12 Mart Muhtırası ve 6 Mayıs idamları

12 Mart Muhtırası’nın ardından başlatılan Balyoz harekâtı, 1972 6 Mayıs’ında sabaha karşı idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamının yolunu döşedi.

Hürriyet gazetesi manşeti

1960-1970 dönemlerinde birçok eylem Türkiye’deki gençlik hareketlerinden yükseliyor ve kitlesel işçi eylemleri düzenleniyordu. 1970 yılında Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan tarafından Ankara’da kurulan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO), Türkiye’deki sağ-sol çatışmalarının yoğunlaştığı 1970’lerde siyasi tarihin en önemli aktörlerinden biri oldu. Bu idamların önünü açan bir kırılma noktası ise 12 Mart Muhtırası ile başlayan Balyoz Harekâtı oldu.

Balyoz Harekâtı ve başlatılan tasfiye süreçleri

Balyoz Harekâtı, CHP Kocaeli Milletvekili iken partisinden istifa ederek 12 Mart Muhtırası sonrası kurulan hükümetle başbakan koltuğuna oturan Nihat Erim‘in, 22 Nisan 1971 günü TRT’de yaptığı konuşmada, “Alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına hemen inecektir” söylemiyle ülkedeki sol örgütlere karşı başlatılan tutuklama, işkence, yargılama ve cezalandırmaları kapsayan bir süreçti.

Harekât kapsamında İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi. TİP ve DİSK gibi birçok kurum kapatıldı, binlerce demokratik ve sosyalist kişi gözaltına alınarak işkence ve sorgudan geçirildi. Kitaplar yasaklanıp topluca yakıldı, grev ve lokavt yasaklandı, basına geniş çaplı sansür uygulandı ve toplumsal muhalefet ağır baskı altına alındı.

Ocak 1971’den sonra “vur emri” ile aranan Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, 12 Mart Muhtırası’ndan dört gün sonra Sivas’ın Gemerek ilçesinde, Hüseyin İnan ise 23 Mart’ta Kayseri Pınarbaşı’nda yakalandı. Ankara 1 No.’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, üçünü de TCK’nın 146. maddesi uyarınca teşkilatı esasiye kanununu ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan idam cezasına çarptırdı.

Dönemin siyasi konjonktürü içinde idamlara karşı yükselen itirazlar, harekâtın yarattığı baskı ortamında karşılık bulamadı. 24 Nisan 1972’deki meclis tutanaklarına göre TBMM’deki oylamaya 323 milletvekilinin katıldığı ve 273 ‘Evet’ oyuna karşı 48 ‘Hayır’ ile idam cezasının onaylandığı kaydedildi.

6 Mayıs 1972 infazlarını engelleme girişimleri ve balyoz harekatı

17 Mayıs 1971: Elrom’un kaçırılması 17 Mayıs 1971 günü Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi militanları Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir, İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırdılar.
1 Haziran 1971 1 Haziran 1971’de Maltepe’de Hüseyin Cevahir katledildi, Mahir Çayan yaralı ele geçirildi. 30 Haziran 1971’de ise Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özüdoğru Nurhak Dağları’nda katledildi.
Şubat – Mart 1972 Maltepe Cezaevi firarı sonrası 19 Şubat 1972’de Ulaş Bardakçı İstanbul’da, 9 Mart 1972’de ise Koray Doğan Ankara’da katledildi.
26-30 Mart 1972: Kızıldere olayı Mahir Çayan ve arkadaşları, üç yabancı teknisyeni kaçırarak infazları durdurmaya çalıştı. Tokat’ın Kızıldere köyündeki çatışmada Çayan ve 9 arkadaşı ile teknisyenler hayatını kaybetti.
4 Mayıs 1972: Boğaziçi uçağının kaçırılması Yaşar Aydın, Nuri Akça, Sefer Şimşek ve Mehmet Yılmaz; İstanbul-Ankara seferini yapan uçağı Sofya’ya kaçırdı. 36 saatlik bekleyişin ardından talepleri reddedilen grup teslim oldu ve Bulgaristan’a iltica etti.
4 Mayıs 1972: Kemalettin Eken girişimi THKO üyesi Hasan Ataol ve arkadaşları, Jandarma Genel Komutanı Kemalettin Eken’i kaçırmaya çalıştı. Çıkan çatışmada Niyazi Yıldızhan hayatını kaybetti, Sefa Asım Yıldız yaralı yakalandı.

Günümüzde 6 Mayıs, “Üç Fidan” parkında, sivil toplum kuruluşlarının ve sosyalist örgütlerin düzenlediği anmalarda ve Ankara Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde düzenlenen törenlerle toplumsal hafızada yerini koruyor.

Son mektuplar

“İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de tereddüte düşmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir. O bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı, ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum” — Deniz Gezmiş
“Babacığım, cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. herbirisi oğlun sayılır. Dışarda bizler için uğraşan dostlarımı ve dostlarını unutmayacağını biliyorum.” — Yusuf Aslan
“Metin olunuz. Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız. Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler” — Hüseyin İnan

Varto’da JES nöbeti: “Doğamızı korumaya söz verdik”

Varto ve Karlıova bölgelerinde yapılması planlanan jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı köylüler, doğalarını korumak için çadır kurarak direniş başlattı. Söz konusu JES projeleri için 20 Mayıs’ta ilk sondaj çalışmalarının başlatılacağı kaydediliyor.

Fotoğraf: Varto Ekoloji Platformu

Amerikalı Ignis H2 Anonim Şirketi tarafından Muş’un Varto (Gimgim) ve Bingöl’ün Karlıova’da (Kanîreş) ilçelerinde iki ayrı jeotermal enerji santrali (JES) projesi hayata geçirilmek istenmesine karşı, bölge halkı çadırlar kurarak nöbete başladı. 3 Mayıs’ta Varto’nun Çallıdere (Xwarik) köyünde sondajın yapılması planlandığı alana çadır kuran bölge halkı, santrallerin durdurulmasını talep ediyor.

Uzmanlar ve bölge sakinleri, bu projelerin deprem ve doğa tahribatı riski olduğuna, bölgedeki hayvancılığı ve yaşamı yok edeceğine dikkat çekiyor.

Çadır eylemine ilişkin konuşan Varto sakinlerinden Ali Rıza Vural “Toprağımızı, doğamızı koruyacağımıza dair birbirimize söz verdik” dedi. Avukat Bahar Koç ise “Proje tanıtım dosyasında hukuka aykırılıklar var” değerlendirmesinde bulundu.

22 köyü etkileyecek olan bu projeye karşı 24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da Karlıova’da birçok şehirden gelen ekolojistlerin ve halkların buluştuğu bir miting düzenlendi.

“Bilimsel raporlarla hareket ediyoruz

Teknedüzü (Badan) köyünden Ali Rıza Vural, projenin olası zararlarını Türkiye Mimar ve Mühendisler Odası’nın (TMMOB) raporlarına bakarak incelediklerini belirterek buna karşı örgütlenmeye başladıklarını belirtti:

“Bu jeotermal yaklaşık olarak 3-4 aydır bizim gündemimizde. Öncelikle halk örgütleri yani jeotermalin doğaya, insanlara, canlılara verdiği zararları önce araştırdık sonra halkımıza anlatmaya çalıştık. Yani öyle bir bütün ezber cümleler değil gerçekten de Türkiye Mimar ve Mühendisler Odası’nın raporu var. Bu rapor üzerinde çok yoğunlaştık. Olası tehlikeler nasıl ki Büyük Menderes Havzası’nda yaşandıysa aynı şeylerin de burada da yaşanabileceği korkusuyla ciddi bir örgütlülüğe geçtik.”

20 Mayıs’ta planlanan sondaja karşı 16 köy nöbette

Vural, ilk işletme ruhsatının alındığı ve 20 Mayıs’ta sondaj yapılmasının beklendiği Çallıdere ve Teknedüzü köyleri arasında, halkın toplumsal refleks göstererek alanın korunması için hazırlıklarını tamamladığını söyledi:

“Arkadaşlarımıza yanında yakınında olmaya çalışıyoruz, destek vermeye çalışıyoruz. Onlara lojistik destek sağlamaya çalışıyoruz. 3 gün sonra gençler nöbet sıralarını artık köylere devredecek. Bu manada etkilenen 16 köyden her akşam iki köy nöbet tutacak orada. İşte bir muhtar da dahil olmak üzere köyün temsilcileri tutacak. Yani gece onlar tuttuklarında en ufak olası bir şeyde haberleşmemiz, hepimizin bir bütünen bu alanda olacağımız, kendi toprağımızı, doğamızı koruyacağımız noktasında birbirimize söz verdik.”

Fotoğraf: Varto Ekoloji Platformu

Eylemlerinin hiçbir siyasi kurum ya da STK’nın güdümünde olmadığını, tamamen yerel bir halk hareketi olduğunu söyleyen Vural, bütün köylerin birbirine kenetlendiğini ifade etti:

“Kadın, çoluk, çocuk, yaşlı ve gencimiz… Yani burada hiçbir siyasetin ya da hiçbir kurumun ya da hiçbir STK’nın güdümünde değil, tamamen Varto Ekoloji Platformu. Bunun içinde yaşlısı, genci, çocuğu ve herkesin de yani siyasi görüşü ne olursa olsun herkesin kenetlendiği, tamamen doğasına sahip çıktığı bir örgütlülükten bahsediyorum.”

“Dayanışma ile daha da güçleniyoruz”

Çadır direnişine lojistik ve manevi desteğin her geçen gün büyüdüğünü belirten Vural, nöbet tutanların günlük işlerini komşularının üstlendiğini söyledi:

“Çadır ziyaretinden anlıyoruz ki her kesimden insan gelip çadırlarımızı ziyaret ediyor. Her türlü maddi manevi destek sunuyorlar. Orada nöbet tutan arkadaşların hepsinin kendi işleri, güçleri var. Hayvanları var. Buna rağmen oradan nöbet tutanların yerine diğer köylüler, komşular onların hayvanlarına bakıyor, ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Kesinlikle burada hiçbir taviz verme olayı yok. Hatta daha da güçleniyoruz.”

Devletin ve bakanlıkların firmanın önünü açıp açmama konusunda kaygıları olduğunu ifade eden Vural, ne olursa olsun topraklarına dokunmalarına izin vermeyeceklerini söyledi.

