Çerçeve Yasanın Bize Düşündürdükleri:

Silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon alanından notlar*

Demos Araştırma Kolektifi, 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle TBMM’de kabul edilen Çerçeve Yasa’nın düşündürdüklerini yazdı.

*Bir grup PKK gerillasının silah yakma töreninden

7595 Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun (kamuoyunda bilindiği ismiyle Çerçeve Yasa) 18 Ağustos 2026’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Kurulduğumuz 2015 yılından bu yana barış, geçmişle yüzleşme, çatışma dönüşümü ve toplumsal hafıza üzerine eleştirel ve erişilebilir bilgi üretme misyonuyla örgütlenen Demos Araştırma Kolektifi olarak, 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle Çerçeve Yasa’nın bize düşündürdüklerini paylaşmak için bu yazıyı kaleme alıyoruz.

Amacımız, konumumuz ve yaklaşımımız

Barışın en imkânsız gözüktüğü, barış talebini dile getirmenin kendisinin hedef hâline getirilmeye yettiği yıllarda, “Siz neden hâlâ barış konuşuyorsunuz?” diye sorulurken dahi barışı tartışmakta ısrar eden bir örgüt olarak Çerçeve Yasaya dair düşüncelerimizi paylaşmayı sorumluluğumuz olarak görüyoruz. Ekim 2024’te kamuoyunda duyurulan müzakereler ile başlayan bu yeni süreci yakından takip ediyor ve 10 yılda biriktirdiklerimizle katkı sunmaya çalışıyoruz. Demos’u çoğunuz barış ve geçmişle yüzleşmeye dair dünya deneyimleri, bu alanların toplumsal cinsiyet ile ilişkisi ve barış/geçmişle yüzleşmede sivil toplumun rolüne ilişkin üretimlerimiz ile tanıyorsunuz. Bu doğrultuda yeni süreçte de 11 Temmuz 2025’teki sembolik silah yakma törenine katılımımıza ilişkin içerikler; İnsan Hakları Derneği (İHD) ile ortak yayınladığımız, TBMM çatısı altında kurulan Komisyona sivil toplum katılımına dair araştırma; ve resmi adımların ötesinde, sivil alanı odağa alarak tuttuğumuz süreç kronolojisi başta olmak üzere üretimlerimize devam ettik.

PKK’nin 12. Kongresi’nde aldığı, örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadelenin sonlandırılması kararıyla birlikte sürece dair silahsızlanma tartışmaları hız kazandı. Bu doğrultuda biz de silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon (disarmament, demobilization and reintegration – “DDR”) konusunu çalışma alanlarımıza dahil etmeye karar verdik. Araştırmaya başladıkça gördük ki DDR, güvenliği salt devlet eksenli ele alan bir saha. Tartışmalar çoğunlukla Birleşmiş Milletler’in önerdiği DDR çerçevesi (IDDRS) ve bu çerçevenin büyük ölçüde şekillendiği Afrika ülkelerindeki deneyimler üzerinden yürütülüyor; Sierra Leone, Liberya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti özellikle “klasik” referans vakalar olarak tekrar ediyor. Bu çerçeve, feminist ve eleştirel kaynak üretimini zorlaştırıyor; alanda uzmanlaşan araştırmacı sayısı sınırlı, üretilenin önemli bir kısmı da devletçi/güvenlikçi bir paradigmadan geliyor. Yani Demos’un araştırmalarında esas aldığı ana akıma alternatif, yerelden, özne odaklı ve toplumsal cinsiyete duyarlı yaklaşımların nadir benimsendiği bir saha. Öyle ki, erişilebilir ve eleştirel bilgi üretme hedefi olan bir araştırma kolektifi olarak bu alanda beslenebileceğimiz eleştirel literatürün dahi kısıtlı olduğunu gördük. Bu da bizi DDR üzerine kendi içimizde öğrenmeye, tartışmaya ve başka deneyimleri araştırmaya teşvik etti. Yakınlarda QAD Barış Araştırmaları Derneği’nin desteğiyle araştırmacılarımızdan Ruken Ay Adın ve Dr. Nisan Alıcı’nın Resmi Anlaşma Olmaksızın Silahsızlanma: Kolombiya, Kuzey İrlanda ve Nepal Deneyimlerinden Derslerle Türkiye Barış Sürecinde DDR’nin İmkânları ve Önündeki Engeller başlıklı araştırmasını yürütmeye başladık.

Bu yazıda Çerçeve Yasaya dair girişte yaptığımız Genel Değerlendirme dışında çoğunlukla DDR alanından bakarak düşündüklerimiz yer alıyor. Yasanın ve sürecin Kürdistan, Türkiye ve bölge halkları için doğurması beklenen olumlu/olumsuz sonuçlarına dair siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, akademisyenler, hukukçular ve gazeteciler tarafından çok sayıda analiz, eleştiri ve tutum yazısı yazıldı, yazılmaya devam ediyor. Bunların bazılarını tekrar, bazılarına itiraz eder bir yazı kaleme almanın sürece yeni ve yapıcı bir katkı oluşturmayacağını düşündük. Bununla birlikte DDR ekseninde -ki Kürt hareketinin bu yasanın bir barış yasası değil silahsızlanma yasası olduğuna dair tutumu dikkate alındığında elzem olan- analizlerin az olduğunu gördük. Bu boşluğu tek bir yazıyla doldurmak mümkün olmadığı gibi böyle bir hedefimiz de yok; ancak bu yazının açtığı soruların, DDR alanında başkaca üretimleri de teşvik edeceğini umuyoruz.

Elbette bu yazının açtığı soruların bir kısmını sormak için erken olduğunu biliyoruz – yasanın uygulanacağına dair haklı tereddütler bu kadar yoğunken, uygulamanın ilerleyen aşamalarına dair ortaya attığımız soru(n)ların en iyi ihtimalle gereksiz, en kötü ihtimalle zararlı olduğunu düşünenler olacaktır. Bu riski göze alıyoruz çünkü DDR’nin ilk ayağı olan silahsızlanmanın ve devamında gelmesi beklenen terhis ve yeniden entegrasyonun kapsamını, ilkelerini ve işleyişini ve barış/geçmişle yüzleşmeyle ilişkisini birlikte tartışmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. İçerisine yeni girdiğimiz ve alıştığımız politik/metodolojik kapsamdan uzak DDR alanını Demos olarak tek başımıza öğrenemeyeceğimizi biliyoruz. Bu nedenle DDR üzerine yapacağımız tüm çalışmalarda birlikte öğrenerek eleştirel bilgi üretmeyi bir yöntem olarak esas alıyoruz. Dolayısıyla bu yazı da başta sivil alan ve akademi olmak üzere barış mücadelesinde ortaklaştığımız herkese birlikte öğrenme ve tartışmaya davet niteliği taşıyor.

A. Genel değerlendirme

Yasanın ortaya çıkışını, devam eden sürecin önemli bir hukuki adımı olarak değerlendiriyoruz. Bu adımın ne anlama geldiğini yalnızca yasa metninden hareketle belirlemek kolay değil; sürecin bir barış anlaşması metni yokluğunda, atipik yürütülen bir barış müzakeresi olduğunu, başından bu yana barış-demokratikleşme ikiliğine sıkıştırıldığını ve bunların barış hedefine ulaşmakta yarattığı zorlukları görüyoruz.

PKK-devlet arasındaki çatışmayı ilgilendiren başkaca yasal metinler de daha önce TBMM’den geçti. 2003 tarihli ve 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu, pişmanlığı adında gizlese de özünde esas alan ve bu yönüyle dönüşleri teşvik etmekte başarısız olan bir metindi. Yine 2014 tarihli ve 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun ise hükümetin çözüm sürecine yönelik (arkasında durmadığı) irade beyanını ve süreçte yer alan kamu görevlilerinin sorumsuzluğunu ortaya koymaktan öteye geçemedi; Çözüm Süreci’nde rol alan Kürt hareketinden siyasetçiler, sürece dair çalışmaları nedeniyle yargılandı ve ağır cezalara çarptırıldı. Önceki barış denemelerine dair bu yasal tarihe göz attığımızda Çerçeve Yasa’nın çatışma çözümünü nerelerde geçmişe kıyasla ileri götürdüğünü, nerelerde geri kaldığını daha iyi görüyoruz. Bu tarihsel bakış, bir infaz düzenlemesi olarak Çerçeve Yasa’nın geçirilmesi sürecinde, PKK’nin ilkesel olarak reddettiği pişmanlık kavramından uzaklaşılmasının barışı mümkün kılan koşullar açısından bir kazanım olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte Çerçeve Yasa’nın cezai sorumsuzluğu yine kamu görevlileriyle sınırlı tutması, yargı bağımsızlığının olmadığı Türkiye’de sürece yönelik güvensizliği pekiştiriyor. Çerçeve Yasa’nın “ilk hukuki metin” veya “aslında af/pişmanlık niteliği taşıdığı” gibi farklı tespitler mevcut, ancak Yasa’nın bu eski metinlerle karşılaştırıldığı daha nüanslı tarihsel, politik ve normatif analizlere de ihtiyaç var.

Yasanın kendisinin nasıl tanımlandığı, tarafların yasaya yüklediği anlamlar ve kamuoyundaki tartışmalar da çeşitli. Bir taraftan Kürt hareketinin yasayı bir “barış yasası” olmaktan ziyade silahsızlanmaya ilişkin bir düzenleme olarak değerlendirdiğini görüyoruz. Diğer taraftan, yasanın “çerçeve/kök yasa” olarak tanımlanması karşısında “terör örgütü” tanımı, uygulamanın devletin güvenlik aygıtının tek taraflı teyit ve tespitine bağlanması ve demokratikleşmeye yönelik herhangi bir hüküm içermemesi gibi meseleler etrafında devam eden tartışmalar var. Demos olarak Komisyon’a ilişkin çalışmamızda ifade ettiğimiz gibi, silahsızlanmanın geçmişle yüzleşme ve demokratikleşmeye dair adımların ön koşulu olarak görülmesi sürecin başarıya ulaşma ihtimalini azaltıyor. Bunun yerine bu üç ayağın -silahsızlanma (hatta DDR), geçmişle yüzleşme ve demokratikleşme- birbiriyle uyumlu ve eşzamanlı programlar olarak ele alınması, silahsızlanmayı sağlayacak ve devam ettirecek koşulları oluşturmaya daha elverişli olacaktır. Nitekim anti-demokratik uygulamaların devam etmesi, geri dönüşler için elzem olan güven ortamının oluşmasının önünde bir engel teşkil ettiği gibi toplumu barış gündemine ikna etmeyi de zorlaştırıyor.

Silahsızlanmanın gerçekleşmesi, kendi başına barışın toplumsallaşması, çatışmanın nedenlerinin ortadan kalkması veya demokratikleşmenin sağlanması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda silahsızlanma sürecinin nasıl yürütüleceği de sonraki aşamaların niteliğini doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle yasayı değerlendirirken yalnızca silahların bırakılmasına ilişkin hukuki düzenlemelere değil, bunun sonrasında ortaya çıkacak terhis ve yeniden entegrasyon süreçlerine ve bunların toplumsal yaşamla ilişkisine de bakılması, bunların geçmişle yüzleşme ve demokratikleşmeyle ilişkisinin kurulması gerektiğini düşünüyoruz.

Farklı çatışma deneyimleri, silahsızlanmanın tek başına ele alınamayacağını; savaşan kişilerin sivil ve toplumsal yaşama dönüşlerinin, toplumsal kabulün, barış eğitiminin, ekonomik ve sosyal koşulların, psikososyal ihtiyaçların ve çatışmanın etkilediği toplumsal ilişkilerin de sürecin bir parçası olduğunu gösteriyor. Türkiye açısından hangi unsurların nasıl uyarlanabileceği ise henüz cevaplanmamış bir soru ve bizim araştırmamızın da temel meselelerinden biri. Dolayısıyla Çerçeve Yasa ile birlikte önümüzde yalnızca “silahların bırakılması nasıl gerçekleşecek?” sorusu bulunmuyor. Aynı zamanda “bundan sonra nasıl bir toplumsal ve siyasal hayat kurulacak?”, “silahsızlanan kişilerin dönüşü nasıl gerçekleşecek?”, “toplum bu dönüşüme nasıl hazırlanacak?”, “güven nasıl inşa edilecek?” ve “bu süreçte farklı toplumsal grupların ihtiyaçları nasıl gözetilecek?” gibi sorular da önem kazanıyor.

Bu soruların önemli bir kısmının cevabını bugün için bilmiyoruz. Ancak bize göre yalnızca mevcut hukuki düzenlemelerin uygulanmasını beklememek, ilerleyen aşamalarda ortaya çıkabilecek ihtiyaçları, riskleri ve imkânları şimdiden tartışmaya başlamak önemli. Barış isteyenlerin sürece yapıcı katkı koymasına yönelik çağrıların buna karşılık geldiğini düşünüyoruz. Bu sürecin çatışma bağlantılı doğrudan şiddeti sona erdirdiği gibi demokratikleşme tartışmaları için kapı araladığını görmek şart; yıllarca barış üzerine söylediğimiz her sözü, yazdığımız her yazıyı olası yargı tacizleri riskiyle değerlendirirken bugün barış üzerine daha serbest konuşabilmemiz bunun açık bir göstergesi. Bir yandan cezaevlerinden, dağdan, sürgünden geri dönüşlerin gerçekleşmesi için PKK ile devletin üzerinde uzlaştığı ve TBMM’den çoğunluğun evet oyuyla geçen bu Çerçeve Yasa’nın uygulanmasını talep eder ve izlerken, bir yandan Yasa’nın eksikliklerine dikkat çekip demokratikleşmeye dair mücadelenin sorumluluğunu üstlenmemiz gerekiyor. Bu kuşkusuz ki devletin silahsızlanma gerçekleşirken dayattığı koşulların geçmişle yüzleşme ve demokratikleşme üzerindeki etkilerini, teknik bir silahsızlanma sürecinin üzerini örttüğü hak ihlallerini ve bunların toplumsal muhalefette yarattığı ve yaratabileceği ayrışmaları da tartışmayı gerektiriyor. Bu nedenle aşağıdaki başlıklarda, yasanın doğrudan düzenlediği alanların yanı sıra, yasanın uygulanmasıyla birlikte gündeme gelebilecek toplumsal meseleleri de tartışmaya açıyoruz.

B. Toplumsal cinsiyet

Çatışmadan barışa geçiş süreçlerinde toplumsal cinsiyetin DDR tasarımına dahil edilmesi gerekiyor. Bu, kadınların sürece yalnızca biçimsel bir “bileşen” olarak eklemlenmesi, yani salt temsil amacıyla dahil edilmesi anlamına gelen bir dahiliyet değil; savaşan öznelerin toplumsal cinsiyete dayalı olarak farklılaşan risk ve ihtiyaçlarının sürecin her aşamasına içkin kılınmasını gerektiren bir dahiliyet.

Geri dönecek olan kadınların toplumsal cinsiyetlendirilmiş deneyimlerinin dikkate alınması, sürecin bu yeni aşamasına kadınların etkili katılımıyla mümkün olabilir. Nitekim kadınlar bu talebi başından beri dile getiriyor. Ancak sürecin yine demokratikleşme başlığıyla birlikte değerlendirilmesi gereken bir başka özelliği de, iktidarın toplumsal cinsiyet karşıtı politikalarını eş zamanlı yürütmesi. Çerçeve Yasa tartışmalarıyla Anayasa Mahkemesi’nin nafaka hakkını sınırlandıran kararı ve LGBTİ+’ları bu sefer açıktan ve doğrudan kriminalize eden yargı paketi tekliflerinin aynı zamanlara denk gelmesi iki ayrı gündem değil. Bu gündemlerin arasındaki bağı, yani patriyarkayla militarizmin, şidddetin, ayrımcılığın ilişkisini dile getiren kadınların ve LGBTİ+’ların görüşlerinin ve taleplerinin daha fazla gündeme alınması, Çerçeve Yasa’nın açtığı demokratikleşme penceresini görmek demek.

Yasa’nın kurduğu İcra Kurulu (resmi adıyla “Takip ve Değerlendirme Kurulu”) ve bunun altında oluşturulan alt kurul/komisyonlar, silahsızlanma ve terhis sürecinde kimin “savaşçı” sayılacağına, kimin yeniden entegrasyon desteğinin kapsamına gireceğine dair kriterleri henüz belirlemedi. Uluslararası deneyimler, bu kriterlerin -eğer kadınlar sürece dahil edilmeden, salt devletin güvenlik bürokrasisi tarafından belirlenirse- muharebe-dışı rollerde (kuryelik, istihbarat, lojistik, aşçılık vb.) yer almış kadınları büyük ölçüde dışarıda bırakma riski taşıdığını gösteriyor. Bunun yanında geri dönüşün toplum ve aileler tarafından nasıl karşılanacağı sorusunu genellenebilir bir kabul senaryosuyla yanıtlayamayız. Kadın gerillalara yönelik güçlü bir toplumsal saygı/kabul olabileceği gibi bu kabul herkes için aynı işlemeyebilir; damgalanma riski farklılaşabilir. Başka deneyimler, geri dönüşte hem bu damgalanmayla başa çıkmanın hem de bakım emeğinin büyük ölçüde yine kadınların üzerine kaldığını gösteriyor.

