Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Narin Güran davasında mahkûmiyete gerekçe yapılan “daraltılmış baz” yönteminin bilimsel geçerliliği ve adli süreçteki takvim çelişkileri, dijital delillerin yargıdaki rolünü yeniden tartışmaya açtı. Dosyadaki resmi açıklamaların kronolojisi, sivil alanın yargıya etkisi ve İstinaf Mahkemesi başkanının kamuoyunda yeterince yer bulmayan muhalefet şerhi, sürecin hukuki ve teknik arka planındaki boşlukları ortaya koyuyor.

Görsel yapay zeka araçları ile yapıldı

Türkiye, dünya bilim literatürünün “geçmişe dönük olarak bu hassasiyette yapılması neredeyse imkânsızdır” diye tanımladığı bir yöntemin, kamuoyunun en hassas olduğu dava üzerinden meşrulaştırılmasına tanıklık etti. Narin Güran davasında ilk kez kullanılan, uzmanlığı tartışmalı isimlerin ürettiği ve teknik olarak denetlenmesi mümkün olmayan bu “daraltılmış baz” yöntemi, sadece tek bir cinayet dosyasının sınırlarında kalmıyor. Toplumun vicdanını yaralayan bir davaya bu yöntemle ‘sözde’ bir açıklık getirilirken, aslında şimdiden ve gelecekte milyonlarca insanın hayatını doğrudan riske atabilecek tehlikeli bir emsalin zemini hazırlanıyor.

Karşımızdaki bu tablo, bir takım güçlerin hukuk sistemini tasfiye etme çabası mı, siyasi bir strateji mi, yoksa devletin omuzlarındaki gecikmiş adalet yükünü teknik bir illüzyonla hafifletme arayışı mı, henüz bilinmiyor. Ancak net olan bir şey var: Narin Güran davasındaki bu süreci baştan sona incelemek, bugün adalet mekanizmasına ihtiyacı olan her vatandaşın ve her hukukçunun, yarın kendisini nasıl bir tehlikenin beklediğini anlaması açısından en vahim örnek. Türkiye adalet sistemini geri dönülmez bir kırılmaya sürükleyen bu sürecin perde arkasına, kurumsal aktörlerine ve zamanlama ilişkilerine daha yakından bakmak bu yüzden bir zorunluluk.

Kobay dava

Yazıya temel konu olan Narin Güran davasında mahkûmiyet temelini oluşturan en önemli unsur, “Dar Alan Baz” analizi olarak adlandırılan yöntem. Baz istasyonlarından alınan hücresel verileri dar bir ölçekte incelediğini iddia eden bu yöntemle oluşturulan raporlar, şüphelilerin konumunu ev içindeki odalara kadar tanımlayan netlikte veriler sundu. Oysa uluslararası adli bilişim literatürüne göre bir telefonun yerini spesifik bir noktaya kadar kesin olarak tespit etmek her zaman mümkün değil. Hatta bunun geçmiş tarihli bir olay için ölçümününde hiçbir imkanı yok. Türkiye’nin de akredite olduğu ISO 17025 standartlarının gerektirdiği “ölçüm belirsizliği” (uncertainty) raporlanmadan Narin Güran davasında hüküm sonucu doğuran geçmişe dönük daraltılmış baz alan raporları ve mahkemeye sunulan kamera görüntü analizleri, mutlak birer konum kanıtı olmaktan ziyade, uzman yorumuna dayalı çıkarımlar ve mahkemelerce hükme esas delil olarak alınması kabul edilir değil.

Türkiye’de adli tıp literatüründe benzeri bulunmayan bu ‘geçmişe dönük dar alan baz’ yöntemleri, Narin Güran davasında üç ağırlaştırılmış müebbet cezasının temel gerekçesi yapıldı. Bugün ise bu yöntem, yargı mekanizmasında ‘meşhur’ bir aydınlatıcı olarak birçok davada kullanılmaya devam ediyor.

Kamuoyunun bu dava vesilesiyle ayrıntılı olarak duyduğu “daraltılmış baz” kavramı, adli mekanizmanın teknik verileri ele alış biçimi ile idari makamların bu verilere dair açıklamaları arasındaki zamanlama ilişkisini göstermesi açısından dikkat çekici bir zamanlamaya sahip. Söz konusu süreç, resmi kayıtlara ve açıklamalara göre özet olarak şu temel adımlarla gelişmişti:

Kronoloji: Söylem ve Rapor Arasındaki Zamanlama
20 EYLÜL 2024
Kamuoyuna İlk Resmi İlan
Dönemin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, TBMM’deki bir resepsiyonda kameralar karşısına geçerek Narin Güran davasındaki soruşturmanın teknik boyutuna dair ilk kapsamlı açıklamayı yaptı. “Daraltılmış baz” yönteminin bu dosyada uygulandığı kamuoyuna ilk kez ilan edildi.
“Soruşturma çok titiz bir şekilde yürütülüyor. Teknolojinin son verileri kullanılıyor. İlk defa uygulanan bazı teknik yöntemler burada denendi. Gerek daraltılmış baz istasyonlarının tespiti gerek oradaki tüm teknik veriler, kamera görüntülerinin TÜBİTAK tarafından en ince detayına kadar incelenmesi yapıldı. Bu yöntemle kimin, hangi dakikada, nerede olduğu net olarak belirlenecek…”
11 EKİM 2024
Raporun UYAP’a Kaydedilmesi
Soruşturmanın teknik altyapısını oluşturan ve adli bilişim uzmanları ile kolluk tarafından hazırlanan “Daraltılmış Baz Analiz Raporu” tamamlanarak Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma dosyasına (UYAP) resmi olarak kaydedildi.
14 EKİM 2024
Rapor Sonrası İlk Açıklama
Teknik raporun dosyaya girmesini takip eden günlerde Bakan Yılmaz Tunç yeniden kameraların karşısına geçti ve 20 Eylül’de çerçevesini sunduğu yönteme atıfta bulunarak verilerin kesinliğine dair söylemini yineledi.
“Yine HTS kayıtları tespit edildi. Geriye dönük o bölgede kimlerin kimlerle konuştuğu, şüpheliler bakımından özellikle baz çakışmaları, en son yapılan teknik çalışmalar çok önemliydi. O daraltılmış baz çakışması dediğimiz bilirkişi incelemeleriyle çok önemli verilere de ulaşıldı. Teknik çalışmaların son aşamasına gelinmiş durumda. Katillerin kim olduğu görülecek.”

Bu takvim, teknik nitelikteki bir bilirkişi raporunun UYAP sistemine yüklenmesi ile yürütme organı tarafından bu verilerin kamuoyuna kesin birer delil olarak sunulması arasındaki sürenin darlığı açısından incelenmeye değerdi. Bakan Tunç’un 14 Ekim’deki konuşmasında yer alan “o daraltılmış baz çakışması dediğimiz” ifadesi, temeli 20 Eylül’deki ilk açıklamada atılan söylem dilinin bir devamı oldu. Bu durum, savunma makamının söz konusu bilirkişi raporunu satır satır inceleyip baz sapmaları, sinyal kirliliği veya kırsal alandaki kapsama alanı hataları gibi teknik hususlara yönelik hukuki itirazlarını henüz mahkemeye sunamadığı bir zaman diliminde, dijital veriler üzerinden adli algının önceden şekillenmesine zemin hazırlayarak birçok kişinin tarif ettiği ‘iddianame jet hızıyla hazırlandı’ söyleminin ortaya çıkmasına neden oldu.

Teknik ceza yargılamasına ait bu teknik delil yönteminin idari kurumlar tarafından da erken aşamada sahiplenildiği başka bir açıklamada görebiliyoruz:

DEM Parti Milletvekili Sevilay Çelenk’in Medyascope mecrasına verdiği mülakatta aktardığı üzere, New York’taki bir uluslararası toplantıda bir araya geldiği Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Narin Güran davasından bahsederken söze doğrudan, “Daraltılmış baz konusunda kendilerinin (Bakanlığın) bir ön açıcı olduğunu” belirterek başlıyor. Bu aktarım, teknik bir ceza yargılaması unsurunun, idari kurumlar tarafından da paylaşılan bir kurumsal refleks alanına dönüştüğünün basına yansıyan somut bir verisi sayılabilir. Aile Bakanlığı’nın ‘‘dar baz’’ yönteminde bir ön açıcı olması nasıl mümkün olabilir? Bu bakanlığın adli davalarda kullanılagelen ve bilimsel olarak tartışmalı olan bu yönteme dair nasıl ön açıcı rolü olabilir? Bu bilginin üzerinde gazetecilerin durmamış olması, bu konunun irdelenmemiş olması ya da medya, sosyal medya gibi alanlarda kendine yeterli yeri bulmamış olması da yine yazının başından beri ele aldığımız algıyı farklı organlar eliyle belirlemeye dönük çalışmaların nasıl sonuç verdiğine dair başka çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.

Üst yargının teknik tereddütleri

Dava sürecinde dijital ve tıbbi verilerin medya mecralarında kesin nitelikli argümanlarla sunulması ile üst yargı organlarının dosyaya koyduğu şerhler arasındaki mesafe ise dikkat çekici. Kamuoyunun odağındaki sivil toplum kuruluşları ile müdahil avukatların açıklamaları da davanın algısını belirleyen katmanlardan bir diğeri.

UCİM Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği Türkiye Hukuk Koordinatörü avukat Mine Rana Kahramanoğlu, Flash TV kanalındaki bir canlı yayında sunucunun, “Narin’in bedeninde PSA (Prostat Spesifik Antijen) örneği bulunmuş olması, Narin’in kesinlikle ve kesinlikle istismara uğradığının bir işareti midir?” sorusuna, Kahramanoğlu”Hayır, değildir. Şöyledir: Adli tıp raporunda zaten bu açıklığa kavuşturuldu. Zaten istismara uğradığına dair hiçbir delil bulunamaz çünkü deliller yok olmuş” diyerek yanıt verdi.

Kahramanoğlu devamında “bulgunun maktulün vücudunda olmadığı, sadece kıyafetlerinde yer aldığı ve cinsel istismar olasılığının bütünüyle çürütüldüğü” yönünde bir çıkarımda bulunuyor. Ama bu çıkarım eksik çünkü burada bahsedilmeyen en önemli veri PSA’nın Narin’in vücudunun başka yerlerinde de bulunduğu.

Öte yandan aynı derneğin kurucusu ve başkanı olan Saadet Özkan’ın resmi X hesabından Şirin Elmas davasına ilişkin yaptığı açıklama ise UCİM’in dernek olarak çelişkili beyanlar verdiğinin en net örneği olarak karşımıza çıkıyor:

Peki nasıl olur da Narin Güran’da bulunan PSA örneği bir cinsel istismar bulgusu değilken Şirin Elmas’ta bulunan PSA, cinsel eylemin gerçekleştiğinin ispatı olabiliyor?

Mahkeme başkanı şerh düştü

Dava kamuoyunda kendinden söz ettirmeye devam ederken, PSA konusuna ilişkin en önemli çıkış Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi Başkanı Mehmet Selim Erem’den geldi. Kamuoyunda büyük bir yankı bulmayan ve hızla yerini başka gündemlere bırakan bu dosyayı inceleyen Daire Başkanı Erem; mahkemenin 2025/666 Esas ve 2025/1428 Karar sayılı ilamına koyduğu muhalefet şerhinde, ilk derece mahkemesinin hükmüne karşı PSA bulguları yönünden ciddi teknik tereddütler bulunduğunu kaydetti.

Erem istinaf şerhinde adli verilerin kesin bir dille çürütülmüş sayılamayacağı ve dosyada bu yönüyle eksik inceleme yapıldığı teknik detaylarla vurguluyor.

Üye hakim, maddi gerçeğin tereddütsüz açığa çıkarılması için söz konusu hususların incelenmesini talep eden şerh düşüyor.

Aynı zamanda yüksek mahkemenin bu şerhinde, sanıkların saniyelerle ölçülen dar bir zaman diliminde ortak bir amaçla hareket etmesinin “hayatın olağan akışına uygun bulunmadığı” da kayda geçirilmiş. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında dönemsel kurumsal anlatılarla veya medya sunumlarıyla “kesin gözüyle bakılan” teknik detaylar, üst yargı denetiminde maddi gerçeğin bütünüyle ortaya çıkarılmasını engelleyen birer “eksik inceleme” gerekçesi olarak resmi kayıtlara geçmiş. Bu durum, kamuoyunu temsil eden aktörlerin medya mecralarında kesin yargılarla sunduğu beyanlar ile yargısal mekanizmanın arka planında devam eden teknik ve fenni kuşkular arasındaki mesafeyi net bir şekilde göstermekte.

Narin Güran davasında katılan taraf olarak bulunan bir diğer önemli aktör ise Diyarbakır Barosu oldu. Dönemin Baro Başkanı Nahit Eren katıldığı canlı yayın programlarında hem Kahramanoğlu’nun PSA yönünde yaptığı açıklamaları destekler ve öncü olan türden açıklamak yaparken hem de daraltılmış baz yönteminin ayak izi niteliği taşıdığını ve aynı zamanda bu raporlarda hesaplama hatası olmadığı sürece rapor baz istasyonu verilerinin kesin delil yapılabileceğini vurguladı. TELE1 kanalının canlı yayınına katıldığı bu program kaydının 4.dakikasının 11.saniyesinde, daraltılmış baz raporuna ilişkin bizzat ifade ettiği kendi sözleri bulunuyor: “Raporda bir sayısal veri hatası ya da bazların çakışması ve sinyallerin açıları konusunda bir sorun olmazsa bana göre yer tespiti açısından kesin bir delil niteliği taşıyor.”

Yine aynı kanalın başka bir canlı yayın programına katılan Eren’in kendisine sorulan ‘’Narin’de bir cinsel istismar var mı?’’ sorusuna dönük yaptığı açıklama ise şuydu:

‘’PSA dışında cinsel istismara dair başka cinsel istismarın bağlamına dair bir olgu, bir delil maalesef başkaca dosya içerisinde yok.’’

Yargıtay incelemeye gerek duymadı

Birinci derece mahkemesine kadarki süreçte sahne alan bu figürlerin açıklamaları, toplumda ve hatta yargı mercilerinde peşin bir “vicdani kanaat” eğilimi yarattı. Sürecin kamuoyuna sunuluş biçimi adli algıyı tamamen kilitledi. Oysa İstinaf aşamasında daire başkanının koyduğu muhalefet şerhi, gerek daraltılmış baz raporlarının bilimsel denetlenebilirliğini sarsıyor, gerek PSA konusunda kapsamlı inceleme talep ediyor, gerekse de ailenin masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkesinin göz ardı edildiğini açıkça belgeliyor.

