“Gezi Parkı Direnişi” 13. yılında: Taksim bariyerlerle kapatıldı

Direnişin 13. yıldönümünde Beyoğlu ve Şişli’de pek çok toplu taşıma hattı ve yol ulaşıma kapatıldı. Yurttaşlar, Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla 19.00’da Taksim’de bir araya geldi.

Gezi Direnişi için yapılan anmada basın açıklaması okunurken. Fotoğraf: Doğa Tekneci

28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’na ağaç kesmek için makinelerin girmesiyle başlayan ve Türkiye yakın tarihinin en büyük kitlesel hareketlerinden biri haline gelen “Gezi Parkı Direnişi”nin 13. yıldönümü her sene olduğu gibi 31 Mayıs’ta Taksim’de etkinlikler gerçekleştirildi.

Taksim Dayanışması Koordinasyonu, Gezi Direnişi’nin 13’üncü yıldönümünde “Gezi’nin 13. yılında Taksim’deyiz” diyerek saat 19.00’da Taksim’e çağrı yaptı.

Çağrının ardından saat 13.00’ten itibaren valilik kararıyla İstanbul’un Şişli ve Beyoğlu ilçelerinde Hacıosman-Yenikapı metro hattının Taksim çıkışı gibi birçok toplu taşıma hatları ve yol ulaşıma kapatıldı. Şişli, Karaköy ve Taksim’deki çoğu sokak ve caddeye bariyerler konuldu ve buraya girişler engellendi. Birçok noktaya çevik kuvvet polisleri konuşlandırıldı. Ayrıca Beyoğlu Kaymakamlığı, ilçede 24 saat boyunca eylem yasağı kararı aldı.

7 kişi gözaltına alındı

Polis, saat 13.00 itibariyle Taksim’de bulunan sokaklardan çıkışa izin verirken sokaklar yaya geçişine kapatıldı. Saat 17.00’den itibaren ise daha fazla sokağa giriş engellendi. Anma başlamadan önce saat 16.30’da iki Gençlik Devirecek’ten iki kişi, Gençlik Komünleri’nden iki kişi, saat 18.00’de Nane Sokak’ta ise Özgür Üniversite Hareketi’nden üç kişi gözaltına alındı.

Taksim’de kapatılan bir sokak, Fotoğraf: Doğa Tekneci/Niha+

Saat 17.00 civarında Süslü Saksı sokağa girişler bariyerlerle tamamen kapatıldı.

”Her yer Taksim her yer direniş”

Saat 19.00’da birçok öğrenci dayanışma grubu, siyasetçiler, feminist ve gençlik örgütleri yıldönümü anmasına başlamak üzere Süslü Saksı Sokak ve Mis Sokak’ın kesiştiği yerde toplandı. Bu arada bir çok kişi polis kontrol noktalarından içeri alınmadı. DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, DEM Parti Milletvekili Kezban Konukçu ve TİP Milletvekili Ahmet Şık da anmaya katılanlar arasındaydı.

Etkinlik esnasında “Gezi şehitleri ölümsüzdür,” “Ali İsmail onurumuzdur,” “Berkin Elvan 15’inde bir fidan,” “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı.

DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu Gezi’de kaybedilen 8 kişi anısına ilk sözü Gezi protestoları sırasında Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’a verdi.

Gülsüm Elvan konuşmasında “Bu korku duvarını bir gün yıkacağız. Her yer Taksim, her yer direniş!” dedi. Program esnasında yakın zamanda öldürülen gazeteci Hakan Tosun da anıldı.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Aydan Adanır Usta, etkinliği düzenleyen örgütler adına hazırlanan ortak basın açıklamasını okudu. Gezi Anması için toplanılan 31 Mayıs’ın kaybedilen kişilerin adının haykırılan bir gün olduğunu ifade eden Usta, “Hala hukuksuzca tutuklu bulunan çoğu arkadaşımızın da suçsuzluklarını haykırdığımız bir gündür bugün” dedi. LGBTİ+’ların ayrımlaştırıldığı, üniversitelerin kapatıldığı bir ortamda Gezi’yi hatırlamamın zamanı olduğunu belirten Usta, Gezi’nin aynı zamanda bir adalet talebi ve siyasallaşmış yargının teşhiri olduğunu söyledi.

Programa katılanlar, konuşmanın ardından “Kayyımlar gidecek Gezi kalacak” ve “AKP’den hesabı gençlik soracak” sloganları attı.

“İstanbul bir açık hava hapishanesine dönüştürüldü” diyen DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu, Gezi’de kaybedilen kişilerin anılarını unutturmayacaklarını vurgulayarak anmanın sonlandırıldığını belirtti.

Gezi Anması için okunan basın açıklaması ise şu şekilde:

GEZİ Direnişi Yolumuzu Aydınlatmaya Devam Ediyor!

GEZİ SADECE BİR PARK DEĞİL BİR ADALET ÇAĞRISIDIR!

Bugün 31 Mayıs 2026…

Ülkemiz tarihinin o en görkemli halk hareketinin 13.yıldönümü.

Bugün bir parka sahip çıkarken demokrasinin, barış çığlığının, adaletin ve ranta karşı sosyal devlet talepli kamusal anlayışın;

çadırlarda, forumlarda, meydanlarda, mitinglerde ve yeryüzüsofralarında, yaratıcı zekayla, gençlerin coşkusu ve kadınlarınkararlılığıyla buluştuğu GEZİ’nin yıldönümü.

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün bir Parkın park olarak kalmasını isteyenlerin talep vebeklentilerine kulak tıkayanlara karşı 80 ilde milyonlarcayurttaşın sokaklara taştığı ve demokratik tepkisinin gür sesleyankılandığı gün.

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün Gezi direnişinde kaybettiğimiz ve adları o ağaçlardankent meydanlarına kadar heryerde yankılanacak olan Mehmet AYVALITAŞ’ı, Ethem SARISÜLÜK’ü, Abdullah CÖMERT’i, Medeni YILDIRIM’ı, Hasan Ferit GEDİK’i, Ali İsmail KORKMAZ’ı, Ahmet ATAKAN’ı ve Berkin ELVAN’ı…unutmadığımız ve unutturmayacağımızkardeşlerimizin anılarının yaşatılacağı gün.

Bugün 31 Mayıs 2026…

En demokratik, en katılımcı ve en barışçıl gösterilerin bile ağırhapis cezaları ile karşılık bulacağını göstererek halkındemokratik tepkilerinde korkuyu ve kaygıyı yaygınlaştırmayıamaçlayan;

Silahsız, ordusuz birbirini tanımayan kişilerin darbe yapabileceği tezine dayandırılan hukuksuz, delilsiz, mantıksızyargılamalarla, onlarca yıllık hapis cezalarına çarptırılan vehalen cezaevinde tutulan dostlarımız, arkadaşlarımız vekardeşlerimizle; iş insanı Osman KAVALA, Şehir PlancılarıOdası İstanbul Şube Başkanı Tayfun KAHRAMAN, MimarlarOdasının yetkili avukatı Şerafettin Can ATALAY, vakıfçalışanları Çiğdem MATER ve Mine ÖZERDEN iledayanışma göstermenin, suçsuzluklarını haykırmanın günü…

Bugün 31 Mayıs 2026

Bugün, kimseden emir almayan, kimseye emir vermeyenlerin, dayanışma ile revirler, kütüphaneler açanların, gerektiğindebarikat kuranların, öğrencisi, ev kadını, taraftar grubu, sendikalı işçisi, gündüz işe gece direnişe gelen sendikasızbeyaz yakalısı, işsizi, emeklisi, Türkü, Kürdü, Ermensisi, Alevi ve Sünnüsi ile bütün bir halkın ayağa kalktığı gün…

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün ülkemizi karnesi zayıf olsa da demokratik ülkelersınıfından çıkarmakla kalmayıp, yüzyıllık Cumhuriyetin kazanımlarından, evrensel hukuk normlarından ve yurttaşlarıntemel haklarından uzaklaştıracak, otoriter ve militer bir rejiminşasına doğru sürükleyen içinde bulunduğumuz sürecin ilkhaber vericisi olan GEZİ’yi hatırlama ve anlama günü

Bugün 31 Mayıs 2026…

Partili Başkanlık rejiminin doğal sonucu olan “Partili Hakim ve Savcıların“ iktidar çıkarlarını gözeten kararları ile Ana Muhalefet Partisine Kayyum atanabilmesinin, seçilmişbelediye başkanlarının kolaylıkla ve inandırıcılığı olmayanverilerle tutuklanarak görevden uzaklaştırılmasının, tweet atangazetecinin, itiraz eden akademisyenin bir anda kendisinihapishanede bulmasının ilk adımlarının GEZİ davalarındaatılmış olduğunu hatırlamanın ve hatırlatmanın günü,

Bugün 31 Mayıs 2026…

Ülkenin bütününün maden sahası ilan edilerek heryerinkolaylıkla maden şirketlerine peşkeş çekilebilmesine, şehirlerin ortasındaki hastane arazilerinin bile özelleştirmekapsamına alınmasına, doğanın talanının bambaşka birseviyeye çıkarılmasına ilk itirazın GEZİ’de gösterildiğiniakılda tutmanın 13. Yıl dönümü…

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün milyonlarca gencin işsizlik ve geleceksizlik girdibındakumar ve uyuşturucu batağında, mafyatik ilişkilereözendirildiği; kadın cinayetlerinin hız kesmediği, lgbti+ bireylerin düşmanlaştırıldığı, üniversitelerin bir gecedekapatılıp, liyakatsizlikle ünlenmiş kişilerin en yetkili yerlereatanabildiği bir yönetim anlayışının ülkeyi getireceği yerinyıllar öncesinde GEZİ Parkından teşhirinin yapıldığı gün…

Bugün 31 Mayıs 2026…

GEZİ’yi hatırlamanın ve savunduğu değerleri düşünmeninzamanıdır! Çünkü;

GEZİ, sadece bir park değil Adalet talebidir. Hukuksuz, delilsiz, gerekçesiz onyıllara varan hapis cezalarını verensiyasallaşmış yargının teşhiridir

GEZİ, taşı, toprağı, denizi, deresi, kamu arazisi ile yer altı veyer üstü bütün kaynaklarının yağmalanmasına karşı erkendenkurulmuş bir barikattır..

GEZİ, seçimlere, seçilmişlere, oy hakkına, demokrasiye velaikliğe halkın sahip çıkmasının diğer adıdır.

GEZİ, anti demokratik uygulamaların, halka yönelen şiddetin, biber gazının pervasızca kullanılmasının normalleştirilmesinekarşı çıkışın adresidir.

GEZİ, korku duvarlarının aşılması, cesaretin bulaşıcı halegelmesidir.

GEZİ, siyasetin demokratik tepkisinin gençlerin enerjisi, kadınların kararlılığından güç aldığı ve sözün, sazın, halayın, horunun, sanatın ve sporun temsilcilerinin buluştuğudirenmenin ortak tarihinin adıdır.

Ve Bugün 31 Mayıs 2026…

GEZİ DİRENİŞİ yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor!

Basın açıklamasının ardından, polis, kitlenin atmış olduğu sloganların kanunsuz olduğunu anons etti. Etkinliğe katılanlar polis anonsunu yuhaladı.


Kitlenin bir kısmı anmadan sonra Tarlabaşı tarafına doğru yürüyerek “Taksim goristan ji bo faşistan,” “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları attı.

Kitle daha sonra tek tek Tarlabaşı tarafından dağıldı.

Gözaltına alınan 7 kişi gece 11.30 sularında Bayrampaşa Devlet Hastanesi’nden serbest bırakıldı.

Gezi Parkı Direnişi

27 Mayıs 2013’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan Taksim Gezi Parkı’na inşa edilmek istenen AVM ve Topçu Kışlası projesine karşı kent ve çevre savunucuları bir araya gelmiş ve Gezi Parkı’ndaki eylemler kısa süre içerisinde ülke çapında milyonlarca yurttaşta yankı bulmuştu. Eylemler, kolluk kuvvetlerinin sert müdahalelerinin de etkisiyle hızla ülke çapına yayılmıştı.

1 Haziran’da yoğun protestoların ardından polis Taksim’den çekilmiş, meydan ve park günlerce eylemcilerin kontrolünde kalmıştı. 11 Haziran’da meydana yönelik sert polis müdahalesi gerçekleşmişti. Bunun akabinde ise 15 Haziran’da yapılan operasyonla Gezi Parkı tamamen boşaltılmıştı.

Bu süreçte; Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik ve Berkin Elvan hayatını kaybetti, binlerce yurttaş ise yaralandı.

Direnişin ardından yüzlerce kişi hakkında dava açıldı. Bu davalardan 8 sanıklı Gezi Parkı davası kapsamında Osman Kavala ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına, Mine Özerden, Çiğdem Mater, Can Atalay ve Tayfun Kahraman ise 18’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. 10 Aralık 2019’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Osman Kavala’nın tutukluluğu hakkında hak ihlali kararı vererek derhal serbest bırakılmasını karara bağlasa da Türkiye bu kararı uygulamadı.

Foto ve videolar: Doğa Tekneci/Niha+

Trans Onur Haftası: “Özgürce var olduğumuz bir yürüyüş tahayyül ediyoruz”

Bu sene 12’ncisi düzenlenecek olan İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren, Trans+’ları sınıflandıran ve “makul” olmaya zorlayan tüm tahakküm biçimlerini reddettiklerini belirtiyor: “Biz Trans+’lar, sadece kendimiz için değil, Filistin, Kürdistan ve Türkiye halkları için de eşitliği, barışı ve özgürlüğü tahayyül ediyoruz.”

2025’te düzenlenen 11. Trans Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Ateş Alpar

İstanbul Trans Onur Haftası (Trans Pride) Komitesi, bu sene 15 ile 21 Haziran arasında 12. Trans Onur Haftası’nı ve 12. Trans Onur Yürüyüşü’nü düzenleyecek. Hafta Komitesi, bu sene etkinlik ve yürüyüşlerde “Trans Tahayyül” temasını işleyeceğini duyurdu. Geçen sene “Başkaldırı” temasıyla yürüyüş gerçekleştiren komite, bu sene transların geleceği hayal etme gücüne odaklanıyor.

İlk kez 2010’da, İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’ndan 1 hafta önce Trans Onur Haftası, bu haftanın son günü ise Trans Onur Yürüyüşü düzenlenmeye başlamıştı. Senelerdir resmi yasaklamalar ve polis müdahaleleri ile geçen Trans Onur Haftalarını her sene özgün temalarıyla örgütlemeye devam eden Translar, bu Onur Ayı’nda da engelleri “Trans Tahayyül” perspektifiyle aşmayı hedefliyor.