Avukat Koç: Yürütmeyi durdurma kararını bekliyoruz

Varto ve Bingöl’de hayata geçirilmek istenen projelerin hukuki boyutuna ilişkin bilgi veren Avukat Bahar Koç, hem “ÇED Gerekli Değildir” kararına hem de şirkete verilen işletme ruhsatına karşı ayrı ayrı dava açıldığını belirtti:

“Normalde bir ‘ÇED gerekli değildir’ kararı var, bir de şirkete verilen bir ruhsat var. İkisi için ayrı ayrı dava açılması gerekir. Valilik ikisine ayrı ayrı tarihlerde cevap verdi. Dolayısıyla iki dava açtık ama ikisinin tarihi aynı değil. Ruhsata ilişkin davayı daha önce açtık, ‘ÇED gerekli değildir’ kararını ise geçen hafta açtık. Şu an Bingöl İdare Mahkemesi’nde iki davamız devam ediyor.”

Mahkemenin henüz bir karar vermediğini ve idarenin savunmasının beklendiğini vurgulayan Koç, sürecin işleyişine dair şunları söyledi:

“Şu anda yürütmeyi durdurma kararı verilmiş değil çünkü idarenin savunmasının alınması gerekiyor. Henüz savunma da yapılmış değil, hukuk süreci devam ediyor. Projenin yapılacağı bölgedeki yetkili mahkeme Bingöl İdare Mahkemesi olduğu için orada davalarımızı açtık. İdareden savunma geldikten sonra keşif günü verilecektir.”

“Olası fiili bir duruma karşı toplumsal tepki şart”

20 Mayıs’ta yapılması beklenen sondaj çalışmasına dair ellerinde yürütmeyi durdurma kararı olmadığını söyleyen Koç, mahkeme kararı çıkana kadar şirketin sahaya girmesini engellemek için toplumsal tepkinin şart olduğunu ifade etti:

“Şirket ruhsat sahibi olduğu için gelip orada fiili bir durum yaratabilir. Bu fiili durumu yaratmasının önüne geçmek için de ancak toplumsal tepki gerekli. Toplumsal tepkiyle bunu durdurmaya ve yürütmeyi durdurma kararının da bir an önce mahkemeden temin edilmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bu süreç zaten Türkiye’nin her yerinde bu şekilde iki ayaklı yürütülüyor. Bir yandan toplumsal tepki diğer taraftan hukuki süreç.”

“Bu bir hak arayışıdır”

Gençlerin öncülüğünde kurulan nöbet çadırlarının hem bir hak arayışı hem de hukuka uygun bir tepki olduğunu savunan Koç, “Proje tanıtım dosyası hukuka aykırı hükümlerle dolu. Bu kadar hukuksuzluk varken arkadaşlarımızın orada direnç göstermesi, çadır kurması ve nöbet tutması hukuka son derece uygundur” dedi.

KCK: ‘Yasal adımlar silah bırakmaya bağlı’ ifadesi gerçeği yansıtmıyor

KCK yönetimi adıyla yaptığı açıklamada, iktidarın, “sürecin ilerlemesini sağlayacak gerekli yasal adımları halen atmadığı” belirtilerek, “Ne zaman Rêber Apo’nun statüsü belli olur ve özgür çalışır koşullara kavuşursa o zaman sürecin ilerlemesinden söz edebiliriz” denildi.

KCK Yöneticilere Sozdar Avesta ve Mustafa Karasu’nun basın toplantısı, Foto: ANFnews

Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı çağrı sonrasında 5-7 Mayıs 2025 tarihinde yaptığı kongre ile kendisini fesheden PKK, “Apocu Hareket Yönetimi” adıyla yeni bir açıklama yayınladı.

Fesih kararının alındığı kongrenin birinci yıl dönümü nedeniyle KCK yöneticilerinden Sozdar Avesta ve Mustafa Karasu, Kürdistan Bölgesel yönetimi sınırları içerisindeki bir bölgede, bir basın toplantısı düzenledi.

Fırat Haber Ajansı’nın (ANF) yayınladığı haberde, bir grup basın mensubunun da katıldığı toplantının videosu da paylaşıldı.

KCK Yönetim Kurulu Üyesi Sozdar Avesta’nın Kürtçe, Mustafa Karasu’nun ise Türkçe okuduğu metinde, AKP hükümetinin ve iktidar çevrelerinin “sürecin” ilerlemesi için öne sürdükleri “ Yasal adımların ‘silahların bırakılmasının tespitine ve teyit edilmesine bağlı olduğunun’ ifade edilmesi gerçeği yansıtmamakta” denildi.

Öcalan’ın 27 Şubat çağrısından günümüze kadar yaşanan gelişmelerle ilgili değerlendirmelerin yapıldığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ilerlemesi için Rêber Apo’nun statüsünün belirlendiği siyasi bir kararın alınması ve demokratik siyasetin özgürce yapılacağı yasal adımların atılması gerekir. Silahların tümden bırakılmasının ve demokratik siyasete girilmesinin atılacak yasal adımlarla gerçekleşeceği sürecin başından beri tüm çevreler tarafından bilinmektedir” değerlendirilmesi yapıldı.

“Öcalan başmüzakerecidir”

Açıklamanın devamında Öcalan’ın statüsünün belirlenmesinin gerektiği kaydedilerek şu ifadelere yer verildi: “Biz, Kürt Özgürlük Hareketi olarak PKK’nin feshedildiği ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadelenin sonlandırıldığı kongrede barış ve demokratik toplum sürecinin Rêber Apo tarafından yürütülmesi kararı aldık. Başmüzakereci ve bu sürecin yürütücüsü Rêber Apo’dur. Bu gerçeklik dikkate alınarak Rêber Apo’nun temel muhatap olarak siyasi konumunun belli olması ve özgür çalışır koşullara kavuşması gerekir. Bu süreç ancak böyle doğru yürütülür ve sonuca ulaştırılır. Biz üzerimize düşeni dünyada hiçbir kesimin beklemediği düzeyde yaptık. Artık barış ve demokratik toplum sürecinin sonuca gitmesi için Rêber Apo’nun statüsünün belirlenmesi, yasal ve hukuki adımların atılması gerekmektedir. Halkımızın da demokratik güçlerin de bizlerin de beklentisi bu yöndedir.”

“İktidara eleştiri”

KCK yönetimi kendilerinin attıkları adımlara rağmen AKP iktidarı ve ona yakın medyanın yaklaşımını eleştirerek şunları kaydetti: “Biz, demokratik siyasal çözüm için Kürt kamuoyunu hazırlama ve Türkiye halklarına olumlu mesajlar verme konusunda hassas davranırken, bazı iktidar sözcüleri ve iktidara yakın basın, bırakalım kamuoyunu hazırlamayı, aksine kamuoyunda olumsuz algılar yaratan bir tutum içinde olmuşlardır. Muhalefete olumsuz yaklaşım da toplumsal desteğin artmasının önüne geçmiştir.”

27 Şubat 2025 tarihinden bu yana neler yaşandı?

“KCK açıklamasında 27 Şubat 2025 tarihinden günümüze kadar kendileri tarafından atılan adımlar şu şekilde açıklandı:

Rêber Apo 27 Şubat 2025 tarihli çağrısında PKK’nin çıkış koşulları ve nedenlerini ortaya koymuş, 50 yıl içinde yaşanan gelişmeler sonucu PKK’nin feshedilmesi ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadelenin sonlandırılması çağrısı yapmıştır. Hareketimiz, bu çağrıdan hemen sonra 1 Mart’ta tek taraflı ateşkes ilan etmiştir.

Bu çağrı sonrası birçok çevre ve kişi PKK’nin bu çağrıya uymayacağını belirtmiştir. Önderlik hareketi olarak doğan ve bu Önderliğin çizgisinde mücadele eden ve gelişen PKK, kısa sürede kongresini toplamıştır. Önderliğin çağrısına tereddütsüz biçimde uymuş; PKK’yi feshetme ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı almıştır. Bu kararların pratikleşmesini sağlayacak olanın da Rêber Apo olacağını kararlaştırmıştır. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni başmüzakereci olan Rêber Apo’nun yürüteceği de özellikle vurgulanmıştır.

“Önder Apo Bahçeli’nin çağrısına olumlu yanıt verdi”

Rêber Apo 1993 yılından bugüne defalarca tek taraflı ateşkes ilan ederek Kürt sorununda demokratik çözümün önünü açmak istemiştir. Dünyadaki diğer çatışma-çözüm örneklerinde görülmeyen makul yaklaşım ve çözüm önerileri sunmuştur. Ancak o zamanlar Türk devletinin bir çözüm politikası olmadığı için bu girişimler sonuçsuz kalmıştır. Rêber Apo, MHP genel başkanı ve iktidar ortağı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihinde yaptığı çağrısına, devlet içinde bir çözüm iradesinin olabileceğini düşünerek olumlu cevap vermiştir.

“Çözümün önünü açmak için devasa adımlar atıldı”

Özgürlük Hareketimiz, PKK’nin feshi ve silahlı mücadelenin sonlandırılması gibi çok radikal kararları Rêber Apo’nun çözüm gücüne inandığı için almıştır. Bu adımlar demokratik çözümün önünü açacak devasa adımlardır. Bu adımlar konusundaki irademizi ve kararlılığımızı ortaya koymak için KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanımız Besê Hozat, 11 Temmuz 2025’te 30 gerilla yoldaşımızla birlikte silahlarını yakmışlardır. Böylece gerekli yasal adımlar atılıp siyasi koşullar oluştuğunda binlerce gerillanın da silahları bırakacağı vurgulanmıştır. Nitekim Devlet Bahçeli de gerekli yasalar çıkarılıp silah yakanların Türkiye’ye gelişi sağlansaydı daha iyi olurdu, diyerek silah bırakıp Türkiye’ye dönüşün nasıl olacağını da ortaya koymuştur.

“Silahlı güçlerimizi sınır dışına çektik”

Özgürlük Hareketi olarak silahlı mücadelenin sonlandırılması ve demokratik siyasal çözüm irademizi ortaya koymak için Türkiye sınırları içindeki silahlı güçlerimizi sınır dışına çektik. Medya Savunma Alanlarındaki çatışma riski olabilecek bazı gerilla mevzilerini de boşalttık. 2017 yılında esir aldığımız MİT yöneticilerini de teslim ettik.