Kadınların talepleri sürecin başından beri süren bir mücadele hattı olarak devam ediyor. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin açıklamalarında yer verdiği üzere, yasada bahsedilen komisyon ve kurullarda kadınların eşit temsille yer alması, kadın hareketinin kendi mekanizmalarıyla oluşturacağı bağımsız bir komisyonun sürecin resmi izleme yapısının parçası olarak tanınması, savaş yıllarında kadınlara yönelen militarist şiddetin sorgulanması için kadın hakikat komisyonlarının kurulması, koruculuk ve bekçilik sistemlerinin kaldırılması bu taleplerin başında geliyor. Şubat 2026’da açıklanan Meclis Komisyonu raporu bu talepleri içermedi. Farklı çatışma sonrası süreçleri karşılaştıran araştırmalar, kadınların barış müzakerelerine anlamlı katılımı sağlandığında imzalanan anlaşmaların başarılı olma ihtimalinin önemli ölçüde arttığını gösteriyor. Kadın örgütlerinin sürece dahil olduğu durumlarda, anlaşma hükümlerinin on yıllık bir süre boyunca fiilen uygulanma oranı da belirgin biçimde artıyor. Kolombiya’da toplumsal cinsiyet eşitliği bölümünün anlaşma metnine girmesi, Kuzey İrlanda’da mağdur hakları ve eğitim gibi başlıkların müzakere masasına taşınması, kadınların masada bulunması ile mümkün oldu. Türkiye’de, özellikle de bir barış anlaşmasının yokluğunda kadınların komisyon ve kurullarda yer alması, DDR’nin ve genel olarak barış sürecinin hem kapsayıcılığını hem de kalıcılığını doğrudan belirleyecek.

C. Toplumu barışa hazırlamak

Silahların susması toplumun barışa hazır olduğu anlamına gelmiyor. Nitekim Zonguldak ve Düzce’de Kürt işçilere yönelik ırkçı saldırılar, Amedspor maçında devletin Kürt halkına yönelik işlediği suçları sembolize eden sarı torbaların sallanması gibi olaylar sürecin toplumsallaşmasındaki eksikleri ortaya koyuyor. Barış eğitimi veya diyalog zeminleri bu meselenin önemli bir bileşeni olarak ele alınmalı. Sürece açık olmayan kesimler için olduğu kadar, savaştan dönenlere yönelik düşmanlık besleyebilecek kesimlerin yeni toplumsal düzeni kabul edip içselleştirmesi için de toplumsal düzeyde eğitim programlarını hazırlanması gerekebilir. Ama bu, örgün eğitim ya da klasik bir müfredat anlamına gelmek zorunda değil, en azından şimdilik. Mahalle ölçeğinde, yerel yönetimler eliyle yürütülecek diyalog çalışmaları bu aşamada daha uygulanabilir ve gerçekçi bir seçenek olabilir. Kürdistan’ın ihtiyaçları şehirden şehre farklılaşırken, Türkiye’nin geri kalanı da bu tabloya dahil edildiğinde bambaşka ihtiyaç setleri karşımıza çıkar. İlçe belediyeleri gibi görece küçük ölçekli yerel yönetim birimlerinde dahi toplumu barışa hazırlamaya ve bir arada yaşamayı mümkün kılmaya yönelik diyalog çalışmaları düzenlenmesi gibi örnekler üzerine düşünebilmeliyiz. Bu çalışmaların toplumsal cinsiyete duyarlı ve hak temelli olması için sivil toplumun da sorumluluk alması ve etkin katılım göstermesi gerekir.

Diyalog ve güven inşası bu hazırlığın ayrılmaz bir parçası olarak görülmeli; kolaylaştırıcılık, yerel düzeyde diyalog mekanizmaları, sürece mesafeli ama demokrasi yanlısı sivil toplum kesimleriyle temas gibi araçlar da bu kapsamda ele alınmalı. Ancak diyalog zemininin sağlıklı işleyebilmesi için tarafların sürece dair algı ve beklentilerindeki farklılıkların da görünür kılınması gerekiyor. Bu farklılıklar bir maliyet-fayda hesabına indirgendiğinde, toplumsal düzeyde ortak bir zemin kurmak güçleşebiliyor. Bununla birlikte, silahsızlanma sürecinin ilerlemesi bunu zamanla dönüştürebilecek bir potansiyel taşıyor; güven inşası ile silahsızlanma birbirini besleyen, karşılıklı olarak güçlendiren süreçler olarak da okunabilir. Çerçeve Yasa toplumu bu sürece hazırlayacak diyalog ve barış eğitimi mekanizmalarına dair açık bir hüküm sunmuyor; İcra Kurulu’nun ve alt komisyonların görev tanımları da bu boşluğu şimdilik kapsamıyor. Yasanın DDR’yi büyük ölçüde teknik bir silahsızlanma ve entegrasyon sürecine indirgeyen yaklaşımı, toplumsal düzeydeki kabul ve yüzleşme boyutunu ikincil bırakıyor. Ancak yasanın uygulama sürecinin henüz başında olması, bu tür mekanizmaların yerel yönetimler, sivil toplum ve özellikle kadın hareketinin girişimleriyle zaman içinde şekillenebileceği bir alan da olabilir. DDR’nin teknik boyutunun yanına toplumsal kabul ve yüzleşme boyutunun eklenmesi, sürecin ilerleyen aşamalarında hâlâ mümkün.

D. Kamuoyu iletişimi ve medya

Yasanın ve sürecin/DDR’nin kamuoyunda nasıl anlatılacağı, hangi dille ve hangi çerçeveden aktarılacağı, yukarıda bahsedilen toplumsal kabul sürecinin doğrudan bir uzantısı. Nefret söylemi ve damgalamayla mücadele, kazanan-kaybeden ikiliğini kıracak bir dil bu başlığın merkezinde duruyor. Bu damgalanmanın kadın savaşçılar söz konusu olduğunda katmanlaştığını da unutmamak gerekiyor: hem eski savaşçı olmanın hem de toplumsal cinsiyet rollerinin dışında bir yaşam sürmüş olmanın getirdiği çifte bir ötekileştirme riski var.

Bu noktada barış gazeteciliği kavramı da öne çıkıyor; medyanın çatışmayı yeniden üretmek yerine diyaloğu ve ortak zemini görünür kılacak bir dil kurması, sivil toplum-medya işbirliğinin geliştirilmesi ile mümkün olabilir. Ama bu sorumluluk yalnızca gazetecilere düşmüyor, barış diline uygun bir söylemin yargı ve güvenlikten sorumlu devlet kurumlarının dilinde de karşılık bulması gerekiyor; aksi halde medyanın tek başına üstlendiği bir dil değişimi kalıcı olmuyor.

Bugüne kadarki deneyim, bu tür işbirliği zeminlerinin henüz kurumsallaşmadığını gösteriyor. Meclis Komisyonu’ndaki “dinleme” usulü dışında sivil toplumun resmi katılımına imkân tanınmaması, DDR-geçmişle yüzleşme-demokratikleşme arasındaki kopukluğu derinleştiriyor. Çerçeve Yasa’yla kurulan/kurulacak İcra Kurulu’nun, bunun kuracağı alt kurul ve komisyonların ve TBMM’de kurulacak İzleme Komisyonu’nun bu ilk komisyon deneyiminden çıkarması gereken en önemli derslerden biri, sembolik bir katılımın sürece anlamlı bir katkı sağlamayacağı.

E. Devletin silah(sız)lanması

DDR devlet merkezciliği gereği devlet dışı silahlı aktörlerin silahsızlanmasını gündeme alırken devletlerin silahsızlanmasını tamamen kapsam dışı bırakıyor. Oysa feminist barış aktivistlerinin on yıllardır -başta nükleer silahlara karşı- yürüttüğü silahsızlanma kampanyaları, devletlerin artan silah ve mühimmat harcamalarının halklar ve özellikle de kadınlar için güvenlik değil yıkım anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

PKK’nin silahsızlanması tartışmaları sürerken, devletlerin silahlanma trendi Türkiye için de devam ediyor. Cumhurbaşkanlığı verilerine göre Türkiye’de 2025 yılı “savunma” (yani savaş) harcamaları, gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) %2,33’üne yükseldi; bu oran 2024’te %2,08, 2023’te %1,5’tu. 2025 NATO zirvesinde kabul edilen, üye ülkelerin 2035’e kadar yıllık GSYH’nin %5’ini savunma harcamalarına yatırması anlaşması, eğitime, sağlığa, barınmaya ve sistematik eşitsizliklerin giderilmesine ayrılması gereken bütçenin daha fazla silah, daha fazla şiddet, daha fazla yoksulluk satın alması demek. Bu arka planda, PKK’nin devlete teslim edeceği silahların envanteri çıkarıldıktan sonra TSK’nın kullanımına geçirilmesi veya satışı gibi ihtimaller kamuoyuna yansıyor. Tam da emperyalist işgaller ve bölgesel savaşlara atıfla başlatılan bu sürecin böyle bir sonucu olması şaşırtıcı olmayabilir, ancak silahsızlanmanın bu boyutunun daha fazla tartışılması gerektiğini düşünüyoruz. Teslim edilen silahların yok edilmesi talebini zamanı geldiğinde gündeme almalıyız.

Buna ek olarak, devletin PKK ile çatışma gerekçesiyle oluşturduğu, kalekollar, koruculuk sistemi, arama/kontrol noktaları gibi militarize yapıların tasfiyesi de yeterince gündeme gelmiyor. Haziran 2026’da İçişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre 2.763 kontrol ve arama noktası uygulamasına son verildi. Ancak koruculuk sistemi devam ettiği gibi Bakan, korucuların köy okullarına güvenlik görevlisi olarak atanacağını açıkladı. Militarizasyonun kim için güvenlik, kim için şiddet anlamına geldiğini Kürdistan’da kadınların maruz kaldığı üniformalı şiddetten, Gülistan Doku soruşturmasında ortaya çıkan erkek-devlet-çete işbirliklerinden biliyoruz. Güvenliği daha fazla silah, daha çok kolluk/asker ve daha güçlü orduya indirgeyen yaklaşımların karşısında devletin militarizasyonuna dair itirazları, bölgesel savaşlar ve güvenliğe feminist yaklaşımları yaygınlaştırmaya ihtiyaç var.

F. Çeşitlenen ihtiyaçlar ve erişilebilirlik

DDR süreci tasarlanırken en temel ilkelerden biri, herkese aynı uygulamayı sunan tek tip bir modelden vazgeçmek olmalı. Bunun yerine kişinin somut ihtiyacına göre şekillenen ve gerçekten herkesin erişebildiği bir yaklaşım kurulmalı. Bunu, önümüzdeki aşamaları ve geri dönüşleri düşünerek yazıyoruz. Kırk yılı aşkın bir çatışmanın içinde dağda, cezaevinde, sürgünde ya da Güney Kürdistan’da 1998’den bu yana varlığını sürdüren Mahmur Kampı’nda geçen onlarca yıl var; bu kadar uzun bir sürecin ardından dönen insanların ihtiyaçları da birbirinden çok farklı olacaktır. Kimi ileri yaşta, kimi bedensel ya da zihinsel bir engelle yaşıyor, kimi Türkçe konuşmuyor olabilir; az da olsa bazıları hiç okuma yazma öğrenememiş olabilir. Bunu görmeyen bir DDR tasarımı, en kırılgan olanları daha en baştan dışarıda bırakma riskine sahip. Bu nedenle somut olarak bedensel ya da zihinsel engeli bulunan savaşan kadın ve erkeklerin, silahsızlanma ve terhis aşamasının her adımında fiziksel erişime, uygun iletişim yöntemlerine ve uzman desteğe kavuşması sağlanmalı. Okuma yazma bilmeyenlerin ihtiyaçları formlarda, bilgilendirme metinlerinde ve süreçle ilgili tüm yazılı materyallerde gözetilmeli; bu materyaller sözlü ya da görsel alternatiflerle desteklenmeli. Türkçe konuşmayanlar için sürecin her aşamasında Kürtçe materyaller hazırlanmalı ve yeterli sayıda ve nitelikte tercüman bulunmalı. Görme engeli olanların ihtiyaçlarına uygun materyal ve destek mekanizmaları hazır bulundurulmalı. Kısacası, DDR’nin başarısı büyük ölçüde bu çeşitliliği ne kadar gördüğüne ve buna göre esnekleşebildiğine bağlı olacak.

G. Topluluk temelli psikososyal destek

DDR’nin özellikle yeniden entegrasyon aşamasında hem silah bırakanların hem de onların ailelerinin ve yakın çevrelerinin psikososyal desteğe erişebilmesi önem taşıyor. Kamuoyuna yansıdığı üzere, Çerçeve Yasa’nın uygulanması kapsamında Sosyal Uyum ve Bütünleşme Alt Komisyonu başlıklı bir kurul oluşturuldu; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’ndan uzmanların da bu kurulda yer alması bekleniyor. Ancak “psikososyal destek” denildiğinde çoğu kişinin aklına yalnızca bireylerin psikologa erişimi geliyor; bu bireyci/klinik indirgeme, özellikle cezaevlerinde psikolojik danışmanların etik dışı, hatta düşmanca muamelelerine maruz kalmış kişiler tarafından tepkiyle karşılanıyor. Bu tepkinin haklı bir zemini olduğunu ve güvensizliğin bir hakikat olduğunu görmek gerekiyor. Ancak bu haklı güvensizlik, DDR’nin psikososyal boyutunu tümden bir kenara bırakmak anlamına gelmemeli; çünkü DDR’nin psikososyal etkileri, en az politik etkileri kadar gerçek ve dikkate alınmaya değer.

Topluluk temelli psikososyal destek, bireyci ve asimilasyoncu rehabilitasyon süreçlerinden ayrılıyor. Öncelikle, savaşan kişilerin döndüğü topluluğun parçası olan, onların ana dillerini konuşan, bir tarih ve kültürü paylaşan kişilerin bu desteği sağlaması gerekiyor. Söz konusu destekler ihtiyaç halinde bireysel terapi ilişkisini içerebilir ancak bununla sınırlı değil; topluluk bağlarını güçlendiren, örgütlenirken iyileştiren kolektif çalışmalar öne çıkıyor. Bu desteğin kapsamı, uzun zamandır teknolojiyle teması sınırlı kalmış kişilerin günlük hayatını kolaylaştıracak dijital beceri kazandırma eğitimlerinden, birlikteliği destekleyecek müzik ve spor etkinliklerine kadar uzanan bir yelpazede, farklı görünümlere sahip olabilir. İçerik, hem geri dönenlerin hem de topluluğun ihtiyaçlarına göre şekillendirilebilir. Tüm bunlar planlanırken kişilerin yaşı, toplumsal cinsiyeti, büyüdüğü ve geri döndüğü çevre gibi faktörlerin de dikkate alınması gerekir.

Geri dönecek olanların Kürdistan’da coşkuyla karşılanacağını tahmin etmek güç değil. Ancak bu; uzmanlaşmış, düzenli ve erişilebilir desteğe duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmadığı gibi psikososyal desteğe zaten gerek olmadığı yönündeki yaygın yaklaşım da bu talebi dile getirmeyi zorlaştırabilir. Psikososyal desteğe dair eleştirel yaklaşımların yaygınlık kazanması, hem bu desteğe ihtiyaç duyulmasının yaratabileceği damgalanma ve utancın ortadan kalkmasını hem de toplumsal, politik ve kültürel koşullara uygun destek için hazırlık yapılmasını teşvik edebilir. Eleştirel, toplumsal, feminist psikoloji gibi alanlarda çalışan profesyonellerin ve özellikle Kürdistan’daki sivil toplum örgütlerinin ihtiyaçlara uygun, yerelleştirilmiş programlar üzerinde yaptığı ve/veya yapacağı çalışmalar bu alandaki sessizliği kırmaya vesile olabilir.

H. Cenazeler ve yas hakkı

DDR’nin cenazeler ve yas hakkıyla ilişkisi, sürecin en az konuşulan ama en somut boyutlarından biri. Ağustos 2026’daPKK’nin yıllar önce yaşamını yitirmiş mensuplarının isimlerini toplu olarak açıklamaya başlaması -Diyarbakır’da tek bir taziyede kırk dokuz kişi, birkaç gün içinde yüzü aşan isim- bunun hâlâ güncel bir mesele olduğunu gösteriyor. Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi’nin yıllardır belgelediği üzere, Kürdistan’da yas iki yönlü bir kayıp üzerinden şekilleniyor: hem hayatını kaybetme hem cenazenin kendisinin kaybı. Cenazenin dini vecibelerinin engellenmesi, cenaze defnedilirken birkaç kişiyle sınırlı katılım izni verilmesi, taziye çadırı kurulmasının yasaklanması, kimi zaman naaşın yıllar sonra bir kutu içinde teslim edilmesi; bugüne kadar sıkça karşılaşılan uygulamalar arasında. Aynı çatışmada hayatını kaybetmiş insanlara kimliğine göre değer biçilmesi kamusal alandaki bir yas hiyerarşisine işaret ediyor. Silahsızlanma sürecinin bir bölümü olarak konuşulan sosyal uyum ve rehabilitasyon tartışmalarının, geride kalanların ölülerine ve mezarlara kavuşabilmesi ve yasını damgalanmadan tutabilmesi sorusunu da içermesi gerektiğini düşünüyoruz. Bunu geçmişle yüzleşmenin bir parçası olarak da görmek gerekiyor. Savaş sonrası toplumların hakikatle yüzleşmesi, cenazelere, kayıplara ve yasa dair adımlardan bağımsız düşünülemez; ölülerine kavuşamayan, yasını tutamayan bir toplumda hakikatin ve onarımın konuşulması da eksik kalır. Bu nedenle yas hakkını yalnızca ailelerin bireysel bir talebi değil, sürecin bütünlüğü için önemli, kolektif bir adalet meselesi olarak ele almak gerekiyor.