Beren: “Trans tahayyül sınır tanımayan bir mücadele ifade ediyor”

Trans Onur Haftası’nın temasına ve yaklaşımına ilişkin Niha+‘ya görüş belirten İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren, bu seneki “Trans Tahayyül” temasının birkaç katmanda anlam kazandığını ifade etti.

İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren


Beren’e göre trans tahayyül, sisteme karşı tahayyül, ikiliğin reddi ve somut bir gelecek tahayyülü demek:

“Patriyarkal kapitalizmin, devlet ve aile şiddetinin, ırkçı cinsiyet-emek tahakkümlerinin çizdiği sınırları kabul etmeden bir hayal kurma pratiği. Buradaki tahayyül, doğrudan bir reddetme ve yeniden kurma aracı bizim için. Kaybettiklerimizin, yaşayamadıklarımızın, katledilerek yaşamdan koparılanlarımızın yasını tutarken bile tahayyülden vazgeçmemek.”

Beren, İstanbul Trans Onur Haftası olarak hiçbir şeyin ikili olmadığını söylerken yalnızca cinsiyeti değil, Trans+’ları sınıflandıran, hizaya sokmaya ve ‘makul’ olmaya zorlayan tüm tahakküm biçimlerini hedef aldıklarını belirtti. Bu sebeple tahayyül etmenin bir “temsiliyet” durumu olmadığını ifade eden Beren, “doğrudan iktidarın kurduğu dünyayı geçersiz kılan, disipline edilemeyen, ahlaka sıkıştırılamayan, sınır tanımayan bir mücadele” olduğunu söyledi:

“Katliam yasalarıyla, yasaklarla, bombalarla, işgallerle, abluka ve nefretle kuşatılmış bir dünyada biz Trans+’lar, sadece kendimiz için değil; Filistin, Kürdistan ve Türkiye halkları için de eşitliği, barışı ve özgürlüğü tahayyül ediyoruz.”

“Aile bir denetim mekanizması”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından gündeme getirilen “Aile ve Nüfus 10 Yılı” uygulamalarına dair konuşan Beren, “aile” adı altında kutsanan olgunun, patriyarkanın, heteroseksizmin ve emek sömürüsünün birlikte çalıştığı bir denetim mekanizması olduğunu vurguladı:

“Bu mekanizma, kimlerin ‘makbul’, kimlerin ‘silinebilir’ olduğuna karar verirken biz Trans+’ları sistematik olarak doğrudan hedefe koyuyor. Sağlığa erişimimizin kısıtlanması, hormonlarımıza ulaşımımızın fiilen engellenmesi, cinsiyet uyum süreçlerimizin mahkeme ve kurul denetimine bağlanması; bunların hepsi aslında bedenlerimizi devletin, tıbbın ve ailenin birlikte bir “ortaklık” kontrolüne açma girişimlerine dönüşüyor.”

Medyada ve kamusal alanlarda üretilen “aile yapısını bozma” söylemlerini eleştiren Beren, Trans+’ların varoluşunu bir tehdit unsuru olarak üreterek bu durumun hem toplumsal nefreti örgütlediğini hem de uygulanan şiddeti meşrulaştırdığını belirtti. “Bütün bu söylemlerin Trans+’ların gündelik hayatında karşılığı var” diyen Beren, şu ifadeleri kullandı:

“Bunların gündelik hayatımızdaki karşılığı: evden atılmak, iş bulamamak, sağlığa erişimimizin kısıtlanması, sokakta ve her yerde hedef gösterilmek ve sürekli şiddet maruz kalmak ve şiddet tehdidi altında yaşamak. Yani bütün bunlar sadece sözde kalmıyor, doğrudan hayatlarımıza saldırı olarak geri dönüyor. Dolayısıyla bu saldırılar, hedef göstermeler ve şiddet biçimleri yalnızca Trans+’lara yönelik değil; aynı zamanda tüm yaşamı hiyerarşi, heteronormativite ve mülkiyet üzerinden kuran iktidar ilişkilerinin doğrudan sonucudur.”

Beren, hak ihlallerinin süreklileştiği ve şiddetin örgütlendiği bir sistemde Trans+’lar için güvenli alanların dışarıdan verilen bir hak olmadığını, bu alanların kolektif dayanışma ile anlık olarak üretilen bir koruma biçimi olduğunu söyledi:

“Bizim için güvenlik sürekli yeniden kurulması gereken bir direniş kapasitesine, kırılgan ama yaşamakta ısrarcı ve başkaldıran bir örgütlenme biçimine dönüşüyor.”

Fotoğraf: 10. İstanbul Trans Onur Haftası

“Bu mücadele baskı ve şiddete maruz kalan herkes için”

Beren, Trans Onur Haftası’nda uygulanan ve yöneltilen şiddetin sadece Trans+’ların meselesi olmadığını söyledi. Bu durumun patriyarkal kapitalizmin, devlet şiddetinin, emek sömürüsünün ve heteronormatif aile rejiminin birlikte ürettiği bir şiddetin ve iktidar ağının sonucu olduğunu söyleyen Beren, şöyle konuştu:

“Bu mücadeleyi tek başımıza yürüteceğimiz tecrit edilmiş bir ‘kimlik siyaseti’ olarak değil de doğrudan bu şiddetin, baskının tamamına karşı dayanışılması ve desteklenmesi gereken ortak bir mücadele olarak görmeliyiz. Bu noktada feminist hareketlere, emek örgütlerine, göçmen dayanışma ağlarına, hayvan hakları örgütlerine ve tüm toplumsal harekete çağrımızı yineliyorum: Bu mücadele sadece kendimiz için değil, baskı ve şiddet biçimlerine maruz kalan herkes için.”

“Özgürce var olduğumuz bir yürüyüş tahayyül ediyoruz”

Bu seneki Trans Onur Haftası etkinliklerini ve yürüyüşünü olabildiğince fazla kişiye ulaşacak şekilde kurmaya çalıştıklarını ifade eden Beren, öte yandan devlet şiddetinin sürekliliğini göz ardı etmeden yürüyüş ve etkinlikleri yürüteceklerini belirtti:

“2015’teki ilk saldırıdan ve özellikle 2022’de tüm hafta etkinliklerinin yasaklanmasından sonra, güvenlik meselesini dışsal bir konu değil olarak değil de örgütlenmenin doğrudan bir parçası olarak ele alıyoruz. Aynı zamanda etkinliğimize katılan kişilerin güvenliğini birlikte üreten bir dayanışma anlayışıyla ilerliyoruz. Katledilmediğimiz, özgürce var olduğumuz, trans çocukların yok sayılmadığı, örgütlü nefrete karşı birbirimizi gülüşlerimizden bulduğumuz, götümüzün başımızın ayrı oynadığı, mahallelerimize, parklarımıza, meydanlarımıza, sürekli geçtiğimiz sokaklara yayıldığımız bir yürüyüş tahayyül ediyoruz.”

2025’te düzenlenen 11. Trans Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Ateş Alpar

  • İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası ise bu sene “AÇIK S’AÇIK” temasıyla 22-28 Haziran’da düzenlenecek.

Geçen sene Trans Onur Haftası’nda ne olmuştu?

İstanbul Trans Onur Haftası Komitesi, geçen sene (2025) 16-22 Haziran’da 11’incisini gerçekleştirdiği Trans Onur Haftası’nın temasını “Serhildan” olarak duyurmuştu.

İstanbul’un Acıbadem semtinde 22 Haziran 2025’te gerçekleştirilen 11. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü sırasında İstanbul Barosu’nun verdiği bilgiye göre 46 kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan kişilerin 39’una “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” iddiasıyla dava açılmıştı.

Açılan davanın ilk duruşması 10 Mart’ta ve 12 Mart’ta İstanbul Anadolu Adliyesi’nde görüldü. Trans Onur Haftası, savunması alınan herkesin adli kontrollerinin kaldırıldığını duyurdu. Bir sonraki duruşma ise 9 Ekim’e ertelendi.

Trans haklarının ve kimliklerinin görünür kılınması için çeşitli etkinlik veya anmaların düzenlendiği bazı günler:

  • 31 Mart Uluslararası Trans Görünürlük Günü, Transların toplumdaki varlığını görünür kılmak ve ayrımcılığa dikkat çekmek amacıyla düzenlenen bir gündür.
  • Trans Onur Haftası, translara yönelik ayrımcılık, şiddet ve nefret suçlarına karşı trans haklarının dile getirilip trans kimliklerin kutlandığı bir haftadır. Bu hafta, Haziran ayının son haftasında düzenlenen LGBTİ+ Onur Haftası’ndan bir hafta önce kutlanır.
  • Trans Onur Yürüyüşü, Trans Onur Haftası’nın son gününde transların taleplerini yürüyerek dile getirdiği günde yapılır.
  • Trans Farkındalık Haftası, her sene 13-19 Kasım tarihlerinde transların karşılaştığı zorluklara dair toplumsal anlayışı ve farkındalığı arttırmayı hedefliyor.
  • 20 Kasım Nefret Suçuna Maruz Kalan Transları Anma Günü (Transgender Day of Remembrance, TDoR), transların uğradığı şiddet ve nefret suçlarına karşı farkındalık yaratmayı ve kaybedilen transları anmayı amaçlıyor.

Bilgi Üniversitesi öğrencileri zorla kampüsten çıkarıldı

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde en az 1500 çalışan ve en az 20 bin öğrenci kapatılma kararının geri çekilmesini talep ederken kampüs içine hiç kimsenin alınmadığı ve kampüsteki öğrencilerin dışarı çıkarıldığı bildiriliyor. Üniversitede araştırma görevlisi H. Işık, “Bu kadar kişiye bir gecede ‘Ne yaparsanız yapın’ denmesi kabul edilebilir bir şey değil” dedi.

Protestoların 3. günü. Fotoğraf: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

22 Mayıs gecesi Resmi Gazete’de yayımlanan kararla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin öğrencilere, akademisyenlere ve personellere herhangi bir bilgilendirme yapılmaksızın kapatılmasının ardından üniversite kampüsü içinde protestolar başladı. Rektör Ege Yazgan ise dün gece 12 civarında yaptığı açıklamada kampüse hiçbir öğrenci, akademisyen ve erzak girişine izin verilmeyeceğini belirtti.

Protestolar bugün 3. gününde devam ederken öğrenciler ve akademisyenler, üniversite çevresinde çevik kuvvet ve sivil polis varlığının arttığını duyuruyor. Polisler ve özel güvenlik biriminin öğrencilerin ve personellerin giriş çıkışına izin vermediği aktarıldı.

Video: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

Bu kısıtlamalara rağmen dışarıdaki öğrenciler kampüs içinde kalan öğrencilere erzak ve atıştırmalıkları teller üzerinden attı.

Video: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

Tarihi kapıdan okula girmek isteyen öğrenciler çevik kuvvet ablukasıyla karşı karşıya kalırken kampüsteki öğrenciler işkence ile okuldan çıkarıldıklarını belirtiyor. Polisin öğrencilere karşı biber gazı kullandığı ifade edildi. Bazı öğrencilerin ise gözaltında olduğu duyuruldu.

Video: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde görev yapan araştırma görevlisi H. Işık, üniversitenin kapatılması kararı ve sonrasında kampüste yaşanan sürece dair Niha+‘ya değerlendirmede bulundu.

“Kararın geri çekilmesini ve YÖK’ten açıklama bekliyoruz”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Sosyoloji bölümünde araştırma görevlisi olan Işık, yaşanan sürece dair ilk ve en önemli taleplerinin alınan bu kararın derhal geri çekilmesi olduğunu vurguladı. Akademik personelin yanı sıra idari ve teknik personelin de büyük bir belirsizlik içinde bırakıldığını belirten Işık, süreci şu sözlerle aktardı:

“Bizim akademisyenler ve öğretmen sendikası olarak ilk talebimiz kararın geri çekilmesi. Ayrıca YÖK’ten acilen bir açıklama bekliyoruz. Personelin, akademik personelin akıbeti ne olacak? 1500 küsur temizlik işçisi, güvenlik personeli, idari personelin akıbetinin ne olacağına dair de bir açıklama bekliyoruz.”

Kapatma kararı sonrasında kampüse giriş ve çıkışların polis ve sivil güvenlik güçleri tarafından kontrol altına alındığını belirten Işık, okul çevresindeki yoğun güvenlik önlemlerine dikkat çekti:

“Okulda inanılmaz fazla bir sivil polis vardı, çok fazlaydı. Şu an da aynı şekilde, içerideki öğrenci ve hoca sayısından daha fazlalar.”

“Vakıf üniversitelerinde eğitim kamusallaşmalı”

Vakıf üniversitelerindeki güvencesiz çalışma koşullarına ve eğitimin piyasalaşmasına değinen Işık, bu ani kapatma kararının hem öğrenciler hem de çalışanlar üzerinde ciddi bir mağduriyet yarattığını ifade etti:

“Öğrenciler açısından zaten eğitim hakkının tamamen gasp edilmesi söz konusu. Zaten vakıf üniversitelerinin çok fazla güvencesizlik üreten yerler olduğunu biliyoruz. O yüzden vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenler olarak bilgi üretimine dair, akademik özgürlüğe dair zaten uzun zamandır eğitimin piyasalaşmasını yaşadığımız bir süreç var. Bizim de hem sendikalar olarak aslında eğitimin kamusallaşması, vakıf üniversitelerinin de kamusallaşması talebimiz var.”

“Bir gecede ‘Ne yaparsanız yapın’ denmesi kabul edilemez”

Hiçbir bilgilendirme yapılmadan alınan bu kararı eleştiren Işık, binlerce kişinin bir gecede mağdur edildiğini söyleyerek sözlerini şöyle tamamladı:

“Öte taraftan yaklaşık 400-500 akademik personelin ne yapacağına dair hiçbir bilgilendirme yok. İlk defa karşılaştığımız saldırılar değil ama okulun bu şekilde kapatılması ve 1500 çalışana, 20 bin de öğrenciye ‘Ne yaparsanız yapın’ denmesi bir gecede, kabul edilebilir bir şey değil.”

Öğrencilere yönelik polis müdahalesinin ardından saat 17.00 civarında öğrenciler ve personeller, “Bilgi için kornaya bas” adlı pankart ile caddeden geçen arabalara seslendiler.

Video: Doğa Tekneci / Niha+

Üniversite önünde öğrenciler ve personeller tarafından gerçekleştirilen oturma eylemi devam ediyor.

Ne olmuştu?

Bilgi Üniversitesi Öğrenci Dayanışması’nın sosyal medyadan paylaşığı bilgilere göre, 22 Mayıs’ta Resmi Gazete’de Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararının yayınlanmasının ardından YÖK ve üniversite yönetimi sabahın erken saatlerinde mağduriyet yaşanmayacağına dair açıklama yaptı. Ancak bu açıklamadan kısa bir süre sonra çalışanların yemek kartları ve özel sağlık sigortaları iptal edildi.

