Suriyeli göçmenlere yönelik baskılar arttı

Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı’nın hazırladığı rapora göre, Türkiye’de yaşayan Suriyeli göçmenlerin sağlık hizmetlerine erişimden adalete başvuru süreçlerine kadar birçok alanda artan hak ihlalleriyle karşı karşıya kaldığını ortaya koydu.

Fotoğraf: UNICEF

Bugün 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü. Bundan dört gün önce (16 Haziran) Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı tarafından hazırlanan “Geri Dönüş Baskısı Altında Suriyeli Göçmen Kadın, Lgbtq+ ve Çocukların Temel Hak Alanlarına Erişimde Karşılaştıkları Engel ve İhlaller” raporu, Türkiye’de yaşayan Suriyeli göçmenlerin sağlık, adalet ve eğitim alanlarındaki sorunlarını saha görüşmeleri ve derinlemesine mülakatlar üzerinden ele aldı.

Raporda göçmenlere yönelik hak kısıtlamalarının son birkaç yılda arttığı ve bunun özellikle kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+’lar üzerinde ağır sonuçlar yarattığı belirtildi.

Rapora göre Türkiye’de geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı 2021 yılında yaklaşık 3,7 milyon ile en yüksek seviyeye ulaştı, 2026 yılı itibarıyla ise 2,9 milyona geriledi. Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, bu düşüşün önemli bölümünün “gönüllü geri dönüş” kapsamında gerçekleştiğini ancak sahadaki verilere göre bu geri dönüş süreçlerinin çeşitli baskılarla ilişkilendirildiğini söyledi. Rapor bu durumu özellikle 2024 yılında Esad rejiminin devrilmesiyle göçmenlerin üzerinde hukuki ve idari baskıların oluşturulmasıyla açıkladı.

Rapor, ayrıca göç alanında çalışan pek çok sivil toplum kuruluşunun fonlarının uluslararası finansörler tarafından aniden kesilmesinin yarattığı trajik sonuçlara da dikkat çekti.

409 bin göçmene sadece 33 GSM

Raporun sağlık bölümünde göçmenlerin aile hekimliği hizmetleri, aşı takibi, gebelik izlemi ve kronik hastalık tedavileri gibi temel sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar yaşadığı ifade edildi. Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, özellikle 2022 yılı itibarıyla getirilen düzenlemeler nedeniyle çok sayıda göçmenin sağlık hizmetlerinden yararlanamadığını ve bunun hem göçmenler hem de toplum sağlığı açısından risk oluşturduğunu belirtti.

Raporda, 2025 yılında Suriyelilerin Aile Sağlığı Merkezleri’nden kayıtlarının silinerek Göçmen Sağlığı Merkezleri’ne yönlendirildiği, ancak mevcut merkezlerin ihtiyacı karşılamaktan uzak olduğu da belirtildi. İstanbul’daki 409 bin 164 kayıtlı Suriyeli için yalnızca 33 GSM’nin bulunduğunu kaydeden raporda, sağlık hizmetlerine erişimin zorlaşmasının bazı göçmenleri ruhsatsız kliniklere yönelttiği de söylendi.

Raporda yer verilen vaka örneklerine göre ekonomik yetersizlikler nedeniyle tedaviye erişemeyen, reçeteli ilaçlarını cebinden ödemek zorunda kalan ve sağlık sorunlarını evdeki eski ilaçlarla gidermeye çalışan birçok aile, çeşitli ekonomik ve sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kaldı.

Adalete erişimde korku

Raporun adalete erişim bölümünde ise Suriyeli göçmenlerin son yıllarda artan sınır dışı edilme korkusu nedeniyle kolluk kuvvetlerine ve yargı mekanizmalarına başvurmaktan çekindiği belirtildi. Özellikle adres kayıtlarındaki sorunlar, tercüman eksikliği ve hukuki destek mekanizmalarındaki yetersizliklerin göçmenlerin hak arama süreçlerini zorlaştırdığı ifade edildi.

Raporda, kadınların ve çocukların bu süreçten daha fazla etkilendiği vurgulanırken, ekonomik bağımsızlığı olmayan şiddet mağduru göçmen kadınların hukuki destek alamadığı için şiddet ortamında yaşamaya devam etmek zorunda kaldığı ileri sürüldü.

İstanbul Sözleşmesi vurgusu

Raporda görüş belirten bir avukata göre, Türkiye’nin 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin göçmen kadınlar açısından briçok risk yarattığı, ayrıca kadına yönelik şiddeti önlemek adına oluşturulan ulusal mekanizmaların mülteci kadınları kapsamadığı ve bunun göçmen kadınların şiddet karşısında daha korunmasız hale gelmesine yol açtığını öne sürdü.

Aynı avukatın aktarımına göre, yasal ikamet izni bulunmayan bir şiddet mağduru göçmen kadının koruma mekanizmalarına erişimi konusunda ciddi engellerle karşılaşıldığı iddia edildi.

Eğitimde ayrımcılık ve akran zorbalığı

Raporun eğitim bölümünde ise göçmen çocukların okullarda dışlanma, ayrımcılık ve akran zorbalığıyla karşı karşıya kaldığı belirtildi. Saha görüşmelerinde elde edilen anlatıların özellikle son yıllarda göçmen öğrencilere yönelik ötekileştirici tutumların arttığına işaret ettiği ve bunun çocuklar için belli psikolojik ve sosyal sonuçlar doğurduğu ifade edildi.

Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, eğitim alanında yaşanan sorunların çözülmemesi halinde hem göçmen çocukların toplumsal entegrasyonunun zarar göreceğini hem de uzun vadede daha büyük sosyal sorunların ortaya çıkabileceğini belirtti.

“Kentlerde ‘Göçmen Meclisleri’ kurulmalı”

Raporun sonuç bölümünde, sağlık, adalet ve eğitim alanlarında yaşanan hak kayıplarının yalnızca göçmenleri değil, toplumun tamamını etkileyebilecek sonuçlar doğurabileceği vurgulandı. Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, kamu kurumlarını ve kamuoyunu göçmenlerin karşı karşıya kaldığı hak ihlallerine karşı duyarlılık göstermeye çağırarak göçmen haklarına yönelik politika önerilerini dile getirdi:

• Uluslararası Mevzuat ve Mültecilik: Uluslararası belgelerle tanınan sığınma hakkına saygı gösterilmeli; Türkiye 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekinceyi kaldırarak şartları taşıyan göçmenlere mültecilik statüsü tanımalı, geri gönderme yasağına titizlikle uyulmalıdır.

• Yerel Yönetimlerin Sosyal Yardım Sorumluluğu: Belediyeler, mültecilerin ve göçmenlerin insani yaşam koşullarına erişimi için sundukları ayni ve nakdi sosyal yardımlarda “vatandaşlık” şartı yerine “ihtiyaç sahibi olma” kriterini esas almalıdır. Kent konseylerinde “Göçmen Meclisleri” kurularak, göçmenlerin kendi yaşamlarını ilgilendiren kararlarda söz sahibi olmaları sağlanmalıdır.

• İdari Uygulamalar ve Denetim: Uygulamada bir cezalandırma aracına dönüşmüş bulunan idari gözetim uygulamasına son verilmeli, geri gönderme merkezleri kapatılmalıdır. Bu uygulama sonlandırılana kadar, Geri Gönderme Merkezleri (GGM) ile ilgili mevcut işleyiş gözden geçirilmeli; idari gözetim süreçleri hukuki güvence altına alınmalıdır. GGM’ler başta olmak üzere göçmen haklarına yönelik denetimler tam yetkili bağımsız heyetlerce sağlanmalıdır. Ayrıca hastanelerde veya gözaltında bulunan göçmenler için barolarla iş birliği içinde çalışacak acil müdahale birimleri kurulmalıdır.

• Sınır Politikaları ve Yük Paylaşımı: Kitlesel göç hareketleri karşısında insani koruma ilkeleri gözetilerek güvenli geçiş imkânları değerlendirilmelidir. Göçün getirdiği sorumluluklar uluslararası düzeyde paylaşılmalı; bu amaçla devletleri, STK’ları ve uluslararası kurumları kapsayan, yüksek bütçeli ve yetkin bir küresel göç komisyonu hayata geçirilmelidir.

• Temel Haklar ve Öncelikli Gruplar: Yaşam ve sağlık başta olmak üzere bütün temel haklar, vatandaşlık statüsünden bağımsız olarak herkes için korunmalıdır. Bu hizmetlerin sunumunda; gebe kadınlar, çocuklar, kronik hastalıklardan mustarip olanlar ve acil vakalar önceliklenmeli ve söz konusu kişilere sağlık hizmetleri koşulsuz ve şartsız olarak verilmelidir.

• Sivil Toplum ve Çalışma Hayatı: Sivil toplum kuruluşlarının göç alanındaki çalışmaları desteklenmeli, bütçe kısıtlamaları yerine kamu-STK iş birliği güçlendirilmelidir. Tüm demokratik kitle örgütleri bünyesinde göçmen hakları birimleri oluşturulmalı ve iş dünyasında hak kayıplarının önlenmesi için sendikaların tüzükleri, göçmenleri ve göçmen işçileri kapsayacak şekilde güncellenmelidir.

LGBTİ+ haklarına dair paylaşım yapan X hesaplarına erişim engeli

Sosyal medya platformu X üzerinde LGBTİ+ haklarına ilişkin paylaşım yapan birçok hesabın BTK tarafından erişime engellendiği duyuruldu.



Bugün (19 Haziran) birçok LGBTİ+ derneğinin ve LGBTİ+ haklarına ilişkin paylaşım yapan sivil toplum örgütlerinin X hesapları Türkiye’den erişime engellendi.

Aralarında 17 Mayıs Derneği, GALADER, Genç LGBTİ+ Derneği, HEVİ LGBTİ+ Derneği, Lambdaİstanbul, LİSTAG, Muamma LGBTİ+, Pembe Hayat, SPoD ve Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Derneği, Kadının İnsan Hakları Derneği, Ankara Feminist Gece Yürüyüşü, İstanbul Feminist Gece Yürüyüşü, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Barış İçin LGBTİ+ İnisiyatifi, Kuir Tıp Öğrencileri Ağı, TİP LGBTİ+ Bürosu, Antalya Biz LGBTİ+, Aralık Feminist Kolektif, Çatlak Zemin, Kuir Baykuş, Lavender, Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, Queer Deer, MEF LGBTİ+, 7 Tepe 7 Renk, Pozitif Dayanışma ve Velvele’nin bulunduğu çok sayıda hesaba X tarafından erişim engeli kararı getirildi. X hesapları e-posta yoluyla bilgilendirdi. Hakkında erişim engeli kararı verilen hesapların net sayısı bilinmiyor.

Erişime engellenen hesaplar, LGBTİ+ haklarını ve kimliklerini görünür kılmak amacıyla paylaşım yapan, Onur Haftası etkinliklerini duyuran ve 12. Yargı Paketi’ndeki LGBTİ+ karşıtı düzenlemelere ilişkin gönderiler paylaşan hesaplardan oluşuyor.

Muzır Yayın’ın paylaştığı bilgilere göre, Gazeteci ve Çizer Aslı Alpar’ın X hesabı da içinde “LGBTİ” ifadesi geçen bir paylaşımı gerekçe gösterilerek erişime engellendi.

Kaos GL’nin X hesabı da Haziran 2025’ten bu yana erişime engellenmişti.

Erişim engeli BTK’den geldi

X’in derneklere ilettiği bildirimde, erişim engeli talebinin Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından iletildiği belirtildi. Buna göre kararın dayanağı, 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”un 8/A maddesi.

Söz konusu maddede “İnternet ortamında yapılan ve içeriği aşağıdaki suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlarla ilgili olarak içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine karar verilir” hükmü yer alıyor.

X, derneklere gönderdiği elektronik postada, kullanıcıları erişim engeli talepleri hakkında bilgilendirmenin şirket politikası olduğunu söyledi:

“X, kullanıcılarının görüşlerini savunmaya ve saygı duymaya güçlü bir şekilde inanmaktadır ve bu nedenle yetkili bir kurumdan (kolluk kuvvetleri veya devlet kurumu gibi) erişim engellemeye yönelik yasal bir talep alırsak kullanıcılarımızı bilgilendirmek politikamızdır.”

X, yaptığı bildirimde hesapların yalnızca Türkiye üzerinden engellendiğini de ekledi.

Silvan’da Rojin Kabaiş tabelası kurşunlandı

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde Rojin Kabaiş Parkı’ndaki tabelaya yapılan saldırıya ilişkin Silvan Belediye Eş Başkanı Kadri Esen, saldırının “Tüm kadınlara yapılmış bir saldırı” olduğunu belirtti.

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bulunan Rojin Kabaiş Parkı’nda, 27 Eylül’de kaybolan ve cansız bedeni 18 gün sonra Van Gölü’nde bulunan Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı bir tabela, kimliği henüz belirlenemeyen kişi veya kişiler tarafından kurşunlandı. Van’da şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğraflarının da zarar gördüğü bu durum kamuoyunda büyük bir öfke ve tepkiyle karşılandı.