Ne yazık ki bu hukuki şerhler, 86 milyon insanda oluşan ve “algının olgunun üzerinde” inşa edildiği o devasa siber barajı yıkmaya yetmedi. İstinafın bu teknik ve sarsıcı muhalefet şerhini rağmen Yargıtay ilgili konularda incelemeye gerek duymadı.

Narin Güran davasında karşımıza çıkan bu tehlikeli süreç ne ilk ne de son örnek. Bugün Güran ailesi fertleri, dün Mazlum İçli ve daha niceleri, maddi hakikati yansıtmaktan uzak, akıllara zarar sözde teknik verilerle dört duvar arasında tutuluyor ve hayatları yok oluyor. İnsanların ömürleri, bu sorunlu adli yaklaşımlar, siyasi hesaplar ya da devletin omuzlarındaki o devasa adalet enkazını teknik yöntemlerle hafifletme arayışları yüzünden göz göre göre harcanıyor. Narin Güran davasını baştan sona incelemek bu yüzden hayati. Çünkü uydurma raporlarla, sinyal kirlilikleriyle ve sipariş algılarla inşa edilen bu siber baraja, bu dijital adaletsizliğe bugün sessiz kalan her hukukçu ve her vatandaş, yarın o adliye kapısından içeri girdiğinde kendisini nasıl bir felaketin beklediğini görmek zorunda.

Düzeltme Doktrini Dosyası
  1. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar
  2. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Belfast’taki olaylar göçmen karşıtı şiddet endişelerini artırıyor

Belfast’taki bıçaklı saldırı, sosyal medyadaki dezenformasyonun da etkisiyle şiddetli göçmen karşıtı saldırıların fitilini ateşleyerek ırkçılık, kamu güvenliği ve Kuzey İrlanda’nın kırılgan sosyal yapısına dair ciddi endişelere yol açtı.

Foto: Kevin Scott (@Kscott_94)

Belfast’ta geçtiğimiz hafta yaşanan bıçaklı saldırının ardından başlayan olaylar, göçmenlere yönelik şiddeti, sosyal medyadaki dezenformasyon ve yetkililerin gerilimi kontrol altına alıp alamayacağı konularında ciddi soru işaretleri yarattı.

Olaylar, 8 Haziran’da Kuzey Belfast’ta Stephen Ogilvie’nin, Sudan uyruklu Hadi Alodid tarafından bıçaklı bir saldırıda ağır yaralanmasıyla başladı. Ardından 30 yaşındaki Alodid, cinayete teşebbüs, kamuya açık alanda bıçak taşıma ve ölüm tehdidinde bulunma suçlamalarıyla tutuklandı. Şüphelinin henüz hüküm giymediği davada, polis saldırının ardındaki nedeni resmi olarak açıklamadı.

Bıçaklı saldırı ve şiddetin tırmanması

Ancak olay, kısa sürede sadece bir adli vaka olmaktan çıktı. Saldırıya dair çeşitli videolar ve doğrulanmamış iddialar internette hızla yayıldı. Şüphelinin uyruğu ve göçmenlik statüsü tartışmaların odağına yerleşirken, kısa süre içinde Belfast’ın çeşitli bölgelerinde göçmen karşıtı gösteriler başladı. Bu gösterilerin birçoğu şiddet olaylarına dönüştü.

Olaylara müdahale eden polis memurlarına tuğla, şişe ve havai fişeklerle saldırıldı. Araçlar ateşe verilirken, birçok ev ve iş yeri de hasar gördü. Özellikle göçmenlere ve etnik azınlıklara ait olduğu bilinen bazı mülkler açıkça hedef alındı. Kuzey İrlanda Polis Teşkilatı (PSNI) olayları bastırmak için çevik kuvvet ekiplerinden destek aldı; tazyikli su ve plastik mermi kullandı.

Şiddet olaylarının artması, Kuzey İrlanda’da yaşayan azınlık gruplarının korku içinde yaşadığına dair uyarılara neden oldu. Güvenlik endişesi taşıyan bazı aileler evlerini terk etmek zorunda kaldı. Polis ise halka sükunet çağrısında bulunarak, gerilimi tırmandıracak içeriklerin paylaşılmasından kaçınılmasını istedi.

Ogilvie’nin ailesi, polis aracılığıyla yaptığı açıklamada saldırının kendilerini derinden sarstığını ancak bu olayın toplumu bölmesini veya göçmenlere yönelik bir düşmanlığa dönüşmesini istemediklerini vurguladı. Aile, göçmenlerin ülkeye sunduğu katkıların altını çizerek, tek bir kişinin eyleminin tüm bir topluluğa mal edilmemesi gerektiğini belirtti.

Aile tarafından dün yapılan son açıklamada ise Stephen Ogilvie’nin komadan çıktığını ve tedavisinin sürdüğü bildirildi. Ancak durumunun ciddiyetini koruduğu da belirtildi. Ailesi, Ogilvie’nin sol gözünü kaybettiğini, sağ gözünde de görme kaybı riski bulunduğunu aktardı.

Sosyal medya dezenformasyonu

Belfast ve Londra’daki siyasi liderler şiddet olaylarına sert tepki gösterdi. Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, yaşanan kargaşanın kabul edilemez olduğunu ve sorumluların yasalar önünde hesap vereceğini söyledi. Kuzey İrlanda Bakanı Hilary Benn ise olayları “ırkçı eşkıyalık” olarak tanımlayarak, insanların sırf ırkları ve kökenleri yüzünden hedef alındığına dikkat çekti.

Kuzey İrlanda Başbakanı Michelle O’Neill ailelerin korkutulmaya çalışılmasını ve evlerin kundaklanmasını kınarken, Başbakan Yardımcısı Emma Little-Pengelly, iddia edilen tek bir suçun masum insanlara yönelik saldırılara asla gerekçe olamayacağını belirtti. Adalet Bakanı Naomi Long da halkın korku ve öfkesini göçmen karşıtı eylemlere dönüştüren kışkırtıcıları eleştirdi.

Sosyal medyanın krizi derinleştirdiğini vurgulayan Long’un açıklamaları dikkat çekiciydi. The Guardian’a göre, internet üzerinden saldırıları körükleyen pek çok kişi bölge halkından dahi değildi, hatta Long’un tabiriyle “Belfast’ın haritadaki yerini bile bulamayacak” kişilerdi.

Olayların ardından sosyal medyanın rolü en çok tartışılan konulardan biri haline geldi. Emniyet yetkilileri ve siyasiler, yayılan videoların, iddiaların ve kışkırtıcı mesajların olayların büyümesine neden olduğu konusunda hem fikir. Ayrıca şiddet olayları başlamadan önce göçmenlere ait olan adreslere yönelik tehditlerin yeterince ciddiye alınmadığına dair eleştiriler de gündemde.

Foto: Kevin scott

The Guardian’ın haberine göre, The Accountability Project Northern Ireland adlı gönüllü bir grup, Kasım 2025 ile Haziran 2026 arasında polise çok sayıda uyarıda bulundu. Grup, internetteki göçmen karşıtı hareketlilik ve aşırılık yanlısı sitelerde paylaşılan adresler konusunda polis teşkilatını uyardı. Grubun sözcüsü, saldırılar sırasında sızdırılan bir “fişleme” listesinin, daha önce polise sundukları listeyle eşleştiğini öne sürdü.

PSNI yetkilileri geçtiğimiz hafta meydana gelen bıçaklı saldırının ardından başlayan olaylar hakkında soruşturmanın sürdüğünü belirtiyor. Bir yandan olaylara karışanlar tespit edilip dijital ayak izleri takip edilirken, diğer yandan da risk altındaki bölgeler ve kişiler için güvenlik önlemleri artırılıyor.

Kuzey İrlanda’nın tarihsel bağlamı

Belfast’ta yaşanan şiddet olayları, son dönemde Birleşik Krallık genelinde artış gösteren göçmen karşıtı şiddet dalgasının yeni bir tezahürü olarak yorumlanıyor. 2024 yılında Southport’ta üç kız çocuğunun öldürülmesinin ardından da benzer bir tablo yaşanmıştı. Saldırgana dair internette yayılan yanlış bilgiler, camilerin, sığınmacı barınaklarının ve polis ekiplerinin hedef alınmasına yol açmış, söz konusu olaylar bir parlamento raporuna “2011’den bu yana görülen en kötü kamu düzeni bozukluğu” olarak yansımıştı.

Kuzey İrlanda, benzer bir göçmen karşıtı şiddete 2025 yılında da tanık oldu. Ballymena’da iki gencin cinsel saldırıyla suçlanmasının ardından başlayan olaylar, kısa sürede göçmenlere yönelik toplu bir nefret saldırısına evrilmişti. Evler ve araçlar ateşe verilmiş, polis olayı “nefret suçu odaklı kargaşa” olarak kayıtlara geçirmişti. Reuters’ın daha sonra aktardığına göre, söz konusu gençlere yöneltilen suçlamalar daha sonra düşürülmüştü.B da tamamen kanıtsız bir iddianın göçmen topluluklarına karşı nasıl bir silaha dönüştürüldüğünü gözler önüne sermişti.

Belfast’daki olaylar, işlenen ciddi suçların veya iddiaların, özellikle sosyal medya üzerinden manipüle edilerek nasıl hızla göçmen karşıtı olaylara evrildiğini gösteren bu daha geniş şablona birebir uyuyor.

Üstelik bu olaylar, Kuzey İrlanda’nın kendine has siyasi ve toplumsal yapısı nedeniyle daha çok tehlike barındırıyor. Uzun bir süre devam eden mezhepsel bölünme ve siyasi çatışma geçmişine sahip olan Belfast’ta sokak şiddetinin alevlenmesi her zaman daha büyük krizlerin habercisi olma riski taşıyor. The Guardian, saldırılarda Loyalist paramiliter grupların yer aldığına dair şüpheleri gündeme taşısa da şu an için bu tür grupların olayları organize ettiğine dair kesin bir kanıt bulunmuyor.

Bugün gelinen noktada hem siyasiler hem de güvenlik güçleri için mesele sadece asayişi sağlamaktan ibaret değil. Dijital dünyadaki manipülasyonlara ve dezenformasyona karşı nasıl daha etkin önlem alınacağı ve kriz anlarında azınlık topluluklarının nasıl korunacağı soruları çözüm bekliyor.

Bıçaklı saldırıya dair ceza davası mahkeme salonlarında sürecek. Ancak o saldırının ardından sokaklarda yaşanan şiddet olayları, Belfast’ı şimdiden ırkçılık, sosyal medyanın yıkıcı gücü, emniyet zafiyetleri ve tek bir bireyin eyleminden bütün bir topluluğu sorumlu tutmanın yaratacağı tehlikelerle yüzleşmek zorunda bıraktı.

Şahin: “Irkçı saldırılar devlet aklının bir yansıması”

Ankara Üniversitesi’nin Cebeci Kampüsü’nde Kürt öğrencilere dönük gerçekleşen ırkçı saldırıya ilişkin görüş belirten TEV-KOM bileşeni Koma Zanîngeha Katîp Çelebî ya Kurdî üyesi Ozan Şahin, bu saldırılara karşı “Üniversitelerde bir araya gelen TEV-KOM yapısı olarak bu faşizan yapılara karşı hiçbir zaman geri adım atmayacağız” dedi.

Kürt öğrencilerin içinde bulunduğu amfi kapısını zorlayan “Ülkücü Hareket” adlı grup. Foto: Yeni Yaşam Gazetesi.

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde Hukuk Fakültesi’nde okuyan 4 Kürt öğrencinin 8 Haziran’da “Ülkücü Hareket” adlı bir grup tarafından ırkçı saldırıya uğraması gündeme gelmişti. 11 Haziran’da ise aynı 4 öğrenci, ikinci kez aynı grup tarafından saldırıya uğradı. Saldırıya uğrayan öğrencilere üniversite yönetimi disiplin soruşturması başlattı.

DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, 12 Haziran’da konuyu meclis gündemine taşımıştı. Koca’nın soru önergeleri şu şekilde:

“8 Haziran 2026 tarihinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde final sınavları döneminde bir grup öğrencinin, Kürt, demokrat ve sol görüşlü olarak nitelendirilen diğer öğrencilere yönelik sözlü ve fiziksel saldırıda bulunduğu ifade edilmiştir.

Üniversitede görevli bazı özel güvenlik personellerinin, saldırıya uğrayan öğrencilerin okulda oldukları bilgisini ve sınav saatlerini saldırıyı gerçekleştiren gruba haber verdiği öne sürülmüştür. Yaşanan güvenlik zafiyeti ve tehditler nedeniyle saldırıya uğrayan öğrenciler 4 final sınavına girememiş ve eğitim-öğrenim hakları engellenmiştir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nın yaşanan bu şiddet olaylarında öğrencilerin can güvenliğini sağlamak ve saldırganlar ile onlara yardım eden personel hakkında işlem yapmak yerine, şiddete uğrayan öğrencilere yönelik disiplin soruşturması başlatmıştır.

Soruyoruz:

1. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 8 Haziran 2026 tarihinde meydana geldiği belirtilen fiziksel saldırı ve darp olaylarından Bakanlığınız haberdar mıdır? Olayla ilgili olarak Yükseköğretim Kurulu (YÖK) veya üniversite rektörlüğü tarafından başlatılmış kapsamlı bir idari soruşturma bulunmakta mıdır?

2. Öğrencilerin kampüs içindeki yerlerini ve sınav saatlerini saldırgan gruba bildirdiği iddia edilen özel güvenlik görevlileri hakkında herhangi bir yasal veya idari işlem başlatılmış mıdır?

3. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nın, saldırıyı gerçekleştirenler yerine saldırıya uğrayan mağdur öğrencilere disiplin soruşturması açtığı yönündeki iddialar doğru mudur? Doğru ise bu uygulamanın hukuki ve idari gerekçesi nedir?

4. Saldırı ve can güvenliği endişesi nedeniyle 4 final sınavına giremediği belirtilen öğrencilerin gasp edilen eğitim ve öğrenim haklarının iadesi için hangi adımlar atılacaktır? Bu öğrencilere yönelik telafi sınavları düzenlenmesi ve sınav esnasında güvenliklerinin sağlanması için bir girişimde bulunulacak mıdır?”

Üniversitelerde Kürt öğrencilere dönük ırkçı saldırıları Niha+’ya değerlendiren Tevgera Komaleyên Xwendekaran a Kurdî (TEV-KOM / Kürt Dili ve Kültürü Öğrenci Toplulukları Hareketi) bileşeni olan Koma Zanîngeha Katîp Çelebî ya Kurdî (Katip Çelebi Üniversitesi Kürtçe Grubu) adına konuşan Ozan Şahin, öğrencilere yönelik ırkçı saldırıların devlet aklının yansıması olduğunu belirtti.

