Rojava’nın Kobanê kentinde, Hesekê yakınlarında 26 yaşındaki Sîpan Hiznî’nin öldürülmesinin ardından kentte çıkan protestolarda tutuklanan kişilerin tutulduğu cezaevinde yangın çıktı. Çıkan yangında dokuz kişinin yaşamını yitirmesinin ardından kentte yas ilan edildi. KCK ise yaptığı açıklamada halkın protesto hakkına dikkat çekti, başsağlığı diledi.
Kuzey ve Doğu Suriye / Rojava’nın Kobanê kentinde, Hesekê yakınlarında Hesekê Tugayı’na bağlı 26 yaşındaki asker Sîpan Hiznî’yi (Seban/Sami Şeyhmus Hasu), bir grup silahlı kişinin kaçırıp Serekaniye’nin Edlan köyünde öldürdüğü öğrenildi.
Bunun ardından Qamişlo, Hesekê ve Amûdê gibi Rojava kentlerinde protestolar düzenlendi. Eylemlerin ardından geçici Suriye hükümetine bağlı silahlı güçler protestolara müdahale etti, sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Gözaltına alınan protestocuların tutulduğu Kobani’de bulunan bir cezaevinde çıkan yangının ardından dokuz kişi yaşamını yitirdi, 17 kişi ise yaralandı.
Cezaevi yangınında hayatını kaybeden dokuz kişi için iki günlük yas ilan edildi. Yas kararını Kobani Şehit Aileleri Kurumu duyurdu.
13 Eylül sabahından itibaren şehir merkezindeki çarşı, toptancı hali ve diğer bölgelerde esnaf kepenk kapattı. Sokakların büyük ölçüde boş kaldığı kentte, güvenlik güçleri devriye faaliyetlerini sürdürdü. Pazar günü yapılması planlanan cenaze töreni ertelenerek 14 Eylül Pazartesi günü saat 17.00’ye alındı.
Yangında yaralananlardan 12’sinin hastanelerdeki tedavisinin sürdüğü, bazılarının durumunun ağır olduğu bildirildi. Hafif derecede yaralanan veya dumandan etkilenen bazı tutuklular ise tedavilerinin ardından taburcu edildi.
Yangını soruşturma talebi
Kobani Şehit Aileleri Kurumu ile kent sakinleri, yangının bütün yönleriyle araştırılması, ihmali veya sorumluluğu bulunanların yargılanması için bağımsız ve şeffaf soruşturma istedi. Kurum, yas ilanının yanı sıra benzer olayların tekrarlanmaması için cezaevindeki yönetim ve müdahale zincirinin açıklanmasını talep etti. ANHA’nın aktardığına göre kentteki başlıca talep, yangının koşullarının bağımsız biçimde ortaya çıkarılması oldu.
Halep İç Güvenlik Komutanlığı da yangının çıkış nedenini, sorumluları ve cezaevi yönetiminin uygulamalarını araştırmak üzere soruşturma başlatıldığını; sonuçların kamuoyuyla paylaşılacağını açıkladı.
Suriye Cumhurbaşkanlığı danışmanı Mazlum Abdi, Kobani’ye giderek yangında yaralananları hastanede ziyaret etti ve yaşamını yitirenlerin aileleriyle görüştü. Abdi ayrıca Suriye ordusunun 60. Tümen Komutan Yardımcısı Çiya Kobani ile bir araya gelerek gerginliğin düşürülmesini görüştü. Görüşmelerin ardından Halep’ten gönderilen güvenlik güçlerinin kentten çekildiği bildirildi.
KCK’den açıklama
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı ise yaşananların ardından yaptığı açıklamada Sipan Hiznî ve Kobani’de yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı diledi.
KCK, Suriye geçici hükümeti ve Rojava yönetimi arasında yürütülen entegrasyon sürecine atıf yaparak “Bir entegrasyon demokratikleşme temelinde olacaktır. Entegrasyonun demokratik yanı farklı tüm kimliklerin eşit ve özgür olarak görülmesiyle sağlanır.” dedi.
Geçici Şam hükümetinin, kendilerine de zarar verecek yaklaşım, tutum ve müdahalelerden uzak durması gerektiğinin ifade edildiği açıklamada, Şam hükümetinin Kürtçe eğitime yönelik sınırlandırıcı yaklaşımı da eleştirilerek “14 yıldır yapılan eğitime yönelik bu saldırı; geçici Şam hükümetinin Kürt varlığını gerçek anlamda tanımak istemediğini göstermektedir. Böylece BAAS milliyetçiliğinin dinci versiyonu dayatılmaktadır.” denildi.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı imzasıyla yayımlanan açıklamada şunlara da dikkat çekildi:
“Özerk Yönetim aylardır demokratik entegrasyon için hem Şam hükümetiyle görüşmeler yapmakta hem de bu konuda toplumsal bir mücadele yürütmektedir. Ancak son zamanlarda demokratik entegrasyon konusunda sorunlar yaşandığı görülmektedir. Bir halkın anadilde eğitiminin tartışma dışı olması gerekirken Rojava ve Kürtlerin bulunduğu alanlarda 14 yıldır yapılan anadilde eğitim engellenmek istenmektedir. Kürtçe eğitim ciddi biçimde sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. 14 yıldır yapılan eğitime yönelik bu saldırı; geçici Şam hükümetinin Kürt varlığını gerçek anlamda tanımak istemediğini göstermektedir. Böylece BAAS milliyetçiliğinin dinci versiyonu dayatılmaktadır.
Halkımız ve gençler buna karşı günlerdir ayaktadırlar. Anadilde eğitimlerine sahip çıkacaklarını göstermişlerdir. Kürt halkının bu örgütlü gücü anadilde eğitimin sürdürülmesini sağlayacaktır. Halk ve öğrenciler, anadilde eğitimimiz kırmızı çizgimizdir, demektedirler. BAAS döneminde hiç öğretilmiyordu, demek bir demagojiden ibarettir. BAAS rejimiyle kıyaslamak daha baştan Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamını sınırlamanın zeminini yaratmaktır. Halkımız bu tür oyunları da kabul etmeyeceğini göstermiştir.
Demokratik entegrasyon her şeyden önce yerel demokrasiyi, yerelin iradesini kabul etmekle olur. Kobanê’deki son yaşananlar göstermiştir ki, geçici Şam hükümeti yerel iradeyi reddetmektedir. Yerelde çözülecek sorunları Şam’dan ve Halep’ten güç göndererek çözme yaklaşımı aslında BAAS iktidarının yönetim kültürünü sürdürmek anlamına gelmektedir.
Geçici Şam hükümetinin bu yaklaşımı sadece Rojava ve Suriye’deki Kürt halkı tarafından değil, Kürdistan’ın dört parçası ve dünyadaki tüm Kürtler tarafından tepkiyle karşılanmıştır. DEM Parti, Kobanê’deki müdahaleyi demokratik entegrasyon sürecine yönelik bir provokasyon olarak değerlendirmiştir. Rojava ve Suriye’deki Kürt nüfusunun Kürdistan’ın diğer parçalarından az olması sahipsiz oldukları ve bu saldırıyı kabul edecekleri anlamına gelmemektedir.
Rojava ve Suriye’deki Kürtler demokratik devrimini yapmış Kürtlerdir. Bu devrim onlara bir bilinç, irade ve örgütlülük kazandırmıştır. Halkımız bu gücünü demokratik eylemliliklerle ortaya koyarak her türlü saldırıyı püskürtebilir. Demokratikleşme ve temel demokratik haklar beklenerek ne korunur ne de kazanılır! Bu açıdan halkımız demokratik haklarını meşruiyet içinde kullanabilir. Anadilde eğitim için halkın ve öğrencilerin tutumları demokratik haklarını kullanmalarına önemli bir örnektir. Demokratik mücadeleyi güçlü tutmak ve süreklileştirmek için demokratik toplum örgütlenmesinin yaygın ve derinliğine gerçekleştirmek çok önemlidir.
Geçici Şam hükümeti, kendilerine de zarar verecek yaklaşım, tutum ve müdahalelerden uzak durmalıdır. Kürdün gücünü demokratikleşme ve Suriye’nin istikrarı için değerlendirmelidir. Suriye devleti tüm kimliklerin ve inançların özgür ve demokratik yaşamını tanıdıkça istikrara kavuşur ve güçlenir.”
DEM Parti: Açık bir provokasyon
DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu ise yaptığı açıklamada yaşananları provokasyon olarak değerlendirdi.
12 Eylül’de yapılan açıklamada şunlar kaydedildi:
“Haseke Tugayı bünyesinde görev yapan Sîpan Hiznî’nin kaçırılarak katledilmesini ve Kobanî Cezaevinde tutukluların yaşamını yitirmesine neden olan müdahaleyi kınıyoruz. Bu acı kayıplar nedeniyle derin bir üzüntü içindeyiz. Hayatını kaybedenlerin ailelerine ve Rojava halkına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz.
Sîpan Hiznî’nin Suriye’deki entegrasyon sürecinin hassas bir aşamasında katledilmiş olması dikkat çekicidir. Bu cinayet ve cezaevine yönelik müdahale biçimi açık bir provokasyondur.
Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve Kobanî Cezaevinde yaşananlar titizlikle soruşturulmalıdır. Ölümlerin nedeni derhal açığa çıkarılmalı, sorumlular hiçbir makam ya da rütbe ayrımı gözetilmeksizin tespit edilmelidir.
Halep’ten Kobanî’ye sevk edilen güvenlik güçlerinin bölgeden geri çekilmesinin yaşanan gerginliğin büyümesini önleyecek en doğru adım olacağı kanaatindeyiz. Şam rejimi olayları tırmandıracak müdahalelerden kaçınmalıdır. Rojava halkının demokratik tepkisi müdahaleyle karşılanmamalı; toplumsal gerginliği artıracak değil azaltacak bir yaklaşım esas alınmalıdır.
Sürecin bu denli kırılgan bir eşiğinde yaşanan her olay bir provokasyon zeminine dönüşmeye açıktır. Bu zeminin oluşmasına izin vermemek, sorumluluk taşıyan herkesin ortak görevidir.”
Suriye’de onlarca yıl boyunca eğitimden, yayıncılıktan, yer adlarından ve kamusal hayattan dışlanan Kürtçe, modern ülke tarihinde ilk kez devletin resmi eğitim sistemine giriyor. Geçici Şam yönetiminin 28 Ağustos’ta duyurduğu düzenlemeyle Kürtçeye, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda haftada üç ders saati; sosyal ve kültürel faaliyetlere ise bir saat ayrılacak. Karar, 1960’lardan itibaren vatandaşlıktan çıkarma, Araplaştırma ve yasak politikalarıyla birlikte yürütülen dil baskısında yeni bir döneme işaret ediyor.
Rojava’da Kürtçe bir okul, Foto: ANHA
28 Ağustos 2026 tarihinde geçici Şam yönetimi Eğitim Bakanı Muhammed Abdurrahman tarafından yayınlanan bir kararla Kürtçe, Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devlet ve özel okulların müfredatına ulusal dil olarak dahil edildi.
Karar kapsamında, Kürtçe derslerine haftada ortalama üç ders saati ayrılacak. Ayrıca Kürtçe sosyal ve kültürel faaliyetler için haftada bir ders saati tahsis edilecek.
Kürtçe dersinin öğrencilerin genel başarı ortalamasına dahil edileceği belirtilen kararda, dersin temel derslerden biri olarak kabul edileceği ifade edildi.
Suriye Eğitim Bakanlığı, Kürtçe derslerini verecek öğretmenlerde aranacak şartları da belirledi.
Buna göre öğretmenlerin üniversite veya öğretmen yetiştirme enstitüsü mezunu olması ve Kürtçe alanında uzmanlaşması gerekiyor.
İhtiyaç halinde Kürtçeye hakim lise mezunlarının da ders vermesine izin verilecek.
Öğretmen adaylarının ise Kürtçe dil seviyelerini belgelemek amacıyla yazılı ve sözlü sınavdan geçirilmesi öngörülüyor.
Modern Suriye tarihinde ilk kez eğitim sistemine dahil olan Kürtçe, daha önce çeşitli kanun ve kararlarla yasaklı durumdaydı. Fransız Mandası dönemindeki kısmi ‘rahatlama’ sayılmazsa, günümüze kadar bu yasak devam etti.
Ancak Suriye’de Kürtçeye yönelik politikalar, yalnızca bir dilin eğitimden veya kamusal alandan dışlanmasıyla sınırlı kalmadı. Dil politikası, vatandaşlık, yer adları, kişi adları, kültürel faaliyetler, yayıncılık, eğitim ve nüfus mühendisliği uygulamalarıyla birlikte yürütüldü. Bu nedenle Suriye’de Kürtçenin baskılanması, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü azaltmayı ve ülkeyi tek bir Arap ulusal kimliği etrafında tanımlamayı amaçlayan daha geniş bir devlet politikasının parçası olarak değerlendirilebilir.
Kerim Yıldız’ın 2005 tarihli The Kurds in Syria: The Forgotten People adlı çalışması, Suriye’de Kürtlerin nüfusunun uzun süre yaklaşık 1,5–2 milyon arasında tahmin edildiğini ve Kürtlerin özellikle Haseke, Afrin, Kobani ve Şam çevresinde yaşadığını belirtiyor. Kitaba göre devlet, Kürtleri Suriye’nin yerli bir etnik veya ulusal topluluğu olarak tanımak yerine, çoğu zaman Türkiye’den gelen göçmenler veya güvenlik tehdidi olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, Kürtçenin kamusal ve eğitimsel kullanımının engellenmesini meşrulaştıran temel ideolojik çerçeveyi oluşturdu.
1920–1946: Fransız mandası dönemi
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Suriye, Fransız mandası altına girdi. Fransız yönetimi, Arap milliyetçiliğini sınırlamak amacıyla çeşitli topluluklara yerel düzeyde özerklik ve örgütlenme alanları açan bir “böl ve yönet” siyaseti izledi.
Bu dönemde Kürtler, diğer bazı topluluklarla birlikte görece daha geniş bir kültürel faaliyet alanına sahip oldu. Kürt aydınları ve siyasi çevreler örgütler kurabildi. Kürtçe yayıncılık ve kültürel faaliyetler daha görünür hâle geldi. Celadet Åli Bedirxan’ın 1932–1943 arasında yayımladığı Hawar dergisi, Kurmancî Kürtçesinin Latin alfabesine dayalı yazı sisteminin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Dergi, Suriye’deki Kürt kültürel hayatının en önemli ürünlerinden biri olarak kabul edilir.
Bununla birlikte Fransa, 1946’da Suriye’den çekilirken Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarını güvence altına alacak kalıcı anayasal veya hukuki düzenlemeler bırakmadı. Böylece manda dönemindeki görece serbestlik, bağımsızlık sonrasında sürdürülebilir bir hak rejimine dönüşmedi.
1946–1958: Arap milliyetçiliğinin güçlenmesi
Suriye’nin 1946’da bağımsızlığını kazanmasının ardından siyasal sistem giderek Arap milliyetçiliği ekseninde şekillendi. Devletin resmi kimliği “Arap Suriye” anlayışı üzerinden tanımlanırken, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler ve diğer toplulukların farklı etnik ve dilsel kimlikleri kamusal alanda ikincil konuma itildi.
Bu dönemde Kürtçe henüz her alanda aynı yoğunlukta yasaklanmış değildi. Ancak eğitim, devlet kurumları ve resmi iletişim Arapça üzerinden yürütülüyordu. Kürtçenin okullarda öğretilmesine yönelik bir kamu politikası bulunmadığı gibi, Kürtçe yayıncılık da giderek daha fazla denetim altına alındı.
1958’de Suriye ile Mısır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni oluşturması, merkeziyetçi ve Arap milliyetçisi politikaları güçlendirdi. Kerim Yıldız’ın aktardığına göre Cemal Abdülnasır döneminde Kürtler “hainlik” ve “ayrılıkçılık” suçlamalarıyla ilişkilendirildi, Kürtçe yasaklandı, Kürtçe yayınlar toplatıldı ve Kürt müziği üzerindeki baskı artırıldı.
Suriye’de Kürtçe yayınların yasaklanmasının 1958’den itibaren belirgin biçimde kurumsallaştığına dair insan hakları raporları da bulunmaktadır. Bu raporlara göre Kürtçe materyallerin dağıtımı ve yayımlanması yasaklandı, Kürtçenin okullarda ve üniversitelerde eğitim dili olarak kullanılması engellendi.
1962: Vatandaşlıktan çıkarma
Suriye’de Kürt meselesi açısından en önemli dönüm noktalarından biri, Haseke vilayetinde gerçekleştirilen 1962 özel nüfus sayımıydı.
23 Ağustos 1962 tarihli 93 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Haseke’de özel bir nüfus sayımı yapılması kararlaştırıldı. Sayım, 5 Ekim 1962’de yalnızca bir gün içinde gerçekleştirildi. Hükümet, uygulamanın amacını “yabancı sızmacıları” tespit etmek ve nüfus kayıtlarını düzenlemek olarak açıkladı. Ancak İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre uygulama büyük ölçüde keyfi yürütüldü. Aynı aile içindeki kişiler farklı statülere ayrıldı ve Suriye’de doğmuş çok sayıda Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı.
Kürtler, Suriye vatandaşlığını koruyanlar, “yabancı” anlamındaki ajanib statüsüne alınanlar ve hiçbir resmi kayda geçirilmeyen “mektum”, yani “kayıtsızlar”.
Human Rights Watch, 1962 sayımı sonucunda yaklaşık 120 bin Kürdün vatandaşlıktan çıkarıldığını bildirirken, daha sonraki bazı raporlar bu sayının on binlerce kişi daha fazla olduğunu ileri sürdü. 1996 tarihli Human Rights Watch raporu, hükümetin 142 bin 465 kişiyi vatandaşlıktan çıkarıldığı veya yabancı statüsünde kabul ettiğini, Kürt kaynaklarının ise daha yüksek rakamlar verdiğini belirtiyor.
Vatandaşlıktan çıkarma doğrudan bir dil yasağı değildi. Fakat Kürtçenin ve Kürt kimliğinin toplumsal koşullarını ağır biçimde etkiledi. Vatandaşlık statüsünden mahrum bırakılan kişiler, eğitim ve kamu hizmetlerine erişimde zorluk yaşadı, kamu kurumlarında çalışma ve devlet görevlerine girme imkânlarını kaybetti, seyahat belgesi veya pasaport alamadı, mülk edinme, evlilik ve doğum kaydı gibi haklarda sorunlarla karşılaştı, çocuklarının statüsünü güvence altına alamadı.
Bu nedenle vatandaşlıktan çıkarma politikası, Kürtçenin kuşaktan kuşağa aktarımını da dolaylı olarak zayıflattı. Eğitim, resmi kayıt ve devlet kurumlarıyla ilişki kurma imkânları kısıtlanan topluluklar, kendi dillerini kamusal ve kurumsal düzeyde kullanamaz hâle geldi.
1963–1970: Baas rejimi
Baas Partisi’nin 1963’te iktidara gelmesiyle Arap milliyetçisi devlet anlayışı daha sistematik hâle geldi. Suriye’nin siyasi, eğitimsel ve idari kurumları Arap ulusal kimliği etrafında yeniden düzenlendi.
1963’te Haseke’de iç güvenlik sorumlusu olarak görev yapan Muhammed Talab Hilal’in hazırladığı rapor, devletin Kürt nüfusa bakışını ortaya koyan en önemli belgelerden biri olarak değerlendirilir. Raporda Kürtlerin bölgeden uzaklaştırılması, Kürtlere eğitim verilmemesi, istihdam olanaklarının sınırlandırılması, Arap yerleşimcilerin bölgeye taşınması ve Arapça bilmeyen kişilerin oy kullanma veya kamu görevlerinde bulunma hakkının engellenmesi gibi öneriler yer aldı.
Bu öneriler, Kürtçeye yönelik politikaların yalnızca kültürel bir mesele olarak görülmediğini gösterir. Dil, devlet açısından Kürt kimliğinin taşıyıcısı ve dolayısıyla siyasi bir tehdit olarak ele alındı. Kürtçe konuşmak veya Kürtçe kültürel faaliyet yürütmek, çoğu zaman “ayrılıkçılık” ya da “ulusal birliğe zarar verme” iddialarıyla ilişkilendirildi.
1967’de okul coğrafyası kitaplarındaki Kürtlerle ilgili atıfların çıkarıldığına dair raporlar yayımlandı. Böylece Kürtlerin Suriye’nin tarihindeki ve coğrafyasındaki varlığı eğitim müfredatından görünmezleştirildi.
1970–1976: Arap Kuşağı Projesi
Hafız Esad’ın 1970’te iktidara gelmesinin ardından Kürt bölgelerine yönelik demografik ve idari politikalar devam etti.
