"Ailem Güvende" operasyonlarına karşı protesto

Çağlayan Adliyesi önünde en az 100 kişi gözaltına alındı

“Ailem Güvende” adlı operasyonları protesto etmek için Çağlayan Adliyesi önünde buluşan LGBTİ+’lar ve İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri arasından 100’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Basın çalışanlarının önüne otobüslerle abluka kuruldu.

Fotoğraf: Gazeteci Eylül Deniz’in videosundan bir kesit

13 Eylül’den bu yana Adalet Bakanı Akın Gürlek’in öncülük ettiği LGBTİ+’lara dönük “Ailem Güvende” adlı polis operasyonlarının ardından İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri ile LGBTİ+’lar, Çağlayan Adliyesi önünde gözaltı ve tutuklamalara karşı basın açıklaması düzenledi. Basın açıklaması için kadınlar, LGBTİ+’lar, sendika üyeleri ve siyasi kurumlar, 12.30’da adliye önünde buluştu.

Polis, Çağlayan Adliyesi önüne açıklama için gelen kitleyi abluka altına aldı. Kitle, polis ablukasının içinden “Genel ahlak, kimin ahlakı?” ve “Neredesin aşkım, buradayım aşkım” sloganları attı.

Polis Çağlayan Adliyesi önünde toplanan çok sayıda kişiyi işkence ile gözaltına aldı. Avukatlar, 106 kişinin gözaltına alındığını kaydetti.

Ablukadaki kitleyi ve gözaltıları görüntü altına alan basın çalışanları, etraftaki polisler tarafından uzaklaştırıldı. Basın çalışanlarının önüne otobüslerle abluka kuruldu. Basın çalışanlarının haber yapması engellendi.

TGS’nin aktardığına göre, Birgün muhabiri Sarya Toprak ve ARD TV Muhabiri Şener Azak gözaltına alındı. Çağdaş Hukukçular Derneği, Avukatlar Gülyeter Aktepe, Tuğba Yılmaz ve Berfin Karaşah’ın gözaltında olduğunu duyurdu.

Çağlayan’da polis “Gözaltılar serbest bırakılsın” pankartıyla LGBTİ+’lara dönük gözaltı ve tutuklamaları eleştiren bir kişiye saldırdı.

Polis, kafelerin önündeki vatandaşlara, milletvekillerine, avukatlara ve gazetecilere müdahale etmeye devam etti.

Çağlayan Adliyesi önünde okunması engellenen basın açıklamasının tam metni şöyle:

YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI

YAŞASIN LUBUNYA DAYANIŞMASI

Ne LGBTİ+ olmak ne de örgütlenmek suç!

13 Eylül’den beri LGBTİ+ derneklerine ve LGBTİ+’lara yönelik birçok ilde kapsamlı operasyonlara tanık oluyoruz. Sosyal medya hesapları ve web siteleri kapanırken “Ailem Güvende” adıyla evler ve dernek binaları basılarak çok sayıda LGBTİ+ gözaltına alındı, 21 kişi ise tutuklandı. Devlet eliyle servis edilen manipülatif görüntü ve videolarla dernekler kriminalize edilmek, itibarsızlaştırılmak istendi. Devletin denetlediği ve bakanlıkların da aldığı fonlar üzerinden yanıltıcı bilgi yayarak; bu fonları almak suç unsuruymuş gibi derneklerin yasadışı bir iş yaptığı algısı oluşturulmaya çalışıldı. Bugün arkadaşlarımız burada olacaktı ancak türlü bahanelerle gözaltı süreci uzatıldı.

“Müstehcenlik” ve “fuhuşa teşvik” gibi muğlak kavramlarla suç tanımı geliştiren ve bu tanımlar üzerinden kendi muhafazakar değer yargılarını dayatarak toplumun bir kesimini suçlu ilan etmeye çalışan iktidar, cinsiyet kimliklerini ve cinsel yönelimleri kriminalize ederek açıkça suç işliyor. Transların yaşamın ve istihdamın tüm alanlarından dışlandığı bir gerçeklikte bir yandan kimlikleri nedeniyle Zoe’nin ve Meli’nin mesleğini elinden alanlar, öte yandan trans kadınların var olma ve geçim mücadelelerini “ahlaksızlık” diyerek hedef gösteriyor. İkiyüzlü devlet, kadın sömürüsünden kar sağlayanlara resmi vergi tabelası verirken trans kadınlara ise suçlu muamelesi yapıyor.

GENEL AHLAK KİMİN AHLAKI

Bu operasyonun, LGBTİ+lara yönelik nefretin devlet eliyle somutlaşması niteliği taşıdığını ve LGBTİ+’ların varlıklarının kriminalize edilmesini amaçladığını görüyoruz. Bu saldırılar yalnızca, toplumda kimliğinden dolayı işsiz kalan, şiddete maruz kalan, intihara sürüklenen translar, tüm LGBTİ+’lar ve bu kişiler için hayati önem taşıyan, maddi, hukuki ve psikolojik olarak destek sağlayan, dayanışma alanları yaratan yaşam hakkı savunucularına, derneklere yönelik değil. Bu saldırılar bütün bir toplumu, iktidarın belirlediği ve dayattığı kalıplara hapsetme politikalarının bir adımı.

VARLIĞIMIZ SUÇ DEĞİL, NEFRET SUÇTUR!

NEFRETE İNAT YAŞASIN HAYAT!

Bu operasyonlara “Ailem Güvende” adını verenlere soruyoruz: Kimin ailesi, kime karşı, nasıl güvende? Aileyi koruma adı altında yürütülen bu politikalar Gülistan Doku’yu, Hande Kader’i, Miraş Güneş’i, Esra Ateş’i, Ecem Seçkin’i ve Fatma Şengül gibi daha nice kadını ve lubunyayı korudu mu? Şiddetin üzerinin aile mahremiyetiyle örtüldüğü, kadınlardan bu şiddet dolu evlilikleri sürdürmelerinin beklendiği, çocukların yetişkinlerin itibarını korumak için susturulduğu yerde kimin güvende olmasından bahsediyorsunuz? Şiddetle, eşitsizlikle bezeli bir ailenin devamlılığı uğruna kadınların hayatından, çocukların sözünden, LGBTİ+’ların varlığından vazgeçilmesini isteyen bu anlayışla biz kadınlar ve lubunyalar yıllardır mücadele ediyoruz. Ailenin, çocukların güvenliği üzerinden üretilen bu söylemlere karşı biliyoruz ki çocuklar, yetişkinlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerini eşit ve özgür bir biçimde yaşaması veya nefrete, şiddete, ayrımcılığa karşı örgütlenmesi nedeniyle değil; devletin kadınları, çocukları ve LGBTİ+’ları hedef alan politikaları yüzünden güvende değil. Sömürüldükleri MESEM’ler yüzünden, mahkum edildikleri tarikatlar ve çeteler yüzünden güvende değil. Aile içinde şiddete, istismara maruz kaldıkları için güvende değil.

Bu saldırganlık karşısında susmayacağız. Hiçbir kadını, hiçbir transı, hiçbir LGBTİ+’yı yalnız bırakmayacağız. Nefret politikalarına, erkek egemenliğine, faşizme karşı hayatlarımızdan, haklarımızdan, birbirimizden ve örgütlü mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz.

Nefreti körüklemenin, dezenformasyon yayarak algı oluşturmaya ve yasa dışı ilan etmeye çalışmanın, gözaltıların, tutuklamaların, toplumun bir kesimini düşmanlaştırmanın,kendi muhafazakar kalıplarını dayatmanın karşısında tüm toplumsal muhalefeti mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Ne olmuştu?

Kaos GL Derneği’ne yönelik gece saatlerinde polis operasyonu düzenlendi. Operasyon sonucu yedek üyelerle birlikte yönetim ve denetim kurulu üyeleri evlerinden gözaltına alındı. Ankara, Mersin, Kuşadası, İstanbul ve İzmir dahil 15 ilde LGBTİ+ derneklerine, LGBTİ+ aktivistlerine ve bazı mekanlara yönelik art arda operasyon düzenlendi. LGBTİ+ dernek ve aktivistlerine ait olan onlarca site ve sosyal medya hesabı erişime engellendi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in X hesabından yayınladığı açıklamasına göre, İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin Cumhuriyet başsavcılıklarının koordinasyonunda yürütülen “Ailem Güvende” adlı operasyonlarında 15 ilde 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldı. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı 14 Eylül 2026 tarihli genelge, 81 ildeki Cumhuriyet Başsavcılıklarına gönderildi. Genelgede, bu tür içeriklerin, toplumu “ahlaksızlığa ve cinsiyetsizleştirmeye” teşvik ettiği ve Anayasa’nın 41’inci maddesinde ailenin Türk toplumunun temeli olduğunun, devletin aile, gençler ve çocukların korunması amacıyla gerekli tedbirleri alacağının düzenlendiği yazıldı.

Kuşadası’nda 5 kişi bu operasyonlarda tutuklandı. İzmir’de gözaltına alınan 18 kişiden 16’sı tutuklandı. Ankara’da ise Kaos GL’ye dönük soruşturmalar kapsamında 21 kişinin gözaltı işlemleri sürüyor.

Bu gözaltı ve tutuklamalara karşı İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, dün (14 Eylül) bir basın açıklaması düzenledi. Açıklama esnasında polis kitleye müdahale etti ve 2 kişiyi gözaltına aldı.

LGBTİ+’lara dönük operasyonlara tepkiler: “12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!”

LGBTİ+ derneklerine, mekanlarına ve aktivistlere dönük operasyonlara siyasetçiler, hukukçular, siyasi partiler ve hak savunucuları tepki gösterdi. Yapılan açıklamalarda operasyonun siyasi olduğu ve LGBTİ+ varlığının hedef alındığı söylendi.

Bugün gece saatlerinde polis LGBTİ+ derneklerine, mekanlarına ve aktivistlere dönük “Ailem Güvende” adı altında eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda operasyonların 5 il merkezli ve toplam 15 ili kapsadığını; 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik adli işlemlerin gerçekleştirildiğini duyurdu.

LGBTİ+ dernekleri, aktivistler ve mekanlara yönelik operasyonlara siyasetçiler, hukukçular, siyasi partiler ve hak savunucuları tepki gösterdi.

DEM Parti Kadın Meclisi: Saldırılara asla sessiz kalmayacağız!

DEM Parti Kadın Meclisi “LGBTİ+ derneklerini, hak savunucularını ve dijital yayın mecralarını hedef alan gözaltı, arama, el koyma ve erişim engelleme saldırılarını kabul etmiyoruz.” dedi.

Açıklamanın devamında şöyle denildi:

“‘Ailem Güvende’ isminin verildiği bu operasyon, adından da anlaşılacağı üzere toplumu tahakküm altına alma operasyonudur. Tekçi ve cinsiyetçi politikaların ısrarla sürdürüldüğünün açık bir kanıtıdır.