Şahin’e göre, Türkiye’de cumhuriyet kurulduğu andan beri “faşizan” bir devlet aklı her zaman var oldu. Bu aklın üniversitelerde devlet desteğiyle birlikte olduğunu vurgulayan Şahin, “Amaçları bir kimliği, bir cinsiyeti, bir dili görmezden gelip onlara bir alan oluşturmamaktır” dedi.

“ÖGB ve kolluk saldırılara alan açıyor”

Şahin’e göre, üniversitelerde saldırılara engel olmayan Özel Güvenlik Birimleri (ÖGB) ve kolluk kuvvetleri, “var olan bu inkar sisteminin korucularıdır”. Şahin, bugün üniversitelerde bu saldırıları gerçekleştiren çetelerle aralarında bu bağlamda bir bağ olduğunu söyleyerek şunları dile getirdi:

“Bu yapılar da bu saldırılara destek verir, onlara alan yaratır. Hatta bazen denk gelmişizdir. Arkadaşlarımızı ÖGB bu tür yapılara, bu tür faşist yapılara bildirmiştir, isim vermiştir, hedef göstermiştir. İnkarcı sistemin hizmetçileri oldukları oldukları için hani aralarında bir bağ vardır.”

Üniversitelerde gerçekleşen saldırıların, ötekileştirmenin, baskıların ve yok sayma politikalarının devlet aklının bir yansıması olarak değerlendiren Şahin “Biz de buna örgütlenmemizle cevap oluyoruz” dedi.

“Kimliğimizden dolayı pek çok sorun yaşıyoruz”

Şahin, üniversitede Kürt öğrenciler olarak sadece bu saldırılarla uğraşmadıklarını kimliklerinden dolayı başka sorunlarla da karşı karşıya kaldıklarını ifade etti:

“Üniversitede Kürt öğrenci olmak sadece bir faşizan yapının saldırısıyla sınırlı değil. Kürt öğrenciler, üniversitelere geldiği andan beri hedef alınmış, gerek devletin özel savaş politikaları, gerek üniversitelerde dediğimiz gibi bu faşizan kollarıyla baskıcı, alan daraltıcı pratikleriyle hedef hâline gelir. Özel savaş politikalarından kastım ise mesela arkadaşlarımız üniversitelere geldikleri zaman bağımsızlaştırılır, yalnızlaştırılır ve bir noktadan sonra uyuşturucu ile tanıştırılır, kültürel bir yozlaşma içine girer. Yoz bir alkol ortamı ile tanıştırılır. Bu devletin Kürt öğrenci üzerinde izlediği politikadır. Yine aynı amaca hizmet ediyor: Bir halkı kimliğiyle, diliyle yok etmek.”

“Saldırılara örgütlenmemizle cevap oluyoruz”

TEV-KOM’un ise bu durumlara karşı hangi perspektif ve çalışmaları yürüttüğünden bahsederek şu ifadeleri kullandı:

“Biz TEV-KOM olarak üniversitelerde yıllar boyu yaşadığı coğrafyada ötekileştirilmiş, katliamlara maruz kalmış, görmezden gelinmiş bir halkın üniversitede ve akademik alanlarda olan öğrencileriyiz. Bizler bu sorunlara çözüm noktası olmaya çalışıyoruz. Bunun için üniversitelerde kendi topluluklarımızı inşa ediyoruz. Bu topluluklarda sadece dil ve kimlik noktasında kalmıyor. Aynı zamanda toplumda bir insan olmanın ne olduğunu tartışıyoruz ve bunlara bir çözüm olmaya çalışıyoruz. Ve bunları pratik eylemselliğimize de yansıtıyoruz. Tabii bunun yanında sadece bunu bir şey örgütlü bir kültür dil örgütlü yalnız kalmıyor. Aynı zamanda üniversitede kendi öz savunmamızı da oluşturuyoruz. Arkadaşlarımızın özel savaş politikalarına karşı bir savunma geliştiriyor.”

TEV-KOM’un üniversitelerdeki bu tür saldırılara karşı en iyi cevabını örgütlülüğe verdiğini hatırlatan Şahin, “Bunu sadece bir sayısal kitle olarak değil aynı zamanda arkadaşlarımızla bir zihniyet birlikteliği ve bir örgütlülük sağlıyoruz. Anayasal haklarımızı kullanarak basın açıklamalarıyla gündem oluşturuyoruz. Biz şunu çok iyi biliyoruz ki bu ülkücü çeteler, bu faşist çeteler bu tür bir örgütlülük karşısında bu saldırganlığını istese de gösteremiyor. Zaten amaçları da TEV-KOM gibi yapıların oluşmasına engel olmak ve onlara bir alan yaratmamaktır” dedi.

“Üniversitelere barış sürecini yansıtmak bize düşer”

Türkiye’de devam eden bir süreç olduğunu belirten Şahin böylesi bir ortamda Kürt öğrencilere yönelik saldırının gündeme gelmesini “Devlet barış ve demokrasiyi, eşitliği üniversitede niye sağlamıyor?” sorusu ile dile getiriyor:

“Bunca zamandır halen tek bir adım atılmaması da bunun bir göstergesidir. Çünkü biz bunun en iyisini kendi yaşam alanlarımızda görüyoruz. Üniversitelerden görüyoruz. Biz her zaman yine biz barıştan yana olacağız. Biz demokrasiden yana olacağız. Biz eşitlikten yana olacağız. Biz üniversitelerin özgür alanlar olduğunu savunan insanlarız ve bu doğrultuda mücadele ediyoruz.”

Şahin, TEV-KOM olarak pratik eylemselliklerine devam edeceklerini belirterek “Üniversitelerde bir araya gelen TEV-KOM yapısı olarak, bileşenleriyle beraber, bu faşizan yapılara karşı hiçbir zaman adımızı geri atmayacağız. Nihai amacımız Kürt halkının, Kürt dilinin anayasal düzlemde bir statü kazanması, Kürt dilinin anadil ve resmi bir dil olması hedefimiz var ve bu konuda bu tür yapılara, sistemin inkar politikalarına bir adım dahi olsun geri atmayacağız” dedi.

Son bir senede üniversitelerde ırkçı saldırılar

Haziran 2025 – Haziran 2026

Eylül 2025 Taciz & Tehdit

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Tarih Bölümü 1. sınıf öğrencisi, kendilerini “okulun ülkücüleri” olarak tanımlayan bir grubun sistematik taciz ve baskısına maruz kalmaya başladı. Süreç sözlü tehditlerle başladı ve aylarca aralıksız devam etti.

Kaynak: Cumhuriyet

18 Kasım 2025 Silahlı Tehdit

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Aynı grup öğrencileri kamerasız bir sınıfa çekerek silahla tehdit etti. Olay çok sayıda tanık tarafından görüldü ve CİMER’e şikâyet edildi. Baskılar yine de sürdü.

Kaynak: Cumhuriyet

27 Ekim 2025 Palalı Saldırı

Ankara Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü

Kendilerini “Hacettepe Ülkücü Teşkilatı (HÜT)” olarak tanımlayan yüzleri maskeli grup, pala ve döner bıçaklarıyla kampüse girerek protesto eylemindeki öğrencilere saldırdı. En az bir öğrenci yaralandı ve Bilkent Şehir Hastanesi’ne kaldırıldı. Saldırıyı Ülkü Ocakları’na bağlı Hacettepe Teşkilatı sahiplendi, Ankara Ülkü Ocakları İl Başkan Yardımcısı sosyal medyadan “Kampüslerin tek sahibi ülkücülerdir” dedi.

Saldırganlar gözaltına alınmazken tedavi için hastaneye giden yaralı öğrenci dahil 44 öğrenci polis tarafından hastanede gözaltına alındı, tomografi sırası bekleyen öğrenciler de bu kapsamda tutuldu.

Kaynak: Gazete Pencere

24 Şubat 2026 Fiziksel Saldırı

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Eylülden bu yana süren taciz ve silahlı tehdit sürecinin ardından aynı grup sınıf içinde fiziksel saldırıya geçti. Öğrenci boyun ve kafa bölgesinden yaralandı, silahlı olduğu öne sürülen saldırganlar olay yerinden kaçtı. Mağdur darp raporu alarak Emniyet’e şikâyetçi oldu.

Kaynak: Cumhuriyet

8 Haziran 2026 Darp & Yaralama

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü — Hukuk Fakültesi

Kendilerini “Ülkücü Hareket” olarak tanımlayan grup, 4 Kürt öğrenciye ırkçı saldırı düzenledi. Saldırıda yaralanan öğrenciler hastanelerden darp raporu aldı. Avukat Doru Ninsu Arslan, üniversitedeki özel güvenlik görevlilerinin öğrencilerin kampüste olduğunu ırkçı gruba bildirdiğini açıkladı. Üniversite yönetimi saldırganlar yerine mağdur öğrencilere disiplin soruşturması başlattı.

Kaynak: MA

Haziran 2026 Çivili Sopayla Saldırı

İzmir Ege Üniversitesi — Kütüphane Önü

Hakkında kampüse uzaklaştırma kararı bulunan Mehmet Çınar Kumlu önderliğindeki ülkücü grup kütüphane önünde bir öğrenciye saldırdı. Görgü tanıklarına göre çivili sopalar kullanıldı. Aynı grubun daha önce Öğrenci Sendikası üyelerine pala ve kesici aletlerle saldırdığı basına yansımıştı.

Kaynak: Politika Haber

~12 Haziran 2026 İkinci Saldırı

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü — Hukuk Fakültesi

8 Haziran’da saldırıya uğrayan aynı Kürt öğrenciler, final sınavı için amfideyken ikinci kez ırkçı grubun hedefi oldu. Grup amfi kapısını zorladı, öğrenciler içeride mahsur kaldı. Polis kampüse girerek öğrencileri salonu terk ettirdi ancak dışarıda da saldırı sürdü. Öğrenciler can güvenliğinin kalmadığını açıkladı. 4 öğrencinin de sınava giremedikleri belirtildi.

TEV-KOM (Kürt Dili ve Kültürü Öğrenci Toplulukları Hareketi) Beyazıt Meydanı’nda protesto eylemi düzenledi. ÖHD Avukatı Doru Ninsu Arslan: “Bu saldırılar münferit değil, üniversiteleri yozlaştırma, apolitikleştirme, sindirme politikalarının birer parçasıdır.”

Kaynak: MA

Not: Bu kronoloji mevcut haberlerden derlenmiştir.

Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar

Narin Güran, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi sarsıcı davalarda organize trol ağları, kurgusal HTS kayıtları ve sahte delillerle şekillenen “algoritmik adalet” sisteminin tehlikeli boyutlarını gözler önüne seriyor.

Görsel yapay zeka aracıyla yapıldı

Sinema ve televizyon tarihi, uzun yıllar boyunca bizi uzak felaket senaryolarının kurgusal güvenliğiyle ekrana bağlarken, bugün yerini bizzat içinde yaşadığımız distopyayı sahneleyen yapımlara bıraktı. Öyle ki, bir davanın seyrini değiştirmek, birini suçlu ilan etmek ya da suçluyu gizlemek için artık fiziksel delillere ihtiyaç yok. Bunun için ekranlarda akan bir video kaydı, manipüle edilmiş bir metadata ya da daraltılmış bir baz istasyonu verisi yetiyor.

BBC’nin The Capture dizisinde “Düzeltme Doktrini” olarak kavramsallaştıran siber kumpas mekanizması, yani resmi kurumların adli süreçleri yönlendirmek için dijital delilleri yeniden üretmesi, kurgusal bir distopya değil, modern yargı sistemlerinin bugün içinde bulunduğu belki de en tehlikeli kurumsal gerçek. Sistemin, kendi inandığı suçluluk şablonunu yaratmak adına dijital veriyi mutlak hakikat kabul etmesi, savunma hakkını tamamen ortadan kaldırırken yargılama süreçlerini de maddi gerçekten uzak birer algı operasyonuna dönüştürüyor. Bu algoritmik adalet modeli, dijitalleşmenin bir tahakküm aracına dönüştüğü coğrafyalarda ise çoktan somut bir laboratuvar bulmuş durumda.

Türkiye’deki dijital veri tartışmalarının temeli, aslında 2013 yılındaki Gezi Parkı sürecinde tabandan gelen organik toplumsal hareketleri baskılamak ve dijital alanda yönlendirmek amacıyla kurulan ilk organize troll faaliyetlerine kadar uzanıyor. Kamuoyu algısını yapay içerik kampanyalarıyla kontrol etme çabasıyla şekillenen bu süreç, KCK davalarında el konulan hard disklerin olay yerinde dijital parmak izlerinin (hash değerlerinin) alınmaması ve savunmaya imaj kopyası verilmemesi usulsüzlüğü ile Odatv ve Poyrazköy davalarında bilgisayarlara dışarıdan virüsler (trojan) yoluyla suç dokümanı yüklenmesiyle, Balyoz davasında ise sistem saati geriye alınarak imal edilen kurcalanmış üst verilerle (metadata) teknik birer siber kumpas modeline dönüştü. İlerleyen yıllarda Kobani davasındaki seçici ve kitlesel HTS (sinyal) analizleri, ByLock veri tabanında binlerce masum insanı tuzaklayan “Mor Beyin” yönlendirme algoritmaları ve bugün İBB iştiraklerinde somut suç fiili yerine veri havuzları üzerinden işletilen soyut “irtibat ve iltisak” şablonları, adli mekanizmayı bütünüyle bir “algoritmik suçluluk çağına” evriltti. Yargı, maddi gerçeğe ulaşmak yerine, denetlenmesi güç dijital havuzlar ve saniyeler içinde kurgulanabilir siber profiller üzerinden hüküm vermeyi kurumsal bir alışkanlık haline getirdi.

Artık adli davalarda da uygulanıyor

Geçtiğimiz yıllarda daha çok siyasi dava başlıklarında rastlanan bu teknik ve metodolojik durum, bir süredir adli davalara, cinayet ve çocuk istismarı soruşturmalarına da sirayet etti. Toplumsal trajediler ve adli vakalar, siber verilerin yorumlanma biçimlerinin ve medya etkisinin en yoğun yaşandığı alanlar haline geldi. Bu süreç, geniş kitlelerin adalet arayışını ve toplumsal duyarlılıkları sosyal medya ağları üzerinden manipüle ederek, dosyaların adli gerçekliğinden ziyade dijital mecralarda üretilen kurgusal anlatıların öne çıkmasına zemin hazırlıyor. Hatta toplumsal figürlerin, popülist siyaset kurumlarının ve medyanın da bu dijital histeri dalgasına eklemlenmesi ile yargılama süreçleri maddi gerçeği aramaktan uzaklaşıp, hedef saptıran organize birer siber algı operasyonuna dönüşüyor.

