği olarak çağrımız, ‘Demokratik, Özerk Üniversite, Bağımsız ve Demokratik Türkiye’ için kampüslerimizde bir araya gelerek sorunlarımızın çözümünde kullanacağımız mekanizmaları inşa etmek/işlevsel hale getirmek ve emperyalistlere, işbirlikçileri saray rejimine karşı mücadeleyi büyütmek üzere seferber olmaktır.”

Çelik: “Öğrencilerin temel hakları yok sayılıyor”

Gençlik Komiteleri Üyesi Senem Çelik

Gençlik Komiteleri Üyesi Senem Çelik, tüm Türkiye’de olduğu gibi kampüslerde de öğrenci gençlik, işçi sınıfının bir parçası olarak, holdinglerin ve AKP’nin, burjuva sınıfının egemenliğini yeniden üreten saldırılarıyla karşı karşıya olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“Bunun kampüslerdeki çok net tezahürlerine bugüne dek de şahitlik ettik. Üniversitelerin bilim üreten, özgür düşünce alanı niteliğinin tasfiyesinin tamamlanışı ile üniversite yönetimlerinin açıktan sermaye çıkarlarını merkeze aldığı gündemler karşımıza çıkıyor.”

Öğrencilerin yaşam dahil temel haklarının yok sayılarak kâr üzerinden şekillenen eğitim planları ve kampüs yaşamına ilişkin imkanların ve kampüslerin her geçen gün katlanarak ranta açılması gibi örneklerin üniversite olgusunun şirketleşmesi üzerine önemli çıktılar olduğunu söyleyen Çelik, AKP iktidarının artık rıza üretemediğini, 19 Mart eylemleri sürecinde yaratılan “halk isyanı potansiyelinin yarattığı tehdidi” hissettiğini savundu:

“Bulunduğu krizin doğrudan sonucu olarak sıkılaştırmaya ihtiyaç duyduğu zor ve baskı aygıtlarının en sert biçimleri bugün üniversiteli gençliği hedef alıyor. Bu sene içinde karşılaştığımız; üniversitesini, yurttaşlık haklarını ve demokratik taleplerini savunan öğrencilere karşı yoğun soruşturma ve ceza dalgaları; gençlik mücadelesinin devlet kolluğu ve burjuva hukuku tarafından bastırılma çabasının tamamlayıcısı olarak çalışıyor.”

“En büyük sorun örgütsüzlük”

Bu koşullar ve potansiyel içinde gençliğin karşısındaki en büyük sorunu örgütsüzlük olarak görmenin yanlış olmayacağını söyleyen Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye işçi sınıfının tüm düzen araçları ve siyasetine karşı yükselen öfkesi içinde gençliğin, ileri niteliğini bu proleter öfkenin bir parçası hatta doğrudan taşıyıcısı olarak bir araya getirmesi üzerindeki mevzubahis kuşatmanın temelini dolayısıyla tümünü sarsacak tek güç olacaktır.”

Gençliğin bu güce adımlamadığı sürece herhangi bir alandaki baskı koşullarının artışına dair yürütülen her mücadelenin yarım kalacağını ifade eden Çelik, yeni dönemki mücadele hatlarına dair şunları söyledi:

“Yeni dönemde iktidarın içinde bulunduğu bu kriz ve emperyalist paylaşım savaşlarına yapılan hazırlık göz önünde bulundurularak iktidar karşısında yükselecek bir proleter devrimci gücün inşasını amasız fakatsız tek yol olarak görüyoruz. Bugün işçi sınıfının işyerinden, mahallesine tüm toplumsal alanları ve iktidarı yönetecek iradesini güçlendirmek bu yolu var edecek tek şey. Üniversitelerde de gençliğin bu iradeye öncülük edecek ve yaratıcı yöntemlerini geliştirecek deneyimi edinmesi bunun kritik bir adımı. Gençliğin bir kıvılcımı başlatacak potansiyelini Türkiye Devrimci Hareketi tarihinden görüyor ve yakın tarih halk isyanlarının deneyimleriyle ilerliyoruz.”

Gençlik Komiteleri olarak yeni dönemde odaklarının öğrenci gençliğin yönetme iradesini güçlendirmek olacağını söyleyen Çelik, bunu dar bir temsilci çıkarma çabasından öte niceliğin niteliğe dönüşeceği bir kapsamda hedeflemek ve ilerletmek gerektiğini ifade etti:

“Bunun bugünün koşulları içinde mümkün olmadığını söyleyenler olabilir. Ancak yemekhane işgalleri, kampüs savunma eylemleri, işçi direnişleriyle temas kuran öğrenci toplamları gibi sadece bu yıl içinden birçok örnek bu inşanın mümkün olduğunu gösteriyor. Öğrencilerin kampüslerinde topluluklarının, yurtlarının, üniversitelerinin denetim mekanizmalarına katılımını sağlamak gerekiyor. Bunu yakın zamanda barınamayan öğrencilerin kitlesel yurt eylemlerinde deneyimledik. Üniversitelerin, yönetimlerinin ve iktidarın çürümüşlüğünü tümden ortaya dökecek bu katılım yönetme iradesini ortaya çıkaracak tarihsel zorunluluğu taşıyor. Bu sebeple yeni dönemde tüm çabamız ‘Biz Yönetiriz’ diyecek gençlik yığınlarını var etmek için olacak.”

Cumartesi Anneleri/İnsanları 33 yıl önce kaybettirilen Nadir Nayci’nin akıbetini sordu

Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında 1993’te Cizre’de kaybedilen Nadir Nayci’nin akıbetinin açıklanmasını ve sorumluların yargılanmasını istedi.

Fotograf: Mezopotamya Ajansı

Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 1116’ncı haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın bu haftaki açıklamasını İkbal Eren okudu.

Eren, gözaltında kaybetmenin yalnızca bir kişinin yaşamdan koparılması anlamına gelmediğini, geride kalan ailelerin de yıllarca belirsizlik, mezarsızlık ve adaletsizlik içinde bırakıldığını söyledi.

“İnsanların akıbetlerinin bilinmediği, mezarlarının bulunmadığı bir yerde toplumsal barıştan ve adaletten söz edilemez” diyen Eren, Nadir Nayci’nin kaybedilme sürecini anlattı. Nayci 65 yaşındaydı ve at arabacılığı yapıyordu.

