Taksim’de 1 Mayıs: Son 13 yılın kronolojisi

Türkiye’de 1 Mayıs Taksim’de en son 2012’de kutlandı. O zamandan bu yana Taksim yasağına karşı polis müdahaleleri ve kitlesel gözaltılar ile geçen 1 Mayıs’ları derledik.

Fotoğraf: Murat Bay

1 Mayıs, Türkiye’de 1976’dan beri Taksim’e çıkma ısrarıyla birlikte kutlanan bir gün oldu. Özellikle 1977 1 Mayıs Taksim Katliamı sonrasında Taksim Meydanı, 1 Mayıs’ın hem sembolü hem de en tartışmalı mekanı haline geldi. Yıllardır süren yasakların ardından Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlama geleneği hala sendikalar ve sol örgütlerce sahipleniliyor.

Son 13 yılda 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasının yasaklanmasına karşı sendikaların ve sol örgütlerin Taksim’e çıkma girişimlerinde neler olduğunu derledik.

2013’ten 2025’e İstanbul’da 1 Mayıs: Taksim yasağı, polis müdahalesi, kitlesel gözaltılar ve süren mücadele.
1000+
Toplam gözaltı (en az)
13 yıl
Süren Taksim yasağı
100+
Toplam tutuklu sayısı
2013
Taksim, 2010’da açılmasının ardından yeniden yasaklandı. Valilik “yayalaştırma projesi”ni gerekçe gösterdi. Kent genelinde olağanüstü güvenlik önlemleri alındı; köprüler kaldırıldı, yollar kapatıldı. Beşiktaş ve Şişli başta olmak üzere birçok noktada saatler süren polis müdahaleleri yaşandı. Hastaneler ve evler dahi gazdan etkilendi. O gün Taksim’e 30.000 polis getirildiği öğrenildi. İstanbul Valiliği’nin açıklamasına göre olaylarda 3’ü ağır 25 eylemci, 6 gazeteci ve 3’ü ağır 22 polis yaralandı.
72 gözaltı
2014
Taksim Meydanı tamamen kapatıldı. Gün boyunca Şişli, Mecidiyeköy ve çevresinde yoğun gaz ve tazyikli su kullanıldı. Sağlık kurumları ve gazeteciler de müdahaleden etkilendi.
171 gözaltı • 12 gazeteci yaralı
2015
Taksim’e giriş yasaklandı. Sınırlı sayıda sendika anıta çelenk bırakabildi. Kent genelinde küçük gruplara müdahale edildi. Siyasi parti binalarına dahi polis girdiği iddiaları gündeme geldi.
203 gözaltı, 13’ü tutuklandı
2016
Kutlamalar Bakırköy’e çekildi. Buna rağmen Taksim’e gitmek isteyen gruplara müdahale sürdü. Farklı siyasi ve sendikal gruplar alternatif alanlara yönlendirildi. Nail Mavuş isimli yurttaşın TOMA’nın yaptığı kontrolsüz manevra sonucu ezilerek can verdi.
231 gözaltı, 5’i tutuklandı
2017
Taksim yasağı devam etti. İstanbul’un farklı noktalarında toplanan gruplar gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında oturma eylemi yapmak isteyenler de vardı.
165 gözaltı
2018
Valilik başvuruları reddetti. Miting alanı Maltepe’ye taşındı. Taksim sabah saatlerinden itibaren bariyerlerle kapatıldı.
84 gözaltı
2019
Şişli’de toplanan gruplara müdahale edildi. Taksim’e yürümek isteyenlere yönelik gözaltılar gün boyunca sürdü.
119 gözaltı
2020
Pandemi koşullarında sokağa çıkma yasakları gerekçe gösterildi. Gözaltılarda kötü muamele, darp ve ters kelepçe iddiaları raporlara yansıdı.
48 gözaltı
2021
Sokağa çıkma yasağına rağmen Taksim’e yürümek isteyen gruplara sert müdahale edildi. Sendika temsilcileri de gözaltına alındı.
212 gözaltı
2022
İki yıl aradan sonra kitlesel miting Maltepe’de yapıldı. Taksim’e yönelen gruplar yine engellendi ve gözaltılar yaşandı.
100+ gözaltı
2023
Şişli ve Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek isteyen çok sayıda grup gözaltına alındı. Basın çalışanlarının görüntü alması engellenmeye çalışıldı.
80+ gözaltı
2024
AYM, Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğunu söyledi, İstanbul Valiliği’nin Tasksim’i yasaklamasına “hak ihlali” dedi. Saraçhane’de toplanan binlerce kişi Taksim’e yürümek istedi. Polis barikat kurarak geçişe izin vermedi. Müdahale yaklaşık 1,5 saat sürdü. Sonrasında ev baskınları yapıldı. Mahkeme 2025’te yasağı hukuka aykırı buldu.
268 gözaltı, 77’si tutuklandı
2025
Taksim çağrısı yapan kurumlara yönelik operasyonlar düzenlendi. Gün boyunca Mecidiyeköy’de barikatlar zorlandı ve müdahaleler sürdü. Çağdaş Hukukçular Derneği’ne göre Şişli’de 10’u çocuk, 11’i avukat toplam 419 kişi gözaltına alındı.
419 gözaltı, 13’ü tutuklandı
Kaynak: İnsan hakları örgütleri ve basın derlemeleri.

1 Mayıs 2013

  • AKP, 2010 yılında 1 Mayıs’ı Taksim’e açıp 2013’te Taksim’i yeniden yasakladı.
  • Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu’ndan Taksim’e çıkmak isteyenler gözaltına alındı ve polisin sert müdahalesine maruz bırakıldı.
  • İstanbul Valiliği Taksim Meydanı’nda sürdürülen Yayalaştırma Projesi’ni gerekçe göstererek Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs toplantı ve gösteri yürüyüşleri için uygun olmadığını bildirdi.
  • DİSK ve KESK 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını söyledi.
  • 1 Mayıs’ta 30 bin polis getirildi.
  • Taksim’e ulaşımı engellemek için Valilik Galata Köprüsü’nü kaldırdı, Unkapanı Köprüsü’nü söktürdü.
  • Beşiktaş’tan, Şişli’den ve Mecidiyeköy’den Taksim’e gelmek isteyen gruba polis tazyikli su sıktı ve biber gazı bombası attı.
  • Taksim’e ulaşmak isteyen bir grup DİSK binasının önünde sürekli olarak gaza maruz kaldı.
  • Polis DİSK binasında gazdan etkilenen ve yaralananları almak için gelen ambulansa da biber gazı sıktı. Şişli Etfal Hastanesi’ne giren bir TOMA hastane bahçesine tazyikli su sıkarken polisler de biber gazı attı.
  • En az 72 kişi gözaltına alındı.

1 Mayıs 2014

  • Taksim Meydanı polis ve “sarı basın kartı olan” gazeteciler dışında herkese kapatıldı.
  • Türk-İş, Hak-İş ve HAKSEN küçük gruplar halinde Kazancı Yokuşu’nda anma yapmak ve Taksim anıtına çelenk bırakmak için kısa süreli olarak Taksim Meydanı’na alınırken polis diğer sendika ve örgütlere Tarlabaşı, Şişli, Beşiktaş, Okmeydanı, Mecidiyeköy, Levent, Gayrettepe’de biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti.
  • Ciddi kırık ve yaralanmalara sahip olan en az 22 kişi ise hastanelere kaldırıldı.
  • Müdahaleler sırasında 12 gazeteci, polisin sıktığı gaz kapsülü ve plastik mermiyle yaralandı.
  • ÇHD, 171 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.

1 Mayıs 2015

  • DİSK, KESK, TTB ve TMMOB gibi birçok sendika; 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istediklerini duyurdu.
  • Birleşik Kamu İş, Aksiyon İşçi Sendikaları Konfederasyonu, Cihan Sen, Yol İş, Hak İş ve Türk İş Taksim Anıtı’na çelenk bırakmalarına izin verildi.
  • İstanbul Valisi Vasip Şahin 1 Mayıs’ta 203 gözaltı yaşandığını, 18 göstericinin yaralandığını söyledi.
  • Beşiktaş CHP ilçe binasını girmeye çalışan polisler içeri giremeyince binanın girişine gaz attı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isterken gözaltına alınan 203 kişiden 13’ü tutuklandı.

1 Mayıs 2016

  • DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, DİSK Genel Merkezi’nde yaptıkları ortak açıklamada 1 Mayıs kutlamalarını Bakırköy Halk Pazarı Meydanı’nda gerçekleştirmeye karar verdiklerini açıkladı. Toplantıda bu kararın 2016’ya özgü olduğu söylendi.
  • Birçok sol/sosyalist parti ve örgüt gibi gruplar ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını açıkladı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenlere ise Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu civarında polis müdahale etti. 231 kişi gözaltına alındı, 5’i tutuklandı.

1 Mayıs 2017

  • 24 Nisan 2017’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Taksim’de kutlanmayacağını açıkladı.
  • DİSK, KESK, TTB ve TMMOB 1 Mayıs’ı İstanbul’da yine Bakırköy Halk Pazarı’nda kutlayacaklarını söyledi.
  • Taksim meydanına çağrı yapan sendika ve örgütlerden 165 kişi İstiklal Caddesi, Beşiktaş, Talimhane, Gayrettepe, Zincirlikuyu, Okmeydanı’nda gözaltına alındı.
  • Taksim Meydanına ulaşarak oturma eylemi yapmak isteyen iki kadın gözaltına alındı.

1 Mayıs 2018

  • DİSK, KESK, TMMOB ve TTB 10 Nisan 2018’de yaptıkları açıklamada İstanbul’da 1 Mayıs’ı Maltepe’deki miting alanında kutlayacaklarını açıkladı. Sol/sosyalist örgütler ve sendikalar ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını söyledi.
  • İstanbul Emniyet Müdürlüğü 84 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.
  • Taksim Meydanı sabahın erken saatlerinden itibaren bariyerlerle çevrildi. Meydan gazeteciler de dahil kimse alınmadı.

1 Mayıs 2019

  • Taksim meydanında kutlamak üzere çağrı yapan örgütler ile sendikalar, sabah 09.30 gibi Şişli’deki Cevahir Alışveriş Merkezi önünde toplanmaya başladı. Bu gruplara polis müdahalesi gerçekleşti.
  • ÇHD İstanbul Şubesi, 1 Mayıs’ı Taksim meydanında kutlamak isteyen en az 119 kişinin gözaltına alındığını söyledi.

1 Mayıs 2020

  • ÇHD İstanbul Şubesi 1 Mayıs’ta kentte 48 kişinin gözaltına alınıp serbest bırakıldığını, bazılarına “sokağa çıkma yasağını ihlalden” para cezası kesildiğini açıkladı.
  • ÇHD’ye göre; gözaltına alınanlar plastik kelepçe işkencesine maruz bırakılmışlar, darp edilmiş ve hakarete uğramışlardır. Sıkı kelepçe uygulamaları nedeniyle yurttaşların kollarında kan oturması gözlemlenmiştir. Gözaltına alınan bir kişinin sağ kolu kırılmış, gözaltına alınan kişiler otobüs içinde yere yatırılmış ve üstlerine çıkılarak işkence görmüşlerdir.

1 Mayıs 2021

  • İstanbul’da 212 kişi yerde polis tarafından sürüklenerek gözaltına alındı.
  • İstanbul Valiliği 2021 yılında sendikaların 1 Mayıs yaptığı etkinlik başvurusunu kabul etmedi ve sokağa çıkma yasağı ilan etti.
  • DİSK öncülüğünde çok sayıda sendika, Dolmabahçe’de toplanarak Taksim Meydanı’na yürümeye çalıştı.
  • Polisin sert müdahalesi sonucu aralarında DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı ve yargılandı.

1 Mayıs 2022

  • 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, salgın nedeniyle zorunlu olarak verilen iki yıl aranın ardından kitlesel olarak Türkiye genelinde kutlandı.
  • İstanbul’da sabah saatlerinde Elmadağ, Şişli, Beşiktaş, Feriköy, Kazancı Yokuşu gibi noktalardan Taksim’e çıkmak isteyen en az 100 kişi gözaltına alındı.
  • 1 Mayıs mitingi Valiliğin belirlediği alan olan Maltepe’de yapıldı.

1 Mayıs 2023

  • Şişli ve Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek isteyen DİSK/Enerji-Sen, İnşaat-İş Sendikası, ESP, SGDF, Birleşik İşçi Hareketi, Umut-Sen, TÖP, Devrimci Çözüm, Mücadele Birliği, Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri, Üniversiteli Feminist Kolektif, Gençlik Komiteleri, Devrimci Hareket, Devrimci Gençlik Dernekleri, Birleşik Mücadele Güçleri, Devrimci Parti ve Halkın Kurtuluş Partisi’nden çok sayıda kişi gözaltına alındı.
  • En az 80 kişi gözaltına alındı.

1 Mayıs 2024

  • DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB, 1 Mayıs’a üç gün kala Saraçhane Meydanı ve Beşiktaş Barbaros Meydanı olmak üzere iki kola çağrı yaptı. Sendika, meslek odaları ve sosyalist örgütler Saraçhane Meydanı’nda buluşarak Taksim Meydanı’na yürüyecek ve 1 Mayıs Taksim Meydanı’nda kutlanacaktı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamak için Saraçhane’de toplanma çağrısının ardından binler Saraçhane’ye ulaştı. Yüzlerce polis, tarihi Bozdoğan Su Kemeri’nin altına barikat kurdu. 1 Mayıs’ta günün erken saatlerinde evlerinden Saraçhane Meydanı’na doğru yola çıkan binlerce işçi ve emekçi kapanan yollarla, polis barikatlarıyla karşılaştı.
  • Kitle Taksim’e yürümek için polis ile müzakerede bulundu. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen polis Taksim yolunu açmadı. CHP, DİSK ve KESK üyeleri alandan ayrıldı. Kitle alınan bu karara tepki gösterdi. Tertip komitesince yapılan duyurunun ardından polis müdahalesi sertleşti. Polis, abluka altındaki Saraçhane’den Taksim’e yürümek isteyen yurttaşlara tazyikli su, biber gazı ve plastik mermiyle müdahale etti.
  • İstanbul Valisi Davut Gül, İstanbul’daki 1 Mayıs gösterilerinde 210 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
  • ÇHD, 3 Mayıs’ta 47 kişiye ev baskını gerçekleştiğini bildirdi.
  • Gül, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda, “Devlet yarına bırakır ama yanına bırakmaz” dedi.

1 Mayıs 2025

  • 40’a yakın sendika, gençlik örgütü ve sosyalist kurumun inisiyatifiyle kurulan 1 Mayıs Taksim Tertip Komitesi, 27 Nisan’da “Taksim halkındır” başlıklı bir açıklama yayımladı. 29 ve 30 Nisan tarihlerinde ise hem Tertip Komitesi üyelerine hem de 1 Mayıs için Taksim çağrısı yapanlara yönelik polis operasyonları düzenlendi.
  • 1 Mayıs günü, gün boyu çeşitli noktalardan Mecidiyeköy’deki polis barikatını zorladı; müdahaleler de aralıksız devam etti.
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasına göre 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten İstanbul’da 407 kişi gözaltına alındı.
  • Mecidiyeköy’de çok sayıda kişi ters kelepçe takılarak gözaltına alındı. Bir eylemci, polisin dizini üzerine bastırmasına tepki gösterdi.

Nijeryalı dansçılar Amed Tiyatro Festivali’nde: Burası bizim evimiz gibi

Uluslararası Amed Tiyatro Festivali’nin Nijeryalı konukları Elevatorz NG, modern performanslarını Kürt dansı cida ile harmanlayarak izleyicilere sürpriz yaptı: ‘Hareket evrensel bir dildir; Diyarbakır’daki bu sıcak karşılama bize evimizdeymişiz gibi hissettirdi.’