Öğrenciler, kararı protesto etmek amacıyla aynı gün saat 14.00’te üniversitede bir araya geldi. Girişler barikatlarla çevrilip tarihi kapıya kilit vurulsa da içerideki öğrenciler, dışarıdaki sendika üyeleri ve mezunların işbirliğiyle insanların kampüse girmesini sağladı. Rektörlüğe yürünerek bina önünde basın açıklamaları yapıldı ve süresiz oturma eylemi başlatıldı.

Düzenlenen forumların ardından öğrenciler son iki geceyi de kampüste geçirme kararı aldı.

Rektörlükle yapılan görüşmeler sonucunda kalacak öğrenciler için barınma sağlanması, etkinlik çadırı açılması, yemek/su giriş çıkışına izin verilmesi, içerideki öğrencilerin dışarı çıkartılmaması ve bayramdan sonra örgün eğitime devam edilmesi yönünde kararlar alındı.

İkinci gün benzer şekilde devam ederken gece saatlerine doğru okul otoparkındaki çevik kuvvet ve gözaltı araçlarının sayısı önemli oranda arttı. Saat gece 12 itibarıyla Rektör Ege Yazgan tarafından kampüsün fiilen kapatılacağı bildirildi. Öğrenci, akademisyen ve mezunların girişleri yasaklanırken dışarıdan gıda ve su erzakı sokulmayacağı belirtilerek kararlar fiilen uygulanmaya başlandı. Buna karşı öğrenciler nöbetlerini sürdürdü.

Daşlı: “Barış masası” ulus ötesi bir alana bağlı

Barış süreçlerini araştıran akademisyen Dr. Güneş Daşlı’ya göre, Türkiye’deki sürecin özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı, AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirtti.

PKK’li bir grubun silah yakma töreni, 11 Temmuz 2025, Foto: Rûdaw

1 Ekim 2024 tarihinde Devlet Bahçeli’nin Meclis Genel Kurulu sırasında DEM Parti milletvekillerinin sıralarına giderek onlarla tokalaşmasıyla başlayan ve 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın İmralı Heyeti aracılığıyla yaptığı çağrı sonrasında devam eden “sürecin” yansımaları ve etkileri devam ediyor. İktidar çevrelerinin “Terörsüz Türkiye”, Kürt tarafının ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak isimlendirdiği bu dönem, gelinen aşamada iktidar tarafının PKK’nin silah bırakmasına endekslediği, Kürt tarafının ise Abdullah Öcalan’ın şartlarının düzeltilmesi ve diğer yasal adımların atılmasını beklediği bir tartışmaya sahne oluyor.

Loughborough Üniversitesi’nde çatışma ve çözüm süreçlerine yönelik araştırmalar yapan Dr. Güneş Daşlı, Abdullah Öcalan ve devletin çeşitli kurumları arasında devam eden bu “sürecin” geldiği aşamayı ve bundan sonra neler olması gerektiğini Niha+‘a değerlendirdi.

Daşlı bu sürecin daha önceki çözüm süreçlerinde olduğu gibi Kürt sorununa dair bir planlama içermediğini söylüyor. Politik bir soruna yönelik kabaca bir projenin tasarlanmamasının iki taraf arasında bir eşitsizlik yarattığını düşünen Daşlı, devlet tarafındaki duruma karşılık Kürt hareketinin bir politik önermesinin olduğunu, barış ve demokrasiyle ilgili ne düşündüğünü söylediğini belirtti.

“Devlet ve barış isteyenler arasında bir asimetri var”

Şu an tek adam dediğimiz bir başkanlık rejiminin olduğu Türkiye’de böyle bir süreç yürütülmesinin belli sıkıntıları getirdiğini belirten Daşlı, sürecin sadece bir kişi ya da onun etrafındaki kişilerin söz sahibi olabildiği bir süreç olduğunu ifade etti.

Dr. Güneş Daşlı

Ancak Daşlı, bu sürecin bir demokrasi müzakeresine dönüşmesi gerektiğini söyledi:

“Bu demokrasi farklı yanlardan anlaşılabilir. Bir taraf daha liberal, merkezi bir demokrasi tanımlayabilir. Bir taraf da radikal demokrasi. Buna yönelmesi lazım ama buna yöneltecek bir sistem yok Türkiye’de. Bence bunun da sıkıntıları yaşanıyor. Dolayısıyla aslında Kürt sorunu nedenlerini işaret etmedi. Birazcık daha güvenlik ekseninden çıkarıp rekabetçi, yine zorlu ama daha müzakereci bir dil kurulmalı.”

Suriye’de Esad dönemi sonrasında kurumsal bir geçiş dönemi adaleti kurulduğunu söyleyen Daşlı, “Türkiye’ye baktığımızda ise hiç böyle bir çabanın olduğunu görmüyoruz. Bu devlet ile barışı talep eden ya da barışa ihtiyaç duyan toplum arasında bir asimetri yaratıyor” dedi.

Türkiye’deki süreç dar bir çevrede ilerliyor

Kuzey İrlanda süreci örneğini veren Dr. Güneş Daşlı, İngiltere hükümetinde daha liberal bir başkan olsa da çok sorunlar yaşandığını hatırlattı:

“Çok geri adımlar atıldı. Hala İrlandalıları terörist olarak gören zihniyetin polis sisteminde, askeri sistemde olduğu bir süreç vardı.”

“Her barış sürecinin kendine özgü bağlamı vardır” diyen Daşlı’ya göre 1990’larda Kuzey İrlanda örneğinde olduğu gibi karşı tarafın açıkça muhatap kabul edildiği, kamuoyuna açık görüşmelerin yürütüldüğü ve hükümet ile hükümetin “terörist” dediği bir örgütle yetki paylaşımı yapmasını da kapsayan liberal süreçler yaşandı. 2007-2008 sonrasında ise eşitlikçi olmayan ve müzakere ruhuna uymayan, otoriterleşen modeller çıkmaya başladığını kaydeden Daşlı, bu yıllardan sonra devletin müzakere sürecinde bile hegemonyasını tek elde tutmaya çalıştığını ve karşı tarafı muhatap olarak tanımaktan geri durduğunu vurguladı.

“Kuzey İrlanda, Güney Afrika ve Kolombiya dönemlerinin ortak özelliği çok aktörlü olmalarıydı. Sivil toplumun, kadın gruplarının ve toplumsal hareketlerin sürece dahil olduğu bu deneyimlerin aksine, Türkiye’deki süreç dar bir çerçevede ilerliyor.

“Şimdi biraz daha literatürde dediğimiz elit müzakere süreci var. Elitten öte, devletin karşı tarafı tanımaktan çok net bir şekilde geri durduğu bir süreçten bahsediyoruz. Ana aktörü bile tam tanımakta zorluk çeken bir süreç.”

Sri Lanka’daki negatif barış örneğini de veren Daşlı, orada ve birçok ülkede toplumsal hafızanın diri kaldığını söyledi:

“Hala diasporadaki Sri Lankalı insanlar, çoğu Tamil grubundan olanlar hala Avrupa’da adalet için eylemler yapıyorlar. Çünkü Sri Lanka çok otoriter bir devlet ama buldukları her alan adalet neredeyse 15 yıl geçti ve negatif bir barış. Yani o mevzu bitmiyor. Belki son olarak İspanya örneğini verebilirim. İspanya Franko diktatörlüğünü yaşadı ve neredeyse yarım asır geçti. Ve iyi bir yüzleşme yapmadı. Gerçekten o failler, yüzleşilmeyen travmalar sanki bir hayalet gibi bu İspanyol toplumunun üzerinde dolaştı. Ki İspanya ekonomik olarak ilerledi, demokrasi anlamında ilerledi. Buna rağmen travmatik bir toplumla devam etti. Hâlâ hafıza, adalet istiyor mağdurlar 1970’lerden, 1980’lerden beri. Sonunda şu an bir soru hükümeti olduğu için yeni hakikat komisyonu kurdular 50 yıl sonra. Niye? Çünkü kaçamıyorsun.”

Süreç Rojava’nın geleceğiyle ilgili

Daşlı’ya göre Türkiye’deki sürecin bir diğer özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirterek “Asla birbiriyle uzlaşmayacak grupların da dahil olduğu çok aktörlü bir sürece evrilmesine ihtiyaç var” dedi.

Şu an fiilen bir barış masasının kurulmuş olduğunu kaydeden Dr. Daşlı, İmralı’daki görüşmelerin yanı sıra MİT üzerinden Kandil’de de görüşmeler olduğuna dair haberlere dikkat çekti ve sürecin toplumsallaşması için devletin bu gerçeği tanıması gerektiğine değindi:

“Bu barış masasıdır. Aslında kurulmuş durumda. Asıl sorun devletin bu gerçeği kamuoyu önünde açıkça kabul etmemesi. Devlet buna başka bir ad koyabilir, önemli değil. Ama bu eşit muhataplığı kabul etmesi gerekiyor.”

“Kayyım uygulamaları sürecin önündeki en büyük engel”

Sürecin toplumsallaşabilmesi için öncelikle Kürtlerin kolektif çalışmalarının görünür kılınması ve merkeze alınması gerektiğini söyleyen Daşlı, hafızanın ve hesap verilebilirliğin öneminden bahsetti:

“Barış anneleri 95’ten bu yana sistematik bir baskı altında ve resmi herhangi bir mekanizma olmaksızın hafızayı ve hesap verilebilirlik talebini ayakta tutmayı başardılar. Savaştan doğrudan etkilenen kişilerin bu şiddeti kabul etmeyip aslında karşı bir mücadele yürütmüş kesimlerin, kurumların, inisiyatiflerin deneyimlerini sürece dahil etmek gerekiyor.”

Süreçte ciddi bir tıkanma olduğunu düşünen Daşlı’ya göre, bunun en büyük sebebi kayyım uygulamaları ve yerelde bile demokrasiye erişimin mümkün olmaması:

“Bunu engellemek için kapatılan sivil toplum kuruluşlarının yeniden faaliyete geçirilmesi, tazminat mekanizmalarının oluşturulması ve muhalif medya üzerindeki baskıların azaltılması gerekiyor. Negatif uygulanan şeylerin sonlandırılması bile zaten Türkiye gibi uzun süreli barış ve hakikat mücadelesi, hafızası olan bir ülke için bence yeterli olur.”

Devletin barış dilini kendi tekelinde şekillendirme çabasından da çekilmesi gerektiğini ifade eden Daşlı, “Barışı toplumdaki farklı kesimler konuşabilmeli ve demokratik alanda çatışabilmeli” dedi.

“Barış anneleri dayatılan anneliği dönüştürdü”

Uzun süreli silahlı çatışmaların toplumsal cinsiyet normlarını köklü biçimde şekillendirdiğini belirten Daşlı, ev içi şiddeti üretebilecek güce sahip, savaşan erkek figürünün şehitlik, gazilik üzerinden de kurulabildiğini söyledi. Öte yandan, kadının daha acı çeken, bekleyen ve yas tutan bir kadın tanımına sıkıştırıldığını ve bunun bir ikilik yarattığını da ekledi.

“Bu tarz ikililikler özellikle militarizm ve erkeklik değerlerinin kesişiminde çok fazla üretiliyor” diyen Daşlı, üretilen militarist erkeklik modellerinin Türkiye toplumunda derin izler bıraktığını söyledi. Feminist barış çalışmaları ve feminist aktivistlerin, akademisyenlerin bu militarist erkeklik anlayışına müdahale ederek barış sürecinde erkek toplumun dönüştürülmesi ve erkek-kadın ikiliğinin dışına çıkılacak bir dilin kurulmasının önemli olduğunu ifade etti.

Bu sebeple barış süreçlerine kadınların ve LGBTİ+’ların katılımlarının çok kritik olduğunu söyleyen Daşlı, ikili dilden çıkıp mağduriyet deneyimlerinin dahil edildiği, korkmadan toplumsal iyileşme taleplerinin rahat rahat söylenebildiği ya da feminist kolektiflerin, vicdani red gibi hareketlerin bu süreçlere aktif aktörler olarak dahil edilmesinin bir dönüşüm göstergesi olacağını belirtti:

“Barış Anneleri önemli bir sembol. sivil bir dil üretti barış adına. Kendilerine dayatılan ağlayan, sızlayan ama evinde cenazesinin başından öteye gitmeyen o annelik rolünü dönüştürerek daha politik ve barışı isteyen bir annelik ürettiler. Barış annelerinin Meclisi ziyareti bence buna yönelik bir tavırdı.”

Daşlı, kurban-fail, savaşçı erkek-mağdur kadın gibi ikililiklerin aşılması gerektiğini belirterek LGBTİ+’ların görünmez kılınan mağduriyetlerini ortaya çıkaran bir adalet anlayışına ihtiyaç duyulduğunu söyledi: “Dönüştürücü bir adalet istiyorsak bu ikililiklerin aşıldığı, marjinalize edilmiş kesimlerin aktif özne olarak katıldığı süreçler kurgulanmalı.”

“Kürt kadınları çift katmanlı mağduriyet yaşadı”

Daşlı, savaşın toplumsal cinsiyet boyutunun sadece aktif savaşla sınırlı olmadığını belirterek, 1990’larda zorla yerinden edilen Kürt kadınların İstanbul’a geldiklerinde hem etnik kimlikleri hem de cinsiyetleri nedeniyle katmanlı bir mağduriyet yaşadığını hatırlatarak, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş davaları örneğine dikkat çekti:

“Gülistan Doku, birkaç feminist aktivist ve aile olmasaydı gündemden çoktan düşürülmüştü. Devlet hem fail hem de orada soruşturmacı konumunda. Dolayısıyla devlete de hesap verilmesi açısından bir çağrı var ve bir şekilde bence bu başarıldı. Devlet kabul etmek zorunda kaldı.

“Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi davaları Kürt kadınlarına yönelik devletin birçok kurumu tarafından uygulanan sistematik şiddetin bir göstergesi. Bu, Kürt coğrafyasında 1990’lardan bu yana kadınlara yönelik uygulanan sistematik polis şiddeti, gözaltı şiddeti, taciz ve tecavüzün semptomatik biçimde ortaya çıkmasıdır. Münferit bir askerin ya da savcının yaptığı bir şey değil.”

Devletin ürettiği bu şiddetin deşifre edildiğini söyleyen Daşlı, devam eden çözüm süreciyle ilişkili olarak devletin bu şiddetin bir daha yaşanmamasına dair taahhütte bulunabileceğini söyledi.