1973’ten itibaren Haseke vilayetinde Türkiye ve Irak sınırı boyunca “Arap Kuşağı” veya “Arap Kemeri” olarak bilinen proje uygulandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, projenin yaklaşık 10–15 kilometre genişliğinde ve 375 kilometre uzunluğunda bir hat boyunca yürütüldüğünü aktardı. Kürtlerin yaşadığı topraklara Arap aileler yerleştirildi, bazı Kürtlerin arazilerine el konuldu ve yeni yerleşim merkezleri oluşturuldu.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları mekanizmalarına sunulan bir raporda, 1973’te Haseke’de Kürtlerin sahip olduğu tarım arazilerinin kamulaştırıldığı ve Baas Partisi yönetiminin 41 yerleşim merkezi kurduğu belirtilmektedir.
Arap Kuşağı Projesi’nin dil üzerindeki etkisi üç düzeyde ortaya çıktı. Buna göre, Kürtçe yer adları Arapça adlarla değiştirildi, Kürtlerin kendi tarihsel ve coğrafi bağları resmi kayıtlardan silindi., Kürtçe konuşan nüfusun sınır bölgelerindeki yoğunluğu azaltılmaya çalışıldı.
Suriye hükümeti 1976’da projenin durdurulduğunu açıklasa da oluşturulan yerleşim merkezleri dağıtılmadı ve yerlerinden edilen Kürtlerin önemli bir bölümü topraklarına geri dönemedi.
1977: Kürtçe yer adları değiştirildi
1970’li yılların ortasından itibaren Kürtçe köy ve kasaba adlarının Arapçalaştırılması hız kazandı.
Mayıs 1977 tarihli 15801 sayılı talimatla Efrin bölgesindeki çok sayıda Kürtçe yer adının Arapça adlarla değiştirilmesi emredildi. Kobani bu dönemde Ayn el-Arab oldu.
Yer adları yalnızca idari tanımlamalar değildir. Toplumların tarihsel hafızasını, coğrafyayla ilişkisini ve kolektif kimliğini taşır. Bu nedenle yer adlarının değiştirilmesi, Kürtçenin kamusal alandan çıkarılmasının yanı sıra Kürtlerin yaşadığı bölgelerin Kürtlerle olan tarihsel bağının resmi düzeyde silinmesi anlamına geliyordu.
1980’ler: Kamusal kullanımın sınırlandırılması
1980’li yıllarda Kürtçeye yönelik yasaklar daha açık idari kararlarla uygulanmaya başladı.
Birleşmiş Milletler belgelerine sunulan bilgilere göre, Haseke Valiliği 11 Kasım 1986’da 1012/S/25 sayılı kararla işyerlerinde Kürtçe kullanılmasını yasakladı. 13 Mart 1989’da çıkarılan 1865/S/25 sayılı başka bir kararla Kürtçe konuşma yasağı yeniden teyit edildi ve düğünler ile bayramlarda Arapça dışındaki şarkıların söylenmesi de yasaklandı.
Kerim Yıldız’ın aktarımına göre 1986 tarihli karar, Kürtçenin işyerlerinde, sinemalarda ve kafelerde kullanılmasını da engelliyordu. Böylece Kürtçe yalnızca eğitim kurumlarında değil, günlük hayatın farklı kamusal alanlarında da baskı altına alındı.
1982’de yayımlandığı bildirilen gizli bir kararnameyle Kürtçenin okullarda ve üniversitelerde eğitim dili olarak kullanılması, resmi kurumlarda konuşulması ve öğretilmesi yeniden yasaklandı. Bu kararın uygulanması, Kürtçenin kurumsal olarak aktarılmasını neredeyse imkânsız hâle getirdi.
Sonuç olarak Kürt çocukları kendi ana dillerinde eğitim alamadı. Kürtçe okuma ve yazma öğretimi resmi eğitim kurumlarının dışında kaldı, bazı aileler çocuklarına Kürtçe öğretmek için evlerde veya gizli biçimde dersler düzenlemek zorunda kaldı.
1990’lar: İsim, işletme ve yayıncılık yasakları
1990’lı yıllarda Kürtçeye yönelik yasaklar kişi adları, işletme adları ve yayıncılık alanlarına da yayıldı.
1992’den itibaren Haseke’de çocuklara Kürtçe isim verilmesi zorlaştırıldı. Kürt kaynaklarına göre İçişleri Bakanlığı’nın talimatları doğrultusunda, Arapça olmayan isimler için güvenlik makamlarından onay alınması istendi. Bu uygulama özellikle Kürtçe isimleri hedef aldı.
Bir çocuğun ismine müdahale edilmesi, dil politikasının aile ve özel hayat alanına kadar genişlediğini gösteriyordu. Devlet, çocuğun kimliğinin resmi kayıtlarda nasıl ifade edileceğini de kontrol ediyordu.
1994’te Haseke Valisi Subhi Harb, Kürtçe isim taşıyan işletmelerin adlarını bir hafta içinde Arapçaya çevirmelerini istedi. Yerel yönetimlere, Kürtçe isimli dükkan, otel ve restoranlara ruhsat verilmemesi talimatı gönderildi. Mevcut işletmelerin kapatılabileceği veya sahipleri hakkında işlem yapılabileceği bildirildi. Human Rights Watch, 1995’te Suriye’de Arapça, Ermenice ve Rusça tabelalar gördüğünü, ancak Kürtçe tabela görmediğini aktardı.
Kürtçe kitap ve dergilerin basılması, dağıtılması ve ülkeye sokulması büyük ölçüde engellendi. Yayıncılar ve matbaacılar, “milli güvenlik”, “ulusal birlik” veya “kamu düzeni” gibi geniş ve belirsiz gerekçelerle cezalandırılma riski taşıdı.
Kürtçe yayın yapmak isteyenler, eserlerini Lübnan gibi komşu ülkelerde bastırıp Suriye’ye gizlice sokmak zorunda kalabiliyordu. 2002’de Kürtçe kültürel ve eğitim materyali dağıttığı gerekçesiyle İbrahim Nasan’ın tutuklanması, bu politikanın 2000’li yıllarda da sürdüğünü gösteren örneklerden biridir.
2000–2010: Kısıtlamaların devamı
Beşar Esad’ın iktidara gelmesiyle bazı çevrelerde reform beklentisi oluşsa da Kürtçeye ilişkin temel devlet politikası değişmedi.
Kürtçe resmi dil olarak tanınmadı. Kürtlerin özel dil okulları veya Kürtçe eğitim veren kurumlar açmasına izin verilmedi. Ermeni, Süryani ve Çerkes topluluklarının belirli ölçülerde dil ve kültür kurumları oluşturabilmesine karşılık Kürtler için benzer bir alan açılmadı.
Kürtçe konuşan öğretmenlerin okul içinde Kürtçe kullanmaları engellendi. Kürtçe yayınlar üzerindeki baskı sürdü. Kürtçe müzik, kültürel toplantılar ve Newroz kutlamaları güvenlik denetimine tabi tutuldu.
2004’te Qamışlı’da başlayan olaylar, Kürt meselesinin devletin güvenlik yaklaşımıyla ele alındığını yeniden ortaya koydu. Olaylar sonrasında Kürt aktivistler, gazeteciler ve kültürel faaliyet yürüten kişiler gözaltına alındı. Kürtçe yayın, kültürel ifade ve siyasi örgütlenme çoğu zaman birbirinden ayrılmadan “ayrılıkçı faaliyet” şüphesiyle değerlendirildi.
Birleşmiş Milletler’e sunulan raporlarda, Suriye hükümetinin Kürtlerin anadillerini konuşmasını engellemek için soruşturma, gözaltı, hareket kısıtlaması ve cezai suçlamalar kullandığı ifade edildi. Aynı rapor, Kürtçe kullanımının resmi olarak tanınmadığını ve 1986 ile 1989 tarihli idari kararların yürürlükte kaldığını belirtti.
2011 sonrasıdurum
2011’de Suriye’de savaşın başlaması, Kürtçenin statüsünde fiili bir değişiklik yarattı. Suriye hükümetinin kuzey ve kuzeydoğudaki kontrolünün zayıflamasıyla Kürt siyasi ve askeri yapıları bazı bölgelerde yönetimi ele geçirdi.
2012’den itibaren Kuzey ve Doğu Suriye’deki özerk yönetim, Kürtçeyi eğitim ve kamu yaşamında kullanmaya başladı. Kürtçe, Arapça ve Süryanice ile birlikte eğitim sistemine dahil edildi. Bazı bölgelerde çocuklar ilk yıllarda anadillerinde eğitim gördü, ilerleyen sınıflarda diğer diller müfredata eklendi.
Bu gelişme, Suriye’nin merkezi hükümetinin onlarca yıl sürdürdüğü Arapça merkezli eğitim politikasından önemli bir kopuştu. Ancak bu sistemin verdiği diplomalar ve eğitim belgeleri Suriye’nin geri kalanında ve uluslararası alanda tam olarak tanınmadı. Bu durum, Kürtçe eğitim gören öğrencilerin üniversiteye geçişi ve diplomalarının resmî kabulü açısından sorunlar doğurdu.
Öte yandan Efrin’in 2018’de Türkiye destekli güçlerin kontrolüne geçmesinden sonra Kürtçe eğitim ve kamu kullanımına yönelik uygulamalar yeni bir baskı alanıyla karşılaştı. Bölgedeki müfredatın Türkçe ve Arapça ekseninde yeniden düzenlendiğine, Kürtçenin eğitimdeki konumunun zayıflatıldığına dair raporlar yayımlandı. Böylece savaş sonrası dönemde Kürtçenin karşı karşıya kaldığı baskı tek merkezli olmaktan çıktı, farklı bölgelerde farklı aktörlerin politikaları belirleyici hâle geldi.
2026: Kürtçenin ulusal dil olması
2026 yılı, Suriye’de Kürtçenin hukuki statüsü bakımından önemli bir değişime sahne oldu.
SANA’nın 26 Ağustos 2026 tarihli haberine göre geçici Şam yönetimi başkanı Ahmed eş Şara’nın 16 Ocak 2026’da yayımladığı 13 sayılı kararname, Kürtleri Suriye halkının asli ve ayrılmaz bir parçası olarak tanımladı ve Kürtçeyi “ulusal dil” olarak tanıdı. Kararname, Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda Kürtçe öğretilmesine izin verdi.
28 Ağustos tarihli Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararı ile Kürtçe, 2026–2027 eğitim-öğretim yılından itibaren okullarda okutulacak.
Sadece dille ilgili politika değildi
Bu tarihsel çizgi, Suriye’de dil politikasının tek başına ele alınamayacağını gösterir. Kürtçenin yasaklanması veya engellenmesi; vatandaşlıktan çıkarma, yerinden etme, topraklara el koyma, yer adlarını değiştirme, Kürtçe isimleri reddetme ve yayıncılığı denetleme gibi uygulamalarla birlikte yürütüldü.
Başka bir ifadeyle devlet, Kürtçeyi yalnızca “yabancı bir dil” olarak değil, Kürtlerin kolektif kimliğini ve siyasal taleplerini taşıyan bir unsur olarak değerlendirdi. Bu nedenle Kürtçe konuşmak, yazmak, öğretmek veya kamusal alanda görünür kılmak çoğu zaman kültürel bir faaliyet olmaktan çıkarılıp güvenlik meselesine dönüştürüldü.
Uzun bir yasaklama süreci
Suriye’de Kürtçenin tarihi, bir yasaklar ve baskılar tarihi olduğu kadar, dilin aile içinde, gizli derslerde, kültürel toplantılarda ve diasporada korunması tarihidir. Fransız mandası dönemindeki sınırlı kültürel serbestlik, bağımsızlık sonrasında Arap milliyetçisi devlet politikaları tarafından daraltıldı. 1962 nüfus sayımı, Kürtlerin önemli bir bölümünü vatandaşlıktan çıkararak dilin toplumsal ve kurumsal aktarımını zayıflattı. 1970’li yıllardaki Arap Kuşağı Projesi, yer adlarının değiştirilmesi ve demografik müdahalelerle bu politikayı derinleştirdi. 1980’lerden 2000’lere kadar Kürtçenin eğitimde, işyerlerinde, yayıncılıkta, kişi ve işletme adlarında kullanılmasına yönelik kısıtlamalar sürdü.
2011 sonrasında kuzeydoğu Suriye’de Kürtçe eğitim ve idari kullanım bakımından yeni bir dönem başladı. Ancak bu gelişme ülke genelinde ortak bir hukuki sisteme dönüşmedi. 2026’da Kürtçenin ulusal dil olarak tanınması ve okullarda ders hâline getirilmesi, geçmişteki inkâr politikasına karşı önemli bir değişiklik olarak değerlendiriliyor. Bunun kalıcı bir hak rejimine dönüşüp dönüşmeyeceği ise üniversite ve kamu kurumlarında kullanım hakkının güvence altına alınıp alınmayacağına ve vatandaşlıktan çıkarma politikasının mirasının nasıl ele alınacağına bağlı.
Nihaplus araştırma dosyası · Suriye
Yasaktan müfredata: Suriye’de Kürtçenin kamusal hayata dönüşü
Geçici Şam yönetiminin 28 Ağustos 2026 tarihli kararı, Kürtçeyi Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devlet ve özel okulların müfredatına ulusal dil olarak dahil etti. Karar, onlarca yıl eğitimden, yayıncılıktan ve kamusal alandan dışlanan Kürtçe bakımından yeni bir dönemin eşiği olarak görülüyor.
Karar tarihi
28 Ağustos 2026
Uygulama alanı
Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerdeki devlet ve özel okullar
Tarihsel arka plan
1920’lerden günümüze uzanan dil, kimlik ve yurttaşlık politikaları
01 / Kararın merkezinde ne var?
Yeni düzenleme, Kürtçeyi yalnızca seçmeli ve sembolik bir faaliyet alanına yerleştirmiyor; ders notunu öğrencinin genel başarı ortalamasına dahil ediyor ve dili temel derslerden biri olarak tanımlıyor. Öğretmenlerin seçimi için de Kürtçe uzmanlığı ve yazılı-sözlü yeterlilik sınavı şartı getiriliyor.
28 Ağustos 2026 · Eğitim Bakanlığı Kararı
Kürtçe, modern Suriye tarihinde ilk kez resmi eğitim sisteminin parçası oluyor.
Fransız Mandası dönemindeki sınırlı kültürel serbestlik dışında, Kürtçe bağımsızlık sonrası devlet politikalarıyla eğitimden ve kamusal alandan büyük ölçüde dışlanmıştı.
3 saatHaftalık Kürtçe dersiKürtçe dersleri için haftada ortalama üç ders saati ayrılacak.
1 saatKültürel faaliyetKürtçe sosyal ve kültürel etkinlikler için ayrıca haftada bir ders saati tahsis edilecek.
NotluBaşarı ortalamasına dahilKürtçe dersinin notu öğrencilerin genel başarı ortalamasına eklenecek.
SınavlıÖğretmen yeterliliğiÖğretmen adayları, Kürtçe seviyelerini belgelemek için yazılı ve sözlü sınava girecek.
Öğretmenlik şartı / Uzmanlık
Kürtçe dersi verecek öğretmenlerin üniversite veya öğretmen yetiştirme enstitüsü mezunu olması ve Kürtçe alanında uzmanlaşması gerekiyor.
İhtiyaç halinde / Geçici çözüm
Öğretmen ihtiyacının karşılanamadığı durumlarda, Kürtçeye hakim lise mezunlarının da ders vermesine izin verilebilecek.
02 / Karara gelene kadar: Dört tarihsel eşik
Bu bölüm, düz bir zaman çizelgesi yerine Kürtçenin kamusal statüsünü belirleyen dört ana döneme odaklanır: sınırlı kültürel alan, devlet merkezli dışlama, yasakların gündelik hayata yayılması ve savaş sonrasında ortaya çıkan fiili eğitim alanı.
1920–1946
Mandada sınırlı kültürel alan
Fransız Mandası döneminde Kürt aydınları görece daha geniş bir örgütlenme ve yayın alanına sahipti. Celadet Ali Bedirxan’ın 1932–1943 arasında yayımladığı Hawar dergisi, Kurmancî için Latin harflerine dayalı yazı sisteminin gelişmesinde etkili oldu.
1946–1977
Arap milliyetçiliği ve dışlama
Bağımsızlık sonrası devletin resmi kimliği Araplık üzerinden kuruldu. 1962 Haseke sayımıyla binlerce Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı; 1973’ten itibaren Arap Kuşağı Projesi yürütüldü ve Kürtçe yer adları Arapçalaştırıldı.
1980–2011
Yasağın gündelik hayata yayılması
Kürtçenin eğitim kurumlarında, işyerlerinde, yayıncılıkta ve kültürel etkinliklerde kullanımı engellendi. Kürtçe isimler, tabelalar, kitaplar ve müzik; idari denetim, yasak ve cezai yaptırım riskiyle karşı karşıya kaldı.
2011–2026
Fiili eğitimden resmi statüye
2011 sonrası kuzeydoğuda Kürtçe, Arapça ve Süryaniceyle birlikte eğitim sistemine girdi. Ancak bu model ülke çapında tanınmadı. 2026 kararı ise Kürtçeyi ilk kez merkezi eğitim sisteminin resmi parçası haline getiriyor.
03 / Yasak bir dilden fazlasıydı
Dil politikası, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü sınırlayan daha geniş bir düzenin parçasıydı.
Suriye’de Kürtçeye yönelik baskı, yalnızca ders kitaplarında veya resmi dairelerde kullanılan dille ilgili değildi. Vatandaşlıktan çıkarma, yerinden etme, yer adlarının değiştirilmesi, kişi adlarının reddedilmesi, yayınların denetlenmesi ve kültürel faaliyetlerin engellenmesi birbirini tamamlayan uygulamalardı. Bu çerçevede Kürtçe konuşmak, yazmak veya öğretmek çoğu zaman kültürel bir hak olarak değil, güvenlik ve “ayrılıkçılık” tartışmasının konusu olarak ele alındı.
A
Ana dilde eğitim engeli
Kürtçe, yıllarca devlet okullarında öğretim dili olmadı; özel Kürtçe eğitim kurumları da açılamadı.
V
Vatandaşlık kaybı
1962 sayımı, on binlerce Kürdün eğitim ve kamu hizmetlerine erişimini sınırlayan statüsüzlük üretti.
M
Mekânsal hafıza
Kürtçe köy ve kasaba adlarının değiştirilmesi, dilin coğrafyadaki izlerini resmi kayıtlardan sildi.
Y
Yayın ve kültür baskısı
Kitap, dergi, müzik ve kültürel faaliyetler; sansür, el koyma ve soruşturma tehdidiyle sınırlandırıldı.
Sonuç
2026 kararı, tarihsel bir eşik; ancak dil eşitliğinin tamamlandığı anlamına gelmiyor.
Kürtçenin eğitim sistemine dahil edilmesi, geçmişteki açık yasak ve inkâr çizgisinden belirgin bir kopuş niteliğinde. Buna karşılık karar, Kürtçeyi Arapçayla eşit resmi dil statüsüne taşımıyor; uygulamayı Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerle sınırlıyor. Düzenlemenin kalıcılığı, öğretmen ve müfredat kapasitesine, üniversite ve kamu kurumlarında kullanım imkanına ve geçmişteki vatandaşlık dışlamasının sonuçlarının nasıl ele alınacağına bağlı olacak.
Kaynaklar
Kerim Yıldız, The Kurds in Syria: The Forgotten People
Human Rights Watch, Syria: The Silenced Kurds
Kurdish Initiative for Syria, Persecution and Discrimination against Kurdish Citizens in Syria
Syrians for Truth and Justice, How the 1962 Census Destroyed Stateless Kurds’ Lives and Identities
Syrians for Truth and Justice, Curricula in Afrin: Between “Turkification” and Restrictions on the Kurdish Language
North Press Agency, Multi-language Curriculum in Northeast Syria Lacks Official Recognition
Şam’da Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Şara ile görüşmeleri sonrası basın toplantısı düzenleyen DSG Genel Komutanı Mazlum Abdi, DSG’nin askeri güç olarak misyonunun sona erdiğini ve Suriye ordusu bünyesindeki tugaylara entegrasyon sürecinin tamamlandığını duyurdu.
Mazlum Abdi, İlham Ahmed ve birlikteki heyet Şam’da Ahmed eş Şara’yı ziyaret etti
Kuzey ve Doğu Suriye Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed ile Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, Şam’da önce Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, ardından geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara ile bir araya geldi. Şara ile görüşmeye, Suriye Savunma Bakan Yardımcısı Sîpan Hemo, YPJ Genel Komutanlık Üyesi Newroz Ehmed’in yanı sıra Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve 29 Ocak Anlaşması’nın uygulanmasından sorumlu Suriye Cumhurbaşkanlığı Özel Temsilcisi Ziyad el Ayiş de katıldı.
Görüşmeler sonrası Şam’daki Halk Sarayı’nda basın toplantısı düzenleyen Abdi, DSG’nin’nin askeri güç olarak misyonunun sona erdiğini duyurdu. Suriye tarihinin önemli bir sayfasının kapandığını belirten Abdi, Suriye ordusu bünyesindeki tugaylara entegrasyon sürecinin tamamlandığını açıkladı. Yeni dönemin “barış, istikrar ve ülkenin yeniden inşası” temelinde şekillenmesi gerektiğini belirten Abdi, “Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara ile varılan anlaşma ve güçlerimizin Suriye ordusu bünyesindeki tugaylara entegrasyon sürecinin tamamlanmasının ardından, bugün Demokratik Suriye Güçleri’nin görevini sona erdirdiğimizi ve bağımsız bir askeri güç olarak feshedildiğini sorumluluk bilinciyle ilan ediyoruz” diye belirtti.
