Ez û Gîtara Xwe: Müzisyen Sîmir Rûdan’ın yeni albümü yayımlandı

Kürtçe sözlü müzik yapan Sîmir Rûdan’ın üçüncü albümü Ez û Gîtara Xwe (Ben ve Gitarım) 9 Ekim’de yayımlandı. Albüm, yalnızca gitar ve vokalle kaydedilen 10 şarkıdan oluşuyor.

Söz, müzik ve düzenlemeleri Sîmir Rûdan’a ait olan Ez û Gîtara Xwe (Ben ve Gitarım), yalnızca gitar ve vokalle kaydedilen 10 şarkıdan oluşuyor.

Rûdan’ın çıkarığı üçüncü albüm olan albümün kayıt ve prodüksiyon sürecini büyük oranda sanatçı kendisi yürüttü. Rûdan, kayıtlarda küçük hataları bilinçli olarak düzeltmediğini belirtiyor. Parçaların yaklaşık yarısı ise metronom kullanılmadan kaydedildi. Mix ve mastering çalışmalarını Hakan Kurşun yaptı. Düzenlemelerde yer alan çok sesli partisyonlar ise Rûdan’ın klasik gitar geçmişine dayanıyor.

Sanatçının albümdeki şarkılarına Youtube üzerinden erişmek için tıklayın.

Şarkıların teması

Albümdeki şarkılar ağırlıklı olarak kavuşamamak, uzaklık ve yalnızlık temalarını işliyor. Açılış parçası Tu Dûr î (Uzaksın) “bir yanım açıkta, hep üşüyorum” dizesiyle başlıyor. Kendalên Bêbinî (Derin Uçurumlar), Rosa, Mona Lisa, Derewên Te (Yalanların) ve Bi Xatirê Te (Hoşça kal) da mesafe ve yalıtılmışlık duygusu etrafında şekilleniyor. Min Nîne (Sahip Değilim) bir yakarış niteliği taşıyor.

Ez ê Nekarim (Yapamayacağım) ise insanın aşamayacağı sınırlara odaklanıyor. Uzak şehirlerin sokaklarında dolaşamamak, her güzel insanla tanışamamak, iyi kitapların tümünü okuyamamak gibi. Ancak şarkı, yas ve boşluk duygusuna rağmen yaşama dair bir açıklık arayışıyla sürüyor.

Hûlê Hej Te Dikim (Seni Böyle Seviyorum) ise sevgiyi merkeze alan sözleriyle öne çıkıyor. Albümdeki diğer dokuz parçadan farklı olarak şarkı, Rûdan’ın doğup büyüdüğü Cizre yöresinin yerel Kürtçesiyle söyleniyor. Kapanış parçası Muzîk Heye (Müzik Var) ise albümü müzik temasıyla bitiriyor.

Albümün kapağı Candan Giyen imzası taşıyor. Kapakta portre yerine kırık bir kalp ve renkli bir gitar yer alıyor. Kimi dinleyicilerce “fazla sade” bulunan bu tasarım, albümün anlatmak istediği eksiklik ve boşluk duygusuna dayandırılıyor. Çizim sırasında gitarın ses deliğine “kazara düşen” bir çizgi de silinmeden bırakıldı.

Sîmir Rûdan’ın müzik geçmişi

Sîmir Rûdan, 2013 yılında söz, müzik ve düzenlemeleri kendisine ait olan Bi Çîrokî (Masalsı) adlı ilk albümünü yayımladı. Albüm, o dönemde kültür sanat haberleri yapan Hawar.net tarafından yılın en iyi albümü seçildi. 2015 yılında birçok müzisyenin bir araya geldiği Peşk (Damla) adlı karma albümde Berfîn (Kardelen) adlı şarkı ile yer aldı. İkinci albümü Kevî (Kıyı) 2019 yılında yayımlandı.

2024’te peş peşe Hê Jî Digerim (Hâlâ Dolaşıyorum) ve Yekî Gotibû (Biri Demişti) adlı iki single yayımlayan müzisyen, Mehmet Atlı’nın 30 yıllık sanat hayatı için hazırlanan Na, Ne Tenê Me! (Hayır, Yalnız Değilim!) projesinde Birîn (Yara) şarkısıyla yer aldı. 2025’te ise sırasıyla Sira Sibê, Fîncan, Reng Esmerê, Ez Berf im ve Her Evîndarê Caran im adlı çalışmalarını yayımladı.

“Bir varlık mücadelesi”: Kürt kentlerinde insansızlaştırma maden talanlarıyla sürüyor

Diyarbakır ve Dersim’de köylülerin maden projelerine karşı direnişi sürüyor. 1990’larda boşaltılan köyleri şimdi de maden şirketleri tehdit ederken halk toprağını savunmakta kararlı.

Fotoğraflar: Munzur Çevre Derneği

Diyarbakır’ın Lice ve Dersim’in Pülümür ilçelerinde Dimin Madencilik’e karşı köylüler direnişlerini sürdürüyor. Geçmişte köylerinden koparılan halk, bugün yine aynı korkuyu yaşıyor. Şirketler ise geri adım atmıyor.

Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Koçmar (Koçmarin) ve Kılıçlı (Mizag) köylerinde halk, iki seneyi aşkın süredir Dimin Madencilik’in bakır ocağı projesine karşı mücadele ediyor.

Diyarbakır Barosu Çevre ve Kent Komisyonu Başkanı Ahmet İnan, Lice ile Bingöl’ün Genç (Daraheni) ilçeleri arasında kalan köylerin hepsinin 90’larda tamamen boşaltıldığını aktardı.

İnan’a göre maden şirketleri, özellikle bu köyleri seçiyor çünkü köyler eski nüfusuna hiçbir zaman kavuşamadı ve geriye, bu ekolojik tahribatlara direnecek genç bir nüfus da kalmadı.

Dimin Grubun iştiraki olan Dimin Madencilik, Kılıçlı (Mizag) köyü, Koçmar (Koçmarin) mezrasında uzun bir süredir proje planlıyor. Bu projenin Diyarbakır’a kayıtlı Dimin Madencilik ile Dimer Mermer ortaklığında yapılacağı belirtiliyor. Etkilenecek yerleşimler olarak Akçabudak, Kılıçlı, Bayırlı, Saydamlı, Ulucak, Yorulmaz, Baharlar, Güldiken, Üçdamlar ve Hedik sayılıyor. Şirket olumsuz ÇED raporu almamak için yaklaşık 700 hektarlık ruhsat alanına sahipken faaliyet alanını 24,87 hektar olarak bildirmişti ve bu şekilde şirkete 2020’de “ÇED gerekli değildir” kararı verildi.

“Asimilasyon politikasının devamı”

Bugün Diyarbakır’da eko-kırıma karşı devam eden 25’e yakın mücadele süreci olduğunu söyleyen İnan, yaşananları asimilasyon politikalarının devamı olarak nitelendiriyor:

“İki sene önce köylüler bizi çağırdı. Yıllardır mera olarak kullandıkları alanlara şirketlerin gelip ‘Artık burası bizim, biz burayı devletten aldık,’ diyerek el koyduklarını söylediler. Şirketler köy yaşamını kendileri için kolay lokma ve talan yeri olarak görüyor. Onlara bunun teşvikini devlet yapıyor. Şirketler ve devlet ortak olup 90’lardaki köy boşaltmalarının avantajıyla ve vurulan darbenin sağladığı kolaylıkla buraya geliyorlar. Köyde kültürünü, dilini, dini kimliğini korumayı başarmış, ancak hâlâ baskı gören bir halkı yerinden etmek asimilasyon politikasının devamıdır. Bugün yaşananlar, insanları göçe zorlamanın hukuki zemine oturtulmuş bir biçimidir.”

Köylüler, 90’lardan farklı olarak günümüzde daha çok ekolojik tahribatla, Çevresel Etki Değerlendirmeleri (ÇED) raporlarıyla ve bu tahribatlara bağlı sağlık sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalıyor.

“Bu topraklarda 1000 yıldır tarım yapılıyordu”

İnan’ın aktardığına göre şirketler, nüfusunun neredeyse tamamı yok olmuş bu köylerde halkın gelir kaynaklarına el koyarak halkı gün be gün yoksullaştırıyor. İnan, bu dinamiklerin kapitalist sistemin bir sonucu olduğunu söylüyor:

“Bu topraklarda 1000 yıldır tarım yapılıyordu ve 1000 yıl daha yapılacaktı. Ama madencilik faaliyetlerine açıp yok etmeyi tercih ettiler. Yani, 10-20 yıllık ekonomik geliri 1000 yıllık gelire tercih etmiş oldular. Hem de birçok köy ve ailenin geliri yerine bir-iki kişinin refahı gözetilerek.”

Köylülerin direnişi yalnızca alanda değil, hukuki zeminde de sürüyor. İnan, Koçmar ve Kılıçlı köylerinde yaşanan talanın, birden çok davayla yargıya taşındığını söylüyor. ÇED davası anayasa sürecindeyken, bir yandan “ruhsat iptali” ve ”orman izni” davalarının açılması bekleniyor. İnan, tüm bu karamsar tabloya rağmen, verilen mücadeleler sayesinde şirketlerin hiçbir alana giremediğini ve Lice’de hem hukuki hem de toplumsal bir örgütlenmenin olduğunu belirterek direnişin devam edeceğini söyledi.

Endemik bitki örtüsü tehlikede

Lice’de faaliyet göstermeye çalışan Konya merkezli Dimin Madencilik, Dersim’in Pülümür ilçesi Karagöz (Gurik) köyünde de halkı karşısına almış durumda.

Açılması planlanan ve bölgenin endemik bitki örtüsünü tehdit eden krom maden ocağına karşı köylüler 28 Mayıs’ta nöbete başlamış, öncesinde ise Tunceli Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne 2 bin imza teslim etmişlerdi.

Munzur Çevre Derneği’ne göre, Karagöz köyü 1990’larda boşaltılan köylerden biri ve 1938 Dersim Katliamı ile birlikte köyde sürgünler yaşanmış.

“Köyümüz geri dönüşü olmayacak tahribatlarla karşı karşıya”

Karagöz köyünde arıcılıkla uğraşan Uğur Tepe, 1993’te henüz altı yaşındayken zorla göçe tanık olmuş. Bugün ise maden faaliyetleri geri dönen köylüleri gerek maddi gerek manevi zora sokuyor. Döndükten sonra köyde ailecek üretime başladıklarını söyleyen Tepe, maden arama faaliyetlerinin köyün benzersiz endemik yapısına karşı tehlike arz ettiğini bildirdi:

“1993’te köyümüzün tüm haneleri zorla boşaltıldığında ben altı yaşındaydım. Şimdi aynı yaşta bir çocuğum var ve köyde çiçeklerin arasında koşturuyor ama köyümüz geri dönüşü olmayacak tahribatlarla karşı karşıya. Bölgenin kimliksel varlığı sebebiyle bir insansızlaştırma gayreti var. Yaptığımız, bizim açımızdan hem tarihsel hem kültürel hem de üretimsel bir varlık mücadelesi.”

Dedesinin de 1938’de Dersim Katliamı zamanında küçük yaşta sürgün edildiğini paylaşan Tepe, nesillerdir insansızlaştırma politikasına maruz kalan köy halkının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararıyla devletten tazminat aldığını paylaştı. Tepe, bugün madene bırakılan alanların 90’larda baraj yapımına açıldığı ve temiz su kaynaklarının tahrip edildiğini ekledi.

Saha süreçlerinin genişleyen yeni projelerle kuşatıldığına dikkat çeken Tepe, “Ovacık’tan Pülümür’e Munzur Dağları’nın eteğinden geçecek sözde turizm yolu projesinin bile bir maden yolu projesi olduğu açık” diyerek bölgedeki faaliyetin halktan habersiz genişletildiğine değindi.

Dimin Madencilik’in Dersim ilindeki projesi Karagöz köyü civarında, Hel Dağı’nda planlanıyordu. Projedeki toplam ruhsat alanı 686 hektar, ÇED alanı 66 hektar. ÇED raporuna göre proje bedeli 7 milyon 827 bin TL. 65,97 hektarlık alanın 14,27 hektarı ise pasa depolama alanı. 36 hektarlık kısmın doğrudan ocak üretim alanı olması planlanıyor. Ruhsat sahası Karagöz’ün yanı sıra Dağbek, Çakırkaya, Kovuklu, Kaymaztepe, Mezra ve Kocatepe köylerini de kapsıyor.

Şirket 2024’te Bakanlığa başvurdu. Halkın katılımı toplantısı Haziran 2024’te yapıldı fakat halk toplantıyı protesto etti ve katılmadı Daha sonra süreç geri çekilmişti. Şirket ÇED sürecini Ekim 2025’te yeniden başlattı.

