Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi ve Ankara Pride değerlendirdi

Transfobiye karşı foruma çağrı: “Birbirimizi yalnız bırakmayacağız”

Ankara’da “sistematik transfobiye karşı” düzenlenen forum öncesinde Niha+’ya konuşan Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi ile Ankara Pride, yurtlardaki transfobiyi, “Ailem Güvende” operasyonlarını ve LGBTİ+ mücadelesini değerlendirdi. İnisiyatif ve Pride, tüm demokratik kitle örgütlerini, sendikaları, kadınları, LGBTİ+’ları ve öğrencileri, “ortak ve kalıcı bir zemin yaratmak için” foruma çağırdı.

Fotoğraf: Özge Özgüner / csgorselarsiv.org

Kaldığı TOBB ETÜ yurdunda intihara sürüklenen 19 yaşındaki trans öğrenci Arya’nın mücadelesini yürüten Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi ile Ankara Onur Haftası ve Ankara Kadın Platformu, bütün demokratik kitle örgütlerini, LGBTİ+’ları, kadınları, feministleri Ankara’da yapacakları “Sistematik Transfobiye Karşı Yas, Adalet, Mücadele” başlıklı foruma davet ediyor.

Üç kurumun ortak şekilde düzenlediği forumun nerede ve ne zaman yapılacağına ulaşmak için inisiyatife sosyal medya üzerinden ulaşılması gerekiyor.

Forum öncesinde Niha+’nın sorularını cevaplayan Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi ile Ankara Pride, en önemli noktanın örgütlenmeye devam etmek olduğunu söylüyor.

Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, kampüs ve yurtlardaki transfobinin devletin ikili cinsiyet sistemine dayalı düzeninden ayrı düşünülemeyeceğini savundu. İnisiyatif, “Ailem Güvende” adı altında yürütülen operasyonları ise LGBTİ+’lara yönelik “somut bir savaş ilanı” olarak nitelendirdi.

“Transfobi devletin tüm mekanizmalarına işlemiş durumda”

İnisiyatife göre trans üniversite öğrencisi Arya’nın yaşadıkları da “devlet-aile-yurt üçgeni” içinde okunmalı. İnisiyatif, bu denklemde yurdun, “aile evinden çıkan ve özgürlüğün ilk adımını atanlara yönelik yeniden bir baskı mekanizması yaratmak” demek olduğunu söyledi.

Trans öğrencilerin yurtlarda yaşadıklarını “cis-heteroseksist patriyarkal sistemin yurtlarında her gece oraya dönmek zorunda olmanın zorundalığı ve bu zorundalığın yarattığı baskı ve transfobiyle her gün yüzleşmek zorunda” diyerek tanımlayan inisiyatif, bu sebeple devletin tüm mekanizmalarındaki transfobi ile mücadele etmek gerektiğini söyledi:

“Devletin tüm mekanizmalarına işlemiş sistematik transfobi, homofobi ve şiddete karşı mücadele veriyoruz. Sorun sistematikleşmiş olduğundan öğrencilerin yaşadıklarının değişebilmesi için temel olarak bu sistemi alaşağı etmek gerekiyor. TOBB ETÜ yurt müdürü Semiha Akın gibilerinin taciz, şiddet, baskı, tehdit gibi onca suça rağmen yurt müdürü olarak kalmasının engellenerek gerçek bir biçimde yargılanması gerekiyor. İnisiyatif olarak bu mücadelenin toplumsallaşarak büyümesi hedeflerimizdendir. Köklü değişimler bu mücadelenin toplumsallaşmasıyla; herkesin Arya’nın, transların, LGBTİ+ların adalet mücadelesini sahiplenmesiyle olacaktır.”

İnisiyatif, TOBB ETÜ yurt müdürü Semiha Akın’ın Arya’ya taciz, şiddet, baskı ve tehdit uyguladığını, ayrıca aynı davranışların başka bir trans öğrenciye de yöneltildiğini kendilerine ulaşan TOBB ETÜ öğrencilerinden öğrendiklerini belirtti. İnisiyatif, Akın’ın yurt müdürü olarak kalmasının engellenmesini ve yargılanmasını talep etti. Yurtlarda kalmış bazı öğrencilerin de yaşananlara artık sessiz kalmak istemeyerek inisiyatife katıldığını aktardı.

“Aileyi güvensiz kılan fail erkek ve devlettir”

Operasyonları ilk duyduklarında “endişe ve öfke” hissettiklerini söyleyen inisiyatif, operasyonların LGBTİ+’ların örgütlenme, dernekleşme ve yaşama özgürlüğünü hedef aldığını ifade etti:

“Bu operasyonların, LGBTİ+lara yönelen sistematik saldırıların somut bir pratiği olmasının yanısıra toplumun her bir kesimini LGBTİ+ların karşısına konumlandırma çabası ve amacı güdülerek yapıldığının bilincindeyiz. “Fuhuşa yer temini” ve “müstehcenlik”gibi suçlamalarla gerek seks işçiliği gerek LGBTİ+ olmanın kendisi birer suç ilan edilirken ‘ahlak’, ‘aile’, ‘çocuk’ gibi toplumun kulak kesildiği kavramlarla devlet tarafından tüm bu suçlamalara dayanak oluşturulmaktadır. Aile içinde katliam, sömürü, istismar ve nefret varken LGBTİ+ların aileleri güvensiz kıldığı söylemi ancak bir provakasyon olabilir. Aileyi güvensiz kılan devletin cezasızlık politikalarına, cis-heteropatriyarkal sistemine sırtını dayamış fail erkekler ve devletin bu politikalarından başka bir şey değildir.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda LGBTİ+’ları hedef göstermesine de değinen inisiyatif, bunun LGBTİ+’ların varlığına dahi “tahammül” edilmediğini gösterdiğini söyledi:

“Operasyonların Arya’nın ölümü ile bağlantısı, tam olarak bu noktada başlıyor. Devlet, her alanda translara yönelik şiddeti ve baskıyı cezasız bırakarak ve üzerini örterek bunları teşvik ediyor.”

“Sistem çocukları değil kutsal aileyi koruyor”

Savcılığın operasyonlara gerekçe olarak çocukların “yönlendirilmesini” göstermesine de yanıt veren inisiyatif, bu söylemin kuir çocukları korumak yerine onları görünmez kıldığını, çocukların kimliklerini keşfetmelerine, güvenli alanlara ve dayanışma ağlarına erişmelerine imkân tanıyan her şeyin tehdit olarak sunulduğunu belirtti.

İnisiyatif, sistemin yalnızca kuir çocukları değil, Narin ve Rabia Naz gibi çocukları da koruyamadığını hatırlattı. Şiddet ve istismar aile içinde gerçekleştiğinde devletin çocuğu değil “kutsal aile”yi korumaya daha yatkın olduğunu söyledi. Arya’nın ölümünü de bu tartışmanın dışında görmediklerini belirten İnisiyatif, Arya’nın önce trans bir çocuk, sonra trans bir üniversite öğrencisi olarak bu sistem tarafından yarı yolda bırakıldığını savundu:

“Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesinin ardından trans öğrencilerin kampüslerde yaşadığı baskı ve güvensizliğin gündeme gelmesi de trans öğrencilerin, kuir öğrencilerin kendisi olarak varolabilmesinin, güvende hissedebilmesinin ve destek bulabilmesinin nasıl politik bir mesele olduğunu bizlere gösteriyor.

Bizler, ‘çocukları koruma’ söyleminin bir göz boyama olduğunun, asıl meselenin çocukları korumak olmadığının farkındayız fakat kullanılan dil sebebiyle gerçekten de asıl meselenin bu olduğuna inanan insanlar olabilir. Onlara da şunu söylemek gerekiyor: Trans ve kuir çocuklar var, çocukları gerçekten korumaktan söz edeceksek trans ve kuir çocukları dışarıda bırakarak bunun yapılamaz, kuir varoluşlarının tehdit olarak algılandığı bir sistemde çocukları korumaktan bahsedilemez.”

“Cesaretimizi kuşandık”

İstanbul ve Ankara’da “Ailem Güvende” operasyonlarına karşı yapılan eylemlerde inisiyatiften arkadaşlarının da gözaltına alındığını aktaran inisiyatif, gözaltına alınanların ve tutuklananların durumunu takip ederken çalışmalarının bir süre yavaşladığını, ancak şimdi aynı hızla ve “daha farklı bir bilinç, sorumluluk ve kararlılıkla” sürdüğünü söyledi. Yargı paketleri, hormona erişimin ve beden uyum sürecinin önündeki engeller derken baskının katlanarak arttığını belirten inisiyatif, “artık kaybedecek bir şey olduğunu düşünmüyoruz, cesaretimizi kuşandık, mücadelemizi taviz vermeden sokaklarda sürdüreceğiz” diye konuştu.

Bu baskılara rağmen forumun yapılmasının, bir araya gelmenin ve mücadeleyi ortaklaştırmanın daha da önemli hale geldiğini vurgulayan inisiyatif, forumdan bir yol haritası çıkarılmasını istiyor.

“Hiçbir hak ihlaline sessiz kalınmasın”

İnisiyatif, forum sonrasında toplumdan, medyadan ve siyasetten şunları talep etti:

“Toplumda LGBTİ+ların ve özellikle transların maruz kaldığı şiddet ve baskının yalnızca LGBTİ+ların meselesi olduğu algısı artık son bulmak zorunda. Çünkü bugün transların yaşadığı şiddeti yalnızca transların, kadınların yaşadığı şiddeti sadece kadınların meselesi olarak gördüğümüzde bütün bunların birbirine bağlandığı sistematik şiddetin kaynağını da görünmez kılmış oluyoruz.

Birbirimizden ve toplumdan dayanışmayı büyütmeyi, sürdürdüğümüz mücadeleyi sahiplenmeyi ve hiç kimseyi, hiçbir LGBTİ+yı yalnız bırakmamayı talep ediyoruz. Toplumun farklı kesimlerinin LGBTİ+ların yaşadığı hak ihlallerine sessiz kalmamasını, medyanın bu şiddeti görünür kılarken LGBTİ+ları kriminalize eden ya da yalnızca mağduriyet üzerinden ele alan, kitleleri, bizleri pasifize eden bir dilden uzak durmasını, siyasetin ise LGBTİ+ların yaşam hakkını bir tartışma ya da pazarlık konusu olmaktan çıkarmasını, hak ihlallerini basit bir sosyal medya paylaşımına indirgemeden aktif bir şekilde bunun mücadelesini vermesini talep ediyoruz. Çünkü Arya’nın yaşadıkları, yurtlarda, kampüslerde yaşananlar, toplumun her kesimine yöneltilmiş operasyonlar, gözaltılar ve tutuklamaların hiçbiri birbirinden bağımsız olaylar değil, bunlar aynı şiddet düzeninin farklı alanlarda karşımıza çıkan biçimleri. Bugün, bunların her birine karşı söz söylemek, mücadele etmek ve sorumluluk almak gerekiyor.”

Forumdan beklentilerinin sokakta, kampüste, yurtta ve iş yerlerinde dayanışmayı kuracak “ortak ve kalıcı bir zemin” yaratmak olduğunu belirten inisiyatif, tüm demokratik kitle örgütlerini, dernekleri, sendikaları, kadınları, öğrencileri ve LGBTİ+’ları foruma çağırdı.

Ankara Pride: “Kimin ahlakı, neye göre müstehcenlik?”

İnisiyatifin ardından “Ailem Güvende” operasyonlarını değerlendiren Ankara Pride’dan Çağan, bu operasyonlarla yalnızca dernek faaliyetleri soruşturulmadığını, LGBTİ+’ların varoluşu, örgütlenmesi ve dayanışması bütün halinde kriminalize edildiğini belirtti:

“‘Müstehcenlik’, ‘genel ahlak’, ‘aile’ gibi sınırları iktidar tarafından çizilen kavramlar da bunun araçlarına dönüşüyor. Kimin ahlakı, neye göre müstehcenlik?”