DSG’nin kuruluşundan bu yana Suriye’nin en zor dönemlerinden birinde büyük sorumluluk üstlendiğini ifade eden Ebdî, QSD savaşçılarının birçok kent ve bölgeyi önce Baas yönetiminden, ardından DAİŞ’ten kurtardığını belirtti. “Şehitlerin fedakârlıklarını unutmayacağız. Onlar savaşmak için değil, Suriyelilerin artık savaşmak zorunda kalmayacağı bir günün gelmesi için mücadele ettiler” diyen. Ebdî, yeni dönemin savaş meydanlarından yeniden inşa sahalarına ve silah döneminden barış dönemine geçişin başlangıcı olması gerektiğini vurguladı.
Kürt halkının onlarca yıldır anadilde eğitim hakkı için mücadele ettiğini hatırlatan Abdi geçiş hükümeti Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara’nın bu hakkın korunmasına yönelik çeşitli açıklamalarda bulunduğunu söyledi. Abdi, Şam yönetiminden anadilde eğitim hakkı konusunda açık bir tutum sergilemesini ve mevcut kararın gelecekte geliştirilmesini talep ettiklerini belirterek, “Bu yıl söz konusu kararı hayata geçirmek için çalışacağız ve yakın gelecekte bunun üzerine yeni adımlar inşa edebileceğiz” ifadelerini kullandı.
Nasıl bir Suriye?
Suriye’nin Araplar, Kürtler, Süryaniler, Asuriler, Türkmenler ve diğer tüm halk ve bileşenlerin ülkesi olması gerektiğini belirten Abdi, “İnşa etmek istediğimiz Suriye, tüm halk ve bileşenleri için bir Suriye’dir. Birleşik ve güvenli bir Suriye’nin tüm yurttaşların haklarını ve onurunu koruması ve yeni nesillere daha iyi bir gelecek sunması gerekiyor” dedi. Abdi, konuşmasını DSG bünyesinde yaşamını yitirenleri anarak bitirdi.
Barrack: Kürtçe eğitim olmalı
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ile Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack da DSG’nin fesih açıklamasına ilişkin X hesabından yaptığı açıklamada, fesih kararını tarihi bir gelişme olarak nitelendirerek, “DSG’nin Suriye devlet kurumlarına düzen içinde entegrasyonunun önünü açarak geçmişteki bölünmeyi kalıcı bir ortaklığa dönüştürdü ve Suriye halkına ortak geleceklerini şekillendirme fırsatını yeniden sundu” dedi. Tom Barrack,
“Eğitimde Kürtçenin tanınması ve değerli ortaklarımız Mazlum Abdi ile İlham Ahmed’e Suriye hükümeti bünyesinde önemli roller verilmesi, onların liderliğine, Kürt ortaklarımızın fedakarlıklarına ve bölgesel istikrara sundukları yapıcı katkılara duyulan saygının bir gereğidir. Böylece dünün ayrılıkları, yarının ortak amacına dönüştürülüyor” diye belirtti
YPJ’li Ehmed ile Şara görüştü
Barrack’ın Abdi ve Ahmed’e önemli görevler verilmesi açıklamasının ardından The Amargi’ye açıklama yapan İlham Ahmed, kendisinin ve Abdi’nin “Suriye devleti içinde yeni görevlere” atandığını söyledi. Ancak Suriye geçici hükümeti tarafından konu hakkında henüz resmi bir açıklama yapılmadı.
Öte yandan, YPJ Komutanlık üyesi Newroz Ehmed ile Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara ile görüştü.
Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) Komutanlık üyesi Newroz Ehmed ile Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara, Suriye’nin başkenti Şam’da görüştü. Görüşmede, 29 Ocak Anlaşması kapsamında YPJ’ye ilişkin dosyaların ve anlaşmanın uygulanmasında atılacak bir sonraki adımın ele alındığı belirtildi.
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) bünyesindeki Kuzey Kuvvetleri Sözcüsü Mahmud Habib, SDG’nin Suriye Ordusu’na entegrasyon sürecinin devam ettiğini, tugayların eğitimi için gereken sürenin ise gecikmelere neden olduğunu söyledi.
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) bünyesindeki Kuzey Kuvvetleri Sözcüsü Mahmud Habib, SDG’nin Suriye Ordusu’na entegrasyon sürecinin belirlenen aşamalar doğrultusunda devam ettiğini, tugayların eğitimi için gereken sürenin ise gecikmelere neden olduğunu söyledi.
Habib, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli televizyon kanalı Al-Arabiya’ya yaptığı açıklamada, entegrasyon kapsamında bazı askeri liderlerin atandığını belirterek, sürecin uygulanmasındaki gecikmenin tugayların eğitimi için gereken zamandan kaynaklandığını söyledi. Entegrasyonun tüm aşamalarının tamamlanması için belirlenmiş bir zaman çizelgesi bulunmadığını ifade eden Habib, sürecin belirli aşamalara göre ilerlediğini kaydetti.
Habib, SDG Komutanı Mazlum Abdi ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın entegrasyon sürecini mümkün olan en kısa sürede tamamlamak konusunda istekli olduğunu belirtti.
Ne olmuştu?
Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesinin ardından, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara liderliğindeki merkezi hükümet ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ülkenin kuzeydoğusundaki idari ve askeri yapıların devlete dahil edilmesine yönelik kapsamlı bir entegrasyon süreci başlatıldı.
SDG Lideri Mazlum Abdi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara
İlk olarak Mart 2025’te imzalanan mutabakatla askeri birliklerin birleştirilmesi, enerji kaynakları ve sınır kapılarının yönetimi gibi konularda bir çerçeve çizilmiş; fakat özerklik ile merkezi otorite anlayışları arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle uygulama sürecinde aksamalar yaşanmıştı.
Yaşanan anlaşmazlıklar ve askeri çatışmaların ardından taraflar Ocak 2026’da yeni ve bağlayıcı bir entegrasyon anlaşmasına varmış, bu kapsamda SDG tugayları Suriye ordusuna dahil edilmeye başlanırken ağır silahlar, petrol sahaları ve kamu binaları aşamalı olarak merkezi hükümetin denetimine geçmişti.
Entegrasyon sürecinin siyasi ve toplumsal boyutunda ise Kürt kimliğinin, dilsel ve kültürel hakların tanınmasına yönelik çıkarılan cumhurbaşkanlığı kararnameleri süreci destekleyen adımlar oldu.
Bununla birlikte, sivil idari kurumların birleştirilmesi, yerel güvenlik güçlerinin (Asayiş) İçişleri Bakanlığı yapısına entegrasyonu ve siyasi temsil oranları konularındaki müzakereler kritik bir eşik oluşturmayı sürdürüyor.
Ağustos 2026’da Şam’daki Halk Sarayı’nda Ahmed el Şara ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi arasında gerçekleşen üst düzey görüşmede, askeri ve sivil entegrasyon anlaşmasının tam olarak hayata geçirilmesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğü dâhilinde kalıcı istikrarın sağlanması hedefleniyor.
ABD ve İran arasındaki mutabakatla Ortadoğu’nun dizaynı değişti. Prof. Dr. Abbas Vali, savaşın kazananlarını analiz ederken, Kürt siyasetine kritik bir uyarıda bulunuyor: ‘Silahlı mücadele dönemi kapandı, artık sivil toplum ve stratejik vizyon zamanı.
Foto: Niha+
28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Ortadoğu’daki fay hatlarını derinden sarsan savaş, 17 Haziran’da taraflar arasında varılan bir ‘Mutabakat Zaptı’ ile yeni bir evreye girdi. Çatışmalar sırasında Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir koz olarak kullanan İran, Körfez ülkelerine ve ABD üslerine yönelik misillemeleriyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yayarken; ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleriyle alevlenen kriz, bölgedeki güç dengelerini tamamen değiştirdi.
Peki, savaşın toz bulutu dağılırken Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu yeni dizaynda Kürtlerin yeri ne olacak?
Prof. Dr. Abbas Vali, bu tarihi kırılmayı ve savaşın ardında bıraktığı yeni tabloyu kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Vali’ye göre, ABD ve İsrail askeri alanda üstünlük sağlasa da, stratejik ve siyasi zafer İran’ın oldu. Ancak bu yeni bölgesel dizayn, parçalanmışlık ve stratejik hatalar nedeniyle Kürtler için oldukça kritik ve zorlu bir tabloyu ortaya çıkardı.
Abbas Vali hakkında
Prof. Dr. Abbas Vali, İran’ın Mahabad kentinden bir Kürt siyaset teorisyeni olup, Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerine çalışan en önde gelen akademisyenlerden biridir. Eğitimini Tahran ve Londra’da tamamlamış, doktorasını Londra Üniversitesi’nde Tarihsel Sosyoloji alanında yaptı. Daha sonra Swansea Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler verdi. Aynı zamanda Hewlêr’deki (Erbil) Kürdistan Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür. Eserleri arasında Essays on the Origins of Kurdish Nationalism (Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri Üzerine Denemeler) ve Kurds and the State in Iran: The Making of Kurdish Identity (İran’da Kürtler ve Devlet: Kürt Kimliğinin İnşası) yer almaktadır.
İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından, birkaç görüşme sonucunda 17 Haziran’da varılan bir mutabakatla birlikte başka bir aşamaya geçildi. Anlaşmanın içeriğine ve zamanlamasına baktığımızda, savaşın tarafları uzlaşmak zorunda mı kaldı?
Bu bir antlaşma değil. İngilizce’de buna Memorandum of Understanding (Mutabakat Zaptı), yani ortak anlayış ve uzlaşma diyorlar. Onun dışında bu resmi bir antlaşma veya uzlaşı değil. Bu mektup alışverişi. Bir taraf mektup yazıp imzalıyor, diğer taraf da imzalayıp gönderiyor. Bizim okuduğumuz şey buydu. Ortada bir ortak anlayış vardı. Burada şunu söylemeliyim ki, her iki tarafın, Amerika ve İran’ın üzerinde, dış siyasette daha az baskı olsa da iç siyasette çok büyük bir baskı vardı.
İran’dan bahsedecek olursak, İran’da sistemik bir kriz var. Hem ekonomik, hem sosyal, hem kültürel hem de mali. Ancak temel sorun ve ana kriz, ekonomik ve mali kriz. Parası yok, hükümet neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumda. Bu yüzden buna ihtiyaçları vardı. Bu ekonomik ve mali kriz nedeniyle İran, Biyopolitika denilen, yani halkın yaşam siyaseti dediğimiz konuda idare edemiyordu. Çünkü parası ve ekonomik imkanları yoktu. Bu da temel bir sorundu. Zira bunu uzun vadede idare edemezse, içeride başka bir isyanın daha patlak verme ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ocak ayındaki isyan çok büyüktü. Bu bir.
İran bir savaşa maruz kalmıştı. O savaşa girmişti ancak İran’ın askeri, güvenlik ve ekonomik programlarının büyük bir kısmı başarısız olmuş ve çökmüştü. Bu şekilde devam edemezdi. Ancak İran’ın bu savaşa girdiği durumu ile savaşın durmasından sonraki durumu birbirinden çok farklı. İran savaşa girdiğinde şartlar farklıydı, şimdi ise daha farklı. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, İran direnebildi. Büyük bir direniş ve savunma gösterdi. Şüphesiz büyük bir zarar da gördü. Birçok yer viraneye döndü, köprüleri yıkıldı, fabrikalar ve atölyeler yok oldu ama direnişini sürdürdü.
İkincisi ise İran’ın bu savaşta Hürmüz Boğazı’nı tutabilmesiydi. Bu hamleyle savaşın hesaplarını değiştirdi. Yani şu anda var olan o ortak anlayış, Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi temel bir soruna dayanıyor. Bu mesele savaştan önce yoktu. Savaş sırasında ortaya çıktı. Bir diğer nokta da Amerika’nın İran’ın atom yani nükleer silah yapmayacağını kabul etmesini ve söz vermesini istemesidir. Zaten İran başından beri böyle söyledi. Yapmayacağız dedi. Obama döneminde de anlaşmaları varken İran, uranyum zenginleştirmesinin, saflaştırılmasının %3.5 civarında, yani %4’ten az olmasını kabul etmişti. Ancak 2018 yılında Trump geldiğinde bu durumu değiştirdi, anlaşmayı bozdu ve Obama hükümetinin anlaşmasını yok etti. O zaman İran uranyum zenginleştirmeye başladı. Ta ki %60-65 seviyesine çıkarana kadar. Bu da atom bombası yapımına çok yakın bir seviye.
Şimdi Amerika, yaklaşık 400-450 kilo olan o zenginleştirilmiş uranyumun ya imha edilmesini ya da yoğunluğunun, yani konsantrasyonunun azaltılmasını istiyor. Ya da bu işlemi yapmaları için Rusya’ya veya Fransa gibi bir ülkeye verilmesini istiyor. İran ise “Bu şu anda benim elimde değil. Onlar bombalanan yerlerin altında ve çıkarılırsa bile İran dışına çıkarılmasına izin vermeyiz, biz kendimiz burada hallederiz.” diyor. İran’ın söylediği şey bu.
Hürmüz Boğazı, Foto: Wikipedia
ABD ne diyor?
Amerika birinci derecede Hürmüz Boğazı’nın açılmasını istiyor. Çünkü Amerika üzerinde büyük bir baskı var. Petrol fiyatları arttı, gıda fiyatları arttı. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da ve her yerde, hatta Türkiye’de bile benzin fiyatları ve uçak biletleri pahalandı. Bunların hepsi pahalandı.
Buranın açılmasını istiyorlar. İkinci olarak da İran’ın uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini kabul etmesini istiyorlar, mesele bu. Ancak Amerika’nın kendisi üzerinde de büyük bir baskı var. Hatırlarsanız Trump iktidara geldiğinde “Ben savaşmayan bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Fakat şu an bile bir şekilde devam eden bir savaş başlattı. Öte yandan, Trump’ın yürüttüğü bu savaş, Amerikan siyasetinin gereksinimleri açısından gerekli değildi. Ancak bu savaşın büyük bir kısmı İsrail’in kışkırtmasıylaydı, İsrail onu mecbur bıraktı.
Prof. Dr. Abbas Vali, Foto: Niha+
“İsrail savaşın genişlemesini istiyordu“
İsrail ne istiyordu?
Savaş başladığında Amerika ve İsrail’in amaçları farklıydı. Amerika İran’a bir darbe vurmak, askeri alanda onu zayıflatmak ve onu Amerika’nın şartlarını kabul etmeye mecbur bırakmak istiyordu. Amerika İran rejiminin değiştirilmesini istemiyordu. Amerika İran ile uzun süreli bir savaş yürütmek ya da İran’ın viran olup yok olmasını istemiyordu. Çünkü Amerika’nın stratejik çıkarları İsrail’inkilerden çok farklıydı. Amerika Ortadoğu’da büyük bir bölgesel güç. Oradaki mesele sadece İran değildir, aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarını da göz önünde bulundurması gerekir.
Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap ülkelerinin çıkarları… İran da bunu biliyordu. İran’ın siyaseti temel olarak Amerika’nın sınırlı bir savaş istediğini bilmesiydi, fakat o da savaşı genişletmek istiyordu.
Bu büyük savaşın sonucu ne oldu?
İran askeri olarak Amerika’yı yenemezdi ancak Amerika’nın askeri üslerinin bulunduğu ülkelere saldırabilirdi. Örneğin Bahreyn’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da ve hatta Maskat ve Umman’da. Bu nedenle Amerika bu konuda çok hassas ve zarar görebilir konumdaydı. Trump buna tahammül edemezdi. Çünkü başka bir şey daha vardı: Arap ülkeleri her zaman Amerika’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Amerika’ya para vermiş, orada yatırım yapmışlar ve aynı zamanda savunmalarını Amerika’nın eline bırakmışlardı. Fakat İran onlara saldırdığında Amerika onları koruyamadı ve büyük bir zarara uğradılar.
“İran şu an çok daha güçlü“
Acaba Körfez’de ve Ortadoğu’da var olan o denge İran savaşından sonra değişti mi?
Evet, o denge artık şu yönde değişti: İran şu an bölgede çok daha güçlü. Çünkü, Amerika ve İsrail’in karşısında durup savaşabilecek tek ülke olduğunu gösterdi. Ayrıca Hürmüz gibi stratejik bir bölge de onun kontrolü altında. Fakat dikkat ederseniz, İsrail’in stratejik çıkarları farklıydı. İsrail, elinden geldiğince İran rejimini değiştirmek istiyordu. Eğer bu olmazsa, İran’ı tamamen viran edip Suriye gibi yapmak istiyordu. Ondan sonra da İran’ın füze projesini, balistik ve seyir füzelerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. İsrail’in dördüncü şartı da vekil güçleri, yani Haşdi Şabi, Hizbullah ve Hamas gibi güçleri ortadan kaldırmaktı.
Hayır. İran’ın şu anki gücü, Amerika ile müzakere yapıyor olmasıdır. Ve Lübnan’ı müzakerelerin siyasi gündemine sokabilecek kadar bir gücü var. Lübnan İran’ın bir parçası değil ancak İran bu güce sahip olduğu için Lübnan’ı müzakerelerin gündemine sokabiliyor. Bu, İsrail’in çıkarlarına son derece ters olan bir şey. Dikkat ederseniz, başından beri İsrail’in stratejik çıkarları ile Amerika’nın çıkarları uyuşmuyordu. Savaş başladığında, doğru, askeri alanda Amerika ve İsrail birlikteydi ancak siyasi ve stratejik amaçları farklıydı.
Savaşın sonucunda bu farklılık ortadan kalktı mı, yoksa iki devletin amaçları arasındaki fark daha da mı arttı?
Şu an durum öyle bir noktaya geldi ki J.D. Vance İsrail’i tehdit ediyor. İran tarafında ise artık kimsenin “Kahrolsun Amerika” demesine izin vermiyorlar. Bu, onların anlaştığını gösteriyor. Yani İran’ın iktidar yapısı içerisinde yumuşak bir darbe gerçekleşti. O yumuşak darbe, Devrim Muhafızları içindeki güç sahibi odakların ve yönetimin bir kısmının Amerika ile anlaşmasına neden oldu. Dikkat ederseniz şu an Amerika ile anlaşıyorlar. Örneğin Kalibaf onlara “Biz Amerika ile anlaştık ancak bu sizin çıkarlarınıza aykırı değildir” demek için Pekin’e gidiyor. Dolayısıyla İran ve Amerika’nın tutumuna bakarsak bir paradoks göreceğiz: Amerika ve İsrail askeri alanda kazandı ama stratejik ve siyasi alanda İran kazandı.
“Şah’ın oğlunun gücü yoktu“
Amerika ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasının ardından, İran içinde rejimin yıkılması için gösteriler ve bir isyanın çıkması bekleniyordu ama bu gerçekleşmedi. Neden gerçekleşmedi? Bunun olmasını engelleyen neydi?
Evet, o isyan gerçek ve hakiki bir isyandı ancak bir liderliği yoktu. Çünkü o isyan sağcı güçlerin, özellikle de monarşistlerin ve şah yanlılarının etkisine girdi. Şah’ın oğlu çıkıp “Meydanlara inin, ben sizi destekleyeceğim.” dedi. Trump çıkıp “Sokaklara inin, rejim güçleriyle savaşın, ben rejimi yıkacağım.” dedi. Halk indi ama yardım gelmedi.
Şah’ın oğlunun böyle bir işe girişecek gücü var mıydı?
Şah’ın oğlunun gücü yoktu. Burada rejim bu isyanın çok önemli olduğunu biliyordu. Öte yandan bu isyan, “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının aksine demokratik bir kimliğe sahip değildi. Daha çok amaçları rejimi yıkmaktı ve demokrasiden bahsetmiyorlardı. İran rejimi bu işin içinde Amerika, İsrail ve Şah’ın oğlunun parmağının olduğunu anlayınca tüm gücüyle saldırdı. 48 saat içinde İran’da yaklaşık 50 bin kişiyi öldürdüler. Hatta İran Tıp Birliği 65 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.
Burada bir şey var: Trump “Siz gidin, ben size yardım edeceğim” dedi ama savaş başladıktan sonra kendini korumak adına çıkıp başka bir yalan daha söyledi ve “Biz Kürtlere silah verdik ama Kürtler gelmedi” dedi. Bu bir yalan. Birincisi, Kürtlere silah falan verilmedi. İkincisi de o dönem İran’da var olan muhalefet organize değildi ve bir örgütlenmesi yoktu. Silahı kime vereceksin? Silah sokağa götürüp dağıtacağın bir şey değildir. Bir örgüte vermelisin. Örgüt de yoktu. Sağcıların bir örgütlenmesi yoktu. Belki demokrasi yanlılarının az da olsa bir örgütlenmesi vardı ama onlar da sokağa çıkıp silahlanacak ve rejimle savaşacak şartlara sahip değillerdi. Trump’ın bunu söylemesinin nedeni şudur: İran muhalefeti içinde silahlı olan ve silah kullanabilen tek güç Kürt muhalefetidir.