Köprüleri Kurmak dans gösterisinden, Foto: Elevatorz NG

Diyarbakır Büyürşehir Belediyesi tarafından organize edilen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’ne Nijerya’dan katılan Elevatorz NG grubu, “Connecting Bridges” (Köprüleri Kurmak) adlı bir dans gösterisi sundu. Michael ve Samson Vatorz adlı iki kardeş tarafından kurulan grup, Nijerya’nın ulusal danslarını, dünyanın çeşitli bölgelerindeki danslarla buluşturarak ‘birlik’ ve ‘saygı’ mesajı vermeye çalışıyorlar.

Görseriyi sahneleme yaklaşımı, oyuncunun bedenini, hareketini ve sesini tiyatro deneyiminin merkezine yerleştiren minimalist ve sembolik bir estetik benimsiyor. Sahne, koreografi ve mekânsal ilişkilerin değişen duygusal ve anlatısal manzaraları tanımlamasına olanak tanıyan açık, akışkan bir alan olarak tasanlanıyor. Sahne aksesuarları az, bölünmeyi, müzakereyi ve bağlantıyı çağrıştıracak şekilde yeniden yapılandırılabilen engellerin ve köprülerin soyut temsilleri olarak işlev görüyor. Estetik dil, fiziksel ifadeyi vurguluyor. Aydınlatma, çatışma anlarını izole etmek ve diyalog ortaya çıktıkça kademeli olarak daha sıcak, daha kapsayıcı durumlara açılmak için kullanılıyor. Kostümler, çağdaş modaya uygun Afrika kumaşlarından yapılmış olup oyuncuların sabit karakterler yerine birden fazla kimliği temsil etmelerini sağlıyor. Genel olarak, sahneleme, eserin diyalog, empati ve barış temasına odaklanmasını desteklerken izleyicilerin performansın sembolik dünyasıyla hayal gücüyle etkileşim kurmasına olanak tanıyarak netliği, samimiyeti ve uyarlanabilirliği önceliklendiriyor.

Gösteri 27 Nisan günü Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluştu. Dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, Michael ve Samson Vatorz ile dans gösterilerini, Nijerya’daki dans çalışmalarını ve Diyarbakır’daki izlenimlerini Niha+ için konuştu.

“Diyalogun çözemeyeceği bir şey yoktur”

Serhat Kural: Uluslararası bir tiyatro festivali olan Amed Tiyatro Festivali’ne hoş geldiniz. Bir dansçı olarak gösterinizi izlediğim için çok mutluyum; gerçekten çok güzeldi. Peki, siz sizi tanıyabilir miyiz? Kendinizden biraz bahseder misiniz?

Michael Vatorz: Merhaba, benim adım Michael, Michael Vatorz olarak da bilinirim.

Samson Vatorz: Benim adım Samson, Samson Vatorz olarak da bilinirim ve biz birlikte Elevatorz NG’yiz.

M.V.: Elevatorz NG bir dans, daha doğrusu bir tiyatro topluluğu. Çünkü dansın ötesinde oyunculuk da yapıyoruz. Biraz şarkıcılık geçmişimiz de var, onu da yapıyoruz ama asıl olarak aktör, dansçı ve kreatif direktör olarak aktifiz. Elevatorz NG çatısı altında resmen kurulduğumuz 2010 yılından beri varız. Şimdiye kadar çeşitli yarışmalara katıldık, şu an World of Dance Nijerya’nın birincisiyiz. Nijerya’nın ilk K-pop elçileriyiz, bu yüzden Nijerya’yı Seul’de (Güney Kore) temsil ettik. Nijerya dışında birkaç festivale daha katıldık ve tam zamanlı olarak yaptığımız iş bu.

S.K.: Peki, birlikte çalışmaya ne zaman başladınız?

S.V.: Biz kardeşiz. Bu yüzden doğduğumuzdan beri birlikte çalışıyoruz.

S.K.: Evet, eserinizden biraz bahseder misiniz? İzleyiciye ne anlatmak istiyorsunuz?

M.V.: “Connecting Bridges” (Köprüleri Kurmak) adlı eser, aslında festivalin teması gibi: Barış için diyalog. Bu dans parçasını bu yıl oluşturmadık; 2023’te hazırlamıştık. Fujairah’taki ITI Dünya Kongresi’nde Nijerya’yı temsil ettiğimizde kısa bir versiyonuydu. Bizi orada gördüler ve eser festival temasıyla örtüştüğü için buraya davet ettiler. Festival için eserin genişletilmiş bir versiyonunu yaptık. Bu eser şunu söylemek için yaratıldı: Hangi ideolojiye, aile yapısına veya dini inanca sahip olursak olalım, biz önce insanız. Ve diyaloğun çözemeyeceği hiçbir şey yoktur. Sadece bir araya gelip konuşmaya ihtiyacımız var, kesinlikle bir yol bulabiliriz. Düşüncelerimizi dansımızla ve eserdeki diyaloglarla ifade etmek istedik.

“Barış, birlik ve saygı demek”

S.K.: Ülkenizdeki barış durumu hakkında tek bir kelime söylemek isteseniz, barışı tek bir kelimeyle nasıl açıklarsınız?

S.V.: Bir ülke için barışın anlamını mı kastediyorsun?

S.K.: Evet.

M.V.: Tek bir kelimeyse, o zaman farklı kelimelerimiz olacak demektir. O kendi kelimesini söylesin, ben de bir kelime düşüneyim.

S.V.: Benim için o kelime saygı. Neden saygı diyorum; çünkü eğer diğer kişinin kültürüne, görüşlerine ve geleneklerine saygı duyarsanız birlikte yaşayabilirsiniz. Mutlaka onların yaptığını yapmak veya onların kültürüne geçmek zorunda değilsiniz. Kendi kültürünüz olur, onlar sizinkine saygı duyar, siz onlarınkine ve herkes bir arada var olabilir.

M.V.: Onun söylediklerine ek olarak; bugün dışarı çıktık ve bir şeye şahit olduk, işte bu yüzden benim kelimem birlik. Bir kiliseye gittik ve kilisenin içinde Müslümanları gördük, bizi çok hoş karşıladılar. Sonra camiye gittik ve oradakiler de çok mutluydu, bize sarıldılar; nereden geldiğimize veya kim olduğumuza bakmaksızın sadece arkadaşımız olmak istediler. Oradaki bir adam özellikle çok mutluydu, bu beni duygulandırdı. O an kendi kendimize dedik ki; eğer bu şekilde davranabilirsek, çok büyük bir birlik ve barış olur.

Köprüleri Kurmak dans gösterisinden, Foto: Elevatorz NG

S.K.: Bu projeyi yaratırken nasıl bir yolculuk geçirdiniz? Benim eserden anladığım kadarıyla, başından sonuna kadar daha huzurlu ve güzel yaşayabileceğimizi söylemeye çalıştınız. Sahnedeki konsantrasyonunuz çok iyiydi, belki biraz bundan bahsedersiniz?

M.V.: Eseri yaratma deneyimi ve tüm parça boyunca tempoyu ve karakteri korumak… Öncelikle tüm hayatımız boyunca, yani kardeş olduğumuz için her zaman birlikte olduğumuz gerçeğiyle başlayayım. Bu sahip olduğumuz bir avantajdı. Kavga eden, tartışan, birbirinin yüzünü bile görmeyen kardeşler olduğunu biliyorum ama biz birbirimizi sadece kardeşten öte, “bir” olarak görüyoruz. Bizi bir arada tutan ilk şey bu bağdı, bu yüzden eseri yaratmak çok daha kolaydı çünkü beraberdik. Nasıl akacağımıza dair ortak bir zihin yapımız var. İkinci olarak, oyundaki tempoyu korumak sonradan öğrendiğimiz bir şey değildi. Defalarca tekrar yapmamız gerekiyordu çünkü bir dansçıyı profesyonel yapan pratiktir. Herkes dans edebilir ama herkes profesyonel olamaz veya performans sergileyemez. Tekrarlanan pratikler ve izleyiciyle etkileşim bizim için önemliydi. İzleyicinin bize verdiği enerjiden beslendik. Bize pozitif enerji verdiklerinde sahnede moralimiz yükseldi ve bizi daha da ileriye taşıdı. Eserin ne ara bittiğini anlamadık bile.

S.K.: Eserinizde geleneksel kostümleriniz vardı. Neden bu karma dansın içinde geleneksel kostüm seçtiniz?

S.V.: Çünkü güzel. Bizim bir akımımız var, 2017’de başladık; o zamanlar “Trado-HipHop” diyorduk. Nedeni şu ki, kendimizi kültür elçileri olarak görüyoruz. Nijerya’da çok fazla dil var ve bazen yaşanan aksaklıkların nedenlerinden biri bu olsa da, aynı zamanda bizi dinamik kılan eşsiz faktörümüz de bu. Nijerya, bu kadar çok dile rağmen hala tek bir ülke olduğu için güzel. 66 yıldır tek ülke olarak kalmak övgüye değer bir şey. Bu kültürü dünyanın görmesi için tanıtma sorumluluğumuz olduğunu biliyoruz. Hip-hop meselesine gelince, dansa hip-hopçu olarak başladık ve sonra buna profesyonelce geleneksel dansları ekledik. Ama hip-hop’u bir kenara atamayız dedik çünkü hip-hop da bir kültürdür ve siyahilerin kültürüdür. Ama biz dünyadaki tüm kültürleri seviyoruz. “Geleneksel danslarımızı yapısını bozmadan nasıl harmanlayabiliriz?” dedik ve bunları bir akım olarak birleştirdik. Ancak bu yıl, 2026’da ismini “trado-pop” olarak değiştirdik. “Hip-hop” yerine “pop” dememizin nedeni, hip-hop’un bizim için kısıtlayıcı hale gelmesiydi. Sadece geleneksel danslar ve hip-hop ile sınırlı kalmak istemedik. Salsa, Afro-dans, Kizomba, Bachata gibi diğer stilleri de seviyoruz ve bunları sentezlemek istiyoruz. Bu yüzden ismini “popüler kültür”den yola çıkarak değiştirdik. Buradaki sabit unsur, gösterdiğimiz Nijerya geleneksel danslarıdır. Danslara bakarsanız bir kısımda biraz funk, locking yaptığımı fark edersiniz. O (Michael) da locking yaptı. Çok fazla hip-hop yapmadık ama hip-hop, çağdaş dans ve salsa altyapımızın olduğunu hissedebilirsiniz. Popüler kültürden bir şeyler serpiştirmeye çalıştık ve sonra sizin kültürünüzü de ekledik.

M.V.: Ve sonra Cida’yı ekledik.

S.V.: Evet, sonra cida’yı sahneye getirdik. Orada ifade etmeye çalıştığımız şey, dünyanın bir olduğu. Hareket evrensel bir dildir.

S.K.: Daha önce burada bulundunuz mu? Burada nasıl hissediyorsunuz?

M.V.: Daha önce böyle bir yerde bulunmadık. BAE’den emin değilim ama burası bizim için bir ilk ve kendimizi çok iyi karşılanmış hissediyoruz, ilgi harika. Tekrar gelmemi isterseniz tekrar tekrar gelirim çünkü burası Nijerya gibi hissettiriyor. Nijerya’ya gelirseniz biz de sizi çok iyi ağırlarız, size sevildiğinizi hissettiririz, buradaki karşılama da aynı şekilde çok sıcak. Burayı gerçekten sevdik.

S.K.: Çok teşekkür ederim.

Michael & Samson: Biz çok teşekkür ederiz.

Orhan Olgen: “Robotlar iş yükünü alsa bile kapitalizm boş zaman tanımıyor”


İşçi ve Emekçi Bayramı 1 Mayıs’a giderken emeğin dönüşümü ve işçi sınıfının geleceği ekseninde yapay zekânın rolüne dair değerlendirmelerde bulunan Ekonomist Orhan Olgen, yapay zekanın emeğin değerini radikal şekilde düşürdüğünü ancak robotların işçi sınıfının yerini alamayacağını belirtti.

1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı yaklaşırken işçi sınıfının günümüzde evrildiği durum ile yeni tartışma alanları gündeme geliyor.

Kökeni 19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçi eylemlerine ve çalışma saatlerinin düşürülmesi talebine dayanan 1 Mayıs, yaklaşık 140 yıldır dünya genelinde kutlanıyor. Sanayi Devrimi sonrası çalışma koşullarının iyileştirilmesi amacına dayanan eylemsellikler, zamanla işçi hakları ve işveren ilişkilerinin küresel ölçekte sembolleştiği bir güne dönüştü.

Bu sürecin sonunda 20. yüzyıl, işçi hareketlerinin siyasal sistemler üzerindeki etkisinin en yoğun hissedildiği dönem oldu. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Marksist teoriler ve işçi sınıfının toplumsal rolleri üzerine yapılan tartışmalar yeni bir boyut kazandı. Bu süreç, reel sosyalizm deneyimlerinin sonuçlarının analiz edildiği ve emeğin dönüşümünün yeniden sorgulandığı tartışmaları gündeme getirdi.

Marksist teoriye dönük eleştiriler ise dijital emek, robotik otomasyonun üretimde artan rolü ve son dönemde yapay zekâ gibi iş sektörlerini dönüştüren teknolojiler; işçi sınıfının geleceğine ilişkin başlıkların odağında şekilleniyor.

Viyana Orta Avrupa Üniversitesi Ekonomi bölümünde doktora araştırmacısı Orhan Olgen ile emeğin dönüşümünü, işçi sınıfının geleceğini, yapay zekanın işçi sınıfı için oluşturduğu tehditleri ve uygulanabilecek politikaları konuştuk.

“Yapay zekâyı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz

Marksist emek-değer teorisine göre üretimin merkezinde insan emeği vardı. Şu an bir ürün yapay zekâ ile, insansız bir şekilde üretildiğinde ürünün değeri nasıl dönüşüyor? Bu dönüşümün ev içi bakım emeği, zihinsel emek veya fiziksel emek gibi emek türlerini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Marx, Kapital’de değerin kaynağını “toplumsal olarak gerekli emek zamanı” ile açıklar; yani bir malın piyasa değerinin arkasındaki asıl güç insan emeğidir. Bugün ise karşımızda insan müdahalesi olmadan kod yazan, görsel tasarlayan veya üretim bandında parça birleştiren bir yapay zekâ var. Bu noktada teorik bir tıkanma yaşanıyor gibi görünebilir. Ancak Marksist açıdan bakarsak; tamamen makineleşmiş bir sistemde ürüne yeni bir değer eklenmez. Makine (sabit sermaye), yalnızca kendi aşınma payını ürüne devreder; yeni bir “artık değer” yaratamaz. Artık değeri yaratan tek şey “canlı emek”tir.

Sermaye, insanı üretimden kovup yerine yapay zekayı koyduğunda maliyetleri düşürse de aslında kendi bindiği dalı kesiyor. Sömürecek insan bulamazsa, kârın kaynağı da kurur. Zihinsel emek tarafında ise durum daha yıkıcı. Eskiden yaratıcılık veya analiz, emeğin en nitelikli ve pahalı kısımlarıydı. Yapay zekâ şimdi bu süreçleri standartlaştırarak değersizleştiriyor. Bir grafikerin on saatini alacak işi saniyeler içinde yapan algoritma, o işin “toplumsal olarak gerekli zamanını” radikal şekilde düşürerek emeğin piyasa değerini yerle bir ediyor. Ev içi emek konusunda ise robotlar iş yükünü alsa bile kapitalizm bize boş zaman tanımıyor; o vakti veri üreteceğimiz veya esnek çalışacağımız yeni modellere dönüştürüyor. Akıllı süpürgeyi kullanırken veya yemek siparişi verirken aslında sermaye için veri üretiyoruz. Yani boş zamanımız bile artık bir üretim süreci haline gelmiş durumda.

“Algoritmalar tarafsız değildir”

Peki ürünün değerinin ve emeğin dönüştüğü bu durumda sermaye ve sınıf ilişkileri nasıl şekillenecek?