Tüm bunları demokratik siyasal çözümü sağlayacak siyasi ve yasal adımların atılması için yaptık. Bu süreçte İmralı’da Önderliğimizle yapılan bazı görüşmeler ve Medya Savunma Alanlarında bazı şehitlerimizin alınmasını sağlama dışında herhangi bir adım atılmadı.”

Teknik Süreç ve Kronoloji (27 Şubat 2025 Sonrası)
Şubat – Mart 2025
Karar ve İlk Diplomatik Adımlar
  • 27 Şubat: Fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırma çağrısı.
  • 1 Mart: Tek taraflı ateşkes ilanı.
  • Kongre Kararı: PKK’nin resmi feshi ve “Başmüzakereci” tayini teknik kayda geçti.
11 Temmuz 2025
Fiili Silah Bırakma ve İmha
  • KCK Yürütme Konseyi düzeyinde katılım.
  • 30 kişilik grup tarafından silahların fiziksel imhası (yakılması).
  • Gelecek binlerce güç için “teknik kapasite ve irade” beyanı.
Operasyonel Sahadaki Değişim
Lojistik ve Askeri Tahliye
  • Türkiye sınırları içerisindeki silahlı unsurların tam tahliyesi.
  • Çatışma riski taşıyan stratejik gerilla mevzilerinin boşaltılması.
  • 2017’den bu yana alıkonulan MİT yöneticilerinin teknik teslimatı.
Mevcut Durum
Beklenen Teknik Adımlar
  • Yasal altyapının oluşturulması ve dönüş yollarının hukuki statüsü.
  • Siyasi çözüm iradesinin somut yasal metinlere dökülmesi.
* Bu tablo KCK açıklamalarındaki teknik veriler ışığında kronolojik olarak derlenmiştir.

Gazze’ye giden yardım gemilerine İsrail ablukası: 2010–2026

2008’de Free Gaza Hareketi’nin teknesinin Gazze’ye başarıyla ulaşmasından bu yana hiçbir sivil yardım gemisi İsrail ablukasını kıramadı. 2010’dan 30 Nisan 2026’da İsrail tarafından alıkonulan Küresel Sumud Filosu’na kadar gerçekleşen müdahalelerin kronolojisi.

Hamas’ın Gazze Şeridi’nde seçim yoluyla iktidara gelmesinin ardından 2007’de İsrail, uluslararası sularda yoğun bir abluka uygulamaya başladı. 2010’dan itibaren Gazze’ye doğru yola çıkan hiçbir sivil yardım gemisi İsrail ablukasını kıramadı. Bu tekneler hem yardım taşıyordu hem de Gazze’ye yönelik ablukanın sona ermesi gerektiği mesajını veriyordu.

İşte tüm büyük müdahalelerin kronolojisi.

Kronoloji · Analiz

İsrail’in Gazze’ye giden yardım gemilerine
müdahaleleri: 2010–2026

  • 2008

    Son Başarılı Geçiş

    Free Gaza Hareketi · 2 tekne

    Free Gaza hareketi, küçük iki tekneyle Kıbrıs’tan yola çıkarak Gazze’ye başarıyla ulaştı. Bu tarihten bu yana hiçbir sivil yardım gemisi İsrail ablukasını kıramadı.

  • 2010

    Gazze Özgürlük Filosu

    Mavi Marmara dahil 6 gemi

    32-40 farklı ülkeden yaklaşık 600’den fazla insan hakları aktivisti, gazeteci ve yardım görevlisi gemilerde yer alıyordu. İsrail uluslararası sularda gemilere baskın düzenledi. 10 aktivist hayatını kaybetti, birçoğu yaralandı. Dünya genelinde büyük kınama dalgası oluştu; İsrail-Türkiye ilişkileri kopma noktasına geldi. ABD’li diplomatlar, Türkiye ve diğer ülkelerin yalnızca İsrail’i suçlayan bir BM Güvenlik Konseyi bildirisi yayınlatma çabalarını engellemişti.

    10 Ölü · 56 Yaralı
  • 2011

    Özgürlük Filosu II

    10 gemi planlandı

    Yunanistan’dan hareket etmesi planlanan filodaki çoğu tekne, diplomatik baskı ve gemi sabotajları nedeniyle limandan ayrılamadı. Yola çıkan tek gemi (Dignité-Al Karama) İsrail tarafından durdurularak Aşdod’a çekildi, aktivistler gözaltına alınıp sınır dışı edildi.

  • 2015

    Özgürlük Filosu III

    Küçük filo

    İsveç’ten yola çıkıp Atina’dan Gazze’ye doğru ilerleyen filoyu İsrail donanması uluslararası sularda durdurdu ve Aşdod Limanı’na yönlendirdi. Tüm aktivistler gözaltına alınarak sınır dışı edildi. Aktivistler İsrail askerlerinin elektroşok kullandığını aktardı.

  • 2016

    Gazze’ye Kadın Teknesi

    1 tekne

    İsrail, Filistin kıyısından 34 km uzaklıkta güvenlik bölgesi dışında gemiyi durdurdu. Tüm mürettebat gözaltına alınıp sınır dışı edildi, gemi Aşdod’a götürüldü.

  • 2018

    Filistin İçin Adil Gelecek Filosu

    Al Awda + Freedom + 2 yat

    29 Temmuz ve 3 Ağustos’ta her iki ana gemi İsrail donanması tarafından ele geçirildi. Gözaltına alınan aktivistlerin bir kısmı cop ve elektroşok müdahalesine maruz kaldığını bildirdi. Aktivistler sınır dışı edildi.

  • May
    2025

    Vicdan Gemisi (Conscience)

    1 gemi · 30 aktivist

    Dünyanın çeşitli yerlerinden inisiyatiflerin bir araya gelmesiyle oluşturulan ve olası tehlikelere karşı gizli tutulan Özgürlük Filosu Koalisyonu’nun “Conscience” adlı gemisi, Malta açıklarında silahlı insansız hava araçlarıyla iki kez vuruldu. Yangın çıktı, gövdede ciddi delik oluştu. Gemi yolculuğa devam edemedi, hiçbir müdahil taraf sorumluluğu resmen kabul etmedi.

  • Haz
    2025

    Haziran 2025 Özgürlük Filosu

    Madleen · 12 kişi

    Madleen gemisi, İtalya’nın Katanya kentindeki San Giovanni Li Cuti Limanı’ndan Gazze’ye doğru yola çıktı. İsrail kuvvetleri gemiye kimyasal sprey sıkarak baskın yaptı. Gözaltındakiler arasında İsveçli aktivist Greta Thunberg ve Avrupa Parlamentosu üyesi Rima Hassan da bulunuyordu.

  • Tem
    2025

    Hanzala Gemisi

    Hanzala · 21 kişi

    İtalya’nın Syracusa Limanı’ndan 13 Temmuz’da hareket eden Hanzala Gemi’sine baskın yapan İsrail ordusu, 21 aktivisti gözaltına aldı.

  • Eki
    2025

    Küresel Sumud Filosu — 1. Sefer

    44 tekne · 500 aktivist · 44 ülke

    Bu filo, tarihin en büyük sivil deniz konvoyu olarak Barcelona, Tunus ve Yunanistan limanlarından yola çıktı. İsrail, taşınan yardımların Gazze Şeridi yakınındaki Aşkelon limanına bırakılması ve buradan İsrail makamlarınca Gazze’ye taşınması teklifinde bulunmuştu fakat filo bu teklifi reddetti. 41 gemi 29-30 Eylül tarihlerinde İsrail tarafından el konuldu. Gazze karasularına girmeyi başaran bir gemi Gazze kıyısına varamadan alıkonuldu. 2 hukuk gemisi rotasını Kıbrıs’a çevirdi. Geriden seyreden 1 gemi ise 3 Ekim tarihinde İsrail askerleri tarafından el konuldu. İsrail yaklaşık 40 gemiyi durdurdu, 450’den fazla aktivist gözaltına alındı. Nelson Mandela’nın torunu, Greta Thunberg ve çok sayıda milletvekili de gözaltılar arasındaydı.

    450+ Gözaltı
  • Nis
    2026

    Küresel Sumud Filosu — 2. Sefer

    63 tekne · 345 aktivist · 39 ülke

    Barselona’dan yola çıkan filo, Girit açıklarında durduruldu. İsrail 58 gemiden 22’sini ele geçirdi, 400 aktivist arasından ise 211’ini alıkoydu. Türkiye ile 12 ülke ortak kınama bildirisi yayımladı. Gazze’ye 600 mil kadar uzaklıkta yapılan saldırı, şimdiye kadar “en uzak mesafede gerçekleştirilen müdahale” olarak kayda geçti. İsrail’in 30 Nisan günü filoyu durdurmasının ardından Filistin’deki İşgale Karşı Küresel Koalisyonu başkanı AbuKeshek ile Özgürlük Filosu Koalisyonu’nun Yürütme Komitesi üyesi Thiago Avila kaçırıldı ve sık sık Aşkelon’daki kötü muamele ve işkence ile anılan Şikma Hapishanesi’ne nakledildi. Abu Keshek ile Avila şu an açlık grevinde. İsrail mahkemesi, 3 Mayıs’ta Abu Keshek ile Avila’nın gözaltı sürelerini 2 gün uzattı. Kurtulan 17 teknenin Yunan kara sularına girdiği, 14 teknenin ise Yunan kara sularına doğru seyir halinde olduğu biliniyor.

    22 Gemi · 31 Yaralı

Hukuki Çerçeve

UCM / UNCLOS

Uluslararası sularda (12 deniz milinin ötesinde) yabancı sivil gemilerin durdurulması 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nin ihlali olarak değerlendiriliyor. İsrail, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf olmasa da bu hükümler örf-adet uluslararası hukuku bakımından en üst yasal otoritedir.

ICJ Kararı — Ocak 2024

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), Güney Afrika’nın açtığı davada İsrail’in Gazze’de “olası soykırım” uyguladığını tespit ederek insani yardım erişimini derhal sağlamasını emretti.

BM Güvenlik Konseyi Res. 2728

25 Mart 2024’te kabul edilen karar, Gazze’ye insani yardım akışının önündeki tüm engellerin kaldırılmasını talep etmişti.

San Remo Kılavuzu

Silahlı çatışmalarda deniz hukukunu düzenleyen bu kılavuz, yasadışı abluka uygulayan tarafın insani yardım gemilerini durdurma hakkına sahip olmadığını açıkça belirtmektedir.