“Çok istiyorsan kendin git, ara”

Nayci’nin 1993’te Bênamîra (Aşağıçeşme) Köyü’ndeki akrabalarına atlarından birini götürmek üzere evden çıktığını belirten İkbal Eren, kendisinden bir daha haber alınamadığını söyledi. Nayci’nin atının ertesi sabah tek başına eve döndüğünü anlattı.

Eren, ailenin yaptığı araştırmada Nayci’nin Aşağıçeşme Köyü’ne hiç ulaşmadığını öğrendiklerini belirterek şunları söyledi:

“Nadir Nayci’nin Aşağıçeşme’ye ulaşmak için Kuştepe köyünden geçmesi gerekiyordu. O dönem Kuştepe, bölge halkı tarafından JİTEM destekli Hizbullah’ın infaz mekânı olarak biliniyordu. Köy, tank taburunun hemen önündeydi ve taburdan rahatlıkla görülebilecek bir konumdaydı. Bölgede Kuştepe’ye götürülenlerin bir daha geri dönmediği konuşuluyordu. Nadir Nayci’nin oğlu Ramazan Nayci, İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Cemal Temizöz’e giderek babasının kaybolduğunu anlattı. Babasının Kuştepe’de alıkonulduğundan emin olduğunu söyleyerek onu aramak için köye asker gönderilmesini istedi. Temizöz ise bu talebi karşılamadı. Ramazan Nayci’ye, ‘Çok istiyorsan kendin git, ara’ dedi. Ayrıca babasının dağa çıkmış olabileceğini de söyledi.”

“Korucubaşı ölüm emrini verdi”

Nadir Nayci’nin ailesinin korku ve baskı nedeniyle uzun süre savcılığa başvuramadığını anımsatan İkbal Eren, ilk başvurunun 2004 yılında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapıldığını ve soruşturmanın takipsizlikle sonuçlandığını söyledi.

2009 yılında Kuştepe köyünde ölüm evleri ve kemiklerin bulunmasının ardından ailenin yeniden başvurduğunu aktaran İkbal Eren, “Ramazan Nayci, kemiklerin babasına ait olup olmadığının belirlenmesi amacıyla DNA karşılaştırması yapılmasını istedi. Ancak 2009/432 sayılı dosyada da aile açısından sonuç değişmedi” dedi.

Nadir Nayci’nin kaybedilmesine ilişkin önemli bir tanıklığa da dikkat çeken İkbal Eren, “İtirafçı sanık Mehmet Nuri Binzet, Cizre JİTEM davasında verdiği ifadede Nadir Nayci’nin Hizbullahçılar tarafından gözaltına alındığını, Cizre Belediye Başkanı ve korucubaşı Kamil Atak’ın, Nayci’nin öldürülmesi yönünde emir verdiğini söyledi” ifadelerini kullandı.

“Sorumlular tespit edilip, adalet sağlansın“

33 yıl sonra hala aynı soruları sorduklarını belirten İkbal Eren “Nadir Nayci nerede? Nadir Nayci’nin kaybedilmesine ilişkin iddialar neden etkin biçimde soruşturulmadı? Kuştepe’de bulunan kemiklerin DNA karşılaştırılması neden sonuçlandırılmadı? Tanık anlatımları neden gereği gibi araştırılmadı?” diye sordu.

Kaybedilişinin 33’üncü yılında taleplerinin açık olduğunu vurgulayan İkbal Eren, “Nadir Nayci’nin akıbeti açığa çıkarılsın; kaybedilmesinden sorumlu olanlar tespit edilsin ve etkili bir soruşturma yürütülerek adalet sağlansın” dedi.

Eren, “Kaç yıl geçerse geçsin, Nadir Nayci için, tüm kayıplarımız için, adalet istemekten, devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Oğlu cezaevinden mektup gönderdi

Açıklamanın ardından Nadir Nayci’nin oğlu Ramazan Nayci’nin cezaevinden gönderdiği mektup okundu. Mektup şöyle:

“1993 yılında Cizre’de kaybedilen Nadir Nayci’nin oğluyum. Babamın kaybedilmesinin üzerinden 33 yıl geçti. Tam 33 yıldır ondan bir haber bekliyorum. Bir mezarımız olmadığı için bu bekleyiş hiç bitmiyor. Her gün babam çıkıp gelecekmiş gibi hissediyorum. Artık bu belirsizlikle yaşamak istemiyoruz.

Babam kaybedildiğinde Cizre İlçe Jandarma Komutanı ve JİTEM Grup Komutanı olan Cemal Temizöz’ün yanına gittik. Babamın Kuştepe’de tutulduğunu bildiğimizi söyledik. ‘Bu bölge sizin kontrolünüzde. Bize yardım edin, babamı bulun’ dedik. Ama bize yardım edilmedi. Aradan 33 yıl geçti. Babamı bulmak için devletten hiçbir yardım görmedik. Biz devletten yıllardır çok şey istemiyoruz. Sadece babamızın nerede olduğunu bilmek istiyoruz. Kemiklerinin bize verilmesini ve onu kendi ellerimizle toprağa vermeyi istiyoruz.

Buradan Cumhurbaşkanı’na sesleniyorum: Yeter artık bu zulme son verin. 33 yıldır babamızın mezarını arıyoruz. Artık bu bekleyiş bitsin. Babamın mezarını bize verin. Başka hiçbir şey istemiyoruz. Nadir Nayci’nin nerede olduğunu bilmek, onun mezarına ulaşmak ailesi olarak bizim en temel hakkımızdır. Bir evladın 33 yıl boyunca babasının akıbetini bilmeden yaşaması kabul edilemez. Nadir Nayci’nin mezarı nerede? Bu soru 33 yıldır cevapsız bırakıldı. Hakikat ve mezar hakkımız 33 yıldır ertelendi. Bu, devletin bize 33 yıldır ödemediği bir adalet borcudur. Artık beklemek istemiyoruz. Babamın mezarını istiyoruz.”

Açıklamanın ardından meydana karanfiller bırakıldı.

Cumartesi Anneleri / İnsanları


Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.

Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.

12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.

Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.

Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.

İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.

Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri

Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.

3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.

Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.

Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.

41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.

BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur

Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.

BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.

Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.

5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.

Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.

Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.

Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.

Ödüller

2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü
2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü



7 belediye başkanı ve 3 milletvekili AKP’ye katıldı

İzmir Milletvekili Mustafa Bilici, Aydın Milletvekili Ömer Karakaş ve Antep Milletvekili Mehmet Mustafa Gürban ile 7 belediye başkanı AKP’ye katıldı.