Kadınlar her gün, “güvenli” denilen ailelerin içerisinde şiddete maruz bırakılmakta, katledilmektedir. Farklı cinsel kimlikler bu ülkenin, ailelerin ya da toplumun güvenlik sorunu değildir.

Asıl güvenlik sorunu; kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarını tehdit eden şiddet, cezasızlık ve ayrımcılıktır.

Hak savunucularını susturarak, nefret suçlarını körükleyerek, yayınları engelleyerek ve örgütlenme özgürlüğünü hedef alarak toplumu güvende tutamazsınız.

Adalet, bir kişi veya zümre için değil, herkes için olmalıdır. Adalet Bakanlığı’nın görevi hak savunucularını, gazetecileri, LGBTİ+’ları ve demokratik örgütlenmeleri baskı altına almak değil; herkesin hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.

Toplumun güvenliği, baskıyla ve yasaklarla değil; eşitlik, özgürlük, adalet ve yaşam hakkının güvence altına alınmasıyla mümkündür.

Bir arada ortak ve eşit yaşamın savunucuları olarak LGBTİ+’lara yönelik saldırılara asla sessiz kalmayacağız!

Gözaltılar derhal serbest bırakılmalıdır!

Herkes için adalet, herkes için özgürlük, herkes için eşit yaşam!”

DEM Parti Milletvekilleri Saki ve Konukçu devletin “cezasızlık politikasına” tepki göstererek sosyal medya hesaplarında birer açıklama yaptılar.

DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki, X hesabından yaptığı paylaşımda “Uydurma suçlarla insanlara, dayanıştıkları mekanlara saldırıyorsunuz.” dedi.

“Hedef aldığınız derneklerin, insanların ortak noktası sizin dayattığınız aileci, ahlakçı ve nefret üreten politikalara karşı çıkmaları.” diyen Saki, “aileyi koruma” adı altında iktidarın toplumu tek bir yaşam biçimine daraltmak, LGBTİ+’ları hedef göstermek ve hakları için mücadele edenleri kriminalize etmek istediğini ifade etti.

DEM Parti İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu da iktidarın “aileyi korumak” adı altında iktidarın kadınların ve LGBTİ+’ların katledilmesinin önünü açtığını, cezasızlık politikaları ile bunu teşvik ettiğini söyledi.

“Nefrete inat yaşasın hayat!” dedi.

İHD: 12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!

İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi LGBTİ+ Komisyonu, operasyonlara karşı yaptığı açıklamada “12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız.” dedi.

Yaşanan tablonun bir adli soruşturma değil “aileyi ve çocukları koruma” söylemi üzerinden toplumu tekçi bir aile modeline zorlayan, LGBTİ+’ları ve bağımsız sivil toplumu tasfiye etmeyi amaçlayan siyasi bir operasyon olduğunu söyleyen İHD, “12 Eylül’ün dernekleri kapatan, yayınları yasaklayan ve farklı olanı düşmanlaştıran devlet aklı bugün ‘Ailem Güvende’ adıyla sürdürülmektedir.” diyerek “süreklilik” vurgusu yaptı.

“LGBTİ+’ların, HIV ile yaşayanların ve hak savunucularının yanındayız! 12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!”dedi.

Yeni Partili Gökçen: Toplumsal barışa zarar veriyor

Yeni Parti İzmir Milletvekili Gökçe Gökçen ise tepkisini şu sözlerle aktardı:

“LGBTİ+ hakları savunucularının hedef alınması, aynı anda hem kimliklerin ve varoluşun cezalandırılması hem de meclisten geçirilememiş iki yasanın birden uygulamaya konmasıdır. Etki ajanlığı yasası geçmedi, eşcinselliğe özendirme (!) yasası geçmedi.”

“Başka ülkelerde yazılmış ve planlanmış nefret kampanyalarının ucuz bir kopyala-yapıştır örneği ülkemizde sergilenmekte ve toplumsal barışa büyük bir zarar vermektedir.”

“Dinlediğiniz grubun yasaklanması, konserine gideceğiniz sanatçının hedef gösterilmesi, çocuğunuzun bakanlık tarafından iş cinayetlerine teslim edilmesi, oy verdiğiniz kişinin tutuklanması ve bu derneklere yapılan operasyon birbirinden bağımsız değildir: aksine, biri için yaratılan meşruiyet bir diğeri için güç sağlamaktadır. Dolayısıyla bütüncül bir hak ve özgürlük mücadelesi bugünlerde hayatidir ve gerçekten de bir haysiyet mücadelesidir.”

Karaca: Adalet Bakanı nefret ve ayrımcılığı körüklüyor

EMEP Genel Başkan Yardımcısı ve Antep Milletvekili Karaca, “Bir Adalet Bakanı düşünün ki; anayasal örgütlenme hakkını kriminalize ediyor, nefret ve ayrımcılığı bizzat körüklüyor, nefret ve düşmanlığın devlet eliyle büyütülmesine öncülük ediyor!” ifadeleriyle Akın Gürlek’e tepki gösterdi.

Operasyonların toplumu “makbul aile” ve “makbul yurttaş” kalıbına sokmak için yapıldığını ifade eden Karaca, “LGBTİ’lerin yaşam ve örgütlenme hakkını savunmak, bu ülkede herkesin haklarını ve özgürlüğünü savunmaktır.” dedi.

Karaca; nefret siyasetine, baskıya ve örgütlenme hakkının gaspına karşı yaşam hakkını, eşitliği, anayasal özgürlükleri ve örgütlenme hakkını savunmaya devam edeceklerini söyledi, gözaltına alınanların serbest bırakılmasını talep etti.

ÖHD ve ÇHD de operasyonlara tepki gösterdi

Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) gözaltıların ifade ve örgütlenme özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlükler açısından ihlal niteliğinde olduğunu söyledi.

Operasyonların 12 Eylül Darbesi’nin yıl dönümüne denk geldiğini hatırlatan ÖHD, yaşananlar için “Devletin farklı kimlik ve yaşam biçimlerine yönelik baskı ve kriminalizasyon pratiklerinin hala ne kadar canlı olduğunu hatırlatmaktadır.” dedi.

“LGBTİ+ haklarını savunmak suç değildir. Tam aksine demokratik toplumun gereğidir.” diyen ÖHD, gözaltı ve baskı uygulamalarına son verilmeli çağrısı yaptı.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi de X hesabından yaptığı paylaşımda “LGBTİ+ derneklerinin yönetim ve denetim kurullarında görev yapan üyeler ev baskınlarıyla gözaltına alındı. Dernek ofisleri basılıyor. Nefreti körükleyen, ahlakçı, aileci politikalarla örgütlenme özgürlüğünü gasp eden saldırıların karşısında, LGBTİ+’ların yanındayız!” dedi.

SKM: Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın

Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM) yaptığı açıklamada “Hangi aile?” diye sordu.

“Erkek egemen heteroseksist devlet, kadın ve LGBTİ+’ların her gün katledildiği, şiddet gördüğü, sömürüldüğü ailelere sığdıramadığı herkesi gözaltı ve tutuklama saldırılarıyla hizaya getirmeye çalışıyor.” diyen SKM, “Gözaltılarla, tutuklamalarla, yasaklarla varoluşumuzu yok edemezsiniz.” dedi.

“Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın.” çağrısı yaptı.

Ankara’da LGBTİ+ mekanına polis operasyonu: 7 kişi tutuklandı

Ankara’nın Çankaya ilçesindeki bir LGBTİ+ eğlence mekanına operasyon düzenleyen polis ekipleri, işletme sahibi ve mesul müdür dahil 7 kişiyi gözaltına aldı. 7 kişi, “müstehcenlik” ve “genel ahlaka aykırı davranış” suçlamalarıyla nöbetçi mahkemece tutuklandı.

Fotoğraf: Ali Dinç / csgorselarsiv.org

Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü Ahlak Büro Amirliği ekipleri, 25 Temmuz Cumartesi günü Çankaya’da faaliyet gösteren, LGBTİ+’ların tercih ettiği bir eğlence mekanına operasyon düzenledi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı açıklamaya göre soruşturmanın CİMER ihbarları, bilgi sahibi ifadeleri, açık kaynak taraması ve işletmenin sosyal medya hesaplarından paylaştığı görüntülerin incelenmesi sonucunda başlatıldığını duyurdu. Başsavcılığa göre bu incelemeler, mekanda cinsel içerikli organizasyonlar düzenlendiği ve müstehcen, genel ahlaka aykırı eylemler gerçekleştirildiği iddialarına dayanıyor.

Operasyon sırasında mekanda arama ve el koyma işlemi yapan polis ekipleri, işletme sahibi, mesul müdür ve çalışanların da aralarında bulunduğu 7 kişiyi gözaltına aldı.

Gözaltına alınanlar, Türk Ceza Kanunu’nun 226/2 ve 227/2. maddeleri kapsamında 27 Temmuz’da tutuklanmaları talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildi. Mahkeme, tutuklanma talebini kabul ederek 7 kişiyi tutukladı.

Geçen hafta ise Bahçelievler’deki Yenibosna metrobüs durağında bir trans kadın, LGBTİ+ düşmanı bir grubun saldırısına maruz kaldı. Bir grup genç, araçtan inecekleri sırada koltukta uyuyan trans kadını darp etti. Darp görüntülerini kaydeden grup, bu görüntüleri sosyal medyada paylaştı.

İstanbul Onur Yürüyüşü yasaklara rağmen başladı: En az 65 gözaltı

Bugün Kadıköy’de “Açık S’açık” temasıyla gerçekleşen 24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nde LGBTİ+lar “Siz yasak koydukça biz yeni yollar açtık. Eşit ve özgür yaşayabildiğimiz bir toplumu birlikte kuracağız” dedi. Kadıköy’de gözaltına alınan LGBTİ+’lar ve gazeteciler gece vakti serbest bırakıldı.

24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nden bir kare, Fotoğraf: ÜniKuir

24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü, bugün (28 Haziran) “Açık S’açık” temasıyla gerçekleşti. Kaymakamlık ve valilik yasaklamalarına rağmen Kadıköy’ün birkaç farklı sokağında bir araya gelen LGBTİ+’lar, yürüyüşe başladı.

Kadıköy ve Beyoğlu Kaymakamlığı yasaklamıştı

Kadıköy Kaymakamlığı, sosyal medya üzerinden yapılan yürüyüş çağrılarını gerekçe göstererek ilçe sınırlarındaki tüm açık alanlarda eylem ve etkinlik yapılmasını yasakladı. Kaymakamlık açıklamasında etkinliğin “genel ahlaka aykırı olduğu ve toplumda infial uyandırabileceği” iddia edildi. 27 Haziran Cumartesi günü saat 08.00’de başlayan ve bugün (28 Haziran Pazar) saat 23.59’u kapsayacak şekilde uygulanan karar doğrultusunda, Kadıköy’de barışçıl protesto, basın açıklaması, oturma eylemi, insan zinciri ve bildiri dağıtımı gibi anayasal hakların kullanımı engellendi.