Peki o dönemde Kürtler ne yaptı?
Zaten onlara silah verilmemişti. Hatta dönemin generali Trump’a karşı açıklama yaparak “Kürtlere silah verilmedi, silahlar Başûr’a (Irak Kürdistan Bölgesi) gitti ve Amerikan üslerindeler.” dedi. İki hafta önce temsilcileri Tom Barrack da “Biz Kürtlere silah vermedik.” dedi. Bu, Trump’ın kendini savunmak için söylediği büyük bir yalandı.
İran’daki Kürt güçleri bu savaş sırasında ne istiyordu?
Kürtler, elbette rejimin yıkılmasından memnuniyet duyuyorlardı ancak “Bu bizim savaşımız değil, biz bu savaşa katılmak istemiyoruz.” dediler. Çünkü Amerika ve İsrail’in amaçlarına inançları yoktu. Söyledikleri doğru da çıktı. Bakın, şimdi İran ve Amerika anlaştı, İsrail ise adeta marjinalize oldu. Doğru, İsrail yine eski yerine dönecek ancak bu zaman alır. Kürtler bu konuda İran’ın bombalanmasını desteklemiyoruz dediler ve bunu desteklememeleri iyi bir şeydi.
J. D. Vance İran heyeti ile görüşmeye hazırlanıyor, Foto: Nathan Howard-Pool/Getty Images
“Sadece hava savaşıyla olmaz“
Eğer destekleselerdi ne olurdu?
Olmazdı. Çünkü İran halkının hava savunma gücü yoktu, halk bombardıman altındaydı. Sadece Kürdistan değil, tüm İran’da halk bu bombardımandan rahatsızdı. Herkes, hatta tüm stratejistler bile İran rejiminin bombardımanla yıkılmayacağını biliyor. Tarihte bir rejimin sadece bombardımanla yıkıldığına dair bir örnek yoktur. Amerika ve İsrail gerçekten de rejimi yıkmak isteseydi, İran’a ordu göndermeleri gerekirdi. Tüm stratejistler İran’a ordu göndermenin intihar gibi bir şey olduğunu söylüyordu. İran’ın yüzölçümü 1 milyon 648 bin kilometrekaredir, yani neredeyse Batı Avrupa’nın tamamı kadar ve 95 milyon nüfusu var. O bölgeye ordu götürürseniz Irak’tan yüz kat daha kötü olur ve savaş kontrolden çıkar. Coğrafyası çok zordur. Bir ülkeye saldırıldığında halkın milliyetçi duyguları kabarır. Örneğin İran ve Irak savaşı. İran 8 yıl savaştı. Bir buçuk milyon insan öldürüldü, Huzistan ve Luristan’ın büyük bir bölümü viran oldu. Ama rejim düşmedi ve kazandı. Amerika ve o zamanki Sovyetler, ayakta kalması için Saddam rejimine el atın diyorlardı. Amerikalı stratejistler, İsrail’in uzun vadede sadece hava savaşı yürütebileceğini ancak kara savaşı yapamayacağını biliyorlardı. Çünkü İsrail’in küçük bir ordusu var ve çok küçük bir ülkedir. İran’dan 71-72 kat daha küçüktür.
Kürtlerin uzlaşması iyidir ama yeterli değildir
İran’daki Kürt güçler arasında bir anlaşma yapıldı. Birkaç Kürt parti ve gücü bir araya gelip bu anlaşmayı imzaladı. Kürt güçlerinin bu anlaşması savaş sırasında nasıl bir etkide bulundu?
Bu anlaşma iyi bir anlaşma. Lazım olan ama yeterli olmayan dedikleri şeye örnek olabilir. Çünkü bu anlaşmanın altyapısı, operasyonel ve pratik bir mekanizması yok. Ben defalarca onların anlaşmasının operasyonel bir altyapısının ve mekanizmasının olması gerektiğini söyledim. Bir nevi birleşik bir askeri-siyasi operasyon aşaması olmalı. Bu yok. Hatta başka bir şey de yok. O da söylem birliği. Bu yüzden şu anki anlaşmaları bir örgütlenme olarak çok ama çok zayıf. Askeri-siyasi bir altyapıya sahip olmalı, her şeyden önce birleşik bir Peşmerge gücü olmalı. Fikri ve stratejik açıdan birleşik olmalı. Yayınladıkları bildiriler, yani söylemleri de birleşik olmalı. Ve en önemlisi, siyasi güçlerin doğrultusunda hareket edeceği birleşik bir siyasi ve stratejik program oluşturulmalı. Ama bunu yapmıyorlar.
2026’nın başında Rojava’da meydana gelen savaş ve Rojava’da ortaya çıkan sonuçlar İran’daki Kürt güçleri etkilemiş olabilir mi?
Rojava’da Kürtlerin başına gelenler özellikle Rojhilatlı Kürtler için çok önemli. Birincisi; Eğer Amerika ile çalışıyorsan, Rojava güçleri gibi Amerika ile çalışıyorsan, Amerika’nın müttefiki olmalısın, Amerika’nın emri altında değil. Dahası, Rojava’da Amerika ile olan ilişkilerde, Amerika ile çalışırken herhangi bir siyasi anlaşma yoktu.
Askeri alanda da yoktu. Çünkü orada da onlara silah verdiklerinde, o silahlar Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika’nın onlara hayır dediği gün silahlarını da durdurdular.
Bunu az önce de belirttiniz. Silah meselesi İran savaşı sürecinde de Kürtler için gündeme geldi.
Amerika tarihinde, bilindiği üzere Amerika dünyada muhalif güçlerle birçok kez çalışmıştır. Ancak gizli bir şekilde. Bu CIA’in kontrolü altındaydı, gizli askeri kurumların kontrolü altındaydı. İlk defa Rojava’da açık bir şekilde çalıştı. Ama Rojava bundan faydalanamadı. Yani o IŞİD savaşını yürüttü, o savaşta on iki bin Kürt, gerilla öldürüldü. Fakat siyasi özne olamadı. Bu çok önemli bir nokta. Rojhılat’ta da muhtemelen Trump tam da bunu istiyordu. Kürtleri özel bir güç olarak kullanmak istiyordu.
Amerika’nın Kürtler için siyasi bir haritası yok mu?
Hayır. Siyasi bir haritası yok. O zaman Amerika Kürtlerle çalışıyordu ama aynı zamanda ‘Heyet Tahrir el-Şam’ ile de çalışıyordu. Ve bunu Kürtlere söylemiyordu. Eğer Kürtler o zaman bunu bilseydi, tutumlarını netleştirmeleri gerekirdi. Açıkçası Amerika ve özellikle İngiltere, çünkü bu bir İngiliz projesiydi, bunu Türkiye ile birlikte yaptılar. Sonunda buyurun bu bizim projemizdir dediler. Projeyi Amerika ve İngiltere oluşturdu. Türkiye’yi sadece kullandılar. Yani proje, fikir, stratejik fikir Amerika ve İngiltere’nindi.
Savaştan sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti
Yaygın bir söylem var, Ortadoğu’da yeni bir dizayn olduğu söyleniyor. Size göre Ortadoğu’da yeni bir dizayn var mı?
O dizayn vardı ancak bu İran savaşı o dizaynı yerle bir etti. Şimdi ne tür bir dizayn kurarlarsa kursunlar, ne tür bir askeri ve siyasi denge kurarlarsa kursunlar, İran’ı hesaba katmak zorundalar. O zamanlar hedef İsrail’in de dahil olduğu Amerika’nın hegemonyasını, o askeri hegemonyayı güçlendirmekti. Şimdi o hesap kalmadı. Yani bu savaş onu yıktı. Çok önemli olan bir şey de şu ki; yapılan bu savaş, Amerika’nın Ortadoğu’daki hegemonyasının stratejik sınırlarını gösterdi. Bu, ülkelerin ve özellikle Kürtlerin alması gereken en büyük ders. Eğer Rojava’da Kürtler zamanında Dürziler ve Alevilerle anlaşma yapsalardı, onlarla birlikte savaşsalardı, o cephe kırılmazdı. Bu işi yapmadılar. Çünkü savunma olduğunda, direniş olduğunda hesapları değiştirebilirsiniz. Rojava’da askeri güçleri vardı. Gerillaları vardı, erkek gerillalar, kadın gerillalar, her şeyleri vardı. O zaman Ahmed Şer hükümeti tutunamamıştı. Ama onlar ses çıkarmadılar. Oturup Amerika’nın söylediği her şeyi kabul ettiler. Tom Barack onlara ne dediyse onu yaptılar. İnanıyorum ki Kürtler Rojava’da, sonuçları sadece Rojava için değil, Başûr ve Rojhilat için de kötü olan büyük bir stratejik hata yaptılar.
“Türkiye Musul’u almak istiyor olabilir”
Rojava’daki savaştan sonra Kürdistan Bölgesi’nin durumunun da değişebileceğini söyleyen yorumlar var. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Şu an böyle bir tehlike var. Amerika orayı da merkezileştirmek istiyor. Merkezileştirme, bölgesel hükümetin ya küçülmesi ya da güçlerinin büyük bir bölümünü kaybetmesi anlamına geliyor. Ancak bölgesel hükümet de bunu yapamıyor. Çünkü birleşik değil. Eğer bölgede birleşik bir hükümet olsaydı, bu iş yapılamazdı. İşin gerçeği şu ki, bunu sadece Amerika yapmıyor. Arkasında Türkiye de var. Büyük ihtimalle Türkiye gerçekten de Musul vilayetini ve çevresini kendi kontrolüne alacak şartların oluşmasını isteyecektir. Trump’ın Amerikası stratejik alanda çok ama çok zayıf bir düşünceye sahip. Örneğin, İranlılar müzakerelere düşünceleri oldukça iyi olan kişiler göndermişlerdi. Peki Amerika kimi göndermişti? Ortadoğu’nun ne olduğunu hiç bilmeyen Jared Kushner ile Witkoff’u göndermişti. Amerika’da, Tom Barack’ın da içinde olduğu o sağ kanat iş başında. Irkçı bir zihniyete sahipler. O ırkçılık, demokrasi ve eşitliğin Ortadoğu ülkeleri için olamayacağını söylüyor.
Otoriter merkezi hükümetler kurulmalı diyorlar. Bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Aynı şeyi Lübnan’da yapmak istiyorlar, aynı şeyi Irak’ta yapmak istiyorlar ve zaten bizzat böylesi otoriter bir hükümete sahip olan İran’da da bunu yapmak istiyorlar. Artık o “Yeni Ortadoğu” projesi kalmadı, şimdi başka bir proje ortaya koymalılar.
Bu duruma karşı Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtler ne yapıyor?
Başûr’daki Kürt güçleri birleşik değil. Başûr’daki Kürt güçlerinin stratejik bir düşüncesi yok. Eğer stratejik bir düşünceleri olsaydı, Başûr’daki Kürt güçleri Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere vermezdi. Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere verdiler, yani Kerkük’ün kaderini ve kontrolünü Türkiye’ye verdiler.
KYB ile Türkiye’nin ilişkisi kötüydü.
Şimdi iyi.
Neden şimdi iyi?
Yekitiya Niştimanî (KYB), Parti (KDP) ve Erbil ile olan rekabeti nedeniyle gidip Türkiye’ye yakınlaştığı için.
Ancak KYB’nin aksine KDP ile Türkiye’nin ilişkisi çok iyiydi.
Artık eskisi gibi değil.
Ne değişti?
Çünkü Irak’taki durum ön plana çıkınca Parti (KDP) zayıfladı. Hem Bağdat hükümetinde hem de Kürdistan’da zayıfladı. Şimdi KYB hem İran’ın desteğini alıyor hem de Türkiye’nin desteğini alıyor.
Irak Kürdistan Bölgesin’de Türkiye’nin rolünden bahsettiniz. İran savaşı sırasında Türkiye’nin tutumu ve pozisyonu neydi?
Bugünlerde ortaya çıkan bir şey var ki bence doğru olması muhtemeldir. Trump’ın şöyle dediği söyleniyor: “Biz Kürtlere yardım etmediysek bunun sebebi Erdoğan’ın tehdit etmesiydi. Eğer bunu yaparsanız ben de İsrail’e saldırırım demişti.”
İran savaşıyla birlikte pek çok kişi artık bunu yüksek sesle dile getiriyor. Bu görüşe sahip olanlara göre bir gün İsrail ve Türkiye birbiriyle savaşacak.
Bu ihtimal vardı. Hatta onları korkutacak seviyedeydi. “Ben İran ile değil, Amerika ile de savaşmam ama İsrail’e saldırırım” demişti. Şu anlama geliyor: İran’ı Suriye’den çıkardıklarında, İran’ı Lübnan’dan çıkarmak istediklerinde, İran’ı Irak’tan çıkarmak istediklerinde, tüm bunlar Türkiye’nin çıkarına. Türkiye Suriye’de İran’ın yerini doldurdu. Muhtemelen aynı işi Irak’ta da yapacak. Çünkü İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyorlar. Ama bu zor bir şey, Irak’ta çok zor. Çünkü Irak halkının çoğunluğu Şii ve İran’ın orada nüfuzu var. Bu işi yapamazlar, büyük bir zorlukla yapabilirler. Büyük bir savaş çıkar. Bu kez Barzani eskisi gibi Şii güçlerle kolayca ittifak yapamadı ama YNK yaptı. Temel sorun burada.
İran halkının savaştan sonraki durumu savaş öncesine göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü?
Çok kötü oldu. Bu savaş devrimcilerin ve halkın siyasi özneliğini azalttı. Savaştan önce, Jina Aminî Devrimi’nden sonra İran’da sivil toplum oldukça radikalleşmişti. Ancak bu savaş bunu çok azalttı. Şimdi halk günlük zararların sıkıntılarıyla meşgul. Yani hayat pahalılığı çok fazla, ekmek yemek, geçim sağlamak çok zor. Böyle bir şart ve durumda halkın siyasi pratiği ve siyasi özneliği azalır. Bu savaş bunu azalttı.
Ortadoğu’da gerçekleşecek olan önümüzdeki dönemin senaryoları için öngörüleriniz nelerdir?
Bana göre şu an Ortadoğu’da iki temel güç var: Biri İsrail, diğeri ise İran. İçinden geçilen bu şartlar ve koşullar, ortaya çıkan durum ve Türkiye, Mısır ve diğerlerinin gösterdiği tutumla birlikte, Arap ülkelerinin “İbrahim Anlaşmaları”na üye olma ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çok ama çok düşük. Bence Arap ülkeleri Amerika’ya baskı yapmaya çalışıp bölgede güvenliğin sağlanması ve ayrıca İran’da daha iyi bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için “İran’la anlaş” diyecekler. Böyle ce İran istikrara kavuşsun. Eğer İran istikrara kavuşur ve tehdit edilmezse, o zaman bu bölge de istikrara kavuşabilir.
“Kürtler her zamankinden zayıf”
Bu senaryoda Kürtlerin rolü ve pozisyonu nedir? Kürtlerin payına ne düşüyor?
Bu dönemde Kürtlerin Ortadoğu’daki durumu her zamankinden daha zayıf ve güçsüz. Yirmi yıl önce “Yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak” denilen bir dönemdeydik. Ancak yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olmadı. Başûr’daki hatalar çok büyüktü. Başûr birleşik bir ulusal hükümet kuramadı. Başûr’da aşiretvari bir hükümet var. Amerika da biliyor, Türkiye da biliyor, İran da biliyor. Barzani ve Talabani arasındaki düşmanlığın her şeyden fazla olduğunu biliyorlar. Başûr başaramadı. Rojava da ortaya çıkan o şartlar ve koşullar altında silah elde edemedi. Rojhılat da şu an aynı durumda. Kürtler tek başına, yani sadece Kürtlerin kendileri böyle bir işi yapamazlar. Eğer yapacaklarsa bunu İran’ın demokratik güçleriyle birlikte yapmalılar. Fakat onlar da Kürtlerin tüm taleplerini kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden Kürtler artık gerçekten de görüşlerinde ve stratejilerinde stratejik bir gözden geçirme yapmalıdırlar.
Benim görüşüme göre artık ortaya çıkan şudur: Rojhilat’ta silahlı mücadele stratejisi başarısızlığa uğradı. Başka bir yol seçmeliler. Kendilerini nasıl toparlayacaklarını, nasıl bir birlik kuracaklarını ve Kürdistan’ın sivil toplumunda nasıl bir birliğin temelini atacaklarını bilmelidirler. Eğer Doğu Kürdistan’da stratejik bir değişim yapılacaksa silahlı mücadelenin sona erdiği söylenmelidir. Çünkü silahlı mücadele bir stratejidir. Eğer imkânları kalmazsa, o strateji devam edemez. Şu anda o imkânlar kalmamıştır.
Başka bir şey daha var, artık askeri teknoloji değişti. Şimdi örneğin Bakur’da bile PKK güçlerinin en büyük kısmı yeraltında. Yani savaşın teknolojisi böyle. Şu anda Türkiye’nin bilmem kaç bin askeri üssü var. Çok sayıdalar. Bu üslerin hepsi birbirine bağlı. O savaş dron savaşıdır, hava savaşıdır; o savaş Kalaşnikof savaşı değildir. Ama Kürtlerin savaşı gerçekten de Kalaşnikof savaşı. Bu yüzden Rojhilat için de bu stratejinin değişmesi gerekiyor. Yani bu stratejinin ağırlığının dağlardan şehirlere geçtiğini bilmelisin. Yani dağdan sivil topluma geçiyor. Dolayısıyla Kürt stratejisi odağını şehirlerde, sivil toplumun içinde nasıl yer edineceğine yöneltmelidir. Tamam, Kürtler İran hükümetinin despot bir hükümet olduğunu, insan öldürdüğünü söylüyorlar. Bunların hepsi doğru. Ancak dağda kalmak da hiçbir yere varmaz, dağda kalmak çözüm değil. Durum budur. Strateji değiştiğinde, işin ve mücadelenin merkezi de değişir.
10 yılı aşkın bir süredir Rojava’da bütün eğitim kurumlarında Kürtçe eğitim veriliyor. Ancak 29 Ocak’ta Özerk Yönetim ile geçici Şam yönetimi arasında imzalanan anlaşmadan sonra başlayan entegrasyon sürecinde Kürtçe eğitim, tartışma başlıklarından biri olmuş durumda.
Çalakiya ji bo zimanê kurdî li Qamişloyê, Foto: ANHA
Rojava Özerk Yönetim ile Şam’daki geçici yönetim arasında 29 Ocak 2026 tarihinde imzalanan anlaşmanın ardından entegrasyon süreci başladı. Bu süreç öncelikle askeri alanda, ardından eğitim ve diğer bazı alanlarda yürütülüyor. Ancak eğitim konusunda bölgeden gelen bilgilere göre, Özerk Yönetim ile Şam’daki geçici yönetim arasında sorunlar yaşanıyor.
Şam’daki geçici yönetime bağlı güçler, Mayıs ayının başında Haseke’deki adliye binasındaki Kürtçe, İngilizce ve Arapça tabelayı indirerek yerine sadece Arapça olan bir tabela astı. Ardından Haseke sakinleri bu duruma tepki göstererek Arapça tabelaları indirdi ve yerine tekrar Kürtçe olanları yerleştirdi. Bu konu birkaç gün boyunca bazı gerginliklere neden oldu.
Bu sorunun Haseke’de yaşandığı günlerde, Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, 13 Mayıs’ta Hawar Haber Ajansı’na (ANHA) yaptığı açıklamada, bu sorunun entegrasyon sürecinin durmasına neden olduğunu ve çözüm için Arapçanın bir süreliğine binada kalmasını kabul ettiklerini, ancak daha sonra Haseke’de de Rojava’nın diğer yerlerinde olduğu gibi Kürtçenin yerleştirileceğini söyledi.
Abdi, 14 Mayıs’ta ise Al-Monitor sitesine yaptığı açıklamada, eğitim konusu ve diploma krizi için Şam ile nihai bir anlaşmaya vardıklarını belirtti. Bu açıklamaya göre, Suriye devleti, Özerk Yönetim eğitimine göre eğitim görmüş öğrencilerin diplomalarını resmi olarak kabul edecek. Ayrıca, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde eğitimin Kürtçe olması şartıyla, ulusal müfredata geçiş için ortak komisyonlar kurulacak.
On yıldır Rojava’da eğitim Kürtçe
Suriye’de 2011 yılında savaşın patlak vermesi ve Rojava’da özerk bir bölgenin kurulmasının ardından burada Kürtçe eğitim başladı. O zamana kadar Suriye’de Kürtçe eğitim yoktu ve Kürtçenin kullanımı engelleniyordu.