“Milletimizle Çeyrek Asır, Türkiye Geleceğe Hazır” sloganıyla düzenlenen AKP’nin 25. kuruluş yıl dönümü mitingi Ankara Millet Bahçesi’nde gerçekleşti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan törende yaptığı konuşmanın ardından İYİ Parti’den istifa eden Aydın Milletvekili Ömer Karakaş ve Gaziantep Milletvekili Mehmet Mustafa Gürban ile Gelecek Partisi’nden istifa eden İzmir Milletvekili Mustafa Bilici’ye AKP rozeti taktı.

Mustafa Bilici’nin istifasıyla Yeni Yol Partisi’nin milletvekili sayısı, Meclis’te grup kurulabilmesi için gereken 20’nin altına düşerek 19 oldu. CHP Kütahya Milletvekili Ali Fazıl Kasap, Yeni Yol grubunun devam etmesi amacıyla CHP’den istifa ederek Yeni Yol Partisi’ne katıldı. Kasap’ın katılımıyla Yeni Yol Partisi’nin milletvekili sayısı yeniden 20’ye yükselirken, CHP’nin TBMM’deki milletvekili sayısı 44’e düştü.

Erdoğan; CHP’den istifa ederek AKP’ye geçen Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı, Kahramankazan Belediye Başkanı Selim Çırpanoğlu, Domaniç Belediye Başkanı Engin Uysal, Hayrabolu Belediye Başkanı Tuncer Başoğlu ve Eceabat Belediye Başkanı Saim Zileli ile Yeniden Refah Partisi’nden istifa eden Tavşanlı Belediye Başkanı Ali Kemal Derin ve DEM Parti’den ihraç edilen İdil Belediye Başkanı Türkan Kayır’a da rozetlerini taktı.

Kayır’ın DEM Parti’den ihrac süreci

Türkan Kayır 2024’te DEM Parti’den ihraç edilmişti. DEM Parti’den yapılan açıklamada “31 Mart 2024 seçimlerinde İdil halkı %71,27 oy oranıyla iradesini partimizden yana kararlı bir şekilde ortaya koymuştur. Seçimlerin ardından, DEM Parti ve kurumsal yapıları olarak, İdil’de 8 yıl boyunca yaratılan kayyım tahribatlarını ortadan kaldırmayı temel ilkemiz olarak belirledik.

Ancak kayyımların yıllara yaydıkları tahribatların, bu dönem içerisinde bazı kişiler tarafından da devam ettirilmek istendiğini gördük” denilmişti.

Açıklamada, devamla şu ifadelere yer verilmişti:

“Demokratik mücadelemizin değerlerini ve ilkelerini yok sayan, halka hizmeti öncelemeyen, seçilmişlik iradesini hiçe sayan, parti karşıtı zihniyetlerle hareket eden ve ahbap-çavuş ilişkileriyle belediyeyi yönetmeye çalışan yaklaşımların olduğu, ne yazık ki bu 8 aylık süreçte görülmüştür. Partimizin uzun süreli yapıcı uğraş ve çabaları yok sayılmış, kendisinde ısrar eden bir yaklaşım ortaya konulmuştur. Bu nedenle İdil Belediye Eş Başkanı Türkan Kayır, DEM Parti Merkez Disiplin Kuruluna; Belediye Meclis Üyesi Ekrem Şimşek ise DEM Parti Şırnak İl Disiplin Kuruluna sevk edilmiştir. Kayır ve Şimşek hakkında devam eden disiplin süreçleri, kurullarımız tarafından değerlendirilmiş ve sonuçlandırılmıştır. Disiplin kurullarımız, Kayır ve Şimşek’in partimizden ihraç edilmesi yönünde karar vermiştir. Bizler, bir kez daha, bu halkın değerlerini bireysel menfaatlerine alet eden anlayışlara karşı mücadele edeceğimizin sözünü veriyoruz.”



Madenciler dört günde üç kere gözaltına alındı

Nisan ayında başladıkları eylemleriyle ses getiren Yıldızlar SSS Holding’e bağlı işletmelerde çalışan madenciler, ödeme sözlerinin yerine getirilmemesi üzerine tekrar eyleme başladı. Bakanlık önünde direnen madencilerinle birlikte aileleri de gözaltına alındı. 13 Ağustos’ta gözaltına alınan 82 madenci 30 saatin ardından serbest bırakıldı, Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu ise hala gözaltında.

Fotoğraf: Bağımsız Maden-İş, X

Bağımsız Maden-İş, 6 Ağustos’ta X hesabından yaptığı açıklamada Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Eti Gümüş’ün Elazığ Maden işletmesinde ve Doruk Madencilik’te çalışan işçilerinin hakların hala ödenmediği sebebiyle 10 Ağustos’ta Ankara’da olacaklarını duyurdu. Söz verilen haklarının ödenmesi için 10 Ağustos’ta Ankara’ya giden madenciler, Holding yönetimiyle görüşme tekliflerini reddederek muhataplarının devlet ve bakanlık olduğunu söyledi ve alacakları ödenene kadar Ankara’dan ayrılmayacaklarını duyurdu. İşçilerin eylemlerini Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önüne taşımak istedikleri süreçte işçiler, dört gün boyunca polis engeliyle karşılaştı. 13 Ağustos saat 17.00 civarında maden işçileri, işçilerin aileleri, Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve sendikanın Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’nun da aralarında olduğu 84 kişi gözaltına alındı.

Ankara’da gözaltına alınan Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik ve Elazığ’daki Eti Gümüş Maden’de çalışan 82 işçi ve Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır serbest bırakıldı. Bağımsız Maden-İş örgütlenme uzmanı Başaran Aksu ise TCK 216 “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla gözaltında tutulmaya devam ediyor.

*Güncelleme: Başaran Aksu 15 Ağustos'ta serbest bırakıldı

Üç günde yüzlerce gözaltı

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın iki ay önce taraflar arasında imzalanan protokolle güvence altına alındığını duyurduğu işçi alacaklarının ödenmemesi üzerine yeniden Ankara’da buluştu.