Saldırıya tepki gösteren Silvan Belediye Eş Başkanı Kadri Esen, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Bu Silvan’a yakışmıyor

Rojin Kabaiş Parkımızda, Rojin’in resmine yönelik saldırı, Rojin’in şahsında tüm kadınlara yapılmıştır. Bu saldırıyı gerçekleştiren kişi ya da kişileri şiddetle kınıyorum.

Kadınlara, Yerel Yönetimlerde kadın mücadelesi sonucunda yürütülen iş ve çalışmalara saygı gösterilmelidir.

Silvan bu değildir, bu Silvan’a yakışmaz!”

Oy birliğiyle kararlaştırılmıştı

Söz konusu parkın adı 12 Kasım 2024’te Silvan Belediyesi Meclisi’nde grubu bulunan tüm üyelerin ortak kararıyla “Rojin Kabaiş Parkı” olarak belirlenmişti.

Belediye tarafından bu kararın kadın meclis üyelerinin önerisiyle, kadınlara yönelik şiddete karşı bir farkındalık oluşturmak amacıyla gündeme getirildiği sebebiyle parkın ismi oy birliğiyle kabul edilmişti.

Gençlerin çoğu “Müzakere Süreci”ne dahil edilmiyor

GoFor ve Hafıza Merkezi’nin paylaştığı 1741 genç ile yapılan saha araştırmasına göre gençlerin yüzde 50,7’si gündemdeki müzakere sürecini desteklerken yalnızca %35,8’i sürece dahil edildiğini düşünüyor. Rapor, gençlerin çoğunun örgütsüz ve yargıya güvensiz hissetse de toplumsal barışın koşulları konusunda ortaklaştığını gösteriyor.

Fotoğraf: Pexels.com

Gençlik Örgütleri Forumu (GoFor) ve Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin hazırladığı “Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci: Duygular, Deneyimler ve Beklentiler” raporu, 18 Haziran’da kamuoyuyla paylaşıldı.

Rapora göre gençlerin yüzde 70,7’si toplumsal barışın sağlandığı bir Türkiye’nin mümkün olduğuna inanırken yüzde 52,2’si süreç hakkında kaygı veya şüphe duyuyor.

Toplumsal Etki Araştırmaları Merkezi’nin (TEAM) ürettiği saha verisine dayanan rapor, 4-12 Aralık 2025 tarihleri arasında Türkiye’nin 47 ilinde ve 255 ilçesinde yaşayan 18-35 yaş arası 1741 gençle yapılan telefon görüşmelerinden elde edilen bulguları içeriyor.

Araştırmaya göre gençlerin yaklaşık yarısı müzakere sürecini desteklediğini, diğer yarısı ise desteklemediğini söylüyor. Süreci destekleyen neredeyse iki gençten biri kaygı duyduğunu da söylüyor.

Gençler: Toplumsal barış mümkün

Süreci destekleyen gençlerin bir bölümü sürecin gidişatından memnun olmadığını belirtirken süreci desteklemeyen gençlerin önemli bir bölümü de toplumsal barışın mümkün olduğuna inanıyor. Barışın koşulları söz konusu olduğunda gençler şu şekilde ortaklaşıyor: Hukuk devletini (%94,5), bireysel özgürlükleri (%92,4) ve eşit vatandaşlığı (%92,3) barışın koşulu olarak görenlerin oranı %90’ın üzerinde.

Gençler sürece dahil edilmediğini düşünüyor

Rapor, gençlerin süreci adıyla bildiğini ancak işleyişini aynı ölçüde takip etmediğini ortaya koyuyor. Gençlerin %60,9’u Müzakere Süreci’nden haberdarken, TBMM’de kurulan komisyonu bilenlerin oranı %32,4’e, komisyonu fiilen takip edenlerin oranı ise %19,8’e düşüyor.

Gençlerin yalnızca yüzde 35,8’i müzakere sürecine gençlerin dahil edildiğini düşünüyor. Buna göre gençlerin %90,5’i hiçbir partiye, derneğe veya topluluğa üye değil. Sürece katılımın önündeki en büyük iki engel “siyasetçilerin gençleri dinlememesi” (%29,3) ve “korku, damgalanma ya da yanlış anlaşılma endişesi” (%28,7) olarak öne çıkıyor.

Gençlerin yüzde 68,7’si yargıya güvenmezken 18 ile 21 yaş arası gençler sürece dahil edildiğini en az hissedenler arasında yer alıyor. Bu da sürecin en gençlere ulaşmadığını gösteriyor.

Her 10 gençten 7’si sosyal medyada siyasi görüş paylaşırken tedirgin olduğunu söylüyor. Gençlerin yüzde 49’u yetiştiği evde siyaset konuşulurken dikkatli ya da sessiz olunduğunu belirtiyor. Yüzde 48,4’ü ise kamusal alanda Kürtçe konuşulduğunda olumsuz tepkilere tanıklık ettiğini ifade ediyor. Her 3 MHP’li gençten 2’si ise bu olumsuz tepkileri doğruluyor.

Raporda öne çıkan bazı bulgular

Araştırmanın diğer öne çıkan bulguları ise şöyle:

  • Gençlerin yüzde 83,9’u yaşadığı ülkeye ve topluma ait hissediyor. Yüzde 70,1’i ise ülkenin gidişatını kötü olarak değerlendiriyor.
  • Gençlerin yüzde 36’sı Kürtçenin resmi dil olarak tanınmasını destekliyor. Anadili Kürtçe olan gençlerde bu destek yüzde 76’ya çıkarken anadili Türkçe olan gençlerde yüzde 25,4‘e düşüyor. Lise altı eğitim düzeyinde yüzde 52,5‘i destekçi olurken üniversite mezunlarında destekleyenler yüzde 27,6‘da kalıyor. Yüksek eğitimli gençler bu adımda en mesafeli grup.
  • Gençlerin yüzde 82,6’sı sivillere karşı suç işlemiş kamu görevlilerinin ve silahlı örgüt üyelerinin yargılanmasına ilişkin düzenlemeyi destekliyor.
  • Gençlerin yüzde 41,1’i vicdani ret hakkının tanınmasını destekliyor.
  • Gençlerin yüzde 62,2‘si “Kürt meselesi” tanımına katılmıyor.
  • Gençlerin 60,9‘u süreçten haberdar, ama yalnızca yüzde 19,8‘i komisyonu takip ediyor
  • Silah bırakan kişilerin topluma kazandırılmasını gençlerin yüzde 39,5’i, Terörle Mücadele Kanunu gerekçesiyle tutuklu bulunanların tahliyesini ise yüzde 37,1’i destekliyor.

“Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci: Duygular, Deneyimler ve Beklentiler” raporuna göre, sürecin güven ve geçim koşullarını değiştirebilme imkânı ile gençlerin sürece doğrudan dahil edilerek söz kurabilmesi, gençler için belirleyici olacak.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Narin Güran davasında mahkûmiyete gerekçe yapılan “daraltılmış baz” yönteminin bilimsel geçerliliği ve adli süreçteki takvim çelişkileri, dijital delillerin yargıdaki rolünü yeniden tartışmaya açtı. Dosyadaki resmi açıklamaların kronolojisi, sivil alanın yargıya etkisi ve İstinaf Mahkemesi başkanının kamuoyunda yeterince yer bulmayan muhalefet şerhi, sürecin hukuki ve teknik arka planındaki boşlukları ortaya koyuyor.

Görsel yapay zeka araçları ile yapıldı

Türkiye, dünya bilim literatürünün “geçmişe dönük olarak bu hassasiyette yapılması neredeyse imkânsızdır” diye tanımladığı bir yöntemin, kamuoyunun en hassas olduğu dava üzerinden meşrulaştırılmasına tanıklık etti. Narin Güran davasında ilk kez kullanılan, uzmanlığı tartışmalı isimlerin ürettiği ve teknik olarak denetlenmesi mümkün olmayan bu “daraltılmış baz” yöntemi, sadece tek bir cinayet dosyasının sınırlarında kalmıyor. Toplumun vicdanını yaralayan bir davaya bu yöntemle ‘sözde’ bir açıklık getirilirken, aslında şimdiden ve gelecekte milyonlarca insanın hayatını doğrudan riske atabilecek tehlikeli bir emsalin zemini hazırlanıyor.

Karşımızdaki bu tablo, bir takım güçlerin hukuk sistemini tasfiye etme çabası mı, siyasi bir strateji mi, yoksa devletin omuzlarındaki gecikmiş adalet yükünü teknik bir illüzyonla hafifletme arayışı mı, henüz bilinmiyor. Ancak net olan bir şey var: Narin Güran davasındaki bu süreci baştan sona incelemek, bugün adalet mekanizmasına ihtiyacı olan her vatandaşın ve her hukukçunun, yarın kendisini nasıl bir tehlikenin beklediğini anlaması açısından en vahim örnek. Türkiye adalet sistemini geri dönülmez bir kırılmaya sürükleyen bu sürecin perde arkasına, kurumsal aktörlerine ve zamanlama ilişkilerine daha yakından bakmak bu yüzden bir zorunluluk.

Kobay dava

Yazıya temel konu olan Narin Güran davasında mahkûmiyet temelini oluşturan en önemli unsur, “Dar Alan Baz” analizi olarak adlandırılan yöntem. Baz istasyonlarından alınan hücresel verileri dar bir ölçekte incelediğini iddia eden bu yöntemle oluşturulan raporlar, şüphelilerin konumunu ev içindeki odalara kadar tanımlayan netlikte veriler sundu. Oysa uluslararası adli bilişim literatürüne göre bir telefonun yerini spesifik bir noktaya kadar kesin olarak tespit etmek her zaman mümkün değil. Hatta bunun geçmiş tarihli bir olay için ölçümününde hiçbir imkanı yok. Türkiye’nin de akredite olduğu ISO 17025 standartlarının gerektirdiği “ölçüm belirsizliği” (uncertainty) raporlanmadan Narin Güran davasında hüküm sonucu doğuran geçmişe dönük daraltılmış baz alan raporları ve mahkemeye sunulan kamera görüntü analizleri, mutlak birer konum kanıtı olmaktan ziyade, uzman yorumuna dayalı çıkarımlar ve mahkemelerce hükme esas delil olarak alınması kabul edilir değil.

Türkiye’de adli tıp literatüründe benzeri bulunmayan bu ‘geçmişe dönük dar alan baz’ yöntemleri, Narin Güran davasında üç ağırlaştırılmış müebbet cezasının temel gerekçesi yapıldı. Bugün ise bu yöntem, yargı mekanizmasında ‘meşhur’ bir aydınlatıcı olarak birçok davada kullanılmaya devam ediyor.

Kamuoyunun bu dava vesilesiyle ayrıntılı olarak duyduğu “daraltılmış baz” kavramı, adli mekanizmanın teknik verileri ele alış biçimi ile idari makamların bu verilere dair açıklamaları arasındaki zamanlama ilişkisini göstermesi açısından dikkat çekici bir zamanlamaya sahip. Söz konusu süreç, resmi kayıtlara ve açıklamalara göre özet olarak şu temel adımlarla gelişmişti:

Kronoloji: Söylem ve Rapor Arasındaki Zamanlama
20 EYLÜL 2024
Kamuoyuna İlk Resmi İlan
Dönemin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, TBMM’deki bir resepsiyonda kameralar karşısına geçerek Narin Güran davasındaki soruşturmanın teknik boyutuna dair ilk kapsamlı açıklamayı yaptı. “Daraltılmış baz” yönteminin bu dosyada uygulandığı kamuoyuna ilk kez ilan edildi.
“Soruşturma çok titiz bir şekilde yürütülüyor. Teknolojinin son verileri kullanılıyor. İlk defa uygulanan bazı teknik yöntemler burada denendi. Gerek daraltılmış baz istasyonlarının tespiti gerek oradaki tüm teknik veriler, kamera görüntülerinin TÜBİTAK tarafından en ince detayına kadar incelenmesi yapıldı. Bu yöntemle kimin, hangi dakikada, nerede olduğu net olarak belirlenecek…”
11 EKİM 2024
Raporun UYAP’a Kaydedilmesi
Soruşturmanın teknik altyapısını oluşturan ve adli bilişim uzmanları ile kolluk tarafından hazırlanan “Daraltılmış Baz Analiz Raporu” tamamlanarak Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma dosyasına (UYAP) resmi olarak kaydedildi.
14 EKİM 2024
Rapor Sonrası İlk Açıklama
Teknik raporun dosyaya girmesini takip eden günlerde Bakan Yılmaz Tunç yeniden kameraların karşısına geçti ve 20 Eylül’de çerçevesini sunduğu yönteme atıfta bulunarak verilerin kesinliğine dair söylemini yineledi.
“Yine HTS kayıtları tespit edildi. Geriye dönük o bölgede kimlerin kimlerle konuştuğu, şüpheliler bakımından özellikle baz çakışmaları, en son yapılan teknik çalışmalar çok önemliydi. O daraltılmış baz çakışması dediğimiz bilirkişi incelemeleriyle çok önemli verilere de ulaşıldı. Teknik çalışmaların son aşamasına gelinmiş durumda. Katillerin kim olduğu görülecek.”