I. Ekoloji

Kırk yılı aşkın süren çatışma, Kürdistan’ın coğrafyasında derin ve çoğu zaman geri döndürülemez ekolojik izler bıraktı. Askeri operasyonlar kapsamında ormanların yakılması, köylerin boşaltılması ve mera alanlarının kullanılamaz hâle getirilmesi, bölgenin hem biyoçeşitliliğini hem de kırsal yaşamın sürdürülebilirliğini derinden etkiledi. Baraj ve gözetleme amaçlı altyapı projeleri güvenlik gerekçesiyle hızlandırılırken doğanın tahribatı çoğu zaman bu güvenlik politikasının doğrudan bir aracı hâline geldi. Sermaye-devlet işbirliği ise hem çatışma öncesi hem de çatışma sonrası dönemde doğanın tahribatına yön veren bir başka dinamik oldu. DDR’nin ekolojik etkileri de bu nedenle, doğanın ağır tahribata uğradığı bölge ve Kürdistan için ayrıca değerlendirilmeli.

Silahların susması, savaşın yarattığı ekolojik yıkımın da sona ermesi anlamına gelmiyor; savaş sona erdikten sonra da askeri faaliyetlerin yol açtığı tahribat devam ediyor. Silah ve mühimmat artıkları, çatışmalardan kalan yapılar ve malzemeler toprağı, su kaynaklarını ve havayı zehirlemeye devam ediyor. PKK’nin silahlarını teslim etmesini müteakip silahlara ne yapılacağı sorusu da yukarıda bahsettiğimiz üzere belirsizliğini koruyor. Silahsızlanmanın doğrudan kapsamında olmasa da çatışmanın bitmesinin sonuçlarından biri, Kürdistan’da artması beklenen ekonomik yatırımlar; bu da bölgedeki HES, JES gibi projelerin artması riskini doğuruyor. Özellikle ekoloji mücadelesi veren örgütlerin, bu alanda birikmiş deneyim ve bilgiyi bu sürece taşımasını; sürecin ekolojik tahribat açısından ortaya çikaracağı riskler ve bunları önlemeye yönelik talepler üzerine görüşlerini daha fazla paylaşmalarını, tartışmayı genişletmelerini umuyoruz.

*Demos Araştırma Kolektifi’nin resmi sayfasından alınan bu yazıyı, Kolektif’in onayı ile niha+ okurları için yayımlıyoruz.

Barış Akademisyenleri’nin hukuk mücadelesinin 10 yılı

Barış Akademisyenlerinden sadece 18 tanesi göreve iade edildi

Barış Akademisyenleri, OHAL KHK’si ile ihraç edilmelerinin üzerinden geçen 10 yıllık süreçte 385 başvurunun reddedildiğini, 189 davada ret, 173 davada ise kabul kararı verildiğini açıkladı. Yüzlerce başvurudan sadece 18 tanesi hakkında göreve iade kesinleşti.

Fotoğraf: Barış Akademisyenleri X hesabı

Açıkladıkları “Barış Bildirisi”nin ardından OHAL KHK’leri ile görevlerinden ihraç edilen Barış Akademisyenleri, ilk ihraç kararlarının verildiği günden bu yana geçen 10 yılda yaşananlara dair bir açıklama yaptı.

Kendi sosyal medya hesapları üzerinden yaptıkları açıklama ile 2016 yılından 2026 yılına kadar geçen süreçte yaşananlarla ilgili istatistik bilgiler veren Barış Akademisyenleri’nin verilerine göre, 2016 ile 2018 yılları arasında yayınlanan 10 OHAL KHK’si ile 406 akademisyenin kamu görevinden ihraç edildiğini, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na yapılan başvuruların 385 tanesinin reddedildiğini açıkladı.

2017 yılında kurulan komisyon, 2021 yılı sonuna kadar red kararlarını açıkladı. Bu tarihten itibaren mahkemeler başvuru yapılabildi. Barış Akademisyenleri, açıklamalarında bu hususa dikkat çekerek “adalete erişim yaklaşık 5 yıl süreyle engellendi” dedi.

İdare mahkemeleri 189 ret kararı verdi

Açıklamada idare mahkemeleri ve bölge idare mahkemelerinin yanı sıra Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’ne taşınan davalarla ilgili de bilgiler verildi.

Buna göre idare mahkemelerine taşınan davalardan 189 tanesi için red kararı verilirken, 173 tanesi kabul edildi. Bölge idare mahkemeleri ise 124 davada istinaf başvuruları, davacı aleyhine kabul veya davacı aleyhine kaldırma kararıyla sonuçlandı.

147 davada ise tam tersi yönde davacı lehine kaldırma veya kabul ile sonuçlandı. 91 davada ise karar yok.

Barış Akademisyenleri’nin davalarının taşındığı Danıştay 5. Daire’de ise 18 davada lehe onama kararı verildi ve göreve iade kesinleşti. 4 Davada aleyhe onama kararı verildi ve dava AYM’ye taşındı. 1 Davada aleyhe bozma kararı verildi ve bu davadaki karar Bölge İdare Mahkemesi kararından farklı olduğu için yeniden BİM’de görüşülüyor.

29 Davada lehe bozma kararı verildi. Bu kararlar BİM kararlarından farklı olduğu için yeniden BİM’de görüşülüyor. Bunlardan dokuz tanesinde, BİM İstinaf başvurusunu davacı aleyhine kabul kararında ısrar etti. Dava Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na taşındı.

219 davada ise karar yok.

4 Dava AYM’de

Barış Akademisyenleri’nin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı 4 dava görüşülüyor. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nda ise 9 dava dosyası var.

Ne olmuştu?

11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 406 akademisyen, 1 Eylül 2016’da dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. Ayrıca bildiriye imza atan 822 akademisyen Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı.

Ağır Ceza Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek beraat kararı verse de Barış İçin Akademisyenler görevlerine iade edilmedi. Çünkü Barış Akademisyenlerinin bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) olan dosyaları için, “önce iç hukukun bitirilmesi gerekir” kararı verildi.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Barış Akademisyenleri ve Gülen Cemaati bağlantılı tüm dosyalar için OHAL Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, neredeyse tüm Barış Akademisyenlerinin iadesine ret kararı verdi. Komisyonun ret kararlarını açıklaması 2021 yılını bulduğu için akademisyenlerin bir üst mahkemeye erişimi yaklaşık 5 yıl gecikti.

Bunun üzerine 2019’dan itibaren BİM davaları başladı. Toplamda 10 yıla yaklaşan hukuki süreç hâlâ devam ediyor.

2023 Haziran itibariyle haklarında KHK ile ihraç kararı verilen çok sayıda Barış Akademisyeninin ise mahkemelerin göreve iade kararlarına rağmen üniversiteler tarafından işe başlatılmadığı kaydedilmişti.

Barış İçin Akademisyenler’in düzenli aralıklar ile yayınladığı rapora göre, göreve iade için açmış oldukları iptal davalarında bazı mahkemeler evet derken bazıları ise hayır diyebiliyor.

Ayrıca, her kademedeki akademisyenlere sosyal medya hesaplarının taranmasından vakıf, dernek vb. üyeliklerine kadar yeniden bir güvenlik soruşturması da yapılıyor. Böylece iade süreçleri daha uzun sürüyor ve akademisyenlerin aktif ve eleştirel bilgi üretimi giderek kısıtlanıyor.

Kıbrıs açıklarında Filo Jet gemisi battı: 8 ölü, 20 kayıp

Girne’den Taşucu’na sefer yapan Filo Jet adlı yolcu gemisi, 30 Ağustos’ta zorlu hava koşullarında alabora olarak battı. Kazada 8 kişi hayatını kaybetti. 20 kişiye ulaşmak için arama kurtarma çalışmaları devam ediyor. Soruşturma kapsamında gözaltına alınan 14 kişiden 9’u tutuklandı.



Kuzey Kıbrıs’taki Girne Limanı’ndan Mersin’in Taşucu Limanı’na giden Filo Jet adlı yolcu gemisi, 30 Ağustos’ta Girne’den Taşucu’ya seyir hâlindeyken gemiye su girmesi sonucu alabora oldu. Yaklaşık 270 kişinin bulunduğu feribot için arama-kurtarma çalışmaları başladı.

KKTC Başbakanı Ünal Üstel yaptığı açıklamada 8 can kaybı, 20 kayıp olduğunu kaydetti. Üstel, faciada ihmali veya kusuru bulunan herkesin tespit edileceğini belirterek geminin sefere çıkışına izin veren liman yetkilileri hakkında da işlem yapıldığını açıkladı: “Geminin sefere çıkışına izin veren ilgili liman yetkilileri de görevden uzaklaştırılmış, haklarında soruşturma başlatılmış ve yerlerine yeni sorumlular görevlendirilmiştir.”

Üstel daha sonraki bir açıklamasında, “Bir yandan denizden ve havadan arama kurtarma faaliyetleri sürdürülürken, diğer yandan polis teşkilatımız ve ilgili kurumlarımız tarafından olayın tüm yönleriyle aydınlatılmasına yönelik kapsamlı ve titiz çalışmalar yürütülmektedir” dedi.

8 kişi hayatını kaybetti

Gemideki kişilerden 239’una sağ olarak ulaşıldığını belirten Üstel, “8 vatandaşımızın hayatını kaybettiği kesinleşmiştir. Kayıp durumda bulunan 20 kişimize yönelik arama kurtarma çalışmalarımız ise devam etmektedir” dedi. Üstel, önceliklerinin kayıp 20 kişiye ulaşmak olduğunu vurgulayarak, “Arama kurtarma ekiplerimiz denizden ve havadan çalışmalarını 7/24 esasıyla sürdürmektedir. Kayıplarımıza ulaşabilmek için devletimizin tüm imkanları seferber edilmiş durumdadır” açıklamasını yaptı.

Hayatını kaybedenlerin Nihat Balyemez, Hüseyin Özdemir, Nuray Zeytun, Fahri Ateş, Gülcan Gürel, Reyhan Verim, Nisa Torer ve Nurcan Hilaloğlu olduğu açıklandı.

Üstel, polisin yaptığı incelemeler, alınan ifadeler, yolcu bilgilerinin karşılaştırılması ve kişilere tek tek ulaşılarak yapılan teyitler sonucunda daha önce kurtarılan kişiler arasında değerlendirilen 2 kişinin, yapılan ayrıntılı inceleme neticesinde kayıp kişiler arasında bulunduğunun tespit edildiğini açıkladı.

Üstel ayrıca, kaybolduğu kesinleşen 20 kişi dışında gemi yolcu listesiyle kurtarılan isimleri karşılaştırdıklarında henüz teyit edilemeyen 40 kişilik bir listenin daha olduğunu söyledi.

KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, kazadan duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi ve arama-kurtarma çalışmalarının herkesin akıbeti netleşene kadar süreceğini söyledi.

Mahkeme, olay kapsamında gözaltına alınan 14 şüpheliden 9’u hakkında 3 günlük tutuklama kararı verildi.

Aranması devam eden 20 kişinin isimleri şöyle: Ferdi Törer, Mustafa Demir, Mahmut Demir, Özgür Gönül, Anni Azel Hilaloğlu, Şerif Özdemir, Süleyman Erdoğan, Saliha Miray Biçer, Mehmet Asaf Biçer, Orhan Bekret, Nazmiye Özbolat, Elmas Demir, İsmail Kurt, Yulia Özcan, Ayhan Özcan, Elife Bayır, Nihat Pancar, Mustafa Kemal Yaralı, Mehmet Bayhan, Mehmet Nuri Ayran.

Soruşturma kapsamında gözaltına alınan 14 kişiden 9’u hakkında 3 gün tutuklama kararı verildi.

ABD ve İran arasında gerilim yeniden tırmandı

ABD, İran’ın Lark Adası’nı vurduğunu açıklarken, İran Devrim Muhafızları ise, Ürdün’deki ABD üslerini ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Al Minhad tesisini hedef aldığını duyurdu. ABD ile İran arasında yaklaşık bir aydır süren çatışmasızlık ardından gerilim tekrar yükseldi.

ABD dün (30 Ağustos) gece Hürmüz Boğazı’ndaki Lark Adası’na saldırı düzenledi. İlk bilgilere göre, saldırıda 2 kişi yaşamını yitirdi. İran Devrim Muhafızları Ordusu ise, Hürmüz Boğazı semalarında ABD’ye ait bir MQ-9 Reaper İHA’sını Basra Körfezi’ne düşürdüklerini açıkladı.

İran, ayrıca saldırıya misilleme olarak ABD askeri üslerinden Ürdün’deki Kral Hüseyin ve Muvaffak Salti üsleri ile Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) Al Minhad tesisini hedef aldıklarını açıkladı.

Ürdün ordusu saldırıyı doğrulayarak, 31 Ağustos’un ilk saatlerinde sekiz füzeyi engellediğini bildirdi.

Bişkek ziyareti öncesi konuşan İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, “Savaş peşinde değiliz ama saldırılara kararlılıkla yanıt vereceğiz” dedi. İran ordusu ise boğazdaki hakimiyetlerinden taviz vermeyeceklerini açıkladı.

ABD ve İran çatışmalarının tekrar başlamasıyla birlikte Brent petrolün fiyatı yüzde 3 oranda yükselerek 90 doların üzerine çıktı.

Trump: İran gücünün hepsi yok edildi

ABD Başkanı Donald Trump da, Fox News’e verdiği demeçte İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyeceklerini belirterek, “Nükleer silahları olsaydı, onları fırlatırlardı” diyerek İranlı yetkilileri “çok şiddet yanlısı ve kötü insanlar” olarak tanımladı.

ABD tarafından İran limanlarına uygulanan ablukanın ve yürütülen mali baskının “başarılı” olduğunu savunan Trump, İran’ın askeri gücünün büyük kayıplar verdiğini belirterek, “Donanmaları bitti, hava kuvvetleri bitti, komutanları bitti ve tüm uçaksavar savunmaları. Yani, bunların hepsi yok edildi” dedi.

İran’a ikincil yaptırımlar

Öte yandan, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari yük gemisi sayısı günde beşe düştüğü öğrenildi. Birleşik Krallık Denizcilik Bilgi Merkezi, (UKMTO) gemicilere dikkatli olmaları uyarısında bulundu.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Reuters’e verdiği röportajda İran’a baskı uygulama çabalarının bir parçası olarak yeni yaptırımların açıklanmasının muhtemel olduğunu belirtti. Bessent, “Öncelikle bankalardan başlıyoruz ve onlara İran fonlarını tutmalarının veya İran rejimine yardım etmelerinin kabul edilemez olduğunu söylüyoruz” diye konuştu.

Ne olmuştu?

ABD Cumhurbaşkanı Donald Trump, 15 Ağustos’ta ABD Donanması’nın Hürmüz Boğazı’nda tam abluka kurduğunu belirterek İran’ın yenilgiye uğratılmasının ardından boğazı ABD toprağı ilan edeceğini iddia etmişti. Trump, sosyal medya hesabından bu sözlerini hatırlatarak Hürmüz Boğazı’nı “Yeni ABD Toprağı” olarak tanımlayan bir harita görseli paylaştı.

İki ülke arasında 15 Haziran’da sağlanan geçici ateşkese rağmen taraflar Hürmüz Boğazı konusunda uzlaşamadı. Tahran yönetimi, Washington’un 17 Haziran’daki mutabakata uymadığı sürece boğazı trafiğe açmayacağını söylüyor

Kronoloji

ABD–İran Çatışması: Ateşkeslerden Bugüne Saldırı Takvimi

28 Şubat 2026’da başlayan savaşın iki ayrı ateşkes girişimi çöktü, 30–31 Ağustos’ta çatışma yeniden tırmandı.
28 Şubat 2026
Savaşın başlangıcı
ABD ve İsrail, Dini Lider Ali Hamaney dahil üst düzey İran yetkililerini hedef alan suikastlar ve stratejik tesislere yönelik saldırılarla savaşı başlattı. İran; İsrail, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki ABD üslerine füze ve dronla karşılık verdi, Hürmüz Boğazı’nı kapattı.
Birinci Ateşkes
8 Nisan 2026
Pakistan arabuluculuğunda iki haftalık ateşkes
Pakistan’ın önerisiyle taraflar iki haftalık bir ateşkese vardı. Ancak İsrail’in Lübnan’a saldırması ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı reddetmesiyle ateşkes tehlikeye girdi, 12–13 Nisan’daki İslamabad görüşmeleri başarısız oldu ve ABD deniz ablukası başlattı.
İkinci Ateşkes
14–17 Haziran 2026
Versay mutabakatı imzalandı
14 Haziran’da savaşı sona erdirme mutabakatı açıklandı, 17 Haziran’da Trump Versay Sarayı’nda, Pezeşkiyan ise Tahran’da anlaşmayı imzaladı. Ablukalar ertesi gün kaldırıldı ancak gerilim sürdü.
27–28 Haziran 2026
İlk ihlal iddiaları
Trump, İran’ın saldırılarını “ateşkesin akılsızca ihlali” olarak nitelendirdi. Buna rağmen taraflar 28 Haziran’da karşılıklı saldırıları durdurma konusunda yeniden anlaştı.
7–8 Temmuz 2026
Ateşkes çöktü, saldırılar yeniden başladı
Trump mutabakatın “sona erdiğini” ilan etti. ABD, Hürmüz Boğazı çevresinde İran hedeflerini vurdu; Bandar Abbas, Buşehr ve Sirik’te patlamalar yaşandı, İran devlet televizyonuna göre 8 asker hayatını kaybetti. Pentagon, abluka ihlali gerekçesiyle bir yük gemisine ateş açtı.
Temmuz sonu – Ağustos ortası 2026
Düşük yoğunluklu çatışma
Taraflar arasında haftalarca görece düşük yoğunlukta çatışma sürdü. ABD’nin İran topraklarına yönelik doğrudan yeni bir operasyonu bu dönemde görülmedi, 18 Ağustos, nükleer müzakereler için gayriresmi bir eşik olarak anıldı.
30 Ağustos 2026 (Pazar)
ABD, Larak Adası’nı vurdu
ABD güçleri, Hürmüz Boğazı’ndaki Larak Adası’nda İran’a ait iki füze fırlatma sistemini hedef aldı, gerekçe olarak boğaza deniz mayını taşıyan roketlerin konuşlandırılmaya hazırlandığı gösterildi. Bu, ABD’nin temmuz sonundan bu yana İran topraklarına ilk doğrudan operasyonuydu. İran kaynaklarına göre saldırıda 2 kişi öldü, 2 kişi yaralandı. İran misilleme olarak Ürdün’deki iki ABD üssüne balistik füzeyle saldırdı.
31 Ağustos 2026 (Pazartesi – bugün)
Saldırılar tırmanıyor
ABD, Larak Adası’nı iki kez daha vurdu, İran’ın güneyindeki Sirik’te patlama sesleri duyuldu. İran, Hürmüz Boğazı yönünde ve bölgedeki ABD gemilerine füze ateşledi. Ürdün ordusu, hava sahasına giren 8 füzeyi hava savunma sistemleriyle imha ettiğini duyurdu. Gelişmeler, haftalardır düşük yoğunlukta seyreden çatışmada yeni bir tırmanma evresine işaret ediyor.
Kaynaklar: Diken, Medyascope

Karadeniz’de savaşta yeni hedefler: Ticaret gemileri

Rusya ile Ukrayna arasında devam eden savaşta ticaret gemileri çok daha fazla hedef olmaya başladı. İstatistiklere göre 2026 yılı içerisinde 82 gemi hedef alındı. 2022-2026 arası saldırılarda 37 kişi hayatını kaybetti. Ölümlerin 28’i 2026’nın ilk sekiz ayında meydana geldi.