1971’de başlayan “Araplaştırma politikaları”nın ardından yaşanan engellemelere rağmen Suriye ve Rojava’da Kürt dili için pek çok çalışma yapıldı. Modern Latin alfabesinin temeli Celadet Ali Bedirxan tarafından 1932 yılında Şam’da Hawar dergisinin ilk sayısının yayınlanmasıyla atıldı. Yine Cegerxwîn, Kamuran Bedirxan, Seydayê Tîrêj, Osman Sebrî ve daha pek çok isim burada Kürt dili için çalıştı ve eserler verdi.
2013 yılında Kürt bölgelerinde özerk bir yönetimin kurulmasıyla birlikte Kürtçe eğitim de resmi olarak başladı. O yıl Cizre Kantonu’nda ilk kez resmi olarak Kürtçe eğitim veren okullar açıldı. Kürtçenin yanı sıra Arapça ve Süryanice de resmi diller arasında kabul edildi. Ayrıca bazı yerlerde Ermenice dil eğitimi de başladı.
2014 yılında Cizre, Kobani ve Afrin kantonlarında Özerk Yönetim ilan edildikten sonra, aynı yıl yeni eğitim müfredatının hazırlıkları yapıldı. IŞİD’in Rojava’ya yönelik saldırıları nedeniyle eğitim kesintiye uğradı ancak 2015 yılında çalışmalar yeniden başladı. 2017 yılında Qamışlo’da Rojava Üniversitesi, ardından aynı yıl Kobani’de Kobani Üniversitesi açıldı. Bu yıllarda on binlerce öğrenci okula giderek Kürtçe eğitim gördü. Ancak şu anki durum nedeniyle bu kazanımların ortadan kalkması riski bulunuyor.
Evdilfetah: Kazanımlarımızı bırakmayacağı
Dilbilimci Deham Evdilfetah, Rojava’daki mevcut durumla ilgili Niha+’ya yaptığı açıklamada, “Bugünlerde ortalık karışık” diyerek “ne olacağını bilmediklerini” ifade etti.
Evdilfetah, bir süredir herkesin Kürt dilini korumak için harekete geçtiğini belirtti. Verdiği bilgilere göre, Özerk Yönetim’den bir heyet bu konu için Şam’da bulunuyor ve 15 Mayıs (Kürt Dil Bayramı) için ortak bir etkinlik düzenlenmesini talep edecekler.
Deham Evdilfetah, Şam’daki yönetimin Kürtlere, Türkiye’deki gibi seçmeli Kürtçe derslerini kabul edeceklerini söylediğini aktardı: “İki saat mi, üç saat mi artık neyse. Bazen dil özgürdür diyorlar. İstediğiniz gibi vereceğiz diyorlar. Doğrudan net bir şey ortaya çıkmıyor. Nasıl olacağını bilmiyoruz.”
Evdilfetah’ın ifadesine göre, Halep’in iki Kürt mahallesi olan Şeyh Maksut ve Eşrefiye’deki gelişmelerden sonra ellerinde fazla seçenek kalmadı ve halkta bir kırılma yaşandı. Bu nedenle Şam’daki geçici yönetim somut bir şey belirtmiyor: “Onlara ne dersen ‘evet evet’ diyorlar ama bunu anayasaya koyacaklarına dair bir inanç yok. Anayasa yok. Geçici bir hükümettir. ‘Hükümet kurulana, anayasa yapılana, parlamento oluşana kadar bekleyin, o zaman size her şeyi vereceğiz’ diyorlar. Onlara da güvenilmiyor.”
“Direniyoruz”
Pek çok yerdeki Kürt dili etkinliklerinden bahseden Evdilfetah, Kürt dili için yapılacak bir etkinliğe katılmak üzere Qamışlo’ya gideceğini söyleyerek şunları ekledi: “Biz kendimiz de eylemler yapıyoruz. Direniyoruz. Seminerler veriyoruz. Dilimiz varlığımızdır. Biz dilimizi ne kadar korursak, dilimiz de bizi o kadar koruyacaktır. Örneğin Kuzeydeki parçamız çok eridi. Dil gitti. Dil geri dönerse onlar da dönecektir. Herkes diliyle vardır. Bu sloganla çalışmalarımızı yürütüyoruz. Geçtiğimiz günlerde SZK (Kürt Dili Kurumu) ve KNK (Kürdistan Ulusal Kongresi) birlikte çok iyi bir toplantı yaptı. Hepsi dil üzerinde duruyor; dil her şeyden önce gelmeli diyor herkes. Dil, kimlik ve varlıktır. Gerçekten de varlık-yokluk meselesidir. Benim görüşüme göre Özerk Yönetim’de pek çok hata yapıldı. Sonra o felaket yaşandı. Ama yine iyi şeylerin yapılmadığı anlamına da gelmiyor . Çocuklarımız evde Kürtçe okuyor. Birbirleriyle konuşuyorlar.
Haseke, Rojava, Foto: ANHA
Bunlar kutsal şeylerdi. Üzerimizde ne kadar baskı olursa olsun, dil yasaklansa bile, bu çocukların dili unutacağına inanmıyorum. 11-12 yıldır bu eğitimi alıyorlar. Ne kadar eksikleri olsa da bir temel atıldı. Hatalar varsa düzeltilir. Ama o temel atıldı. Rüyamız ve umudumuz onu korumaktır. Geçtiğimiz bu deneyim devam ediyor. Bazı eksikler vardı, şikayetler vardı, eleştiriler vardı, bazen birbirimizle kavga ediyorduk ama yine de kendimize dönüyoruz. Yapılan şeyler, eğer onlar olmasaydı elimize geçmezdi. Ama şimdi elimizde ne kaldı, bilmiyoruz. Elimize ne geçmişse onu bırakmamalıyız. Şimdi Kürtçe okuyan o çocukların her birinin evinde küçük bir kütüphane var.”
Özerk Yönetim heyeti Şam’da
Rûdaw’ın geçtiği habere göre, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed ve Demokratik Birlik Partisi (PYD) Eş Başkanı Xerîb Hiso, Kürt Dil Bayramı vesilesiyle Suriye’nin başkenti Şam’da bulunan Mîr Bedirxan, Mîr Celadet Ali Bedirxan ve Rewşen Bedirxan’ın mezarlarını ziyaret etti.
İlham Ahmed, Kürtçenin resmiyet kazanması için mücadelenin yükseltilmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi: “Dilimizi bu ülkede resmi yapmak istiyoruz. Bunu kabul etmeyen bir zihniyet ve akıl olsa da 13 Sayılı Kararname uyarınca bazı okullarda Kürtçe eğitim izni verilmiştir. Kürtçenin resmi dil olması Suriye’nin zenginleşmesine ve güçlenmesine vesile olacaktır.”
İHD’nin raporuna göre, en az 930 kişi protestolara katıldığı ya da konuyla ilgili sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. 1’i gazeteci, 32’si çocuk en az 123 kişi tutuklandı.
Foto: Adnan Bilen /MA, Rojava’ya yönelik saldırılara karşı yapılan protesto gösterilerinde yaşanan polis şiddeti
İnsan Hakları Derneği (İHD) 6 Ocak 2026 tarihinde Suriye’de geçici Şam yönetiminin Halep’te Kürtlerin yoğun yaşadığı mahallelere yönelik saldırıları ile başlayan ve Rojava’nın geneline yayılan saldırılara karşı Türkiye’de gerçekleşen protesto gösterilerinde, yaşanan hak ihlallerine dair bir rapor hazırladı.
İHD Dokümantasyon Merkezi tarafından basına ve diğer açık kaynaklara yansıyan bilgilerin yanı sıra, İHD şubelerinin gözlem raporlarından faydalanılarak hazırlanan raporda, 6 Ocak 2026 ile 12 Şubat 2026 tarihleri arasında tespit edilebilen ihlaller yer alıyor.
İHD’nin raporuna göre, en az 930 kişi protestolara katıldığı ya da konuyla ilgili sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. 1’i gazeteci, 32’si çocuk en az 123 kişi tutuklandı.
İHD’nin raporunda tespit edilen bazı ihlaller şunlar:
22 ilde müdahale oldu
Suriye’de Kürtlere yönelik saldırılara ilişkin tepki ve protestolarla ilgili olarak en az 22 ilde 70’ten fazla barışçıl gösteriye kolluk güçlerince müdahale edildi. Aralarında belediye eş başkanları, insan hakları savunucuları, sendika ve meslek örgüt yöneticileri, gazeteciler ve çocukların da olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Müdahalelerde biber gazı gibi kimyasal ajanların yanı sıra, plastik mermi, tazyikli su kullanıldı. Kolluk güçlerinin çok sayıda kişiye fiziksel şiddet uyguladığı, gözaltına alınanların ters kelepçelendiği tespit edildi.
3 ilde (Urfa, Mardin ve Diyarbakır’da) valilikler her türlü eylem ve etkinliği çeşitli sürelerle yasakladı.
Mersin’de 1 mülteci, sivil bir kişinin protestocuları tehdit amaçlı rastgele açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdi. 4’ü gazeteci en az 5 kişi kolluk güçlerince çeşitli biçimlerde yaralandı.
En az 930 kişi protestolara katıldığı ya da konuyla ilgili sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. 1’i gazeteci, 32’si çocuk en az 123 kişi tutuklandı.
Çok sayıda kişi hem protestolara yönelik müdahaleler hem de gözaltı ve cezaevi süreçlerinde işkence ve kötü muameleye maruz kaldı.
Gazeteciler engellendi
En az 8 gazeteci haber takibi sırasında gözaltına alındı. Gazeteci Nedim Oruç tutuklandı.
Mezopotamya Ajansı, Jinnews, ETHA, Yeni Yaşam, Ajansa Welat’ın da aralarında olduğu haber kuruluşlarına ait 40’tan fazla sosyal medya hesabı ve internet sitesine erişim engeli getirildi. Yüzlerce sosyal medya hesabına erişim engellendi.
Suriye’deki saldırılar sırasında HTŞ ve beraberindeki silahlı grupların infaz ettikleri kadınların saç örgülerini kesmelerine tepki olarak, sosyal medyada saç örme videosu paylaşan 2’si çocuk 4 kişi gözaltına alındı, bir çocuk tutuklandı. Aynı içerikteki video nedeniyle bir hemşire görevden uzaklaştırıldı. Yine aynı nedenle Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu (PFDK), Amedspor kulübüne, kulüp başkanına ve oyuncu Çekdar Orhan’a çeşitli idari cezalar verdi.
Başka ülke vatandaşı en az 46 kişi sınır dışı edildi.
İnfografi
Kitlesel Gözaltılar ve Müdahaleler: 22 İlde Bilanço
22İl
Müdahale Oldu
70+Protesto
Engellendi
930+Gözaltı
Protesto / SM Paylaşımı
123Tutuklama
En Az (32’si Çocuk)
Müdahale ve Yöntemler
Protestolara kolluk güçlerince biber gazı, plastik mermi ve tazyikli su kullanıldı.
Gözaltına alınanların ters kelepçelendiği ve fiziksel şiddet uygulandığı tespit edildi.
Urfa, Mardin ve Diyarbakır valilikleri her türlü eylem ve etkinliği yasakladı.
Belediye eş başkanları, insan hakları savunucuları, sendikacılar ve çocuklar da gözaltına alınanlar arasında.
Kayıplar ve İhlaller
Mersin’de bir sivilin rastgele açtığı ateş sonucu 1 mülteci yaşamını yitirdi.
4’ü gazeteci en az 5 kişi kolluk güçlerince yaralandı.
Hem protestolarda hem de gözaltı/cezaevi süreçlerinde işkence ve kötü muamele rapor edildi.
Basın ve İfade Özgürlüğü
En az 8 gazeteci gözaltına alındı; Nedim Oruç tutuklandı.
40+ haber sitesi ve sosyal medya hesabına (MA, Jinnews, Yeni Yaşam vb.) erişim engeli.
Yüzlerce bireysel sosyal medya hesabına erişim yasaklandı.
Özel Cezalar ve Saç Örme Davası
• Saç örme videosu nedeniyle 2’si çocuk 4 kişi gözaltına alındı, bir çocuk tutuklandı.
• Aynı içerik nedeniyle bir hemşire görevden uzaklaştırıldı.
• PFDK, Amedspor kulübüne, kulüp başkanına ve oyuncuya cezalar verdi.
• Başka ülke vatandaşı en az 46 kişi sınır dışı edildi.
Suriye’de Rojava’ya yönelik saldırıların olduğu Ocak 2026 ile İran’a yönelik İsrail-ABD tarafından saldırıların başladığı 28 Şubat’tan bu yana ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’de Abdullah Öcalan ile iktidar ve devlet organları arasında sürdüğü belirtilen “süreci” de etkiliyor.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kastederek “tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiğini, örgütün lağvedildiğini haykırsın” sözleriyle yaptığı çağrının üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçti.
O tarihten bu yana Türk devletinin “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı, kamuoyunda ise “İkinci Çözüm Süreci”, “Barış Süreci” ya da “Süreç” olarak ifade edilen dönemde, Kürt tarafı, PKK’nin feshi ve silahların yakılması gibi atılan somut adımlarla gündeme geldi. Sürecin devamı açısından gerekli olduğu ifade edilen yasal düzenlemelere ilişkin devlet kanadında ise henüz somut bir ilerleme sağlanmış değil. Meclis’te grubu bulunan bir parti dışında tüm partilerin katılımıyla “süreç komisyonu” kurulması ve uzun bir çalışma takvimi sonrasında bu komisyon tarafından hazırlanan rapor da şu ana kadar öne çıkan tek somut adım sayılıyor.
Öte yandan, Bahçeli’nin 24 Mart 2026’da TBMM grup toplantısında yaptığı “Süreci boğmanın, aceleye getirmenin, tartışmaları alevlendirmenin alemi yoktur” açıklaması ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle Newroz kutlamaları sonrasında verdiği sert mesajlar sürecin seyrine ilişkin soru işaretlerini artırdı.
DEM Parti kaynakları Nisan ve Mayıs aylarına işaret ederek yasal düzenleme beklentilerini dile getirirken, son gelişmeler sürecin geçmişten bugüne nasıl ilerlediğine dair bütünlüklü bir değerlendirmeyi yeniden gündeme taşıyor.
2015 Kırılması: Çözüm Sürecinden Güvenlik Politikalarına
Foto: ANF
Aslında Öcalan ve PKK, 1993’ten beri, fakat daha yoğun biçimde 2000 ve sonraki yıllarda radikal bir ideolojik dönüşümle Kürt meselesini siyasi yollarla çözmek istediklerini pek çok kez dile getirdiler, barışı stratejik bir konu olarak ele aldıklarını açıkladılar. Ancak Türkiye, Kürt sorununda çözüme iç ve dış konjektürel nedenlerle yanaştığı için, bu zamana kadar yapılan diyaloglar ve süreçler kalıcı bir çözüme ulaşamadı.
Bu bağlamda en dikkat çekici dönem, 2012-2015 yılları arasında yürütülen çözüm süreci dönemidir. Bu çözüm süreci, Suriye’deki Kürtler Kobani’de IŞID’i yenince, Haziran 2015 seçimlerinde AKP Hükümeti’nin iktidar olamayacağı ve Kürt siyasi hareketiyle “başkanlık” anlaşması yapılamayacağı anlaşılınca, 22 Mart 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dolmabahçe Mutabakatı’nı doğru bulmuyorum” açıklamasıyla fiilen sona erdi. Ardından, Ekim 2014’teki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınmış olan “Çöktürme Planı” kararı doğrultusunda PKK ve genel olarak Kürt siyasi hareketine yönelik kapsamlı güvenlik operasyonları başlatıldı. Takip eden dokuz yılda sadece Kuzey Kürdistan değil, Güney (Federe Kürdistan) ve Batı (Rojava) parçaları da dahil olmak üzere Kürt halkı ve PKK, Türk devletinin var gücüyle yürüttüğü topyekün bir savaşın hedefi haline geldi.
Dolmabahçe Mutabakatı
Devletin Kürt meselesinde yıllardır izlediği “terörü bitirme” politikaları devam ederken, 2024 yılının sonlarına doğru devlet cephesinden beklenmedik açıklamalar geldi ve 43 ay aradan sonra ağır tecrit altında tutulan Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirildi. Böylece Kürt sorununda yeni bir süreç tekrar tartışılmaya başlandı.
Yeni Dönemin Sinyalleri
1 Ekim 2024Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarıyla tokalaşması.
1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında yaşanan dikkat çekici bir temas, kamuda “yeni bir siyasi iklimin” habercisi olarak yorumlandı. Bahçeli, DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer milletvekilleriyle tokalaştı. Bu jest hem Meclis salonunda hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gazetecilerin bu tokalaşmanın anlamını sorması üzerine Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde de barışı tesis etmeliyiz” dedi.
Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Artık şu hakikat kabul edilmelidir. Bugün İsrail saldırganlığına karşı hem içeride hem dışarıda çatışma alanlarından çok uzlaşma zeminlerinin öne çıkarılması gerekmektedir” ifadelerini kullandı.
22 Ekim 2024Bahçeli’nin grup toplantısındaki Öcalan çağrısı.
Bu açıklamaları takiben 22 Ekim 2024’te Bahçeli, partisinin grup toplantısında, Öcalan’a doğrudan seslenerek şu çağrıyı yaptı: “Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiği, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığını gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. …Hodri meydan, buna varız.”
24 Ekim 2024Ömer Öcalan’ın İmralı mesajı.
24 Ekim 2024’te ise DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bir gün önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüklerini açıkladı ve Öcalan’ın şu mesajını paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”
Kayyımların ve Yasakların Gölgesinde Bir Süreç!
30 Ekim 2024Ahmet Özer’in tutuklanması ve kayyım süreci.
Ancak Kürt meselesinde çözüme ve barışa yönelik bu işaretler, devam eden kayyım atamaları ve yasak kararlarıyla gölgelendi. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamaları, “Gerçekten Kürt meselesinde çözüm isteniyor mu?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Yerel seçimlerde CHP ve DEM Parti arasında yapılan “kent uzlaşısı” kapsamında Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Ertesi gün yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy kayyım olarak atandı.
Kasım 2024DEM Partili belediyelere kayyım atamaları.
Ardından Kasım 2024’te, sırasıyla DEM partili Mardin, Batman, Urfa Halfeti, Dersim ve Van Bahçesaray belediyelerine de belediye eş başkanlarının “terör” cezaları gerekçe gösterilerek kayyım getirildi.
21 Kasım 2024Öcalan’a getirilen yeni avukat görüş yasağı.
Tüm bunların üzerine, 21 Kasım 2024’te, Öcalan’la görüşme talep eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Öcalan’a 6 Kasım’da yeni bir altı aylık avukat görüş yasağı getirildiğini öğrendi.
26 Kasım 2024Bahçeli’nin temas çağrısını yinelemesi.
26 Kasım’da Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda “22 Ekim 2024 tarihli grup toplantımızdan itibaren ne demişsek aynen yanındayız. İmralı’yla DEM Grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor, çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz” dedi.
DEM Parti Heyeti İmralı’da
28 Aralık 2024DEM Parti milletvekillerinin İmralı ziyareti.
Uzun bir sürenin ardından 28 Aralık 2024’te DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı’da Öcalan’la görüştü. Heyet ertesi gün kamuoyuyla Öcalan’ın, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluktur” mesajını paylaştı.
30 Aralık 2024KCK’den çözüm iradesi açıklaması.
Ardından 30 Aralık 2024’te KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, Medya Haber’e yaptığı açıklamada, “Önderliğimizin ortaya koyduğu çözüm iradesinin arkasındayız. Türk devleti, AKP-MHP iktidarı, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünen devletin kendisi, gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymalıdır” dedi.
Ocak 2024İmralı Heyeti’nin meclis görüşmeleri.
Ocak 2024 boyunca İmralı Heyeti, TBMM’de grubu bulunan MHP, AKP, CHP, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’yle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin ardından heyet, 22 Ocak 2025’te Öcalan ile ikinci kez buluştu.
13 Şubat 2025KCK’nin Öcalan’dan gelen mektubu açıklaması.
13 Şubat 2025’te ise KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık Öcalan’dan bir mektup aldıklarını belirterek, “Kürt sorununu savaş zemininden çıkarıp demokratikleşme zeminine çekmek için bir çalışma yürütüyor” dedi. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra, 15 Şubat’ta, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde, İçişleri Bakanlığı Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atadı.
18 Şubat 2025HDK operasyonları ve tutuklamalar.
Bu gelişmeler olurken, 18 Şubat 2025’te Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) operasyonlar yapıldı. Aralarında siyasi parti yöneticileri, sendikacılar, sanatçılar ve gazetecilerin bulunduğu 52 kişi gözaltına alındı; 21 Şubat’ta bunların 30’u tutuklandı. HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş bu operasyonları “barışa komplodur” diyerek eleştirdi.
Öcalan’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
27 Şubat 2025Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”.
DEM Parti heyeti, 27 Şubat 2025’te, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Heyet görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajını İstanbul’da kamuoyuyla paylaştı.
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan mesajda Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”
1 Mart 2025PKK’nin ateşkes ilanı.
PKK, Öcalan’ın bu çağrısının ardından 1 Mart’ta ateşkes ilan ettiğini duyurdu. PKK’nin yaptığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hayata geçmesinin önünü açmak için, bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. Önder Apo’nun istediği şekilde parti kongresini toplamak için hazırız. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için de Önder Apo’nun bizzat yönlendirmesi ve yürütmesi gerekir” denildi.
