LGBTİ+ gazeteciler: “Sahada ilk müdahale bize geliyor”

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik ve freelance gazeteci İbrahim Türk, LGBTİ+ gazetecilerin sahada ve birçok alanda mesleklerini gerçekleştirirken neler yaşadığını anlattı: “Fobiye maruz kalsam da haber yapmaktan vazgeçmeyeceğim.”

Fotoğraf: pexel.com

Onur ayı, LGBTİ+’ların, kimlikleriyle beraber maruz bırakıldıkları şiddeti ve ayrımcılığı görünür kıldığı bir ay. Onur ayı başta olmak üzere her zaman birçok toplumsal olayı ve LGBTİ+’ların başından geçenleri görünür kılanlardan birisi de LGBTİ+ gazetecilerin ta kendisi.

Türkiye’deki gazeteciler ekonomik güvencesizlikten polis şiddetine, sansürden işsizliğe kadar çok sayıda sorunla karşı karşıyayken LGBTİ+ gazeteciler için bu sorunlara bir de cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık da ekleniyor. Geçen sene Şubat ayında, Türkiye’nin en büyük ve en eski LGBTİ+ haber platformu Kaos GL’nin Genel Yayın Yönetmeni ve LGBTİ+ hakları savunucusu Yıldız Tar’ın tutuklanması da bu durumun somut örneklerinden biri olmuştu. Sahada ise haber takibindeyken polislerin hedefi haline gelen, kimi zaman iş başvurularında “görünmeyen” LGBTİ+ gazeteciler, aynı zamanda güvenlik sebebiyle kimliklerini gizlemek zorunda kalıyor.

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik ve freelance gazeteci İbrahim Türk, Niha+’ya sahada karşılaştıkları ayrımcılıklardan ve meslek örgütlerinden beklentilerinden bahsetti.

Çelik: “LGBTİ+ gazeteciler ‘katmerli ayrımcılık’ yaşıyor”

Bütün gazetecilerin hali hazırda ekonomik ve mesleki sorunlarla karşı karşıya olduğunu belirten gazeteci Yusuf Çelik, lubunya gazetecilerin ise sahada “katmerli ayrımcılık” yaşadığını ifade etti. Polislerden, yaşça büyük erkek meslektaşlardan ve haber kaynaklarından ayrımcı tutumlarla karşılaştıklarını söyleyen Çelik, görünmez hissettirildikleri birçok an yaşadıklarını anlattı.

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik

Polis şiddetinin tüm gazeteciler için ortak bir sorun olduğunu belirten Çelik, LGBTİ+ gazeteciler açısından bunun daha ağır sonuçlar doğurabildiğini söyledi. Çelik, “Olası bir şiddet gelecekse ve olası bir müdahale olacaksa da bu müdahale ilk yine bize, LGBTİ+ ve kadın gazetecilere geliyor” diye konuştu.

31 Mayıs 2026’daki Taksim’de düzenlenen gezi anmasına ilişkin bir örnek paylaşan Çelik bir polis memurunun doğrudan kendisini hedef aldığını hatırlattı. Çelik, “Orada birçok gazeteci varken polis tutup benim kolumu çekip beni uzaklaştırmaya çalıştı. Meslektaşlarımız müdahale ederek ‘Neden bir gazeteciye dokunuyorsunuz?’ diye tepki gösterdi” dedi.

Dersim’de 25 Temmuz 2025 tarihinde gözaltına alındığı süreçte de lubunya kimliği üzerinden baskıyla karşılaştığını söyleyen Çelik, polislerin kendisine haber yapmaktan vazgeçmesini ima eden konuşmalar yaptığını aktardı. Çelik, “Bana, ‘Bulunduğun yerde durmasan mı? Bu tür haberler yapmasan mı?’ gibi aslında bir dizi ajanlaştırma dayatması söz konusu oldu” ifadelerini kullandı.

1 Mayıs 2026’da yaşadığı gözaltı deneyimine de değinen Çelik, şunları söyledi:

“Ortada herhangi bir durum söz konusu değilken eylemler dağılmışken ‘Kaydını kapat, alıyoruz seni’ denilerek gözaltına alındım. Ben bunları sadece gazeteciliğimle açıklayamıyorum. Çünkü diğer meslektaşlarımın maruz kalmadığı birçok şeye maruz kalıyorum ve bence bu benim lubunya kimliğimle de çok içkin. Bunun yanı sıra sahada iş yapamadığımız için, gözaltına alındığımız için o gün bir kazanç elde edemeden eve dönüyoruz günün sonunda ve bu bizi ekonomik anlamda da zorluyor. Buna benzer bir dizi ihlallere ve zorluklara maruz kalıyoruz aslında.”

“Söylenmeyen ‘ama’lar var”

Yusuf Çelik kimliği nedeniyle iş bulmakta da zorluk yaşadığını belirterek yaklaşık 6-7 aydır işsiz olduğunu söyledi:

“İş aradığım dönem bazı kurumlarla veya gazetecilerle konuşmama rağmen süreçlerin ‘söylenmeyen ama’lar’ sebebiyle sonuçsuz kaldı. Gazeteciliğimi seviyorlar, sahada yaptığım işi biliyorlar ve takdir ediyorlar. Ama çalışmam gerekiyor, iş arama sürecinde herkes bir adım geri atıyor. Orada söylenmeyen ‘amalar’ var. ‘Ama sen lubunya gazetecisin’, ‘ama sen aktivistsin’, ‘ama sen gazetecilikle lubunyalığı ayıramıyorsun’… Bunlar çoğu zaman dile getirilmese de o ‘ama’ları hissediyorum. Normal şartlarda sahada olan, haber takibi yapan, yaptıkları haberleri gönüllü bir şekilde kurumlarla paylaşan birisinin bu kadar süre işsiz kalmasının başka bir açıklaması olamaz…”

“Fobiye maruz kalsam da haberden vazgeçmeyeceğim”

Çelik, LGBTİ+ haberlerinde doğrudan sansürle karşılaşmasa da birçok kez haber takibinden uzak tutulduğunu anlattı. Şehir dışındaki görevler ve işçi grevleri gibi haberlerde görevlendirilmediğini belirten Çelik, bunun gerekçesinin çoğu zaman “başına bir şey gelebileceği” yönündeki kaygılar olduğunu söyledi:

“Sen gidersen fobiye maruz kalırsın, zorlanırsın deniliyor. Ama bunu söyleyen kişi aslında bana o anda fobi uygulamış oluyor. Her ne kadar aktivist bir kişilikte toplamış olsam da onları sahaya çıktığım zaman gazeteci Yusuf olarak çıkıyorum. LGBTİ+ sonradan geliyor. İlk defa sahaya çıkmıyoruz. Son defa da çıkışımız olmayacak bu. Kitleden de bir fobiye maruz kalabilirim. Bu çok anlaşılır çünkü kadın gazeteciler de bunu yaşıyor. Haber yapmaktan vazgeçmiyor. Ben de vazgeçmeyeceğim.”

Bu duruma ek olarak kadın ve LGBTİ+ gazetecilere ekonomi haberleri gibi haberler yaptırmadıklarını hatırlatan Çelik, günün sonunda bu öznelere “aptal muamelesi” yapıldığını ve bu sebeple bağımsız gazeteciliğe devam ettiğini belirtti.

Çelik’e göre, ayrımcılık evden çıktığı andan itibaren başlıyor:

“Giyimimden yürüyüşüme, konuşmama kadar her şeye bir cinsiyet atfediliyor. Bazen LGBTİ+, bazen top, bazen ibne gazeteci oluyorum onların gözünde. Bazı polisler bana ‘Bu ibne gazeteci değil mi?’ şeklinde hedef alıyor ya da sosyal medyada da düzenli olarak linç kampanyalarıyla karşı karşıya kaldığını söyledi. Özellikle son dönemde çeşitli haberlerin ardından HIV üzerinden hedef gösteriliyorum. Hem sahada hem evde hem sosyal medyada mücadele etmek durumunda kalıyoruz”

“Örgütlenebileceğimiz güçlü yapılar yok”

LGBTİ+ gazetecilerin dayanışma ağları konusunda ciddi eksiklikler bulunduğunu söyleyen Çelik, Ankara’da yapılan bazı toplantılarda bu sorunların tartışıldığını ancak bunun kalıcı bir örgütlenmeye dönüşmediğini belirtti.

Meslek örgütleri ve sendikaların çalışmalarını da değerlendiren Çelik’e göre özellikle bağımsız ve freelance çalışan gazeteciler sendikal haklara erişimde ciddi sorunlar yaşıyor:

“Şu an işsizim ve sigorta kaydım olmadığı için doğrudan gidip bir sendikaya üye olamıyorum. Örgütlenemiyorum. Bağımsız gazeteciler ve freelance çalışanlar sendikal haklarına erişemedikleri gibi sendikaların kapısından da giremiyorlar. İlk önce sahadaki LGBT gazetecileri güçlendirelim. Sahadaki gazetecileri güçlendirelim.”

Sendikaların LGBTİ+ gazetecilere yönelik atölyeler ve onları koruyan ekipman desteği sunabileceğini söyleyen Çelik, “Artık LGBTİ+’lar bir gerçek. Dünden daha görünürler, yarın daha da görünür olacaklar. Bu noktada kurumların ve sendikaların da kendilerini dönüştürmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

“Hikayelerimizi kendileri anlatmalıyız”

Gazeteciliğe yeni başlayan LGBTİ+ gençlere de seslenen Çelik, mümkün olduğunca sahada bulunmalarını ve haber üretmeye devam etmelerini önerdi.

“Bir LGBTİ+ haberi varsa onu önce lubunya gazeteci yapsın. Çünkü o sorunu en iyi o bilir” diyen Çelik, genç gazetecilerin maruz kalacakları ayrımcılığın onları meslekten uzaklaştırmaması gerektiğini söyledi.

Çelik, sözlerini şöyle tamamladı:

“Benim gazeteciliğim de sorgulandı, hala da sorgulanıyor. Bununla mücadele edeceksin. Daha çok iş yapacaksın. Daha çok iş yaptıkça seni yok sayanlar geri adım atmak zorunda kalacak. Biz LGBTİ+ gazeteciler mücadelemizi her alanda sürdürdüğümüz gibi mesleğimizde de sürdürmek zorundayız. Fobi bitmez belki ama mücadele de bitmez.”

Türk: “Bazı haberlerde kimliğimi gizlemek zorunda kalıyorum“

Ankara’da yaşayan freelance gazeteci İbrahim Türk ise , gazetecilik kariyerine 2021 yılında foto muhabiri olarak başladığını, bugün ise farklı ulusal ve uluslararası medya kuruluşları için çalıştığını söyledi.

Freelance gazeteci İbrahim Türk

Gazetecilik ile cinsel kimliğin sürekli yan yana anılmasına mesafeli yaklaştığını belirten Türk, “Ben gazeteciyim ve lubunyayım. Gazetecilik bir iş, lubunyalık ise bir kimlik. Bu ikisinin sürekli birlikte anılması bana biraz garip geliyor” dedi.

Sahada karşılaştığı en büyük sorunlardan birinin bazı haber takiplerinde lubunya kimliğini gizlemek zorunda kalması olduğunu aktaran İbrahim, bazı haberlerde kendisini koruyabilmek için kimliğini gizlemek zorunda kaldığını söyledi. Özellikle İslamcı ve radikal sağ grupların etkinliklerinde tedirginlik yaşadığını ifade eden İbrahim, haber takibi sırasında güvenlik amacıyla farklı yöntemlere başvurduğunu anlattı.

“İnsanlarla iletişim kurarken çalıştığın kuruma Anadolu Ajansı demek zorunda kalıyorsun ki seni dövmesin. Çünkü dayak yiyen arkadaşlarımız oldu. Gökkuşağı renklerinde hiçbir şey giymemen gerekiyor. İnsanlara mümkün olduğunca nötr yaklaşmaya çalışıyorsun ki önyargısız cevaplar alabilesin”

Bunun her zaman olumsuz sonuçlar doğurmadığını da vurgulayan İbrahim, sol ve demokrat çevrelerde ise lubunya kimliğinin iletişimi kolaylaştırabildiğini söyleyerek “Sol çevrelerde bazen bütün kapılar açılabiliyor. İnsanlar daha rahat iletişim kuruyor, daha hızlı güven ilişkisi oluşabiliyor” dedi.

“Tüm şartları sağlıyordum ama işe alınmadım”

Meslek hayatında doğrudan “Bu habere gitme” ya da “Bu işi yapma” şeklinde bir engelle karşılaşmasa da bazı iş başvurularında ve çalıştığı kurumlarda kimliğinin sorun yaratabileceğini düşündüğünü söyledi. Şu an çalıştığı kurumlarda ise böyle bir sorun yaşamadığını ifade etti.

İşsiz kaldığı dönemde bazı medya kuruluşlarına başvurduğunu ancak geri dönüş alamadığını söyleyen İbrahim, “Tüm şartları sağlıyordum ama kabul edilmedim” diye konuştu.

“Polis şiddetine maruz kaldım”

Sahada fiziksel şiddetle de karşılaştığını anlatan İbrahim, şiddet deneyimlerinden birini 11. Yargı Paketi protestolarında yaşadığını söyledi.

Protestolar esnasında ne yaşadığını anlatan Türk, “Polisler tarafından boğazlandım. Bir Trans gacı kurtardı beni, o müdahale etmese daha kötü sonuçlar doğabilirdi” dedi.

Polislerin çoğu zaman kendisini tanıdığını söyleyen İbrahim, buna rağmen şiddete maruz kaldığını ifade ederek “Kimliğimi bilmeme ihtimalleri yoktu. Buna rağmen saldırdılar” dedi.

“Önce birbirimizi korumayı öğrenmeliyiz”

Meslek örgütlerinin ve sendikaların LGBTİ+ gazetecilere yönelik çalışmalarını yetersiz bulduğunu söyleyen İbrahim, bazı sendikal girişimlerden haberdar olduğunu belirterek yine de sahada çalışan gazetecilerle yeterince temas kurulmadığını savundu.

Türk, LGBTİ+ gazetecilerin karşılaştığı sorunların çözümü için öncelikle dayanışma ağlarının güçlendirilmesi için önce gazetecilerin birbirine sahip çıkması gerektiğini açıkladı:

“Daha fazla kuir gazeteciye destek olmalıyız, daha fazla kuir olmalı. Birbirimizi desteklemiyoruz. Yapmamız gereken aslında ilk önce kendimizi kollamak. Önce birbirimizi korumayı öğrenmemiz gerekiyor. Biz birbirimizi kollasak aslında hiçbir örgüte ihtiyacımız olmayacak. Veya bu sayede örgütlere ne yapmaları gerektiğini söyleyebileceğiz ama şu an hem örgütler hem de gazeteciler kendileri daha fazla nasıl fon alabilir, daha fazla nasıl yükselebilir derdinde, bu yüzden de kimsenin umurunda değil.”