Operasyonlarda LGBTİ+ derneklerinin, seks işçilerinin ve birbirinden çok farklı öznelerin aynı suç anlatısının içerisine yerleştirilmesinin de tesadüf olmadığını söyleyen Çağan, bu sayede farklı hayatların aynı kriminal çerçevede eritildiğini ve bütün bir topluluğun suçla ilişkilendirildiğini belirtti.

Çağan’a göre bunun etkisi adliye koridorlarında kalmıyor:

“Seks işçilerine yönelen şiddette, öğrencilerin kampüste daha rahat hedef gösterilebilmesinde, transların sağlık hizmetine erişiminde, barınmada yaşanan ayrımcılıkta bu iklimin izlerini görüyoruz. Devlet LGBTİ+’ları bir tehdit olarak tarif ettiğinde, o dil gündelik hayatta da karşılığını buluyor.

Bizim itirazımız tam da buna: LGBTİ+ olmak suç değil. Örgütlenmek suç değil. Birbirimize ulaşmak, dayanışmak ve onurlu bir hayat istemek suç değil.”

Bu süreçte Ankara Pride olarak sosyal medya hesaplarının kapatıldığı, iletişim kanallarının hedef alındığı bir dönemde dayanışmayı nasıl sürdüreceklerini sürekli yeniden düşünmek zorunda kaldıklarını ifade eden Çağan, şu çelişkiye dikkat çekti:

“Güvenlik adına sürekli içe kapanmak bir süre sonra güvensizliğin kendisini büyütüyor. İnsanların birbirine ulaşmasını, yeni insanlarla tanışmasını, örgütlenmesini zorlaştırıyor. O yüzden kendimize sürekli şunu hatırlatıyoruz: Konuşmak hakkımız. Buluşmak hakkımız. Örgütlenmek hakkımız. Gözaltılar ya da erişim engelleri var diye kendi iletişimimize baştan suç muamelesi yapmayı reddediyoruz.”

“Kamusal alanda yaratılan fiili baskıdan” söz eden Çağan, “Her yerde ilan edilmiş bir yasak olmayabilir ama insanlar sokağa çıkmadan, buluşmadan, paylaşım yapmadan önce iki kez düşünmeye zorlanıyor” diye konuştu.

“Aile”yi kim tanımlıyor?

Çağan’a göre iktidar, kendi makbul aile tarifini, “heteroseksüel, geleneksel, belirli dini ve toplumsal normlara uyan bir çekirdek aileyi” sürekli yeniden üretiyor. Bunun dışında kalan hayatlar ise ya görünmezleştiriliyor ya da aileye yönelik bir tehdit gibi tarif ediliyor.

Çağan, LGBTİ+ ailelerinin “Biz aile değil miyiz?” itirazının tam da bu çelişkiyi açığa çıkardığını aktardı:

“Aile dediğimizde yalnızca LGBTİ+ çocuğunun yanında duran anne ve babalardan söz etmiyoruz. İki lubunyanın birlikte kurduğu hayat da var, seçilmiş ailelerimiz de var, birbirimize bakım verdiğimiz ilişkiler de.

Devletin tanımının dışında kalmaları bunları daha az gerçek yapmıyor.

Üstelik bu aile siyasetinin gündelik hayatta çok somut sonuçları var. LGBTİ+’lar “aileye” ya da “çocuklara” yönelik bir tehdit gibi gösterildiğinde, çocuğunun yanında duran aile de baskı altına giriyor; çocuğunu kabul etmeyen aileye ise LGBTİ+’ya karşı kullanabileceği yeni bir meşruiyet alanı açılıyor. Bir genç ailesine açılmaktan vazgeçebiliyor, kendisini daha fazla saklamak zorunda kalabiliyor ya da evdeki şiddet karşısında daha yalnız kalabiliyor.

Dolayısıyla bizim itirazımız yalnızca “Biz de aileyiz” demek değil. Aynı zamanda şunu da soruyoruz: Neden aile olmanın sınırlarını devlet çizsin? Biz aileyi, bakımı ve dayanışmayı kendi hayatlarımızdan ve kendi ilişkilerimizden hareketle de kurabiliriz.”

Çağan’a göre, trans üniversite öğrencisi Arya’nın intiharının ve “Ailem Güvende” operasyonlarının birleştiği hattın adı bugün “aile” siyaseti:

“2026–2035 döneminin “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak tanımlanması ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “Ailem Güvende” operasyonlarını açıkça bu çerçeveyle ilişkilendirmesi, aile söyleminin bugün devlet politikasının merkezi başlıklarından biri haline geldiğini gösteriyor.

Bir yanda hangi hayatın, hangi bedenin, hangi ilişkinin makbul olduğuna karar vermeye çalışan bir siyaset var. Diğer yanda bu tarifin dışında kalan LGBTİ+’ların yurtta, kampüste, evde, sokakta ve örgütlenirken yaşadığı baskı var.

Devletin kurduğu şiddet yalnızca bir sabah kapının çalınmasıyla başlamıyor. Yurtta kendini güvende hissedememekte de var. Ailene açılamamakta da. Kampüste hedef gösterilmekte, sağlık hizmetine erişememekte, barınamamakta, sokakta daha fazla şiddet riskiyle yaşamakta da.”

“Örgütlenmeye devam edeceğiz”

“Hayatlarımızı birbirinden ayırarak değil, birbirine bağlayarak savunacağız” diyen Çağan, bu operasyonlara karşı Ankara Pride olarak izleyecekleri yolun örgütlenmek olduğunu ifade etti:

“Bu operasyonların üretmek istediği şey çok açık: korku, yalnızlık ve geri çekilme. İnsanların birbirine ulaşmaktan, yan yana gelmekten, örgütlenmekten çekindiği bir alan yaratılmak isteniyor.

Bizim cevabımız bunun tam tersi olacak. Geri çekilmeyeceğiz. Birbirimizi yalnız bırakmayacağız. Tutuklanan arkadaşlarımızı, hedef gösterilen dernekleri, seks işçilerini, öğrencileri ve sokakta şiddete maruz bırakılan lubunyaları birbirinden ayrı meseleler gibi görmeyeceğiz. Çünkü bize yönelen baskı da hayatlarımızı birbirinden ayırmıyor.

Dayanışmayı büyüteceğiz. Hukuki süreçleri takip edeceğiz. Tutuklananların sesini taşıyacağız. Yan yana gelmeye, kamusal alanda bulunmaya, birbirimizin ihtiyaçlarını gözetmeye ve örgütlenmeye devam edeceğiz.”

Forumdan beklenenler: “Unutmamak”

Forumdan sonra toplumun çeşitli alanlarından ne beklediklerini anlatan Çağan, şöyle özetledi:

“Birbirimizden ilk olarak birbirimizi unutmamayı istiyoruz. Bir operasyon olduğunda birkaç gün dayanışıp sonra dağılmak değil; tutuklanan arkadaşımızın duruşmasını takip etmek, ihtiyacı olduğunda yanında olmak, Arya’nın ardından sorduğumuz soruların cevabını aylar sonra da aramaya devam etmek. Bizim için dayanışma biraz da süreklilik demek.

Arya konusunda da büyük sözler değil, cevap istiyoruz. Üniversite ve yurt yönetiminden soruların üzerinin kapatılmamasını, ilgili kayıtların korunmasını, iddiaların araştırılmasını ve öğrencilerin soru sordukları için hedef haline getirilmemesini istiyoruz.

Medyadan bir gün haber yapıp dosyayı kapatmamasını istiyoruz. Soruları üniversiteye, yurda, savcılığa, bakanlığa tekrar tekrar sorsunlar. LGBTİ+’ları yalnızca öldüğümüzde, gözaltına alındığımızda ya da saldırıya uğradığımızda hatırlamasınlar. Kendi sözümüzü kurduğumuz yerde de bizi duysunlar.”

Siyasetten ise yalnızca “yanınızdayız” cümlesini duymak istemediklerini söyleyen Çağan, ellerindeki araçların kullanılmasını, soru önergesi verilmedini, kamu kurumlarından bilgi istenmesini, duruşmaları ve gözaltı süreçlerinin takip edilmesini, Meclis’te bu meselelerin gündemde tutulmasını beklediklerini söyledi.

“İhtiyacımız sorumluluğun paylaşılması”

Çağan, toplumdan istedikleri şeyin ise “yanında yaşayan lubunyanın hayatını zorlaştıran şeye ortak olmamak” olarak tanımladı:

“Arkadaşının kimliğini ifşa etmemek, hedef gösterildiğinde sessiz kalmamak, barınma sorunu yaşadığında yanında olmak, tutuklanan bir arkadaşın ailesiyle temas kurmak… Bunların hepsi yapılabilir şeyler.

Çünkü bizim ihtiyacımız yalnızca dayanışma cümleleri değil. Sorumluluğun paylaşılması.

‘Arya’ya ne oldu?’ diye sorarken yalnızca geçmişi anlamaya çalışmıyoruz. Bir daha başka bir Arya’ya aynı şeylerin olmaması için bugün kimin ne yapması gerektiğini de soruyoruz.”

Ne olmuştu?

İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin 2026/9559 sayılı kararıyla 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gecede çok sayıda LGBTİ+ örgütünün, yayın organının, öğrenci topluluğunun, hak savunucusunun ve aktivistin internet sitesi ile sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Aynı gece İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin ve Kuşadası başta olmak üzere 15 ilde dernek, ev ve mekan baskınları düzenlendi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, bu operasyonları “Ailem Güvende” operasyonları olarak tanımladı. Gürlek, bu operasyonların “Aile ve Nüfus On Yılı” kapsamında yapıldığını da ekledi. Operasyonlar sonucu birçok kişi gözaltına alındı ve 82 kişi tutuklandı.

12 trans kadın Bayram Sokak’tan gözaltına alındı

26 Eylül gecesi gözaltına alınan trans kadınlar emniyetteki işlemlerinin ardından sabah vakitlerinde serbest bırakıldı.


İstanbul Beyoğlu’ndaki Bayram Sokak’ta trans kadınların evlerine dün (26 Eylül) gece saatlerinde polis operasyonu düzenlendi.

Operasyon sonucu 12 trans kadın gözaltına alındı. Kaos GL, gözaltına alınan trans kadınların emniyet işlemlerinin ardından serbest bırakıldığını duyurdu.

Özgürlük İstiyoruz Kampanya Grubu, gözaltı işlemleri sırasında avukatların trans kadınların yanında olduğunu belirterek baskınlara tepki gösterdi.

“Trans kadınların yaşamlarına el uzatmayı bırakın!”

Kampanya grubunun açıklaması şu şekilde:

“İktidarın LGBTİ+’lara yönelik baskı ve zulmü devam ediyor. İstanbul Bayram Sokak’ta trans kadınların evlerine polis baskını düzenlendiği 12 trans kadının gözaltına alındığı haberini aldık. Avukatlar, gözaltı işlemi sırasında müvekkilleri trans kadınların yanındaydı.

‘Ailem Güvende’ diyerek başlatılan bu operasyonlar dalgası, yoksulluk, şiddet ve güvencesizlik sarmalındaki kesimleri korumak bir yana; trans kadınların evlerini, yaşam alanlarını, dostlarını ve yakınlarını derinden etkiliyor.

Gözaltı ve operasyonlar derhal durdurulmalıdır. Uyarıyoruz: Ahlak bahanesiyle trans kadınların yaşamlarına, evlerine ve sokaklarına el uzatmayı bırakın!”

Ne olmuştu?

İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin 2026/9559 sayılı kararıyla 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gecede çok sayıda LGBTİ+ örgütünün, yayın organının, öğrenci topluluğunun, hak savunucusunun ve aktivistin internet sitesi ile sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Aynı gece İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin ve Kuşadası başta olmak üzere 15 ilde dernek, ev ve mekan baskınları düzenlendi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, bu operasyonları “Ailem Güvende” operasyonları olarak tanımladı. Gürlek, bu operasyonların “Aile ve Nüfus On Yılı” kapsamında yapıldığını da ekledi. Operasyonlar sonucu birçok kişi gözaltına alındı ve 82 kişi tutuklandı.