Beyoğlu Kaymakamlığı da benzer gerekçelerle bugün saat 00.01’den itibaren 24 saat süreyle ilçedeki tüm açık alanlarda toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması ve bildiri dağıtımı gibi etkinlikleri yasakladığını duyurdu. Saat 10.00 itibarıyla yürürlüğe giren tedbirler kapsamında Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı, Gezi Parkı, İstiklal Caddesi ve Tünel Meydanı ile buralara çıkan tüm ara sokaklar bariyerlerle kapatıldı. Araç ve yaya trafiğinin durdurulduğu ilçede Karaköy Meydanı, Şişhane Meydanı, Firuzağa Meydanı, Sıraselviler Caddesi ve Gümüşsuyu Caddesi gibi merkezi noktalar da yasaklamalara dahil.

Şu an itibari ile en az 5 farklı sokaktan gözaltına alınanların olduğu kaydedildi. Gözaltına alınanlar arasında gazeteci Müberra Ünsal, Derya Saadet ve Duru da bulunuyor.

Caferağa’daki Keresteci Aziz Sokak’ta da “Neredesin aşkım” sloganı atarak pankart açmak isteyen LGBTİ+’lar ile eylemi takip eden gazeteciler gözaltına alındı. DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki ve Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil de LGBTİ+’lara destek vermek için alandaydı.

Yaverbey Sokak’ta yürüyüşe geçen LGBTİ+’lara polis müdahale etti.

“Bugün daha bitmedi”

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Aşkım bugün daha bitmedi, hatta yeni başlıyoruz! Dağılmıyoruz! Bulunduğumuz her alandan sokakta olmaya devam ediyoruz!” dedi.

Ardından Şair Lütfi Sokak’ta ve Moda Caddesi’nde “Ner’desin Aşkım” sloganlarıyla bir araya gelen LGBTİ+’lar polis tarafından işkence ile gözaltına alındı. Yürüyüşü takip eden Evrensel muhabiri Eylem Nazlıer ile BirGün muhabiri Meral Danyıldız’a polis müdahale ederek haber takibi yapmalarını engelledi.

Moda Caddesi’ndeki yürüyüşü takip eden muhabirlerin aktardığına göre, Kadıköy’deki Gaam Burger adlı mekan polislere LGBTİ+’ların konumunu söyledi.

Akşam 18.00 sularında LGBTİ+’lar Kadıköy Ziverbey’de tekrar buluştu ve tekrar yürüdü. Bu yürüyüşün ardından 5 LGBTİ+ aktivisti daha gözaltına alındı.

Bugün farklı noktalardan alana çıkmaya çalışan en az beş ayrı gruptan en az 65 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan kişiler hastane kontrollerinin ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü ve saat 00.00 civarı farklı hastanelerden serbest bırakıldı.

“Siz yasak koydukça yeni yollar açtık”

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, düzenlediği basın açıklamasında özgürlük mücadelesinin en ön saflarında lubunyaların ve kadıların olacağını vurgulayarak “bedenlerimiz de, örgütlenmemiz de, mücadelemiz de denetlenemez” dedi. Gazeteci arkadaşları Yıldız Tar’a da özgürlük isteyen komite tarafından okunan basın metninin tamamı şu şekilde:

“Bize çekilen bu barikatlar, kapatılan mahalleler, sokaklar, ilçeler, meydanlar… Bugün biz yürüyeceğiz diye bütün kent abluka altına alındı. Kamusal alanı bizlere kapatabileceğinizi, bizi görünmez kılabileceğinizi sanıyorsunuz. Oysa yürüyüşümüz de, örgütlülüğümüz de, varoluşumuz da engellenemez. Bizler bu kentin yabancısı değiliz; bu sokakların, bu meydanların, bu hayatın parçasıyız. Kamusal alan hepimizindir. Taktık tokuşturduk sardık sürüştürdük, inadına göründük inadına parladık.

Yıllardır bizlere kapattığınız meydanlardan, sokaklardan ve yaşam alanlarından vazgeçmedik. Yasaklarınızın arasındaki her çatlaktan sızdık, birbirimizi bulduk, dayanışmayı büyüttük. Çünkü biliyoruz ki barikatlarınız, iktidarınız kadar kırılgan. Siz baskıyı artırdıkça biz dayanışmayı büyüttük; siz yasak koydukça biz yeni yollar açtık. Geçmişte olduğu gibi bugün de özgürlük mücadelesinin en ön saflarında lubunyalar, translar, kadınlar olacak. Yurttaş olduğumuz, eşit ve özgür yaşayabildiğimiz bir toplumu birlikte kuracağız.

Korkmadan, saklanmadan, boyun eğmeden buradayız. Tüm görünen, gizlenmek zorunda kalan lubunyalar için açık kimliğimizle, açık çağrımızla buradayız. Açığız, saçığız. Saklı değiliz; örgütlüyüz, birlikteyiz. Sesimizi baskıyla, sloganlarımızı yasaklarla susturamazsınız. Hayatlarımızı yargı paketlerinizle, keyfi yasaklarınızla, nefret politikalarınızla düzenleyemezsiniz. İntersekslerin bedenlerine zorla müdahale edilerek, transların beden uyumlama süreçleri yasaklanarak var oluşumuzu bitiremeyeceksiniz; her nesilde yeniden doğacağız. LGBTİ+ bayraklarımızı da, kimliklerimizi de, varoluşlarımızı da suç ilan etmenize izin vermeyeceğiz. Devletin hukuksuz fiili yasaklarını da, nefreti yasallaştırmaya çalışan düzenlemeleri de meşru görmüyoruz.

Seçim meydanlarında bizi hedef gösterenler, toplumu kutuplaştırarak iktidarını sürdürmeye çalışanlar bilsin ki; aile söylemi üzerinden örgütlediğiniz nefret kampanyaları da, bizleri günah keçisi ilan eden siyasetiniz de sonuç vermeyecek. Biz LGBTİ+’lar ne sokaklarımızı, ne siyaseti, ne de hayatlarımızı sizlere bırakacağız.

Bizlere barikat kuran polis; kadın katillerine, çocuk istismarcılarına, patronların iş cinayetlerine, emeği sömüren düzene aynı kararlılıkla barikat kurmuyor. Hakkını arayan işçiye, öğretmene, öğrenciye, kadına ve LGBTİ+’lara yöneltilen şiddet; bu düzenin kimi koruduğunu, kimi hedef aldığını açıkça gösteriyor.

Lubunya dostlarımız; bu siyasal iklimin insanları nasıl yalnızlaştırdığını, yoksullaştırdığını, umutsuzluğa sürüklediğini biliyoruz. Barınma hakkının gasp edildiğini, sağlığa erişimin zorlaştırıldığını, güvencesizliğin hayatlarımızı kuşattığını biliyoruz. Ama yalnız değilsiniz. O eski kalabalıklar hâlâ burada. Dayanışma hâlâ burada. Biz birbirimizi bırakmadık, hiçbir yere gitmedik.

Bizleri yasaklayamazsınız. Arzularımız, kimliklerimiz, cinselliğimiz, bedenlerimiz, dönüşüm süreçlerimiz, hormonlarımız yasaklanamaz. Politik varlığımızı, kamusal görünürlüğümüzü nefret söylemleriyle, yasalarla, kolluk şiddetiyle ortadan kaldıramazsınız.

Bugün belki hepimiz aynı sokakta değiliz. Ama bizlere yasakladığınız her sokağın köşesinden yeniden çıkacağız. Eğer bu sokaklar yasaksa, bu kentin her yeri mücadele alanımızdır. Bir lubunyanın sesi hepimizin sesidir. Birimize yönelen saldırı hepimizedir. Bizi susturmaya çalışanlara karşı birbirimizin sesi, bizi yalnızlaştırmaya çalışanlara karşı birbirimizin omzu oluyoruz.

Bugün bu sokaklarda yalnızca lubunyalar yok. Devlet aileci politikalarla kadınların kazanımlarına saldırırken LGBTİ+ düşmanlığını bilinçli bir siyasal araç olarak kullanıyor. Kadın hareketi ile LGBTİ+ hareketini birbirinden koparmaya, feminist mücadeleyi daraltmaya çalışıyor. Ama başaramayacak. Bugün bu sokaklarda feministler, işçiler, öğrenciler, emekçiler, demokratik kitle örgütleri ve farklı toplumsal mücadelelerin yol arkadaşları birlikte yürüyor. Çünkü özgürlüğün yolu birbirimizle kurduğumuz dayanışmadan geçiyor.

Yıllardır aynı bahaneler tekrar ediliyor: Genel ahlak, aile, hayasızlık… Kelimeler değişiyor ama devletin LGBTİ+’lara yönelik baskısı değişmiyor.

Devlet erkek şiddetini, polis şiddetini ve nefreti meşrulaştırırken bizim bedenlerimizi, kimliklerimizi ve cinselliğimizi “müstehcenlik” ve “hayasızlık” diyerek hedef alıyor. Oysa ahlaksız olan görünür bedenlerimiz değil; baskıdır, şiddettir, yasaklardır. Ahlaksız olan bizim hayatlarımız değil, insanların yaşam hakkını hiçe sayan politikalardır.

Her gün bir transın, kadının öldürüldüğü haberleriyle uyanıyoruz. Biz translar artık öldürülmek değil; yaşamak, yaşlanmak ve ecelimizle ölmek istiyoruz. Bu devletin bizlere güvenli bir yaşam borcu var. Bugün burada Hande, Okyanus Efe, Poyraz, Roşin Çiçek, Cindy Çağla, Ecem Seçkin ve yaşam hakkı elinden alınan tüm arkadaşlarımız için de bulunuyoruz. Yas tutma hakkımızı bile engellemeye çalışanlardan korkmuyoruz. Haklarımızla birlikte yaşamak, eşit yurttaş olmak, yasımızı tutabilmek istiyoruz.

Direniş bizim için hayati. Tıpkı erişimi engellenmeye çalışılan hormonlarımız gibi. Hormona erişim temel bir sağlık hakkıdır. Bu hakkı savunan arkadaşlarımız işkenceyle gözaltına alınırken bile mücadelemizden vazgeçmiyoruz.

NATO Zirvesi öncesi sırf tüm muhaliflere gözdağı vermek için 178 kişi hukuksuzca tutuklandı, tutuklananlar arasında mücadele arkadaşımız ve gazeteci Yıldız Tar da bulunuyor. Yıldız, sadece gazeteci değil ve tutuklanmasının ne anlama geldiğini yine en iyi biz biliyoruz. Bugün, uğradığımız tüm hak ihlâllerini kamuoyuna duyuran Yıldız için de yürüyoruz.