Kaynaklar: Wikipedia · Al Jazeera · Reuters · İHH · Freedom Flotilla Coalition · DW

Küresel Sumud Filosu: Gözaltındaki iki aktivist işkence iddiasıyla açlık grevinde

Küresel Sumud Filosu’nun 3 Mayıs’ta yaptığı basın açıklamasına göre 29 Nisan’daki saldırıda İsrail tarafından alıkonulan aktivistler Saif Abukeshek ve Thiago Ávila, Aşkelon Magistra Mahkemesi’nin kararıyla 5 Mayıs’a kadar tutuklu kalmaya devam edecek.

Açıklamada Adalah (Arap Azınlık Hakları Hukuk Merkezi – İsrail’deki bir insan hakları örgütü) avukatları Hadeel Abu Salih ve Lubna Tuma, duruşmada İsrail’in uluslararası sularda yakalanan yabancı milletten kişiler üzerinde yargı yetkisinin bulunmadığını savunurken her iki aktivisten dövme, uzun süreli kelepçeleme, gözleri bağlı tutma ve denizde tecrit dahil ağır istismar tanıklıkları sundu. Bu muamelenin uluslararası hukukta işkence olarak tanımlandığına dikkat çekildi.

Küresel Sumud Filosu, başta İspanya, İsveç ve Brezilya olmak üzere hükümetleri tutukluların serbest bırakılması, denizde sivil gemilere yönelik saldırının bağımsız soruşturulması ve uluslararası hukuk ihlalleri için yaptırım uygulanması konularında harekete geçmeye çağırdı.

Ateşkes sonrası sessiz savaş: İran’ın Kürt cephesi

2026’da İran ve rakipleri arasında sağlanan ateşkes bölgede tansiyonu düşürse de Kürt muhalefeti için durum farklı. Sınır hattında dronlar ve operasyonlarla devam eden bu “sessiz savaş,” ateşkesin barış değil sadece strateji değişikliği olduğunu kanıtlıyor.

Süleymaniye’ye yönelik bir dron saldırısı, Fotograf: Rudaw

İran ile dış rakipleri arasında 8 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkes, pek çok kişi tarafından bölgedeki gerilimin düştüğünün bir işareti olarak görüldü. Ancak İranlı Kürt muhalif hareketler için bu, barış anlamına gelmiyordu. Rojhilat (Doğu Kürdistan) ile Irak Kürt Bölgesi arasındaki alanda çatışma sona ermedi; sadece biçim değiştirdi.

Uluslararası ilgi İran, ABD ve İsrail üzerine yoğunlaşmışken, İran-Irak sınırı boyunca başka bir çatışma devam ediyordu. Ateşkesten sonra İran’ın askeri operasyonları, daha doğrudan Kürt muhalif gruplara odaklanmış göründü. Bu gruplar dronlar, füzeler, tutuklamalar ve güvenlik baskılarıyla hedef alındı.

Durumun “sessiz savaş” olarak adlandırılmasının nedeni budur. Resmi bir savaş değildir ve ortada resmi bir deklarasyon yoktur. Ancak saldırılar, baskı, korku ve ölümler devam etmektedir. Bölgedeki diğer çatışmalara kıyasla uluslararası alanda çok daha az ilgi gördüğü için “sessiz” kalmaktadır.

Ateşkesten hedefli saldırılara

Ateşkesten sonra İran’ın askeri odağı; aralarında İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI), Komala ve PAK’ın da bulunduğu, Irak Kürdistanı merkezli Kürt muhalif gruplara kaymış göründü.

İnsan hakları ve bölgesel izleme örgütlerinin raporları, şiddetin ateşkesten sonra sona ermediğini, aksine İranlı Kürt muhalif gruplara yöneldiğini gösteriyor. CPT Irak Kürdistanı, 8-24 Nisan 2026 tarihleri arasında 48 saldırı kaydetti. Bu saldırıların 37’si İranlı Kürt muhalif kamplarını ve üslerini hedeflerken, ABD diplomatik veya askeri tesislerine yönelik saldırı sayısı yalnızca dörttü. Aynı rapor, ateşkes sonrası saldırıların yüzde 75’inin doğrudan Devrim Muhafızları (DMO) tarafından gerçekleştirildiğini, yüzde 25’inin ise bağlı gruplara atfedildiğini belirtti. Kürdistan İnsan Hakları Ağı ve Hengaw gibi insan hakları örgütleri de DMO’nun PDKI ve Komala bağlantılı bölgelere düzenlediği, Kürt muhalif üyelerin ve sivillerin ölümüyle sonuçlanan ölümcül saldırıları belgeledi.

Bu tablo, İran’ın güvenlik odağında net bir kayma olduğuna işaret ediyor. Tahran, bu Kürt grupları hem İran içindeki Kürt bölgeleriyle bağlantılı oldukları hem de Irak Kürt Bölgesi’nde üslendikleri için sınır ötesi bir tehdit olarak görüyor. Kürt gruplar için ateşkes gerçek bir güvenlik getirmedi; sadece İran baskısının yönünü değiştirdi.

“Sessiz Savaş”ın coğrafyası

Bu çatışma esas olarak, İranlı Kürt muhalif grupların uzun yıllardır üslerinin bulunduğu dağlık İran-Irak sınırı boyunca, özellikle Süleymaniye ve Hewler (Erbil) çevresinde yaşanıyor.

Nisan 2026 ortalarında, Süleymaniye yakınlarındaki Surdash bölgesini bir dron saldırısı vurdu. Saldırıda, Kürdistan Emekçileri Topluluğu (Komala) mensubu genç bir kadın peşmerge olan Gazal Mawlan Chaparabad ağır yaralandı ve daha sonra hayatını kaybetti. HANA İnsan Hakları Örgütü hukuk ekibinin raporuna göre, kendisi önce Shorsh Hastanesi’nde acil müdahale almış, ardından ileri görüntüleme ve uzman travma bakımı gibi üst düzey tedaviye ihtiyaç duymuştu. HANA ayrıca, hastanelere kabulünün veya transferinin geciktirildiği ya da reddedildiğine, bu gecikmeler sırasında durumunun kötüleştiğine dair ciddi iddialarda bulundu. Bu vaka, Kürt muhalif kamplarının ve yakınındaki uzak bölgelerin, sadece saldırıların kendisi nedeniyle değil, aynı zamanda yaralıların gelişmiş tıbbi bakıma ulaşmada yaşayabileceği zorluklar nedeniyle dron saldırıları sonrası özellikle savunmasız olabileceğini gösteriyor.

Ghazal Mawlan Chaparabad (hana.org)

Birkaç gün sonra, Hewler yakınlarındaki Jezhnikan kampına bir saldırı daha düzenlendi. Rudaw’ın haberine göre, bir dron saldırısında bir peşmergenin oğlu olan Shahin Azarbarzin hayatını kaybetti, babası ise ağır yaralandı. Kurdistan24 de kampın sivillere ev sahipliği yaptığını, yaralılar arasında kadın ve çocukların da bulunduğunu bildirdi. Bu durum, söz konusu kampların sadece askeri veya siyasi alanlar olmadığını; buralarda ailelerin ve sivillerin de yaşadığını gösteriyor. Gazal Mawlan vakasıyla birlikte bu durum, uzak kamp bölgelerindeki yaralıların saldırılardan sonra acil bakıma ne kadar hızlı ulaşabileceği konusundaki endişeleri artırıyor.

Tehlike savaşçılar veya askeri alanlarla sınırlı değildi; sivil alanlar da risk altındaydı. Sonuç olarak, birçok Kürt kampı ve yakınındaki topluluklar şu anda sürekli bir güvensizlik içinde yaşıyor.

Rojhilat iç baskı altında

Aynı zamanda, İran’ın Kürt bölgeleri içindeki baskı da arttı. Hengaw, İran makamlarının sivil giyimli güçlerin varlığını artırdığını; Sine (Senendej) çevresindeki şehir girişlerinde, şehirlerarası yollarda ve köy yollarında yeni kontrol noktaları oluşturduğunu bildirdi. Ayrıca, korku yaratmak, olası protestoları önlemek ve kamusal alanı kontrol etmek amacıyla bazı Kürt sınır bölgelerine güvenlik bağlantılı güçlerin konuşlandırıldığı belirtildi. Raporda bazı Kürt sınır bölgelerinde Haşdi Şabi güçleri, tanklar ve zırhlı araçlardan bahsedildi. Washington Kürt Enstitüsü’nün (WKI) bir bülteni de Kürt bölgelerinde genişletilen askeri ve vekil güç konuşlandırmalarını tarif etti. Bu raporlar bir bütün olarak, Kürt bölgelerinin ateşkesten sonra daha güçlü bir kamu güvenliği kontrolü altına alındığını gösteriyor.

Kürt halkı için bu; daha fazla gözetleme, daha az hareket özgürlüğü ve sürekli baskı anlamına geliyordu. Aynı döneme ait insan hakları raporları, emre tabi olmayan tutuklamalardan, aileyle iletişim kurulmasına izin verilmeyen gözaltılardan ve bir Kürt siyasi mahkumun infazından bahsetti. Örneğin KHRN, Bukanlı Yousef Karimi’nin tutuklandığını ve ailesiyle iletişim kurmasına izin verilmediğini bildirdi. Ayrı bir gelişmede Hengaw, Kürt siyasi mahkum Naser Bakrzadeh’in ölüm cezasının İran Yüksek Mahkemesi tarafından onanmasının ardından Mayıs 2026’da infaz edildiğini duyurdu.

Bu eylemler, İran’ın aynı anda iki strateji kullandığını gösteriyor: İran dışında, Irak Kürdistanı’ndaki Kürt muhalif grupları zayıflatmaya çalışırken; İran içinde, Rojhilat’taki siyasi hareketliliği durdurmaya çalışıyordu.

İran bunu neden yapıyor?

Fotograf: Rudaw

İran’ın stratejisi istikrarsızlık korkusuna dayanıyor gibi görünüyor. 2026 başındaki daha geniş çaplı kriz sırasında Chatham House, Kürt muhalif grupların, ABD’den gelen olası bir Kürt ayaklanmasına dair karışık mesajlar nedeniyle baskı ve belirsizlikle karşı karşıya kaldığını bildirdi. Ayrıca, Irak merkezli Kürt grupların teoride İran içinde daha geniş bir muhalefet faaliyeti için alan açabileceği, ancak İran güvenlik güçlerinin şiddet kapasitesinin hala yüksek olması nedeniyle bunun çok riskli olacağı not edildi.