“Gazetecilik gazeteciliktir”

Türk, gazetecilik mesleğinin giderek fazla sayıda sıfatla tanımlandığını düşündüğünü söyledi:

“Gazetecilik gazeteciliktir. Muhalif gazetecilik, lubunya gazeteciliği gibi tanımlamalar bana çok doğru gelmiyor. Elbette kimliğimiz dünyaya bakışımızı etkiliyor. Ama yaptığım bütün haberleri sadece bunun üzerinden açıklayamayız. Ben önce gazeteciyim. Evet, bir noktada kimliğim yazışıma etkisi oluyor veya baktığım haberlere etkisi oluyor. Ama her yaptığım haberde değil.”

AKP, 2025 yılını Aile Yılı ilan ettikten sonra TBMM’ye sunulması beklenen 10. ve 11. Yargı Paketi taslağındaki LGBTİ+’ları doğrudan hedef alan düzenlemeler 2025 yılında gündeme gelmişti. Birçok medya kuruluşu ve meslek örgütü, 2025 yılında LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç saymayı öngören 11. Yargı Paketi’ne ilişkin açıklama yapmıştı. Açıklama ise şu şekilde:

LGBTİ+ haberciliği suç değildir, gazetecilik suç değildir: Tasarıyı geri çekin!

Aşağıda imzaları bulunan basın ve ifade özgürlüğü kuruluşları olarak, 11.Yargı Paketi’nde yer aldığı iddia edilen LGBTİ+ karşıtı düzenlemenin paketten çıkartılmasını talep ediyoruz. Türkiye’de özellikle LGBTİ+’ların ifade ve basın özgürlüklerini ortadan kaldıracak olan bu düzenleme, ifade ve basın özgürlüklerinin özünü ortadan kaldıracak, LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç haline getirecektir.

11. Yargı Paketi taslağı, geçtiğimiz hafta basınla paylaşıldı ve önümüzdeki günlerde Meclis’e sunulması bekleniyor. Düzenlemede ‘Hayasızca hareketler’ başlığı altında, Türk tipi bir eşcinsel propaganda yasağı düzenlemesi öngörülüyor. Düzenleme, doğuştan gelen cinsiyete ve genel ahlaka aykırı her türlü davranış ve tutumun yanı sıra bunları övmeyi, özendirmeyi ve teşvik etmeyi de üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırıyor. Bu düzenleme, taslakta yer alan haliyle, Rusya’da 2013 yılında kabul edilen ‘Eşcinsel propaganda yasağı’ yasasından çok daha ağır ve muğlak ifadeler içererek, Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğüne yönelik ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Yasalaşması halinde, LGBTİ+’ların haber alma ve haber verme haklarını ortadan kaldıracak olan bu düzenleme, LGBTİ+’lara yönelik hak ihlallerini, trans cinayetlerini, cinsel sağlıkla ilgili yayınları, Onur Yürüyüşlerini ve daha birçok LGBTİ+’ları ilgilendiren haber yapmayı ‘teşvik etmek’ gerekçesiyle suç unsuru haline getirecek.

2025 yılının Aile Yılı ilan edilmesiyle, Türkiye’de LGBTİ+ haberciliğine yönelik birçok hak ihlali meydana geldi. Şubat ayında, Türkiye’nin en büyük ve en eski LGBTİ+ haber platformu KAOS GL’nin Genel Yayın Yönetmeni ve LGBTİ+ hakları savunucusu Yıldız Tar tutuklandı.

Haziran ayında, Kaos GL’nin internet haber sitesi ve sosyal medya hesapları ise ‘suç işlemeye alenen teşvik’ iddiasıyla erişime engellendi. Yine Haziran ayında, İstanbul Beşiktaş’ta LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü takip eden basın mensupları gözaltına alındı, haklarında dava açıldı.

T24 muhabiri Can Öztürk, LGBTİ+ çocuklara ‘dönüşüm terapisi’ adı altında terapi yaptığını iddia eden bir akademisyen hakkındaki cinsel taciz iddialarını haber yaptığı için şikayet üzerine soruşturmaya uğradı, ifade verdi. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ise Netflix gibi platformlarda yayınlanan LGBTİ+ içerikler hakkında platformlara ceza verdi.

Bütün bu hak ihlallerinin ardından 11. Yargı Paketi’nde yer alacağı iddia edilen düzenleme, hak ihlallerini farklı bir boyuta taşıyacak, zaten zor olan LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç haline getirecektir. Öte yandan ‘doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı’ veya ‘genel ahlaka aykırı’ gibi muğlak ifadeler, basına ve sivil topluma yönelik keyfi müdahaleleri arttıracaktır.

Teklif yalnızca LGBTİ+’ları değil, onları ilgilendiren konuları, onlara yönelik hak ihlallerini haber yapan basın mensuplarını da ceza tehdidi altına sokacak, haber yapılmasını kriminalize edecektir.

Bu gerekçelerle, biz aşağıda imzaları bulunan basın ve ifade özgürlüğü kurumları olarak, 11. Yargı Paketi’nde yer alacağı iddia edilen bu düzenlemenin derhal tekliften çıkartılmasını talep ediyoruz.

İMZACILAR

  1. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA)
  2. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği
  3. Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi (ECPMF)
  4. Punto24 Bağımsız Gazetecilik Derneği (P24)
  5. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD)
  6. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI)
  7. Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ)
  8. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ)
  9. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)
  10. Balkanlar, Kafkasya ve Transavrupa Gözlemevi (OBCT)
  11. Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ)
  12. Yabancı Medya Derneği
  13. Uluslararası PEN
  14. PEN Norveç
  15. Medya ve Göç Derneği (MGD)
  16. Balkan Araştırmacı Gazetecilik Ağı (BIRN)
  17. DİSK Basın-İş

Foggo: “Nafaka anne ve çocuk için hayati bir destek”

Anayasa Mahkemesi’nin boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etmesine tepki gösteren Derin Yoksulluk Ağı’nın kurucusu Hacer Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını hatırlattı.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Anayasa Mahkemesi (AYM), Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etti. AYM Genel Kurulu, yasal düzenleme yapılması için TBMM’ye 9 ay süre tanınmasına karar verdi.

Antalya 12. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” alınması ibaresinin iptali için 2025 yılında Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurmuştu. Yüksek mahkeme, bu kararı yerel mahkemenin başvurusu üzerine aldı.

İptal kararı sonrası AKP’nin masasındaki taslakta evlilik süresinin esas alınması planlandığı basına yansıdı. Buna göre, 3 yıl evli kalanlara 5 yıl, 5 yıl evli kalanlara 7 yıl, 10 yıl evli kalanlara ise 12 süreyle nafaka ödenmesi öngörülüyor.

Konuya ilişkin Niha+‘ya değerlendirmede bulunan Derin Yoksulluk Ağı’nın (DYA) kurucusu Hacer Foggo, nafaka kesildiğinde ya da ödenmediğinde hanelerde ortaya çıkan açlık, borçlanma, okuldan kopuş ve barınma risklerinin altını çizdi.

Hacer Foggo: “Nafaka yetersiz ama hayati bir destek”

Fotoğraf: Hacer Foggo

Foggo, nafakanın kadınlar için ne kadar hayati önemde olduğunu vurgulayarak kamuoyunda yaratılan “kadınlar yüksek meblağlarda nafaka alıyor” algısının sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini söyledi:

“Derin yoksulluk yaşayan ve bizim sahada destek verdiğimiz özellikle günlük güvencesiz çalışan yalnız annelerin önemli bir kısmı ya çok düşük miktarlarda nafaka alıyor ya da hükmedilen nafakayı düzenli tahsil edemiyor. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu’nda da incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğu görülüyor. Bu miktarın bir kadının tek başına yaşamasına yetmesi mümkün değil. Bizim sahada gördüğümüz şu: Nafaka kadınlar için bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, çocukların okul beslenmesi, ulaşım, ilaç, yakacak ve güvenli bir yaşam için çoğu zaman hayati ama yetersiz bir destek. Derin yoksulluk yaşayan kadınlar zaten günlük, düzensiz ve güvencesiz işlerle ayakta kalmaya çalışıyor.”

Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda, mahkemeler tarafından hükmedilen nafakaların yalnızca yüzde 20,7’sinin nafaka yükümlüleri tarafından ödendiği, yüzde 50,7’sinin ise hiç ödenmediği kaydedilmişti.

Vakfın 2024 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda ise herhangi bir geliri olmayan erkeklerin oranı yüzde 7 iken hiçbir geliri olmayan kadınların oranının yüzde 47 olduğu belirtilmişti. Buna göre, erkeklerin yüzde 80’i asgari ücret ve üzeri ücrete çalışırken bu oran kadınlarda yüzde 46’dan ibaret.

“Kadınların bulunduğu yapısal eşitsizlikler görmezden geliniyor”

Kamuoyunda nafakanın süreli hale getirilmesini “Kadınlar da çalışsın” diyerek savunan argümana tepki gösteren Foggo, bu argümanın kadınların içinde bulunduğu yapısal eşitsizlikleri görmezden geldiğini ifade etti. Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda çalıştığını, gündelik temizliğe gittiğini, parça başı işler yaptığını, düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını söyleyerek bu işlerin düzenli gelir, sosyal güvence ve insanca yaşam sağlayan işler olmadığının altını çizdi.

Kadınların işgücüne katılımının önündeki en büyük engellerden birinin bakım yükü olduğunu hatırlatan Foggo, “Ücretsiz ve erişilebilir kreş yoksa, kadın çocuğunu güvenle bırakabileceği bir yer bulamıyorsa sabit gelirle çalışması fiilen mümkün olmuyor. Birçok kadın çocuk bakımı, okul takibi, hastane süreçleri, ev işleri ve geçim sorumluluğunu tek başına üstleniyor. Bu koşulları görmezden gelmek derin yoksulluk koşullarını bilmemek demektir” dedi.

“Kadının şiddetten uzaklaşması zorlaşır”

Foggo’ya göre, nafaka süresi bittiğinde ekonomik bağımsızlığını henüz kuramamış bir kadını daha derin yoksulluk bekliyor. “Çocuğunu bırakabileceği ücretsiz bir kreş bulamayan, düzenli ve güvenceli işe erişemeyen bir kadın için nafakanın kesilmesi, temel yaşam giderlerini karşılayamamak anlamına geliyor” diyen Foggo, bunun kadınları daha güvencesiz ve sağlıksız bir duruma sokacağını anlattı:

“Bu durum kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmaya zorlayabilir. Bazı kadınlar için ise şiddet gördüğü eve dönme ya da şiddet ilişkisine katlanma baskısını artırabilir. Çünkü boşanma kararı yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir karardır. Kadın ‘çocuğumla nerede kalacağım, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğumu nasıl doyuracağım’ sorularına yanıt bulamıyorsa şiddetten uzaklaşması da zorlaşır.”

“Nafaka çocuğun hayatını da etkiliyor”

Nafakanın yalnızca kadının değil, çocukların da yaşam koşullarını doğrudan etkilediğini söyleyen Foggo’ya göre bir annenin gelirinin azalması, çocuğun beslenmesinden eğitimine, sağlığa erişiminden barınmasına kadar her alanda sonuç doğuruyor.

Foggo, nafaka güvencesinin ortadan kalkmasının çocuk işçiliği, eğitimden kopuşu, yetersiz beslenmeyi ve çocuk yaşta evlilik risklerini artırabilecek etkenlerden biri olduğunu vurguladı ve buna örnek olarak “Sahada çocukların okul yol parasının karşılanamadığı için eğitimden koptuğunu, okul beslenmesi hazırlanamadığını, çocukların evde küçük kardeşlerine bakmak ya da haneye gelir getirmek için çalışmak zorunda kaldığını görüyoruz” dedi.

Böyle bir kararın sadece nafaka başlığı altında değil, kadın yoksulluğu, çocuk yoksulluğu, bakım emeği ve şiddetten uzaklaşma hakkı ile birlikte düşünülerek ele alınması gerektiğini söyledi:

“Bizce acil olarak sahadaki etkileri izlenmeli. Aynı zamanda ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygınlaştırılmalı, yalnız annelere düzenli sosyal destek sağlanmalı, güvenceli istihdam olanakları artırılmalı ve nafakanın tahsil edilememesi durumunda etkili kamu mekanizmaları işletilmeli. Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar kurulmadan nafaka hakkının süreyle sınırlandırılması kabul edilemez. Bizim açımızdan nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşam hakkına dokunmaktır.”

DYA: “Yalnız anneler için nafaka hayatidir”

Derin Yoksulluk Ağı’nın süresiz nafaka iptali kararına ilişkin açıklaması ise şu şekilde:

Nafaka Hakkına Dokunmak, Kadınların ve Çocukların Yaşam Hakkına Dokunmaktır

Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi, yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildir. Bu karar, Türkiye’de kadınların, özellikle de derin yoksulluk yaşayan, günlük ve güvencesiz işlerde çalışan yalnız annelerin yaşam koşullarından bağımsız değerlendirilemez.

Yoksulluk nafakası kamuoyunda sunulduğu gibi koşulsuz, sınırsız ve otomatik bir ayrıcalık değildir. Ağır kusurlu olmamak, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmek ve ihtiyacın devam etmesi gibi koşullara bağlıdır. İhtiyaç ortadan kalktığında, nafaka zaten kaldırılabilmektedir. Buna rağmen nafaka hakkının “ömür boyu yük” gibi sunulması, kadınların evlilik içinde üstlendiği karşılıksız bakım emeğini, boşanma sonrası yoksullaşmayı ve erkek şiddetinden uzaklaşmanın ekonomik koşullarını görünmez kılmaktadır. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu ise nafaka miktarlarının kamuoyunda iddia edildiği gibi yüksek olmadığını, incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğunu ve hükmedilen nafakaların önemli bir kısmının tahsil edilemediğini göstermektedir. Derin Yoksulluk Ağı olarak sahada gördüğümüz gerçek şudur: Yalnız anneler için nafaka, bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, okul beslenmesi, ulaşım, odun, kömür, ilaç ve “güvenli” bir yaşam için çoğu zaman hayati bir eşiktir.