Hormon kısıtlamaları, beden uyum süreçlerine yönelik keyfi engeller, yaş sınırlarının artırılması ve sürekli gündeme getirilen nefret düzenlemeleri; bedenlerimizi ve hayatlarımızı denetleme girişimleridir. Ama bedenlerimiz de, örgütlenmemiz de, mücadelemiz de denetlenemez.

Faşizme karşı direneceğiz. Gücümüzü bu topraklarda yıllardır direnen bütün lubunyalardan alıyoruz. Depremde dayanışma ağlarının dışında bırakılan lubunyalardan, seks işçisi lubunyalardan, göçmen lubunyalardan, Kürt lubunyalardan, savaşlara karşı direnen dünyanın dört bir yanındaki LGBTİ+’lardan alıyoruz. Çünkü bizim mücadelemiz yalnızca hayatta kalma mücadelesi değil; sömürüsüz, eşit, özgür bir yaşamı birlikte kurma mücadelesidir.

Lubunyaların, transların, kadınların ve bütün ezilenlerin özgür ve eşit yaşayacağı bir dünyayı kurmaktan vazgeçmeyeceğiz.

NEFRETE İNAT YAŞASIN HAYAT!”

LGBTİ+ Yürüyüşü öncesi gazetecilerin X hesaplarına erişim engeli

Serbest gazeteci Yusuf Çelik, Esra Ece Kutlu, Zilan Azad, Kaos GL Editörü Oğulcan Özgenç, sendika.org Yayın Kurulu Üyesi Nisan Çıra ve 25 Haziran’da tutuklanan gazeteci Yıldız Tar’ın da aralarında bulunduğu birçok kişinin X hesabına Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından erişim engeli getirildi.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Geçen hafta 19 Haziran’da LGBTİ+ haklarını savunan ve LGBTİ+’larla ilgili paylaşım yapan birçok derneğin veya örgütün X hesapları Türkiye’de erişime engellenmişti.


Bugün (27 Haziran) serbest gazeteci Yusuf Çelik, Esra Ece Kutlu, Zilan Azad, Kaos GL Editörü Oğulcan Özgenç ve sendika.org Yayın Kurulu Üyesi Nisan Çıra’nın da aralarında bulunduğu birçok X hesabına “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişim engeli getirildi.

Ayrıca 25 Haziran’da tutuklanan Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni ve gazeteci Yıldız Tar’ın da X hesabı bugün erişime engellendi.

Kaos GL’nin aktardığına göre, X kullanıcılara gönderdiği bildirimde erişim engeli talebinin Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından iletildiğini belirtti. Buna göre erişim engeli kararı, 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”un 8/A maddesi gerekçe gösterilerek alındı.

Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi: “Yurt yönetimi faillerden biri”

TOBB ETÜ yurdunda intihar ederek yaşamını yitiren trans öğrenci Arya’nın adıyla kurulan Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, trans intiharlarının bir sonuç olduğunu söylüyor: “Transların ölümünün faillerinin devlet, aile düzeni ve devletin transfobisini egemen kıldığı toplum olduğunu tekrar ediyoruz.”

Trans ve LGBTİ+ aktivistlerinin bir araya gelerek kurduğu Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, TOBB ETÜ Üniversitesi yurdunda kalan ve intihar eden trans öğrenci Arya’nın ölümüne ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulundu.

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (TOBB ETÜ) öğrencisi Arya, 13 Nisan 2026’da kaldığı öğrenci yurdunda intihar ederek hayatını kaybetmişti. Arkadaşları ve LGBTİ+ kuruluşları, trans bir öğrenci olan Arya’nın zorbalık ve dışlanmaya maruz kaldığını belirterek olayın araştırılmasını talep etmişti ve Arya’nın ölümünü meclis gündemine taşımıştı.

İnisiyatif üyesi Seren, trans intiharlarının münferit vakalar olmadığını, devletin transfobik politikalarının doğrudan bir sonucu olduğunu söylüyor. Bir transın daha intihara sürüklenerek katledilmesini ce devlet tarafından bunun üstünün örtülmesini istemediklerini belirten Seren, Arya’ya Ne Oldu İnisyatifi’ni Arya’nın adıyla aralarında olmayan bütün trans yoldaşları için bir araya gelerek kurduklarını açıkladı:

“Biz lubunyalar ve kadınlar, gerçekleşen her bir trans intiharının ya da cinayetinin üstünün kapatılmasına karşı örgütlü bir biçimde mücadele etme ihtiyacı ve arzusu ile doluyuz. Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesi de bizler için yeniden bir kırılma anı oldu, her bir transı yitirdiğimizde olduğu gibi.”

“Yurt yönetimi faillerden biri“

İnisiyatif üyesi Seren’e göre Arya, yurtta kaldığı dönemde ağır baskı ve tacizlere maruz kaldı. Seren, “TOBB ETÜ, Arya’nın intiharından hemen sonra, savcılığın eyleme geçmesinden önce, Arya’nın yaşadığı yurt odasında bulunan eşyalarını karıştırıp apar topar toplayıp ailesine göndermiştir. Böyle bir durumda da tabii ki bizlerin aklına fazlaca soru geliyor. Bu soruların işaret ettiği cevapsa aynı: TOBB ETÜ yurt yönetimi faillerden biridir” dedi.

Arya’nın yakınlarından edinilen bilgilerin olduğunu söyleyen Seren, Arya’nın kendini ait hissettiği biçimde giyindiğinde fotoğraflarının çekildiğini ve bu görüntüler üzerinden baskı kurulduğunu ifade etti. Yurt müdürü Semiha Akın’ın Arya’nın ailesini defalarca arayarak “Alın bunu buradan, tuhaf hareketleri var” dediğini söyledi.

Seren, Arya’nın üniversitede kadın cinayetlerine karşı düzenlenen bir eyleme LGBTİ+ sloganı eklenmesi önerisinin de tepkiyle karşılandığını aktarıyor: “Arya’nın üzerine gidilmiş, öğrenciler tarafından tehdit ve hakaretlere maruz kalmıştır. Bunun üzerinden geçen kısa bir süre sonra okuldaki bir grup öğrenci tarafından sıkıştırılıp darp edilmiştir. Tabii ki sorumlular hiçbir yaptırım almayıp hâlâ okulda eğitimini sürdürmektedir.”

“Trans intiharları sebep değil, sonuç”

Trans intiharlarını bireysel değil, sistemik bir şiddetin ürünü olarak tanımlayan Seren, “Transların ölümünün faillerinin devlet, aile düzeni ve devletin transfobisini egemen kıldığı toplum olduğunu tekrar ediyoruz. Translar doğdukları andan itibaren bu topraklarda tecrit altına alınıyor: önce aile içinde barınamıyor, sonra ev sahipleri barındırmıyor, sonra işyerleri, sonra sokak derken yok olmamızı isteyen bir gerçekliğin karşımızda belirdiğini görüyoruz” dedi.

Seren’e göre 4000 TL olan KYK burs ve kredi miktarının yetersizliği, hormona erişimin giderek güçleşmesi ve ikili cinsiyet sistemini dayatan, ikili cinsiyet sisteminin dışına çıktıklarında ise transları tehdit ve taciz eden yurt yönetimleri transları ölüme sürükleyen koşulların başında geliyor. Bu sebeple trans intiharlarının birçok sebebi olduğunu belirten Seren, şunları söyledi:

“Transların hormona erişim hakkı, her geçen gün devletin transfobik ve nefret politikalarıyla daha da erişilmez hale getiriliyor. Dolayısıyla trans intiharlarının sebeplerini araştırırken karşımıza onlarca sebep çıkıyor ve yaşamımız yaşam sayılmadığı gibi intiharlarımızın da münferit olduğuna inandırılmaya çalışılıyoruz.”

“Mücadelemiz toplumsallaşmalı“

Seren, henüz hukuki bir girişim başlatmadıklarını belirterek önceliklerinin Arya’nın yaşadıklarını ve sürüklendiği intihar sürecini kamuoyu ile paylaşmak olduğunu belirtiyor:

“Önceliğimiz Arya’yı, hayatını, kimliğini, yaşadıklarını ve sürüklendiği intihar sürecini kamuoyuyla paylaşmak. Adım adım bunu örerek tüm demokratik kesimlerin bu mücadeleyi sahiplenerek bizlerle yol yürümesini amaçlıyoruz. Egemen hukukun sınırlarına hapsolmadan elbette onu da kullanarak Arya’nın hesabını sormak ve gerçek adaletini sağlamak istiyoruz.”

Seren, trans intiharlarına yönelik taleplerini ancak mücadeleyle elde edebileceklerini söyleyerek sözlerini bitirdi:

“Kendimizi, yaşadıklarımızı; kısacası derdimizi topluma anlatarak bir arada mücadele etmekten başka bir yol olmadığını ve transların, lubunyaların yaşadıklarının toplumun her bir kesiminin derdi olduğunu vurgulamalıyız. Mücadelemiz toplumsallaşmalı, dertlerimiz ortaklaşmalıdır.”

Trans intiharları cis intiharlarından 4 kat fazla

Trans intiharları, sistematik bir şiddetin sonucu olması bakımından LGBTİ+ kuruluşları tarafından gündeme getirilmeye devam ediyor. Türkiye’de trans intiharlarına ilişkin sağlıklı bir veri bulunamasa da diğer ülkelerde yapılan araştırmalarda, transgender ve non-binary gençlerin intiharlarının cisgender akranlarına göre dört kat fazla olduğu belirtiliyor.

Ruh sağlığı uzmanı Prof. Dr. Şahika Yüksel’in bianet’ten Tuğçe Yılmaz’a verdiği bir röportaja göre, daha önce bir sağlık kurumuna başvurmamış veya başvurup destek almamış 141 erişkin transgender kişi arasında 21 yaşından önce intihar edenlerin oranı %76 olarak kaydedildi.

Ayrıca ILGA-Europe 2026 Gökkuşağı Haritası‘na göre Türkiye, LGBTİ+ hakları konusunda 49 ülke arasında 47. sırada yer alıyor.

Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi’nin sosyal medya hesaplarından “TOBB ETÜ Yurt Müdürü Semiha Akın Kimdir” başlığıyla yayınladığı açıklama ise şöyle:

“En az 2013 yılından bu yana TOBB ETÜ Yurtları Genel Müdürü olarak görev yaptığı bilinen Semiha Akın hakkında, göreve başladığı yıldan itibaren yurtta kalan öğrenciler tarafından süreklilik gösteren bir biçimde çeşitli şikayet ve teşhir paylaşımları yapılmış ancak bu şikayet ve ifşaların hiçbiri dikkate alınmamıştır.

“Arya’ya Ne Oldu” İnisiyatifi olarak daha önce de dile getirdiğimiz gibi, Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesi münferit bir olay değildir ve olayın tek bir faili bulunmamaktadır. Ancak bizler, yurt müdürü Semiha Akın’ın Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesinde sorumluluğunun bulunduğunu iddia ediyor, etkin soruşturma yürütülerek Semiha Akın’ın görevinden derhal uzaklaştırılması ve işlediği birçok suçtan yargılanması gerektiğini savunuyoruz.