Sınıf ilişkileri ortadan kalkmıyor, aksine daha “görünmez” ama sert bir biçime bürünüyor. Bugün “platform kapitalizmi” dediğimiz yapıda teknoloji devleri artık sadece makinelere değil, veriye ve altyapıya sahip. Yapay zekayı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz çünkü algoritmalar tarafsız değildir. O algoritmayı yazan, besleyen veriyi seçen ve mülkiyetini elinde tutan bir sermaye grubu var.

Burada karşımıza “algoritmik yönetim” çıkıyor. Artık başınızda bağıran bir usta başı yok; sizi puanlayan, hızınızı ölçen veya sistemden bloklayan bir kod dizini var. İşçi sınıfı da artık sadece fabrika tulumu giyenlerden ibaret değil; algoritmaları beslemek için “tık işçiliği” yapan, güvencesiz milyonlarca insan bu sınıfın bir parçası. Unutulmamalı ki yapay zekâ gökten zembille inmedi; hepimizin dijital ayak izleriyle, kolektif emeğiyle eğitildi. Yani yapay zekanın çıktısı, aslında geçmişteki kolektif emeğimizin birikmiş halidir. Ancak bu birikim, mülkiyetin devasa şirketlerde (Microsoft, Google vb.) toplanmasıyla sınıfsal uçurumu daha da derinleştiriyor.

“Kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir”

Gelişmiş kapitalist ülkelerde üretimde otomasyonun rolü oldukça fazla iken Afrika ve Asya gibi bölgelerde bu oran oldukça düşük seyrediyor. Bu durum gelecekte değişebilir mi? Robotlar insan emeğinden daha ucuz hale gelebilir mi?

Bu nokta bence en kritik olanı. Gelişmiş kapitalist ülkeler (merkez) teknolojiyi ve algoritmayı elinde tutuyor. Afrika, Asya ve Latin Amerika (çevre) ise hala ucuz emek ve ham madde kaynağı olarak görülüyor. Ama şöyle bir tehlike var: Eğer robotlar Bangladeşli bir tekstil işçisinden daha ucuza mal olmaya başlarsa, sermaye üretimi merkeze geri çeker.

Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin sanayisizleşmesine ve tamamen dışlanmasına yol açabilir. Diğer yandan, yapay zekayı eğitmek için kullanılan o devasa veri setleri, aslında küresel güneydeki insanların düşük ücretlerle yaptığı veri etiketleme işlerine dayanıyor. Yani aslında en ileri teknoloji bile hala en ilkel ve ucuz emeğin sömürüsü üzerine yükseliyor. Robotlar insan emeğinden ucuz hale gelebilir mi? Enerji maliyetleri düştüğü sürece evet. Ama kapitalizm her zaman sömürecek bir insan unsuru arar; çünkü makine makineyi sömüremez, kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir.

Özetle, yapay zekâ ne bizi kurtaracak bir mucize ne de kaçınılmaz bir felaket. Her şey, bu muazzam gücün kimin elinde olduğu ve hangi sınıfsal çıkarlara hizmet ettiğiyle ilgili. Bir iktisat öğrencisi olarak diyebilirim ki; denklemde hala en önemli değişken biziz, yani canlı emek.

Klasik Marksist yaklaşımdaki altyapı ve üstyapı ilişkisini, yapay zekanın şekillendirdiği bir gelecek dünyasında, nasıl öngörmek mümkün? Ahlak, hukuk başta olmak üzere nasıl bir dönüşüm bekleniyor?

Marksist teoride altyapı (üretim ilişkileri ve güçleri), üstyapıyı (hukuk, din, sanat, ahlak) belirler. Yapay zekâ altyapıyı o kadar hızlı değiştiriyor ki üstyapı buna yetişemiyor. Mesela hukuk sistemimiz bireysel mülkiyet üzerine kurulu. Ama yapay zekâ milyonlarca insanın kolektif birikiminden (internet verisinden) besleniyor. Burada mülkiyet kimin? Eğer bir algoritma senin kredi notunu düşürüyorsa veya seni işe almıyorsa, buna karşı itiraz edebileceğin bir hukuk henüz tam oturmadı. Sermaye, bu devasa kolektif birikimi tekelleştirip benim fikri mülkiyetim diyerek üstyapıyı kendi lehine dönüştürmeye çalışıyor.

Ahlak ve etik tartışmaları da bu noktada devreye giriyor. “Yapay zekâ etiği” dedikleri şeyin çoğu aslında sermayenin sorumluluktan kaçma çabası. Bir algoritma hata yaptığında veya birini işten çıkardığında suçlu makinedir diyerek, kararı alan sınıfsal iradeyi gizlemeye çalışıyorlar.

“Krizi önlemenin tek yolu üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlamak”

Yine klasik Marksist teorinin yaklaşımından yola çıkarsak, yeni “işçi sınıfı” robotlar mı olacak?

Bu konuda çok net olmak lazım: robotlar işçi sınıfı değildir ve olamazlar. İşçi sınıfı, hayatını devam ettirmek için emeğini satmak zorunda olan toplumsal bir öznedir. Bir robotun yaşam mücadelesi yoktur, enerjiye ve bakıma ihtiyacı vardır ki bu da sermaye için sadece bir işletme gideridir (elektrik faturası gibi). Robotlar grev yapmaz, hak aramaz, sendika kurmaz.

İşçi sınıfını robotlarla ikame etmek, işçiyi özgürleştirmez; aksine onu üretim sürecinin dışına, yani kronik işsizliğe iter. Robotların üretime girmesi, üretim araçlarının kimin elinde olduğu sorusunu daha önemli hale getirir. Eğer fabrikalar ve algoritmalar halkınsa robotlar bizi özgürleştirir; eğer sermayeninse robotlar bizi aç bırakır. Olay bu kadar basit.

Yapay zekanın yaygınlaşması ve üretimdeki yerinin artması işsizlik ve üretilen ürünlerin satılamaması gibi krizlere yol açmayacak mı? Açacaksa bunu önlemek için ne gibi politikalar uygulanmalı?

İşte kapitalizmin en büyük paradoksu burada. Yapay zekâ ve otomasyon sayesinde üretim kapasitesi devasa boyutlara ulaşıyor. Eskiden bin kişinin yaptığı işi artık on kişi birkaç botla yapabiliyor. Peki, işten atılan o 990 kişi bu üretilen malları nasıl satın alacak?

Canlı emeği üretimden kovduğunda, toplam ücret hacmi düşer. Ücret hacmi düşünce talep azalır. Talep azalınca üretilen mallar depolarda çürür. İşte bu, Marksist anlamda klasik bir “aşırı üretim krizi”dir ama bu sefer teknolojinin hızıyla katlanmış durumda. Egemen sınıflar bunu “Evrensel Temel Gelir” gibi yollarla yamamaya çalışacaklar. Yani insanlara ölmemeleri ve tüketmeye devam etmeleri için küçük bir harçlık verecekler. Ama bu sürdürülebilir değil çünkü sistemin motoru olan “artık değer üretimi” tıkanıyor. Bu krizi önlemenin tek yolu, üretimi kâr için değil toplumsal ihtiyaç için planlamaktır. Eğer yapay zekâ toplumsal bir mülkiyet olsaydı, çalışma saatlerinin düşmesini ve hepimizin daha çok boş zamana sahip olmasını konuşurduk. Ama şu anki yapıda sadece daha fazla işsizliği ve belirsizliği konuşuyoruz.

Trans öğrenciye kopya maddesiyle “terör” soruşturması

Hakkında disiplin soruşturması açılan İstanbul Üniversitesi öğrencisi ve trans aktivist Arin, “LGBTİ+’ların eğitim hakkını gasp edemezler” dedi. Konuya ilişkin görüş belirten avukatlar ise bu soruşturmaların usulsüzlüğüne ve yapısal boyutlarına dikkat çekti.

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa’da Şubat 2026’dan bu yana 13 öğrenci hakkında disiplin soruşturması açıldı. Aradan iki ay geçmeden bir trans aktivist öğrenciye “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma açıldı. “Terör örgütü propagandası” iddiası kopya teşebbüsüne ilişkin bir yönetmelik maddesiyle gerekçelendirildi.

İstanbul Üniversitesi öğrencisi Trans aktivist Arin, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla açılan disiplin soruşturmasıyla karşılaşma sürecini anlattı.

Soruşturma sürecindeki hukuki usulsüzlüklere ve çelişkilere dikkat çeken Arin, yaşadığı süreci LGBTİ+’ları üniversitelerden uzaklaştırma girişimi olarak nitelendirdi.

Hakkında iki disiplin soruşturması olduğuna dikkat çeken Arin, açılan soruşturmalarda hiçbir nedenin belirtilmediğini aktardı:

“Birincisi İstanbul Cumhuriyet İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve İstanbul Emniyetinden alınan yazılar doğrultusunda gerçekleştirildi. Nedeni yazmıyordu. Neye dayanarak disiplin soruşturması gerçekleştirdikleri yazmıyordu. Bu da zaten isnat edilen bir fiil olmadığı için soruşturma ve savunma hakkını bizzat etkileyen bir durumdu. 13 kişiye açıldı disiplin soruşturması, bu 13 kişiden ikisi trans kadındı.”

“Terör propagandası” iddiasına “kopya” maddesi dayanağı

Arin, kendisine tebliğ edilen ikinci soruşturma dosyasındaki çarpıcı bir çelişkiyi dile getirdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve Emniyet Müdürlüğü’nden gelen yazılar doğrultusunda “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla karşı karşıya kaldığını belirten Arin, şunları söyledi:

“Soruşturma kağıdında terör örgütü propagandası yazıyordu ancak dayanak gösterilen disiplin maddesi ‘Sınavda kopyaya teşebbüs etmek’ idi. Terör propagandası ile kopya çekmek arasındaki bağlantıyı ne ben ne de avukatlarım anlayabildi. Ortada ne bir mahkeme kararı ne de somut bir delil var.”

Soruşturma günü kampüs önünde yapılmak istenen basın açıklamasına polisin müdahale ettiğini aktaran Arin, okul yönetimi ile emniyet birimleri arasındaki çelişkiye dikkat çekti:

“Okul yönetimi emniyetten gelen yazılarla soruşturma açtığını söylerken kapıdaki Terörle Mücadele ekipleri okula hiçbir şekilde belge göndermediklerini iddia etti. Kendi içlerinde büyük bir çelişki yaşıyorlar.”

“LGBTİ+ bayrağı suç değildir”

Hakkındaki iddiaların geçmişte katıldığı Onur Yürüyüşü ve Gezi Parkı Anması eylemleriyle ilişkilendirildiğini ifade eden Arin, sorgu sırasında kendisine yöneltilen soruların hukuki değil, ideolojik olduğunu savundu:

“Gezi anmasında gözaltına alınma sebebim LGBTİ+ bayrağı açmamdı. Şimdi bu bayrağı terörle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Gökkuşağı bayrağı dünyanın her yerinde tanınan bir semboldür, suç değildir.”

“LGBTİ+’ların eğitim hakkını gasp edemezler”

Üniversitelerde LGBTİ+ öğrencilere yönelik aile yılı politikaları kapsamında yoğun bir “tahakküm” kurulmak istendiğini belirten Arin, yüzlerce örgütlü genç arasından özellikle kendisinin seçilmesini cinsiyet kimliği ile ilişkili olduğunu söyledi.

“Bana ve diğer arkadaşlarıma ‘LGBT misin?’, ‘Pişman mısın?’, ‘8 Mart’a katıldın mı?’ gibi sorular yöneltildi” diyen Arin, bu durumun kayyımların LGBTİ+’ları alanlardan ve kampüslerden uzaklaştırmaya çalışmasının bir çıktısı olduğunu ifade etti. Bu durumu kabul etmediklerini belirten Arin, “LGBTİ+’lar alanlarda ve kampüslerde kalmaya devam edecek. Eğitim hakkımızı gasp edemezler” dedi.

Nefret politikaları sebebiyle okuldan uzaklaştırma riski olduğunu belirten Arin, “Somut bir delil olmadığı için ceza verilmemesi gerektiğine inanıyorum. Eğer bir ceza çıkarsa konuyu İdare Mahkemesi’ne ve üst mahkemelere taşıyacağız” diyerek hukuki mücadelesini sürdüreceğini vurguladı.

Av. Furkan Yurt: “İdareye muğlak yetkiler tanınıyor”

Süreci takip eden Spod hukuk koordinatörü Avukat Furkan Yurt, idarenin disiplin yetkisini kötüye kullandığını vurguladı. Yurt, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’ndaki 54. maddenin muğlak yetkilere alan açtığını belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Mevzuatta yer alan genel söylem olarak ‘kurumun vakarına yakışmayan tutumlar’ olarak sayılan muğlak ifadeler, idarecilere sınırsız bir keyfilik alanı tanıyor. Terör propagandası iddiasıyla açılan bir soruşturmanın aslında ‘sınavlarda kopyaya teşebbüs etmek’ yasağını düzenleyen bir madde üzerinden yürütülmesi, idarenin disiplin yetkisini kullanırken hukuki dayanakları bile gözetmeksizin ne denli toptancı ve ayrımcı bir yaklaşım içinde olabildiğini gösteren en bariz örnektir.”

Avukat Yurt’a göre, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri doğrudan suç olmasa da dolaylı yollarla kriminalize ediliyor:

“Bir gökkuşağı bayrağı, hak temelli bir ifade ve tamamen barışçıl bir eylem hiçbir somut bağ kurulmaksızın bu torba suçun içine atılabiliyor. Bunun yanı sıra ‘Müstehcenlik’ ve ‘Terör Örgütü Propagandası Yapmak’ en çok başvurulan araçlar. Özellikle sosyal medya paylaşımları ve barışçıl eylemlere dahiliyet bu maddeler üzerinden birer suç unsuru gibi sunuluyor.”

Soruşturma dosyalarının içeriğine dair de bilgi veren Yurt, dosyaların somut vakalardan ziyade “niyet okuma” üzerine kurulu olduğunu belirtti:

“Savcılık ve emniyet, AYM tarafından hukuka aykırılığı tescillenmiş sanal devriye sistemlerine ve şablon ifadelere dayanıyor. Adli makamların kısıtlayıcı bir tedbir dahi uygulamadığı zayıf şüpheler, üniversite idaresi tarafından ‘ağır disiplin suçu’ sayılıyor. Bu bir yetki aşımı ve fonksiyon gaspıdır.”

İsnadın somutlaştırılmaması bir hak ihlali

En temel hak ihlalinin kişinin neyle suçlandığını tam olarak bilmeden savunma yapmaya zorlanması olduğunu söyleyen Yurt, idarenin, adli makamlarca suç teşkil etmediği tespit edilen eylemleri ısrarla disiplin suçu saymasının da bir fonksiyon gaspı ve yetki aşımı olduğunu aktardı. Ayrıca, savunma makamının aleyhindeki delillere erişiminin engellenmesi ve silahların eşitliği ilkesinin çiğnenmesinin de çok yaygın olduğunu belirtti.

“Bu, üniversitelerin demokratik kimliğine sistematik bir saldırıdır”

Avukat Furkan Yurt, LGBTİ+’lara yönelik açılan soruşturmalarda görülen artışı üniversitelerin demokratik kimliğine yönelik sistematik bir saldırı olarak değerlendirdiğini belirtti:

“Bu süreç, siyasal iktidarın homojen toplum tahayyülünün ve akademik özgürlük alanının daraltılmasının bir sonucudur. Soruşturmalar çoğu zaman hukuk sınırları içerisinde kalmaktan ziyade öğrencileri yıldırma ve eğitim haklarını hedef alma amacı taşıyor. Bu, üniversitelerin demokratik kimliğine yönelik sistematik bir saldırıdır.”

Av. Serhat Alan: “İfade özgürlüğü disiplin suçu sayılıyor”

İstanbul Barosu’ndan Avukat Serhat Alan, öğrencilere açılan soruşturmaları ikiye ayırıyor: üniversitelerin kendi bünyesinde YÖK Kanunu ve YÖK Disiplin Yönetmeliği’ne dayanarak gerçekleştirdiği idari disiplin soruşturmaları ile savcılık ve emniyet eliyle yürütülen ceza soruşturmaları.