Derin yoksulluk yaşayan yalnız anneler, bir yandan çocuklarının bakımını tek başına üstlenirken diğer yandan hanenin geçimini günlük, düzensiz, düşük ücretli ve güvencesiz işlerle sağlamaya çalışmaktadır. Tek ebeveynli hanelerin, güvenceli işi, düzenli geliri ve çocuklarını güvenle bırakabileceği ücretsiz bakım desteği yoktur. Bu nedenle nafakanın süreyle sınırlandırılması, özellikle yalnız anneler açısından şu sonuçları doğuracaktır:

  • Kadınların ve çocukların yoksulluğunu derinleştirecektir. Günlük işlerde çalışan bir anne için gelir, her gün yeniden bulunması gereken bir şeydir, o gün iş yoksa açlık vardır, çocuk hastaysa ilaç yoktur. Nafakanın sınırlandırılması yoksulluğu derinleştirecektir.
    “Bazı günler kendim yemiyorum çocuklarım daha fazla yiyebilsin diye. Ama makarna ile ne kadar yeterli beslenebilirler ki? Bazı günler hiç olmuyor, hepimiz aç geçirmek zorunda kalıyoruz.”
  • Şiddetten uzaklaşmayı zorlaştıracaktır. Kadınların boşanma kararı almasının önündeki en büyük engellerden biri ekonomik güvencesizliktir. Şiddet gördüğü evden çıkmak isteyen kadın, çocuğuyla birlikte nerede kalacağını, kirayı nasıl ödeyeceğini, çocuğunu nasıl doyuracağını düşünmek zorunda bırakılacak ve şiddete “katlanmaya” devam edecektir.
    “Eski eşimle olan sıkıntılarımdan dolayı hayati tehlikem hala devam etmekte. Beni öldürür çocuklarıma zarar verir diye evden çıkamıyorum. Oğlum okulu bıraktı, günlük işler yapıyor.”
  • Bakım emeğinin yükünü tamamen kadınların omzuna bırakacaktır. Çocuk bakımı, okul takibi, hastane, ev işleri ve geçim aynı anda yalnız annenin sorumluluğuna bırakılmaktadır. Ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygın değilken, esnek ve güvenceli istihdam sağlanmazken nafaka hakkının sınırlandırılması kadınları eve kapatacaktır.
    “Her gün, günlük işler de çalışıyorum, çocuklarımla doğru düzgün vakit bile geçiremiyorum yorgunluktan. Büyük oğlum okuldan ayrıldı, küçük kardeşlerine bakıyor evde.”
  • Çocukların eğitim, beslenme ve sağlık hakkını elinden alacaktır. Nafaka tartışması yalnızca kadınların değil, çocukların da yaşam koşullarıyla ilgilidir. Yalnız annenin yoksullaşması, çocuğun okuldan kopması, yetersiz beslenmesi, sağlık hizmetlerine erişememesi anlamına gelebilir. “Lise 1’de oğlanın yol parasını veremedim, mecburen okuldan aldım.”
  • Barınma krizini ağırlaştıracaktır. Tek ebeveynli hanelerde kira, fatura ve temel ev giderleri yoksulluğun en yakıcı başlıklarındandır. Nafaka hakkının sınırlandırılması, kadınları çocuklarıyla birlikte güvensiz, sağlıksız yaşam alanlarına itecektir. “Geçinemiyorum, çocuğa beslenme mi koyayım hergün, kiramı ödeyim”
  • Ekonomik şiddetin boşanma sonrasında da sürmesine yol açacaktır. Nafakanın ödenmemesi, geciktirilmesi, kadının nafakadan vazgeçmeye zorlanması ekonomik şiddetin biçimleridir. Ekonomik şiddet uygulayan erkeklerin sorumluluktan kaçmasını kolaylaştıracaktır. Kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmak zorunda kalacaktır.
    “Ne kadar çalışırsam çalışayım yetmiyor. Patron hep geciktiriyor. Sesimi çıkaramıyorum. Her kuruşu hesap ederek yaşamak zorundayım… İnan Ped bile kullanamıyorum.”

Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar geliştirilmeden, ücretsiz kreşler yaygınlaştırılmadan, güvenceli istihdam sağlanmadan, eşit işe eşit ücret hayata geçirilmeden ve bakım emeği hayata geçirilmeden nafaka hakkının sınırlandırılması
kabul edilemez. Uygulamada bu haktan çoğunlukla kadınların yararlanması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Yoksulluk nafakası kadınlara tanınmış bir ayrıcalık değil, boşanma sonrası yoksulluğa düşen taraf için sosyal koruma mekanizmasıdır ve yeterli değildir.

  • Kadın yoksulluğunu görmezden gelen hiçbir düzenleme adil değildir.
  • Çocukların bakım yükünü yalnız annelerin omzuna bırakan hiçbir politika sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmaz.
  • Şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınların ekonomik güvencesini zayıflatan hiçbir karar yaşam hakkından bağımsız düşünülemez.
  • Nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşamına dokunmaktır. Kadınları yoksulluğa, şiddete ve eve kapatmaya, bağımlılık ilişkilerine mahkum edecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz.

Derin Yoksulluk Ağı

Ecmel Deniz: “Onurumuz paketlenemez, bedenimiz bizimdir!”


12. Yargı Paketi’nde sunulması öngörülen LGBTİ+ karşıtı maddelerin bir sağlık politikası değil, bedenler üzerinde iktidar kurma girişimi olduğunu söyleyen Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz, söz konusu taslağın yalnızca LGBTİ+’ların değil, “herkesin sağlık hakkını, beden hakkını, ifade özgürlüğünü ve demokrasi alanını” hedef aldığını belirtiyor.

Fotoğraf: Yusuf Çelik / csgorselarsiv.org

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) LGBTİ+ karşıtı düzenlemeler yeniden gündemde. Geçtiğimiz dönemlerde meclisten geçen 10. ve 11. Yargı Paketleri’nde toplumsal baskı nedeniyle geri çekilen maddeler, bu kez 12. Yargı Paketi’ne taşındı.

KaosGL.org’un edindiği kulis bilgilerine göre AKP’li üst düzey milletvekillerine 12. Yargı Paketi’ne ilişkin bir bilgi notu iletildi. Haziran ayında TBMM’ye sunulması öngörülen paketin, LGBTİ+‘ları hedef alan ve trans bireylerin cinsiyet uyum ameliyatına erişim yaşını 25’e çıkaran maddeler içerdiği öğrenildi.

Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz, 12. Yargı Paketi’nde yer alacağı düşünülen bu düzenlemeleri Niha+’ya değerlendirdi.

Ecmel: “Sağlık hakkı ceza tehdidiyle yönetilemez”

Ecmel’e göre bu yasa taslağı, transların bedenleri üzerindeki söz hakkını, hekimlerle kurduğu güven ilişkisini, sağlığa erişimini ve en temel varoluş alanlarını hedef alan açık bir nefret politikası.

Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz

İktidarın uzun süredir LGBTİ+’ları “aileye tehdit”, “çocuklara tehdit”, “topluma tehdit”, “genel ahlaka tehdit” olarak göstermeye çalıştığını hatırlatan Ecmel, iktidarın bu politikasının transların sağlığa erişimini bir hak meselesi olmaktan çıkarıp bir güvenlik, ahlak ve ceza meselesine dönüştürdüğünü ifade etti:

“Sağlık hakkı ceza tehdidiyle yönetilemez. Bir insanın hormona, ameliyata, psikososyal desteğe ya da cinsiyet uyum sürecine dair başka bir sağlık hizmetine erişmesi suç kapsamına sokulamaz. Bu yasa taslağı, transların hayatını yönetilebilir, denetlenebilir ve cezalandırılabilir hale getirmeyi amaçlıyor. İktidar ‘senin bedenin hakkında ben karar veririm, doktorun sana destek olursa onu da seni de cezalandırırım’ diyor. Bu, sağlık politikası değil, bedenlerimiz üzerinde iktidar kurma girişimidir. Bu yüzden biz ‘Hormon Hakkım’ derken yalnızca bir ilaca erişimden bahsetmiyoruz. Kendi bedenimiz hakkında karar verebilme hakkından, güvenli sağlık hizmetine erişebilme hakkından, doktorla korkmadan konuşabilme hakkından, kimliğimiz nedeniyle suçlu muamelesi görmeme hakkından bahsediyoruz.”

“Örgütlenme gücümüzden korkuyorlar”

Bu yasa taslağının meclisten geçme durumunda birçok hakkın ihlal edileceğini belirten Ecmel, translar için zaten zor olan sağlığa erişimin daha da zorlaşacağını, sağlık hakkına ulaşmak isteyenlerin daha güvencesiz ve denetimsiz yollara itileceğini söyledi:

“Yasa geçerse, ortaya çıkacak hak ihlalleri çok katmanlı olur. Sağlık hakkı ihlal edilir. Çünkü insanlar ihtiyaç duydukları hizmete güvenli şekilde ulaşamaz. Özel hayat hakkı ihlal edilir. Çünkü kişinin bedeni, kimliği, sağlık bilgisi ve yaşamı devletin denetim nesnesine dönüştürülür. Eşitlik hakkı ihlal edilir. Çünkü aynı sağlık hizmetlerine erişim, translar söz konusu olduğunda cezayla ve özel engellerle kuşatılır. İfade ve örgütlenme özgürlüğü ihlal edilir. Toplumdaki nefretin önünü açar. İnsanlara ‘Bu kişiler zaten suçlu, zaten tehlikeli, zaten hedef alınabilir’ mesajı verir. Bu da sokakta, okulda, evde, hastanede, işyerinde, sosyal medyada daha fazla ayrımcılık ve şiddet anlamına gelir.”

Öngörülen düzenlemelerin amacının sadece birkaç tıbbi işlemi düzenlemek değil, transların sağlık sistemine güvenmesini, hekimlerin mesleki etikle davranmasını, kurumların trans danışanlara kapı açmasını da engellemek olduğunu vurgulayan Ecmel, bu yasa taslaklarının “LGBTİ+lar nasıl daha az görünür olur, nasıl daha az talepte bulunur, nasıl daha çok korkar?” sorularına göre yazıldığını ifade etti.

Ecmel, “Çünkü örgütlenme gücümüzden korkuyorlar, LGBTİ+ hareketi bu kadar baskının içinde güçlü bir muhalefet bloğu oluşturmayı başaran bir hareket” dedi.

“İktidar ‘Bedenin üzerinde biz karar veririz’ diyor”

İktidarın LGBTİ+’ları yalnızlaştırma, hekimleri susturma, aileleri korkutma, toplumu kutuplaştırma ve hak mücadelesini suç gibi gösterme girişimini dört farklı yolla yürüttüğünü söyledi:

“Birincisi, toplumsal krizlerin üzerini ‘ahlak krizi’ söylemiyle örtüyor. Ekonomik kriz, yoksulluk, barınma krizi, sağlık sistemindeki çöküş, gençlerin geleceksizliği, kadınların ve çocukların maruz kaldığı şiddet gibi gerçek sorunlar ortadayken, LGBTİ+’lar yapay bir tehdit gibi sunuluyor. Böylece toplumun öfkesi hakiki sorunlardan uzaklaştırılıp savunmasız bir gruba yönlendiriliyor.

İkincisi, ‘aile’ söylemiyle tek tip bir yaşam biçimi dayatılıyor. Aileyi gerçekten güçlendirmek; yoksulluğu azaltmak, şiddeti önlemek, bakım emeğini desteklemek, çocukların güvenliğini sağlamak, herkesin eşit ve onurlu yaşamasını mümkün kılmakla olur. Ama iktidar aileyi bir destek mekanizması olarak değil, toplumu hizaya sokmanın aracı olarak kullanıyor. LGBTİ+’ları aileye tehdit gibi göstererek hem nefret siyaseti üretiyor hem de makbul yurttaş, makbul beden, makbul cinsiyet ve makbul ilişki biçimi dayatıyor.

Üçüncüsü, trans bedenleri üzerinden bütün topluma mesaj veriliyor. ‘Bedenin üzerinde sen değil, biz karar veririz’ deniyor. Bu mesaj yalnızca translara değil; kadınlara, gençlere, HIV’le yaşayanlara, engellilere, çocuklara, sağlık hizmetine ihtiyaç duyan herkese gidiyor. İktidar bedenleri denetleyerek toplumu denetlemek istiyor.

Dördüncüsü, hak savunuculuğu kriminalize edilmek isteniyor. Bu taslak sadece transların sağlık süreçlerini değil, LGBTİ+’ların görünürlüğünü, örgütlenmesini, dayanışmasını ve hak talebini de hedef alıyor. Çünkü iktidar biliyor ki insanlar yalnız bırakılırsa daha kolay korkar; ama dayanışma varsa, bilgi varsa, örgütlü mücadele varsa bu baskı politikaları boşa düşer.”

Yasa metinlerindeki maddelerin translar için hastanede geri çevrilmek, hormona erişememek, doktor bulamamak, aşağılanmak, yanlış bilgiye mecbur kalmak, aile baskısıyla yalnızlaşmak, bedenin hakkında karar verememek gibi somut karşılıkları olduğunu ifade eden Ecmel, transların gerçek deneyimlerini görünür kılmanın önemli olduğunu söyledi.

“Bu mesele sadece transların omzuna bırakılamaz“

Bu yasanın beden hakkını doğrudan hedef aldığını söyleyen Ecmel, bir insanın kendi bedeni hakkında karar vermesinin devletin bir lütfu olmadığının altını çizdi. Ecmel’e göre iktidar “Bedenin sana ait değil, devletin çizdiği sınırlar içinde var olabilir” diyerek sadece transları değil, herkesin bedenini tehdit ediyor:

“İktidar bir kez devlet insanların bedenleri üzerindeki kararları ‘genel ahlak’, ‘aile’, ‘toplumun korunması’ gibi muğlak gerekçelerle cezalandırmaya başladığında, bunun sınırı translarla kalmaz. Bugün transların hormon hakkı hedef alınır, yarın kürtaj, doğum kontrolü, HIV tedavisi, gençlerin sağlık hizmetlerine erişimi, psikiyatrik destek, üreme sağlığı ya da başka beden kararları aynı mantıkla hedef alınabilir. Bu yüzden bu mücadele yalnızca transların mücadelesi değil. Bu, ‘Bedenim hakkında kim karar verecek?’ sorusunun mücadelesi aslında.”

Yalnızca LGBTİ+’ların değil, herkesin sağlık, beden, ifade özgürlüğü hakkının ve demokrasi alanının hedef alındığını söyleyen Ecmel, “Bu mesele ‘LGBTİ+ örgütleri zaten açıklama yapar’ denilerek kenara bırakılamaz” dedi. Ecmel, her kesimin yapması gerekenleri ise şöyle sıraladı:

“Tabip odaları şunu söylemeli: Hekimlik ceza tehdidiyle yapılamaz. Hasta-hekim ilişkisine siyasi iktidar ve hapis tehdidi sokulamaz.

Barolar şunu söylemeli: Varoluş suç haline getirilemez. Özel hayat, beden dokunulmazlığı, eşitlik ve ifade özgürlüğü ahlakçı ceza hükümleriyle ortadan kaldırılamaz.

Kadın örgütleri, feministler ve üreme sağlığı alanında çalışanlar şunu söylemeli: Beden hakkına dönük saldırılar birbirinden ayrı değildir. Transların hormon hakkını hedef alan akıl ile kürtajı, doğum kontrolünü, cinsel sağlığı ve üreme sağlığını denetleyen akıl aynıdır.

Sendikalar ve meslek örgütleri şunu söylemeli: Bu yasa emek alanını da ilgilendirir. Çünkü sağlık çalışanlarının mesleki bağımsızlığı, LGBTİ+ çalışanların güvenliği, işyerlerinde ayrımcılık yasağı ve herkesin onurlu yaşam hakkı bu saldırının parçasıdır.

İnsan hakları örgütleri ve siyasi partiler şunu söylemeli: Bu yasa taslağı hiçbir biçimde Meclis gündemine gelmemeli; gelirse de bütün demokratik yollarla karşı çıkılmalıdır. Çünkü nefret yasaları tartışılarak “makul” hale getirilemez. Varoluş pazarlık konusu yapılamaz.”

Ecmel, açıklama yapmanın yeterli olmayacağını, birçok alanda destek verilmesi gerektiğini ifade ederek “Hukuki hazırlık yapılmalı, sağlık alanında bilgilendirici materyaller üretilmeli, hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik dayanışma hatları kurulmalı, genç transların ve ailelerin doğru bilgiye erişebileceği güvenli kanallar güçlendirilmeli. Medya dili izlenmeli, nefret söylemine karşı hızlı yanıt mekanizmaları kurulmalı. Yerel yönetimler, danışmanlık merkezleri, sivil toplum örgütleri ve meslek odaları birlikte çalışmalı” dedi.