Bu nedenle, ateşkes sonrası saldırılar bir uyarı olarak anlaşılabilir. İran; Kürt grupların yeniden örgütlenmesini durdurmak, sınır ötesi ağlarını zayıflatmak ve hem Rojhilat’ta hem de sınırın öteki tarafındaki Kürt mobilizasyonunu engellemek istiyordu. Bu anlamda, ateşkes sonrası saldırılar rastgele değildi; hem İran içindeki hem de dışındaki Kürt siyasi faaliyetlerini kontrol etmeyi amaçlayan bir güvenlik stratejisinin parçasıydı.

Çatışma sona ermedi, sadece biçim değiştirdi

Nisan 2026 ateşkesi daha büyük bir bölgesel savaş riskini azaltmış olabilir, ancak her yere istikrar getirmedi. Kürt muhalif hareketler ve Rojhilat ile Irak Kürdistanı arasındaki geniş bölge için çatışma, resmi olarak tanınmasa da devam etti.

Bu, büyük savaşların yaşandığı geleneksel bir savaş değildi. Dronlar, gözetleme, tutuklamalar ve hedefli saldırılar yoluyla yürütülen bir çatışmaydı. Bu nedenle, Rojhilat’taki durum gerçek bir barış değil, dönüşmüş bir çatışmaydı.

İran’daki Kürt meselesi artık sadece dahili bir sorun değil; daha geniş bir bölgesel güvenlik mücadelesinin parçası haline geldi. Çatışma sona ermedi; sadece daha sessiz, daha az görünür ve dünyanın göz ardı etmesi daha kolay bir hale geldi.

Engelliler Onur Yürüyüşü: “İlk çoban ateşini Amed’te yakıyoruz”

İlk defa gerçekleştirilecek olan “Engelliler Onur Yürüyüşü” yarın Diyarbakır’da düzenleniyor. DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi, bu yürüyüşün mevcut beden anlayışına karşı bir itiraz olduğunu belirtti.

Fotoğraf: Diken / @KentSavunmasi

Türkiye’de ilk defa düzenlenen Engelliler Onur Yürüyüşü 3 Mayıs’ta Diyarbakır’da gerçekleştirilecek. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeler ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Engelliler Komisyonu tarafından yürütülen bu yürüyüş, toplumların ve iktidarların dışladığı engellileri ve engellilerin taleplerini görünür kılmayı hedefliyor.

“Bu onurda senin de izin olsun” şiarıyla saat 12.00’de Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi önünde toplanılıp Sümer Park’a kadar yürünecek.

DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi, engelliler adına düzenlenen yürüyüş için Niha+‘ya değerlendirmelerde bulundu.

Çelebi; yürüyüşün amacının insanlık onurunu hedef alan yaklaşımları direnişe dönüştürmek, bireyselleştirilmiş olan engelliliğin toplumsal yönünü göstermek, toplumsal bir itirazı yükseltebilmek, engellilere yönelik bir şiddet biçimi olan sağlamcılığın tecrit şeklindeki politikalarını ortadan kaldırabilmek olduğunu belirtti.

“Kendi olma halinin kendisi bir onur olmalı”

Çelebi’ye göre kendi olma halinin kendisi zaten bir onur olmalı. Onurun, tüm canlıların var olma biçimlerine dair devredilemez bir hak olduğunu belirten Çelebi, yürüyüşün neden bir “onur” yürüyüşü olduğunu açıkladı:

“Engellilere yönelik sağlamcılığın oluşturmuş olduğu ayrımcı ideoloji, tam da insanlık onurunu hedef alan bir saldırıdır. Dolayısıyla biz sözü buradan, bu başlangıç noktasından kurmak istiyoruz. Mesela bir engelliye karşı kendini normal olarak gören, kendi bedeninde bir güç biriktiren o iktidar zihniyeti tam da insanlık onurunu hedef alıyor. Okuldaki bir nöroçeşitlinin maruz kaldığı saldırının ve şiddetin tam da bir onur meselesi olduğunu ya da tekerlekli sandalye kullanan bir arkadaşımızın sokaklarda özgürce dolaşamamasının, dışlanmasının aslında tam da bir onur meselesi olduğunu, tüm haklarımızın onurlu bir varoluş mücadelesi olduğunu vurgulamak istiyorum.”

“İlk çoban ateşini Amed’ten yakmak istedik”

Uzun zamandır Dem Parti Engelliler Komisyonu olarak alanda çalışmalar yaptıklarını anlatan Çelebi, daha önce üstünde düşünülmemiş, söz kurulmamış bir alana dair bir manifestoları olduğunu söyledi ve komisyon olarak yürüttükleri çalışmalardan bahsetti.

“DEM Parti Engelli Manifestonumuz HDP döneminde yazdığımız bir ayrımcı tabirler raporumuz var. Çünkü mevcut resmi söylemlerde her an ve her dakika sağlamcılığı üreten bir dil var. Barışı nefret diliyle, düşmanlık diliyle nasıl inşa edemezsek sağlamcının da kullanmış olduğu dildeki ideolojinin negatif pratiklerini ortadan kaldırabiliyoruz. Uzun zamandır “Sağlamcı kimdir?”, “Sağlamcı nasıl çalışır, nasıl konuşur?”, “Teknolojiyi nasıl da inşa ederiz?” gibi çalışmalar yapıyoruz panellerle, çalıştaylarla.”

Çelebi, engelliliğin sadece engellilerin meselesi olarak görüldüğü için politik sözün çok itibar görmediği bir alan olduğu tespitini yapıyor. Diyarbakır’daki 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde sağlamcılığa ilişkin dövizlerin olması noktasında arkadaşlarıyla ortaklaştıklarını anlatan Çelebi, 25 Kasım’daki dövizlerin herkese kesişimsel mücadeleyi sorgulattığını ifade etti:

“‘İçindeki sağlamcıyı sustur.’ diye bir pankartımız vardı. Bir barış annemiz bu pankartı tuttuğu zaman, annenin elinde görülen bu pankart bütün Diyarbakır’da konuşuldu. Döviz, birçok kişiye ‘Sağlamcı kimdir?’ sorusunu sordurttu ve bu bir anlamda, demokratik alanlarda, özgürlükçü alanlarda ıskaladığımız kesişimsellik meselesini ortaya çıkardı. Eğer mevcut özgürlük arayışlarımızı bu kesişimsel noktalarda birbirimizin sözüne sahip çıkarak savunuyorsak çok daha görünür oluyoruz. Farklı mahallelerde farklı alanların sorularını da sordurmaya başlıyoruz. Amed’i yürüyüş için seçmemizin en büyük nedeni, uzun süredir sordurmaya çalıştırdığımız soruyu barış annemizin buradan sordurması ve tabii ki Amed’in bir özgürlükler şehri olması. Biz bu özgürlükler şehrinden ilk çoban ateşini yakmak istedik.”

Çelebi, iktidarın engellilere yönelik politikalarını eleştirerek özgürleştirici bir paradigmanın benimsenmesi gerektiğini savundu. Çelebi, sağlamcı ideolojinin yalnızca iktidar politikalarında değil, toplumun geniş kesimlerinde ve özgürlükçü alanlarda da yeniden üretildiğine dikkat çekti.

“Sağlamcı politikalar Platon’a kadar uzanıyor”

Çelebi, engellilere yönelik dışlayıcı politikaların yalnızca belirli bir alanla sınırlı olmadığını vurgulayarak “Sanatta, istihdamda, sokakta, parkta, evde, siyasi alanda, kültürde, her alanda sağlamcı politikalar var” dedi.

Engelliler komisyonu olarak mevcut sistemi kuşatan tahakküm zincirlerine dair her yerde söz kurduklarını belirten Çelebi, bunun beden anlayışına olan bir itiraz olduğunu vurguladı. Bedene dair kabullerin yeni baştan sorgulanması gerektiğini ifade eden Çelebi, sistematik tahakkümün köklerinin daha derine uzandığını aktardı:

“Platon, sağlamcı biyopolitikanın temelini atan zihniyettir, ırkın iyileştirilmesini sağlam bedenle eşleştirmiştir. Aristoteles ise kadını ‘eksik erkeklik’ olarak tanımlamıştır. Buradaki cesaretliliğin sağlamcı bir yanı vardır. Bu sağlamcı ideolojinin inşasının Aristo’ya kadar dayandığını söyleyebiliriz.”

“Özgürleştirmeyen politikaların bir katkısı yok”

Çelebi, mevcut engellilik anlayışının bireyi “aciz, yük ve bakıma muhtaç” olarak kodladığını söyledi. “Bedeni hasarlı gören, onu eve kapatan, ne işin var sokakta, ne işin var senin sanatta, kültürde, siyasette diyen bir yaklaşım biçimi var” diyen Çelebi, söz konusu anlayışın “bağımlı kılan” politikaları doğrudan şekillendirdiğini belirtti.

Çelebi, sağlamcı zihniyetin yalnızca iktidar politikalarında değil özgürlük mücadelesi yürüten yapılarda da kendini gösterdiğini belirterek “İktidarın mevcut politikaları resmi sağlamcı ideolojiden şekilleniyor. Ama biz toplumsal olarak ya da özgürlükler mücadelesi yoluna çıkmış zihinler olarak da bu zihni dönüştürme noktasında çok mahir değiliz, çok istekli değiliz açıkçası” dedi.

Belirli ezberlerin, alışılan yolların ve düşünme biçimlerinin olduğunu söyleyen Çelebi, bu ezberlerin çok konformist olduğunu açıkladı:

“Biz bütün politikaların, bütün desteklerin özgürleştirici olmasını savunuyoruz. Özgürleştirmeyen politikaların engellilerin hayatına bir katkısı yok. Sonuç olarak onurlu ve özgür bir yaşamdan bahsediyoruz.”

Çelebi, özgürlükçü ve demokratik kurumların yapması gerekenleri ise şöyle özetledi:

“Bizim bütün demokratik örgütleriyle gerçekten bedene karşı bir itirazımızın olması gerekir. Engellilik meselesinin, bedene olan yaklaşımlarımızın, özellikle bu modern toplumdaki metaya dönüştürülmüş tüketici bedenin bir türlü ‘tanımlanamama hezeyanının’ ideolojik bir inşa olduğunu anlamalı ve bunun ideolojik bir mücadele hattı olduğunu görmemiz gerekiyor.”