Semiha Akın; devletin cinsiyetçi ve LGBTIQ+ fobik politıkalarına sırtını yaslayarak kadın ve lubunya öğrenciler üzerinde tahakküm kurmuş, onları şiddete ve tacize maruz bırakmış, yurt koşullarıyla ilgili şikayette bulunan öğrencileri muhattap almadığını birçok kez dile getirmiş, yurt yönergesine aykırı bir şekilde davranarak öğrenciler yokken odalarında arama yaparak öğrencilerin mahremiyetini ihlal etme hakkını kendisinde görmüştür.

Peki, Semiha Akın tüm bunları nasıl yapabilmiştir? Nasıl olur da bir kadın öğrenci hakkında “Ben onun tangasının rengini bile biliyorum.” diyebilmiş, bir öğrencinin giysilerini yere fırlattıktan sonra bu giysileri katlamasını talep edebilmiş, öğrenciler çıplakken odasına girerek onları taciz edebilmiş, bir kadın öğrencinin odasında doğum kontrol hapı bulması sonucunda cinselliğini hedef alan sözler sarf edebilmiş ve durumu öğrencinin ailesiyle paylaşabilmiştir?

Yurt müdürü Semiha Akın; tüm bunları yapabilmiştir çünkü kendisine bir şey olmayacağının, devletin aile yılı politikalarıyla halihazırda kendisinin uyguladığı bu pratikleri desteklediğinin farkındadır. Arkasına devletin ta kendisini almaktadır.

Arya özelinde ise Arya’nın trans kimliğinden dolayı Semiha Akın’ın yaptıkları çok daha ağır bir boyut kazanmıştır.

Semiha Akın; Arya “toplumsal norm”lara uygun giyinmediğinde ondan gizli olarak fotoğraflarını çekmiş, bu fotoğrafları Arya’yı bir insanlık suçu olan “onarım terapisi”ne zorlayan ailesi ile paylaşmıştır. Ailesine kimliğinden ve bedeninden ötürü Arya hakkında “bunu buradan alın.” diyerek açıkça nefret suçu işlemiştir.

Peki, tüm bunlar sonucunda ne olmuştur? Kadın ve lubunya öğrencilerin şikayetleri ve teşhir paylaşımları dikkate alınmamış, zorla sildirilmiş, sıra arkadaşımız Arya intihara sürüklenerek katledilmiş, Semiha Akın’a ise hiçbir şey olmamıştır.

Arya intihara sürüklenerek katledildikten sonra da yurt yönetimi savcılığın izni olmadan Arya’nın odasına girerek
eşyalarını karıştırmıştır.

Bu durum da akıllara birkaç soruyu birden getiriyor:

1-Semiha Akın’ın bugüne dek taciz ve tehdit ettiği birçok öğrenci varken yurt müdürlüğünü nasıl sürdürebilmektedir?

2-Arya’nın intiharında somut bir izi bulunan Semiha Akın hakkında bugüne dek nasıl hukuki bir araştırma yürütülmemiştir?

3-Semiha Akın, yurtta kalmış öğrencilere bizlerin dahi bilmediği daha neler yapmıştır da hakkındaki birçok haber kaldırılmıştır?

Arya’nın ölümüne dair etkin bir soruşturma yürütülene, Semiha Akın ve Arya’nın ölümünden sorumlu tüm failler hesap verene ve gerçek adalet tarafından yargılanana kadar mücadelemizi büyütmeye; “Arya’ya Ne Oldu” diye sormaya devam edeceğiz!”

*TOBB ETÜ yönetiminin ve adı geçen yurt müdürünün konuya ilişkin görüşleri alınamamıştır.

Trans öğrenciye kopya maddesiyle “terör” soruşturması

Hakkında disiplin soruşturması açılan İstanbul Üniversitesi öğrencisi ve trans aktivist Arin, “LGBTİ+’ların eğitim hakkını gasp edemezler” dedi. Konuya ilişkin görüş belirten avukatlar ise bu soruşturmaların usulsüzlüğüne ve yapısal boyutlarına dikkat çekti.

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa’da Şubat 2026’dan bu yana 13 öğrenci hakkında disiplin soruşturması açıldı. Aradan iki ay geçmeden bir trans aktivist öğrenciye “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma açıldı. “Terör örgütü propagandası” iddiası kopya teşebbüsüne ilişkin bir yönetmelik maddesiyle gerekçelendirildi.

İstanbul Üniversitesi öğrencisi Trans aktivist Arin, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla açılan disiplin soruşturmasıyla karşılaşma sürecini anlattı.

Soruşturma sürecindeki hukuki usulsüzlüklere ve çelişkilere dikkat çeken Arin, yaşadığı süreci LGBTİ+’ları üniversitelerden uzaklaştırma girişimi olarak nitelendirdi.

Hakkında iki disiplin soruşturması olduğuna dikkat çeken Arin, açılan soruşturmalarda hiçbir nedenin belirtilmediğini aktardı:

“Birincisi İstanbul Cumhuriyet İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve İstanbul Emniyetinden alınan yazılar doğrultusunda gerçekleştirildi. Nedeni yazmıyordu. Neye dayanarak disiplin soruşturması gerçekleştirdikleri yazmıyordu. Bu da zaten isnat edilen bir fiil olmadığı için soruşturma ve savunma hakkını bizzat etkileyen bir durumdu. 13 kişiye açıldı disiplin soruşturması, bu 13 kişiden ikisi trans kadındı.”

“Terör propagandası” iddiasına “kopya” maddesi dayanağı

Arin, kendisine tebliğ edilen ikinci soruşturma dosyasındaki çarpıcı bir çelişkiyi dile getirdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve Emniyet Müdürlüğü’nden gelen yazılar doğrultusunda “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla karşı karşıya kaldığını belirten Arin, şunları söyledi:

“Soruşturma kağıdında terör örgütü propagandası yazıyordu ancak dayanak gösterilen disiplin maddesi ‘Sınavda kopyaya teşebbüs etmek’ idi. Terör propagandası ile kopya çekmek arasındaki bağlantıyı ne ben ne de avukatlarım anlayabildi. Ortada ne bir mahkeme kararı ne de somut bir delil var.”

Soruşturma günü kampüs önünde yapılmak istenen basın açıklamasına polisin müdahale ettiğini aktaran Arin, okul yönetimi ile emniyet birimleri arasındaki çelişkiye dikkat çekti:

“Okul yönetimi emniyetten gelen yazılarla soruşturma açtığını söylerken kapıdaki Terörle Mücadele ekipleri okula hiçbir şekilde belge göndermediklerini iddia etti. Kendi içlerinde büyük bir çelişki yaşıyorlar.”

“LGBTİ+ bayrağı suç değildir”

Hakkındaki iddiaların geçmişte katıldığı Onur Yürüyüşü ve Gezi Parkı Anması eylemleriyle ilişkilendirildiğini ifade eden Arin, sorgu sırasında kendisine yöneltilen soruların hukuki değil, ideolojik olduğunu savundu:

“Gezi anmasında gözaltına alınma sebebim LGBTİ+ bayrağı açmamdı. Şimdi bu bayrağı terörle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Gökkuşağı bayrağı dünyanın her yerinde tanınan bir semboldür, suç değildir.”

“LGBTİ+’ların eğitim hakkını gasp edemezler”

Üniversitelerde LGBTİ+ öğrencilere yönelik aile yılı politikaları kapsamında yoğun bir “tahakküm” kurulmak istendiğini belirten Arin, yüzlerce örgütlü genç arasından özellikle kendisinin seçilmesini cinsiyet kimliği ile ilişkili olduğunu söyledi.

“Bana ve diğer arkadaşlarıma ‘LGBT misin?’, ‘Pişman mısın?’, ‘8 Mart’a katıldın mı?’ gibi sorular yöneltildi” diyen Arin, bu durumun kayyımların LGBTİ+’ları alanlardan ve kampüslerden uzaklaştırmaya çalışmasının bir çıktısı olduğunu ifade etti. Bu durumu kabul etmediklerini belirten Arin, “LGBTİ+’lar alanlarda ve kampüslerde kalmaya devam edecek. Eğitim hakkımızı gasp edemezler” dedi.

Nefret politikaları sebebiyle okuldan uzaklaştırma riski olduğunu belirten Arin, “Somut bir delil olmadığı için ceza verilmemesi gerektiğine inanıyorum. Eğer bir ceza çıkarsa konuyu İdare Mahkemesi’ne ve üst mahkemelere taşıyacağız” diyerek hukuki mücadelesini sürdüreceğini vurguladı.

Av. Furkan Yurt: “İdareye muğlak yetkiler tanınıyor”

Süreci takip eden Spod hukuk koordinatörü Avukat Furkan Yurt, idarenin disiplin yetkisini kötüye kullandığını vurguladı. Yurt, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’ndaki 54. maddenin muğlak yetkilere alan açtığını belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Mevzuatta yer alan genel söylem olarak ‘kurumun vakarına yakışmayan tutumlar’ olarak sayılan muğlak ifadeler, idarecilere sınırsız bir keyfilik alanı tanıyor. Terör propagandası iddiasıyla açılan bir soruşturmanın aslında ‘sınavlarda kopyaya teşebbüs etmek’ yasağını düzenleyen bir madde üzerinden yürütülmesi, idarenin disiplin yetkisini kullanırken hukuki dayanakları bile gözetmeksizin ne denli toptancı ve ayrımcı bir yaklaşım içinde olabildiğini gösteren en bariz örnektir.”

Avukat Yurt’a göre, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri doğrudan suç olmasa da dolaylı yollarla kriminalize ediliyor:

“Bir gökkuşağı bayrağı, hak temelli bir ifade ve tamamen barışçıl bir eylem hiçbir somut bağ kurulmaksızın bu torba suçun içine atılabiliyor. Bunun yanı sıra ‘Müstehcenlik’ ve ‘Terör Örgütü Propagandası Yapmak’ en çok başvurulan araçlar. Özellikle sosyal medya paylaşımları ve barışçıl eylemlere dahiliyet bu maddeler üzerinden birer suç unsuru gibi sunuluyor.”

Soruşturma dosyalarının içeriğine dair de bilgi veren Yurt, dosyaların somut vakalardan ziyade “niyet okuma” üzerine kurulu olduğunu belirtti:

“Savcılık ve emniyet, AYM tarafından hukuka aykırılığı tescillenmiş sanal devriye sistemlerine ve şablon ifadelere dayanıyor. Adli makamların kısıtlayıcı bir tedbir dahi uygulamadığı zayıf şüpheler, üniversite idaresi tarafından ‘ağır disiplin suçu’ sayılıyor. Bu bir yetki aşımı ve fonksiyon gaspıdır.”