“Yalnız değiliz. Onurumuz paketlenemez!”

Bu nefret yasasının hiçbir yargı paketine eklenmeden tamamen geri çekilmesi gerektiğini vurgulayan Ecmel, “Her yeni paketle hayatlarımızın biraz daha daraltılmasına, bedenlerimizin devlet eliyle denetlenmesine, sağlığa erişimimizin suç haline getirilmesine razı değiliz” dedi.

Ecmel sözlerini sonlandırırken bu süreçte en önemli şeylerden birinin de korkunun karşısına dayanışmayı koymak olduğunu söyledi:

“İktidar bu yasalarla yalnızca ceza tehdidi üretmiyor, aynı zamanda “yalnızsınız, kimse sizi savunmayacak, doktorunuz da korkacak, örgütünüz de susturulacak” mesajı veriyor. Bizim buna yanıtımız ortak, yüksek ve net olmalı: Yalnız değiliz. Birbirimizden vazgeçmeyeceğiz. Onurumuz paketlenemez. Nefret yasası 12. Yargı Paketi’ne hayır! Bedenimiz bizimdir. Sağlık hakkımızdan, hormon hakkımızdan, yaşam hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz.”

Ne olmuştu?

İktidar, 2025 yılını Aile Yılı ilan ettikten sonra TBMM’ye sunulması beklenen 10. ve 11. Yargı Paketi taslağındaki LGBTİ+’ları doğrudan hedef alan düzenlemeler gündeme gelmişti.

10. Yargı Paketi, Haziran 2025’te TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edilmişti. Ardından 11. Yargı Paketi 27 Kasım 2025’te TBMM’ye sunulmuş ve 25 Aralık 2025’te kabul edilmişti.

Geçen sene sunulan bu taslaklarda yer alan maddelere göre, LGBTİ+’lar “hayasızca hareketler” kapsamında özendirme veya teşvik suçları bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecek, aynı cinsiyetten kişilerin nikah ve evlilik seremonileri de hapis cezasıyla cezalandırılacaktı. Buna ek olarak, taslağa göre LGBTİ+’lara yer veren içerikler Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından cezalandırılabilir ya da yayından kaldırılabilirdi.

Öne çıkan en kritik düzenlemelerden biri, transların cinsiyet uyum ameliyatı yaşının 18’den 25’e çıkarılması ve rapor alma koşullarının ilgili hekimleri hapis ve para cezasıyla karşı karşıya bırakarak güçlendirilmesiydi. Cinsiyet uyum süreci için ise yaş sınırı 21’den 25’e yükseltilecekti.

Fakat LGBTİ+ örgütleri, feministler ve hak odaklı kuruluşların oluşturduğu kamuoyu tepkisi, bu taslaktaki maddelerin meclisten geçmemesini sağlamıştı. Bu sene ise benzer maddeler tekrar gündemde.

“Gezi Parkı Direnişi” 13. yılında: Taksim bariyerlerle kapatıldı

Direnişin 13. yıldönümünde Beyoğlu ve Şişli’de pek çok toplu taşıma hattı ve yol ulaşıma kapatıldı. Yurttaşlar, Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla 19.00’da Taksim’de bir araya geldi.

Gezi Direnişi için yapılan anmada basın açıklaması okunurken. Fotoğraf: Doğa Tekneci

28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’na ağaç kesmek için makinelerin girmesiyle başlayan ve Türkiye yakın tarihinin en büyük kitlesel hareketlerinden biri haline gelen “Gezi Parkı Direnişi”nin 13. yıldönümü her sene olduğu gibi 31 Mayıs’ta Taksim’de etkinlikler gerçekleştirildi.

Taksim Dayanışması Koordinasyonu, Gezi Direnişi’nin 13’üncü yıldönümünde “Gezi’nin 13. yılında Taksim’deyiz” diyerek saat 19.00’da Taksim’e çağrı yaptı.

Çağrının ardından saat 13.00’ten itibaren valilik kararıyla İstanbul’un Şişli ve Beyoğlu ilçelerinde Hacıosman-Yenikapı metro hattının Taksim çıkışı gibi birçok toplu taşıma hatları ve yol ulaşıma kapatıldı. Şişli, Karaköy ve Taksim’deki çoğu sokak ve caddeye bariyerler konuldu ve buraya girişler engellendi. Birçok noktaya çevik kuvvet polisleri konuşlandırıldı. Ayrıca Beyoğlu Kaymakamlığı, ilçede 24 saat boyunca eylem yasağı kararı aldı.

7 kişi gözaltına alındı

Polis, saat 13.00 itibariyle Taksim’de bulunan sokaklardan çıkışa izin verirken sokaklar yaya geçişine kapatıldı. Saat 17.00’den itibaren ise daha fazla sokağa giriş engellendi. Anma başlamadan önce saat 16.30’da iki Gençlik Devirecek’ten iki kişi, Gençlik Komünleri’nden iki kişi, saat 18.00’de Nane Sokak’ta ise Özgür Üniversite Hareketi’nden üç kişi gözaltına alındı.

Taksim’de kapatılan bir sokak, Fotoğraf: Doğa Tekneci/Niha+

Saat 17.00 civarında Süslü Saksı sokağa girişler bariyerlerle tamamen kapatıldı.

”Her yer Taksim her yer direniş”

Saat 19.00’da birçok öğrenci dayanışma grubu, siyasetçiler, feminist ve gençlik örgütleri yıldönümü anmasına başlamak üzere Süslü Saksı Sokak ve Mis Sokak’ın kesiştiği yerde toplandı. Bu arada bir çok kişi polis kontrol noktalarından içeri alınmadı. DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, DEM Parti Milletvekili Kezban Konukçu ve TİP Milletvekili Ahmet Şık da anmaya katılanlar arasındaydı.

Etkinlik esnasında “Gezi şehitleri ölümsüzdür,” “Ali İsmail onurumuzdur,” “Berkin Elvan 15’inde bir fidan,” “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı.

DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu Gezi’de kaybedilen 8 kişi anısına ilk sözü Gezi protestoları sırasında Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’a verdi.

Gülsüm Elvan konuşmasında “Bu korku duvarını bir gün yıkacağız. Her yer Taksim, her yer direniş!” dedi. Program esnasında yakın zamanda öldürülen gazeteci Hakan Tosun da anıldı.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Aydan Adanır Usta, etkinliği düzenleyen örgütler adına hazırlanan ortak basın açıklamasını okudu. Gezi Anması için toplanılan 31 Mayıs’ın kaybedilen kişilerin adının haykırılan bir gün olduğunu ifade eden Usta, “Hala hukuksuzca tutuklu bulunan çoğu arkadaşımızın da suçsuzluklarını haykırdığımız bir gündür bugün” dedi. LGBTİ+’ların ayrımlaştırıldığı, üniversitelerin kapatıldığı bir ortamda Gezi’yi hatırlamamın zamanı olduğunu belirten Usta, Gezi’nin aynı zamanda bir adalet talebi ve siyasallaşmış yargının teşhiri olduğunu söyledi.

Programa katılanlar, konuşmanın ardından “Kayyımlar gidecek Gezi kalacak” ve “AKP’den hesabı gençlik soracak” sloganları attı.

“İstanbul bir açık hava hapishanesine dönüştürüldü” diyen DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu, Gezi’de kaybedilen kişilerin anılarını unutturmayacaklarını vurgulayarak anmanın sonlandırıldığını belirtti.

Gezi Anması için okunan basın açıklaması ise şu şekilde:

“GEZİ Direnişi Yolumuzu Aydınlatmaya Devam Ediyor!

GEZİ SADECE BİR PARK DEĞİL BİR ADALET ÇAĞRISIDIR!

Bugün 31 Mayıs 2026…

Ülkemiz tarihinin o en görkemli halk hareketinin 13.yıldönümü.

Bugün bir parka sahip çıkarken demokrasinin, barış çığlığının, adaletin ve ranta karşı sosyal devlet talepli kamusal anlayışın;

çadırlarda, forumlarda, meydanlarda, mitinglerde ve yeryüzüsofralarında, yaratıcı zekayla, gençlerin coşkusu ve kadınlarınkararlılığıyla buluştuğu GEZİ’nin yıldönümü.

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün bir Parkın park olarak kalmasını isteyenlerin talep vebeklentilerine kulak tıkayanlara karşı 80 ilde milyonlarcayurttaşın sokaklara taştığı ve demokratik tepkisinin gür sesleyankılandığı gün.

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün Gezi direnişinde kaybettiğimiz ve adları o ağaçlardankent meydanlarına kadar heryerde yankılanacak olan Mehmet AYVALITAŞ’ı, Ethem SARISÜLÜK’ü, Abdullah CÖMERT’i, Medeni YILDIRIM’ı, Hasan Ferit GEDİK’i, Ali İsmail KORKMAZ’ı, Ahmet ATAKAN’ı ve Berkin ELVAN’ı…unutmadığımız ve unutturmayacağımızkardeşlerimizin anılarının yaşatılacağı gün.

Bugün 31 Mayıs 2026…

En demokratik, en katılımcı ve en barışçıl gösterilerin bile ağırhapis cezaları ile karşılık bulacağını göstererek halkındemokratik tepkilerinde korkuyu ve kaygıyı yaygınlaştırmayıamaçlayan;

Silahsız, ordusuz birbirini tanımayan kişilerin darbe yapabileceği tezine dayandırılan hukuksuz, delilsiz, mantıksızyargılamalarla, onlarca yıllık hapis cezalarına çarptırılan vehalen cezaevinde tutulan dostlarımız, arkadaşlarımız vekardeşlerimizle; iş insanı Osman KAVALA, Şehir PlancılarıOdası İstanbul Şube Başkanı Tayfun KAHRAMAN, MimarlarOdasının yetkili avukatı Şerafettin Can ATALAY, vakıfçalışanları Çiğdem MATER ve Mine ÖZERDEN iledayanışma göstermenin, suçsuzluklarını haykırmanın günü…

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün, kimseden emir almayan, kimseye emir vermeyenlerin, dayanışma ile revirler, kütüphaneler açanların, gerektiğindebarikat kuranların, öğrencisi, ev kadını, taraftar grubu, sendikalı işçisi, gündüz işe gece direnişe gelen sendikasızbeyaz yakalısı, işsizi, emeklisi, Türkü, Kürdü, Ermensisi, Alevi ve Sünnüsi ile bütün bir halkın ayağa kalktığı gün…

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün ülkemizi karnesi zayıf olsa da demokratik ülkelersınıfından çıkarmakla kalmayıp, yüzyıllık Cumhuriyetin kazanımlarından, evrensel hukuk normlarından ve yurttaşlarıntemel haklarından uzaklaştıracak, otoriter ve militer bir rejiminşasına doğru sürükleyen içinde bulunduğumuz sürecin ilkhaber vericisi olan GEZİ’yi hatırlama ve anlama günü

Bugün 31 Mayıs 2026…

Partili Başkanlık rejiminin doğal sonucu olan “Partili Hakim ve Savcıların“ iktidar çıkarlarını gözeten kararları ile Ana Muhalefet Partisine Kayyum atanabilmesinin, seçilmişbelediye başkanlarının kolaylıkla ve inandırıcılığı olmayanverilerle tutuklanarak görevden uzaklaştırılmasının, tweet atangazetecinin, itiraz eden akademisyenin bir anda kendisinihapishanede bulmasının ilk adımlarının GEZİ davalarındaatılmış olduğunu hatırlamanın ve hatırlatmanın günü,

Bugün 31 Mayıs 2026…

Ülkenin bütününün maden sahası ilan edilerek heryerinkolaylıkla maden şirketlerine peşkeş çekilebilmesine, şehirlerin ortasındaki hastane arazilerinin bile özelleştirmekapsamına alınmasına, doğanın talanının bambaşka birseviyeye çıkarılmasına ilk itirazın GEZİ’de gösterildiğiniakılda tutmanın 13. Yıl dönümü…

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün milyonlarca gencin işsizlik ve geleceksizlik girdibındakumar ve uyuşturucu batağında, mafyatik ilişkilereözendirildiği; kadın cinayetlerinin hız kesmediği, lgbti+ bireylerin düşmanlaştırıldığı, üniversitelerin bir gecedekapatılıp, liyakatsizlikle ünlenmiş kişilerin en yetkili yerlereatanabildiği bir yönetim anlayışının ülkeyi getireceği yerinyıllar öncesinde GEZİ Parkından teşhirinin yapıldığı gün…

Bugün 31 Mayıs 2026…

GEZİ’yi hatırlamanın ve savunduğu değerleri düşünmeninzamanıdır! Çünkü;

GEZİ, sadece bir park değil Adalet talebidir. Hukuksuz, delilsiz, gerekçesiz onyıllara varan hapis cezalarını verensiyasallaşmış yargının teşhiridir

GEZİ, taşı, toprağı, denizi, deresi, kamu arazisi ile yer altı veyer üstü bütün kaynaklarının yağmalanmasına karşı erkendenkurulmuş bir barikattır..

GEZİ, seçimlere, seçilmişlere, oy hakkına, demokrasiye velaikliğe halkın sahip çıkmasının diğer adıdır.

GEZİ, anti demokratik uygulamaların, halka yönelen şiddetin, biber gazının pervasızca kullanılmasının normalleştirilmesinekarşı çıkışın adresidir.

GEZİ, korku duvarlarının aşılması, cesaretin bulaşıcı halegelmesidir.

GEZİ, siyasetin demokratik tepkisinin gençlerin enerjisi, kadınların kararlılığından güç aldığı ve sözün, sazın, halayın, horunun, sanatın ve sporun temsilcilerinin buluştuğudirenmenin ortak tarihinin adıdır.

Ve Bugün 31 Mayıs 2026…

GEZİ DİRENİŞİ yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor!“

Basın açıklamasının ardından, polis, kitlenin atmış olduğu sloganların kanunsuz olduğunu anons etti. Etkinliğe katılanlar polis anonsunu yuhaladı.


Kitlenin bir kısmı anmadan sonra Tarlabaşı tarafına doğru yürüyerek “Taksim goristan ji bo faşistan,” “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları attı.

Kitle daha sonra tek tek Tarlabaşı tarafından dağıldı.

Gözaltına alınan 7 kişi gece 11.30 sularında Bayrampaşa Devlet Hastanesi’nden serbest bırakıldı.

Gezi Parkı Direnişi

27 Mayıs 2013’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan Taksim Gezi Parkı’na inşa edilmek istenen AVM ve Topçu Kışlası projesine karşı kent ve çevre savunucuları bir araya gelmiş ve Gezi Parkı’ndaki eylemler kısa süre içerisinde ülke çapında milyonlarca yurttaşta yankı bulmuştu. Eylemler, kolluk kuvvetlerinin sert müdahalelerinin de etkisiyle hızla ülke çapına yayılmıştı.