“Engellilik siyaset üstü değil, politik bir mücadele”

Komisyon, engelliliğin birçok siyasi yapı tarafından “siyaset üstü bir mesele” olarak sunulmasını da eleştiren Çelebi, bu mitin kırılması gerektiğini vurguladı:

“Tam da politik bir mücadele olduğunu, dolayısıyla sözün de politik bir yerden kurulması gerektiğini ve diğer politikalarla bu hatların birleştirilmesi gerektiğini düşünüp burada bir mücadele yürütüyoruz. Mücadelenin aynı değerde, aynı önemde, sözün de aynı önemde ve aynı değerde yükseltilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Mücadelemiz bu şekilde devam edecek.”

Dem Parti belediyelerinde erişilebilirlik çalışmaları

Yerel yönetim alanında da önemli gelişmeler yaşandığını aktaran Çelebi, yerel seçimlerin ardından üç büyük şehirde daire başkanlıkları, bazı belediyelerde ise engelli şubeleri kurulduğunu belirtti. Ön seçimsiz belediye meclisi üyeliğinde engelli temsilcilerin yer aldığını da hatırlatan Çelebi, bunların önemli başlangıçlar olduğunu söyledi. Bu çalışmaların özgürlük paradigmasıyla yapıldığını ifade ederek “Fiziksel mekanlardaki erişebilirlik, materyaldeki erişebilirlik, sosyal medya kullanımındaki erişebilirlik alanında çalışmalarımız başladı ama yeterli değil, yapmamız gereken çok fazla iş var” dedi.

Çelebi ayrıca, komisyon olarak iç eğitimler ve atölye çalışmaları yürüttüklerini, belediye çalışanlarının paradigma dönüşümünü gerçekleştirebilmesi için çaba harcadıklarını ve bu mücadeleyi diğer özgürlük alanlarıyla ortaklaştırarak sürdüreceklerini ifade etti.

“365 gün yaşadığımız sorunu anlamsız ritüellere sıkıştıramayız”

Çelebi, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ve 10-16 Mayıs Engelliler Haftası gibi özel günlerin de mevcut sağlamcı ideolojinin bir yansıması olduğunu vurgulayarak bu pratiklere itiraz etti.

“Kapalı mekanlarda engellilere lütufkâr davranılan, yemekler verilen, fotoğraflar çekilen, başları okşanan bu günler aslında engellilerin kendini çok kötü hissettiği ama verenlerin kendini tatmin ettiği anlara tekabül ediyor” diyen Çelebi, söz konusu ritüellerin gerçek sorunların üstünü örttüğünü söyledi.

“Sağlamcıların dili, zehri 365 gün akıyor. 365 gün dışlanıyoruz. 365 gün engelli gençler kendilerini eve kapatıyor. Ebeveynler utandıkları için çocuklarını eve hapsediyor. Dolayısıyla 365 gün yaşadığımız sorunu bu anlamsız ritüellere sıkıştıramayız. Bizim burada itirazımız var. Bu bu itirazın bir sembolüdür.”

Bu itirazı somutlaştırmak amacıyla komisyonun kendi takvimini oluşturduğunu açıklayan Çelebi, “Kendi irademizi, kendi tercihimizi, kendi günümüzü kendimiz oluşturuyoruz. Bundan sonra her mayısın ilk pazarı geleneksel engelliler buluşması olarak sürdüreceğiz” dedi.

Onur yürüyüşüne çağrı

Çelebi sözlerini sonlandırırken “Bu yürüyüşe gelmek için engelli olmanız gerekmiyor. Her canın onurlu yaşaması gerektiğine ve varoluş hakkına saygı duymanız yeterli” dedi.

Jaba arşivini basan Bakanlık yüzlerce Kürtçe esere sansür uyguluyor

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Rus Konsolos Aleksandre Jaba’nın derlediği Kürtçe klasikleri 15 cilt halinde basarak kamuoyuna sundu. Ancak aynı bakanlık, kendi bünyesindeki Yazma Eserler Kurumu envanterinde bulunan 400’e yakın nadir Kürtçe eserin dijital sisteme aktarılmasını engelliyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Mardin Artuklu Üniversitesi’nin ortak çalışmasıyla basılan Rus Konsolos Aleksandre Jaba’nın koleksiyonu büyük ilgi gördü. 1856-1866 yılları arasında Erzurum’da görev yapan Jaba’nın Melle Mahmud Bâyezîdî ile derlediği bu eserler raflardaki yerini alırken, aynı bakanlık, yüzlerce Kürtçe esere sansür uyguluyor.

Türkiye’de yazma eserlerin toplandığı ve korunduğu Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun veri tabanı olan Portal.Yek.Gov.Tr adresine göre, kurum bünyesinde, 640 binden fazla eser kaydı bulunuyor. Ancak, bu eserler arasında yer alan Kürtçe yazma eserler, uzun yıllar boyunca ihmal edildi, Arapça ya da Farsça diyerek kataloglandı. Bir kaç yıl öncesine kadar sadece 25 tane Kürtçe yazma eser olduğu kayıtlara geçerken, geçen bir yıllık sürede bu sayının 79’a çıkarıldığı görülüyor.

Yazma Eserler Kurumu Envanterindeki Bazı Kürtçe Nadir Eserler

  • #Feqiyê Teyran:“Divan” ve “Manzûmê Feqiyê Tayra der. Hakkı Şeyhê San‘ân”
  • #Ahmed-i Hânî:“Mem û Zîn”
  • #Selîmiyê Hîzânî:Yûsuf u Zuleyxa
  • #Molla Cezeri:Dîwânâ Melayê Cizîrî
  • #Ahmedî Hanî:“Nûbihârâ Biçûkân” ve Şerhi “Çiçekâ Destê Zarukân”
  • #Molla Yunus el-Erkatinî:Terkîbâ Molla Yunus ve Zurûf
  • #Molla Hüseyin el-Bâteyî:Mewlûdâ Nebî
  • #Molla Halil es-Si‘irdî:Nehcü’l-Enâm li Nef‘i’l-‘Avâm
  • #Kürdîzâde Ahmet Râmiz:Reşbelek
  • #Molla Câmî (Çeviri):“Vâsıtatü’l-İkd” Kürtçe Tercümesi
  • #Muhammed Cevad Siyâhpoş:Dîwâna Siyâhpoş
  • #Ali et-Teramâhî:Tasrîfâ Kürdî
  • #Şeyh Nureddin el-Bırifkânî:“El-Kasâid ve’r-Rumûzât” ve “Gazelhâ”
  • #Zâhid Zeherî:Şev û Roj
  • #Şeyh Muhammed Can el-Aktepî:Leylâ ve Mecnûn
  • #Molla Muhammed el-Haldewî:Tûbe’z-Zamân (Gazzâlî’den Manzum Çeviri)
  • #Molla Muhammed el-Hizânî:Mecnûn u Leylâ
  • #Şeyh Hâlid ez-Zibârî:Sîseban
  • #Şeyh Abdülkâdir el-Hizânî:ed-Dîvân
  • #Molla Nasreddin Zokeydî:Akîdâ Îmânê
  • #Şeyh Muhammed Kerbelâ:Mirsâdü’l-Etfâl
  • #Molla Muhammed Hâdi el-Licevî:ed-Dürrü’l-A‘lâ fî İlmi’t-Tecvîd
  • #Molla Hâlid el-Orekî:İcâzetnâme
Niha+ Arşiv Çalışması – 2026

Ancak kurumun veri tabanında 300 ile 400 arası Kürtçe nadir eserin olduğu iddia ediliyor. Bu eserlerin tasnif edilmesine rağmen dijital sisteme aktarılmadığı ve bunun engellendiği ifade ediliyor. Uzmanlar, bu kaynakların, Kültür Bakanlığı tarafından basılan Jaba koleksiyonundan çok daha zengin ve kapsamlı olduğunu belirtiyorlar.

DEM Parti Milletvekili önerge verdi

DEM Parti Bitlis Milletvekili Semra Çağlar Gökalp Şubat ayında Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un cevaplaması için TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verdi. Aradan geçen süreye rağmen Bakan Ersoy soru önergesini cevapsız bıraktı.

Gökalp soru önergesinde “Kürtçe Nadir Eserler”in ağırlıkta olduğu belirtilen Şarkiyat Koleksiyonu kaç cilt ve kaç eserden oluşmaktadır? Bu koleksiyondaki kaç eserin dili Kürtçedir? Kataloglama işlemi tamamlanmış olmasına rağmen bu koleksiyondaki 94 cilt ve 130 tanesi Kürtçe, 3 tanesi Farsça, 62 tanesi Arapça olan 195 yazma eser neden kurumsal dijital sisteme dahil edilmemiştir?” diye sordu. Gökalp ayrıca Meclis bünyesinde bir de araştırma yapılmasını talep etti.

Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun veritabanında bulunan ve dijitalleşmeyi bekleyen 400’e yakın eserden bazıları şunlar:

Mem û Zîn (Ahmedê Xanî), Leyla û Mecnûn, Siyahpoş Dîwanı, Dîwana Seyyîd Qedrî, Dîwana M. Zeynelabîdîn, Manzume-î Faqiyê Teyran, Eqîda Îmanê ya Manzûm (M. Ali Nasreddin Zoki), Mewlûda Kurmancî (M. Muhammed Beşir Elcezeri), Kitaba Durri’l-Ala, Zübdetü’t-Tecvîd, Kürtçe Hikmetli Sözler / Kürtçe Deyimler, Dumanname (M. İzzet Cixsi), Çîçeka Destê Zaruka.

Bayrak: “Ortaya çıkmaları Kürt tarihi açısından önemli”

O dönemin kaynaklarının ortaya çıkmasının Kürt tarihi açısından ve Türkiye tarihi açısından önemli olduğunu belirten tarihçi Mehmet Bayrak, bir yandan Jaba koleksiyonunun yayınlanmasını öte yandan Yazma Eserler Kurumu bünyesindeki Kürtçe yazma eserlerin açığa çıkarılmamasını şu sözlerle değerlendirdi: “Bir ara biliyorsun Kürtçe Kur’an ve Mem û Zîn yayımladı Kültür Bakanlığı; sonra Türk Dil Kurumu Kürtçe sözlük yayımladı. Bunlar son derece sınırlı. Önce şu arşiv kaynaklarının bir tasnifi yapılıp bu eski el yazması eserlerin ortaya çıkarılması gerekiyor.”