İsnadın somutlaştırılmaması bir hak ihlali

En temel hak ihlalinin kişinin neyle suçlandığını tam olarak bilmeden savunma yapmaya zorlanması olduğunu söyleyen Yurt, idarenin, adli makamlarca suç teşkil etmediği tespit edilen eylemleri ısrarla disiplin suçu saymasının da bir fonksiyon gaspı ve yetki aşımı olduğunu aktardı. Ayrıca, savunma makamının aleyhindeki delillere erişiminin engellenmesi ve silahların eşitliği ilkesinin çiğnenmesinin de çok yaygın olduğunu belirtti.

“Bu, üniversitelerin demokratik kimliğine sistematik bir saldırıdır”

Avukat Furkan Yurt, LGBTİ+’lara yönelik açılan soruşturmalarda görülen artışı üniversitelerin demokratik kimliğine yönelik sistematik bir saldırı olarak değerlendirdiğini belirtti:

“Bu süreç, siyasal iktidarın homojen toplum tahayyülünün ve akademik özgürlük alanının daraltılmasının bir sonucudur. Soruşturmalar çoğu zaman hukuk sınırları içerisinde kalmaktan ziyade öğrencileri yıldırma ve eğitim haklarını hedef alma amacı taşıyor. Bu, üniversitelerin demokratik kimliğine yönelik sistematik bir saldırıdır.”

Av. Serhat Alan: “İfade özgürlüğü disiplin suçu sayılıyor”

İstanbul Barosu’ndan Avukat Serhat Alan, öğrencilere açılan soruşturmaları ikiye ayırıyor: üniversitelerin kendi bünyesinde YÖK Kanunu ve YÖK Disiplin Yönetmeliği’ne dayanarak gerçekleştirdiği idari disiplin soruşturmaları ile savcılık ve emniyet eliyle yürütülen ceza soruşturmaları.

Avukat Alan, üniversitelerdeki soruşturma mekanizmasının işleyişini şu sözlerle özetledi:

“Üniversitelerin açtığı soruşturmalar da ikiye ayrılıyor: Birincisi, kendi bünyelerinde öğrencilerin gerçekleştirmiş olduğu eylem ve örgütlenmelere yönelik doğrudan yürüttükleri soruşturmalar. Diğeri de aslında bir öğrenci hakkında ceza soruşturması söz konusu olduğunda emniyet tarafında fişleme yapmak suretiyle üniversiteye bildirim yapılıyor ve 2547 sayılı YÖK Kanunu üzerinden disiplin soruşturması açılıyor.”

Alan’a göre afiş asmak, bildiri dağıtmak veya eyleme katılmak gibi ifade özgürlüğü kapsamındaki faaliyetler, emniyetin “2911 Sayılı Kanuna Muhalefet” veya “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” gibi suç isnatlarıyla birleşerek disiplin dosyalarına giriyor.

“Kurumsallaşan bir LGBTİ+ karşıtı nefret siyaseti söz konusu”

Soruşturmalardaki artışı devletin LGBTİ+’lara dönük saldırı rejimiyle ilişkilendiren Alan, cümlelerini şunları söyledi:

“Aslında bu soruşturmaların artışının amacı çok belli. Devlet LGBTİ+’lara yönelik bir saldırı rejimi içerisinde hareket ediyor. Özellikle 2015 sonrası dönemde yasaklama rejimiyle LGBTİ+ onur yürüyüşleri ve etkinliklerinin engellenmesi ardından, İstanbul Sözleşmesi’nin feshinden önceki süreçten bu yana uzanan bir suçlulaştırma dönemi, aile yılı ilanı ile de iyice gün yüzüne çıkan ve kurumsallaşan bir LGBTİ+ karşıtı nefret siyaseti söz konusu. Devlet hem bu dayanışmayı engellemek hem de LGBTİ+ görünürlüğünü görünmez kılmak, yıldırmak ve örgütlenmelerinin önüne set çekmek için soruşturma aracını kullanıyor.”

Alan, bu baskıların gençlik hareketi üzerindeki etkisine dikkat çekerek “Özellikle 19 Mart 2025 sonrası süreçte gençlerin itiraz sesi daha da yükselen ve örgütlenen bir ivme yakalamış durumdayken üniversitelerde bulunan genç LGBTİ+’ları izole etmek ve gençliğin ivmesini kesmek için de kullanıldığını ifade etmek gerekiyor” dedi.

Avukat Serhat Alan, bu soruşturmalarda en sık yaşanan hak ihlallerinin ifade özgürlüğünün ve örgütlenme özgürlüğünün ihlali olduğunu aktardı ve şöyle devam etti:

“Soruşturma açılmasına konu olan eylemler bu iki hak kapsamda korunan eylem ve söylemler olduğu için ilk ihlaller bu alanda oluşmaya başlıyor. Ardından usul olarak; emniyetin daha kesinleşmemiş, suç üzerinden hüküm giymemiş biri ile ilgili fişleme yapması ve hakkında yürütülen ceza soruşturmasının dayanak gösterilmesi masumiyet karinesinin, dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlalidir. Kritik olan durum, LGBTİ+’lar söz konusu olduğunda ayrımcılık yasağı ihlalinin gerçekleşme ihtimalinin yüksek olmasıdır.”

“Mevzuat toplumsal cinsiyet merceğinden yoksun”

Alan, LGBTİ+ öğrencilerin kampüs yaşamında karşılaştığı ayrımcılığın mevzuatın toplumsal cinsiyeti göz etmediğiyle de ilişkili olduğunu söyledi:

“Aslında YÖK mevzuatı ve okulların iç mevzuatları topyekün bir biçimde LGBTİ+’ları ayrımcılığa maruz bırakma eğiliminde. Bunun sebebi olarak mevzuat içerisindeki tüm düzenlemelerin toplumsal cinsiyet merceğinden yoksun şekilde düzenlenmiş olması gösterilebilir.”

Alan, kampüslerdeki somut ayrımcılık alanlarını ise şöyle belirtti:

“Cinsiyet beyanının esas alınmamasından kampüs içerisindeki tuvalet, yurt, spor alanları vb. her alanın ikili cinsiyet sistemine göre düzenlenmiş olmasına; etkin çalışan CİTÖK/CTS/CİTÖB kurumlarının olmamasından diploma isim değişikliklerine kadar birçok ayrımcılık alanı söz konusudur.”

27 Nisan’da soruşturmalara dönük basın açıklaması gerçekleştirildi

Hakkında soruşturma açılan öğrenciler için bugün (27 Nisan) İstanbul Üniversitesi’nde bir basın açıklaması gerçekleştirildi. İstanbul Üniversitesi Öğrenci Meclisi tarafından düzenlenen basın açıklaması şu şekilde:

BASINA VE KAMUOYUNA

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa (İÜC) rektörlüğü, öğrenciler üzerindeki baskı politikalarını her geçen gün daha da arttırmaktadır.

Şubat 2026 tarihinde 13 öğrenci hakkında; katıldıkları barışçıl eylemler ve gözaltına alınmaları gerekçe gösterilerek disiplin soruşturmaları başlatılmıştır. Bu soruşturmaların dayanağı olarak öğrencilerle paylaşılmayan, içeriği gizlenen bir emniyet yazısı gösterilmiştir. Bu durum, savunma hakkının en temel unsuru olan “suçlamayı bilme hakkını” açıkça ihlal etmektedir.

Soruşturmalar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz.

Süreçte bazı öğrencilere yöneltilen “Pişman mısın?” sorusu, disiplin mekanizmalarının öğrencileri baskı altına alma ve itirafa zorlama aracına dönüştüğünü göstermektedir.

Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.

Henüz bu süreçlerin üzerinden iki ay bile geçmeden, İÜC kayyum rektörlüğü bu kez bir LGBTİ+ aktivist hakkında “terör örgütü propagandası” iddiasıyla disiplin soruşturması başlatmıştır. Üstelik ortada ne bir iddianame ne de açılmış bir dava dosyası bulunmaktadır.

Ayrıca bu soruşturma, YÖK Disiplin Yönetmeliği’nin 54/5 maddesine (kopya teşebbüsü fiiline ilişkin düzenleme) dayandırılmaktadır. İsnat edilen fiil ile hukuki dayanak arasındaki açık çelişki, sürecin keyfi ve hukuki temelden yoksun yürütüldüğünü göstermektedir.

Savunma için ek süre talep edilmesine rağmen, emniyetin “30 gün içinde tamamlanmalı” yönündeki bildirimi gerekçe gösterilerek bu talep reddedilmiş; böylece savunma hakkı fiilen ortadan kaldırılmıştır.

Bu noktada açıkça vurguluyoruz: Kampüs çıkışlarında öğrencileri takip etmek, fişlemek ve tehdit etmek açık bir taciz ve sindirme yöntemidir. Bu uygulamalar öğrencilerin güvenliğini hedef almakta ve kampüs yaşamını baskı altına almaktadır.

Bu baskı ikliminin sonuçları hepimizin hafızasındadır. İlayda Zorlu, aile–devlet–polis işbirliğiyle yürütülen baskı ve yönlendirme süreçlerinin ardından hayattan koparılmıştır. Bu kayıp, kampüslerde ve dışında yürütülen baskı politikalarının yarattığı ağır sonuçları bir kez daha göstermektedir.

YÖK, polis, medya, bu abluka dağıtılacak!

Bu nedenle açıkça söylüyoruz:
Kampüslerde öğrencileri takip edenler, tehdit edenler bilsin ki bu bir tacizdir. Kabul etmiyoruz.

Yaşasın örgütlü mücadelemiz.

Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında güvence altına alınan toplantı, gösteri ve basın açıklaması yapma hakkı izin şartına bağlanamaz. AİHM ve Danıştay içtihatları da barışçıl eylemlere yönelik ölçüsüz müdahalelerin hukuka aykırı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu süreçler yalnızca bireysel değil; kampüslerde ifade özgürlüğüne, örgütlenme hakkına ve LGBTİ+ varoluşuna yönelik sistematik bir baskıdır.

Aile yılı adı altında LGBTİ+ ları kampüslerden sürmeye çalışan atanmışlar şunu bilsin ki LGBTİ+ lar yıllardır ne sokaktan ne de kampüslerden vazgeçmedi vazgeçmeyecek.

Biz, İstanbul ünivesitesi Cerrahpaşa öğrencileri olarak üniversitelerin bağımsız, demokratik ve bilim üretme alanları olması gerektiğini düşünüyor, inanıyor ve bunun için de üzerimize düşeni yapıyor yapacağız.

Açılan hukuksuz soruşturmalarla, yıldırma politikalarıyla bizi baskı altına almaya çalışanlara burdan sesleniyoruz,

YÖK, kayyım, medya, bu abluka dağıtılacak! Üniversiteler bizimle özgürleşecek!

Hakkında soruşturma açılan tüm arkadaşlarımızı savunuyor mücadelemizden geri adım atmıyoruz.

Editör notu: Güvenlik sebebiyle trans aktivist arkadaşımızın yalnızca seçilmiş ismini kullandık.