Avukat Alan, üniversitelerdeki soruşturma mekanizmasının işleyişini şu sözlerle özetledi:

“Üniversitelerin açtığı soruşturmalar da ikiye ayrılıyor: Birincisi, kendi bünyelerinde öğrencilerin gerçekleştirmiş olduğu eylem ve örgütlenmelere yönelik doğrudan yürüttükleri soruşturmalar. Diğeri de aslında bir öğrenci hakkında ceza soruşturması söz konusu olduğunda emniyet tarafında fişleme yapmak suretiyle üniversiteye bildirim yapılıyor ve 2547 sayılı YÖK Kanunu üzerinden disiplin soruşturması açılıyor.”

Alan’a göre afiş asmak, bildiri dağıtmak veya eyleme katılmak gibi ifade özgürlüğü kapsamındaki faaliyetler, emniyetin “2911 Sayılı Kanuna Muhalefet” veya “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” gibi suç isnatlarıyla birleşerek disiplin dosyalarına giriyor.

“Kurumsallaşan bir LGBTİ+ karşıtı nefret siyaseti söz konusu”

Soruşturmalardaki artışı devletin LGBTİ+’lara dönük saldırı rejimiyle ilişkilendiren Alan, cümlelerini şunları söyledi:

“Aslında bu soruşturmaların artışının amacı çok belli. Devlet LGBTİ+’lara yönelik bir saldırı rejimi içerisinde hareket ediyor. Özellikle 2015 sonrası dönemde yasaklama rejimiyle LGBTİ+ onur yürüyüşleri ve etkinliklerinin engellenmesi ardından, İstanbul Sözleşmesi’nin feshinden önceki süreçten bu yana uzanan bir suçlulaştırma dönemi, aile yılı ilanı ile de iyice gün yüzüne çıkan ve kurumsallaşan bir LGBTİ+ karşıtı nefret siyaseti söz konusu. Devlet hem bu dayanışmayı engellemek hem de LGBTİ+ görünürlüğünü görünmez kılmak, yıldırmak ve örgütlenmelerinin önüne set çekmek için soruşturma aracını kullanıyor.”

Alan, bu baskıların gençlik hareketi üzerindeki etkisine dikkat çekerek “Özellikle 19 Mart 2025 sonrası süreçte gençlerin itiraz sesi daha da yükselen ve örgütlenen bir ivme yakalamış durumdayken üniversitelerde bulunan genç LGBTİ+’ları izole etmek ve gençliğin ivmesini kesmek için de kullanıldığını ifade etmek gerekiyor” dedi.

Avukat Serhat Alan, bu soruşturmalarda en sık yaşanan hak ihlallerinin ifade özgürlüğünün ve örgütlenme özgürlüğünün ihlali olduğunu aktardı ve şöyle devam etti:

“Soruşturma açılmasına konu olan eylemler bu iki hak kapsamda korunan eylem ve söylemler olduğu için ilk ihlaller bu alanda oluşmaya başlıyor. Ardından usul olarak; emniyetin daha kesinleşmemiş, suç üzerinden hüküm giymemiş biri ile ilgili fişleme yapması ve hakkında yürütülen ceza soruşturmasının dayanak gösterilmesi masumiyet karinesinin, dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlalidir. Kritik olan durum, LGBTİ+’lar söz konusu olduğunda ayrımcılık yasağı ihlalinin gerçekleşme ihtimalinin yüksek olmasıdır.”

“Mevzuat toplumsal cinsiyet merceğinden yoksun”

Alan, LGBTİ+ öğrencilerin kampüs yaşamında karşılaştığı ayrımcılığın mevzuatın toplumsal cinsiyeti göz etmediğiyle de ilişkili olduğunu söyledi:

“Aslında YÖK mevzuatı ve okulların iç mevzuatları topyekün bir biçimde LGBTİ+’ları ayrımcılığa maruz bırakma eğiliminde. Bunun sebebi olarak mevzuat içerisindeki tüm düzenlemelerin toplumsal cinsiyet merceğinden yoksun şekilde düzenlenmiş olması gösterilebilir.”

Alan, kampüslerdeki somut ayrımcılık alanlarını ise şöyle belirtti:

“Cinsiyet beyanının esas alınmamasından kampüs içerisindeki tuvalet, yurt, spor alanları vb. her alanın ikili cinsiyet sistemine göre düzenlenmiş olmasına; etkin çalışan CİTÖK/CTS/CİTÖB kurumlarının olmamasından diploma isim değişikliklerine kadar birçok ayrımcılık alanı söz konusudur.”

27 Nisan’da soruşturmalara dönük basın açıklaması gerçekleştirildi

Hakkında soruşturma açılan öğrenciler için bugün (27 Nisan) İstanbul Üniversitesi’nde bir basın açıklaması gerçekleştirildi. İstanbul Üniversitesi Öğrenci Meclisi tarafından düzenlenen basın açıklaması şu şekilde:

BASINA VE KAMUOYUNA

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa (İÜC) rektörlüğü, öğrenciler üzerindeki baskı politikalarını her geçen gün daha da arttırmaktadır.

Şubat 2026 tarihinde 13 öğrenci hakkında; katıldıkları barışçıl eylemler ve gözaltına alınmaları gerekçe gösterilerek disiplin soruşturmaları başlatılmıştır. Bu soruşturmaların dayanağı olarak öğrencilerle paylaşılmayan, içeriği gizlenen bir emniyet yazısı gösterilmiştir. Bu durum, savunma hakkının en temel unsuru olan “suçlamayı bilme hakkını” açıkça ihlal etmektedir.

Soruşturmalar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz.

Süreçte bazı öğrencilere yöneltilen “Pişman mısın?” sorusu, disiplin mekanizmalarının öğrencileri baskı altına alma ve itirafa zorlama aracına dönüştüğünü göstermektedir.

Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.

Henüz bu süreçlerin üzerinden iki ay bile geçmeden, İÜC kayyum rektörlüğü bu kez bir LGBTİ+ aktivist hakkında “terör örgütü propagandası” iddiasıyla disiplin soruşturması başlatmıştır. Üstelik ortada ne bir iddianame ne de açılmış bir dava dosyası bulunmaktadır.

Ayrıca bu soruşturma, YÖK Disiplin Yönetmeliği’nin 54/5 maddesine (kopya teşebbüsü fiiline ilişkin düzenleme) dayandırılmaktadır. İsnat edilen fiil ile hukuki dayanak arasındaki açık çelişki, sürecin keyfi ve hukuki temelden yoksun yürütüldüğünü göstermektedir.

Savunma için ek süre talep edilmesine rağmen, emniyetin “30 gün içinde tamamlanmalı” yönündeki bildirimi gerekçe gösterilerek bu talep reddedilmiş; böylece savunma hakkı fiilen ortadan kaldırılmıştır.

Bu noktada açıkça vurguluyoruz: Kampüs çıkışlarında öğrencileri takip etmek, fişlemek ve tehdit etmek açık bir taciz ve sindirme yöntemidir. Bu uygulamalar öğrencilerin güvenliğini hedef almakta ve kampüs yaşamını baskı altına almaktadır.

Bu baskı ikliminin sonuçları hepimizin hafızasındadır. İlayda Zorlu, aile–devlet–polis işbirliğiyle yürütülen baskı ve yönlendirme süreçlerinin ardından hayattan koparılmıştır. Bu kayıp, kampüslerde ve dışında yürütülen baskı politikalarının yarattığı ağır sonuçları bir kez daha göstermektedir.

YÖK, polis, medya, bu abluka dağıtılacak!

Bu nedenle açıkça söylüyoruz:
Kampüslerde öğrencileri takip edenler, tehdit edenler bilsin ki bu bir tacizdir. Kabul etmiyoruz.

Yaşasın örgütlü mücadelemiz.

Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında güvence altına alınan toplantı, gösteri ve basın açıklaması yapma hakkı izin şartına bağlanamaz. AİHM ve Danıştay içtihatları da barışçıl eylemlere yönelik ölçüsüz müdahalelerin hukuka aykırı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu süreçler yalnızca bireysel değil; kampüslerde ifade özgürlüğüne, örgütlenme hakkına ve LGBTİ+ varoluşuna yönelik sistematik bir baskıdır.

Aile yılı adı altında LGBTİ+ ları kampüslerden sürmeye çalışan atanmışlar şunu bilsin ki LGBTİ+ lar yıllardır ne sokaktan ne de kampüslerden vazgeçmedi vazgeçmeyecek.

Biz, İstanbul ünivesitesi Cerrahpaşa öğrencileri olarak üniversitelerin bağımsız, demokratik ve bilim üretme alanları olması gerektiğini düşünüyor, inanıyor ve bunun için de üzerimize düşeni yapıyor yapacağız.

Açılan hukuksuz soruşturmalarla, yıldırma politikalarıyla bizi baskı altına almaya çalışanlara burdan sesleniyoruz,

YÖK, kayyım, medya, bu abluka dağıtılacak! Üniversiteler bizimle özgürleşecek!

Hakkında soruşturma açılan tüm arkadaşlarımızı savunuyor mücadelemizden geri adım atmıyoruz.

Editör notu: Güvenlik sebebiyle trans aktivist arkadaşımızın yalnızca seçilmiş ismini kullandık.

Kürt Sorunu: 48 yılda Ankara’nın değişen aktörleri

Türkiye’nin son 48 yılına damga vuran PKK başlığı ile tartışılan Kürt sorunu, pek çok cumhurbaşkanı, onlarca başbakan hükümet, içişleri ve dış işleri bakanı ile genelkurmay başkanını eskitti. 1978 yılından 27 Şubat 2025 tarihine kadar geçen bu sürede, bu sorunun diğer tarafında ise Abdullah Öcalan değişmeyen aktör olarak duruyor.

Kolaj: Niha+

Yüz yılı aşkın geçmişi olmasına rağmen, Türkiye tarihinin son elli yılına damgasını vuran PKK başlığı ile birlikte tartışılan Kürt sorunu, sadece Türkiye tarihinin bir çatışma kronolojisi değil, aynı zamanda devletin kurumsal yapısının ve yönetim biçiminin nasıl dönüştüğünü de gösteren bir ayna durumunda.

O yüzden 48 yıllık bu uzun süreci kapsayan Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yandan Kürt sorununun nasıl bir değişim seyri izlediğinin, “red”, “imha”, “diyalog” ve “güvenlikçi statüko” arasında gidip gelen dönüşümün tarihi iken, bir yandan da nice hükümet, cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri, dış işleri ve savunma bakanı ile genelkurmay başkanının değişimini gösteren istatistiklerin tarihidir.

Devletin resmi söylemde Kürt sorunu olarak değil daha çok “terör” söylemi ile değerlendirdiği 48 yıl boyunca farklı partilerden gelen neredeyse tüm bakanların ortaklaştığı husus, ”Son teröriste kadar mücadele” vurgusu oldu. Süleyman Demirel’in “29. Kürt İsyanı” olarak nitelendirdiği ve Kürt sorununun bir sonucu olduğu yönünde yaygın bir görüşle değerlendirilen PKK’nin kurulduğu günden, kendisini feshettiğini açıkladığı güne kadar konu devlet tarafından “terör” şeklinde tasvir edildi. 12 Eylül’ün postallarından bugünün SİHA’lı sınır ötesi doktrinine kadar, Kürt meselesi hep bir “imha ve asayiş” parantezine sıkıştırmaya çalışıldı.

ANKARA SİCİLİ VE HAFIZA ARŞİVİ: 1978 – 2026

Odak ve Süreç Aktörleri
Abdullah Öcalan
1978 – Günümüz Abdullah Öcalan
Fis’ten İmralı’ya uzanan sürecin odağı. 2025’te örgütün tasfiyesini isteyen tarihi fesih çağrısını yaptı.
Devlet Bahçeli
1997 – Günümüz Devlet Bahçeli
2024 sonbaharında yaptığı “İmralı Meclis’e gelsin” çıkışıyla 48 yıllık düğümü çözen hamleyi yaptı.
Cumhurbaşkanlığı ve Liderlik
Recep Tayyip Erdoğan
2003 – 2026 Recep Tayyip Erdoğan
Meseleyi “Kürt sorunu benim sorunum”dan “Bekâ meselesi”ne, oradan da 2025 finaline taşıyan ana yönetici.
Turgut Özal
1989 – 1993 Turgut Özal
Tabuyu yıkan ilk sivil hamle. PKK ile diyalog ihtimalini devlet nezdinde ilk tartışan lider.
Süleyman Demirel
1991 – 2000 Süleyman Demirel
“Kürt Realitesi” çıkışını yapan ancak OHAL ve sert güvenlikçi politikaların mimarı olan devlet aklı.
Güvenlik ve Sorumluluk Durakları
Mehmet Ağar
1996 Mehmet Ağar
“Bin operasyon” dönemi. Karanlık ilişkiler ağı ve meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” metaforu.
Süleyman Soylu
2016 – 2023 Süleyman Soylu
Kayyım rejimi ve “Sınır ötesinde kurutma” doktriniyle sandığın yerine güvenliği koyan figür.
Hakan Fidan
2010 – 2026 Hakan Fidan
Oslo’dan bugüne çözümün ve operasyonların arka kapı diplomasisindeki en kritik siyasi akıl.
* Bu çizelge, NihaPlus’ın resmi kayıtlarından derlenmiş bir siyasi sicil özetidir.

Fis’ten 12 Eylül’e: Ankara’nın ‘asayiş’ parantezi

Kürt meselesinin modern tarihteki önemli dönemlerinden birinin temeli, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde PKK’nin kuruluşuyla atıldı. Bu toplantıya, 1978’den önce “Apocular” olarak bilinen yapıdan Abdullah Öcalan ve 21 kurucu üye katıldı. Toplantı, PKK’nin birinci kongresi olarak kabul edilir. PKK’nin ideolojik kökeni, Öcalan’ın 1970’li yıllarda Ankara Üniversitesi’nde şekillendirdiği siyasi çizgiye dayanır. Öcalan’ın örgütsel geçmişi 1974’te Marksist bir yapı olan Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği ile başlar.

ANKARA SİCİLİ
CUMHURBAŞKANIFahri Korutürk
BAŞBAKANLARBülent Ecevit (42. Hükümet), Süleyman Demirel (43. Hükümet)
İÇİŞLERİİrfan Özaydınlı, Hasan Fehmi Güneş, Vecdi İlhan, Mustafa Gülcügil
DIŞİŞLERİGündüz Ökçün, Hayrettin Erkmen
GENELKURMAYSemih Sancar, Kenan Evren

Türkiye, bu dönem öğrencilerin öncülük ettiği güçlü bir devrimci yapı ile sağ grupların çatışması ve ekonomik krizin gündemini tartışıyordu. O dönemde, Ankara Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün gözetiminde, ancak siyasi iradenin sürekli sarsıldığı bir kriz iklimindeydi. Bülent Ecevit liderliğindeki 42. ve ardından kurulan Süleyman Demirel liderliğindeki 43. hükümetler, kendilerinden önceki hükümetler döneminde olduğu gibi, kısa ömürlü yönetimleri boyunca Kürt meselesini, “bölücü faaliyetler” kapsamında teknik bir dosya olarak değerlendirdi. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan İrfan Özaydınlı ve Hasan Fehmi Güneş (Ecevit dönemi), Kürt halkının bölgedeki hak arayışlarını ve artan baskıları “bölücü faaliyet” ve “asayiş sorunu” çerçevesinde ele alıyordu. Yaşananların Kürt sorununun bir sonucu olduğu, devletin ve hükümetin “resmi” gündeminde kabul edilmiyordu.

