Gençlerin çoğu “Müzakere Süreci”ne dahil edilmiyor

GoFor ve Hafıza Merkezi’nin paylaştığı 1741 genç ile yapılan saha araştırmasına göre gençlerin yüzde 50,7’si gündemdeki müzakere sürecini desteklerken yalnızca %35,8’i sürece dahil edildiğini düşünüyor. Rapor, gençlerin çoğunun örgütsüz ve yargıya güvensiz hissetse de toplumsal barışın koşulları konusunda ortaklaştığını gösteriyor.

Fotoğraf: Pexels.com

Gençlik Örgütleri Forumu (GoFor) ve Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin hazırladığı “Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci: Duygular, Deneyimler ve Beklentiler” raporu, 18 Haziran’da kamuoyuyla paylaşıldı.

Rapora göre gençlerin yüzde 70,7’si toplumsal barışın sağlandığı bir Türkiye’nin mümkün olduğuna inanırken yüzde 52,2’si süreç hakkında kaygı veya şüphe duyuyor.

Toplumsal Etki Araştırmaları Merkezi’nin (TEAM) ürettiği saha verisine dayanan rapor, 4-12 Aralık 2025 tarihleri arasında Türkiye’nin 47 ilinde ve 255 ilçesinde yaşayan 18-35 yaş arası 1741 gençle yapılan telefon görüşmelerinden elde edilen bulguları içeriyor.

Araştırmaya göre gençlerin yaklaşık yarısı müzakere sürecini desteklediğini, diğer yarısı ise desteklemediğini söylüyor. Süreci destekleyen neredeyse iki gençten biri kaygı duyduğunu da söylüyor.

Gençler: Toplumsal barış mümkün

Süreci destekleyen gençlerin bir bölümü sürecin gidişatından memnun olmadığını belirtirken süreci desteklemeyen gençlerin önemli bir bölümü de toplumsal barışın mümkün olduğuna inanıyor. Barışın koşulları söz konusu olduğunda gençler şu şekilde ortaklaşıyor: Hukuk devletini (%94,5), bireysel özgürlükleri (%92,4) ve eşit vatandaşlığı (%92,3) barışın koşulu olarak görenlerin oranı %90’ın üzerinde.

Gençler sürece dahil edilmediğini düşünüyor

Rapor, gençlerin süreci adıyla bildiğini ancak işleyişini aynı ölçüde takip etmediğini ortaya koyuyor. Gençlerin %60,9’u Müzakere Süreci’nden haberdarken, TBMM’de kurulan komisyonu bilenlerin oranı %32,4’e, komisyonu fiilen takip edenlerin oranı ise %19,8’e düşüyor.

Gençlerin yalnızca yüzde 35,8’i müzakere sürecine gençlerin dahil edildiğini düşünüyor. Buna göre gençlerin %90,5’i hiçbir partiye, derneğe veya topluluğa üye değil. Sürece katılımın önündeki en büyük iki engel “siyasetçilerin gençleri dinlememesi” (%29,3) ve “korku, damgalanma ya da yanlış anlaşılma endişesi” (%28,7) olarak öne çıkıyor.

Gençlerin yüzde 68,7’si yargıya güvenmezken 18 ile 21 yaş arası gençler sürece dahil edildiğini en az hissedenler arasında yer alıyor. Bu da sürecin en gençlere ulaşmadığını gösteriyor.

Her 10 gençten 7’si sosyal medyada siyasi görüş paylaşırken tedirgin olduğunu söylüyor. Gençlerin yüzde 49’u yetiştiği evde siyaset konuşulurken dikkatli ya da sessiz olunduğunu belirtiyor. Yüzde 48,4’ü ise kamusal alanda Kürtçe konuşulduğunda olumsuz tepkilere tanıklık ettiğini ifade ediyor. Her 3 MHP’li gençten 2’si ise bu olumsuz tepkileri doğruluyor.

