Kürt meselesi ve barış süreci Londra’da masaya yatırılıyor

Centre for Kurdish Affairs, 29-30 Eylül 2026 tarihlerinde düzenlediği “Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı”nda Türkiye’deki barış süreci, silahsızlanma, demokratik entegrasyon ve siyasi çözüm başlıklarını konuşacak. Konferansın organizasyonunda kadınların eşit katılımı temel ilke olarak belirlendi.

Centre for Kurdish Affairs, 29-30 Eylül 2026 tarihlerinde “Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı” düzenliyor. Londra’daki Hamilton House’da gerçekleştirilecek konferansta Türkiye’deki barış süreci, silahsızlanma, demokratik entegrasyon ve siyasi çözüm başlıkları uluslararası deneyimlerle birlikte tartışılacak.

Konferans Kürt siyasi ve sivil toplum temsilcilerini, parlamenterleri, politika yapıcılarını, akademisyenleri ve barış süreçleri alanında çalışan uzmanları bir araya getirecek.

Centre for Kurdish Affairs, konferansın Türkiye’de barış, demokratik kapsayıcılık ve siyasi çözüm açısından önemli bir dönemde gerçekleştirildiğini belirtiyor. Centre, silahlı çatışmanın sona erdirilmesini ve silahsızlanmaya yönelik adımlarla siyasi diyaloğun sürdürülmesini olumlu değerlendiriyor.


Kuruma göre mevcut gelişmeler, onlarca yıllık çatışmanın geride bırakılması ve kalıcı, demokratik bir siyasi çözüme ulaşılması açısından önemli bir fırsat yaratıyor. Konferansta bu fırsatın kalıcı bir barışa dönüştürülebilmesi için gerekli siyasi, hukuki ve kurumsal koşullar ele alınacak.

Birinci günün gündemi: Barış süreçlerinin uluslararası deneyimleri

Konferansın ilk günü, farklı ülkelerdeki barış süreçleri ve müzakere edilmiş siyasi çözümler üzerine odaklanacak.
Kuzey İrlanda’daki Hayırlı Cuma Anlaşması (Belfast Anlaşması), Bask Bölgesi ve diğer uluslararası örneklerin ele alınacağı panellerde; müzakere, siyasi katılım, iktidar paylaşımı, yerel ve bölgesel yönetim, kurumsal reform, toplumsal uzlaşma ve barış anlaşmalarının uygulanmasından çıkarılabilecek dersler tartışılacak.


İlk günün panelleri şöyle:

  • Barış Süreçlerinden Çıkarılabilecek Dersler ve Siyasi Diyalog
  • Çatışmadan Siyasi Uzlaşmaya: Birleşik Krallık Deneyimleri
  • Yönetim, Yetki Devri ve Siyasi Katılım

Konferansın ilk gününün resmi açılış konuşmasını eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir yapacak.

İkinci günün gündemi: Kürtlerin geleceği


İkinci gün, Türkiye, Irak, Suriye ve İran’daki Kürtlerle ilgili siyasi ve sivil toplum çevrelerinin yanı sıra Kürt diasporasının farklı kesimlerinin perspektiflerine ayrılacak.
Siyasi katılım, demokratik diyalog, bölgesel gelişmeler, haklar, kapsayıcı siyaset ve kalıcı barış perspektifleri ele alınacak.
İkinci günün açılış konuşmasını Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski milletvekili Serpil Kemalbay gerçekleştirecek.

Günün panelleri şöyle:

  • Siyasi Katılım ve Demokratik Diyalog
  • Bölgesel ve Uluslararası Bağlamda Kürt Toplulukları
  • Kapsayıcı Siyaset, Haklar ve Kalıcı Barış Perspektifleri


Programda yer alacağı açıklanan Kürt siyasi ve sivil toplum temsilcileri arasında Çetin Arkaş, Veysi Aktaş, Yüksel Genç, Nesrin Akgül ve Gültan Kışanak bulunuyor.

Bu isimlerin, Kürt hareketinin gelecekte izleyeceği yön ile barış ve demokratik entegrasyon sürecinin ortaya çıkardığı siyasi konular üzerine değerlendirmelerde bulunması bekleniyor.

Kuzey İrlanda’dan Kolombiya’ya farklı barış deneyimleri

Konferans, farklı ülkelerdeki barış süreçleri üzerine çalışmış akademisyenleri ve uzmanları da bir araya getirecek.
Aberdeen Üniversitesi Emekli Siyaset Profesörü ve Edinburgh Üniversitesi Onursal Profesörü Michael Keating, Queen’s University Belfast’tan Adrian Guelke, York Üniversitesi Siyaset Bölümü Kıdemli Öğretim Görevlisi Matthew Whiting, Universitat Autònoma de Barcelona’dan Louis Lemkow ve Tennessee Technological Universitesi Siyaset Bilimi Profesörü Michael M. Gunter konferansın akademik katılımcıları arasında yer alacak.