Bayrak, geçmişte Beyazıt Devlet Kütüphanesinde görevli olduğu zaman Kürtçe bir alfabenin Arap harfli Türkçe eserler arasına koyduklarını ortaya çıkardığı bilgisini verdi:

“Ben tesadüfen Arap harfli Türkçe eserler kataloğunda gördüm. Orada eski kartoteks sistemi var ya; kartoteks sisteminde ‘ne varmış’ diye Osmanlıca da bildiğim için bir taradım, bir baktım: Arap harfli Kürtçe alfabe. Kürtçe alfabeyi de koymuşlar Türkçe Arap harfli eserler arasına. Bu nedenle, yani dürüstçe davranıp gerçekten de Arap harfli Kürtçe eserlerin bir tasnifi, bir derlemesi, bir külliyatı falan çıkarılsa son derece önemlidir.”

“Planlı olarak yapılan bir şey”

Tarihti Bayrak, Kürtçe eserlerin dijital sisteme aktarılmamasını, kamuoyu ve araştırmacılarla paylaşılmamasını “sansür” olarak değerlendiriyor:

“Tamamen bilinçli bir sansürdür bu. Yani o kadar şeyin ana coğrafyası bu Osmanlı İmparatorluğu iken, Osmanlı İmparatorluğu’nun kütüphane külliyatı Cumhuriyet’e kalmışken… Ya bir şey söyleyeyim bak; bu Atatürk döneminde tutuyorlar tren vagonlarıyla Osmanlı arşiv belgelerini burada kağıt fiyatına Bulgaristan’a satıyorlar. O adamlar orada onları koruyor ve ondan sonra doktora yapmak isteyen insanlar gidip orada parayla o kaynaklardan yararlanıyorlar. Yani geçmişle bağı koparmak amacıyla uygulanan bir sansürdür bu; işin açığı bu. O nedenle gerek o arşiv belgeleri gerekse külliyat kaynakları, yayımlanmış basılmış matbu kaynakların bir kataloğunun çıkarılması bizim açımızdan son derece önemlidir. Çünkü bu zaten İttihat ve Terakki’den bu tarafa uygulanan politika; o dinsel temizlik, tektipleştirme, Türk-İslamlaştırma politikasıdır. Bunun dışında kalan unsurlara dönük bir sansür hep olageldi zaten.”

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Meclis’te yapılan bir gizli görüşmeyi örnek gösteren Bayrak, burada bir kanun tasarısı hazırlandığını ancak zabıtlarda o bölümün olmadığını belirtiyor: “1922 Şubat ayında Meclis’te gizli celsede Kürdistan’a muhtariyet (özerklik) konusu kanun tasarısı olarak görüşülüyor. 10 Şubat 1922’de bu tasarı yasalaşıyor. Fakat Meclis’in yayımladığı gizli celse zabıtlarında 10 Şubat ve 10 Temmuz tarihleri boş.”

“Devlet sansür uyguluyor”

Araştırmacı Robert Olson’ın Amerikan ve İngiliz arşivlerini taradığı için Kürt Azadi Cemiyeti’nin şubeleri ve aktif üyelerinin listesinin ilk defa orada görüldüğünü kaydeden Bayrak, Şark İstiklal Mahkemesi yargılamalarını beş büyük devletin o zaman izlediğini, filme çektiklerini belirtti: “Türkiye’de devletin bu tür konulara uyguladığı sansürler yüzünden, elimizde hiç bir şey yok.”

Kürt coğrafyasındaki eserleri bir dönem Konya Kütüphanesine götürdüklerini dair bilgiler olduğunu kaydeden tarihçi Bayrak, bu kaynakların bildiği kadarıyla sağlıklı bir şekilde tasnif edilmediğini kaydetti.

Yazma Eserler Kurumu’ndaki ‘sessiz’ bekleyiş sürerken, araştırmacılar ve kamuoyu, Bakanlığın Jaba arşivindeki şeffaflığı kurumun tüm envanterine yaymasını bekliyor.

Mecidiyeköy’de 1 Mayıs: 576 kişi gözaltına alındı

1 Mayıs’ın Taksim’de ve çevresinde kutlanmasına karşı çıkarılan valilik yasağının ardından polis Taksim’e yürümek isteyen birçok sendika ve kuruma sert bir şekilde müdahale etti. ÇHD, en az 576 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.

Birçok demokratik kitle örgütü, sendika ve sosyalist kurum 1 Mayıs’ta Taksim’e yürümek istedi. Buna karşın İstanbul Valiliği, 30 Nisan akşamı çıkardığı yasak kararıyla Beyoğlu ve çevresindeki çok sayıda sokak ve caddeyi ulaşıma kapattı. Polis, sabahın erken saatlerinden itibaren Taksim Meydanı dahil Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş ilçelerini abluka altına aldı.

1 Mayıs İnisiyatifi’nin çağrısıyla sol/sosyalist örgütler ve sendikalar 10.00’dan itibaren Mecidiyeköy meydanında toplanmaya başladı.

Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, 1 Mayıs’ta İstanbul’da 17’si çocuk, 8’i avukat, 2’si basın mensubu olmak üzere toplam 576 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. Açıklamada, 336 kişinin İstanbul İl Emniyet (Vatan) Müdürlüğü’nde, 240 kişinin ise Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğü’nde tutulduğu aktarıldı. Boğaziçi Köprüsü’nden gözaltına alınan 47 kişinin yarın adliyeye sevk edileceği, 529 kişinin ise ifadelerinin ardından serbest bırakılacağı belirtildi.

ÇHD, ayrıca Vatan ve Gayrettepe emniyet birimlerinde müvekkillerinin gözaltına alınırken uğradıkları işkenceye dair anlatımlarının zapta geçirilmesi engellendiğini kaydetti.

2 Mayıs’ta ise gözaltına alınan 576 kişinin sabaha doğru serbest bırakıldığı açıklandı.

Sabah 10.30 civarında Mecidiyeköy’de toplanan sendika ve örgütlere ilk müdahale ve gözaltılar gerçekleşti. Mecidiyeköy Viyadük altındaki çevre yolunda toplanan gruplara polis sert bir şekilde müdahale etti.

Saat 10.45’te ise 1 Mayıs İnisiyatifi’nde yer alan kurumlardan bazıları Astoria AVM önünde toplanarak Mecidiyeköy meydana doğru yürüdü. Meydana varmadan çevik kuvvetin müdahalesine uğrayanlar, “Taksim kızıldır, kızıl kalacak” ve “Bijî yek gulan” sloganları attı.

Polis müdahalesini videoya çeken Niha+ çalışanı Doğa Tekneci’nin telefonu çevik kuvvet tarafından yere fırlatıldı.

Polisin müdahalesinden uzaklaşan kişiler Mecidiyeköy meydanındaki çevre yolunda tekrar toplandı. Polis basının görüntü almasını engelledi ve çevre yolunda toplanan bütün grubu ablukaya aldı.

Saat 11.15 civarında Astoria AVM önünden Mecidiyeköy meydana doğru yürüyen başka bir grup ile ablukadaki grup birleşti. Daha sonra polis, toplanan gruplara biber gazı ile müdahale etti.

Polisin Taksim’e çıkmalarına engel olduğu gruplar, saldırı sonrası, Mecidiyeköy’de ara sokaklara dağıldı. Sokaklarda biber gazından ötürü fenalaşan kişilere yurttaşlar ve basın çalışanları yardımcı oldu.

Daha sonra birçok örgüt ve kurum tekrar Mecidiyeköy meydanda toplandı. Polis bu grubu da ablukaya aldı.

Ablukayı takip eden gazeteci Yusuf Çelik gözaltına alındı. Polis, basın çalışanlarına müdahalesini sürdürdü.

Abluka içinden “Yaşasın 1 Mayıs”, “Bijî Yek Gulan”, “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları atıldı. TİP Genel Başkanı Erkan Baş ablukanın içinden bir konuşma yaptı. Polis, abluka içindekileri gözaltı araçlarına bindirdi. Araca bindirilen kişileri çekmeye çalışan basın çalışanlarına tekrar polis tarafından müdahale edildi.

Ablukanın dışında kalan lubunyalar, gözaltına alınanlar için “Lubunyanın onuru işkenceyi yenecek” sloganı attı.

1 Mayıs kutlamaları: İzmit ve Gebze’de işçiler yağmurlu havayı dinlemedi

İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs Türkiye’nin işçi nüfusu en yoğun şehirlerinden Gebze ve İzmit’te sendikaların çağrısıyla bir araya gelen işçiler tarafından kutlandı.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Türkiye’nin işçi nüfusunun yoğun kentlerinden Gebze ve İzmit’te 1 Mayıs Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü kutlandı.

Gebze Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla Gebze Kent Meydanı’nda yapılan kutlama, yağışlı havaya rağmen büyük bir coşku ve kitlesel bir katılımla gerçekleşirken binlerce işçi, sloganlar eşliğinde yürüyerek çalışma koşulları ile ilgili mesajlar verdi.

Türk-İş, DİSK, KESK, Birleşik Kamu-İş ve TMMOB’a bağlı sendika ve meslek odalarının bir araya gelerek oluşturduğu Gebze Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla düzenlenen kutlamada işçiler, sabah 09.30’da Trafo Meydanı’nda toplanarak kortejler oluşturdu. Her fabrikanın kendi kortejini oluşturmasının ardından işçiler, Gebze Kent Meydanı’na yürüdü.

Gebze’deki kutlamalara DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş ve Türk-İş’e bağlı Petrol-İş üyesi işçiler damgasını vururken çoğunluğunu bu iki sendikadan işçilerin oluşturduğu yaklaşık 10 bin işçi katıldı.

İzmit’teki yürüyüşe lastik işçileri damga vurdu

Gebze’deki kutlamaların yanı sıra İzmit’te de işçiler alandaydı.