21 Mart 2025Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları.
Ardından Kürtler, 21 Mart 2025 Newrozu’nu başta dört parça Kürdistan olmak üzere, dünyanın pek çok kentinde milyonlarca kişinin katılımıyla kutladı. Newroz’a katılım yoğunluğu Kürt basını tarafından Öcalan’ın çağrısına destek olarak yorumlandı.
İmamoğlu Tutuklaması, Sırrı Süreyya’nın “Şüpheli” Ölümü
19 Mart 2025Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması.
Newroz’un ardından gündem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sarsıldı. 19 Mart 2025’te, “Kent uzlaşısı” konulu “terör” ve “yolsuzluk” iddialarıyla başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart 2025 tarihinde tutuklandı. Kürt hareketi İmamoğlu’nun tutuklanmasını sürece yapılan “provakatif bir müdahale” olarak değerlendirdi.
15 Nisan 2025Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlanması ve vefatı.
Çok geçmeden İmralı heyeti üyesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 15 Nisan günü İstanbul’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Önder 18 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdi ancak kurtarılamadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Binlerce kişi Önder’i son yolculuğuna “Sırrı’ya sözümüz barış olacak” sloganlarıyla uğurladı.
8 Mayıs 2025DEM Parti’nin suikast şüphesi açıklaması.
Cenazeden beş gün sonra DEM Parti, “2 Nisan’da, otopark görevlisi Sırrı Süreyya Önder’in aracını kullanırken lastiklerden gelen sesten şüphelenmiş ve aracı servise götürmüştür. Yapılan incelemede, aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiği tespit edilmiştir” açıklamasını yaptı. Bu bilginin paylaşılmasının ardından kamuoyunda “Sırrı Süreyya’ya suikast mı yapıldı?” sorusu tartışılmaya başlandı.
PKK Kendini Feshetti, Silahlar Yakıldı
12 Mayıs 2025PKK’nin kendini feshetme kararı.
Önder’in yasının tutulduğu günlerde, 12 Mayıs 2025’te, PKK kendini feshettiğini ve silahları bıraktığını duyurdu. PKK açıklamasında, “Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. …PKK tarihi misyonunu tamamladı. PKK 12. Kongresi, PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” dendi. Bu karar üzerine farklı çevrelerde lehte ve aleyhte pek çok tartışma başladı, “Devlet hangi adımları atacak?” sorusu toplumun gündemine oturdu. KCK’den yapılan açıklamada ise, PKK’nin silah bırakmasını istemeyen birçok gücün KCK ile görüşmek istediği duyuruldu.
9 Temmuz 2025Öcalan’ın 1999’dan beri ilk videolu çağrısı.
Öcalan 9 Temmuz 2025’te yeni bir çağrıda bulundu. Ancak bu seferki çağrısı videolu bir çağrıydı. Bu, Öcalan’ın 1999 yılından beri ilk videolu görüntüsüydü. Öcalan videoda “27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim” ifadelerini kullanarak, “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir” dedi.
11 Temmuz 2025Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah yakma töreni.
Bu videolu mesajda yer alan Öcalan’ın “Önce sen ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır” sözlerine istinaden KCK ilk adımı attı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 15’i kadın 30 gerilladan oluşan “Barış ve Demokratik Toplum Grubu”, 11 Temmuz 2025’te, pek çok gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı bir törenle silahlarını yaktı.
5 Ağustos 2025Meclis’teki komisyonun ilk toplantısı.
Bu töreni takiben, başkanlığını TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin yer aldığı (İYİ Parti hariç) 51 kişilik bir komisyon, çözüm süreci kapsamında ilk toplantısını 5 Ağustos’ta gerçekleştirdi. Komisyonun ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirlendi.
Ağustos 2025’ten günümüze yaşananlar
10 Ağustos 2025Bahçeli’nin TV100 açıklaması.
10 Ağustos’ta TV100’e konuşan Bahçeli, sürecin yıl sonuna kadar tamamlanacağını, PKK’nin silahları yakmasının güçlü bir mesaj taşıdığını ifade ederek, “Silah gömülürse tekrar çıkarılabilir; yakmak ise ‘bir daha elimizi silaha sürmeyeceğiz’ demektir” dedi.
19 Ağustos 2025TBMM önünde beyaz toros olayı.
19 Ağustos’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun dördüncü toplantısı öncesinde TBMM önünde beyaz bir toros ateşe verildi.
28 Ağustos 2025DEM Parti’nin İmralı görüşmesi.
28 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın görüşmede, “Demokratik toplum, barış ve entegrasyonun, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini belirttiği” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca Öcalan’ın bunun için “bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine” vurgu yaptığı belirtildi.
25 Eylül 2025DEM Parti’nin yasal düzenleme açıklaması.
25 Eylül’de DEM Parti yaptığı açıklamada Meclis’teki komisyonun dinleme aşamasını tamamlamak üzere olduğunu belirterek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” dedi. DEM Parti, sürecin ikinci aşamasında Komisyon’un yasama çalışmalarına odaklanacağını belirterek, Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’daki değişiklikler ile kayyım düzenlemeleri, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve anadilinde eğitim gibi konularda öneriler hazırladıklarını duyurdu.
1 Ekim 2025Erdoğan’ın teşekkür mesajı.
1 Ekim’de, TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yürüten Devlet Bahçeli’ye ve DEM Parti’ye teşekkür etti.
7 Ekim 2025Bahçeli’nin komisyon görüşmesi önerisi.
7 Ekim tarihli MHP Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli, komisyon üyelerinden bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesini önerdi ve SDG’nin silah bırakması için Öcalan’ın çağrı yapmasını istedi.
13 Ekim 2025Asrın Hukuk Bürosu’nun İmralı ziyareti.
13 Ekim’de, Asrın Hukuk Bürosu avukatları İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etti. Öcalan “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir” dedi.
26 Ekim 2025KÖH’ün çekilme açıklaması.
26 Ekim’de, PKK kendini feshettiği için Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) Yönetimi adıyla Kandil’de düzenlediği basın toplantısında, Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan tüm gerilla güçlerinin “Medya Savunma Alanları”na çekilmekte olduğunu açıkladı. 17 Kasım’da ise silahlı güçlerin Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından da çekildiği duyuruldu. KÖH Yönetimi, “atılan bu yeni adımın Türkiye’de barışa ve demokratikleşmeye hizmet edeceğine inandığını” belirtti.
18 Kasım 2025Bahçeli’nin İmralı’ya gitme çıkışı.
18 Kasım’da Bahçeli, MHP grup konuşmasında kimsenin Öcalan ile görüşmemesi halinde üç arkadaşı ile İmralı’ya gideceğini duyurdu.
21 Kasım 2025CHP’nin itirazı ve komisyondan çıkan evet oyu.
21 Kasım’da CHP, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun Öcalan ile görüşmesine karşı olduğunu açıkladı. Aynı gün Komisyonu’nun on sekizinci toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının kapalı oturumunda AK Parti, MHP, DEM Parti, TİP ve EMEP’in “Evet” oyları sonucu Öcalan ile görüşme önerisi kabul edildi.
24 Kasım 2025Komitenin İmralı ziyareti.
24 Kasım’da “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”ndan, AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin oluşturduğu bir komite İmralı’ya giderek Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi.
2 Ağustos 2025Suriye’de başlayan çatışmalar.
Bu arada Ağustos 2025’ten itibaren Suriye ve Rojava’da Türkiye’deki süreci etkileme ihtimali yüksek pek çok gelişme yaşandı. Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile omurgasını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında, 2 Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve El-Kefse yakınlarında ilk çatışmalar yaşandı. Çatışmalar Eylül’de Halep ve çevresinde yoğunlaştı.
26 Aralık 2025Şêx Meqsûd ve Eşrefiye çatışmaları.
26 Aralık’ta, Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt asayiş güçleri arasında çatışmalar başladı. Taraflar, 1 Nisan 2025’te Kürt mahallelerinde sadece Kürt asayiş güçlerinin kalmasını, SDG’nin Halep’te kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı. Ancak sonrasında Şam SDG’yi anlaşmaya uymamakla suçlayarak, mahallelerin yakınlarına Suriye ordusu tanklarını konuşlandırdı.
27 Aralık 2025SOHR’un Suriye hükümetinin yolları kapattığına dair açıklaması.
27 Aralık’ta Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye hükümetinin Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye giden ek yolları kapattığını ve sivillerin bu bölgelere erişimini engellediğini bildirdi.
4 Ocak 2026SDG ve Şam görüşmeleri.
4 Ocak 2026‘da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki Kürt heyeti Şam’da geçici yönetim yetkilileriyle görüştü. Toplantıya ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun komutanlarından Kevin Lambert de katıldı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada SDG’nin entegrasyonu konusunun görüşüldüğü ve sonuca ulaşıncaya kadar toplantılara devam edileceği duyuruldu.
Ocak Ayı Başı (Görüşmeler)Paris’te eşzamanlı görüşmeler.
Şam’da SDG ile görüşmelerin yapıldığı günlerde Paris’te de önemli görüşmeler vardı. Görüşmelerde Suriye’yi Dışişleri Bakanı Esad Şabani ve İstihbarat Başkanı Hussein Salameh, İsrail’i ise İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet temsil etti. ABD adına görüşmelere ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı. Aynı günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te bulunması dikkat çekti. Görüşmelerin ardından İsrail ve Suriye arasında bazı konularda anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
Birkaç Gün SonraSDG’den Şam toplantısının sabote edildiği açıklaması.
Birkaç gün sonra SDG Genel Komutanlık üyesi Siphan Hemo, 4 Ocak Şam toplantısının sabote edildiğini açıkladı. Hemo, “Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şêx Meqsûd mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu” açıklamasında bulundu.
Ocak Ayı BaşıReuters’ın İsrail-Suriye pazarlığı haberi.
Reuters’ın haberine göre ise Ocak ayı başında Şam, Paris ve Irak’ta kapalı kapılar ardında bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirildi. Paris’teki görüşmede Suriyeli yetkililer İsrail tarafına SDG’ye verdiği desteği kesmesini istedi. Suriye hükümetinin, SDG kontrolündeki bazı bölgelerde sınırlı bir operasyon fikrini de gündeme getirdiği ve çekinceyle karşılaşmadığı belirtildi. İsrail’in ise karşılığında, Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılması başta olmak üzere bir dizi talebini Şam yönetimine kabul ettirdiği ileri sürüldü. Reuters’ın bu haberine Suriye ve ABD’den doğrulama ya da yalanlama gelmedi.
7 Ocak 2026Kürt mahallelerine yönelik artan saldırılar.
7 Ocak 2026’da Suriye geçiş hükümeti Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki tüm Kürt asayiş noktalarını “askeri hedef” ilan etti ve mahallelere yönelik saldırılar arttı. Suriye Arap Ordusu mensubu silahlı kişilerin işlediği savaş suçlarıyla büyük bir insani kriz yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren Kürt kadın asayiş görevlisi Deniz Çiya’nın cansız bedeninin bir binadan, “Allahu Ekber” sloganları eşliğinde aşağı atıldığı görüntüler Kürtlerde infial yaratırken, insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine neden oldu.
8 – 11 Ocak 2026Suriye Ordusunun Halep kontrolü.
Yaşanan yoğun çatışmaların ardından Suriye Ordusu 8 Ocak 2026’da Eşrefiye Mahallesi’ne, 11 Ocak 2026’da ise Şêx Meqsûd Mahallesi’ne girerek Halep ilindeki kontrolün Suriye ordusunda olduğunu ilan etti.
9 Ocak 2026AB heyetinin Şam ziyareti.
9 Ocak 2026’da AB Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Şam’a giderek Ahmed Şara ile görüştü. Von der Leyen Suriye için 620 milyon euroluk destek paketi açıkladı. Kürt mahallelerine yönelik saldırılar devam ederken, AB’nin Şam ziyareti kamuoyunda eleştirilere neden oldu
17 Ocak 2026DEM Parti heyetinin İmralı ziyareti.
17 Ocak 2026’da DEM Parti heyeti İmralı’da Öcalan ile görüştü. Çatışmalar nedeniyle son derece endişeli olduğunu belirten Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak değerlendirdi.
17 Ocak 2026Suriye hükümetinin kapalı askeri bölge ilanı.
17 Ocak’ta Suriye hükümeti, SDG kontrolündeki Rakka dahil Fırat’ın batısındaki bölgeyi “kapalı askeri bölge” ilan ederek Tabka’nın bazı bölgelerine taarruz başlattı. SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekileceğini açıklamasıyla birlikte Şam yönetimi güçleri kente girmeye başladığını duyurdu.
17 Ocak 2026Erbil toplantısı.
17 Ocak’ta Mazlum Abdi, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Tom Barrack ve KDP Başkanı Mesud Barzani Erbil’de bir araya geldi. Görüşme sonrası Federe Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Her iki taraf, sorunların barışçıl çözümü ve yeni Suriye’nin bileşenleri arasında barış içinde bir arada yaşamın sağlanması için tek yolun diyalog olduğu konusunda hemfikir kaldı” denildi.
18 Ocak 2026Suriye ordusunun Tabka ve Rakka’ya girişi.
18 Ocak’ta Suriye ordusu Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü aldı. Ayrıca tüm kasaba ve köyleriyle birlikte Deyrizor’un doğu kırsalının tamamına ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarına el koydu. Aynı günün öğlen saatlerinde Arap aşiret güçleri Rakka’nın kontrolünü ele geçirdi ve Suriye ordusu birkaç saat sonra şehre girdi.
18 Ocak 2026Ateşkes ve entegrasyon anlaşması.
18 Ocak’ta SDG ve Suriye geçici hükümeti ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes anlaşmasına göre, Suriye geçici hükümeti Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin askeri ve idari kontrolünü devralacaktı. Buna ek olarak SDG; Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm petrol ve doğalgaz sahalarının ve uluslararası sınır geçişlerinin kontrolünü Suriye geçici hükümetine devredecek, Haseke vilayetindeki sivil kurumlar da Suriye devletine entegre edilecekti.
19 Ocak 2026Rojava Heyeti’nin Şam toplantısını terk etmesi.
19 Ocak’ta Mazlum Abdi başkanlığındaki Rojava Heyeti Şam’da Ahmed Şara başkanlığındaki Şam Yönetimi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Rojava Heyeti görüşmede bir gün önce ilan edilen ateşkes anlaşmasına eklenmeye çalışılan yeni maddeleri ve oldu bittiye getirilmeye çalışılan tarzı kabul etmediklerini bildirerek toplantıyı terk etti.
20 Ocak 2026Küresel dayanışma eylemleri.
Mazlum Abdi sonuçsuz kalan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Şam güçlerinin saldırılarına karşı Kürt bölgelerinin korunmasının “kırmızı çizgi” olduğunu vurguladı. Rojava’nın direniş kararı almasıyla, Kürtler 20 Ocak’ta başta dört parça Kürdistan ve Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kentlerde sokaklara çıktı. Rojava ile dayanışma eylemleri Şubat ayına kadar kesintisiz bir şekilde devam ederken, eylemlere Kürtlerin birliği talebi damgasını vurdu.
22 Ocak 2026Sosyal medyada dolaşıma giren saç örgüsü videosu ve protestolar.
Bu arada 22 Ocak’ta büyük tepki toplayan bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter yapılarda yer alan Ramî El Deheş’in, Rakka’da yaşamını yitiren YPJ’li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “hediye ettiğini” söylediği video dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı. Kadınlar tüm dünyada saç örgüsü protestosu başlattı. Türkiye’de protestoya katılan bazı kadınlar gözaltına alınıp, tutuklandı.
30 Ocak 2026Kapsamlı entegrasyon açıklaması.
30 Ocak’ta Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’ın Şam’da geçici hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında kademeli askeri ve idari entegrasyonu, SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulmasını ve Kobani güçleri için de Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde ayrı bir tugay oluşturulmasını, Haseke ve Kamışlı’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılmasını, yerel kurumların devlete entegrasyonunu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeren kapsamlı bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
16 Şubat 2026Öcalan’ın değerlendirmesi.
16 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan heyet aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Geride bıraktığımız süreç, öz itibariyle şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. TBMM Komisyon raporunun temel toplumsal gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Sürecin bundan sonraki ilerleyişinde komisyon raporunun bu niteliği son derece önemli olacaktır. ‘Terörü tasfiye’ mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder” dedi.
17 Şubat 2026Komisyonun 60 sayfalık raporu.
17 Şubat’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı 60 sayfalık raporda PKK’nin feshi ve silah bırakma süreci, toplumsal bütünleşme başlıkları yer aldı. Yasal düzenlemelerin “PKK’nin silah bırakmasının fiilen kesinleşmesi ve bunun yürütme organı tarafından tespit edilmesi” şartına bağlandığı belirtildi.
28 Şubat 2026ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırıları.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırıları başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı yönetici öldürüldü. Buna karşılık İran’ın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarını füzelerle hedef almasıyla, savaş bölgesel ve çok boyutlu bir krize dönüştü.
22 Şubat 2026İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nın kurulması.
22 Şubat’ta İran’daki Kürt partileri, “Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı” (İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı) adı altında birleşerek İran rejimine karşı ortak bir cephe kurdu. PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Xebat gibi yapıların yer aldığı koalisyona, 4 Mart’ta İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu’nun da katılmasıyla parti sayısı 6’ya yükseldi. Bu arada ABD-İsrail’in Kürtlerle olası bir ittifak arayışı içinde olduğu yönündeki iddialar ABD’li kaynaklarca doğrulanırken, Kürt siyasi hareketinin şu ana kadar yaptığı mesafeli ve temkinli açıklamalar ise dikkat çekiyor.
4 Mart 2026DEM Parti heyetinin Ankara görüşmesi.
4 Mart’ta DEM Parti heyeti Ankara’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yasal düzenlemeler konusunda bir görüşme gerçekleştirdi.
11 Mart 2026Salih Müslim’in vefatı.
11 Mart’ta PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Müslim, bir süredir yaşadığı böbrek yetmezliği nedeniyle Hewler’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Müslim için Kamışlı’da binlerce kişinin katılımıyla cenaze töreni düzenlendi.
21 Mart 2026Newroz kutlamaları ve Erdoğan’ın tepkisi.
21 Mart’ta Kürtler dünyanın birçok kentinde milyonların katılımıyla Newroz’u kutladı. Kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. Mesajında Ortadoğu’da bin yıldır din, mezhep ve kültür savaşlarının devam ettiğini vurgulayan Öcalan, bölgedeki “bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıkların bugün emperyal müdahalelere bahane oluşturduğunu” ifade etti. Öcalan, “Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir” dedi.
Öte yandan Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 kentte toplam 170 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da gözaltına alınanlardan 12 kişi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “süreci baltalamaya çalışan provokasyonlar” diyerek, gözaltı ve tutuklamaları savundu. Erdoğan, kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın posterlerinin açılmasını ve alanlarda taşınan sarı, kırmızı, yeşil renkleri ise “milletin sinir uçlarıyla oynamak” olarak nitelendirdi.
27 Mart 2026Öcalan’ın İran krizi değerlendirmesi.
27 Mart’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan, “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur” dedi.
28 Mart 2026AKP’nin hukukçu komisyonu hazırlığı.
28 Mart’ta AKP Grup Başkanvekili Abdulhamit Gül başkanlığında hukukçulardan oluşan bir komisyonun kurulacağı açıklandı. AKP kurmayları “Haziran veya Temmuz’da Meclis gündemine gelmesi hedeflenen geçici bir kod yasa çıkarılacak; genel af ya da torba yasa olmayacak” açıklaması yaptı.
Ortadoğu’da hegemonya rekabeti
1,5 yıla yayılan süreç, Bahçeli’nin ezberleri bozan bir tokalaşmasıyla başladı. Diyalog sürecinin başlamasıyla birlikte, Kürt meselesinde çözüm ihtimalinin arttığı önceki dönemlerde olduğu gibi bu süreçte de ateşkese rağmen devam eden askeri operasyonlar, kayyım atamaları ve tutuklamalar nedeniyle gerilimli bir tablo ortaya çıktı. Özellikle Rojava’da hem HTŞ’nin hem de Türkiye destekli grupların saldırıları sürecin en kırılgan aşamalarını oluşturdu. Öte yandan, Türk devletinin PKK ile çatışmaların sona erdirilmesine yönelik söylemleri de sürdü. Sürecin neden bu dönemde gündeme geldiği sorusu kamuoyunda tartışılmaya devam ederken, sorunun yanıtı için önce üçüncü dünya savaşı ve Ortadoğu’da şekillenen yeni dengelerle ilgili analizlere bakmak gerekiyor.