Bu takvim, teknik nitelikteki bir bilirkişi raporunun UYAP sistemine yüklenmesi ile yürütme organı tarafından bu verilerin kamuoyuna kesin birer delil olarak sunulması arasındaki sürenin darlığı açısından incelenmeye değerdi. Bakan Tunç’un 14 Ekim’deki konuşmasında yer alan “o daraltılmış baz çakışması dediğimiz” ifadesi, temeli 20 Eylül’deki ilk açıklamada atılan söylem dilinin bir devamı oldu. Bu durum, savunma makamının söz konusu bilirkişi raporunu satır satır inceleyip baz sapmaları, sinyal kirliliği veya kırsal alandaki kapsama alanı hataları gibi teknik hususlara yönelik hukuki itirazlarını henüz mahkemeye sunamadığı bir zaman diliminde, dijital veriler üzerinden adli algının önceden şekillenmesine zemin hazırlayarak birçok kişinin tarif ettiği ‘iddianame jet hızıyla hazırlandı’ söyleminin ortaya çıkmasına neden oldu.

Teknik ceza yargılamasına ait bu teknik delil yönteminin idari kurumlar tarafından da erken aşamada sahiplenildiği başka bir açıklamada görebiliyoruz:

DEM Parti Milletvekili Sevilay Çelenk’in Medyascope mecrasına verdiği mülakatta aktardığı üzere, New York’taki bir uluslararası toplantıda bir araya geldiği Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Narin Güran davasından bahsederken söze doğrudan, “Daraltılmış baz konusunda kendilerinin (Bakanlığın) bir ön açıcı olduğunu” belirterek başlıyor. Bu aktarım, teknik bir ceza yargılaması unsurunun, idari kurumlar tarafından da paylaşılan bir kurumsal refleks alanına dönüştüğünün basına yansıyan somut bir verisi sayılabilir. Aile Bakanlığı’nın ‘‘dar baz’’ yönteminde bir ön açıcı olması nasıl mümkün olabilir? Bu bakanlığın adli davalarda kullanılagelen ve bilimsel olarak tartışmalı olan bu yönteme dair nasıl ön açıcı rolü olabilir? Bu bilginin üzerinde gazetecilerin durmamış olması, bu konunun irdelenmemiş olması ya da medya, sosyal medya gibi alanlarda kendine yeterli yeri bulmamış olması da yine yazının başından beri ele aldığımız algıyı farklı organlar eliyle belirlemeye dönük çalışmaların nasıl sonuç verdiğine dair başka çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.

Üst yargının teknik tereddütleri

Dava sürecinde dijital ve tıbbi verilerin medya mecralarında kesin nitelikli argümanlarla sunulması ile üst yargı organlarının dosyaya koyduğu şerhler arasındaki mesafe ise dikkat çekici. Kamuoyunun odağındaki sivil toplum kuruluşları ile müdahil avukatların açıklamaları da davanın algısını belirleyen katmanlardan bir diğeri.

UCİM Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği Türkiye Hukuk Koordinatörü avukat Mine Rana Kahramanoğlu, Flash TV kanalındaki bir canlı yayında sunucunun, “Narin’in bedeninde PSA (Prostat Spesifik Antijen) örneği bulunmuş olması, Narin’in kesinlikle ve kesinlikle istismara uğradığının bir işareti midir?” sorusuna, Kahramanoğlu”Hayır, değildir. Şöyledir: Adli tıp raporunda zaten bu açıklığa kavuşturuldu. Zaten istismara uğradığına dair hiçbir delil bulunamaz çünkü deliller yok olmuş” diyerek yanıt verdi.

Kahramanoğlu devamında “bulgunun maktulün vücudunda olmadığı, sadece kıyafetlerinde yer aldığı ve cinsel istismar olasılığının bütünüyle çürütüldüğü” yönünde bir çıkarımda bulunuyor. Ama bu çıkarım eksik çünkü burada bahsedilmeyen en önemli veri PSA’nın Narin’in vücudunun başka yerlerinde de bulunduğu.

Öte yandan aynı derneğin kurucusu ve başkanı olan Saadet Özkan’ın resmi X hesabından Şirin Elmas davasına ilişkin yaptığı açıklama ise UCİM’in dernek olarak çelişkili beyanlar verdiğinin en net örneği olarak karşımıza çıkıyor:

Peki nasıl olur da Narin Güran’da bulunan PSA örneği bir cinsel istismar bulgusu değilken Şirin Elmas’ta bulunan PSA, cinsel eylemin gerçekleştiğinin ispatı olabiliyor?

Mahkeme başkanı şerh düştü

Dava kamuoyunda kendinden söz ettirmeye devam ederken, PSA konusuna ilişkin en önemli çıkış Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi Başkanı Mehmet Selim Erem’den geldi. Kamuoyunda büyük bir yankı bulmayan ve hızla yerini başka gündemlere bırakan bu dosyayı inceleyen Daire Başkanı Erem; mahkemenin 2025/666 Esas ve 2025/1428 Karar sayılı ilamına koyduğu muhalefet şerhinde, ilk derece mahkemesinin hükmüne karşı PSA bulguları yönünden ciddi teknik tereddütler bulunduğunu kaydetti.

Erem istinaf şerhinde adli verilerin kesin bir dille çürütülmüş sayılamayacağı ve dosyada bu yönüyle eksik inceleme yapıldığı teknik detaylarla vurguluyor.

Üye hakim, maddi gerçeğin tereddütsüz açığa çıkarılması için söz konusu hususların incelenmesini talep eden şerh düşüyor.

Aynı zamanda yüksek mahkemenin bu şerhinde, sanıkların saniyelerle ölçülen dar bir zaman diliminde ortak bir amaçla hareket etmesinin “hayatın olağan akışına uygun bulunmadığı” da kayda geçirilmiş. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında dönemsel kurumsal anlatılarla veya medya sunumlarıyla “kesin gözüyle bakılan” teknik detaylar, üst yargı denetiminde maddi gerçeğin bütünüyle ortaya çıkarılmasını engelleyen birer “eksik inceleme” gerekçesi olarak resmi kayıtlara geçmiş. Bu durum, kamuoyunu temsil eden aktörlerin medya mecralarında kesin yargılarla sunduğu beyanlar ile yargısal mekanizmanın arka planında devam eden teknik ve fenni kuşkular arasındaki mesafeyi net bir şekilde göstermekte.

Narin Güran davasında katılan taraf olarak bulunan bir diğer önemli aktör ise Diyarbakır Barosu oldu. Dönemin Baro Başkanı Nahit Eren katıldığı canlı yayın programlarında hem Kahramanoğlu’nun PSA yönünde yaptığı açıklamaları destekler ve öncü olan türden açıklamak yaparken hem de daraltılmış baz yönteminin ayak izi niteliği taşıdığını ve aynı zamanda bu raporlarda hesaplama hatası olmadığı sürece rapor baz istasyonu verilerinin kesin delil yapılabileceğini vurguladı. TELE1 kanalının canlı yayınına katıldığı bu program kaydının 4.dakikasının 11.saniyesinde, daraltılmış baz raporuna ilişkin bizzat ifade ettiği kendi sözleri bulunuyor: “Raporda bir sayısal veri hatası ya da bazların çakışması ve sinyallerin açıları konusunda bir sorun olmazsa bana göre yer tespiti açısından kesin bir delil niteliği taşıyor.”

Yine aynı kanalın başka bir canlı yayın programına katılan Eren’in kendisine sorulan ‘’Narin’de bir cinsel istismar var mı?’’ sorusuna dönük yaptığı açıklama ise şuydu:

‘’PSA dışında cinsel istismara dair başka cinsel istismarın bağlamına dair bir olgu, bir delil maalesef başkaca dosya içerisinde yok.’’

Yargıtay incelemeye gerek duymadı

Birinci derece mahkemesine kadarki süreçte sahne alan bu figürlerin açıklamaları, toplumda ve hatta yargı mercilerinde peşin bir “vicdani kanaat” eğilimi yarattı. Sürecin kamuoyuna sunuluş biçimi adli algıyı tamamen kilitledi. Oysa İstinaf aşamasında daire başkanının koyduğu muhalefet şerhi, gerek daraltılmış baz raporlarının bilimsel denetlenebilirliğini sarsıyor, gerek PSA konusunda kapsamlı inceleme talep ediyor, gerekse de ailenin masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkesinin göz ardı edildiğini açıkça belgeliyor.

Ne yazık ki bu hukuki şerhler, 86 milyon insanda oluşan ve “algının olgunun üzerinde” inşa edildiği o devasa siber barajı yıkmaya yetmedi. İstinafın bu teknik ve sarsıcı muhalefet şerhini rağmen Yargıtay ilgili konularda incelemeye gerek duymadı.

Narin Güran davasında karşımıza çıkan bu tehlikeli süreç ne ilk ne de son örnek. Bugün Güran ailesi fertleri, dün Mazlum İçli ve daha niceleri, maddi hakikati yansıtmaktan uzak, akıllara zarar sözde teknik verilerle dört duvar arasında tutuluyor ve hayatları yok oluyor. İnsanların ömürleri, bu sorunlu adli yaklaşımlar, siyasi hesaplar ya da devletin omuzlarındaki o devasa adalet enkazını teknik yöntemlerle hafifletme arayışları yüzünden göz göre göre harcanıyor. Narin Güran davasını baştan sona incelemek bu yüzden hayati. Çünkü uydurma raporlarla, sinyal kirlilikleriyle ve sipariş algılarla inşa edilen bu siber baraja, bu dijital adaletsizliğe bugün sessiz kalan her hukukçu ve her vatandaş, yarın o adliye kapısından içeri girdiğinde kendisini nasıl bir felaketin beklediğini görmek zorunda.

Düzeltme Doktrini Dosyası
  1. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar
  2. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Belfast’taki olaylar göçmen karşıtı şiddet endişelerini artırıyor

Belfast’taki bıçaklı saldırı, sosyal medyadaki dezenformasyonun da etkisiyle şiddetli göçmen karşıtı saldırıların fitilini ateşleyerek ırkçılık, kamu güvenliği ve Kuzey İrlanda’nın kırılgan sosyal yapısına dair ciddi endişelere yol açtı.

Foto: Kevin Scott (@Kscott_94)

Belfast’ta geçtiğimiz hafta yaşanan bıçaklı saldırının ardından başlayan olaylar, göçmenlere yönelik şiddeti, sosyal medyadaki dezenformasyon ve yetkililerin gerilimi kontrol altına alıp alamayacağı konularında ciddi soru işaretleri yarattı.

Olaylar, 8 Haziran’da Kuzey Belfast’ta Stephen Ogilvie’nin, Sudan uyruklu Hadi Alodid tarafından bıçaklı bir saldırıda ağır yaralanmasıyla başladı. Ardından 30 yaşındaki Alodid, cinayete teşebbüs, kamuya açık alanda bıçak taşıma ve ölüm tehdidinde bulunma suçlamalarıyla tutuklandı. Şüphelinin henüz hüküm giymediği davada, polis saldırının ardındaki nedeni resmi olarak açıklamadı.

Bıçaklı saldırı ve şiddetin tırmanması

Ancak olay, kısa sürede sadece bir adli vaka olmaktan çıktı. Saldırıya dair çeşitli videolar ve doğrulanmamış iddialar internette hızla yayıldı. Şüphelinin uyruğu ve göçmenlik statüsü tartışmaların odağına yerleşirken, kısa süre içinde Belfast’ın çeşitli bölgelerinde göçmen karşıtı gösteriler başladı. Bu gösterilerin birçoğu şiddet olaylarına dönüştü.

Olaylara müdahale eden polis memurlarına tuğla, şişe ve havai fişeklerle saldırıldı. Araçlar ateşe verilirken, birçok ev ve iş yeri de hasar gördü. Özellikle göçmenlere ve etnik azınlıklara ait olduğu bilinen bazı mülkler açıkça hedef alındı. Kuzey İrlanda Polis Teşkilatı (PSNI) olayları bastırmak için çevik kuvvet ekiplerinden destek aldı; tazyikli su ve plastik mermi kullandı.

Şiddet olaylarının artması, Kuzey İrlanda’da yaşayan azınlık gruplarının korku içinde yaşadığına dair uyarılara neden oldu. Güvenlik endişesi taşıyan bazı aileler evlerini terk etmek zorunda kaldı. Polis ise halka sükunet çağrısında bulunarak, gerilimi tırmandıracak içeriklerin paylaşılmasından kaçınılmasını istedi.

Ogilvie’nin ailesi, polis aracılığıyla yaptığı açıklamada saldırının kendilerini derinden sarstığını ancak bu olayın toplumu bölmesini veya göçmenlere yönelik bir düşmanlığa dönüşmesini istemediklerini vurguladı. Aile, göçmenlerin ülkeye sunduğu katkıların altını çizerek, tek bir kişinin eyleminin tüm bir topluluğa mal edilmemesi gerektiğini belirtti.

Aile tarafından dün yapılan son açıklamada ise Stephen Ogilvie’nin komadan çıktığını ve tedavisinin sürdüğü bildirildi. Ancak durumunun ciddiyetini koruduğu da belirtildi. Ailesi, Ogilvie’nin sol gözünü kaybettiğini, sağ gözünde de görme kaybı riski bulunduğunu aktardı.