“Köyde üretiyoruz, madenlere geçit vermeyeceğiz”

Tepe, Karagöz’ün hayvancılık ve arıcılık için üretime çok müsait olduğunu, flora itibarıyla endemik türlere ev sahibi olan köyde bilimsel literatürde olmayan polen türlerinin tespit edildiğini söyledi. Gelirlerini köyün zengin kaynaklarından elde eden halk ise köylerinde sermayeye yer olmadığını savunuyor. Tepe, tahribatın kendine yetmeye çalışan köylünün geçimini olumsuz etkilediğini söylüyor:

“Hayat bir şekilde bizi köyümüze döndürdü ve burada arıcılık yapıyoruz. Köyde üretiyoruz. Bölgede hasar gören inanç merkezlerinden dolayı manevi aktarım zarar görüyor ama bu işin bir de maddi boyutu var. Madencilere devlet teşviki aşikar. Geçmişte de göç ettirilenler büyükşehirlerdeki fabrikalarda ucuz iş gücü oldular. Dolayısıyla biz bugün madenlere geçit vermeyeceğiz diyoruz.”

Köye yeniden yerleşimin zor olduğunu söyleyen Tepe’nin aktardığına göre, Karagöz halkı köyde elektrik olmadığı için kendi enerjisini güneşten alıp üretiyor. Ulaşımın bile neredeyse imkansız olduğu köye maden şirketlerinin ulaşması devlet teşvikleri sayesinde zor olmamış.

“Rapora rağmen ÇED süreci sonlandırılmıyor”

Mevcut hukuki durum ve ÇED sürecindeki belirsizlikten bahseden Tepe, İl Tarım Müdürlüğünün olumsuz raporuna rağmen sürecin sonlandırılmadığını vurgulayarak, “ÇED süreci aslında sonlandırılması gerekirken durdurulmuş durumda” dedi.

Kamu kurumları ve idarecilerle yapılan temasları aktaran Tepe, “Mevzuat açık olmasına rağmen sonlandırılmaması, ÇED olumlu raporu verilmesi açıkça sermayeden yana tutum alınması anlamına gelecektir” diye belirtti. Tepe, süreçte köyde oldukça gergin bir ortamın oluştuğunu ve köylülerin ciddi anlamda bilinçlendiğini ekledi.

İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü ise daha önce hiçbir projeye bu kadar yoğun dilekçe almadıklarını köylülere bildirdi. Bölgede yöntem değişse de sonuç aynı kalıyor. Kürt halkı yıllar sonra döndükleri köylerinin tekrar ellerinden alınması tehlikesiyle karşı karşıya.

Diyarbakır Şehir Hastanesi inşaatı işçilerinin eylemi 10. gününde sürüyor: Şirketleri nereden tanıyoruz?

Ana firma Gürbağ İnşaat ve taşeron firma Hermet Mekanik bünyesindeki Diyarbakır Şehir Hastanesi inşaatında çalışan sendikalı işçiler işten çıkarıldı. İşten çıkarma sonrasında 90 işçinin direnişe başladığını belirten Yapı Yol-İş Örgütlenme Sekreteri Barış Kaya, 10. günde eylemlerine devam eden işçilerin taleplerini sıraladı.

Ulu Cami önünde işçiler polis ablukasında. Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu/Niha+

Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde yapımı devam eden Şehir Hastanesi inşaatında Yapı ve Yol İşçileri Sendikası (Yapı Yol-İş) üyesi işçiler işten çıkarıldı.

Şu an eylemlerini sürdüren 76 işçi, maaşlarını alamadıklarını ya da eksik aldıklarını, sendikalı oldukları gerekçesiyle yöneticiler tarafından mobbinge uğradıklarını ve mobbinge itiraz ettikleri için de işten çıkarıldıklarını söylüyor.

İşçiler, ana firma Gürbağ İnşaat ve taşeron firma Hermet Mekanik bünyesinde çalışıyor.

Çalışma koşullarının iyileştirilmesi, haklarının verilmesi ve işe iade talebiyle başlattıkları eylem bugün (8 Ekim) 10’uncu gününe giren işçileri pek çok sivil toplum örgütü, siyasi parti ve milletvekili ziyaret etti. DEM Parti, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanları, Yeni Parti, Amedspor Barikat Ciwan Taraftar Grubu, Emek Partisi, Kızıl Parti ve CHP işçilere destek ziyaretinde bulundu.

Eylemlerinin 8’inci gününde Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğüne dilekçe vermek isteyen işçiler Ulu Cami önünde polis ablukasına da alınmıştı.

Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu / Niha+

DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren Diyarbakır Şehir Hastanesi şantiyesinde 90 işçinin işten çıkarılmasını Meclis gündemine taşıdı. Eren; sendikal baskı, ücret ve SGK primlerine ilişkin iddiaları Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’a sordu.

“Sendikalaşma hakkına tahammül edemeyen patronlardan mobbing”

Yapı Yol-İş Örgütlenme Sekreteri Barış Kaya, yaşanan süreci ve işçilerin taleplerini Niha+’a anlattı.

Kaya, sözlerine inşaat sektörünün sermayenin kuralsızlık ve cezasızlık rejimiyle yönetildiğini, bu sömürü çarkının en somut örneklerinden birinin ise şu an Diyarbakır Şehir Hastanesi şantiyesinde yaşandığını söyleyerek başladı.

Ana firma Gürbağ İnşaat ve taşeron firma Hermet Mekanik bünyesinde alın teri döken sendikalı 90 işçinin haftalardır ağır haksızlıklarla karşı karşıya olduğunu söyleyen Kaya, şantiyedeki sendika üyelerinin hak ettiği ücretlerin “haksız ve hukuksuz kesintilerle gasp edildiğini,” maaşların bölünerek eksik yatırıldığını ifade etti ve şunları ekledi:

“Bunun ötesinde işçilerin Anayasal hakları olan sendikalaşma hakkına tahammül edemeyen patronlar ve şantiye yönetimi, üyelerimize yönelik sistemli bir mobbing, baskı ve tehdit mekanizmasını devreye soktu. Alın terine, gasp edilen ücretlerine sahip çıkan ve uğradıkları mobbinge itiraz eden 90 üyemizin işine hukuksuzca son verildi.”

Kaya, işten çıkarma sonrası da 90 sendika üyesinin şantiyede eyleme ve direnişe başladığını söyledi.

Kaya; Sağlık Bakanlığı, ana firma Gürbağ Grup ve taşeron firma Hermet Mekanik’e yönelik taleplerini ise şu şekilde sıraladı:

  • Haftalık tatil ücreti (pazar mesaisi) ve haftalık 45 Saat üstü fazla mesai ücretleri işçilere verilmeli.
  • Haksız kesintiler işçilere iade edilmeli.
  • İhbar tazminatı gerçek ücret üzerinden hesaplanıp işçiye verilmeli.
  • Servis hizmeti sağlanmayan işçilere yol desteği ücreti olarak her ay için 6500 TL destek verilmeli.
  • UBGT (Ulusal Bayram ve Genel Tatil) hakları verilmeyen işçilere, UBGT hakları iade edilmeli.
  • İşe iade tazminatı ve boşta geçen süre tazminatı işçiye verilmeli.
  • İşyerindeki İSG önlemleri denetlenmeli ve gerekli önlemler alınmalı.
  • İşçilerin SGK primleri asgari ücret üzerinden gösterilip maaşları elden-asgari olarak bölünüyor. Şantiye Çalışma İl Müdürlüğü ve SGK tarafından denetlenmeli, yapılan hukuksuzlukların hesabı sorulmalı.

Gürbağ İnşaat hastane ihalelerini alıyor, “bölgeye” açılıyor

Ana firma Gürbağ İnşaat’ın geçmişte Samsun Şehir Hastanesi, Osmaniye 800 Yataklı Devlet Hastanesi, İzmir-Buca 304 Yataklı Acil Durum Devlet Hastanesi ve Malatya-Battalgazi 300 Yataklı Devlet Hastanesi gibi projelerde imzası var.

Ayrıca şirket Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde bulunan Duhok’ta Avrocity Lüks Konut Projesi – 2 ve Süleymaniye’de Darbendikhan Su Temini Projesi’ne devam ediyor.

Shaqlawa Salahedin İçme Suyu Temini Projesi ve Soran İçme Suyu Temini Arıtma Tesisi ve İsale Hatları da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde tamamlanan projelerinden ikisi.

Şirketin Instagram hesabında sabitlenen gönderide Samsun Şehir Hastanesi’nin AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıldığı görüntüler yer alıyor.

Halil Bağıban’ın şirketi TOKİ ihaleleri almış

Elazığ’da 24 Ocak 2020 tarihinde meydana gelen 6,5 büyüklüğündeki depremden sonra Rüstempaşa Mahallesi’ne 353 adet konut ve 49 adet dükkân yapımı için 21 Temmuz 2020 tarihinde düzenlenen ihale, 100 milyon 340 bin TL’ye Halil Bağıban’ın sahibi olduğu Gürbağ İnşaat’a verilmişti.

Yemişlik Mahallesi’ne 560 konut, yedi dükkân ve bir de cami yapımı için 19 Haziran 2020 tarihinde düzenlenen ihale de 126 milyon 270 bin TL’ye yine Halil Bağıban’ın sahibi olduğu Ohitan İnşaat Şirketi’ne verilmişti.

Engineering News Record (ENR) tarafından hazırlanan ‘Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhidi’ 2022 listesinde yer alan Gürbağ Grup Yönetim Kurulu Başkanı Halil Bağıban, ödülünü AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın elinden almıştı

Taşeron firmanın “referansları” devlet kurumları

Taşeron firma Hermet’in de ana firma Gürbağ gibi projelerde imzası var.

Şirket internet sitesinde Sağlık Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Toplu Konut İdaresi Başkanlığı gibi kurumları “referans” olarak gösteriyor.

Tamamlanmış projeleri arasında Van’da TOKİ’nin merkezi kalorifer, yangın, havalandırma ve doğalgaz tesisatı ile sıhhi tesisatı; Hasan Sağlam Öğretmenevi, Hisar İmam Hatip Ortaokulu ve Kula Gençlik Merkezi bulunuyor.

Diyarbakır Şehir Hastanesi, Siirt Devlet Hastanesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Aliağa Mesleki ve Çevresel Hastalıklar Hastanesi ve Muş 500 Yataklı Devlet Hastanesi; şirketin devam eden projeleri arasında yer alıyor.

Hakan Tosun cinayetinde karar duruşması: 2 sanığa müebbet

13 Ekim 2025’te Esenyurt’ta öldürülen gazeteci ve ekoloji aktivisti Hakan Tosun’un cinayet davasında karar duruşması görüldü. Tutuklu iki sanık Abdurrahman Murat ve Adnan Şahin için mahkeme, kasten öldürme suçu kapsamında müebbet hapis cezası verdi.

Hakan Tosun’un ablası Öznur Tosun duruşma bittikten sonra adliyeden çıkarken, Fotoğraflar: Gökçe Bayrak

Bugün (7 Ekim) Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 13 Ekim 2025’te İstanbul Esenyurt’ta darp edilerek öldürülen gazeteci ve ekoloji aktivisti Hakan Tosun cinayetine ilişkin davanın 4. duruşması görüldü.

Bugünkü karar duruşmasında tutuklu bulunan 2 sanık hakkında TCK 81. madde “kasten adam öldürme” suçundan müebbet hapis cezası verildi. Duruşma sonrası basın açıklamasında avukatlar ve davanın takibini sağlayan hak savunucuları ailenin sürecin başından itibaren suç duyurusunda bulunduğu 3. kişinin de yargılanmasına yönelik talepler yinelendi.

Duruşmaya çoğu gazeteci alınmadı

Duruşmaya katılmak üzere Hakan Tosun’un ailesi ve arkadaşları, ekoloji aktivistleri, yaşam hakkı savunucuları, gazeteciler, siyasetçiler ve birçok kişi Bakırköy Adliyesi önünde buluştu. Ayrıca, Artvin’de öldürülen yaşam hakkı savunucusu Reşit Kibar’ın kardeşi Şükrü Kibar da duruşmaya katıldı.

Duruşma öncesi adliye önünde ve içinde çok sayıda polis drone ve güvenlik kalkanları ile birlikte önlemler almak üzere konumlandı. Duruşmaya Hakan Tosun’un ailesi dışında gazeteciler dahil kimsenin alınmayacağı duyuruldu. Salona alınmayan kalabalık duruşma öncesi Bakırköy Adliyesi önünde “Hakan Tosun için adalet” isimli Instagram hesabından canlı yayın ile yayınlanan açık kürsü düzenledi.

Söz alan gazeteci Pınar Gayıp “Biz buradan Hakan Tosun’un ailesi ve dostları olarak Başta Yusuf Özakdağ olmak üzere tüm sorumluların yargılanması için mücadelemize devam edeceğiz. Bugün katledilen bir gazetecinin duruşması görülecek, bugün karar çıkması bekleniyor ancak duruşmaya biz gazeteciler, meslektaşları alınmayacak,” dedi.