Geçiş dönemi adaletinin bu çift katmanlı mağduriyeti onarabileceğini belirten Daşlı, bunun için doğrudan özne olan Kürt kadın hareketi, Barış Anneleri ve farklı kesimlerin sürece etkin biçimde dahil edilmesi gerektiğini vurguladı. Güneş Daşlı, birçok delilin kaybedildiği ve dosyanın kapatılmaya çalışıldığı Gülistan Doku davası örneğinde kadının pasif ve mağdur bir konuma ittiğini belirterek “Kadınlar kendi hakikat talebini kendileri tarif edebilir. Nasıl bir mekanizma istediklerini, nasıl bir adalet istediklerini söyleyebilirler. Kadınların dahil edildiği barış süreçleri ve kadın hakikatini tanıyan geçiş dönemi adaleti çok daha kalıcı bir barışa ve uzun süreli bir toplumsal uzlaşıya yol açıyor. Bu verisel olarak da barış çalışmalarında kanıtlanmış bir bilgi” diye konuştu.

“Yüzleşilmemiş geçmiş toplumsal hafızayı etkiliyor”

Hesap verilebilirliğin ya da onarımın olmadığı bir barışı “negatif barış” olarak tanımlayan Daşlı, buna karşılık adaletin inşa edildiği, geçmişle hesaplaşıldığı bir süreci “pozitif barış” olarak tanımlıyor.

Adalet olmadan kurulan barış süreçlerinin kolektif ve toplumsal hafızadaki etkilerini değerlendiren Dr. Güneş Daşlı, bu hafızalardaki izlerin kuşaklar arası aktarıldığını düşünüyor: “Uzun vadede gerçekten yüzleşilmemiş, hesaplaşılmamış bir ağır geçmişin yüküyle yaşamak sadece bireysel değil toplumsal olarak da etkiliyor.

“Şu an bir bir şekilde bir geçiş süreci olarak alan açıldıysa adaleti de bu alanla konuşmak gerekiyor. Bu noktada küçük adımlarla da olsa adaleti inşa etmek mühim. Sonra çok geç olacak, geç olduğunda bambaşka aslında katmerlenmiş travmalarla, acılarla ve başka toplumsal sorunlarla da yüzleşmek zorunda kalacak. Umarım adalet ve özellikle faillerin yargılanması kısmı daha çok konuşulmaya başlanılır.”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararına tepki: “Üniversiteler bizimdir!”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanı Kararı ile kapatılmasına tepki göstermek için okul kampüsünde buluşan öğrenciler ve akademisyenler, bu kararın herkesi mağdur ettiğini, eğitim ve iş hakları için mücadele etmeye devam edeceklerini belirtti.

Fotoğraf: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile kapatıldı. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11’inci maddesi uyarınca alınan bu karar, kurucu vakfına kayyım atanan vakıf üniversitelerinin faaliyet izinlerinin iptal edilmesini öngörüyor.

Kampüste protestolar başladı

Kapatılma kararının yayımlanmasının ardından, karara tepki gösteren çok sayıda öğrenci ve akademisyen, üniversitenin santral kampüsündeki bahçede bir araya gelerek kararı protesto etti.

Video: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi girişlerinde çok sayıda TOMA, çevik kuvvet ve güvenlik şube birimleri bulunuyordu. Saat 14.00 civarında kampüse girmeye çalışan mezunlar ve öğrenciler, polis ve özel güvenlik birimlerinin onları içeri almadığını belirtti. Daha sonra çok sayıda öğrenci ve mezun, kampüsün içine girebildi.

Fotoğraf: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri ile dayanışmaya gelen birçok üniversite, sendika ve platform bulunuyordu. Yüzlerce kişi kampüs bahçesini doldururken kitle içinden “İsyan, Devrim, Özgürlük”, “Üniversiteler Bizimdir”, “Asla Yalnız Yürümeyeceksin” sloganları yükseldi. Rektörlüğün önünde açıklama yapıldıktan sonra birçok öğrenci kampüsteki çimenlerde oturma eylemi yaparak karara karşı durduklarını belirtti.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Burak Çetiner: “Bu karar iş güvencesine ve eğitim hakkına bir saldırıdır”

Kampüsteki protestolara katılarak öğrencilere ve akademisyenlere destek veren Eğitim-Sen (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası) 6 No’lu Şube Başkanı Burak Çetiner, kapatılma kararını hem çalışanların hak gaspı hem de öğrencilerin eğitim hakkının ihlali olduğunu söyledi.

Niha+’ya değerlendirmede bulunan Çetiner, tek imza ile alınan bu tür kararlara karşı ancak birlikte mücadele edilerek karşı durulabileceğini vurguladı:

“Böyle bir karar verilmesi zaten kabul edilemez. Ancak şunu vurgulamak lazım; bugün burada gördüğümüz tabloda aslında şu: Öğrenciler, sendikalar, akademisyenler olarak bir arada durulduğu zaman, ancak bu şekilde cevap verilebilir. Öbür türlü Türkiye’de alınan bütün kararların tek imzayla alındığını görüyoruz. Buna karşı mücadele etmekten, birleşik mücadeleyi güçlendirmekten başka bir çare olduğunu düşünmüyorum.”

Öğrenci: “Herkesi mağdur eden bir karar alındı”

Niha+’ya konuşan ve isim vermek istemeyen bir öğrenci, kararın aniliğine ve kendilerine hiçbir resmi açıklama yapılmamış olmasına tepki gösterdi. Binlerce öğrenci ve personelin büyük bir belirsizlik içinde bırakıldığını belirten öğrenci, garantör üniversite senaryolarına dair de net bir bilgi akışı olmadığını ifade etti.

“Yani söylenecek söz yok. Burada 20 bini aşkın öğrenci var, personel ve öğretmen var. Bu insanların hepsinin mağdur olabileceği şekilde bir karar alındı. Nereye gideceğiz, ne yapacağız hiçbir şey belli değil. Hiçbir açıklama da yapılmadı. Saatlerdir bekliyoruz YÖK’ten bir ses gelsin diye. Bu kadar insanı bu kadar ani bir şekilde kötü bir duruma düşürdüler. Burası bir eğitim alanı ve bir anda işlevini, yitirdi.”

Mimarlık fakültesi öğrencisi: “Üniversiteler bizimdir!

Beş yıldır İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde eğitim gören bir öğrenci, kararın gece yarısı hiçbir açıklama yapılmadan alınmasını “haksızlık ve usulsüzlük” olarak nitelendirdi. Akademisyenlerin işsiz, öğrencilerin ise okulsuz kaldığını belirterek tek taleplerinin okullarını geri almak olduğunu vurguladı:

“Hiç kimsenin haberinin olmasının dışında hocalar da işsiz kaldı, öğrenciler de okulsuz kaldı. Ve bu kesinlikle bir haksızlık, usulsüzlük. Biz okulumuzu geri istiyoruz ve okulumuzu almayı talep ediyoruz. Ve zaten öğrencilerin talebi de tek bu olabilir. Üniversiteler bizimdir!”

Öğrenciler müzik aletleriyle kampüste buluştu

Öğrencilerin olduğu alana giriş yapan Bilgi Üniversitesi müzik ekibi davul, trombon gibi birçok müzik aletiyle öğrencilerin yanına gitti. İşte alana giriş yapan müzik ekibinin birkaç fotoğrafı:

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Alanda buluşan öğrenciler, sloganların ve konuşmaların ardından bir forum gerçekleştirdi.


Eğitim süreci nasıl devam edecek?

Üniversitenin kapatılmasının ardından 20 bini aşkın öğrencinin eğitim hayatına nerede devam edeceği merak konusu oldu. Mevzuat gereği bu tür durumlarda öğrencilerin garantör üniversiteye aktarılması beklense de İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin garantör kurum olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne (MSGSÜ) transfer edilip edilmeyeceğine dair YÖK henüz resmi bir açıklama yapmadı. Eğitim sürecinin önümüzdeki günlerde netleşmesi bekleniyor.

Öğrencilerin MSGSÜ’ye aktarılmasını endişeyle takip ediyoruz

Garantör üniversite olan MSGSÜ’deki öğrenciler ise İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki öğrencilerin mağdur edileceğini belirtiyor. MSGSÜ’den Niha+’ya görüş belirten Asosyoloji Dergisi ekibi, “MSGSÜ’nün kendi öğrencilerine sağlayamadığı niteliksiz koşullar göz önünde bulundurulduğunda Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin MSGSÜ’ye aktarılma durumunu büyük bir endişeyle takip ediyoruz” dedi.

Alınan bu kararın eleştirel düşünceyi, özerk akademiyi ve üniversitenin kamusal niteliğini yıktığını söyleyen Asosyoloji Dergisi ekibi, bu kapatılma kararını kabul etmediklerini ifade etti:

“Özellikle sosyal bilimler alanında yıllardır yürüttüğü eleştirel üretim, akademik özgürlük alanını koruma çabası ve kamusal düşünceye açtığı alanlarla Bilgi Üniversitesi, Türkiye akademisinin önemli bir parçasıdır. Çocuk Hakları çalışmaları, Hayvan Hareketi gibi bağımsız araştırma ve düşünce alanlarının yanı sıra kapatılan Tarlabaşı Toplum Merkezi gibi kamusal fayda odağında çalışan birimler; üniversitenin toplumsal meselelerle kurduğu ilişkinin önemli örnekleri arasında yer almıştır. Bu alanların zaman içerisinde çeşitli idari müdahaleler, kapanmalar ve kurumsal dönüşümlerle karşı karşıya kalmış olması, yükseköğretim alanındaki yapısal kırılganlıkların ve akademik özerklik tartışmalarının uzun süredir devam ettiğini göstermektedir.”


YÖK’ten açıklama: “Mağduriyete izin verilmeyecektir”


Gelişmeler üzerine Yükseköğretim Kurulu (YÖK) yazılı bir açıklama yaparak kamuoyunu bilgilendirdi. YÖK, Cumhurbaşkanı Kararı doğrultusunda eğitim-öğretim faaliyetlerinin aksamaması ve hem öğrencilerin hem de personelin korunması için acil önlemlerin alındığını duyurdu.

YÖK tarafından yapılan resmi açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“İstanbul Bilgi Üniversitesinin kurucu vakfına mahkemece kayyım atanması üzerine 2547 sayılı Kanun’un ek 11. Maddesi gereğince alınan faaliyet izninin kaldırılmasına dair Cumhurbaşkanı Kararı bugünkü Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

Yükseköğretim Kurulu, öğrencilerimizin herhangi bir mağduriyet yaşamaması ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin aksamadan yürütülmesi hususunda gerekli tedbirleri ivedilikle almaktadır.

Öğrencilerimizin yanı sıra üniversitemizde görev yapan idari ve akademik personele dair herhangi bir mağduriyete fırsat vermeden gerekli işlemler yerine getirilecektir.

Konuyla ilgili detaylı açıklamalar önümüzdeki günlerde yapılacak olup, kıymetli öğrencilerimizin, ailelerinin ve yükseköğretim camiasının süreçle ilgili doğru ve güncel bilgileri yalnızca Yükseköğretim Kurulunun resmî iletişim kanallarından takip etmelerini önemle rica ederiz.”


Ne olmuştu?

2019 yılında beri Can Holding bünyesinde olan İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne holdinge yönelik gelişen hukuki süreçlerin ardından kayyım atanmıştı. Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 11 Eylül 2025 tarihinde Can Holding’e yönelik “suç örgütü kurmak”, “kara para aklama”, “kaçakçılık” ve “dolandırıcılık” suçlamalarıyla bir operasyon başlatılmış ve bu kapsamda üniversite yönetimi Eylül 2025’ten itibaren Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından atanan kayyıma devredilmişti.

Diyadin’de GES gerginliği: “Köylülerin görüşü alınmadı”

Ağrı Diyadin’deki Satıcılar köyünde, resmi belgeleri olmadan alana giren GES şirketi çalışanları ile köylüler arasında gerginlik çıktı. Köylüler “Bu siyasi bir karardır, sonuna kadar mücadele edeceğiz” dedi. Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük ise Kuzey Serhat bölgesinin tamamen GES projeleriyle kuşatıldığını ifade etti.

Bugün Ağrı’nın Diyadin (Gîyadîn) ilçesindeki Satıcılar (Bezirgan) köyünde yapılmak istenen GES projesine karşı şirket çalışanları ile köy halkı arasında gerginlik yaşandı.

Varto ve Karlıova’da hayata geçirilmek istenen jeotermal enerji santrali (JES) projelerinin ardından Ağrı’nın Diyadin ilçesinde yapılmak istenen güneş enerjisi santrali (GES) projeleri gündeme gelmişti. Köylüler, Satıcılar köyünde hayata geçirilmek istenen GES projesi için şirket çalışanlarının resmi belgeleri olmadan alana girdiklerini ifade etti. Bu projeyi onaylamadıklarını belirten bölge halkı ise tepkisini sürdürüyor.

Altındağ: “Köylülerin görüşü alınmadı”

Diyadin’in Satıcılar köyünden Salih Altındağ, bölgedeki GES projesi tehdidine ilişkin Niha+’ya konuştu.

Altındağ, köylülerin görüşü alınmadan GES projesinin hayata geçirilmeye çalışıldığını söyledi. Altındağ, köy arazilerindeki kadastro sorunlarına rağmen projeye izin verilmesine tepki gösterdi.

Köyde yıllar önce yapılan kadastro çalışmaları nedeniyle arazi sınırlarında kaymalar yaşandığını söyleyen Altındağ, “Parseller birbirine girmiş durumda. Projenin bir kısmı meraya, bir kısmı ise şahısların ekili alanlarına denk geliyor” dedi. “Köy arazisi güncellenmeden ne hakla böyle bir projeye izin verilmiş” diyen Altındağ, proje sebebiyle köydeki hayvanların meraya çıkış yolunun da kapatıldığını ifade etti.

“Bunun siyasi bir karar olduğu aşikardır”

Altındağ, söz konusu alanın köyün en verimli hayvan otlak yeri olduğu halde buraya “atıl arazi” (verimsiz taşlık arazi) raporu düzenlenildiğini söyledi. Bu raporun araştırılmasını istediklerini belirten Altındağ, köylüler olarak bu projeye karşı olduklarını ifade etti.

Yapı ruhsatı olmamasına rağmen bu inşaat çalışmalarının sürdüğüne dikkat çeken Altındağ, “Bunun siyasi bir karar olduğu aşikardır” ifadelerini kullandı. Yetkililere çağrıda bulunan Altındağ, mücadeleyi sürdüreceklerini belirterek şunları söyledi:

“Biz köylü olarak kimsenin malına, canına zarar vermeden mücadelemize devam edeceğiz. Bu 9 yıl da olur, 49 yıl da olur ama sonuna kadar sürecek.”

Ödük: “Van’dan Kars’a kadar tüm bölge kuşatılmış durumda”

Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük, Ağrı dahil olmak üzere bütün Kuzey Serhat bölgesinin bir güneş enerjisi santrali alanına dönüştürülmeye çalışıldığını belirtti. Bunun sadece bir ilçeyle sınırlı olmadığını söyleyen Ödük; bütün mera alanlarının, hayvanların geçiş alanlarının, yoğun güneş alan bölgelerin sermayeye ve GES projelerine açıldığını ifade etti.