Barış süreçlerinde doğrudan deneyime sahip isimler de konferansta söz alacak. Güney Afrika’dan Mahmoud Patel ile Kolombiya’nın eski senatörü ve Havana barış sürecindeki FARC-EP müzakere heyeti üyesi Victoria Sandino programa katılacak.

Centre for Kurdish Affairs, açıklanan isimlerin konferansın nihai katılımcı listesinin tamamını oluşturmadığını, farklı siyasi, akademik ve sivil toplum çevrelerinden yeni katılımcıların da açıklanacağını bildirdi.

Kadın katılımı için yüzde 50 hedefi

Konferansın organizasyonunda kadınların eşit katılımı temel ilkelerden biri olarak belirlendi. Programdaki panelistlerin en az yüzde 50’sinin kadınlardan oluşması hedefleniyor.

Centre, bu hedefin barış, demokratik siyaset, haklar, yönetim ve Kürt toplumunun geleceğine ilişkin tartışmalarda kadınların eşit ve anlamlı biçimde yer almasını sağlamaya yönelik olduğunu belirtiyor.

Amaç: Siyasi süreci kalıcı bir çözüme dönüştürmek

Centre for Kurdish Affairs, konferansın Birleşik Krallık Hükümeti, Parlamento, diplomatik çevreler, akademik kurumlar ve politika kuruluşlarıyla etkileşimi geliştirmeyi amaçladığını ifade ediyor.
Konferansın temel hedeflerinden biri, Türkiye’deki mevcut siyasi sürecin kalıcı ve demokratik bir çözüme dönüşebilmesi için gerekli siyasi, hukuki ve kurumsal koşulları tartışmaya açmak.
Centre’a göre Birleşik Krallık’ın çatışmaların çözümü, demokratik kurumlar ve müzakere edilmiş siyasi çözümler konusundaki deneyimi, Kürt ve uluslararası perspektiflerin bir araya gelmesi açısından önemli bir zemin sunuyor.


Centre for Kurdish Affairs, uluslararası barış süreçlerinden çıkarılan dersler ışığında; demokratik ilkeler, hukukun üstünlüğü ve temel haklara saygı temelinde sürdürülecek diyaloğun kalıcı bir siyasi çözüme katkı sağlayabileceğini belirtiyor.

Barış akademisyenleri: “Silahların susması temel talebimizdi”

Meclisten geçen “çerçeve yasayı” değerlendiren barış akademisyenleri Zafer Yörük ve Can Irmak Özinanır, yasanın, eksikliklerine rağmen ve doğrudan demokratikleşme garantisi taşımasa da silahların susması ve barış mücadelesinin yürütülmesi adına kritik bir adım olduğunu söyledi. Akademisyenler, umudun hep var olduğunu belirtti.

Fotoğraf: sessizkalma.org

Abdullah Öcalan ile devlet arasında yürütülen ve Kürt tarafının “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”, devletin ve AKP iktidarının ise “Terörsüz Türkiye” adıyla tanımladığı süreç kapsamında düzenlenen “çerçeve yasa” 10 Ağustos tarihinde 467 oyla Meclis’ten geçti. “Çerçeve yasa” ya da resmi adıyla “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun,” 12 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın onayına sunuldu.

Toplam 12 maddeden oluşan bu teklif, soruşturma, kovuşturma ve infazın ertelenmesine ilişkin hükümlerden başvuru usullerine, hak yoksunluklarının kaldırılmasından silah ve malzemenin kayıt altına alınmasına kadar birçok düzenlemeyi kapsıyor.

Barış talebiyle bildiriye imza attıkları için yıllardır Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ihraçları ve yargı süreçleriyle karşı karşıya kalan barış akademisyenleri arasından Zafer Yörük ve Can Irmak Özinanır, yasayı Niha+’ya değerlendirdi.

İki yılı aşkın süredir devam eden sürecin ardından gelen düzenlemeyi ele alan akademisyenler, yasanın içeriği itibarıyla tek başına nihai bir çözüm ya da demokratikleşme sağlamayacağını ancak silahların susması ve hak mücadelesinin sürdürülmesi adına önemli bir “kapı araladığını” belirtiyor.

10 yıldır süren hak ihlallerine ve belirsizliklere rağmen akademisyenler, toplumsal barışın ve demokrasinin geleceğine odaklanılması gerektiğinin altını çiziyor.