Rusya ile Ukrayna arasında 2022 yılından bu yana devam eden savaşta, şehirler ve sivil yerleşim alanlarının yanı sıra ticaret gemileri de hedef alınıyor.

Dört gün önce yayınlanan bir rapora göre, savaşın başladığı 2022 yılından bu yana Karadeniz ve Azak Denizi’nde 146 ticaret gemisi vuruldu.

Raporu, Türk Armatörler Birliği (TAB) hazırladı. Söz konusu rapor, son aylarda gemilere yönelik saldırıların arttığını gösteriyor.

Rapora göre, 146 ticaret gemisine yönelik saldırı, açık kaynaklardan teyit edilmiş saldırılardan oluşuyor. Bunlardan 121 geminin ismi biliniyorken, 25 tanesinin ismi ise bilinmiyor.

Ancak teyit edilmemiş ve iddia düzeyinde kalan bilgilere göre, sayı çok daha fazla. Ukrayna İnsansız Sistemler Kuvvetleri, MoLoChKa harekâtı kapsamında 1 Ağustos itibarıyla Rusya bağlantılı 206 geminin vurulduğunu açıkladı. Ayrı bir veri setinde NV.ua’nın Reuters kaynaklı aktarımına göre Rusya, Temmuz 2026’da 35’i limanda, 22’si açık denizde olmak üzere 57 gemiye saldırdı. Bu iki sayı, farklı tarafların farklı dönem ve yöntemlerle tuttuğu kayıtlara dayanıyor.

Saldırıya uğrayan gemiler, Foto: Niha+

2022 yılı Şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik kapsamlı saldırılar başlatmasının ardından, Karadeniz deniz taşımacılığı güvenliği doğrudan etkilendi. Bölgede seyreden ticari gemiler, gerek Rusya’nın Ukrayna limanlarına ve deniz koridoruna yönelik saldırıları, gerekse Ukrayna’nın Rusya’ya bağlı “gölge filo” tankerlerine ve lojistik altyapısına yönelik karşı harekâtı kapsamında hedef hâline geldi.

24 Şubat 2022 ile 26 Ağustos 2026 arası dönemi kapsayan rapora göre askeri olmayan ticaret gemilerine (dökme yük gemisi, tanker, konteyner gemisi, genel kargo gemisi) yönelik doğrudan saldırı, füze/İHA vuruşu, mayın teması ve silahlı durdurma olayları sistematik biçimde gerçekleşti.

Toplam 146 gemi arasında 47 geminin (%32) Ukrayna, 93 geminin (%64) ise Rusya tarafından vurulduğu belirtiliyor. 5 gemi mayına çarparak hasar gördü, 1 geminin kim tarafından vurulduğu tespit edilemedi.

Can Kayıpları (2022-2026)

37 Toplam Ölü
48 Toplam Yaralı
Ölü Sayısı
Yaralı Sayısı
2022
4
13
2023
1
7
2024
0
5
2025
4
0
2026
28
23

*Grafik, TAB’nin 2022–2026 dönemi için verdiği ölüm ve yaralanma toplamlarını gösteriyor. 2026 satırı ise yılın ilk sekiz ayına ait.

Gemi tipleri olarak vurulan gemilerin çoğunluğu petrol tankerleri ve genel kargo/kuruyük gemileri iken Ukrayna’nın çoğunlukla Rus gölge filo ve diğer petrol tankerlerini vurduğu, Rusya’nın ise çoğunlukla tahıl, mısır, ayçiçek yağı taşıyan Ukrayna ile ticaret yapan gemileri hedef aldığı açıklanıyor. Ayrıca askeri malzeme veya personel veya lojistik destek olduğu iddia edilen gemiler de vuruluyor.

Vurulan gemilerin sahiplik yapısında Yunanistan bağlantılı armatörler öne çıkıyor. Türkiyeli sahipli ya da Türkiyelilerce kontrol edilen gemiler ise toplamın yüzde 23’ünü oluşturuyor. Bununla birlikte Çin, BAE ve Uzak Doğu ve Akdeniz bağlantılı çalışan gemiler de kısıtlı sayıda bu kapsamda yer alıyor. Yunanistan dışında vurulan gemiler arasında diğer AB ülke sahipli gemiler ise neredeyse yok denecek kadar az.

Türk Armatörler Birliği Raporu: Ticaret Gemilerine Yönelik Saldırıların Seyri

Şubat – Nisan 2022

Sıcak Çatışma ve Çapraz Ateş

TAB’ın raporuna göre, saldırılar neredeyse tamamen Rusya kaynaklı ve doğrudan muharebe hattındaki limanlara (Mariupol, Mykolaiv, Odesa) odaklandı. Bu dönemde ticaret gemileri, kasıtlı hedef seçiminden çok çapraz ateş ve genel bombardımanın yan etkisi olarak zarar gördü.

Temmuz 2022 – Temmuz 2023

Tahıl Anlaşması Dönemi

Rapora göre, BM/Türkiye aracılığıyla imzalanan Karadeniz Tahıl Girişimi süresince ticaret gemilerine yönelik doğrudan saldırılar keskin biçimde azaldı; bu dönemin ana riski deniz mayınları olarak görüldü.

Temmuz 2023 – 2024

Anlaşmanın Çöküşü ve Tırmanma

Rapor, Rusya, “Ukrayna limanlarına giden her gemi askeri kargo taşıyor sayılacak” tehdidini fiiliyata döktü; Kmax Ruler, MJ Pinar gibi olaylarda sivil gemi adamları hayatını kaybetti, bilgisini veriyor

2024 Sonu – 2026

“Gölge Filo” Savaşı ve Yayılma

Rapora göre, Ukrayna, cephe hattından bağımsız olarak, Rusya’nın petrol gelirini hedef alan asimetrik bir kampanyaya geçti. Bu durumun savaşın coğrafi kapsamını Karadeniz dışına, Akdeniz’e ve Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ne (MEB) taşıyarak seyrüsefer güvenliği konusunda Türkiye ve NATO’da artan tedirginliğe yol açtığı ifade ediliyor.

2025 Sonu – 2026

Karşılıklı Tırmanma Aşaması

Aralık 2025’teki Cenk-T saldırısı, Rusya’nın “gölge filo” operasyonlarına doğrudan misilleme olarak ticaret gemilerini hedef aldığını gösteren ilk açık örnek olduğu belirtiliyor. Ağustos 2026 itibarıyla, her iki taraf da karşı tarafın limanlarına ve gemilerine yönelik büyük çaplı, eşzamanlı saldırılar düzenlemeye başladı.

Türkiye’den gemiler de var

Raporun dikkat çektiği hususlardan bir tanesi, bir süredir Türkiye menşeli gemilerin de yoğun bir saldırıya uğradığı ve mürettebatın bu saldırılardan etkilendiği yönünde.

Buna göre sahipleri Türkiyeli olan ya da Türkiyeliler tarafından kontrol edilen 34 gemi saldırıya uğradı. Ayrıca Türkiye bayraklı 5 gemiye de saldırıldı.

TAB, yetkililer nezdinde girişimde bulundu

“2025 yılının son çeyreğinden itibaren Karadeniz’de ticari gemilere yönelik saldırıların sıklığında belirgin bir artış gözlenmektedir” denilen raporda, özellikle 2026 yılı Haziran-Temmuz döneminde Odesa liman altyapısına yönelik yoğunlaşan Rus saldırılarının can kaybına yol açtığı, buna paralel olarak Ukrayna’nın Azak Denizi’nde Rusya’nın “gölge filo” akaryakıt lojistiğine yönelik “Operasyon MoLoChKa” kapsamındaki saldırıları da kısa sürede çok sayıda gemiyi hedef aldığı kaydediliyor.

Temmuz ayında artan saldırılar karşısında Türk Armatörler Birliği uluslararası kuruluşlara tepki göstermeleri konusunda yazılı çağrıda bulundu ve konuyla yetkili 3 bakanlığa yazılar yazdı. Dışişleri Bakanlığından sektör temsilcileri ile bir toplantı yapılmasını talep eden TAB, gemilerin kendilerini savunabilmeleri için gemi üzerinde drone tespit ve imha sistemlerinin konuşlandırılıp konuşlandırılamayacağını inceliyor.

NİHA+ · ETKİLEŞİMLİ VERİ DOSYASI

Karadeniz’de ticari gemi saldırıları: kronolojik olay rehberi

Tablodaki 95 olay satırını; yıl, saldıran taraf, Türkiye bağlantısı, bölge ve gemi adına göre filtreleyin. Bu satırların 85’i tekil adı verilen ticari gemilere, 10’u ise toplu, ismi açıklanmayan ya da ticari olmayan deniz araçlarına ilişkindir. Liste, raporun toplam gemi hesabını yeniden üretmez. Kronolojik olay satırlarını gösterir. Birden fazla gemiyi kapsayan kayıtlar tek olay satırında tutulur.

146*2022’den itibaren raporlanan gemiTAB derlemesindeki toplam
82*2026 için raporlanan gemiİsimli, isimsiz ve toplu kayıtlar dahil
28 / 23*2026 ölüm / yaralanma bildirimiVaka bazında farklı kaynaklarda uyuşmazlık var
34 / 5*Türkiye bağlantılı / Türk bayraklı gemiSahiplik ve işletmecilik tanımları ayrıştırılmalı

Karadeniz’de olay yoğunluğu

Haritadaki bölge etiketlerine tıklayarak kronolojik listeyi süzün. Her sayaç, aktif filtrelerle eşleşen rapor kaydı sayısını gösterir.

YILA GÖRE

SALDIRAN TARAF / ATIF

GEMİ BAĞLANTISI

GEMİ ADI VEYA IMO ARA

İsmi açıklanmayan veya toplu bildirilen olaylar 9 olay · en az 15 gemi

Bu kayıtlar resmî ve gazetecilik kaynaklarında yer aldı; ancak gemi adı kamuoyuyla paylaşılmadı. Olay ayrıntısını açmak için her satıra tıklayın.

12 Eyl 2024Romanya MEB · 1 kargo gemisiİSİM AÇIKLANMADI

Romanya Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde seyreden isimsiz bir kargo gemisi, Rus füze saldırısında hasar gördü. Kaynak notu: (1)

12 Oca 2026Çornomorsk yakınları · 2 gemi / 1 yaralıİSİM AÇIKLANMADI

Panama ve San Marino bayraklı iki gemi aynı gün Rus İHA saldırılarıyla vuruldu. Panama bayraklı gemi bitkisel yağ, San Marino bayraklı gemi mısır yükleyecekti. Kaynak notu: (2)

17 Tem 2026Mykolaiv Limanı · 1 gemi / 2 ölümİSİM AÇIKLANMADI

Mykolaiv Limanı’na yönelik saldırıda liman altyapısı ve bir gemi vuruldu; iki Ukraynalı hayatını kaybetti. Kaynak notu: (1)

19 Tem 2026Ukrayna deniz koridoru · 2 gemi / 1 ölüm, 3 yaralıİSİM AÇIKLANMADI

Golden Leo ile aynı gün, Tanzanya ve Liberya bayraklı iki ayrı ticaret gemisi de vuruldu; bir kaptan öldü, üç kişi yaralandı. Kaynak notu: (2)

24 Tem 2026Mykolaiv · 2 sivil gemiİSİM AÇIKLANMADI

Mykolaiv’de İHA saldırısıyla iki sivil gemi hasar gördü. Kaynak notu: (2)

26 Tem 2026Mykolaiv · 1 ticari faaliyette olmayan kargo gemisi / 1 ölümİSİM AÇIKLANMADI

2022’den beri savaş nedeniyle Mykolaiv Limanı’nda mahsur kalan, ticari faaliyette olmayan isimsiz kargo gemisi İHA saldırısına uğradı; bir kişi öldü. Kaynak notu: (1)

02 Ağu 2026Batı Karadeniz · 1 kuru yük gemisiİSİM AÇIKLANMADI

Kıyıdan yaklaşık 8 kilometre açıkta isimsiz bir kuru yük gemisi vuruldu. Rusya, geminin askerî malzeme taşıdığını iddia etti. Kaynak notu: (1)

08 Ağu 2026Mykolaiv Limanı · 2 kargo gemisiİSİM AÇIKLANMADI

İki kargo gemisinin, Rusya’nın “askerî malzeme taşıma” iddiasıyla vurulduğu bildirildi. Kaynak notu: (2)

12 Ağu 2026Novorossiysk ve Odesa · 3 gemiİSİM AÇIKLANMADI

Ukrayna’nın Novorossiysk’e yönelik koordineli operasyonunda savaş gemileriyle birlikte isimsiz bir kuru yük gemisi de vuruldu. Aynı gece Odesa Limanı’nda Rusya bir kuru yük gemisi ile bir tankeri vurdu. Kaynak notu: (3)

Karadeniz savaş göstergeleri

Bu göstergeler farklı kaynakların, farklı tarih aralıkları ve ölçüm yöntemleriyle açıkladığı verileri yansıtır. Birbirine eklenmez veya tek bir “toplam saldırı” sayısına dönüştürülmez.

Ukrayna limanları ve deniz koridoru

321 / 20+Liman altyapı tesisi / yabancı bayraklı ticaret gemisiTemmuz 2023–Kasım 2024 dönemi için açıklanan bilançoZelenskiy açıklaması
23 / 17 / 11Liman tesisi / sivil gemi / ölümTemmuz 2026’nın ilk iki haftasıUkrayna Deniz Limanları İdaresi (USPA)
57 + 67Gemi saldırısı + liman altyapısına vuruşTemmuz 2026: 35 gemi limanda, 22 gemi seyirdeNV.ua’nın aktardığı Reuters verileri

Ukrayna’nın Rusya bağlantılı filoya ilişkin açıklamaları

201 → 206Vurulduğu açıklanan “gölge filo” gemisi28 Temmuz ara bilançosu → 1 Ağustos resmî sayaçUkrayna İnsansız Sistemler Kuvvetleri / MoLoChKa
100+Vurulduğu iddia edilen, çoğu tanker olan gemi21 Temmuz 2026’daki ara değerlendirmeLloyd’s List Intelligence

Ticari etki ve kurumsal tepki

−%62“Kirli” tanker yüklemelerindeki düşüşTemmuzun son iki haftası: günlük 2,59 milyon varilden 0,98 milyon varileBIMCO analizi
13 TemSivil ticaret gemilerine saldırılara yönelik kınamaAzak Denizi ve KaradenizUluslararası Denizcilik Örgütü (IMO)

* Özet rakamlar raporun kendi toplamlarıdır. Bu sayfada her satırın rapordaki tarih, gemi adı, IMO numarası, bayrak/sahiplik, saldıran taraf ve olay açıklaması alanları gösterilir. Raporun güncelleme ve doğrulama çağrısı korunmuştur.

Bir şair, bir şehir, bir devrimci, bir inisiyatif - II

Siyasetçi hekimler, Dr. Xalid, Kasım Demiralp ve bîr inisiyatifi

Bingöl’ün kendine has isimlerinden olan Kasım Demiralp’in, dönemin önemli Kürt siyasi örgütlerinden birinin içinde yer alan oğlu Hatip Demiralp ile olan yazışmaları ve yıllarca biriktirdiği materyalleri, döneme ışık tutan önemli belgeler. Bu materyalleri bir arşiv çalışması için korumaya alan bîr inisiyatifi, Kasım Demiralp’tan yola çıkarak Cumhuriyet tarihinin önemli pek çok dönemine dair bilgi ve belgeleri gün yüzüne çıkarıyor.