Narin Güran, Foto: Sosyal medya

Bu durumun güncel laboratuvarlarından biri, 8 yaşındaki Narin Güran’ın ölümüyle ilgili yürütülen soruşturma ve dava süreci oldu. Narin’in ailesinden anne, abi ve amcanın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarıyla sonuçlanan ilk derece mahkemesi kararının gerekçesinde, olayın neden ve nasıl gerçekleştiğine dair bütünlüklü bir kronoloji netleştirilemedi. Yargılama makamı, maddi ve somut delillerin yanı sıra süreç içinde yedi kez ifade değiştiren ve Narin’in bedenini Eğertutmaz Deresi’ne gömdüğü mahkemece kanıtlanan komşu sanık Nevzat Bahtiyar’ın anlatımlarına ve bilimsel doğruluğu ile hata payları teknik olarak tartışılan “daraltılmış baz istasyonu (HTS)” kayıtlarına dayandı.

Evinin bulunduğu mahalle askeri bölge olduğu halde, jandarma yetkilileri güvenlik kamerası kayıtlarının Narin’in 19 gün sonra, 8 Eylül 2024’te bulunan cansız bedeninin ardından incelemeye konulduğu ve Narin’in en son bulunduğu yer olduğu iddia edilen evi ve etrafındaki alanı net gören CCTV kamerasının 15 günden fazla kaydının tutulmadığını söyledi. Bu durumda Narin’in kaybolduğu günden itibaren bakılması gereken kamera kayıtlarının hem zamanında incelenmemesi hem de daha sonra 15 günden fazla kayıt aldığının söylenmesi akıllarda ciddi soru işaretlerine neden oldu.

Trol orduları davaları rehin alıyorlar

Türkiye’deki siber manipülasyonun ulaştığı bugünkü aşamanın sahadaki karşılığını daha iyi anlamak adına, tanık olduğumuz yöntem ve kullanıcıları, homojen ve tek merkezli bir troll yapısından ziyade, ‘dava bazlı’ fraksiyonlara bölünmüş durumda ve bunu yapanlar ise çoğunlukla dersine iyi çalışan organize siber saldırı grupları.

Bugün siber alanda, arkalarında devlet içindeki farklı kliklerin, silahlı unsurların ya da yerel çıkar ağlarının bulunduğu siber tugaylardan bağımsız gruplaşmalar halinde hareket eden farklı ağlar çarpışıyor. Bu trol orduları artık yalnızca ideolojik ya da siyasi kavgalar yürütmüyor. Ucu belirli güç odaklarına dokunan her kritik adli vakada, adeta birer “dijital özel güvenlik şirketi” gibi dosyayı rehin alıyor. Örneğin, namını Narin Güran davasında mahkeme için hazırladığı ve bilimsel olarak doğrulanması imkansız olan “iyileştirilmiş” kamera görüntüsü raporuyla pekiştiren sivil bir şirket, bugün Türkiye’nin en çetrefilli adli dosyalarına başat bilirkişi olarak atanabiliyor.

Gülistan Doku, Foto: Sosyal medya

Ulusal Kriminal Büro (UKB) gibi yapılar, uluslararası adli bilişim standartlarından ve akademik denetimden uzak, uzmanlıkları ceza hukuku literatüründe tartışmalı figürler eliyle mahkemelere kesin hüküm içeren dökümanlar sunuyor. Dahası, bu yapılar sosyal medya hesapları üzerinden tarafsız kurumsal kimliklerini bütünüyle terk ederek, dosyaya bilimsel eleştiri getiren bağımsız uzmanları ve gazetecileri açıkça tehdit edebiliyor:

Buna rağmen yargı mekanizması, üniversitelerin akredite adli tıp enstitüleri ya da bağımsız bilim insanları yerine, bu sivil yapıları en sadık ve vazgeçilmez adli çözüm ortağı olarak görmeye devam ediyor.

Narin Güran davasındaki manipülasyon

Son tahlilde karşımıza çıkan tablo, devlet içi güç kliklerininden yerel unsurlara birçok kurumun siber ağları birer silah olarak kullandığı iki farklı stratejiyi ifşa ediyor: Kimi odaklar kurumsal prestiji korumak adına Rojin Kabaiş veya Gülistan Doku dosyalarında delil zincirini ve dijital imajları savunma makamına tamamen kapatırken kimi kliklerin trolleri ise Narin Güran davasında olduğu gibi kurgusal WhatsApp yazışmaları, çarpıtılmış HTS verileri ve sahte adli tıp senaryoları üreterek maddi hakikati bütünüyle tasfiye ediyor.

Narin Güran davasında siber alanı manipüle eden bu mekanizma, soyut birer algoritmadan ibaret değil. Bu davanın tarafları arasında konumlanmış binlerce sosyal medya kullanıcısı var. Özellikle Güran ailesi aleyhine pozisyon almış birçok hesabın 21 aydır aktif olarak paylaşım yaptığı X platformunda belli başlıklar altında algı yaratan, devletin mahkemelerinin verdiği kararların sorgulanmasına müsaade etmediklerini beyan eden, aile üyelerinin hepsinin katil ve suçlu olduğuna dönük sayısız içerik paylaşan ve etki gücü yüksek kimi hesaplar var.

Rojin Kabaiş’in babası, Foto: Sosyal medya

Bu davayı prototip bir örnek olarak ele aldığımızda Kabaiş, Doku, İçli ve daha nice önemli, kamuoyunda tartışma yaratan davaların işlenmesi ve dijital medyada şekillenmesinde büyük role sahip olan bu destekçi ve içerik üreticisi grubun eylemleri başka amaçların hedeflendiğine dair düşüncelere neden oluyor. Onlarcasının öncü olduğu farklı isimlerle faaliyet veren belirli anonim şebekeler eliyle bilhassa davaya dair söylemi olan kadınların neredeyse hepsi siber saldırılara maruz kalıyor. Bu hesaplar, dosyada maddi gerçeği arayan bağımsız gazetecileri, avukatları ve sivil aktörleri sürekli olarak ağır karalamalarla hedef alırken, son olarak Narin Güran davasında ‘yeniden adil yargılanma’ talebinde bulunan ve hakikati arayan kadınları ‘porno sitelerine montaj görseller yüklemekle’ tehdit edecek kadar fütursuz olabiliyor.

Cezasızlık zırhı

Peki bu troller hem maddi hem de yasal olarak nereye dayanıyor olabilir? Cevabı, bu davada en ön planda olan ve görünen yüzlerin, anonim hesapların oluşturduğu X odalarında aylarca mikrofon alıp davaya ilişkin beyanlarını tıpkı bir gazeteciye cevap verir gibi muhatap saydıkları bu hesaplara karşı yaptıkları uzun soluklu konuşmalarda aramak gerekiyor.

Bir tarafın ürettiği siber gürültü, tehdit, işinden ettirmeye varan şantaj ve karalama kampanyalarının, davanın diğer aktörleri ve medya figürleri eliyle nasıl büyütülüp dolaşıma sokulduğunu, adli bir trajedinin etrafında nasıl organize bir algı ekosistemi kurulduğunu açıkça gözler önüne seriyor.

Mazlum İçli, Foto: Özgür Politika

Bu siber abluka zincirinin en tehlikeli ve düşündürücü halkası olan X platformundaki kullanıcıların yaptığı bu aleni şantaj, nitelikli tehdit ve dijital eylemlerine karşı X Türkiye yönetiminin yeterince yaptırım uygulamaması ve bu hesapların askıya alınmaması ise belki de herkesin güvenliği açısından en önemli sorun. Sıradan vatandaşların dijital ayak izlerinin saniyeler içinde takibe alındığı bir adli iklimde, söz konusu anonim hesap kullanıcılarının sahip olduğu bu fütursuz cezasızlık zırhı, akıllara kaçınılmaz soru işaretleri getiriyor.

İlginç olan ise kamuoyuna mal olmuş bir şarkıcının, bir Cumhurbaşkanı danışmanının ve bir gazetecinin söz konusu X kullanıcılardan birinin X ev sahipliği yaptığı yankı odalarında uzun süre konuşmacı olarak katılması, ilgili anonim hesapların bahsi geçen davanın bilinen isimlerine sürekli destek veren paylaşımlar yapıyor olması ise kamuoyu nezdinde bir davada güç ve bilinirlik açısından avantajlı konumdaki kişiler ile siber dijital saldırı yapan anonim hesaplı bu X kullanıcıları arasındaki niteliğini henüz bilmediğimiz bir tür alışveriş-ilişki ağı olduğunun ise somut kanıtlarından biri olarak görülebilir.

Dijital Delillerin Gölgesindeki Adli Vakalar
Yakın tarihteki bazı önemli adli vakalar incelendiğinde, delil toplama süreçlerindeki teknik ve yöntemsel sorunlar yine Narin Güran davasındaki işleyişe benzerliğiyle dikkat çekiyor:
• Mazlum İçli Davası
6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen Kobani olayları sırasında 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum İçli’nin dosyası, dijital delillerin mahkemelerce ele alınış biçimine dair en çarpıcı ve trajik örneklerden bir başkası. İçli’nin cinayetlerin işlendiği saatte, olay mahallinden kilometrelerce uzaktaki bir köy düğününde çalıştığına dair mahkemeye sunulan net kamera görüntüleri, HTS sinyal kayıtları ve adli bilişim raporlarına rağmen, yargılama süreci somut verilerden ziyade dönemsel siyasi kanaatler üzerinden şekillendi. Yaklaşık 11 yıldır cezaevinde bulunan İçli, tüm bu bilimsel ve dijital kanıtlara rağmen 124 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi. Bu dava, ceza hukukunun en temel unsuru olan maddi gerçeğin, denetlenebilir siber verilere rağmen nasıl göz ardı edildiğinin somut bir örneğidir.
• Rojin Kabaiş Dosyası
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi 21 yaşındaki Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 akşamı kaldığı yurttan çakıl taşı toplamak için çıktı ve bir daha kendisinden haber alınamadı. Kaybolmasından tam 18 gün sonra, 15 Ekim 2024 tarihinde Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi sahilinde cansız bedenine ulaşıldı.

Bu süreç, dijital verilerin, baz istasyonu kayıtlarının ve adli tıp bulgularının resmi bir refleksle nasıl hızlıca “intihar” denilerek kapatılmak istendiğini gösterdi. Soruşturma aşamasında, Kabaiş’in son görüldüğü sahildeki baz istasyonlarına ait HTS ve sinyal verilerinin analizi derinleştirilmedi. Olay yerini gören kameraların kör noktaları incelenmedi ve dijital veriler savunma makamından gizlendi. Delil zincirinin en kritik halkası olan cep telefonu ve dijital materyaller üzerindeki incelemeler, bağımsız uzmanlara tamamen kapatıldı. Bu dosya, kolluk ve adli makamların somut bir cinayet şüphesini rasyonel olarak soruşturmak yerine, dijital verileri ve adli süreçleri kurumsal prestiji koruma kaygısıyla hızla kapattığını net şekilde ortaya koydu.
• Gülistan Doku Dosyası
Munzur Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki Gülistan Doku, 5 Ocak 2020 tarihinde Tunceli’de kayboldu ve aradan geçen yıllara rağmen izine rastlanamadı. Soruşturma süreci; baş şüphelinin ailevi nüfuzu nedeniyle dijital delillerin ve siber verilerin kurumsal bir refleksle nasıl karartıldığını veya ihmal edildiğini belgeledi. Soruşturmanın kaderini belirleyecek olan Dinar Köprüsü’nü gören kamera kayıtları üzerinden ilk etapta sahte bir “intihar” kurgusu imal edildi.

Resmi bilirkişi olarak atanan Ulusal Kriminal Büro (UKB) bile hazırladığı raporda, emniyetin iddiasının aksine köprüden düşen hareketliliğin bir insan değil, nesne veya kuş olduğunu belirterek intihar senaryosunu çürüttü. Buna rağmen yargı mekanizması, baş şüphelinin cep telefonu imajlarını ve siber ayak izlerini aylarca incelemeyerek dijital delil zincirinin yok olmasına göz yumdu. Bu dosya, sistemin kendi içindeki mekanizmaları korumak adına kamera kayıtlarını, sinyal verilerini ve en temel bilişim gerçeklerini nasıl işlevsiz bıraktığını tarihe sarsıcı bir yargı skandalı olarak geçirdi.

Dijital infaz şebekeleri

Türkiye’de organize siber operasyonların ve dijital manipülasyonun ilk belirgin kırılma noktasının 2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları olduğu bilinmektedir; oysa bu mekanizmanın kökleri tarihsel olarak daha da geriye uzanmaktadır. Eski ismiyle Twitter, bugünkü adıyla X platformundaki sahte hesaplar ve trol ağları, özellikle büyük siyasi davalarda ve kamuoyunun yakından takip ettiği sansasyonel dosyalarda sarsıcı birer aktör olarak defalarca gündeme geldi. Bir hukuki sürecin seyrini doğrudan etkileyen algı operasyonlarının en çok bu troll mekanizmaları aracılığıyla yürütüldüğü, hedef seçilen kişileri itibarsızlaştırma, lekeleme, meşru bir hak mücadelesini bağlamından koparıp yanlış bir yola evriltme ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını engelleme çabaları, artık toplumun yakından tanıdığı sistematik bir olgu olarak gözler önünde duruyor.

Uzun yıllardır adli ve siyasi davalarda karşımıza çıkan bu yapılar, genellikle anonim hesaplar kullanıyorlar. Gerçek kimlikleri ve isimleri belli olmayan, çoğunun takipçi sayısı yok denecek kadar az olan bu hesaplar, sıradan birer kullanıcı gibi görünüyorlar. Ancak kamuoyunun odağındaki önemli bir dava söz konusu olduğunda, bu uyuyan hücrelerden günde on binlerce, hatta yüz binlerce organize paylaşım yapılıyor. Eş zamanlı hareket eden bu siber ağlar, yapay etkileşim dalgaları yaratarak ana akım medyanın gündemini doğrudan belirliyor, adliye koridorlarında ve sokakta en çok konuşulan konunun ne olacağını, planlı hashtag (etiket) çalışmalarıyla adeta bir laboratuvarda şekillendiriyor.

Bunun en çarpıcı, güncel ve can yakıcı laboratuvarı olan Narin Güran cinayeti davasında ise bu siber endüstrinin nasıl “fraksiyonel” ve profesyonel bir faza geçtiği gözler önüne serildi. Bu davada, sayıları 500 ile 1000 arasında değişen organize bir kümenin içinden sıyrılan, özellikle 50 ila 100 kadar son derece profesyonel çalışan çekirdek hesap, ilk günden itibaren medyada yönlendirici bir algı mimarisi inşa etti. Bilimsel olarak doğruluğu tartışmalı olan, sahte ya da manipüle edilmiş olduğu bizzat uzmanlarca belirtilen deliller, kurcalanmış teknik raporlar ve asparagas beyanlar bu profesyonel hesaplar eliyle sürekli, sistematik ve vardiyalı bir biçimde kamuoyuna sunuldu. Hedef tahtasına oturtulacak ya da korunacak yeni isimler bu ağlar üzerinden etiketlenerek kamuoyunun önüne atıldı. Üstelik bu dijital operasyon sadece tek bir platformla sınırlı kalmadı. Ekşi Sözlük gibi kitlesel forum sitelerinde planlı başlıklarla gündemleştirilerek zamanla ana akım medyanın ve “ekran dedektiflerinin” hiçbir doğrulama süzgecinden geçirmeden havada kaptığı hayati birer “haber değeri” unsuru hâline getirildi.