Budapeşte Pride: “Kuir karşıtı yasalar iptal edilebilir”

Viktor Orbán’ın muhafazakar yönetiminin sona ermesiyle Macaristan’da yeni bir dönem başlarken seçimlerde çoğunluğu elde eden Péter Magyar ve Tisza Partisi’nin LGBTİ+ hakları konusundaki sessizliği soru işaretleri yarattı. Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik: “En acil talebimiz toplanma ve yürüyüş hakkının iadesi.”

Kaynak: Budapeşte Pride

12 Nisan’da Macaristan’da yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda olan Viktor Orbán’ın aşırı sağcı Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) partisi gücünü kaybetti. Başlangıçta Orbán’a yakın olan ancak daha sonra Fidesz’den ayrılarak merkez sağ bir tutum benimseyen Péter Magyar ve TISZA (Saygı ve Özgürlük Partisi) partisi ise seçimden zaferle çıktı.

Seçim sonuçlarına göre, oyların neredeyse tamamı sayılmışken TISZA, 199 üyeli parlamentoda 138 sandalye kazandı. 133 sandalyenin aşılması, Tisza’nın anayasayı değiştirmek için yeterli çoğunluğa ulaştığını gösteriyor.

Nisan 2026’daki seçim yenilgisine kadar 16 yıl boyunca Macaristan Başbakanı olarak görev yapan Viktor Orbán, LGBTİ+ topluluğunu hedef alan bir dizi yasa ve politikayı hayata geçirmesiyle gündeme gelmişti.

  • Orbán, 2012 yılında anayasanın sadece iki cinsiyeti tanıdığına dair bir değişiklik yapmıştı. 2020’de bu düzenleme, eşcinsel çiftlerin evlat edinmesini fiilen yasaklayacak şekilde sertleştirildi.
  • Haziran 2021’de “çocukları koruma” maskesi altında kabul edilen Çocuk Koruma Yasası (LXXIX sayılı Yasa), LGBTİ+’ları çocuk istismarcılarıyla bir tutmaktadır. Bu mevzuat; eğitim, medya ve reklam alanlarında 18 yaş altındaki küçüklere eşcinselliğin veya cinsiyet değiştirmenin “tasvir edilmesini veya teşvik edilmesini” yasaklamaktadır. Yasa, LGBTQ+ içeriği gösteren televizyon programlarını ve LGBTİ+ temaları içeren kitapları kısıtlamaktadır. Ek olarak, Mart 2025’te Orbán hükümeti, LGBTİ+ Onur yürüyüşlerini fiilen yasaklayan ve katılımcıların tespiti için yüz tanıma teknolojisinin kullanılmasına izin veren bir yasayı kabul etmişti.

Budapeşte Pride: “En acil mesele toplanma hakkının iadesidir”

Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik, Macaristan seçimlerinin ardından Budapeşte Pride’ın taleplerini aktardı. Majercsik, Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının çöküşünü, Macaristan’ın hukuk devletine dönüşü için açılan bir yol olarak tanımladı: “LGBTQ+ hakları da dahil olmak üzere insan hakları olmadan adil ve dürüst bir demokrasi var olamaz.”

Majercsik, üçte iki çoğunlukla Orbán hükümeti tarafından çıkarılan tüm LGBTİ+ karşıtı yasaların yürürlükten kaldırılabileceğini belirtti:

“En acil mesele, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının iadesidir. 27 Haziran’da Budapeşte Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştireceğimiz için bu durum özellikle aciliyet arz ediyor. Ancak bunun da ötesinde, önceki hükümet anayasaya işlenmiş çok sayıda kuir karşıtı yasa çıkardı. Üçte iki çoğunlukla bunlar da iptal edilebilir.”

“Magyar’ın LGBTQ+ hakları konusundaki tutumunu bilmiyoruz”

Majercsik, Péter Magyar’ın seçildiği TISZA Partisi’nin programında LGBTİ+ topluluğundan hiç bahsedilmediğini belirtti:

“Kamuoyuna yaptığı konuşmalarda, 13 Nisan’daki uluslararası basın toplantısında belirttiği gibi, ‘yasaları çiğnemedikleri sürece herkesin istediği kişiyi sevmekte özgür olduğunu’ söylerken oldukça muğlak ifadeler kullanıyor. Maalesef bu ifadelerden, eşcinsel çiftlerin evlenmesine ve evlat edinmesine izin verecek bir yasal düzenleme yapma niyetinde olup olmadığını anlamak imkansız. Ayrıca yasal cinsiyet ve isim değişikliği konusundaki tutumu hakkında da hiçbir şey bilmiyoruz.”

Majercsik, Macaristan’daki LGBTİ+ topluluğunun şu anda korku, rahatlama, güvensizlik ve umudu aynı anda hissettiğini belirtti. Bu karmaşık duyguların nedenlerini ise şöyle sıraladı:

“TISZA Partisi’nin programında LGBTQ+ topluluğundan bahsedilmiyor, Péter Magyar bu konuda muğlak konuşuyor, ayrıca Viktor Orbán geçen yıl Onur yürüyüşlerini yasaklamaya niyetlendiğinde o dönem Magyar sessiz kalmıştı ve LGBTQ+’lar için sesini yükseltmemişti.”

İnsanların artık tahammülü kalmadı

Majercsik, geçen yıl Budapeşte’deki Onur Yürüyüşü’ne 300.000’den fazla kişinin katıldığını, önceki yürüyüşlerdeki 35.000 katılımcı sayısıyla kıyaslandığında bunun tüm zamanların rekoru sayılabileceğini söyledi. Majercsik, geçen seneki katılımcı sayılarının, açıkça insanların haklarının yok sayılmasına tahammülleri kalmadığını gösterdiğini ifade etti:

“2025 yılında halk, iktidardakilere temel haklarının sarsılmasına artık müsamaha göstermeyeceklerine dair net bir mesaj verdi ve toplanma hakkının herkese ait olduğunu ilan etti. Geçen yılki Onur Yürüyüşü, Orbán rejiminin devrilmesinde kritik bir rol oynadı: İnsanların artık yettiğini ve değişim istediklerini ifade etmek için devasa sayılarda bir araya geldiği kilit etkinliklerden biriydi.”

Trans Görünürlük Günü: Trans mahpuslar ne kadar görünüyor?

31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.

31 Mart Trans Görünürlük Günü, transların yaşam koşullarını ve maruz kaldıkları ayrımcılığı ve nefret suçlarını görünür kılmayı amaçlıyor. Ancak Türkiye’deki infaz kurumlarında tutulan trans mahpuslar, bu görünürlüğün belki de en dışında kalan gruplardan biri.

Bilindiği üzere cinsiyet uyum sürecini gerçekleştirmemiş -gerçekleştirse bile fiilen ceza infaz kurumu değişikliği talebine yanıt verilmeyen- trans kadınlar erkek hapishanesinde kalmakta, trans erkekler ise kadın hapishanesinde kalmakta.

31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.

31 Mart Trans Görünürlük Günü kapsamında infaz kurumlarında tutsak edilen ve tecrite tabi tutulan trans mahpusların yaşadığı hak ihlallerini Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Niha+’la paylaştığı bilgilere göre, mevcut infaz sistemi trans mahpusları korumaktan çok, izole eden bir yapıya sahip.

Trans mahpuslara tecrit ve izolasyon

CİSST’e ulaşan trans mahpuslar, tecrit uygulanmasını gerektiren bir durum bulunmamasına rağmen tek başına tutulduklarını aktarıyorlar. Bu bilgilere göre, trans mahpuslara her infaz kurumunda ayrı bir koğuş açılmıyor ve mahpuslar çoğu zaman ya toplu olarak küçük odalarda ya da infaz rejimince bir sebep olmamasına rağmen tekli hücrelerde tutuluyor.

CİSST’in 2026’da açıkladığı verilere göre Türkiye’de toplam 304.956 kapasiteli 403 hapishanede 412.991 mahpus tutuluyor.

CİSST, birçok infaz kurumunda trans mahpuslar için ayrı ve uygun koşullara sahip koğuşlar oluşturulmadığını, bunun yerine küçük odalarda toplu şekilde ya da tek başına tutulduklarını ifade ediyor. Ayrıca, mevzuatta cinsel yönelimi farklı olan mahpusların ayrı yerde tutulacağının düzenlenmiş olmasına rağmen bu düzenlemenin çoğu zaman kendisini tecrit ve izolasyon uygulaması olarak var ettiğini belirtiyor.

Kıyafet ve ifade özgürlüğü engelleniyor

Ayrıca CİSST, detaylı düzenlemeler içeren infaz mevzuatında trans mahpusların ihtiyaçlarına yönelik olarak başka bir düzenleme yer almadığını bildiriyor. Trans mahpuslar; cinsiyet ifadelerine uygun kıyafet temin edebilmeleri, kan yada evlilik bağı olmaksızın ziyaretçi kabul edebilmeleri, uyum süreçlerine ilişkin takiplerin yapılması gibi konular için de CİSST’e başvuruyor.

Mahpuslar, infaz kurumu kantinlerinden bu tür kıyafetleri temin etmekte zorlandıklarını mektuplarında sıklıkla aktarıyor. CİSST’e göre bunun yalnızca bir “kıyafet meselesi” olmadığını, doğrudan cinsiyet kimliği ve ifade özgürlüğüyle ilgili bir hak ihlali olduğunu ifade ediyor. Bu durum, infaz mevzuatının ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilmesinin cinsiyet temelli ayrımcılığa sebep olduğunu doğruluyor.

Hormona erişim aksıyor

Aynı zamanda hormona erişim ve cinsiyet ifadelerine uygun kıyafete erişim konusunda da ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilen infaz mevzuatı nedeniyle hak ihlalleri yaşanıyor.

Trans mahpuslar, sadece kıyafet ve ifade özgürlüğü bakımından değil; aynı zamanda sağlık hakkı bakımından da hak ihlallerine maruz kalıyor.

CİSST Derneği, trans mahpusların hormona erişimi konusunda hak ihlalleri yaşadıklarına ilişkin olarak başvurular aldığını söylüyor.

Trans mahpusların uyum süreçlerini başlattıktan sonra düzenli olarak hormona erişmeleri gerektiğine dikkat çekiliyor. Fakat CİSST’e gelen başvurularda; ilgili branş doktorlarına sevklerin geciktiği, randevu bulunamadığı ve hormonların hapishanelere ulaştırılmasında aksaklıklar yaşandığı sıkça aktarılıyor.

Mevzuat transları tanımıyor

Türkiye’de yürürlükte olan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, mahpusların barındırılmasına ilişkin düzenlemeleri ikili cinsiyet sistemi üzerinden tanımlıyor. Bu durum, trans mahpusların ihtiyaçlarının sistematik biçimde görmezden gelinmesine, hak ihlali yaşamasına ve ihtiyaçlarını karşılayacak herhangi bir düzenlemenin bulunmamasına yol açıyor.