Hatip Demiralp (ortadaki) ve arkadaşları, Foto: bîr inisiyatifi

“Şûno şûno, Ez bermeno, şima r` vûno/Xeber amey xebera pîs/Cîhat dima kişiya Îdrîs/Heval ma yî marksîst–lenînîst/Şûno şûno, bira Şûno şûno, keko şûno/Adir kot zerrê daykûno/Dêrd hevalûn derdo girûno/Faşîst bî yo veciyay texto/Heval Şakîr girot berdo/Ezîz vûno, ″kurd cûmiyer do″/Şûno şûno, bira şûno/Şakîr bira avukatî pêşmergûn o/Şûno şûno, keko /Ez bermeno şimar r’ vûno”*

*“Gidiyor, gidiyor kardeşim gidiyor,/Gidiyor, gidiyor yoldaşım gidiyor./İdris gidiyor, Cihat gidiyor,/ Şakir gidiyor, kardeşim gidiyor./Ben ağlıyorum, size söylüyorum.Haber geldi, kötü haber./Cihat’ın ardından İdris öldürüldü./Bizim yoldaşlarımız Marksist-Leninistti./Gidiyor, gidiyor kardeşim gidiyor./ Ben ağlıyorum, size söylüyorum.”

Dönemin sözlü tarih belgesi olarak kabul gören bu ağıt, Rençber Aziz’e aittir. Rençber Aziz birçok Kürt hareketinin öncülerinin doğup büyüdüğü, Madımak Katliamında katledilen şair Metin Altıok’un hayatının önemli bir dönemine denk gelen şehir olan Bingöl’den çıkmış bir ozandır. Rençber Aziz’in eserlerinde politik direniş, toplumsal hafıza, kayıp ve sınıf eleştirisi hâkimdir. Ozan bu eserinde politik nedenlerden dolayı öldürülenlerin sadece isimlerini anmıyor, bu kayıpların toplumun hafızasına kazınmasını amaç edinerek hesap sorulması gerektiğini söylüyor. Böylesi bir adalet talebinde ısrarcı olanlarınlardan biri de (ortaklaştığı yoldaşları “Bir şair, bir şehir, bir devrimci, bir insiyatif” yazısında isimleri geçen Cihat Elçi, İdris Ekinci, Şakir Elçi) ve Hatip Demiralp’tır. “Heval ma yî marksîst–lenînîst,” biraz da Hatip Demiralp ve yoldaşlarını tanımlar.

Rençber Aziz, Foto: Rençber Aziz Facebook sayfası

Hatip Demiralp anti sömürgeci ve sosyalist devrimci olmakla birlikte hekimdir. Hekimlik ve devrimcilik mücadelesi, hayatı, toplumu, sitemi sorgulama konusunda kesişirler. İkisi de acıyı dindirmek, yaşamı özgürleştirmek için vardır. Hekimin hastasını iyileştirme çabası ile devrimcinin toplumu ve sistemi iyileştirme çabası bu kesişimin ifadesidir; hayatı ve adaleti savunmak. Alman hekim Rudolf Virchow,”Tıp sosyal bir bilimdir ve politika, geniş ölçekte tıptan başka bir şey değildir.” der.

Kürtlerin siyasal mücadelesinde hekimler

Kürtlerin siyasal mücadelesinde de birçok Kürt hekim aktif bir şekilde rol almış ve bu mücadelede çeşitli yöntemleri denediler. Bunların çoğunluğu sol görüşlü olsa da merkez sağda mücadeleyi tercih edenler de olmuş.

Kürt kimliğine tam adını koymadan, yer açma siyasetini tercih eden Dr. Yusuf Azizoğlu DP Hürriyet Partisi-Yeni Türkiye Partisi hattında merkez sağ ve parlamenter siyaset üzerinden sistemin içinde kalarak, Kürt kimliği ve bölgesel eşitsizlikleri gündeme alarak, daha reformcu bir çizgiyle çözüm bulmaya çalıştı.

Başka bir yöntemin temsilcilerinden Dr. Tarık Ziya Ekinci, Dr. Naci Kutlay siyaseti sol kulvarda yapmayı tercih etmiş, TİP’e katılarak Kürt sorununu sınıf, demokrasi ve sosyalizm perspektifiyle ele alarak çözüm aramışlar. TİP’in içerisindeki “Doğulular Grubu”, sosyalist Kürtler ve aydınlar, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi çevresindeki Kürt aydınları ve yerel aktörler ortak çalışmalar yürüterek Doğu Mitingleri adı altında Kürt meselesinin kitlesel ve açık biçimde gündeme gelmesine vesile olan bir siyasal hareket başlattılar. İlk büyük miting Silvan’da 13 Ağustos 1967’de yapıldı, ardından Diyarbakır, Siverek, Batman, Dêrsim, Ağrı, Ankara’da devam etti. Doğu Mitinglerinin yarattığı siyasal ortam, 1968–1969 döneminde Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın (DDKO) ortaya çıkmasına zemin hazırladı. DDKO’lar, genelde sosyalist olsa da milliyetçi ve sosyal demokrat düşüncelere sahip kişilerle Kürt kimliği, dil ve kültürü ile demokratik haklar konusunda daha örgütlü bir mücadele yürütmeye çalıştı. 1970’lere gelindiğinde sosyalist ve farklı örgütsel yapılarda olan Kürt hareketleri, “Sömürge Kürdistan” tezi üzerinde fikir birliği içinde oldu. Bir çoğu illegal olup siyasi örgütlenmelerininde çoğu silahlı mücadelede yolunu tercih etti.

DDKO mitinglerinden, Foto: 1+1 Express

Hatip Demiralp ve mücadelesi

Hatip Demiralp, bu mücadeleye katılınca Dr. Xalid adını alır ve Türkiyede Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurucusu Dr.Sait Kırmızıtoprak’ın (Dönem ve Bingöl ekseninde düşündüğümüzde aynı siyaseti paylaştığı Dr. Siraç Bilgin, PKK kurucularından Hacettepe tıp öğrencisi Hayri Durmuş’un) kabul gördüğü bir cerrah gibi radikal müdahaleyle yani silahlı mücadeleyi önceleyen siyasal mücadele yöntemini tercih etmiştir.

Hatip Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi

Güney merkezli Kürt hareketinin önemli isimlerinden Barzani, anılarında: “…15 Kasım 1990 günü, T-KDP’den bir heyetle geniş katılımlı bir toplantı yaptık. Misafir heyette, partinin genel sekreteri Dr. Xalid, Fuat … ve Dr. Ferhat; bizim parti heyetimizde ise ben Dr. Cercis Hasan, Nêçirvan Barzani, Franso Heriri ve Remzi Şaban yer almaktaydı. Toplantıda, bölge ile ilgili genel bir değerlendirmeden sonra, Kürdistan’ın içinde bulunduğu durum, mevcut gelişmeler ve meydana gelen değişiklikler, özel olarak da iki parti ilişkiler ele alındı. Bizden, kendi arkadaşları için askeri eğitim için bir kamp imkânı verilmesini talep ettiler. Toplantıda bu aşamada silahlı mücadele yürütmek, gelecekte ve gerek duyulduğu zaman için hazır olmak amacıyla böyle bir eğitim kampının kurulması konusunda anlaşmaya varıldı” der.

Bu çerçevede yoldaşlarıyla birlikte Duhok kentine bağlı Batîfa kasabası bölgesinde “Sait Elçi Askeri ve Siyasi Eğitim Kampı” adıyla bir kamp kurarlar. Bu kampta askeri ve siyasi eğitimler verilmeye başlarlar. Dr. Xalid, bu yıllarda kampın tüm eğitim faaliyetlerine bizzat katılır.

Hatip Demiralp, 1993 Martında 41 yaşında akciğer kanseri nedeniyle öldüğünde çok sevdiği eşi Emine’si, çocukları (Şevder ve Diloş yani Arda), akrabaları ve yoldaşları özellikle onun gibi daha sonra kansere yenilen Neval Uçaman hep yanındadır. Kısacık hayatında bir dünyayı sığdırmayı başarır.

Hatip Demiralp T-KDP’lidir. Partisinin Merkez Yayın Organı XEBAT‘ı yıllar sonra tekrar yayınlanmasına vesile olan Dr. Xalid’ın vefatında yoldaşları

‘’İnancımızı kavgamıza, düşlerimizi amacımıza,

sevgimizi tarzımıza harman edip ilerliyorken,

devrimci tarzımızı modelize eden

Xalit Şervan yoldaşımızı attığımız her adımda

katkısının olduğunu bileceğiz.’’

başyazısıyla anarlar.

Hatip Demiralp 12 Temmuz 1952’de Bingöl’ün (Çewlîg) Karlıova (Kanîreş) ilçesine bağlı Kargapazarı (Qerxebazar) köyünde dünyaya geldi. İlkokulu ve ortaokulu köyünde , liseyi ise Bingöl ve Dêrsim’de okudu. Lise öğrenimini sürdürdüğü Bingöl’de, yurtsever gençliği örgütlemek için “Bingöl Gençlik-Kültür ve Sosyal Dayanışma Derneği”nin kurulmasında aktif rol oynadı. Bingöl’de o tarihlerde sağ kesim ile sol çevreler arasında meydana gelen sürtüşmeler zaman zaman sıcak çatışmalara dönüşüyordu. Bu süreçte Kuzey Kürdistan’ın çoğu bölgelerinde örgütlenme faaliyeti sürdüren T-KDP ile tanıştı.1977 yılında tıp öğrenimini görmek için geldiği Diyarbakır’da parti elemanı olarak III. Kongreye delege olarak katıldı.

Hatip Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi

Partisinin geleneksel kesimi ve gençlik kesimi arasındaki sürtüşmeler, gençlik ağırlıklı kesimin partiden ayrılıp KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları) adını aldığında tercihini T-KDP saflarında yönünde yaptı. 1983 yazında illegal olarak kaldığı Diyarbakır’da yakalandı, yaklaşık bir yıl tutuklu kaldı. Tutukluluk süresi bittiğinde askerliğini yapmadığı gerekçesiyle zoraki askerlik sürecine tabi tutulup Trakya’ya gönderildi. 1984 yılı kışında hakkında beyanlarda bulunulması sonucu Bingöl’e getirildi, 45 günlük sorgulama süresi sonunda Trakya’ya geri gönderildi. 1985 Ağustos sonlarında partisine karşı girişilen seri operasyonlar sonucu tekrar yakalandı. 40 günlük bir sorgulama ve yargılama süreci sonunda 1986 ortalarında beraat etti. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin 1989 3. Kongresinde Genel Sekreterliğe seçildi.

Kasım Demiralp ve bîr İnisiyatifi

Hatip Demiralp yaşamı boyunca yaptıklarının anlaşılmasını istemiş, Kürt siyasi ve toplumsal tarihinde farklı dönemlerinden de geçen babası Kasım Demiralp’a gönderdiği mektupta bu isteğini yansıtan şu ifadeleri kullanır:

[…] “Baba, mektubunu dikkatle okudum. Kelimelerin, her zamanki gibi, yüreğinde büyüttüğün endişeleri ve benim için duyduğun kaygıyı taşıyor. Bunu görüyor ve anlıyorum. Ancak daha önce de seninle konuştuğumuz gibi bu konuda seninle aynı fikirde değilim. Bunu bilmeni istiyorum. Omuzladığımız bu kavganın ne kadar ağır bir yük olduğunu ve ne denli büyük bir öneme sahip olduğunu biliyorsun. Bu yalnızca benim kişisel bir tercihim değildir; inandığım değerlerin yüz binlerce savunucusu var ve bu değerlerin sorumluluğunu taşıyorum. Sana bunun uzun uzun teorik izahatını yapmayacağım çünkü sen de bunların özünü anlayacak kadar bilge bir insansın. Elbette benden beklentilerini ve taleplerini anlıyorum. Ama biliyorsun ki, inandığım yoldan geri dönmek gibi bir lüksüm yok. Bu, yalnızca benim için değil, hepimiz için daha büyük bir amacın parçası. Senin de zaman zaman söylediğin gibi,‘İnanç, insanı ayakta tutan en güçlü erdemlerden biridir.’ Ben de senin inandığın inancı taşıyorum ve bu inancın gücüyle yürüyorum. Umarım beni bir gün daha iyi anlarsın. […]”

Kasım Demiralp’in günlükleri, Foto: bîr inisiyatifi

Hatip Demiralp’in babası Kasım Demiralp’ın siyasal yaşamı, 1950’lerde merkez sağ olan Demokrat Parti içinde devam etse de daha sonraları annesinin mirası olan hafızaya/arşive odaklanır. Baba oğul 1980 darbesinde baskı görüp gözaltına alınırlar. Günler boyunca oğlundan haber almak için beklediği Diyarbakır Cezaevinde dönemin cezaevi sorumlusu Esat Oktay tarafından bir paketin içinde ona verilen oğlunun kanlı gömleğini arşivinin bir parçası haline getiren Kasım Demiralp yaşadıkları, duydukları, gördükleri ve şahit olduklarını tarihe mal etmek için derler, toparlar, biriktirir. Yani o bir arşivci ve bellek koruyucusudur. 1925 Kürt Direnişi sonrası annesi Xezal Hanım’ın tertelenin hafızada korunması için oğlu Kasım Demiralp’a sık sık telkinde bulunur. Katliam sonrası katledilen her ailenin mektup, fotoğraf ve günlüklerini yıllarca göğsünde saklayarak bunları oğlu Kasım Demiralp’in devam etmesini ister.

Kasım Demiralp yaşamı boyunca yaşadığı coğrafyayı karış karış dolaşıp aile secerlerini çıkarır ,mektuplar günlükler, mahkeme tutanakları, ses kayıtları ve fotoğraflar biriktirerek resmi tarih anlatılarına karşı toplumsal hafızanın korunmasına yardımcı olur. 1998’de öldüğünde geride bıraktığı 700’ e yakın fotoğraf, 53 yıllık günlükler, el yazmaları, mektuplar, 1925 katliamı, Ağrı isyanı ve Dêrsim tertelesindeki tanıkların ve dengbêlerin ses kayıtları, aile şecereleri, yerel belediye kayıtları, Farsça ve Osmanlıca belgeleri, metinleri, el yazma kopyaları, ölüm tarihleri defterleri, kayıpların isimlerinin olduğu listeler bırakır. Bu büyük arşivi kamuoyuna tanıtıp, erişime açmak için ailenin fertleri ile birlikte kolektif bir çalışma yürüten farklı disiplinlerden bir grup araştırmacı 2024 yılında ailesinin ”Arşiv Odası” olarak adlandırılan özel odayı ziyareti sonrası bîr insiyatif adıyla bir inisiyatif kurar.

Kasım Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi

İnsiyatif odağına resmi/hegemonik söylemin bastırdıklarını eşeleyerek görünmez kılanlara odaklanmayı ve hafızalaştırma çalışmalarına alan açmayı hedefliyor. bîr insiyatif’inin Cumhuriyet tarihi boyunca rejimin eşit yurttaşlar olarak kabul etmediği Kürtlerin sivil siyasetle buluşmasının, demokratik zeminleri keşfetmesinin, o zeminlere olan inancını gelecek kuşaklara aktarılmasının ve siyasal katılımı çeşitli yüzeyler aracılığıyla yapabilmesinin hikayesi ve ardından gelen kopuş anlarını kısmen daha okunaklı hale getirme çabası içinde olup, birlikte düşünmeye ve üretmeye dair bir motivasyona sahip görünüyor. Kendilerini tanımlamak için kullandıkları ‘’bîr’’hafıza ve kuyu kelimelerinin Kürtçe karşılığı anlamında olup hafıza çalışmalarında da bildiğimiz kuyudan suyu çıkarma çabası olarak da düşünebiliriz.

Kasım Demiralp’ın “Toprağımızda gül bitmese yazık olur” ifadesindeki insanca yaşama onurunu temsil eden gülün Demiralp’ın yaşadığı topraklarda bitmesi umuduyla….

Vatandaşı tehdit eden Giresun il basın müdürü hakkında soruşturma başlatıldı

Giresun Valiliği, İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin’in bir vatandaşa yönelik tehdit ve hakaret içerikli ifadeler kullandığı iddialarıyla ilgili idari soruşturma başlatıldığını açıkladı. Ekoloji aktivisti Ramazan Doğru, Ömer Tekin’in ekoloji mücadelesi yürüten vatandaşlara uzun süredir tehdit ve hakaret savurduğunu belirtti.

Giresun Valiliği, İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin’in Alagöz Maden’e karşı mücadele yürüten vatandaşlardan birine yönelik hakaret içerikli ifadeler kullandığı iddiasıyla idari soruşturma başlatıldığını duyurdu.

Valilik tarafından yapılan açıklama şu şekilde:

“Bazı basın yayın organları ile sosyal medya platformlarında, Giresun Valiliği İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürünün bir vatandaşımıza yönelik tehdit ve hakaret içerikli kullandığına ilişkin iddiaların yer aldığı görülmüştür.

Söz konusu iddialar, Valiliğimizce kamu hizmetinin gereklerine, devlet memurlarının tabi olduğu mevzuata ve kamu görevlilerinin uyması gereken etik ilkelere uygunluk yönünden değerlendirilmek üzere ele alınmıştır. Bu kapsamda, adı geçen İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü hakkında gerekli idari soruşturma başlatılmıştır.”

Giresun’un Doğankent ilçesine bağlı Çatalağaç köyünde faaliyet gösteren AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’ün sahibi olduğu Alagöz Maden’e karşı çevre mücadelesi yürüten vatandaşlardan biri olan Soner Aydın, sosyal medyada Giresun Valiliği Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin tarafından tehdit edilmişti.