1979’da Urfa-Siverek hattında yaşanan hareketlilik güvenlik bürokrasisinin dikkatini çektiğinde, Ankara’da Demirel kabinesinde İçişleri koltuğunda Mustafa Gülcügil , Dışişleri Bakanlığı koltuğunda ise Gündüz Ökçün ve sonra Hayrettin Erkmen vardı. PKK ile bölgedeki Ankara’daki siyasi güçlerle ilişkili olan kimi aşiretler arasında yoğun bir çatışma baş göstermişti bu dönemde. Gazete manşetlerinde her gün haber olmaya, sivil ve askeri yöneticilerin gündemlerinin ana maddesi haline gelmeye başlamıştı, o dönemki adıyla “Apocular”.

Siyasi yelpaze Ecevit ve Demirel hükümetlerinin arasında el değiştiriyordu. Bu siyasi sirkülasyonun tam merkezinde, sivil siyasetin çözüm üretemediği her an, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in temsil ettiği askeri vesayetin alanını biraz daha genişletiyordu. Ankara’nın aktörleri meseleyi “feodalitenin çözülmesiyle bağlantılı marjinal gruplar” olarak sunarken, aslında demokratik kanallar hızla kapanıyor ve Türkiye, Diyarbakır 5 No’lu gibi ağır hak ihlalleriyle hafızalara kazınacak olan 12 Eylül karanlığına doğru sürükleniyordu. Yarım asırlık bu parantez açılırken, Ankara’da aktörler değişirken, sorunun boyutu ve resmi yaklaşım daha da derinleşiyordu.

1980’ler: Darbe, inkâr ve Diyarbakır 5 No’lu vahşeti

DARBE VE İSTİKRAR ARAYIŞI
CUMHURBAŞKANIKenan Evren (Cunta Lideri)
BAŞBAKANLARBülent Ulusu (44. Hükümet), Turgut Özal (45. ve 46. Hükümetler)
İÇİŞLERİOrhan Eren, Selahattin Çetiner, Ali Tanrıyar, Yıldırım Akbulut
DIŞİŞLERİİlter Türkmen, Vahit Halefoğlu, Mesut Yılmaz
GENELKURMAYNurettin Ersin, Necdet Üruğ, Necip Torumtay

12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin siyasi tarihinde bir kırılma noktası olmanın ötesinde, Kürt sorununun demokratik çözüm zemininden tamamen koparıldığı karanlık bir miladı temsil eder. Cunta liderliğini üstlenen Orgeneral Kenan Evren’in yönetimi, Kürt kimliğini sadece bir “asayiş” meselesi değil, doğrudan devletin bekasına yönelik bir “siyasi tehdit” olarak konumlandırdı. Bu dönem, Kürtlerin en temel insan haklarının askıya alındığı, ana dilin yasaklandığı ve kimlik taleplerinin ağır işkence tezgahlarından geçirildiği bir sistematik baskı sürecine dönüştü.

Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi

Demokratik siyasetin tasfiye edildiği bu yıllarda, Başbakanlık koltuğuna oturtulan Bülend Ulusu ve İçişleri Bakanlığı’ndaki Selahattin Demircioğlu, askeri vesayetin inşa ettiği bu baskı rejiminin icracı figürleri olarak tarihteki yerlerini aldılar. Devletin çekirdek hafızasında Kürtlerin “dağlı Türkler” olarak yeniden tanımlandığı bu evrede, Ulusu ve Demircioğlu liderliğindeki bürokrasi, sahadaki hak ihlallerini bir “devlet disiplini” olarak meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak bu yönetimlerin imza attığı her baskıcı uygulama, sorunu daha da derinleştirdi.

Bu dönemin asıl trajedi merkezi ise, sadece bir hapishane değil, aynı zamanda bir “radikalizasyon laboratuvarı” işlevi gören Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi oldu. Kenan Evren ve cunta yönetiminin talimatlarıyla yürütülen insanlık dışı işkenceler, Kürt siyasi hareketinin hafızasında silinmeyecek izler bırakırken, Ankara’nın aktörleri bu vahşeti “disiplin” başlığı altında raporluyordu. Dışişleri koltuğunda İlter Türkmen oturuyordu ve darbe yönetimi, uluslararası camiada “darbe için anlayış” talep ediyorlardı. Darbe yönetiminin Türkiye içinde ve dışındaki mesaisi, sorunu çözmekten ziyade inkârı anayasal bir metne (1982 Anayasası) dönüştürmeye hizmet etti.

1980’li yıllar boyunca koltuktan geçen isimler, Kürt kimliğini yasaklayan kararların altına imza atarken, aslında çözümü değil, çatışmanın en şiddetli evresini (1984 Eruh-Şemdinli saldırıları) bizzat hazırlıyorlardı. Bülend Ulusu’dan Turgut Özal’a devredilen enkaz, sadece bir asayiş dosyası değil, milyonlarca insanın köksüzleştiği ve demokratik aidiyet duygusunun ağır hasar aldığı bir Türkiye gerçeğiydi. Ankara’nın bu “geçici” kadroları, 12 Eylül’ün postalları altında kimliği yok saymaya çalışırken, bugün hala içinden çıkılamayan o devasa parantezin asıl mimarları olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini aldılar.

1990’lar: Çatışmanın doruk noktası, OHAL ve boşaltılan köyler

SİS VE SİRKÜLASYON
CUMHURBAŞKANITurgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer
BAŞBAKANLARAli Bozer (9 Gün), Y. Akbulut, M. Yılmaz, S. Demirel, T. Çiller, N. Erbakan, B. Ecevit
İÇİŞLERİAhmet Selçuk, Mustafa Kalemli, Abdulkadir Aksu, Sabahattin Çakmakoğlu, İsmet Sezgin, Mehmet Ağar (126 Gün), Meral Akşener, Sadettin Tantan, R. K. Yücelen
DIŞİŞLERİHikmet Çetin, Mümtaz Soysal, Erdal İnönü, Deniz Baykal, İsmail Cem
GENELKURMAYNecip Torumtay, Doğan Güreş, İ. H. Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu

1990’lar, Türkiye-PKK çatışmasının en kanlı dönemini oluşturdu. Bu on yıla Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’in başbakanlıkları, Doğan Güreş’in genelkurmay başkanlığı damga vurdu. Kürt coğrafyasını kapsayan Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları çerçevesinde devlet, geniş çaplı güvenlik operasyonlarına başvurdu. Bu dönemde İçişleri Bakanlığı koltuğuna İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a, Meral Akşener’e kadar pek çok isim geçti.

Bu on yıl, siyasetçiler “güvenlik patronları” ile birlikte yeni bir konsept geliştirdiğine şahitlik edildi. İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a devredilen içişleri koltuğu, artık “rutin dışı” operasyonların karargâhıydı. 3 bin 428 köyün boşaltılması ve faili meçhul cinayetler, Ankara’nın meseleyi bir “imha” siyasetiyle ele aldığını gösteriyordu. Ağar’ın çok sonraları söylediği meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” sözü, o dönemin devlet hafızasının özetiydi.

TBMM’nin 1998 yılında hazırladığı rapora göre 3 bin 428 köy ve mezranın boşaltıldığı ve yaklaşık 500 bin insanın zorla yerinden edildiği belgelendi. Bazı siyasi parti ve sivil toplum örgütlerine göre ise bu rakamlar daha yüksek: 4 bin yerleşim yeri boşaltılmış, yaklaşık 3,5 milyon yurttaş iç göçe zorlandı. İnsan Hakları Derneği (İHD), 2025 yılında TBMM’de kurulan komisyona sunduğu raporda, 1991-2024 dönemini kapsayan çatışmalı süreçte 9 bin 454’ü sivil olmak üzere toplam 36 bin 409 kişinin yaşamını yitirdiğini belgeledi.

Tansu Çiller ve Mehmet Ağar

Bu tablonun en önemli siyasi kırılmalarından biri 1993’te yaşandı. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Turgut Özal oturuyordu. Özal, bir yandan ‘bir avuç şaki’ nitelemesiyle geleneksel asayiş dilini ve köy koruculuğu gibi güvenlikçi enstrümanları devreye sokarken, diğer yandan ‘Kürt realitesi’ vurgusuyla tabu sayılan diyalog kanallarını zorlayan pragmatik bir ikilemi temsil ediyordu. Özal, PKK ile diyalog olasılığını kamuoyu önünde dışlamayan nadir liderlerden biri olarak kayıtlara geçti. PKK Mart ayında ateşkes ilan etti. Ancak Nisan ayında Özal’ın ani ölümüyle bu pencere kapandı. Özal’ın ölümünün hemen akabinde, 24 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ kara yolunda, sivil kıyafetli ve silahsız 33 asker öldürüldü. Olay, o tarihe kadar ilan edilmiş tek taraflı PKK ateşkesinin fiilen sona ermesi anlamına geldi. Tansu Çiller’in (50. Hükümet) Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla güvenlik politikası daha sert bir çizgiye kaydı. Çiller’in, “Elimizde PKK’ye yardım eden Kürt iş adamlarının listesi var” açıklamasından sonra başlayan faili meçhul cinayetler dalgası, 1990’ların karanlık mirası oldu.

2000’ler: AB süreci, “Demokratik Açılım” ve Oslo Görüşmeleri

AÇILIM VE TIKANMA
CUMHURBAŞKANIAhmet Necdet Sezer, Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLARAbdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu
İÇİŞLERİA. Aksu, Beşir Atalay, İdris Naim Şahin, Muammer Güler, Efkan Ala
DIŞİŞLERİYaşar Yakış, Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu
GENELKURMAYHilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Işık Koşaner, Necdet Özel

1999 yılı, Kürt meselesinin hem hukuki hem de siyasi düzlemde yeni bir evreye evrildiği çok katmanlı bir dönüm noktası oldu. Bülent Ecevit liderliğindeki 56. ve 57. hükümetler döneminde Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi, sahada çatışmaların hızını kesse de Ankara’nın demokratik çözüm kapasitesini yeni bir sınavla baş başa bıraktı. İmralı Adası’nda kurulan yargılama düzeni, AB üyelik sürecinin yarattığı baskıyla birleşince, Türkiye, idam cezasının kaldırılması gibi köklü bir yasal dönüşüme imza attı. Bu dönemde içişleri bakanlığı koltuğuna oturan Sadettin Tantan ve Rüştü Kazım Yücelen ile Dışişleri Bakanı İsmail Cem, meselenin yasal çerçevesini uluslararası standartlara yaklaştırmaya çalışırken, siyasetin ömrü, bu reformları toplumsal bir barış projesine dönüştürmeye henüz yetmiyordu.

2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesi, devletin geleneksel güvenlikçi dilinde pragmatik bir kavis yarattı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ardından Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’ne çıkışı, Ankara’da “Kürt sorunu” ifadesinin en üst düzeyde telaffuz edildiği yeni bir iklimi başlattı. Mart 2009’da Gül’ün “İyi şeyler olacak” açıklamasıyla somutlaşan “Demokratik Açılım”, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın koordinasyonunda kapsamlı bir politika paketi olarak sunuldu. Ancak bu sivil arayış, devletin çekirdek yapısındaki statüko ile demokratik reform talepleri arasındaki kadim gerilime çarpmaktan kurtulamadı.

Aynı dönemde, arka planda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da dahil olduğu ve kamuoyuna “Oslo Görüşmeleri” olarak yansıyan KCK yöneticileriyle gizli diplomasi trafiği, Ankara’nın çözüm için muhataplık arayışını belgeledi. 19 Ekim 2009’da Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yapan 34 PKK’linin on binlerce kişi tarafından karşılanması, toplumsal barış umudunu canlandırsa da siyasi aktörlerin bu süreci anayasal bir zemine oturtamaması krizi derinleştirdi. Henüz Habur’un yankıları sürerken, Aralık 2009’da Anayasa Mahkemesi’nin Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP) kapatması, demokratik siyaset kanallarının yargısal bir müdahaleyle tıkanması anlamına geliyordu.

Bu on yıllık süreçte, Abdülkadir Aksu’dan Beşir Atalay’a devredilen içişleri koltuğu ve genelkurmay başkanlığı makamında değişen Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ gibi isimler, mesailerinin sonunda birer “geçici aktör” olarak yerlerini yenilerine bıraktılar. Ankara, Avrupa Birliği uyum yasalarıyla hak alanını genişletmeye çalışsa da her reform adımı, demokratik bir anayasa ile taçlandırılamadığı ölçüde, yerini yeniden güvenlikçi reflekslere ve yargısal engellere terk ediyordu.

2013–2015: “Çözüm Süreci” ve Dolmabahçe Mutabakatı

2013’ün başında, devlet-PKK müzakerelerinin yeni bir halkası başladı. Bu kez süreç daha açık bir biçimde yürütüldü: HDP’nin İmralı heyeti Öcalan ile görüşmeler yaptı. 21 Mart 2013’te Öcalan’ın mektubu Diyarbakır Newroz’unda okundu. Sürecin en somut çıktısı, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, HDP heyetiyle yürütülen diyalog trafiğinin merkezinde yer aldılar. 28 Şubat 2015’te açıklanan Dolmabahçe Mutabakatı, bu aktörlerin çözüm arayışındaki en somut eşiği oldu. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mutabakatı tanımadığını açıklaması ve Haziran 2015 seçimleri sonrası değişen siyasi dengeler, bu isimlerin yürüttüğü politikanın da sonunu getirdi. Efkan Ala ve Yalçın Akdoğan, çözüm sürecinin sona ermesiyle birlikte kademeli olarak karar mekanizmalarından uzaklaşırken, Başbakan Ahmet Davutoğlu da yerini Binali Yıldırım’a devrederek bu sirkülasyonun bir parçası oldu.

2016 Sonrası: Kayyım politikasının anatomisi

GÜVENLİKÇİ FİNAL
CUMHURBAŞKANIR. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANBinali Yıldırım (Sistem Değişikliği Öncesi)
İÇİŞLERİEfkan Ala, Süleyman Soylu, Ali Yerlikaya
DIŞİŞLERİMevlüt Çavuşoğlu, Hakan Fidan
GENELKURMAYHulusi Akar, Yaşar Güler, Metin Gürak

2016 sonrası ilan edilen OHAL ve sistem değişikliği, Ankara’nın “güvenlikçi” doktrini yeni isimlerle tahkim ettiği bir dönemi başlattı. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Süleyman Soylu, 674 sayılı KHK ile Belediye Kanunu’na eklenen düzenlemeyi işleterek, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atama politikasını yedi yıl boyunca sürdürdü. Soylu döneminde, demokratik temsil hakkı ile güvenlik bürokrasisi arasındaki gerilim yargısal ve operasyonel süreçlerle yönetildi. 2023 yılında görevi Ali Yerlikaya’ya devreden Soylu’nun ardından Ankara, sınır ötesi operasyonları Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler yönetimindeki askeri stratejilerle sürdürdü.

2024 yerel seçimleri sonucunda bölgedeki sandık iradesinin DEM Parti lehine tescillenmesi, 48 yıllık bu süreçte değişen onlarca başbakan, içişleri ve dışişleri bakanına rağmen meselenin toplumsal meşruiyet zeminini koruduğunu gösterdi. Bugün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yönetimindeki süreç, 1978’den bu yana aktörlerin hızla değiştiği ancak çözüm yöntemlerinin anayasal bir statüye kavuşamadığı o tarihsel parantezin en güncel halkasını oluşturuyor.

2025 ve sonrası: “Fesih” çağrısı ve belirsizliğini koruyan soru

2024 yılının sonbaharı, Ankara’da devletin geleneksel güvenlik politikalarının dışına çıkan yeni bir siyasi dilin kurulduğu bir dönemeç oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin meclis kürsüsünden yaptığı çıkış, on yıllardır süren çatışmalı sürecin muhataplık zeminini doğrudan İmralı’ya taşıyan bir hamle olarak kayıtlara geçti. Bu siyasi irade beyanının ardından, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, PKK’ye silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütsel yapıyı dağıtma yönünde açık bir çağrıda bulundu. Bu çağrıya yanıt veren örgüt, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde topladığı 12. Kongresinde, 27 Kasım 1978’den bu yana sürdürülen “PKK” adıyla yürütülen faaliyetlerin sonlandırılması kararını ilan etti.