1 Ekim 2024 tarihide Meclis açılışında MHP Lideri Devlet Bahçeli, DEM Partililerin sırasına giderek, onlarla tokalaştı
Değerlendirmelere göre, reel sosyalist sistemin çöküşüyle birlikte dünya üçüncü bir küresel savaş sürecine girdi; küresel güçler arasında yeniden paylaşım ve hegemonya kavgası başladı. Bu kavgada, hegemonik güçlerin stratejik hamlelerinin temelinde, enerji ve ticaret tekeli üzerinde hangi güç odağının kontrol sahibi olacağı gerçeği yatıyor. Halen devam eden İran savaşı da bu bağlamdan ayrı değerlendirilmiyor.
Bu temelde, enerjinin ana aktarım güzergahlarından biri Ortadoğu ve bölgenin enerji rezervleri küresel ölçekte hala stratejik bir depo işlevi görüyor. Fosil yakıtların sınırlı oluşu egemen aktörleri farklı ajandalar izlemeye yöneltse de Ortadoğu enerji ve ticaret hattı küresel güçler açısından stratejik değerini korumaya devam ediyor. İsrail, Filistin, Lübnan, Suriye, İran, Irak ve Türkiye’de yaşanan yeni gelişme ve çatışmaların arka planında da bu stratejik değer yatıyor.
Son 15 yılda yaşanan ve bir kısmı hala süren savaşların ortaya çıkardığı tablo (özellikle de enerji jeopolitiği açısından bölgenin kalbi durumundaki Suriye’deki savaş tablosu), hegemonya savaşında üstünlüğü ele geçiren ABD ve İsrail ittifakının, önceki dünya savaşlarında olduğu gibi yeni sınırlar çizmek ya da yeni devletler kurmak yerine, mevcut yapılar üzerinde nüfuz kurmayı tercih ettiğini gösteriyor. Bu ittifakın Ortadoğu’ya biçtiği yeni düzende, askeri ve ekonomik imkanlarıyla “başına buyruk hareket eden” devletler (bu aşamada Türkiye ve İran) zayıflatılarak, bağımlı hale getirilip kendilerine biçilen rolleri kabul etmeye zorlanıyor. Yıllardır bölgedeki bu tekçi merkezi devletlerin baskısından muzdarip etnik ve dini kimlikler ise, süreçte “kullanışlı enstrümanlara” dönüştürülmeye çalışılıyor. Sonuç olarak Ortadoğu’da “İsrail patronluğunda işleyen bir enerji ve ticaret kontrol düzeni” şekillendirilmeye çalışılırken, bölgenin karmaşık ve dinamik yapısı, birçok olmazı ve olasılığı da imkan dahiline alıyor.
İmralı’nın kapısı niye çalındı?
Ortadoğu’da kartlar yeniden karılırken, Türkiye’nin iç ve dış konjonktürel nedenlerle İmralı ile görüşme ihtiyacı duyduğu ifade edilebilir. Ancak çağrının bu kez doğrudan ve ilk kez devletin koruyucu unsurlarından biri olarak görülen MHP liderinden gelmesi, “devletin bekası” söz konusu olduğu için İmralı’ya çağrı yapıldığı yorumlarını gündeme taşıdı.
Çeşitli medya organlarında “Devletin beka” sorununun şekillendirilmeye çalışılan yeni Ortadoğu düzeninden kaynaklandığı ifade edilirken, Türkiye’nin İmralı ile diyalog sürecine girmesinin gerekçeleri şu şekilde sıralanıyor:
Birinci ve temel neden; Türkiye, yeni bölge düzeninde Rojava’nın Suriye’deki de-facto özerkliğinin resmiyet kazanma ihtimalini (Türkiye’nin 100 yıllık Kürt paranoyası) kendisi için risk görüyor. Zira bu, Türkiye’nin tüm güneyi boyunca 910km olarak uzanacak bir Kürdistan demek. Türkiye’de, bu durumun ilerde kendi haritasını etkileyeceği endişesi hâkim. Türk devleti bu nedenle Rojava’nın uluslararası düzlemde tartışılma ihtimalinin olduğu bir sürece Kürtlerle savaş halindeyken katılamayacağını biliyordu.
İkinci neden, Ortadoğu’da “başına buyruk” davranan bir ülke olarak Türkiye’nin “İran’dan sonra sıra bize gelecek” endişesi içinde olması. Zira Türkiye’nin geçmişte İran’a yönelik ekonomik ambargoyu delmesi, Suriye’deki savaşta yer yer batı kutbundan uzaklaşıp Rusya ve İran ile iş tutması bu endişenin nedenleri arasında.
İmralı Adası – Abdullah Öcalan ve DEM Parti Heyeti’nin 27 Şubat 2025 açıklaması
Öte yandan, üçüncü neden 2015’te “çözüm masası” devrildikten sonra başlatılan ve Kürt hareketini bitirmeyi amaçlayan “çöktürme planı”nın başarılı olamaması. Bu savaş sürecinde, özellikle Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra, bir devleti devlet yapan tüm kaideleri rafa kaldırdığı için eleştirilen Türk devleti norm dışı güçlerin koalisyonuna dönüştü. Nihayetinde Ortadoğu’da siyasi ve askeri dengeler sarsılırken, Türkiye, geçen 10 yılda ekonomik, hukuksal ve toplumsal bir krize girerek zayıflamış bir halde bu depreme yakalandı. Türkiye’nin hesabı, yaşanan bu depremi Kürt barışıyla atlatmak ve devlete tekrar bir çeki düzen vermek.
Dördüncü neden devletin AKP kanadının “emperyal hedefleri”. Suriye’nin çok kimlikli yapısı nedeniyle Sunni Şara hükümeti meşruiyetini ancak Kürtleri tanıdığında sağlayabilecek. Kürtlerin Suriye içindeki konumu tartışılırken Sunni Suriye geçici hükümeti üzerinde nüfuz kurmak isteyen Sunni Türk devleti, ayrıca Suriye ile, güçten düşen “Şii hilali” (İran, Eski Suriye, Hizbullah, Hamas,Yemen’deki Husiler) yerine kendi öncülüğünde oluşacak bir Sünni bölgesi (Katar, Suudi Arabistan, Suriye) hedefliyor. Ancak Türk devleti, Kürtlerle savaş sürdüğü sürece bu hedefin temenninin ötesine geçemeyeceğinin farkında. Türkiye bu Sunni bölgenin İsrail’le sorun yaşamayacağını garanti ederken (Abraham Anlaşmaları ile), bölgenin ticarete açılmasını isteyen ABD’ye de Kürtlerle savaşsız stabil bir bölge sözü verdi.
Beşinci neden, AKP’nin etrafında 23 yıldır palazlanan inşaat burjuvazisinin Türkiye içinde sınırlarına dayanıp, bakir Suriye topraklarına açılmak için AKP ile birlikte çatışmasız bir ortama ihtiyaç duyması. Nitekim Mayıs 2025’te Suriye Enerji Bakanlığı ile Türkiye’den Kalyon Holding ve Cengiz Holding, Katar’dan UCC ve ABD’den Power International şirketleri arasında 7 milyar dolarlık stratejik bir iş birliği anlaşması imzalandı. 6 Ağustos 2025’te de Kalyon İnşaat, Cengiz İnşaat ve TAV İnşaat’ın da içinde bulunduğu konsorsiyum ile Suriye Sivil Havacılık Otoritesi, Şam Uluslararası Havalimanı için 4 milyar dolarlık bir anlaşma yaptı.
Kürt cephesinin nedenleri
Öte yandan, “Neden şimdi?” sorusunun diğer muhatabı Abdullah Öcalan ve PKK. Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği 1999 sonrasına bakıldığında, bu soru Kürt cephesi açısından daha net yanıtlanıyor. Öcalan hem yazdığı kitaplarda hem de İmralı görüşme notlarında, PKK’nin reel sosyalizmin etkilerini taşıdığını, Sovyetlerin yıkılışının ardından PKK’nin de ideolojik bir kriz yaşadığını belirtiyor. Bu bağlamda, PKK mücadelesinin yeni bir paradigma ile sürdürüleceğini ifade ediyor.
Öcalan’ın “demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigma” olarak adlandırdığı bu dönüşüm, kapitalist moderniteye karşı “demokratik modernite” mücadelesini esas alıyor. Bu anlayış çerçevesinde Öcalan, devlet sahibi olma hedefini tartışmaya açıyor; iktidarın devrilmesinin özgürleşme getirmeyeceğini, devletin ele geçirilmesinin toplumu özgürleştirmediğini vurguluyor. Devrimi artık iktidarı devirmek değil, zihniyet ve yaşam biçimini dönüştürmek olarak tanımlıyor. Öcalan, devlet kurmaktan vazgeçtiklerini, toplumsal örgütlenmeye ağırlık vereceklerini, konfederal örgütlenmeyi esas alacaklarını, Kürtlerin yaşadığı her ülkede demokratik özerklik temelinde bir yapılanma hedeflediklerini ve Ortadoğu için Ortadoğu Halklar Konfederasyonu önerdiklerini dile getiriyor. Ayrıca, silahlı mücadeleyi temel bir yöntem olmaktan çıkarıp, bunu “öz savunma” araçlarından biri olarak tanımlıyor.
Gelinen aşamada Öcalan, varlık mücadelesi ile özgürlük mücadelesini farklı araçlar gerektiren mücadeleler olarak değerlendiriyor. Hem Öcalan hem de PKK, Kürt varlığını kanıtlayan PKK’nin görevini tamamladığını, bu nedenle PKK’nin feshedildiğini belirtiyor. Savaş nedeniyle yetersiz kalındığını düşündükleri özgür toplumsallığı derinleştirip yaymak amacıyla da silahın gerekmediğini ifade ediyorlar. Bu çerçevede, Öcalan’ın ve PKK’nin bu diyalog sürecini başlatmalarının temelinde, 25 yıllık geçmişe dayanan bu ideolojik nedenler var.
KCK Eş Genel Başkanı Besê Hozat ve bir grup gerillanın “silah yakma” töreni
Konjonktürel nedenler ise Kürt cephesi açısından şöyle sıralanabilir:
Birincisi; Öcalan ve PKK, Ortadoğu yine bir savaş alanıyken, norm dışı devlet güçleri sahadayken ve Türkiye hiçbir savaş sözleşmesini tanımazken, Kürtlerin Sri Lanka’daki Tamiller veya Gazze’deki Filistinliler gibi bir katliama uğrama riskini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu noktada, silahlı mücadelenin bu süreçte “terör” bahanesi yapılarak bir katliama yol açmasının önüne geçmek istiyor.
İkincisi; Öcalan, 2012’den bu yana de-facto özerk statüde olan Rojava’nın, birçok ülkenin “terör listesi”nde yer alan PKK gerekçesiyle önünün kapanmasını istemiyor. 14 yıllık kanton deneyiminin, Esad sonrası Suriye’nin demokratik yapılandırılmasına aktarılabilmesi için Şam hükümetiyle yapılacak müzakerelerde Rojava’nın önüne “terör” bahanesinin getirilmesini engellemeyi hedefliyor.
Üçüncüsü; Egemen güçlerin yeni Ortadoğu dizaynında bölgenin baskı gören etnik ve dini kimliklerini kullanma eğilimini gören Öcalan ve PKK, Kürtlerin bir “kart” olarak kullanılmasını önlemek istiyor. Bu doğrultuda Kürtleri, kaotik ortamda müdahale gücüne sahip “üçüncü yol” olarak konumlandırmayı amaçlıyor. Kürt Özgürlük Hareketi bu “üçüncü yolu”, hâkim güçlerin arasındaki kavgada taraf olmak yerine, halklar adına alternatif bir demokratik toplum inşası olarak tanımlıyor.
Dördüncüsü; Öcalan ve PKK, Birinci Dünya Savaşı sonrasında dört ülke arasında bölünen Kürdistan’ın (Türkiye, İran, Irak, Suriye) ve bu parçalanmanın dezavantajlı konuma düşürdüğü Kürtlerin, 52 yıllık PKK mücadelesiyle politikleştiğini, mobilizasyonu yüksek bu halkın bölünmüşlüğü avantaja çevirip, Kürtlerin yaşadığı dört ülkeyi demokratikleştirebileceğini düşünüyor. Bu nedenle silahsız bir ortam elzem.
Türkiye neyi bekliyor?
Ortadoğu ve Kürt hareketini takip eden çok sayıda sosyolog, siyasetçi ve bölgeden gazeteci, Öcalan’ın attığı adımlara Türk devletinin verdiği yanıtın niteliğinin Rojava ve Suriye’deki gelişmelerde daha görünür hale geldiğini belirtiyor. Yapılan değerlendirmelerde, Suriye’de Esad sonrası ortaya çıkan siyasi ve askeri tabloda Türkiye’nin benimsediği tutum, bölgesel gelişmeler karşısında oluşabilecek yeni bir Kürt statü alanının oluşumunu engellemek olarak yorumlanıyor.
Analizlerde, Türk devletinin süreçte adım atmamasının gerekçesinin Rojava’daki gelişmeler olduğu, ancak Rojava Özerk Yönetimi ile Şam arasında bir uzlaşma zemininin oluşmasının ardından bu kez Şengal ve Mexmûr başlıklarının gündeme taşındığı ifade ediliyor. Bu alanların hem siyasi pozisyon hem de sahadaki askeri ve diplomatik hareketlilik açısından Türkiye’nin politika üretiminde gerekçe olarak kullanıldığı yorumları yapılıyor. Son dönemde ise Türk yetkililerin gündeminde Rojhilat Kürdistanı ve İran’daki gelişmelerin bulunduğu, bazı değerlendirmelerde İran’daki çatışmaların seyri netleşmeden Kürt meselesine ilişkin adımların atılmayacağının dile getirildiği belirtiliyor. Bu bağlamda Hükümete yakın Türkiye gazetesine göre, ismi verilmeyen kaynaklar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İran Savaşı’nın hemen ardından ABD Başkanı Trump ile telefonda görüştüğünü ve Türkiye’nin “İran’a saldırı için ‘terör örgütlerinin’ kullanılmasına izin vermeyeceğini” mesajını ilettiğini aktardı.
Suriye Geçiş Yönetimi Başkanı Şara ve SDG Genel Komutanı Abdi 10 Mart mutabakatını imzalarken/Fotoğraf:SANA
Sürecin zorlukları ve riskleri
Öncelikle, görüldüğü üzere, Öcalan’ın aklındaki barış ile Türkiye’nin aklındaki barış birbirinden farklı. Öcalan’ın barışı ele alışı taktik değil, stratejik. Kürt Özgürlük Hareketi de bu yaklaşımda Öcalan’la senkronizasyon içinde. Ancak Türkiye, pragmatist ve konjonktürel nedenlerle “barış” söylemini dile getiriyor. Türk devletinin içinde kümelenmiş norm dışı devlet güçlerinin ve bölgesel güçlerin olası sabotaj ihtimali de hesaba katıldığında, bu süreç oldukça dikkatli yürünmesi gereken bir sürece dönüşüyor.
Geçen birkaç ay içinde yaşanan Rojava’daki saldırılara karşı Kürt tabanı, her platformda birliğin önemini dile getirdi. Birçok siyasetçi, Kürtlerin ortak ittifaklar geliştirmemeleri ve ulusal birliklerini kalıcı bir şekilde kurumsallaştırmamaları durumunda kazanımlarının tehlikeye gireceği uyarısını yapıyor.
Öte yandan, Öcalan’a göre barış yalnızca silahların susması değil; aynı zamanda demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü bir yaşam biçiminin inşa edilmesi demek. Bu anlamda Kürt hareketi, barış müzakerelerini ve demokrasi mücadelesini eş zamanlı yürütme kabiliyetini sergileme; aynı zamanda Öcalan’ın bahsettiği toplumsal inşa mücadelesini yürütme sınavıyla karşı karşıya. Kürdistan’ın bugün boğuştuğu yoksulluk, işsizlik, gençler arasında artan uyuşturucu kullanımı gibi toplumsal sorunlar ise bu sınavın en zorlu aşamaları.
2026 Newroz’unun hemen ardından Devlet Bahçeli’nin, sürece ilişkin yasal düzenlemelerin aceleye getirilmemesi gerektiği yönündeki açıklamaları kamuoyunda yeniden soru işaretlerine yol açarken, şimdi gözler Nisan ve Mayıs aylarında çıkarılması beklenen yasal düzenlemelerin içeriğine çevrildi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ı kastederek “Tecridinin kaldırılması halinde TBMM’ye gelerek DEM Parti grubunda konuşmasını ve terörün bittiğini, örgütün tasfiye edildiğini ilan etmesi” çağrısında bulunduğu açıklamasının üzerinden 1,5 yıla yakın bir süre geçti. O günden bu yana hükümetin, adına “Terörsüz Türkiye” dediği ancak genel itibariyle kimilerinin “İkinci Çözüm Süreci”, kimilerinin “Barış Süreci”, “kimilerinin de sadece “Süreç” dediği bu süreçte şimdiye kadar pek çok konu konuşulmuş olsa dahi, sadece Kürt tarafı adımlar atmış bulunuyor. Devlet ve iktidar kanadının Meclis’te grubu bulunan bir parti haricinde bütün partilerin katılımıyla “süreç” komisyonunun kurulması ve uzun erimli bir çalışma takviminden sonra bu komisyonun bir rapor hazırlaması dışında sürecin devamı için gerekli olduğu belirtilen yasal düzenlemelere dair henüz somut bir gelişme bulunmuyor.
1 Ekim 2024’ten 31 Mart 2026 tarihine kadar “süreç” başlığı altında pek çok gelişme yaşandı. Aşağıda konuyla ilgili hazırladığımız geniş kronolojik bilgiyi sunuyoruz.
Yeni Dönemin Sinyalleri
1 Ekim 2024Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarıyla tokalaşması.
1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında yaşanan dikkat çekici bir temas, kamuda “yeni bir siyasi iklimin” habercisi olarak yorumlandı. Bahçeli, DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer milletvekilleriyle tokalaştı. Bu jest hem Meclis salonunda hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gazetecilerin bu tokalaşmanın anlamını sorması üzerine Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde de barışı tesis etmeliyiz” dedi.
Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Artık şu hakikat kabul edilmelidir. Bugün İsrail saldırganlığına karşı hem içeride hem dışarıda çatışma alanlarından çok uzlaşma zeminlerinin öne çıkarılması gerekmektedir” ifadelerini kullandı.
22 Ekim 2024Bahçeli’nin grup toplantısındaki Öcalan çağrısı.
Bu açıklamaları takiben 22 Ekim 2024’te Bahçeli, partisinin grup toplantısında, Öcalan’a doğrudan seslenerek şu çağrıyı yaptı: “Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiği, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığını gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. …Hodri meydan, buna varız.”
24 Ekim 2024Ömer Öcalan’ın İmralı mesajı.
24 Ekim 2024’te ise DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bir gün önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüklerini açıkladı ve Öcalan’ın şu mesajını paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”
Kayyımların ve Yasakların Gölgesinde Bir Süreç!
30 Ekim 2024Ahmet Özer’in tutuklanması ve kayyım süreci.
Ancak Kürt meselesinde çözüme ve barışa yönelik bu işaretler, devam eden kayyım atamaları ve yasak kararlarıyla gölgelendi. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamaları, “Gerçekten Kürt meselesinde çözüm isteniyor mu?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Yerel seçimlerde CHP ve DEM Parti arasında yapılan “kent uzlaşısı” kapsamında Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Ertesi gün yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy kayyım olarak atandı.
Kasım 2024DEM Partili belediyelere kayyım atamaları.
Ardından Kasım 2024’te, sırasıyla DEM partili Mardin, Batman, Urfa Halfeti, Dersim ve Van Bahçesaray belediyelerine de belediye eş başkanlarının “terör” cezaları gerekçe gösterilerek kayyım getirildi.
21 Kasım 2024Öcalan’a getirilen yeni avukat görüş yasağı.
Tüm bunların üzerine, 21 Kasım 2024’te, Öcalan’la görüşme talep eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Öcalan’a 6 Kasım’da yeni bir altı aylık avukat görüş yasağı getirildiğini öğrendi.
26 Kasım 2024Bahçeli’nin temas çağrısını yinelemesi.
26 Kasım’da Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda “22 Ekim 2024 tarihli grup toplantımızdan itibaren ne demişsek aynen yanındayız. İmralı’yla DEM Grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor, çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz” dedi.
DEM Parti Heyeti İmralı’da
28 Aralık 2024DEM Parti milletvekillerinin İmralı ziyareti.
Uzun bir sürenin ardından 28 Aralık 2024’te DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı’da Öcalan’la görüştü. Heyet ertesi gün kamuoyuyla Öcalan’ın, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluktur” mesajını paylaştı.
30 Aralık 2024KCK’den çözüm iradesi açıklaması.
Ardından 30 Aralık 2024’te KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, Medya Haber’e yaptığı açıklamada, “Önderliğimizin ortaya koyduğu çözüm iradesinin arkasındayız. Türk devleti, AKP-MHP iktidarı, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünen devletin kendisi, gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymalıdır” dedi.
Ocak 2024İmralı Heyeti’nin meclis görüşmeleri.
Ocak 2024 boyunca İmralı Heyeti, TBMM’de grubu bulunan MHP, AKP, CHP, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’yle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin ardından heyet, 22 Ocak 2025’te Öcalan ile ikinci kez buluştu.