Bu durumun yalnızca Ağrı’da değil, Van ve Kars gibi yerleşimin seyrek olduğu ve yoğun güneş alan birçok bölgede yaşandığını belirterek “Bütün bölge sermayeye açılmış ve bütün alanlara şu anda çok ciddi bir saldırı var. Şu an başta Van olmak üzere, Van’dan başlayıp o hat boyunca Kars’a kadar bütün bir alan neredeyse güneş enerji santralleriyle kuşatılmış” dedi.

Projelerin başlangıçtaki sınırlarında kalmayıp sürekli genişletildiğine dikkat çeken Ödük, Van Edremit’te yaşanan örneği hatırlattı:

“Diyelim ki 1000 dönümlük bir arazide başlanılmış, iki-üç yıl sonra bir bakıyorsunuz 2000 dönüme çıkmış alanı. Mesela bazı projeler şu an bir dönüm arazide gözüküyor. Fakat onunla sınırlı kalmıyor. Şirket her yıl genişletme izni alıyor. Dolayısıyla net bir alan söylemek bile mümkün değil.”

Üretilen enerjinin yerel halkın yararına kullanılmadığını söyleyen Ödük, ÇED süreçlerinin de şeffaf yürütülmediğini savundu. Sürecin muhtarlar üzerinden veya halktan gizlenerek yürütülmeye çalışıldığını ileri süren Ödük, “Halk için bir enerji üretimi söz konusu değil. Birkaç şirket, sermayedar kazanacak diye maalesef bütün bu alanlar şirketlere peşkeş çekilmiş” ifadelerini kullandı.

Ödük, “Yarın öbür gün ormanları istedikleri düzeye getirebildikleri zaman, yani yakıp kül ettikleri zaman orayı da GES’lere çevirecekler” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi: “Yurt yönetimi faillerden biri”

TOBB ETÜ yurdunda intihar ederek yaşamını yitiren trans öğrenci Arya’nın adıyla kurulan Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, trans intiharlarının bir sonuç olduğunu söylüyor: “Transların ölümünün faillerinin devlet, aile düzeni ve devletin transfobisini egemen kıldığı toplum olduğunu tekrar ediyoruz.”

Trans ve LGBTİ+ aktivistlerinin bir araya gelerek kurduğu Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, TOBB ETÜ Üniversitesi yurdunda kalan ve intihar eden trans öğrenci Arya’nın ölümüne ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulundu.

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (TOBB ETÜ) öğrencisi Arya, 13 Nisan 2026’da kaldığı öğrenci yurdunda intihar ederek hayatını kaybetmişti. Arkadaşları ve LGBTİ+ kuruluşları, trans bir öğrenci olan Arya’nın zorbalık ve dışlanmaya maruz kaldığını belirterek olayın araştırılmasını talep etmişti ve Arya’nın ölümünü meclis gündemine taşımıştı.

İnisiyatif üyesi Seren, trans intiharlarının münferit vakalar olmadığını, devletin transfobik politikalarının doğrudan bir sonucu olduğunu söylüyor. Bir transın daha intihara sürüklenerek katledilmesini ce devlet tarafından bunun üstünün örtülmesini istemediklerini belirten Seren, Arya’ya Ne Oldu İnisyatifi’ni Arya’nın adıyla aralarında olmayan bütün trans yoldaşları için bir araya gelerek kurduklarını açıkladı:

“Biz lubunyalar ve kadınlar, gerçekleşen her bir trans intiharının ya da cinayetinin üstünün kapatılmasına karşı örgütlü bir biçimde mücadele etme ihtiyacı ve arzusu ile doluyuz. Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesi de bizler için yeniden bir kırılma anı oldu, her bir transı yitirdiğimizde olduğu gibi.”

“Yurt yönetimi faillerden biri

İnisiyatif üyesi Seren’e göre Arya, yurtta kaldığı dönemde ağır baskı ve tacizlere maruz kaldı. Seren, “TOBB ETÜ, Arya’nın intiharından hemen sonra, savcılığın eyleme geçmesinden önce, Arya’nın yaşadığı yurt odasında bulunan eşyalarını karıştırıp apar topar toplayıp ailesine göndermiştir. Böyle bir durumda da tabii ki bizlerin aklına fazlaca soru geliyor. Bu soruların işaret ettiği cevapsa aynı: TOBB ETÜ yurt yönetimi faillerden biridir” dedi.

Arya’nın yakınlarından edinilen bilgilerin olduğunu söyleyen Seren, Arya’nın kendini ait hissettiği biçimde giyindiğinde fotoğraflarının çekildiğini ve bu görüntüler üzerinden baskı kurulduğunu ifade etti. Yurt müdürü Semiha Akın’ın Arya’nın ailesini defalarca arayarak “Alın bunu buradan, tuhaf hareketleri var” dediğini söyledi.

Seren, Arya’nın üniversitede kadın cinayetlerine karşı düzenlenen bir eyleme LGBTİ+ sloganı eklenmesi önerisinin de tepkiyle karşılandığını aktarıyor: “Arya’nın üzerine gidilmiş, öğrenciler tarafından tehdit ve hakaretlere maruz kalmıştır. Bunun üzerinden geçen kısa bir süre sonra okuldaki bir grup öğrenci tarafından sıkıştırılıp darp edilmiştir. Tabii ki sorumlular hiçbir yaptırım almayıp hâlâ okulda eğitimini sürdürmektedir.”

“Trans intiharları sebep değil, sonuç”

Trans intiharlarını bireysel değil, sistemik bir şiddetin ürünü olarak tanımlayan Seren, “Transların ölümünün faillerinin devlet, aile düzeni ve devletin transfobisini egemen kıldığı toplum olduğunu tekrar ediyoruz. Translar doğdukları andan itibaren bu topraklarda tecrit altına alınıyor: önce aile içinde barınamıyor, sonra ev sahipleri barındırmıyor, sonra işyerleri, sonra sokak derken yok olmamızı isteyen bir gerçekliğin karşımızda belirdiğini görüyoruz” dedi.

Seren’e göre 4000 TL olan KYK burs ve kredi miktarının yetersizliği, hormona erişimin giderek güçleşmesi ve ikili cinsiyet sistemini dayatan, ikili cinsiyet sisteminin dışına çıktıklarında ise transları tehdit ve taciz eden yurt yönetimleri transları ölüme sürükleyen koşulların başında geliyor. Bu sebeple trans intiharlarının birçok sebebi olduğunu belirten Seren, şunları söyledi:

“Transların hormona erişim hakkı, her geçen gün devletin transfobik ve nefret politikalarıyla daha da erişilmez hale getiriliyor. Dolayısıyla trans intiharlarının sebeplerini araştırırken karşımıza onlarca sebep çıkıyor ve yaşamımız yaşam sayılmadığı gibi intiharlarımızın da münferit olduğuna inandırılmaya çalışılıyoruz.”

Mücadelemiz toplumsallaşmalı

Seren, henüz hukuki bir girişim başlatmadıklarını belirterek önceliklerinin Arya’nın yaşadıklarını ve sürüklendiği intihar sürecini kamuoyu ile paylaşmak olduğunu belirtiyor:

“Önceliğimiz Arya’yı, hayatını, kimliğini, yaşadıklarını ve sürüklendiği intihar sürecini kamuoyuyla paylaşmak. Adım adım bunu örerek tüm demokratik kesimlerin bu mücadeleyi sahiplenerek bizlerle yol yürümesini amaçlıyoruz. Egemen hukukun sınırlarına hapsolmadan elbette onu da kullanarak Arya’nın hesabını sormak ve gerçek adaletini sağlamak istiyoruz.”

Seren, trans intiharlarına yönelik taleplerini ancak mücadeleyle elde edebileceklerini söyleyerek sözlerini bitirdi:

“Kendimizi, yaşadıklarımızı; kısacası derdimizi topluma anlatarak bir arada mücadele etmekten başka bir yol olmadığını ve transların, lubunyaların yaşadıklarının toplumun her bir kesiminin derdi olduğunu vurgulamalıyız. Mücadelemiz toplumsallaşmalı, dertlerimiz ortaklaşmalıdır.”

Trans intiharları cis intiharlarından 4 kat fazla

Trans intiharları, sistematik bir şiddetin sonucu olması bakımından LGBTİ+ kuruluşları tarafından gündeme getirilmeye devam ediyor. Türkiye’de trans intiharlarına ilişkin sağlıklı bir veri bulunamasa da diğer ülkelerde yapılan araştırmalarda, transgender ve non-binary gençlerin intiharlarının cisgender akranlarına göre dört kat fazla olduğu belirtiliyor.

Ruh sağlığı uzmanı Prof. Dr. Şahika Yüksel’in bianet’ten Tuğçe Yılmaz’a verdiği bir röportaja göre, daha önce bir sağlık kurumuna başvurmamış veya başvurup destek almamış 141 erişkin transgender kişi arasında 21 yaşından önce intihar edenlerin oranı %76 olarak kaydedildi.

Ayrıca ILGA-Europe 2026 Gökkuşağı Haritası‘na göre Türkiye, LGBTİ+ hakları konusunda 49 ülke arasında 47. sırada yer alıyor.

Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi’nin sosyal medya hesaplarından “TOBB ETÜ Yurt Müdürü Semiha Akın Kimdir” başlığıyla yayınladığı açıklama ise şöyle:

“En az 2013 yılından bu yana TOBB ETÜ Yurtları Genel Müdürü olarak görev yaptığı bilinen Semiha Akın hakkında, göreve başladığı yıldan itibaren yurtta kalan öğrenciler tarafından süreklilik gösteren bir biçimde çeşitli şikayet ve teşhir paylaşımları yapılmış ancak bu şikayet ve ifşaların hiçbiri dikkate alınmamıştır.

“Arya’ya Ne Oldu” İnisiyatifi olarak daha önce de dile getirdiğimiz gibi, Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesi münferit bir olay değildir ve olayın tek bir faili bulunmamaktadır. Ancak bizler, yurt müdürü Semiha Akın’ın Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesinde sorumluluğunun bulunduğunu iddia ediyor, etkin soruşturma yürütülerek Semiha Akın’ın görevinden derhal uzaklaştırılması ve işlediği birçok suçtan yargılanması gerektiğini savunuyoruz.

Semiha Akın; devletin cinsiyetçi ve LGBTIQ+ fobik politıkalarına sırtını yaslayarak kadın ve lubunya öğrenciler üzerinde tahakküm kurmuş, onları şiddete ve tacize maruz bırakmış, yurt koşullarıyla ilgili şikayette bulunan öğrencileri muhattap almadığını birçok kez dile getirmiş, yurt yönergesine aykırı bir şekilde davranarak öğrenciler yokken odalarında arama yaparak öğrencilerin mahremiyetini ihlal etme hakkını kendisinde görmüştür.

Peki, Semiha Akın tüm bunları nasıl yapabilmiştir? Nasıl olur da bir kadın öğrenci hakkında “Ben onun tangasının rengini bile biliyorum.” diyebilmiş, bir öğrencinin giysilerini yere fırlattıktan sonra bu giysileri katlamasını talep edebilmiş, öğrenciler çıplakken odasına girerek onları taciz edebilmiş, bir kadın öğrencinin odasında doğum kontrol hapı bulması sonucunda cinselliğini hedef alan sözler sarf edebilmiş ve durumu öğrencinin ailesiyle paylaşabilmiştir?

Yurt müdürü Semiha Akın; tüm bunları yapabilmiştir çünkü kendisine bir şey olmayacağının, devletin aile yılı politikalarıyla halihazırda kendisinin uyguladığı bu pratikleri desteklediğinin farkındadır. Arkasına devletin ta kendisini almaktadır.

Arya özelinde ise Arya’nın trans kimliğinden dolayı Semiha Akın’ın yaptıkları çok daha ağır bir boyut kazanmıştır.

Semiha Akın; Arya “toplumsal norm”lara uygun giyinmediğinde ondan gizli olarak fotoğraflarını çekmiş, bu fotoğrafları Arya’yı bir insanlık suçu olan “onarım terapisi”ne zorlayan ailesi ile paylaşmıştır. Ailesine kimliğinden ve bedeninden ötürü Arya hakkında “bunu buradan alın.” diyerek açıkça nefret suçu işlemiştir.

Peki, tüm bunlar sonucunda ne olmuştur? Kadın ve lubunya öğrencilerin şikayetleri ve teşhir paylaşımları dikkate alınmamış, zorla sildirilmiş, sıra arkadaşımız Arya intihara sürüklenerek katledilmiş, Semiha Akın’a ise hiçbir şey olmamıştır.

Arya intihara sürüklenerek katledildikten sonra da yurt yönetimi savcılığın izni olmadan Arya’nın odasına girerek
eşyalarını karıştırmıştır.

Bu durum da akıllara birkaç soruyu birden getiriyor:

1-Semiha Akın’ın bugüne dek taciz ve tehdit ettiği birçok öğrenci varken yurt müdürlüğünü nasıl sürdürebilmektedir?

2-Arya’nın intiharında somut bir izi bulunan Semiha Akın hakkında bugüne dek nasıl hukuki bir araştırma yürütülmemiştir?

3-Semiha Akın, yurtta kalmış öğrencilere bizlerin dahi bilmediği daha neler yapmıştır da hakkındaki birçok haber kaldırılmıştır?

Arya’nın ölümüne dair etkin bir soruşturma yürütülene, Semiha Akın ve Arya’nın ölümünden sorumlu tüm failler hesap verene ve gerçek adalet tarafından yargılanana kadar mücadelemizi büyütmeye; “Arya’ya Ne Oldu” diye sormaya devam edeceğiz!”

*TOBB ETÜ yönetiminin ve adı geçen yurt müdürünün konuya ilişkin görüşleri alınamamıştır.

Sümeyye Boz: “Kürdistan’da yaşanan tahribat bir eko-kırım politikasıdır”

“Temel geçim kaynağını yok etmek bir kalkınma değil, bir uzaklaştırma politikasıdır” diyen DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz, Kürt kentlerindeki GES, HES, JES ve maden projelerinden kayyım atamalarına uzanan sürecin sermaye ile güvenlikçi politikaların ortak ürünü olduğunu savundu.

Varto ve Karlıova’da hayata geçirilmek istenen jeotermal enerji santrali (JES) projelerine karşı halkın yoğun tepkisi sürüyor. Bölge halkı, sondaj çalışmalarına hiçbir şekilde izin vermeyeceklerini ifade ediyor.

Türkiye genelinde 2026 başından bu yana 12 farklı şehirdeki JES projesinin ihaleye açıldığı basına yansımıştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre, Türkiye ve Kürt bölgelerinde en az 776 hidroelektrik santrali (HES) ve en az 68 JES var. Kürdistan’daki durum, Türkiye’dekine kıyasla biraz daha farklı. Örneğin, orman yangınlarının sıkça görüldüğü Şırnak’ta bu yılın başından beri çoğu maden projesi olmak üzere 17 projeye “ÇED olumlu” veya “ÇED gerekli değildir” kararı verildi. Van’da ise toplam son 5 ayda 20 projeye “ÇED olumlu” veya “ÇED gerekli değildir” kararı verildi.