Raporda öne çıkan bazı bulgular

Araştırmanın diğer öne çıkan bulguları ise şöyle:

  • Gençlerin yüzde 83,9’u yaşadığı ülkeye ve topluma ait hissediyor. Yüzde 70,1’i ise ülkenin gidişatını kötü olarak değerlendiriyor.
  • Gençlerin yüzde 36’sı Kürtçenin resmi dil olarak tanınmasını destekliyor. Anadili Kürtçe olan gençlerde bu destek yüzde 76’ya çıkarken anadili Türkçe olan gençlerde yüzde 25,4‘e düşüyor. Lise altı eğitim düzeyinde yüzde 52,5‘i destekçi olurken üniversite mezunlarında destekleyenler yüzde 27,6‘da kalıyor. Yüksek eğitimli gençler bu adımda en mesafeli grup.
  • Gençlerin yüzde 82,6’sı sivillere karşı suç işlemiş kamu görevlilerinin ve silahlı örgüt üyelerinin yargılanmasına ilişkin düzenlemeyi destekliyor.
  • Gençlerin yüzde 41,1’i vicdani ret hakkının tanınmasını destekliyor.
  • Gençlerin yüzde 62,2‘si “Kürt meselesi” tanımına katılmıyor.
  • Gençlerin 60,9‘u süreçten haberdar, ama yalnızca yüzde 19,8‘i komisyonu takip ediyor
  • Silah bırakan kişilerin topluma kazandırılmasını gençlerin yüzde 39,5’i, Terörle Mücadele Kanunu gerekçesiyle tutuklu bulunanların tahliyesini ise yüzde 37,1’i destekliyor.

“Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci: Duygular, Deneyimler ve Beklentiler” raporuna göre, sürecin güven ve geçim koşullarını değiştirebilme imkânı ile gençlerin sürece doğrudan dahil edilerek söz kurabilmesi, gençler için belirleyici olacak.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Hatimoğulları: Temmuz ayında bir yasa çıkmasını herkes bekliyor

Tülay Hatimoğulları, Eylül ayı içerisinde kongre yapacaklarını belirterek Meclis’e gelmesi beklenen yasa ile ilgili olarak “Cumhurbaşkanı yasanın Meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz” dedi.

Foto: Evrim Kepenek/bianet

Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında bir süredir gerçekleşen görüşmelerin ardından kendisini fesh eden PKK’nin silah bırakma sürecini yönetecek ve PKK’lilerin geri dönüş süreci ile ilgili atılacak adımları belirleyecek yasal düzenlemelerin Meclis tatile girmeden, Temmuz ayı içerisinde gündeme gelmesi bekleniyor.

İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve iki gün sürecek olan “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” Konferansı’na katılan Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, PKK’nin silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının Türkiye siyaseti için büyük bir değişim doğuracağını kaydetti. Hatimoğulları, söz konusu yasal düzenlemeye ve DEM Parti’nin önümüzdeki dönem gerçekleşmesi beklenen kongresine dair Niha+’ya konuştu.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları

“Sayın Öcalan bir yol haritası ortaya koydu”

Herkes tarafından uzun bir süredir temmuz ayında bir “çerçeve” yasanın çıkmasının beklendiğini belirten Hatimoğulları, DEM Parti heyeti İmralı’ya gittiğinde Abdullah Öcalan’ın konuya ilişkin bir yol haritası ortaya koyduğunu fakat devlet tarafından bu durumu hızlandırmaya dair atılan bir adım daha olmadığını ifade etti.

Hatimoğulları’na göre, en acil adım çerçeve yasaların acilen çıkması ve iktidar çevresi tarafından yasanın çıkacağına ilişkin paylaşılan bilgilerin doğru olması:

“Bu konuda iktidarın uzunca bir zamandır yasayla ilgili bir sürünceme hali, bir oyalama hali zaten dikkatlerden kaçmıyor. En son Cumhurbaşkanı yasanın meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz. Bu sözlere rağmen yine bir oyalama halinin ortaya çıkması barış sürecinin olacağına dair inancı kaybettiriyor adım atılmadığı için.”

“Yasa ‘gelecek mi gelmeyecek mi’ sorusuna sıkıştı”

Hatimoğulları, sürece ilişkin söylenenlerin devlet tarafının içindeki bir çelişki olarak dışarı yansıdığını vurguladı ve “İktidar, devlet ya da İmralı’daki görüşmeler tarafından bu yasanın çıkacağına dair bazı olumlu mesajlar verilirken bir yandan hükümet adına konuşan bazı isimlere baktığımızda gündemlerinde öyle bir şeyin olmadığını ifade ediyorlar ve bu eş zamanlı oluyor” dedi.