Doğal olarak, bu anonim şebekelerin 24 saat kesintisiz ve milimetrik bir koordinasyonla aktif şekilde kullanıldığını görmek, bu kişilerin bu işi sıradan bir sosyal medya aktivizmi olarak değil, tamamen profesyonel bir meslek olarak icra ettiklerini kanıtlar bir çok veriye açık kaynaklar ulaşmak mümkün. Ortaya çıkan bu tablo şunu gösteriyor: Siber kliklerin arkasında devasa bir kurumsal organizasyonun, kesintisiz bir lojistik desteğin ve en önemlisi, adli kararları algoritmalarla rehin almak isteyen belirli güç odaklarının sağladığı sistematik bir gücün bulunduğunu açıkça ortada.

Yarın: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

5 yılın ardından Deniz Poyraz cinayeti

Deniz Poyraz davası, Türkiye’nin aydınlatılmamış siyasi cinayetler pratiğinin bir sembolü olarak duruyor. Ailenin ve Kürt siyasetinin adalet talebinin merkezinde ise başından beri dile getirilen o somut gerçeklik yer alıyor: Yalnızca tetiği çeken failin değil, katliamın arkasındaki azmettiricilerin ve karanlık ilişkiler ağının da yargı önüne çıkarılması.

Deniz Poyraz cinayetinden sonra kadınların yaptığı eylemden bir kare

Türkiye siyasi tarihine bir başka “aydınlatılmayan karanlık sayfa” olarak geçen Deniz Poyraz cinayetinin üzerinden tam 5 yıl geçti. 17 Haziran 2021’de, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Örgütü binasına gündüz saatlerinde elinde silahla giren Onur Gencer adlı saldırgan, parti çalışanı Deniz Poyraz’ı katletmişti. Sadece İzmir’i değil, tüm Türkiye’yi sarsan bu siyasi cinayet, gerilimli duruşmaları, araştırılmayan SADAT ve Suriye bağlantıları, mahkeme salonunda mağdurlara sıkılan biber gazları ve avukatların “dosya karartılıyor” itirazları eşliğinde tarihteki yerini aldı.

Deniz Poyraz’ın katledildiği o günden yargılamanın bittiği ana kadar neler yaşandı? Faile ne ceza verildi ve asıl önemlisi cinayetin arkasındaki perde aralanabildi mi?

Şair Eşref Bulvarı’nda katliam

Tarihler 17 Haziran 2021, saat 11.05’i gösterdiğinde, İzmir’in en işlek noktalarından Konak’taki Şair Eşref Bulvarı’nda bulunan HDP İzmir İl Başkanlığı binası planlı bir siyasi cinayete sahne oldu. Emniyet güçlerinin binanın hemen önünde sürekli nöbet tuttuğu ve çadırlı bir eylemin devam ettiği bir ortamda, Onur Gencer Gaziemir Emniyet Müdürlüğü’nden aldığı belgeyle temin ettiği Ruger marka tabancasıyla elini kolunu sallayarak içeri girdi.

İçeride tesadüf eseri o an yalnızca annesinin yerine partide nöbetçi olarak bulunan Deniz Poyraz vardı. Gencer, silahındaki mermileri Deniz Poyraz’ın üzerine boşaltarak yaşam hakkını elinden aldı. Cinayetin ardından binanın içinde fotoğraflar çeken ve yine hiçbir engele takılmadan aşağı inen katil, kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alındı. Failin yakalandığı an polislerin kendisine “İsmin ne abicim?” şeklindeki toleranslı yaklaşımı, davanın ilerleyen aşamalarındaki “cezasızlık” ve “korunma” iddialarının ilk sinyaliydi.

Failin profili

Olayın ardından en çok tartışılan konu, 27 yaşındaki Onur Gencer’in profili ve devlet/paramiliter yapılarla olası bağlantılarıydı. Sosyal medya hesapları incelendiğinde, Gencer’in Suriye’de, Halep ve Münbiç, elinde uzun namlulu silahlarla ve Bozkurt işaretiyle “Görev dönüşü” notuyla paylaştığı fotoğraflar ortaya çıktı.

Onur Gencer

İnsan hakları savunucuları ve vekiller, Gencer’in Suriye’de yaklaşık 45 gün geçirdiğini ve paramiliter bir yapı olan SADAT tarafından eğitildiğini iddia ederek konuyu Meclis’e taşıdı. İddiaların büyümesi üzerine SADAT resmi bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve dosya savcılığı da bu açıklamayı baz alarak iddiaları soruşturmaya gerek duymadı. SADAT’ın o dönemki açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

“Şirketimizin İzmir HDP il binasına yapılan saldırının faili Onur Gencer isimli teröristle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur… Şirketimiz tarafından Suriye’de veya başka bir yerde herhangi bir kimseye eğitim verilmemiştir, verilmemektedir.”

Dava dosyasına giren HTS kayıtlarında Gencer’in olay öncesi ve sonrasında aradığı isimler, cihatçı gruplarla olası ilişkileri ve aşırı sağcı bağlantıları hiçbir zaman derinlemesine araştırılmadı; dosya sadece Gencer’in “bireysel eylemi” olarak çerçevelendi.

Adliye koridorlarında gerilim

Soruşturmanın sadece 2,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak iddianameye dönüştürülmesi, avukatların “dosya apar topar kapatılmak isteniyor” tepkisine neden oldu. İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan yargılama süreci, Cumhuriyet tarihinin adil yargılanma hakkı açısından en sorunlu davalarından birine dönüştü.

Duruşmalar süresince, sanık Onur Gencer’e mahkeme heyeti tarafından “tolerans” alanı açıldı. Failin mağdur aileye ve avukatlara yönelik kışkırtıcı ve rahat tavırları engellenmezken, adil yargılanma ve delillerin toplanmasını talep eden hukukçular sürekli baskılandı. Güvenlik gerekçesiyle duruşmaların Aliağa’daki Şakran Cezaevi Yerleşkesi’ne taşınmasının ardından kriz daha da büyüdü. Yetki belgeli avukatların içeri alınmaması, jandarmanın x-ray dayatması ve nihayetinde mahkeme salonunun içinde avukatlara ve izleyicilere biber gazı sıkılması davanın utanç tablolarından biri olarak kayıtlara geçti.

Katil yerine aileye soruşturma

Dava sürecinde Poyraz ailesinin avukatlarından Türkan Aslan Ağaç liderliğindeki hukukçular, bu olayın adli bir vaka olmadığını vurguladı.

Ancak yargı mekanizmasının okları mağdur aileye çevrildi. Deniz Poyraz’ın babası Abdüllillah Poyraz, kızının katledilmesinin ardından verdiği bir röportajdaki sözleri cımbızlanarak “örgüt propagandası” suçlamasıyla yargılandı. Kamuoyu tepkisi sonrası beraat etti. Sadece baba değil, anne Fehime Poyraz da adliye önlerindeki isyanı ve protestoları nedeniyle defalarca emniyet ve savcılık baskısına, çeşitli soruşturmalara maruz kaldı.

Karar: ağırlaştırılmış müebbet ve 9 yıl

Mahkeme heyeti, Gencer’i “tasarlayarak kasten öldürme” suçundan indirimsiz ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca “mala zarar verme” suçundan 4 yıl, “konut dokunulmazlığını ihlal” suçundan 2 yıl ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefetten 3 yıl olmak üzere toplam 9 yıl ek hapis cezası verildi. Şubat 2023’te açıklanan gerekçeli kararda mahkeme heyeti, sanığın pişmanlığa yönelik somut bir söz veya davranışının bulunmadığını, kişiliği ve suç işleme eğilimi nedeniyle “yeniden suç işlemekten çekineceği yönünde olumlu bir kanaatin oluşmadığını” kaydetti.

Karar duruşması sonrasında konuşan anne Fehime Poyraz, kararı eleştirerek “Neden katili savunuyorsunuz? Bir yerlerden silah eğitim aldı. Kızımın kanı oraya döküldü. Adaletin eşit olması lazım, hepimiz beraber yaşıyoruz” dedi.

TBB Başkanı Sağkan, kararın ardından bianet’e yaptığı değerlendirmede, sanığın fiili gerçekleştirdiğinin zaten herkesçe bilindiğini, ancak müşteki vekillerinin davaya katkı sunmasının hukuksuz bir kararla engellenmesiyle olayın arkasındaki azmettiricilerin araştırılmasına yönelik taleplerin etkin şekilde sunulamadığını belirtti. Sağkan’a göre bu nedenle “adil bir yargılamadan ve her türlü tartışmadan uzak şekilde maddi gerçeğe ulaşıldığı konusunda kamu vicdanının tatmin olduğundan bahsedilemez.” Sağkan, usul hatalarının davayı istinaftan veya Yargıtay’dan döndürebileceğini, bu olmasa bile dosyanın Anayasa Mahkemesi’nden ya da nihayetinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) hak ihlali kararıyla geri döneceğini öngördü.

İstinaf ve yargıtay: Hızlı onama

Dava avukatlarının itirazıyla dosya 13 Mart 2023’te İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne taşındı. Daire, kararı önce “kâtibin imzasının bulunmaması” ve “kararın taraflara tebliğ edilmemesi” gibi usul gerekçeleriyle bozdu. Yerel mahkeme düzeltmeleri yaparak dosyayı 31 Ağustos’ta yeniden istinafa gönderdi. İstinaf mahkemesi 11 Ekim 2023’te, sadece kırk günlük bir incelemenin ardından, “mahkûmiyet kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığı” gerekçesiyle itirazları esastan reddederek kararı onadı.

Avukat Türkan Aslan Ağaç, istinafın bu hızlı kararına dikkat çekerek “Dosyayı bir an önce sadece tetikçi Onur Gencer’e verilen ceza ile kapatmaya çalışıyorlar” değerlendirmesini yaptı; soruşturma ve kovuşturma boyunca cinayetin arkasındaki isimlerin ortaya çıkarılması için yapılan çabaların sonuçsuz kaldığını belirtti. Sanık tarafı da kararı temyiz etti: Gencer’in avukatı Ahmet Can Gürlek, müvekkilinin “haksız tahrik” altında hareket ettiğini, Suriye, Diyarbakır ve Batman’daki görevleri sırasında saldırılara maruz kaldığını ve akıl sağlığının yargılama sürecinde yeterince incelenmediğini öne sürerek cezanın hafifletilmesini istedi.

Dosya bu haliyle Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin önüne geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, aile avukatlarının “delillerin toplanmadığı, etkili bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmediği” yönündeki başvurularının reddedilmesini istedi. Cinayetin beşinci yıldönümüne kadar ulaşılan bilgilere göre dosya, kesinleşmiş bir Yargıtay kararı beklemeden bu aşamada bekliyor. TBB Başkanı Sağkan’ın 2022’de işaret ettiği Anayasa Mahkemesi ve AİHM yolu, dolayısıyla hâlâ açık bir ihtimal olarak duruyor.

Katil ceza aldı, soru işaretleri sürüyor

Beş yıllık sürecin sonunda ortaya çıkan tablo şu: Onur Gencer, doğrudan işlediği fiil nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet ve 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu karar istinaf tarafından onandı ve şu an Yargıtay önünde. Ancak dava avukatlarının ısrarla gündeme getirdiği SADAT bağlantısı, Suriye’deki ilişkiler ve saldırıyı “azmettiren” olup olmadığı sorusu, mahkeme kayıtlarına göre etkin bir şekilde araştırılmadı. DEM Parti’nin dosya üzerine yayımladığı değerlendirmede de bu durum, “siyasi saikle işlenmiş cinayetlerin ardındaki gerçekliğin yargı eliyle hasır altı edilmesi” olarak nitelendiriliyor.

Anne Fehime Poyraz, kızının öldürülmesinin ikinci yılında “Sorumluların hesap vermesi için mücadelemizi sürdüreceğiz” derken, sonrasında “Katile yardım edenlerin de cezalandırılmasını istiyorum” demişti.

Beş yıl sonra dosya, hukuki olarak hâlâ kapanmamış, kamuoyu vicdanında ise Deniz Poyraz cinayeti, aydınlatılmamış bir siyasi cinayet olarak anılmaya devam ediyor.

Kronoloji: Deniz Poyraz Cinayeti ve 5 Yıllık Adalet Arayışı

17 Haziran 2021’de İzmir HDP İl Binası’nda Deniz Poyraz’ın katledilmesiyle başlayan, Suriye bağlantılarından mahkeme salonlarındaki krizlere, İstinaf’tan Yargıtay’a kadar uzanan 5 yıllık “aydınlatılmayan” dava sürecinin adım adım dökümü.
Saldırı Öncesi (2020 – 2021)

Suriye Trafiği ve Silah Temini

Onur Gencer’in Suriye’de (Halep ve Münbiç) elinde uzun namlulu silahlarla ve Bozkurt işaretiyle çektirdiği “Görev dönüşü” fotoğrafları ortaya çıktı. İnsan hakları savunucuları tarafından 45 gün boyunca SADAT’tan eğitim aldığı iddia edildi (SADAT iddiaları reddetti). Gencer, Gaziemir Emniyet Müdürlüğü’nden belge alarak Ruger marka bir tabanca temin etti.
17 Haziran 2021 | Saat: 11.05

Şair Eşref Bulvarı’nda Katliam

Polislerin binanın hemen önünde sürekli nöbet tuttuğu bir ortamda elini kolunu sallayarak HDP binasına giren Gencer, partide nöbetçi olarak bulunan Deniz Poyraz’ı katletti. Binanın içinde fotoğraflar çekip aşağı inen fail, polislerce “İsmin ne abicim?” sözleriyle gözaltına alındı.
Eylül 2021

Apar Topar Hazırlanan İddianame

Soruşturma sadece 2,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlandı. Dosyada HTS kayıtları, failin olay öncesi ve sonrasındaki temasları ile aşırı sağ/cihatçı gruplarla ilişkileri derinlemesine incelenmedi; cinayet sadece “bireysel bir eylem” olarak çerçevelendi.
2021 – 2022

Gerilimli Duruşmalar ve Aileye Soruşturma

İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmalarda sanığa toleranslı yaklaşılırken, duruşmaların Şakran Cezaevi’ne taşınması kriz yarattı. Salonda biber gazı kullanıldı. Bu süreçte asıl failler aranmazken baba Abdüllillah Poyraz “örgüt propagandası” iddiasıyla yargılanıp beraat etti; anne Fehime Poyraz emniyet baskılarına maruz kaldı.
Aralık 2022 – Şubat 2023

Karar: Ağırlaştırılmış Müebbet ve 9 Yıl

Yetki belgeli avukatların içeri alınmaması ve x-ray dayatması nedeniyle avukatlar son duruşmaları boykot etti. Gencer’e “tasarlayarak kasten öldürme”den ağırlaştırılmış müebbet, diğer suçlardan ise 9 yıl hapis cezası verildi. Gerekçeli kararda failin hiçbir pişmanlık emaresi göstermediği vurgulandı.
13 Mart 2023

İstinafın Usulden Bozma Kararı

Dosya İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne taşındı. Mahkeme, “kâtibin imzasının bulunmaması” ve “kararın taraflara tebliğ edilmemesi” gibi usul eksiklikleri nedeniyle dosyayı yerel mahkemeye geri gönderdi.
11 Ekim 2023

İstinaftan 40 Günlük Hızlı Onama

Eksikliklerin giderilmesinin ardından 31 Ağustos’ta tekrar İstinaf’a giden dosya, sadece 40 günlük bir inceleme ile esastan onandı. Avukatlar bu hızlı onamayı, “Dosyayı sadece tetikçiye verilen ceza ile kapatmaya çalışıyorlar” şeklinde yorumladı.
2024 – 17 Haziran 2026

Yargıtay Süreci ve Kapanmayan Dosya

Dosya Yargıtay 1. Ceza Dairesi önüne geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, aile avukatlarının etkili soruşturma yapılmadığı yönündeki itirazlarının reddini talep etti. Cinayetin 5. yılında dosya kesin kararını beklerken, TBB Başkanı Erinç Sağkan’ın işaret ettiği AYM ve AİHM’den dönebileceği ihtimali masada duruyor.