1 Haziran’da yoğun protestoların ardından polis Taksim’den çekilmiş, meydan ve park günlerce eylemcilerin kontrolünde kalmıştı. 11 Haziran’da meydana yönelik sert polis müdahalesi gerçekleşmişti. Bunun akabinde ise 15 Haziran’da yapılan operasyonla Gezi Parkı tamamen boşaltılmıştı.

Bu süreçte; Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik ve Berkin Elvan hayatını kaybetti, binlerce yurttaş ise yaralandı.

Direnişin ardından yüzlerce kişi hakkında dava açıldı. Bu davalardan 8 sanıklı Gezi Parkı davası kapsamında Osman Kavala ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına, Mine Özerden, Çiğdem Mater, Can Atalay ve Tayfun Kahraman ise 18’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. 10 Aralık 2019’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Osman Kavala’nın tutukluluğu hakkında hak ihlali kararı vererek derhal serbest bırakılmasını karara bağlasa da Türkiye bu kararı uygulamadı.

Foto ve videolar: Doğa Tekneci/Niha+

Trans Onur Haftası: “Özgürce var olduğumuz bir yürüyüş tahayyül ediyoruz”

Bu sene 12’ncisi düzenlenecek olan İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren, Trans+’ları sınıflandıran ve “makul” olmaya zorlayan tüm tahakküm biçimlerini reddettiklerini belirtiyor: “Biz Trans+’lar, sadece kendimiz için değil, Filistin, Kürdistan ve Türkiye halkları için de eşitliği, barışı ve özgürlüğü tahayyül ediyoruz.”

2025’te düzenlenen 11. Trans Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Ateş Alpar

İstanbul Trans Onur Haftası (Trans Pride) Komitesi, bu sene 15 ile 21 Haziran arasında 12. Trans Onur Haftası’nı ve 12. Trans Onur Yürüyüşü’nü düzenleyecek. Hafta Komitesi, bu sene etkinlik ve yürüyüşlerde “Trans Tahayyül” temasını işleyeceğini duyurdu. Geçen sene “Başkaldırı” temasıyla yürüyüş gerçekleştiren komite, bu sene transların geleceği hayal etme gücüne odaklanıyor.

İlk kez 2010’da, İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’ndan 1 hafta önce Trans Onur Haftası, bu haftanın son günü ise Trans Onur Yürüyüşü düzenlenmeye başlamıştı. Senelerdir resmi yasaklamalar ve polis müdahaleleri ile geçen Trans Onur Haftalarını her sene özgün temalarıyla örgütlemeye devam eden Translar, bu Onur Ayı’nda da engelleri “Trans Tahayyül” perspektifiyle aşmayı hedefliyor.

Beren: “Trans tahayyül sınır tanımayan bir mücadele ifade ediyor”

Trans Onur Haftası’nın temasına ve yaklaşımına ilişkin Niha+‘ya görüş belirten İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren, bu seneki “Trans Tahayyül” temasının birkaç katmanda anlam kazandığını ifade etti.

İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren


Beren’e göre trans tahayyül, sisteme karşı tahayyül, ikiliğin reddi ve somut bir gelecek tahayyülü demek:

“Patriyarkal kapitalizmin, devlet ve aile şiddetinin, ırkçı cinsiyet-emek tahakkümlerinin çizdiği sınırları kabul etmeden bir hayal kurma pratiği. Buradaki tahayyül, doğrudan bir reddetme ve yeniden kurma aracı bizim için. Kaybettiklerimizin, yaşayamadıklarımızın, katledilerek yaşamdan koparılanlarımızın yasını tutarken bile tahayyülden vazgeçmemek.”

Beren, İstanbul Trans Onur Haftası olarak hiçbir şeyin ikili olmadığını söylerken yalnızca cinsiyeti değil, Trans+’ları sınıflandıran, hizaya sokmaya ve ‘makul’ olmaya zorlayan tüm tahakküm biçimlerini hedef aldıklarını belirtti. Bu sebeple tahayyül etmenin bir “temsiliyet” durumu olmadığını ifade eden Beren, “doğrudan iktidarın kurduğu dünyayı geçersiz kılan, disipline edilemeyen, ahlaka sıkıştırılamayan, sınır tanımayan bir mücadele” olduğunu söyledi:

“Katliam yasalarıyla, yasaklarla, bombalarla, işgallerle, abluka ve nefretle kuşatılmış bir dünyada biz Trans+’lar, sadece kendimiz için değil; Filistin, Kürdistan ve Türkiye halkları için de eşitliği, barışı ve özgürlüğü tahayyül ediyoruz.”

“Aile bir denetim mekanizması”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından gündeme getirilen “Aile ve Nüfus 10 Yılı” uygulamalarına dair konuşan Beren, “aile” adı altında kutsanan olgunun, patriyarkanın, heteroseksizmin ve emek sömürüsünün birlikte çalıştığı bir denetim mekanizması olduğunu vurguladı:

“Bu mekanizma, kimlerin ‘makbul’, kimlerin ‘silinebilir’ olduğuna karar verirken biz Trans+’ları sistematik olarak doğrudan hedefe koyuyor. Sağlığa erişimimizin kısıtlanması, hormonlarımıza ulaşımımızın fiilen engellenmesi, cinsiyet uyum süreçlerimizin mahkeme ve kurul denetimine bağlanması; bunların hepsi aslında bedenlerimizi devletin, tıbbın ve ailenin birlikte bir “ortaklık” kontrolüne açma girişimlerine dönüşüyor.”

Medyada ve kamusal alanlarda üretilen “aile yapısını bozma” söylemlerini eleştiren Beren, Trans+’ların varoluşunu bir tehdit unsuru olarak üreterek bu durumun hem toplumsal nefreti örgütlediğini hem de uygulanan şiddeti meşrulaştırdığını belirtti. “Bütün bu söylemlerin Trans+’ların gündelik hayatında karşılığı var” diyen Beren, şu ifadeleri kullandı:

“Bunların gündelik hayatımızdaki karşılığı: evden atılmak, iş bulamamak, sağlığa erişimimizin kısıtlanması, sokakta ve her yerde hedef gösterilmek ve sürekli şiddet maruz kalmak ve şiddet tehdidi altında yaşamak. Yani bütün bunlar sadece sözde kalmıyor, doğrudan hayatlarımıza saldırı olarak geri dönüyor. Dolayısıyla bu saldırılar, hedef göstermeler ve şiddet biçimleri yalnızca Trans+’lara yönelik değil; aynı zamanda tüm yaşamı hiyerarşi, heteronormativite ve mülkiyet üzerinden kuran iktidar ilişkilerinin doğrudan sonucudur.”

Beren, hak ihlallerinin süreklileştiği ve şiddetin örgütlendiği bir sistemde Trans+’lar için güvenli alanların dışarıdan verilen bir hak olmadığını, bu alanların kolektif dayanışma ile anlık olarak üretilen bir koruma biçimi olduğunu söyledi:

“Bizim için güvenlik sürekli yeniden kurulması gereken bir direniş kapasitesine, kırılgan ama yaşamakta ısrarcı ve başkaldıran bir örgütlenme biçimine dönüşüyor.”

Fotoğraf: 10. İstanbul Trans Onur Haftası

“Bu mücadele baskı ve şiddete maruz kalan herkes için”

Beren, Trans Onur Haftası’nda uygulanan ve yöneltilen şiddetin sadece Trans+’ların meselesi olmadığını söyledi. Bu durumun patriyarkal kapitalizmin, devlet şiddetinin, emek sömürüsünün ve heteronormatif aile rejiminin birlikte ürettiği bir şiddetin ve iktidar ağının sonucu olduğunu söyleyen Beren, şöyle konuştu:

“Bu mücadeleyi tek başımıza yürüteceğimiz tecrit edilmiş bir ‘kimlik siyaseti’ olarak değil de doğrudan bu şiddetin, baskının tamamına karşı dayanışılması ve desteklenmesi gereken ortak bir mücadele olarak görmeliyiz. Bu noktada feminist hareketlere, emek örgütlerine, göçmen dayanışma ağlarına, hayvan hakları örgütlerine ve tüm toplumsal harekete çağrımızı yineliyorum: Bu mücadele sadece kendimiz için değil, baskı ve şiddet biçimlerine maruz kalan herkes için.”

“Özgürce var olduğumuz bir yürüyüş tahayyül ediyoruz”

Bu seneki Trans Onur Haftası etkinliklerini ve yürüyüşünü olabildiğince fazla kişiye ulaşacak şekilde kurmaya çalıştıklarını ifade eden Beren, öte yandan devlet şiddetinin sürekliliğini göz ardı etmeden yürüyüş ve etkinlikleri yürüteceklerini belirtti:

“2015’teki ilk saldırıdan ve özellikle 2022’de tüm hafta etkinliklerinin yasaklanmasından sonra, güvenlik meselesini dışsal bir konu değil olarak değil de örgütlenmenin doğrudan bir parçası olarak ele alıyoruz. Aynı zamanda etkinliğimize katılan kişilerin güvenliğini birlikte üreten bir dayanışma anlayışıyla ilerliyoruz. Katledilmediğimiz, özgürce var olduğumuz, trans çocukların yok sayılmadığı, örgütlü nefrete karşı birbirimizi gülüşlerimizden bulduğumuz, götümüzün başımızın ayrı oynadığı, mahallelerimize, parklarımıza, meydanlarımıza, sürekli geçtiğimiz sokaklara yayıldığımız bir yürüyüş tahayyül ediyoruz.”

2025’te düzenlenen 11. Trans Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Ateş Alpar

  • İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası ise bu sene “AÇIK S’AÇIK” temasıyla 22-28 Haziran’da düzenlenecek.

Geçen sene Trans Onur Haftası’nda ne olmuştu?

İstanbul Trans Onur Haftası Komitesi, geçen sene (2025) 16-22 Haziran’da 11’incisini gerçekleştirdiği Trans Onur Haftası’nın temasını “Serhildan” olarak duyurmuştu.

İstanbul’un Acıbadem semtinde 22 Haziran 2025’te gerçekleştirilen 11. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü sırasında İstanbul Barosu’nun verdiği bilgiye göre 46 kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan kişilerin 39’una “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” iddiasıyla dava açılmıştı.

Açılan davanın ilk duruşması 10 Mart’ta ve 12 Mart’ta İstanbul Anadolu Adliyesi’nde görüldü. Trans Onur Haftası, savunması alınan herkesin adli kontrollerinin kaldırıldığını duyurdu. Bir sonraki duruşma ise 9 Ekim’e ertelendi.

Trans haklarının ve kimliklerinin görünür kılınması için çeşitli etkinlik veya anmaların düzenlendiği bazı günler:

  • 31 Mart Uluslararası Trans Görünürlük Günü, Transların toplumdaki varlığını görünür kılmak ve ayrımcılığa dikkat çekmek amacıyla düzenlenen bir gündür.
  • Trans Onur Haftası, translara yönelik ayrımcılık, şiddet ve nefret suçlarına karşı trans haklarının dile getirilip trans kimliklerin kutlandığı bir haftadır. Bu hafta, Haziran ayının son haftasında düzenlenen LGBTİ+ Onur Haftası’ndan bir hafta önce kutlanır.
  • Trans Onur Yürüyüşü, Trans Onur Haftası’nın son gününde transların taleplerini yürüyerek dile getirdiği günde yapılır.
  • Trans Farkındalık Haftası, her sene 13-19 Kasım tarihlerinde transların karşılaştığı zorluklara dair toplumsal anlayışı ve farkındalığı arttırmayı hedefliyor.
  • 20 Kasım Nefret Suçuna Maruz Kalan Transları Anma Günü (Transgender Day of Remembrance, TDoR), transların uğradığı şiddet ve nefret suçlarına karşı farkındalık yaratmayı ve kaybedilen transları anmayı amaçlıyor.

Bilgi Üniversitesi öğrencileri zorla kampüsten çıkarıldı

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde en az 1500 çalışan ve en az 20 bin öğrenci kapatılma kararının geri çekilmesini talep ederken kampüs içine hiç kimsenin alınmadığı ve kampüsteki öğrencilerin dışarı çıkarıldığı bildiriliyor. Üniversitede araştırma görevlisi H. Işık, “Bu kadar kişiye bir gecede ‘Ne yaparsanız yapın’ denmesi kabul edilebilir bir şey değil” dedi.

Protestoların 3. günü. Fotoğraf: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

22 Mayıs gecesi Resmi Gazete’de yayımlanan kararla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin öğrencilere, akademisyenlere ve personellere herhangi bir bilgilendirme yapılmaksızın kapatılmasının ardından üniversite kampüsü içinde protestolar başladı. Rektör Ege Yazgan ise dün gece 12 civarında yaptığı açıklamada kampüse hiçbir öğrenci, akademisyen ve erzak girişine izin verilmeyeceğini belirtti.

Protestolar bugün 3. gününde devam ederken öğrenciler ve akademisyenler, üniversite çevresinde çevik kuvvet ve sivil polis varlığının arttığını duyuruyor. Polisler ve özel güvenlik biriminin öğrencilerin ve personellerin giriş çıkışına izin vermediği aktarıldı.

Video: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

Bu kısıtlamalara rağmen dışarıdaki öğrenciler kampüs içinde kalan öğrencilere erzak ve atıştırmalıkları teller üzerinden attı.

Video: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

Tarihi kapıdan okula girmek isteyen öğrenciler çevik kuvvet ablukasıyla karşı karşıya kalırken kampüsteki öğrenciler işkence ile okuldan çıkarıldıklarını belirtiyor. Polisin öğrencilere karşı biber gazı kullandığı ifade edildi. Bazı öğrencilerin ise gözaltında olduğu duyuruldu.

Video: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde görev yapan araştırma görevlisi H. Işık, üniversitenin kapatılması kararı ve sonrasında kampüste yaşanan sürece dair Niha+‘ya değerlendirmede bulundu.

“Kararın geri çekilmesini ve YÖK’ten açıklama bekliyoruz”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Sosyoloji bölümünde araştırma görevlisi olan Işık, yaşanan sürece dair ilk ve en önemli taleplerinin alınan bu kararın derhal geri çekilmesi olduğunu vurguladı. Akademik personelin yanı sıra idari ve teknik personelin de büyük bir belirsizlik içinde bırakıldığını belirten Işık, süreci şu sözlerle aktardı:

“Bizim akademisyenler ve öğretmen sendikası olarak ilk talebimiz kararın geri çekilmesi. Ayrıca YÖK’ten acilen bir açıklama bekliyoruz. Personelin, akademik personelin akıbeti ne olacak? 1500 küsur temizlik işçisi, güvenlik personeli, idari personelin akıbetinin ne olacağına dair de bir açıklama bekliyoruz.”

Kapatma kararı sonrasında kampüse giriş ve çıkışların polis ve sivil güvenlik güçleri tarafından kontrol altına alındığını belirten Işık, okul çevresindeki yoğun güvenlik önlemlerine dikkat çekti:

“Okulda inanılmaz fazla bir sivil polis vardı, çok fazlaydı. Şu an da aynı şekilde, içerideki öğrenci ve hoca sayısından daha fazlalar.”