Birçok siyasetçi ve hak savunucusu; Kürt şehirlerindeki 80’li ve 90’lı yıllardan beri zorunlu göç boşaltmalarının, orman yangınlarının, “güvenlik” sebepli yapılan HES ve baraj projelerinin sadece ekolojik değil aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir yıkım yarattığını da dile getiriyor. Özellikle Hasankeyf’in sular altında kalması gibi durumlar hatırlatılarak baraj ve diğer santral projelerinin kültürel hafızayı yok ettiğine dikkat çekiliyor.

Sümeyye Boz: “Sadece bir toprak tahribatı değil, kırım politikası”

Uzun yıllardır Kürdistan coğrafyasında yaşanan doğa tahribatlarına dair Niha+‘ya görüş belirten DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz, bu durumu eko-kırım olarak değerlendirdiğini belirtti:

“Sadece bir ekolojik alanın ya da bir toprak parçasının tahribatından söz etmiyoruz. Oradaki yaşam dengesini, yaşam parçalarını, yaşam nüvesini ve bununla kültürel anlamda kurulan ilişkiyi geri dönülemez bir biçimde yok etmekten, imha etmekten bahsediyoruz.”

DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz

Boz, bölgedeki insan yaşamının, çayır ve çimenlerin, böceklerin, endemik bitki ve canlıların; hava, su ve toprağın geri dönülemez biçimde zehirlenmesini yalnızca bir şirket projesinin olumsuz sonucu olarak değerlendirmenin mümkün olmadığını belirtti:

“Orada bir kırım politikası vardır. Oradaki kişilerin, canlıların doğayla kurmuş olduğu ilişkinin sonucunda gelişen kültür, bu kültürle beraber yaşama entegre edilen, yaşamla iç içe geçirilen sosyolojik bir durum. Yani özünde demografisinden canlısına, toplumsal boyutundan inanç boyutuna çok yönlü bir yıkım vardır.”

“Halk kendi meralarına giremezken şirketler girebildi”

Varto’nun ekonomik gelirini tarım ve hayvancılık üzerinden sağlayan bir yer olduğunu hatırlatan Boz’a göre, bir kalkınma projesinden bahsedilecekse bölgedeki halkın doğasıyla kurduğu ilişki göz önünde bulundurulmalı. Ancak Boz, iktidarın şirketler ve güvenlik politikaları eliyle halkın kendi coğrafyasıyla kurduğu bağ ve mücadeleyi engelleyen bir yaptırım uyguladığını ifade etti.

Boz, söz konusu yatırımların bölge halkının ihtiyaçlarını ve temel geçim kaynaklarını ellerinden almadan kalkınmasına hizmet verecek şekilde hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı.

Varto Belediyesi’nin uzun zamandır katılımcı bütçe kapsamında Varto’daki bütün köy ve mahallelerle toplantılar yaptığını hatırlatan Boz, halkın da talep ettiği tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin önünü açacak projelere destek verilmeyip kaynakların şirketlere aktarıldığını söyledi. “Yerel yönetimler ve halk bunun dışında bırakılıyor. O halde bir halkın faydasına, bir halkın geleceğine dair bir yatırım projesi olmakla ilgili söylenen bütün beyanların bir oyalama ve aldatmaca olduğunu ifade etmek gerekiyor” dedi.

“Oradaki temel geçim kaynağını yok etmek; bir kalkınma değil bir yaptırım, bir uzaklaştırma politikası olarak değerlendirilebilir” diyen Boz, şirketlerin ve devletin yürüttüğü ortak politikalara dair şunları söyledi:

“Muş’ta Şenyayla var. Bu çok müthiş ormanlık alanlarının bulunduğu bir yer. Aynı projeler ve güvenlikçi yaklaşımlar orada ağaç kesimini de devreye koydu. Ve son birkaç yıl içerisinde tamamen ağaçsız, çıplak kalan bir coğrafyadan bahsediyoruz. Oradaki insanlar o kesilen ağaçlardan herhangi bir ekonomik fayda görebildi mi? Hayır. Yine şirketler bundan rant sağladı. Devletin güvenlikçi politikaları devreye girdi. Orası insansızlaştı. Halklar kendi meralarına, yaylalarına gidemediler. Sadece şirketler girebildi. Şirketler çok rahat gidip ağaçları kesebildi.”

“Özgür irade bulaşıcıdır”

Bölge halkının kendi yaşamına dair verilen bir kararın parçası olmadığını fark ettiği andan itibaren “Burada yaşayan bizler bu kararın parçası değiliz ve bizim dahil olmadığımız bir kararın karşısına itiraz etmek hakkımızı kullanıyoruz” dediğini belirten Boz’a göre, iktidarların her zaman en çok korktuğu mesele halkın öz örgütlenmeyle itirazlarını dile getirmesi.

Şimdiye kadar birçok siyasi oluşum ve STK’nin etrafında bir araya gelen halkın siyasi bir kimlik üzerinden kriminalize edilmeye çalışıldığını hatırlatan Boz, insanların kendi yaşamına dair verilen bir kararın parçası olmadığını fark ettiği andan itibaren kendi kendilerini örgütleyerek buna itiraz geliştirdiklerini açıkladı:

“Ancak şimdi halkın herhangi bir siyasi faaliyete, partiye, derneğe vesaire bağlı olmaksızın kendi yaşamlarını korumak için kendi yerelinden öz örgütlenerek ortaya çıkarttığı direniş, itiraz hakkı, mücadele hakkı, eylem ve özgür örgütlenme hakkını kullanması başka bir tehlikeli yol olarak karşılarında görülmeye başladı. Kriminalize edilemeyecek bir alan olarak görülmeye başladı. Bu yüzden başka alanlardan bu direnişi kırmaya, bu mücadelenin önünü kapatmaya, başka yöntemler kullanarak geri adım attırmaya başladıklarını görmüş oluyoruz.”

Boz, halkın kendi yaşam alanlarına dair söz söyleyebilecek bir özne olarak kendi kendini örgütlemesinin önemini vurguladı:

“Demokratik bir şekilde alınacak olan kararlara halkın dahil edilmesi, kendi yaşam alanlarıyla ilgili halkın kendisinin söz söylemesi ve buna dair bir planlama çıkarması olması, bunun karşısındaki her türlü tavır ve davranışa karşı kendi örgütlülüğünü ortaya çıkarma, kendi mücadelesini yaratma, kendi mücadelesini oluşturma hakkı bakımından da çok önemli ve kıymetli bir örnek. Burada herhangi bir kılıfa ihtiyaç duyulmadan içerisinde bulundukları, bağ kurdukları alanı muhafaza etmek ve şirketlerin çıkarlarına peşkeş çekmemek için ortaya çıkartılan bir özgür irade var. Ve bu özgür irade mutlaka bulaşır.”

Varto’daki çadır nöbeti

Devlet babaya karşı toprak ana

Boz, halkın inşa ettiği ekoloji mücadelesine engel olmaya çalışan bir “devlet baba” olduğunu belirterek erkek aklı karşısındaki kadın mücadelesine dikkat çekti:

“Devlet babanın karşısında ise mücadele eden, üreten, emek veren ve bunu demokratikleştirmeye çalışan, toplumsallaştırmaya çalışan bir toprak ana etrafında birleşen halk var. Çatışan erkek aklının karşısında barışan, savunan, koruyan bir kadın mücadelesi var aslında. Bu yüzden bu mücadelenin özünü erkek aklına karşı bir kadın mücadelesidir diye okumak gerekiyor.”

Kadınların her mücadelenin öncüsü olduklarını belirten Boz, “Çünkü geçmişten bugüne kadar bütün direnişlerde, mücadelelerde özellikle de Kürt coğrafyasında, Kürdistan’ın bölgelerinde yürütülen her türlü asimilasyon, yok etme, inkar, talandan etme, yerinden etme, göç etme politikaları karşısında ilk erkek aklına karşı mücadele eden, ses çıkaran, örgütlenen kadınlar oldu” dedi.

“Bu yüzden de kadının doğayla kurduğu ilişki, toplumla kurduğu ilişki, barışla kurduğu ilişki her zaman erkeğin savaşla kurduğu ilişkiden daha güçlü olmuştur. Yani karşımızda da erkeğin savaşla kurduğu bir ilişki var. Ama onun karşısında daha güçlü örgütlenen, daha toplum toplumsallaşan bir kadın direnişi, kadın mücadelesi var.”

Barış çağrısını doğru okumak gerekiyor

Boz, 2015 yılındaki Türkiye Devleti ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında yapılan çözüm sürecinin bittiği günden bugüne devletin neoliberal politikalarının özellikle Kürdistan coğrafyasında hayata geçirilmesinin tesadüf olmadığını belirtti:

“Acele kamulaştırma kararları, madenle ilgili verilen yasalar, iklim zirveleri ile ilgili yapılan bütün girişimlerin hepsine baktığımızda sermayeyle kurulan doğrudan ilişki var. Bu ilişkinin yereldeki halkın yaşamını ve oradaki kültürel, inançsal bütün bağlamları yok ettiğini görüyoruz. 2015’ten bu yana ciddi bir artış var ve bu artış Türkiye’nin batısında sadece sermaye odaklıyken Kürdistan’da ise sermaye ve güvenlikçi politikalarla eş güdümlü ilerletiliyor.”

Bu çatışma ortamının sonuçlarına bakarak barışı kurmak gerektiğini ifade eden Boz, “27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın yapmış olduğu Demokratik Toplum ve Barış Çağrısının her bir alt maddesini doğru okumak gerekiyor. Onun içerisinde toplumun kendi kendini yönetebilmeye, kendi örgütlenmesini sağlayabilmeye, yerelinden kendi ihtiyacına cevap olabilmeye ve bununla beraber doğayla kurmuş olduğu ilişkiye de aslında bir gönderme var” dedi.

Boz, kalıcı bir barış sürecinin demokratik bir inşa gerektirdiğini hatırlatarak şunları sıraladı: Barış sürecinin karşılığı olarak yerel yönetimin özerklik şartının yeniden devreye konulması, kadınların, gençlerin, ekolojik alanda mücadele eden bütün her kesimin örgütlenme hakkının yeniden oluşturulması, düşünce ve ifade özgürlüğünün önünün açılması.

“Bunun için de barış sürecine destek olunması ve bununla çelişen bütün yaptırımlardan iktidarın vazgeçmesi gerekiyor” diyen Boz; DEM partinin hem genel programında hem de yerel yönetim programında demokratik, kadın özgürlükçü ve ekolojik yaklaşımın üç temel başlık olarak yer aldığını belirtti. Boz, kayyım atamalarının bu üç ilkeyi fiilen engellediğini anlattı.

“Kayyımlar yeşil alanları betona çevirdi”

DEM Partili belediyelerin, merkezi yönetimden gelen yazılara ve şirketlerle kurulan protokollere karşı birçok projeyi ekolojik, kadın özgürlükçü ve demokratik anlayışı gereği onaylamadığını ifade eden Boz, söz konusu projelerin, kayyım atamalarının ardından bizzat kayyımlar eliyle hayata geçirildiğini vurguladı. “Bir anda sermayenin güvenlikçi politikalarla ve devletle kurmuş olduğu işbirliğiyle yerel yönetimlerimizin zamanında hayata geçirilmesine izin vermediği projeler, kayyım politikalarıyla hayata geçirildi” dedi.

Boz, kayyım yönetimlerinde ekolojik bir yaklaşımın olmadığını, bu yönetimlerin her yeri betona dönüştürdüğüne bakarak bu yaklaşımın görülebileceğini ifade etti:

“Yeşil alanların her birisinin betona boğup betonarmelerle bir kenti güzelleştirdiğini sanan bir akıl. Bütün o kayyım politikalarıyla afet toplanma alanlarındaki yeşil alanların her birisini betona dönüştüren bir yaklaşım oldu. Şu anda kayyım döneminde hayata geçirilen birçok projeye baktığınızda ve her birisinin ekolojiyle olan ilişkisini değerlendirmek istediğinizde çok ciddi bir şekilde sınıfta kaldığını görürsünüz.”

“İktidar ‘Belediye onay verdi’ algısı oluşturdu”

Mevcut belediyelerin var olan projeler karşısında birtakım bürokratik tehditlerle de karşı karşıya kalabildiğini söyleyen Boz, Varto’da hayata geçirilmek istenen JES projesi hakkında da belediyeye karşı bir algı oluşturulduğunu belirtti:

“Belediyeler projeleri uygun bir dille reddettiklerinde ise bunu bir manipüleye çevirip ‘Belediye onay verdi’ şeklinde lanse eden bir algıyla da karşı karşıya geliyoruz. Kaldı ki normalde bu projelerin hayata geçirildiği yerler belediyenin yetki alanı içerisinde de değil. Köyler olduğu için İl Özel İdaresi’nin ve valiliğin yetki alanında olan bir yer.”

Belediyenin yetki alanında bulunmamasına rağmen şirketin belediyeye yazı gönderdiğini, belediyenin “yetki alanımızda değildir” yanıtının ardından gelen bürokratik cümlenin ise iktidar tarafından “Belediye buna onay verdi” biçiminde kamuoyuna yansıtıldığını aktardı:

“Belediyenin yetki alanında olmamasına rağmen şirket tarafından belediyeye bir yazı neden gönderilir? Çok planlı, çok bilinçli Ve hakikaten hedefledikleri yere ulaşabilmek için bütün mekanizmaları devreye koyan bir özel savaş aklının ürünü olduğunu da ifade etmek gerekiyor.”

“Jeotermal akışkan toprağa ve su yataklarına salınıyor”

“JES şirketleri teşvikler ve alım garantileriyle yüksek miktarda kâr elde ederken yerel halk üretilen elektrikten bile doğrudan faydalanamadı” diyen Deniz Mine Öztürk, jeotermal santrallerin ‘”temiz enerji” söyleminin arkasında ekolojik ve toplumsal bir yıkımın gizlendiğine dikkat çekiyor.

Kaynak: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enerji Yönetim Birimi websitesi

Aydın, İzmir, Manisa ve Denizli illerinde yoğun bir şekilde bulunan jeotermal enerji santrali (JES) projeleri, yerel halk ve uzmanlar tarafından tepkiyle karşılanıyor. Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde gerçekleştirilmek istenen JES projeleri ise toplam 22 köyün doğal yaşam alanlarını etkileyecek. Varto ve Karlıova’da ABD merkezli Ignis H2 Enerji Üretim A.Ş. tarafından hayata geçirilecek olan iki ayrı JES projesine karşı uzmanlar ve bölge halkı, bu projelerin sadece insan hayatını değil, doğal hayatı ve hayvanların hayatını da çok olumsuz edeceğini söylüyor.