13 Şubat 2025KCK’nin Öcalan’dan gelen mektubu açıklaması.
13 Şubat 2025’te ise KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık Öcalan’dan bir mektup aldıklarını belirterek, “Kürt sorununu savaş zemininden çıkarıp demokratikleşme zeminine çekmek için bir çalışma yürütüyor” dedi. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra, 15 Şubat’ta, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde, İçişleri Bakanlığı Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atadı.
18 Şubat 2025HDK operasyonları ve tutuklamalar.
Bu gelişmeler olurken, 18 Şubat 2025’te Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) operasyonlar yapıldı. Aralarında siyasi parti yöneticileri, sendikacılar, sanatçılar ve gazetecilerin bulunduğu 52 kişi gözaltına alındı; 21 Şubat’ta bunların 30’u tutuklandı. HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş bu operasyonları “barışa komplodur” diyerek eleştirdi.
Öcalan’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
27 Şubat 2025Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”.
DEM Parti heyeti, 27 Şubat 2025’te, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Heyet görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajını İstanbul’da kamuoyuyla paylaştı.
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan mesajda Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”
1 Mart 2025PKK’nin ateşkes ilanı.
PKK, Öcalan’ın bu çağrısının ardından 1 Mart’ta ateşkes ilan ettiğini duyurdu. PKK’nin yaptığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hayata geçmesinin önünü açmak için, bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. Önder Apo’nun istediği şekilde parti kongresini toplamak için hazırız. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için de Önder Apo’nun bizzat yönlendirmesi ve yürütmesi gerekir” denildi.
21 Mart 2025Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları.
Ardından Kürtler, 21 Mart 2025 Newrozu’nu başta dört parça Kürdistan olmak üzere, dünyanın pek çok kentinde milyonlarca kişinin katılımıyla kutladı. Newroz’a katılım yoğunluğu Kürt basını tarafından Öcalan’ın çağrısına destek olarak yorumlandı.
İmamoğlu Tutuklaması, Sırrı Süreyya’nın “Şüpheli” Ölümü
19 Mart 2025Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması.
Newroz’un ardından gündem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sarsıldı. 19 Mart 2025’te, “Kent uzlaşısı” konulu “terör” ve “yolsuzluk” iddialarıyla başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart 2025 tarihinde tutuklandı. Kürt hareketi İmamoğlu’nun tutuklanmasını sürece yapılan “provakatif bir müdahale” olarak değerlendirdi.
15 Nisan 2025Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlanması ve vefatı.
Çok geçmeden İmralı heyeti üyesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 15 Nisan günü İstanbul’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Önder 18 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdi ancak kurtarılamadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Binlerce kişi Önder’i son yolculuğuna “Sırrı’ya sözümüz barış olacak” sloganlarıyla uğurladı.
8 Mayıs 2025DEM Parti’nin suikast şüphesi açıklaması.
Cenazeden beş gün sonra DEM Parti, “2 Nisan’da, otopark görevlisi Sırrı Süreyya Önder’in aracını kullanırken lastiklerden gelen sesten şüphelenmiş ve aracı servise götürmüştür. Yapılan incelemede, aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiği tespit edilmiştir” açıklamasını yaptı. Bu bilginin paylaşılmasının ardından kamuoyunda “Sırrı Süreyya’ya suikast mı yapıldı?” sorusu tartışılmaya başlandı.
PKK Kendini Feshetti, Silahlar Yakıldı
12 Mayıs 2025PKK’nin kendini feshetme kararı.
Önder’in yasının tutulduğu günlerde, 12 Mayıs 2025’te, PKK kendini feshettiğini ve silahları bıraktığını duyurdu. PKK açıklamasında, “Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. …PKK tarihi misyonunu tamamladı. PKK 12. Kongresi, PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” dendi. Bu karar üzerine farklı çevrelerde lehte ve aleyhte pek çok tartışma başladı, “Devlet hangi adımları atacak?” sorusu toplumun gündemine oturdu. KCK’den yapılan açıklamada ise, PKK’nin silah bırakmasını istemeyen birçok gücün KCK ile görüşmek istediği duyuruldu.
9 Temmuz 2025Öcalan’ın 1999’dan beri ilk videolu çağrısı.
Öcalan 9 Temmuz 2025’te yeni bir çağrıda bulundu. Ancak bu seferki çağrısı videolu bir çağrıydı. Bu, Öcalan’ın 1999 yılından beri ilk videolu görüntüsüydü. Öcalan videoda “27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim” ifadelerini kullanarak, “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir” dedi.
11 Temmuz 2025Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah yakma töreni.
Bu videolu mesajda yer alan Öcalan’ın “Önce sen ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır” sözlerine istinaden KCK ilk adımı attı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 15’i kadın 30 gerilladan oluşan “Barış ve Demokratik Toplum Grubu”, 11 Temmuz 2025’te, pek çok gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı bir törenle silahlarını yaktı.
5 Ağustos 2025Meclis’teki komisyonun ilk toplantısı.
Bu töreni takiben, başkanlığını TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin yer aldığı (İYİ Parti hariç) 51 kişilik bir komisyon, çözüm süreci kapsamında ilk toplantısını 5 Ağustos’ta gerçekleştirdi. Komisyonun ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirlendi.
Ağustos 2025’ten günümüze yaşananlar
10 Ağustos 2025Bahçeli’nin TV100 açıklaması.
10 Ağustos’ta TV100’e konuşan Bahçeli, sürecin yıl sonuna kadar tamamlanacağını, PKK’nin silahları yakmasının güçlü bir mesaj taşıdığını ifade ederek, “Silah gömülürse tekrar çıkarılabilir; yakmak ise ‘bir daha elimizi silaha sürmeyeceğiz’ demektir” dedi.
19 Ağustos 2025TBMM önünde beyaz toros olayı.
19 Ağustos’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun dördüncü toplantısı öncesinde TBMM önünde beyaz bir toros ateşe verildi.
28 Ağustos 2025DEM Parti’nin İmralı görüşmesi.
28 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın görüşmede, “Demokratik toplum, barış ve entegrasyonun, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini belirttiği” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca Öcalan’ın bunun için “bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine” vurgu yaptığı belirtildi.
25 Eylül 2025DEM Parti’nin yasal düzenleme açıklaması.
25 Eylül’de DEM Parti yaptığı açıklamada Meclis’teki komisyonun dinleme aşamasını tamamlamak üzere olduğunu belirterek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” dedi. DEM Parti, sürecin ikinci aşamasında Komisyon’un yasama çalışmalarına odaklanacağını belirterek, Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’daki değişiklikler ile kayyım düzenlemeleri, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve anadilinde eğitim gibi konularda öneriler hazırladıklarını duyurdu.
1 Ekim 2025Erdoğan’ın teşekkür mesajı.
1 Ekim’de, TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yürüten Devlet Bahçeli’ye ve DEM Parti’ye teşekkür etti.
7 Ekim 2025Bahçeli’nin komisyon görüşmesi önerisi.
7 Ekim tarihli MHP Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli, komisyon üyelerinden bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesini önerdi ve SDG’nin silah bırakması için Öcalan’ın çağrı yapmasını istedi.
13 Ekim 2025Asrın Hukuk Bürosu’nun İmralı ziyareti.
13 Ekim’de, Asrın Hukuk Bürosu avukatları İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etti. Öcalan “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir” dedi.
26 Ekim 2025KÖH’ün çekilme açıklaması.
26 Ekim’de, PKK kendini feshettiği için Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) Yönetimi adıyla Kandil’de düzenlediği basın toplantısında, Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan tüm gerilla güçlerinin “Medya Savunma Alanları”na çekilmekte olduğunu açıkladı. 17 Kasım’da ise silahlı güçlerin Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından da çekildiği duyuruldu. KÖH Yönetimi, “atılan bu yeni adımın Türkiye’de barışa ve demokratikleşmeye hizmet edeceğine inandığını” belirtti.
18 Kasım 2025Bahçeli’nin İmralı’ya gitme çıkışı.
18 Kasım’da Bahçeli, MHP grup konuşmasında kimsenin Öcalan ile görüşmemesi halinde üç arkadaşı ile İmralı’ya gideceğini duyurdu.
21 Kasım 2025CHP’nin itirazı ve komisyondan çıkan evet oyu.
21 Kasım’da CHP, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun Öcalan ile görüşmesine karşı olduğunu açıkladı. Aynı gün Komisyonu’nun on sekizinci toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının kapalı oturumunda AK Parti, MHP, DEM Parti, TİP ve EMEP’in “Evet” oyları sonucu Öcalan ile görüşme önerisi kabul edildi.
24 Kasım 2025Komitenin İmralı ziyareti.
24 Kasım’da “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”ndan, AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin oluşturduğu bir komite İmralı’ya giderek Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi.
2 Ağustos 2025Suriye’de başlayan çatışmalar.
Bu arada Ağustos 2025’ten itibaren Suriye ve Rojava’da Türkiye’deki süreci etkileme ihtimali yüksek pek çok gelişme yaşandı. Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile omurgasını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında, 2 Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve El-Kefse yakınlarında ilk çatışmalar yaşandı. Çatışmalar Eylül’de Halep ve çevresinde yoğunlaştı.
26 Aralık 2025Şêx Meqsûd ve Eşrefiye çatışmaları.
26 Aralık’ta, Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt asayiş güçleri arasında çatışmalar başladı. Taraflar, 1 Nisan 2025’te Kürt mahallelerinde sadece Kürt asayiş güçlerinin kalmasını, SDG’nin Halep’te kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı. Ancak sonrasında Şam SDG’yi anlaşmaya uymamakla suçlayarak, mahallelerin yakınlarına Suriye ordusu tanklarını konuşlandırdı.
27 Aralık 2025SOHR’un Suriye hükümetinin yolları kapattığına dair açıklaması.
27 Aralık’ta Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye hükümetinin Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye giden ek yolları kapattığını ve sivillerin bu bölgelere erişimini engellediğini bildirdi.
4 Ocak 2026SDG ve Şam görüşmeleri.
4 Ocak 2026‘da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki Kürt heyeti Şam’da geçici yönetim yetkilileriyle görüştü. Toplantıya ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun komutanlarından Kevin Lambert de katıldı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada SDG’nin entegrasyonu konusunun görüşüldüğü ve sonuca ulaşıncaya kadar toplantılara devam edileceği duyuruldu.
Ocak Ayı Başı (Görüşmeler)Paris’te eşzamanlı görüşmeler.
Şam’da SDG ile görüşmelerin yapıldığı günlerde Paris’te de önemli görüşmeler vardı. Görüşmelerde Suriye’yi Dışişleri Bakanı Esad Şabani ve İstihbarat Başkanı Hussein Salameh, İsrail’i ise İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet temsil etti. ABD adına görüşmelere ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı. Aynı günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te bulunması dikkat çekti. Görüşmelerin ardından İsrail ve Suriye arasında bazı konularda anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
Birkaç Gün SonraSDG’den Şam toplantısının sabote edildiği açıklaması.
Birkaç gün sonra SDG Genel Komutanlık üyesi Siphan Hemo, 4 Ocak Şam toplantısının sabote edildiğini açıkladı. Hemo, “Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şêx Meqsûd mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu” açıklamasında bulundu.
Ocak Ayı BaşıReuters’ın İsrail-Suriye pazarlığı haberi.
Reuters’ın haberine göre ise Ocak ayı başında Şam, Paris ve Irak’ta kapalı kapılar ardında bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirildi. Paris’teki görüşmede Suriyeli yetkililer İsrail tarafına SDG’ye verdiği desteği kesmesini istedi. Suriye hükümetinin, SDG kontrolündeki bazı bölgelerde sınırlı bir operasyon fikrini de gündeme getirdiği ve çekinceyle karşılaşmadığı belirtildi. İsrail’in ise karşılığında, Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılması başta olmak üzere bir dizi talebini Şam yönetimine kabul ettirdiği ileri sürüldü. Reuters’ın bu haberine Suriye ve ABD’den doğrulama ya da yalanlama gelmedi.
7 Ocak 2026Kürt mahallelerine yönelik artan saldırılar.
7 Ocak 2026’da Suriye geçiş hükümeti Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki tüm Kürt asayiş noktalarını “askeri hedef” ilan etti ve mahallelere yönelik saldırılar arttı. Suriye Arap Ordusu mensubu silahlı kişilerin işlediği savaş suçlarıyla büyük bir insani kriz yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren Kürt kadın asayiş görevlisi Deniz Çiya’nın cansız bedeninin bir binadan, “Allahu Ekber” sloganları eşliğinde aşağı atıldığı görüntüler Kürtlerde infial yaratırken, insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine neden oldu.
8 – 11 Ocak 2026Suriye Ordusunun Halep kontrolü.
Yaşanan yoğun çatışmaların ardından Suriye Ordusu 8 Ocak 2026’da Eşrefiye Mahallesi’ne, 11 Ocak 2026’da ise Şêx Meqsûd Mahallesi’ne girerek Halep ilindeki kontrolün Suriye ordusunda olduğunu ilan etti.
9 Ocak 2026AB heyetinin Şam ziyareti.
9 Ocak 2026’da AB Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Şam’a giderek Ahmed Şara ile görüştü. Von der Leyen Suriye için 620 milyon euroluk destek paketi açıkladı. Kürt mahallelerine yönelik saldırılar devam ederken, AB’nin Şam ziyareti kamuoyunda eleştirilere neden oldu
17 Ocak 2026DEM Parti heyetinin İmralı ziyareti.
17 Ocak 2026’da DEM Parti heyeti İmralı’da Öcalan ile görüştü. Çatışmalar nedeniyle son derece endişeli olduğunu belirten Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak değerlendirdi.
17 Ocak 2026Suriye hükümetinin kapalı askeri bölge ilanı.
17 Ocak’ta Suriye hükümeti, SDG kontrolündeki Rakka dahil Fırat’ın batısındaki bölgeyi “kapalı askeri bölge” ilan ederek Tabka’nın bazı bölgelerine taarruz başlattı. SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekileceğini açıklamasıyla birlikte Şam yönetimi güçleri kente girmeye başladığını duyurdu.
17 Ocak 2026Erbil toplantısı.
17 Ocak’ta Mazlum Abdi, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Tom Barrack ve KDP Başkanı Mesud Barzani Erbil’de bir araya geldi. Görüşme sonrası Federe Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Her iki taraf, sorunların barışçıl çözümü ve yeni Suriye’nin bileşenleri arasında barış içinde bir arada yaşamın sağlanması için tek yolun diyalog olduğu konusunda hemfikir kaldı” denildi.
18 Ocak 2026Suriye ordusunun Tabka ve Rakka’ya girişi.
18 Ocak’ta Suriye ordusu Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü aldı. Ayrıca tüm kasaba ve köyleriyle birlikte Deyrizor’un doğu kırsalının tamamına ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarına el koydu. Aynı günün öğlen saatlerinde Arap aşiret güçleri Rakka’nın kontrolünü ele geçirdi ve Suriye ordusu birkaç saat sonra şehre girdi.
18 Ocak 2026Ateşkes ve entegrasyon anlaşması.
18 Ocak’ta SDG ve Suriye geçici hükümeti ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes anlaşmasına göre, Suriye geçici hükümeti Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin askeri ve idari kontrolünü devralacaktı. Buna ek olarak SDG; Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm petrol ve doğalgaz sahalarının ve uluslararası sınır geçişlerinin kontrolünü Suriye geçici hükümetine devredecek, Haseke vilayetindeki sivil kurumlar da Suriye devletine entegre edilecekti.
19 Ocak 2026Rojava Heyeti’nin Şam toplantısını terk etmesi.
19 Ocak’ta Mazlum Abdi başkanlığındaki Rojava Heyeti Şam’da Ahmed Şara başkanlığındaki Şam Yönetimi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Rojava Heyeti görüşmede bir gün önce ilan edilen ateşkes anlaşmasına eklenmeye çalışılan yeni maddeleri ve oldu bittiye getirilmeye çalışılan tarzı kabul etmediklerini bildirerek toplantıyı terk etti.
20 Ocak 2026Küresel dayanışma eylemleri.
Mazlum Abdi sonuçsuz kalan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Şam güçlerinin saldırılarına karşı Kürt bölgelerinin korunmasının “kırmızı çizgi” olduğunu vurguladı. Rojava’nın direniş kararı almasıyla, Kürtler 20 Ocak’ta başta dört parça Kürdistan ve Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kentlerde sokaklara çıktı. Rojava ile dayanışma eylemleri Şubat ayına kadar kesintisiz bir şekilde devam ederken, eylemlere Kürtlerin birliği talebi damgasını vurdu.
22 Ocak 2026Sosyal medyada dolaşıma giren saç örgüsü videosu ve protestolar.
Bu arada 22 Ocak’ta büyük tepki toplayan bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter yapılarda yer alan Ramî El Deheş’in, Rakka’da yaşamını yitiren YPJ’li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “hediye ettiğini” söylediği video dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı. Kadınlar tüm dünyada saç örgüsü protestosu başlattı. Türkiye’de protestoya katılan bazı kadınlar gözaltına alınıp, tutuklandı.
30 Ocak 2026Kapsamlı entegrasyon açıklaması.
30 Ocak’ta Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’ın Şam’da geçici hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında kademeli askeri ve idari entegrasyonu, SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulmasını ve Kobani güçleri için de Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde ayrı bir tugay oluşturulmasını, Haseke ve Kamışlı’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılmasını, yerel kurumların devlete entegrasyonunu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeren kapsamlı bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
16 Şubat 2026Öcalan’ın değerlendirmesi.
16 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan heyet aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Geride bıraktığımız süreç, öz itibariyle şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. TBMM Komisyon raporunun temel toplumsal gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Sürecin bundan sonraki ilerleyişinde komisyon raporunun bu niteliği son derece önemli olacaktır. ‘Terörü tasfiye’ mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder” dedi.
17 Şubat 2026Komisyonun 60 sayfalık raporu.
17 Şubat’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı 60 sayfalık raporda PKK’nin feshi ve silah bırakma süreci, toplumsal bütünleşme başlıkları yer aldı. Yasal düzenlemelerin “PKK’nin silah bırakmasının fiilen kesinleşmesi ve bunun yürütme organı tarafından tespit edilmesi” şartına bağlandığı belirtildi.
28 Şubat 2026ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırıları.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırıları başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı yönetici öldürüldü. Buna karşılık İran’ın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarını füzelerle hedef almasıyla, savaş bölgesel ve çok boyutlu bir krize dönüştü.
22 Şubat 2026İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nın kurulması.
22 Şubat’ta İran’daki Kürt partileri, “Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı” (İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı) adı altında birleşerek İran rejimine karşı ortak bir cephe kurdu. PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Xebat gibi yapıların yer aldığı koalisyona, 4 Mart’ta İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu’nun da katılmasıyla parti sayısı 6’ya yükseldi. Bu arada ABD-İsrail’in Kürtlerle olası bir ittifak arayışı içinde olduğu yönündeki iddialar ABD’li kaynaklarca doğrulanırken, Kürt siyasi hareketinin şu ana kadar yaptığı mesafeli ve temkinli açıklamalar ise dikkat çekiyor.
4 Mart 2026DEM Parti heyetinin Ankara görüşmesi.
4 Mart’ta DEM Parti heyeti Ankara’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yasal düzenlemeler konusunda bir görüşme gerçekleştirdi.
11 Mart 2026Salih Müslim’in vefatı.
11 Mart’ta PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Müslim, bir süredir yaşadığı böbrek yetmezliği nedeniyle Hewler’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Müslim için Kamışlı’da binlerce kişinin katılımıyla cenaze töreni düzenlendi.
21 Mart 2026Newroz kutlamaları ve Erdoğan’ın tepkisi.
21 Mart’ta Kürtler dünyanın birçok kentinde milyonların katılımıyla Newroz’u kutladı. Kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. Mesajında Ortadoğu’da bin yıldır din, mezhep ve kültür savaşlarının devam ettiğini vurgulayan Öcalan, bölgedeki “bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıkların bugün emperyal müdahalelere bahane oluşturduğunu” ifade etti. Öcalan, “Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir” dedi.
Öte yandan Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 kentte toplam 170 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da gözaltına alınanlardan 12 kişi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “süreci baltalamaya çalışan provokasyonlar” diyerek, gözaltı ve tutuklamaları savundu. Erdoğan, kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın posterlerinin açılmasını ve alanlarda taşınan sarı, kırmızı, yeşil renkleri ise “milletin sinir uçlarıyla oynamak” olarak nitelendirdi.
27 Mart 2026Öcalan’ın İran krizi değerlendirmesi.
27 Mart’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan, “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur” dedi.
28 Mart 2026AKP’nin hukukçu komisyonu hazırlığı.
28 Mart’ta AKP Grup Başkanvekili Abdulhamit Gül başkanlığında hukukçulardan oluşan bir komisyonun kurulacağı açıklandı. AKP kurmayları “Haziran veya Temmuz’da Meclis gündemine gelmesi hedeflenen geçici bir kod yasa çıkarılacak; genel af ya da torba yasa olmayacak” açıklaması yaptı.