10.40’ta başlayan duruşmaya Hakan Tosun’un ailesi, avukatlar siyasetçiler ve yalnızca 4 gazeteci alındı. Diğer basın emekçileri SEGBİS sistemi üzerinden ek salonda duruşmayı takip etti. Duruşmada ilk sözü Hakan Tosun’un annesi Fatma Tosun aldı “3. kişi neden sokakta bomboş gezebiliyor, arkasında kim var?” diye sordu, davadaki 3. kişinin yargılanması talebini tekrardan belirtti. Aile “adalet tam olarak tecelli etsin diye burdayım,” dedi. Hakan Tosun ailesinin avukatı Cemal Gürsel, “TCK madde 81 gereğince kasıtlı öldürmeden herhangi bir indirimden yararlanmadan yargılanmasını talep etmekteyiz,” dedi.

“Göz göre göre yalan söylüyorlar”

Hakan Tosun ailesinin avukatı Hakan Bozyurt, cinayetin nasıl gerçekleştiğine ilişkin durumun öneminin altını çizerek daha önce mahkemeye sunulan görüntüleri defalarca izlediğini, bilirkişi raporlarıyla birlikte Hakan Tosun tarafından herhangi bir temas olmadığını ancak sanık tarafından Hakan Tosun’un kafasına defalarca şiddetli biçimde darbe aldığı, saçının çekildiğinin görüntülerde mevcut olduğunu söyledi.

Sanıklar Adnan Şahin ve Abdurrahman Murat’ın arabayla olay yerinden ayrılması, Yusuf Özakdağ’ın da gelip Hakan Tosun’u motorundan izlemesinin de kayıtlarda mevcut olduğunu belirten Bozyurt aksinin iddia edilmesine ise “göz göre göre yalan söylüyorlar,” dedi. Tanık ifadelerinin çeliştiğini kanıtlayan görüntülere başta ulaşılamamış olunmasını emniyetin yetersizliğinde bulan Bozyurt, “eğer kamera görüntüleri olsaydı biz gerçeği daha net görecektik, neden emniyet işlerini yapmıyor?” dedi.

Salonda cinayetin nasıl işlendiği anlatılırken aile gözyaşlarına boğuldu, Hakan’a “işkence ettiler” dedi.

Avukat Bozyurt sanıkların adli sicilleri, suç kayıtları göz önünde bulundurularak iyi hal indirimi almamasını, toplumda artan suç üzerine caydırıcılık amacıyla en ağır suçu talep ettiğini belirtti.

Sanık avukatı Tosun’u suçladı, salonda gerilim yükseldi

Sonra söz alan sanık Abdurrahman Murat suçluluğunu “böyle bir olayın olmasını kesinlikle istemezdim çok üzgünüm beni defalarca tahrik etti ağza alınmayacak şeyler söyledi,” diyerek belirtti. Hakan Tosun’un ölümüne sebep olan kafatasına aldığı darbenin başka bir şeyden olduğunu tahmin ettiğini söyleyen sanık Murat beraatini talep etti.

Sonrasında söz alan sanık Adnan Şahin “ben daha önce tanımadığım isimler sebebiyle buradayım tartışma başlaması sebebiyle yaptığım tek şey Abdurrahman’ı uzaklaştırmaktı. Abdurrahman’ı götürdüpüm yer evinin önü. Daha sonra birlikte hareket etmedim. Abdurrahman ikinci defa olay yerine motoruyla gidiyor benim ordaki tek suçum ambulansı aramamak. Sızıp bayıldığını düşündüğüm için bir darp görmedim,” dedi.

Avukatların tanık ifadelerinin yanlış olduğuna katıldığını belirten Şahin “tanıklar yalan söylüyor, Abdurrahman’ı kurtarmak için suçu benim üzerime yığmaya çalışıyorlar,” dedi.

Sanık Adnan Şahin’in avukatı Mustafa Berkay Yılmaz, Hakan Tosun’un metrobüsten “tecavüz” suçlamasıyla atıldığını belirtince salonda tansiyon yükseldi. Ailenin ve avukatların tepkisi üzerine “Avukatlığını bil ona göre konuş” sesi yükseldi. Yılmaz bu sefer olayın taciz olduğunu söyleyerek iddiasını değiştirdi. Yılmaz, sanığın beraatini talep etti.

duruşmaya ara verildikten sonra 12.00’de başlayan karar duruşmasında TCK madde 37/1 “Faillik” ve TCK madde 81/1 “Kasten Öldürme” suçundan tutuklu sanıklar Abdurrahman Murat ve Adnan Şahin’e müebbet hapis cezası verildi.

“Mücadele bitmedi”

Karar sonrası aile adliyeden çıkarken Hakan Tosun’un ablası Öznur Tosun “Abimi geri getirmeyecek ama bu sefer adalet yerini buldu, sıra olayda parmağı geçen herkesin adalet önünde hesap vermesi. O güne kadar da mücadelemiz devam edecek,” dedi.

Duruşma sonrasında düzenlenen basın açıklamasında ise 3. kişinin yargılanmasına yönelik talepler öne çıktı. Hakan Tosun ailesinin avukatları somut delilleri sunmalarına rağmen 3. kişiye dair herhangi bir işlem yapılmadığını, iki kişiye karar çıkmış olmasına rağmen mücadelenin devam edeceğini söyledi. Açıklama sırasında “Aklama, sorgula, adaleti sağla”, “Hakan burada kamerası kayıtta” sloganları atıldı.

Ekoloji savunucusu Reşit Kibar’ın kardeşi Şükrü Kibar da basın açıklamasında söz aldı, herkes için adaletin yerini bulmasını istediğini belirterek “Biz en azından bugün bir ışık olduğunu gördük. Bu ışık 3. şahıs da yargılanana dek aydınlatacak. Biz korkusuzca birbirimizin yanındayız,” dedi.

İstanbul Barosu Başkan Vekili Av. Rukiye Leyla Süren ise şunları söyledi:

“Hakan Tosun tam da hukukun, çevrenin, insanın, hayvanın yani bu ülkenin hukukunun yerine gelmesi için mücadele eden, hepimizin tanıdığı bir yol arkadaşımızdı. Bu sefer biz ‘Hakan Tosun için adalet’ demek zorunda kaldık.”

“Hakan’dan çok şey öğrendim”

Hakan Tosun’un mücadele arkadaşı Oruç Karacık da Hakan Tosun’u Niha+’a anlattı:

“Hakan’ı ilk Kazdağları eyleminde tanıdım sonra zaten her olayda Hakan olduğu için bayağı yakın olduk. Belediyenin ayarladığı otobüslerle, benim arabamla gittiğimiz çok fazla eylem oldu. Hakan’ın en büyük özelliği kamerasını gerçekten kayıtta tutup kimseyi yönlendirmeyen kimseyi de yargılamayan birisi olması. Herkesin söylediğini belgesel olarak hazırlayıp aynen sunan birisiydi. Kendi görüşünü çok yakın olduğumuzda ancak konuştuğunu gördüm. Yani kimseyi yönlendirmeyen bir insandı. Ben Hakan’dan çok şey öğrendim.”

Duruşmayla ilgili fikirlerini belirten Karacık “Organize bir katliam olduğunu anladık. İşin içinde polis güvenlik güçlerinin de olduğunu hissediyorum. Metrobüste bile çekimler yapılmış, orada bile takip edilmiş olduğunu görüyorum. İki kişiye müebbet verilmesi güzel bir şey, mücadelenin devamını getirmek lazım,” dedi.

Hakan Tosun cinayeti

Gazeteci ve belgeselci Hakan Tosun, 10 Ekim 2025’te İstanbul Esenyurt’ta sokak ortasında öldürüldü. Öldürüldüğü andan olan görüntüler, basına ve sosyal medyaya yansıdı. Soruşturma sırasında delil karartma iddiasıyla gözaltına alınan üç kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Tutuklu sanıklar Abdurrahman Murat ve Adnan Şahin “kasten öldürme” suçundan yargılandı.

6 Mayıs 2026’daki ilk duruşma, Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İlk duruşmada iki sanık için tutukluluğun devamına karar verildi.

İkinci duruşma, 8 Temmuz 2026’da aynı mahkemede görüldü. Bu duruşmada da tutuklu iki sanığın tutukluluk halinin devamına karar verildi. Salonda kamera görüntüleri izletildi. Aile avukatı görüntülerde Abdurrahman Murat Tosun’un yanına geldiği sırada Tosun’un hareket ettiğinin göründüğünü söyledi. Murat savunmasında “Namaz kılıyorum” dedi. Duruşma 22 Eylül’e ertelendi.

22 Eylül 2026’daki 3. duruşmada savcılık, iki tutuklu sanığın müşterek fail olarak “kasten öldürme” suçundan cezalandırılmasını ve tutukluluğun devamını istedi. Karar beklenen bu duruşmada sanıklar duruşmaya SEGBİS ile katıldı. Sanık avukatları ise duruşmaya gelmedi. Duruşma bu sebeple 7 Ekim’e ertelendi.

Fransa’da lise eylemleri sürüyor: 7 Ekim, saat saat son durum

Fransa’da eylülden bu yana devam eden lise eylemleri kapsamında, lise ve öğrenci örgütleri salı günü (6 Ekim) 450 bin kişinin yürüdüğünü açıkladı. Polis, bu sabah Marsilya’daki Marie-Curie Lisesi’nde toplanan öğretmen ve öğrencilere sert bir şekilde müdahale etti.

Fotoğraf: Sarah Meyssonnier / Reuters

Fransa’da bazı kentlerde göçmen ve yoksul nüfusun yoğun olduğu banliyölerden başlayan lise eylemleri, eğitim koşullarının yetersiz olması sebebiyle günlerdir sürüyor. Öğrencilerin ana taleplerinden biri de eğitimdeki eşitsizliğin çözülmesi.

Salı günkü (6 Ekim) yürüyüşlere hükümete göre 266 bin, öğrenci örgütlerine göre 450 bin kişi katıldı.

Öğrenci ve öğretmenler Marie-Curie Lisesi önünde

Bu sabah, Marsilya’daki Marie-Curie Lisesi’nde öğretmenler ve öğrenciler polisin sert müdahalesini protesto etmek için okulun önünde toplandı. Barışçıl grev nöbetine Fransız çevik kuvvet polisi geldi ve öğretmenler polisle öğrenciler arasında insan zinciri oluşturdu. Bunun ardından polis kitleye müdahale etti. Bazı öğretmenlerin “ezilip zorla uzaklaştırıldığı”, iki öğrencinin yaralandığı, birinin kafasındaki ciddi kanama nedeniyle acil müdahale gerektiği belirtildi. Olaylarda bir öğrenci ise gözaltına alındı.

Fotoğraf: Sarah Meyssonnier / Reuters

Bakan’ın okullara geri dönüş önerisine tepki

Fransa Eğitim Bakanı Édouard Geffray, salı günü rektörlere gönderdiği yazıda en çok aksayan okullarda kademeli dönüş istedi. Okul yöneticilerinin en büyük sendikası SNPDEN-Unsa’nın (Milli Eğitim Yönetim Personeli Ulusal Sendikası) Genel Sekreter Yardımcısı Christelle Kauffmann, “Tam bir kakofoni,” diyerek tepki gösterdi:

“Bunu ne yarın ne de yarından sonra uygulamayacağız. Çalışır durumda olmayacağız, üstelik okulların kimi daha çok, kimi daha az karışık durumda.”

Bir başka okul yöneticileri sendikası olan ID-FO’nun sekreteri Agnès Andersen ise şöyle konuştu:

“Meslektaşlarımız yorgun düştü, ortada kaldı, son günlerde ağır şiddete maruz kaldı. Bunu ne zaman hazırlayacaklar? Bizden bir günü askıya almamızı istemek gerçeklikten kopuk bir tavır. Yönetim ekibi yalnız başına mı kalacak, tüm sınıf temsilcilerini mi toplayacak? Bunun hazırlanması gerekir, liselerde çok sayıda öğrenci var. Öğrencilerden yazı yazmalarını mı isteyeceğiz? Bütün bunlar içinde bulunduğumuz krizin boyutuna yakışmıyor ve mesleğimize saygısızlık.”

Dün Fransa genelinde “III. perde” (acte III) yürüyüşleri yapıldı. Hükümetin okullara dönüş çağrısına rağmen lise örgütleri blokajların sürmesini istiyor. Perşembe günü ise “IV. perde” (acte IV) eylemi yapılacak.

Saat saat 7 Ekim 2026

Bugün sabah 7.00’den bu yana Fransa’daki lise eylemlerindeki gelişmeleri Fransa medyasının verdiği saat saat bilgilerden yararlanarak derledik.

07.01 Lise ve öğrenci örgütleri salı günü 450 bin kişinin yürüdüğünü, bunun 100 bininin Paris’te olduğunu açıkladı.

07.16 Gün hükümet için bir test: Gençlerin okula dönmesini umuyor. Ancak Lise Sendikası Birliği (USL) ve Öğrenci Birliği blokajların sürmesini ve perşembe günü yeni yürüyüşler yapılmasını istiyor. CGT ve Solidaires de destek verecek. Sendikalar ortak bir basın toplantısı düzenleyecek.