Aydın başta olmak üzere Ege bölgesindeki halk, JES’ler yüzünden artan kanser riskleri, çürük yumurta kokusu ve tarım alanlarının verimsizliği gibi şikayetlerini dile getirmeye devam ediyor.

Öztürk: Yeraltındaki mineral, gaz ve ağır metaller toksik etkide

Deniz Mine Öztürk

Clark Üniversitesi’nde enerji coğrafyası üzerine doktora yapan Deniz Mine Öztürk, Jeotermal enerji santrallerinin yarattığı ekolojik tahribata ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulundu. Öztürk, jeotermal kaynaklardan enerji elde etmek için kullanılan teknolojinin farklı türleri olduğunu açıkladı:

“Türkiye’de bulunan kaynakların çoğunlukla hidrotermaldir, yeraltında biriken su rezervinin dünyanın çekirdeğinden iletilen ısıyla ısınması sonucu oluşur. Çekirdekten gelen ısı tektonik hareketliliği olan, kırıklı kayaçlarda yeryüzüne yakın noktalara kadar iletilebilir. Bu bölgelerde açılan kuyularla jeotermal akışkan yeryüzüne çıkarılıp enerji elde edilir. Hem kaynağın sürdürülebilirliğini uzatmak hem de yeryüzü ekosistemlerini korumak için çıkarılan bu akışkanın enerji edildikten sonra aynı noktaya geri basılması (re-injeksiyon) gerekmektedir.”

Yeryüzünden ne kadar derine inilirse, sıcaklık ve basıncın o kadar arttığını ifade eden Öztürk, bu durumun yeraltında biriken akışkanın temas ettiği kayaçlarda bulunan mineral, metal ve gazların daha fazla çözünmesini sağladığını söyledi. Jeotermal akışkanların bu sebeple bulunduğu bölgeye, derinliğe ve temas ettiği kayaca göre değiştiğini; Anadolu’daki jeotermal kaynaklarda ise daha çok sodyum, kalsiyum karbonat, sülfat gibi mineraller ile birlikte boron, arsenik, lityum gibi iz metaller tespit edildiğini vurguladı:

“Yeraltı ekosistemine ait bu mineral, ağır metal ve gazlar yeryüzüne çıkarıldıklarında canlılara toksik etkide bulunabilmektedir.”

Sodyum
Na
Kalsiyum Karbonat
CaCO₃
Sülfat
SO₄²⁻
Boron
B
Arsenik
As
Lityum
Li
Karbondioksit
CO₂
Hidrojen Sülfür
H₂S
Sülfürik Asit
H₂SO₄

Akışkanın çıkarılma işlemi ardından ne tür sonuçlar doğurduğuna değinen Öztürk, şunları söyledi:

“Çıkarılan akışkanın geri aynı noktaya basılmasının masraflı olması ve 5686 sayılı Jeotermal Yasası’ndaki esneklikler nedeniyle Batı Ege’deki bazı JES tesislerinin akışkanı toprağa ya da yakındaki su yataklarına salındığı gözlenmiştir. Bu da toprakta, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarında kirliliğe neden olmuştur. Ayrıca tam anlamıyla re-injeksiyon yapılmadığında, zamanla kaynağın basıncının düşmesi ve yeraltı suyunun azalması sonucu olarak toprakta çökme ve yarılmalar yaşanmıştır.”

Aydın’da çürük yumurta gibi kokan hidrojen sülfür

Re-injeksiyon sırasında akışkan içinde bulunan yoğuşmayan gazların santral bacalarından atmosfere salındığını açıklayan Öztürk, iklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden karbondioksit CO2 ve çürük yumurta gibi kokan, zehirli ve yanıcı Hidrojen Sülfür’ün (H2S) bu gazlardan olduğunu ekledi:

“Aydın’da en çok dile getirilen sıkıntılardan biri hidrojen sülfür kokusudur. Hidrojen sülfür ayrıca havada tepkimeye girerek sülfürik asit oluşturarak asit yağmurlarına sebep olabilir. Asit yağmurları ise insan ve hayvanlarda solunum güçlükleri yaratmakta, bitki gelişimini bozmaktadır.”

Jeotermal şirketlerin fosil yakıt kullanımına kıyasla “temiz” enerji adı altında üretim yaptıklarını ifade eden Öztürk, Türkiye’deki JES’lerin karbon dioksit salımı dünya ortalamalarının çok üstünde olduğunu hatırlattı:

“Bazı santrallerde oranlar fosil yakıt santrallerinin emisyonlarıyla yarışır haldedir. Bu da uzun vadede küresel iklim değişikliğine katkıda bulundukları anlamına gelir. Bunların dışında JES’ler yoğun oranlarda su buharı salarlar. Bu da mikro-iklimi değiştirir.”

Sondajlama hayvanlarda stres yaratabilir

Öztürk’e göre, jeotermal akışkanın içerdiği çeşitli elementler, oluşan bu asit yağmurları ve iklim değişikliği bitki ve hayvan türlerinin gelişimini olumsuz etkileyebiliyor. Bu süreçlerin biyolojik çeşitliliği ve endemik türleri tehdit ettiğini belirten Öztürk, “Sondaj, arama ve santral işletme faaliyetleri sırasında ortaya çıkan yoğun gürültü ve titreşimler hayvanlarda stres yaratabilmekte, göç ve üreme davranışlarını etkileyebilmektedir” dedi.

Bunun yanında tarım alanlarına yakın kurulan JES’lerin toprak kalitesinin bozabildiğini, sulama sularının kirletebildiğini ve dolayısıyla tarımsal verimin düşürebildiğini ifade eden Öztürk, otlakların ve su kaynaklarının zarar görmesinin hayvancılık faaliyetleri üzerinde ciddi baskılar yaratabildiğini söyledi.

“Bu projeler tepeden inme kararlarla uygulandı”

Öztürk, otoriter yollarla ve şirketlerin kârını artırmasını hedefleyen şirket politikalarının JES’lerin ağırlıklı olarak inşa edildiği Büyük Menderes ve Gediz Grabenleri’nde; Aydın, İzmir ve Manisa’da çok boyutlu adaletsizliklere sebep olduğunu ifade etti:

“Kirletilen hava, su ve toprak, insan ve insan dışı canlılar ile ekosistemler sağlığı üzerine olumsuz etkilere yol açtı. Bölgede üretilen gıda kirlendi. Gelecek nesillerin bu doğal ve temiz ekosistemlerden faydalanma hakları ellerinden alındı. JES şirketleri teşvikler ve alım garantileriyle yüksek miktarda kâr elde ederken yerel halk üretilen elektrikten bile doğrudan faydalanamadı. Üstüne geçim araçlarından ve yaşam alanlarından oldu.”

Bu projelerin tepeden inme kararlarla uygulandığını hatırlatan Öztürk, “Köylünün satmak istemediği araziye acele kamulaştırma kararları çıkarıldı. İnsanlar nesillerdir emek verdikleri, anı biriktirdikleri ve kültürlerini şekillendiren topraklarından oldular” dedi.

“Yerel halkın, belediyelerin, uzmanların, sivil toplum örgütlerinin ve muhalefet partilerinin karar süreçlerine katılımı sağlanmadı. En demokratik haklardan olan karar alma süreçlerine ‘katılım’ ve bir özne olarak ‘tanınma’ haklarından yoksun bırakıldılar” diyen Öztürk’ün gözlemine göre JES şirketleri özgürce örgütlenir ve hükümete taleplerini rahatça iletirken bu projeleri istemeyen yerel halkın örgütlenmesi suç sayıldı:

“Köylülerin şirketleri protesto etme haklarına kolluk kuvvetleriyle saldırıldı, protesto edenler hakkında davalar açıldı, gözaltına alındılar. Hatta Aydın / Mezeköy’de JES direnişi sonucu 1 hafta OHAL ilan edildi; köye giriş çıkış yasaklandı. Böylece Batı Ege’de ekolojik, ekonomik, politik, sosyal ve kültürel olarak çok boyutlu adaletsizlikler yaratıldı.”

“Kürt ve Alevilerin mülksüzleştirilmesi sosyal eşitsizliği derinleştirecektir”

Öztürk, Muş ve Bingöl’de yapılması planlanan yeni JES projelerinin Türkiye’de tarihsel olarak göçe zorlanmış Kürt ve Alevi köylerine yapılması ise duruma başka bir boyut daha eklediğini ifade etti:

“Kürt ve Alevilerin yaşam alanlarından fiilen sürülmesi ve geçim araçlarından yoksun bırakılması ihtimali derin sosyal ve kültürel tehditler barındırıyor. İnsanların 1980’ler ve 1990’lar boyunca köyleri boşaltılarak zorla yerinden edildiği bir coğrafyada tekrar mülksüzleştirilmesi; yaşam alanlarından, kültürlerinden ve sosyal bağlarından yoksunlaştırılması ihtimali tarihsel adaletsizliklerin yeniden üretilmesine ve sosyal eşitsizliklerin derinleşmesine yol açacaktır. Ancak süreç boyu yaratılan bütün adaletsizlikler ve derinleştirilen güç eşitsizliklerine rağmen Batı Ege’de örgütlenen halk, kararlılığı ve devamlılığı ile çok sayıda projeyi durdurdu. Bu anlamda Muş ve Bingöl’deki örgütlenme birikimi ve politik farkındalıkla sergilenen tutum, Türkiye’nin başka yerlerindeki enerji projelerine örnek olacaktır eminim.”

Ignis H2 şirketinin 2023 Maraş depremlerindeki fay kırılmalarından sonra Kaynarpınar köyü çevresinde yeni sıcak su kaynaklarının oluştuğunu kaydettiğine değinen Öztürk, bölgenin oldukça hareketli iki fay hattı üzerinde olduğunu söyledi. Öztürk’e göre projenin taşıdığı riskler bu bağlamda çift yönlü değerlendirilebilir: İlki jeotermal faaliyetlerin tetikleyebileceği depremler, ikincisi de doğal depremlere jeotermal sistemlerin verebileceği tepkiler.

Fotoğraf https://sismikharita.com/‘dan alınarak düzenlendi

26 Nisan sabahı Güzgülü-Yedisu merkezli meydana gelen 4.3 şiddetli depremin ardından Kandilli Rasathanesi ve Naci Görür’ün açıklamaları basına yansıdı. Kandilli Rasathanesi’nin sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, Yedisu’daki sarsıntının Türkiye’nin en riskli “sismik boşluklarından biri” üzerinde gerçekleştiğine dikkat çekildi.

Yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür, sosyal medyada yaptığı açıklamada Türkiye’nin en riskli noktalarından biri olarak gösterilen Yedisu fayının kırılması durumunda büyük bir deprem olursa Erzincan, Bingöl ve Dersim’in ciddi oranda etkileneceğini belirtti.

  • Sismik boşluk, aynı hattaki diğer segmentlere kıyasla oldukça uzun bir süredir kaymamış olarak bilinen, önemli depremler üreten aktif bir fayın bir segmentidir.
  • Yedisu hattı, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın (KAF) doğu ucunda bulunmaktadır.

Jeotermal santrallerde kuyu açma ve akışkanın yüksek basınçla yeraltına geri basılması işlemlerinin deprem riskini tetikleyebileceğine dair çalışmalar nedeniyle iptal edilen proje örnekleri olduğunu hatırlatan Öztürk, şu örnekleri sıraladı:

“Örneğin, Güney Kore’nin Pohang kentinde 2017 yılında bir JES’de akışkanın yeraltına geri basılmasının 5,5 büyüklüğünde bir depremi tetiklediğinin tespit edilmesi üzerine santral kapatılmıştır. Almanya’da ise 2014 yılında geliştirilmiş jeotermal projesi deprem riski ve yaratılacak kirlilik nedeniyle halkın tepkisine yol açmıştır. Sonunda üretilecek elektriğin alınan riske değmeyeceğine karar verilerek proje başlamadan iptal edilmiştir.”

“Öte yandan jeotermal taşıyan bu borular kimi zaman kendiliğinden de patlayabiliyor. Bunun örnekleri Manisa ve Aydın’da defalarca yaşandı” diyen Öztürk’e göre şirketin her hâlükârda patlama (blow-up) riskine karşı acil eylem planı olup olmadığını, patlama ve sızma risklerinin sonuçlarını ölçüp bunları gidermek için bir plan çıkarıp çıkarmadığını da açıklaması gerekir.

“Projeler şeffaflıktan uzak bir şekilde yürütülüyor”

Türkiye’de, JES’ler dahil bütün enerji projelerindeki en büyük problemlerden birinin bu projelerin kaynak aramadan santral işletme aşamasına kadar şeffaflıktan uzak bir şekilde yürütüldüğünü hatırlattı:

“İlanlar ve haberler yatırımcıyı bilgilendirme amacıyla hazırlanıyor ve kısa sürede kaldırılıyor. Halkın karar alma sürecine katılması amaçlanmadığı gibi, sürece ve projeye dair bilgiye eşit erişimi de amaçlanmıyor. Aydın’da kaynak arama sahasında tapulu arazisi bulunan köylülerin bile durumu sondaj çalışmasına bir iki ay kala öğrendiği durumlar oldu. Resmi belgeler topluca muhtara gidince, bu bilgiyi köylülerle ne zaman paylaşacağı da ona kalmış oluyor. Bu da köylülerin hukuksal sürece ve fiili örgütlenmeye geriden başlamasına yol açabiliyor.”

2026 yılında Balıkesir, Kayseri, Bitlis, Niğde, Malatya, Konya, Çorum, Kırşehir, Erzincan’da jeotermal arama sahalarının ihaleye açıldığı basına yansıdı. Ayrıca Ağrı, Adana ve Diyarbakır’da üç jeotermal saha için de ihale başlatıldığı kaydedildi.

“Şüpheli ölüm, kadını kaybetme pratiğine dönüştürüldü”

Şüpheli kadın ölümleri ile cezasızlık ve güvenlik politikaları arasındaki ilişkiyi değerlendiren Eralp, “Bir ölüm şüpheli olarak kaldığında mesele sadece faili bulmak değil, bunun üzerinin örtülmesini mümkün kılan ağları da açığa çıkarmak olmalı” dedi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun paylaştığı verilere göre 2025 yılında erkek şiddeti tarafından 294 kadın öldürülürken 297 kadın şüpheli şekilde ölü bulunmuştu. Günümüzde Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, Nadira Kadirova gibi “şüpheli ölüm” olarak tanımlanan birçok şiddet davası ise feminist ve kadın hareketleri tarafından adil yargılama yapılmadığı bakımından eleştiriliyor.