Bağımsız Maden İş Sendikası, X hesabından yaptığı paylaşımda 10 Ağustos’ta bakanlık önünde eylem yapmak amacıyla toplanan işçilerin taleplerini “Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar’ın verdiği sözü tutması, gasp edilen haklarının Bakanlık tarafından derhal ödenmesi ve hesabının Sebahattin Yıldız ve ailesinden sorulması, Yıldızlar SSS Holding’in bütün işletmelerinin kamulaştırılması” olarak sıraladı.

10 Ağustos’ta bakanlık önünde eylem yapmak amacıyla toplanan, içlerinde Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır’ın da bulunduğu yüzlerce kişi gözaltına alındı. Bağımsız-Maden İş’in X hesabından yaptığı paylaşıma göre desteğe gelen yurttaşlar ve basın mensupları da gözaltıyla tehdit edildi. Gözaltındaki madenciler 12 saat sonra serbest bırakıldı.

15 günlük eylem yasağı

Bağımsız Maden-İş, çağrısını 11 Ağustos için yineledi. Eylemin başlangıç saati olan 11’den beri polis ablukası altında olduklarını bildiren Bağımsız Maden-İş üyeleri, öğleden sonra tekrar gözaltına alındı. Aynı gün içinde Ankara Valiliği, il genelinde 15 günlük eylem yasağı ilan etti. Daha sonra Bağımsız Maden-İş, çağrısını 12 Ağustos için tekrar yineledi. Gözaltına alınan 80’i aşkın kişi gece saatlerinde serbest bırakıldı.

12 Ağustos’ta metro duraklarının kapatıldığını ve gazetecilerin alandan çıkartıldığını belirten Bağımsız Maden-İş sendikası, üçüncü gün de eylemlerini gerçekleştirmek üzere buluştu. Sendikanın Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, üçüncü günde de gözaltına alınmaları halde halkı bulundukları yerde işçi hakları için sokağa çıkmaya çağırdı. Üçüncü gün yine polis ablukasında başlayan eylemde gözaltı olmadı. Başaran Aksu, Cuma günü madencilerin Cumhurbaşkanının katılacağı etkinliği aileleriyle ziyaret edip istişare etmek istediklerini açıkladı.

Madenciye “Türkiye Geleceğe Hazır” gözaltısı

Eylemlerinin dördüncü günü olan 13 Ağustos’ta işçiler tekrar polis müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve sendikanın Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’nun da aralarında olduğu 82 kişi gözaltına alındı. Polisin müdahalesi sırasında iki madenci fenalaştı. Aynı gün Yıldız SSS Holding başkanı Sabahattin Yıldız, holding binasına giren diğer madencilere gün içinde tüm ödemelerin yapacağına dair söz verdi.

14 Ağustos’ta Bağımsız Maden-İş, işçilerin gözaltı sürelerinin 24 saat daha uzatıldığını açıkladı. Madencilerin gözaltına alınmasını protesto eden aileleri de gözaltına alındı. Bağımsız Maden-İş sendikasının avukatı Lütfi Sabri Batı, yaptığı açıklamada bu gözaltıların işçilerin aynı gün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılacağı, AKP’nin 25. yılı dolayısıyla düzenlenen “Türkiye Geleceğe Hazır” başlıklı mitinge gitme planlarıyla bağlantılı olduğunu söyledi.

Bağımsız Maden-İş’in farklı illerdeki yurttaşlardan destek çağrısı yanıtsız kalmadı. 14 Ağustos’ta Madenci Anıtı önüne çağrı yapan işçilere İstanbul ve İzmir’de sendikanın çağrısı üzerine toplanan çeşitli sendika ve örgütlerle birlikte Portakal Plastik’e bağlı Petrol-İş Gebze Şubesi üyelerinden de destek geldi. Bağımsız Maden-İş, haklarını alana kadar madencilerin direnişe devam edeceğini bildirdi.

Ne olmuştu?

Elazığ’ın Maden ilçesindeki Eti Gümüş işçileri ile Eskişehir’deki Doruk Madencilik işçileri ödenmeyen ücret ve kıdem tazminatları için aylardır haklarını arıyor.

Doruk Madencilik

Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinde faaliyet gösteren Doruk Madencilik, 2022 yılında Yıldızlar SSS Holding’e devredildi. Doruk Madencilik işçileri, devir sonrası yaklaşık 300 işçi altı ay ücretsiz izne çıkarıldığını ve ücret ile kıdem tazminatı ödemelerinde ciddi aksamalar yaşandığını kaydetti.

Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik işçileri, ödenmeyen maaşlar ve sağlanmayan haklar sebebiyle 13 Nisan’da Eskişehir’den Ankara’ya yürüyüş başlatmış, altı gün süren yürüyüşün ardından 19 Nisan’da Ankara’ya ulaşmışlardı. Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde açlık grevine başlayan işçiler polis müdahalesiyle karşılaşmış, 21 Nisan’da 110 madenci 14 saat gözaltında tutulup serbest bırakılmıştı.

Grev, üç bakanlığın garantörlüğünde varılan uzlaşmanın ardından 28 Nisan’da sona erdi. Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve sendika temsilcilerinden oluşan heyet, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ile görüştü. Görüşmenin ardından Çakır, işçilerin alacaklarının ödenmesi için 15 günlük süre istendiğini ve bakanlıkların sürecin garantörü olduğunu açıkladı. Zorla ücretsiz izne çıkarılan işçılerin bu dönemden doğan haklarının Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı iş müfettişlerı tarafından hazırlanacak rapora göre ödenmesi kararlaştırıldı. Müfettiş raporu 20 Temmuz günü Bağımsız Maden-İş’e
teslim etti. Sendika, raporda işçilere zorla ücretsiz izinde tutuldukları dönemin ücretlerinin ödenmesi, kıdem tazminatının yanında ihbar tazminatı hakkının da tespit edildiği, altı işçinin ise sendikal baskıya uğradığı kaydedildiğini belirtti.

Bağımsız Maden-İş, verilen süre dolduğunda ödemelerin tamamlanmadığını belirtti.

Eti Gümüş

Bağımsız Maden-İş’in sitesinde yayımladığı bilgi notuna göre, 2004’ten bu yana Yıldız SSS Holding’e bağlı olan Elazığ Maden’deki Eti Gümüş işletmesinde 2 yıla yakın bir zamandır işçilerin ücretinin ödemediği ve işçileri zorunlu ücretsiz izne yollayarak sigorta haklarının engellendiği, işten çıkanların ise kıdem tazminatının ödenmediği kaydedildi. Bağımsız Maden İş, Eti Gümüş’ün üretimin durduğu Kütahya İşletmesi’nde de yaklaşık 950 işçinin kıdem tazminatı ve ücretini alamadığını kaydetti. ardından 18 Temmuz’da Eti Gümüş işçileri direniş başlattıklarını açıkladı ve 24 Temmuz’da Yıldızlar SSS Holding önüne yürüdü.