07.48 Gözaltına alınan lise öğrencilerinin avukatları, polisin fiziksel şiddet, hakaret ve “aşağılama girişimlerinde” bulunduğunu, reşit olmayanları “dehşete düşürdüğünü” söyledi.

07.59 Eğitim Bakanlığı’na göre 528 okulda dersler tamamen ya da kısmen askıda. Bu sayı salıya göre %41 az. Liselerin %86’sı tamamen açık.

08.23 Başbakan Lecornu bu akşam Matignon’dan bir konuşma yapacak. Konuşmada liselerdeki durum, akaryakıt fiyatları, tarım krizi ve ülkenin mali durumu ele alınacak. Lecornu dün akşam Élysée’de Macron’la da görüşmüştü.

08.46 İçişleri Bakanı Nuñez, Lens’te 15 yaşındaki bir gencin elini kaybetmesine yol açan olay aydınlatılana kadar sağır edici el bombalarının (assourdissantes) kullanımını askıya aldığını duyurdu. Bu tür 18 soruşturma açıldı.

09.05 Eylemler Martinik ve Guadeloupe’a da sıçradı.

09.38 Okul yöneticileri sendikası SNPDEN-Unsa, ortam “sakin olmadığı” için hükümetin duyurduğu “iç demokrasi” gününü şimdilik uygulamayacağını belirtti.

10.14 Yükseköğretim Bakanı Baptiste, Parcoursup’un kaldırılması talebini “büyük bir demagoji” olarak niteledi. Ancak sistemin geliştirilebileceğini kabul etti, öğrenci örgütleriyle bu öğleden sonra görüşecek.

10.26 Ortaöğretimin en büyük sendikası Snes-FSU, öğretmenleri perşembe günkü eyleme çağırdı. Genel sekreter Sophie Vénétitay, hükümetin önerisini “gerçeklikten kopuk” buldu ve taleplerin bütçeyle ilgili somut cevaplar gerektirdiğini söyledi.

11.08 Paris’teki Claude-Monet lisesinde eylemlerin altıncı günü: Öğrenciler “bir şeyler değişene kadar” blokaja devam edeceklerini söylüyor.

11.29 Lecornu X’te “lise öğrencilerinin sözü değerlidir, duyulmalıdır” dedi. Okullarda bugün bir “diyalog zamanı” başlamasını istedi; ulusal istişarenin katkılarıyla “somut bir eylem planı” hazırlanacağını vaat etti.

11.37 Belfort’ta, 17 yaşındaki Bulgar uyruklu bir lise öğrencisini boğmaya çalışmakla suçlanan polis hakkında “cinayete teşebbüs” soruşturması açıldı. Soruşturmayı polis müfettişliği IGPN (Ulusal Polis Genel Teftiş Kurulu) yürütüyor. Savcıya göre polis, öğrenci dahil birkaç kişi tarafından darp edilmişti.

Fransa’nın Belfort kentinde bir liseli gencin nehir içinde gerçekleşen sert gözaltı süreci yargıya taşındı. Vesoul Savcılığı, polisin müdahalesi sırasında yaşananlar üzerine “kasten öldürmeye teşebbüs” suçlamasıyla soruşturma başlatıldığını ve polisin polisi denetleyen birimi IGPN’nin göreve çağrıldığını duyurdu.

Mağdur liseli genç, 4 Ekim Pazar günü avukatları aracılığıyla suç duyurusunda bulunmuştu. Şikayet dilekçesinde, operasyonda görevli bir polis memurunun ve zincirleme olarak emniyet hiyerarşisinin cezalandırılması talep edilirken; müdahale sırasında polisin kendisini nehirde baş aşağı tutarak “kafasını suyun altında tuttuğu” bilgisine yer verildi.

11.43 Libération’den Jonathan Bouchet-Petersen’in yazısına göre, 2027’de aşırı sağcı RN’nin (Ulusal Birlik) kazanması kaygısı da hareketin bir başka itici gücü. Eylemcilerin çoğu bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminde oy kullanamayacak, ama sonuçtan etkilendiklerini düşünüyorlar. Birçok pankartta Marine Le Pen’in Élysée’ye girme endişesi yer alıyor.

11.55 Jean-Luc Mélenchon blogunda, lise hareketinin kendisine göre “küresel bir siyasi krize” dönüştüğünü ve La France insoumise’in (LFI) “kopuş programına” yarar sağladığını yazdı. Hükümetin, öfkenin kaynağı olarak LFI’yi suçlayan stratejisini de eleştirdi.

12.11 Eğitim Bakanlığı’na göre öğlen itibarıyla eylemler “belirgin biçimde geriledi.” 459 okulda dersler tamamen ya da kısmen askıda. Salı günü bu sayı 891’di.

12.21 Marsilya’daki Marie-Curie lisesinde öğretmenler ve öğrenciler polisin sert müdahalesini protesto ediyor. Ortak açıklamalarına göre okulun önündeki “tamamen barışçıl” grev nöbetine CRS (Fransız çevik kuvvet polisi) geldi, öğretmenler polisle öğrenciler arasında insan zinciri oluşturdu, katılımcılar yere oturdu, ardından müdahale emri verildi. Bazı öğretmenlerin “ezilip zorla uzaklaştırıldığı”, iki öğrencinin yaralandığı, birinin kafasındaki ciddi kanama nedeniyle acil müdahale gerektiği belirtildi. Açıklamada, “Başbakanın okulumuzda düzenlediği büyük demokratik an işte buydu” denildi. Dersi bırakan öğretmenler perşembe günü “kitlesel katılım” çağrısı yaptı.

12.59 Birçok eğitim sendikası, perşembe günü lise hareketine destek için grev ve yürüyüş çağrısı yaptı.

13.07 Sciences Po Paris’in önünde öğrenciler tarafından blokaj kuruldu. Bazı göstericiler barikat kurup polisle karşı karşıya geldi. Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) milletvekilleri Gabrielle Cathala, Thomas Portes ve Antoine Léaument barikatların önüne gelip destek verdi.

Cathala, dün eylemlerde gençlerin uğradığı polis baskısına işaret ederek İçişleri Bakanı Nunez’i istifaya çağırmıştı: “Sayın Bakan istifa etmeniz gerekiyor, artık burada yapacak bir şeyiniz kalmadı.”

13.13 Bakanlık, eylemlerin öğlen itibarıyla “belirgin biçimde gerilediğini” yineledi ve “her on liseden dokuzunun normal işlediğini” söyledi. Ayrıntılı rakamlara göre dersler 276 okulda tamamen, 183 okulda kısmen askıda. Toplam 459 okulda dersler kısmen veya tamamen askıda, salı günü bu sayı 891’di.

13.24 Paris 1 Pantheon-Sorbonne Üniversitesi’nin Tolbiac kampüsünde genel kurul toplantısı bugün öğle saatlerinde küçük bir grup katılımıyla gerçekleştirildi.

13.39 Marsilya’da Aix-Marseille Üniversitesi Fen Fakültesi’nin Luminy kampüsünde yaklaşık elli öğrenci, çöp konteynerleri, inşaat konileri, scooter’lar ve kiralık elektrikli bisikletlerle barikat kurup kampüs girişini filtreledi. Grup, “gençlik için 10 acil önlem” bildirisini dağıtıyor. Maddeler arasında okulların ve üniversitelerin yenilenmesi için acil plan ve Crous (öğrenci hizmetleri kurumu) kiralarının dondurulması var.

14.15 Strazburg’da, Meinau semtindeki Couffignal lisesinin önünde 16 yaşındaki bir öğrenci, havai fişek (mortier) kullanırken elinden ağır yaralandı. Polis kaynağına göre kendi attığı havai fişek yüzünden iki parmak ucu koptu. Bölge valiliği “acil” müdahale yapıldığını ve yaralanmanın kendi kendine verildiğini belirtti.

14.22 Bakan Geffray, Meclis’teki dinleme oturumunda 24 lisenin, birkaç hafta yeniden açılamayacak kadar ciddi biçimde yakıldığını ya da tahrip edildiğini söyledi. Bakana göre yaklaşık 30 bin lise öğrencisi birkaç hafta yüz yüze eğitimden mahrum kalacak. Bakan “pedagojik süreklilik” sağlandığını ama “muazzam bir zarar” oluştuğunu belirtti.

14.35 RN (ulusal Birlik) adayı Marine Le Pen, hükümetin sağır edici el bombalarını askıya almasının ardından “Macron her zaman polisi hedef alanların yanında” dedi. Polisin “zor koşullarda” işini yaptığını savundu; iddialarını gerekçelendirmedi.

14.58 Ulusal Polis Genel Müdürü, salı günü EF-SON tipi sağır edici el bombasının kullanımının “ihtiyati olarak” durdurulması talimatını verdi. Polis benzer başka silahları kullanmaya devam edebilecek.

15.15 La Ciotat’ta, lise hareketi sırasında bir kimya öğretmenine benzin döküldüğü saldırıyla ilgili üç 16 yaşındaki genç, Şubat 2027’de Marsilya çocuk mahkemesinde yargılanacak. Öğretmene tekme atan öğrenci, “silahlı toplulukta yer almak” ve “kamu hizmeti görevlisine ve kamu otoritesini temsil eden kişiye şiddet” gibi suçlamalarla karşı karşıya.

16.06 Paris’teki Sciences Po Saint-Guillaume kampüsünde sabahki çatışmaların ardından gerginlik sürüyor. Boulevard Saint-Germain kaldırımlarında toplanan öğrenciler polis tarafından abluka altına alındı. Öğrenciler yoğun biçimde gazlandıklarını, bir grubun “sıkıştırılıp gazlanıp copla dövüldüğünü” ve yerdeki birinin darp edildiğini anlattı. Abluka içinde bazı öğrencilerin yaralandığı belirtiliyor.

16.16 LFI milletvekilleri Antoine Léaument ve Gabrielle Cathala, Sciences Po’daki çatışmalar sırasında polis ile öğrenciler arasına girdi. Bir genç polisler tarafından kalabalıktan çıkarılırken Cathala müdahalenin usulüne uygun yapılıp yapılmadığını denetlemek için peşlerinden gitti.

16.20 Nuñez, Meclis Hukuk Komisyonu’nda hareketin başından bu yana 6.629 kişinin gözaltına alındığını, 89 Milli Eğitim personelinin ve 215 öğrencinin yaralandığını açıkladı. Öğrenci yaralanmalarının çoğunun “kazaya bağlı” olduğunu söyledi. IGPN 18 soruşturma açtı. Lens’te bir lise öğrencisi eliyle, Saint-Ouen-l’Aumône’da (Val-d’Oise) 15 yaşındaki bir genç ise yüzüne nişan alınarak atılan el bombası yüzünden çenesinden yaralandı. İkinci olayda polis hakkında soruşturma (mise en examen) açıldı. Nuñez, “Görevli polisler her şeyden önce liselileri korumak için orada” dedi.

İnsan Hakları Birliği (LDH), kolluk müdahalelerinde “hukuk devletinden genel bir sapma” olduğunu belirtti. Bir bakan, “Bir gencin, belki biraz sert ve hızlı davranan bir polis tarafından yaralanmasından hiç gurur duymuyoruz” dedi.

Sol görüşlü Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) ulusal koordinatörü Manuel Bompard ise “Nunez’in lise öğrencilerine karşı bomba kullanımından vazgeçmesi için birkaç çocuğun ömür boyu sakat kalması gerekti” diye konuştu.

16.43 Nuñez, “polis baskısı”ndan söz etmenin “abartılı” olduğunu söyledi. Polisin yalnızca “tahribat durumunda” müdahale ettiğini, liselilerin barışçıl gösterilerine müdahale edilmediğini belirtti. Ona göre ortadaki durum “asayiş” değil, “kentsel şiddet”.

17.14 Libération, tarihçi Vincent Lemire’in yardımıyla 1968’den bu yana en büyük toplumsal hareketlerdeki gözaltı sayılarını karşılaştırdı. Sonuca göre liselilere yönelik polis müdahalesi, 18 Eylül’de başlayan hareketle birlikte benzeri görülmemiş düzeyde.

17.24 Lise öğrencileri, belirli bir liderleri olmayan hareketlerini şifreli Signal uygulaması üzerinden örgütlüyor. “Lise Koordinasyonu” adlı ana grup, Paris, banliyöler ve Marsilya gibi şehirlerden 350’den fazla kişiyi ve yaklaşık kırk lise temsilcisini bir araya getiriyor.

17.45 France Info’nun doğruladığı bir videoya göre Lens’te elini kaybeden gençte, el bombası öğrencinin üzerine değil yere düşmüş. Görüntülerde, bombanın iki öğrencinin ayaklarının dibine düştüğü, ardından üçüncü bir gencin eğildiği görülüyor. Ancak video, gencin bombayı kaldırıp kaldırmadığını göstermiyor.