Eralp: Cezasız bırakılan suçlar ‘şüpheli ölüm’ kisvesiyle bilinmezliğe bırakılıyor

Şüpheli kadın ölümleri ve yargının cezasızlık politikalarına ilişkin değerlendirmede bulunan Kadınlar Birlikte Güçlü üyesi Feride Eralp, açıklanan verilerin yalnızca basına yansıyan vakaları kapsadığını belirtti. “Bunlar en az bu kadar kadın öldürüldü anlamına geliyor. Bir de basına yansımayan kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerini hesaba kattığımızda aslında daha yüksek sayılardan söz edebiliriz” dedi.

Kadın cinayetleri istatistiklerinin daha gerçekçi açıklandığı döneme değinen Eralp, “Kadına yönelik şiddetin ne kadar yaygın olduğuna dair bir gerçeklik ifşa olmuş oldu” diyerek geçmişte açıklanan verilerin erkek şiddetinin yaygınlığını görünür kıldığı için günümüzde paylaşılmadığını savundu.

Şüpheli kadın ölümlerinin yeni bir olgu olmadığını söyleyen Eralp, özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda Batman ve Diyarbakır’da haber olan kadın intiharlarını hatırlattı. Sistematik erkek şiddetinin sonucu ortaya çıkan kadın ölümlerinin intihar olarak gündem edildiğini ifade ederek “Bugün de benzer bir şey ‘şüpheli ölüm’ kavramı altında işliyor” dedi.

“Devlet içerisindeki çeşitli güç ilişkileri, çeteleşme; sırtını güçlü kişilere dayayarak suç işleme özgürlüğünü hissedenlerin cezasız kalan ve çoğu zaman failleri de açığa çıkarılmayan suçları ‘şüpheli ölüm’ kisvesiyle bilinmezliğe bırakılıyor”

Son yıllarda kadın hareketinin bu konuyu savaş politikalarıyla ilişkilendirerek sık sık gündem ettiğini belirten Eralp, bu durumun aynı zamanda bir kadınları kaybetme pratiği olduğunu söyledi:

“Bu coğrafya, özellikle 90’lı yıllarda yoğunlaşan ama 80 darbesi sonrasında var olan devlet şiddetiyle gözaltında kaybedilme ve faillerin herkes tarafından bilinir olmasına rağmen yargılanmaması sonucuna alışkın. Bunun daha önce yaşanmış bir pratik ve biçimi var. Dolayısıyla da kadın hareketinin, bunun nasıl sistematik erkek şiddetiyle birleşerek kadınlara yönelik bir kaybedilme pratiğine dönüştürüldüğünü, özellikle 2015’deki barış sürecinin bitmesi ve çatışmalı sürecin yeniden başlamasının ardından oldukça gündem etti diyebilirim.”

“Sözde ceza artırımı özde cezasızlık”

Şüpheli kadın ölümleri ile cezasızlık politikaları arasında doğrudan bağ kuran Eralp, kadın hareketinin yıllardır yalnızca ağır cezalar talep eden bir çizgide olmadığını vurguladı. Ceza artırımlarının çoğu zaman daha fazla cezasızlık yarattığını belirterek şunları söyledi:

“En son cinsel suçlarda ceza arttırımı 2015’te olmuştu. O dönem İstanbul Feminist Kolektif olarak şunu söylemiştik: ‘Sözde ceza artırımı, özde cezasızlık.’ Cezalar ağır hale geldikçe hakimlerin o cezaları verme olasılığı gittikçe azalıyor. Özellikle cinsel suçlar gibi delillendirilmesi zor alanlarda, kadın beyanının esas olduğu alanlarda cezayı ağırlaştırdığınız zaman genellikle ceza vermekten vazgeçiliyor.”

İnfaz sistemindeki değişikliklerin de toplumda “nasıl olsa çıkar” algısı yarattığını söyleyen Eralp, bunun erkek şiddetini önlemeyi zorlaştırdığını belirtti:

“Bu tip kadına yönelik suçlarda bir takım ağırlaştırmalar getiriyor sürekli. Ama pratikte ne oluyor? Pratikte infaz sistemi öyle bir şekilde düzenleniyor ki bu ağır cezaların hiçbiri o biçimde infaz edilmiyor. Ya bir pandemi affı geliyor ya da başka bir infaz indirimi geliyor. Herkesin kafasında cezaevine giren bir iki yıl yatıyor, çıkıyor, açığa geçiyor zaten gibi bir algı oluştu. Bu algı oluştuğu vakit erkek şiddetini önlemek çok daha zor oluyor.”

“Devlet beni korur diyen kadın değil, fail erkek”

Kadınların çoğu zaman cinayet öncesinde defalarca yardım talebinde bulunduğunu vurgulayan Eralp, uzaklaştırma kararlarının ve şikayetlerin etkin biçimde uygulanmamasının cinayetlerin önünü açtığını söyledi:

“Kadınlar defalarca devlete gidiyor ama tehdit, hakaret, alıkoyma, basit yaralama gibi suçlar neredeyse hiç cezalandırılmıyor. Oradan cinayete giden yol açılmış oluyor. Kadınların ve çocukların devlet beni şiddetten koruyor diye düşünmesi gerekirken tam tersine fail erkekler ben bir kadına ne yaparsam yapayım devlet beni korur diye düşünüyor.”

Yargı süreçlerinde cinsiyetçi yaklaşımın sürdüğünü ifade eden Eralp, devlet içerisinde kimseyle bağı olmayan erkeklerin de sadece seçici yargı politikaları nedeniyle haksız tahrik indirimleri, iyi hal indirimleri alabildiğini ifade etti.

Eralp, yargıdaki bu yaklaşım bağlamında kadınların yaşam tarzının, cinsel yönelimlerinin veya kıyafetlerinin mahkeme salonlarında hâlâ yargı konusu yapılabildiğini söyledi. “Ayşe Tokyaz davasında bu pratiği gördük. Katil Cemil Koç öldürmüş olduğu kadının hayatını yargılatmaya çalışarak kendini savunmaya çalışıyordu. Bu bir örnek sadece” diyen Eralp, kadınların bu bakış açısına zengininden fakirine bütün erkekler tarafından maruz kaldığını belirtti. Bu cezasızlık pratiklerinin kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+’lara yönelik şiddeti normalleştirdiğini de ekledi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

“Kadınlar artık şiddetin normal olmadığını fark etti”

Eralp’e göre feminist hareketin en önemli kazanımlarından biri de erkek şiddetinin politik bir mesele olduğunun toplumsal olarak kabul görmesi oldu. “1980’lerin sonunda bir hakimin ‘kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin’ sözünü rahatlıkla kurabildiği bir ülkede bugün bu cümlenin kurulması çok daha zor. Bugün böyle bir cümlenin kurulamaz olduğuna ilişkin algı kadınlar arasında çok güçlendi” dedi.

Eralp, kadına yönelik şiddetin farkındalığı konusunda dönüşüm yaşandığını anlattı:

“Türkiye’de kadına yönelik erkek şiddeti çok yaygın. Ama biz bunu hak etmiyoruz. Yani onun bana şiddet uygulaması bende bir şey yanlış, eksik ve kötü olduğu için değil. O erkeğin sorunu. O erkeğin kendini kadınlar üzerinde iktidar kurmaya hak görmesi ve bu sarsıldığı anda da bunu şiddet yoluyla tahkim edebilme hakkı olduğunu düşünmesinden kaynaklı. Aslında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir olgu olduğunu artık daha yaygın bir biçimde bilinir olmasıyla bir değişim var. Bu değişim daha az şiddete uğruyoruz, daha az öldürülüyoruz, daha az cinsiyetçilikle karşılaşıyoruz demek değil. Ama bunlara sessiz kalmıyoruz.”

Kadın örgütlerinin yıllardır şüpheli kadın ölümlerini unutturmamak için mücadele yürüttüğünü belirten Eralp, eylemlerde öldürülen kadınların isimlerinin özellikle anıldığını söyledi. “Şüpheli ölüm demek ve dosyayı kapatmak aynı zamanda bir silme girişimi. Biz o isimleri unutursak başarıya ulaşmış olacaklar” ifadelerini kullandı.

“Musa Orhan ceza aldı ama cezaevine girmedi. Bunun da peşine düşmeye devam ettik. Sürekli gündem etmeye devam ettik. Gülistan Doku için, Rojin Kabaiş için ÖGK’lı arkadaşlar adalet komisyonları kurdu ve bu konuyu farklı şehirlerde gündemleştirdiler. Farklı kadın örgütleri, farklı şehirlerde bu tip davaları yıllardır yıllardır takip etmeye ve peşine düşmeye devam ediyor. Sokakta bu konuda eylemler yapmaya devam ediyor.”

“Sadece failler değil, suç ağları da açığa çıkarılmalı”

Şüpheli kadın ölümlerinin önüne geçebilmek için yalnızca faillerin değil, suçların üzerini örten mekanizmaların da açığa çıkarılması gerektiğini söyleyen Eralp, özellikle güvenlik bürokrasisi ve yargı içerisindeki ilişkiler ağlarına dikkat çekti:

“Bir ölüm şüpheli olarak kaldığında mesele sadece faili bulmak değil, bunun üzerinin örtülmesini mümkün kılan ağları da açığa çıkarmak olmalı.”

Eralp, “Bugün faili meçhul suçlar ve araştırma daire başkanlığının kurulmasından söz ediliyor. Ama bunun yeniden bir tür siyasi hesaplaşmanın aracı olarak kurulduğunu görüyoruz” dedi. Bazı dosyaların ise yeniden gündeme getirilmesinin tek başına yeterli olmadığını vurguladı:

“Buradaki mesele sadece ilk aşamayı açığa çıkarmak değil. Gülistan Doku örneğinde 6 yıldır bunun üzerinin örtülmesini sağlayan tüm mekanizmalara dokunulmadığı sürece bu sistem kendini yeniden üretir.”

“Güvenlik politikaları kadınları korumuyor”

Eralp, kadınların güvenliği gerekçesiyle savunulan güvenlikçi politikaların pratikte kadınları korumadığını söyledi. Gülistan Doku dosyasında yıllarca incelenmeyen 700 saatlik kamera kayıtlarını hatırlatan Eralp, devletin güvenlik mekanizmalarının kadınların güvenliğini değil devletin güç odaklarının çıkarlarını korumak için olduğunu savundu.

Güvenlik sisteminin çoğu zaman protestoları bastırma ve toplumu denetleme amacıyla kullanıldığını belirten Eralp, güvenlik bürokrasisinin kutsallaştırılmasının kadın cinayetlerinin üzerinin örtülmesini kolaylaştıran mekanizmaları görünmez hale getirdiğini ifade etti:

“Bu güvenlik ağı kadınların ve kız çocukların çıkarlarını korumuyor. Bir kadın kaybedildiğinde 6 yıl boyunca hiçbir işe yaramamış. Hatta tam tersine kaydı silmiş. Öldürülen kadını görmüş. Doğrudan gücünü suç işlemek için kullanmış oluyor.”

“Devlet görevini yapmak zorunda”

Eralp, “Biz bu devlete vergi veriyorsak, bu devletin vatandaşıysak devletin görevini yapmasını talep etmekten vazgeçmememiz gerekiyor” dedi. Kadın örgütlerinin dava takiplerini de bu nedenle sürdürdüğünü belirten Eralp, mahkemelerde bulunmanın devlet kurumlarını sorumluluk almaya zorlamak anlamına geldiğini söyledi:

“Biz mahkeme salonlarında bulunarak şunu söylüyoruz: Erkek egemen önyargılarla değil, gerçek adaleti sağlayacak bir yargılama yapmakla yükümlüsünüz.”

Polislerin de görevlerini yerine getirmediği durumlarda kadın hareketinin bunu görünür kıldığını ifade eden Eralp, “Kadınlar ölürken polis neredeydi?” sloganının da bu sebeple öne çıktığını söyledi.

Kürt illerindeki kayyım toplumsal dönüşümün önünü kesti”

Yerel yönetimlerin ve kadın örgütlerinin geçmişte özellikle Kürt illerinde önemli deneyimler geliştirdiğini hatırlatan Eralp, kayyım politikalarının bu toplumsal dönüşümün önünü kesen bir görev gördüğünü söyledi. Batman ve Diyarbakır’da kadın intiharlarının ve cinayetlerinin azaltılmasında kadın merkezleri, sığınaklar ve yerel dayanışma ağlarının önemli rol oynadığını söyleyen Eralp; Kürt illerindeki belediyeciliğin bu durumu kökten dönüştürdüğünü, bunu da bir güvenlik mekanizması ile değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini aşındıran politikalar ile, kadınlar için şiddetten uzaklaştıran seçenekleri çoğaltarak yaptıklarını aktardı.

Bunun toplumsal hafıza ve deneyim olarak yaşandığını vurgulayan Eralp, “Belediyelerin kayyım korkusu olmadan daha özerk bir biçimde, erkek şiddetine yönelik kendi yerellerinde politika üretebilmeleri, dolayısıyla da toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendiren adımlar atabilmeleri kesinlikle bu tip ölümleri daha önce de azaltmış olduğu gibi yine azaltabilecektir” diyerek sözlerini sonlandırdı.


Nisan 2026’da 26 kadın cinayeti, 23 şüpheli ölüm

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre 2026 yılının sadece ilk dört ayında en az 102 kadın katledilmiş, 99 kadının ölümü ise kayıtlara “şüpheli” olarak geçmiştir.

Sadece Nisan ayı verilerine göre, 26 kadın katledildi, 23 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Ayrıca kadınların %38’i evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Kadınların %69’u ise evlerinde öldürüldü.

Son 1 ayda öne çıkan olaylar

  • Dersim’de 5 Ocak 2020’de kaybolan Gülistan Doku’yu dönemin valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel’in tabancayla öldürdüğü belirlendi. Sonel, gözaltına alındıktan sonra “kasten öldürme” suçundan tutuklandı. Soruşturma kapsamında toplam 12 kişi tutuklandı.
  • Soruşturma kapsamında 6 yıl sonra 700 saatlik bir kamera kaydı incelemeye alındı.

  • İlayda Zorlu’nun 17 Nisan’da babasının beylik tabancasından ateş sonucunda ölü bulunduğu duyurulmuştu. Öğrenci ve gençlik örgütleri, İlayda’nın ölümünün aydınlatılması için birçok şehirde eylem düzenlemişti.

  • 7 Mayıs’ta Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili KYK yurdu yönetimi hakkında verilen “soruşturma izni verilmemesi” kararı, Van Barosu’nun yaptığı itiraz Erzurum Bölge İdare Mahkemesi tarafından kaldırıldı.

  • 8 Nisan’da İTÜ Ayazağa Kampüsü içindeki Ali İhsan Aldoğan Kız Öğrenci Yurdu’na giren bir erkeğin, kadın öğrenciler tarafından çamaşırhanede üstsüz halde yakalandığı basına yansıdı.
Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.