Yörük: “Yasayı barış anlaşması olarak görüyorum”

9 yıl boyunca görev yaptığı İzmir Ekonomi Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki işinden çıkarılarak ihraç edilen siyaset bilimci Doç. Dr. Zafer Yörük, çerçeve yasayı öncelikle devlet ile bir silahlı güç arasında bir ateşkes ve barış anlaşması olarak gördüğünü, bu yönüyle doğrudan desteklenmesi gereken olumlu bir adım olduğunu ifade etti:

“Çerçeve yasa hem Kürt meselesinin hali hem de demokratikleşme açısından bir garanti vermiyor. Zaten şu andaki konusu da bu değil gibi gözüküyor. Yasanın şu anki konusu, silahlı savaşan bir grupla devlet otoritesi arasında bir mütareke, bir ateşkes ve ateşkesten barışa giden süreci başlatmaktır.”

Zafer Yörük, Fotoğraf: Gazete Duvar

“Demokratikleşme için olumlu bir adım”

Barış akademisyenlerinin en başından beri temel talebinin silahların susması olduğunu hatırlatan Yörük, düzenlemeyi Kürt meselesinden bağımsız olarak dahi olumlu ve umut verici bir gelişme şeklinde nitelendirdi. Yörük, yasanın iki boyutu daha olduğunu söyledi:

“İkinci olarak, Kürt meselesinin kendisinin çözümü konusunda önemli bir adım mı? Evet, o açıdan da önemli. Çünkü devletin, karşısında savaşan silahlı gücü bir muhatap olarak tanıması ve onunla belli bir anlaşma yapması, aslında Kürt realitesini, Kürt siyasi hareketini tanıması demektir. Bu durum, sivilleşme halinde DEM Parti ve diğer Kürt siyasi oluşumlarını muhatap alıp Kürt halkının göz ardı edilmiş taleplerini ciddiye almanın yolunu açabilir ama tabii ki bunun garantisini içermiyor.

Üçüncü mesele ise ülkenin demokratikleşmesi. Kürt sorununda silahların susması ve meselenin siyasi zeminde tartışılmasının kabulü, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açacaktır. Kürt halkının talep ettiği haklar, siyasal sistemin otoriter ve yasaklayıcı yanlarını törpüleyecek dinamikleri zaman içinde ortaya çıkarır. Dolayısıyla demokratikleşme açısından olumlu bir adım olarak görmek gerekir.”

“Barış ortamı olumlu süreci çoğaltacaktır”

Barış akademisyenlerinin yaşadığı hak ihlallerine ve ihraç süreçlerine de değinen Yörük, akademisyenlerin kişisel bir beklenti ya da çıkar peşinde olmadığını vurguladı:

“Bizim başımıza gelenler, haklarını savunduğumuz Kürt halkının 100 yıldır çektikleri yanında hiçbir şeydir. Kaç sene geçti, herkes kendisine farklı bir yaşam kurdu. Hakkımızda beraat kararlarının çıkması hareket alanımızı olumlu etkiledi, KHK ile çıkarılan arkadaşlarımızın haklarını geri alma süreçleri başladı ve barış ortamı bu olumlu süreci çoğaltacaktır. Ancak biz barış akademisyenleri olarak kendimiz için hiçbir zaman bir şey beklemedik, imzamızı attık ve bedelini ödemeye de razı olduk.”

Özinanır: “Mücadele için bir fırsat”

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışırken ihraç edilen barış akademisyeni Can Irmak Özinanır da iki yılı aşkın süredir devam eden sürece dikkat çeken çekti. Özinanır, çıkan yasanın yetersiz ve eksik olduğunu, pek çok konuyu kapsamadığını vurguladı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın Meclis’te yaptığı konuşmada “bir kapı aralandı” söylemine dikkat çeken Özinanır, yasa ile bir kapının aralandığını ve bu kapının kapanmasına izin verilmemesi gerektiğini belirtti.

Can Irmak Özinanır, Fotoğraf: Marksist.org

İktidarın ana muhalefet üzerindeki baskıyı artırdığı son derece otoriter bir dönemde olunduğuna işaret eden Özinanır, yasanın tek başına demokratikleşme sağlamayacağını ifade etti. Savaş koşullarında demokrasinin her zaman daha geriye gittiğini hatırlatan Özinanır, “En azından silahların sustuğu bir ortamda demokrasi için mücadele etmek daha mümkün. Elimizde bu mücadeleyi yürütmek için bir fırsat var” dedi.

Özinanır, yasanın şu anki haliyle barış akademisyenleri için doğrudan bir sonuç doğurmadığını söyledi, fakat bir barış umudunun hep olduğunu, barış akademisyenleri olarak 10 yıl önceki taleplerinde haklı olduklarını da ekledi.