Özgürlük İstiyoruz Kampanya Grubu, 12 Eylül 2026’da aralarında HIV alanında çalışan iki derneğin de olduğu dokuz sivil toplum kuruluşuna yönelik düzenlenen operasyonların ve 82 kişinin tutuklanmasının ardından kuruluşunu “Her yer zindan, özgürlük istiyoruz!” şiarıyla duyurdu.

Ailem Güvende Operasyonları

Av. Furkan Yurt: “Genel ahlak” gibi kavramlar hukuki gerekçe olarak kullanılıyor

“Ailem Güvende” operasyonları kapsamında gözaltına alınan LGBTİ+’lar gözaltı ve cezaevi süreçlerinde çeşitli hak ihlallerine uğradı. Avukat Furkan Yurt, soruşturma dosyalarında “genel ahlak”, “edep ve haya duygusu” gibi yoruma açık ifadelerin doğrudan hukuki gerekçe olarak kullanıldığını ve dosyaya konan gizlilik kararı nedeniyle avukatların müvekkillerine erişiminin uzun süre engellendiğini aktardı.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Kaos GL Derneği, 13 Eylül’deki erişim kısıtlamaları ve ev baskınları ile başlayan “Ailem Güvende” operasyonları kapsamında Sincan Cezaevi’ne gönderilen arkadaşlarının çeşitli hak ihlallerine uğradığını duyurdu.

Kaos GL’nin kaydettiği hak ihlalleri şunlar: gözaltı sürecinde zorla uyuşturucu testi, fiziksel şiddet ve zorla saç kesimi, cezaevinde çıplak arama dayatması, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine yönelik hakaret ve tehdit, kasıtlı tecrit ve arkadaşlarımızın zorla birbirinden koparılması, düzenli kullanılması gereken ilaçlara, temiz suya, hijyen malzemelerine ve temiz kıyafetlere erişim engeli, hapishane içinde can güvenliği tehdidi.

İstanbul’da “Ailem Güvende” operasyonları kapsamında gözaltına alınan 35 kişi arasından en az 9’u LGBTİ+ dernek üyesi olan 20 kişi, 16 Eylül’de tutuklandı. Savcılık, tutuklama talebinde “çocukların üstün yararı”, “Türk aile yapısı” ve “genel ahlak”ı gerekçe gösterdi.

Dün (20 Eylül) İstanbul Barosu İnsan Hakları, Avukat Hakları ve Kadın Hakları Merkezi’nin yaptığı basın açıklamasına göre, 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece birçok dernek ve mekana eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildi, dernek ve kişilerin dijital cihazlarına el konularak bazı dernek ofisleri ile kişilerin yaşadığı evler kolluk görevlileri tarafından dağıtıldı. Soruşturmalarda “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “uyuşturucu” “müstehcenlik”, “fuhuş”, “Dernekler Kanunu’na muhalefet” gibi suçlamalar yöneltildiğini aktaran baro, Adalet Bakanı Gürlek’in bazı derneklerin yurtdışından aldığı fonların MASAK tarafından incelendiğini açıkladığına da vurgu yaptı.

Av. Yurt: Yoruma açık kavramlar gerekçe olarak kullanılıyor

Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nden (SPoD) Avukat Furkan Yurt’a göre, bu soruşturma dosyalarında yöneltilen suçlamalar ağırlıklı olarak “Dernekler Kanunu’na Muhalefet”, “Fuhşa Teşvik veya Aracılık”, “Uyuşturucu Madde Kullanmak” ve “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurmak” iddialarına dayanıyor.

Avukat Furkan Yurt

Avukat Yurt, tutuklamaya sevk evrakında Dernekler Kanunu’na muhalefet iddiası dışındaki suçlamalara ilişkin somut bir delile rastlanmadığını, bu sebeple sürecin fiilen yalnızca Dernekler Kanunu’nun 32/p maddesi üzerinden yürütüldüğünü belirtti. Savcılık ve hakimlik belgelerinde Anayasa’nın 13. ve 33. maddeleri referans gösterilerek dernek kurma özgürlüğünün “genel ahlak”, “kamu düzeni” ve “suç işlenmesinin önlenmesi” gibi gerekçelerle sınırlandırılabileceğinin öne sürüldüğünü anlatan Yurt, ayrıca Türk Medeni Kanunu’nun 89. maddesine dayanılarak dernek amacının “kanuna veya ahlaka aykırı” hale geldiği iddiasının da belgelerde yer aldığını ifade etti.

Yurt, özellikle tutuklama taleplerinde Anayasa’nın 41. maddesindeki “Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları”na atıf yapılarak “genel ahlak”, “edep ve haya duygusu”, “toplumun ahlaki değerleri” ve “Türk aile yapısının zayıflatılması” gibi son derece yoruma açık ve geniş kavramlar doğrudan hukuki gerekçe olarak kullanıldığını da aktardı.

“Dosyaya gizlilik kararı verildi”

Yurt, “Ailem Güvende” operasyonu kapsamında yapılan gözaltı ve tutuklama süreçlerinde, avukat erişimi konusunda sorunlar yaşandığını anlattı:

“Dosya kapsamında ilk gözaltı işlemlerini takip eden sürede dosyaya gizlilik kararı verildi. Nitekim dosyadaki avukat savunmalarında da bu gizlilik kararı açıkça ifade ediliyor. Bu nedenle uzun süre müvekkillerimizle görüşemedik ve hatta nerede oldukları bilgisine bile çok geç ulaştık, tabii ki bu esnada avukat erişimi mümkün olmadı. Bununla birlikte çoğu bilgiye geç ya da eksik erişmemiz nedeniyle gerektiğinde ve doğru zamanda avukat görüşleri yapamadık. Özellikle tutuklanmaları ve cezaevlerine sevkleri sürecinde hangi cezaevi olduğunu öğrenmek ve gidip görüş yapmak tam anlamıyla bir çileye dönüştü. Son durumda arkadaşlarımız Silivri Cezaevi’ne götürülmüş durumda ve şehrin bu kadar dışında bir cezaevine erişim şansımız da oldukça kısıtlı olmaktadır.”

Ankara Sincan Cezaevi’nde tutulan kişilerden gelen aktarımlarla Kaos GL Derneği’nin duyurduğu hak ihlallerini öğrendiklerini belirten Yurt, İstanbul’da yaşanan durumlara ilişkin şunları aktardı:

“Sorgu tutanaklarına da yansıdığı üzere, şüphelilerden bazıları 4 gündür gözaltında tutulduklarını ve kalp hastalığı gibi ciddi sağlık sorunları nedeniyle ilaçlara erişim/doktor kontrolü noktasında çok zor zamanlar geçirdiklerini bizzat hakimliğe beyan etmişlerdir. Nispeten süreç daha olumlu yorumlanabilecek şekilde geçse de 72 saate yaklaşan tutukluluk sürecinde su çok geç ulaştı ve halen kantin ihtiyaçları giderilebilmiş değil. Metris’e alındıkları ilk anda yemek ve diğer iaşe ihtiyaçları da karşılanmayan arkadaşlarımızın beslenme tarafında oldukça eksik kaldığını söylemek mümkün.”

“Doktorlar İstanbul Protokolü’ne aykırı davranıyor”

Bu ihlallerin hem gözaltı öncesi hem de gözaltı sonrası muayenelerde tespit edilmesi gereken şeyler olduğunu hatırlatan Yurt, “Ne yazık ki doktorlar İstanbul Protokolü’ne aykırı tutumlar sergiledikleri için ne kadarının tespit edilip edilmediğini bilemiyoruz. Kaldı ki dosyada gizlilik kararı olması hasebiyle de tespit edilmiş bir ihlal varsa bunun hukuki sürecini sahiplenmemizin önüne geçiliyor. Şimdiye kadar İstanbul özelinde yaşanan hak ihlallerine ilişkin gerekli hukuki ve idari başvuru mekanizmalarını kullandık” diye konuştu.

İstanbul Barosu: Belirsiz gerekçelerle hak savunucuları kriminalize edildi

İstanbul Barosu Avukat Hakları,İnsan Hakları ve Kadın Hakları Merkezi, 12 ile 16 Eylül tarihleri arasında LGBTİ+ örgütlerine, aktivistlere ve gazetecilere yönelik düzenlenen operasyonlar ile protesto eylemlerinde yaşanan gözaltılara ilişkin hazırladıkları raporu dün (20 Eylül) bir basın toplantısında kamuoyuyla paylaştı.

Açıklamada, Çağlayan Adliyesi önünde “Ailem Güvende” operasyonlarına karşı yapılmak istenen basın açıklamasında gözaltına alınan 107 kişinin süreci şu şekilde kaydedildi:

“İstanbul’da 6 sivil toplum kuruluşuna yönelik işlemler yürütülmüş; sivil toplum örgütü yöneticileri ve üyeleri gözaltına alınmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturmayı “çocukların üstün yararı”, “ailenin korunması” ve “toplumun ortak ahlaki değerleri” gerekçeleriyle ilişkilendirmiştir. İstanbul’da 35 kişinin gözaltına alındığı, 20 kişinin tutuklandığı; 6 dernek ve 10 işletmenin operasyon kapsamında olduğu bildirilmiştir. Dernek ve kişilerin dijital cihazlarına el konulurken, erişim engelleri de operasyonun dijital ayağını oluşturmuştur.

12 Eylül 2026’dan itibaren bugüne kadar neredeyse her gün alınan erişim engeli kararları ile LGBTİ+ örgütleri, dernekleri, aktivistleri ve hak savunucularına ait çok sayıda web sitesi ve sosyal medya hesabı erişime engellenmiştir. 11 LGBTİ+ derneğinin web sitesinin yanı sıra 32 Twitter/X hesabı, 419 sosyal medya hesabı erişime engellenmiş ve 107 hesap için daha erişim engeli talep edilmiştir. Engellemeler arasında üniversite LGBTİ+ toplulukları, hak örgütleri, medya kuruluşları, gazeteciler ve Ankara Barosu LGBTİ+ Hakları Merkezi gibi kurumların hesapları da yer almıştır. Erişim engellerinin kapsamı, LGBTİ+ hareketinin örgütlenme, iletişim ve ifade alanlarını hedef alan geniş çaplı bir müdahaleye dönüştüğünü göstermektedir.”

Soruşturma dosyalarında gizlilik kararı alınarak avukatların dosyaya erişimi engellendi. Açıklamada, buna karşın soruşturma gizliliği ilkesinin göz ardı edilerek dosya içeriğinin basında paylaşıldığı, bunun kişilerin “lekelenmeme hakkı”nı ihlal ettiği belirtildi.

Açıklamada ayrıca şu ifadelere yer verildi:

“Soyut ve belirsiz gerekçelerle dernekler ve hak savunucuları kriminalize edilmeye çalışılmış ve Türkiye’de artık tutuklama tedbirinin bir istisna olmasından çıkarak kanunda öngörülen koşullar oluşmamasına rağmen kişiler hakkında tutuklama ve adli kontrol tedbirlerine başvurulması tekrar göz önüne gelmiştir.”

Gözaltında hak ihlalleri

Çağlayan Adliyesi önünde gözaltına alınan 107 kişiden 7’sinin İstanbul Barosu’na mensup avukatlar olduğunu hatırlatan merkez, bu hususun avukatlarca belirtilmesine rağmen kanuna aykırı şekilde haklarında gözaltı işlemine devam edildiğini aktardı.