“Vakıf üniversitelerinde eğitim kamusallaşmalı”

Vakıf üniversitelerindeki güvencesiz çalışma koşullarına ve eğitimin piyasalaşmasına değinen Işık, bu ani kapatma kararının hem öğrenciler hem de çalışanlar üzerinde ciddi bir mağduriyet yarattığını ifade etti:

“Öğrenciler açısından zaten eğitim hakkının tamamen gasp edilmesi söz konusu. Zaten vakıf üniversitelerinin çok fazla güvencesizlik üreten yerler olduğunu biliyoruz. O yüzden vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenler olarak bilgi üretimine dair, akademik özgürlüğe dair zaten uzun zamandır eğitimin piyasalaşmasını yaşadığımız bir süreç var. Bizim de hem sendikalar olarak aslında eğitimin kamusallaşması, vakıf üniversitelerinin de kamusallaşması talebimiz var.”

“Bir gecede ‘Ne yaparsanız yapın’ denmesi kabul edilemez”

Hiçbir bilgilendirme yapılmadan alınan bu kararı eleştiren Işık, binlerce kişinin bir gecede mağdur edildiğini söyleyerek sözlerini şöyle tamamladı:

“Öte taraftan yaklaşık 400-500 akademik personelin ne yapacağına dair hiçbir bilgilendirme yok. İlk defa karşılaştığımız saldırılar değil ama okulun bu şekilde kapatılması ve 1500 çalışana, 20 bin de öğrenciye ‘Ne yaparsanız yapın’ denmesi bir gecede, kabul edilebilir bir şey değil.”

Öğrencilere yönelik polis müdahalesinin ardından saat 17.00 civarında öğrenciler ve personeller, “Bilgi için kornaya bas” adlı pankart ile caddeden geçen arabalara seslendiler.

Video: Doğa Tekneci / Niha+

Üniversite önünde öğrenciler ve personeller tarafından gerçekleştirilen oturma eylemi devam ediyor.

Ne olmuştu?

Bilgi Üniversitesi Öğrenci Dayanışması’nın sosyal medyadan paylaşığı bilgilere göre, 22 Mayıs’ta Resmi Gazete’de Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararının yayınlanmasının ardından YÖK ve üniversite yönetimi sabahın erken saatlerinde mağduriyet yaşanmayacağına dair açıklama yaptı. Ancak bu açıklamadan kısa bir süre sonra çalışanların yemek kartları ve özel sağlık sigortaları iptal edildi.

Öğrenciler, kararı protesto etmek amacıyla aynı gün saat 14.00’te üniversitede bir araya geldi. Girişler barikatlarla çevrilip tarihi kapıya kilit vurulsa da içerideki öğrenciler, dışarıdaki sendika üyeleri ve mezunların işbirliğiyle insanların kampüse girmesini sağladı. Rektörlüğe yürünerek bina önünde basın açıklamaları yapıldı ve süresiz oturma eylemi başlatıldı.

Düzenlenen forumların ardından öğrenciler son iki geceyi de kampüste geçirme kararı aldı.

Rektörlükle yapılan görüşmeler sonucunda kalacak öğrenciler için barınma sağlanması, etkinlik çadırı açılması, yemek/su giriş çıkışına izin verilmesi, içerideki öğrencilerin dışarı çıkartılmaması ve bayramdan sonra örgün eğitime devam edilmesi yönünde kararlar alındı.

İkinci gün benzer şekilde devam ederken gece saatlerine doğru okul otoparkındaki çevik kuvvet ve gözaltı araçlarının sayısı önemli oranda arttı. Saat gece 12 itibarıyla Rektör Ege Yazgan tarafından kampüsün fiilen kapatılacağı bildirildi. Öğrenci, akademisyen ve mezunların girişleri yasaklanırken dışarıdan gıda ve su erzakı sokulmayacağı belirtilerek kararlar fiilen uygulanmaya başlandı. Buna karşı öğrenciler nöbetlerini sürdürdü.

Daşlı: “Barış masası” ulus ötesi bir alana bağlı

Barış süreçlerini araştıran akademisyen Dr. Güneş Daşlı’ya göre, Türkiye’deki sürecin özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı, AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirtti.

PKK’li bir grubun silah yakma töreni, 11 Temmuz 2025, Foto: Rûdaw

1 Ekim 2024 tarihinde Devlet Bahçeli’nin Meclis Genel Kurulu sırasında DEM Parti milletvekillerinin sıralarına giderek onlarla tokalaşmasıyla başlayan ve 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın İmralı Heyeti aracılığıyla yaptığı çağrı sonrasında devam eden “sürecin” yansımaları ve etkileri devam ediyor. İktidar çevrelerinin “Terörsüz Türkiye”, Kürt tarafının ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak isimlendirdiği bu dönem, gelinen aşamada iktidar tarafının PKK’nin silah bırakmasına endekslediği, Kürt tarafının ise Abdullah Öcalan’ın şartlarının düzeltilmesi ve diğer yasal adımların atılmasını beklediği bir tartışmaya sahne oluyor.

Loughborough Üniversitesi’nde çatışma ve çözüm süreçlerine yönelik araştırmalar yapan Dr. Güneş Daşlı, Abdullah Öcalan ve devletin çeşitli kurumları arasında devam eden bu “sürecin” geldiği aşamayı ve bundan sonra neler olması gerektiğini Niha+‘a değerlendirdi.

Daşlı bu sürecin daha önceki çözüm süreçlerinde olduğu gibi Kürt sorununa dair bir planlama içermediğini söylüyor. Politik bir soruna yönelik kabaca bir projenin tasarlanmamasının iki taraf arasında bir eşitsizlik yarattığını düşünen Daşlı, devlet tarafındaki duruma karşılık Kürt hareketinin bir politik önermesinin olduğunu, barış ve demokrasiyle ilgili ne düşündüğünü söylediğini belirtti.

“Devlet ve barış isteyenler arasında bir asimetri var”

Şu an tek adam dediğimiz bir başkanlık rejiminin olduğu Türkiye’de böyle bir süreç yürütülmesinin belli sıkıntıları getirdiğini belirten Daşlı, sürecin sadece bir kişi ya da onun etrafındaki kişilerin söz sahibi olabildiği bir süreç olduğunu ifade etti.

Dr. Güneş Daşlı

Ancak Daşlı, bu sürecin bir demokrasi müzakeresine dönüşmesi gerektiğini söyledi:

“Bu demokrasi farklı yanlardan anlaşılabilir. Bir taraf daha liberal, merkezi bir demokrasi tanımlayabilir. Bir taraf da radikal demokrasi. Buna yönelmesi lazım ama buna yöneltecek bir sistem yok Türkiye’de. Bence bunun da sıkıntıları yaşanıyor. Dolayısıyla aslında Kürt sorunu nedenlerini işaret etmedi. Birazcık daha güvenlik ekseninden çıkarıp rekabetçi, yine zorlu ama daha müzakereci bir dil kurulmalı.”

Suriye’de Esad dönemi sonrasında kurumsal bir geçiş dönemi adaleti kurulduğunu söyleyen Daşlı, “Türkiye’ye baktığımızda ise hiç böyle bir çabanın olduğunu görmüyoruz. Bu devlet ile barışı talep eden ya da barışa ihtiyaç duyan toplum arasında bir asimetri yaratıyor” dedi.

“Türkiye’deki süreç dar bir çevrede ilerliyor“

Kuzey İrlanda süreci örneğini veren Dr. Güneş Daşlı, İngiltere hükümetinde daha liberal bir başkan olsa da çok sorunlar yaşandığını hatırlattı:

“Çok geri adımlar atıldı. Hala İrlandalıları terörist olarak gören zihniyetin polis sisteminde, askeri sistemde olduğu bir süreç vardı.”

“Her barış sürecinin kendine özgü bağlamı vardır” diyen Daşlı’ya göre 1990’larda Kuzey İrlanda örneğinde olduğu gibi karşı tarafın açıkça muhatap kabul edildiği, kamuoyuna açık görüşmelerin yürütüldüğü ve hükümet ile hükümetin “terörist” dediği bir örgütle yetki paylaşımı yapmasını da kapsayan liberal süreçler yaşandı. 2007-2008 sonrasında ise eşitlikçi olmayan ve müzakere ruhuna uymayan, otoriterleşen modeller çıkmaya başladığını kaydeden Daşlı, bu yıllardan sonra devletin müzakere sürecinde bile hegemonyasını tek elde tutmaya çalıştığını ve karşı tarafı muhatap olarak tanımaktan geri durduğunu vurguladı.

“Kuzey İrlanda, Güney Afrika ve Kolombiya dönemlerinin ortak özelliği çok aktörlü olmalarıydı. Sivil toplumun, kadın gruplarının ve toplumsal hareketlerin sürece dahil olduğu bu deneyimlerin aksine, Türkiye’deki süreç dar bir çerçevede ilerliyor.

“Şimdi biraz daha literatürde dediğimiz elit müzakere süreci var. Elitten öte, devletin karşı tarafı tanımaktan çok net bir şekilde geri durduğu bir süreçten bahsediyoruz. Ana aktörü bile tam tanımakta zorluk çeken bir süreç.”

Sri Lanka’daki negatif barış örneğini de veren Daşlı, orada ve birçok ülkede toplumsal hafızanın diri kaldığını söyledi:

“Hala diasporadaki Sri Lankalı insanlar, çoğu Tamil grubundan olanlar hala Avrupa’da adalet için eylemler yapıyorlar. Çünkü Sri Lanka çok otoriter bir devlet ama buldukları her alan adalet neredeyse 15 yıl geçti ve negatif bir barış. Yani o mevzu bitmiyor. Belki son olarak İspanya örneğini verebilirim. İspanya Franko diktatörlüğünü yaşadı ve neredeyse yarım asır geçti. Ve iyi bir yüzleşme yapmadı. Gerçekten o failler, yüzleşilmeyen travmalar sanki bir hayalet gibi bu İspanyol toplumunun üzerinde dolaştı. Ki İspanya ekonomik olarak ilerledi, demokrasi anlamında ilerledi. Buna rağmen travmatik bir toplumla devam etti. Hâlâ hafıza, adalet istiyor mağdurlar 1970’lerden, 1980’lerden beri. Sonunda şu an bir soru hükümeti olduğu için yeni hakikat komisyonu kurdular 50 yıl sonra. Niye? Çünkü kaçamıyorsun.”

Süreç Rojava’nın geleceğiyle ilgili

Daşlı’ya göre Türkiye’deki sürecin bir diğer özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirterek “Asla birbiriyle uzlaşmayacak grupların da dahil olduğu çok aktörlü bir sürece evrilmesine ihtiyaç var” dedi.

Şu an fiilen bir barış masasının kurulmuş olduğunu kaydeden Dr. Daşlı, İmralı’daki görüşmelerin yanı sıra MİT üzerinden Kandil’de de görüşmeler olduğuna dair haberlere dikkat çekti ve sürecin toplumsallaşması için devletin bu gerçeği tanıması gerektiğine değindi:

“Bu barış masasıdır. Aslında kurulmuş durumda. Asıl sorun devletin bu gerçeği kamuoyu önünde açıkça kabul etmemesi. Devlet buna başka bir ad koyabilir, önemli değil. Ama bu eşit muhataplığı kabul etmesi gerekiyor.”

“Kayyım uygulamaları sürecin önündeki en büyük engel”

Sürecin toplumsallaşabilmesi için öncelikle Kürtlerin kolektif çalışmalarının görünür kılınması ve merkeze alınması gerektiğini söyleyen Daşlı, hafızanın ve hesap verilebilirliğin öneminden bahsetti:

“Barış anneleri 95’ten bu yana sistematik bir baskı altında ve resmi herhangi bir mekanizma olmaksızın hafızayı ve hesap verilebilirlik talebini ayakta tutmayı başardılar. Savaştan doğrudan etkilenen kişilerin bu şiddeti kabul etmeyip aslında karşı bir mücadele yürütmüş kesimlerin, kurumların, inisiyatiflerin deneyimlerini sürece dahil etmek gerekiyor.”

Süreçte ciddi bir tıkanma olduğunu düşünen Daşlı’ya göre, bunun en büyük sebebi kayyım uygulamaları ve yerelde bile demokrasiye erişimin mümkün olmaması:

“Bunu engellemek için kapatılan sivil toplum kuruluşlarının yeniden faaliyete geçirilmesi, tazminat mekanizmalarının oluşturulması ve muhalif medya üzerindeki baskıların azaltılması gerekiyor. Negatif uygulanan şeylerin sonlandırılması bile zaten Türkiye gibi uzun süreli barış ve hakikat mücadelesi, hafızası olan bir ülke için bence yeterli olur.”

Devletin barış dilini kendi tekelinde şekillendirme çabasından da çekilmesi gerektiğini ifade eden Daşlı, “Barışı toplumdaki farklı kesimler konuşabilmeli ve demokratik alanda çatışabilmeli” dedi.

“Barış anneleri dayatılan anneliği dönüştürdü”

Uzun süreli silahlı çatışmaların toplumsal cinsiyet normlarını köklü biçimde şekillendirdiğini belirten Daşlı, ev içi şiddeti üretebilecek güce sahip, savaşan erkek figürünün şehitlik, gazilik üzerinden de kurulabildiğini söyledi. Öte yandan, kadının daha acı çeken, bekleyen ve yas tutan bir kadın tanımına sıkıştırıldığını ve bunun bir ikilik yarattığını da ekledi.

“Bu tarz ikililikler özellikle militarizm ve erkeklik değerlerinin kesişiminde çok fazla üretiliyor” diyen Daşlı, üretilen militarist erkeklik modellerinin Türkiye toplumunda derin izler bıraktığını söyledi. Feminist barış çalışmaları ve feminist aktivistlerin, akademisyenlerin bu militarist erkeklik anlayışına müdahale ederek barış sürecinde erkek toplumun dönüştürülmesi ve erkek-kadın ikiliğinin dışına çıkılacak bir dilin kurulmasının önemli olduğunu ifade etti.

Bu sebeple barış süreçlerine kadınların ve LGBTİ+’ların katılımlarının çok kritik olduğunu söyleyen Daşlı, ikili dilden çıkıp mağduriyet deneyimlerinin dahil edildiği, korkmadan toplumsal iyileşme taleplerinin rahat rahat söylenebildiği ya da feminist kolektiflerin, vicdani red gibi hareketlerin bu süreçlere aktif aktörler olarak dahil edilmesinin bir dönüşüm göstergesi olacağını belirtti:

“Barış Anneleri önemli bir sembol. sivil bir dil üretti barış adına. Kendilerine dayatılan ağlayan, sızlayan ama evinde cenazesinin başından öteye gitmeyen o annelik rolünü dönüştürerek daha politik ve barışı isteyen bir annelik ürettiler. Barış annelerinin Meclisi ziyareti bence buna yönelik bir tavırdı.”

Daşlı, kurban-fail, savaşçı erkek-mağdur kadın gibi ikililiklerin aşılması gerektiğini belirterek LGBTİ+’ların görünmez kılınan mağduriyetlerini ortaya çıkaran bir adalet anlayışına ihtiyaç duyulduğunu söyledi: “Dönüştürücü bir adalet istiyorsak bu ikililiklerin aşıldığı, marjinalize edilmiş kesimlerin aktif özne olarak katıldığı süreçler kurgulanmalı.”