Sosyal medya dezenformasyonu

Belfast ve Londra’daki siyasi liderler şiddet olaylarına sert tepki gösterdi. Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, yaşanan kargaşanın kabul edilemez olduğunu ve sorumluların yasalar önünde hesap vereceğini söyledi. Kuzey İrlanda Bakanı Hilary Benn ise olayları “ırkçı eşkıyalık” olarak tanımlayarak, insanların sırf ırkları ve kökenleri yüzünden hedef alındığına dikkat çekti.

Kuzey İrlanda Başbakanı Michelle O’Neill ailelerin korkutulmaya çalışılmasını ve evlerin kundaklanmasını kınarken, Başbakan Yardımcısı Emma Little-Pengelly, iddia edilen tek bir suçun masum insanlara yönelik saldırılara asla gerekçe olamayacağını belirtti. Adalet Bakanı Naomi Long da halkın korku ve öfkesini göçmen karşıtı eylemlere dönüştüren kışkırtıcıları eleştirdi.

Sosyal medyanın krizi derinleştirdiğini vurgulayan Long’un açıklamaları dikkat çekiciydi. The Guardian’a göre, internet üzerinden saldırıları körükleyen pek çok kişi bölge halkından dahi değildi, hatta Long’un tabiriyle “Belfast’ın haritadaki yerini bile bulamayacak” kişilerdi.

Olayların ardından sosyal medyanın rolü en çok tartışılan konulardan biri haline geldi. Emniyet yetkilileri ve siyasiler, yayılan videoların, iddiaların ve kışkırtıcı mesajların olayların büyümesine neden olduğu konusunda hem fikir. Ayrıca şiddet olayları başlamadan önce göçmenlere ait olan adreslere yönelik tehditlerin yeterince ciddiye alınmadığına dair eleştiriler de gündemde.

Foto: Kevin scott

The Guardian’ın haberine göre, The Accountability Project Northern Ireland adlı gönüllü bir grup, Kasım 2025 ile Haziran 2026 arasında polise çok sayıda uyarıda bulundu. Grup, internetteki göçmen karşıtı hareketlilik ve aşırılık yanlısı sitelerde paylaşılan adresler konusunda polis teşkilatını uyardı. Grubun sözcüsü, saldırılar sırasında sızdırılan bir “fişleme” listesinin, daha önce polise sundukları listeyle eşleştiğini öne sürdü.

PSNI yetkilileri geçtiğimiz hafta meydana gelen bıçaklı saldırının ardından başlayan olaylar hakkında soruşturmanın sürdüğünü belirtiyor. Bir yandan olaylara karışanlar tespit edilip dijital ayak izleri takip edilirken, diğer yandan da risk altındaki bölgeler ve kişiler için güvenlik önlemleri artırılıyor.

Kuzey İrlanda’nın tarihsel bağlamı

Belfast’ta yaşanan şiddet olayları, son dönemde Birleşik Krallık genelinde artış gösteren göçmen karşıtı şiddet dalgasının yeni bir tezahürü olarak yorumlanıyor. 2024 yılında Southport’ta üç kız çocuğunun öldürülmesinin ardından da benzer bir tablo yaşanmıştı. Saldırgana dair internette yayılan yanlış bilgiler, camilerin, sığınmacı barınaklarının ve polis ekiplerinin hedef alınmasına yol açmış, söz konusu olaylar bir parlamento raporuna “2011’den bu yana görülen en kötü kamu düzeni bozukluğu” olarak yansımıştı.

Kuzey İrlanda, benzer bir göçmen karşıtı şiddete 2025 yılında da tanık oldu. Ballymena’da iki gencin cinsel saldırıyla suçlanmasının ardından başlayan olaylar, kısa sürede göçmenlere yönelik toplu bir nefret saldırısına evrilmişti. Evler ve araçlar ateşe verilmiş, polis olayı “nefret suçu odaklı kargaşa” olarak kayıtlara geçirmişti. Reuters’ın daha sonra aktardığına göre, söz konusu gençlere yöneltilen suçlamalar daha sonra düşürülmüştü.B da tamamen kanıtsız bir iddianın göçmen topluluklarına karşı nasıl bir silaha dönüştürüldüğünü gözler önüne sermişti.

Belfast’daki olaylar, işlenen ciddi suçların veya iddiaların, özellikle sosyal medya üzerinden manipüle edilerek nasıl hızla göçmen karşıtı olaylara evrildiğini gösteren bu daha geniş şablona birebir uyuyor.

Üstelik bu olaylar, Kuzey İrlanda’nın kendine has siyasi ve toplumsal yapısı nedeniyle daha çok tehlike barındırıyor. Uzun bir süre devam eden mezhepsel bölünme ve siyasi çatışma geçmişine sahip olan Belfast’ta sokak şiddetinin alevlenmesi her zaman daha büyük krizlerin habercisi olma riski taşıyor. The Guardian, saldırılarda Loyalist paramiliter grupların yer aldığına dair şüpheleri gündeme taşısa da şu an için bu tür grupların olayları organize ettiğine dair kesin bir kanıt bulunmuyor.

Bugün gelinen noktada hem siyasiler hem de güvenlik güçleri için mesele sadece asayişi sağlamaktan ibaret değil. Dijital dünyadaki manipülasyonlara ve dezenformasyona karşı nasıl daha etkin önlem alınacağı ve kriz anlarında azınlık topluluklarının nasıl korunacağı soruları çözüm bekliyor.

Bıçaklı saldırıya dair ceza davası mahkeme salonlarında sürecek. Ancak o saldırının ardından sokaklarda yaşanan şiddet olayları, Belfast’ı şimdiden ırkçılık, sosyal medyanın yıkıcı gücü, emniyet zafiyetleri ve tek bir bireyin eyleminden bütün bir topluluğu sorumlu tutmanın yaratacağı tehlikelerle yüzleşmek zorunda bıraktı.

Hayvan hakkı savunucuları meclisten seslendi

Hayvan hakkı savunucuları, DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca aracılığıyla düzenledikleri basın toplantısında taleplerini kamuoyuna duyurdu: “Hayvana şiddete caydırıcı cezalar getirilmeli.”


Yaşam İçin Yasa İnsiyatifi, BurHak, Bipativer Derneği, Patikara Derneği, Yaşamdan Yana Veteriner Hekimler Platformu, Yaşamdan Yana Avukatlar ve Psikologlar, ODTÜ Mezunları Derneği temsilcilerinden ve basın emekçilerinden oluşan bir heyet, hayvan katliam yasasına karşı çözüm önerilerini mecliste kamuoyu ile paylaştı.

Perihan Koca toplantının başında şunları söyledi:

“Temmuz 2024’te AKP ve MHP oylarıyla bu meclisten geçirilen yasanın ardından ülkemiz ne yazık ki kan kokmaya başladı. O gün bu meclisten geçen ölüm fermanının ardından, ardışık olarak bakanlıklarca, valiliklerce, kaymakamlıklarca ve ne yazık ki belediyelerce hayata bir kırım pratiği olarak geçirilmeye başladı. Sokaklarda hayvanlar katledilmeye devam ediyor, ölüm ve katliam gerçekliği ülkemizde gündelik yaşamın bir parçası haline getirilmeye çalışılıyor. Bizler enseyi karartmıyoruz, bu karanlığa karşı umut olmaya çalışıyoruz. Yaşamı ilmek ilmek birlikte örmeye örgütlemeye çalışıyoruz. Bugün çözümün öldürmekten geçmediğini hep birlikte haykırmak için bu kürsüdeyiz.”

Hayvan hakkı savunucuları mecliste


“Bilim uygulanmadan başarısız ilan edilemez”

Yaşamdan Yana Veteriner Hekimler adına söz alan Ceren Başyiğit, “doğal yaşam alanı” adıyla önerilen büyük toplama merkezlerinin bilimsel açıdan çözüm olmadığını vurgulayan Başyiğit, şu ifadeleri kullandı:

“Çünkü doğal yaşam; binlerce köpeğin tel örgüler içerisinde bir arada tutulduğu alanlar değildir. Bugün başarısız olduğu söylenen şey, ‘kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat’ modeli değildir. Başarısız olan; bu modelin yıllar boyunca yeterli bütçe, koordinasyon ve denetimle hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanmamış olmasıdır. Yasa değişikliği görüşmeleri sırasında 20 yılda yapıldığı söylenen kısırlaştırma sayısına, etkin bir süreç yürütülmüş olsa 2.5 yılda ulaşılabilirdi. Bilim uygulanmadan başarısız ilan edilemez.”

Yaşamdan Yana Avukatlar adına Sinan Ayaz, 5199 sayılı Kanun ve ilgili mevzuatın, idareye hayvanları koruma, tedavi etme ve uygun koşullarda barındırma yükümlülüğü yüklediğini, ancak kamuoyuna ve sosyal medyaya yansıyan görüntülere göre, Türkiye’nin birçok yerindeki belediye bakımevlerinde hayvanların bilinçli bir şekilde açlık, susuzluk, hastalık sonucu ölüme terk edildiğini, hatta vahşi yöntemlerle öldürüldüğünü ve kanun hükümlerine göre bunun açıkça bir suç olduğunu vurguladı.

“Medya dili şiddetin doğrudan parçası”

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu basın emekçilerinden Gökhan Mezarcı, demokrasilerde dördüncü kuvvet olması gereken medyanın, ne yazık ki denetleyen bir güç olmaktan çıkıp yaşam düşmanı politikaların, katliam propagandasının aparatı haline geldiğini belirtti.

Ankara Altındağ’da yaşamını yitiren küçük Fatma El Muhammed’in hikâyesinin, bu düzenin en acı örneklerinden biri olduğunu vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti:

“Çocuğun ölümünde önce köpek saldırısı ihtimali öne sürülerek yalan haberler servis edilmiştir. Oysa Milletvekili Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Meclis gündemine taşıdığı gerçekler, cinsel istismar ve cinayet iddialarını ortaya koymuştur. Bir çocuk öldürülmüş, ama gerçek fail gizlenerek suçlu yine hayvanlar ilan edilmiştir. Bugün hayvanları “tehdit”, “terör” ve “başıboş köpek” gibi başlıklarla düşmanlaştıran medya dili yalnızca etik dışı değil, aynı zamanda yaşam hakkına yönelen sistematik şiddetin de doğrudan bir parçasıdır ve failidir!”

Heyet adına ortak basın açıklamasını okuyan hayvan hakları aktivisti Nihal Memiş Dizdar, muhalif belediyelerin bu katliama gözlerini kapamasını ve katliama ortak olmasını eleştirdi.

Dizdar, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin, silahlanma çağrısı yapan, bot hesaplarla* nefret yayan GÜSODER temsilcilerini ağırladığını, hemen ertesi gün “Yılbaşına kadar bütün köpekleri toplayacağız” açıklaması yaptığını hatırlatarak “Görevi ülkenin iç güvenliğini korumak olan İç İşleri Bakanlığı’nda, köpekleri öldürmek için halka silahlanma çağrısı yapan ve bot hesaplarla hayvanlara karşı nefret örgütleyen, meşruiyeti meçhul bir dernekle basına verilen pozlar, tarihe kara bir leke olarak geçmiştir. Bu karanlık derneğin taleplerinin halkta hiçbir karşılığı olmadığı açıktır, hiçbir meslek örgütü, hiçbir sivil toplum kuruluşu tarafından desteklenmemekte, taleplerinin hiçbiri bilimsel, etik, vicdani gerekçeyle örtüşmemektedir. Tüm bunlara rağmen talepleri dinleniyorken barışçıl yaşam hakkı savunucuları olarak bizim bilimsel, etik ve vicdani çözüm dosyamız neden dinlenmiyor, o kapılar neden bizlere açılmıyor?” dedi.

Ayrıca, Bipativer Derneği’nin Türkiye’de Sokakta Yaşayan Hayvanların Sorunlarına İlişkin Çözüm Dosyası Özeti ve ODTÜ Mezunları Derneği Hayvan Hakları Çalıştayı Sonuç Bildirgesi TBMM’ye sunuldu.

Hayvan hakkı savunucularının meclise ilettiği talepler ise şu şekilde:

1- Kamuoyunda “Katliam Yasası” olarak bilinen yasa derhal geri çekilmeli, hayvanların yaşam ve özgürlük haklarını güvenceye alan bilimsel, etik ve vicdani temelde yeniden düzenlenmeli, 5199 sayılı kanunun 6. maddesindeki “kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat” ilkesi korunmalı. Meclis Hayvan Hakları Komisyonu yeniden toplanmalı ve demokratik temsil gözetilerek oluşturulan yeni yasayla, hayvanların yaşam ve özgürlük hakları anayasal güvence altına alınmalıdır.

2- Toplamalar ve hapsetmeler derhal durdurulmalı. Barınak denen esaret ve ölüm kampları, hayvan hastanesi ve rehabilitasyon merkezine dönüştürülmelidir. Mevcut barınaklar tedavi merkezine dönüşene kadar, barınaklardaki her bölümün net şekilde sürekli gözlenebildiği kamera sistemine geçilmeli. İcapçı veteriner hekim uygulaması tamamen kalkmalı, her il ve ilçede 7/24 çalışan veteriner hekim ve teknik personel sayısı artırılmalıdır.