Basın açıklamasındaki bilgilere göre görgü tanıkları, gözlemciler ve müdafilerin aktarımlarına dayanarak şu hak ihlalleri tespit edildi:

  • “Gözaltına alınan yurttaşlara, kolluk tarafından ulusal ve uluslararası mevzuatın hilafına, dağılmaları için anons yapılmamış ve dağılmaları için güvenli koridor oluşturulmamıştır. İfadeler öncesinde yapılan ön görüşmede, gözaltına alınan yurttaşlar, kolluk tarafından doğrudan çembere alınarak ve çember içerisinde darp edilerek, boğazlarının sıkıldığını ve ters kelepçe uygulandığı,
  • Basın açıklaması alanından otobüse bindirilen bir yurttaşa, otobüs içerisinde, polis amiri tarafından sert bir şekilde tokat atıldığı, kafasının cama vurulduğu, darp edildiği ve hakarete maruz kaldığı,
  • Gözaltına alınan yurttaşlardan birinin kolunun polis tarafından ısırıldığı, bir diğer yurttaşın kol kemiğinin omuz yuvasından çıkmasına neden olacak kadar orantısız bir polis şiddetine maruz kaldığı ve bu duruma rağmen hastaneye götürülmediği,
  • Savunma ve etkili hukuki yardım hakkı engellenen yurttaşlara, avukatlar emniyete giriş yapana dek su ve yemek verilmediği tarafımıza bildirilmiştir.
  • Bununla birlikte avukatlara yönelik; İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nde, gözaltındaki müvekkilleriyle görüşmek isteyen müdafilerin girişinin saat: 15:00’den 00:24’e kadar, yaklaşık dokuz buçuk saat boyunca engellendiği, 00:24’de ise kolluğa girişin teker teker yapılarak zorlaştırıldığı, bir avukatın soğukta dışarıda bekletilerek avukatların şahsına yönelik de kötü muameleme yapıldığı gözlemlenmiştir.
  • Bu süreçte gözaltı takibi yapılan her üç emniyet müdürlüğünde de dışarıdan yemek teslimine engel olunmuş ve yemek temini yavaşlatılmış, kolluk tarafından temin edilen kumanyanın teslim edileceği ifade edilmiştir. Vegan ve vejetaryen eylemcilerin beslenme alternatifleri ise kolluk tarafından engellenmiştir.
  • Müvekkillerle yapılan görüşmeler neticesinde; gözaltına alınan yurttaşların tamamı ters kelepçeye maruz kalmıştır. Küçükçekmece Polis Merkezi’nde görüşme yapılan 3 görüşmeci otobüse bindirildikleri 12.30’dan 19:00’a dek ters kelepçeli şekilde kaldıklarını,
  • İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şubesi’nde bulunan eylemciler, gözaltı giriş muayenesi sırasında ilgili hekimin, yurttaşların kötü muamele beyanlarını adli muayene formuna işlemediğini, ters kelepçe uygulamasının Emniyet’te de devam ettiği yalnızca tuvalete çıkmaları esnada ara verildiğini,
  • Bununla birlikte gözaltına alınan yurttaşlardan reçeteli ilaç kullananlar olmasına ve bunun kolluğa bildirilmesine rağmen ilaçlarının teslim edilmediğini, kadın yurttaşların hijyenik ped talebinin de karşılanmadığını ifade etmişlerdir.”

Ne olmuştu?

İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin 2026/9559 sayılı kararıyla 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gecede çok sayıda LGBTİ+ örgütünün, yayın organının, öğrenci topluluğunun, hak savunucusunun ve aktivistin internet sitesi ile sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Aynı gece İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin ve Kuşadası başta olmak üzere 15 ilde dernek, ev ve mekan baskınları düzenlendi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, X hesabından yaptığı açıklamada operasyon kapsamında 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldığını açıkladı. Gürlek, bu operasyonların “Aile ve Nüfus On Yılı” kapsamında yapıldığını da ekledi.

Kaos GL derneğine ve üyelerin evlerine yapılan polis baskınıyla derneğin yedek ve asil denetim kurulu üyeleri, gözaltına alındı. Polisler derneğin ofisinde de arama gerçekleştirip dijital veriler ve materyallere el koydu.

İzmir’de 16 kişi, Aydın’ın Kuşadası ilçesinde 5 kişi “müstehcenlik” ve “fuhuş” suçlamalarıyla tutuklandı.

“Müstehcenlik” ve “Dernekler Kanununa Muhalefet” suçlamalarıyla Kaos GL’ye düzenlenen operasyon kapsamında serbest gazeteci Tuğba Tekerek ile Kaos GL Derneği yönetim ve denetim kurulundan 7 asil üye tutuklandı.

İstanbul’da Operasyonları protesto etmek amacıyla İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri ile LGBTİ+’lar Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi önünde toplandı. Aralarında BirGün muhabiri Sarya Toprak, Alman kamu yayıncısı ARD’den gazeteci Sener Azak ve avukatların da bulunduğu 106 kişi polis müdahalesiyle gözaltına alındı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde kentte faaliyet gösteren 10 işletme ve 6 LGBTİ+ derneği olmak üzere toplam 54 iş yeri, ev ve derneğe operasyon düzenlenmişti. Adliyeye sevk edilen 35 şüpheliden 20’si tutuklandı, 14’ü hakkında adli kontrol kararı verildi, 1 kişi savcılık ifadesinin ardından serbest bırakıldı. Yurt dışında olduğu belirtilen 13 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

“Ailem Güvende” operasyonları: 13 Eylül’den bugüne neler oldu?

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yürüttüğü “Ailem Güvende” adlı operasyonlar kapsamında 13 Eylül’den bu yana LGBTİ+ dernekleri, aktivistler, trans kadınlar ve eğlence mekanları hedef alındı. Şu ana kadar beş ilde en az 81 kişi tutuklandı.


Fotoğraf: Büşra Erinkurt / csgorselarsiv.org

LGBTİ+ ve aktiviste yönelik düzenlenen ev baskınlarını kapsayan “Ailem Güvende” adlı operasyonlar, LGBTİ+’ların hedef alınmasıyla hem Türkiye hem de uluslararası gündemde yer edindi.

İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin 2026/9559 sayılı kararıyla 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gecede çok sayıda LGBTİ+ örgütünün, yayın organının, öğrenci topluluğunun, hak savunucusunun ve aktivistin internet sitesi ile sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Aynı gece İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin ve Kuşadası başta olmak üzere 15 ilde dernek, ev ve mekan baskınları düzenlendi.

“Ailem Güvende” operasyonu: 17 Eylül itibarıyla genel tablo

12 Eylül’de başlayan operasyonda il il tutuklama ve gözaltı sayıları

Toplam tutuklu sayısı en az 81

İstanbul

20

tutuklandı · 14 adli kontrol · 1 serbest · 13 kişi hakkında yakalama kararı

Ankara

13

tutuklandı · Tuğba Tekerek, 7 Kaos GL yöneticisi ve 5 trans kadın dahil

İzmir

16

tutuklandı

Kuşadası / Aydın

5

tutuklandı

Mersin, Sakarya, Antalya

28

tutuklandı (ortak operasyon) · 8 adli kontrol

Çağlayan Adliyesi önündeki protesto: Operasyonları protesto etmek için toplanan, aralarında gazeteci ve avukatların da bulunduğu 106 kişi gözaltına alındı; tamamı sağlık kontrollerinin ardından serbest bırakıldı.

Kaynak: İstanbul, Ankara, Mersin ve İzmir cumhuriyet başsavcılıkları açıklamaları; Adalet Bakanlığı verileri

13 Eylül: 162 kişi hakkında işlem başlatıldı

Adalet Bakanı Akın Gürlek, X hesabından yaptığı açıklamada operasyon kapsamında 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldığını açıkladı. Gürlek, bu operasyonların “Aile ve Nüfus On Yılı” kapsamında yapıldığını da ekledi.

Kaos GL derneğine ve üyelerin evlerine yapılan polis baskınıyla derneğin yedek ve asil denetim kurulu üyeleri, gözaltına alındı. Polisler derneğin ofisinde de arama gerçekleştirip dijital veriler ve materyaller el koydu. Ayrıca İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok ilde LGBTİ+’ların kullandığı eğlence mekanlarına baskın düzenlendi.

14 Eylül: İzmir ve Kuşadası’nda ilk tutuklamalar

İzmir’de 16 kişi, Aydın’ın Kuşadası ilçesinde 5 kişi “müstehcenlik” ve “fuhuş” suçlamalarıyla tutuklandı.

İzmir’de birçok kişi, aralarında LGBTİ+ aktivistlerinin de olduğu çok sayıda kişinin tutuklanması ve gözaltına alınmasını protesto etti. Polis, İzmir’deki kitleye biber gazı ile müdahale etti ve 1’i avukat 2 kişiyi gözaltına aldı.

15 Eylül: Çağlayan’da protestoculara gözaltı

“Müstehcenlik” ve Dernekler Kanunu kapsamındaki soruşturmada Ankara’dan gözaltına alınan 21 kişiden 13’ü tutuklandı.

Kaos GL’ye düzenlenen operasyon kapsamında serbest gazeteci Tuğba Tekerek ile Kaos GL Derneği yönetim ve denetim kurulundan 7 asil üye tutuklandı. 7 yedek üye ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Tekerek’in gözaltına alınma gerekçesinin derneğin Gürcistan’daki LGBTİ+ hareketine ilişkin hazırladığı tek bir haber olduğunu aktardı.

Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde yürütülen ayrı bir operasyonda, Muamma LGBTİ+ Derneği ve Mersin 7 Renk LGBTİ+ Dayanışma Derneği’nden olan kişiler dahil 36 kişi gözaltına alındı. “Fuhuş”, “fuhşa teşvik, aracılık ve zorlama” ile “müstehcenlik” suçlamalarıyla 28 kişi tutuklandı, 8 kişi adli kontrolle serbest bırakıldı. Operasyon kapsamında 14 internet sitesi ve 186 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi.

İstanbul’da Operasyonları protesto etmek amacıyla İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri ile LGBTİ+’lar Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi önünde toplandı. Aralarında BirGün muhabiri Sarya Toprak, Alman kamu yayıncısı ARD’den gazeteci Sener Azak ve avukatların da bulunduğu 106 kişi polis müdahalesiyle gözaltına alındı. Gözaltındakiler Gayrettepe, Vatan ve Küçükçekmece emniyet müdürlüklerine dağıtılarak götürüldü. Azak daha sonra ayrı olarak serbest bırakıldı. Gözaltı süresinin 24 saat daha uzatıldığı duyuruldu.

16 Eylül: İstanbul’da operasyonda 20 tutuklama

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde kentte faaliyet gösteren 10 işletme ve 6 LGBTİ+ derneği olmak üzere toplam 54 iş yeri, ev ve derneğe operasyon düzenlenmişti. Adliyeye sevk edilen 35 şüpheliden 20’si tutuklandı, 14’ü hakkında adli kontrol kararı verildi, 1 kişi savcılık ifadesinin ardından serbest bırakıldı. Yurt dışında olduğu belirtilen 13 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

Savcılık, tutuklama talebinin gerekçesinde “çocukların üstün yararı”, “Türk aile yapısının korunması” ve “genel ahlak”ı öne sürdü. LGBTİ+ derneklerinin faaliyetleriyle Türk aile yapısının mahiyetini zayıflattığını ileri süren savcılık, derneklerin LGBTİ+ olmayı özendirme, teşvik ve yaygınlaştırma amacıyla finansman topladığını ve organizasyonlar düzenlediğini iddia etti.

Bir gün önce gözaltına alınan 106 kişinin ifade işlemleri 16 Eylül sabahı tamamlandı, ancak gözaltı süreleri 24 saat uzatıldı. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), gözaltındakilerin sağlık kontrollerinin ardından serbest bırakılacağını duyurdu. Nitekim 106 kişinin tamamı 16 Eylül gecesi serbest bırakıldı.

Avrupa Birliği’nden gözaltılara tepki

Avrupa Birliği’nden de “Ailem Güvende” operasyonlarına kınama mesajı geldi. Avrupa Komisyonu Sözcüsü Christian Wigand, “Komisyon, LGBTİQ+ aktivistleri, insan hakları dernekleri ve işletmelere yönelik son gözaltılar ve başlatılan hukuki süreçlerden endişe duyuyor,” demişti.

Avrupa İnsan Hakları Büyükelçileri ve LGBTİ+ Hakları Büyükelçileri, operasyonlara ilişkin ortak bir açıklama yayınladı.