Fesih ilanıyla birlikte mesele yeniden meclis zeminine taşınsa da, siyasi irade ile devletin kurumsal hafızası arasındaki gerilim varlığını sürdürdü. Meclis bünyesinde kurulan ve süreci raporlaştırmakla görevlendirilen komisyonun hazırladığı metin, çözümün adlandırılması konusunda geleneksel devlet dilinin dışına çıkamadı. Raporda “Kürt sorunu” tanımına yer verilmemesi, insan hakları savunucuları ve siyasi özneler tarafından meselenin anayasal zeminle buluşturulması önündeki kurumsal bir engel olarak değerlendirildi. Abdullah Öcalan ise fesih kararının birinci yıl dönümünde (Şubat 2026) yayımladığı mesajda, 27 Şubat 2025 çağrısının tercihin açıkça siyasetten yana yapıldığının bir beyanı olduğunu vurguladı.

Türkiye, 1978’den 2026’ya uzanan bu 48 yıllık süreçte; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yönetimindeki son evreye gelene dek pek çok başbakan ve onlarca içişleri bakanı eskitti. Siyasi aktörlerin hızla değiştiği, “son teröriste kadar mücadele” vaadinden “mecliste fesih çağrısına” kadar pek çok söylemin denendiği bu yarım asırlık sicil, gelinen noktada isimlerin geçiciliğini bir kez daha tescilledi. Bugün Ankara, PKK’nin feshi sonrası oluşan yeni tabloda, çözümün sadece isimlerin ve makamların değişimiyle değil, onlarca hükümetin ertelediği o demokratik ve anayasal zihniyet dönüşümünde yattığı gerçeğiyle yüzleşmeye devam ediyor.

Yazılan ama uygulanmayan raporlar

Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yanıyla da “yazılan ama uygulanmayan” raporlar tarihidir. Tarihçi Mehmet Bayrak, Kürt sorununu devlet açısından “Devlet aklı resmi planda ret ve inkarcı, gizli planda itirafçı ve kabulcu” diyerek tarif ediyor. 1978’den bu yana İçişleri Bakanlığı’nın asayiş bültenlerinden, Meclis Araştırma Komisyonu’nun binlerce sayfalık tutanaklarına kadar her belge, aslında bir çözümsüzlüğün anatomisini sunuyor. Devletin kendi kurumlarına hazırlattığı bu raporlar, “terörle mücadele” başlığı altında nelerin feda edildiğini de gözler önüne seriyor.

1990’lı yıllar, devletin sadece silahla değil, “rutin dışı” yapılarla sahaya indiği yıllardı. 1993’te kurulan Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu, aslında buzdağının görünen kısmını yansıtıyordu.

Komisyonun ulaştığı veriler, Mehmet Ağar’ın “Bin operasyon” sözünün sahadaki karşılığını belgeliyordu. Ancak Ağar döneminin asıl sembolü, devlet içindeki karanlık ilişkiler ağını tarif eden o meşhur ‘bir tuğla çekersem duvar yıkılır’ metaforuydu. İçişleri Bakanlığı, bu duvarın arkasındaki JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları ‘devlet sırrı’ kapsamına alarak rafa kaldırdı.

Rapora göre, özellikle 1992-1994 yılları arasında bölgedeki cinayetlerin büyük bir kısmı “devlet içindeki kontrolsüz güçler” tarafından işlenmişti. Ancak İçişleri Bakanlığı, bu raporların gereğini yapmak yerine, JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları “devlet sırrı” kapsamına alarak rafa kaldırdı.

Bu raporlar bugün hala Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’ndaki adalet arayışının anlamını gözler önüne seriyor.

1990’ların ikinci yarısında hazırlanan raporlar, İçişleri Bakanlığı’nın “güvenlikli bölge” stratejisinin toplumsal maliyetini ortaya koyuyordu.

Turgut Özal’ın ölümünün ardından ivme kazanan köy boşaltmalar, 1997 yılına gelindiğinde 3.000’den fazla yerleşim yerinin haritadan silinmesiyle sonuçlanmıştı. TBMM Göç Komisyonu Raporu’na göre (1998), yaklaşık 1 milyon insan yerinden edilmişti.

Dönemin İçişleri Bakanları, bu göç dalgasını “gönüllü” olarak lanse etmeye çalışsa da, sivil toplum kuruluşlarının (İHD, MAZLUMDER) raporları, yakılan ekinleri, kurşunlanan büyükbaş hayvanları ve “ya korucu ol ya da git” dayatmasını tarihe not düşüyordu.

AKP döneminin “Demokratik Açılım” sürecinde Beşir Atalay’ın koordinasyonunda yürütülen çalışmalar, sorunun sadece bir asayiş meselesi olmadığını kabul ediyor ancak somut bir sonuca dönüşmüyordu.

Bu çalışmalarda “entegrasyon”, “ana dilde kültürel haklar” ve “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” gibi kavramlar geçiyordu. Ancak bu kavramlar, devletin geleneksel kırmızı çizgileriyle (üniter yapı kaygısı) çarpışınca, 2011’den itibaren yerini yeniden “operasyonel” raporlara bıraktı. 2013-2015 Çözüm Süreci döneminde hazırlanan “Akil İnsanlar Heyeti Raporları”, toplumun büyük bir kısmının barışa hazır olduğunu ancak “güven” sorununun aşılamadığını gösteriyordu.

2016 sonrası, raporların içeriği tamamen “kayyım atamalarının gerekçelendirilmesi” üzerine kuruldu. Süleyman Soylu döneminde, seçilmiş belediye başkanlarını birer “lojistik destek birimi” olarak tanımlanarak kayyım rejimi yasallaştırmaya çalışıldı.

Bu çalışmalar, binlerce sayfalık iddianamelere temel oluştururken, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi gibi uluslararası kurumlar, hazırladıkları raporlarda bu durumun “seçme ve seçilme hakkının gaspı” olduğunu belirtti.

Dışişleri’nin savunma hattı

Dışişleri Bakanlığı ise bu süreçte 26 farklı isim tarafından yönetildi. Uluslararası raporlar, Türkiye’nin AİHM’deki mahkumiyet dosyalarının %70’inin “Kürt sorunu odaklı hak ihlalleri” (yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı) olduğunu gösteriyor.

Hakan Fidan döneminde diplomasi raporları artık “sorunun sınır dışına ihracı” üzerine kuruluyor. Irak ve Suriye’nin kuzeyine dair hazırlanan harekat raporları, sorunu Ankara’nın sokaklarından Erbil ve Süleymaniye’nin dağlarına taşıyan bir stratejik değişimi işaret ediyor.

İçişleri Bakanlığı’nın istatistiksel hafızası

Bu 48 yılda 30’u aşkın farklı isim içişleri bakanlığı koltuğuna oturdu. İstatistikler, bakan değişimlerinin “metot” değişimine yol açmadığını gösteriyor. 1987’den 2002’ye kadar kesintisiz süren 15 yıllık OHAL (Olağanüstü Hal) rejimi, bu istatistiğin en somut ve en karanlık verisidir.

ANKARA SİCİLİ: 48 YILLIK TAM LİSTE (1978 – 2026)
CUMHURBAŞKANLARI
1973 – 1980
Fahri Korutürk
1980 – 1980
İhsan Sabri Çağlayangil (VEKİL)
1980 – 1989
Kenan Evren
1989 – 1993
Turgut Özal
1993 – 1993
Hüsamettin Cindoruk (VEKİL)
1993 – 2000
Süleyman Demirel
2000 – 2007
Ahmet Necdet Sezer
2007 – 2014
Abdullah Gül
2014 – GÜNÜMÜZ
Recep Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLAR
1978 – 1979
Bülent Ecevit
1979 – 1980
Süleyman Demirel
1980 – 1983
Bülend Ulusu
1983 – 1989
Turgut Özal
1989 (31 EKİM – 9 KASIM)
Ali Bozer (VEKİL)
1989 – 1991
Yıldırım Akbulut
1991 – 1991
Mesut Yılmaz
1991 – 1993
Süleyman Demirel
1993 (16 MAYIS – 25 HAZİRAN)
Erdal İnönü (VEKİL)
1993 – 1996
Tansu Çiller
1996 – 1996
Mesut Yılmaz
1996 – 1997
Necmettin Erbakan
1997 – 1999
Mesut Yılmaz
1999 – 2002
Bülent Ecevit
2002 – 2003
Abdullah Gül
2003 – 2014
Recep Tayyip Erdoğan
2014 – 2016
Ahmet Davutoğlu
2016 – 2018
Binali Yıldırım
2018 – GÜNÜMÜZ
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (Makam Kaldırıldı)
İÇİŞLERİ BAKANLARI
1978 – 1979
İrfan Özaydınlı / Hasan Fehmi Güneş
1979 – 1979
Vecdi İlhan
1979 – 1980
Mustafa Gülcügil
1980 – 1980
Orhan Eren
1980 – 1983
Selahattin Çetiner
1983 – 1984
Ali Tanrıyar
1984 – 1987
Yıldırım Akbulut
1987 – 1987
Ahmet Selçuk
1987 – 1989
Mustafa Kalemli
1989 – 1991
Abdülkadir Aksu
1991 – 1991
Mustafa Kalemli
1991 – 1991
Sabahattin Çakmakoğlu
1991 – 1993
İsmet Sezgin
1993 – 1993
Beytullah Mehmet Gazioğlu
1993 – 1995
Nahit Menteşe
1995 – 1996
Teoman Ünüsan
1996 – 1996
Ülkü Gökalp Güney
1996 – 1996
Mehmet Ağar
1996 – 1997
Meral Akşener
1997 – 1998
Murat Başesgioğlu
1998 – 1999
Kutlu Aktaş
1999 – 1999
Cahit Bayar
1999 – 2001
Sadettin Tantan
2001 – 2002
Rüştü Kazım Yücelen
2002 – 2002
Muzaffer Ecemiş
2002 – 2007
Abdülkadir Aksu
2007 – 2007
Osman Güneş (VEKİL)
2007 – 2011
Beşir Atalay
2011 – 2011
Osman Güneş (VEKİL)
2011 – 2013
İdris Naim Şahin
2013 – 2013
Muammer Güler
2013 – 2015
Efkan Âlâ
2015 – 2015
Sebahattin Öztürk (VEKİL)
2015 – 2015
Selami Altınok (VEKİL)
2015 – 2016
Efkan Âlâ
2016 – 2023
Süleyman Soylu
2023 – 2026
Ali Yerlikaya
2026 (11 ŞUBAT) – GÜNÜMÜZ
Mustafa Çiftçi
DIŞİŞLERİ BAKANLARI
1978 – 1979
Ahmet Gündüz Ökçün
1979 – 1980
Hayrettin Erkmen
1980 – 1983
İlter Türkmen
1983 – 1987
Vahit Melih Halefoğlu
1987 – 1990
Ahmet Mesut Yılmaz
1990 – 1990
Ali Hüsrev Bozer
1990 – 1991
Ahmet Kurtcebe Alptemoçin
1991 – 1991
İsmail Safa Giray
1991 – 1994
Hikmet Çetin
1994 – 1994
Mümtaz Soysal
1994 – 1995
Murat Karayalçın
1995 – 1995
Erdal İnönü
1995 – 1995
Ali Coşkun Kırca
1995 – 1996
Deniz Baykal
1996 – 1996
Emre Gönensay
1996 – 1997
Tansu Çiller
1997 – 2002
İsmail Cem
2002 – 2002
Şükrü Sina Gürel
2002 – 2003
Yaşar Yakış
2003 – 2007
Abdullah Gül
2007 – 2009
Ali Babacan
2009 – 2014
Ahmet Davutoğlu
2014 – 2015
Mevlüt Çavuşoğlu
2015 – 2015
Feridun Sinirlioğlu (VEKİL)
2015 – 2023
Mevlüt Çavuşoğlu
2023 – GÜNÜMÜZ
Hakan Fidan
GENELKURMAY BAŞKANLARI
1973 – 1978
Semih Sancar
1978 – 1983
Kenan Evren
1983 – 1983
Nurettin Ersin
1983 – 1987
Necdet Üruğ
1987 – 1990
Necip Torumtay
1990 – 1994
Doğan Güreş
1994 – 1998
İsmail Hakkı Karadayı
1998 – 2002
Hüseyin Kıvrıkoğlu
2002 – 2006
Hilmi Özkök
2006 – 2008
Yaşar Büyükanıt
2008 – 2010
İlker Başbuğ
2010 – 2011
Işık Koşaner
2011 – 2015
Necdet Özel
2015 – 2018
Hulusi Akar
2016 (16 – 19 TEMMUZ)
Ümit Dündar (VEKİL)
2018 – 2023
Yaşar Güler
2023 (5 HAZİRAN – 16 AĞUSTOS)
Musa Avsever (VEKİL)
2023 – 2025
Metin Gürak
2025 (18 AĞUSTOS) – GÜNÜMÜZ
Selçuk Bayraktaroğlu

Amed’de bir Filistinli dansçı: İktidar kimliğimizi nasıl şekillendiriyor?

Kurucusu olduğu dans grubu Shaden Dans Topluluğu, 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nde “Tüyler” adıyla bir dans gösterisi sunan Filistinli dans sanatçısı Shaden Abu Elasal, Kürtlerin kültürlerine olan bağlılığından çok etkilendiğini belirtti. Abu Elasal’ın dans gösterisi, iktidarın beden ve kimlik üzerindeki etkilerini sorguluyor.

Shaden Dans Topluluğu’nun “Tüyler” dans gösterisinden, Foto: Amed Theater Fest

Diyarbakır’da bu sene düzenlenen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nin teması “Barış İçin Diyalog” olarak belirlendi. Belediyenin bünyesinde çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Şehir Tiyatrosu öncülüğünde gerçekleşen festival, 22 Nisan günü bir resepsiyonla başladı.

2 Mayıs tarihine kadar yani 10 gün sürece olan festivalde 19 ülkeden tiyatro topluluklarının katılımıyla pek çok tiyatro oyunu ve dans gösterimi seyirciyle buluşacak. Tiyatro ile ilgili çeşitli panel ve atölyeler düzenlenecek.

Sudan, Ukrayna, Suriye, Kürdistan Bölgesi gibi ülkelerin yanı sıra Filistin’den de Shaden Dans Topluluğu festivale katılan gruplar ve sanatçılar arasında yer alıyor. 25 Nisan tarihinde Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluşan ekibin projesinin adı “Feathers” (Tüyler).

Tanıtım bülteninde “Bilincimiz oluştuğunda, gerçekte ne kadar özgür olduğumuzu ve iktidarın pençesinden asla kurtulup kurtulamayacağımızı bilmediğimizi fark ederiz. Tüyler, iktidarın kimliğimizi nasıl şekillendirdiğini, güzellik ve iyilik algımızı nasıl etkilediğini ve bir insanı sevgiden nefrete nasıl sürüklediğini araştırıyor. Tüyler’de dört varlık bir araya gelir ve insan etkileşiminin karmaşıklığını ve yaşamlarını şekillendiren iktidar güçlerini ortaya koyan sahnelerde iç içe geçerler. Bu, biri baskın, diğeri itaatkar olan iki varlık arasındaki bir aşk hikayesinde somutlaşır. İtaatkar varlık, kendisinin ne olduğunu fark etmez” sözleriyle tanıtılan dans gösterisini, Filistin’de kadın bir dansçı olmayı ve festivali dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, topluluğun kurucusu Shahdan Ebu ile Niha+ için konuştu.

Merhaba Ms. Shaden. Amed’e hoş geldin. Filistinli bir koreograf ve dansçı olarak Uluslararası Tiyatro Festivalimize hoş geldin. Öncelikle şunu sormak istiyorum, Shaden Abu Elasal kimdir ve Shaden Dans Topluluğu nedir? Bize biraz kendinden bahseder misin?