3- Kırsaldan başlayıp merkezleri kapsayacak şekilde, etkin kısırlaştırma programları hayata geçirilmelidir. Tüm şehirlerin ilçe ve beldelerinde küçük çaplı, uygun maliyetli, sürdürülebilir Kısırlaştırma ve İlk Yardım Üniteleri kurulmalıdır.

4- “Pet” olarak kategorize edilerek bir ürün gibi alınıp satılabilen tüm hayvanların, üretim ve satışı yasaklanmalı, düzenli denetimler ve raporlamalar kamuoyuyla paylaşılmalı, yasağa aykırı hareket ederek suç işleyenlere caydırıcı cezalar uygulanmalıdır.

5- Hayvana şiddete, yatarı olan caydırıcı cezalar getirilmeli ve hayvana şiddeti kurumsal hale getiren yerel yönetimler de bu kapsama alınmalıdır.

6- Sahiplendirme süreçleri devlet teşvikleriyle desteklenmeli, zorlaştırıcı tüm bürokratik engeller ortadan kaldırılmalıdır.

7- Okul öncesinden başlamak üzere tüm eğitim müfredatlarına hayvanların yaşam ve özgürlük haklarıyla ilgili eklemeler yapılmalı; hayvan fobisinin ve hayvanlara kötü muamelenin engellenmesi için çalışmalar yapılmalıdır.

8- Hayvanlarla birlikte yaşamamızı kolaylaştıracak bilgilendirici kamu spotları yayınlanmalıdır.

9- Toplumun huzurunu ve barışını bozacak şekilde hayvanları hedef haline getiren, hayvanlara ve hayvan hakkı savunucularına yönelik şiddeti körükleyen yazılı ve sözlü medya şirketlerine ve sorumlularına caydırıcı idari para cezaları getirilmeli, toplumu kin ve düşmanlığa sevk eden Güvenli Sokaklar Derneği ve benzeri tüm oluşumlar kapatılmalı, yöneticileri yargılanmalıdır.

Şahin: “Irkçı saldırılar devlet aklının bir yansıması”

Ankara Üniversitesi’nin Cebeci Kampüsü’nde Kürt öğrencilere dönük gerçekleşen ırkçı saldırıya ilişkin görüş belirten TEV-KOM bileşeni Koma Zanîngeha Katîp Çelebî ya Kurdî üyesi Ozan Şahin, bu saldırılara karşı “Üniversitelerde bir araya gelen TEV-KOM yapısı olarak bu faşizan yapılara karşı hiçbir zaman geri adım atmayacağız” dedi.

Kürt öğrencilerin içinde bulunduğu amfi kapısını zorlayan “Ülkücü Hareket” adlı grup. Foto: Yeni Yaşam Gazetesi.

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde Hukuk Fakültesi’nde okuyan 4 Kürt öğrencinin 8 Haziran’da “Ülkücü Hareket” adlı bir grup tarafından ırkçı saldırıya uğraması gündeme gelmişti. 11 Haziran’da ise aynı 4 öğrenci, ikinci kez aynı grup tarafından saldırıya uğradı. Saldırıya uğrayan öğrencilere üniversite yönetimi disiplin soruşturması başlattı.

DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, 12 Haziran’da konuyu meclis gündemine taşımıştı. Koca’nın soru önergeleri şu şekilde:

“8 Haziran 2026 tarihinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde final sınavları döneminde bir grup öğrencinin, Kürt, demokrat ve sol görüşlü olarak nitelendirilen diğer öğrencilere yönelik sözlü ve fiziksel saldırıda bulunduğu ifade edilmiştir.

Üniversitede görevli bazı özel güvenlik personellerinin, saldırıya uğrayan öğrencilerin okulda oldukları bilgisini ve sınav saatlerini saldırıyı gerçekleştiren gruba haber verdiği öne sürülmüştür. Yaşanan güvenlik zafiyeti ve tehditler nedeniyle saldırıya uğrayan öğrenciler 4 final sınavına girememiş ve eğitim-öğrenim hakları engellenmiştir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nın yaşanan bu şiddet olaylarında öğrencilerin can güvenliğini sağlamak ve saldırganlar ile onlara yardım eden personel hakkında işlem yapmak yerine, şiddete uğrayan öğrencilere yönelik disiplin soruşturması başlatmıştır.

Soruyoruz:

1. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 8 Haziran 2026 tarihinde meydana geldiği belirtilen fiziksel saldırı ve darp olaylarından Bakanlığınız haberdar mıdır? Olayla ilgili olarak Yükseköğretim Kurulu (YÖK) veya üniversite rektörlüğü tarafından başlatılmış kapsamlı bir idari soruşturma bulunmakta mıdır?

2. Öğrencilerin kampüs içindeki yerlerini ve sınav saatlerini saldırgan gruba bildirdiği iddia edilen özel güvenlik görevlileri hakkında herhangi bir yasal veya idari işlem başlatılmış mıdır?

3. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nın, saldırıyı gerçekleştirenler yerine saldırıya uğrayan mağdur öğrencilere disiplin soruşturması açtığı yönündeki iddialar doğru mudur? Doğru ise bu uygulamanın hukuki ve idari gerekçesi nedir?

4. Saldırı ve can güvenliği endişesi nedeniyle 4 final sınavına giremediği belirtilen öğrencilerin gasp edilen eğitim ve öğrenim haklarının iadesi için hangi adımlar atılacaktır? Bu öğrencilere yönelik telafi sınavları düzenlenmesi ve sınav esnasında güvenliklerinin sağlanması için bir girişimde bulunulacak mıdır?”

Üniversitelerde Kürt öğrencilere dönük ırkçı saldırıları Niha+’ya değerlendiren Tevgera Komaleyên Xwendekaran a Kurdî (TEV-KOM / Kürt Dili ve Kültürü Öğrenci Toplulukları Hareketi) bileşeni olan Koma Zanîngeha Katîp Çelebî ya Kurdî (Katip Çelebi Üniversitesi Kürtçe Grubu) adına konuşan Ozan Şahin, öğrencilere yönelik ırkçı saldırıların devlet aklının yansıması olduğunu belirtti.

Şahin’e göre, Türkiye’de cumhuriyet kurulduğu andan beri “faşizan” bir devlet aklı her zaman var oldu. Bu aklın üniversitelerde devlet desteğiyle birlikte olduğunu vurgulayan Şahin, “Amaçları bir kimliği, bir cinsiyeti, bir dili görmezden gelip onlara bir alan oluşturmamaktır” dedi.

“ÖGB ve kolluk saldırılara alan açıyor”

Şahin’e göre, üniversitelerde saldırılara engel olmayan Özel Güvenlik Birimleri (ÖGB) ve kolluk kuvvetleri, “var olan bu inkar sisteminin korucularıdır”. Şahin, bugün üniversitelerde bu saldırıları gerçekleştiren çetelerle aralarında bu bağlamda bir bağ olduğunu söyleyerek şunları dile getirdi:

“Bu yapılar da bu saldırılara destek verir, onlara alan yaratır. Hatta bazen denk gelmişizdir. Arkadaşlarımızı ÖGB bu tür yapılara, bu tür faşist yapılara bildirmiştir, isim vermiştir, hedef göstermiştir. İnkarcı sistemin hizmetçileri oldukları oldukları için hani aralarında bir bağ vardır.”

Üniversitelerde gerçekleşen saldırıların, ötekileştirmenin, baskıların ve yok sayma politikalarının devlet aklının bir yansıması olarak değerlendiren Şahin “Biz de buna örgütlenmemizle cevap oluyoruz” dedi.

“Kimliğimizden dolayı pek çok sorun yaşıyoruz”

Şahin, üniversitede Kürt öğrenciler olarak sadece bu saldırılarla uğraşmadıklarını kimliklerinden dolayı başka sorunlarla da karşı karşıya kaldıklarını ifade etti:

“Üniversitede Kürt öğrenci olmak sadece bir faşizan yapının saldırısıyla sınırlı değil. Kürt öğrenciler, üniversitelere geldiği andan beri hedef alınmış, gerek devletin özel savaş politikaları, gerek üniversitelerde dediğimiz gibi bu faşizan kollarıyla baskıcı, alan daraltıcı pratikleriyle hedef hâline gelir. Özel savaş politikalarından kastım ise mesela arkadaşlarımız üniversitelere geldikleri zaman bağımsızlaştırılır, yalnızlaştırılır ve bir noktadan sonra uyuşturucu ile tanıştırılır, kültürel bir yozlaşma içine girer. Yoz bir alkol ortamı ile tanıştırılır. Bu devletin Kürt öğrenci üzerinde izlediği politikadır. Yine aynı amaca hizmet ediyor: Bir halkı kimliğiyle, diliyle yok etmek.”

“Saldırılara örgütlenmemizle cevap oluyoruz”

TEV-KOM’un ise bu durumlara karşı hangi perspektif ve çalışmaları yürüttüğünden bahsederek şu ifadeleri kullandı:

“Biz TEV-KOM olarak üniversitelerde yıllar boyu yaşadığı coğrafyada ötekileştirilmiş, katliamlara maruz kalmış, görmezden gelinmiş bir halkın üniversitede ve akademik alanlarda olan öğrencileriyiz. Bizler bu sorunlara çözüm noktası olmaya çalışıyoruz. Bunun için üniversitelerde kendi topluluklarımızı inşa ediyoruz. Bu topluluklarda sadece dil ve kimlik noktasında kalmıyor. Aynı zamanda toplumda bir insan olmanın ne olduğunu tartışıyoruz ve bunlara bir çözüm olmaya çalışıyoruz. Ve bunları pratik eylemselliğimize de yansıtıyoruz. Tabii bunun yanında sadece bunu bir şey örgütlü bir kültür dil örgütlü yalnız kalmıyor. Aynı zamanda üniversitede kendi öz savunmamızı da oluşturuyoruz. Arkadaşlarımızın özel savaş politikalarına karşı bir savunma geliştiriyor.”

TEV-KOM’un üniversitelerdeki bu tür saldırılara karşı en iyi cevabını örgütlülüğe verdiğini hatırlatan Şahin, “Bunu sadece bir sayısal kitle olarak değil aynı zamanda arkadaşlarımızla bir zihniyet birlikteliği ve bir örgütlülük sağlıyoruz. Anayasal haklarımızı kullanarak basın açıklamalarıyla gündem oluşturuyoruz. Biz şunu çok iyi biliyoruz ki bu ülkücü çeteler, bu faşist çeteler bu tür bir örgütlülük karşısında bu saldırganlığını istese de gösteremiyor. Zaten amaçları da TEV-KOM gibi yapıların oluşmasına engel olmak ve onlara bir alan yaratmamaktır” dedi.

“Üniversitelere barış sürecini yansıtmak bize düşer”

Türkiye’de devam eden bir süreç olduğunu belirten Şahin böylesi bir ortamda Kürt öğrencilere yönelik saldırının gündeme gelmesini “Devlet barış ve demokrasiyi, eşitliği üniversitede niye sağlamıyor?” sorusu ile dile getiriyor:

“Bunca zamandır halen tek bir adım atılmaması da bunun bir göstergesidir. Çünkü biz bunun en iyisini kendi yaşam alanlarımızda görüyoruz. Üniversitelerden görüyoruz. Biz her zaman yine biz barıştan yana olacağız. Biz demokrasiden yana olacağız. Biz eşitlikten yana olacağız. Biz üniversitelerin özgür alanlar olduğunu savunan insanlarız ve bu doğrultuda mücadele ediyoruz.”

Şahin, TEV-KOM olarak pratik eylemselliklerine devam edeceklerini belirterek “Üniversitelerde bir araya gelen TEV-KOM yapısı olarak, bileşenleriyle beraber, bu faşizan yapılara karşı hiçbir zaman adımızı geri atmayacağız. Nihai amacımız Kürt halkının, Kürt dilinin anayasal düzlemde bir statü kazanması, Kürt dilinin anadil ve resmi bir dil olması hedefimiz var ve bu konuda bu tür yapılara, sistemin inkar politikalarına bir adım dahi olsun geri atmayacağız” dedi.

Son bir senede üniversitelerde ırkçı saldırılar

Haziran 2025 – Haziran 2026

Eylül 2025 Taciz & Tehdit

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Tarih Bölümü 1. sınıf öğrencisi, kendilerini “okulun ülkücüleri” olarak tanımlayan bir grubun sistematik taciz ve baskısına maruz kalmaya başladı. Süreç sözlü tehditlerle başladı ve aylarca aralıksız devam etti.

Kaynak: Cumhuriyet

18 Kasım 2025 Silahlı Tehdit

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Aynı grup öğrencileri kamerasız bir sınıfa çekerek silahla tehdit etti. Olay çok sayıda tanık tarafından görüldü ve CİMER’e şikâyet edildi. Baskılar yine de sürdü.