Kaynak: bianet, T24, Diken, Cumhuriyet, Mezopotamya Ajansı

15-16 Haziran: İşçi sınıfı yeniden sahneye çıkabilir mi?

15-16 Haziran Direnişi’nin 56. yılında konuşan Zafer Aydın ve Hakan Koçak, Türkiye işçi sınıfının siyasetle kurduğu ilişkinin zaman içinde zayıfladığına dikkat çekti. Koçak ve Aydın’a göre yeni bir işçi hareketinin filizlenmesi için sınıf temelli örgütlenmenin güçlenmesi ve sendikal-siyasal bağların yeniden kurulması gerekiyor.

15-16 Haziran Direnişi

Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15 -16 Haziran Direnişi’ni diğer işçi eylemlerinden ayıran nedenlerden biri de Türkiye işçi sınıfının politik taleplerle meydanlara çıkması olarak değerlendiriliyor.

Politika yapıcılar tarafından kendi aleyhlerinde geliştirilen bir yasaya karşı anayasal haklarına sahip çıkma motivasyonu ile politik sonuçlar elde eden Türkiye işçi sınıfının 56 yıl içinde yaşadığı dönüşümü, siyaset ile arasındaki mesafenin nedenlerini ve bu durumun nasıl değişebileceğini Doç. Dr. Hakan Koçak ve Zafer Aydın ile konuştuk.

Zafer Aydın: Direnişin başarısındaki önemli etmenler

15-16 Haziran 1970’te gerçekleşen direnişin, işçilerin Anayasa ve yasalar tarafından güvence altına alınan sendika seçme özgürlüğünü savunma eylemi olarak ortaya çıktığını belirten Zafer Aydın, işçilerin “benim hangi sendikaya üye olacağıma ancak ve yalnızca ben karar verebilirim” kararlılığı ile eyleme geçtiğini söyledi.

Türkiye işçi sınıfının örgütlü gücünün, mücadelesinin ve 1960’lı yıllar boyunca elde ettikleri deneyimlerin, direnişin başarısında önemli etmenler olduğunu savunan Aydın, işçiden yana esen politik rüzgarların, devletin müdahalesini kabul etmeyen ve daha çok özgürlük talep eden kültürel atmosferin de eylemin oluşumunu ve sonuçlarını olumlu olarak etkilediğini belirtti.

Zafer Aydın

Günümüzdeki işçi mücadelelerinin başarısızlığına dair de konuşan Zafer Aydın, işçilerin kolektif mücadele araçlarının işçi haklarını geliştirme perspektifi içinde hareket ettiği takdirde bir anlam taşıyabileceğini savundu:

“Böyle bir dert olmayınca sınırlanmış sendikal hak ve özgürlükler ‘yasal olarak mümkün değil’ mazeretiyle mücadeleden kaçmaya gerekçe olarak kullanılabiliyor. Öte yandan işçilerin sendikal hakları, piyasacılığı, liberal politikaları benimseyen siyasal muhalefetin de ilgi alanına girmiyor. Hal böyle olunca sendikal hak ve özgürlükler konusunda mevcut durumu olduğu gibi kabullenen bir statüko ortaya çıkıyor.”

15-16 Haziran’da siyasal iktidar muhattap aldı

15-16 Haziran Direnişi’ndeki taleplerin sendikal özler taşımasına rağmen eylemin doğrudan siyasal iktidarı muhatap alan bir bir hatta ilerlediğini belirten Zafer Aydın, hareketin gelişme süreci içerisinde politik sonuçları olduğunu da anlattı.

Hızlı politikleşmenin ve yüksek politizasyonun dönemin temel özelliklerinden biri olduğunu savunan Aydın, işçilerin döneme özgü koşullar içinde hem bireysel olarak, hem de sendikaları aracılığıyla siyasete müdahil olduğunu söyledi.

Buradaki temel itkinin “ekmek ile demokrasi arasındaki dolaysız bağın bilince çıkması”, olduğunu belirten Aydın, bu durumun paradoks gibi gözükebileceğini ama günümüzde özellikle AKP politikalarından duyulan rahatsızlığın da benzer bir politizasyonu oldukça yükselttiğini öne sürdü:

“Politika daha çok takip edilip, üzerinde konuşulan, tartışılan bir konu haline geldi. Ancak politik tutum alma aynı oranda gelişmedi. Özellikle de işçiler açısından. İşçiler siyasetle ilişkilenmenin, kendi ekmekleri ve gelecekleri açısından önemini kavramaktan uzaklar.”

Aydın, bu durumun uzun yıllardır Türk-İş tarafından savunulan ve “partiler üstü politika” diye kodlanan siyaset dışı tutumdan kaynaklanabileceğini de belirtti.

Sınıf bakış açısı ile hareket etmek

Eskiden işçiler lehine yaşanan gelişmelerin biçimlenmesinde sınıf bakış açısı ile hareket etmenin belirleyici olduğunu hatırlatan Aydın, bugün ise bu bakış açısı büyük oranda kaybolduğunu; oysa üstü kapatılmaya, görünmez kılmaya yönelik bütün çabalara rağmen rağmen yaşadığımız dönemin temel özelliklerinden birinin de sınıfsal saflaşma olduğunun altını çizdi:

“Derinleşen yoksulluk, bozulan gelir dağılımı, geniş kesimlerden yükselen “geçinemiyoruz” feryatları bu saflaşmayı açık bir biçimde gözler önüne seriyor. Buna rağmen, sınıf körlüğü, meseleyi sınıfsal boyutuyla ele almaktan uzak yaklaşımlarla ezilenlerin toplumsal yaşamda sesi çıkmıyor. İşçi muhalefeti, itirazı görünür hale gelmiyor. Bu çember, sınıfsal bakış açısına sahip sendikal ve siyasal bir muhalefet odağı yaratmakla kırılabilir. “

Hakan Koçak: Sendikal gerileme Türkiye’deki model ile ilişkili

Hakan Koçak

Çalışma ekonomisti Hakan Koçak ise Türkiye’de sendikal hakların bu kadar kısıtlanmış konuma gelmesini Türkiye kapitalizminin küresel sistem içerisinde tuttuğu rol ile açıkladı.

Ucuz işgücü sermayesi ile ön plana çıkan Türkiye kapitalizminin 2000’li yıllardan bu yana emek maliyetlerini düşürerek dünya kapitalist sisteminde avantaj sağladığını belirtti.

15-16 Haziran’ı yaratan yasal düzenlemelerin, bu modelin uygulanabilmesi için atılan adımların ilk örneklerinden olduğunu belirten Koçak, o gün işçilerin bu adımları “geri püskürttüğünü” ancak sermaye sınıfının 12 Eylül sonrası attığı adımlarla bu modelin inşasını tamamladığını söyledi.

Bugün işçi eylemlerinin yaygınlaştığını ve radikalleştiğini ifade eden Koçak, eylemlerin eskisi gibi büyük hacimli olmadığını ancak süreklilik ve yaygınlık açısından çok fazla eylem pratiğinin var olduğunu belirtti.

“15-16 Haziran 1960’ların meşruiyeti altında filizlendi”

15-16 Haziran’ın politik talepler etrafında şekillenmesinin dönemin politik konjonktürü içinde incelenmesi gerektiğini savunan Koçak, dönemin toplumsal hareketlerinin yarattığı meşruiyet içerisinde filizlenen işçi hareketinin bugün yalnızca ekonomik talepler etrafında şekillenmesinin ise normal olduğunu savundu.

Bugün işçi sınıfının hem örgütsel kapasite hem de referans alacağı ideolojik hegemonya ve politik konjonktür açısından dezavantajlı olduğunu söyleyen Koçak, nesnel koşulların ise mücadeleyi daha gerekli hâle getirdiğini savundu.

Ekonomik talepli hareketlerin de aslında politik olduğunu ifade eden Koçak, işçi sınıfının her eyleminin mevcut hükümete karşı da bir eylem olduğunu söyledi.

Türkiye işçi sınıfının siyasette özne olma fikrinden bilinçli şekilde uzaklaştırıldığını belirten Koçak, işten atma baskısı altında siyasi refleks göstermenin mümkün olmadığını da ekledi.

“Yeni bir işçi hareketi için yeterince nüve var”

31 Mart seçim sonuçlarının da işçi sınıfının mevcut iktidara verdiği bir yanıt olduğunu söyleyen Koçak, yaratılan bu konjonktürün mutlak bir doğru olmadığını da anlattı:

“Yeni bir işçi hareketi için yeterince nüvenin ortaya çıktığını düşünüyorum. Fiili ve meşru çizgide, hukuksal sınırların ötesinde bir ufku olan ancak şimdilik dağınık bir işçi hareketi var. Geçen 1 Mayıs’ta ve son madenci eylemlerinde gördüğümüz gibi bu nüveler canlı ve eğer güçlü biçimde kamuoyunda da görülebildiklerinde önemli bir destek de sağlıyorlar. Doruk Madencilik işçilerinin eylemi de bu açıdan önemli bir örnekti. İşçi hareketinin ne kadar hegemonik hâle gelebildiğini gösterdi. Hem sendikal kapasiteyi arttırarak hem de siyaseten burayı desteklemek gerekiyor.”

15-16 Haziran Direnişi Dosyası

Aziz Çelik: “15-16 Haziran’a değil yeni emek mücadelelerine ihtiyaç var”

15-16 Haziran’ın mirasını değerlendiren Prof. Dr. Aziz Çelik, sendikal barajlar, grev yasakları ve sendikacıların tutuklanmalarının emek mücadelesini zayıflattığını belirterek, 15-16 Haziranın da kendi tarihsel koşulları ve sınırlılıkları ile incelenmesi gerektiğini savundu.

Fotoğraf: 68arsivi.com

Türkiye işçi sınıfının tarihteki en büyük eylemsellik deneyimlerinden biri olan 15-16 Haziran Direnişi’nden hareketle günümüzde sendikal haklar ve emek mücadelesinin durumunu, kapitalizmin Türkiye’deki krizlerini ve potansiyel işçi hareketliliklerini çalışma ekonomisti Prof. Dr. Aziz Çelik Niha+’ya değerlendirdi.

Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Aziz Çelik 15-16 Haziran’ı tetikleyen yasa tasarısında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) nezdinde sınıf sendikacılığının hedef alındığını belirtirken bugün ise sendikal hak ve özgürlüklerin o günlerden daha geride olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Aziz Çelik. Fotoğraf: Gazete Nisan

15-16 Haziran ile getirilmek istenen sendikal barajların “12 Eylül darbesi” sonrasında uygulandığını belirten Çelik, bugün de işkolu gibi barajların sendikal mücadele önündeki en büyük engel olduğunu savundu.

İşkolu barajının yanında işyeri ve işletme barajları ile anti-demokratik toplu iş sözleşmesi yetki sistemlerinin de sendika ve işçiler önündeki önemli engeller olduğunu vurgulayan Çelik, 15-16 Haziran’da fiili ve meşru mücadele çizgisiyle kısmi bir genel grev gerçekleştiren işçilerin bugün grev hakkını etkin biçimde kullanamadığını bunun ise grev erteleme adı altındaki grev yasaklamaları olduğunu ifade etti.

“Kocaeli ve İstanbul kapitalizmin doğuşunun beşiğiydi”

15-16 Haziran Direnişi’nin İstanbul ve Kocaeli eksenli bir hareket olduğunu ifade eden Çelik, bunun oldukça doğal olduğunu çünkü o dönemde imalat sanayi işçilerinin bu bölgede yoğunlaştığını ve DİSK’in de bu bölgede örgütlü olduğunu belirtti.

Bu kentlerin Türkiye’de kapitalizmin doğuşu ve yükselişinin beşiği olduğunu vurgulayan Çelik, Harem-Gebze minibüs hattı ile Haydarpaşa-Adapazarı banliyö tren hattı örneklerinin de bu durumu kanıtlayan, işçilerin evleri ve fabrikalar arasındaki erişim güzergahlarını oluşturduğunu aktardı.

Hizmet sektörünün yükselişi ve sanayisizleşme ile bu kentlerdeki sanayi işçisi ağırlığının azaldığını ve diğer bölgelere kaydığını belirten Çelik, yine de her iki kentin de hâlâ işçi sınıfının en güçlü olduğu kentler olma özelliğini koruduğunu ancak sanayi işçiliği ve sendikal hareketin eski gücünde olmadığını söyledi.

“Türkiye’de sendikalı çalışma oranları yanıltıcı”

%14,5 ile sendikalı çalışma oranı ile Avrupa sıralamalarında sonlarda olan Türkiye hakkındaki bu verilerin bile gerçeği yansıtmadığını savunan Çelik, bu düşüklüğün nedenlerinin ise sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmaları olduğunu vurguladı:

“%14 ile ifade edilen oranda kayıtdışı çalışan işçiler hesaba katılmaz. Öte yandan bu oran, kamu işçilerinin ağırlığı nedeniyle bu düzeydedir. Türkiye’de kamu işçileri arasında sendikalaşma oranı %75-80 bandındadır. Özel sektörde ise bu oran %7-8 civarına gerilemektedir. Bakılması gereken asıl yer özel sektördür. Öte yandan geleneksel imalat sanayi sektörlerinde (metal gibi) sendikalaşma daha yüksek iken inşaat ve hizmet sektöründe düşüktür.”