“10 yıl önceki talebimiz gerçekleşiyor”

10 yıldır barış talep ettikleri için cezalandırıldıklarını ve yargıdan çelişkili kararlar çıktığını ve kendisi gibi halen görevine dönemeyen çok sayıda akademisyen bulunduğunu hatırlatan Özinanır, şunları söyledi:

“Bizim 10 yıl önce talep ettiğimiz şeyin bir şekliyle gerçekleşiyor olmasını önemli buluyorum. Bu durum hemen işlerimize dönmemizi sağlamayabilir ama uzun vadede barışı talep edenler, barışın sonuçlarından da faydalanacaktır.”

Ne olmuştu?

11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 406 akademisyen, 1 Eylül 2016’da dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. Ayrıca bildiriye imza atan 822 akademisyen Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı.

Ağır Ceza Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek beraat kararı verse de Barış İçin Akademisyenler görevlerine iade edilmedi. Çünkü Barış Akademisyenlerinin bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) olan dosyaları için, “önce iç hukukun bitirilmesi gerekir” kararı verildi.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Barış Akademisyenleri ve Gülen Cemaati bağlantılı tüm dosyalar için OHAL Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, neredeyse tüm Barış Akademisyenlerinin iadesine ret kararı verdi. Komisyonun ret kararlarını açıklaması 2021 yılını bulduğu için akademisyenlerin bir üst mahkemeye erişimi yaklaşık 5 yıl gecikti.

Bunun üzerine 2019’dan itibaren BİM davaları başladı. Toplamda 10 yıla yaklaşan hukuki süreç hâlâ devam ediyor.

2023 Haziran itibariyle haklarında KHK ile ihraç kararı verilen çok sayıda Barış Akademisyeninin ise mahkemelerin göreve iade kararlarına rağmen üniversiteler tarafından işe başlatılmadığı kaydedilmişti.

10 yıllık hukuki mücadele: Yalnızca 14 kesin iade

Rapor: barisicinakademisyenler.net

Barış İçin Akademisyenler’in düzenli aralıklar ile yayınladığı rapora göre, göreve iade için açmış oldukları iptal davalarında bazı mahkemeler evet derken bazıları ise hayır diyebiliyor.

2016’dan beri süren hukuki mücadele sonucunda Danıştay kararı ile iadesi kesinleşen dosya sayısı ise yalnızca 14 iken Bölge İdare Mahkemesi düzeyinde 119, Danıştay düzeyinde ise 211 davada karar yok.

Ayrıca, her kademedeki akademisyenlere sosyal medya hesaplarının taranmasından vakıf, dernek vb. üyeliklerine kadar yeniden bir güvenlik soruşturması da yapılıyor. Böylece iade süreçleri daha uzun sürüyor ve akademisyenlerin aktif ve eleştirel bilgi üretimi giderek kısıtlanıyor.

Daşlı: “Barış masası” ulus ötesi bir alana bağlı

Barış süreçlerini araştıran akademisyen Dr. Güneş Daşlı’ya göre, Türkiye’deki sürecin özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı, AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirtti.

PKK’li bir grubun silah yakma töreni, 11 Temmuz 2025, Foto: Rûdaw

1 Ekim 2024 tarihinde Devlet Bahçeli’nin Meclis Genel Kurulu sırasında DEM Parti milletvekillerinin sıralarına giderek onlarla tokalaşmasıyla başlayan ve 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın İmralı Heyeti aracılığıyla yaptığı çağrı sonrasında devam eden “sürecin” yansımaları ve etkileri devam ediyor. İktidar çevrelerinin “Terörsüz Türkiye”, Kürt tarafının ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak isimlendirdiği bu dönem, gelinen aşamada iktidar tarafının PKK’nin silah bırakmasına endekslediği, Kürt tarafının ise Abdullah Öcalan’ın şartlarının düzeltilmesi ve diğer yasal adımların atılmasını beklediği bir tartışmaya sahne oluyor.

Loughborough Üniversitesi’nde çatışma ve çözüm süreçlerine yönelik araştırmalar yapan Dr. Güneş Daşlı, Abdullah Öcalan ve devletin çeşitli kurumları arasında devam eden bu “sürecin” geldiği aşamayı ve bundan sonra neler olması gerektiğini Niha+‘a değerlendirdi.

Daşlı bu sürecin daha önceki çözüm süreçlerinde olduğu gibi Kürt sorununa dair bir planlama içermediğini söylüyor. Politik bir soruna yönelik kabaca bir projenin tasarlanmamasının iki taraf arasında bir eşitsizlik yarattığını düşünen Daşlı, devlet tarafındaki duruma karşılık Kürt hareketinin bir politik önermesinin olduğunu, barış ve demokrasiyle ilgili ne düşündüğünü söylediğini belirtti.