“Kürt kadınları çift katmanlı mağduriyet yaşadı”

Daşlı, savaşın toplumsal cinsiyet boyutunun sadece aktif savaşla sınırlı olmadığını belirterek, 1990’larda zorla yerinden edilen Kürt kadınların İstanbul’a geldiklerinde hem etnik kimlikleri hem de cinsiyetleri nedeniyle katmanlı bir mağduriyet yaşadığını hatırlatarak, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş davaları örneğine dikkat çekti:

“Gülistan Doku, birkaç feminist aktivist ve aile olmasaydı gündemden çoktan düşürülmüştü. Devlet hem fail hem de orada soruşturmacı konumunda. Dolayısıyla devlete de hesap verilmesi açısından bir çağrı var ve bir şekilde bence bu başarıldı. Devlet kabul etmek zorunda kaldı.

“Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi davaları Kürt kadınlarına yönelik devletin birçok kurumu tarafından uygulanan sistematik şiddetin bir göstergesi. Bu, Kürt coğrafyasında 1990’lardan bu yana kadınlara yönelik uygulanan sistematik polis şiddeti, gözaltı şiddeti, taciz ve tecavüzün semptomatik biçimde ortaya çıkmasıdır. Münferit bir askerin ya da savcının yaptığı bir şey değil.”

Devletin ürettiği bu şiddetin deşifre edildiğini söyleyen Daşlı, devam eden çözüm süreciyle ilişkili olarak devletin bu şiddetin bir daha yaşanmamasına dair taahhütte bulunabileceğini söyledi.

Geçiş dönemi adaletinin bu çift katmanlı mağduriyeti onarabileceğini belirten Daşlı, bunun için doğrudan özne olan Kürt kadın hareketi, Barış Anneleri ve farklı kesimlerin sürece etkin biçimde dahil edilmesi gerektiğini vurguladı. Güneş Daşlı, birçok delilin kaybedildiği ve dosyanın kapatılmaya çalışıldığı Gülistan Doku davası örneğinde kadının pasif ve mağdur bir konuma ittiğini belirterek “Kadınlar kendi hakikat talebini kendileri tarif edebilir. Nasıl bir mekanizma istediklerini, nasıl bir adalet istediklerini söyleyebilirler. Kadınların dahil edildiği barış süreçleri ve kadın hakikatini tanıyan geçiş dönemi adaleti çok daha kalıcı bir barışa ve uzun süreli bir toplumsal uzlaşıya yol açıyor. Bu verisel olarak da barış çalışmalarında kanıtlanmış bir bilgi” diye konuştu.

“Yüzleşilmemiş geçmiş toplumsal hafızayı etkiliyor”

Hesap verilebilirliğin ya da onarımın olmadığı bir barışı “negatif barış” olarak tanımlayan Daşlı, buna karşılık adaletin inşa edildiği, geçmişle hesaplaşıldığı bir süreci “pozitif barış” olarak tanımlıyor.

Adalet olmadan kurulan barış süreçlerinin kolektif ve toplumsal hafızadaki etkilerini değerlendiren Dr. Güneş Daşlı, bu hafızalardaki izlerin kuşaklar arası aktarıldığını düşünüyor: “Uzun vadede gerçekten yüzleşilmemiş, hesaplaşılmamış bir ağır geçmişin yüküyle yaşamak sadece bireysel değil toplumsal olarak da etkiliyor.

“Şu an bir bir şekilde bir geçiş süreci olarak alan açıldıysa adaleti de bu alanla konuşmak gerekiyor. Bu noktada küçük adımlarla da olsa adaleti inşa etmek mühim. Sonra çok geç olacak, geç olduğunda bambaşka aslında katmerlenmiş travmalarla, acılarla ve başka toplumsal sorunlarla da yüzleşmek zorunda kalacak. Umarım adalet ve özellikle faillerin yargılanması kısmı daha çok konuşulmaya başlanılır.”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararına tepki: “Üniversiteler bizimdir!”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanı Kararı ile kapatılmasına tepki göstermek için okul kampüsünde buluşan öğrenciler ve akademisyenler, bu kararın herkesi mağdur ettiğini, eğitim ve iş hakları için mücadele etmeye devam edeceklerini belirtti.

Fotoğraf: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile kapatıldı. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11’inci maddesi uyarınca alınan bu karar, kurucu vakfına kayyım atanan vakıf üniversitelerinin faaliyet izinlerinin iptal edilmesini öngörüyor.

Kampüste protestolar başladı

Kapatılma kararının yayımlanmasının ardından, karara tepki gösteren çok sayıda öğrenci ve akademisyen, üniversitenin santral kampüsündeki bahçede bir araya gelerek kararı protesto etti.

Video: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi girişlerinde çok sayıda TOMA, çevik kuvvet ve güvenlik şube birimleri bulunuyordu. Saat 14.00 civarında kampüse girmeye çalışan mezunlar ve öğrenciler, polis ve özel güvenlik birimlerinin onları içeri almadığını belirtti. Daha sonra çok sayıda öğrenci ve mezun, kampüsün içine girebildi.

Fotoğraf: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri ile dayanışmaya gelen birçok üniversite, sendika ve platform bulunuyordu. Yüzlerce kişi kampüs bahçesini doldururken kitle içinden “İsyan, Devrim, Özgürlük”, “Üniversiteler Bizimdir”, “Asla Yalnız Yürümeyeceksin” sloganları yükseldi. Rektörlüğün önünde açıklama yapıldıktan sonra birçok öğrenci kampüsteki çimenlerde oturma eylemi yaparak karara karşı durduklarını belirtti.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Burak Çetiner: “Bu karar iş güvencesine ve eğitim hakkına bir saldırıdır”

Kampüsteki protestolara katılarak öğrencilere ve akademisyenlere destek veren Eğitim-Sen (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası) 6 No’lu Şube Başkanı Burak Çetiner, kapatılma kararını hem çalışanların hak gaspı hem de öğrencilerin eğitim hakkının ihlali olduğunu söyledi.

Niha+’ya değerlendirmede bulunan Çetiner, tek imza ile alınan bu tür kararlara karşı ancak birlikte mücadele edilerek karşı durulabileceğini vurguladı:

“Böyle bir karar verilmesi zaten kabul edilemez. Ancak şunu vurgulamak lazım; bugün burada gördüğümüz tabloda aslında şu: Öğrenciler, sendikalar, akademisyenler olarak bir arada durulduğu zaman, ancak bu şekilde cevap verilebilir. Öbür türlü Türkiye’de alınan bütün kararların tek imzayla alındığını görüyoruz. Buna karşı mücadele etmekten, birleşik mücadeleyi güçlendirmekten başka bir çare olduğunu düşünmüyorum.”

Öğrenci: “Herkesi mağdur eden bir karar alındı”

Niha+’ya konuşan ve isim vermek istemeyen bir öğrenci, kararın aniliğine ve kendilerine hiçbir resmi açıklama yapılmamış olmasına tepki gösterdi. Binlerce öğrenci ve personelin büyük bir belirsizlik içinde bırakıldığını belirten öğrenci, garantör üniversite senaryolarına dair de net bir bilgi akışı olmadığını ifade etti.

“Yani söylenecek söz yok. Burada 20 bini aşkın öğrenci var, personel ve öğretmen var. Bu insanların hepsinin mağdur olabileceği şekilde bir karar alındı. Nereye gideceğiz, ne yapacağız hiçbir şey belli değil. Hiçbir açıklama da yapılmadı. Saatlerdir bekliyoruz YÖK’ten bir ses gelsin diye. Bu kadar insanı bu kadar ani bir şekilde kötü bir duruma düşürdüler. Burası bir eğitim alanı ve bir anda işlevini, yitirdi.”

Mimarlık fakültesi öğrencisi: “Üniversiteler bizimdir!“

Beş yıldır İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde eğitim gören bir öğrenci, kararın gece yarısı hiçbir açıklama yapılmadan alınmasını “haksızlık ve usulsüzlük” olarak nitelendirdi. Akademisyenlerin işsiz, öğrencilerin ise okulsuz kaldığını belirterek tek taleplerinin okullarını geri almak olduğunu vurguladı:

“Hiç kimsenin haberinin olmasının dışında hocalar da işsiz kaldı, öğrenciler de okulsuz kaldı. Ve bu kesinlikle bir haksızlık, usulsüzlük. Biz okulumuzu geri istiyoruz ve okulumuzu almayı talep ediyoruz. Ve zaten öğrencilerin talebi de tek bu olabilir. Üniversiteler bizimdir!”

Öğrenciler müzik aletleriyle kampüste buluştu

Öğrencilerin olduğu alana giriş yapan Bilgi Üniversitesi müzik ekibi davul, trombon gibi birçok müzik aletiyle öğrencilerin yanına gitti. İşte alana giriş yapan müzik ekibinin birkaç fotoğrafı:

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Alanda buluşan öğrenciler, sloganların ve konuşmaların ardından bir forum gerçekleştirdi.


Eğitim süreci nasıl devam edecek?

Üniversitenin kapatılmasının ardından 20 bini aşkın öğrencinin eğitim hayatına nerede devam edeceği merak konusu oldu. Mevzuat gereği bu tür durumlarda öğrencilerin garantör üniversiteye aktarılması beklense de İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin garantör kurum olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne (MSGSÜ) transfer edilip edilmeyeceğine dair YÖK henüz resmi bir açıklama yapmadı. Eğitim sürecinin önümüzdeki günlerde netleşmesi bekleniyor.

“Öğrencilerin MSGSÜ’ye aktarılmasını endişeyle takip ediyoruz“

Garantör üniversite olan MSGSÜ’deki öğrenciler ise İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki öğrencilerin mağdur edileceğini belirtiyor. MSGSÜ’den Niha+’ya görüş belirten Asosyoloji Dergisi ekibi, “MSGSÜ’nün kendi öğrencilerine sağlayamadığı niteliksiz koşullar göz önünde bulundurulduğunda Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin MSGSÜ’ye aktarılma durumunu büyük bir endişeyle takip ediyoruz” dedi.

Alınan bu kararın eleştirel düşünceyi, özerk akademiyi ve üniversitenin kamusal niteliğini yıktığını söyleyen Asosyoloji Dergisi ekibi, bu kapatılma kararını kabul etmediklerini ifade etti:

“Özellikle sosyal bilimler alanında yıllardır yürüttüğü eleştirel üretim, akademik özgürlük alanını koruma çabası ve kamusal düşünceye açtığı alanlarla Bilgi Üniversitesi, Türkiye akademisinin önemli bir parçasıdır. Çocuk Hakları çalışmaları, Hayvan Hareketi gibi bağımsız araştırma ve düşünce alanlarının yanı sıra kapatılan Tarlabaşı Toplum Merkezi gibi kamusal fayda odağında çalışan birimler; üniversitenin toplumsal meselelerle kurduğu ilişkinin önemli örnekleri arasında yer almıştır. Bu alanların zaman içerisinde çeşitli idari müdahaleler, kapanmalar ve kurumsal dönüşümlerle karşı karşıya kalmış olması, yükseköğretim alanındaki yapısal kırılganlıkların ve akademik özerklik tartışmalarının uzun süredir devam ettiğini göstermektedir.”


YÖK’ten açıklama: “Mağduriyete izin verilmeyecektir”


Gelişmeler üzerine Yükseköğretim Kurulu (YÖK) yazılı bir açıklama yaparak kamuoyunu bilgilendirdi. YÖK, Cumhurbaşkanı Kararı doğrultusunda eğitim-öğretim faaliyetlerinin aksamaması ve hem öğrencilerin hem de personelin korunması için acil önlemlerin alındığını duyurdu.

YÖK tarafından yapılan resmi açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“İstanbul Bilgi Üniversitesinin kurucu vakfına mahkemece kayyım atanması üzerine 2547 sayılı Kanun’un ek 11. Maddesi gereğince alınan faaliyet izninin kaldırılmasına dair Cumhurbaşkanı Kararı bugünkü Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

Yükseköğretim Kurulu, öğrencilerimizin herhangi bir mağduriyet yaşamaması ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin aksamadan yürütülmesi hususunda gerekli tedbirleri ivedilikle almaktadır.

Öğrencilerimizin yanı sıra üniversitemizde görev yapan idari ve akademik personele dair herhangi bir mağduriyete fırsat vermeden gerekli işlemler yerine getirilecektir.

Konuyla ilgili detaylı açıklamalar önümüzdeki günlerde yapılacak olup, kıymetli öğrencilerimizin, ailelerinin ve yükseköğretim camiasının süreçle ilgili doğru ve güncel bilgileri yalnızca Yükseköğretim Kurulunun resmî iletişim kanallarından takip etmelerini önemle rica ederiz.”


Ne olmuştu?

2019 yılında beri Can Holding bünyesinde olan İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne holdinge yönelik gelişen hukuki süreçlerin ardından kayyım atanmıştı. Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 11 Eylül 2025 tarihinde Can Holding’e yönelik “suç örgütü kurmak”, “kara para aklama”, “kaçakçılık” ve “dolandırıcılık” suçlamalarıyla bir operasyon başlatılmış ve bu kapsamda üniversite yönetimi Eylül 2025’ten itibaren Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından atanan kayyıma devredilmişti.

Diyadin’de GES gerginliği: “Köylülerin görüşü alınmadı”

Ağrı Diyadin’deki Satıcılar köyünde, resmi belgeleri olmadan alana giren GES şirketi çalışanları ile köylüler arasında gerginlik çıktı. Köylüler “Bu siyasi bir karardır, sonuna kadar mücadele edeceğiz” dedi. Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük ise Kuzey Serhat bölgesinin tamamen GES projeleriyle kuşatıldığını ifade etti.

Bugün Ağrı’nın Diyadin (Gîyadîn) ilçesindeki Satıcılar (Bezirgan) köyünde yapılmak istenen GES projesine karşı şirket çalışanları ile köy halkı arasında gerginlik yaşandı.

Varto ve Karlıova’da hayata geçirilmek istenen jeotermal enerji santrali (JES) projelerinin ardından Ağrı’nın Diyadin ilçesinde yapılmak istenen güneş enerjisi santrali (GES) projeleri gündeme gelmişti. Köylüler, Satıcılar köyünde hayata geçirilmek istenen GES projesi için şirket çalışanlarının resmi belgeleri olmadan alana girdiklerini ifade etti. Bu projeyi onaylamadıklarını belirten bölge halkı ise tepkisini sürdürüyor.

Altındağ: “Köylülerin görüşü alınmadı”

Diyadin’in Satıcılar köyünden Salih Altındağ, bölgedeki GES projesi tehdidine ilişkin Niha+’ya konuştu.

Altındağ, köylülerin görüşü alınmadan GES projesinin hayata geçirilmeye çalışıldığını söyledi. Altındağ, köy arazilerindeki kadastro sorunlarına rağmen projeye izin verilmesine tepki gösterdi.

Köyde yıllar önce yapılan kadastro çalışmaları nedeniyle arazi sınırlarında kaymalar yaşandığını söyleyen Altındağ, “Parseller birbirine girmiş durumda. Projenin bir kısmı meraya, bir kısmı ise şahısların ekili alanlarına denk geliyor” dedi. “Köy arazisi güncellenmeden ne hakla böyle bir projeye izin verilmiş” diyen Altındağ, proje sebebiyle köydeki hayvanların meraya çıkış yolunun da kapatıldığını ifade etti.

