Barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan, gazetecilere dönük müdahalelerin ana akım medya çalışanlarına kadar uzanmasını yıllardır hedefteki Kürt ve sosyalist basına yeterince sahip çıkılmamasının bir sonucu olarak değerlendirdi.

Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) yayımladığı 2025 Dünya Basın Özgürlüğü raporuna göre, basın özgürlüğü konusunda geçen yıla kıyasla bir basamak daha gerileyerek 180 ülke arasında 159’uncu sıraya düşen Türkiye, geçtiğimiz yıl ulusal düzeydeki olumsuz şartlar nedeniyle yeniden düşüş yaşadı ve “çok vahim” kategorisinde kaldı.
Son dönemde gazetecilere yönelik artan baskılar, basın özgürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Ramazan Bayramı’nda aile ziyareti için gittiği Tokat’ta gece saatlerinde bir operasyonla gözaltına alınan İsmail Arı’nın Ankara’ya getirildikten sonra 24 saat içerisinde tutuklanması, DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ’ın evinden gözaltına alınıp 22 saat sonra cezaevine gönderilmesi bu baskının en somut örnekleri oldu.
Haklarında açılan soruşturmalarda gidip ifade vermiş gazetecilerin polis operasyonları ile gözaltına alınması keyfi cezalandırma argümanlarını güçlendirirken muhalif kimliği ile bilinen gazetecilere yönelik tutuklamalar meslektaşlarının eylemliliklerine de sebep oldu. Bu eylemliliklerde Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi son dönemde tutuklanan gazetecilere yer verilmemesi de çeşitli çevreler tarafından eleştirileri beraberinde getirdi.
Geçmişte Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla yapılan saldırıların bugün yeni yasalar ile ana akım medyaya kadar genişletilmiş olmasının ne anlama geldiğini, gazeteciliğe yönelik saldırılar ile iktidarın hedefleri arasındaki ilişkiyi, toplumsal muhalefetin tutumunu ve Türkiye’de medyanın geleceğine ilişkin senaryoları değerlendiren iletişim bilimci ve barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan yaşananların siyasal iktidarın mevcut durumu yönetme kriziyle birlikte incelenmesi gerektiğini söyledi. Ayan, gazeteciliğin geleceğinin medya alanındaki örgütlenme düzeyiyle bağlantılı olduğunu fakat bunun kendi başına yeterli olmayacağını savundu.
“Gazeteciliğe dönük saldırılar yeni değil”

İsmail Arı, Alican Uludağ, Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi gazetecilerin tutuklanmasının gazeteciliğe yönelik saldırıları daha görünür hâle getirdiğini ifade eden akademisyen Vahdet Mesut Ayan, iktidarın bu konudaki pratiklerinin daha köklü olduğunu hatırlattı.
Mevcut tutuklamaların, siyasal iktidarın uzun yıllardır sürdürdüğü baskı politikalarının bir uzantısı olduğunu vurgulayan Ayan; medyayı kontrol etmenin yöntemleri arasında mülkiyet yapısını iktidar lehine değiştirmekten kayyım uygulamalarına, gazetecileri mesleki faaliyetleri nedeniyle soruşturma ve kovuşturma kıskacına almaya kadar geniş bir yelpaze bulunduğunu ifade etti.
2024 yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablonun, iktidarın toplumsal rıza üretme kapasitesinde ciddi bir zayıflamaya işaret ettiğini belirten Ayan, “Bu tür durumlarda iktidarlar, kamunun bilgiye erişimini daha fazla denetim altına alma eğilimi gösterir” dedi. Ayan’a göre bugün tanık olduğumuz baskı artışı, yalnızca medyayı değil, genel olarak muhalefet alanını kuşatmayı hedefleyen geniş bir kontrol stratejisinin parçasını oluşturuyor.