Sendikalaşma oranlarıyla ilgili gözden kaçırılmaması gereken bir diğer hususun ise toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamı olduğunu belirten Çelik, bunun sebebi olarak gerçek sendikal korumanının TİS ile sağlanmasından kaynaklandığını söyledi:

“Türkiye’de toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı, sendikalı işçi sayısının çok altındadır. Özel sektörde bu oran %4-5 civarına kadar gerilemektedir. Dolayısıyla %14 resmi sendikalaşma oranıdır.”

Sendikalaşma ve TİS kapsamının düşük olmasının sendikal hakların güvence altında olmamasından kaynaklandığını belirten Çelik, sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmalarının da bu sorunun diğer nedenlerini oluşturduğunu vurguladı.

“Tutuklamalar emek hareketine bir gözdağı”

Son dönemde artan sendikalaşma mücadeleleri kapsamında tutuklanan sendikacılara dair de görüşlerini paylaşan Çelik, şaşırtıcı olanın bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmaması olduğunu söyledi:

“Bu tutuklamalar emek hareketine gözdağı niteliği taşıyor ve alternatif bir sendikacılığın gelişiminin önünü kesmek istiyor. Bu hep olmuştur. Bu açıdan işçi hareketlerinin başını çekenlere yönelik baskılar şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmamasıdır. Gerek işçi direnişleri gerekse bu direnişler sırasında baskı gören sendikacılarla dayanışma zayıf kalıyor. Esas mesele budur. Özellikle ana akım sendikalar bu konuda pasif kalıyor. Oysa bu direnişler sendikacılığın nasıl yapılması gerektiğini gösteriyor. Mevcut sendikal statükonun bu konuda sessiz ve ilgisiz kalması manidardır.”

“Yeni ve ortak mücadelelere ihtiyaç var”

15-16 Haziran’ın bölgesel, yani işçi sınıfının bir bölümü ile sınırlı bir deneyim olduğunu belirten Çelik, işçi sınıfının genelini kapsayan grev ve eylem örneklerinin ise tarihte oldukça sınırlı olduğunu vurguladı. Topyekûn bir genel grev beklentisinin gerçekçi ve olanaklı olmadığını savunan Çelik, önemli olanın ise tekil olarak süren eylemleri koordine etmenin ve ortak bir mücadele hattı içinde birleştirmek olduğunu söyledi:

“Şu an çok sayıda mevzi eylemi sürüyor. Bu eylemlere öncülük edecek, güven verecek bir sendikal iradeye, bölünmüş, sessiz ve rekabet içindeki değil; dayanışma ve ortak hareket içinde bir emek hareketine ihtiyaç var. O nedenle çok sayıdaki tekil işçi eylemi yol göstericidir. Mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini gösteriyorlar. Tarihsel olaylar kendi koşulları içinde ortaya çıkar. 15-16 Haziran’ın tekrarı değil, günümüz koşullarına uygun yeni emek mücadelelerine ve bunların ortak hareketine ihtiyaç var.”

“Divan kararı AKP’ye de bir derstir”

Uluslararası Adalet Divanı’nın geçtiğimiz günlerde grev hakkının uluslararası çalışma hukukunun bir parçası olduğuna ilişkin kararını da çok önemli bulduğunu belirten Çelik, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) de uzun zamandır bu hakkı olmazsa olmaz olarak gördüğünü fakat işveren kanadının bu yorumu kabul etmediğini hatırlattı.

Bu durumun ILO denetim organlarında grev hakkı konusunda bir denetimi yokuşa sürdüğünü ifade eden Çelik, ILO’nun Uluslararası Adalet Divanı’ndan bu konuda görüş istediğini söyledi. Buna göre, divanın her ne kadar ILO sözleşmelerinde grev adıyla açık bir düzenleme olmasa da sendikalaşma hakkının grev hakkını da içerdiğine karar verdiğini belirtti.

Bu kararı uluslararası çalışma hukuku alanında büyük bir zafer olarak yorumlayan Çelik, Divan kararının AKP’ye de bir ders niteliğinde olduğunu savundu.

15-16 Haziran Direnişi Dosyası

Almanya: Kürtler’in Kürtçe eğitimle imtihanı

Almanya’da yaşayan Kürtlerin anadil mücadelesi eğitim alanında yeni bir boyuta taşınıyor. Asimilasyon politikalarına ve sistemdeki engellere karşı yıllardır çift dilli anaokullarıyla hizmet veren Yekmal, şimdi de Berlin’de Kürtçe ve Almanca eğitim verecek ilk resmi ilkokulu açmaya hazırlanıyor.

Yekmal’in kreşlerinden biri, Foto: Yekmal

Resmi olmayan istatistiklere göre Almanya’da yaklaşık bir buçuk milyon Kürt yaşıyor. Almanya’daki sistemde mülteci veya göçmenler geldikleri ülkelere göre kayıt altına alındığı için Kürtlerin net bir sayısı bulunmuyor. Bu sayıya rağmen, Almanya’da yedi eyalette resmi olarak Kürtçe dil dersleri veriliyor ve yaklaşık 3.500 öğrenci bu derslere katılıyor. Ayrıca Kürtçe dil kursları düzenleyen birkaç kurum bulunuyor ve toplumun bir kesimi buralarda Kürtçe dersleri alıyor. Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği) de bu kurumlardan biri.

Yekmal Koordinatörü Günay Darıcı, diasporadaki Kürtçenin durumunu ve Almanya sistemini değerlendirerek kurumu hakkında Niha+’ya kapsamlı bilgiler verdi.

“Karamsar değiliz”

Günay Darıcı, Kürtçe ve diaspora toplumunun tutumuna ilişkin değerlendirmelerinde mevcut potansiyele dikkat çekti. Engellere ve tarihsel asimilasyona rağmen, Kürt toplumunun eğitim çalışmalarına açık olduğunu ve kaliteli projelere destek verdiğini belirtti:

“Elbette özellikle Kuzey Kürtleri üzerinde yüz yıldır devam eden çok yoğun bir asimilasyon olduğunu biliyoruz. Ayrıca, yıllarca dilimize ve kimliğimize yeterince önem vermememiz bizim de bir eksiğimizdir. Ancak ben kesinlikle pesimist değilim, optimistim. İnsanlar iyi, kaliteli ve pedagojik bir iş ortaya koyduğunda, dört parçadan Kürt aileler büyük ilgi gösteriyor.”

Günay Darıcı

Darıcı, Alman devletinin Kürtçeye ve Kürt kimliğine yaklaşımının da iyiye doğru değiştiğine işaret etti. Eskiden Kürtlerin ve Kürtçenin hiç görülmediğini, Türkiye’den gelen Kürtlerin Türk, diğer ülkelerden gelenlerin ise Arap ve Fars olarak kabul edildiğini dile getirdi. Ancak bugün, anaokullarında ve eğitim çalışmalarında Kürtçenin bağımsız bir dil olarak saygı gördüğünü söyledi.

Okullarda sistem engeli

Bu olumlu gelişmelere rağmen Darıcı, yasal ve istatistiksel büyük bir eksikliği de hatırlatarak, Kürt kimliğinin Almanya’da halen resmi olarak tanınmadığını belirtti. Almanya’da 12 ailenin talep etmesi halinde devlet, anadil dersini açmak zorundadır. Ancak Darıcı, pratikteki engellere dikkat çekti:

“Sistem yıllarca kendini sözde ‘Türkiye’den gelen herkes Türk’tür’ şeklinde inşa etmiş. Okul formlarında Türkçe ve Arapça var ama Kürtçe yok. Bunun dışında, bazen ırkçı Türk aileler Kürt çocuklarına karşı ayrımcılık yapıyor ve bazı okul yönetimleri de ‘sorun çıkmasın’ diye Kürtçeyi görmezden geliyor.”

Bu engellere karşı ailelere çağrıda bulunan Darıcı: “Kürt aileler ‘biz evde Kürtçe konuşuyoruz ve Kürtçe eğitim istiyoruz’ dediklerinde, okullarda bu imkan ve hak mevcuttur. Aileler bu hakka sahip çıktığında, bizim ve Kürt kurumlarının eli daha da güçlenecektir.”

Yekmal Hakkında

Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği), toplum yararına çalışan, göçmenlerin kendi kendini yönettiği sivil bir kuruluştur. 9 Mayıs 1993’te Berlin’de kurulan dernek, sosyal adalet, fırsat eşitliği ve çok dilliliğin teşvik edilmesi için mücadele ediyor.

Başlangıçta sadece Berlin’de faaliyet gösteren Yekmal, artan talepler üzerine 2020 yılında tüzüğünü değiştirerek federal düzeyde çalışmalara başladı. Kurum şu anda Almanya’nın dört eyaletinde (Berlin, Kuzey Ren-Vestfalya, Rheinland-Pfalz ve Bremen) siyaset ve hükümetin bir ortağı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Genel merkezi Berlin’de bulunan kurumun 130 civarında maaşlı çalışanı bulunmakta olup projelerle birlikte toplamda 220’ye yakın kişi istihdam ediliyor. Yekmal’in çalışmaları Berlin Senatosu, belediyeler ve Alman devleti tarafından finanse ediliyor.

Kurum, topluma yönelik çok yönlü hizmet, destek ve inisiyatifler sunuyor:

  • Aile ve Danışmanlık Çalışmaları: Günlük yaşam sorunları ve kriz durumlarında çocuklara, gençlere ve ailelere destek veriyor. Bu kapsamda ebeveyn-çocuk grupları, eğitim danışmanlığı, evlere yönelik pedagojik ziyaretler ve açık buluşma merkezleri organize ediyor. Şu anda Yekmal çatısı altında 4 aile merkezi ve iki dilli eğitim veren 2 anaokulu faaliyet gösteriyor. Ayrıca, kurum bünyesinde ırkçılık ve ayrımcılığa karşı aktif olarak çalışan özel bir birim de bulunuyor.
  • Eğitim ve Kurslar: Anadilin gelişimi ve korunması amacıyla çocuklar için “Cumartesi Okulları” düzenliyor. Aynı zamanda yetişkinler için farklı seviyelerde Kürtçe (Kurmanci, Zazaca, Soranice) dil kursları veriyor.
  • Yekmal Akademisi (Yekmal Akademie gGmbH): Yekmal’e bağlı bir enstitü olarak faaliyet gösteren akademi, çok dillilik üzerine uzmanlaşmış durumda. Profesyonel çeviri hizmetleri sunan ve eğitim materyalleri hazırlayan enstitü, aynı zamanda “TESTKURD” adıyla Kürtçe için standartlaştırılmış dil yeterlilik sınavları gerçekleştiriyor.

İlkokul açacaklar

Bu toplumsal potansiyel ve kurumun tecrübesi temelinde, Yekmal şu anda eğitim alanındaki en büyük adımın hazırlığını yapıyor. Yekmal Koordinatörü, 2014 ve 2016 yıllarında iki anaokulu açtıklarını ve ailelerin sürekli olarak bir okul talebinde bulunduğunu belirtti. Bunun üzerine, 2021 yılından bu yana Berlin’de bir ilkokul açma projesini başlatmış durumdalar.

Yeni okul Berlin yasalarına göre inşa edilecek ve doğrudan Almanya ile Berlin’in eğitim sistemine bağlı olacak. Okul iki dilli (bilingual) olacak; hayat bilgisi, beden eğitimi ve müzik gibi tüm dersler hem Kürtçe hem de Almanca olarak öğretilecek. Darıcı, gelecekte Kurmancinin yanı sıra Soranice ve Zazaca eğitimin de bu sisteme eklenmesini umut ediyor.

Hedeflerinde lise açmak var

Darıcı, öğretmen konusunda hiçbir sıkıntıları olmadığını, ülkede çalışmış, Kürtçeyi iyi bilen ve Almanya’da Almanca öğrenmiş birçok öğretmenin ders vermek için hazır olduğunu ifade etti.

Okuldaki eğitim 2027 yılında başlayacak. Dernek bağımsız olduğu için, başlangıçta en fazla 24 çocukla işe başlanacak ve ilk iki yılın masrafları (öğretmen maaşları, kira ve diğer giderler) Yekmal tarafından karşılanacak. İki yılın ardından, eğer başarılı olunursa, Berlin Senatosu masrafların yüzde 95’ini üstlenecek. Darıcı, ilkokulun oturmasının ardından Gymnasium, yani bir lise de açmak istediklerini ve aynı projeyi Kürt nüfusunun yoğun olduğu Köln gibi diğer şehirlere de taşımayı planladıklarını söyledi.

Özkan Atar: “15-16 Haziran’ın mirası ortak mücadeleyle canlanabilir”

15-16 Haziran Direnişi’nin 56. yılında konuşan DİSK Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Özkan Atar, 12 Eylül sonrası kurulan emek rejiminin ve neoliberal politikaların sendikal hakları hâlâ baskıladığını söyledi. Atar, işçi sınıfının yeniden güç kazanmasının yolunun sınıf sendikacılığından ve ortak mücadeleden geçtiğini vurguladı.

15-16 Haziran Direnişi sırasında işçiler İstanbul Cağaloğlu yokuşunda. Fotoğraf: DİSK Arşiv

1970’te Adalet Partisi iktidarının sendika yasasında yapmayı tasarladığı değişikliği protesto etmek amacıyla başlayan daha sonra geniş kitlelerin katıldığı bir harekete dönüşen 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümünde, Türkiye’de emek mücadelesi ve sendikal hakların durumunu Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar Niha+’ya değerlendirdi.

Atar, Türkiye’de sendikal hakların ve işçi örgütlenmelerinin durumunun geçmişe kıyasla zayıflamış olsa da hala işçi sınıfının ve emeğin ortak iradesinin kurulabileceğini anlattı.

Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar


“15-16 Haziran bir sınıfın iradesine sahip çıkmaktı”

Atar, 12 Eylül sonrasında kurulan emek rejiminin hâlâ yürürlükte olduğunu belirtirken sendikal örgütlenmenin hukuki engeller, işveren baskısı ve sarı sendikacılık nedeniyle ciddi biçimde sınırlandığını söyledi:

“15-16 Haziran 1970’de Türkiye işçi sınıfı sendikal örgütlenme özgürlüğüne ve iradesine sahip çıkmıştı. Bir sınıf olarak siyaset sahnesine damgasını vurdu ve 1970’li yıllar boyunca da bu etki sınıfsal ve toplumsal mücadele alanında hissedildi. İşçi sınıfının mevzi kazanmasına tahammülü olmayan sermaye ve iktidar sahipleri, önce 12 Mart 1971’te sonrasında ise çok daha sistematik sonuçları olan 12 Eylül 1980 darbesiyle işçi sınıfının bir sınıf olarak davranabilme kapasitesini baltaladılar. 12 Eylül’ün ardından inşa ettikleri emek düzeni ne yazık ki bugün hâlen hayatta. Darbe hukukunun ürünü olan yetki barajları, işverenlere sağlanan yetki itiraz hakkı, örgütlenmeye çalışan işçilerin işten atılması başta olmak üzere işverenlerin sistematik baskıları, fiilen işçilerin örgütlenme hakkını engelliyor.”