Fransa, İsveç, Finlandiya, Almanya, Hollanda, İzlanda ve Danimarka bayraklarıyla imzalanan açıklama şu şekilde:

“12 Eylül’den bu yana Türkiye’de LGBTİ+’lara, özellikle insan hakları savunucularına ve LGBTİ+ örgütlerine, karşı yürütülen eylemler derin endişe vericidir. Barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğü ile ifade özgürlüğü, LGBTİ+’lar için de olmak üzere, uluslararası insan hakları hukukuna ve Türkiye’nin uymayı taahhüt ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun biçimde tam olarak gözetilmelidir. Türkiye’deki tüm LGBTİ+’larla tam dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyoruz.”

Çağlayan Adliyesi önünde gözaltına alınan 106 kişi serbest bırakılacak

”Ailem Güvende” operasyonlarına karşı İstanbul’daki Çağlayan Adliyesi önünde bir araya gelen ve gözaltına alınan 106 kişinin serbest bırakılacağı duyuruldu.

Fotoğraf: Gazeteci Eylül Deniz’in videosundan bir kesit

13 Eylül’den bu yana Adalet Bakanı Akın Gürlek’in öncülük ettiği LGBTİ+’lara dönük “Ailem Güvende” adlı polis operasyonlarının ardından İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri ile LGBTİ+’lar, Çağlayan Adliyesi önünde gözaltı ve tutuklamalara karşı dün (15 Eylül) basın açıklaması düzenledi. Basın açıklaması sırasında polis 106 kişiyi gözaltına aldı.

ÇHD (Çağdaş Hukukçular Derneği), gözaltına alınan 106 kişinin sağlık kontrolleri yapıldıktan sonra serbest bırakılacağını duyurdu.

13 Eylül’de “Ailem Güvende” adıyla yapılan operasyonda İstanbul’da gözaltına alınan 33 kişiden 20’si tutuklama talebiyle sulh ceza hakimliğine sevk edildi.

13 kişi hakkında ise adli kontrol talep edildi.

Ne olmuştu?

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yürüttüğü “Ailem Güvende” operasyonu kapsamında Kaos GL Derneği’nin yedek üyeler de dahil olmak üzere yönetim ve denetim kurulu üyeleri evlerine düzenlenen polis baskınlarında gözaltına alınmıştı. Dernek ofisinde de arama yapılmış, dijital materyallere el konulmuştu.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, “Ailem Güvende” adında 15 ilde yürütülen operasyonlar kapsamında 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldığını sosyal medya hesabından açıklamıştı.

Bu operasyonlara karşı sendikalar, siyasi kurumlar, feminist örgütler ve LGBTİ+’lar 15 Eylül 12.30’da İstanbul’daki Çağlayan Adliyesi önünde basın açıklaması yapmak üzere bir araya geldi. Polis, adliye önündeki 106 kişiyi gözaltına aldı.

Gözaltına alınan 106 kişi üç gruba ayrılarak Vatan Emniyet ile Gayrettepe ve Küçükçekmece’deki emniyet birimlerine götürülmüşlerdi. Gözaltı süresi dün akşamdan itibaren 24 saat daha uzatılmıştı.

ÇHD, Çağlayan Adliyesi önünden 12.30 sıralarında gözaltına alınan Avukat Cem Gök’ün ifadesinin gece 01.00’de, Avukat Tuğba Yılmaz’ın ifadesinin gece 03.30’da, Avukat Berfin Karaşah’ın ifadesinin 03.50’de, Avukat Gülyeter Aktepe’nin ifadesinin sabaha karşı 05.00 civarı alındığını duyurdu.

“Ailem Güvende” operasyonları: Gazeteci Tuğba Tekerek tutuklandı


Adalet Bakanı Akın Gürlek’in başlattığı “Ailem Güvende” operasyonları kapsamında bugün Ankara’da 7 asil Kaos GL üyesi ve gazeteci Tuğba Tekerek tutuklandı.

Fotoğraf: Kaos GL



Ankara’da “Ailem Güvende” adlı soruşturma çerçevesinde gözaltına alınıp tutuklanma istemiyle mahkemeye çıkarılan 14 Kaos GL üyesiyle gazeteci Tuğba Tekerek’in Sulh Ceza Hakimliği’ndeki ifade işlemleri sona erdi.

Sorgu sonucunda gazeteci Tuğba Tekerek ve Kaos GL yönetim ile denetim kurullarının yedi asıl üyesi tutuklandı. Kaos GL’nin yedi yedek üyesi ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Tutuklanlar arasında trans hak savunucuları Janset Kalan ve Umut Derin’in yanı sıra Gökkuşağı Aileleri Derneği’nden, LGBTİ+ annesi olan Nedime Erdoğan da yer alıyor.

Adalet için Hukukçular, X hesabından 13 Eylül’deki operasyonlar sonrası son durumu duyurdu:

“Mersin’de 27 tutuklu, 8 adli kontrol
İzmir’de 16 tutuklu, 2 adli kontrol
Ankara’da 13 tutuklu, 7 adli kontrol
Aydın’da 5 tutuklu, 1 adli kontrol”

Süreç nasıl işledi?

LGBTİ+’ları hedefleyen “Ailem Güvende” operasyonunda, Kaos GL’nin yedekler dahil tüm yönetim ve denetim kurulu üyeleri, evlerine yapılan polis baskınlarıyla gözaltına alınmıştı. Polisler derneğin ofisinde de arama gerçekleştirip dijital veriler ve materyaller el koymuştu.

Ankara merkezli bu soruşturma “müstehcenlik” ile “Dernekler Kanunu’na aykırılık” iddialarına dayanıyor. Gözaltındaki aktivistlere emniyette, Kaos GL’nin web sitesindeki içerikler, sosyal medya hesapları, derneğin gelir kalemleri ve yararlandığı hibeler hakkında sorular sorulmuştu.

Adalet Bakanı Akın Gürlek daha önce, “Ailem Güvende” kapsamında 15 ilde yürütülen operasyonlarda 162 şahıs, 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik adli süreç başlatıldığını duyurmuştu.

"Ailem Güvende" operasyonlarına karşı protesto

Çağlayan Adliyesi önünde en az 100 kişi gözaltına alındı

“Ailem Güvende” adlı operasyonları protesto etmek için Çağlayan Adliyesi önünde buluşan LGBTİ+’lar ve İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri arasından 100’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Basın çalışanlarının önüne otobüslerle abluka kuruldu.

Fotoğraf: Gazeteci Eylül Deniz’in videosundan bir kesit

13 Eylül’den bu yana Adalet Bakanı Akın Gürlek’in öncülük ettiği LGBTİ+’lara dönük “Ailem Güvende” adlı polis operasyonlarının ardından İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri ile LGBTİ+’lar, Çağlayan Adliyesi önünde gözaltı ve tutuklamalara karşı basın açıklaması düzenledi. Basın açıklaması için kadınlar, LGBTİ+’lar, sendika üyeleri ve siyasi kurumlar, 12.30’da adliye önünde buluştu.

Polis, Çağlayan Adliyesi önüne açıklama için gelen kitleyi abluka altına aldı. Kitle, polis ablukasının içinden “Genel ahlak, kimin ahlakı?” ve “Neredesin aşkım, buradayım aşkım” sloganları attı.

Polis Çağlayan Adliyesi önünde toplanan çok sayıda kişiyi işkence ile gözaltına aldı. Avukatlar, 106 kişinin gözaltına alındığını kaydetti.

Ablukadaki kitleyi ve gözaltıları görüntü altına alan basın çalışanları, etraftaki polisler tarafından uzaklaştırıldı. Basın çalışanlarının önüne otobüslerle abluka kuruldu. Basın çalışanlarının haber yapması engellendi.

TGS’nin aktardığına göre, Birgün muhabiri Sarya Toprak ve ARD TV Muhabiri Şener Azak gözaltına alındı. Çağdaş Hukukçular Derneği, Avukatlar Gülyeter Aktepe, Tuğba Yılmaz ve Berfin Karaşah’ın gözaltında olduğunu duyurdu.

Çağlayan’da polis “Gözaltılar serbest bırakılsın” pankartıyla LGBTİ+’lara dönük gözaltı ve tutuklamaları eleştiren bir kişiye saldırdı.

Polis, kafelerin önündeki vatandaşlara, milletvekillerine, avukatlara ve gazetecilere müdahale etmeye devam etti.

Çağlayan Adliyesi önünde okunması engellenen basın açıklamasının tam metni şöyle:

YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI

YAŞASIN LUBUNYA DAYANIŞMASI

Ne LGBTİ+ olmak ne de örgütlenmek suç!

13 Eylül’den beri LGBTİ+ derneklerine ve LGBTİ+’lara yönelik birçok ilde kapsamlı operasyonlara tanık oluyoruz. Sosyal medya hesapları ve web siteleri kapanırken “Ailem Güvende” adıyla evler ve dernek binaları basılarak çok sayıda LGBTİ+ gözaltına alındı, 21 kişi ise tutuklandı. Devlet eliyle servis edilen manipülatif görüntü ve videolarla dernekler kriminalize edilmek, itibarsızlaştırılmak istendi. Devletin denetlediği ve bakanlıkların da aldığı fonlar üzerinden yanıltıcı bilgi yayarak; bu fonları almak suç unsuruymuş gibi derneklerin yasadışı bir iş yaptığı algısı oluşturulmaya çalışıldı. Bugün arkadaşlarımız burada olacaktı ancak türlü bahanelerle gözaltı süreci uzatıldı.

“Müstehcenlik” ve “fuhuşa teşvik” gibi muğlak kavramlarla suç tanımı geliştiren ve bu tanımlar üzerinden kendi muhafazakar değer yargılarını dayatarak toplumun bir kesimini suçlu ilan etmeye çalışan iktidar, cinsiyet kimliklerini ve cinsel yönelimleri kriminalize ederek açıkça suç işliyor. Transların yaşamın ve istihdamın tüm alanlarından dışlandığı bir gerçeklikte bir yandan kimlikleri nedeniyle Zoe’nin ve Meli’nin mesleğini elinden alanlar, öte yandan trans kadınların var olma ve geçim mücadelelerini “ahlaksızlık” diyerek hedef gösteriyor. İkiyüzlü devlet, kadın sömürüsünden kar sağlayanlara resmi vergi tabelası verirken trans kadınlara ise suçlu muamelesi yapıyor.

GENEL AHLAK KİMİN AHLAKI

Bu operasyonun, LGBTİ+lara yönelik nefretin devlet eliyle somutlaşması niteliği taşıdığını ve LGBTİ+’ların varlıklarının kriminalize edilmesini amaçladığını görüyoruz. Bu saldırılar yalnızca, toplumda kimliğinden dolayı işsiz kalan, şiddete maruz kalan, intihara sürüklenen translar, tüm LGBTİ+’lar ve bu kişiler için hayati önem taşıyan, maddi, hukuki ve psikolojik olarak destek sağlayan, dayanışma alanları yaratan yaşam hakkı savunucularına, derneklere yönelik değil. Bu saldırılar bütün bir toplumu, iktidarın belirlediği ve dayattığı kalıplara hapsetme politikalarının bir adımı.

VARLIĞIMIZ SUÇ DEĞİL, NEFRET SUÇTUR!

NEFRETE İNAT YAŞASIN HAYAT!

Bu operasyonlara “Ailem Güvende” adını verenlere soruyoruz: Kimin ailesi, kime karşı, nasıl güvende? Aileyi koruma adı altında yürütülen bu politikalar Gülistan Doku’yu, Hande Kader’i, Miraş Güneş’i, Esra Ateş’i, Ecem Seçkin’i ve Fatma Şengül gibi daha nice kadını ve lubunyayı korudu mu? Şiddetin üzerinin aile mahremiyetiyle örtüldüğü, kadınlardan bu şiddet dolu evlilikleri sürdürmelerinin beklendiği, çocukların yetişkinlerin itibarını korumak için susturulduğu yerde kimin güvende olmasından bahsediyorsunuz? Şiddetle, eşitsizlikle bezeli bir ailenin devamlılığı uğruna kadınların hayatından, çocukların sözünden, LGBTİ+’ların varlığından vazgeçilmesini isteyen bu anlayışla biz kadınlar ve lubunyalar yıllardır mücadele ediyoruz. Ailenin, çocukların güvenliği üzerinden üretilen bu söylemlere karşı biliyoruz ki çocuklar, yetişkinlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerini eşit ve özgür bir biçimde yaşaması veya nefrete, şiddete, ayrımcılığa karşı örgütlenmesi nedeniyle değil; devletin kadınları, çocukları ve LGBTİ+’ları hedef alan politikaları yüzünden güvende değil. Sömürüldükleri MESEM’ler yüzünden, mahkum edildikleri tarikatlar ve çeteler yüzünden güvende değil. Aile içinde şiddete, istismara maruz kaldıkları için güvende değil.