Öncelikle burada olduğum için mutluyum, bu röportaj için teşekkürler Serhat. Ben Shaden Abu Elasal. Nasıra’da doğdum, Filistin’in kuzeyinde. Dans eğitimimi Kudüs’teki Müzik ve Dans Akademisi’nde tamamladım. Sonra Nasıra’ya geri döndüm ve dans üzerine projeler, eğitim programları kurmaya başladım. Bunun yanı sıra bağımsız bir koreograf olarak kendi eserlerimi üretmeye başladım. Yani bir yandan dans, bale ve çağdaş dans üzerine yoğunlaşan bir eğitim yolu, diğer yanda ise bir koreograf olarak kendimi geliştirme süreci vardı. 2016 yılında Nasıra’da 14-18 yaş arası gençler için bale ve çağdaş dans topluluğunu kurdum; orada dansı kendimizi, dünyayı ve karmaşık gerçekliğimizi anlamak için bir araç olarak kullandık. Teknik eğitimin yanı sıra, bedeni bir eğitim aracı olarak araştırdık. 2019’da ise Shaden Dans Topluluğu’nu kurdum. Bir dansçı olarak birçok projede yer alıp kendi eserlerimi sergiledikten sonra, artık sadece bir koreograf olmaya ve sahnede değil, sahne arkasında üretmeye karar verdim. Buna 2019’da başladım; toplulukta Filistinli dansçıların yanı sıra dünyanın dört bir yanından dansçılar var.

Soldan Sağa: Serhat Kural, Shaden Abu Elasal, Rugeş Kırıcı

“Filistin acı çekerken, sesimin güç çıkmasını istedim”

Filistin’de bir dansçı ve aynı zamanda bir kadın olmak ne demek? Bu konuda nasıl bir yolculuğun oldu?

1948 Nekbe’sinden bu yana uzun yıllardır baskı altında olan bir toplumda, Nekbe’nin üçüncü kuşağı olarak ve çok “sıcak” bir bölgede yaşayan bir Filistinli olarak… Çok zor, karmaşık ve güç bir durum bu. Her gün süren bir acı gibi. Bir kadın ve bir insan olarak benimsediğim değerlerin, beni ben yapan şeyleri oluşturduğunu söylemek istiyorum. Siyasi ve sosyal olarak çok aktif bir aileden geliyorum. Bu yüzden adalet, eşitlik ve insana saygı kavramları kimliğimin çok güçlü bir parçasıydı. Çocukluğumdan beri yaşadığımız dünya hakkında, kendim hakkında, bu durumda ne yapabileceğim ve etkimin ne olduğu hakkında kendime sorular soruyordum. Bunca yıl Filistinlilerin çektiği acıları görürken, sesimin olduğundan daha gür çıkmasını sağlayabilir miyim?

Bunu çok iyi anlayabiliyorum çünkü bizim hikayemiz de az çok Kürt dansçıların hikayesi de sizinkiyle aynı. Seninle ve grubunla tanıştığımda, performansınızı izlediğimde bir yanım çok mutlu oldu. Diğer yanım ise çok hassaslaştı çünkü panelinizi dinlediğimde, iktidarın bedeni nasıl etkileyebileceği üzerine bir koreografi oluşturduğunu söylemiştin. Birçok eser de bununla ilgili; çünkü denge değişkendir ve daha özgür olmak için kararlarımızı başkalarına bırakmak zorunda değiliz. Seni bu yüzden çok ama çok iyi anlayabiliyorum. Projeniz hakkında biraz bilgi verebilir misin, bize ne anlatmak istediniz?

Evet, bu aslında kim olduğumun, bu gerçeklik içinde bir insan olarak nasıl var olduğumun ve aynı zamanda hayatımdaki devrimci yanımın bir birleşimi. Genelde her şeyde farklı, yeni ve benzersiz olanı ararım. Bu yüzden sanatımda kurban olmak istemiyorum; ne gerçek hayatta ne de sanatımda. Dünyaya bir mesajı olan biriyle, yeni bir şeyler arayan bir sanatçı olmanın kombinasyonunu arıyorum. Otoritenin sanatımın nasıl olacağına karar vermesini istemiyorum. Gerçekliği kopyalamama konusunda çok hassasım. Gerçekliği alıyorum, onu kazmaya ve yeni bir şey yaratmaya başlıyorum. En büyük mutluluğum stüdyoya girip araştırmaya başladığım ve o anda daha önce görmediğim farklı bir şeyin yaratıldığı andır. Sanatın bana verdiği bu şaşkınlık hissi beni güçlü hissettiriyor ve bu güç, bu coğrafyada hayatta kalmamı sağlıyor. Yaratırken gücümü hissediyorum. Başkalarının benden istediği gibi değil, kendi istediğim gibi yaratırken gücümü hissediyorum. Bu, bir kadın, bir insan ve bir sanatçı olarak kim olduğumun birleşimidir. Umarım beni anlamışsınızdır.

“Kendimden bahsetmek benim için zor”

Bir sanatçı olarak Filistin’de yaşayan kadınlara cesaret verdiğini düşünüyor musun?

Bilmiyorum. Bildiğim tek şey…

Bu konuyu biraz açmak istiyorum; belki sana yardımcı olur. Eserlerinle ilgili iki video izledim, çok etkileyiciydi. İçinde birçok kadın dansçı gördüm, sanırım grubunuzda çok fazla kadın var. Sen bir şey yaratıyorsun ve onlar da seninle bir şeyler yapma fırsatı buluyor. Hem bir koreograf hem de bir kadın lider gibisin. Bu yüzden bunu sordum.

Kendimden bir lider olarak bahsetmek benim için zor. Çevremdeki insanları, daha önce yapılmamış bir şeyi yapabilecekleri konusunda olumlu yönde etkileyebildiğimi söyleyebilirim. Eğer araçları varsa, ısrar ederlerse, kendilerine inanırlarsa ve çok çalışırlarsa, sanırım onlar için bir örnek teşkil edebilirim. Çünkü bir Arap kadını olarak Dans Akademisi’nde okuyan ilk kişiydim. O zamanlar toplumumuzda “çağdaş dans” kelimesi yaygın değildi. Ama bu adımı attım çünkü bunu yapmak istiyordum. Geri dönüp orada bir şeyler yaratmak… Benim performanslarım sadece güzel görünen “şovlar” değil. Benim performansım farklıdır, yüzeysel değildir ve bunda ısrarcıyım. Ayrıca teknik ve sanatsal olarak çok yüksek düzeyde iyi bir okul kurmayı başardım. Bu yüzden, eğitim verdiğim ve bu grupta dans eden bu kadın öğrencilerin dünyayı, toplumun görmemizi istediği yerden farklı gördüklerini umuyorum. Bazılarının dansa devam etmesi ve şimdi koreograf olarak kendi yollarını çizmeleri beni mutlu ediyor. Umarım üzerlerinde olumlu bir etkim olmuştur.

Foto: Amed Theater Fest

“Festival çok güçlü”

Bu kadınlar için bir örnek olacağından eminim. Amed’deki deneyiminden konuşmak istiyorum. Amed ve performansınız hakkında neler hissediyorsun? Seyirci eserinizi nasıl karşıladı, eleştiriler nasıldı? Bu deneyimi bizimle paylaşır mısın?

Öncelikle, bu festival fikri panelleriyle ve performanslarıyla gerçekten çok güçlü ve önemli. Çünkü her zaman sesimizi kısmaya, bizi susturmaya yönelik bir çaba var. Bu festivalde, baskı altındaki insanlara ayağa kalkma, kendilerini ifade etme ve bu yerin sahip olduğu tüm o güzellikle kendilerini anlatma gücü veriliyor. İnsanlar çok nazik, çok cömert. Birçok festivale gittim ama bir kadının yönettiği bir festivalde olmak farklı, bunu söylemeliyim. Kendine has bir ruhu var. Kürt halkının kültürlerine olan bağlılığına, kendilerini sanatla ifade etme konusundaki ısrarlarına gerçekten hayran kaldım. Kültürlerini kaybetmiyorlar. Açılışı gördüğümde “Vay canına” dedim. İnsanların burada birbirine ne kadar bağlı olduğunu görüyorum. Kadın belediye başkanı figürü de çok benzersiz bir şey. Sanırım bundan öğreneceğim şeyler var.

Son sorum. Filistin toplumuna derin bir saygı duyduğumu söylemek istiyorum. Her zaman yanınızdayız. Koşulların çok zor olduğunu biliyorum. Ama dediğim gibi, birbirimize benziyoruz. Umarım Filistin yakında özgür olacak. Son olarak, bir çağdaş dansçı olarak Filistin’deki izleyiciyle nasıl bir ilişkin var?

Daha önce de söylediğim gibi, bu hem Nasıra hem Filistin’in kuzeyi hem de Batı Şeria için yeni bir şey. Ama insanlar meraklı. Performanslarımıza geliyorlar ve sorular soruyorlar. Bazen “anlamıyoruz” deseler de, iyi olan taraf şu ki insanlarla konuşuyoruz, bir diyalog kuruluyor. Son eserimiz olan Feathers (Tüyler), daha net bir dramaya ve karakterlere sahip olduğu için seyirci onunla önceki daha soyut çalışmalarıma göre daha fazla etkileşim kurdu. Bu tür eserlerin insanları size yakınlaştırdığını düşünüyorum. Bazen bu tarz performanslardan korkuyorlar çünkü onları analiz edecek araçlara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Ama onlara gidip konuştuğunuzda, açıkladığınızda ve “Sorun değil, bunu istediğiniz yere çekebilirsiniz” dediğinizde insanlar rahatlıyor. Rahatladıklarında hayal güçleri çalışıyor. Bu yüzden bir izleyici kitlemiz olduğu için mutluyum. Çok büyük değil ama giderek büyüyen bir kitle var.

Kesinlikle. Çok iyi anlıyorum çünkü biz de aynı süreçteyiz. İzleyici için daha anlaşılır olma yolunda aynı şekilde ilerliyoruz. Ama bir yanımız da daha soyut olmak istiyor. Bu bizim kaderimiz demek istemiyorum ama seyirciyle yakınlaşmak için bir dengeye ihtiyacımız var.

Kesinlikle. Ve seyircinin “üstünde” olmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü işimiz sahnede var oluyor ve bu seyirci olmadan bizim için hiçbir anlamı yok. Sanatçı olarak kendine sadık kalmakla seyircine sadık kalmak arasındaki o kombinasyon… Sanatsal vizyonumuzdan ödün vermeden bu dengeyi bulmalıyız.

Çok teşekkür ederim Shahdan.

Spas Serhat.

Atina’da Naziler tarafından katledilen 200 komünist anıldı

Yunanistan Komünist partisi (KKE) 1944 yılında Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 Yunanistanlı komünist için bir etkinlik düzenledi. Komünistlerin kurşuna dizildiğini gösteren fotoğraflar, Şubat ayında ortaya çıkmıştı.

Anma etkinliğinin düzenlendiği alan

Atina’da 1944 yılında 200 Yunanistanlı komünistin Naziler tarafından kurşuna dizildiği katliamın fotoğraflarının Şubat ayında ortaya çıkmasının ardından, katledilen komünistleri anmak için ilk defa bir tören düzenlendi.

Katliamın gerçekleştiği Kesariani Atış Poligonu’unda gerçekleşen ve Yunanistan Kominist partisi (KKE) tarafından düzenlenen etkinliğe Yunanlı Komünistler dışında aralarında Türk ve Kürtlerin de bulunduğu çok sayıda farklı halktan kişi katıldı.

“Dünyanın tarihini küçük isimler üzerinden okumak” temasıyla gerçekleşen etkinlikte, KKE Merkez Komitesi Genel Sekreteri Dimitris Kutsumbas idamlara ait fotoğraf belgelerinin yakın zamanda yayımlanmasına dikkat çekti. Kutsumbas, bu görüntülerin toplumda derin bir etki yarattığını ve sarsıcı olduğunu vurguladı.

Kutsumbas, etkinliğin yalnızca partinin bir girişimi olmadığını, aynı zamanda 200 komünistin ölüme giderken gösterdiği onur, cesaret ve gurura bir yanıt niteliği taşıdığını belirtti. Katledinlerin geçmişe ait figürler değil, günümüzde de süren tarihsel ve sınıfsal mücadelenin bir parçası olduğunu ve nihai haklılığın halkın zaferiyle gerçekleşeceğini söyledi.

Anma programı düzenlenen müzik etkinliğinin ardından sona erdi.

Katliam fotoğrafları tesadüfen bulundu

Foto: Greece at WWII Archives

Yunanistan’ın Nazi işgali altında olduğu 1944 yılında Yunan Halk Kurtuluş Ordusu partizanlarının Mora Yarımadası’nda Nazi tümgenerali Franz Krech’i öldürmesinin ardından Naziler misilleme olarak Atina’da 1 Mayıs İşçi Bayramı gününde 200 Yunanlı Komünisti kurşuna dizdi. Kesariani Atış Poligonu’nda gerçekleşen katliam, Almanya’nın işgali sırasında Yunanistan’da işlenen en ağır insanlık suçları arasında yer alıyor. Her yıl düzenlenen anma etkinliklerinden faklı olarak bu yılki etkinlik hem daha kalabalık hem de daha hüzünlü geçti. Nedeni ise yakın zamanda geçtiğimiz Şubat ayında Alman askeri hatıra eşyaları konusunda uzmanlaşmış Belçikalı bir koleksiyoner tarafından satışa sunulan fotoğraflarda ilk defa bu katliam belgelenmiş olmasıydı. Nazi çavuşu Hermann Hoyer’e atfedilen bir albümde bulunan fotoğraflar, Yunanistan’da büyük bir yankı uyandırmış ve fotoğraların güvence altına alınmasını talep edilmişti.

Fotoğraf serisinde, tutukluların bir kapıdan geçirilerek duvar önünde sıraya dizildiği anların yer aldığı belirtiliyor. Kaisariani’deki infaz, Nazi işgali döneminde Yunanistan’da gerçekleştirilen en ağır katliamlardan biri olarak kabul ediliyor.

Foto: Greece at WWII Archives

Misillemelere karşı rehine infazı

Atina’da 200’lerin katliamı olarak geçen bu olay Nazi Almanya’sının tek katliamı değildi. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Alman işgâlinde yaklaşık 600 siyasi tutuklu, Akronaúplia’dan Larisa, Vonitsa ve Korfu’daki kamplara sevk edildi. İşgal boyunca bu kişiler, direniş eylemlerine karşı misilleme amacıyla rehir olarak kullanıldı. Nitekim Haziran 1943’te Kournovo’daki demiryolu sabotajı sonrası 106 tutuklu infaz edildi.

Foto: Greece at WWII Archives

Kesariani’deki 200’lerin infazı ise 27 Nisan 1944’te Yunan Halk Kurtuluş Ordusu birliklerinin Alman Tümgeneral Franz Krech’e yönelik saldırısının ardından gerçekleşti. Krech’in öldürülmesi üzerine Nazi yönetimi sert bir misilleme kararı aldı ve Haydari Toplama Kampı’ndan 200 tutuklunun kurşuna dizileceğini duyurdu. Haydari, işkenceleri ve sert koşullarıyla kötü şöhrete sahip bir kamptı.

Foto: Greece at WWII Archives

İç savaşın da simgelerinden biri

Kaisariani infazı, Nazi işgali sırasında yaşanan en kritik olaylardan biri olarak görülüyor. Olayın, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından ülkede Batı destekli hükümet güçleri ile komünist gruplar arasında patlak veren ve 1949’a kadar süren iç savaşın toplumsal hafızasında da önemli bir yer tuttuğu belirtiliyor. 200’ler anıtı, yalnızca 200 komünist tutsağın değil, işgal döneminde idam edilen, katledilen tüm direnişçilerin sembolü hâline gelmiş durumda. Her yıl 1 Mayıs’ta sendikalar, sol partiler ve sivil toplum örgütleri burada anma törenleri düzenliyor.