Kaynak: Cumhuriyet

27 Ekim 2025 Palalı Saldırı

Ankara Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü

Kendilerini “Hacettepe Ülkücü Teşkilatı (HÜT)” olarak tanımlayan yüzleri maskeli grup, pala ve döner bıçaklarıyla kampüse girerek protesto eylemindeki öğrencilere saldırdı. En az bir öğrenci yaralandı ve Bilkent Şehir Hastanesi’ne kaldırıldı. Saldırıyı Ülkü Ocakları’na bağlı Hacettepe Teşkilatı sahiplendi, Ankara Ülkü Ocakları İl Başkan Yardımcısı sosyal medyadan “Kampüslerin tek sahibi ülkücülerdir” dedi.

Saldırganlar gözaltına alınmazken tedavi için hastaneye giden yaralı öğrenci dahil 44 öğrenci polis tarafından hastanede gözaltına alındı, tomografi sırası bekleyen öğrenciler de bu kapsamda tutuldu.

Kaynak: Gazete Pencere

24 Şubat 2026 Fiziksel Saldırı

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Eylülden bu yana süren taciz ve silahlı tehdit sürecinin ardından aynı grup sınıf içinde fiziksel saldırıya geçti. Öğrenci boyun ve kafa bölgesinden yaralandı, silahlı olduğu öne sürülen saldırganlar olay yerinden kaçtı. Mağdur darp raporu alarak Emniyet’e şikâyetçi oldu.

Kaynak: Cumhuriyet

8 Haziran 2026 Darp & Yaralama

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü — Hukuk Fakültesi

Kendilerini “Ülkücü Hareket” olarak tanımlayan grup, 4 Kürt öğrenciye ırkçı saldırı düzenledi. Saldırıda yaralanan öğrenciler hastanelerden darp raporu aldı. Avukat Doru Ninsu Arslan, üniversitedeki özel güvenlik görevlilerinin öğrencilerin kampüste olduğunu ırkçı gruba bildirdiğini açıkladı. Üniversite yönetimi saldırganlar yerine mağdur öğrencilere disiplin soruşturması başlattı.

Kaynak: MA

Haziran 2026 Çivili Sopayla Saldırı

İzmir Ege Üniversitesi — Kütüphane Önü

Hakkında kampüse uzaklaştırma kararı bulunan Mehmet Çınar Kumlu önderliğindeki ülkücü grup kütüphane önünde bir öğrenciye saldırdı. Görgü tanıklarına göre çivili sopalar kullanıldı. Aynı grubun daha önce Öğrenci Sendikası üyelerine pala ve kesici aletlerle saldırdığı basına yansımıştı.

Kaynak: Politika Haber

~12 Haziran 2026 İkinci Saldırı

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü — Hukuk Fakültesi

8 Haziran’da saldırıya uğrayan aynı Kürt öğrenciler, final sınavı için amfideyken ikinci kez ırkçı grubun hedefi oldu. Grup amfi kapısını zorladı, öğrenciler içeride mahsur kaldı. Polis kampüse girerek öğrencileri salonu terk ettirdi ancak dışarıda da saldırı sürdü. Öğrenciler can güvenliğinin kalmadığını açıkladı. 4 öğrencinin de sınava giremedikleri belirtildi.

TEV-KOM (Kürt Dili ve Kültürü Öğrenci Toplulukları Hareketi) Beyazıt Meydanı’nda protesto eylemi düzenledi. ÖHD Avukatı Doru Ninsu Arslan: “Bu saldırılar münferit değil, üniversiteleri yozlaştırma, apolitikleştirme, sindirme politikalarının birer parçasıdır.”

Kaynak: MA

Not: Bu kronoloji mevcut haberlerden derlenmiştir.

Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar

Narin Güran, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi sarsıcı davalarda organize trol ağları, kurgusal HTS kayıtları ve sahte delillerle şekillenen “algoritmik adalet” sisteminin tehlikeli boyutlarını gözler önüne seriyor.

Görsel yapay zeka aracıyla yapıldı

Sinema ve televizyon tarihi, uzun yıllar boyunca bizi uzak felaket senaryolarının kurgusal güvenliğiyle ekrana bağlarken, bugün yerini bizzat içinde yaşadığımız distopyayı sahneleyen yapımlara bıraktı. Öyle ki, bir davanın seyrini değiştirmek, birini suçlu ilan etmek ya da suçluyu gizlemek için artık fiziksel delillere ihtiyaç yok. Bunun için ekranlarda akan bir video kaydı, manipüle edilmiş bir metadata ya da daraltılmış bir baz istasyonu verisi yetiyor.

BBC’nin The Capture dizisinde “Düzeltme Doktrini” olarak kavramsallaştıran siber kumpas mekanizması, yani resmi kurumların adli süreçleri yönlendirmek için dijital delilleri yeniden üretmesi, kurgusal bir distopya değil, modern yargı sistemlerinin bugün içinde bulunduğu belki de en tehlikeli kurumsal gerçek. Sistemin, kendi inandığı suçluluk şablonunu yaratmak adına dijital veriyi mutlak hakikat kabul etmesi, savunma hakkını tamamen ortadan kaldırırken yargılama süreçlerini de maddi gerçekten uzak birer algı operasyonuna dönüştürüyor. Bu algoritmik adalet modeli, dijitalleşmenin bir tahakküm aracına dönüştüğü coğrafyalarda ise çoktan somut bir laboratuvar bulmuş durumda.

Türkiye’deki dijital veri tartışmalarının temeli, aslında 2013 yılındaki Gezi Parkı sürecinde tabandan gelen organik toplumsal hareketleri baskılamak ve dijital alanda yönlendirmek amacıyla kurulan ilk organize troll faaliyetlerine kadar uzanıyor. Kamuoyu algısını yapay içerik kampanyalarıyla kontrol etme çabasıyla şekillenen bu süreç, KCK davalarında el konulan hard disklerin olay yerinde dijital parmak izlerinin (hash değerlerinin) alınmaması ve savunmaya imaj kopyası verilmemesi usulsüzlüğü ile Odatv ve Poyrazköy davalarında bilgisayarlara dışarıdan virüsler (trojan) yoluyla suç dokümanı yüklenmesiyle, Balyoz davasında ise sistem saati geriye alınarak imal edilen kurcalanmış üst verilerle (metadata) teknik birer siber kumpas modeline dönüştü. İlerleyen yıllarda Kobani davasındaki seçici ve kitlesel HTS (sinyal) analizleri, ByLock veri tabanında binlerce masum insanı tuzaklayan “Mor Beyin” yönlendirme algoritmaları ve bugün İBB iştiraklerinde somut suç fiili yerine veri havuzları üzerinden işletilen soyut “irtibat ve iltisak” şablonları, adli mekanizmayı bütünüyle bir “algoritmik suçluluk çağına” evriltti. Yargı, maddi gerçeğe ulaşmak yerine, denetlenmesi güç dijital havuzlar ve saniyeler içinde kurgulanabilir siber profiller üzerinden hüküm vermeyi kurumsal bir alışkanlık haline getirdi.

Artık adli davalarda da uygulanıyor

Geçtiğimiz yıllarda daha çok siyasi dava başlıklarında rastlanan bu teknik ve metodolojik durum, bir süredir adli davalara, cinayet ve çocuk istismarı soruşturmalarına da sirayet etti. Toplumsal trajediler ve adli vakalar, siber verilerin yorumlanma biçimlerinin ve medya etkisinin en yoğun yaşandığı alanlar haline geldi. Bu süreç, geniş kitlelerin adalet arayışını ve toplumsal duyarlılıkları sosyal medya ağları üzerinden manipüle ederek, dosyaların adli gerçekliğinden ziyade dijital mecralarda üretilen kurgusal anlatıların öne çıkmasına zemin hazırlıyor. Hatta toplumsal figürlerin, popülist siyaset kurumlarının ve medyanın da bu dijital histeri dalgasına eklemlenmesi ile yargılama süreçleri maddi gerçeği aramaktan uzaklaşıp, hedef saptıran organize birer siber algı operasyonuna dönüşüyor.

Narin Güran, Foto: Sosyal medya

Bu durumun güncel laboratuvarlarından biri, 8 yaşındaki Narin Güran’ın ölümüyle ilgili yürütülen soruşturma ve dava süreci oldu. Narin’in ailesinden anne, abi ve amcanın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarıyla sonuçlanan ilk derece mahkemesi kararının gerekçesinde, olayın neden ve nasıl gerçekleştiğine dair bütünlüklü bir kronoloji netleştirilemedi. Yargılama makamı, maddi ve somut delillerin yanı sıra süreç içinde yedi kez ifade değiştiren ve Narin’in bedenini Eğertutmaz Deresi’ne gömdüğü mahkemece kanıtlanan komşu sanık Nevzat Bahtiyar’ın anlatımlarına ve bilimsel doğruluğu ile hata payları teknik olarak tartışılan “daraltılmış baz istasyonu (HTS)” kayıtlarına dayandı.

Evinin bulunduğu mahalle askeri bölge olduğu halde, jandarma yetkilileri güvenlik kamerası kayıtlarının Narin’in 19 gün sonra, 8 Eylül 2024’te bulunan cansız bedeninin ardından incelemeye konulduğu ve Narin’in en son bulunduğu yer olduğu iddia edilen evi ve etrafındaki alanı net gören CCTV kamerasının 15 günden fazla kaydının tutulmadığını söyledi. Bu durumda Narin’in kaybolduğu günden itibaren bakılması gereken kamera kayıtlarının hem zamanında incelenmemesi hem de daha sonra 15 günden fazla kayıt aldığının söylenmesi akıllarda ciddi soru işaretlerine neden oldu.

Trol orduları davaları rehin alıyorlar

Türkiye’deki siber manipülasyonun ulaştığı bugünkü aşamanın sahadaki karşılığını daha iyi anlamak adına, tanık olduğumuz yöntem ve kullanıcıları, homojen ve tek merkezli bir troll yapısından ziyade, ‘dava bazlı’ fraksiyonlara bölünmüş durumda ve bunu yapanlar ise çoğunlukla dersine iyi çalışan organize siber saldırı grupları.

Bugün siber alanda, arkalarında devlet içindeki farklı kliklerin, silahlı unsurların ya da yerel çıkar ağlarının bulunduğu siber tugaylardan bağımsız gruplaşmalar halinde hareket eden farklı ağlar çarpışıyor. Bu trol orduları artık yalnızca ideolojik ya da siyasi kavgalar yürütmüyor. Ucu belirli güç odaklarına dokunan her kritik adli vakada, adeta birer “dijital özel güvenlik şirketi” gibi dosyayı rehin alıyor. Örneğin, namını Narin Güran davasında mahkeme için hazırladığı ve bilimsel olarak doğrulanması imkansız olan “iyileştirilmiş” kamera görüntüsü raporuyla pekiştiren sivil bir şirket, bugün Türkiye’nin en çetrefilli adli dosyalarına başat bilirkişi olarak atanabiliyor.

Gülistan Doku, Foto: Sosyal medya

Ulusal Kriminal Büro (UKB) gibi yapılar, uluslararası adli bilişim standartlarından ve akademik denetimden uzak, uzmanlıkları ceza hukuku literatüründe tartışmalı figürler eliyle mahkemelere kesin hüküm içeren dökümanlar sunuyor. Dahası, bu yapılar sosyal medya hesapları üzerinden tarafsız kurumsal kimliklerini bütünüyle terk ederek, dosyaya bilimsel eleştiri getiren bağımsız uzmanları ve gazetecileri açıkça tehdit edebiliyor:

Buna rağmen yargı mekanizması, üniversitelerin akredite adli tıp enstitüleri ya da bağımsız bilim insanları yerine, bu sivil yapıları en sadık ve vazgeçilmez adli çözüm ortağı olarak görmeye devam ediyor.

Narin Güran davasındaki manipülasyon

Son tahlilde karşımıza çıkan tablo, devlet içi güç kliklerininden yerel unsurlara birçok kurumun siber ağları birer silah olarak kullandığı iki farklı stratejiyi ifşa ediyor: Kimi odaklar kurumsal prestiji korumak adına Rojin Kabaiş veya Gülistan Doku dosyalarında delil zincirini ve dijital imajları savunma makamına tamamen kapatırken kimi kliklerin trolleri ise Narin Güran davasında olduğu gibi kurgusal WhatsApp yazışmaları, çarpıtılmış HTS verileri ve sahte adli tıp senaryoları üreterek maddi hakikati bütünüyle tasfiye ediyor.

Narin Güran davasında siber alanı manipüle eden bu mekanizma, soyut birer algoritmadan ibaret değil. Bu davanın tarafları arasında konumlanmış binlerce sosyal medya kullanıcısı var. Özellikle Güran ailesi aleyhine pozisyon almış birçok hesabın 21 aydır aktif olarak paylaşım yaptığı X platformunda belli başlıklar altında algı yaratan, devletin mahkemelerinin verdiği kararların sorgulanmasına müsaade etmediklerini beyan eden, aile üyelerinin hepsinin katil ve suçlu olduğuna dönük sayısız içerik paylaşan ve etki gücü yüksek kimi hesaplar var.