Bu saldırganlık karşısında susmayacağız. Hiçbir kadını, hiçbir transı, hiçbir LGBTİ+’yı yalnız bırakmayacağız. Nefret politikalarına, erkek egemenliğine, faşizme karşı hayatlarımızdan, haklarımızdan, birbirimizden ve örgütlü mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz.

Nefreti körüklemenin, dezenformasyon yayarak algı oluşturmaya ve yasa dışı ilan etmeye çalışmanın, gözaltıların, tutuklamaların, toplumun bir kesimini düşmanlaştırmanın,kendi muhafazakar kalıplarını dayatmanın karşısında tüm toplumsal muhalefeti mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Ne olmuştu?

Kaos GL Derneği’ne yönelik gece saatlerinde polis operasyonu düzenlendi. Operasyon sonucu yedek üyelerle birlikte yönetim ve denetim kurulu üyeleri evlerinden gözaltına alındı. Ankara, Mersin, Kuşadası, İstanbul ve İzmir dahil 15 ilde LGBTİ+ derneklerine, LGBTİ+ aktivistlerine ve bazı mekanlara yönelik art arda operasyon düzenlendi. LGBTİ+ dernek ve aktivistlerine ait olan onlarca site ve sosyal medya hesabı erişime engellendi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in X hesabından yayınladığı açıklamasına göre, İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin Cumhuriyet başsavcılıklarının koordinasyonunda yürütülen “Ailem Güvende” adlı operasyonlarında 15 ilde 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldı. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı 14 Eylül 2026 tarihli genelge, 81 ildeki Cumhuriyet Başsavcılıklarına gönderildi. Genelgede, bu tür içeriklerin, toplumu “ahlaksızlığa ve cinsiyetsizleştirmeye” teşvik ettiği ve Anayasa’nın 41’inci maddesinde ailenin Türk toplumunun temeli olduğunun, devletin aile, gençler ve çocukların korunması amacıyla gerekli tedbirleri alacağının düzenlendiği yazıldı.

Kuşadası’nda 5 kişi bu operasyonlarda tutuklandı. İzmir’de gözaltına alınan 18 kişiden 16’sı tutuklandı. Ankara’da ise Kaos GL’ye dönük soruşturmalar kapsamında 21 kişinin gözaltı işlemleri sürüyor.

Bu gözaltı ve tutuklamalara karşı İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, dün (14 Eylül) bir basın açıklaması düzenledi. Açıklama esnasında polis kitleye müdahale etti ve 2 kişiyi gözaltına aldı.

LGBTİ+’lara dönük operasyonlara tepkiler: “12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!”

LGBTİ+ derneklerine, mekanlarına ve aktivistlere dönük operasyonlara siyasetçiler, hukukçular, siyasi partiler ve hak savunucuları tepki gösterdi. Yapılan açıklamalarda operasyonun siyasi olduğu ve LGBTİ+ varlığının hedef alındığı söylendi.

Bugün gece saatlerinde polis LGBTİ+ derneklerine, mekanlarına ve aktivistlere dönük “Ailem Güvende” adı altında eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda operasyonların 5 il merkezli ve toplam 15 ili kapsadığını; 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik adli işlemlerin gerçekleştirildiğini duyurdu.

LGBTİ+ dernekleri, aktivistler ve mekanlara yönelik operasyonlara siyasetçiler, hukukçular, siyasi partiler ve hak savunucuları tepki gösterdi.

DEM Parti Kadın Meclisi: Saldırılara asla sessiz kalmayacağız!

DEM Parti Kadın Meclisi “LGBTİ+ derneklerini, hak savunucularını ve dijital yayın mecralarını hedef alan gözaltı, arama, el koyma ve erişim engelleme saldırılarını kabul etmiyoruz.” dedi.

Açıklamanın devamında şöyle denildi:

“‘Ailem Güvende’ isminin verildiği bu operasyon, adından da anlaşılacağı üzere toplumu tahakküm altına alma operasyonudur. Tekçi ve cinsiyetçi politikaların ısrarla sürdürüldüğünün açık bir kanıtıdır.

Kadınlar her gün, “güvenli” denilen ailelerin içerisinde şiddete maruz bırakılmakta, katledilmektedir. Farklı cinsel kimlikler bu ülkenin, ailelerin ya da toplumun güvenlik sorunu değildir.

Asıl güvenlik sorunu; kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarını tehdit eden şiddet, cezasızlık ve ayrımcılıktır.

Hak savunucularını susturarak, nefret suçlarını körükleyerek, yayınları engelleyerek ve örgütlenme özgürlüğünü hedef alarak toplumu güvende tutamazsınız.

Adalet, bir kişi veya zümre için değil, herkes için olmalıdır. Adalet Bakanlığı’nın görevi hak savunucularını, gazetecileri, LGBTİ+’ları ve demokratik örgütlenmeleri baskı altına almak değil; herkesin hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.

Toplumun güvenliği, baskıyla ve yasaklarla değil; eşitlik, özgürlük, adalet ve yaşam hakkının güvence altına alınmasıyla mümkündür.

Bir arada ortak ve eşit yaşamın savunucuları olarak LGBTİ+’lara yönelik saldırılara asla sessiz kalmayacağız!

Gözaltılar derhal serbest bırakılmalıdır!

Herkes için adalet, herkes için özgürlük, herkes için eşit yaşam!”

DEM Parti Milletvekilleri Saki ve Konukçu devletin “cezasızlık politikasına” tepki göstererek sosyal medya hesaplarında birer açıklama yaptılar.

DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki, X hesabından yaptığı paylaşımda “Uydurma suçlarla insanlara, dayanıştıkları mekanlara saldırıyorsunuz.” dedi.

“Hedef aldığınız derneklerin, insanların ortak noktası sizin dayattığınız aileci, ahlakçı ve nefret üreten politikalara karşı çıkmaları.” diyen Saki, “aileyi koruma” adı altında iktidarın toplumu tek bir yaşam biçimine daraltmak, LGBTİ+’ları hedef göstermek ve hakları için mücadele edenleri kriminalize etmek istediğini ifade etti.

DEM Parti İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu da iktidarın “aileyi korumak” adı altında iktidarın kadınların ve LGBTİ+’ların katledilmesinin önünü açtığını, cezasızlık politikaları ile bunu teşvik ettiğini söyledi.

“Nefrete inat yaşasın hayat!” dedi.

İHD: 12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!

İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi LGBTİ+ Komisyonu, operasyonlara karşı yaptığı açıklamada “12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız.” dedi.

Yaşanan tablonun bir adli soruşturma değil “aileyi ve çocukları koruma” söylemi üzerinden toplumu tekçi bir aile modeline zorlayan, LGBTİ+’ları ve bağımsız sivil toplumu tasfiye etmeyi amaçlayan siyasi bir operasyon olduğunu söyleyen İHD, “12 Eylül’ün dernekleri kapatan, yayınları yasaklayan ve farklı olanı düşmanlaştıran devlet aklı bugün ‘Ailem Güvende’ adıyla sürdürülmektedir.” diyerek “süreklilik” vurgusu yaptı.

“LGBTİ+’ların, HIV ile yaşayanların ve hak savunucularının yanındayız! 12 Eylül zihniyetine teslim olmayacağız!”dedi.

Yeni Partili Gökçen: Toplumsal barışa zarar veriyor

Yeni Parti İzmir Milletvekili Gökçe Gökçen ise tepkisini şu sözlerle aktardı:

“LGBTİ+ hakları savunucularının hedef alınması, aynı anda hem kimliklerin ve varoluşun cezalandırılması hem de meclisten geçirilememiş iki yasanın birden uygulamaya konmasıdır. Etki ajanlığı yasası geçmedi, eşcinselliğe özendirme (!) yasası geçmedi.”

“Başka ülkelerde yazılmış ve planlanmış nefret kampanyalarının ucuz bir kopyala-yapıştır örneği ülkemizde sergilenmekte ve toplumsal barışa büyük bir zarar vermektedir.”

“Dinlediğiniz grubun yasaklanması, konserine gideceğiniz sanatçının hedef gösterilmesi, çocuğunuzun bakanlık tarafından iş cinayetlerine teslim edilmesi, oy verdiğiniz kişinin tutuklanması ve bu derneklere yapılan operasyon birbirinden bağımsız değildir: aksine, biri için yaratılan meşruiyet bir diğeri için güç sağlamaktadır. Dolayısıyla bütüncül bir hak ve özgürlük mücadelesi bugünlerde hayatidir ve gerçekten de bir haysiyet mücadelesidir.”

Karaca: Adalet Bakanı nefret ve ayrımcılığı körüklüyor

EMEP Genel Başkan Yardımcısı ve Antep Milletvekili Karaca, “Bir Adalet Bakanı düşünün ki; anayasal örgütlenme hakkını kriminalize ediyor, nefret ve ayrımcılığı bizzat körüklüyor, nefret ve düşmanlığın devlet eliyle büyütülmesine öncülük ediyor!” ifadeleriyle Akın Gürlek’e tepki gösterdi.

Operasyonların toplumu “makbul aile” ve “makbul yurttaş” kalıbına sokmak için yapıldığını ifade eden Karaca, “LGBTİ’lerin yaşam ve örgütlenme hakkını savunmak, bu ülkede herkesin haklarını ve özgürlüğünü savunmaktır.” dedi.

Karaca; nefret siyasetine, baskıya ve örgütlenme hakkının gaspına karşı yaşam hakkını, eşitliği, anayasal özgürlükleri ve örgütlenme hakkını savunmaya devam edeceklerini söyledi, gözaltına alınanların serbest bırakılmasını talep etti.

ÖHD ve ÇHD de operasyonlara tepki gösterdi

Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) gözaltıların ifade ve örgütlenme özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlükler açısından ihlal niteliğinde olduğunu söyledi.

Operasyonların 12 Eylül Darbesi’nin yıl dönümüne denk geldiğini hatırlatan ÖHD, yaşananlar için “Devletin farklı kimlik ve yaşam biçimlerine yönelik baskı ve kriminalizasyon pratiklerinin hala ne kadar canlı olduğunu hatırlatmaktadır.” dedi.

“LGBTİ+ haklarını savunmak suç değildir. Tam aksine demokratik toplumun gereğidir.” diyen ÖHD, gözaltı ve baskı uygulamalarına son verilmeli çağrısı yaptı.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi de X hesabından yaptığı paylaşımda “LGBTİ+ derneklerinin yönetim ve denetim kurullarında görev yapan üyeler ev baskınlarıyla gözaltına alındı. Dernek ofisleri basılıyor. Nefreti körükleyen, ahlakçı, aileci politikalarla örgütlenme özgürlüğünü gasp eden saldırıların karşısında, LGBTİ+’ların yanındayız!” dedi.

SKM: Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın

Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM) yaptığı açıklamada “Hangi aile?” diye sordu.

“Erkek egemen heteroseksist devlet, kadın ve LGBTİ+’ların her gün katledildiği, şiddet gördüğü, sömürüldüğü ailelere sığdıramadığı herkesi gözaltı ve tutuklama saldırılarıyla hizaya getirmeye çalışıyor.” diyen SKM, “Gözaltılarla, tutuklamalarla, yasaklarla varoluşumuzu yok edemezsiniz.” dedi.

“Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın.” çağrısı yaptı.

Bir sporu geri almak: “Futbolun Q Hali”

Erkek egemen ve faşist anlatının aracı olan ana akım futbola karşı Futbolun Q Hali kadın+ ve kuirlere alternatif bir alan açıyor: “Öznelerin kolektif şekilde oyun oynaması ve üretmesi futbolun dönüştürülebilirliğini de gösteriyor.”