“Devlet ve barış isteyenler arasında bir asimetri var”

Şu an tek adam dediğimiz bir başkanlık rejiminin olduğu Türkiye’de böyle bir süreç yürütülmesinin belli sıkıntıları getirdiğini belirten Daşlı, sürecin sadece bir kişi ya da onun etrafındaki kişilerin söz sahibi olabildiği bir süreç olduğunu ifade etti.

Dr. Güneş Daşlı

Ancak Daşlı, bu sürecin bir demokrasi müzakeresine dönüşmesi gerektiğini söyledi:

“Bu demokrasi farklı yanlardan anlaşılabilir. Bir taraf daha liberal, merkezi bir demokrasi tanımlayabilir. Bir taraf da radikal demokrasi. Buna yönelmesi lazım ama buna yöneltecek bir sistem yok Türkiye’de. Bence bunun da sıkıntıları yaşanıyor. Dolayısıyla aslında Kürt sorunu nedenlerini işaret etmedi. Birazcık daha güvenlik ekseninden çıkarıp rekabetçi, yine zorlu ama daha müzakereci bir dil kurulmalı.”

Suriye’de Esad dönemi sonrasında kurumsal bir geçiş dönemi adaleti kurulduğunu söyleyen Daşlı, “Türkiye’ye baktığımızda ise hiç böyle bir çabanın olduğunu görmüyoruz. Bu devlet ile barışı talep eden ya da barışa ihtiyaç duyan toplum arasında bir asimetri yaratıyor” dedi.

Türkiye’deki süreç dar bir çevrede ilerliyor

Kuzey İrlanda süreci örneğini veren Dr. Güneş Daşlı, İngiltere hükümetinde daha liberal bir başkan olsa da çok sorunlar yaşandığını hatırlattı:

“Çok geri adımlar atıldı. Hala İrlandalıları terörist olarak gören zihniyetin polis sisteminde, askeri sistemde olduğu bir süreç vardı.”

“Her barış sürecinin kendine özgü bağlamı vardır” diyen Daşlı’ya göre 1990’larda Kuzey İrlanda örneğinde olduğu gibi karşı tarafın açıkça muhatap kabul edildiği, kamuoyuna açık görüşmelerin yürütüldüğü ve hükümet ile hükümetin “terörist” dediği bir örgütle yetki paylaşımı yapmasını da kapsayan liberal süreçler yaşandı. 2007-2008 sonrasında ise eşitlikçi olmayan ve müzakere ruhuna uymayan, otoriterleşen modeller çıkmaya başladığını kaydeden Daşlı, bu yıllardan sonra devletin müzakere sürecinde bile hegemonyasını tek elde tutmaya çalıştığını ve karşı tarafı muhatap olarak tanımaktan geri durduğunu vurguladı.

“Kuzey İrlanda, Güney Afrika ve Kolombiya dönemlerinin ortak özelliği çok aktörlü olmalarıydı. Sivil toplumun, kadın gruplarının ve toplumsal hareketlerin sürece dahil olduğu bu deneyimlerin aksine, Türkiye’deki süreç dar bir çerçevede ilerliyor.

“Şimdi biraz daha literatürde dediğimiz elit müzakere süreci var. Elitten öte, devletin karşı tarafı tanımaktan çok net bir şekilde geri durduğu bir süreçten bahsediyoruz. Ana aktörü bile tam tanımakta zorluk çeken bir süreç.”

Sri Lanka’daki negatif barış örneğini de veren Daşlı, orada ve birçok ülkede toplumsal hafızanın diri kaldığını söyledi:

“Hala diasporadaki Sri Lankalı insanlar, çoğu Tamil grubundan olanlar hala Avrupa’da adalet için eylemler yapıyorlar. Çünkü Sri Lanka çok otoriter bir devlet ama buldukları her alan adalet neredeyse 15 yıl geçti ve negatif bir barış. Yani o mevzu bitmiyor. Belki son olarak İspanya örneğini verebilirim. İspanya Franko diktatörlüğünü yaşadı ve neredeyse yarım asır geçti. Ve iyi bir yüzleşme yapmadı. Gerçekten o failler, yüzleşilmeyen travmalar sanki bir hayalet gibi bu İspanyol toplumunun üzerinde dolaştı. Ki İspanya ekonomik olarak ilerledi, demokrasi anlamında ilerledi. Buna rağmen travmatik bir toplumla devam etti. Hâlâ hafıza, adalet istiyor mağdurlar 1970’lerden, 1980’lerden beri. Sonunda şu an bir soru hükümeti olduğu için yeni hakikat komisyonu kurdular 50 yıl sonra. Niye? Çünkü kaçamıyorsun.”