Bunun çelişkili mi yoksa danışıklı mı olduğunu pratiklere göre anlayacaklarını söyleyen Hatimoğulları, meclisin normal şartlarda 15 Temmuz’da kapandığını hatırlattı.

Hatimoğulları, beklenen yasal düzenlemenin “gelecek mi gelmeyecek mi” tartışmasına sıkıştığını dile getirerek içeriğin de en az zamanlama kadar önemli olduğunu belirtti.

“Yasanın ‘kök yasa’ şeklinde çıkması bekleniyor”

Hatimoğulları’na göre yasa, silahsızlanma sürecinin inşasına katkı sunacak ve silah bırakan kişilerin Türkiye’de demokratik siyasete katılımını ve demokratik entegrasyonunu sağlayacak nitelikte olmalı. Bir “kök yasa” şeklinde çıkması beklenen düzenlemenin ihtiyaca göre daha sonra çoklu yasalarla genişletilebileceğini belirten Hatimoğulları, ancak şu aşamada kategori ayrımı yapmaksızın bütün silahlı kesimleri kapsayacak bir yasanın beklendiğini vurguladı:

“Bu yasal düzenlemede silahı bırakan insanların Türkiye’de demokratik siyasete katılım ve demokratik entegrasyon sürecinin bir parçası olması bekleniyor. Bu yasa bütün bunları anlatabilmeli ve bütün bunlara yol açmalı. Bütün demokrasi güçleri ve toplum bunu bekliyor. Ve yasanın hukuki sonuç doğuracak bir mahiyette çıkması. Bu yasa çıktıktan sonra cezaevlerindeki siyasi mahkûmların yurt dışında Avrupa’daki diasporadaki siyasetçilerin dağda silah bırakarak demokratik siyasete yapılmak isteyen bütün kesimleri kapsayacak bir yasa olmalı ve somut sonuç doğurmalı.”

Kongre Ortadoğu’daki dönüşümleri göğüslemeli”

DEM Parti’nin “yeniden yapılanma” süreci kapsamında planladığı kongrenin yaklaşık olarak bu yılki eylül ayının 3. haftası gerçekleştireceğini söyleyen Hatimoğulları, kongrenin eylül ayının üçüncü haftasında gerçekleştirileceğini açıkladı. Dünyada ve Ortadoğu’da yaşanan değişim ve dönüşümleri göğüsleyebilecek bir kongre hedeflediklerini belirtti.

Hatimoğulları, PKK’nin Türkiye’de silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının, Türkiye siyaseti açısından 50 yıl sonra büyük bir değişim ve dönüşüm yaratacağını söyleyerek “Bu değişim ve dönüşümün içinde yani Türkiye’de yaşanan gelişmelere bakmalıyız” dedi.

Kongrede barış, yoksulluk ve kadına şiddet konuşulacak

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemli bir gelişme olduğunu vurgulayan Hatimoğulları, bu gelişmeyi daha güçlü karşılayabilecek bir toplumsal ayağın örgütlenmesi için hem bu konuyu hem de birçok toplumsal sorunu kongrede konuşacaklarını söyledi:

“Kongrede barışı toplumsallaştırmak, farklı kesimlerce sahiplenilmesini sağlamak için ne yapabileceğimizi konuşacağız. İkinci olarak Türkiye’de 50 milyonun üzerinde insan açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalıyor. Biz Türkiye’de yaşanan işsizlik, yoksulluk, açlık, barınama, asgari ücretin hiçleştiği bir yerde bu sorunları görmezden gelerek siyaset yapmadık, yapmayacağız. Dolayısıyla bu kongremizde Türkiye’deki işçi sınıfı, işsizler, yoksullar, güvencesiz çalışanlar, ev emekçisi kadınlar… Bütün bu kesimlerin sorunlarını nasıl önleyebiliriz, parti olarak bu çalışmalara daha güçlü bir şekilde nasıl girebiliriz? Bunları konuşup tartışacağız.”