18.28 Lise ve öğrenci örgütlerinin temsilcileri, Bakan Baptiste ile görüşmenin ardından Lecornu’dan randevu istedi. USL Başkanı Ryad Rani, bakanlardan “somut bir önlem” gelmediğini belirterek “rakamlarla desteklenmiş önerilerimiz var” dedi ve gelecek hafta Başbakan’la görüşmek istediklerini söyledi.

18.55 Lecornu, Matignon Başbakanlık Konutu’ndan yaptığı konuşmaya lise hareketiyle başladı ve “Kolluk kuvvetlerine liselilerle çatışma talimatı verilmedi” dedi.

19.00 Lecornu, “Gençleri ciddiye almalıyız ve onları dinlemekle yükümlüyüz” dedi. Öfkelerinin “bir yerden gelmediğini” ekledi: “Savaşları, iklim değişikliğini, bazen de zor durumdaki ailelerini görüyorlar.”

19.03 Lecornu, liselerde bugün başlayan diyalog mekanizmalarının yarından itibaren her lisede gelecek haftaya kadar süreceğini açıkladı. Hükümetin ilk kararları ekim sonunda açıklanacak.

19.29 Pazartesi açılan istişare platformuna şimdiye kadar 40 binden fazla katkı geldi. Lecornu, bunun özellikle ders zamanının düzenlenmesi ve liselerdeki eğitim koşulları konusunda bir “beklentiyi” gösterdiğini söyledi.

Fransa’da eylemler 18 Eylül’de başladı

Fransa’da liseliler yıpranmış binalara, aşırı kalabalık sınıflara ve yoğun ders programlarına, yerine kimse atanmayan öğretmenlere ve Parcoursup (üniversite yerleştirme platformu) kaynaklı eşitsizliklere karşı ilk olarak 18 Eylül’de sokağa çıktı.

Parcoursup, Fransa’da liseden yükseköğretime geçişte kullanılan çevrim içi başvuru ve yerleştirme platformudur. Türkiye’deki merkezi sınav ve tercih sisteminden (YKS/ÖSYS) farkı, yerleştirmenin sınav puanına göre değil, dosya incelemesine göre yapılmasıdır. Bu sistemde dezavantajlı bölgelerdeki öğrenciler dezavantajlı kalmaya devam ediyor.

Protesto dalgası ilk olarak Eylül ayı ortasında, Paris’in göçmen nüfusunun ve sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı ailelerin yoğun olarak yaşadığı kuzey banliyölerinde, bir lisedeki öğretmen grevine destek amacıyla başladı. Öğrenciler ve sendikalar, hükümetin bu yoksul ve göçmen bölgelerindeki okulları kaderine terk ettiğini savundu. Eylemler daha sonra Paris, Lyon, Strasbourg, Lille, Marsilya, Toulouse ve Rennes gibi büyük şehirlere sıçradı.

Fransa’da yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde hükümet ve aşırı sağcı partiler, bütçe krizinin ve kamu harcamalarındaki kesintilerin nedenini dolaylı olarak göçmen kabul politikalarına bağladı. Kamuoyundaki bazı sağ eğilimli çevreler ve siyasetçiler, eylemleri “göçmen kökenli gençlerin sokak şiddeti” olarak nitelendirerek asıl amacın eğitim olmadığını iddia etti.

Aşırı sağcı parti Ulusal Birlik başkanı Marine Le Pen, olayların arkasında aşırı solun ve banliyölerdeki organize grupların olduğunu savunarak Boyun Eğmeyen Fransa’yı suçladı:

“Bu yaşananlar artık lise öğrencilerinin protestosu olmaktan tamamen çıkmıştır. Karşımızda profesyoneller tarafından organize edilen ve ‘Boyun Eğmeyen Fransa’ (LFI) milletvekilleri tarafından gözetilip yönlendirilen sokak isyanları var.”

Polisten öğrencilere şiddet

Gittikçe ülkenin farklı kentlerine yayılan eylemler, lise ve üniversite öğrencilerinin kalabalık kitleler haline gelmesiyle polislerin öğrencilere dönük sert müdahalesi kamuoyunda yankı buldu. Polisler, eylemlerde öğrencilere göz yaşartıcı gaz kullandı.

Fotoğraf: Ed Jones / AFP

Eylemlerde polis müdahalesi birçok kişinin ağır yaralanmasına yol açtı. Pazartesi günü Lens’te 15 yaşındaki bir genç, bir el bombası yüzünden elini kaybetti. 2 Ekim’de Belfort’ta ise bir polisin 17 yaşındaki bir lise öğrencisini boğmaya çalıştığı bildirildi.

Protestolar nedeniyle Fransa genelinde 2.000’e yakın lise tamamen veya kısmen bloke edildi ya da eğitime ara verdi. Çıkan çatışmalarda çoğu liseli 6.000’den fazla kişi gözaltına alındı. Olaylarda yüzlerce öğrenci yaralandı.

Kaynak: Libération, La Provence, Reuters, Le Monde

Boğaziçi Üniversitesi’nde yemek zammı protestosuna polis müdahalesi

Dün Boğaziçi Üniversitesi’nde yemekhane ücretlerinin zamlanmasını protesto etmek için Kuzey Kampüs Yemekhanesi’nde buluşan öğrenciler, dünkü polis müdahalesinin ardından bugün (7 Ekim) tekrar aynı yerde toplanmak için çağrı yaptı.

Fotoğraflar: Ecenaz Kaya


Boğaziçi Üniversitesi’nde yemekhane ücretlerinin zamlanmasına karşı protesto kararı alan öğrenciler, 7 Ekim saat 17.00’de Kuzey Kampüs Yemekhanesi önünde toplanmak için çağrı yaptı.

Bir yıl içinde yemekhane ücretlerine üçüncü kez zam yapılmasına tepki gösteren Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, ücretsiz beslenme haklarını savunmak için 6 Ekim’de aynı yere çağrı yapmışlardı. Öğrenciler, düzenledikleri protestoda polis müdahalesi ile karşılaşmışlardı.

5 Ekim’de yemekhanede tek öğün yemek ücretinin 85 TL olmasını protesto eden öğrenciler, Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs Yemekhanesi’nde yemek dağıtımı yaptı ve öğrencilerin yemeğe ücretsiz ulaşmaları gerektiğini vurguladı. Nitelikli ve erişilebilir beslenme hakkının ihlal edildiğini belirterek açıklama yapan üniversite bileşenleri, eylemlerini ertesi gün devam ettireceklerini duyurmuştu.


Yemekhane kapısında polis barikatı

6 Ekim akşamı yemekhane önünde bir araya gelen öğrenciler, rektörlük tarafından yemekhane kapısına barikat çekildiğini, öğrencilerin geçişine izin verilmediğini gördü. Yemekhane önünde konuşlanmış çok sayıda polis, bir öğrenciyi kampüs içinde gözaltına almaya çalıştı. Öğrenciler o akşam yemekhanede yemek yiyemezken, polislerin yemekhane kapısından girdikleri görüldü. Öğrenciler, temel haklarına yönelik kısıtlamalara karşı mücadelelerini devam ettireceklerini duyurdu.

Burs yemek masrafına dahi yetmiyor

Yeni zamla birlikte bir Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi okulda üç öğün yemek yiyerek günde 240 TL harcıyor, KYK bursları ise bunu karşılamaya yetmiyor. 2025 yılının başında 40 TL olan yemek ücretinin bir yılda yüzde 100’ün üstünde zamlanması dikkat çekiyor.

Fannie Lou Hamer’in 109 yıllık mirası

Mississippi Özgürlük Demokrat Partisi’nin kurucularından olan Fannie Lou Hamer, siyah delegelerinin resmi olarak tanınması için beyaz ırkçı delegelerin bulunduğu Demokratik Ulusal Kongresi’ne aday olan ilk siyah kadın oldu. Hamer, 1964’te Kongre’de yaptığı konuşması ile ABD gündemine oturdu: “Burası özgürlükler ülkesi Amerika mı? Evlerimizin tarandığı, can güvenliğimizin olmadığı bu yer mi?”

17 Eylül 1965 tarihinde Mississippi eyaletinin Ruleville kasabasından Fannie Lou Hamer, Temsilciler Meclisi’nin 1964 yılında Mississippi’den seçilen beş milletvekilinin seçim sonuçlarına itirazı reddetmesinin ardından, Washington’daki Kongre Binası önünde Mississippi Özgürlük Demokrat Partisi destekçilerine hitap ederken. Fotoğraf: AP Photo/William J. Smith

Siyah kadın ve sivil haklar ve kadın hakları savunucusu Fannie Lou Hamer, bugün yaşasaydı 106 yaşında olacaktı. Kadın özgürleşme hareketlerindeki tek boyutlu bakış açılarına ve doğum kontrolü ile üreme haklarına dair kalıpçı tutumlara meydan okuyan Hamer, siyah kadın bir siyasetçi olarak Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarihine geçti.

6 Ekim 1917’de Mississippi’nin Montgomery County bölgesinde doğan Fannie Lou Hamer, yirmi çocuklu bir ortakçı ailenin en küçüğüydü. Altı yaşında pamuk toplamaya başladı, on iki yaşında altıncı sınıftan sonra okulu bıraktı. Okuma yazma bildiği için ilerleyen yıllarda bir plantasyonda zaman tutucu olarak çalıştı.

Dönüm noktası 1962’de geldi. 27 Ağustos’ta katıldığı toplantıda siyahların da kayıt olup oy kullanabileceğini ilk kez duydu. 31 Ağustos’ta Indianola’daki mahkeme binasına gidip kayıt olmaya çalıştı, ancak okuma testinde elendi. Plantasyon sahibi başvurusunu geri çekmesini istedi, Hamer reddetti ve toprağından anında kovuldu. Sığındığı eve beyaz erkekler 16 el ateş açtı. Hamer sonradan SNCC’nin (Öğrenci Şiddetsiz Koordinasyon Komitesi) saha çalışanı oldu.

Rızası olmadan kısırlık ameliyatı geçirdi

1961’de rahminde tümör bulunduğu için ameliyat edildiğinde, bir doktor onun bilgisi ve rızası olmadan histerektomi yaptı. Bu uygulama güney eyaletlerinde “Mississippi apandisit ameliyatı” diye anılıyordu. Bu uygulama, ABD’nin güneyinde fakir ve siyah kadınları kısırlaştırmak için yaygın olarak kullanılan zorunlu bir tıbbi şiddet yöntemiydi. 9 Haziran 1963’te Winona’da, “yalnızca beyazlara” ayrılmış bir tezgahta oturdukları için tutuklandı. Cezaevinde günlerce dövüldü, gözlerinde, bacaklarında ve böbreklerinde kalıcı hasar oluştu.

Beyazların egemen olduğu Demokrat Parti yapısına karşı kurulan Mississippi Özgürlük Demokrat Partisi’nin (MFDP) kurucularından biri oldu. 1964 baharında Kongre’ye aday olan ilk siyah kadın oldu.

Fotoğraf: National Women’s Right Museum

“Burası özgürlükler ülkesi Amerika mı?”

MFDP’nin siyah delegelerinin, ırkçı beyaz delegelerin yerine resmi olarak tanınması için birlikte mücadele veren Fannie Lou Hamer, Dr. Martin Luther King Jr. ve Joseph L. Rauh Jr. gibi isimler, 22 Ağustos 1964’te birçok siyah konuşmacının da katıldığı Demokratik Ulusal Kongresi’nde yer aldı.

Hamer, delege olarak katıldığı Atlantic City’deki Demokrat Parti kongresinde Kimlik Komitesi’ne (Credentials Committee) karşı ülke gündemine oturan bir konuşma yaptı. Konuşmasında, Mississippi’de oy kullanma kaydı yaptırmak istedikleri için evlerinden atıldıklarını ve Winona hapishanesinde polis tarafından vahşice dövülerek kalıcı fiziksel zarar gördüklerini anlattı:

“31 Ağustos 1962’de, sadece birinci sınıf bir vatandaş olabilmek adına seçmen kaydı yaptırmaya çalışan 18 kişiden biriydim. Mississippi, Indianola’daki adliyeye gittik. Oraya vardığımızda adliye binasının önünde bekleyen eyalet polisleri (highway patrolmen) ve şerif yardımcıları ile karşılaştık.

Kayıt işlemlerini yapmaya çalıştıktan sonra Ruleville’e doğru geri yola çıktık. Bizi taşıyan otobüs yolda durduruldu. Polis memurları, otobüsün renginin ‘çok fazla sarı’ olduğu gerekçesiyle bizi gözaltına aldı ve Indianola’ya geri götürdü. Cezayı ödedikten sonra nihayet Ruleville’deki eve dönebildim.