Söz konusu gazetecilerin suçunun kamuyu ilgilendiren bilgilerin yine kamuoyu ile paylaşılması olduğunu söyleyen Dr. Vahdet Mesut Ayan, şunları da ekledi:
“Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesinde düzenlenen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu, muğlak yapısı nedeniyle iktidarın hoşuna gitmeyen haberleri cezalandırmak için işlevsel bir araca dönüşüyor. Nitekim İsmail Arı’nın gözaltına alınması ve tutuklanması sürecinde, herhangi bir somut soruşturma yürütülmeden yalnızca Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin (DMM) yaptığı açıklamanın esas alınması bu duruma çarpıcı bir örnek sunuyor.
Sonuç olarak, medya ve gazeteciler üzerindeki baskının artışını, siyasal iktidarın yönetme kapasitesinde yaşadığı aşınma ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yönetim krizleriyle birlikte değerlendirmeli. Bu çerçevede belirleyici olan, iktidarın giderek artan ölçüde ‘yönetememe’ sorununa verdiği otoriter tepkilerdir.”
“Karşı duruşun geliştirilememesi, saldırıların zeminini genişletiyor”
Ayan, geçmişte Kürt veya sosyalist gazetecilere “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla açılan soruşturmaların bugün ana akım medyada çalışıyor denebilecek gazetecilere kadar yayılmış olmasında ise muhalefetin tutumunun göz ardı edilemez olduğunu savundu:
“Siyasal iktidarın yönetme kapasitesindeki aşınma, uzun yıllar boyunca hedefte olan Kürt ve sosyalist medyanın yanına artık ana akım gazeteciliği de eklemiş durumda. Dolayısıyla bugün yaşadığımız tablo, bir kırılmadan ziyade, kapsamı genişleyen bir sürekliliğe işaret ediyor. ‘Sansür yasaları’ olarak adlandırılan düzenlemelerin ortaya çıkış koşulları da burada yatıyor. Siyasal iktidar hem İletişim Başkanlığı hem de onun bünyesinde faaliyet gösteren DMM aracılığıyla dolaşımdaki bilgiyi daha sıkı denetim altına almak ve mümkün olduğunca tekelleştirmek istiyor. Ancak toplumun yapısı, iktidarın özellikle iktisadi ve kültürel politikalarına yönelik artan hoşnutsuzluk ve bu hoşnutsuzluğu ifade edebilecek mecraların teknolojik gelişmelerle çoğalması, bu denetim arayışını sürekli yeni düzenlemelerle tahkim etme ihtiyacını doğuruyor.
Öte yandan muhalefetin bu süreçteki rolünü de göz ardı etmemek gerekiyor. İktidara mesafeli toplumsal kesimlerin siyasal düzlemdeki temsilinde görülen ikircikli tutum ve bu düzenlemelere karşı yeterince güçlü ve örgütlü bir karşı duruşun geliştirilememesi, bugün karşı karşıya kaldığımız keyfi soruşturma ve tutuklama pratiklerinin zeminini genişletiyor.”
“Seçici dayanışma eleştirileri göz ardı edilemez”

Son dönemde yaşanan tutuklamalara karşı yapılan açıklama ve eylemlilikleri de değerlendiren Ayan, Türkiye’de gazeteciler arasında dayanışmanın tarihsel olarak eşit ve kapsayıcı biçimde kurulamadığını ve taleplerin karşılık bulmamasının ise toplumun örgütsüzlüğü ile ilişkili olduğunu vurguladı. Özellikle Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik baskı dönemlerinde daha sınırlı tepkilerin verildiğini hatırlatan Ayan, bugün ortaya çıkan dayanışma pratiklerinin benzer sınırlar taşıdığı yönündeki eleştirilerin de belirli ölçüde karşılık bulduğunu ifade etti.
Bu durumu yalnızca bireysel tercihler ya da güncel tutumlarla açıklamanın da eksik kalacağını belirten Ayan, aynı zamanda tepkilerin ve eylemliliklerin de kuşkusuz gerekli olduğunu savundu:
“Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre basın kolundaki sendikalaşma oranı yüzde 14 seviyesinde. Örgütlülüğün bu düzeyde kalması hem dayanışmanın kapsayıcılığını sınırlıyor hem de verilen tepkilerin etkisini azaltıyor.