Devlet ve çeteler eliyle kadına yönelik şiddetin ve katliamların Türkiye’de arttığına dikkat çeken Hatimoğulları, özellikle Dersim’de yaşanan ve Gülistan Doku örneğiyle gündeme gelen kadın katliamlarının da altını çizdi. Kadın meclisinin güçlendirilmesi ve Türk kadın hareketi ile feministlerle daha güçlü bir ittifak kurulması konularının da kongre gündeminde yer alacağını söyledi:

“Bütün bunlara karşı biz kadınlar olarak daha güçlü, kadın meclisimizi nasıl daha güçlü bir hale getirmek ve birlikten parti olarak bunları konuşacağız. Hem Türk kadın hareketiyle hem Türkiye’deki feministlerle kadın hareketiyle nasıl daha güçlü bir ittifakı geliştirebileceğimizi konuşacağız.”

Gençlik ve ekoloji de temel başlıklardan biri

Hatimoğulları, kongrenin en temel konularından birinin gençliğin geleceksizliği ve umutsuzluğu olduğunu ifade ederek yaşanan beyin göçlerine dikkat çekti:

“Eskiden emek göçü oluyordu ya da siyasi gerekçelerle insanlar göç ediyordu. Şimdi Türkiye’de mutsuz ve özgür olmadığı için gençler rotasını Avrupa’ya kuruyor. Bu bakımdan Türkiye’de gençlerin doğdukları kentlerde, doğdukları ülkede yaşayıp barınabilecekleri projeleri geliştirmek zorundayız.”

Son olarak ekolojik yıkıma karşı mücadeleye değinen Hatimoğulları, Türkiye’deki ekoloji hareketinin kent kent örgütlenmelerle önemli adımlar attığını ancak bu direnişlerin yeterli olmadığını söyledi ve DEM Parti olarak ekoloji hareketinin güçlenmesine nasıl katkı sunabileceklerini kongrede tartışacaklarının altını çizdi.

Daşlı: “Barış masası” ulus ötesi bir alana bağlı

Barış süreçlerini araştıran akademisyen Dr. Güneş Daşlı’ya göre, Türkiye’deki sürecin özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı, AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirtti.

PKK’li bir grubun silah yakma töreni, 11 Temmuz 2025, Foto: Rûdaw

1 Ekim 2024 tarihinde Devlet Bahçeli’nin Meclis Genel Kurulu sırasında DEM Parti milletvekillerinin sıralarına giderek onlarla tokalaşmasıyla başlayan ve 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın İmralı Heyeti aracılığıyla yaptığı çağrı sonrasında devam eden “sürecin” yansımaları ve etkileri devam ediyor. İktidar çevrelerinin “Terörsüz Türkiye”, Kürt tarafının ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak isimlendirdiği bu dönem, gelinen aşamada iktidar tarafının PKK’nin silah bırakmasına endekslediği, Kürt tarafının ise Abdullah Öcalan’ın şartlarının düzeltilmesi ve diğer yasal adımların atılmasını beklediği bir tartışmaya sahne oluyor.

Loughborough Üniversitesi’nde çatışma ve çözüm süreçlerine yönelik araştırmalar yapan Dr. Güneş Daşlı, Abdullah Öcalan ve devletin çeşitli kurumları arasında devam eden bu “sürecin” geldiği aşamayı ve bundan sonra neler olması gerektiğini Niha+‘a değerlendirdi.

Daşlı bu sürecin daha önceki çözüm süreçlerinde olduğu gibi Kürt sorununa dair bir planlama içermediğini söylüyor. Politik bir soruna yönelik kabaca bir projenin tasarlanmamasının iki taraf arasında bir eşitsizlik yarattığını düşünen Daşlı, devlet tarafındaki duruma karşılık Kürt hareketinin bir politik önermesinin olduğunu, barış ve demokrasiyle ilgili ne düşündüğünü söylediğini belirtti.

“Devlet ve barış isteyenler arasında bir asimetri var”

Şu an tek adam dediğimiz bir başkanlık rejiminin olduğu Türkiye’de böyle bir süreç yürütülmesinin belli sıkıntıları getirdiğini belirten Daşlı, sürecin sadece bir kişi ya da onun etrafındaki kişilerin söz sahibi olabildiği bir süreç olduğunu ifade etti.

Dr. Güneş Daşlı

Ancak Daşlı, bu sürecin bir demokrasi müzakeresine dönüşmesi gerektiğini söyledi:

“Bu demokrasi farklı yanlardan anlaşılabilir. Bir taraf daha liberal, merkezi bir demokrasi tanımlayabilir. Bir taraf da radikal demokrasi. Buna yönelmesi lazım ama buna yöneltecek bir sistem yok Türkiye’de. Bence bunun da sıkıntıları yaşanıyor. Dolayısıyla aslında Kürt sorunu nedenlerini işaret etmedi. Birazcık daha güvenlik ekseninden çıkarıp rekabetçi, yine zorlu ama daha müzakereci bir dil kurulmalı.”