Tekin’in sosyal medya hesabından paylaştığı ve Aydın’a yönelik söylediği “O at kuyruğu saçın ile dilini bağlarım. Zincirini tutan sahiplerin bile sana sahiplik edemezler. Soyundan girer sopundan çıkarım” ifadeleri kamuoyuna yansımıştı. Soner Aydın ise bu mesajın ardından Tirebolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu.

“Hakkında hiçbir işlem yapılmamıştı”

Ekoloji aktivisti Ramazan Doğru, Ömer Tekin’in ekoloji mücadelesi yürüten vatandaşlara uzun süredir tehdit ve hakaret savurduğunu belirtti. Doğru, İzmir Milletvekili TBMM Çevre Komisyonu üyesi İbrahim Akın’ın meclise hakkında önerge vermesine rağmen hakkında hiçbir işlem yapılmadığını ve ardından Soner Aydın’ı alenen tehdit etmesiyle gündeme geldiğini söyledi.

Giresun’un Doğankent ilçesinde faaliyet yürüten Alagöz Holding’e bağlı Alagöz Maden’in “usulsüz” sondaj çalışmalarının Doğankent, Çatalağaç ve Tirebolu-Sekü köyünde halkın tepkisiyle karşılaştığını hatırlatan Doğru, Doğankent Gazetesi’nin kurucusu olan Tekin’in çevrecilere karşı kullandığı hakaret ve tehditler üzerine, “Doğankent ilçesinde faaliyet yürüten ve Doğankent Gazetesi ismiyle yayın yapan internet haber sayfasında çevrecilere karşı ağır ifadeler kullanan kişinin Valilik Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin olduğu bilinen bir gerçekti. Tüm şikayetlere rağmen hakkında hiçbir işlem yapılmamıştı” dedi.

Doğru, Ömer Tekin’in Sekü köyünü ziyaret eden Giresun Üniversitesi Kimya Profesörü Birsen Oksal’ı hedef aldığını, Alagöz Maden’i hararetle savunarak çevrecileri “FETÖ’cülükle” suçlayan paylaşımlar yaptığını da ifade etti.

2. Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresi gerçekleştirilecek

Bu sene ikincisi düzenlenecek olan Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresinde, feminist, ekolojik, postkolonyal yaklaşımların yanı sıra, sanat, dijitalleşme, demokratik okul modelleri ve alternatif öğrenme deneyimleri tartışılacak.

2. Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresi, bu sene 11 ile 12 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Birarada Derneği ve Töz Yayınları tarafından organize edilen kongre, bu sene “Umut, Dayanışma ve Dönüşüm için Eleştirel Pedagoji” temasıyla düzenlenecek.

Düzenleyici kuruluşlar çağrı metninde, “piyasalaşma, otoriterleşme, muhafazakârlaşma baskıları karşısında eleştirel pedagoji; eğitimin niteliği, toplumsal eşitsizlikler, akademik özgürlüklerin geriletilmesi, tahakkümcü müfredat ve merkezi sınav sistemleri gibi sorunlara yanıt arayışında önemli bir yol gösterici” vurgusu yaparak, ekolojik kriz, göç, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi güncel ve yakıcı sorunlarda da eleştirel bir pedagojik duruşa ihtiyaç olduğunu belirtiyor:

“Tam da bu nedenle, II. Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresi sadece akademik bir etkinlik değil, eğitimin içinde yer alan herkes için önemli bir buluşma ve dayanışma zemini sunuyor. Kongrede öğretmenler, öğrenciler, ebeveynler, aktivistler ve araştırmacılar; umut, dönüşüm ve direniş ekseninde eleştirel pedagojinin güncelliğini ve sınırlılıklarını ele alacak. Feminist, ekolojik, postkolonyal yaklaşımların yanı sıra sanat, dijitalleşme, demokratik okul modelleri ve alternatif öğrenme deneyimleri kongrenin zengin gündeminde yer alıyor.”

Kongre Bakırköy’de bulunan İPA Kampüs Florya’da gerçekleşecek.

Daha fazla bilgi için tıklayın

Suriye’de Kürtçenin yasaklanması ve engellenmesinin tarihi

Suriye’de onlarca yıl boyunca eğitimden, yayıncılıktan, yer adlarından ve kamusal hayattan dışlanan Kürtçe, modern ülke tarihinde ilk kez devletin resmi eğitim sistemine giriyor. Geçici Şam yönetiminin 28 Ağustos’ta duyurduğu düzenlemeyle Kürtçeye, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda haftada üç ders saati; sosyal ve kültürel faaliyetlere ise bir saat ayrılacak. Karar, 1960’lardan itibaren vatandaşlıktan çıkarma, Araplaştırma ve yasak politikalarıyla birlikte yürütülen dil baskısında yeni bir döneme işaret ediyor.

Rojava’da Kürtçe bir okul, Foto: ANHA

28 Ağustos 2026 tarihinde geçici Şam yönetimi Eğitim Bakanı Muhammed Abdurrahman tarafından yayınlanan bir kararla Kürtçe, Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devlet ve özel okulların müfredatına ulusal dil olarak dahil edildi.

Karar kapsamında, Kürtçe derslerine haftada ortalama üç ders saati ayrılacak. Ayrıca Kürtçe sosyal ve kültürel faaliyetler için haftada bir ders saati tahsis edilecek.

Kürtçe dersinin öğrencilerin genel başarı ortalamasına dahil edileceği belirtilen kararda, dersin temel derslerden biri olarak kabul edileceği ifade edildi.

Suriye Eğitim Bakanlığı, Kürtçe derslerini verecek öğretmenlerde aranacak şartları da belirledi.

Buna göre öğretmenlerin üniversite veya öğretmen yetiştirme enstitüsü mezunu olması ve Kürtçe alanında uzmanlaşması gerekiyor.

İhtiyaç halinde Kürtçeye hakim lise mezunlarının da ders vermesine izin verilecek.

Öğretmen adaylarının ise Kürtçe dil seviyelerini belgelemek amacıyla yazılı ve sözlü sınavdan geçirilmesi öngörülüyor.

Modern Suriye tarihinde ilk kez eğitim sistemine dahil olan Kürtçe, daha önce çeşitli kanun ve kararlarla yasaklı durumdaydı. Fransız Mandası dönemindeki kısmi ‘rahatlama’ sayılmazsa, günümüze kadar bu yasak devam etti.

Ancak Suriye’de Kürtçeye yönelik politikalar, yalnızca bir dilin eğitimden veya kamusal alandan dışlanmasıyla sınırlı kalmadı. Dil politikası, vatandaşlık, yer adları, kişi adları, kültürel faaliyetler, yayıncılık, eğitim ve nüfus mühendisliği uygulamalarıyla birlikte yürütüldü. Bu nedenle Suriye’de Kürtçenin baskılanması, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü azaltmayı ve ülkeyi tek bir Arap ulusal kimliği etrafında tanımlamayı amaçlayan daha geniş bir devlet politikasının parçası olarak değerlendirilebilir.

Kerim Yıldız’ın 2005 tarihli The Kurds in Syria: The Forgotten People adlı çalışması, Suriye’de Kürtlerin nüfusunun uzun süre yaklaşık 1,5–2 milyon arasında tahmin edildiğini ve Kürtlerin özellikle Haseke, Afrin, Kobani ve Şam çevresinde yaşadığını belirtiyor. Kitaba göre devlet, Kürtleri Suriye’nin yerli bir etnik veya ulusal topluluğu olarak tanımak yerine, çoğu zaman Türkiye’den gelen göçmenler veya güvenlik tehdidi olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, Kürtçenin kamusal ve eğitimsel kullanımının engellenmesini meşrulaştıran temel ideolojik çerçeveyi oluşturdu.

1920–1946: Fransız mandası dönemi

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Suriye, Fransız mandası altına girdi. Fransız yönetimi, Arap milliyetçiliğini sınırlamak amacıyla çeşitli topluluklara yerel düzeyde özerklik ve örgütlenme alanları açan bir “böl ve yönet” siyaseti izledi.

Bu dönemde Kürtler, diğer bazı topluluklarla birlikte görece daha geniş bir kültürel faaliyet alanına sahip oldu. Kürt aydınları ve siyasi çevreler örgütler kurabildi. Kürtçe yayıncılık ve kültürel faaliyetler daha görünür hâle geldi. Celadet Åli Bedirxan’ın 1932–1943 arasında yayımladığı Hawar dergisi, Kurmancî Kürtçesinin Latin alfabesine dayalı yazı sisteminin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Dergi, Suriye’deki Kürt kültürel hayatının en önemli ürünlerinden biri olarak kabul edilir.

Bununla birlikte Fransa, 1946’da Suriye’den çekilirken Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarını güvence altına alacak kalıcı anayasal veya hukuki düzenlemeler bırakmadı. Böylece manda dönemindeki görece serbestlik, bağımsızlık sonrasında sürdürülebilir bir hak rejimine dönüşmedi.

1946–1958: Arap milliyetçiliğinin güçlenmesi

Suriye’nin 1946’da bağımsızlığını kazanmasının ardından siyasal sistem giderek Arap milliyetçiliği ekseninde şekillendi. Devletin resmi kimliği “Arap Suriye” anlayışı üzerinden tanımlanırken, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler ve diğer toplulukların farklı etnik ve dilsel kimlikleri kamusal alanda ikincil konuma itildi.

Bu dönemde Kürtçe henüz her alanda aynı yoğunlukta yasaklanmış değildi. Ancak eğitim, devlet kurumları ve resmi iletişim Arapça üzerinden yürütülüyordu. Kürtçenin okullarda öğretilmesine yönelik bir kamu politikası bulunmadığı gibi, Kürtçe yayıncılık da giderek daha fazla denetim altına alındı.

1958’de Suriye ile Mısır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni oluşturması, merkeziyetçi ve Arap milliyetçisi politikaları güçlendirdi. Kerim Yıldız’ın aktardığına göre Cemal Abdülnasır döneminde Kürtler “hainlik” ve “ayrılıkçılık” suçlamalarıyla ilişkilendirildi, Kürtçe yasaklandı, Kürtçe yayınlar toplatıldı ve Kürt müziği üzerindeki baskı artırıldı.

Suriye’de Kürtçe yayınların yasaklanmasının 1958’den itibaren belirgin biçimde kurumsallaştığına dair insan hakları raporları da bulunmaktadır. Bu raporlara göre Kürtçe materyallerin dağıtımı ve yayımlanması yasaklandı, Kürtçenin okullarda ve üniversitelerde eğitim dili olarak kullanılması engellendi.

1962: Vatandaşlıktan çıkarma

Suriye’de Kürt meselesi açısından en önemli dönüm noktalarından biri, Haseke vilayetinde gerçekleştirilen 1962 özel nüfus sayımıydı.

23 Ağustos 1962 tarihli 93 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Haseke’de özel bir nüfus sayımı yapılması kararlaştırıldı. Sayım, 5 Ekim 1962’de yalnızca bir gün içinde gerçekleştirildi. Hükümet, uygulamanın amacını “yabancı sızmacıları” tespit etmek ve nüfus kayıtlarını düzenlemek olarak açıkladı. Ancak İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre uygulama büyük ölçüde keyfi yürütüldü. Aynı aile içindeki kişiler farklı statülere ayrıldı ve Suriye’de doğmuş çok sayıda Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı.

Kürtler, Suriye vatandaşlığını koruyanlar, “yabancı” anlamındaki ajanib statüsüne alınanlar ve hiçbir resmi kayda geçirilmeyen “mektum”, yani “kayıtsızlar”.

Human Rights Watch, 1962 sayımı sonucunda yaklaşık 120 bin Kürdün vatandaşlıktan çıkarıldığını bildirirken, daha sonraki bazı raporlar bu sayının on binlerce kişi daha fazla olduğunu ileri sürdü. 1996 tarihli Human Rights Watch raporu, hükümetin 142 bin 465 kişiyi vatandaşlıktan çıkarıldığı veya yabancı statüsünde kabul ettiğini, Kürt kaynaklarının ise daha yüksek rakamlar verdiğini belirtiyor.

Vatandaşlıktan çıkarma doğrudan bir dil yasağı değildi. Fakat Kürtçenin ve Kürt kimliğinin toplumsal koşullarını ağır biçimde etkiledi. Vatandaşlık statüsünden mahrum bırakılan kişiler, eğitim ve kamu hizmetlerine erişimde zorluk yaşadı, kamu kurumlarında çalışma ve devlet görevlerine girme imkânlarını kaybetti, seyahat belgesi veya pasaport alamadı, mülk edinme, evlilik ve doğum kaydı gibi haklarda sorunlarla karşılaştı, çocuklarının statüsünü güvence altına alamadı.

Bu nedenle vatandaşlıktan çıkarma politikası, Kürtçenin kuşaktan kuşağa aktarımını da dolaylı olarak zayıflattı. Eğitim, resmi kayıt ve devlet kurumlarıyla ilişki kurma imkânları kısıtlanan topluluklar, kendi dillerini kamusal ve kurumsal düzeyde kullanamaz hâle geldi.

1963–1970: Baas rejimi

Baas Partisi’nin 1963’te iktidara gelmesiyle Arap milliyetçisi devlet anlayışı daha sistematik hâle geldi. Suriye’nin siyasi, eğitimsel ve idari kurumları Arap ulusal kimliği etrafında yeniden düzenlendi.

1963’te Haseke’de iç güvenlik sorumlusu olarak görev yapan Muhammed Talab Hilal’in hazırladığı rapor, devletin Kürt nüfusa bakışını ortaya koyan en önemli belgelerden biri olarak değerlendirilir. Raporda Kürtlerin bölgeden uzaklaştırılması, Kürtlere eğitim verilmemesi, istihdam olanaklarının sınırlandırılması, Arap yerleşimcilerin bölgeye taşınması ve Arapça bilmeyen kişilerin oy kullanma veya kamu görevlerinde bulunma hakkının engellenmesi gibi öneriler yer aldı.

Bu öneriler, Kürtçeye yönelik politikaların yalnızca kültürel bir mesele olarak görülmediğini gösterir. Dil, devlet açısından Kürt kimliğinin taşıyıcısı ve dolayısıyla siyasi bir tehdit olarak ele alındı. Kürtçe konuşmak veya Kürtçe kültürel faaliyet yürütmek, çoğu zaman “ayrılıkçılık” ya da “ulusal birliğe zarar verme” iddialarıyla ilişkilendirildi.

1967’de okul coğrafyası kitaplarındaki Kürtlerle ilgili atıfların çıkarıldığına dair raporlar yayımlandı. Böylece Kürtlerin Suriye’nin tarihindeki ve coğrafyasındaki varlığı eğitim müfredatından görünmezleştirildi.

1970–1976: Arap Kuşağı Projesi

Hafız Esad’ın 1970’te iktidara gelmesinin ardından Kürt bölgelerine yönelik demografik ve idari politikalar devam etti.

1973’ten itibaren Haseke vilayetinde Türkiye ve Irak sınırı boyunca “Arap Kuşağı” veya “Arap Kemeri” olarak bilinen proje uygulandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, projenin yaklaşık 10–15 kilometre genişliğinde ve 375 kilometre uzunluğunda bir hat boyunca yürütüldüğünü aktardı. Kürtlerin yaşadığı topraklara Arap aileler yerleştirildi, bazı Kürtlerin arazilerine el konuldu ve yeni yerleşim merkezleri oluşturuldu.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları mekanizmalarına sunulan bir raporda, 1973’te Haseke’de Kürtlerin sahip olduğu tarım arazilerinin kamulaştırıldığı ve Baas Partisi yönetiminin 41 yerleşim merkezi kurduğu belirtilmektedir.

Arap Kuşağı Projesi’nin dil üzerindeki etkisi üç düzeyde ortaya çıktı. Buna göre, Kürtçe yer adları Arapça adlarla değiştirildi, Kürtlerin kendi tarihsel ve coğrafi bağları resmi kayıtlardan silindi., Kürtçe konuşan nüfusun sınır bölgelerindeki yoğunluğu azaltılmaya çalışıldı.

Suriye hükümeti 1976’da projenin durdurulduğunu açıklasa da oluşturulan yerleşim merkezleri dağıtılmadı ve yerlerinden edilen Kürtlerin önemli bir bölümü topraklarına geri dönemedi.

1977: Kürtçe yer adları değiştirildi

1970’li yılların ortasından itibaren Kürtçe köy ve kasaba adlarının Arapçalaştırılması hız kazandı.

Mayıs 1977 tarihli 15801 sayılı talimatla Efrin bölgesindeki çok sayıda Kürtçe yer adının Arapça adlarla değiştirilmesi emredildi. Kobani bu dönemde Ayn el-Arab oldu.

Yer adları yalnızca idari tanımlamalar değildir. Toplumların tarihsel hafızasını, coğrafyayla ilişkisini ve kolektif kimliğini taşır. Bu nedenle yer adlarının değiştirilmesi, Kürtçenin kamusal alandan çıkarılmasının yanı sıra Kürtlerin yaşadığı bölgelerin Kürtlerle olan tarihsel bağının resmi düzeyde silinmesi anlamına geliyordu.

1980’ler: Kamusal kullanımın sınırlandırılması

1980’li yıllarda Kürtçeye yönelik yasaklar daha açık idari kararlarla uygulanmaya başladı.

Birleşmiş Milletler belgelerine sunulan bilgilere göre, Haseke Valiliği 11 Kasım 1986’da 1012/S/25 sayılı kararla işyerlerinde Kürtçe kullanılmasını yasakladı. 13 Mart 1989’da çıkarılan 1865/S/25 sayılı başka bir kararla Kürtçe konuşma yasağı yeniden teyit edildi ve düğünler ile bayramlarda Arapça dışındaki şarkıların söylenmesi de yasaklandı.