Döndüğümde, 18 yıldır üzerinde ortakçı olarak çalıştığım plantasyonun sahibi olan adam beni bekliyordu. Bana şöyle dedi: ‘Fannie Lou, Indianola’ya gidip kayıt yaptırmaya çalıştığını duydum.’

Ona, ‘Evet, yaptım’ dedim.

Bunun üzerine, ‘Burada buna izin veremeyiz’ dedi ve ekledi: ‘Eğer kaydını geri çekmezsen burayı terk etmek zorundasın.’

Ben de ona şu cevabı verdim: ‘Ben o kaydı senin için yaptırmadım. Kendim için, birinci sınıf bir vatandaş olabilmek için yaptırmadım. O kaydı geri çekmeyeceğim.’

O gece plantasyonu terk etmek zorunda kaldım. Tam on gün sonra, 10 Eylül 1962’de, kaldığım eve beyaz ırkçılar tarafından tam 16 el ateş açıldı. Sırf hayatta kalabilmek için o kasabadan da kaçmak zorunda kaldım.

Fakat asıl kabus 9 Haziran 1963’te yaşandı. Güney Carolina’da bir sivil haklar çalıştayına katılmıştık ve otobüsle geri dönüyorduk. Mississippi, Winona’da mola verdik. Aramızdan birkaç genç kadın otobüsten inip oradaki restorana girdi. O sırada bir eyalet polisi ve bir şehir polisi dışarı çıktı. Ben otobüsün içindeydim ama onları izlemek için indim. Tam o sırada polislerden biri bağırdı: ‘Hepsini yakalayın, tutuklayın!’

Bizi Winona İlçe Hapishanesi’ne götürdüler. Beni bir hücreye koydular. Yan hücreden çığlıklar duyuyordum. Annell Ponder adındaki arkadaşımızın feci şekilde dövülme sesleri geliyordu. O kadar ağır vuruyorlardı ki, ömrümde bir insanın o şekilde inlediğini hiç duymamıştım. Dua etmeye, ilahiler söylemeye başladı. Polislerden biri bağırdı: ‘Kapa çeneni zenci karı!’

Bir süre sonra hücreme üç adam geldi. Biri eyalet polisi, ikisi ise yerel polisti. Bana, ‘Sen nerelisin?’ diye sordular. ‘Ruleville’ dedim. Polis, ‘Seni o kadar feci döveceğiz ki, Ruleville’i bir daha asla görmek istemeyeceksin’ dedi.

Beni başka bir hücreye götürdüler. Hücrede iki Siyah mahkum vardı. Eyalet polisi o mahkumlardan birine kalın, deri kaplı bir cop (blackjack) verdi. Bana yüzüstü yatağa uzanmamı emrettiler.

Söyleneni yaptım. O Siyah mahkum, polisin emriyle beni copla dövmeye başladı. Canım o kadar yandı ki ayaklarımı havaya diktim. Diğer polis o sırada bana vurmaya, kıyafetlerimi yukarı doğru çekmeye başladı. Ben kendimi korumak için elbisemi aşağı indirmeye çalışırken, arkamdaki polis daha da sert vurdu.

İlk mahkum yorulup nefes nefese kalana kadar beni dövdü. O durunca, eyalet polisi copu ikinci mahkuma verdi ve ‘Devam et’ dedi. İkinci mahkum da beni dövmeye başladı. Ben o sırada çaresizce bacaklarımı düz tutmaya çalışıyordum çünkü çocukken geçirdiğim çocuk felci yüzünden sol bacağım zaten zayıftı.

Ben çığlıklar atarken, adamlardan biri üzerime çöküp ağzımı kapattı. Kafamı ve vücudumu tuttular. O kadar çok vurdular ki, vücudum tamamen morarana ve sertleşene kadar durmadılar. Tüm bunlar, sadece ve sadece seçmen kaydı yaptırmak, yasaların önünde eşit ve birinci sınıf birer Amerikan vatandaşı olmak istediğimiz için başımıza geldi.”

Mississippi delegasyon koltuklarına oturmalarının yasal haklarını olduğunu belirten Hamer, komiteye şu soruyu sordu:

“Burası, özgürler ülkesi ve cesurların evi olan Amerika mı? Telefonlarımızı günlük olarak ölüm tehditleri aldığımız için her gece ahizesinden açık bırakmak zorunda kaldığımız, sadece insanca yaşamak ve oy kullanmak istediğimiz için evlerimizin tarandığı, can güvenliğimizin olmadığı bu yer mi ‘özgürlerin ülkesi ve cesurların yuvası’?”

Eski Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ve Demokrat Partili Lyndon B. Johnson, Hamer’i yayından düşürmek için Beyaz Saray’da beklenmedik bir basın toplantısı düzenledi. NBC, CBS, ABC gibi büyük televizyon kanalları Fannie Lou Hamer konuşurken canlı yayını aniden kesip Beyaz Saray’a bağlandı. Fakat Johnson’ın bu sansür girişimi basında büyük bir ters tepki yarattı. Kanallar o akşam, ertesi gün ve haftalarca, Hamer’ın canlı yayında kesilen konuşmasının tam kaydını ana haber bültenlerinde tekrar tekrar ve eksiksiz olarak yayınladı.

Johnson, MFDP’yi “yatıştıracağını düşündüğü için” iki sandalye üzerinden bir uzlaşma önerdi. Aaron Henry, Dr. King ve Roy Wilkins gibi kurumsal eğilimli isimler ise, bu iki genel seçim sandalyesini, üzerine inşa edebilecekleri bir siyasi zafer olarak kabul etmeleri konusunda ısrar ettiler.

Ancak Fannie Lou Hamer, Stokely Carmichael, Bob Moses gibi radikal isimler, Mississippi’nin mevcut delegasyonunun koltuklarını koruması durumunda genel seçimden elde edilecek iki koltuğun bir hakaret olacağını savundu. Fannie Lou Hamer, konuya ilişkin “Eğer bana 100 yıldır bir şey borçluysanız, bugün gelip bana bunun sadece iki parçasını teklif etmeyin. Ya hepsini isterim ya da hiçbirini. O ikisini kendinize saklayabilirsiniz” diye konuştu.

MFDP, bu şekilde iki koltuk teklifini reddetti. MFDP, 1964 kurultayından sonra da mücadelesini bırakmadı. 1965 yılının başında Mississippi’deki ırkçı ve ayrımcı seçim sonuçlarına doğrudan ABD Kongresi’nde itiraz ettiler. Bu baskılar, güney eyaletlerinde siyah vatandaşların oy kullanmasını engelleyen engelleri yasal olarak kaldıran tarihi 1965 Oy Hakkı Yasası’nın (Voting Rights Act) kabul edilmesinde rol oynadı.

Fotoğraf: Fannie Lou Hamer’s America

20 Aralık 1964’te Hamer, Malcolm X ile birlikte Williams Institutional CME Kilisesi’nde düzenlenen bir mitingde, günümüzde artık ünlü hale gelen “Hasta ve yorgun olmaktan bıktım” (“I am sick and tired of being sick and tired“) başlıklı konuşmasını yaptı. Konuşmasında Hamer, Mississippi’deki Siyahların karşı karşıya kaldığı ırk ayrımcılığı, seçmen haklarının kısıtlanması ve siyasi şiddetin gerçeklerini anlattı.

1968 yılında, Ulusal Siyah Kadınlar Konseyi’nin desteğiyle Hamer, Sunflower İlçesinde “Domuz Bankası” programını başlattı. Bu girişim, uzun vadeli gıda sürdürülebilirliğini ve ekonomik bağımsızlığı teşvik etmek amacıyla yetersiz beslenen ailelere hayvancılık hayvanları sağladı. Sınırlı finansman ve yetersiz federal destek, sonunda programın sonlandırılmasına neden oldu.

Fotoğraf: Fannie Lou Hamer’s America

1968’de Mississippi delegesi oldu

20 Ağustos 1968’de Hamer, Chicago’da düzenlenen Demokratik Ulusal Kongre’de Mississippi delegesi olarak resmen yerini aldı. Delegeler, onu ayakta alkışladı.

Sonraki yıllarda Hamer, 1969’da Freedom Farm Cooperative’i kurdu. Kırk dönümlük bu girişim yaklaşık yedi yüz dönüme ulaştı. Bu sayede yerel kişilere gıda, barınma ve istihdam sağlayarak Sunflower ilçesinin en büyük işverenlerinden biri haline geldi. 1971’de Ulusal Kadın Siyasi Kongresi’nin kuruluş toplantısında konuştu. Sivil haklar mücadelesinde harekete geçen Mississippi’deki siyahi kadınları ve beyaz erkek egemen baskısına karşı “gözlerini açan” beyaz kadınları anarak yaptığı konuşmasında “Herkes özgür olana kadar kimse özgür değildir” (“Nobody’s free until everybody’s free”) sözü, ABD tarihinde ünlenen sözlerden biri haline geldi.

Birkaç yıldır göğüs kanseri ile mücadele eden Hamer, 14 Mart 1977’de hayatını kaybetti.

Mezar taşında ise en bilinen sözü yazılı: “I am sick and tired of being sick and tired.”

Kaynak: Fannie Lou Hamer’s America, Iowa State University, National Women’s History Museum

“Frida: Bir İkon Yaratmak” sergisi üzerine

“Sergi, Frida Kahlo’nun nasıl bir sanatçı ve politik figür olduğunu anlatmaya çalışırken, aynı zamanda onun nasıl bir ikona ve tüketim nesnesine dönüştürüldüğünü de gözler önüne seriyor.“

Londra, geçtiğimiz yaz birçok önemli sergiye ev sahipliği yaptı. Tate Modern’de düzenlenen sergiler ise bunların en çok ilgi görenleri arasındaydı. Tracey Emin ve Ana Mendieta gibi önemli sanatçıların sergilerinin açılmasının ardından, neredeyse tüm kadın sanatçıların hem sanatı hem de sanatçı duruşuyla ilham aldığı Frida Kahlo da Tate Modern’e geldi. Bir yıl öncesinden duyurulmaya başlanan ve biletleri günlük olarak tükenen “Frida: Bir İkon Yaratmak” sergisi, 25 Haziran 2026’da açıldı.

Sergiye geçmeden önce Frida Kahlo’nun sanatını anlamak, dolayısıyla onun hayat hikayesine ve bedeniyle kurduğu ilişkiye bakmak iyi olacaktır. 1907’de Mexico City’nin Coyoacán bölgesinde doğan Frida, Casa Azul’da büyüdü. Altı yaşında çocuk felci geçirdi ve hastalığın ardından sağ bacağı sol bacağına göre daha kısa ve ince kaldı. Hayatı boyunca bu farklılığı gizlemek için uzun etekler giydi. Babasının yönlendirmesiyle spor yapması ise bedeninin sınırlarıyla mücadele etmesinin erken örneklerinden biriydi. Kahlo, çizim dersleri almasına rağmen, bilimle daha çok ilgilendi ve 1922’de tıp okumak için Mexico City’deki Ulusal Hazırlık Okulu’na gitti. Oradayken okulun oditoryumu için bir duvar resmi üzerinde çalışan Diego Rivera ile tanıştı. 1925 yılında ise daha 18 yaşındayken geçirdiği trafik kazasıyla bedeni bu kez çok daha ağır bir travmayla karşı karşıya kaldı. Omurgası, pelvisi ve bacağı büyük ölçüde zarar gördü, ayağı ezildi ve yerinden çıktı. Kahlo’nun bedeni aylarca alçıda kaldı ve 30’dan fazla ameliyat geçirdi.

Kazadan sonra uzun süre yatağa bağımlı kalan Kahlo, yatağının etrafına yerleştirilen aynalar sayesinde kendisini görebilmiş ve kendi modeline dönüşmüştü. Bir bakıma bedeni hem resminin konusu hem de hayatının en büyük meselesi haline gelmişti. Kahlo’nun “kendi resmimi yaptım, çünkü o kadar yalnızdım ve çünkü en iyi bildiğim şey kendimdim” sözü tam da bu durumu doğrulamaktadır. Kahlo’nun otoportrelerinde yüzü çoğu zaman duygularını dışarı yansıtmayan bir maske gibi görünmektedir. Bu yüzlerde gözyaşları dışında onun iç dünyasını anlayabilmek için daha çok sanatçının kullandığı sembollere ihtiyaç duyulur. Buna rağmen bedeni fiziksel ve ruhsal acılarını direk yansıttığı bir aynadır. İnsan bedenini ve dolayısıyla kendi bedenini bu kadar detaylı anlatabilmesi ayrıca onun yarım kalan tıp eğitiminin de bir sonucudur.