Dolayısıyla mesele, yalnızca ‘kimin kiminle dayanıştığı’ sorusuna indirgenemez. Asıl sorun, bu dayanışmayı sürekli, kapsayıcı ve etkili kılacak örgütsel zeminin yeterince güçlü olmamasıdır. Basın ve medya alanındaki sendika ve meslek örgütlerinin, örgütlülüğü artırmaya yönelik somut ve kapsayıcı politikaları gecikmeden hayata geçirmesi bu nedenle kritik önemdedir.
Böyle bir örgütlülük, yalnızca eylem kapasitesini artırmakla kalmayacak; aynı zamanda gazeteciler arasındaki ideolojik ayrımların aşılmasına ve daha ilkesel, daha kapsayıcı bir dayanışma hattının kurulmasına da zemin hazırlayacaktır.”
“Çözüm parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor”
Son olarak Türkiye’de medyanın geleceğine dair ne gibi senaryolar mevcut olduğuna dair değerlendirmelerde bulunan Ayan, farklı senaryoların konuşulabileceğini fakat bunların tamamının mevcut güç ilişkileri ile doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Ayan’a göre, bugünkü tablo, medya alanının önemli ölçüde siyasal iktidarın etkisi ve kontrolü altında olduğunu gösteriyor.
Ayan, yeni bir değişim perspektifinin ancak bu kontrol ilişkisini hedef alan politik ve kurumsal dönüşümlerle mümkün olduğunu belirtti:
“Mesele yalnızca medya alanının kendi iç dinamikleriyle sınırlı değil; doğrudan siyasal iktidar ve güç ilişkileriyle bağlantılı bir yapısal dönüşüm sorunu.
Öte yandan gazeteciler Türkiye’de çift yönlü bir baskı altında faaliyet yürütüyor. Bunun ilk boyutu, medya emek süreçlerinin kapitalist üretim ilişkileri içinde giderek daha güvencesiz ve parçalı hale gelmesi. Geçici, atipik ve esnek çalışma rejimleri; düşük ücret, güvencesizlik, örgütsüzlük ve buna bağlı olarak yaşanan vasıfsızlaşma bu alanın temel karakteristikleri haline gelmiş durumda. İkinci boyut ise otoriter siyasal iktidarın medya kurumları ve gazeteciler üzerindeki doğrudan baskısı. Bu iki katman birlikte düşünüldüğünde, sorun yalnızca ifade özgürlüğü meselesi olmaktan çıkıp aynı zamanda bir emek rejimi ve örgütlenme sorunu haline geliyor.
Bu nedenle çözüm de parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor. Medya alanındaki örgütlülüğün güçlendirilmesi ve gazetecilerin işçi sınıfının diğer kesimleriyle daha güçlü dayanışma ilişkileri kurabilmesi kritik önemde. Böyle bir bütüncül mücadele hattı kurulmadığı sürece, yalnızca mevcut iktidar değil, iktidar değişiklikleri sonrasında da benzer yapısal sorunların devam etme riski oldukça yüksek.”
2025’te Avrupalı gazetecilere dönük 1.481 ihlal belgelendi
Medya Özgürlüğü Hızlı Müdahale (MFRR), 2025’te Avrupa genelinde basın ve medya özgürlüğüne yönelik 1.481 hak ihlali belgeledi. Mapping Media Freedom (MapMF) veritabanına dayanan ihlaller 2.377 medya çalışanı ve kurumu doğrudan ilgilendirirken raporda, Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde 740, AB aday ülkelerinde ise 741 ihlalin kayda geçtiği belirtildi.
Raporun Türkiye bölümünde, basın özgürlüğünün 2025’te daha da kötüye gitmesi “giderek kısıtlayıcı hale gelen siyasi iklim” ile ilişkilendirilirken izleme döneminde MapMF, Türkiye’de 259 gazeteci ve medya kuruluşunu etkileyen 137 ihlal belgeledi.
“Bu olaylar, eleştirel haberciliğin giderek suç veya güvenlik sorunu olarak yeniden çerçevelendirildiği sistematik bir eğilimi ortaya koymaktadır” diyen rapora göre; eleştirel gazetecilik, sistematik biçimde “suç” ya da “güvenlik sorunu” olarak yeniden tanımlanıyor.