Kerim Yıldız’ın aktarımına göre 1986 tarihli karar, Kürtçenin işyerlerinde, sinemalarda ve kafelerde kullanılmasını da engelliyordu. Böylece Kürtçe yalnızca eğitim kurumlarında değil, günlük hayatın farklı kamusal alanlarında da baskı altına alındı.

1982’de yayımlandığı bildirilen gizli bir kararnameyle Kürtçenin okullarda ve üniversitelerde eğitim dili olarak kullanılması, resmi kurumlarda konuşulması ve öğretilmesi yeniden yasaklandı. Bu kararın uygulanması, Kürtçenin kurumsal olarak aktarılmasını neredeyse imkânsız hâle getirdi.

Sonuç olarak Kürt çocukları kendi ana dillerinde eğitim alamadı. Kürtçe okuma ve yazma öğretimi resmi eğitim kurumlarının dışında kaldı, bazı aileler çocuklarına Kürtçe öğretmek için evlerde veya gizli biçimde dersler düzenlemek zorunda kaldı.

1990’lar: İsim, işletme ve yayıncılık yasakları

1990’lı yıllarda Kürtçeye yönelik yasaklar kişi adları, işletme adları ve yayıncılık alanlarına da yayıldı.

1992’den itibaren Haseke’de çocuklara Kürtçe isim verilmesi zorlaştırıldı. Kürt kaynaklarına göre İçişleri Bakanlığı’nın talimatları doğrultusunda, Arapça olmayan isimler için güvenlik makamlarından onay alınması istendi. Bu uygulama özellikle Kürtçe isimleri hedef aldı.

Bir çocuğun ismine müdahale edilmesi, dil politikasının aile ve özel hayat alanına kadar genişlediğini gösteriyordu. Devlet, çocuğun kimliğinin resmi kayıtlarda nasıl ifade edileceğini de kontrol ediyordu.

1994’te Haseke Valisi Subhi Harb, Kürtçe isim taşıyan işletmelerin adlarını bir hafta içinde Arapçaya çevirmelerini istedi. Yerel yönetimlere, Kürtçe isimli dükkan, otel ve restoranlara ruhsat verilmemesi talimatı gönderildi. Mevcut işletmelerin kapatılabileceği veya sahipleri hakkında işlem yapılabileceği bildirildi. Human Rights Watch, 1995’te Suriye’de Arapça, Ermenice ve Rusça tabelalar gördüğünü, ancak Kürtçe tabela görmediğini aktardı.

Kürtçe kitap ve dergilerin basılması, dağıtılması ve ülkeye sokulması büyük ölçüde engellendi. Yayıncılar ve matbaacılar, “milli güvenlik”, “ulusal birlik” veya “kamu düzeni” gibi geniş ve belirsiz gerekçelerle cezalandırılma riski taşıdı.

Kürtçe yayın yapmak isteyenler, eserlerini Lübnan gibi komşu ülkelerde bastırıp Suriye’ye gizlice sokmak zorunda kalabiliyordu. 2002’de Kürtçe kültürel ve eğitim materyali dağıttığı gerekçesiyle İbrahim Nasan’ın tutuklanması, bu politikanın 2000’li yıllarda da sürdüğünü gösteren örneklerden biridir.

2000–2010: Kısıtlamaların devamı

Beşar Esad’ın iktidara gelmesiyle bazı çevrelerde reform beklentisi oluşsa da Kürtçeye ilişkin temel devlet politikası değişmedi.

Kürtçe resmi dil olarak tanınmadı. Kürtlerin özel dil okulları veya Kürtçe eğitim veren kurumlar açmasına izin verilmedi. Ermeni, Süryani ve Çerkes topluluklarının belirli ölçülerde dil ve kültür kurumları oluşturabilmesine karşılık Kürtler için benzer bir alan açılmadı.

Kürtçe konuşan öğretmenlerin okul içinde Kürtçe kullanmaları engellendi. Kürtçe yayınlar üzerindeki baskı sürdü. Kürtçe müzik, kültürel toplantılar ve Newroz kutlamaları güvenlik denetimine tabi tutuldu.

2004’te Qamışlı’da başlayan olaylar, Kürt meselesinin devletin güvenlik yaklaşımıyla ele alındığını yeniden ortaya koydu. Olaylar sonrasında Kürt aktivistler, gazeteciler ve kültürel faaliyet yürüten kişiler gözaltına alındı. Kürtçe yayın, kültürel ifade ve siyasi örgütlenme çoğu zaman birbirinden ayrılmadan “ayrılıkçı faaliyet” şüphesiyle değerlendirildi.

Birleşmiş Milletler’e sunulan raporlarda, Suriye hükümetinin Kürtlerin anadillerini konuşmasını engellemek için soruşturma, gözaltı, hareket kısıtlaması ve cezai suçlamalar kullandığı ifade edildi. Aynı rapor, Kürtçe kullanımının resmi olarak tanınmadığını ve 1986 ile 1989 tarihli idari kararların yürürlükte kaldığını belirtti.

2011 sonrası durum

2011’de Suriye’de savaşın başlaması, Kürtçenin statüsünde fiili bir değişiklik yarattı. Suriye hükümetinin kuzey ve kuzeydoğudaki kontrolünün zayıflamasıyla Kürt siyasi ve askeri yapıları bazı bölgelerde yönetimi ele geçirdi.

2012’den itibaren Kuzey ve Doğu Suriye’deki özerk yönetim, Kürtçeyi eğitim ve kamu yaşamında kullanmaya başladı. Kürtçe, Arapça ve Süryanice ile birlikte eğitim sistemine dahil edildi. Bazı bölgelerde çocuklar ilk yıllarda anadillerinde eğitim gördü, ilerleyen sınıflarda diğer diller müfredata eklendi.

Bu gelişme, Suriye’nin merkezi hükümetinin onlarca yıl sürdürdüğü Arapça merkezli eğitim politikasından önemli bir kopuştu. Ancak bu sistemin verdiği diplomalar ve eğitim belgeleri Suriye’nin geri kalanında ve uluslararası alanda tam olarak tanınmadı. Bu durum, Kürtçe eğitim gören öğrencilerin üniversiteye geçişi ve diplomalarının resmî kabulü açısından sorunlar doğurdu.

Öte yandan Efrin’in 2018’de Türkiye destekli güçlerin kontrolüne geçmesinden sonra Kürtçe eğitim ve kamu kullanımına yönelik uygulamalar yeni bir baskı alanıyla karşılaştı. Bölgedeki müfredatın Türkçe ve Arapça ekseninde yeniden düzenlendiğine, Kürtçenin eğitimdeki konumunun zayıflatıldığına dair raporlar yayımlandı. Böylece savaş sonrası dönemde Kürtçenin karşı karşıya kaldığı baskı tek merkezli olmaktan çıktı, farklı bölgelerde farklı aktörlerin politikaları belirleyici hâle geldi.

2026: Kürtçenin ulusal dil olması

2026 yılı, Suriye’de Kürtçenin hukuki statüsü bakımından önemli bir değişime sahne oldu.

SANA’nın 26 Ağustos 2026 tarihli haberine göre geçici Şam yönetimi başkanı Ahmed eş Şara’nın 16 Ocak 2026’da yayımladığı 13 sayılı kararname, Kürtleri Suriye halkının asli ve ayrılmaz bir parçası olarak tanımladı ve Kürtçeyi “ulusal dil” olarak tanıdı. Kararname, Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda Kürtçe öğretilmesine izin verdi.

28 Ağustos tarihli Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararı ile Kürtçe, 2026–2027 eğitim-öğretim yılından itibaren okullarda okutulacak.

Sadece dille ilgili politika değildi

Bu tarihsel çizgi, Suriye’de dil politikasının tek başına ele alınamayacağını gösterir. Kürtçenin yasaklanması veya engellenmesi; vatandaşlıktan çıkarma, yerinden etme, topraklara el koyma, yer adlarını değiştirme, Kürtçe isimleri reddetme ve yayıncılığı denetleme gibi uygulamalarla birlikte yürütüldü.

Başka bir ifadeyle devlet, Kürtçeyi yalnızca “yabancı bir dil” olarak değil, Kürtlerin kolektif kimliğini ve siyasal taleplerini taşıyan bir unsur olarak değerlendirdi. Bu nedenle Kürtçe konuşmak, yazmak, öğretmek veya kamusal alanda görünür kılmak çoğu zaman kültürel bir faaliyet olmaktan çıkarılıp güvenlik meselesine dönüştürüldü.

Uzun bir yasaklama süreci

Suriye’de Kürtçenin tarihi, bir yasaklar ve baskılar tarihi olduğu kadar, dilin aile içinde, gizli derslerde, kültürel toplantılarda ve diasporada korunması tarihidir. Fransız mandası dönemindeki sınırlı kültürel serbestlik, bağımsızlık sonrasında Arap milliyetçisi devlet politikaları tarafından daraltıldı. 1962 nüfus sayımı, Kürtlerin önemli bir bölümünü vatandaşlıktan çıkararak dilin toplumsal ve kurumsal aktarımını zayıflattı. 1970’li yıllardaki Arap Kuşağı Projesi, yer adlarının değiştirilmesi ve demografik müdahalelerle bu politikayı derinleştirdi. 1980’lerden 2000’lere kadar Kürtçenin eğitimde, işyerlerinde, yayıncılıkta, kişi ve işletme adlarında kullanılmasına yönelik kısıtlamalar sürdü.

2011 sonrasında kuzeydoğu Suriye’de Kürtçe eğitim ve idari kullanım bakımından yeni bir dönem başladı. Ancak bu gelişme ülke genelinde ortak bir hukuki sisteme dönüşmedi. 2026’da Kürtçenin ulusal dil olarak tanınması ve okullarda ders hâline getirilmesi, geçmişteki inkâr politikasına karşı önemli bir değişiklik olarak değerlendiriliyor. Bunun kalıcı bir hak rejimine dönüşüp dönüşmeyeceği ise üniversite ve kamu kurumlarında kullanım hakkının güvence altına alınıp alınmayacağına ve vatandaşlıktan çıkarma politikasının mirasının nasıl ele alınacağına bağlı.

Nihaplus araştırma dosyası · Suriye

Yasaktan müfredata: Suriye’de Kürtçenin kamusal hayata dönüşü

Geçici Şam yönetiminin 28 Ağustos 2026 tarihli kararı, Kürtçeyi Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devlet ve özel okulların müfredatına ulusal dil olarak dahil etti. Karar, onlarca yıl eğitimden, yayıncılıktan ve kamusal alandan dışlanan Kürtçe bakımından yeni bir dönemin eşiği olarak görülüyor.

Karar tarihi 28 Ağustos 2026
Uygulama alanı Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerdeki devlet ve özel okullar
Tarihsel arka plan 1920’lerden günümüze uzanan dil, kimlik ve yurttaşlık politikaları

01 / Kararın merkezinde ne var?

Yeni düzenleme, Kürtçeyi yalnızca seçmeli ve sembolik bir faaliyet alanına yerleştirmiyor; ders notunu öğrencinin genel başarı ortalamasına dahil ediyor ve dili temel derslerden biri olarak tanımlıyor. Öğretmenlerin seçimi için de Kürtçe uzmanlığı ve yazılı-sözlü yeterlilik sınavı şartı getiriliyor.

28 Ağustos 2026 · Eğitim Bakanlığı Kararı

Kürtçe, modern Suriye tarihinde ilk kez resmi eğitim sisteminin parçası oluyor.

Fransız Mandası dönemindeki sınırlı kültürel serbestlik dışında, Kürtçe bağımsızlık sonrası devlet politikalarıyla eğitimden ve kamusal alandan büyük ölçüde dışlanmıştı.

3 saat Haftalık Kürtçe dersi Kürtçe dersleri için haftada ortalama üç ders saati ayrılacak.
1 saat Kültürel faaliyet Kürtçe sosyal ve kültürel etkinlikler için ayrıca haftada bir ders saati tahsis edilecek.
Notlu Başarı ortalamasına dahil Kürtçe dersinin notu öğrencilerin genel başarı ortalamasına eklenecek.
Sınavlı Öğretmen yeterliliği Öğretmen adayları, Kürtçe seviyelerini belgelemek için yazılı ve sözlü sınava girecek.

Öğretmenlik şartı / Uzmanlık

Kürtçe dersi verecek öğretmenlerin üniversite veya öğretmen yetiştirme enstitüsü mezunu olması ve Kürtçe alanında uzmanlaşması gerekiyor.

İhtiyaç halinde / Geçici çözüm

Öğretmen ihtiyacının karşılanamadığı durumlarda, Kürtçeye hakim lise mezunlarının da ders vermesine izin verilebilecek.

02 / Karara gelene kadar: Dört tarihsel eşik

Bu bölüm, düz bir zaman çizelgesi yerine Kürtçenin kamusal statüsünü belirleyen dört ana döneme odaklanır: sınırlı kültürel alan, devlet merkezli dışlama, yasakların gündelik hayata yayılması ve savaş sonrasında ortaya çıkan fiili eğitim alanı.

1920–1946

Mandada sınırlı kültürel alan

Fransız Mandası döneminde Kürt aydınları görece daha geniş bir örgütlenme ve yayın alanına sahipti. Celadet Ali Bedirxan’ın 1932–1943 arasında yayımladığı Hawar dergisi, Kurmancî için Latin harflerine dayalı yazı sisteminin gelişmesinde etkili oldu.

1946–1977

Arap milliyetçiliği ve dışlama

Bağımsızlık sonrası devletin resmi kimliği Araplık üzerinden kuruldu. 1962 Haseke sayımıyla binlerce Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı; 1973’ten itibaren Arap Kuşağı Projesi yürütüldü ve Kürtçe yer adları Arapçalaştırıldı.

1980–2011

Yasağın gündelik hayata yayılması

Kürtçenin eğitim kurumlarında, işyerlerinde, yayıncılıkta ve kültürel etkinliklerde kullanımı engellendi. Kürtçe isimler, tabelalar, kitaplar ve müzik; idari denetim, yasak ve cezai yaptırım riskiyle karşı karşıya kaldı.

2011–2026

Fiili eğitimden resmi statüye

2011 sonrası kuzeydoğuda Kürtçe, Arapça ve Süryaniceyle birlikte eğitim sistemine girdi. Ancak bu model ülke çapında tanınmadı. 2026 kararı ise Kürtçeyi ilk kez merkezi eğitim sisteminin resmi parçası haline getiriyor.

03 / Yasak bir dilden fazlasıydı

Dil politikası, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü sınırlayan daha geniş bir düzenin parçasıydı.

Suriye’de Kürtçeye yönelik baskı, yalnızca ders kitaplarında veya resmi dairelerde kullanılan dille ilgili değildi. Vatandaşlıktan çıkarma, yerinden etme, yer adlarının değiştirilmesi, kişi adlarının reddedilmesi, yayınların denetlenmesi ve kültürel faaliyetlerin engellenmesi birbirini tamamlayan uygulamalardı. Bu çerçevede Kürtçe konuşmak, yazmak veya öğretmek çoğu zaman kültürel bir hak olarak değil, güvenlik ve “ayrılıkçılık” tartışmasının konusu olarak ele alındı.

A

Ana dilde eğitim engeli

Kürtçe, yıllarca devlet okullarında öğretim dili olmadı; özel Kürtçe eğitim kurumları da açılamadı.

V

Vatandaşlık kaybı

1962 sayımı, on binlerce Kürdün eğitim ve kamu hizmetlerine erişimini sınırlayan statüsüzlük üretti.

M

Mekânsal hafıza

Kürtçe köy ve kasaba adlarının değiştirilmesi, dilin coğrafyadaki izlerini resmi kayıtlardan sildi.

Y

Yayın ve kültür baskısı

Kitap, dergi, müzik ve kültürel faaliyetler; sansür, el koyma ve soruşturma tehdidiyle sınırlandırıldı.

Sonuç

2026 kararı, tarihsel bir eşik; ancak dil eşitliğinin tamamlandığı anlamına gelmiyor.

Kürtçenin eğitim sistemine dahil edilmesi, geçmişteki açık yasak ve inkâr çizgisinden belirgin bir kopuş niteliğinde. Buna karşılık karar, Kürtçeyi Arapçayla eşit resmi dil statüsüne taşımıyor; uygulamayı Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerle sınırlıyor. Düzenlemenin kalıcılığı, öğretmen ve müfredat kapasitesine, üniversite ve kamu kurumlarında kullanım imkanına ve geçmişteki vatandaşlık dışlamasının sonuçlarının nasıl ele alınacağına bağlı olacak.

Kaynaklar

  • Kerim Yıldız, The Kurds in Syria: The Forgotten People
  • Human Rights Watch, Syria: The Silenced Kurds
  • Kurdish Initiative for Syria, Persecution and Discrimination against Kurdish Citizens in Syria
  • Syrians for Truth and Justice, How the 1962 Census Destroyed Stateless Kurds’ Lives and Identities
  • Syrians for Truth and Justice, Curricula in Afrin: Between “Turkification” and Restrictions on the Kurdish Language
  • North Press Agency, Multi-language Curriculum in Northeast Syria Lacks Official Recognition
  • Suriye Arap Haber Ajansı (SANA)
  • Kurdistan24
Rojin Kabaiş dosyasında 2'nci yıl

Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları: Soruşturma etkisiz yürütüldü

Rojin Kabaiş dosyasının avukatı Abdurrahman Karabulut’un açıklamasının okunduğu toplantıda geçtiğimiz 2 yıllık sürecin kronolojisi ve dosyadaki güncel gelişmeler aktarıldı.