“Bunun siyasi bir karar olduğu aşikardır”

Altındağ, söz konusu alanın köyün en verimli hayvan otlak yeri olduğu halde buraya “atıl arazi” (verimsiz taşlık arazi) raporu düzenlenildiğini söyledi. Bu raporun araştırılmasını istediklerini belirten Altındağ, köylüler olarak bu projeye karşı olduklarını ifade etti.

Yapı ruhsatı olmamasına rağmen bu inşaat çalışmalarının sürdüğüne dikkat çeken Altındağ, “Bunun siyasi bir karar olduğu aşikardır” ifadelerini kullandı. Yetkililere çağrıda bulunan Altındağ, mücadeleyi sürdüreceklerini belirterek şunları söyledi:

“Biz köylü olarak kimsenin malına, canına zarar vermeden mücadelemize devam edeceğiz. Bu 9 yıl da olur, 49 yıl da olur ama sonuna kadar sürecek.”

Ödük: “Van’dan Kars’a kadar tüm bölge kuşatılmış durumda”

Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük, Ağrı dahil olmak üzere bütün Kuzey Serhat bölgesinin bir güneş enerjisi santrali alanına dönüştürülmeye çalışıldığını belirtti. Bunun sadece bir ilçeyle sınırlı olmadığını söyleyen Ödük; bütün mera alanlarının, hayvanların geçiş alanlarının, yoğun güneş alan bölgelerin sermayeye ve GES projelerine açıldığını ifade etti.

Bu durumun yalnızca Ağrı’da değil, Van ve Kars gibi yerleşimin seyrek olduğu ve yoğun güneş alan birçok bölgede yaşandığını belirterek “Bütün bölge sermayeye açılmış ve bütün alanlara şu anda çok ciddi bir saldırı var. Şu an başta Van olmak üzere, Van’dan başlayıp o hat boyunca Kars’a kadar bütün bir alan neredeyse güneş enerji santralleriyle kuşatılmış” dedi.

Projelerin başlangıçtaki sınırlarında kalmayıp sürekli genişletildiğine dikkat çeken Ödük, Van Edremit’te yaşanan örneği hatırlattı:

“Diyelim ki 1000 dönümlük bir arazide başlanılmış, iki-üç yıl sonra bir bakıyorsunuz 2000 dönüme çıkmış alanı. Mesela bazı projeler şu an bir dönüm arazide gözüküyor. Fakat onunla sınırlı kalmıyor. Şirket her yıl genişletme izni alıyor. Dolayısıyla net bir alan söylemek bile mümkün değil.”

Üretilen enerjinin yerel halkın yararına kullanılmadığını söyleyen Ödük, ÇED süreçlerinin de şeffaf yürütülmediğini savundu. Sürecin muhtarlar üzerinden veya halktan gizlenerek yürütülmeye çalışıldığını ileri süren Ödük, “Halk için bir enerji üretimi söz konusu değil. Birkaç şirket, sermayedar kazanacak diye maalesef bütün bu alanlar şirketlere peşkeş çekilmiş” ifadelerini kullandı.

Ödük, “Yarın öbür gün ormanları istedikleri düzeye getirebildikleri zaman, yani yakıp kül ettikleri zaman orayı da GES’lere çevirecekler” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi: “Yurt yönetimi faillerden biri”

TOBB ETÜ yurdunda intihar ederek yaşamını yitiren trans öğrenci Arya’nın adıyla kurulan Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, trans intiharlarının bir sonuç olduğunu söylüyor: “Transların ölümünün faillerinin devlet, aile düzeni ve devletin transfobisini egemen kıldığı toplum olduğunu tekrar ediyoruz.”

Trans ve LGBTİ+ aktivistlerinin bir araya gelerek kurduğu Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, TOBB ETÜ Üniversitesi yurdunda kalan ve intihar eden trans öğrenci Arya’nın ölümüne ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulundu.

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (TOBB ETÜ) öğrencisi Arya, 13 Nisan 2026’da kaldığı öğrenci yurdunda intihar ederek hayatını kaybetmişti. Arkadaşları ve LGBTİ+ kuruluşları, trans bir öğrenci olan Arya’nın zorbalık ve dışlanmaya maruz kaldığını belirterek olayın araştırılmasını talep etmişti ve Arya’nın ölümünü meclis gündemine taşımıştı.

İnisiyatif üyesi Seren, trans intiharlarının münferit vakalar olmadığını, devletin transfobik politikalarının doğrudan bir sonucu olduğunu söylüyor. Bir transın daha intihara sürüklenerek katledilmesini ce devlet tarafından bunun üstünün örtülmesini istemediklerini belirten Seren, Arya’ya Ne Oldu İnisyatifi’ni Arya’nın adıyla aralarında olmayan bütün trans yoldaşları için bir araya gelerek kurduklarını açıkladı:

“Biz lubunyalar ve kadınlar, gerçekleşen her bir trans intiharının ya da cinayetinin üstünün kapatılmasına karşı örgütlü bir biçimde mücadele etme ihtiyacı ve arzusu ile doluyuz. Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesi de bizler için yeniden bir kırılma anı oldu, her bir transı yitirdiğimizde olduğu gibi.”

“Yurt yönetimi faillerden biri“

İnisiyatif üyesi Seren’e göre Arya, yurtta kaldığı dönemde ağır baskı ve tacizlere maruz kaldı. Seren, “TOBB ETÜ, Arya’nın intiharından hemen sonra, savcılığın eyleme geçmesinden önce, Arya’nın yaşadığı yurt odasında bulunan eşyalarını karıştırıp apar topar toplayıp ailesine göndermiştir. Böyle bir durumda da tabii ki bizlerin aklına fazlaca soru geliyor. Bu soruların işaret ettiği cevapsa aynı: TOBB ETÜ yurt yönetimi faillerden biridir” dedi.

Arya’nın yakınlarından edinilen bilgilerin olduğunu söyleyen Seren, Arya’nın kendini ait hissettiği biçimde giyindiğinde fotoğraflarının çekildiğini ve bu görüntüler üzerinden baskı kurulduğunu ifade etti. Yurt müdürü Semiha Akın’ın Arya’nın ailesini defalarca arayarak “Alın bunu buradan, tuhaf hareketleri var” dediğini söyledi.

Seren, Arya’nın üniversitede kadın cinayetlerine karşı düzenlenen bir eyleme LGBTİ+ sloganı eklenmesi önerisinin de tepkiyle karşılandığını aktarıyor: “Arya’nın üzerine gidilmiş, öğrenciler tarafından tehdit ve hakaretlere maruz kalmıştır. Bunun üzerinden geçen kısa bir süre sonra okuldaki bir grup öğrenci tarafından sıkıştırılıp darp edilmiştir. Tabii ki sorumlular hiçbir yaptırım almayıp hâlâ okulda eğitimini sürdürmektedir.”

“Trans intiharları sebep değil, sonuç”

Trans intiharlarını bireysel değil, sistemik bir şiddetin ürünü olarak tanımlayan Seren, “Transların ölümünün faillerinin devlet, aile düzeni ve devletin transfobisini egemen kıldığı toplum olduğunu tekrar ediyoruz. Translar doğdukları andan itibaren bu topraklarda tecrit altına alınıyor: önce aile içinde barınamıyor, sonra ev sahipleri barındırmıyor, sonra işyerleri, sonra sokak derken yok olmamızı isteyen bir gerçekliğin karşımızda belirdiğini görüyoruz” dedi.

Seren’e göre 4000 TL olan KYK burs ve kredi miktarının yetersizliği, hormona erişimin giderek güçleşmesi ve ikili cinsiyet sistemini dayatan, ikili cinsiyet sisteminin dışına çıktıklarında ise transları tehdit ve taciz eden yurt yönetimleri transları ölüme sürükleyen koşulların başında geliyor. Bu sebeple trans intiharlarının birçok sebebi olduğunu belirten Seren, şunları söyledi:

“Transların hormona erişim hakkı, her geçen gün devletin transfobik ve nefret politikalarıyla daha da erişilmez hale getiriliyor. Dolayısıyla trans intiharlarının sebeplerini araştırırken karşımıza onlarca sebep çıkıyor ve yaşamımız yaşam sayılmadığı gibi intiharlarımızın da münferit olduğuna inandırılmaya çalışılıyoruz.”

“Mücadelemiz toplumsallaşmalı“

Seren, henüz hukuki bir girişim başlatmadıklarını belirterek önceliklerinin Arya’nın yaşadıklarını ve sürüklendiği intihar sürecini kamuoyu ile paylaşmak olduğunu belirtiyor:

“Önceliğimiz Arya’yı, hayatını, kimliğini, yaşadıklarını ve sürüklendiği intihar sürecini kamuoyuyla paylaşmak. Adım adım bunu örerek tüm demokratik kesimlerin bu mücadeleyi sahiplenerek bizlerle yol yürümesini amaçlıyoruz. Egemen hukukun sınırlarına hapsolmadan elbette onu da kullanarak Arya’nın hesabını sormak ve gerçek adaletini sağlamak istiyoruz.”

Seren, trans intiharlarına yönelik taleplerini ancak mücadeleyle elde edebileceklerini söyleyerek sözlerini bitirdi:

“Kendimizi, yaşadıklarımızı; kısacası derdimizi topluma anlatarak bir arada mücadele etmekten başka bir yol olmadığını ve transların, lubunyaların yaşadıklarının toplumun her bir kesiminin derdi olduğunu vurgulamalıyız. Mücadelemiz toplumsallaşmalı, dertlerimiz ortaklaşmalıdır.”

Trans intiharları cis intiharlarından 4 kat fazla

Trans intiharları, sistematik bir şiddetin sonucu olması bakımından LGBTİ+ kuruluşları tarafından gündeme getirilmeye devam ediyor. Türkiye’de trans intiharlarına ilişkin sağlıklı bir veri bulunamasa da diğer ülkelerde yapılan araştırmalarda, transgender ve non-binary gençlerin intiharlarının cisgender akranlarına göre dört kat fazla olduğu belirtiliyor.

Ruh sağlığı uzmanı Prof. Dr. Şahika Yüksel’in bianet’ten Tuğçe Yılmaz’a verdiği bir röportaja göre, daha önce bir sağlık kurumuna başvurmamış veya başvurup destek almamış 141 erişkin transgender kişi arasında 21 yaşından önce intihar edenlerin oranı %76 olarak kaydedildi.

Ayrıca ILGA-Europe 2026 Gökkuşağı Haritası‘na göre Türkiye, LGBTİ+ hakları konusunda 49 ülke arasında 47. sırada yer alıyor.

Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi’nin sosyal medya hesaplarından “TOBB ETÜ Yurt Müdürü Semiha Akın Kimdir” başlığıyla yayınladığı açıklama ise şöyle:

“En az 2013 yılından bu yana TOBB ETÜ Yurtları Genel Müdürü olarak görev yaptığı bilinen Semiha Akın hakkında, göreve başladığı yıldan itibaren yurtta kalan öğrenciler tarafından süreklilik gösteren bir biçimde çeşitli şikayet ve teşhir paylaşımları yapılmış ancak bu şikayet ve ifşaların hiçbiri dikkate alınmamıştır.

“Arya’ya Ne Oldu” İnisiyatifi olarak daha önce de dile getirdiğimiz gibi, Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesi münferit bir olay değildir ve olayın tek bir faili bulunmamaktadır. Ancak bizler, yurt müdürü Semiha Akın’ın Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesinde sorumluluğunun bulunduğunu iddia ediyor, etkin soruşturma yürütülerek Semiha Akın’ın görevinden derhal uzaklaştırılması ve işlediği birçok suçtan yargılanması gerektiğini savunuyoruz.

Semiha Akın; devletin cinsiyetçi ve LGBTIQ+ fobik politıkalarına sırtını yaslayarak kadın ve lubunya öğrenciler üzerinde tahakküm kurmuş, onları şiddete ve tacize maruz bırakmış, yurt koşullarıyla ilgili şikayette bulunan öğrencileri muhattap almadığını birçok kez dile getirmiş, yurt yönergesine aykırı bir şekilde davranarak öğrenciler yokken odalarında arama yaparak öğrencilerin mahremiyetini ihlal etme hakkını kendisinde görmüştür.

Peki, Semiha Akın tüm bunları nasıl yapabilmiştir? Nasıl olur da bir kadın öğrenci hakkında “Ben onun tangasının rengini bile biliyorum.” diyebilmiş, bir öğrencinin giysilerini yere fırlattıktan sonra bu giysileri katlamasını talep edebilmiş, öğrenciler çıplakken odasına girerek onları taciz edebilmiş, bir kadın öğrencinin odasında doğum kontrol hapı bulması sonucunda cinselliğini hedef alan sözler sarf edebilmiş ve durumu öğrencinin ailesiyle paylaşabilmiştir?

Yurt müdürü Semiha Akın; tüm bunları yapabilmiştir çünkü kendisine bir şey olmayacağının, devletin aile yılı politikalarıyla halihazırda kendisinin uyguladığı bu pratikleri desteklediğinin farkındadır. Arkasına devletin ta kendisini almaktadır.

Arya özelinde ise Arya’nın trans kimliğinden dolayı Semiha Akın’ın yaptıkları çok daha ağır bir boyut kazanmıştır.

Semiha Akın; Arya “toplumsal norm”lara uygun giyinmediğinde ondan gizli olarak fotoğraflarını çekmiş, bu fotoğrafları Arya’yı bir insanlık suçu olan “onarım terapisi”ne zorlayan ailesi ile paylaşmıştır. Ailesine kimliğinden ve bedeninden ötürü Arya hakkında “bunu buradan alın.” diyerek açıkça nefret suçu işlemiştir.

Peki, tüm bunlar sonucunda ne olmuştur? Kadın ve lubunya öğrencilerin şikayetleri ve teşhir paylaşımları dikkate alınmamış, zorla sildirilmiş, sıra arkadaşımız Arya intihara sürüklenerek katledilmiş, Semiha Akın’a ise hiçbir şey olmamıştır.

Arya intihara sürüklenerek katledildikten sonra da yurt yönetimi savcılığın izni olmadan Arya’nın odasına girerek
eşyalarını karıştırmıştır.

Bu durum da akıllara birkaç soruyu birden getiriyor:

1-Semiha Akın’ın bugüne dek taciz ve tehdit ettiği birçok öğrenci varken yurt müdürlüğünü nasıl sürdürebilmektedir?

2-Arya’nın intiharında somut bir izi bulunan Semiha Akın hakkında bugüne dek nasıl hukuki bir araştırma yürütülmemiştir?

3-Semiha Akın, yurtta kalmış öğrencilere bizlerin dahi bilmediği daha neler yapmıştır da hakkındaki birçok haber kaldırılmıştır?

Arya’nın ölümüne dair etkin bir soruşturma yürütülene, Semiha Akın ve Arya’nın ölümünden sorumlu tüm failler hesap verene ve gerçek adalet tarafından yargılanana kadar mücadelemizi büyütmeye; “Arya’ya Ne Oldu” diye sormaya devam edeceğiz!”

*TOBB ETÜ yönetiminin ve adı geçen yurt müdürünün konuya ilişkin görüşleri alınamamıştır.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.