Fotoğraf: Serra Akcan


Futbol sadece bir spor dalı olmanın ötesinde, erkek egemen zihniyetin, cinsiyetçiliğin ve faşist anlatının yeniden üretildiği ve pekiştirildiği bir alana dönüşmüş durumda. Günümüzde sağ popülizmin yükselişiyle birlikte ana akım futbol giderek ezilen ve dışlanan kimlikleri marjinalize etmeye devam ediyor. Sahalarda sık sık üretilen ırkçı ve cinsiyetçi söylemler, bu alanın nasıl bir propaganda aracına dönüştürüldüğünü de açıkça gözler önüne seriyor.

Sporun her alanında LGBTİQ+ ve kadın öznelerin görünürlüğünü gözeten ve futbolun egemen ideolojinin aracına dönüşmesine göz yummayan “Futbolun Q Hali” bu boşluktan, ana akıma alternatif ve kapsayıcı bir ses olarak ortaya çıktı. Başta LGBTİQ+’lar ve kadınlar olmak üzere ezilen ve dışlananları görünür kılma ihtiyacından doğan proje, yeşil sahalardaki hegemonyaya karşı duruyor.

“Faşizm kendine düşman yaratmadan varlığını sürdüremez”

Son zamanlarda dünya genelinde spor branşlarında yaygınlaşan transfobi ve nefret anlatıları, sporun, özellikle futbolun erkek tekelinde ve şiddetten beslenen bir gereç olduğunu gösteriyor ve hiyerarşide ezilen taraftar, nefretini hiyerarşide kendinden altta gördüklerine kanalize ediyor.

Ağustos 2026’da Kocaelispor taraftarlarının Amedspor’a sarı torba göstermesi, Aralık 2025’te Leyla Zana’ya yöneltilen cinsiyetçi nefret söylemleri sahaların faşist eğilimli erkeklerin tekelinde olduğunun göstergeleri.

2024 Paris Olimpiyatlarında hedef gösterilen sporcu Imane Khelif üzerinden üretilen dezenformasyon ve transfobi bunun uluslararası örneği. “Futbolun Q Hali”nden Atakan Rosa, 2024 olimpiyatlarını bir kırılım noktası olarak gördüğünü dile getirdi:

“2024 Olimpiyatlarının ardından Trump’ın Imane Khelif’in görsellerini seçim kampanyasında kullanması, seçilir seçilmez ilk icraatlarından biri olarak yine ‘kadın sporunu koruyoruz’ kılıfıyla trans+ sporcuları hedef alan kısıtlayıcı politikaları yürürlüğe koyması bu stratejinin parçası. Bu tesadüf değil.”

Imane Khelif’e yönelik nefretin siyasetçiler tarafından transfobik propagandaya dönüştürülmesi, Trump’ın kampanyası ardından bünyesinde trans futbolcu bulunmamasına rağmen İngiltere Futbol Federasyonu’nun trans kadınları ligden çıkarma kararı gösteriyor ki “sağ popülizm ve faşizm kendine düşman yaratmadan, ezilen kimlikleri hedef göstermeden varlığını sürdüremez.”

Imane Khelif kimdir?

Paris 2024 Olimpiyatları’nda kazandığı altın madalya ve hakkında çıkan cinsiyet uygunluğu tartışmalarıyla tanınan Cezayirli boksör Imane Khelif, Paris 2024 Yaz Olimpiyatları’nda kadınlar 66 kilo kategorisinde yarışarak altın madalyanın sahibi oldu. Bu olimpiyatlar sırasında İtalyan boksör Angela Carini ile yaptığı bir maç sırasında Carini, Khelif karşısında 46. saniyede oyundan çekildi.

Imane Khelif, kariyeri boyunca daha önce pek çok şampiyonada yarışsa da galibiyetinin ardından trans kadın olduğu iddiasıyla hedef gösterildi ve Türkiye Boks Federasyonu tarafından olimpiyatlardan diskalifiye edilmesi talep edildi. Bu sırada birçok kurum ve kişi tarafından da hedef gösterildi.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), Türkiye Boks Federasyonu’nun yaptığı bu dışlayıcı başvuruyu, sporcuya yönelik saldırının “uygun prosedür olmadan alınan keyfi karara dayandığını” söyleyerek reddetti.

“Karamsarlık karşısında umut ve dayanışma hala diri”

Türkiye’de kuir olarak varlık gösterebilmek zorlaşırken, spor alanında bu zorluklar katlanarak artıyor. Peki kuir bir futbol pratiği bu baskı altında nasıl ayakta kalıyor?

Futbolun Q Hali logosu

Rosa’ya göre alternatif bir alan kurmak dışarıdan gelecek tehditlere karşı bir kalkan oluşturuyor: “Alternatif, kapsayıcı ve queer bir alan kurabilmek dışarıdaki tehditlere karşı koruyucu kendi içinde güvenli bir alan oluşturuyor. WNBA oyuncularının duruşu, ABD kadın futbol ligi NWSL’deki kapsayıcı taraftar gruplarının mücadelesi ve İngiltere’deki alternatif futbol oluşumları, yaratılmaya çalışılan bu karamsarlık karşısında umudun ve dayanışmanın hala diri olduğunu bize hatırlatıyor.”

Türkiye’de de bunun örnekleri mevcut. Sportif Lezbon, Qlub, Minçoster TK, Küründen United, eskilerden Atletic Dildao, Queer Olympix gibi alanlar da benzer ihtiyaçtan doğmuş kapsayıcı alanlar ve birlikte bir dayanışma ağı sunuyor. 10 yılı aşkın süredir kuir ve kadın+ özneler bu alanlar aracılığıyla kendilerini futbolda var edebiliyorlar.

“Bu alanı dönüştürmeye çalışıyoruz”


Futbolu egemen sistemden bağımsız ele alamayacağımızı söyleyen Rosa, futboldaki köklü dönüşümün ancak sistemsel bir değişimle mümkün olacağına inandığını ve alternatif bir futbol alanı yaratırken olası bir dönüşümün parçası olmayı temenni ettiğini söyledi.

“Futbol tarihsel olarak her zaman bundan ibaret değildi. Geçmişte ve günümüzde futbolda mücadele alanlarının varlığı ve dışlanan öznelerin var olma çabası; bu politikaların yarattığı tahribatı gösteriyor. Paylaşımlarla bu alanı dönüştürmeye çalışıyoruz.”

Kuir ve kadın+ futbol müsabakaları bu dönüşümün somut adımlarından biri. Rosa, kolektif oyunun ve üretiminin futbolu dönüştürebileceğini vurguluyor:

“Futbol müsabakalarının düzenlenmesi kuir ve kadın+’lar için önemli bir yerde. Çünkü onlara kapsayıcı, güvenli ve iyileştirici bir alan sunuyor. Bu öznelerin kolektif şekilde oyun oynaması ve üretmesi futbolun dönüştürülebilirliğini de gösteriyor.”

Kuir şairler: “Kuir şiir ana akım vitrinleri bozmak için var”

Şairler Deniz Erkaradağ ve Ceren Avşar, kuir kimliğin şiirle nasıl kesiştiğini, kuir şiirde kullanılan imgeleri, Türkçenin bu yazıma nasıl bir alan açtığını ve yayıncılıkta karşılaştıkları sansür pratiklerini değerlendirdi.

“Şiir bir lüks değildir. Varlığımızın hayati bir ihtiyacıdır. Umutlarımızı ve düşlerimizi hayatta kalma ve değişim yönünde temellendirme, onları önce dile, sonra fikre ve nihayet somut eyleme dönüştürme sürecindeki ışığın niteliğini biçimlendirir şiir. İsmi olmayanları isimlendirerek düşünülebilir kılmanın bir yoludur.”

-Audre Lorde

Lezbiyen ve siyah feminist şair Audre Lorde’un hatırlattığı haliyle şiir, “ismi olmayanları isimlendirmenin” bir yolu. Kuir şiir de bu noktada kendine özgün bir yük daha üstleniyor: Var olmaya çalıştığı dilin normatif sınırlarını zorlarken o dille kurulmuş bir dünyada “görünmeyen” bir deneyimi anlatmak.

Türkiye’de kuir şiirin kökleri, sanıldığından daha eskiye uzanıyor. Divan edebiyatında örtük biçimde işlenen erkekler arası arzudan, Enderunlu Fazıl’ın yüzyıllar önce toplatılan Defter-i Aşk’ına, Arkadaş Z. Özger’in şiirlerinden, bugün Kaos GL, Lambdaistanbul gibi kuruluşların etrafında büyüyen, çoğu zaman görünmez kılınmış bir çerçeve çiziyor. Çünkü kuir şiir, edebiyat tarihinin “ana akım” kısmında neredeyse hiç yer almadı ve arşivlerden, sözlü tarihten ya da bağımsız alanlardan toplanmak zorunda kaldı.

Niha+’ya konuşan şairler Ceren Avşar ve Deniz Erkaradağ, şiirin bir tema ya da bir konu değil, dilin yeniden kurulduğu bir alanın, imgelerin ve bakışın kendisi olduğunu belirtti. Avşar ve Erkaradağ, bir yandan Türkçenin cinsiyetsiz yapısı gibi beklenmedik özgürlük alanlarını, öte yandan da yayıncılık, dağıtım ve kamusal görünürlük düzeyinde hâlâ işleyen bir sansür gerçekliğini değerlendirdi.

“Kuir şiir de politiktir”

Deniz Erkaradağ

Türkiye’de “politik şiir” kategorisi uzun süredir LGBTİ+ kimlikleri kapsam dışında bırakıyor. Şair Deniz Erkaradağ, bu durumu “Politik şiir denilen bir alan var ve bu alan hiçbir şekilde LGBTİ+ kimlikleri kapsamıyor. Bir kuir şiirden bahsettiğinizde ‘o burjuva şiiri, o zaten politik değil’ gibi bir şeyle karşılaşıyor” sözleriyle açıkladı. Bu ayrımın gerçeği yansıtmadığını belirten Erkaradağ, kendi şiirinin de kuir şiirin de politik olduğunu vurgulayarak “Benim şiirim kesinlikle politik ve kuir şiir de politik. Yazdığımda bunu yansıtmamamın imkanı yok” dedi.

Benzer bir çerçeveden konuşan Ceren Avşar’a göre ise kuir kimlik onun için şiirin üzerine sonradan eklenen bir tema değil, varoluşunun ve dolayısıyla dilinin merkezinde duran kurucu bir alan. Judith Butler’ın Cinsiyet Belası’ndaki performatiflik fikrini şiire taşıyan Avşar, dilin kendisinin iktidarın ve normun diliyle verildiğini, kendisinin bunu yazarken yeniden büktüğünü, bozduğunu ve inşa ettiğini anlattı. Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’ne referansla, şiir yazmayı iktidarın ürettiği söyleme karşı bir “karşı-söylem” pratiği olarak tanımladı.

Ceren Avşar

Cinsiyetsiz bir dilde yazmak

Türkçenin toplumsal cinsiyet açısından şiire katkılarını yorumlayan Erkaradağ, Türkçeyi bu konuda “fakir” bulmadığını ve kimlik veya toplumsal cinsiyet ifadesi açısından bir dil bariyeri yaşamadığını belirtti. Erkaradağ, ayrıca akademideki bazı teorik kavramların (örneğin “kuir” ya da “toplumsal cinsiyet”) tartışmalı olabileceğini de vurguladı.

Türkçenin eril veya dişil takılara sahip olmamasının ona toplumsal cinsiyet ve kuir varoluş bağlamında özgürlük alanı açtığını ifade eden Avşar’a göre ise Türkçe bu anlamda doğrudan bir “fırsat”. Birçok dilde öznenin daha ilk adımdan itibaren ikili cinsiyet rejimine hapsedildiğini, Türkçenin ise “belirsizliğin ve akışkanlığın hüküm sürdüğü nötr bir oyun alanı” sunduğunu anlattı.