Bağımsız Maden-İş üyesi Eti Gümüş ve Doruk Madencilik işçileri 27 Temmuz’da Yıldızlar SSS Holding önünde tekrar oturma eylemine başladı.

30 Temmuz’da Doruk Madencilik işçileri yeniden Yıldızlar SSS Holding önüne geldi. İşçiler, kendilerini holding önündeki ağaçlara zincirledi. Polisin müdahalesiyle işçiler ve sendika yöneticileri gözaltına alındı. Temmuz ayında Bağımsız Maden-İş ve Doruk Maden işçileri, sendikal tazminat, ücretsiz izin dönemi ücreti ve ihbar tazminatı alacaklarının ödenmesi için Yıldızlar SSS Holding ile görüşmeler yaptı. Temmuz ayı sonunda yapılan görüşmelerde maaşların 6 Ağustos’ta yatırılacağı kontratla imza altına alındı. Maaşların 6 Ağustos’ta yatırılması, tazminatların ise üç taksitte ödenmesi kararlaştırılmıştı.

Ancak işçiler, belirlenen tarihte ödeme yapılmadığını açıkladı. Eti Gümüş ve Doruk Madencilik işçileri için 6 Ağustos’a ertelenen ödeme sözü de tutulmadı. Bunun üzerine, Bağımsız Maden-İş üyeleri 10 Ağustos’ta Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde eyleme başladı.

İSİG Temmuz ayı raporunu açıkladı: En az 214 işçi ölümü

İSİG Meclisi “2026 Temmuz Ayı İş Cinayetleri Raporu”nu yayımladı. Rapora göre 18’i göçmen işçi olan en az 214 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Hayatını kaybeden işçilerin yüzde 97’si sendikasız olduğu kaydedildi.

Fotoğraflar: İSİG

İşçi Sağlığı ve Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin yayımladığı “2026 Temmuz Ayı İş Cinayetleri Raporu” verilerine göre en az 214 işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu sene ocakta 155, şubatta 129, martta 150, nisanda 190, mayısda 213, haziranda 228 ve temmuzda 214 işçi hayatını kaybetmişti. Bu şekilde 2026’nın ilk 7 ay iş cinayeti sayısı 1279’a yükseldi.

Raporlanan ölümlerin yüzde 84’ünün işçi ve yüzde 16’sının kendi nam ve hesabına çalışan çiftçi, esnaf ve diğer emekçiler olduğunu belirtildi.

Ölümlerin iş kollarına göre dağılımı

Raporda 58 iş cinayetiyle en çok ölümün inşaat ve yol işkolunda meydana geldiği açıklandı. İnşaat kolundaki iş cinayetleri, TOKİ’nin başı çektiği dev Türk inşaat şirketlerinin yurtiçi ve yurtdışı projelerinde ve deprem bölgelerinde yoğunlaşıyor.

Bunu takip ederek toplam 45 işçi ve emekçinin yaşamını yitirdiği tarım/orman işkolu en çok ölümün raporlandığı diğer alan oldu. Kırım Kongo Kanamalı ateşi nedeniyle 3 tarım işçisinin yaşamını yitirdiği bildirildi. Tarım işçilerinin barınma, sıcakta çalışma ve hijyen kaynaklı su kanalları ve ırmaklarda ölümleri öne çıktığı belirtilen raporda bu alanda daha somut önlemlerin alınması gerektiği duyuruldu.

20 işçinin yaşamını yitirdiği taşımacılık kolunda ise lojistiğin büyümesiyle tır, kamyon şoförleri ve hizmetin genişlemesiyle otobüs, taksi şoförleri ve motor kuryelerinin yaşamını yitirdiği belirtildi.

NATO-Ukrayna’nın Karadeniz’deki sivil gemilere saldırması ve Rusya’nın karşılık vermesiyle büyük bir tehlikenin yaşandığı, Türk şirketlerine ait gemilerin vurulduğu belirtilen raporda çoğu göçmen olan deniz işçilerinin ölüm sayısının ise 18 olduğu belirtildi.

Toplamda sektör dağılımı ise 73 sanayi, 60 inşaat, 45 tarım ve 36 hizmet olarak raporlandı.

Rapora göre temmuz ayında en çok öne çıkan iş cinayeti nedenleri arasında sırasıyla trafik ve servis kazası, ezilme ve göçük ile yüksekten düşme yer aldı.

“Çocuk işçiliğine karşı mücadeleye”

Raporda dördü tarım, ikisi metal, ikisi inşaat, ikisi konaklama, biri taşımacılık ve işkolu belirlenemeyen bir çocuk olmak üzere 12 çocuk işçi hayatını kaybetti. İSİG Meclisinin önümüzdeki dönemde iki sacayağından birini “Çocuk İşçiliği ile Mücadele”nin oluşturacağı belirtilen raporda “Sanayide-tarımda-hizmette-inşaatta çocuk işçiliğine, paralı eğitime, mesleki eğitim adı altında kölece çalıştırılmaya, sanal bağımlılığa, uyuşturucuya, kumara, şiddete ve çetelere karşı mücadeleyi hep birlikte örelim!” çağrısı yapıldı.

Rapora göre 14 yaş ve altı 4 çocuk işçi, 15-17 yaş arası 8 çocuk/genç işçi, 18-29 yaş arası 53 işçi, 30-49 yaş arası 86 işçi, 50-64 yaş arası 41 işçi, 65 yaş ve üstü 15 işçi, ve yaşı bilinmeyen 7 işçi hayatını kaybetti.

En az 11 kadın işçi hayatını kaybetti

Raporda temmuz ayında 5’i tarım, 2’si konaklama, 1’i gıda, 1’i çimento, 1’i sağlık ve 1’i belediye olmak üzere en az 11 kadın işçinin hayatını kaybettiği belirtildi. İSİG, “Kadın iş cinayetleri, işçi sağlığı ve güvenliği mücadelesinde somut adımlar atmak zaruri” açıklamasını yaptı.