Rojin Kabaiş’in babası, Foto: Sosyal medya

Bu davayı prototip bir örnek olarak ele aldığımızda Kabaiş, Doku, İçli ve daha nice önemli, kamuoyunda tartışma yaratan davaların işlenmesi ve dijital medyada şekillenmesinde büyük role sahip olan bu destekçi ve içerik üreticisi grubun eylemleri başka amaçların hedeflendiğine dair düşüncelere neden oluyor. Onlarcasının öncü olduğu farklı isimlerle faaliyet veren belirli anonim şebekeler eliyle bilhassa davaya dair söylemi olan kadınların neredeyse hepsi siber saldırılara maruz kalıyor. Bu hesaplar, dosyada maddi gerçeği arayan bağımsız gazetecileri, avukatları ve sivil aktörleri sürekli olarak ağır karalamalarla hedef alırken, son olarak Narin Güran davasında ‘yeniden adil yargılanma’ talebinde bulunan ve hakikati arayan kadınları ‘porno sitelerine montaj görseller yüklemekle’ tehdit edecek kadar fütursuz olabiliyor.

Cezasızlık zırhı

Peki bu troller hem maddi hem de yasal olarak nereye dayanıyor olabilir? Cevabı, bu davada en ön planda olan ve görünen yüzlerin, anonim hesapların oluşturduğu X odalarında aylarca mikrofon alıp davaya ilişkin beyanlarını tıpkı bir gazeteciye cevap verir gibi muhatap saydıkları bu hesaplara karşı yaptıkları uzun soluklu konuşmalarda aramak gerekiyor.

Bir tarafın ürettiği siber gürültü, tehdit, işinden ettirmeye varan şantaj ve karalama kampanyalarının, davanın diğer aktörleri ve medya figürleri eliyle nasıl büyütülüp dolaşıma sokulduğunu, adli bir trajedinin etrafında nasıl organize bir algı ekosistemi kurulduğunu açıkça gözler önüne seriyor.

Mazlum İçli, Foto: Özgür Politika

Bu siber abluka zincirinin en tehlikeli ve düşündürücü halkası olan X platformundaki kullanıcıların yaptığı bu aleni şantaj, nitelikli tehdit ve dijital eylemlerine karşı X Türkiye yönetiminin yeterince yaptırım uygulamaması ve bu hesapların askıya alınmaması ise belki de herkesin güvenliği açısından en önemli sorun. Sıradan vatandaşların dijital ayak izlerinin saniyeler içinde takibe alındığı bir adli iklimde, söz konusu anonim hesap kullanıcılarının sahip olduğu bu fütursuz cezasızlık zırhı, akıllara kaçınılmaz soru işaretleri getiriyor.

İlginç olan ise kamuoyuna mal olmuş bir şarkıcının, bir Cumhurbaşkanı danışmanının ve bir gazetecinin söz konusu X kullanıcılardan birinin X ev sahipliği yaptığı yankı odalarında uzun süre konuşmacı olarak katılması, ilgili anonim hesapların bahsi geçen davanın bilinen isimlerine sürekli destek veren paylaşımlar yapıyor olması ise kamuoyu nezdinde bir davada güç ve bilinirlik açısından avantajlı konumdaki kişiler ile siber dijital saldırı yapan anonim hesaplı bu X kullanıcıları arasındaki niteliğini henüz bilmediğimiz bir tür alışveriş-ilişki ağı olduğunun ise somut kanıtlarından biri olarak görülebilir.

Dijital Delillerin Gölgesindeki Adli Vakalar
Yakın tarihteki bazı önemli adli vakalar incelendiğinde, delil toplama süreçlerindeki teknik ve yöntemsel sorunlar yine Narin Güran davasındaki işleyişe benzerliğiyle dikkat çekiyor:
• Mazlum İçli Davası
6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen Kobani olayları sırasında 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum İçli’nin dosyası, dijital delillerin mahkemelerce ele alınış biçimine dair en çarpıcı ve trajik örneklerden bir başkası. İçli’nin cinayetlerin işlendiği saatte, olay mahallinden kilometrelerce uzaktaki bir köy düğününde çalıştığına dair mahkemeye sunulan net kamera görüntüleri, HTS sinyal kayıtları ve adli bilişim raporlarına rağmen, yargılama süreci somut verilerden ziyade dönemsel siyasi kanaatler üzerinden şekillendi. Yaklaşık 11 yıldır cezaevinde bulunan İçli, tüm bu bilimsel ve dijital kanıtlara rağmen 124 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi. Bu dava, ceza hukukunun en temel unsuru olan maddi gerçeğin, denetlenebilir siber verilere rağmen nasıl göz ardı edildiğinin somut bir örneğidir.
• Rojin Kabaiş Dosyası
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi 21 yaşındaki Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 akşamı kaldığı yurttan çakıl taşı toplamak için çıktı ve bir daha kendisinden haber alınamadı. Kaybolmasından tam 18 gün sonra, 15 Ekim 2024 tarihinde Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi sahilinde cansız bedenine ulaşıldı.

Bu süreç, dijital verilerin, baz istasyonu kayıtlarının ve adli tıp bulgularının resmi bir refleksle nasıl hızlıca “intihar” denilerek kapatılmak istendiğini gösterdi. Soruşturma aşamasında, Kabaiş’in son görüldüğü sahildeki baz istasyonlarına ait HTS ve sinyal verilerinin analizi derinleştirilmedi. Olay yerini gören kameraların kör noktaları incelenmedi ve dijital veriler savunma makamından gizlendi. Delil zincirinin en kritik halkası olan cep telefonu ve dijital materyaller üzerindeki incelemeler, bağımsız uzmanlara tamamen kapatıldı. Bu dosya, kolluk ve adli makamların somut bir cinayet şüphesini rasyonel olarak soruşturmak yerine, dijital verileri ve adli süreçleri kurumsal prestiji koruma kaygısıyla hızla kapattığını net şekilde ortaya koydu.
• Gülistan Doku Dosyası
Munzur Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki Gülistan Doku, 5 Ocak 2020 tarihinde Tunceli’de kayboldu ve aradan geçen yıllara rağmen izine rastlanamadı. Soruşturma süreci; baş şüphelinin ailevi nüfuzu nedeniyle dijital delillerin ve siber verilerin kurumsal bir refleksle nasıl karartıldığını veya ihmal edildiğini belgeledi. Soruşturmanın kaderini belirleyecek olan Dinar Köprüsü’nü gören kamera kayıtları üzerinden ilk etapta sahte bir “intihar” kurgusu imal edildi.

Resmi bilirkişi olarak atanan Ulusal Kriminal Büro (UKB) bile hazırladığı raporda, emniyetin iddiasının aksine köprüden düşen hareketliliğin bir insan değil, nesne veya kuş olduğunu belirterek intihar senaryosunu çürüttü. Buna rağmen yargı mekanizması, baş şüphelinin cep telefonu imajlarını ve siber ayak izlerini aylarca incelemeyerek dijital delil zincirinin yok olmasına göz yumdu. Bu dosya, sistemin kendi içindeki mekanizmaları korumak adına kamera kayıtlarını, sinyal verilerini ve en temel bilişim gerçeklerini nasıl işlevsiz bıraktığını tarihe sarsıcı bir yargı skandalı olarak geçirdi.

Dijital infaz şebekeleri

Türkiye’de organize siber operasyonların ve dijital manipülasyonun ilk belirgin kırılma noktasının 2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları olduğu bilinmektedir; oysa bu mekanizmanın kökleri tarihsel olarak daha da geriye uzanmaktadır. Eski ismiyle Twitter, bugünkü adıyla X platformundaki sahte hesaplar ve trol ağları, özellikle büyük siyasi davalarda ve kamuoyunun yakından takip ettiği sansasyonel dosyalarda sarsıcı birer aktör olarak defalarca gündeme geldi. Bir hukuki sürecin seyrini doğrudan etkileyen algı operasyonlarının en çok bu troll mekanizmaları aracılığıyla yürütüldüğü, hedef seçilen kişileri itibarsızlaştırma, lekeleme, meşru bir hak mücadelesini bağlamından koparıp yanlış bir yola evriltme ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını engelleme çabaları, artık toplumun yakından tanıdığı sistematik bir olgu olarak gözler önünde duruyor.

Uzun yıllardır adli ve siyasi davalarda karşımıza çıkan bu yapılar, genellikle anonim hesaplar kullanıyorlar. Gerçek kimlikleri ve isimleri belli olmayan, çoğunun takipçi sayısı yok denecek kadar az olan bu hesaplar, sıradan birer kullanıcı gibi görünüyorlar. Ancak kamuoyunun odağındaki önemli bir dava söz konusu olduğunda, bu uyuyan hücrelerden günde on binlerce, hatta yüz binlerce organize paylaşım yapılıyor. Eş zamanlı hareket eden bu siber ağlar, yapay etkileşim dalgaları yaratarak ana akım medyanın gündemini doğrudan belirliyor, adliye koridorlarında ve sokakta en çok konuşulan konunun ne olacağını, planlı hashtag (etiket) çalışmalarıyla adeta bir laboratuvarda şekillendiriyor.

Bunun en çarpıcı, güncel ve can yakıcı laboratuvarı olan Narin Güran cinayeti davasında ise bu siber endüstrinin nasıl “fraksiyonel” ve profesyonel bir faza geçtiği gözler önüne serildi. Bu davada, sayıları 500 ile 1000 arasında değişen organize bir kümenin içinden sıyrılan, özellikle 50 ila 100 kadar son derece profesyonel çalışan çekirdek hesap, ilk günden itibaren medyada yönlendirici bir algı mimarisi inşa etti. Bilimsel olarak doğruluğu tartışmalı olan, sahte ya da manipüle edilmiş olduğu bizzat uzmanlarca belirtilen deliller, kurcalanmış teknik raporlar ve asparagas beyanlar bu profesyonel hesaplar eliyle sürekli, sistematik ve vardiyalı bir biçimde kamuoyuna sunuldu. Hedef tahtasına oturtulacak ya da korunacak yeni isimler bu ağlar üzerinden etiketlenerek kamuoyunun önüne atıldı. Üstelik bu dijital operasyon sadece tek bir platformla sınırlı kalmadı. Ekşi Sözlük gibi kitlesel forum sitelerinde planlı başlıklarla gündemleştirilerek zamanla ana akım medyanın ve “ekran dedektiflerinin” hiçbir doğrulama süzgecinden geçirmeden havada kaptığı hayati birer “haber değeri” unsuru hâline getirildi.

Doğal olarak, bu anonim şebekelerin 24 saat kesintisiz ve milimetrik bir koordinasyonla aktif şekilde kullanıldığını görmek, bu kişilerin bu işi sıradan bir sosyal medya aktivizmi olarak değil, tamamen profesyonel bir meslek olarak icra ettiklerini kanıtlar bir çok veriye açık kaynaklar ulaşmak mümkün. Ortaya çıkan bu tablo şunu gösteriyor: Siber kliklerin arkasında devasa bir kurumsal organizasyonun, kesintisiz bir lojistik desteğin ve en önemlisi, adli kararları algoritmalarla rehin almak isteyen belirli güç odaklarının sağladığı sistematik bir gücün bulunduğunu açıkça ortada.

Yarın: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

5 yılın ardından Deniz Poyraz cinayeti

Deniz Poyraz davası, Türkiye’nin aydınlatılmamış siyasi cinayetler pratiğinin bir sembolü olarak duruyor. Ailenin ve Kürt siyasetinin adalet talebinin merkezinde ise başından beri dile getirilen o somut gerçeklik yer alıyor: Yalnızca tetiği çeken failin değil, katliamın arkasındaki azmettiricilerin ve karanlık ilişkiler ağının da yargı önüne çıkarılması.

Deniz Poyraz cinayetinden sonra kadınların yaptığı eylemden bir kare

Türkiye siyasi tarihine bir başka “aydınlatılmayan karanlık sayfa” olarak geçen Deniz Poyraz cinayetinin üzerinden tam 5 yıl geçti. 17 Haziran 2021’de, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Örgütü binasına gündüz saatlerinde elinde silahla giren Onur Gencer adlı saldırgan, parti çalışanı Deniz Poyraz’ı katletmişti. Sadece İzmir’i değil, tüm Türkiye’yi sarsan bu siyasi cinayet, gerilimli duruşmaları, araştırılmayan SADAT ve Suriye bağlantıları, mahkeme salonunda mağdurlara sıkılan biber gazları ve avukatların “dosya karartılıyor” itirazları eşliğinde tarihteki yerini aldı.

Deniz Poyraz’ın katledildiği o günden yargılamanın bittiği ana kadar neler yaşandı? Faile ne ceza verildi ve asıl önemlisi cinayetin arkasındaki perde aralanabildi mi?

Şair Eşref Bulvarı’nda katliam

Tarihler 17 Haziran 2021, saat 11.05’i gösterdiğinde, İzmir’in en işlek noktalarından Konak’taki Şair Eşref Bulvarı’nda bulunan HDP İzmir İl Başkanlığı binası planlı bir siyasi cinayete sahne oldu. Emniyet güçlerinin binanın hemen önünde sürekli nöbet tuttuğu ve çadırlı bir eylemin devam ettiği bir ortamda, Onur Gencer Gaziemir Emniyet Müdürlüğü’nden aldığı belgeyle temin ettiği Ruger marka tabancasıyla elini kolunu sallayarak içeri girdi.