Süreç Rojava’nın geleceğiyle ilgili

Daşlı’ya göre Türkiye’deki sürecin bir diğer özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirterek “Asla birbiriyle uzlaşmayacak grupların da dahil olduğu çok aktörlü bir sürece evrilmesine ihtiyaç var” dedi.

Şu an fiilen bir barış masasının kurulmuş olduğunu kaydeden Dr. Daşlı, İmralı’daki görüşmelerin yanı sıra MİT üzerinden Kandil’de de görüşmeler olduğuna dair haberlere dikkat çekti ve sürecin toplumsallaşması için devletin bu gerçeği tanıması gerektiğine değindi:

“Bu barış masasıdır. Aslında kurulmuş durumda. Asıl sorun devletin bu gerçeği kamuoyu önünde açıkça kabul etmemesi. Devlet buna başka bir ad koyabilir, önemli değil. Ama bu eşit muhataplığı kabul etmesi gerekiyor.”

“Kayyım uygulamaları sürecin önündeki en büyük engel”

Sürecin toplumsallaşabilmesi için öncelikle Kürtlerin kolektif çalışmalarının görünür kılınması ve merkeze alınması gerektiğini söyleyen Daşlı, hafızanın ve hesap verilebilirliğin öneminden bahsetti:

“Barış anneleri 95’ten bu yana sistematik bir baskı altında ve resmi herhangi bir mekanizma olmaksızın hafızayı ve hesap verilebilirlik talebini ayakta tutmayı başardılar. Savaştan doğrudan etkilenen kişilerin bu şiddeti kabul etmeyip aslında karşı bir mücadele yürütmüş kesimlerin, kurumların, inisiyatiflerin deneyimlerini sürece dahil etmek gerekiyor.”

Süreçte ciddi bir tıkanma olduğunu düşünen Daşlı’ya göre, bunun en büyük sebebi kayyım uygulamaları ve yerelde bile demokrasiye erişimin mümkün olmaması:

“Bunu engellemek için kapatılan sivil toplum kuruluşlarının yeniden faaliyete geçirilmesi, tazminat mekanizmalarının oluşturulması ve muhalif medya üzerindeki baskıların azaltılması gerekiyor. Negatif uygulanan şeylerin sonlandırılması bile zaten Türkiye gibi uzun süreli barış ve hakikat mücadelesi, hafızası olan bir ülke için bence yeterli olur.”

Devletin barış dilini kendi tekelinde şekillendirme çabasından da çekilmesi gerektiğini ifade eden Daşlı, “Barışı toplumdaki farklı kesimler konuşabilmeli ve demokratik alanda çatışabilmeli” dedi.

“Barış anneleri dayatılan anneliği dönüştürdü”

Uzun süreli silahlı çatışmaların toplumsal cinsiyet normlarını köklü biçimde şekillendirdiğini belirten Daşlı, ev içi şiddeti üretebilecek güce sahip, savaşan erkek figürünün şehitlik, gazilik üzerinden de kurulabildiğini söyledi. Öte yandan, kadının daha acı çeken, bekleyen ve yas tutan bir kadın tanımına sıkıştırıldığını ve bunun bir ikilik yarattığını da ekledi.

“Bu tarz ikililikler özellikle militarizm ve erkeklik değerlerinin kesişiminde çok fazla üretiliyor” diyen Daşlı, üretilen militarist erkeklik modellerinin Türkiye toplumunda derin izler bıraktığını söyledi. Feminist barış çalışmaları ve feminist aktivistlerin, akademisyenlerin bu militarist erkeklik anlayışına müdahale ederek barış sürecinde erkek toplumun dönüştürülmesi ve erkek-kadın ikiliğinin dışına çıkılacak bir dilin kurulmasının önemli olduğunu ifade etti.

Bu sebeple barış süreçlerine kadınların ve LGBTİ+’ların katılımlarının çok kritik olduğunu söyleyen Daşlı, ikili dilden çıkıp mağduriyet deneyimlerinin dahil edildiği, korkmadan toplumsal iyileşme taleplerinin rahat rahat söylenebildiği ya da feminist kolektiflerin, vicdani red gibi hareketlerin bu süreçlere aktif aktörler olarak dahil edilmesinin bir dönüşüm göstergesi olacağını belirtti:

“Barış Anneleri önemli bir sembol. sivil bir dil üretti barış adına. Kendilerine dayatılan ağlayan, sızlayan ama evinde cenazesinin başından öteye gitmeyen o annelik rolünü dönüştürerek daha politik ve barışı isteyen bir annelik ürettiler. Barış annelerinin Meclisi ziyareti bence buna yönelik bir tavırdı.”