Göçmen işçi ölümleri: “Güçlü bir örgütlenme ihtiyacı”

Rapora göre, güvencesizlik kıskacında olam işçi sınıfının en kötü durumda çalışmaya zorlanan bileşenlerinden birisi göçmen işçiler. Temmuz ayında 6’sı Suriyeli, 4’ü Hindistanlı, 2’si Afganistanlı, 1’i İranlı ve 1’i Ukraynalı olmak üzere 14 göçmen işçinin hayatını kaybettiği raporlandı. Çoğunluğu Türk denizcilik şirketlerinde çalıştığı belirtilen işçiler için raporda “Şirketin, geminin ve bayrağın farklı ülkelere ait olduğu düşünülünce işçilerin can güvenliği, çalışma koşulları ve sosyal hakları açısından güçlü bir örgütlenme ihtiyacı ortaya çıkıyor” açıklamasıyla güvencesizliğe ve sömürüye karşı göçmen işçiler için örgütlenme ihtiyacı vurgusu yapıldı.

Ölen işçilerin yüzde 97’si sendikasız

Rapora göre temmuz ayında yaşamını yitiren 214 işçiden yalnızca 7 tanesinin sendika üyesi olduğuna ulaşıldı. Yüzde 97’lik bir kısmı oluşturan 207 işçinin ise sendikasız olduğu belirtildi. Sendikalı içişlerin işkolu dağılımı ise 3 belediye, 1 gıda, 1 enerji, 1 tersane ve 1 sağlık olarak raporlandı.

Raporda sendikaların durumu ve veriler açısından iki hususa değinildi. Sendikalarından herhangi bir açıklama olmadığı için metal, enerji, tarım ve belediye işkollarında ölen işçiler içinde başka sendikalı işçiler de olabileceği belirtildi. Kamu çalışanı ve memur sendikalarının durumunun vahimliğine de değinilen raporda “Özellikle sağlık, eğitim, büro ve belediye işkollarında ölen memurların (yüzde 70’i kağıt üzerinde sendikalı olsalar da) hangi sendikaya üye olduklarına dair bilgi almakta zorlanıyoruz. Zira bu sendikalar açısından hem İSİG gündemi çok geri planda hem de alana hakimiyet işçi sendikalarına göre daha zayıf” açıklaması yapıldı.

Raporda temmuz ayında Türkiye’de 55 şehirde ve yurtdışında kısa vadeli çalışmak için gidilen veya Türkiye menşeili şirketlerde çalışan 7 farklı ülkede iş cinayeti tespit edildi. Rapora göre 26 ölümle en çok iş cinayeti İstanbul’da yaşanırken Ukrayna’da 10 işçi yaşamını yitirdi. Antalya’da 9, Aydın, Denizli ve Muğla’da ise 7’şer ölüm kaydedildi.

Son bir aydaki işçi direnişlerine selam gönderildi

Raporda aynı zamanda “Son bir ayda mücadeleleri hala devam eden veya kazanımla sonuçlanan Bursagaz, İBB Ağaç A.Ş., Doruk Madencilik, Özel Sektör Öğretmenleri, Eti Gümüş, BBCA Storex, Panelsan, Of Çaysan, Vakıf Üniversitelerinde İşten Çıkarılan Akademisyenler, EPTA, Ursa Tersanesi, Bacım Sultan Öğrenci Yurdu, Global Tekstil, İnşaat İşçileri, EMO İstanbul Şubesi, GZH Lojistik, Büro Emekçileri, Platform Turizm AŞ, Hödlmayr Lojistik, Van BB İşçileri, Mersin Limanı, Hekimoğlu Döküm, Temel Conta, İÜ Çapa Efsane Kadro Yemekçilik, Beşiktaş Belediyesi, Özel İtalyan Lisesi, Yunus Emre Termik Santrali, Atakum Belediyesi, Nesko Maden, Emekli İşçiler, Körfez Global Tekstil, İstanbul 3. Havalimanı FUGO Yer Hizmetleri, AFP, Torbalı Belediyesi ve adını sayamadığımız onlarca işçi direnişini; Dilovası ve Gayrettepe Ailelerinin mücadelelerini selamlıyoruz…” mesajı verildi.

*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

Hande Kader’siz 10. yıl: “Translar için adalet, herkes için adalet!”

Hande Kader’in 14 Ağustos 2016’da bir nefret cinayetiyle hayattan koparılmasının üzerinden on sene geçti. Geçen on yılda Hande Kader, Türkiye’de trans hakları savunucuları için mücadelesiyle hatırlanan bir simgeye dönüştü.

Fotoğraf: Hande Kader, Facebook

İstanbul’da seks işçiliği yaparak geçinen trans kadın Hande Kader, öldürüldüğünde 23 yaşındaydı. Ağustos 2016’da katledilmesinin ardından adına dayanışma ağları oluşturan ve Kader’in mücadelesini yaşatan translar, onu yalnızca ölüm yıl dönümünde değil “yaşamıyla, neşesiyle, cesaretiyle ve başını eğmeyen direnişiyle” hatırladıklarını söyledi.

2015 İstanbul Onur Yürüyüşü’nde polise direnişiyle ve basın mensuplarına ettiği sitemle akıllara kazındı. İstanbul Onur Yürüyüşü’nde polisin tazyikli su, plastik mermi ve göz yaşartıcı gazla yürüyüşü dağıtma girişimlerine ve saldırılarına direnen Hande Kader, görüntü alan basın mensuplarına “Çekiyorsunuz ama yayınlamıyorsunuz!” diye seslenerek medyanın LGBTİ+’ları maruz kaldığı şiddeti gündemleştirmemesinden şikayet etmişti.

Ertesi sene 7 Ağustos’ta kaybolan Hande Kader, en son gece vakti bir müşterisinin aracına binerken görülmüştü. 13 Ağustos’ta İstanbul, Zekeriyaköy’de cansız bedeni bulundu. Şiddet gördükten sonra yakılmış cansız bedeni, yol kenarına bırakılmıştı.