İçeride tesadüf eseri o an yalnızca annesinin yerine partide nöbetçi olarak bulunan Deniz Poyraz vardı. Gencer, silahındaki mermileri Deniz Poyraz’ın üzerine boşaltarak yaşam hakkını elinden aldı. Cinayetin ardından binanın içinde fotoğraflar çeken ve yine hiçbir engele takılmadan aşağı inen katil, kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alındı. Failin yakalandığı an polislerin kendisine “İsmin ne abicim?” şeklindeki toleranslı yaklaşımı, davanın ilerleyen aşamalarındaki “cezasızlık” ve “korunma” iddialarının ilk sinyaliydi.

Failin profili

Olayın ardından en çok tartışılan konu, 27 yaşındaki Onur Gencer’in profili ve devlet/paramiliter yapılarla olası bağlantılarıydı. Sosyal medya hesapları incelendiğinde, Gencer’in Suriye’de, Halep ve Münbiç, elinde uzun namlulu silahlarla ve Bozkurt işaretiyle “Görev dönüşü” notuyla paylaştığı fotoğraflar ortaya çıktı.

Onur Gencer

İnsan hakları savunucuları ve vekiller, Gencer’in Suriye’de yaklaşık 45 gün geçirdiğini ve paramiliter bir yapı olan SADAT tarafından eğitildiğini iddia ederek konuyu Meclis’e taşıdı. İddiaların büyümesi üzerine SADAT resmi bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve dosya savcılığı da bu açıklamayı baz alarak iddiaları soruşturmaya gerek duymadı. SADAT’ın o dönemki açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

“Şirketimizin İzmir HDP il binasına yapılan saldırının faili Onur Gencer isimli teröristle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur… Şirketimiz tarafından Suriye’de veya başka bir yerde herhangi bir kimseye eğitim verilmemiştir, verilmemektedir.”

Dava dosyasına giren HTS kayıtlarında Gencer’in olay öncesi ve sonrasında aradığı isimler, cihatçı gruplarla olası ilişkileri ve aşırı sağcı bağlantıları hiçbir zaman derinlemesine araştırılmadı; dosya sadece Gencer’in “bireysel eylemi” olarak çerçevelendi.

Adliye koridorlarında gerilim

Soruşturmanın sadece 2,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak iddianameye dönüştürülmesi, avukatların “dosya apar topar kapatılmak isteniyor” tepkisine neden oldu. İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan yargılama süreci, Cumhuriyet tarihinin adil yargılanma hakkı açısından en sorunlu davalarından birine dönüştü.

Duruşmalar süresince, sanık Onur Gencer’e mahkeme heyeti tarafından “tolerans” alanı açıldı. Failin mağdur aileye ve avukatlara yönelik kışkırtıcı ve rahat tavırları engellenmezken, adil yargılanma ve delillerin toplanmasını talep eden hukukçular sürekli baskılandı. Güvenlik gerekçesiyle duruşmaların Aliağa’daki Şakran Cezaevi Yerleşkesi’ne taşınmasının ardından kriz daha da büyüdü. Yetki belgeli avukatların içeri alınmaması, jandarmanın x-ray dayatması ve nihayetinde mahkeme salonunun içinde avukatlara ve izleyicilere biber gazı sıkılması davanın utanç tablolarından biri olarak kayıtlara geçti.

Katil yerine aileye soruşturma

Dava sürecinde Poyraz ailesinin avukatlarından Türkan Aslan Ağaç liderliğindeki hukukçular, bu olayın adli bir vaka olmadığını vurguladı.

Ancak yargı mekanizmasının okları mağdur aileye çevrildi. Deniz Poyraz’ın babası Abdüllillah Poyraz, kızının katledilmesinin ardından verdiği bir röportajdaki sözleri cımbızlanarak “örgüt propagandası” suçlamasıyla yargılandı. Kamuoyu tepkisi sonrası beraat etti. Sadece baba değil, anne Fehime Poyraz da adliye önlerindeki isyanı ve protestoları nedeniyle defalarca emniyet ve savcılık baskısına, çeşitli soruşturmalara maruz kaldı.

Karar: ağırlaştırılmış müebbet ve 9 yıl

Mahkeme heyeti, Gencer’i “tasarlayarak kasten öldürme” suçundan indirimsiz ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca “mala zarar verme” suçundan 4 yıl, “konut dokunulmazlığını ihlal” suçundan 2 yıl ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefetten 3 yıl olmak üzere toplam 9 yıl ek hapis cezası verildi. Şubat 2023’te açıklanan gerekçeli kararda mahkeme heyeti, sanığın pişmanlığa yönelik somut bir söz veya davranışının bulunmadığını, kişiliği ve suç işleme eğilimi nedeniyle “yeniden suç işlemekten çekineceği yönünde olumlu bir kanaatin oluşmadığını” kaydetti.

Karar duruşması sonrasında konuşan anne Fehime Poyraz, kararı eleştirerek “Neden katili savunuyorsunuz? Bir yerlerden silah eğitim aldı. Kızımın kanı oraya döküldü. Adaletin eşit olması lazım, hepimiz beraber yaşıyoruz” dedi.

TBB Başkanı Sağkan, kararın ardından bianet’e yaptığı değerlendirmede, sanığın fiili gerçekleştirdiğinin zaten herkesçe bilindiğini, ancak müşteki vekillerinin davaya katkı sunmasının hukuksuz bir kararla engellenmesiyle olayın arkasındaki azmettiricilerin araştırılmasına yönelik taleplerin etkin şekilde sunulamadığını belirtti. Sağkan’a göre bu nedenle “adil bir yargılamadan ve her türlü tartışmadan uzak şekilde maddi gerçeğe ulaşıldığı konusunda kamu vicdanının tatmin olduğundan bahsedilemez.” Sağkan, usul hatalarının davayı istinaftan veya Yargıtay’dan döndürebileceğini, bu olmasa bile dosyanın Anayasa Mahkemesi’nden ya da nihayetinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) hak ihlali kararıyla geri döneceğini öngördü.

İstinaf ve yargıtay: Hızlı onama

Dava avukatlarının itirazıyla dosya 13 Mart 2023’te İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne taşındı. Daire, kararı önce “kâtibin imzasının bulunmaması” ve “kararın taraflara tebliğ edilmemesi” gibi usul gerekçeleriyle bozdu. Yerel mahkeme düzeltmeleri yaparak dosyayı 31 Ağustos’ta yeniden istinafa gönderdi. İstinaf mahkemesi 11 Ekim 2023’te, sadece kırk günlük bir incelemenin ardından, “mahkûmiyet kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığı” gerekçesiyle itirazları esastan reddederek kararı onadı.

Avukat Türkan Aslan Ağaç, istinafın bu hızlı kararına dikkat çekerek “Dosyayı bir an önce sadece tetikçi Onur Gencer’e verilen ceza ile kapatmaya çalışıyorlar” değerlendirmesini yaptı; soruşturma ve kovuşturma boyunca cinayetin arkasındaki isimlerin ortaya çıkarılması için yapılan çabaların sonuçsuz kaldığını belirtti. Sanık tarafı da kararı temyiz etti: Gencer’in avukatı Ahmet Can Gürlek, müvekkilinin “haksız tahrik” altında hareket ettiğini, Suriye, Diyarbakır ve Batman’daki görevleri sırasında saldırılara maruz kaldığını ve akıl sağlığının yargılama sürecinde yeterince incelenmediğini öne sürerek cezanın hafifletilmesini istedi.

Dosya bu haliyle Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin önüne geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, aile avukatlarının “delillerin toplanmadığı, etkili bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmediği” yönündeki başvurularının reddedilmesini istedi. Cinayetin beşinci yıldönümüne kadar ulaşılan bilgilere göre dosya, kesinleşmiş bir Yargıtay kararı beklemeden bu aşamada bekliyor. TBB Başkanı Sağkan’ın 2022’de işaret ettiği Anayasa Mahkemesi ve AİHM yolu, dolayısıyla hâlâ açık bir ihtimal olarak duruyor.

Katil ceza aldı, soru işaretleri sürüyor

Beş yıllık sürecin sonunda ortaya çıkan tablo şu: Onur Gencer, doğrudan işlediği fiil nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet ve 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu karar istinaf tarafından onandı ve şu an Yargıtay önünde. Ancak dava avukatlarının ısrarla gündeme getirdiği SADAT bağlantısı, Suriye’deki ilişkiler ve saldırıyı “azmettiren” olup olmadığı sorusu, mahkeme kayıtlarına göre etkin bir şekilde araştırılmadı. DEM Parti’nin dosya üzerine yayımladığı değerlendirmede de bu durum, “siyasi saikle işlenmiş cinayetlerin ardındaki gerçekliğin yargı eliyle hasır altı edilmesi” olarak nitelendiriliyor.

Anne Fehime Poyraz, kızının öldürülmesinin ikinci yılında “Sorumluların hesap vermesi için mücadelemizi sürdüreceğiz” derken, sonrasında “Katile yardım edenlerin de cezalandırılmasını istiyorum” demişti.

Beş yıl sonra dosya, hukuki olarak hâlâ kapanmamış, kamuoyu vicdanında ise Deniz Poyraz cinayeti, aydınlatılmamış bir siyasi cinayet olarak anılmaya devam ediyor.

Kronoloji: Deniz Poyraz Cinayeti ve 5 Yıllık Adalet Arayışı

17 Haziran 2021’de İzmir HDP İl Binası’nda Deniz Poyraz’ın katledilmesiyle başlayan, Suriye bağlantılarından mahkeme salonlarındaki krizlere, İstinaf’tan Yargıtay’a kadar uzanan 5 yıllık “aydınlatılmayan” dava sürecinin adım adım dökümü.
Saldırı Öncesi (2020 – 2021)

Suriye Trafiği ve Silah Temini

Onur Gencer’in Suriye’de (Halep ve Münbiç) elinde uzun namlulu silahlarla ve Bozkurt işaretiyle çektirdiği “Görev dönüşü” fotoğrafları ortaya çıktı. İnsan hakları savunucuları tarafından 45 gün boyunca SADAT’tan eğitim aldığı iddia edildi (SADAT iddiaları reddetti). Gencer, Gaziemir Emniyet Müdürlüğü’nden belge alarak Ruger marka bir tabanca temin etti.
17 Haziran 2021 | Saat: 11.05

Şair Eşref Bulvarı’nda Katliam

Polislerin binanın hemen önünde sürekli nöbet tuttuğu bir ortamda elini kolunu sallayarak HDP binasına giren Gencer, partide nöbetçi olarak bulunan Deniz Poyraz’ı katletti. Binanın içinde fotoğraflar çekip aşağı inen fail, polislerce “İsmin ne abicim?” sözleriyle gözaltına alındı.
Eylül 2021

Apar Topar Hazırlanan İddianame

Soruşturma sadece 2,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlandı. Dosyada HTS kayıtları, failin olay öncesi ve sonrasındaki temasları ile aşırı sağ/cihatçı gruplarla ilişkileri derinlemesine incelenmedi; cinayet sadece “bireysel bir eylem” olarak çerçevelendi.
2021 – 2022

Gerilimli Duruşmalar ve Aileye Soruşturma

İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmalarda sanığa toleranslı yaklaşılırken, duruşmaların Şakran Cezaevi’ne taşınması kriz yarattı. Salonda biber gazı kullanıldı. Bu süreçte asıl failler aranmazken baba Abdüllillah Poyraz “örgüt propagandası” iddiasıyla yargılanıp beraat etti; anne Fehime Poyraz emniyet baskılarına maruz kaldı.
Aralık 2022 – Şubat 2023

Karar: Ağırlaştırılmış Müebbet ve 9 Yıl

Yetki belgeli avukatların içeri alınmaması ve x-ray dayatması nedeniyle avukatlar son duruşmaları boykot etti. Gencer’e “tasarlayarak kasten öldürme”den ağırlaştırılmış müebbet, diğer suçlardan ise 9 yıl hapis cezası verildi. Gerekçeli kararda failin hiçbir pişmanlık emaresi göstermediği vurgulandı.
13 Mart 2023

İstinafın Usulden Bozma Kararı

Dosya İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne taşındı. Mahkeme, “kâtibin imzasının bulunmaması” ve “kararın taraflara tebliğ edilmemesi” gibi usul eksiklikleri nedeniyle dosyayı yerel mahkemeye geri gönderdi.
11 Ekim 2023

İstinaftan 40 Günlük Hızlı Onama

Eksikliklerin giderilmesinin ardından 31 Ağustos’ta tekrar İstinaf’a giden dosya, sadece 40 günlük bir inceleme ile esastan onandı. Avukatlar bu hızlı onamayı, “Dosyayı sadece tetikçiye verilen ceza ile kapatmaya çalışıyorlar” şeklinde yorumladı.
2024 – 17 Haziran 2026

Yargıtay Süreci ve Kapanmayan Dosya

Dosya Yargıtay 1. Ceza Dairesi önüne geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, aile avukatlarının etkili soruşturma yapılmadığı yönündeki itirazlarının reddini talep etti. Cinayetin 5. yılında dosya kesin kararını beklerken, TBB Başkanı Erinç Sağkan’ın işaret ettiği AYM ve AİHM’den dönebileceği ihtimali masada duruyor.

Kaynak: bianet, T24, Diken, Cumhuriyet, Mezopotamya Ajansı

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.