Suriye’de Esad dönemi sonrasında kurumsal bir geçiş dönemi adaleti kurulduğunu söyleyen Daşlı, “Türkiye’ye baktığımızda ise hiç böyle bir çabanın olduğunu görmüyoruz. Bu devlet ile barışı talep eden ya da barışa ihtiyaç duyan toplum arasında bir asimetri yaratıyor” dedi.

Türkiye’deki süreç dar bir çevrede ilerliyor

Kuzey İrlanda süreci örneğini veren Dr. Güneş Daşlı, İngiltere hükümetinde daha liberal bir başkan olsa da çok sorunlar yaşandığını hatırlattı:

“Çok geri adımlar atıldı. Hala İrlandalıları terörist olarak gören zihniyetin polis sisteminde, askeri sistemde olduğu bir süreç vardı.”

“Her barış sürecinin kendine özgü bağlamı vardır” diyen Daşlı’ya göre 1990’larda Kuzey İrlanda örneğinde olduğu gibi karşı tarafın açıkça muhatap kabul edildiği, kamuoyuna açık görüşmelerin yürütüldüğü ve hükümet ile hükümetin “terörist” dediği bir örgütle yetki paylaşımı yapmasını da kapsayan liberal süreçler yaşandı. 2007-2008 sonrasında ise eşitlikçi olmayan ve müzakere ruhuna uymayan, otoriterleşen modeller çıkmaya başladığını kaydeden Daşlı, bu yıllardan sonra devletin müzakere sürecinde bile hegemonyasını tek elde tutmaya çalıştığını ve karşı tarafı muhatap olarak tanımaktan geri durduğunu vurguladı.

“Kuzey İrlanda, Güney Afrika ve Kolombiya dönemlerinin ortak özelliği çok aktörlü olmalarıydı. Sivil toplumun, kadın gruplarının ve toplumsal hareketlerin sürece dahil olduğu bu deneyimlerin aksine, Türkiye’deki süreç dar bir çerçevede ilerliyor.

“Şimdi biraz daha literatürde dediğimiz elit müzakere süreci var. Elitten öte, devletin karşı tarafı tanımaktan çok net bir şekilde geri durduğu bir süreçten bahsediyoruz. Ana aktörü bile tam tanımakta zorluk çeken bir süreç.”

Sri Lanka’daki negatif barış örneğini de veren Daşlı, orada ve birçok ülkede toplumsal hafızanın diri kaldığını söyledi:

“Hala diasporadaki Sri Lankalı insanlar, çoğu Tamil grubundan olanlar hala Avrupa’da adalet için eylemler yapıyorlar. Çünkü Sri Lanka çok otoriter bir devlet ama buldukları her alan adalet neredeyse 15 yıl geçti ve negatif bir barış. Yani o mevzu bitmiyor. Belki son olarak İspanya örneğini verebilirim. İspanya Franko diktatörlüğünü yaşadı ve neredeyse yarım asır geçti. Ve iyi bir yüzleşme yapmadı. Gerçekten o failler, yüzleşilmeyen travmalar sanki bir hayalet gibi bu İspanyol toplumunun üzerinde dolaştı. Ki İspanya ekonomik olarak ilerledi, demokrasi anlamında ilerledi. Buna rağmen travmatik bir toplumla devam etti. Hâlâ hafıza, adalet istiyor mağdurlar 1970’lerden, 1980’lerden beri. Sonunda şu an bir soru hükümeti olduğu için yeni hakikat komisyonu kurdular 50 yıl sonra. Niye? Çünkü kaçamıyorsun.”

Süreç Rojava’nın geleceğiyle ilgili

Daşlı’ya göre Türkiye’deki sürecin bir diğer özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirterek “Asla birbiriyle uzlaşmayacak grupların da dahil olduğu çok aktörlü bir sürece evrilmesine ihtiyaç var” dedi.