Kocaeli Emek ve Demokrasi Platformu’nun çağrısıyla 13.30’da İzmit İnsan Hakları Parkı’nda toplanan sendikalar, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri, mitingin gerçekleştirileceği Real AVM otoparkına yürüdü.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri arabuluculuk sürecinde olan DİSK’e bağlı Lastik-İş üyesi binden fazla işçinin coşkusu yürüyüşe damga vurdu. İşçiler yoğun katılımıyla toplu iş sözleşmesi sürecine sahip çıktıklarını gösterdi.

Yürüyüş boyunca “Sermayeye değil, emekçiye bütçe” ve “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları ön plana çıktı. DİSK’e bağlı Emekliler Sendikası üyeleri miting alanının girişinde baretlerini yere vurarak geçtiğimiz günlerde ödenmeyen maaşları için mücadele ederek önemli bir kazanım elde eden Doruk Madencilik işçilerine “Madenciler kazandı, sıra bizde” sloganlarıyla dayanışma mesajı yolladı.

Geniş kesimler talepleriyle yan yana geldi

Emek Partisi (EMEP) “Savaşa ve sömürüye karşı, birlik mücadele ve dayanışma” pankartıyla yürüyüşe katılırken, grevdeki Bekaert işçilerine ve sözleşme görüşmeleri süren binlerce lastik işçisine destek pankartları taşıdı. Vartolular ve Dersimliler Derneği Varto’da yapılması planlanan JES projesini protesto edererek, “Havama, suyuma, toprağıma dokunma” sloganlarıyla yürüdü. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Kocaeli İl Örgütü ise Dilovası Ravive Kozmetik’te hayatını kaybeden işçilerin fotoğraflarının yer aldığı pankartla alana girdi.

Emek ve Demokrasi Platformu adına yapılan açıklamada, iktidar tarafından uygulanan yasaklamaların, hukuksuzlukların ve baskıların son bulduğu, eşit yurttaşlığın, barışın ve kardeşliğin hâkim olduğu bir ülke isteği dile getirilirken ücretlerin enflasyon karşısında erimesine ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı mücadele vurgusu yapıldı.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Gençlerin katılımı azaldı, işçilerinki arttı

Açıklamada, iş cinayetlerinin önlenmesi için güvenli çalışma koşullarının sağlanması, eğitim, sağlık ve tüm temel hakların parasız, nitelikli ve erişilebilir hâle getirilmesi, gençlerin ülkeye dair umudunu yitirmemesi ve emeklilerin insanca yaşam koşullarına kavuşması gerektiği ifade edildi. Ayrıca, doğanın ve kentlerin talanına karşı birlikte mücadele çağrısı yapıldı.

Geçtiğimiz sene 19 Mart eylemlerinin yarattığı koşullarda gerçekleşen İzmit 1 Mayıs’ına bu sene gençlerin ve gençlik örgütlerinin katılımının az olduğu görülürken işçilerin yoğun katılımı damga vurdu. Gebze’de de geçtiğimiz yılın aksine farklı konfederasyonlara ait sendikalar ortaklaşarak yerel bir kutlama kararı aldı.

7 Dakika: İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?

7 Dakika oyununun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, oyunun evrensel mesajına dikkat çekiyor: “Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz.”

İtalyan yazar Stefano Massini’nin gerçek bir hikâyeden yola çıkarak kaleme aldığı “7 Dakika”, işçi mücadelesine ayna tutuyor. Fransa’da bir tekstil fabrikasında, ekonomik krizin gölgesinde geçen oyun; patronların işi sürdürme karşılığında işçilerden mola sürelerinden sadece “7 dakika” feragat etmelerini istemesiyle başlayan o kritik toplantıyı konu alıyor. İlk bakışta küçük görünen bu tavizin kolektif haklar ve onur söz konusu olduğunda nasıl hayati bir yol ayrımına dönüştüğünü anlatıyor.

Geçtiğimiz günlerde bu evrensel hikâye, Türkiye’nin işçi havzalarından biri olan Gebze’de yankılandı. Oyun, Cihangir Atölye Sahnesi (CAS) tarafından, çeşitli meslek gruplarından gelen emekçilerin oluşturduğu bir kadroyla sahnelendi. Arzu Gamze Kılınç’ın yönettiği, Aytuğ Erdil’in çevirdiği bu tek perdelik eser ücretsiz olarak sahnelendi.

Salona Bekaert işçilerinden Doruk Maden işçilerine, sendika temsilcilerinden demokratik kitle örgütlerine kadar birçok isim geldi. Açılış konuşmasını yapan Novares İşyeri Baştemsilcisi Sinan Karataş ise konuşmasında 1 Mayıs’a çağrı yaptı. Konuşmanın ardından oyun seyirciyle buluştu.

Oyunun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, Niha+’ya 7 Dakika’nın nasıl doğduğunu ve oyunun işçilerle buluşmasını değerlendirdi.

7 Dakika’nın doğuşu

Yönetmen Kılınç, Cihangir Atölye Sahnesi’nin (CAS) hem profesyonel bir tiyatro hem de bir eğitim merkezi olduğunun altını çiziyor. 4 yıllık “Oyun Atölyesi” programının bir ürünü olan “7 Dakika”nın hazırlık sürecine dair bilgi veren Kılınç, ekibin farklı yaş ve meslek gruplarından oluştuğunu belirtti:

“7 Dakika adlı oyun Oyun Atölyesi eğitim programımızın bir ürünü. Usta-Çırak ilişkisini temel alan Oyun Atölyelerimiz bir tiyatro yapma pratiğidir ve her yıl başka bir oyun ve başka bir yönetmen ile oyun çalışılan 4 yıllık bir programdır. Her sezon sonu çalışılan oyun seyirci karşısına çıkar ve temsiller verir. 7 Dakika, Oyun Atölyemizin 3. Sınıf programında üretilmiş bir oyundur.”

Haftada iki gün, 3’er saatlik eğitimlerin yanı sıra yürütülen yoğun prova sürecinin zorluklarına değinen Kılınç, “Günün sonunda oyun seyirciyle buluşunca bu zorluklar işin tuzu biberi oluyor” dedi.


Tiyatroyu işçiler ile buluşturduk”

Kılınç, “7 Dakika”yı sahnelerken iki temel motivasyonla hareket ettiklerini vurguluyor: Birincisi, öğrencilerin sahne pratiğini farklı sahnelerdeki farklı izleyici kitleleriyle güçlendirmek; ikincisi ise tiyatroyu ekonomik veya coğrafi engeller nedeniyle sanata erişimi kısıtlı olan düşük gelirli ve dezavantajlı gruplara ulaştırmak. Kılınç, CAS’ın repertuar anlayışı doğrultusunda tiyatroyu “gişe seyircisi” kıskacından kurtarıp çevre ilçe ve illere taşımanın ekip olarak temel sorumlulukları olduğunu ifade ediyor:

“7 Dakika özelinde ise çok güçlü bir motivasyondan daha söz edebiliriz; oyunun içeriği açısından oyunu direkt kendi hedef kitlesi olan ‘işçiler’ ile buluşturmak ve ortak dertlerimizi seyircimizle birlikte düşünüp, tartışarak deneyim kazanmak. Her oyun sonrası seyircimiz ile söyleşi gerçekleştiriyoruz ve bu söyleşilerde yaşadıklarımız, düşündüklerimiz karşılıklı çok kıymetli oluyor.”

Geçen gün oyunu Gebze gibi işçi yoğunluklu bir kentte oynadınız. Bu gösterimden sonra ne tür geri bildirimler aldınız?

Oyunun finalini seyirciye bıraktıkmaları nedeniyle, bütün oyunlardan sonraki söyleşilerde tartışma sürecinin kesintisiz devam ettiğini belirten Arzu Gamze Kılınç, Gebze gibi işçi havzalarındaki gösterimlerden aldıkları geri bildirimleri şu sözlerle özetliyor:

“Bu aşamada sadece sahnedeki oyuncular değil, izleyiciler de kendi düşüncelerini ve deneyimlerini aktararak sürece dahil oluyor. Gebze’de de daha önce birçok bölgede de olduğu gibi geri bildirimlerde en sık ifade edilen şey ‘Bu konuyu seçtiğiniz; işçilerin, bizlerin dertlerini, sorunlarını ele aldığınız için çok teşekkür ediyoruz’ minvalindeki son derece samimi teşekkürler oluyor. Bunun dışında oyunun içeriğindeki oylama ve karar alma sürecine dair çok içeriden sorular yahut duygu düşünce paylaşımları gerçekleşiyor. Bizler için en etkili olan kısım ise işçilerin kendi çalışma hayatlarında ‘tıpkı buna benzeyen’ deneyim ve anılarını paylaşmaları oluyor.”

Mesele coğrafi değil, sınıfsal

Her oyun sonrası hemen hemen bütün işçilerle konuşulduğunu aktaran Kılınç, “Bunun coğrafi sınırlarla, ülkelerle, milletlerle ilgili bir durum olmadığı; meselenin sınıfsal olduğu ve sistem aynı kaldığı sürece dünyanın her yerinde ve tarihin her diliminde benzer sorunların yaşandığı konuşuluyor. Hatta ‘Karakterlerin isimleri Ali ya da Ayşe olsaydı aynı bizi, bizim tartışmalarımızı anlatırdı’ diyorlar ve aslında bunun sadece kendi ülkelerine ve kendilerine ait bir sorun olmadığı daha da net karşımıza çıkıyor” dedi.

“İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?”

Kılınç, 1 Mayıs öncesi gösterilen bu oyunun evrensel ve ana mesajını vurgulayarak sözlerini sonlandırıyor:

“Oyun, fabrikaya yeni ortakların ve yabancı sermayenin gelişi ile işçilerin yaşadığı işini kaybetme kaygılarını temel alarak ‘İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?’ sorusunu ortaya koyuyor ve bu soruya verilen yanıtlar üzerinden patronların daha fazla kâr etmek için neler yapabileceklerini gösteriyor. İstenen tavizlerin bireysel açıdan bakılınca nasıl basit ve masum göründüğü ancak bu tavizler verilirse aslında neler olabileceği masaya yatırılıyor. Yazar Stefano Massini, seyircilerin her birinin en az bir karakterlerle özdeşlik kurabileceği bir dünya yaratmış ve 11 farklı karakter o kadar akıllıca çizilmiş ki seyirci ‘hep kendimi gördüm, gıcık olduğum insanları gördüm’ şeklinde ifadelerde bulunuyor. Oyunun totali ‘Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz’ diyor.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.