Avşar bunu kendi disleksi deneyimiyle de ilişkilendiriyor:

“Disleksiyle yaşayan biri olarak başka bir dili öğrenmek, o dilin yapısına nüfuz etmek ve yazabilmek benim için son derece zor, hatta imkânsız. Bu yüzden üretimin, sığınağın ve bütün ifade evreninin tek merkeze, yani Türkçeye çekilmesi bir bakıma zorunlu bir hale geldi ama bu durum Türkçeyle kurduğum bağı son derece derin ve katmanlı bir ilişkiye dönüştürdü. Başka dillerde yankı bulamamam, beni hakim olabildiğim bu tek dilin damarlarında, esnekliklerinde ve gizli alanlarında daha derin kazılar yapmaya yöneltti.
​
​Türkçenin cinsiyetsiz yapısı, benim bu tek dilli evrenimde iktidarın ve normların cinsiyetçi sınırlarını aşmamı kolaylaştırıyor. Sınırları belirli bir dille sınırlı kalmış olabilirim; ancak Türkçenin sunduğu bu zamansız ve cinsiyetsiz esneklik sayesinde, o sınırların içinde sonsuz bir imge dünyası kurabiliyorum.”

“Kuir şiir vitrinleri bozmak için var”

Kuir şiire yönelik sansür mekanizmalarını değerlendiren Erkaradağ, kuir şiiri görünmez bir şekilde yazmadıklarını belirterek “O kadar anlaşılıyor ki yasaklanıyor” dedi. Erkaradağ, Kitapyurdu’nun kuir kitaplara bilerek yer vermemeye başladığını, D&R gibi zincirlere giremediklerini de iddia etti.

Bu yüzden kuir şiirler için bağımsız yayınlara ve dijital veya bağımsız dağıtım ağlarına tutunmanın artık bir zorunluluk haline geldiğini söyleyen Erkaradağ, “Bir kitapçıya bir kitabın yüzlerce gelmesiyle butik yayınevlerinin tek tek satmaya çalışması çok farklı” diye konuştu.

Erkaradağ’ın bahsettiği sadece bir deneyim değil, bunun gibi yüzlerce örnek mevcut. Türkiye Yayıncılar Birliği, PEN Türkiye ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun kararlarına karşı geçmişten bu yana ortak kınama açıklamalarına konu olan “muzır neşriyat” mekanizması üzerinden, LGBTİ+ temalı kitaplar dijital satış platformlarından defalarca kaldırıldı. En bilinen örneklerden biri, kuir içeriği nedeniyle D&R’dan kaldırılan Kalp Çarpıntısı (Heartstopper) serisi oldu. Kitabın satışı, 2021 yılında “18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğu” gerekçe gösterilerek durdurulmuştu.

Avşar, kendi yayıncılık serüveninde doğrudan kaba bir sansüre maruz kalmadığını söylese de sansürün “norm dışı olanı tamamen görünmez kılan muhafazakar bir görmezden gelme hali” ya da “kuir varoluşu pazarlanabilir bir ‘marjinallik’ olarak gören fetişleştirici bir yaklaşım” şeklinde gözüktüğünü anlattı:

“Bazen sansür, metnin basılmaması şeklinde değil; editöryal süreçlerde ‘dili daha evrensel kılma’ veya ‘İmgeyi fazla doğrudan bulma’ kılıfı altında estetik bir müdahale olarak karşımıza çıkıyor. Fetişleştirme ise kuir şiiri metnin kendi poetik gücüyle değil, sırf taşıdığı etiket üzerinden bir ‘ilginçlik’ veya ‘politik cazibe’ olarak algılama eğiliminde kendini gösteriyor.
​
Ana akımın bu sınırlayıcı, sterilize eden ya da metayı dönüştüren yapısına karşı, kuir şiirin kendi özgür alanını bağımsız yayınlar, fanzinler ve alternatif mecralar üzerinden kurması bir tesadüf değil çünkü kuir şiir, kendini kabul ettirmek için ana akımın onayına veya onun yarattığı vitrinlere muhtaç değil. Aksine tam da o vitrinleri ve sınırları bozmak için var.”

Erkaradağ da fetişleştirilmenin özellikle “liberal ve kapitalize edilmiş” kuir hareketin biçimlerinde ortaya çıkabileceğini söyleyerek şu anda LGBTİ+ hareketinin maruz kaldığı yoğun baskı ortamında (Onur Yürüyüşleri’ne polis müdahalesi, derneklerin kapatılması, gönüllülerin gözaltına alınması) böyle bir “fetiş” atmosferinden değil, doğrudan bir tehdit ve dayanışma ihtiyacından bahsedilebileceğini vurguladı.

Arkadaş Z. Özger

1948 Bursa doğan Arkadaş Z. Özger (mahlası), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 24 Ocak 1971’de SBF yurduna yapılan polis baskını ve gözaltı sırasında işkenceye maruz kalan Arkadaş, başına ağır darbeler aldı. Arkadaş, 1973’te henüz 25 yaşındayken Ankara Meşrutiyet Caddesi’nde ağır yaralı bir şekilde bulundu. Ölüm nedeni resmi olarak beyin kanaması olarak açıklansa da kimisine göre Arkadaş, kimliği sebebiyle uğradığı bir saldırının izlerini taşıyordu. Arkadaş’ın “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” adını vermek istediği kitabı, aynı isimle ancak 2014’te, ölümünden onlarca yıl sonra yayımlanabildi.

Erkaradağ, Arkadaş’ın bugün hala tam anlamıyla “sahiplenilmiş” bir kuir kimlikle anılmadığını, eski solcu çevrelerince zaman zaman bu kimliğin görmezden gelindiği ya da reddedildiği bir “konduramama” durumunun sürdüğünü ifade etti.

Kimin sesi duyuluyor?

Avşar, yazdıklarında veya kamusal alandaki varlığında “ne kadar cesur olmaya çalışsa da yaşadığı coğrafyanın karanlık gerçekliğinin” ister istemez kendisine bir otosansür uyguladığını söyledi. Avşar, kendi otosansürünü bir “geri çekilme” değil, “içinde büyüyen ağır bir sorumluluk duygusuyla sürekli çatışan bir hayatta kalma refleksi” olarak tanımladı:

“Hayatları ellerinden alınan, sesleri kısılan her bir kadın ve lubun için yazmak, konuşmak ve var olmak benim gözümde artık kişisel bir tercih değil, kaçınılmaz bir vazife. Bu yüzden, yaşadığım o insani kaygıya ve içsel engellere rağmen görünür olmayı bir zorunluluk olarak görüyorum. Katledilenlerin, yok sayılanların, kimliği ve varoluşu yüzünden hedefe konanların sesi olmak, onların çığlığını kelimelere ve imgelere taşımak boynumuzun borcu. Otosansürün o boğucu sınırlarını her defasında yeniden zorlamak, ne pahasına olursa olsun ‘buradayız’ demek ve kendi hakikatimizden taviz vermeden kamusal alanda var olabilmek yitirdiklerimize karşı en büyük sorumluluğumuz.”

Erkaradağ’ın ise altını çizdiği başka bir nokta var. Kuir edebiyat alanının kendi içindeki eşitsizliği yorumlayan Erkaradağ, “gay bir erkek şairin” ana akımda görünür olma, televizyona çıkma, hatta bir ölçüde “mainstream” olma şansı bulabildiğini ama erkek egemen ortama girmeyi reddeden kuir kadın şairlerin Türkiye’de aynı görünürlüğü yakalayamadığını ifade etti.

Şiirde kimliğin imgeleri

Her iki şair de kimliklerini şiirde imgelerle ördüklerini anlattı.

Erkaradağ, şiirinde tekrar eden sabit bir sembol kullanmadığını, ama fantastik/bilim kurgu okurluğundan gelen fantastik ögeleri zaman zaman şiirine taşıdığını söylerken Avşar için ise merkezi imge “ev.”

Avşar, Bachelard’ın “ruhun barınağı” olarak tanımladığı ev fikrini alıp bunu heteronormatif, sabit bir yapı olmaktan çıkararak evi “duvarları bükülebilen, kapıları belirsizliğe açık, sürekli yeniden inşa edilen bir ev” olarak tanımladı. Bu imgeye eşlik eden beden, su, kabuk, gölge, yankı ve eşik gibi motifleri de aynı akışkan varoluşun parçaları olarak tanımladı.

Şairlerden birer şiir: “Parla” ve “Anneannem öldü”

Erkaradağ, “Parla” isimli şiirini paylaşarak kendi yaşadıklarının bu şiirde politik bir anlam bulduğunu ve şiirin fantastik bir tema taşıdığını belirtti.

Parla

ürkütücü söylemsel, dönüştürücü bir an

Sihirbaz büyülendiğinde Tek Boynuzlu At nasıl lanetlenir

ruhaniliğime asla karşı konulamaz, komplona inandığın gibi

bu gece son denemen olacak

bu kahramanca taç, garip, ben ufuk

vizyonunu genişlet biraz,

bıçak bulundu !

devlerle dost karahindiba

Krallıklar örgüye döndüğünde

yaprakların ruhu mu satılan yoksa Ejderhalar mı?

sorgularsanız Goblininiz çıkar

biri bu hikâyeleri anlatacak, kırmızı elma pembe değil

aşağıda halsiz titreme

ezici çoğunluk çiçek kocasının altında

ben postu korurum, genellikle barış daha derindir

görev değil ama korkunç bir şekilde, düşen çığlığı bilir

onların öpüşmesi yarığa geliyor

dramatik inançlar, felaket aroması

bu büyüleyici kar

şarkı söylemek geriye dönük

günahlarım büyülendi.

Avşar ise “Anneannem öldü” adlı şiirini paylaşarak şiirin kendisi için anlamını şu şekilde ifade etti:

​“Bu şiir sadece benim anneanneme yakılmış bir ağıt değil, bir kadının bir başka kadına el vermesinin, yokluğun bile bir varlığa dönüştüğü o bükülmez kadın dayanışmasının hikayesi. Anneannesi ölen, annesinin susuşunu duyan, teyzesinin gözünden anlayan, kız kardeşinin yarasına dokunan bütün kadınların şiiri çünkü biz, geçmişin kağıt kesiğiyle yaralanmış ama o yaradan kendi dilini, kendi sığınağını ve kendi hakikatini doğurmuş kadınlarız. Anneannem öldü ama hep var çünkü onun fısıldadığı o gizli bilgi, bugün bu dizelerde ve birbirimizin gözlerine baktığımız her yerde yaşamaya devam ediyor. Hep söylerim, kadın kadının yurdudur.”

Anneannem öldü


Bunun ne demek olduğunu
anneannesi ölen kadınlar anlar

Bana bi şeyler anlatırdı
anneannem gizli gizli
Gizli gizli anlatırdı
çünkü erkek doğmamıştı
ve bizim topraklarımızda
kadınların bi şeyler bilmesi ayıptı

Bizim dışımızdaki bütün sülale eşrafı erkekti sanki
sanki bilgiye bi biz vakıftık
Anneannem bana bilgiyi aramanın
bilginin kendisinden daha önemli olduğunu anlattı

Öldükten sonra da bana bi şeyler anlattı anneannem
Mezar taşına yazdı
ben taştan okudum
yokluğun doldurulabildiğini
gözün geleceği görebildiğini
geçmişin kağıt kesiği olduğunu
erkekleri anlayamamayı
anlamayı başka şeyleri
kadınları sevmeyi
aşk üzerine konuşulmaması gerektiğini
konuşunca porçöz görmüş kireç gibi cozurdayıp
yok olacağını anlattı

Kuzuların kuru üzüm sevdiğini
Sinamekinin bağırsaklara iyi geldiğini
Seçmeyi en güzel karpuzu
Nevresimi ütülü gibi katlamayı
Resimde zıt renklerin bir arada kullanılması gerektiğini

Anneannem anlatmadı kendini
nerede doğduğunu nerede öldüğünü neden öldüğünü

Anneannem bi vardı bi yoktu
Benim anneannem öldü
bunun ne demek olduğunu
anneannesi ölen
kadınlar anlar

Hep vardı anneannem öldü ama hep vardı
bunda tuhaf bi yan vardı

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.