Şu an fiilen bir barış masasının kurulmuş olduğunu kaydeden Dr. Daşlı, İmralı’daki görüşmelerin yanı sıra MİT üzerinden Kandil’de de görüşmeler olduğuna dair haberlere dikkat çekti ve sürecin toplumsallaşması için devletin bu gerçeği tanıması gerektiğine değindi:

“Bu barış masasıdır. Aslında kurulmuş durumda. Asıl sorun devletin bu gerçeği kamuoyu önünde açıkça kabul etmemesi. Devlet buna başka bir ad koyabilir, önemli değil. Ama bu eşit muhataplığı kabul etmesi gerekiyor.”

“Kayyım uygulamaları sürecin önündeki en büyük engel”

Sürecin toplumsallaşabilmesi için öncelikle Kürtlerin kolektif çalışmalarının görünür kılınması ve merkeze alınması gerektiğini söyleyen Daşlı, hafızanın ve hesap verilebilirliğin öneminden bahsetti:

“Barış anneleri 95’ten bu yana sistematik bir baskı altında ve resmi herhangi bir mekanizma olmaksızın hafızayı ve hesap verilebilirlik talebini ayakta tutmayı başardılar. Savaştan doğrudan etkilenen kişilerin bu şiddeti kabul etmeyip aslında karşı bir mücadele yürütmüş kesimlerin, kurumların, inisiyatiflerin deneyimlerini sürece dahil etmek gerekiyor.”

Süreçte ciddi bir tıkanma olduğunu düşünen Daşlı’ya göre, bunun en büyük sebebi kayyım uygulamaları ve yerelde bile demokrasiye erişimin mümkün olmaması:

“Bunu engellemek için kapatılan sivil toplum kuruluşlarının yeniden faaliyete geçirilmesi, tazminat mekanizmalarının oluşturulması ve muhalif medya üzerindeki baskıların azaltılması gerekiyor. Negatif uygulanan şeylerin sonlandırılması bile zaten Türkiye gibi uzun süreli barış ve hakikat mücadelesi, hafızası olan bir ülke için bence yeterli olur.”

Devletin barış dilini kendi tekelinde şekillendirme çabasından da çekilmesi gerektiğini ifade eden Daşlı, “Barışı toplumdaki farklı kesimler konuşabilmeli ve demokratik alanda çatışabilmeli” dedi.

“Barış anneleri dayatılan anneliği dönüştürdü”

Uzun süreli silahlı çatışmaların toplumsal cinsiyet normlarını köklü biçimde şekillendirdiğini belirten Daşlı, ev içi şiddeti üretebilecek güce sahip, savaşan erkek figürünün şehitlik, gazilik üzerinden de kurulabildiğini söyledi. Öte yandan, kadının daha acı çeken, bekleyen ve yas tutan bir kadın tanımına sıkıştırıldığını ve bunun bir ikilik yarattığını da ekledi.

“Bu tarz ikililikler özellikle militarizm ve erkeklik değerlerinin kesişiminde çok fazla üretiliyor” diyen Daşlı, üretilen militarist erkeklik modellerinin Türkiye toplumunda derin izler bıraktığını söyledi. Feminist barış çalışmaları ve feminist aktivistlerin, akademisyenlerin bu militarist erkeklik anlayışına müdahale ederek barış sürecinde erkek toplumun dönüştürülmesi ve erkek-kadın ikiliğinin dışına çıkılacak bir dilin kurulmasının önemli olduğunu ifade etti.

Bu sebeple barış süreçlerine kadınların ve LGBTİ+’ların katılımlarının çok kritik olduğunu söyleyen Daşlı, ikili dilden çıkıp mağduriyet deneyimlerinin dahil edildiği, korkmadan toplumsal iyileşme taleplerinin rahat rahat söylenebildiği ya da feminist kolektiflerin, vicdani red gibi hareketlerin bu süreçlere aktif aktörler olarak dahil edilmesinin bir dönüşüm göstergesi olacağını belirtti:

“Barış Anneleri önemli bir sembol. sivil bir dil üretti barış adına. Kendilerine dayatılan ağlayan, sızlayan ama evinde cenazesinin başından öteye gitmeyen o annelik rolünü dönüştürerek daha politik ve barışı isteyen bir annelik ürettiler. Barış annelerinin Meclisi ziyareti bence buna yönelik bir tavırdı.”