Daşlı, kurban-fail, savaşçı erkek-mağdur kadın gibi ikililiklerin aşılması gerektiğini belirterek LGBTİ+’ların görünmez kılınan mağduriyetlerini ortaya çıkaran bir adalet anlayışına ihtiyaç duyulduğunu söyledi: “Dönüştürücü bir adalet istiyorsak bu ikililiklerin aşıldığı, marjinalize edilmiş kesimlerin aktif özne olarak katıldığı süreçler kurgulanmalı.”

“Kürt kadınları çift katmanlı mağduriyet yaşadı”

Daşlı, savaşın toplumsal cinsiyet boyutunun sadece aktif savaşla sınırlı olmadığını belirterek, 1990’larda zorla yerinden edilen Kürt kadınların İstanbul’a geldiklerinde hem etnik kimlikleri hem de cinsiyetleri nedeniyle katmanlı bir mağduriyet yaşadığını hatırlatarak, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş davaları örneğine dikkat çekti:

“Gülistan Doku, birkaç feminist aktivist ve aile olmasaydı gündemden çoktan düşürülmüştü. Devlet hem fail hem de orada soruşturmacı konumunda. Dolayısıyla devlete de hesap verilmesi açısından bir çağrı var ve bir şekilde bence bu başarıldı. Devlet kabul etmek zorunda kaldı.

“Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi davaları Kürt kadınlarına yönelik devletin birçok kurumu tarafından uygulanan sistematik şiddetin bir göstergesi. Bu, Kürt coğrafyasında 1990’lardan bu yana kadınlara yönelik uygulanan sistematik polis şiddeti, gözaltı şiddeti, taciz ve tecavüzün semptomatik biçimde ortaya çıkmasıdır. Münferit bir askerin ya da savcının yaptığı bir şey değil.”

Devletin ürettiği bu şiddetin deşifre edildiğini söyleyen Daşlı, devam eden çözüm süreciyle ilişkili olarak devletin bu şiddetin bir daha yaşanmamasına dair taahhütte bulunabileceğini söyledi.

Geçiş dönemi adaletinin bu çift katmanlı mağduriyeti onarabileceğini belirten Daşlı, bunun için doğrudan özne olan Kürt kadın hareketi, Barış Anneleri ve farklı kesimlerin sürece etkin biçimde dahil edilmesi gerektiğini vurguladı. Güneş Daşlı, birçok delilin kaybedildiği ve dosyanın kapatılmaya çalışıldığı Gülistan Doku davası örneğinde kadının pasif ve mağdur bir konuma ittiğini belirterek “Kadınlar kendi hakikat talebini kendileri tarif edebilir. Nasıl bir mekanizma istediklerini, nasıl bir adalet istediklerini söyleyebilirler. Kadınların dahil edildiği barış süreçleri ve kadın hakikatini tanıyan geçiş dönemi adaleti çok daha kalıcı bir barışa ve uzun süreli bir toplumsal uzlaşıya yol açıyor. Bu verisel olarak da barış çalışmalarında kanıtlanmış bir bilgi” diye konuştu.

“Yüzleşilmemiş geçmiş toplumsal hafızayı etkiliyor”

Hesap verilebilirliğin ya da onarımın olmadığı bir barışı “negatif barış” olarak tanımlayan Daşlı, buna karşılık adaletin inşa edildiği, geçmişle hesaplaşıldığı bir süreci “pozitif barış” olarak tanımlıyor.

Adalet olmadan kurulan barış süreçlerinin kolektif ve toplumsal hafızadaki etkilerini değerlendiren Dr. Güneş Daşlı, bu hafızalardaki izlerin kuşaklar arası aktarıldığını düşünüyor: “Uzun vadede gerçekten yüzleşilmemiş, hesaplaşılmamış bir ağır geçmişin yüküyle yaşamak sadece bireysel değil toplumsal olarak da etkiliyor.

“Şu an bir bir şekilde bir geçiş süreci olarak alan açıldıysa adaleti de bu alanla konuşmak gerekiyor. Bu noktada küçük adımlarla da olsa adaleti inşa etmek mühim. Sonra çok geç olacak, geç olduğunda bambaşka aslında katmerlenmiş travmalarla, acılarla ve başka toplumsal sorunlarla da yüzleşmek zorunda kalacak. Umarım adalet ve özellikle faillerin yargılanması kısmı daha çok konuşulmaya başlanılır.”

İHD: “Yasal güvence olmadan eskiye dönüş riski var”

İnsan Hakları Derneği (İHD), bugünkü eş zamanlı basın açıklamalarında Kürt meselesinin çözümüne yönelik başlatılan süreçte somut yasal adımların bir an önce atılması gerektiğini vurguladı.