CİSST’e göre, bunların yaşanmaması için infaz mevzuatının transları da kapsayacak şekilde şekillendirilmesi gerekiyor. CİSST, cinsiyet kapsayıcı bir mevzuatın var olmasının, cinsiyet temelli ayrımcılığın önlenmesi için büyük önem arz ettiğini ifade ediyor. Ayrıca infaz koruma memurları ve ilgili personellere cinsiyet temelli ayrımcılık konusunda insan hakları eğitimlerinin verilmesinin de yaşanan ihlalleri azaltabileceği belirtiliyor.

Resmi verilerin ikili cinsiyet sistemine göre tutulduğunu hatırlatan CİSST, Türkiye’de kaç trans mahpus bulunduğuna dair bir veri olmadığını da ekledi.

Bu durum, trans mahpusların istatistiki anlamda da görünmez bırakıldığını ortaya koyuyor. Trans mahpusların maruz bırakıldığı ağır koşulların, onların fiziksel ve psikolojik sağlıklarını nasıl etkilediğini ise Evin Hapishanesi’nden kurtulan Helma’dan Sincan Hapishanesi’nde şüpheli bir şekilde ölü bulunan Poyraz’a uzanan örnekler açıkça gösteriyor.

Trans öğrenci yurttan çıkarılma tehdidi altında

Kocaeli Üniversitesi öğrencisi K. A. Ö., kaldığı yurt müdürlüğü tarafından trans kimliği nedeniyle yurttan atılmakla tehdit edildiğini söyledi. Niha+ iddiaları yurt yönetimine sordu, yurt müdürü konunun genel müdürlük tarafından incelendiğini belirterek cevap veremeyeceğini söyledi. Avukat Akpınar ise yapılanların açıkça insan hakkı ihlali olduğunu vurguladı. İHD LGBTİ+’dan Yılmaz ise kimsenin varoluşsal bir özelliği sebebiyle yurttan atılamayacağını belirtti.

Kocaeli Üniversitesi öğrencisi K. A. Ö., kaldığı Gazi Süleyman Paşa KYK Erkek Öğrenci Yurdu yönetimi tarafından trans kimliği nedeniyle hedef alındığını ifade etti.

K. A. Ö., yurt yönetiminin bu durum yüzünden kendisini defalarca görüşmeye çağırdığını, uyarılara uymaması halinde yurttan çıkarılmakla tehdit edildiğini belirtti. Ailesinin ise yurt yönetimi tarafından aranarak ikaz edildiğini ve bu nedenle üzerinde daha fazla baskı kurulduğunu anlattı.

Niha+ yurt yönetimini arayarak öğrencinin iddialarını sordu. Yurt müdürü ise konunun genel müdürlük tarafından incelendiğini ve bu nedenle cevap veremeyeceklerini belirtti.

Niha+’ya konuşan öğrenci şunları söyledi:

“14 Eylül 2025 tarihinden beri Gazi Süleyman Paşa Erkek Öğrenci Yurdunda barınıyorum. Cinsiyet kimliğimi ifade ediş şeklim, bir süredir idarenin gerçek sorunlarla uğraşmamak için kullandığı bir bahane hâline geldi. İlk defa bu konu ile ilgili 29 Ocak 2026 tarihinde uyarıldım. ‘Kadın gibi giyinmemin’ yurdun kurallarına aykırı olduğunu müdür bizzat kendisi bana söyledi. Eğer bu şekilde davranmak istiyorsam yurtta barınamayacağım, kendime ayrı bir ev tutmam gerektiği söylendi. İdareye hastanede cinsiyet uyum sürecinde olduğumu, itirazları varsa bu konu ile ilgili psikiyatristlerim ile görüşmeleri gerektiğini söyledim.”

“Hangi kuralı ihlal ettiğim açıklanmadı”

Yurt yönetimiyle yaptığı görüşmelere ilişkin konuşan K. A. Ö., KYK mevzuatını inceleyerek yetkililere sunduğunu aktardı. Disiplin maddelerini müdür yardımcılarına tek tek okuduğunu söyleyen K. A. Ö., hangi kuralı ihlal ettiğinin kendisine açıklanmadığını vurguladı:

“Hangi kuralları ihlal ettiğimi sormak için yönetmeliği önlerine sundum. Madde 22 (Uyarma cezası), Madde 23 (Kınama cezası) ve Madde 24 (Yurttan çıkarma cezası) uyarınca disiplin işlemi gerektiren fiilleri içeren maddeleri yüksek sesle karşılarında okudum. Bana cinsiyet normlarını anlatmaya ve bir erkeğin nasıl ‘kabul edilebilir’ şekilde makyaj yapabileceğini anlatmaya çalıştılar. Tarafıma yazılı bir tebligat geçilmedi.”

“Rızam dışında aileme bilgi verildi”

K. A. Ö., yaşadığı bir kazadan sonra oluşan sağlık sorununun ardından yurt yönetiminin ailesiyle iletişime geçtiğini, ancak ailesine tam olarak ne söylendiğini bilmediğini kaydererek ve özel hayatına dair bilgilerin de rızası dışında paylaşıldığını ifade etti:

“Gazi Süleyman Paşa Erkek Öğrenci Yurdu idaresi, reşit bir birey olmama rağmen özel hayatımı ve tıbbi sürecimi rızam dışında babama ifşa etmiştir. Hükümetin ‘aile yapısının korunması’ üzerine bu kadar yoğun vurgu yaptığı bir dönemde; idarenin bu hukuksuz hamlesi, babamla olan iyi ilişkilerimi bir anda mahvetmiş ve beni ailemle karşı karşıya getirmiştir. Bu durum, söz konusu ‘aile’ söyleminin gerçek bir koruma değil, yalnızca ideolojik bir propaganda aracı olduğunun ve aykırı görülen her bireyin aile baskısıyla ‘terbiye edilmesi’ için kurgulandığının en somut kanıtıdır.”

K. A. Ö., tıbbi müdahalelerin ve özel hayatının paylaşılmasının hem imzaladığı taahhütnameye hem de kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasalara aykırı olduğunu vurguladı.

Avukat Akpınar: “Yapılanlar hak ihlali”

K.A.Ö’nün avukatı Ekin Su Akpınar ise yaşananların birçok açıdan hak ihlali içerdiğini ve hukuka aykırı olduğunu belirtti.

Anayasa’nın 10. maddesi uyarınca herkesin dil, ırk, cinsiyet ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hatırlatan Akpınar, Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında bireyin kişiliğine yönelik baskı, tehdit veya zorlayıcı uygulamaların hukuka aykırı olduğunu da söyledi:

“Öğrencinin giyim kuşamına müdahale edilmesi ve bu gerekçeyle barınma hakkının tehdit edilmesi, ölçülülük ve hukuka uygunluk açısından ciddi sorunlar ve hak ihlalleri doğurur.”

Akpınar, rızası olmaksızın ailesinin aranması ve kişisel yaşamına dair bilgiler paylaşılmasının, Anayasa’nın 20. Maddesine göre özel hayatın gizliliği hakkı bakımından da ihlal olarak değerlendirildiğini belirtti:

“Yönetmeliğin disiplin cezaları ve disiplin işlemleri uyarınca; öğrenciler hakkında disiplin işlemi tesis edilebilmesi için öncelikle isnat edilen fiilin açıkça belirlenmesi, ardından öğrenciye savunma hakkı tanınması zorunludur. Bu süreç doğrudan öğrenci ile yürütülür ve idarenin muhatabı öğrencinin kendisidir. Yükseköğrenimine devam eden kişiler ‘öğrenci’ olması nedeni ile velilerine ulaşıldığı konusunda bir iddia varsa bile, bu öğrencilerin reşit yurttaşlar olduğu unutulmamalıdır.”

“Keyfi müdahale söz konusu“

Giyim tarzı veya cinsiyet kimliği temelli bir yaptırımın ilgili disiplin yönetmeliklerinde yer almasının Anayasa ve uluslararası sözleşmeler bakımından mümkün olmadığını söyleyen Akpınar, bu müdahalelerin keyfi işlem niteliği taşıdığını vurguladı.

Yönetmeliğin Kararların Tebliği bölümü uyarınca disiplin kurulu kararlarının öğrenciye yazılı olarak bildirilmesi gerektiğini ifade eden avukat Akpınar, yönetmeliğin esasen öğrencinin barınma hakkını koruması gerektiğini söyledi.

“Öğrencilerin yaşam tarzı, kimliği, giyim kuşamı gibi konular yurt yönetiminin müdahale edebileceği konular olmamakla birlikte ailesi ile iletişime geçilerek yetki sınırlarının aşılması tamamen keyfi işlemler olup hak ihlalleri taşımaktadır.”

“Trans öğrenciler ilk gözden çıkarılanlar oluyor”


Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan İHD LGBTİ+ Komisyonu üyesi Cüneyt Yılmaz, trans öğrencinin yurttan atılmakla tehdit edilmesinin yalnızca bireysel bir olay değil, yapısal bir sorunun sonucu olduğunu vurguladı. Herkesin barınma ve öğrenme hakkı olduğunu belirten Yılmaz, ilk gözden çıkarılan ve istenmeyenin trans öğrenciler olduğunu söyledi.

“Trans öğrenciler, uyum sürecinde olsun veya olmasın her yerde sorun yaşamakta ve tüm bulundukları alanlarda bu gibi benzeri ayrımcılık tutumlarına maruz kalmaktalar. Bu kesinlikle bir hak ihlalidir. Yurt yönetimlerinin bu cesareti nereden aldıkları malum. Meclis görüşmelerinde bile iktidar vekilleri yine LGBTİ+’lara karşı ayrımcı ve nefret söylemi içeren ifadeler kullandı.”

Yılmaz, bu atmosferin yalnızca tekil kurumlarla sınırlı olmadığı belirtilerek, “İktidar, Diyanet, RTÜK gibi kurumların söylemleri bu ayrımcılığı besliyor. Ancak burada sorumluluk yalnızca iktidarla sınırlı değil; başta CHP olmak üzere muhalefet partileri de bu konuda yeterli tutumu almıyor” dedi.

“Ayrımcılık suçtur”

Yılmaz, her alanda olduğu gibi yurtların da cinsiyet ve yönelim gözetmeksizin hizmet vermesi gerektiğinin altını çizdi.

“Nasıl ki bir öğrenciyi Kürt diye dışlayamazsanız, Alevi diye yurttan atamazsanız, trans olduğu için de bunu yapamazsınız. Bu apaçık hak ihlali ve suç teşkil etmektedir. Varoluşsal bir özelliğiniz sebebiyle ayrımcılık görmeniz insanlık dışı bir muameledir. Ayrımcılık suçtur. Özel gereksinimli öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamakla nasıl yükümlülerse uyum sürecindeki transların da süreçlerinde sorun çıkarmamak ve kendi dileği alanda kalmasını sağlamak zorundalar.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.