Foto: Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş‘in kaybolmasının üzerinden neredeyse iki yıl geçerken Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları bugün İstanbul’da bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda, iki yıl boyunca yürütülen adalet mücadelesinin raporu kamuoyuyla paylaşıldı ve dosyadaki güncel gelişmeler aktarıldı.

Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024’te kaldığı Seyyid Fehim Arvasi Kredi Yurtlar Kurumu (KYK) yurdundan çıktıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamamış, 18 gün süren aramaların ardından 15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında, en son görüldüğü yerin yaklaşık 20 kilometre uzağında cansız bedeni bulunmuştu.

Dosya avukatı Abdurrahman Karabulut’un basın toplantısında paylaşılması için ilettiği bilgilendirme metni şu şekilde:

Soruşturmanın ilk bir yılı içerisinde, özellikle soruşturmanın intihar ihtimali üzerinden yürütülmesi nedeniyle etkisiz bir soruşturma yürütüldüğünü belirtmek gerekir. Elde edilen deliller de bu çerçevede değerlendirildiği için soruşturmanın etkinliği ciddi biçimde zedelenmiştir.

Bunun en önemli somut örneklerinden biri, dosyanın sekiz ay boyunca Van Barosu’ndan gizlenmiş olmasıdır. Evet, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153. maddesi kapsamında dosya hakkında kısıtlılık kararı bulunmaktadır. Ancak bu kısıtlılık kararı şüpheliler bakımından uygulanabilir; müdahiller ve müdahil vekilleri bakımından aynı şekilde uygulanamaz. Buna rağmen dosyanın hukuka aykırı bir biçimde Van Barosu’ndan sekiz ay boyunca gizlenmesi, adalete ve dosyaya erişim hakkının engellenmesi sonucunu doğurmuştur.

Bu süre boyunca Van Barosu’na herhangi bir gelişme aktarılmamış, bilgi veya belge verilmemiştir. Bu anlamda Van Barosu’nun, dolayısıyla avukat meslektaşlarımızın soruşturmaya katkı sunması engellenmiş; meslektaşlarımız dosyadaki gelişmeler karşısında kayıtsız bırakılmak zorunda bırakılmıştır.

İkinci önemli husus, Adli Tıp Kurumu raporunda tespit edilen iki farklı erkeğe ait DNA bulgusunun dokuz ay sonra açıklanmış olmasıdır. Bu DNA bulgularının varlığı bilinmesine rağmen dokuz ay boyunca açıklanmamıştır. Dahası, söz konusu iki farklı erkeğe ait DNA’nın Rojin’in vücudunun neresinde bulunduğuna ilişkin açıklama ancak bir yıl sonra yapılmıştır. Bu gecikmeler, soruşturmanın etkisiz yürütülmesine neden olmuş; soruşturmanın intihar algısı üzerinden ilerlemesine ve dolayısıyla delillerin kararmasına dolaylı olarak sebebiyet vermiştir.

Aynı şekilde, valinin daha otopsi esnasında Nizamettin Kabaiş’e intihar yönünde baskı yapması da son derece önemlidir. Bu husus, dosya kapsamında müşteki beyanıyla ortaya konulmuş bir delildir. Dolayısıyla bu eylem; delillerin karartılması, baskı oluşturulması ve soruşturmanın yönünün değiştirilmesine yönelik bir müdahale olarak değerlendirilmelidir.

26.06 tarihli bilirkişi raporunda şüpheli olarak bildirdiğimiz kişiler zaten dosya kapsamında mevcuttur. Buna rağmen bu kişilerle ilgili herhangi bir ifade alma işlemi yapılmamış, HTS ve baz kayıtları incelenmemiş, DNA örnekleri alınmamıştır. Bu durum, soruşturma kapsamında bazı kişilerin korunduğu yönünde ciddi bir algı yaratmaktadır. Dosya kapsamında benzer şekilde tespit edilen birçok kişi bulunmaktadır. Ancak bu kişiler yönünden gerekli soruşturma işlemlerinin yapılmaması son derece ciddi bir eksikliktir.

Bunun yanı sıra, elimize ulaşan tüm veriler ve özellikle Adli Tıp Kurumu’nun rokuronyum maddesine ilişkin farklı bir şüphe ortaya koyan rapor hazırlamış olması da son derece ciddi bir sorundur. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, maddi hakikatin bugüne kadar etkin ve bütüncül bir şekilde araştırılmadığı açıkça görülmektedir.

Son olarak telefonun açılması amacıyla Çin’e gönderilmesi de soruşturma açısından fuzuli bir zaman kaybına neden olmuştur. Çin’in, kendi markasının uluslararası ticari itibarını riske atarak söz konusu telefonu açmayacağı öngörülebilir bir husustur. Buna rağmen telefonun Çin’e gönderilmesi ve bu süreçte yaşanan zaman kaybı, soruşturmanın ilerlemesini geciktirmiştir. Kaybedilen bu süre içerisinde birtakım yan delillerin kararmasına veya kaybolmasına neden olunmuş olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir.

Bunlar, soruşturmanın etkisiz yürütüldüğünü gösteren başlıca ve somut hususlardır.

Kaybolduğu günkü yazışmalar

Dün (26 Ağustos) yayımlanan habere göreyse Jin News, Rojin Kabaiş’in kaybolduğu günkü yazışmalarına ulaştı.

Haberde Rojin Kabaiş’in kaybolduğu 27 Eylül 2024 tarihinde mesajlaştığı kişinin, Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi M.Ç. olduğunun tahmin edildiği aktarıldı. Yazışmalarda M.Ç.’nin Van Gölü sahilinde deniz kabukları bulunduğunu ve isteyenlere getirebileceğini söylediği, Rojin Kabaiş’in ise “deniz kabuğu” yanıtını verdiği belirtildi. Devam eden mesajlarda hediyeleşmeye ilişkin ifadeler yer alırken M.Ç.’nin teşekkür ettiği belirtildi.

Rojin Kabaiş’in yazışmalarda “hocam” şeklinde hitap ettiği kişinin M.Ç. olduğu aktarıldı. M.Ç.’nin sonrasında kurumdan ayrıldığı ama ne zaman ayrıldığının öğrenilemediği aktarıldı. Ayrıca M.Ç’den DNA örneği alınmadığı da aktarılan bilgiler arasında.

Dosya avukatı Abdurrahman Karabulut’un ise Van Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunduğu dilekçede mevcut veriler doğrultusunda Instagram’da Rojin Kabaiş ile yazışan M.Ç. ile M.Ç.’nin olay sonrasında görüştüğü M.N.K. hakkında gözaltı kararı verilmesini ve DNA örneklerinin alınmasını talep ettiği belirtildi.

Basın toplantısında paylaşılan Rojin Kabaiş Dosyası ve Adalet Mücadelesi 2 Yıllık Süreç Raporu’ndaki (27 Eylül 2024 – 25 Ağustos 2026) bilgiler doğrultusunda yaşanan gelişmelerin kronolojisi:

Rojin Kabaiş dosyasında yaşananlar
Eylül 2024
  • 27 Eylül 2024: Rojin Kabaiş, kaldığı Seyyid Fehim Arvasi KYK yurdundan çıktı ve ondan bir daha haber alınamadı.
  • 28 Eylül 2024: Van Gölü sahilinde Rojin’e ait cep telefonu, kulaklık, su, kek ve cüzdan bulunması sonucu arama çalışmaları göl çevresinde yoğunlaştırıldı.
  • 30 Eylül 2024: Nizamettin Kabaiş, kızıyla hem kendisinin hem de annesinin konuştuğunu söyledi. Kameralara son yansıdığı saat 19.05 olarak belirlendi.
Ekim 2024
  • 9 Ekim 2024: Arama kurtarma çalışmaları sahil güvenlik, jandarma, AFAD ve çeşitli ekiplerce su altı cihazları ve köpeklerle sürdürüldü.
  • 10 Ekim 2024: İçişleri Bakanı başörtüsünün bulunduğunu duyurdu; 350 saatlik kamera kaydının izlendiği ve sonar cihazlarıyla dip taraması yapıldığı açıklandı.
  • 15 Ekim 2024: 18 gündür kayıp olan Rojin’in cansız bedeni, son görüldüğü yerin 20km uzaklığında Van Gölü Molla Kasım Köyü sahilinde bulundu. Herhangi bir darba rastlanmadığı, kıyafetlerinin üzerinde olduğu basına servis edildi.
  • 16 Ekim 2024: Van Adli Tıp Kurumu’ndaki işlemin ardından cenaze Bağlar İlçesi Yeniköy Mezarlığına defnedildi.
  • 17 Ekim 2024: Ön otopside darp ve cebir izine rastlanmadığı belirtildi. Baba Nizamettin Kabaiş, olay yerindeki içki şişelerine dikkat çekerek intihar algısına tepki gösterdi.
Kasım – Aralık 2024
  • 4 Kasım 2024: Adli Tıp Raporunda Rojin’in Van Gölü’nde boğularak hayatını kaybettiği belirlendi.
  • 6 Kasım 2024: İlk resmi otopsi raporunda ölüm nedeni “suda boğulma” olarak kaydedildi. Bedeninde 2 erkeğe ait DNA tespit edildi ancak nerede bulunduğu raporda yer almadı.
  • 22 Kasım 2024: Nizamettin Kabaiş, kızının otopsi raporunda “suda boğulma” şeklinde bir ibarenin olmadığını belirterek başsavcının sözlerini aktardı.
  • 10 Aralık 2024: Adli Tıp Başkanlığı, kesin ölüm nedenini “suda boğulma” olarak açıkladı.
  • 17 Aralık 2024: Savcılığın talebi üzerine hazırlanan ek raporda; DNA’ların bulaş (kontaminasyon) riski taşımadığı bertaraf edildi, kişinin zehirlenerek öldüğüne dair tıbbi delil bulunmadığı yinelendi.
Ocak – Eylül 2025
  • 1 Eylül 2025: Nizamettin Kabaiş, savcının 2 kişiden şüphelendiklerini söylediğini duyurdu. Bedenindeki kırıklara ve ciğerinde su olmamasına dikkat çekti.
  • 27 Eylül 2025: Rojin’in şüpheli ölümünün 1. yılında yüzlerce kadın mezarını ziyaret etti, 8 ilde eşzamanlı eylemler yapıldı.
Ekim 2025
  • 11 Ekim 2025: ATK raporuyla bedenindeki 2 erkek DNA’sının sternal (göğüs) ve intrevajinal (vajina içi) bölgesinde olduğu açıklandı.
  • 12 Ekim 2025: Otopsi raporu detayları yayınlandı. DNA’ların tespiti üzerine 23 şehirde “Rojin İntihar Etmedi” şiarıyla eylemler yapıldı; soruşturmanın cinsel saldırı kapsamında genişletilmesi talep edildi.
  • 15 Ekim 2025: DEM Parti’nin soru önergesi reddedildi. Adalet Bakanlığı, ek uzman görüşü talep edildiğini açıkladı.
  • 17 Ekim 2025: Not defterindeki şifrelerle e-posta hesabına girildi, KKTC’de yaşayan bir kişi tespit edilip ifadesi alındı. Rojin’in ölmeden önceki son günlerde “Cesetler nerede yıkanır?”, “Otopsi nedir?” gibi Google aramaları yaptığı belirlendi.
  • 24 Ekim 2025: Diyarbakır Barosu’na verilen otopsi görüntülerinin olduğu CD’nin çizik olması üzerine orijinal CD gönderildi.
Kasım – Aralık 2025
  • 13 Kasım 2025: ATK “bulaş olmadığı” yönünde açıklama yaptı.
  • 14 Kasım 2025: Otopsi ve nakilde müdahil olan 134 kişiden alınan DNA örneklerinin, bedendeki DNA’larla uyuşmadığı tespit edildi.
  • 19 Kasım 2025: DNA alınan kişi sayısı 195’e çıktı. TBMM’de aile ve milletvekili katılımıyla basın toplantısı yapıldı.
  • 20 Kasım 2025: Dosyaya, Rojin’in kolundan tutularak beyaz bir araca zorla bindirildiğini anlatan gizli tanık ifadesi eklendi.
  • 4 Aralık 2025: Gizli tanık canlı yayında Rojin’in 21.00-22.00 saatleri arasında zorla araca bindiriliş anını anlattı.
  • 5 Aralık 2025: Telefonun İspanya’ya gönderilmesi talebi kabul edildi.
  • 18 Aralık 2025: Telefon İspanya’da yetkililere teslim edildi.
  • 25 Aralık 2025: Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, telefon şifresinin 10 haneli olduğunu açıkladı.
  • 28 Aralık 2025: Diyarbakır’da Rojin Kabaiş kütüphanesi kuruldu.
Ocak – Nisan 2026
  • 3 Ocak 2026: Ankara buluşması için ulaşım desteği çağrısı yapıldı.
  • 5 Ocak 2026: Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları kuruluşunu ilan etti.
  • 10 Ocak 2026: KYK görevlileri hakkındaki soruşturma talebi reddedildi.
  • 12 Ocak 2026: Aile Adalet Bakanlığına çağrıldı.
  • 13 Ocak 2026: Aile, Bakan Yılmaz Tunç ile görüştü. Baba “suda boğulma” itirazını yineledi.
  • 30 Ocak 2026: Ankara’da Büyük Buluşma ve Adalet Bakanlığı önünde eylem gerçekleştirildi.
  • 31 Ocak 2026: Bakan Tunç kadınların eylemini dezenformasyon yapmakla suçladı.
  • 10 Mart 2026: Telefon açılmadan İspanya’dan döndü.
  • 12 Mart 2026: Konsolosluk önünde eylem engellendi. Ailenin Diyarbakır’daki evine silahlı saldırı düzenlendi ve ölüm tehditleri alındı.
  • 13 Nisan 2026: Tehditlerin son bulması için İHD şubelerinde açıklamalar yapıldı.
  • 19 Nisan 2026: Kabaiş ailesi, Tunceli’de Gülistan Doku’nun ailesini ziyaret etti.
  • 24 Nisan 2026: Bakan Akın Gürlek, Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın dosyanın üzerine gideceğini açıkladı.
  • 30 Nisan 2026: Telefonu açmak için yerli ekip kurulduğu duyuruldu.
Mayıs – Temmuz 2026
  • 2 Mayıs 2026: Bardakçı ve Mollakasım’da 425 kişinin DNA örneklerinin incelendiği duyuruldu.
  • 3 Mayıs 2026: Oda arkadaşı, kargo bahanesiyle odaya giren iki kimliği belirsiz kadının telefon sahilde bulunduğunda Rojin’i aradıklarını anlattı.
  • 6 Mayıs 2026: Bakan Akın Gürlek aileyle görüştü, telefonun Çin’e gönderileceği duyuruldu.
  • 7 Mayıs 2026: Erzurum Bölge İdare Mahkemesi kararıyla KYK yurdu yöneticilerine resmi soruşturma yolu açıldı.
  • 8 Mayıs 2026: Bakan’ın aileye “intihar mı cinayet mi belli değil” dediği aktarıldı.
  • 15 Mayıs 2026: Baz istasyonu analizi için özel ekip kuruldu.
  • 17 Haziran 2026: Baba Kabaiş, kampüsteki 360 derece döner kameraların incelenmesi için dilekçe verdi.
  • 19 Haziran 2026: Silvan’da Rojin Kabaiş’in tabelasına yapılan saldırı gerçekleşti.
  • 29 Haziran 2026: Aile Van Barosu’ndan vekaletini çekti, dosyayı Av. Abdurrahman Karabulut devraldı.
  • 6 Temmuz 2026: Avukat Karabulut, olayın cinayet olduğunu ve cesedin tekneyle göle atılmış olabileceğini belirtti.
  • 7 Temmuz 2026: Van CBS bünyesinde yeni ekip kuruldu, Adalet Bakanlığı sinyal değerlendirme cihazı gönderdi.
  • 15 Temmuz 2026: Ölüm sebebi suda boğulma denmesine karşın “Diatom testi”nin yapılmadığı ortaya çıktı.
  • 17 Temmuz 2026: 18 günlük süreçte göldeki tüm teknelerin GPS, HTS kayıtları incelemeye alındı.
  • 25 Temmuz 2026: Diatom testi resmen talep edildi.
Ağustos 2026
  • 5 Ağustos 2026: Telefon verilerinin incelemesi kabul edildi, cihaz Mersin’e gönderildi.
  • 8 Ağustos 2026: Aileleri tehdit eden 10 kişiden 2’si tutuklandı.
  • 11 Ağustos 2026: Van YYÜ Rektörü Hamdullah Şevli ve yeğeninden DNA örneği alındı.
  • 14 Ağustos 2026: Baba tehdit mesajlarını paylaştı.
  • 19 Ağustos 2026: Araç tespiti, PTS verileri incelemesi ve ATK görevlileri hakkında soruşturma talep edildi.
  • 20 Ağustos 2026: HTS ve BAZ inceleme dilimlerinin genişletilmesi istendi.
  • 21 Ağustos 2026: İHA kamera kayıtlarının açıklanması talep edildi.
  • 25 Ağustos 2026: Avukat Abdurrahman Karabulut, otopsi raporunda yer alan ancak görmezden gelinen detayı açıkladı. Rojin’in midesinde solunum kaslarını anında felç eden ölümcül kas gevşetici “Rocuronium” bulundu. İlacin yarılanma ömrü çok kısa olduğu için haftalar önceki ameliyattan kalmasının imkansız olduğu, Rojin’in bu ilaçla felç edilerek öldürülmüş olabileceğini belirtti.
Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.