İnsan Hakları Derneği (İHD) bugün (27 Nisan) “Silahsızlanma ve barış hukuki reformlarla güvence altına alınmalıdır” başlığıyla tüm şubelerinde eş zamanlı olarak basın açıklaması gerçekleştirdi.

Açıklamada PKK’nin Ekim 2024’te aldığı silah bırakma ve kendini feshetme kararıyla yeni bir evreye giren barış sürecinde, devletin bu iradeyi destekleyen yasal düzenlemeleri henüz hayata geçirmediğine dikkat çeken İHD, gecikmenin süreci tehlikeye atabileceği konusunda kamuoyunu uyardı.

İHD, yaptığı açıklamada silahların susmasının ve çatışma kaynaklı yaşam hakkı ihlallerinin ortadan kalkmasının tarihi bir fırsat yarattığını belirterek hukuki güvenceye kavuşturulmayan müzakere süreçlerinin kalıcı barışla sonuçlanmadığını vurguladı. Dernek, 2013-2015 yılları arasında yürütülen çözüm sürecinin de hukuki ve idari reformlar hayata geçirilmediği için başarısızlıkla sonuçlandığını hatırlattı.

Komisyon raporu beklemede

TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun nihai raporunu Meclis’e sunmasının üzerinden iki ayı aşkın süre geçmesine karşın herhangi bir adım atılmadığına dikkat çeken İHD, siyasi aktörlerin reformları “bayram sonrasına” ertelediğini, ancak söz verilen tarihlerde de somut gelişme yaşanmadığını kaydetti:

“Mevcut durumda fiili silahsızlanma iradesine karşılık, devletin bu iradeyi destekleyecek ‘geçiş dönemi yasalarını’ hayata geçirme konusunda söylem düzeyinde kalan bazı beyanlar haricinde süreci tahkim edecek somut adımlara dönüşmemiştir. Dünyadaki çatışma çözümü deneyimleri göstermiştir ki; hukuki ve idari reformlarla desteklenmeyen, yasal statüye kavuşturulmayan müzakere girişimleri, tekrarlanma ve eskiye dönüş riski taşımaktadır. Kürt Meselesinin çözümü konusunda önemli bir adım olarak değerlendirdiğimiz TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun, nihai raporunu tamamlayıp Meclise sunmasının üzerinden iki ayı aşkın bir süre geçmiştir. Siyasi aktörler yapılması planlanan reformlara dair bayram sonrasını işaret etmesine rağmen bugüne kadar hiçbir adımın atılmamış olması endişe vericidir. 2025 yılı içerisinde de muğlak da olsa çeşitli zaman dilimlerine infaz yasası başta olmak üzere bazı yasal düzenlemelere işaret edilmiş ancak her defasında ulusal ve bölgesel gelişmeler gerekçe gösterilerek geri adım atılmıştır.”

PKK’nin silah bırakmasına ilişkin çerçeve yasa çıkarılsın

İHD, açıklamada hükümetten bir an önce bir dizi yasal adım atmasını talep etti:

  • PKK’nin silah bırakmasına ilişkin çerçeve yasa en kısa sürede çıkarılmalı; yasa bütünlükçü ve açık olmalı, silah bırakan bireylerin eğitim, sağlık ve istihdam gibi ihtiyaçlarını karşılayacak destek mekanizmaları içermelidir.
  • Yasanın uygulanmasını denetlemek üzere TBMM bünyesinde tüm siyasi partilerin ve sivil toplumun katılımıyla bir İzleme ve Denetleme Komisyonu kurulmalıdır.
  • Tüm siyasi mahpuslar için serbest bırakılmayı sağlayacak yasal düzenleme yapılmalıdır.
  • Kayyım atanan belediyelerin seçilmiş başkanları görevlerine iade edilmelidir.
  • Hasta mahpuslar derhal serbest bırakılmalıdır.
  • Belediye başkanları, gazeteciler ve sivil toplum temsilcilerine yönelik yargısal tacize son verilmelidir.
  • Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kaldırılarak ilgili mevzuat AİHM ve AYM kararları doğrultusunda yeniden düzenlenmelidir.
  • KHK ile işten çıkarılan kamu görevlileri göreve iade edilmelidir.

İHD ayrıca tarafların sivillere karşı işlediği suçlar bakımından hakikat, adalet ve onarımı esas alan koşullu sorumluluk mekanizmalarının kurulmasını da talep etti.

İHD açıklamasını “Çatışmasızlık ve silahsızlanma ile elde edilen bu tarihi fırsatın kalıcı bir barışa dönüşmesi için siyasi ve hukuki adımların mümkün olan en kısa süre içinde hayata geçirilmesini talep ediyoruz” diyerek sonlandırdı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.