Anayasaya aykırı olarak hükümet eliyle grevlerin “milli güvenlik” gerekçe gösterilerek ertelenmesinin işçilerin en temel haklarından olan grev hakkının elinden alınması anlamına geldiğini belirten Atar, “Bu bağlamda sendikamızın 2025 yılı başında hükümetin grev ertelemesi kararlarına karşı binlerce üyesi ile birlikte greve çıkması, hukuksuz grev yasağına karşı işçi sınıfının çok önemli bir karşı duruşu olarak tarih sayfalarına yazılmıştır” dedi.

“12 Eylül’ün mirasın aktarımını engelledi”

Emek tarihini yorumlarken olay ve olguları tarihsel bağlamına oturtarak etüt etmenin bir zorunluluk olduğunu ifade eden Atar, 1970’lerin başında Türkiye’nin büyük bir siyasal-toplumsal dönüşümden geçmekte olduğunu değerlendirdi. Atar’a göre 15-16 Haziran mirasının günümüze aktarılamamasında Türkiye’deki neoliberal dönüşümün büyük payı var:

“12 Eylül Darbesi öncesinde işçi sınıfına yönelen silahlı saldırılar, başta Kemal Türkler olmak üzere bir çok işçi önderinin katledilerek hayatını yitirmesi bu pratiğin mirasının günümüze ulaşması önünde engellerden birisini teşkil ediyor. Bizzat işçi sınıfına ve örgütlerine karşı yapıldığı aşikâr olan 12 Eylül Darbesi ise işçi örgütlenmelerini dağıtmış, DİSK ve ona bağlı sendikaları kapatmış, kurumsal mirasın yeni nesillere aktarımı akamete uğratmıştır.

Ayrıca bu örgütleri var eden binlerce öncü işçi gözaltına alınmış, hapsedilmiştir. 1990’ların başından itibaren DİSK’in ve bağlı sendikaların tekrar açılması sınıfsal sendikal anlayış ile hareket eden işçi örgütleri açısından bir umut olmuştur. Ancak 12 Eylül’ün işçi sınıfına dayattığı, örgütlenmeyi fiilen engelleyen hukuki çerçeve tüm çabalara karşın kırılamamış, sarı sendikalara ve işveren saldırılarına karşı mücadele edilmiş ancak yetersiz kalınmıştır.

Ayrıca seksenlerin başından itibaren dünyada ve Türkiye’de güç kazanan neoliberal ideoloji ve politikalardan işçi sınıfı hareketleri de nasibini almış, özelleştirmeler, taşeronlaştırma, kısmi süreli ve esnek çalışma modelleriyle işçi sınıfı parçalanmış, işçiler arasındaki dayanışma duygusu zayıflatılmıştır.”

“Günümüz işçi hareketi çok daha parçalı ve dağınık”

Atar, 15-16 Hazirandan hareketle Türkiye işçi sınıfının günümüzdeki mücadele düzeyine ilişkin düşüncelerini şu şekilde açıkladı:

“15-16 Haziran işçi sınıfının uluslararası ve ulusal düzeylerde kendine güveninin, örgütlenme ve eylem yapma kapasitesinin çok daha yüksek olduğu bir dönemdi. Dönemin koşullarında işyerlerinde işçileri karar alma sürecine dahil ederek kararların alındığı, sınıfsal perspektifle, demokratik merkeziyetçi ilkelerle sevk ve idare edilen, yüzünü tüm işçi sınıfına dönen bir eylemdi. Farklı iş kollarından ve sendikalardan işçilerin aynı talep etrafında birleşmesi, en alt düzeydeki işçilerin eylemin öznesi haline getirilmesi, işçi sınıfının o günkü toplumsal-siyasal düzene radikal bir eleştirel tutum içerisinde olması eylem sırasında işçi iradesini de güçlendirmişti.

Günümüz işçi hareketi o güne kıyasla çok daha parçalı, dağınık bir nitelik taşıyor, kolektif eylem kapasitesi zayıflamış durumda. Sermaye birikim rejimi ithal-ikameci modelden ihracata dayalı modele evrildi, üretim yapısı farklılaştı, 12 Eylül’ün emeği zapturapt altına alan uygulamaları kalıcılaştı. 2010 yılından itibaren işçi düşmanı emek rejiminin yanısıra siyaseten de otoriter, günün siyasal ihtiyaçlarına göre şekillenen bir belirsizlik rejimi hakim hale geldi. Öte yandan, kıdem ve ihbar tazminatlarının yanı sıra hak ettikleri ücretleri dahi işverenlerce alıkonulan işçilerin direnişleri ve yeni mücadele pratikleri yaygınlaşmakta.”

Türkiye’de sendikalı çalışma verileri son sıralarda

Türkiye’de sendikalı çalışma verilerinin Avrupa sıralamalarında en sonlarda yer almasını da neoliberal politikalar ile ilişkilendiren Atar, egemen sendikal anlayışların da bu durumu beslediğini ifade etti:

“İlk ve önemli neden, 12 Eylül darbesi sonrasında neoliberal ekonomik politikaların egemen hale gelmesi ve siyasal-hukuki yapının bu politikalara uyumlu hale getirilmesidir. 1980’lerin başından itibaren hızlanan “esnek çalışma” rejimi, sendikalaşmayı zora sokmaktadır. İşçilerin güvenceli istihdam statüsü gün geçtikçe kaybolmaktadır. Böyle bir istihdam ikliminde, sendikalaşmanın sağlayacağı hakların ve iş güvencesinin değeri göreceli olarak düşmekte, aynı zamanda işçilerin sendikal örgütlenmesine dair riskler de artmakta, örgütlenme halinde işten atılma, kara listeye alınma vb. tehditler işçilerin örgütlenmeye mesafeli durmasına yol açmaktadır.

İkincisi, işverenlerin baskısı ve devleti yönetenlerin işçilerin örgütlenmesine set çeken politikalardır. Sendika temsilcileri ve örgütleyicilerine karşı yasal ve fiili baskılar, gözaltı ve tutuklamalar, işten atmalar bu baskının araçlarıdır. Üçüncüsü, işçi sınıfı içinde birliğin sağlanmasına yönelik ideolojik-politik tutum ve davranışlardaki noksanlıklardır. Ortak bir bakış açısı ve mücadele stratejisi eksikliği aşikardır. Bu da sendikalaşma oranlarına doğrudan yansımaktadır. Sonuncusu, sarı sendikaların on yıllar boyunca 12 Eylül’ün emek rejimini kemikleştiren, kastlar yaratan sendikal anlayışlarıdır. Bürokratlaşan, kendi çocuklarına istihdam yaratan bu yapılar sınıf eksenli mücadele yapıları olmaktan ne yazık ki çok uzaktır.”

Son dönemde gündeme gelen sendikalaşma girişimlerine dair de konuşan Atar, sendikacıların tutuklanmasının kabul edilemez olduğunu savundu:

“Sendikalaşma girişimlerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar, işten atma, kolluk gücü saldırıları, açıkça işçi sınıfına düşmanca yaklaşan eylemlerdir. İşçiler bırakın örgütlenmeyi, ödenmeyen ücretleri için günlerce, bazen aylarca sürecek hak arayışlarına mecbur bırakılıyor. Bu direnişlerin sonucunda tazminat ve ücretler ağır bedellerle alınmakta, bu mücadele pratikleri sınıf mücadelesi bakışını toplumsallaştırmakta ancak kalıcı örgütlenmeler yaratmak mümkün olamamaktadır. Yine de işçilerin mücadele ederek yükselttikleri her türlü hak talebi değerlidir, küçük-büyük tüm işçi mücadelelerini önemsiyoruz ve dayanışma içerisinde olmaya gayret ediyoruz.”

Günümüzde farklı sendikaların benzer tutumlar alamamasına dair de konuşan Atar, 15-16 Haziran gücünün farklı iş kollarındaki işçilerin aynı talep etrafında bir araya gelmesinden kaynaklandığını hatırlatarak “Bugün DİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ gibi farklı konfederasyonların aynı konuda farklı tutumlar alması, işçi sınıfının mücadele potansiyelini parçalamaktadır. Biz sanayide örgütlü bir sendika olarak farklı konfederasyonların ortak bir talep etrafında birleşerek harekete geçmesinin önemli bir eşiğin aşılması anlamına geleceğini düşünüyoruz” dedi.

“Ne işçi sınıfı yok oldu ne de emek değersizleşti”

Son olarak dünyada ve Türkiye’de de emek mücadelesinin ve sendikal yapıların değiştiğine dair tartışmalara yanıt veren Atar, bu dönüşümün sınıf mücadelesini ortadan kaldıramayacağını savundu:

“40-45 senedir bu tartışma sürüyor, özellikle reel sosyalizmin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, işçi sınıfının bittiğini ve emek mücadelesinin modasının geçtiğini iddia eden sesler çokça yükseldi. Hatta ileri gidip ‘işçi sınıfına elveda’ diyen teorisyenler de olmuştu. Oysa hakikat bu iddiaların tam tersi: Ne işçi sınıfı ortadan kalktı ne de emek değersizleşti. Bilakis, hem küresel ölçekte hem de Türkiye’de geçimini salt ücretiyle sağlayan insanların sayısı çığ gibi büyüdü. Bugün asıl değişen şey işçi sınıfının varlığı değil, çalıştıkları fabrikaların, ofislerin yapısının evrimi, üretimin organize edilme biçimleri ve sermayenin emek üzerindeki baskı mekanizmalarıdır.

Bizim örgütlü olduğumuz geleneksel sanayi işçiliği, ekonomik çarkların ana motoru olmayı bugün de sürdürüyor. Fakat artık sahneye milyonlarca yeni aktör de dahil oldu: Kargo emekçileri, kuryeler, dev depolarda çalışan işçiler, çağrı merkezlerinde kulaklıkla sabahlayanlar, yazılımcılar, dijital platformlarda çalışanlar… Bugün bir metal işçisiyle bir motosikletli kuryeyi, bir yazılımcıyla bir depo çalışanını aynı paydada buluşturan şey tam olarak budur. Dolayısıyla sendikal hareketin de yeniden yapılanması kaçınılmaz. Sadece toplu sözleşme ve ücret pazarlığına odaklanan sendikacılık anlayışı, bugün vergi adaletsizliğinden emekli haklarına, konut ve barınma hakkından, dijitalleşmenin getirdiği hak kayıplarına, yapay zekanın istihdamı tehdit etmesine, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına hatta çevre mücadelelerine kadar çok daha geniş bir cephede söz söylemek durumunda.”

Atar, sözlerini tamamlarken sendikal hareketin önündeki temel görevin daha da kitleselleşen işçi sınıfını ortak haklar ve yeniden savaşsız, sömürüsüz bir dünya ideali ve inşası etrafında birleştirebilmek olduğunu kaydetti: “Çünkü işçinin hayatına dokunan her adaletsizlik, doğrudan sendikanın da mücadele alanıdır.”

15-16 Haziran Direnişi Dosyası başlığında 1. haber:

15-16 Haziran Direnişi Dosyası başlığında 3. haber:

Kışanak: Komisyon için olduğu gibi yasa için de mücadele edeceğiz

Kürt siyasetçi Gültan Kışanak kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturmaktan bahsederek “Değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş dayanmış. Artık böyle sürdüremeyiz. Yol almamız lazım” dedi.

Gültan Kışanak, Foto: CDDKonferans/X

13-14 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşen “İkinci Yüzyılında Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak, konferansın açılış konuşmasında “Kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” diye sordu.

Konferansın gerçekleşmesinden kısa bir süre önce Avrupa’da çeşitli temaslarda bulunan Kışanak hem Avrupa seyahatine hem de konferansta yapmış olduğu konuşmanın içeriğine dair Niha+’ya değerlendirmelerde bulundu.

Fransa ve Almanya’da toplantı ve etkinliklere katılan Gülten Kışanak oradaki herkesin “Yasa ne zaman çıkacak?” diye sorduğunu belirterek “Valimizi hazırladık. Gelmek istiyoruz. Artık yasa çıksın diye bir özlem ve hasret ifade ediyorlar buraya dair. Aynı zamanda demokratik dönüşüme dair” bilgisini verdi.

“İktidardan talep hali bir yere götürmüyor”

Kışanak konferansın açılış konuşmasında dile getirdiği “kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” sorusu için “bunun için mücadele vermek gerekir” dedi:

“Bir şeyi istersek yaparız. Ama hemen yarın birileri bunu hazırlayıp bizim önümüze getirsin istersek bu mümkün değil. Onun için bir şey istiyorsan onun mücadelesini vermek, onun çabasını ortaya koymak, onun toplumsal gücünü açığa çıkarmak durumundasın. Bu iktidardan talep etme hali bence çok bizi bir yere götürmüyor.”

Bunun gerçekleşmesi için siyasi zorlukların olduğunu kaydeden Kışanak, “Bir değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş, dayanmış. Artık böyle sürdüremiyoruz, götüremiyoruz. Yol almamız lazım. Bunun için de toplum olarak bizim sorumluluk almamız bir şeyler yapmamız gerekiyor. Aynı zamanda böyle kestirme bir çözüm yok. Bu yol uzun ve zorlu, zahmetli. Bu yolu yürümek dışında ama bir seçeneğimiz yok” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Haziran 2026 tarihinde Edirne’de katıldığı bir programda süreç için söylediği “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe katettik. İnşallah tempomuzu biraz daha artıracağız” sözleri için ise Gülten Kışanak “Taahhütleri var. Biz hepimiz de bu taahhüdün takipçisi olmalıyız. En yetkili ağızlardan Cumhurbaşkanının ağzından bile meclis kapanmadan yasanın çıkacağına dair söylemler var. Biz hepimiz artık bunun gereğinin yapılmasını bekliyoruz” değerlendirmesini yaptı.

Kulislere yansıyan çerçeve yasanın beklentileri karşılayıp karşılamayacağına dair soruya ise, “Karşılaması için mücadele ediyoruz. Mecliste o komisyon raporunun yazılabilmesi için nasıl mücadele ettik? Bu yasanın da bütünlüklü bir şekilde çıkması ve kapsamlı çıkması için mücadele edeceğiz” dedi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.