Daşlı, kurban-fail, savaşçı erkek-mağdur kadın gibi ikililiklerin aşılması gerektiğini belirterek LGBTİ+’ların görünmez kılınan mağduriyetlerini ortaya çıkaran bir adalet anlayışına ihtiyaç duyulduğunu söyledi: “Dönüştürücü bir adalet istiyorsak bu ikililiklerin aşıldığı, marjinalize edilmiş kesimlerin aktif özne olarak katıldığı süreçler kurgulanmalı.”

“Kürt kadınları çift katmanlı mağduriyet yaşadı”

Daşlı, savaşın toplumsal cinsiyet boyutunun sadece aktif savaşla sınırlı olmadığını belirterek, 1990’larda zorla yerinden edilen Kürt kadınların İstanbul’a geldiklerinde hem etnik kimlikleri hem de cinsiyetleri nedeniyle katmanlı bir mağduriyet yaşadığını hatırlatarak, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş davaları örneğine dikkat çekti:

“Gülistan Doku, birkaç feminist aktivist ve aile olmasaydı gündemden çoktan düşürülmüştü. Devlet hem fail hem de orada soruşturmacı konumunda. Dolayısıyla devlete de hesap verilmesi açısından bir çağrı var ve bir şekilde bence bu başarıldı. Devlet kabul etmek zorunda kaldı.

“Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi davaları Kürt kadınlarına yönelik devletin birçok kurumu tarafından uygulanan sistematik şiddetin bir göstergesi. Bu, Kürt coğrafyasında 1990’lardan bu yana kadınlara yönelik uygulanan sistematik polis şiddeti, gözaltı şiddeti, taciz ve tecavüzün semptomatik biçimde ortaya çıkmasıdır. Münferit bir askerin ya da savcının yaptığı bir şey değil.”

Devletin ürettiği bu şiddetin deşifre edildiğini söyleyen Daşlı, devam eden çözüm süreciyle ilişkili olarak devletin bu şiddetin bir daha yaşanmamasına dair taahhütte bulunabileceğini söyledi.

Geçiş dönemi adaletinin bu çift katmanlı mağduriyeti onarabileceğini belirten Daşlı, bunun için doğrudan özne olan Kürt kadın hareketi, Barış Anneleri ve farklı kesimlerin sürece etkin biçimde dahil edilmesi gerektiğini vurguladı. Güneş Daşlı, birçok delilin kaybedildiği ve dosyanın kapatılmaya çalışıldığı Gülistan Doku davası örneğinde kadının pasif ve mağdur bir konuma ittiğini belirterek “Kadınlar kendi hakikat talebini kendileri tarif edebilir. Nasıl bir mekanizma istediklerini, nasıl bir adalet istediklerini söyleyebilirler. Kadınların dahil edildiği barış süreçleri ve kadın hakikatini tanıyan geçiş dönemi adaleti çok daha kalıcı bir barışa ve uzun süreli bir toplumsal uzlaşıya yol açıyor. Bu verisel olarak da barış çalışmalarında kanıtlanmış bir bilgi” diye konuştu.

“Yüzleşilmemiş geçmiş toplumsal hafızayı etkiliyor”

Hesap verilebilirliğin ya da onarımın olmadığı bir barışı “negatif barış” olarak tanımlayan Daşlı, buna karşılık adaletin inşa edildiği, geçmişle hesaplaşıldığı bir süreci “pozitif barış” olarak tanımlıyor.

Adalet olmadan kurulan barış süreçlerinin kolektif ve toplumsal hafızadaki etkilerini değerlendiren Dr. Güneş Daşlı, bu hafızalardaki izlerin kuşaklar arası aktarıldığını düşünüyor: “Uzun vadede gerçekten yüzleşilmemiş, hesaplaşılmamış bir ağır geçmişin yüküyle yaşamak sadece bireysel değil toplumsal olarak da etkiliyor.

“Şu an bir bir şekilde bir geçiş süreci olarak alan açıldıysa adaleti de bu alanla konuşmak gerekiyor. Bu noktada küçük adımlarla da olsa adaleti inşa etmek mühim. Sonra çok geç olacak, geç olduğunda bambaşka aslında katmerlenmiş travmalarla, acılarla ve başka toplumsal sorunlarla da yüzleşmek zorunda kalacak. Umarım adalet ve özellikle faillerin yargılanması kısmı daha çok konuşulmaya başlanılır.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.