Ancak Kahlo’nun hikâyesini yalnızca hastalık, kaza ve acı üzerinden okumak da sorunludur. Onun kimliğinin önemli bir başka tarafı, Avrupa ile yerli Meksika kültürü arasında kurduğu ilişkidir. Babası Macar asıllı Alman, annesi ise İspanyol ve Kızılderili kökenli Meksikalıydı. Kahlo, bu iki farklı kökeni hayatı ve sanatı boyunca karşı karşıya getirerek ele aldı. Bir tarafta sömürgeci Avrupa’nın mirası, diğer tarafta yerli Meksika’nın kültürü, tarihi ve sembolleri vardı. Bu ikilik onun resimlerinde yalnızca kimlik meselesi olarak değil, bedeninde ve giyiminde de görünür hale geldi. Meksika’nın geleneksel kıyafetlerini giymesi, yerel bitki ve hayvanları kullanması, Hristiyan sembollerini Meksika yerlilerine ait sembollerle bir araya getirmesi bu açıdan çok önemli. Kahlo’nun kendisini nasıl gösterdiği, kimliğini nasıl tarif ettiği ve hangi kültürün parçası olarak görülmek istediği sanatının ayrılmaz bir parçasıydı.

Burada kimlik meselesine sanatçının politik duruşunu da eklemek gerekir. Kahlo, 1929’da Rivera ile evlendi ve aynı yıl Meksika Komünist Partisi’ne katıldı. Politik kimliği hayatından ve sanatından ayrı değildi. Meksika’nın tarihi, yerli halkların kültürü ve kadınların deneyimleri onun üretiminin içinde yer aldı. Sanatı, yalnızca kişisel acısını anlatmanın değil, bir söylem ve anlayış yaratmanın da aracıydı. Frida yerli bir kadın olarak sanatını aynı zamanda bir siyaset biçimi olarak kullandı ve kültürel ve sosyalist feminizmle de ilişkilendirilebilecek bir duruş sergiledi.

Bu yüzden Kahlo’nun otoportrelerinin karşısında durduğumuzda sadece sanatçının yüzüne bakmıyoruz. Aynı zamanda beden, kadınlık, kimlik, acı, Meksikalılık ve politik duruş üzerine kurulmuş bir dünyaya da bakıyoruz. Bu anlamda sergide yer alan Self-Portrait Wearing a Velvet Dress (Kadife Elbiseli Otoportre), Self-Portrait with Thorn Necklace and Hummingbird (Dikenli Kolye ve Sinek Kuşuyla Otoportre) ve Frida with Loose Hair (Saçları Açık Frida), Memory/The Heart (Hafıza/Kalp) gibi çalışmalarına bakacak olursak bu resimlerde Frida, kendisini seyirciye yalnızca bir portre olarak sunmuyor; kendi gerçekliğini, bedenini ve kimliğini kontrol eden bir özne olarak duruyor.

Örneğin Kadife Elbiseli Otoportre’si, sanatçının ilk aşkı Alejandro Gómez Arias ile paylaştığı gençlik yıllarının izlerini taşır. Kahlo ve Gómez Arias, 1920’lerin başında Ulusal Hazırlık Okulu’nda tanışıp; edebiyat, siyaset ve sol görüşler etrafında bir araya gelen öğrenci topluluğu Los Cachuchas içinde yer almışlardı. Gómez Arias daha sonra üniversite özerkliği hareketinin öne çıkan isimlerinden biri oldu.

Kadife Elbiseli Otoportre, https://www.fridakahlo.org/self-portrait-in-a-velvet-dress.jsp

Kadife Elbiseli Otoporte Kahlo’nun geçirdiği kazanın ardından yaptığı ilk otoportreydi ve onu “Sana yalvarıyorum, onu alçak bir yere koy ki sanki bana bakıyormuşsun gibi görünsün.”notuyla birlikte Gómez Arias’a gönderdi. Eser, yalnızca gençlik aşkının ve ayrılığın değil, dönemin politik ve entelektüel atmosferi içinde şekillenen genç Frida’nın da bir portresi olarak görülür.

Dikenli Kolye ve Sinek Kuşuyla Otoportre, 1940 yılında yapılmıştır. Portrede Kahlo, arkasında büyük yeşil yapraklar bulunan bir fondan izleyiciye bakar. Dikenler boynunun etrafını bir kolye gibi sararken, siyah bir maymun bu kolyeyi tutmaktadır. Sağ omzunun arkasında siyah bir kedi, boğazına dolanan dikenlerin üzerinde ise bir sinek kuşu görülür.

Dikenli Kolye ve Sinek Kuşuyla Otoportre, https://www.fridakahlo.org/self-portrait-with-thorn-necklace-and-hummingbird.jsp

Tabloda Kahlo’nun sakin ve ciddi bakışı, boynunu saran ve tenini kanatan dikenlerle güçlü bir tezat oluşturmakta ve acıya sabırla katlanan bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. Dikenli kolye, İsa’nın dikenli tacını çağrıştırarak Hristiyanlığın çile ve acı imgesini, tablodaki hayvanlar ise Meksika’nın kültürel belleğini simgelemektedir. Özellikle sinek kuşu, Meksika’nın yerli kültürlerinde yaşam, aşk ve ruhaniyetle ilişkilendirilen güçlü bir simgedir. Aztek geleneğinde ise savaş ve güneş tanrısı ile bağlantılıdır. Kahlo siyah ve cansız bir sinek kuşu kullanarak bu yaşam ve canlılık çağrışımlarını tersine çevirir ve kişisel acısını ön plana çıkarır. Maymun ise Mezoamerikan kültüründe, yaratıcılık ve cinsellikle ilişkilendirilir. Yine erken Hristiyan ikonografisinde de şehvet ve günahı simgeler. Maymun ayrıca Kahlo açısından kişisel bir anlam taşır. Rivera Kahlo’ya bir maymun hediye etmiştir ve Kahlo bu maymunu tablolarında sıkça kullanır. Bu nedenle maymun hem Meksika’nın kültürel belleğine hem de Diego ile olan ilişkisine gönderme yapmaktadır. Üstelik dikenleri çekerek Kahlo’nun boynundaki acıyı artırıyor olmasına rağmen sanatçının buna katlanıyor oluşu ilişkilerinin sorunlu yönünü ortaya koymaktadır. Kara kedi Meksika folklorunda olduğu kadar Batı folklorunda da uğursuzluk ve ölümle ilişkilendirilir. Tabloda kedinin doğrudan izleyiciye yönelttiği tehditkâr bakış ise bu duyguları güçlendirmektedir.

Saçları Açık Frida, https://www.fridakahlo.org/self-portrait-with-loose-hair.jsp

1946’da sağlık durumu ağırlaşan Kahlo, omurga füzyon ameliyatı için New York’a gitti ve bu operasyonu “sonun başlangıcı” olarak nitelendirdi. Ameliyat sonrası iyileşme sürecinde yaptığı Saçları Açık Frida otoportesinde sanatçı, zayıf ve bitkin görünümüyle yaşadığı fiziksel acıyı yansıtır. Eserin altındaki yazıtta kendisini aynadaki yansımasıyla resmettiğini belirten Kahlo, yaşını 37 olarak kaydeder; oysa portreyi yaptığı sırada 40 yaşındadır. Uzun ve serbest bırakılmış saçları ise Diego Rivera’nın hayran olduğu görünümüne gönderme olarak yorumlanır.

Kahlo’nun Rivera ile ilişkisini, yaşadığı ihanetleri, geçirdiği kazayı ve düşükleri, fiziksel ve ruhsal acılarını ve ikili kimliğini ele aldığı ve sergide yer alan bir diğer tablosu ise Hafıza (Kalp)dır. Kahlo bu tabloyu Rivera’nun kendisini kız kardeşi Cristina ile aldattığını öğrendikten hemen sonra yapmıştır ve tablo sanatçının yaşadığı kırılmanın bedensel bir anlatıya dönüştüğünün göstergesidir.

Hafıza (Kalp), fridakahlo.org/memory-the-heart.jsp

Resimde Kahlo’nun kalbi bedeninden çıkarılmış, yere bırakılmış ve normalden çok daha büyük bir biçimde resmedilmiştir. Bir ayağı denizde, diğeri toprağa basmaktadır. Yaralı ayağı ve okul kıyafeti çocukluğunda geçirdiği felci, kalbinin boşluğundan geçen demir çubuk ve Tehuana kıyafeti ise geçirdiği kazayı ve kadınlığını temsil etmektedir. Devasa kalp yerde kıvranmakta ve kanamaktadır. Bu ise hastalık ve kaza kadar Rivera’nın da onun bedenine ve ruhuna zarar verdiğini ortaya koyar. Ayrıca boş kalbinden geçen demir çubuğun üzerindeki küçük Eros figürü yaşadığı aşkın ve ihanetin ona ne kadar zarar verdiğini bir kez daha göstermektedir. Gözyaşları bedensel yaralarının olduğu kadar ruhsal yaralarının da sembolüdür. Bu tablo ile Kahlo, geçmişi ve bugünü arasında bir bağ kurarak çoklu anlatımlar sunmaktadır.

Sergide yer alan bu dört otoportre dışında Kahlo’ya ait 30’dan fazla tablo ve çizimle birlikte sanatçının kıyafetleri, takıları, fotoğrafları ve kişisel eşyaları da yer alıyor. Bunlar Kahlo’nun sanatını özel hayatından ayırmanın ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyor. Ancak tam bu noktada serginin en tartışmalı tarafı ortaya çıkıyor. Sergide Kahlo’nun çalışmalarından daha çok ondan etkilenen çağdaşı ve sonraki dönem sanatçıların çalışmaları yer alıyor. Yani Kahlo’ya ait 30 çalışma yer alırken diğer sanatçılara ait 200’den fazla çalışma yer alıyor. Ana Mendieta, Tracey Emin, Kiki Smith gibi önemli sanatçıların Frida ile kurdukları ilişkinin gösterilmesi elbette ilginç ve önemli. Ancak bir Frida Kahlo sergisinde sanatçının kendisinden çok başkalarının çalışmalarını görmek serginin odağını dağıtıyor.

Ve bence serginin asıl sorunu ise “Fridamania” bölümünde başlıyor.

Frida + mania (çılgınlık/tutku) birleşiminden oluşuyor. Genellikle eleştirel bir ton da kullanılıyor. Kahlo’nun sanatının kendisinden ziyade kaşları, çiçekli kıyafetleri, Diego Rivera ile ilişkisi, acıları ve “ikon” kimliği üzerinden metalaştırılmasını veya popüler kültürde sürekli yeniden üretilmesini ifade ediyor. Bu bölümde Kahlo’nun, yüzü, kaşları, kıyafetleri, takıları, saçları ve hayat hikâyesiyle dönüştüğü 200’den fazla tüketim nesnesi yer alıyor.

İşte burada Theodor W. Adorno’nun “kültür endüstrisi” kavramına başvurmak gerekiyor. Adorno’ya göre film, müzik, radyo, dergi, popüler edebiyat gibi kültürel üretimler yalnızca insanların eğlenmesi ya da sanatla buluşması için üretilmez. Bunlar giderek standartlaştırılmış, seri üretim mantığıyla hazırlanmış ve tüketici davranışlarını yönlendiren ürünlere dönüşür. Frida da bu sürecin en güçlü örneklerinden biri haline gelmiş durumda. Bir zamanlar kendi bedenini, acısını, kimliğini ve politik duruşunu resimleri aracılığıyla ifade eden sanatçının bugün yüzü tişörtlerde, kupalarda, çantalarda, takılarda ve sayısız başka üründe karşımıza çıkıyor. Üstelik sergi çıkışında yönlendirildiğimiz Tate Modern’in hediyelik eşya mağazasında zaten görebileceğimiz bu ürünlerin sergi kapsamında yer alması eleştirel bir noktadan düşünülmüş bile olsa gerçekten rahatsızlık veriyor.

Sergi, Frida Kahlo’nun nasıl bir sanatçı ve politik figür olduğunu anlatmaya çalışırken, aynı zamanda onun nasıl bir ikona ve tüketim nesnesine dönüştürüldüğünü de gözler önüne seriyor. Frida’nın kendi gerçekliğini resmettiği bir dünyadan, bizim onun görüntüsünü bir tüketim nesnesi haline dönüştürdüğümüz dünyaya geçiyoruz.

Ve sergiden ayrılırken şunu düşünüyorum: Frida bugün yaşasaydı, kendi bedeninin, yüzünün, kıyafetlerinin ve sanatının bu kadar büyük bir tüketim kültürünün parçasına dönüştüğünü gördüğünde ne yapardı? Buna sanatıyla ve politik duruşuyla nasıl bir cevap verirdi?

Frida: Bir İkon Yaratmak sergisi 3 Ocak 2027’ye kadar Londra Tate Modern’de görülmeye devam edecek.

Görseller ve sanatçı biyografisi: https://www.fridakahlo.org/

Diyarbakır’ın Kent Peyzajında İz Sürmek: Onarıcı ve Dayanışmacı Atölyeler

Yıkıntılar Arasında: Araştırma ve Sanat İnisiyatifi, Diyarbakır’ın doğal ve kültürel peyzajında kentin hafızasını, geçirdiği dönüşümleri, yıkımın ve onarımın izlerini birlikte düşünmek üzere beş atölyeden oluşan bir program gerçekleştiriyor.