“Hande Kader için adalet, herkes için adalet”

Katledilmesinden bir hafta sonra, 21 Ağustos 2016’da, ölümünü protesto etmek için bir grup, LGBTİ Dayanışma Derneği’nin çağrısıyla Taksim Tünel Meydanı’nda bir araya geldi. “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Hande Kader için adalet! Herkes için adalet!” yazılı bir pankart taşıyan kalabalıktan bazı kişilerin Galatasaray Meydanı’na yürümesine polis izin vermedi. Protestoda okunan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

Bizler tüm yasal düzenleme çağrılarımıza kulak tıkayanlara, muktedirlere, bizi üçüncü sayfalardan, medyanın taraflı haberlerinden tanıyanlar diye seslendiklerimize, bu cinayetlerin ne anlama geldiğini biliyoruz diye haykırmaya devam ediyoruz.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, cinayetle ilgili soruşturma başlattı. Hande Kader’i öldürülmesine ilişkin yürütülen soruşturmada iki sene dosyada şüpheli yer almadı. Yetkililer, Hande Kader’in cesedinin bulunduğu bölgede “kayda değer delilin bulunmadığını” ve herhangi bir baz istasyonuna erişim sağlanamadığı için soruşturma sürecinin uzadığını iddia etti.

Seyhan Avşar’ın 2 Aralık 2018 tarihli haberine göre bir şüpheli, 19 Ekim tarihinde İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimliği’nce tutuklandı. Aynı habere göre cinayetin aydınlatılması için Cumhuriyet Savcısının nezaretinde, Sarıyer Jandarma Komutanlığı ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası uzmanları ortak çalıştı. Cumhuriyet Savcılığı’nın talebiyle İstanbul 12. Sulh Ceza Hâkimliği’nin kararıyla soruşturma hakkında gizlilik kararı verildi.

“Hande’yi yalnızca ölümünün yıldönümünde hatırlamıyoruz”

Fotoğraf: 8 Mart 2026, 24. Feminist Gece Yürüyüşü

Hande Kader, beraber mücadele ettiği Türkiye LGBTİ+ hareketinde bir dayanışma ve mücadele mirası bıraktı. Türkiye’nin dört bir yanındaki feminist ve LGBTİ+ eylemlerinde ismi dövizlerde ve sloganlarda yer alıyor.

Trans seks işçilerinin kurduğu bir dayanışma ağı olan Saçak Kolektif ise, Instagram hesaplarından Kader’in ölüm yıl dönümüne ilişkin bir açıklama yaptı. “Hande Kader isyanımızdır” başlıklı açıklamada şu ifadelere yer verildi:

10 yıl önce Hande Kader, trans kadınlara yönelik nefretin, şiddetin ve cezasızlığın karanlığında katledildi. Aradan geçen yıllara rağmen Hande’nin adı unutulmadı; aksine mücadelemizin, direnişimizin ve adalet talebimizin simgelerinden biri oldu.

Biz Hande’yi yalnızca ölümünün yıldönümünde hatırlamıyoruz. Onu yaşamıyla, neşesiyle, cesaretiyle ve başını eğmeyen direnişiyle hatırlıyoruz.

Hande Kader’in ve katledilen tüm trans kadınların hesabını sormaktan vazgeçmeyeceğiz. Trans kadınların yaşam hakkını tehdit eden nefret, şiddet ve cezasızlık düzenine karşı mücadelemizi büyüteceğiz.

10 yıldır adalet istiyoruz.
10 yıldır unutmuyoruz.
10 yıldır susmuyoruz.

Hande Kader isyanımızdır!

Translar için adalet, herkes için adalet!

Barış akademisyenleri: “Silahların susması temel talebimizdi”

Meclisten geçen “çerçeve yasayı” değerlendiren barış akademisyenleri Zafer Yörük ve Can Irmak Özinanır, yasanın, eksikliklerine rağmen ve doğrudan demokratikleşme garantisi taşımasa da silahların susması ve barış mücadelesinin yürütülmesi adına kritik bir adım olduğunu söyledi. Akademisyenler, umudun hep var olduğunu belirtti.

Fotoğraf: sessizkalma.org

Abdullah Öcalan ile devlet arasında yürütülen ve Kürt tarafının “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”, devletin ve AKP iktidarının ise “Terörsüz Türkiye” adıyla tanımladığı süreç kapsamında düzenlenen “çerçeve yasa” 10 Ağustos tarihinde 467 oyla Meclis’ten geçti. “Çerçeve yasa” ya da resmi adıyla “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun,” 12 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın onayına sunuldu.

Toplam 12 maddeden oluşan bu teklif, soruşturma, kovuşturma ve infazın ertelenmesine ilişkin hükümlerden başvuru usullerine, hak yoksunluklarının kaldırılmasından silah ve malzemenin kayıt altına alınmasına kadar birçok düzenlemeyi kapsıyor.

Barış talebiyle bildiriye imza attıkları için yıllardır Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ihraçları ve yargı süreçleriyle karşı karşıya kalan barış akademisyenleri arasından Zafer Yörük ve Can Irmak Özinanır, yasayı Niha+’ya değerlendirdi.

İki yılı aşkın süredir devam eden sürecin ardından gelen düzenlemeyi ele alan akademisyenler, yasanın içeriği itibarıyla tek başına nihai bir çözüm ya da demokratikleşme sağlamayacağını ancak silahların susması ve hak mücadelesinin sürdürülmesi adına önemli bir “kapı araladığını” belirtiyor.

10 yıldır süren hak ihlallerine ve belirsizliklere rağmen akademisyenler, toplumsal barışın ve demokrasinin geleceğine odaklanılması gerektiğinin altını çiziyor.

Yörük: “Yasayı barış anlaşması olarak görüyorum”

9 yıl boyunca görev yaptığı İzmir Ekonomi Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki işinden çıkarılarak ihraç edilen siyaset bilimci Doç. Dr. Zafer Yörük, çerçeve yasayı öncelikle devlet ile bir silahlı güç arasında bir ateşkes ve barış anlaşması olarak gördüğünü, bu yönüyle doğrudan desteklenmesi gereken olumlu bir adım olduğunu ifade etti:

“Çerçeve yasa hem Kürt meselesinin hali hem de demokratikleşme açısından bir garanti vermiyor. Zaten şu andaki konusu da bu değil gibi gözüküyor. Yasanın şu anki konusu, silahlı savaşan bir grupla devlet otoritesi arasında bir mütareke, bir ateşkes ve ateşkesten barışa giden süreci başlatmaktır.”