Varto ve Karlıova’daki ekoloji mitingi: JES’e hayır

Varto’da ve Karlıova’da hayata geçirilmek istenen JES (Jeotermal Enerji Santrali) projelerine karşı “Doğamıza, suyumuza ve toprağımıza sahip çıkıyoruz” şiarıyla ekoloji mitingleri düzenlendi. Mitinge binlerce vatandaş, ekolojist, hak savunucusu ve siyasetçi katıldı.

Merkezi Amerika’da bulunan Ignis H2 A.Ş. adlı şirket, Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde iki ayrı Jeotermal Enerji Santrali projesi yapmayı planlıyor. Bu projelerin, Karlıova ile Varto arasındaki en az 22 köyü etkilemesi bekleniyor.

Varto’daki ve Karlıova’daki JES projelerine karşı dün (24 Nisan) ve bugün (25 Nisan) miting gerçekleştirildi. Türkiye’nin farklı şehirlerinden binlerce kişi miting alanlarını doldurdu. İstanbul, İzmir, Ankara, Kocaeli ve Antalya gibi illerden yüzlerce vatandaş, Varto’daki ve Karlıova’daki mitinglere katılmak üzere onlarca otobüsle yola çıktı.

Mitinglere birçok siyasi partiden milletvekilleri, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve çok sayıda doğa savunucusu katıldı. Doğayı korumak için alanlara yürüyen binlerce kişi, hep bir ağızdan “JES istemiyoruz” dedi.

Varto ve Karlıova’daki mitinglerden bazı kareler:

Varto

Karlıova

“Sevag ve Garabet Balıkçı’nın ölümü tarihsel yüzleşme için bir milat”

Ermeni soykırımının yıldönümünde Şişli Ermeni Mezarlığı’nda bir araya gelen yurttaşlar, Sevag ve Garabet Balıkçı için anma töreni düzenledi. Lerna Balıkçı, kardeşinin ölümüne ilişkin “Bizim soyumuzun kırılması 24 Nisan. Balıkçı ailesinin soyunun kırılması da 24 Nisan’da oldu” dedi.

Fotoğraf: Agos Gazetesi

24 Nisan 2011’de Batman’ın Kozluk ilçesinde zorunlu askerlik görevini yaparken asker Kıvanç Ağaoğlu tarafından vurularak yaşamını yitiren Sevag Şahin Balıkçı ile 24 Nisan 2022’de yaşamını yitiren babası Garabet (Garbis) Balıkçı, Ermeni soykırımının 111. yıldönümünde Şişli Ermeni Mezarlığı’nda anıldı.

Dün saat 14.00’da düzenlenen anma törenine Peder Nareg Değirmenciyan katılırken törende Balıkçı’nın annesi Ani Balıkçı ve kız kardeşi Lerna Balıkçı’nın da aralarında bulunduğu katılımcılar dualar etti.

Lerna Balıkçı: “Bizim soyumuz 24 Nisan’da kırıldı”

Sevag Balıkçı’nın ablası, Lerna Balıkçı, 24 Nisan 2011’de Sevag Balıkçı’nın ölüm haberini nasıl aldıklarını anlattı:

“2011 senesiydi; kardeşimin gelmesine 24 gün kalmıştı. Gelmek üzereyken ve onunla iki gün önce telefonda konuşmuşken, sabahında aldığımız internet haberiyle elimizden kayıp gittiğinde; o anda farkına varamadık bir şeylerin. Çünkü şok olmuştuk. Belki inanamadık görene kadar; Batman’daydı, oradan görene kadar…”

​Ermeni Soykırımı’nın da 24 Nisan’da olduğunu hatırlatan Balıkçı, “Sonuçta bizim gerçekten soyumuzun kırılması 24 Nisan. Balıkçı ailesinin soyunun kırılması 24 Nisan’da oldu” dedi.

“Ondan sonra babamı kaybettim. Ailemi de kaybettim ben tabii. Kardeşimin gitmesiyle bir aile dağıldı resmen. Acımız aynı acı, hiç değişmedi; biz onun 30’lu yaşlarını da göremedik. 40 yaşında olacaktı 1 Nisan’da, onu da görmedik. Yaşlandığını da görmedik. Ben hiçbir zaman hala olamayacağımı biliyorum ve benim oğlumun bir dayısı yok. Tanımadan onu sevmeye çalışıyor ama tanımasını çok isterdim. Ölmüş bir dayı, ölmüş bir kardeş, ölmüş bir erkek evlat… Çok kötü.

​Ve babamı da tam o gün kaybetmem… Aslında ne kadar büyük bir acımız olduğu, ne kadar bağırmasak da belli. Çünkü bağıracak bir şeyimiz yok ki; çünkü tarih zaten bağırıyor. Babam acıyı katbekat katladı tabii ki. Sırayla giden ölümler var tabii ki, sonuçta bu bir hayat. Ama bizim sıramız şaştı. Bizim sıramız başkasının sebebiyle şaştı.

​10 sene önce Sevag’ın sebebiyle ben Ermenistan’a yerleştim; oğlum da olduğu için. Daha farklı bir hayat; belki de kurtulmak içindi, bilmiyorum. Ama şimdi geldiğimiz noktada hiçbir şey değişmemiş, daha beter olmuş. Benim bir kardeşim öldü, onun için gittim ama şimdi birçok insan ölüyor.”

Nişan Güreh: “Sevag, bir Paskalya gününde öldürüldü”

Nor Zartonk İnisiyatifi’nden Nişan Güreh, mezar başında yapılan törenin ardından bir konuşma yaptı.

Sevag Balıkçı’nın bundan 15 yıl önce, Ermeni Soykırımının yıldönümü olan 24 Nisan’a denk gelen bir Paskalya gününde öldürüldüğünü hatırlatan Güreh, dört yıl önce yine bir 24 Nisan’da bu kaybın yanına Garabet Balıkçı’nın da eklendiğini ve bu nedenlerle 15 yıldır olduğu gibi bu yıl da adalet taleplerini yinelemek için yine mezarları başında olduklarını belirtti.

Garabet Balıkçı’nın “Başka Sevag’lar yaşanmasın” sözünü hatırlatan Güreh, verdikleri adalet mücadelesinin Hrant Dink, Maritsa Küçük ve katledilen tüm Ermeniler için olduğunun altını çizdi. Güreh, bu mücadelenin kışlalarda yaşanan başkaca şüpheli asker ölümlerinin önüne geçtiğini savundu.

Anma törenine katılan kişiler, Sevag ve Garabet Balıkçı gibi iki ismin Ermeni Soykırımı’nın yaşandığı günde yaşamını yitirmesinin oldukça anlamlı olduğunu belirtirken Anadolu’daki Ermeni toplumunun inkâr edilemez olduğunu ve yetkililerin Balıkçı’nın ailesi ve sevenlerine bir özür borçlu olduğunu söyledi. Gerek Türkiye’de gerekse de diaspora da yaşayan Ermenilerin büyük acılar yaşadığını ifade eden yurttaşlar yaşananların planlı olduğunu fakat yüzleşmenin hâlâ mümkün olduğunu vurguladı.

Gazeteci Sevan Ataoğlu İstanbul başta olmak üzere Türkiye’de 24 Nisan anmalarının sürekli engellendiğini hatırlatırken bugün gelinen durumda, Sevag ve babası Garabet Balıkçı nezdinde tekerrür eden tarihin Ermeni toplumu için üzücü ama aynı zamanda bir adalet talebinin hatırlanması açısından da önemli olduğunu belirtti.

Ermenilerin yaşadığı acıların oldukça tarihsel olduğunu belirten Zakarya Mildanoğlu ise yaşadıkları acının tarihsel olduğunu söyledi:

“Adalet için, vicdan için ve kardeşlik için geldim. Birkaç kelimeyle anlatmak mümkün değil. Bu tarihsel bir acı. Çok sık karşılaşılan bir durum değil. Ama ne yazık ki Türkiye’de, bu coğrafyada çok sık karşılaşılan bir olgu. Bir aralar her 10 senede bir darbeler dönemi, ondan öncesinde ise 1800’lerde başlayan adaletsizlikler; Süryanilere, Rumlara, Kürtlere… Bir çare aranıyor sözde. Yani utanç verici bir şey. Bunlar burada bitecek zannediyorlar. Tarihe geçti artık. Satır aralarına geçti. 100, 200, 500 sene sonra insanların karşısına çıkacak; bu coğrafyayı okuyanların, araştıranların karşısına çıkacak. İlla ideolojik bir görüşü, solcu ya da sağcı olması gerekmiyor; tarihçiler, aklı başında olan insanlar araştırdıklarında Sevag Balıkçı karşılarına çıkacak muhakkak.”

Av. Diren Cevahir Şen: “2011’de yaşanan cinayet, ‘Evet yaptık, yine yaparız’ demek”

2011’de askerliğini yaptığı sırada, silah arkadaşı tarafından 20’li yaşlarındayken öldürülen Sevag Balıkçı’nın çok genç yaşta hayatını kaybettiğini hatırlatan Avukat Diren Cevahir Şen ise Sevag’ın askerde herhangi bir çatışma sırasında değil, kasten tüfekle öldürüldüğünü hatırlattı:

“Kazara olduğunu iddia ettiler o süreçte ama kazara değildi. Sevag’ın öldürüldüğü günün 24 Nisan olması ise tesadüf olmasa gerek. Aslında öldüren kişinin daha önce de Sevag’la askerlik sırasındaki ufak ufak diyaloglarında, hafiften serte doğru ilerleyen şekilde ırkçıvari söylemlerinin olduğunu biliyoruz. Yargılamalar sırasında da bu ortaya çıktı.”

Sevag Balıkçı’yı öldüren kişinin cezalandırıldığını fakat yargılamanın çok uzun sürdüğünü hatırlatan Şen, yargılama sürecinin 18 yıl aldığını fakat kasten öldürmeden değil, taksirle öldürmeden yargılandığını belirtti. Hafifletici nedenlerin devreye girdiğini söyleyen Şen, cinayetin kasten ve planlı şekilde gerçekleştiğini savundu. Ermeni Soykırımı’nın ise hep inkar edildiğini söyleyen Şen, 2011’de yaşanan bu ölümün ise ‘Evet yaptık, yine yaparız’ demek olduğunu vurguladı.

​”Zaten 1,5 milyon Ermeni soykırımda öldü. Bir miktarı da yollarda, sürgünde öldü. Aslında 2 milyona yakın Ermeni’nin öldüğünü söyleyebiliriz. Ani Balıkçı açısından çok acı bir şey; önce oğlunu, sonra eşini kaybetti aynı gün. Onların yanında olmaya, onlara teselli olmaya çalışıyoruz. En büyük acı onların acısı ama aslında toplumsal bir acı ve travma. Umarım, buna inanıyorum, her şey iyiye doğru gider; bununla herkes yüzleşecek. Bütün dünya bunu kabul edecek çünkü dünyada soykırımlar tarihi mevcut. Ama yakın tarihimizin en büyük soykırımıdır Ermeni Soykırımı. ‘Genocide’ kavramının kavramsallaşmasının nedenidir. Holokost, Yahudi Soykırımı dediğimiz şey daha yokken, Ermeni Soykırımı ile soykırım, ‘genocide’ kelimesi gündemimize gelmiştir.

​Bununla yüzleşmek, bunu anlamak, tabii ki daha sonra bunu telafi etmek çok önemli. Fakat devlet aygıtı sistematik şekilde baskı yapıyor. Soykırım demek tekrar yasak oldu. 24 Nisan anmaları yasaklanıyor. Gelip mezar başında iki polis bekliyor. Yaptığımız şey iki tane insanın ölümünün sene-i devriyesinde onları dualarla anıyoruz. Sevag Balıkçı herhangi bir anne babanın herhangi bir evladıydı. Okulu bitirmişti, seramik sanatçısıydı. Çok iyi bir sanatçı olacaktı belki. Askere gitti; ölmedi, öldürüldü. O gün kasten öldürüldü. Belki onu öldüren kişi 24 Nisan’ı bilmiyordur bile. Eğitim düzeyini ya da o tarihle ilgili farkındalık düzeyini bilmiyoruz ama bunun arkasındaki sistematik kötülüğü görüyoruz. Keza Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast ne 24 Nisan’ı bilir ne Ermeni Soykırımı tarihini bilir, bildiğini düşünmüyorum. Ama oradaki o ırkçı cinayete, nefret cinayetine giden zinciri biliyoruz arkasında kimin olduğunu. Bu da böyle bir şey. Sevag, Hrant Dink kadar göz önünde değildi. Hrant Dink bir gazeteciydi, aynı zamanda sosyalist, solcu bir aydındı. Sevag alelade biriydi ama işte gördük. Onun için bugün askere giden Ermeni genç erkeklerin hiçbiri güvende değil.”

Sevag Balıkçı, zorunlu askerlik görevini yaptığı Batman’ın Kozluk ilçesinde, terhisine 20 gün kala hayatını kaybetti. 24 Nisan 2011’de karakol çevresine çit örme görevi sırasında silahla vurularak öldürülen Balıkçı’nın ardından ailesi uzun bir hukuk mücadelesi başlattı. Acı bir tesadüf eseri, baba Garabet Balıkçı da oğlunun ölüm yıldönümü olan 24 Nisan 2022 sabahı, anma töreni için kabristana gitmeye hazırlanırken evinde geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitirdi.

  • Diyarbakır 2. Hava Kuvvet Komutanlığı Askeri Mahkemesi, 2013 yılında sanık Kıvanç Ağaoğlu’na “bilinçli taksirle öldürme” suçundan 4 yıl 5 ay 10 gün hapis cezası verdi. Astsubay Sadrettin Ersöz ise “görevi ihmal”den 5 ay hapis cezası alsa da hükmün açıklanması geri bırakıldı.
  • Ailenin itirazıyla Askeri Yargıtay’a giden dosya, usulden bozularak iade edildi. Yeniden yargılama sürerken 15 Temmuz sonrası çıkan 668 sayılı KHK ile askeri yargı kaldırılınca, dosya sivil mahkemeye devredildi.
  • Kozluk Asliye Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülen davada sanık Ağaoğlu, bu kez 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Yunanistan’ın küçük kiliseleri: Yol anıtları

Yunanistan’ın hemen her yerinde bulunan küçük kiliselere benzeyen anıtlar, yalnızca dini bir sembol olarak değil yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi de görünür kılmayı amaçlıyor.

Nüfusun büyük çoğunluğu Ortodoks Hristiyan olan Yunanistan’ın hemen her tarafında küçük kiliseye benzer anıtlar bulunur. Şehir içlerindeki çok işlek yollar veya otobanlar dışında dağ yollarında, köylerde, kırsal alanlarda bulunan küçük anıtlar özellikle trafik kazalarında burada yaşamını yitirmiş kişileri anmak için kullanıyor.

Kimisi küçük bir kiliseyi andıracak kadar gösterişli kimisi ise metalden yapılmış küçük birer yapıdan oluşan bu anıtların içinde mumlar, kandiller, küçük haçlar, Hz İsa ve Meyrem’in resimleri dışında Hristiyanlıkta önemli olan bazı azizlere ait ikonlar bulunur.

Hristiyanlıkta bulunan önemli dini günlerde veya ölen kişi için doğum, ölüm gibi önemli günlerde bu anıtların içinde bulunan mumlar yakılır, etrafı çiçekler ile süslenir. Yol kenarlarında bulunan bu anıtlara sadece ölen kişinin yakınları değil, oradan geçen inançlı bir çok yunanlı da haç işareti çıkarıp dua eder.

Anıtların bir bazıları ise sadece ölen bir kişi ile ilgili değil, büyük bir kaza atlamış ve bu kazadan sağ kurtulan kişiler içinde yapılır. Bir nevi şükür etmek için yapılan bu anıtlarda ise buna uygun ikonlar ve adaklar bulunur.

Bu anıtlardan bazıları fotoğraflarda görüldüğü gibi ilgisizlikten bakımsız ve eskimiş olurken bazısı ise oldukça görkemli yapılar olarak göze çarpar.

Fotograflar: Mazlum Özdemir / Niha+

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.