Yıkıntılar Arasında: Araştırma ve Sanat İnisiyatifi tarafından düzenlenen “Diyarbakır’ın Kent Peyzajında İz Sürmek: Onarıcı ve Dayanışmacı Atölyeler” programı, 2. açık çağrı kapsamında Ekim ayında Diyarbakır’da katılımcılarla buluşuyor. Program kapsamında farklı yürüyüş, metin, görsel ve işitsel üretim yöntemleri aracılığıyla kentin farklı mekânlarına yeniden bakılıyor ve katılımcılar, mekânla, insan ve insan olmayanlarla kurulan ilişkiler üzerine birlikte düşünmeye davet ediliyor.

Program, kentte yaşanan yıkımın izlerine, yıkımın ardından ortaya çıkan dönüşümlere, kentin kendini yeniden kurma ve onarma biçimlerine ve farklı dayanışma pratiklerine birlikte bakmayı öneriyor. Atölyeler boyunca katılımcılarla farklı güzergâhlarda gerçekleştirilecek yürüyüşlerle, insan ve insan olmayanların tanıklık ve hafızasından izler taşıyan peyzajda karşılaşmak, duyumsamak, kayıt tutmak ve birlikte üretmek amaçlanıyor.

Programda toplam 5 atölye var

17–18 Ekim ve 24–25 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek programda toplam 5 atölye bulunuyor. İnisiyatifin açıkladığı bilgilere göre, söz konusu tarihlerdeki atölyelerin yürütücüleri arasında Eylem Ejder, Nejbir Erkol, Çisel Karacebe, Servet Kaplan ve Rozelin Akgün yer alıyor. Atölye programları ise şu şekilde:

Arkadaşımın Evi Nerede? Yürüyüş ve Ev Üzerine Melez Metin Yazım Atölyesi
Yürütücü: Eylem Ejder
Tarih: 17 Ekim 2026, Cumartesi
Saat: 12.00–16.00

Bir Yeri Düşünmek: Yürüyüş ve Katılımcı Performans Atölyesi
Yürütücü: Nejbir Erkol
Tarih: 17 Ekim 2026, Cumartesi
Saat: 16.30–18.00

Dinleyen Beden: Ses Yürüyüşü ve Katılımcı Haritalama Atölyesi
Yürütücü: Çisel Karacebe
Tarih: 18 Ekim 2026, Pazar
Saat: 12.00–16.00

Yamalı Peyzajlar: Yürüyüş ve Katılımcı Haritalama Atölyesi
Yürütücü: Servet Kaplan
Tarih: 24 Ekim 2026, Cumartesi
Saat: 12.00–16.00

Aktif Peyzajlar: Hevsel Bahçeleri’nde Hafıza Yürüyüşü Atölyesi
Yürütücü: Rozelin Akgün
Tarih: 25 Ekim 2026, Pazar
Saat: 12.00–16.00

İnisiyatif, atölyelere katılımın ücretsiz olduğunu ve kayıt gerektirdiğini belirtiyor. Atölyeler hakkında ayrıntılı bilgi almak ve kayıt olmak için: https://linktr.ee/yikintilararasinda.

Karekodla erişim için:

Yıkıntılar Arasında: Araştırma ve Sanat İnisiyatifi

İstanbul, Diyarbakır, Mardin ve Hatay illerinde faaliyet gösteren Yıkıntılar Arasında, farklı disiplinlerden araştırmacı, sanatçı ve kültür üreticilerinin bir araya geldiği bir inisiyatiftir. Eleştirel mekân çalışmaları yürüten inisiyatif; politik şiddetin izlerini taşıyan yıkım alanlarına, insan ve insan olmayanların dolanık ilişkilerine, hafıza ve tanıklık anlatılarına odaklanan araştırma ve sanatsal üretimler gerçekleştirmektedir.

İnisiyatif hakkında detaylı bilgi, güncel çalışmalar ve etkinlikler için inisiyatifin websitesi: https://yikintilararasinda.org/

Güncel duyuru ve paylaşımlar için Instagram hesabı: https://www.instagram.com/yikintilararasinda/

"Kömür Ortakları"

350.org: Türkiye ve Avusturalya liderliğe önce kendi ülkelerinde başlamalı

350.org’un raporuna göre COP31’e başkanlık edecek olan Türkiye ve Avustralya, Paris Anlaşması’ndan bu yana gerçekleştirdikleri kömür ticaretiyle 75 milyon tonun üzerinde karbondioksit salımından sorumlu.

Uluslararası iklim örgütü 350.org tarafından yayımlanan “Kömür Ortakları” (Partners in Coal) adlı yeni rapor, Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı’na (COP31) başkanlık edecek Türkiye ve Avustralya arasındaki fosil yakıt ticareti ilişkisine dair verileri ortaya koydu.

Kasım 2025’te Brezilya’daki COP30 sırasında görevler şu şekilde bölüşülmüştü: Türkiye, COP31 zirvesine ev sahipliği yapıp COP Başkanlığı görevini yürütürken Avustralya ise zirve öncesindeki hükümetler arası müzakerelere ev sahipliği yapacak ve müzakere sürecine başkanlık edecek.

BM Comtrade verilerine dayanan rapora göre, Türkiye ve Avusturalya, Paris Anlaşması’nın imzalandığı tarihten bu yana 75 milyon tonun üzerinde karbondioksitten üretiminden sorumlu. Türkiye ile Avustralya arasındaki kömür tedarik zincirinin yarattığı bu miktar, COP32’ye ev sahipliği yapacak Etiyopya’nın yıllık karbondioksit salımının yaklaşık dört katı.

Raporda en dikkat çekici kısımlardan biri ise, Türkiye ve Avusturalya’nın ikisi de Ek-1 ülkesi olmasına rağmen, ikisinin de kömürden çıkış tarihi yok.

*Ek-1 ülkeleri: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde yer alan ve sera gazı emisyonlarını azaltma, sınırlandırma ve düzenli raporlama yükümlülüğü bulunan sanayileşmiş ile geçiş ekonomisindeki ülkeler için kullanılan terim

Avusturalya petrol ve gaz üretiminde birinci

Raporda Avustralya Hükümeti’nin Başbakan Anthony Albanese’nin 2022’de seçilmesinden bu yana 36 yeni veya genişletilmiş fosil yakıt projesini onaylaması yer alıyor. Bu bilgilere göre, Avusturalya üretim oranında en yüksek artış kaydeden 15 büyük petrol ve doğalgaz üreticisi arasında yüzde 77 artış oranıyla ilk sırada.

Rapora göre küresel kömür madeni projelerinin yüzde 56’sını elinde tutan Avustralya, onay aşamasındaki projeler de dahil edildiğinde yalnızca 2025-2050 döneminde 1,8 milyar ton termik kömür üretecek.

Rapor, Avrupa’nın en büyük kömür enerjisi üreticisi konumundaki Türkiye’nin 2035 yılına kadar kömür ve doğalgaz enerji kapasitesinde hedeflediği yaklaşık %30’luk bir artışı da ortaya koyuyor. 2053 için net sıfır hedefi açıklayan Türkiye’nin Climate Action Tracker tarafından “kritik derecede yetersiz” olarak değerlendirildiğine vurgu yapan rapor, Avusturalya’nın ise “yetersiz” olarak değerlendirildiğini belirtiyor.

Karabiga’da %80 kapasite artışı

Rapor, Çanakkale’nin Karabiga ilçesindeki CENAL kömür santraline de dikkat çekti. Buna göre CENAL kömür santrali, resmi olarak “kapasite artırımı” olarak sunulan, ancak gerçekte büyük çaplı yeni bir kömür santrali genişletme projesini sürdürüyor. Bu proje, mevcut 1.320 MW’lık kapasitesine 1.050 MW’lık yeni bir ithal kömür ünitesi ekleyerek toplam kapasiteyi %80’e yakın bir artışla 2.370 MW’a çıkaracak.

COP31 9-20 Kasım’da Antalya’da yapılacak

9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da düzenlenecek olan COP31, devletlerin iklim krizini pazar odaklı müzakere etmek üzere aldığı toplantıların 31’incisidir. Birçok ekoloji aktivisti, bu konferansları “yeşil boyama” olarak eleştirerek Paris İklim Anlaşması hedeflerini (1.5°C) tutturamadığını vurguluyor.

Bu sene Antalya’da 14-18 Kasım arasında düzenlenecek olan Halkların İklim Zirvesi (HİZ) ise devletler ve sermayedarlar tarafından öncülük edilen bu iklim zirvelerine karşı bir alternatif zirve olarak düzenleniyor.

2023’teki COP28’de hükümetlerin 1,5 °C hedefini ulaşılabilir tutma hedefini hatırlatan 350.org, COP31 ile ilgili şunu söylüyor:

“IEA’nın (Uluslararası Enerji Ajansı) “tarihin en büyük enerji krizi” olarak nitelendirdiği olayın gölgesinde düzenlenen bir BM iklim zirvesi, temel sorunu, yani fosil yakıtlara olan süregelen bağımlılığı görmezden gelemez. COP31, bu bağımlılıkla ve bunun enerji fiyatları, satın alınabilirlik ve erişim üzerindeki sonuçlarıyla yüzleşemezse, sadece bir iklim zirvesi olarak değil, aynı zamanda günümüzün belirleyici enerji sorununa yönelik siyasi, ekonomik ve sosyal bir yanıt olarak da yetersiz kalacaktır.”

>75 milyon ton
CO₂ salımı (Paris Anlaşması’ndan bu yana)
Türkiye–Avustralya kömür zinciri>75 Mt CO₂
Etiyopya (yıllık CO₂ salımı)~18,8 Mt CO₂
Türkiye’nin Avustralya’dan kömür ithalatı, 2015–2025 (milyon ton)
2,79
2,28
1,48
1,97
2,91
0,90
5,32
3,11
3,11
2,76
1,88
’15
’16
’17
’18
’19
’20
’21
’22
’23
’24
’25
Toplam: 28,518 milyon ton kömür. En yüksek ithalat 2021’de (5,324 Mt; 14,00 Mt CO₂).
İki ülke, iki uç
2.
Avustralya, dünyanın en büyük ikinci kömür ihracatçısı
7.
Türkiye, dünyanın en büyük yedinci kömür ithalatçısı; Güney ve Doğu Asya dışında birinci
Kömürden gaza: LNG bağı
Şubat 2026
Avustralya’dan Türkiye’ye ilk LNG tankeri girdi
5,8 milyar m³
Woodside–BOTAŞ bağlayıcı anlaşması (29 Aralık 2025); yılda yaklaşık 0,5 Mt LNG
9 yıla kadar
Teslimatlar 2030’da başlayacak
Avustralya: fosil yakıt genişlemesi
Avustralya %56
Dünyanın geri kalanı %44
Küresel kömür madeni proje hattındaki pay. Bu hat, 2025–2050 arasında 1,8 milyar ton termal kömür anlamına geliyor.
36
Albanese’nin 2022’deki seçiminden bu yana onaylanan yeni veya genişletilen fosil yakıt projesi
+%77
2015’ten bu yana gaz ve petrol üretimindeki artış
Türkiye: kömür ve gaz kapasitesi büyüyor
1.
Avrupa’nın en büyük kömürlü elektrik üreticisi
+%30
2035’e kadar kömür ve gaz santral kapasitesi artışı planı
~10 GW
2035’e kadar yeni gaz santrali payı
CENAL (Karabiga, Çanakkale): mevcut 1.320 MW1.320 MW
“Kapasite artışı” sonrası2.370 MW (+%80)
Rapora göre 1.050 MW’lık ithal kömür ünitesi, fiilen yeni bir büyük santral anlamına geliyor.
İklim politikası karnesi (Climate Action Tracker)
Türkiye
“Kritik derecede yetersiz”. 2053 net sıfır hedefi var.
Avustralya
“Yetersiz”. Derecelendirme, fosil yakıt ihracatını hesaba katmıyor.
Enerji krizinin maliyeti
14,05–14,79 milyar $
Petrol ve gaz fiyatlarındaki artışın, 2026 sonuna kadar Türkiye’deki hanelere ve işletmelere getireceği ek doğrudan maliyet (350.org analizi). Gerilim sürerse 24,59 milyar $’a çıkabilir.
0 / 3
COP31 Başkanlığı’nın şimdiye kadar delegasyonlara gönderdiği üç resmî mektubun hiçbirinde “fosil yakıtlar” ifadesi geçmiyor.
Kaynak: 350.org, “Partners in Coal” (1 Ekim 2026). Veriler BM Comtrade (HS 270112) ve OECD/IEA istatistiklerine dayanıyor. CO₂ rakamları, kömürün yakılmasından doğacak tahmini salımdır; madencilik, işleme ve nakliye kaynaklı salımları kapsamaz. Yuvarlama nedeniyle küçük farklar olabilir.

Raporun tamamına ulaşmak için tıklayın.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.