Zafer Yörük, Fotoğraf: Gazete Duvar

“Demokratikleşme için olumlu bir adım”

Barış akademisyenlerinin en başından beri temel talebinin silahların susması olduğunu hatırlatan Yörük, düzenlemeyi Kürt meselesinden bağımsız olarak dahi olumlu ve umut verici bir gelişme şeklinde nitelendirdi. Yörük, yasanın iki boyutu daha olduğunu söyledi:

“İkinci olarak, Kürt meselesinin kendisinin çözümü konusunda önemli bir adım mı? Evet, o açıdan da önemli. Çünkü devletin, karşısında savaşan silahlı gücü bir muhatap olarak tanıması ve onunla belli bir anlaşma yapması, aslında Kürt realitesini, Kürt siyasi hareketini tanıması demektir. Bu durum, sivilleşme halinde DEM Parti ve diğer Kürt siyasi oluşumlarını muhatap alıp Kürt halkının göz ardı edilmiş taleplerini ciddiye almanın yolunu açabilir ama tabii ki bunun garantisini içermiyor.

Üçüncü mesele ise ülkenin demokratikleşmesi. Kürt sorununda silahların susması ve meselenin siyasi zeminde tartışılmasının kabulü, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açacaktır. Kürt halkının talep ettiği haklar, siyasal sistemin otoriter ve yasaklayıcı yanlarını törpüleyecek dinamikleri zaman içinde ortaya çıkarır. Dolayısıyla demokratikleşme açısından olumlu bir adım olarak görmek gerekir.”

“Barış ortamı olumlu süreci çoğaltacaktır”

Barış akademisyenlerinin yaşadığı hak ihlallerine ve ihraç süreçlerine de değinen Yörük, akademisyenlerin kişisel bir beklenti ya da çıkar peşinde olmadığını vurguladı:

“Bizim başımıza gelenler, haklarını savunduğumuz Kürt halkının 100 yıldır çektikleri yanında hiçbir şeydir. Kaç sene geçti, herkes kendisine farklı bir yaşam kurdu. Hakkımızda beraat kararlarının çıkması hareket alanımızı olumlu etkiledi, KHK ile çıkarılan arkadaşlarımızın haklarını geri alma süreçleri başladı ve barış ortamı bu olumlu süreci çoğaltacaktır. Ancak biz barış akademisyenleri olarak kendimiz için hiçbir zaman bir şey beklemedik, imzamızı attık ve bedelini ödemeye de razı olduk.”

Özinanır: “Mücadele için bir fırsat”

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışırken ihraç edilen barış akademisyeni Can Irmak Özinanır da iki yılı aşkın süredir devam eden sürece dikkat çeken çekti. Özinanır, çıkan yasanın yetersiz ve eksik olduğunu, pek çok konuyu kapsamadığını vurguladı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın Meclis’te yaptığı konuşmada “bir kapı aralandı” söylemine dikkat çeken Özinanır, yasa ile bir kapının aralandığını ve bu kapının kapanmasına izin verilmemesi gerektiğini belirtti.

Can Irmak Özinanır, Fotoğraf: Marksist.org

İktidarın ana muhalefet üzerindeki baskıyı artırdığı son derece otoriter bir dönemde olunduğuna işaret eden Özinanır, yasanın tek başına demokratikleşme sağlamayacağını ifade etti. Savaş koşullarında demokrasinin her zaman daha geriye gittiğini hatırlatan Özinanır, “En azından silahların sustuğu bir ortamda demokrasi için mücadele etmek daha mümkün. Elimizde bu mücadeleyi yürütmek için bir fırsat var” dedi.

Özinanır, yasanın şu anki haliyle barış akademisyenleri için doğrudan bir sonuç doğurmadığını söyledi, fakat bir barış umudunun hep olduğunu, barış akademisyenleri olarak 10 yıl önceki taleplerinde haklı olduklarını da ekledi.

“10 yıl önceki talebimiz gerçekleşiyor”

10 yıldır barış talep ettikleri için cezalandırıldıklarını ve yargıdan çelişkili kararlar çıktığını ve kendisi gibi halen görevine dönemeyen çok sayıda akademisyen bulunduğunu hatırlatan Özinanır, şunları söyledi:

“Bizim 10 yıl önce talep ettiğimiz şeyin bir şekliyle gerçekleşiyor olmasını önemli buluyorum. Bu durum hemen işlerimize dönmemizi sağlamayabilir ama uzun vadede barışı talep edenler, barışın sonuçlarından da faydalanacaktır.”

Ne olmuştu?

11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 406 akademisyen, 1 Eylül 2016’da dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. Ayrıca bildiriye imza atan 822 akademisyen Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı.

Ağır Ceza Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek beraat kararı verse de Barış İçin Akademisyenler görevlerine iade edilmedi. Çünkü Barış Akademisyenlerinin bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) olan dosyaları için, “önce iç hukukun bitirilmesi gerekir” kararı verildi.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Barış Akademisyenleri ve Gülen Cemaati bağlantılı tüm dosyalar için OHAL Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, neredeyse tüm Barış Akademisyenlerinin iadesine ret kararı verdi. Komisyonun ret kararlarını açıklaması 2021 yılını bulduğu için akademisyenlerin bir üst mahkemeye erişimi yaklaşık 5 yıl gecikti.

Bunun üzerine 2019’dan itibaren BİM davaları başladı. Toplamda 10 yıla yaklaşan hukuki süreç hâlâ devam ediyor.

2023 Haziran itibariyle haklarında KHK ile ihraç kararı verilen çok sayıda Barış Akademisyeninin ise mahkemelerin göreve iade kararlarına rağmen üniversiteler tarafından işe başlatılmadığı kaydedilmişti.

10 yıllık hukuki mücadele: Yalnızca 14 kesin iade

Rapor: barisicinakademisyenler.net

Barış İçin Akademisyenler’in düzenli aralıklar ile yayınladığı rapora göre, göreve iade için açmış oldukları iptal davalarında bazı mahkemeler evet derken bazıları ise hayır diyebiliyor.

2016’dan beri süren hukuki mücadele sonucunda Danıştay kararı ile iadesi kesinleşen dosya sayısı ise yalnızca 14 iken Bölge İdare Mahkemesi düzeyinde 119, Danıştay düzeyinde ise 211 davada karar yok.

Ayrıca, her kademedeki akademisyenlere sosyal medya hesaplarının taranmasından vakıf, dernek vb. üyeliklerine kadar yeniden bir güvenlik soruşturması da yapılıyor. Böylece iade süreçleri daha uzun sürüyor ve akademisyenlerin aktif ve eleştirel bilgi üretimi giderek kısıtlanıyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.